text stringlengths 97 665k | id stringlengths 12 12 | source listlengths 2 5 |
|---|---|---|
Tükenmek istemeyip tüketmeyenlere... Üretmeyi, tasarruf etmeyi, okumayı, keşfetmeyi, gezmeyi kısaca gerçekten yaşamayı sevenlere...
20 Ocak 2015 Salı
Örgüye Yeni Başlayanlar İçin Snood
Havaların buzluğu bozulmuş buzdolabı misali karlı ve soğuk oluşundan gaza gelip, hem de Alaz'ı anneanne ve dedeye törenle teslim ettikten sonra işe yaramayan terk edilmiş kedi yavrusu gibi hissetiğimden mütevellit, "Boş duranı Allah sevmez!" nidaları ile ipimi sapımı elime aldım.
Bu yaşa kadar örgü örmenin "Ö" sünün iki noktasını bilmeyen ben, yüncüye kıyıdan kıyıdan girip, yünlere bakmaya başladım. Tabi ki etrafta işin ordinaryüsu olmuş abla ve teyzeleri hatta yaşıtlarımı görünce utanmadım değil. Ben yünlere aval aval bakarken yok 6 numaralı şişe bu yün gidermiş, yok bu bebe yünlerinde bu marka iyiymiş, yok bunun içinde yünü çokmuş, bunun ipinden kuyuya inilmezmiş gibi bir sürü şey duydum.
Sonuç mu, en kalın ve rengini en beğendiğim yünleri aldım. Bir de 12 ve 15 numara şiş aldım ve dükkandan çıktım.
Eve, en sevdiği şekeri almış çocuk edasıyla gelince koyuldum işe. Kâh annemin yardımıyla, kâh internetten izlediğim videolar ile söke öre birşeyler örmeye başladım.
Her ne kadar ördüğümü giydiğim bir fotoğraf ile marifetimi göstermek istesem de, ben bitirince havalar ısındı.
Gelelim nasıl ördüğüme,
"Alize Country "model marka yünle işe başladım. Yünün kağıdında 15 numara şiş dese de elim alışkın olmadığı için 12 numara şiş kullandım.
Snood örmek için atkı kadar uzun tutmanıza gerek yok. Bu yünden 2 adet çıktı. 1 metre kadar örseniz snood için yeterli olacaktır.
Yün kalın ve tok durduğu için 10 ilmekle başladım ve ipi göstermesi açısından haroşa ördüm. Zaten kısa sürede bitiyor. Kendinden afilli bir yün olduğu için örgüyü doğru düzgün bilmeseniz de birşeyler çıkarabilirsiniz.
Biraz renk katması açısından neon yeşili kalın yün ipinden şeritler geçtim. En son olarak da iki ucu kendi yününden bir iple birleştirip diktim.
Sonuç hafif spor görünümlü, sıcak tutan, basit ve kullanışlı bir model ortaya çıktı.
Önümüzde ki ilk soğuk havada giymek umuduyla. | 3890cf0a41dd | [
"fineweb2",
"hplt2"
] |
1899 yılında, Aydın’da, zengin bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. İzmir Amerikan Koleji’nden mezun oldu. Ankara Hukuk Fakültesi’ne girdi. Atatürk’le tanışıp takdirini kazandıktan sonra 1930 yılında CHP’den Aydın
Milletvekili seçildi. 1949 yılında partisinden ayrılıp Celal Bayar’la birlikte Demokrat Parti’yi kurdu. 1950 seçimlerinde, CHP’nin icraadanndan nefret etmiş olan halk tarafından ezici bir çoğunlukla iktidara getirildi. Başbakan oldu.
Ezanın, eskiden olduğu gibi yeniden aslî şekliyle okunmasını sağladığı ve dindar insanlar üzerinde yıllarca süren baskıları bir parça azalttığı için halk tarafından 1955 seçimlerinde de tek başına iktidara getirildi. Hayatı tamamen Atatürk ve inönü zihniyetiyle şekillenmiş olmasına rağmen, yapılan bazı değişiklikleri devrimin elden çıkması olarak yorumlayan İsmet İnönü, çevresindekiler ve onlara tam destek veren askerler tarafından kıskaca alındı. Basın tarafından şiddetle tenkit edilip, aslı astarı olmayan yalanlar ve iftiralarla karalandı.
Dış müdahelelerin de etkisiyle 1960 yılında askerî ihtilal gerçekleşti ve Menderes tutuklandı. Bir kısım arkadaşlarıyla Yassıada’ya gönderilip sıkı gözetim altında tutuldu. Akıl almaz manevî işkencelere uğratıldıktan sonra, kendisine günlük olarak verilen uyku haplarını biriktirip intihara kalkıştı. Midesi yıkanıp iyileştirildikten bir gün sonra, 17 eylül 1961 tarihinde, Imralı’da idam edildi. Üzerine giydirilen idam gömleği ile darağacına doğru yürürken, “Hiç muğber değilim”, yani kimseye küskün, dargın değilim dediği söylenmiştir.
Etiketler:Adnan Menderes biyografisi, Adnan Menderes Hakkında Bilgi, Adnan Menderes hayatı, Adnan Menderes Nasıl Öldürüldü | 453c3fe983a7 | [
"culturax",
"fineweb2",
"hplt2"
] |
Cicekcibiziz.com ile Sivas’ı sevindiriyoruz!
Anadolu’nun yiğit insanlarından çok mu uzaklardasınız! Aranızdaki tüm mesafeleri kapatabilirsiniz. Nasıl mı? Geniş dağıtım ağına sahip Sivas çiçekçiniz Çiçekçi Biziz ile. Türkiye’nin her noktasına ulaşan Çiçekçi Biziz ile Sivas’taki sevdiklerinize göndereceğiniz çiçeklerle tüm mesafeleri kapatabilirsiniz!
Müşterilerinin memnuniyeti için yılın 365 günü çalışan Çiçekçi Biziz, bayram günü, tatil günü, hafta sonu fark etmeksizin Sivas’taki sevdiklerinize siparişlerinizi ulaştırır. Çiçekçi Biziz’in zengin ürün çeşitleri arasından dilediğiniz ürünü seçin, Sivas çiçek siparişiniz ister aynı gün belirttiğiniz saatte, ister ileri bir tarihte adrese teslim edilsin.
Doğum Günü, Sevgililer Günü, Anneler Günü gibi özel günlerde Sivas'taki sevdiklerinize gönderdiğiniz çiçeklerle aranızdaki bağları güçlendirip günü daha da özel hale getirebilirsiniz. Her ana özel ürünler arasından şık bir buketle onları sevindirirken, özgün bir tasarımla şaşırtabilirsiniz. Sivas çiçek gönderimi için cicekcibiziz.com internet adresinden ya da 7/24 ulaşabileceğiniz 444 5 103 nolu telefondan müşteri hizmetlerimizi arayarak sipariş verebilirsiniz.
Dünyanın neresinde olursanız olun Sivasa çiçek göndermek istiyorsanız Çiçekçi Biziz’e hoş geldiniz!
Sivasa çiçek siparişi
Sivas'ta çiçek gönderdiğimiz yerler
Toplam 307 Ürün Bulundu | f52afab03787 | [
"c4",
"culturax",
"fineweb2",
"hplt2",
"vngrs"
] |
Avcılar ve etrafındaki çiçekçiniz biziz!
İstanbul’un neresinde olursanız olun. İster Anadolu Yakası, ister Avrupa Yakası, hiç fark etmez. Geniş dağıtım ağıyla, dinamik ekibiyle Avcılar çiçekçiniz Çiçekçi Biziz ile sevdiklerinizle aranızdaki mesafe sadece birkaç dakika.
Avcılar ve etrafındaki sevdiklerinize çiçek göndermek istiyorsanız sadece birkaç dakikanızı ayırmanız yeterli. Çiçekçi Biziz’e gelin, zengin ürün çeşitlerimizden günün anlam ve önemine göre bir çiçek seçin. Avcılar çiçek siparişiniz dilerseniz aynı günde belirlediğiniz saat ve dakikada, dilerseniz ileri bir tarihte Avcılar ve çevresindeki sevdiklerinize sorunsuz bir şekilde ulaşsın.
Yılın 365 günü sizi ve sevdiklerinizi buluşturan Çiçekçi Biziz’e Avcılar çiçek gönderimini gerçekleştirin, en içten mesajınızı kartınıza yazın gerisiniz bize bırakın. Resmi tatil, bayram tatili ayırt etmeksizin siparişinizi Avcılar’a ulaştıralım. Avcılara çiçek siparişinizi cicekcibiziz.com internet adresinden verebildiğiniz gibi telefondan da verebilirsiniz. 444 5 103 nolu telefondan 24 saat hizmet veren müşteri hizmetlerine ulaşabilir ve siparişinizi kolayca iletebilirsiniz.
İstanbul’un neresinde olursanız olun Avcılar artık size çok yakın.
Toplam 466 Ürün Bulundu | e4b608ee9852 | [
"c4",
"culturax",
"fineweb2",
"hplt2",
"vngrs"
] |
Gemlik Kapaklı ve etrafındaki çiçekçiniz biziz!
Gemlik Kapaklı çiçekçiniz Çiçekçi Biziz ile dilediğiniz an sevdiklerinize çiçek gönderebilirsiniz. Gemlik Kapaklı'dan çok uzaklarda olsanız da geniş dağıtım ağına sahip Çiçekçi Biziz'e gelin. Gemlik Kapaklı çiçek siparişinizi verin. Ürününüz aynı gün içinde belirttiğiniz saat aralığında sevdiklerinize ulaşsın. Üstelik yalnızca Gemlik Kapaklı'ya değil, Gemlik'in tüm semtlerine çiçek gönderebilirsiniz.
Yılbaşı kutlaması, yeni iş kutlaması, doğum günü gibi günlerde ya da kendi özel gününüzde Gemlik çiçek gönderimini kolayca yapın, sevdiklerinizi mutlu edin. Gemlik Kapaklıya çiçek göndermek için tek yapmanız gereken cicekcibiziz.com internet adresinden ya da 444 5 103 nolu telefondan siparişinizi vermek. Ürününüz güvenli bir şekilde adrese teslim edilir. Size de teslimat SMS'i gelir.
Yüzde yüz müşteri memnuniyetini ilke edinen Çiçekçi Biziz ile Gemlik Kapaklı'daki sevdiklerinize yılın 365 günü çiçek gönderme ayrıcalığına da sahipsiniz. Tatiller, bayramlar fark etmez. Siz yeter ki sevdiklerinizi mutlu etmek isteyin. Çiçekçi Biziz daima yanınızda.
Bursa'nın neresinde olursanız olun Gemlik Kapaklı artık size çok yakın!
Toplam 423 Ürün Bulundu | 57bd59e6fb7a | [
"fineweb2",
"hplt2"
] |
Bazen duyguları anlatmanın en güzel yolu en basit cümleden geçer. Ama o basit cümleyi bulup da bir türlü söyleyemeyiz sevdiklerimize. Sevgimizi ifade etmek için pek çok yolu denemişizdir bu yüzden. Bu yollardan biri de ipek mendiller olmuştur.
Eski zamanlardan beri derin manalar yüklenmiştir ipek mendillere. Renklerine göre dertlerini, duygularını, aşklarını ipek mendillerle ifade etmiştir sevenler. İpek mendilin bu anlamları nasıl kazandığını kimse bilmez lakin. Aşıklar o ipek mendillerin içine çiçekleri koyarlardı. Kokuları ve renkleriyle kelimelere dökemediğimiz duygularımızı yansıtırlar çiçekler. Duyguların incinmesini istemediğimiz için ipek mendillere sarmışızdır bu narin varlıkları. Kırmızı mendile 'Seni bütün varlığımla seviyorum' mesajı yüklemişizdir. Ama o mendilin içindeki kırmızı güldür o mesajın asıl sahibi.
Çiçekler, zengin diliyle yardım etmiştir varlıklara, nesnelere duyguları ifade etmek için de. İpek mendil de bunlardan biri olmuştur. O kadar derin anlamı vardır ki çiçeklerin ne kadar ödünç verse de eksilmez değerleri.
Sevdiklerinize bu değerli varlıklardan göndererek onlara verdiğiniz değeri gösterebilirsiniz. Sevdiklerinize çiçek göndermek için ÇiçekçiBiziz'e gelin. Online çiçekçiniz kalbinizin atışını hızlandıran sevdikleriniz için harika bir aranjman hazırladı. 7 adet kırmızı gülü cipso ve yeşilliklerle renklendirdi, incilerle süsledi. Kalpli vazonun içine özenle yerleştirdi. Karşınıza eşsiz güzelliğiyle Kalp Atışı Kırmızı Gül çıktı.
Sevgililer Günü, Doğum Günü, İlk tanışma yıl dönümü gibi özel günlerinizde sevdiklerinize göndereceğiniz bu şık aranjman ile aşkınız dile gelecek, sevdiklerinizin ayakları yerden kesilecek. | 07693953f09b | [
"c4",
"culturax",
"fineweb2",
"hplt2",
"vngrs"
] |
PlayMillion oyunculara çeşitli bonuslar ve promosyonlar aracılığıyla eğlenceli ve heyecanlı bir atmosferdeki oyunlar sunmayı amaç edinmiştir. Biz oyuncularımızın her zaman oyunlarından keyif almasını istiyoruz fakat bunun yanında az sayıdaki oyuncularımız için, oyunlar bir problem haline gelebiliyor. Oyuncularımızın bizimle oyun oynarken kumar problemiyle karşılaşmasını istemiyoruz ve bunu dikkate alarak onları bu tür problemlerden korumayı görev biliyoruz. Bizim için diğer önemli bir nokta ise sizlerin yani oyuncularımızın hesap güvenliğini korumak ve oyuncu hesaplarına yapılacak izinsiz girişler hakkında alınacak önlemler konusunda sizleri tam olarak bilgilendirmektir. Bu sayfayı mevcut ve potansiyel oyuncularımızın şirket politikamızın, sorumlu oyun anlayışımızın ve kendi hesaplarını müşteri detaylarını nasıl koruyacakları üzerine bir kaç önemli noktaya değinerek bilgilendirmek üzere hazırladık.
Kumar zevk alarak eğlenceli vakit geçirmenin bir şeklidir. Asla hızlı bir şekilde para kazanma yöntemi değildir. Kaybettiklerinizi telafi etme hırsına kapılmaktan uzak durmalısınız. Kendi kişisel alanınızdan sık sık depozitonuzu kontrol etmeli ve ne kadar para harcadığınızın farkında olduğunuzdan emin olmalısınız. Eğer kendinizi faturalarınızı ödemek gibi başka amaçlar için ayırdığınız parayı da kullanır bulursanız, lütfen bir depozito limiti koymayı veya hesabınıza bir kota getirmeyi değerlendiriniz. Eğer bir sorunuz varsa veya aklınıza takılan herhangi bir husus mevcutsa, 7/24 hizmet veren Müşteri Destek Personelimizi aramaktan lütfen sakınmayınız.
Eğer kumar probleminiz olduğunuzu düşünüyorsanız, Buraya tıklayın
Ebeveynlere bilgisayarlarına belli başlı yazılımları ve web sitelerini önlemeye yarayan filtre programları yüklemelerini öneriyoruz. Böylece çocuklarınızın görecekleri, erişebilecekleri ve kullanacakları programları kontrol etme imkanı verecektir.
Bizim tavsiye ettiğimiz filtre programları: Cyber Patrol, GamBlock ve Net Nanny.
Size ayrıca aşağıdaki önlemleri de almanızı tavsiye ediyoruz;:
Reşit Olmayanların Kumar Oynamasına ilişkin Politikamız:
18 yaşından küçük olanların hiç bir ürünümüzde kumar oynamasına izin vermemekteyiz. Bu açık bir şekilde bizim koşul ve kurallarımızda belirtilmiştir. 18 yaşının altında hesap açan biri tespit edildiğinde hesabı süratle kapatılacaktır. Tüm oyunculardan kimlik ispatı talep edilir ve doğum tarihinin kontrolü sağlanır ve böylece reşit olmayan hiç kimsenin oyun oynamak üzere kayıt yaptırmadığından emin olmak hedeflenmektedir.
Depozitolarınızı günlük, haftalık ve aylık olarak istediğiniz miktarlarda sınırlandırma hakkına sahipsiniz. Buraya tıklayın Müşteri Hizmetleri ile nasıl irtibata geçeceğinizi öğrenin. Güvenlik sebepleri ile, sizden talebinizi mail yoluyla iletmeniz istenebilir.
Eğer hesabınızı geçici veya daimi olarak kapatmak isterseniz, bunu hemen yapabilirsiniz. Buraya tıklayın Müşteri Hizmetleri ile nasıl irtibata geçeceğinizi öğrenin. Güvenlik sebepleri ile, sizden talebinizi mail yoluyla iletmeniz istenebilir.
Eğer hesabınız kumarbazlık ve kötüye kullanım nedeniyle kapatılırsa, e-mail adresiniz derhal geçersiz kılınacak, ödeme hesaplarınız bloke edilecek ve herhangi bir yeni hesap açmanıza izin verilmeyecektir.
Eğer herhangi bir personelimiz bir oyuncumuzun kumar bağımlılığı problemi yaşadığına dair bazı tespitlerde bulunursa, bizim Sorumlu Oyunculuk Politikamız gereğince kendisi ile irtibat kurabiliriz. Çalışanlarımızı işe alma sırasında eğitim sürecinin bir parçası olarak oyuncularımızın ne tür davranışlarının onların kumar bağımlılığı problemi yaşadığı izlenimi verebileceği eğitimi verilmektedir. Onlara ayrıca kumar bağımlılığı problemi yaşadığını söyleyen oyuncularımız ile telefonda nasıl konuşulması gerektiği konusunda da eğitim verilmektedir. Oyuncularımıza problemlerini kontrol altına alabilmek için depozito yatırma limitleri koyarak harcamalarını kontrol altına alabilecekleri ve kendi istekleri ile sistemden ayrılabilecekleri konusunda bilgi verilmektedir.
Aşağıda listelenen organizasyonlar kumar problem yaşayanların, sorunlarının üstesinden gelebilmeleri maksadıyla hizmet veren organizasyonlardır:
Gamblers Anonymous
National Council on Problem Gambling
Helping Hand/IGC
Gambling Therapy Helpline
Tüm tanıtım içerik promosyon sistemimizin nasıl çalıştığını sizlere göstermek için yazılmıştır. Bonus koşul ve kuralları tüm dillerde net bir şekilde açıklanmıştır. Promosyon mesajı çok net ve yanlış-anlaşılmayacak tarzda yazılmıştır.
Bizim pazarlama kampanyalarımız ve web sitemizin dizaynı:
Tanıtım mailleirimizi almaktan bağlantı link’ini kullanarak kolay bir şekilde çıkmanız mümkündür. Ayrıca Müşteri Destek Birimimizi aramak suretiyle de bu tür taleplerinizi hızlı bir şekilde gerçekleştirebilirsiniz. Güvenlik gerekçesi ile talebinizi sisteme kayıtlı e-mail adresinizden iletmeniz de istenebilir.
Kumarbazlık sorunları nedeniyle hesabı kapatılan oyuncular bildirim listesinden de otomatik olarak çıkarılmaktadır.
Bizim Sorumlu Oyun Politikamız ile ilgili herhangi bir sorunuz olması halinde, lütfen Buraya tıklayın ve Müşteri Hizmetleri Takımıyla detaylı bilgi için irtibat kurun.
Sizin online favori casinonuz da büyük eğlence var, ve siz dinlenirken biz sizin oyun güvenliğinizi tam anlamıyla sağlamak için elimizden gelen herşeyi yapıyoruz, bunun yanında sizinde hesap güvenliğinizi daha da sağlamlaştırmanız için uygulamanız gereken bir kaç önemli nokta bulunuyor.
İşte basit gibi gözüken fakat oldukça önemli olan bir kaç yöntem, bu yöntemlerle hesabınıza izinsiz girişleri önleyebilirsiniz:
Eğer hesabınızın süpheli bir biçimde bir başkası tarafından kullanıldığına ihtimal veriyorsanız hemen müşteri hizmetleriyle iletişim kurun.
Bu önemli noktaları aklınızda tutarak ve uygulayarak casinomuzda güvenli bir şekilde, risksiz eğlencenin tadını çıkarmaya.m edebilirsiniz.
Oyunlar mevcut olma durumuna bağlıdır
+100€ hoşgeldiniz bonusu | c6ee20fd5296 | [
"fineweb2",
"hplt2"
] |
Kamuoyuna, siyasilere ve yüreği avcunda koşan her bir anneye,
“Mü’minler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını bulup düzeltin ve Allah’tan korkup sakının; umulur ki esirgenirsiniz.” (Hucurat: 10)
Ülkemiz, tekrardan yakın tarihinde yaşadığı, sonucu kan ve gözyaşından başka bir şey olmayan bir sürece girdi. Yine yürekler evlat acısıyla dağlanırken, hayatının baharındaki asker, gerilla ve siviller güzel memleketin güzel topraklarında ölümün soğuk yüzüyle tanışıyorlar. Bizler, bu savaşın acısını yüreğinde hisseden ahlak ve vicdan sahibi herkesin savaş politikalarına karşı barışın sesini yükseltmesinin gerekliliğine inanıyoruz. İnanıyoruz ki, bu sesler büyüdükçe, iktidar hırsıyla siyasi ve ahlaki sınırları hiçe sayanlar hadlerini bilecekler, evlatlarımızı, sevdiklerimizi kurban etmekten vazgeçecekler.
7 Haziran seçimleri, Halkların Demokratik Partisi’ni hedef alan bombalı saldırılar ve linç girişimlerine rağmen görece başarıyla atlatıldı. 12 yıldır tek başına iktidar olan Adalet ve Kalkınma Partisi halkın siyaseti yeniden tanzim etme iradesiyle karşılaştı. Koalisyon senaryoları tartışılırken, 17 Temmuz’da Cumhurbaşkanı Erdoğan Dolmabahçe Mutabakatı’nı tanımadığını açıklayarak sürecin rotasını deklare etti. 20 Temmuz’da Suruç’ta 33 sosyalist gencin, 22 Temmuz’da Ceylanpınar’da iki polis memurunun öldürülmesi, savaş konseptinin psikolojik unsuru olarak kullanıldı. Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Ak Parti, iktidarlarının en büyük başarılarından biri olarak lanse ettiği Barış Süreci’nin meyvelerini son seçimde bölge halkından toplayamayınca, yavaş da olsa attığı bu tarihi ve ahlaki adımları koşar adım geri yürümekte tereddüt etmedi. Buzdolabına kaldırılan sürecin arkasından gelen savaş ortamında halka devamlı “güçlü bir yürütme ve başkanlık sistemi olsaydı, böyle olmazdı” mesajı verilmesi ve bu mesajla tekrar seçim kararı alınmasının, siyasi bir şantaj olduğu açıktır. İktidar hırsının ürünü olan provokasyonlarla siyasal fay hatlarını derinleştirip, legal alanda siyasi müzakereyle devam eden çözüm arayışlarının önünü kapamak, savaşın kanlı bilançosunun vebalini almaktır.
Ne acıdır ki, “anaların ağlamasın” diye yola çıktıklarını söyleyenler, 90’ların günahını çıkaranlar, şimdi olanları engellemek için hiçbir adım atmamaktalar. Bilakis ülkenin evlatlarını bir hiç uğruna feda etmeye, kurban vermeye hazır olduklarını bağırmaktalar; ama kendi evlatlarını değil, yoksul halkın çocuklarını. Ne acıdır ki, 28 Şubat’ta yetkisiz bir kurumun kendi gücünden yetki alarak “fiilen” verdiği balans ayarıyla zulüm görenler, bugün yönetim sistemini ellerindeki güçle fiilen değiştirdiklerini rahatça söyleyebiliyorlar. Ve ne acıdır ki, çözüm için Öcalan’la yıllardır sürdürülen görüşmeler ateşkesin tek imkanıyken engelleniyor, silahların susması ihtimali ortadan kaldırılıyor.
Bizler, bu coğrafyada yıllarca çekilen acıların tekrar yaşanmasını istemiyoruz. Bizler, bu ülkenin her bir vatandaşının onurlu bir şekilde yan yana yaşayabileceğine inanıyoruz. Bizler, gençlerimizin koltuk kavgasıyla, siyasi hesaplarla ölüme gönderilmesine rıza göstermiyoruz. Bizler, devleti tek bir kişinin şahsına indirgeyip, “ben ne dersem o olur” kibriyle hiç bir sorunun kalıcı çözüme kavuşamayacağını görüyoruz. 90’larda yaşananlara sessiz kalmamız, bugün yaşadıklarımıza ve fazlasına mal oldu. Yarın aynısını yaşamamak için zulme ortak olmuyor, sessiz kalmıyoruz. İslami değerlerimizin bu kirli savaşa alet edilmesine, sivil halka saldıran askerlerin Allah kelamını ağızlarına almalarına karşı çıkıyoruz. İslam Peygamberi’nin ayakları altına aldığı kavmiyetçiliğin, iktidar hesapları uğruna Müslüman siyasetçiler ve medya eliyle hortlatılmasını lanetliyoruz. Bizler, savaşa karşı Müslümanlar olarak kardeşlerimizin yüzüne bakabilmek, kardeş kalabilmek için dün olduğu gibi bugün de barış çığlığımızı en yüksek sesle yükseltiyor ve çağrıda bulunuyoruz.
-Devletin acilen operasyonları durdurmasını, sivil alanlarda silah kullanmayı terk etmesini,
-PKK’nin de HDP’nin açtığı siyasal alanı genişletmek üzere geçici ateşkes ilan etmesini,
-Sürecin Dolmabahçe mutabakatı doğrultusunda şeffaf bir şekilde devam etmesini talep ediyoruz.
Savaşta ilk önce gerçekler ölür denir. Asker cenazelerin bile devlet kurumları dışında basının alınmadığı bir ortamda kimin, neyi, ne oranda yaptığını bilip adil bir hüküm vermek güç. Fakat savaştan kimler medet umuyor, kimler bu ateşi körüklüyor, kimler elinde imkan varken bu ateşe bir damla su dökmüyorsa bilmelidir ki Allah’ın gazabı çok şiddetlidir.
Ölümler dursun! Biz barış istiyoruz! Em aşitîye dixwazin! | cbe6cd694e84 | [
"fineweb2",
"hplt2"
] |
30 Eyl 2011
Birileri AKP'ye Öğretmeli: Turizm Bacasız Sanayidir!..
Geçtiğimiz aylarda ülkemiz geniş katılımlı bir genel seçim yaşadı... Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) “Sosyal İçerikli ve Özünde İnsanı Hedef Almış Projeleri”nin karşısında, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin, (AKP) “Çılgın Projeler” adı altında startını verdiği yatırım projeleri, seçmenin beğenisine sunuldu.
Seçim Sonuçları şunu gösterdi ki; Türkiye, “Çılgın Projeyi” tercih etmişti...
CHP’nin birinci parti olarak çıktığı İzmir’de de, hatırı sayılır bir seçmen, AKP’nin “İzmir’e 35 Proje”sloganıyla duyurduğu yatırım projelerini beğenen seçmende tercihini AKP’den yana kullandı..
Plaka Kodu da 35 olan ilimizin 35 projesi bir tarafa, bugün sizlerle beraber, zaten “Marka” olan güzel İzmir’imizi “Turizmde Marka Yapma” sloganıyla ortaya çıkan, AKP’li siyasilerin, aslında İzmir’de neler yapmak istediklerini anlamaya çalışalım:
Bir çoğunuz uğramışınızdır, uğramayanlarınız varsa ismini mutlaka duymuşunuzdur, Güzel İzmir’imizin, “Temiz Denizi ve Doğal Güzellikleri”yle anılan, kara taşına basan kişinin artık ondan vazgeçemeyeceği söylenen, restoranlarında her mevsim taze balık yiyebileceğiniz, şirin bir ilçesi var: FOÇA . . .
Son günlerde duyduğum şekliyle, “Foça Turizm Teşvik Bölgesi” ilan ediliyormuş!.
Kulağa ne kadar hoş geliyor değil mi?
İzmir’imiz için hayırlı olsun mu demek gerekir?
Yazımı okuduktan sonra, ona da siz karar verin artık!…
Aslında ben şunu merak ediyorum…
Birçoğunuz basından takip etmişinizdir, bazı özel sektör kuruluşları, Yenifoça-Gencerli mevkiinde“Termik Santral”ler kurmak istiyor...
Bir taraftan da, Foça’yı Turizm Teşvik Bölgesi ilan edeceğini söyleyen aynı AKP’li siyasiler ise, bu Termik Santrallerin kurulmasını teşvik ettiklerini söylemekten hiç mi hiç çekinmiyorlar!.
Hatta duyduğum kadarıyla, Kozbeyli Halkı’nın Termik Santral kurulmasına karşı olduğundan haberdar olamayan bir milletvekili adayları, seçim bölgesinde gezerken, Kozbeylili bir vatandaşımıza yanlışlıkla, Termik Santralleri teşvik ettiklerini söylemiş, gereken yanıtı da vatandaşımızdan almıştır!.
Peki, Termik Santraller bu kapsamda, “Turizm Yatırımları” içine mi dahil edildi acaba ?
Neyse ? Bu işin teknik kısmı...
Asıl mesele, Termik Santrallerin bitişiğinde turizm nasıl yapılacağı?
Şimdi sizlere uzun uzun, Termik Santrallerin Çevreye ve Doğaya verdiği zaralardan bahsetmek istemiyorum, soğutma maksatlı kullanılan deniz suyunun denize tekrar geri pompalanması esnasında, ısınan suyun, deniz canlı türüne ne tür bir zarar verdiğinden de bahsetmek istemiyorum....
Ama şunu sormadan da edemiyorum:
Hemen dibinde Yenifoça Gencerli Mevkii’nde çevreye tehdit oluşturan Termik Santraller Kurulmak istenirken; Foça nasıl Turizm Teşvik Bölgesi ilan edilecek?
Hani eskilerin bir sözü var ya..
“Bu ne perhiz ne de lahana turşusu” diye... Aslında tam da buraya “cuk” diye oturuyor! …
Siyasilerimizin önce şuna karar vermesi gerekir: “Foça ve çevresi, Turizm Teşvik Bölgesi mi, yoksa Sanayi Teşvik Bölgesi mi olmalı?”
Benim cevabı mı merak ediyorsanız, tabii ki TURİZM...
Farklı cevapları olanlar da olacaktır, her ikisinin beraber yan yana olabileceğini idda edenlerde…
Elbette ülkemizin turizme de sanayi ye de ihtiyacı var…
Ancak, şunu da unutmamalıyız ki; “Yeni doğan her vatandaşımızın yaşam hakkı, Anayasamızda ve İnsan Hakları Ulusal Beyannamesi ile güvence altına alındığı gibi, temiz bir doğa da yaşamak, temiz bir hava solumak, temiz bir denizde yüzmek de, hepimizin hakkıdır.”
Tabii ki Termik Santraller yapılmasın, sanayi yatırımları durdurulsun da diyemeyiz…
Ama bu tür yatırımların, insan sağlığını tehlikeye sokacak, diğer yatırımları ve özellikle turizmi tehdit edecek yerlere yapılmasını da toplumsal olarak istememeliyiz.
Kısa vade de karlı gibi gözüken bu tür yatırımların, gerçekleşir gerçekleşmez bölge halkına, uzun vadede birçokşeyi kaybettireceği de kaçınılmaz bir sonuçtur..
Hele ki…
Foça gibi birçok tarihi ve doğal güzellikleri beraberinde barındıran, Homeros’un “Siren Kayalıkları Efsanesi” ile ismi tüm dünya da bilinen, sayıları giderek tükenen, “Akdeniz Fokları”nın yaşam alanı, Foça ve çevresinde… Termik Santral kurmak…
Hem yanlış bir tercih, hem de AKP'nin “İzmir’i Turizmde Marka Kent Yapacağız” politikalarına, siyasetteki samimiyetine ters bir durum değil mi?
Ya sizce?30.09.2011 10:59:07 / İlkay Söylemezoğlu
Kaydol: Kayıt Yorumları (Atom) | fc38c2158b7d | [
"c4",
"hplt2"
] |
Kürt sorununun çözümüne katkı için kurulan Akil İnsanlar Heyeti, temaslarını sürdürürken, süreçle ilgili kanaatler de oluşmaya başladı
Halkın büyük ölçüde sürece destek verdiğini ifade eden üyeler, kaygıların da önemsenmesi gerektiği görüşünde birleşti. Marmara Bölgesi Heyeti’nin de önceki günkü temaslarında halkın, bu yöndeki görüşleri ele alındı. “Çözüm sürecinin neresindeyiz?” başlıklı tplantıya, Heyet Başkanı Prof. Yücel Sayman ile üyeler Levent Korkut ve Mustafa Armağan katıldı. Levent Korkut, toplumda büyük bir kesimin barışa ve çözüme ‘evet’ dediğini ancak bazı kafa karışıklıkları da bulunduğunu söyledi ve “Bu kafa karışıklığı giderilmezse, bu insanlar da ‘çözüme evet’ fikrinden dönebillir.” dedi.
Heyet bu kapsamda, Türkiye Küçük Millet Meclisi Diyalog Platformu İstanbul Merkezi, sivil toplum örgütlerinin temsilcileri ve sendikalarla İstanbul Beyoğlu’ndaki Cezayir Restaurant’ta bir araya geldi. ‘Çözüm sürecinin neresindeyiz?’ başlıklı toplantıya, Heyet Başkanı Prof. Yücel Sayman ile üyeler Levent Korkut ve Mustafa Armağan da katıldı. Levent Korkut, toplumda büyük bir kesimin barışa ve çözüme ‘evet’ dediğini ancak, “Öcalan serbest bırakılacak mı?” diyenlerin olduğunu aktardı. Korkut, “Toplumun önemli bir kısmı ‘evet’ diyor; ‘fakat’lar ve ‘ama’lar var. ‘Özerklik olmazsa olur’ diyenlerden tutun da anadilde eğitime itirazı olanlara kadar kafa karışıklığı söz konusu. Bu kafa karışıklığı giderilmezse, bu insanlar da ‘çözüme evet’ fikrinden dönebillir.” ifadelerini kullandı. Çözüm sürecinin çatışmaları sona erdirmek için başlatıldığını belirten Prof. Levent Korkut, bu tür süreçlerde ilk aşamanın silahın susması, ikinci aşamanın silahlı birliklerin çekilmesi, üçüncü aşamanın da yaraların sarılması olduğunu kaydetti.
HÜKÜMET, YUMUŞATICI ADIMLAR ATMALI
Tarihçi-yazar Mustafa Armağan da bu toplantılar sayesinde sokaktaki insanın ilk kez kendisi gibi düşünmeyen insanlarla konuştuğunu belirtti. Hükümetin sürece katkı yapmak anlamında bazı yumuşatıcı adımları atması gerektiğini vurgulayan Armağan, “Yer isimlerinin iadesi, herkesin kendi dilinde isim alabilmesi, park isimlerinin Kürtçe olabilmesi gibi küçük adımlar süreci yumuşatma adına önemli olabilir.” diye konuştu. AK Parti hükümetinin bütün olumsuzluklara rağmen böyle cesaretli bir adımı attığı için takdir etmek gerektiğini söyleyen Demokratik ve Özgürlük Hareketi Sözcüsü Mahmut Sürmeli ise “Bu sürecin önünde engel teşkil edenlerin yoldan çekilmesi gerekiyor. ‘Ama’sız ‘fakat’sız, hepimizin yapacağı katkı sunacağı şeyler var. Bu anlamda ‘ama’lı ve ‘fakat’lı tartışmaların samimi ve ahlakî olduğunu da düşünmüyorum.” dedi.
Liberal Avrupa Derneği’nden Hüsnü Adalı da farklı görüş sergileyenleri ‘barış karşıtı’ olarak yaftalamanın doğru olmadığına dikkat çekti. Milliyetçilik ve şovenizmden kaçınılması gerektiğini vurguladı. Ön koşulsuz bir şekilde barışın gelmesi gerektiğini, evrensel demokrasi ve insan hakları için de yeni bir dil oluşturulması gerektiğini söyledi. Ancak, hükümetin ‘barış sorununa son veriyorum’ dediği zaman fikirlerin de 24 saatte değişeceğini belirtti. Bir problem olursa sürecin sekteye uğrayabileceğini vurgulayan Barış Meclisi’nden Tatyos Bebek, “99’da olanların tekrar yaşanmaması için ne yapmamız gerektiğini konuşmalıyız. Sonraki aşamalar için de bir sorun olmadığını düşünüyorum. Barış gelecek bu topraklara.” görüşünü dile getirdi.
Sürece karşı olanlar da dinlenmeli
Mazlum-Der İstanbul Şubesi’nden Hasan Postacı, BDP’nin Öcalan’ın siyasi aktör olması yönündeki taleplerinin süreci beslemediğini, aksine zayıflattığını söyledi. Tüketiciler Birliği Federasyonu’ndan Bülent Deniz de sürece muhalif olmanın ayıp olmadığının altını çizdi. Deniz, “Bu sürece muhalif ya da çekinceli olanlar toplumun kötü insanları olarak lanse ediliyor. Ben süreci çekincesiz destekliyorum. Ancak bu muhalif kişiler de çok ağır ve katı bir şekilde eleştiriliyor. Sürece karşı olanların fikirlerini alaya almak doğru değil.” diye konuştu.
Barış aşamasına gelindiğini dile getiren Alevi Vakıfları Federasyonu Başkanı Doğan Bermek ise herkesin kafasında bir barışı olduğunu, barışa da koşulsuz destek vermeyecek kimsenin olmadığını aktardı. Adaleti Savunanlar Derneği’nden emekli Binbaşı Gürcan Onat, şu görüşleri dile getirdi: “Ben inanıyorum ki, bu iş bitmiştir. Yeter ki, biz inanalım. Bu halkın büyük bir çoğunluğu da buna inanıyor. Üç-beş kişinin provokasyonuyla da tekrar bu anlamsız savaş başlamayacak.”
Tuğba Mezararkalı-Yavuz Akengin, Zaman 01.05.2013 | d64cd2e1e8ea | [
"fineweb2",
"hplt2"
] |
BİN YILLIK TİCARET YOLLARI KAVGASININ SONUCU KEŞİFLER IŞIĞINDA YAVUZ ve KANUNİ DÖNEMİ
Bu yazımda,siyasetçilerin ve din adamlarının,Osmanlı tarihini ve özellikle Yavuz ve Kanuni dönemlerini,dünya tarihinden soyutlayarak,çağının gerçeklerinden,tavizlerinden arındırıp,abartarak günümüzde yaşadığımız sefaleti bile açıklamaktan aciz,ama halkı siyasi emelleri doğrultusunda kolayca galeyana getirmek için kullanmaktadırlar.
Türk ve Müslüman dünyasının geçmişini,bu tarihi keşifler ışığında kıyaslamalı okuyarak gerçekleri daha iyi kavrayacağı inancındayım.Bu yüzden,önce Avrupa-Asya (Haç-Hilal) savaşlarının özünü teşkil eden ticaret yollarını,İslam ve Türk dünyasının bu yolları kesmesiyle sıkışan Avrupa'nın adeta denize atlayarak tesadüfler ve denizlerdeki akıntıların yardımıyla yaptıkları bütün coğrafi keşifleri,zenginleşmelerini,Asya devletlerine hem doğudan hem de batıdan kolayca soktukları misyoner ajanları vasıtasıyla kolayca çıkardıkları iç isyanlar ile zayıf düşürdükleri devletleri idareleri altına aldıklarını kavramalıyız.
Bizimkilerin de,önemli keşiflerin başlayıp bittiği "20" yıllık ölüm uykusunu görmeden tarih anlaşılamaz.
Sömürgeleştirilmiş yeryüzü halkları eğer sorunlarını çözmek,aralarında birleşmek ve güçlenmek istiyorlarsa,bu tarihi tespitleri yaparak geçmiş düşmanlıklarının ardında,keşiflerle aralarına birden girmiş sömürgeci güçlerin varlığını,zamanın cehalet şartlarında atalarının doğru teşhisleri yapamadıklarından dolayı,batılıların dolmuşlarıyla düşmanlıkları yarattıklarında anlaşmak,özgür ve bağımsız bir geleceği kurmaya yönelik atılacak her adım için şarttır.
Bu yazı bu işi kolaylaştırmayı amaçlamaktadır.Aksi halde,nesillerimizin de köleliklerine onay verecek olan aymazlığımız içinde,işbirlikçileriyle dayattıkları sinsi projeleriyle çıkarttıkları iç-dış düşmanlıklarla,bu güne kadar olduğu gibi birbirimizi yer dururuz.
Salaklığın ilacı yoksa da doğru ve yerinde uyarıları salaklar bile anlayabilir ve içine düşürüldükleri şartları değiştirebilirler.
Bu yüzden bu yazıyı,ilköğretimden üniversiteye ihmal edilen bu konuyu daha iyi anlatabilmek için Beş Bölüm olarak hazırladım.Kolay gelsin.
1-Ticaret yolları
3-Çağımızın Ticaret Yolları Kuzey Kutbundan Geçiyor
4-Yavuz Sultan Selim dönemi ve yorumlanması
5-Kanuni dönemi,fetihler,yenilgiler ve yorumlanması
I.TARİHİ TİCARET YOLLARI
İPEK YOLU;Orta Asya’daki Çin’den başlayarak Hazar Denizinin kuzeyinden güneyine inerek Trabzon Limanına kadar inen yoldur.Avrupalılar buradan Kırım’a daha kolay ulaşım sağlamaktaydılar.Ayrıca Asya ile Avrupa arasında günümüzde de izleri görülen kültür alışverişini de sağlamıştır.
İPEK YOLU KÖPRÜSÜ: Avrupa, doğunun kaliteli ipek ve baharatı ile tanışınca, bu ürünlere büyük bir talep doğmuş ve "İpek Yolu" olarak adlandırılan tarihi ticaret yolları yapılmıştır. Antakya ve Tir’ den başlayan İpek yolu,İran ve Afganistan’ın kuzeyini geçtikten sonra Pamir bölgesine ulaşıyor ve burada,’’Taş kule’’denen bir yerde Doğu ve Batıdan gelen kervanlar arasında alışveriş yapılıyordu. Bakra’da ayrılan bir kol Hindistan’a varıyor,bir başkası da bugünkü Rus Türkistan’ının güneyinden geçiyordu.Çin'in en uç noktasından başlayıp Anadolu'nun çeşitli yerlerinden geçerek İstanbul'da birleşen ve oradan da Avrupa'nın içlerine giden bu yol boyunca, yükleri taşıyan kervanlar sadece ticaretin gelişmesini değil, Asya ile Avrupa arasında günümüzde de izleri görülen kültür alışverişini de sağlamıştır.
Akdeniz kıyılarından Çin’e dek Asya’yı baştan başa katleden kervan yolu.Hristiyanlık tan önce kullanılan bu ticaret yolu adını,Çin’den gelen ve taşınan başlıca mal olan ipekten alır.
Ortaçağda İpek Yolu, Antakya'dan başlayıp, Gaziantep'ten geçerek İran ve Afganistan'ın kuzeyinde Pamir Ovası'na kadar uzanmaktadir. Ayrıca, Anadolu'da Güneydoğu Bölgesi'nde bulunan Gaziantep ve Malatya'yı geçip, Trakya üzerinden ve Ege kıyılarında İzmir, Karadeniz'de Trabzon ve Sinop, Akdeniz'de ise Alanya ve Antalya gibi önemli limanlar üzerinden Avrupa'ya ulaşırdı. Çin Türkistan’ında iki yol izleniyordu; Takla Makan çölü,kuzey ve güneyden geçiliyor,daha sonra da iki kol birleşerek Luoyang bölgesine ulaşıyordu.Batıyı Uzakdoğu’ ya,Hindistan’ ı da Çin’e bağlayan İpek yolu,felsefe akımlarıyla dinlerin (buddhacılık) yanı sıra sanat alanında da gelenek ve örneklerin (hallenistik sanat) iletilmesi ve değiş tokuşunda başrolü oynadı.
BAHARAT YOLU;Hindistan’dan başlayan Basra Körfezinden Irak’a ve buradan da Suriye İskenderiye Limanından Kıbrıs ve Ege adaları yoluyla Avrupa bağlantılı olan birinci ve de Hindistan’dan Arap yarımadasını dolanarak Kızıldeniz Akabe limanına bağlanan olmak üzere iki parçalı ticaret yoluna verilen addır.Her iki yol da Venedik uzantılıdır.Eskiden Mısırlıların elinde olan bu yol Roma,Bizans,Emevi –Abbasi İslam İmparatorlukları,son olarak da Osmanlı imparatorluğunun idaresine geçmişti.Avrupalıların bütün ticaret yolları elden çıktığından Endülüs Emevi Devletinin İber yarımadasını (İspanya toprakları) Osmanlı’nın da kuzey Afrika ve Balkanları fethetmesi ile sıkışan Avrupalılardan,efsanelerinde çok korkunç canavarların yaşadıklarına inandıkları için açılmaya korktukları Atlantik okyanusuna intihar edercesine yeni bir Hindistan yolu bulma umuduyla atlayan Portekizliler olur.
Bu intihar atlayışı dünyanın bilinmeyen yerlerinin keşifleri ile sonuçlanacak,takip eden yüzyıllar içinde Avrupa kavimlerini dünyanın hakimi kılacaktır.
KRAL YOLU:
Kral Yolu veya tam ismi ile Pers Kral Yolu, Pers İmparatorluğu Kralı Darius I zamanında M.Ö. 5. yüzyılda yapılmış olan bir antik anayoldur. Darius yolu büyük imparatorluğunu boyunca Susa'dan Sardis'e kadar hızlı ulaşımı kolaylaştırmak için yapmıştır. Bu kuryeler yedi günde 2.699 kilometre seyahat edebiliyorlardı. Yunanlı tarihçi Herodotus'un yazdığı, "Dünya'da Persli kuryelerden daha hızlı seyahat eden başka bir şey yoktur" cümleleri ile onları övmektedir. Benzer bir şekilde, "Ne kar ne yağmur ne sıcaklık ne de gecenin karanlığı onların görevlerini yapmalarına engeldi" cümlesi ise bu kuryelerin gayri resmi sloganlarıydı.
Yolun seyri Herodotus'un yazılarından, arkeolojik araştırmalardan ve tarihi kayıtlardan yararlanılarak yeniden yapılmıştır. Batıda Sardis'ten başlayarak (Türkiye'de İzmir'in 95 km kadar doğusunda), doğuya doğru şu anki Türkiye'nin orta kuzey kısmından Asur'un başkenti Nineveh'a (şu anki Musul, Irak) varmaktadır, daha sonra Babil'in (şu anki Bağdat, Irak) güneyine geçmektedir. Babil'in yakınından, yolun iki ayrı yola ayrıldığı düşünülmektedir, bir tanesi kuzeybatıya daha sonra batıdan Ecbatana ve oradan da İpek Yolu ile beraber gitmektedir, diğer yol ise doğuya devam ederek Pers başkenti Susa'ya (şu anki İran) ulaşmaktadır ve daha sonra güneydoğudan Persepolis geçmektedir.
İlkçağda kendiliğinden oluşan bir ticaret yoludur. Aşağı Mezopotamya'da
İran Körfezi kıyılarından Anadolu'da Ege Denizi kıyılarına kadar uzanır.
Lidyalılar (MÖ:676-MÖ:546 ) tarafından geliştirilmiştir.Persler zamanında yol
boyunca karakollar ve ko-nak yerleri (menzil) yapılmış, ticaretin yanı
sıra askeri amaçla da kullanılmıştır. Yak-laşık 2500 km. Uzunluğunda bakımlı ve düzenli bir yoldur. Anadolu tarihinin bilinen en eski yolu Kral Yolu’dur. Bu yolile ilgili olarak yazılı en eski bilgileri Herodot Tarihinde bulmaktayız. Kral Yolu bazı beşerî sebeplerden ötürü, önce Tuz Gölü’nün kuzeyinden geçmiştir. Bu sebeplerin birisi Hititlerin merkezinin Hattuşaş olması, diğeri de Sinop’un İlkçağ’ın önemli limanlarından birisi olmasıdır. M.Ö. 6. yüzyılda Kral Yolu, Efes’ten başlamakta ve Sardes, Gordion, Hattuşaş üzerinden Kayseri’ye varmakta ve Gülek Boğazı’ndan geçerek Susa’ya ulaşmaktaydı. Zaman içerisinde Hattuşaş’ın önemini kaybetmesiyle Kral Yolu Tuz Gölü’nün güneyinden geçmeye başlamıştır.
İZLANDA’nın KEŞFİ=İ.S.860.İzlanda,İngiltere adası ile Grönland Buz adası arasında Atlantik Okyanusunda yer alan bir ada devletidir.İngilizce İCE=Buz ,Land=Ülke adlarının birleşmesinden oluşan bileşik isimdir.Anlaşıldığı gibi Buz Ülkesi demektir.İ.S.860’larda Norveç’li ve İsveçli denizciler tarafından keşfedildi.İlk yerleşimler bu dönemin ardından gerçekleşti.Neddod adlı bir denizcinin keşfettiği bilinir.
BEYAZ DENİZ’İN KEŞFİ =İ.S.875.Kuzeye doğru açılan Avrupalı denizciler,günümüz Rusya’sının Barent Denizinin kıta içine girmiş,batıda Karelya,kuzeyde Kola yarımadası, ve kuzeydoğuda Kanin yarımadasıyla çevrelenen bir iç denizi olan bu gölgeyi Ottar adlı bir denizcinin ilk kez keşfettiği bilinir.
GRÖNLAND’IN KEŞFİ=İ.S.982: İ.S.950-1003 yılları arasında yaşamış,Norveç’in Rogalan vilayeti Jaeren kasabasında doğduğu sanılan,Thorvald Asvaldson’un oğlu,saçlarının renginden lakabını alan Norveç’li kaşif Kızıl Erik lakaplı Erik Thorvaldsson tarafından keşfedilmiştir.İngilizce olarak Green=Yeşil ve Land=Ülke adlarının birleşmesinden “Yeşillik Ülke anlamındadır.Kaşiflerin İngiliz olmadıkları halde keşfedilen yerlere İngiliz dilinde ad verilmesi ise,bu ülkelerin dillerinin İngiliz dilinin de ait olduğu Hint-Aryan dil gruplarından oluşan Latince kökenli olmasından kaynaklanmaktadır.Atlantik Okyanusunun Kuzey Kutbuna yakın,İzlanda adası ile Kanada ülkesi arasında bulunan Grönland,buzlar ve karlarla kaplı büyük bir ada olmasında karşın, Kanada yönüne bakan bölgelerinde Eskimoların da yaşadığı geniş yeşillik arazilerinden bu adını almaktadır.
Kaşif Kızıl Erik,işlediği bir cinayetten ceza almamak için İzlanda’ya kaçmış ve orada yaşamay başlamıştı.Yerli halktan balıkçıların bilinmeyen yeni bir adadan bahsettiklerini duyunca aramaya karar verdi ve İ.S.985’de adaya vardı.988’de geri dönerek 25 gemilik göçmen topladı.İklimin sertliği ve denizin çıkardığı engeller yüzünden 14 gemi adaya ulaşabildi.
Eski Avrupa efsanelerinde Atlantik okyanusunun dev yılanlar,ejderhalar ve tehlikeli deniz canavarları ile dolu olduğuna inanıldığından Avrupalı denizciler bu denize açılmaktan çok korkarlardı.Bu keşif macerasında da ilk çıktıklarında yerleştikleri ve bu gün Brattahil adını verdikleri yere olan yolculuklarında,geçtikleri denizin adının Solucanlar Denizi olmasının verdiği korku vardı.Sonunda da yolculukta kayıp edilen 11 gemiyi de “solucanların yediği” efsanesini uydurmuşlardır.Her nasıl yaratıklarsa bu dev solucanlar gemileri yiyerek batmalarını sağlamışlardır.
TATARİSTAN’IN KEŞFİ-İ.S.1246- Asyalılarca bilinen ama batılı ülkelerce pek bilinmeyen kuzey Asya bölge ülkesi olan Tataristan, Giovanni (Hakkında bilgi yok) ve Del Piano Dei Caprini (1182-1252) adlı Aziz Fransis’in bir rahibi olan ve papa IV.İnnocentus tarafından elçi olarak gönderilen İtalyan rahip’in Asya gezileri sırasında yeni bir yer olarak keşfedilmiştir.
Tatar,çekik gözlü bir Türk boyu olan bu halkın adı batılı ve Rus yazarlarca bütün Türk boylarını tanımlamak için de kullanılmıştır.
Tatar ve Farsça –Stan=bölge adlarının birleştirilmesi ile oluşturulmuş bileşik isimdir.Günümüzde Birleşik Devletler Topluluğunun özerk bir cumhuriyetidir.
MOĞOLİSTAN’IN KEŞFİ,1253 Willem VAN RUBROEK-1220-1293) Gezgin Hollanda’lı Fransisken rahibiKral Saint Louis tarafından Moğol Hani Mengü’ye mektup götürmek üzere İ.S.1252’de kral Aziz Luois tarafından görevlendirildi.1253’de İstanbul’dan yola çıkarak Karadeniz yoluyla Kırım’a ve Ural dağları üzerinden Karakurum’a ulaştı.1254’de Mengü Han’la görüştü.İlk Hıristiyan ayinini yaptıysa da kabul görmedi.Mengü Han,kral Luois’e yazdığı mektubunda kendi üstünlüğünü tanımasını istedi.
ÇİN’İN KEŞFİ İ.S.1271-75:Tüccar olan babası sayesinde önceleri Karadeniz ve Akdeniz’deki ticaret merkezlerini gezen aslen Macar asıllı,papa IX.Gregorious tarafından Kubilay Han’a mektup götürmek üzere 1271’de görevlendirilen,Kubilay Han’ın verdiği izinle de 17 yıl süren Asya gezilerini ardından Marco Polo’nun -(1254-1324) 1295’de İtalya’ya dönüşünden sonra Rusticheollo do Pisa’ya yazdırdığı anıları sayesinde batı Çin’i keşfetmiştir.Gezisi sırasında tanıdığı halkların kültürlerinin de yer aldığı II Milione adlı kitabı,köken ve toplumbilimi açısından değer taşımaktadır.
AZOR ADALARININ KEŞFİ 1431: Velada Alcaide’nin lordu Fernão Velho’nun oğlu,Hz.İsa’nın (Allah’ın Komutanı) adıyla da bilinen Portekiz’li rahip olan Gonçalo Velho Cabral tarafından keşfedilmiştir.Portekiz’e uzaklığı 1500 km,Amerika’nın doğu sahillerinden de 3900 km uzaklıkta yer alan,Portekiz’e bağlı Atlantik Okyanusunda bulunan,600 km’lik alana yayılan adalar topluluğudur. Kuzeybatıda Flores ve Corvo; merkezde Fayal, Pico, Sao Jorge, Graciosa ve Terceira; güneydoğuda São Miguel ve Santa Maria adalarından ibarettir.
BEYAZ BURUN 1441:Nuno Tristao(1394-1460) 1441’de Portekiz Kralı Henry the Navigator (Gemici Henry) tarafından Antao Gonçalves adlı gemici ile birlikte Batı Afrika sahillerini keşf etmek için görevlendirildi.O zamanların Avrupalılarca “en uzak mesafesi” olarak bildikleri Rio de Oro (Rio=Nehir,Oro=Altın;Altın Nehri) istikametine yelken açtı ve Cabo Blanco (Beyaz Burun’u) keşfetti.İki yıl sonra Arguim’i (Moritanya’nın batısında bir ada) keşfederek oradan 28 köle aldı.1445’de çıktığı yolculukta Gine’yi keşfetti.1446’de da bu günkü Gine Bisau’ya ulaştı.1446’da Verde Burnunda bilinmeyen bir yerde çıkan köle isyanı sırasında öldürüldü.
SENEGAL’İN KEŞFİ-1445 : Moritanya’nın güney komşusu olan Senegal batı Afrika’da yer almakta olup,Portekizli gemici Lançarote Peçenha tarafından keşfedilmiştir.Portekizliler bu tarihten sonra ülkenin Atlantik sahillerinde koploniler oluşturdular.Ardından İngilizler ve diğer ülkeler de ülkeye yerleştiler.
GİNE KÖRFEZİ’NİN KEŞFİ 1471: Joao de Santarem adlı Portekizli denizci tarafından Sao Tome ve Pedro Escobar adaları ile birlikte keşfedilmiştir.Afrika kıtasının Atlantik kıyısında incelen,Gine ve Senegal’in güney bölgesidir.
KONGO’NUN KEŞFİ-1482 :Zaire adıyla da bilinen ülke Diego CAM adlı Portekizli denizci tarafından keşfedilmiştir.
ÜMİT BURNU’NUN KEŞFİ 1482:Bartolomeau Dias (1450-1500)Afrika’nın en batı ucunu 1444’de dolaşan Terra dos Guinneus’un kaşifi Dizi Dias ile akraba olduğu sanılmaktadır.1486’da Portekiz Kralı II.Joao’dan Afrika kıtasının en uç noktalarına ulaşmayı içeren gizli bir görev alır.Görev,mümkünse Hindistan’a kadar giderek yeni bir deniz yolunu keşfetmeyi amaçlamaktadır.Üç gemi ile çıktığı maceralı yolculuğunda,hiç inilmemiş olan Namibya kıyılarını,daha da ilerleyerek Lüderitz Körfezinde karaya çıktı.Padrao denilen krallığını simgeleyen işaret taşları dikti.Daha sonra Mosselbai,Algoa Bai,1488’de Kap Parone’ye ulaşarak bir armalı direk daha dikti.Hindistan’a ulaşacak olan ilk yolu keşfettiğinin fark etti.Daha sonra adı Ümit Burnu olacak burnunu dolanmış, keşfetmişti.Gemicilerin şikayetleri üzerine geri dönmek zorunda kaldı ve Ümit Burnunu Fırtınalar Burnu diye adlandırdı.Buruna,Hindistan yolu yakında bulunacak inancına kapılan Portekiz kralı Joao tarafından verilmiştir.1488 sonunda Portekiz’e ulaşmıştır.
Seyahat gizli olduğundan belgelere ulama olanağı olmamıştır.Kral Joao’nun yerine geçen I.Manuel,Dias ile yolculuğa çıkan Vasco De Gama’nın sorumluluğunda yeni bir keşif ekibi görevlendirmiş,Dias ona Yeşil Burun’a kadar eşlik etmiştir.29 Mayıs 1500’de Ümit Burnu civarında fırtına sonucu batan gemisi ve mürettebatıyla birlikte ölmüştür.
AMERİKA’NIN KEŞFİ (San Salvador)1492:Kristof Kolomb (1451-1506) İtalya Cenova’lı denizci ve kaşiftir.Mısırlıların ve Vikinglerin Amerika’yı bildikleri bilinmesine rağmen tarih onu Amerika’nı kaşifi saymaktadır.Oysa,Üçüncü seferi olan 1498’deki yolcuğunda ancak ana karaya ulaşmayı başarabilmiştir.İspanya kraliçesi İsabella (Katolik),Kolomb’un 2000 mil kadar mesafeyi içeren Hindistan’ı keşif projesine sıcak bakmamıştı.Bu yüzden Kolomb,bir ara İstanbul’a gelerek II.Bayezid’den de gemi istemişti.
Hindistan ile İran ve Irak üzerinden zaten kolay ulaşmamız ve bulunabilecek kestirme deniz yolunun Osmanlıya bir faydasının olmayacağını bile II.Bayezit,altı ay beklettikten sonra Kolmb geri dönmüştür.Kraliçe İsabella’ya tekrar müracaat eden Kolomb,iki yıl sonunda gerekli izni ve desteği alarak 03 Ağustos 1492’de bu günkü Küba nın kuzeyinde bulunan Bahama Adalarında San Salvador adını verdiği kıyılara ayak basmış,Küba’nın kuzey kıyılarını keşfetmiş,bir yıl sonraki dönüşünde de yanında bol miktarda altın,Kızılderili köle ve Hindi getirmiştir. Ancak,burayı Hindistan sanarak,yanında getirdiği Kızılderili insanlara ve Hindi adlı o zamana kadar Avrupa’da bulunmayan bu hayvana da Hindistan anlamına gelen İndia (Hintli) adını vermiştir.
Getirdiği insan ve hayvanların durumundan onun yeni bir yer keşfettiğini anlayan ama bir anlam veremeyen kraliçe Kastille’li İsabella,Kolomb’a,sarayın penceresinden sokaktaki Hintli tüccarları göstererek onu azarlamıştır.Ancak Hindi’nin adı öylece kalmış ve bizim de dilimize geçmiştir.Daha Sonra Americo Vespuçi de burayı Türkiye zannedeceği için o da Hindi’ye Turkey (Türkiye) adını vermişse de İngiliz Kraliyeti ülkeye onun adını verecek ve Amerika olarak anılacaktır.Hindi ve Turkey adlarının da kaynakları bu olaylara dayanmaktadır.
24 Eylül 1493’de 17 gemi ile ikinci yolculuğuna çıkmış,Kanarya Adaları,Büyük ve Küçük Antil adalarını keşfetmişti.
Endülüs Emevi devleti ile İspanya İber yarımadasından,Balkanlarda hızla yayılan Osmanlı İmparatorluğu tarafından sıkıştırılan Avrupalılar,İpek yolu ve Baharat yollarının Müslüman doğulu devletlerin ellerinde olması yüzünden Atlantik okyanusu ile İslam dünyası arasında sıkışmış,ekonomik krizler içinde çabalıyorlardı.Portekiz Krallığının çabalarıyla keşfedilen Afrika’nın Atlantik okyanusu kıyılarından elde ettikleri zenginliklerle biraz rahatlamışlardı.Ancak yeterli değildi.Ticaret gücünü kazanmak için Hindistan’a kestirme yol ararken keşfettikleri iki dev Amerika kıtası kısa sürede Avustralya’dan Filipin adalarına Pasifik Okyanusunu da içine alan bir dünya imparatorluğuna sahip olacaklardı.Avrupa’nın kaderini değiştirecek olan asıl keşif buydu.Günümüzün yeryüzünü yöneten Amerika-Avrupa Birliği ortaklığı,o zamanın kutsal Roma Germen imparatorluğu ile “tek merkezden” yönetilmekteydi.Kutsal Roma –Germen İmparatorluğu, İ.S.950’de Germen (Alman kökenli) kavimlerin Doğu Roma imparatorluğunu yıkarak Roma’yı işgallerinin ardından,Hıristiyanlığı kabul eden Germen Krallarının hakimiyetinde Vatikan Kilisesinin ruhani kişiliği ile birlikte bütün Avrupa krallarını tayin ediyor,taçlarını giydiriyordu.Bu birliktelik 1815 yılına kadar sürecekti ve bir Avrupalı devlet keşfettiği veya ayrıcalık sağladığı Avrupalı ve Hıristiyan olmayan bir ülkeden en kısa sürede yararlanacak şekilde el birliği ile hareket edeceklerdi.Böylece,keşiflerden kazandıkları zenginliklerle geliştirecekleri silah sanayileri ile yeryüzünde tek güç olmayı gerçekleştireceklerdi.
NEW FOUNDLAND ve LABRADOR’UN KEŞFİ 1497 .New Foundland (Yeni Bulunan Yer) ve Labrador Kanada’nın Kuzey doğusunda Grönland’a bakan Atlantik kıyılarının adıdır.Kaşifi Joao Fernandez Labrador’dan adını alır.Giovanni Caboto-(John Cabot 1450-1499) ve oğlu Sebastiano Caboto (Venedik 1484-1557) İngiltere’de Venedik elçisi olan Giovanni Kabot,o zamanlar “Hindistan” adı bile andıkları bütün Asya kıtasına kestirme bir yol aradığı bilinen Portekiz kralı Denizci Henry’nin faaliyetlerinden esinlenerek İngiltere Kralı VII.Henry’ye İrlanda efsanelerinde yeri olan Hy Brazil (Kuzey irlanda’lı bir kavim adı ) ülkesini keşfetmeleri için destek istemiştir.
İrlanda dilinde “Ui Breasail=Ui=Ada,Bres=Güçlü,büyük güzel,kıymetli demekti.Ui Bresail,Güzel büyük adanın güçlü nesillerinin Ülkesi” anlamına geliyordu.1480’de çizilmiş bir Katalon haritasında bu ada “Brasil” adıyla gösterilmekteydi.
İngiltere’nin ikinci büyük limanı olan Bristol’e gelereh hazırlıklara başlayan John Cabot, Kolomb’un Amerika’ya II.yolculuğa çıkmasından kısa bir süre önce 1497’de ilk yolculuğa oğlu Sabestian’ın da katıldığı bir gemi ile başladı.Kısa sürede üç kez bölgeyi dolaştı ve hazırladığı haritalar 1568de hazırladığı haritalar ile diğer kaşiflerin haritaları kıyaslanarak Amerika’nın doğu kıyılarının haritaları elde edildi.Haritaların patentini alması sayesinde,keşfettiği yerlerin arkasından gidenlerin kendi adlarına kaydettirmelerini önlemiş ancak bu yüzden büyük uğraşlar vermiştir.
Yolculuklarında kendisini maddi olarak destekleyen İngiliz iş adamı Richard Amerik’in adından dolayı yeni kıtaya Amerika adının verildiğini iddia eden üniversite ulemaları vardır.Richard Ameryk İngiltere doğumlu bir gümrük memuru olup aynı zamanda da John Cabot’un gemisinin sahibi,yolculuğun da finansörüdür.Americo Vespuçi’den çok onun adını öne çıkarılmaktadır.
AFRİKA-HİNDİSTAN KIYILARI-1497-1499;Vasco De Gama (Portekiz dilinde Vışku dı Gama okunur.Portekiz Sinez’de 1469’da doğmuş,Hindistan Karela’da 1524ölmüştür. Avrupa’dan yola çıkıp doğrudan Hindistan’a ulaşan Portekizli denizcidir.
Portekiz Kralı Denizci Henry’nin başlattığı keşifleri yerine geçen I.Manuel sürdürmesi ile kendisinden önce Ümit Burnu’nu keşfetmiş olan Bartolomeo Dias’ın Afrika’sını dolanarak Hindistan’a ulaşmıştır.
Bu keşfi ile İran ve Hindistan elinde bulunan ticaret üstünlüklerine son vermiştir.Avrupa ülkelerini “Hindistan’ı Aramak” olan gerçek amacına ulaştıran kaşiftir.Calicut,Mombasa Ve Malindi gibi şehirleri topa tutmuş,rast geldiği Müslüman şehirlerine ve gemilerine karşı korsanlık yapmış,büyük zararlar vermiştir.
Osmanlı İmparatorluğunda henüz Fatih Sultan Mehmet ölmüş,oğlu II.Beyazıt 1495’de yerine geçmiş,Balkan seferleri tamamlanmamış,doğu Anadolu bile sınırların dışında olduğu bir dönemde Avrupa bu keşiflerle dünya imparatorluğunu kurmuşlardır.
VENEZUELA 1499: 09 Mart 1454 22 Şubat 1512 yılları arasında yaşamış olan Amerigo Vespucci (Gemi demektir) büyük denizci,haritacı ve kaşiftir.Amerika adının onun Latince ilk adı olan Amerigo’nun dişil biçimi olan America’dan geldiğine inanılır.İtalya Floransa Cumhuriyetinde doğmuştur.İtalyan zengin Lorenzo de Medici ve oğlu Giovanni adına çalıştı.1492’de İspanya Seville’deki Medici Bankasında çalışmaya gönderildi.İspanya kralı I.Manuel’in daveti üzerine 1499-1502 yılları arasında Güney Amerika keşiflerine gözlemci olarak katıldı. Kralın komutanı Pedro Alvares Cabral yolu üzerindeki Ümit Burnu açıklarındaki 16.enlemin 52 derece güneyinde bulunan Brazil adlı Portekizlilerin Tordesillas Toprakları adını verdikleri adanın kuzeyinin İspanyollara ait olup olmadığını merak ediyordu.Güney Amerika kıtasının Brezilya omzunda Manuel’in gönderdiği en iyi gözlemci olarak bulundu.Vespuçi başlangıçta donanmaya komuta etmedi.Portekizli kaptan Gonçalo Coelho Portekizli memurları öne geçiriyordu.Vespuçi gemilere kumanda etmediği için Amerika yolculuğunda güverteden kıyıları rahatça gözlüyor ve buraların daha önce bilinen yerler olmadığı gibi sanılandan daha da uzun kıyılara sahip geniş topraklar olduğunu düşünüyordu.
Rio de Janeiro kıyılarında karaya çıktı.Güneyde Patagonya adlarına kadar indiğini yazdıysa da Rio de la Plata denilen yeri göremediği için yazdıkları gerçekçi bulunmadı.
Ayrıca,Alfa,Beta Kentaurus ve Güney haçı takım yıldızlarının da haritalarını çıkarmıştır.
1502-1504 arasında geri döndüğünde notlarını ve haritalarını yayınladı.Alman Kartograf (Haritacı) Martin Waldseemüller ,Amerigo’nun ilk adından esinlenerek onun notlarına dayanarak “America” adıyla bir harita üretti.
Ardından Waldseemüller,Vespuçi’nin yazıları ve haritalarıyla Kolomb’un şöhretini alt üst etmeye çalıştığını yazdı.18.yüzyılda,Vespuçi’nin Soderini mektupları üzerinde yapılan çalışmalarda ilk yazılan yazıların kendisine ait olmadığı ve fabrikasyon olduğu belirlendi.1503’de Portekiz hizmetinde Brezilya’ya doğru yelken açtıysa da yeni keşiflerle dönemedi.Portekizli komutanın gemisi kayboldu,donanma parçalandı.Bahia adlı bir gemi ile ancak 1504’de geri dönebildi.Sevilla’ya temelli olarak yerleşti.Maria De Cerezo adlı çok genç bir bayanla evlilik yaptı,1512’de öldüğünde eşine gençliğinde oyalanacağı çocuk bırakmamıştı.
AMAZON’UN KEŞFİ 1500 Büyük okyanusa 160 km uzaklıkta olan Amazon (Rio de Amazonas) nehri Peru’daki adn dağlarından doğarak Atlas okyanusuna dökülür.Taşıdığı su miktarı,Missisipi,Çin-Yangtze (Sarı nehir) ve Nil nehirlerinin sularından fazladır. 6400 km uzunluğundadır.Palos de la Frontera doğumlu İspanyol, Vicente Yanez Pinzon (1460) , Martin Alonso Pinzon (1441)ve Fransisco Martin Pinzo adlı üç kardeş Kristof Kolomb’un Yeni Dünya seferine katılmış üç balıkçı tarafından bulunmuştur.Nehrin kaynakları daha sonra 1941’de Bertrand Flornoy tarafından bulunmuştur.Pinzon kardeşler Kolomb’un Keşif gezisinin en önemli kişilikleri olarak gösterilseler de yeterince tanınmamaktadırlar.Balıkçılık alanında geliştirdikleri teknikle halkın dikkatini ve sevgisini kazanan kardeşler,kralın baharat yolu keşif gezilerine katılacak kişiler aradığını duyan halk Pinzo kardeşlerin katılacağını duyunca gönüllü olanların sayıları artar.Kolomb onlara gemi komutanlığı vererek hizmetlerine karşılık verir.
BREZİLYA’NIN KEŞFİ (22 Nisan 1500)-:Pedro Alvarez Cabral (1468-1526) Portekizli denizci tarafından keşfedilmiştir.Portekiz kralı I.Manuel’in gözüne girerek kısa sürede amiralliğe yükselen Pedro,1500’de Hindistan’a yapılacak ikinci büyük keşif gezisine katıldı.09 Mart 1500’de Lizbon’dan ayrıldı.Vasco de Gama’nın ilk yolculuğuna dayalı haritalara dayanan rotaya uyarak Gine körfezinden güneydoğu’ya yelken açacağı sırada rastladığı adaya Vera Cruz (Gerçek Haç) Adası adını verdi.Kral Manuel daha sonra buraya Santa Cruz adını verdi.Burada yetişen bir tür boya ağacı olan Pau-brasil’den yola çıkılarakBrasil yani Brezilya adı verildi.
ORTA AMERİKA’NIN KEŞFİ 1502 :Kuzey ile güney Amerika kıtaları arasında bulunan ve İspanyolca dilinin yaygın olduğu Panama Kanalının kuzey ve güneyindeki bu günkü, Kosta Rika,Belize,El Salvador,Honduras,Guatemala,Nikaragua,Panama ülkelerini kapsayan bölgeye denir.Kristof Kolomb tarafından keşfedilmiştir.
SRİ LANKA’NIN KEŞFİ 1505-Dom Fransisco de Almeida (Lizbon 1450-1510) 1492’de Granada’da Müslüman Endülüs Emevi devleti ile yapılan savaşta Kendisini kralın danışmanı olacak kadar öne çıkarmış,Portekizli asil, kaşif ve denizcidir.1503’de kendisini Portekiz Hindistan ‘ına vali ve İlk Genel Valisi olarak tayin ettirmiştir.Hint Okyanusunda Hindistan yarımadasının 31 km.güneyinde bulunan Sri Lanka adasını 1505’de keşfetmiştir.
MALAKKA’NIN KEŞFİ -1508 :Malezya’nın şehri olan Melakka Portekizli gemici Siqueira tarafından bulunmuştur.Hakkında fazla bilgi yoktur.
SUNDA ADALARININ KEŞFİ 1511:Malay takımadalarının batısında yer alan iki grup halindeki adalar topluluğudur.
Büyük Sunda Adaları;Borneo,Cava,Sumatra,Sulawesi olmak üzere dört adadan oluşur.
Küçük Sunda Adaları ;
Bali,Lombok,Sumbava,Flores,Sumba,Timor olmak üzere altı adadan oluşan topluluk Fransız denizci A.D’abreu tarafından keşfedilmiştir.
FLORİDA’NIN KEŞFİ 1513: Amerika kıtasının Küba adası üzerine uzanan uzantısıdır.Juan Ponce Leon (1460-1521) tarihleri arasında yaşamış denizci,kaşif tarafından keşfedilmiştir.
Kaşif Endülüslerin İspanya-İber yarımadasından atılması için yapılan haçlı savaşlarından Gırnata’nın fethine katılmıştı.Kolomb’un ikinci yolculuğunda Porto Riko’nun ilk valisi olarak tayin edildi.
Kendi cebinden yaptığı harcamalarla üç gemi donatarak çıktığı keşif yolunu 02 Nisan’da tamamlayarak Florida’ya çıktı.Bölgeyi İspanya adına aldı.Bölgenin çiçeklerinin güzelliklerinden etkilenerek adını Florida (Çiçeklik) olarak koydu.Diğer yandan,İspanyolların Pascua Florida adlı paskalya günü olan “2” Nisan’da çıktığından bölgeye bu verdiği de iddia edilir.
Florida’yı keşfi ile ilk Kuzey Amerika topraklarına ayak basan Avrupalı kişi olduğu düşünülmektedir.Ancak,o çıktığında İspanyolca bilen yerlilerin olduğu söylenir.1521’de yanında götürdüğü iki gemi dolusu,rahip ve çiftçilerden oluşan 200 kişi 50 at ve çok sayıda evcil hayvanla birlikte yeni bir yerleşim yeri kurmaya çalışırken Calusalar adlı yerli kabilelerin saldırısında aldığı zehirli okun tesiriyle Küba Havana’da öldü.Mezarı Old San Juan Katedralindedir.
PANAMA’NIN KEŞFİ 1513 :İki Amerika kıtasını birbirine bağlayan topraklardan oluşan bölge Portekizli denizci Nunez de Balboa tarafından keşfedilmiştir.
BERMUDA ADALARI 1515 Güney Amerika kıtasının Brezilya açıklarında Atlantik okyanusu içinde bulunan, bu gün Şeytan Üçgeni olarak da bilinen adalar topluluğudur.Kaşifi İspanyol denizci Juan (Huan) Bermudez’den adını alır.
RİO DE LA PLATA’NIN KEŞFİ 1516:Rio Prana ve Rio Uruguay’ın birleştiği ve birlikte deniz aktığı 290 km uzunluğunda,220 km genişliğinde nehir yatağıdır.Rio Şarkısı anlamındadır.İspanyol denizci Siaz de Soliz tarafından keşfedilmiştir.
MEKSİKA’NIN KEŞFİ 1518 :Bu günkü Amerika Birleşik Devletlerinin güneyinde,Belize’nin kuzeyinde yer alan geniş bir ülkedir.İspanyol denizci Fernandez de Cordoba tarafından keşfedilmiştir.
Meksika adı Meksika’nın İspanyollardan önceki medeniyetinin sahibi olan Aztek’lerin dillerine ait bileşik isimdir.
“Meksi”adı,Savaş tanrıları Meksitli’sinden gelir.”Metzli-Ay” demek olup,”Zitli” ise göbek anlamındadır.”Ca” da yer anlamına gen bir son ektir.
“Meksi-ca” yani Meksika, “Savaş Tanrısı Meksitli’nin Halkı” demektir.
FİLİPİN ADALARI 1521 :Bu gün Filipinler Cumhuriyeti olarak da bilinen,Pasifik okyanusunda 7.107 adadan oluşan büyük bir ada ülkesidir.Portekizli denizci Ferdinand Megellan (1480-1521) öldüğü tarihte keşfettiği Filipinlerde Maktan Savaşında öldürüldü.Büyük okyanusa Pasifik-Huzur-Barış” adını veren odur.Daha önce ziyaret ettiği Baharat Adalarını da geçerek bütün meridyenlerden geçen ilk insanlardan olmayı başardı.Hakkındaki bilgiler anılarını yazan Antonıo Pigafetta tarafından günümüze ulaşmıştır.Güney Amerika-Güney Kutbu arasındaki keşfettiği boğaza da adı verildi.Fransisco Almeida’yı Hindistan Valiliğine götüren donanma ile çıkmıştır.
NOUVELLE FRANCE 1524 :Versazano tarafından keşfe edildi.
PERU’NUN KEŞFİ 1532-34: Dört çocuklu fakir,İspanyol bir ailenin oğlu olan Fransisco Pizzaro (1475-1541) babası kraliyet donanmasında kaptan olan Konkiskador (Fatih) ruhuna da babasından dolayı sahip olduğu iddia edilir.1532’de Peru’ya gittiğinde,İsa’yı tanımadıkları için lanetli saydıkları Kızılderililere karşı çok sayıda katliam yapmıştır.İspanyol komutanı Diego de Almagro ile de çıkar çatışmasın girmiş ve onu da alt etmeyi başarmışsa da Alamagro’nun oğlu II.Diego de Almagro da onu öldürerek babasının intikamını almıştır.
KANADA’NIN KEŞFİ 1534 :Fransa’nın Saint Malo şehrinde saygınlığı olan denizci bir ailede doğmuş olan Jacques Cartier (1491-1557) armatör (gemileri ile ticaret yapan) bir ailenin kızı Catherine ile evlenerek zenginleşmiş,sık sık vaftiz babalığı yaparak da yaşadığı bölgede dini kullanması sayesinde saygınlık kazanmıştır.1535’de Montreal adasını keşfettiğinde Kızılderililerce sunulan tütünü denemil ve ağızlarına doldurdukları tüttürerek ciğerlerini doldurdukları bu acı dumanı bi de çekmeyi taklit ettik.Ama duman zehir gibi acıydı” diye yazdığı olayda tütünü de tanıtmıştır.Keşif gezilerinde hastalık dışında askerini ve hiç gemi kaybetmemekle de ünlü olan profesyonel denizci hakkında fazla bilgi pek yoktur.66 yaşında doğduğu şehirde salgın hastalıktan öldüğünde Kanada’da yerleşim henüz başlamamıştı.Vikinglerden sonra ilk Avrupalı yerleşimin başladığı Kanada’nın iç yerleşim bölgelerini keşfettiğine inanılır.
KALİFORNİYA’NIN KEŞFİ 1535:Günümüz Amerika Birleşik Devletlerinin büyük eyaletlerinden olan ve Pasifik Okyanusuna kıyısı olan Meksika sınırına yakın bölgedir.
İspanyol denizci Hernan Cortez (1485-1547),Fernando adıyla da bilinmesine rağmen Hernan adını yazdığı mektuplarda daha çok kullanmıştır.İspanya kralı adına Meksika’yı fethetmiştir.Peru’yu keşfeden F.Pizzaro’nun yeğenidir.Küba’nın fethine de katılmış ve başarılarından dolayı köleler verilerek ödüllendirilmiştir.
Mekika’nın fethinde Azteklerin imparatoru Montezuma,karşısında ilk kez gördüğü toplu-tüfekli askerler yüzünden şakına uğramıştır.Cortez akıllı bir siyaset uygulayarak askerlerinin kaçmalarını önlemek için bütün gemilerini batırmış,Azteklere karşı olan yerli Kızılderili kabilelerinden yopladığı güçlerle 100.000 kişilik ordu kurmuş ve Aztek imparatorluğunu yıkmıştır.Aztek başkenti olan Tenochtitlan (Tenoçtitlan) 700.000 nüfusu ile soykırıma uğratmış,insanları kasap gibi kıymıştır.Tenoçtitlan bu nüfusu ile o zamanın dünyasında Paris,İstanbul’dan sonra üçüncü büyük şehir özelliğine sahiptir.Kortez’i sarı saçları,beyaz teni,mavi gözleri ile güneş tanrıları Quetzalcoal’a benzeten yerliler,onun tanrı olmadığını,işgal,soygun,yağma için geldiğini anladıklarında isyan ettiyseler de geç kalmışlardı ve isyanlarında başarısız olmuşlardır.
Kızılderililerin yenilmelerinde,İspanyolları ve askerlerinin “tanrı ve ordusu” zanneden Kızılderililerin,”ölümlerinin tanrı elinden olması halinde ölümsüzlüğe kavuşacakları inancı” ile intihar edercesine,İspanyolların silahlarının üzerine atladıkları,270 askeri ile 80.0000 Kızılderili öldürdüklerini anlattığı Kortez’in kendi anılarında da yazar.1541’de ülkesine dönen Kortez,Cezayir’i almak için Osmanlı’ya karşı açılan savaşa da katılmış ve canını zor kurtarmış,zalimliği yüzünden kendi ülkesinde de korkulan biri haline gelmesi yüzünden yetkileri elinden alınmış ve yalnızlık içinde ölmüştür.
ŞİLİ’NİN KEŞFİ 1535: Diego de Almagro tarafından keşfedilmiştir.
COLARADO’NUN KEŞFİ 1540:Ferdinand Alarcon tarafından fethedilmiştir.
JAPONYA’NIN KEŞFİ, 1542 :Mendes PİNTO tarafından keşfedilmiştir.
SOLOMON ADALARINININ KEŞFİ 1568:Mendana tarafından keşfedilmiştir.
BAFFİN ADASININ KEŞFİ 1576:Dünyanın beşinci büyük adası olan Baffin adası Kanada’nın Artktik-buzul bölgesinde yer alan 1530 km.uzunluğunda 725 km genişliğinde olan bir adadır.Kaşifi Mendana olup hakkında pek bilgi yoktur.
VİRGİNİA’NIN KEŞFİ (Vircinya) 1577:1655 yılında bölgeye ulaşan İspanyol keşif grubunca keşfedilen,Kanada’ya yakın,Atlas okyanusuna kıyısı olan bölgenin fethi 1577’de W.Raleigh tarafından gerçekleştirilmiştir.
SİBİRYA’NIN KEŞFİ 1581-1584:Asya kıtasının kuzey kutbunu çevreleyen batıdan doğuya uzanan geniş steplerin olduğu,kısmen buzullarla kaplı 13 milyon km2 lik bir bölgedir.Günümüzde küresel ısınma olarak da bilinen sanayi ve teknolojinin gelişmesiyle atmosfere yayılan kirli gazlar nedeniyle ısınan hava nedeniyle eriyen buzullar yüzünden Sibirya’da geniş araziler ortaya çıkmış,buzullar arasında gemiler Avrupa ve Amerika kıtaları arasında seyahat edebilir hale gelmiştir.Buzullardan boşalan arazilerde ve buzulların altında zengin doğal kaynaklar tespit edilmesi yüzünden günümüzün sömürgecilik kavgalarının yeni savaş alanı olmaya adaydır.
Sibirya adı Tatar Türkçe’sinde Uyuyan” anlamındaki Sibilla” sözünden adını aldığı iddia edilir.
Diğer yandan, ,“Sabir Halkı” deyiminden türetilerek Rusça’ya geçmiş olan Siberia (Sibirya) Hanlığı”ndan geldiği de diğer iddiadan birisidir.Sabirler,Hazar denizinin doğusu ile Karadeniz kıyılarında yaşayan kökenleri Hunlara dayanan Avar Türklerine de denir.552 tarihli Bizans mektuplarından elde edilen bilgilere göre de Avar’ların,Göktürkler,Hunlar,Uygurlar ve
Eski İran’da kurulmuş olan İskit Türkleri ile köken bağları oldukları anlaşılmıştır.
Bizans kayıtlarından Türklerin “Türkoy”,Hazar ve Balkan Bulgarlarının da “Sabartoi”- Asphaloi” Sabartoy Aşfaloy olarak geçtiğine tanık olunmaktadır.”Sabartoy adının Sabir adı ile ilişkili olduğu ve “Biçim,şekil,anlamında “Sabiroi” olarak yazıldığı tespit edilmiştir.
Çağdaş tarihçileriVolga Bulgarları ile daha sonra karışan Orta Volga Bulgarlarının bölgede kurdukları “Suar-Suvar Hanlığı-Su- Var,Türkçe” adı ile ilişkili olduğu,günümüz Çuvaş Türklerinin adının da bu addan türediği iddia edilmektedir.
Kaynak :”Severians:A History of Russia,Central Asia and Mongolia.Blackwell Publishing 1998-279 “Suarlar” Tatar Ansiklopedisi.Kazan Cumhuriyeti Academy of Science İntitution of Tatar Ancyclopedia 2002”
DAVİS BOĞAZI KEŞFİ 1585:J.DAVİS adlı İngiliz denizci tarafından keşfedilmiştir.
NOVAYA ZEMLYA’NIN KEŞFİ 1594: Rusça Yeni Yer anlamında gelen takım adaların yeri,Kuzey Buzul denizi içinde Avrupa kıtasının tam ucundadır.90.650 km2 alana sahiptir.Severny ve Yujny adlı iki büyük adası Matoçkin boğazı ile ayrılır.Barents tarafından keşfedilmiştir.
MARKİZ ADALARI 1595 :Mendana adlı denizci tarafından keşfedilmişlerdir.
AVUSTRALYA’NIN (Yeni Hollanda) KEŞFİ 1605:Hakkında pek bilgi olmayan Hollanda’lı kaşif Willem Janzoon tarafından keşfedilmiştir.Avustralya adı,Latince “Güney-güneye ait” anlamında gelir.Kıtanın yeryüzünün en güneyinde olması nedeniyle “Australia” Güney Ülkesi-toprakları anlamında verilmiştir.Roma uygarlığı döneminde de “terra australis incognita” ani “bilinmeyen güney ülkesi-toprakları” adıyla bir bölge adının geçtiğine rastlanılmıştır.”Australia” adı İngiliz dilinde ilk kez,1692 yılında Gabriel de Foigny’nin “Les Aventures de Jacques Sadeur dans la Decouverte et la Voyage de la terre Australe” adlı Fransızca romanının 1693’deki İngilizce çevirisinde görülmüştür.
Australishe” kelimesi de Hollanda dili olan Batavia Flemenkçe’sinde yeni keşfedilen yerler anlamından 1638’den itibaren kullanılmaya başlanmıştır.1793’de George Shaw ile Sir James Smith adlı araştırmacılar,Büyük Kıta,Geniş Ada,Australia ve New Holland adlarının geçtiği “Zoology and Botany of New Holland” yani Yeni Hollanda’nın Bitki ve Hayvan Yapısı” adlı eserinde geçen Yeni Hollanda (Yeni Alçak-Çukur Ülke) bu ad kıtayı anmak için kullanılmıştır.
1770’de James Cook adayı gezmiş ve New South Wales-Yeni Güney Galler adını verdiği bölgeyi de İngiltere topraklarına kattığını ilan etmiştir.1824’de İngiltere’nin önerisi ile Avustralya (Australia) adı resmileştirilmiştir.
YENİ HEBRİDES ADALARININ KEŞFİ 1606:Queiros adlı İspanyol denizci tarafından keşfedilmiştir.
HUDSON KÖRFEZİNİN KEŞFİ 1610:Doğum ve ölüm yeri hakkında pek bilgi bulunmayan İngiliz denizci Henry Hudson (1565-1611) tarafından keşfedilmiştir.Adını onun soyadından alır.Kabin görevlisi olarak başladığı denizcilik hayatı başarıları sayesinde kaptanlığa yükselmesi ile sürmüştür.New York’u keşfetmiştir.Güneşin ışınlarının vurması ile buzların eriyerek Mc Kenzie Adalarından Asya’ya bir geçidin açılabileceği iddiasında bulunmuştur.Tezinin olabileceğine inananlar onun kuzey buz denizi üzerine yolculuk etmesini önermişlerdir.1607’de Muscovy Company adlı şirketin desteği ile Pasifik Okyanusuna çıktığı yolculukta,Hollandalı denizcilerle Hollanda Güneydoğu Geçidi rotası yüzünden savaşmıştır.1610 yılında Discovery (Keşif) adlı gemisi ile Kanada’nın kuzey kıyılarından Asya’ya geçiş yolu olabilecek bir boğaz aramak amacıyla yolculuk yapmaktaki ısrarı adı ile anılan Kanada’nın kuzey buzul bölgesinde bulunan körfezi keşfi ile sonuçlanmıştır.Tekrar yeni bir yol arayışlarına girmek istemesi yüzünden gemide çıkan isyan sonucu oğlu ile birlikte bir filikaya konularak denizin ortasına terk edilmişlerdir.Bir daha kendisinden ve oğullarından haber alınamamıştır.İngiltere’ye dönen mürettebat,getirdikleri bilgiler yüzünden ceza kovuşturmasına uğramazlar.
HORN (Boynuz) BURNU’NUN KEŞFİ 1615: 55.derece 59 dakika güney enlemi ile 67.derece 16 dakika batı meridyen bölgesinde bulunan Güney Amerika’nın en güney ucudur.Atlas Okyanusu ile Atlantik Okyanusunu birbirinden ayırır.29.Ocak 1616’da Willem Cornelisz Schouten ve Jacob .Le Marie tarafından geçilmiştir.Macellan Boğazının sadece Hollanda Doğu Hindistan Şirketlerince kullanılmasına izin verildiğinden ,Le Marie’nin şirketi olan Hollanda Avustralya şirketi kullanabilecekleri yeni bir geçit aramak zorunda kalmıştı.W.C.Schouten’in doğum yeri olan Hoorn şehrinin adı verilmiştir.Şili’ye ait,Ateş Toprakları olarak bilinen İsla Hornos üzerinde bulunur.1914 yılında Panama Kanalı’nın açılmasına kadar bu burun iki okyanus arasında tek seçenekti.
TAZMANYA’NIN KEŞFİ 1642 :Avustralya’nın güney doğusunda,kıta ile Güney kutup dairesi arasında olan,64.519 km2’lik bir adadır.Hollanda’lı denizci Abel Janzoon Tasman (1603-159) tarafından keşfedilmiştir.Avustralya kıtasını dolaşan Tasman,15 Nisan 1642’de Yeni Zellanda’ya ulaşmış ilk Avrupa’lıdır.
KAMÇATKA YARIMADASININ KEŞFİ-1697 :Büyük Okyanusta Bering Boğazı ile Ohotsk Denizi arasında Rusya’ya bağlı büyük bir yarımadadır.Kırk kadar yanardağ vardır.Vladimir Vasilyeviç Atlasov (1661-1711) adlı Rus denizci tarafından keşfedilmiştir.Atlasov adasının keşfi ve Sibirya’nın Rusya’nın eline geçmesinde büyük hizmetleri olmuştur.
NEW BRİTAİN’İN (Yeni İngiltere) KEŞFİ 1700:Papua Yeni Gine’deki Bismark adlarının en büyüğüdür.Papua Yeni Gine’ye aittir.yeni Gine’den kaşifi olan William Dampier (1651-1715) adıyla anılan boğaz ile ayrılır.600.km. uzunluğunda sahili ve 110 km genişliğindedir.Doğu Yeni Britanya ve Batı Yeni Britanya diye ikiye ayrılır.
William Dampier Avustralya ve Yeni Gine’nin haritalarını da çıkarmış,dünyanın etrafını üç kez dolaşmış ilk denizci ve kaşiftir.
SAMOA ADALARININ KEŞFİ 1722: Pasifik Okyanusunda Polinezya adalar topluluğunun bir parçasıdır.30030 km2.lik alana sahiptir.Toplam 16 adadan oluşan Samoa Adalar topluluğu,batılı ülkelerce idari olarak ikiye bölündüğünden 10 adadan oluşan diğer kısmı Amerikan Samoa’sı diye bilinir. Avustralya topraklarını bulmak için gönderilmesine rağmen kazara Easter Adasını keşfeden Hollandalı kaşif Jacob Roggeveen (1659-1729) tarafından keşf edilmiştir.
BERİNG BOĞAZI 1739 :Pasifik Okyanusu ile Kuzey Buz denizini,Kuzey Amerika kıtasını (Alaska yarımadasından) ayıran boğazdır.Her iki kıtanın en yakın olduğu yerdir.Genişliği 92.km,derinliği 30m ile 50 m. arasında değişir.Adını,1728 yılında pasifik okyanusunu kuzeye doğru gezerken burayı geçen Rus asıllı Hollandalı denizci kaşif Vitus Bering’ten alır.
Boğazdan adını alan buzul iç deniz olan Bering denizinde dokuz ada vardır ve dört ayrı adla anılan bölgeden oluşur.Bu bölgeler,Bering Boğazı,Bristol Körfezi,Anadyr Körfezi,Norton Sound (Sesi) bolgeleridir.Ayrıca Zhemchug Kantonu adıyla bilinen en geniş denizaltı kanyonu dahil olmak üzere 16 denizaltı kanyonu da vardır.
ALEUT ADALARININ KEŞFİ 1741:Bering denizini Büyük okyanustan ayıran 1800 km boyunca Alaka yarımadasının güneybatısınca uzanan adalar topluluğudur.150’yi aşkın ada ve kayalıktan oluşan bölge 17.666.km’dir.Adaların dikkat çeken en büyükj beş tansinin adları da şöyledir.Foks (tilki) adası,Four Mountains (Dört dağ) adası,Andreanof adası,Rat (Fare) adası,Near (Yakın) adasıdır.1741’de Vitus Jonnasen Bering ile Aleksey Sisirkov adlı gemiciler tarafından keşfedilmiştir.
TAHİTİ’NİN KEŞFİ 1767:Pasifik okyanusunda bulunan Polinezya adlar topluluğunda Fransız Polinezyası adı verilen adalar içindeki en büyük adadır.Adalar aralarında 61km’lik uzaklı olup toplam 1.048 km2 alana sahiptir.İngiliz gezgin Samuel Wallis tarafından 1767’de keşfedilmiştir.
LOUSİADE ADLARININ KEŞFİ 1768:Papua Yeni Gine adalarından Bouganville adasının kaşifi olan ve adını aldığı Gransız denzici,kaşif Louis Bougainville tarafından keşfedilmiştir.
KERGUELEN ADALARI 1768:Fransızca “İles Kerguelen “ olan adalar Hint okyanusunda, güney kutup dairesine yakın Fransa’ya bağlı takım adalarıdır.Afrika’ya 3400km,Antarktika’ya 2000km,Avustralya’ya 4800km uzaklıktadır.Yalnızlık Adası adıyla da bilinir.
Yves Joseph de Kerguelen-Tremarec tarafından bulunmuştur.Toplam 300 adadan oluşmaktadır,başlıca 12 kadar adası vardır.
YENİ KALEDONYA’NIN KEŞFİ 1774-78:Fransızca “Nouvelle Caledonie” kelimelerinden adını alır.Yeni Klasizin akımından etkilenilerek İskoçya’nın adının şiirlerde Caledonia olarak geçmesinden esinlenilerek “Yeni İskoçya” anlamında kullanılmıştır.Takma adı “Caillou” olup “taş-çakıl taşı ” anlamına gelir.Bir diğer takma adı olana “Kanaka” da,Polinezyalıların kullandığı Hawai dilinden olan kelime de “insan-kişi” anlamına gelmektedir.Avustralya’ya 1200km,Yeni Zellanda’ya 1500km uzaklıktadır.En büyük ana adasının adı Grande Terre (Büyük Topraklar) dir.Pasifik okyanusunda Avustralya’nın doğusunda yer alan 19.060 km2 alanında bir adadır.1174’de İngiliz kaşif James Cook (1728-1779) tarafından keşfedilmiştir.Kuzey Buz Denizine yaptığı yolculukta buz dağlarının önünü kesmesi üzerine Hawai’ye dönen Cook,buraya ulaşan ilk Avrupalı oldu ve burada gemilerinden birisini çalan yerliler ile yaptığı çatışmada öldürülmüştür.
Yeni Zellanda’Yı ikinci kez ziyaret eden ilk Avrupalı olmasının yanında,tek ada olarak düşünülen ülkenin iki adadan olduğunu keşfetti ve adalar arasındaki boğaza da adı verildi.Haritacılık,astronomi konularında bilgisi çoktur.
MAC KENZİE IRMAĞI 1788:Kuzeybatı Kanada’da Büyük Slava gölünden doğan ve Kuzey buz denizine dökülen nehir bu adı almadan önce “disappointment’tir.”Düş kırıklığı” anlamına gelir.İskoçyalı kaşif denizci Aleksander Mackenzie’nin (1764-1820 .Alesdair Mac Coinnich) kuzey buz denizinden Pasifik okyanusuna kestirme bir geçit,-boğaz aramak için çıktığı yolculukta boğaz ararken nehir bularak hayal kırıklığına uğraması yüzünden “Disappointmen” adını verir.Onun ardından nehre onun adı verilir.Dene adıyla anılan Kızılderili halkı nehre “Deh Cho” Deh Ço demektedirler.
VANCOUVER ADASININ KEŞFİ 1791:Kanada’nın İngiliz Kolombiyası olarak bilinen Alaska yarımadası ile günümüz ABD sınırları arasında,Pasifik okyanusuna bakan batı kısmındadır.İngiliz Kraliyet donanmasında görevli George Vancouver,buzullar arasından Atlantik okyanusuna kestirme bir boğaz aramak için Pasifik sahillerini gezdiği sırada 1791,94 yılları arasında keşfettiği adaya onun adı verilmiştir.Ada 460 km uzunluğunda,80 km genişliğinde,12.407 km2’dir.
ADELİE TOPRAĞININ KEŞFİ 1840:Avustralya’ya ait Antarktika kıtası toprakları içindedir.Güney kutbuna uzaklığı 26.00 km’dir.Sahillerinin uzunluğu 350km.dir. Fransız kaşif Jules-Sebastien-Cesar Dumont dUrville tarafından keşfedilmiştir.
VİCTORİA TOPRAĞI 1839-42:Güney Amerika kıtasında Trinidad ve Tobago ülkesinin bir eyaleti olan Victoria toprakları,İngiliz kaşif,denizci J.S.ROSE tarafından keşfedilmiş ve İngiltere Kraliçesi Victoria adına fethedildiğinden bu adı almıştır.
KUZEYDOĞU GEÇDİNİN KEŞFİ 1878-79:1878’de Norveç Tromso’dan Vega adlı buharlı gemisi ile çıktığı keşif yolculuğunda,Avrupa’yı Asya’ya bağlayan Kuzeydoğu geçidini, Nils Adolf Erik .Norden Skjöld (1832-1901) keşfetti.Geçide doğrudan girmek istediyse de Bering boğazının darlığı yüzünden kış nedeniyle boğaz buz tutmuştu ve buzulların etrafını sarıp kilitlemesi sonucu kendisini akıntılara bıraktı.Böylece tamamladığı yolculuğunda Kuzeybatı geçidini keşfetmiştir.Günümüzde bu geçitten buz kıran gemilerinin yardımları ile yararlanılmaktadır.
KUZEYBATI GEÇİDİNİN KEŞFİ 1903-06:1878’de Erık Norden’in keşf ettiği ancak geçemediği Kuzey batı geçidini tekrar keşfetmeyi amaçlayan,Kanada’daki Eskimo yerlilerinden kutup soğuğunda kalın giysiler ve hayvan derisinden elbiseler giyerek ve bazı yöntemlerle hayatta kalma tekniklerini öğrenmesi ile ve daha önce 1912’de Güney kutbu keşfine katılmanın tecrübesi ile Norveç’li gemici-kaşif Roald Amundsen (1872-1928) in,denizin derinliğinin 90.cm kadar düşmesi üzerine gemisini terk ederek karadan yaptığı yürüyüşle 1906’da keşfini tamamlamıştır.
Başarısını kutlamak için Alaska’da bulunan telgraf bürosundan ülkesine telefon ettiğinde ülkesi de İsveç’ten bağımsızlığını kazanmıştı ve yeni seçilen kral VII.Haakon tarafından kutlanmıştı.
18.Haziran 1928’de arkadaşı Norveçli pilot Leif Dietrichson’u kurtarmak için yola çıktığı uçağın düşmesi sonucu kayboldu.Bir daha haber alınamadı.2004 ve 2009 Ağustosunda kaybolan uçağını bulmak için Norveç Kraliyet Deniz Kuvvetlerine ait insansız bir denizaltı olan Hugin1000 adlı vasıta ile yapılan keşif gezilerinden,aramalarından bir sonuç alınamadı.
MANYETİK GÜNEY KUTBU 1908-09: Sir Ernest Henry Schackleton (1874-1922) İngiliz-İrlanda melezi kaşif,Kutup keşiflerinin öne çıkan kahramanlarından birisidir.1901-04 yıllarında kaptan Robert Falcon’un keşif ekibinde üçüncü subay olarak görev yaptı.1907’deki Nemrud Keşfi adlı ekibin önderi olarak Antarctika’nın keşfine katıldı ama başarılı olamadı.1912’de Amundsen’in güney kutbunu keşfetmesi üzerine dikkatini kutbu bir uçtan öbür ucuna karadan ekibi ile geçmeye karar verdi.21 Ocak 1908’de büyük Buzul Engeline ulaştı.Buzulun etrafının geniş,için balinalarla dolu bir körfezle çevrili olduğunu görünce buraya Balinalar Körfezi adını verdi.29 Ocak 1908’deüzerine kulübe yaptığı için Hut Point 8Kulübe Noktası” adını verdiği yarımada’ya diğer ekipten önce vardı ve büyük kutlamalar yaptılar.Daha sonra ileri giderek Beardmore buzulunu keşfettiler.Daha sonra buzula kendi adı verildi.Bu gezi ile Güney Kutup platosunu ilk gören insan oldu.16 Ocak 1909’da da manyetik kutbun üzerinde bulunan Erebus dağına çıktı.Dönüşünde “Antarktika’nın Kalbi” adı ile gezilerini yayınladı.05 Ocak 1922’de çıktığı son Güney kutbu keşif gezisinde güney Georgia (Corciya) adasında kalp krizinden öldü.
KUZEY KUTBUNUN KEŞFİ –1909:Amerikan deniz kuvvetlerinde komutan olan Robert Peary kutba ilk kez 1893’de ulaşmaya teşebbüs etti.Ardından 1908-09’da iki kez daha girişimde bulundu ve 05 Eylül 1909’da buzul vahşiliğine vardığını dünyaya duyurdu.06 Nisan 1909’da kutba ulaştığını duyurduğunda gene Amerika’lı olan Frederic A.Cook bir yıl önceden vardığını ilan ettiyse de onun ilanı yetersiz delil nedeniyle kabul edilmedi.1922’de Cook Leavenworth Penitentiary ye posta dolandırıcılığı yolu ile indi.Peary’nin başarısı gölgelendi ve 1920’de öldüğünde başarısı,iddia nedeniyle ikiye bölünen bilim kurullarınca kabul edilmemişti.Halen de tartışmalı durumdadır.
GÜNEY KUTBUNUN KEŞFİ –1911:14 Aralık’da Yenisey nehri ve Ural dağlarının eteklerinde yaşayan yörüklerin kullandığı Someyed adlı kutup köpeklerini de keşif gezisine götüren köpeklerin çektikleri kızaklarla R.AMUNDSEN kutba ilk ulaşan insan oldu.
KUZEY KUTBUNUN KEŞFİ –1926: Ellsworth, Riiser-Larsen, Oscar Wisting gibi tecrübeli adları da içeren 15 kişilik keşif ekibi İtalyan Havacı Umberto Nobile’nin yaptığı Norge (Norc) adlı zeplin ile birlikte R.Amundsen-Nobile ekibi 13 Mayıs 1926’da Alaska’ya indiler.Ancak Richard Evelyn Byrd de Norge’dan birkaç gün önce indiğini söyledi.Hangisinin önceden indiği tartışmalı hale geldi.
III.ÇAĞIMIZIN TİCARET YOLLARI KUZEY KUTBUNDAN GEÇİYOR
Kutupların Yerleri Değişecek;
Tabiatı en çok kirleten gelişmiş ülkelerin iki yüzyıldır,sanayi tesislerinden salınan gazlar için önlem almamaları ve uydulardan yansıtılan ışınlarla (James Bond Acemi Ajan filmindeki gibi) kutuplar erimeye yüz tutmuştur.Çin-İngiltere arası Kuzey kutbundan yapılan yolculuk,Ekvatoru ve Ümit Burnunu dolanarak yapılan yolculuktan üç kat daha kısadır.
Bu da kazanç demektir.Kutupların eritilmesinin ardında bu hesaplar vardır.25 yıl önce Hürriyet gazetesi bile 21. yüzyılda Kutupların yer değiştirtileceğini yazmıştı.Kuzey Batı ve doğu geçitlerinin keşiflerinin önemi buradadır.Buz kıran gemileri ile başlayan Kutup yolculuklarını kolaylaştırma çabaları,küresel ısınma ve uydudan ışın yansıtma şeklinde sürmektedir.Bunun adını da "Küresel ısınma" deyip aldatıyorlar.
Ayrıca kutuplarda keşfedilen enerji kaynakları ve madenler yeni bir dünya savaşını şimdiden ısıtmaya başladı bile.
IV.YAVUZ SULTAN SELİM BİYOGRAFİSİ
(1470-1520)
Osmanlı Devleti’nin dokuzuncu padişahı olan Yavuz Sultan Selim, babası 2. Beyazıd’in şehzadeliği sırasında, sancakbeyi olduğu Amasya’da doğdu. Annesi Dulkadiroğulları Beyi Alaü’d-Devle’nin kızı Ayşe Hatun’dur. Yavuz’un çocukluğu Amasya’da geçti. Özel öğrenim gördü. Babası 1481’de Fatih Sultan Mehmed’in ölümü üzerine tahta çıkınca Yavuz da Osmanlı yönetim geleneğine uygun olarak Trabzon sancak beyliğine atandı. Yavuz sancakbeyi olduğunda Trabzon Osmanlı Devleti’nin doğu sınırına yakın bir yerdeydi ve Akkoyunlular’ın tehditi altındaydı. Maraş Malatya yöresinde egemen olan Dulkadiroğulları da Memluklar tarafından Osmanlılara karşı sürekli kışkırtılıyordu. Yavuz şehzadeliğinin ilk 20 yılında bu iki komşu devletin durumunu yakından izledi.
Sorunu savaş yoluyla çözmesi için babasına başvurduysa da barışçı bir padişah olan 2. Beyazıd buna yanaşmadı. Ama 1503’te Akkoyunlular yıkılıp Safevi egemenliği başlayınca durum değişti. Safeviler’in Anadolu’da giriştikleri Şii propagandası Yavuz’u kaygılandırıyordu. 2. Beyazıd ise oğlunun uyarılarını pek ciddiye almıyordu. Bunun üzerine Yavuz tahtı ele geçirme hazırlıklarına başladı. İlk olarak oğlu Süleyman’ı (daha sonra Kanuni Sultan Süleyman), İstanbul’a yakınlığı dolayısıyla Bolu sancakbeyi yapmayı başardı (1509). Ama ağabeyi Şehzade Ahmed buna karşı çıkınca Süleyman kısa bir süre sonra Kırım’daki Kefe sancakbeyliğine gönderildi. Yavuz, 2. Beyazıd’ın tahtı Şehzade Ahmed’e bırakmak istediğini, Sadrazam Hadım Ali Paşanın da bunu desteklediğini öğrenince 1510’da Kefe’ye giderek kayınbabası olan Kırım Hanı I.Mengli Giray’dan destek istedi. Mart 1511’de Kırım askerleriyle Rumeli ‘ye geçen Yavuz, Edirne’ye doğru ilerlemeye başladı. Devlet adamlarının araya girmesiyle çatışma önlendi ve Yavuz’a Semendire sancakbeyliği verildi. Kısa bir süre sonra Anadolu’da Şahkulu Baba Tekeli ayaklanmasının çıkması ve kardeşi Korkud’un da tahtı ele geçirmek amacıyla Manisa’da harekete geçmesi üzerine,Yavuz yeniden Edirne’ye yürüdü. Çorlu’ya kadar ilerleyen Yavuz’un birlikleri burada II: Beyazıd’ın ordusuna yenilince Yavuz Kırım’a kaçmak zorunda kaldı. Bu durumda Şehzade Ahmed ile Şehzade Korkud hemen harekete geçtiler.Amasya sancakbeyi olan Şehzade Ahmed Adapazarı’na kadar geldiyse de, İstanbul’daki Yeniçerilerin Yavuz yanlısı olduğunu öğrenince geri çekilmek zorunda kaldı. Şehzade Ahmed’den çekinen Korkud ise, İstanbul’a giderek Yeniçerilerin desteğini kazanmaya çalıştı. Bu arada Kırım’da daha güçlü bir ordu toplayan Yavuz Ocak 1512’de
Tuna Irmağı’nı geçerek İstanbul’a yöneldi. 19 Nisan’da İstanbul’a varan Yavuz yeniçerilerin coşkun gösterileriyle karşılandı ve II:Beyazıd 24 Nisan’da tahtı ona bıraktı. Yavuz Sultan Selim bu biçimde tahta çıkmış tek Osmanlı Padişahı’dır.
Yavuz’un padişah olmasıyla taht kavgası yeni bir aşamaya girdi. Yavuz’un padişahlığını kabul eden Korkud yeniden Manisa sancakbeyliğine gönderildi. Şehzade Ahmed ise Konya’yı merkez edinmiş Orta Anadolu’yu denetim altına almıştı. Yavuz sorunun gittikçe büyüdüğünü görerek hemen harekete geçti. Mart 1513’de padişahlıkta gözü olduğu iddiasıyla Korkud’u idam ettirdi. Nisan 1513’de Bursa yakınlarındaki Yenişehir Ovası’nda yapılan savaşta da Şehzade Ahmed’i yenilgiye uğrattı. Kaçmaya çalışan Ahmed savaş alanında öldürüldü.
Böylece tahta tek başına egemen olan Yavuz, Osmanlı Devleti’nin Batı’daki sınır komşularıyla ve denizlerdeki rakibi Venedik ile barış antlaşmalarını yenileyerek şehzadeliğinden beri üzerinde önemle durduğu Safevi sorununu çözmeye yöneldi. Safeviler güneydeki Memluklar içinde tehlike oluşturuyorlardı. Yavuz Memluklularla da anlaşarak 1514’de Çaldıran Seferi’ni başlattı. Bu sefer sonunda Memlukluların Anadolu’da ki bir uzantısı durumunda olan Dulkadiroğulları’nın Osmanlı denetimi altına girmesi Osmanlı-Memluk ilişkilerini sertleştirdi. Yavuz Safevi’lerden sonra Memlukları da yenerek güney sınırlarını güvenceye almak istiyordu.Bu amaçla 1516’da Memlukların üzerine büyük bir sefere çıktı. Osmanlı ordusu 24 Ağustos 1516’da Halep’in kuzeyindeki Mercidabık’ta Memluk ordusunu ağır bir yenilgiye uğrattı.
Memluk sultanı Kansu Gavri de savaş alanında öldü. Suriye ve Filistin’i ele geçiren Yavuz Kudüs’ü de aldıktan sonra Mısır’a yöneldi. Yeni Memluk Sultanı Tumanbay Osmanlı ordusunu Kahire yakınlarındaki Ridaniye’de karşıladı. Osmanlı ordusu Memlukların hendeklerle çevirdiği toplarla güçlendirdiği bu savaş alanını arkadan çevirerek şaşkınlık yarattı. 22 Ocak 1517’de Ridaniye Savaşı Osmanlı ordusunun zaferiyle sonuçlandı. Kahire’ye giren Yavuz,Memluk Sultanı Tumanbay’ı idam ettirdi. Böylece Memluk saltanatına son veren Yavuz, Mısır’ı imtiyazlı eyalet yaparak Osmanlı Devleti’ne bağladı. Yavuzun Mısır seferinin önemli bir sonucu da Kahire’de yaşayan Abbasi Halifesi III. Mütevekkil’ i İstanbul’a götürerek halifeliği ve kutsal emanetleri devralmasıdır.
Yavuz 1518’de İstanbul’a döndükten sonra daha çok iç sorunlarla uğraştı. İlki 1519’da baş gösteren Celali Ayaklanması’nı bastırmaya çalıştı . Donanmanın güçlendirilmesine önem verdi. Bu hazırlığın İstanbul İskenderiye yolunun güvenliğini sağlamak için yapıldığı söylenir. Bu arada uzun süre Edirne’de kalmasının ve Anadolu’dan yeni asker toplamasının da bu kez Avrupa’ya yönelik bir seferin hazırlığıyla ilişkili olduğu sanılmaktadır. Ama Yavuz bunu gerçekleştiremeden hastalandı ve İstanbul’dan Edirne’ye giderken Çorlu yakınlarında öldü. Ölümü Manisa sancakbeyi olan oğlu Süleyman İstanbul’a gelinceye kadar gizlendi.
Kısa süren hükümdarlığı seferlerle dolu geçen Yavuz Sultan Selim Osmanlı Devleti’nin doğu ve güney sınırlarını Anadolu’nun ötesine taşımıştır. Mısır’ı ele geçirmesi de Osmanlılara Kızıldeniz yoluyla Hint Okyanusu’na açılma olanağı sağlamış ve Baharat Yolu denetim altına alınmıştır. Yavuz Sultan Selim’in Selimi mahlasıyla yazdığı Farsça şiirleri bir Divan’da toplanmıştır.
Osmanlı dönemi hakkında gezilerinden oluşan kitabı “Seyahatname” ile bilinen Evliya Çelebi (1611-?),bu kitabının C-1 S-105 ve 262’de Yavuz Sultan Selim hakkında bilgi verirken;”
Sultan I.Selim,ikinci defa Çorlu sahrasında babası ile savaşa girişmiş ve yenilmişti.Bir çok askeri bu yüzden kendisinden ayrılmıştı.Sultan II.Bayezid İstanbul’a geldi.Selim de babasının arkasından İstanbul’a gelip Yenibahçe denilen yerde karargahını kurdu.Bütün halk gelip Sultan Selim’in padişahlığını istemiş ve Selim böylece tahta çıkmıştı.Babası Sultan Bayezid’in de Edirne’ye bir günlük yolda bulunan Dimetoka kalesinde oturmasını emretmişti.Sultan II.Bayezid’in Dimetoka’ya ulaşamadan Edirne Havsa kasabasında ölürken “Ah Cem Şah ah” diyerek öldüğünü,Yavuz Selim için de “Ömrün az olup savaşın çok ola” demiştir.Vefatı hakkında çok söylentiler vardır.Babasının arkasından ordu gönderip öldürttüğü de söylenir.
Sultan Selim tahta çıktıktan sonra .ilk işi İran Şah’ı Şah İsmail’e karşı yaptı.Şah İsmail’i Ahiska kalesi altında Çıldır sahrasında yendi.İki yüz bin Kızılbaş’ı kılıçtan geçirdi (Şah’ın askerlerini kast ediyor)Şah yedi atlı ile kendini zor kurtarabildi.Taçlı Hatun adlı karısı üç yüz cariyesi cariyesi ile esir düştü.Deftterdar Tacizade Cafer Çelebi’ye emanet olunup İstanbul’a getirildiler.Bu zaferde,Kars,Ahisha,Ardahan,Hasankale,Erzurum,Bayburd, Duranha,Kemah,Kara,Hamid,Diyarbekir ve bağlı yerleri olarak kırk kale alındı.Maraş sahibi Zülkadir de yenilgiye uğratıldı.
Dulkadiroğulları beyi Sultan Alaüddevle öldürülüp yetmiş adet boy beyinin kelleleri Mısır Sultanı Gavri’ye gönderildi.Sonra Gavri üzerine Mısır’a sefer yapıld,Halep kalesi ve bağlı yirmi kale ile Şam ve ona bağlı kırk iki kalesi feth olundu.Trablusşam yetmiş aded Dürzi ve Ruzi*kaleleri ile fetholundu.Kudüs,Gazze,Remle ve on yedi aded kaleleri ile alınıp kış Şam’da geçirildi.Ertesi sene Kakon sahrasında Sultan Gavri ile savaşıldı.Sultan Gavri bu savaşta şehit olup bütün askerleri kılıçtan geçirildi.Kaçanların ardından giden Sultan Selim,Mısır’ı kuşattı.Burada yapılan büyük savaşta Sultan Selim,üç yüz şehir ve yedi bin köyü ile Mısır’ı fethetti.(1516) Hayre beyi Mısır hakimi Kemalpaşazade Ahmed Efendi kaz asker tayin olundu.Sonra Mekke ve Medine alındı.Sultan Selim “Hadimü’l Haremeynü’ş-Şerifeyn” olup kılıcını arşa astı.
Sonra İstanbul’a dönüp 1520’de vefat etti.Yapımına kendi zamanında başlanan ama tamamlanması oğlu Kanuni Sultan Süleyman zamanında gerçekleşecek olan Sultan Selim Camisinin mihrabı önündeki türbesindedir.
*(Dürzi-Ruzi Hz.Muhammed’in torunu İmam Caferi’n Mısır’a sürüldüğü zaman kurduğu Caferilik mezhebinden türeme İslam-i tarikatlardan olup Mısır kökenli çiftçi Çingenelerin kolu olan Hatay’dan Mısır’a kadar olan bölgede yaşayan halka denilir.)
Aynı kitabın 262.sayfasında da ;
Osmanoğulları’nda ilk “Hadım-ül Haremeyn,üş Şerifeyn” *olan padişahtır” demektedir.
Mısır’ı fethi ile de rütbelerine “Sümme yemilkü Ceziret-ül Arab” adı da eklenmiştir.”Cezire” Mısır için kullanılan bir addır.Cümlenin anlamı “”Selim Mısır’a sahip oldu” demektir.
Ayrıca daha padişah olmadan önce,Trabzon Valisiyken Kemah,Tercan,Bayburt’tan başka 70 parça kale fethettiği de geçmektedir.Babasından zorla aldığı sekiz yıllık saltanatı döneminde 800 kale almış ve Mısır ise sonuncusu olmuş,babasından Çorlu ovasında zorla aldığı padişahlığı gene Çorlu ovasında vefatı ile son bulmuş,kılıcını arşa (göğe) asmıştır demektedir.
*“Hadım-ül Haremeyn ” ifadesi,Müslümanlarca kutsal yer olan ve yeryüzünde “Allah’a yapılan ilk ev” olma inancına dayanılarak,”Allah’ın evinin hadım edilmiş kölesi” anlamındadır,Hadım kelimesi aslında kısırlaştırılmış erkekler için kullanılan bir sıfat iken,bu ifadede ”İnsanı dünya hayatına bağlayan isteklerden arınmış,kendisini Allah’a adamış” anlamındadır ve sadece “Mekke Hakimi “olanlara ait bütün Müslümanlarca çok değer verilen bir rütbedir.Hatta bu rütbe “Hadım-ül Haremeyn Şerefeyn” şeklindeki ifadesine daha çok rastlanılmaktadır.”Şerefeyn” Şerefli” anlamındadır ve Allah’ın kendisine ilk ev yapmak için seçip şereflendirdiği “Mekke şehrini” ifade etmektedir.
YAVUZ SULTAN SELİM DÖNEMİNİN KEŞİFLERLE YORUMLANMASI
Evliya Çelebinin seyahatnamesinde yazdığına göre,Yavuz Sultan Selim’in babası,Fatih’in oğlu II.Bayezid’in 33 yıllık iktidarı süresince,1484’de Kili,Akkirman kaleleri Adana,Tarsus,Arnavutluk’ta Dıraç,Avlonya,1499’da İnebahtı,1500’de Mora yarımadasında Modon,Koron,Arkadiye,Kalamata,Kalovarta,Helomic,Trebolu,Ballıbadra,Nazarin kaleleri ele geçirilmiştir.Karaboğdan haraca bağlanmıştır.
Yavuz Sultan Selim’in babasını zorla tahttan indirmesinden,fetih yönünü Avrupa’dan doğuya çevirmesine kadar bizim tarihçilerimiz nedense körlemesine bakmakta ve “Türk’ün Türk’le Savaşı” ve “Kızılbaş kıyımı” gibi olaylara dikkat çekerek olayı yorumlamaktadırlar.
Oysa Yavuz Sultan Selim babasının gerçekten aymaz,dünyadaki keşiflerden habersiz,”bana bu kadar yeter” deyip,büyüme derdinde olmayan,herkesle barışık bu yüzden de Bayezid-i Veli” adıyla anılmasına sebep olmuşsa da ,onun zamanında Avrupa keşiflerini tamamlamış,Portekizliler kaşif denizcileri Vasco De Gama ile Ümit burnunu dolaşıp,Hint okyanusunu geçmiş,Güney Afrika,Kızıldeniz,Arap yarımadalarını topa tutup haraca kesmiş,1499’da Hindistan’da bulunan Türk devleti olan Babür Hanlığını haraca bağlamış hatta bir de Vasco De Gama’yı Hindistan’a “Genel Vali” tayin etmiştir.Sri Lanka,Malezya ve Filipin adlarının keşifleri, ve sömürülmelerine o dönemde başlanılmıştır.İran’daki Türk devletlerinin iktidar değiştirmelerinde batılı kaşiflerin beraberlerindeki misyonerlerin de çabalarıyla bu kardeşlerimizi üstümüze kışkırtmaları,misyoner faaliyetleri ile “mezhep ayrılığını” deşerek iç isyanların tahrik edilmesi daha bu zamanlarda başlamıştır ve halen de Alevi-Sünni,Türk-Kürt gibi iç çatışmalar ve hoşnutsuzluklarla sürmektedir.
Yavuz Sultan Selim’in babasını tahtan indirme olayı her ne kadar “adil” görünmese de,aslında “geç kalmış” bir darbedir.Yukarıdaki keşifler ışığında düşünüldüğünde Yavuz’un bu fetihleri olmasaydı,Osmanlı ve İslam dünyası çok daha erken tarihten silinebilirdi.
Zaten,”karada aslan yürekli,denizde tavşan yürekli” olmamız yüzünden Preveze Zaferinden sonra denizlerimizin korunma işini 1535’de hem de Kanuni gibi zirve döneminde Fransızlar,1579’da İngilizler ve ileride bütün herkese teslim edeceğiz.
II.Bayezid’in dünyadaki keşifler nedeniyle Avrupalıların İslam’a Haçlı Seferi ile uğraşmak yerine iki Amerika kıtasının,Sahra çölü güneyinde kalan bilinmeyen Kara Afrikanın işgalinin,Ümit Burnu’nun keşfinin ardından Madagaskar Adasından Hindis’tan’da Babür Hanlığını devirmeleri,Sri Lanka adasından açılarak,II.Beyazıd’ın tahttan indirilme tarihi olan 1512’de Malezya Adalarının fetihlerini tamamlamakla meşgulken,Avrupa’nın yarısını fethe edebilecekken,zikir,hayır,ihsan işlerine dalarak uyuması,gelişmeleri doğru değerlendirememesi ya da,Türklerin doğası gereği “Sürülerine yeterince otlak-mera bulduğunu düşünerek kanaatkarlık göstermesi nedeniyle büyük devlet olma derdinde olmaması yüzünden onun dönemi Türk Milletinin en talihsiz dönemidir.Çünkü,Amerika’yı keşfedecek Kolomb bile ilk önce ona gelmiş ve altı ay gemi verecek diye bekletilmiş ve eli boş gönderilmiştir.
Kristof Kolomb belki de II.Bayezid’e erken gelmiş bir Barbaros Hayrettin şansıydı.Hadi onu kaçırdın,Afrika kıyıları ve Amerika keşiflerine de katılamadın,adamlar Hindistan’ı doğudan gelip vurmuşlar,Kızıldeniz kıyılarını haraca kesmişler,ve hiçbir tedbiri olmayan II.Bayezid bu uyuşukluğu ile gerçekten kör bir devlet adamıdır. Sadece o mu,Avrupalılar dışındaki bütün devletlerin aynı uykuda olmaları,onları o zamandan bu güne köle, sömürge olmalarının tek nedenidir.
II.Bayezid’in körlüğünün cezasını Kanuni zamanında Kapitülasyonları Fransızlara,ölümü sonrasında İngilizlere ve ardından da İngiliz ve Fransız entrikaları ile tahta geçen,“kukla padişahlar” dönemi başlayacak,Avrupalıların aralarında dünya hakimiyeti kavgaları yüzünden yüz yıl duraklama devrinin ardından ve “işbirlikçi bir yeniçeri ocağı ihanetleri” ile çöküşe girecektir.
Osmanlı’nın kaçırdığı fırsat keşifler çağı fırsatıdır ve II.Bayezid onun 33 yılını cömertçe savurmuştur.Oysa,33 yılda batılı devletler,ellerinden çıkan İpek ve Baharat yolları nedeniyle açlığa düşmüşken bir anda yeryüzünün fatihi olmuşlardır.
Kanuni dönemi tamamen "II.Bizans Haritasını" çizmeye yönelik mücadelelerin yanında Hareme cariye, Enderuna iç oğlanı olarak sızdırılan çocuk casusluklar dönemi olacak,Hürrem Sultan ile başlayan Sırp yapılanması,Sokollu’nun Kırım Hanlığını darıltarak Rusya’ya yaklaştırmasının ardından duraklama devrine girecektir.
Çünkü,bu dönemde,dünya işgalini tamamlamış olan batılı Hıristiyan devletler,Osmanlı’ya güçlü bir şekilde müdahale yetenekleri kazanmışlardır.Denizcilikte daha büyük gemiler,topçulukta daha uzun menzilli toplar ve tüfeklerle artık,topu icat eden Osmanlının topları onların yanında oyuncak kalmıştır.
V.KANUNİ SULTAN SÜLEYMAN (1495-1566)
Osmanlı devletinin 10.padişahı olan Kanuni Sultan Süleyman babası Yavuz Sultan Selim’in Trabzon Valiliği döneminde doğmuştur ve Evliye Çelebinin yazdığına göre de tek oğludur.Aneesi Hafsa Sultandır.Süleyman’ın çocukluğu Trabzond’da geçer.Özel şehzade eğitimi gördü ve 1509’da Kırım’daki Kefe sancakbeyliğine atandı.1512’de babasının zorlu bir uğraş sonrası tahta geçmesi ile İstanbul’a geldi ve 1513’de de Manisa Sancakbeyliğine tayin edildi.1514-1517 yılları arasında Yavuz’un İran ve Mısır seferleri sırasında,Avrupa’dan gelebilecek saldırılara karşı hazır bekletilen gücün başında bulundu.
1520’de Yavuz’Sultan Selim’in ölümü ile Manisa’dan gelerek padişah oldu.Fatih Sultan Mehmet ile başlayan fetihler çağı,dedesi İkinci Bayezit ile yavaşlamış ise de babası Yavuz Sultan Selim zamanında ayakları üç kıtaya basan bir imparatorluk,hatırlı bir dünya devleti haline gelmişti.
Saltanat değişikliğinden faydalanmak isteyerek ayaklanan Şam beylerbeyi Canberdi Gazali’nin ayaklanmasını bastırdı.Doğuda kendisine engel kalmadığı için yönünü batıya çevirerek önce bu günkü Sırbistan’ın başkenti olan Belgrad’ı 1521’de,1522’de Akdeniz’de korsanlık yapan Saint Jean şövalyelerini bitirmek için üsleri olan Rodos adasını kuşattı ve beş ayda aldı.
Kutsal Roma-Germen imparatoru Şarlken’e esir düşen oğlunun kurtarılması için Kanuni Sultan Süleyman’dan yardım isteyen Fransa kralı I.Françoise (Fransuva)’nın annesine yardım etmeyi ileride devletin menfaati için faydalı gören Kanuni Sultan Süleyman 1526’da,Şarlken’in akrabası olan II.Lajos (Layoş) idaresindeki Macaristan üzerine sefere çıktı.29 Ağustos 1526’da, verilen büyük meydan savaşı sonunda kral Layoş savaş meydanında öldü,bütün Macar ordusu darmadağın edildi,başken Budin’e yürüdü, (Budapeşte) kendisine bağlı Erdel Voyvodası Janos Zapolya’yı Macar Kralı ilan ederek geri döndü.Durmdan endişelenen Şarlken de I.Fransuva’yı serbest bıraktı.
Kanuni’nin dönüşünün ardından Şarlken Macaristan’a saldırarak Zapolya’yı tahttan uzaklaştırıp,kardeşi I.Ferdinand’ı tahta geçirdiyse de 1529’da Kanuni düzenlediği seferle Macaristan’ı geri alıp Viyana’yı da kuşattı.Ancak,savaşa çıkarken Viyana kuşatması gibi planı olmaması yüzünden yeterli top ve mühimmat getirilmemesi,kışın bastırması sonucu 17 gün sonra kuşatmayı kaldırarak Ekim 1529’da geri döndü.
1530’da Ferdinand’ın ordusu tekrar Macaristan’ı kuşattıysa da Bosna beylerbeyi ile Semendire sancak beyi kuşatmayı dağıttılar.1532’de Avusturya’ya kesin bir darbe indirmek için yola çıkan Kanuni,üç koldan Avusturya topraklarına girerek Şarlken’in ordusunu dağıttı.Şarlken savaş meydanından kaçtı.Avusturya prensi Ferdinand da Macaristan üzerinde hak istemekten vaz geçerek Osmanlı hakimiyetini tanıdı.1533’de Avusturya ile imzaladığı barış antlaşması ile Avrupa sınırlarını güvence altına inanan Kanuni,Çaldıran’dan bu yana hayli güçlenen Safevilerin kışkırtmalarına engel olmak için İbrahim paşa komutasında gönderdiği ordusu ile önlem aldı ve ertesi yıl da kendisi sefere katıldı.1535’de Bağdat’a girdi,İran’da Tebriz’İ ve İran Azerbaycan’ı da denilen bu günkü Urumiye gölü ile Ermenistan topraklarını kapsayan bölgeyi Osmanlı topraklarına kattı.
1536’da İstanbul’a döndü.1537-38 Venediklilerle yapılan deniz savaşları ile geçti.1538’de Barbaros Hayrettin paşa Andrea Dorya komutasındaki birleşik Haçlı donanmasını Preveze savaşında yenilgiye uğrattı.Barbaros Hayrettin paşa Cezayir’i,Turgut Reis de Tunus’u ülke topraklarına kattı.
1540’da,Janos Zapolya’nın ölümü üzerine Avusturya tekrar Macaristan’a girince,1541 ve 1543’de üst üste iki sefer ile Macaristan’ı tümüyle Osmanlı topraklarına kattı ve kral atamayarak Budin eyaleti olarak merkeze bağladı.1548’de Safevi Hükümdarı Tahmasb kardeşinin Osmanlı’ya sığınmasını bahane ederek doğu sınırlarını çiğneyince,İran üzerine sefer çıkan Kanuni,Tebriz’i geri aldı.Kışı Halep’te geçirdi.
O günlerde keşfedilmemiş olan Güney Kutbunun ve Antarktika’da bulunan buz dağlarının yükseklikleri,ölümünden dört yüz yıl sonra 1948’de radyo dalgaları ile ölçüldüklerine bire bir tutmuştur.
Onun entrikalarla dolu ölümünün ardından,aynı yıl Basra Limanındaki Osmanlı donanmasını Kızıldeniz’e götürmek için yola çıkacak olan Seydi Ali Reis’in,(1498-1562) yolda karşılaştığı Portekiz donanması ile tutuştuğu savaşta bütün donanma kaybedilecek ve Seydi Ali Reis,15 yıllık gezginlik hayatı sonrası ülkeye döndüğünde sadece anılarını içeren “Mirat-ül Memalik-Ülkelerin Aynası” bir kitap yazacaktır. Diyarbakır tımar defterdarlığı görevindeyken ölecektir.Ama,Basra Körfez,,Hint okyanusu ve Kızıldeniz bölgelerinde hakimiyet şansımız kalmayacaktır.
Denizlerde çöküşümüz daha Kanuninin sağlığında başlayacaktır.
1551’de Avusturyalılar tekrar Macaristan’a saldırınca,1547’de Barbaros’un Nice limanlarını yağmalamasından sonra imzalanan antlaşma da bozulmuş oldu.Sokollu Mehmet paşa’yı Avusturya üzerine gönderip kendisi Edirne’de bekleyen Kanuni,Tameşvar’ı ele geçiren Sokollu’nun dönüşü ile Safevilerle birlikte hareket eden Gürcülerin üzerine yürümek için Nahçivan Seferini başlattı.Revan (bu günkü Erivan),Nahçivan ve Karabağ’ı feth eden Kanuni,Tahmasb’ın savaş meydanından kaçması üzerine takip etmedi ve 1555’de imzalanan Amasya Antlaşması ile İran Azerbaycan ve Irak üzerindeki Osmanlı egemenliğini tanıdılar.
Bundan sonra sefere çıkmayı durduran Kanuni,oğulları olan Bayezid ve Selim arasındaki taht savaşlarını seyretti,tercihini Selim’den yana kullandı.İran’a sığınan Bayezid orada öldürüldü.1562’de Avusturya ile yeni antlaşma imzalandı ve Erdel’in Osmanlı toprağı olduğunu Avusturya kabul etti.
I.Ferdinand’ın 1564’de ölümü üzerine tahta geçen II.Maksimilyan antlaşmayı çiğnedi,Erdel’i işgal etti.1565’de Malta fethi başarısızlıkla sonuçlandı ve Turgut Reis bu seferde şehit düştü.Sokollu Mehmet paşanın ısrarına dayanamayan Kanuni tekrar 1566’da Avusturya’ya sefere çıktı.Yol üstünde önemli bir geçit olan Zigetvar’ı kuşattı.Yolda hastalanan Kanuni kuşatmanın 26.günü öldü.Kenti alan Sokullu Selim gelinceye kadar padişahın öldüğünü askerlerden sakladı.Kanuni’nin vücudunun bozulmaması için iç organlarını gömdüğü yere türbe,kale ve tekkeden oluşan ”Türbekale” adıyla bir anıt mezar yaptıran Sokullu’nun inşa ettirdiği Kanuni Sultan Süleyman Mezarı halen Zigetvar’da bulunmaktadır.Cesedin kokuşmasını önlemek için de Orduyu Belgrad’da karşılayan Selim,II.Selim adıyla tahta geçti.Babasının cenazesini İstanbul’a götürdü.
Kanui Sultan Süleyman,46 yıl süren saltanatı boyunca,devleti halka sevdirmek ve adaleti üstün tutan kanunlar yapması yüzünden Kanuni adını almıştır.13 kez sefer çıkmış,Yavuz Sultan Selim ile 6.557.000 km 2
lik alana ulaşan Osmanlı topraklarını kırk altı yılda 14.893.000 km2
'ye çıkartmış (Toprakların kıtalara dağılımı Avrupa'da 1.998.000 km2
, Asya'da 4.169.000 km2
, Afrika'da da 8.726.000 km2
),Akdeniz’i korsanlardan temizlemiş,bunun yanında da Şarlken’in elinden kurtardığı Fransa Kralı I.Fransuva’ya dostluk kurmak amacıyla verdiği ancak,Atatürk’ün cumhuriyeti ilanı ile kurtulabileceğimiz,devletin başına bela olacak ilk kapütilasyonları (Baş ayrıcalık- vergisiz ticaret hakkı gibi şeyler) vermesi ile de tarihe geçmiştir.
Saltanatı boyunca,Mimar Sinan,Barbaros Hayrettin,Piri Reis,Turgut Reis,hukukçu Ebussuud Efendi,Sokullu Mehmet paşa gibi değerli devlet adamlarının yetişmesine de olanak vermiştir.Piri Reis gibi bir dehayı da dedikodu yüzünden harcamıştır.
Dillere destan olan Ukrayna’lı veya Polonya’lı bir Hıristiyan rahibin kızı olarak saraya alınmış ve gözdesi olmuş Hürrem (Gülümseyen) Sultan takma adlı Roksana’nın devlet idaresinde oynadığı oyunları çok geç fark etmiş, gözü önünde oğlu Cihangirin,Mustafa'nın öldürülmesini engelleyememiş,sonunda ihaneti geç fark ettiğinde Hürrem sultanı da öldürtmüştür.Hürrem Osmanlı saltanatında,ilk nikahlı padişah eşidir.
Ancak yerini alacak olan padişah II.Selim ise gene Hürrem Sultandan doğan oğludur.
Ancak Hürem Sultan’a olan aşkı onu eşsiz bir şair de yapmıştır. Osmanlı'nın her çeşit yapılanması bu dönemde yükseldi. Ayrıca başarılı bir şair olan I. Süleyman, Muhibbî veya vezin gereği nadiren de olsa Muhib, Sultan Süleyman, Meftûnî, Âcizî mahlaslarını kullandığı hacimli divanında tam 2779 adet gazel bulunmaktadır ki, Divan şairleri arasında en fazla gazel yazmış olan Zâtî'nin bile ulaştığı gazel sayısı 1825'tir. Kanuni böylece Divan edebiyatının gazel rekorunu kırmıştır
Süleyman'ın en ünlü şiiri:
« Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi
Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi
Saltanat didükleri ancak cihan gavgasıdır
Olmaya baht u saadet dünyada vahdet gibi
Ko bu ıyş u işreti çün kim fenadur akıbet
Yâr-ı baki ister isen olmaya tâat gibi
Olsa kumlar sagışmca ömrüne hadd ü aded
Gelmeye bu şîşe-i çarh içre bir saat gibi
Ger huzur itmek dilersen ey Muhibbî fârig ol
Olmaya vahdet cihanda kûşe-i uzlet gibi
Muhibbî (I. Sultan Süleyman
KANUNİ DÖNEMİ FETİHLER –YENİLGİLER LİSTESİ;
1520 Cülus (Tahta çıkma)
1521 Belgrad’ın Fethi
1522 Rodos Adasının Fethi
1526 Mohaç’ın Fethi
1529 Viyana Kuşatması başarısızlığı.
1534 Bağdat,ve Tebriz’in, fethi
1538 Kuveyt,Bahreyn,Katar’ın fethi.
1538 Boğdan’ın fethi Preveze Deniz Savaşı Zaferi.
1538-Moldovya,Hırvatistan Vertizo,Tunus ve Cezayir’in ve Yemen’in topraklara katılması.
1541 Macaristan’ın tamamının fethi
1543 Estergon kalesinin fethi
1553 Safevi (İran) topraklarının güney Azerbaycan bölümünün fethi.
1554 Piri Reis’İn Cidde limanında idam edilmesi.
1554 Seydi Ali Reis’in Basra Körfezinde Portekizlilere yenilmesi.Keşiflerden dışlanma dönemi.
1566 Zigetvar’ın fethi (Kanuni kuşatma sırasında öldüğünden fethi göremedi.)
CELALİ AYAKLANMALARI
Celali ayaklanmaları 16. yy. başında I. Selim (Yavuz) zamanında başlamış ve 17. yy. sonlarına kadar sürmüştür. Yavuz ve Kanuni dönemi dışına da taşsa da bu dönemin içinde veya dışında olan olayların bilinmesinde fayda olduğundan bu yazıya ekleme gereğini duydum.
Evliya Çelebi’nin “Seyahatname” adlı kitabında bu isyanlar hakkında bilgiler vardır. Özellikle 17. Yy. Celali isyanlarının en büyüklerine Evliya Çelebi kendisi tanıklık etmiş, bastırılmalarında olaylara canlı şehitlik etmiştir. Celali isyanlarına ek olarak da Bitlis’de, Bitlis Han’ı Yezidi Kürt Abdal Han, Mardin’de Yezidi Çıplak “Sekiz Bıyıklı” tabir edilen dağ Kürtlerinin isyanlarına Adana- Antakya (Hatay) bölgesinde Cum Kürtlerinin ve batı Suriye’de Lübnan, Filistin bölgesinde Dürzi isyanları da sayılmalıdır. 17. Yy. Osmanlısı yer kürenin işgalini fetihlerle tamamlamış Haçlı batılı ülkelerin el birliği ile içimizdeki Hıristiyan, Sabi, Süryani, Yezidi azınlıkları destekleriyle devlete karşı kışkırttığı, devletin çöküş aşamasına geçiş dönemleridir. Bu yüzden “17. yy. ayaklanmaları hakkında yazdıkları ilginizi çekecektir.
Celali İsyanları, 16. ve 17. yüzyıllarda Anadolu toplumsal düzeninin bozulmasından ve devletin “mezhep” dayatmasından kaynaklanan ayaklanmalara verilen genel bir addır. İsyanların ekonomik, mezhep ayrılığı ve azınlık dinleri özellikleri de vardır. Osmanlını Yavuz ile Hilafeti Topkapı Sarayına getirmesiyle devlet halkına “Sünni İslâm” mezhebini dayattı. Bu da doğal olarak tepkiler doğurdu.
İsyancılar genel olarak üç adla anıldılar;
Bunlar Leventler, Suhteler ve Sekbanlardı.
1519’da Yavuz Sultan Selim döneminde Bozok’lu (Yozgat) Şeyh Celal’in adından türetilmiştir. Dinsel kökenleri olan Şeyh Celal önceleri Tokat yöresindeki Alevi Türkmenleri isyana teşvik etti.
Mültezim adı verilen vergi tahsil memurlarının halka yaptıkları haksız uygulamalar, rüşvete dayalı işleri yüzünden halk her şeyini kaybedince doğal olarak hakkını yasal olmayan şekilde alabilmekten başka çaresi kalmadığından önceleri gruplaşmalarla başlayan huzursuzluklar yayılarak isyanlara dönüştü. Şeyh Celal halk arasında büyük ün kazandı. Köylerden kentlere yayılan isyanlar büyük çabalarla ancak çok kanlı şekilde bastırıldı. 167. Yüzyıl sonları ile 17. Yüzyıl başlarında yani Osmanlı’nın büyüme ve genişleme dönemi olan ve “Muhteşem Yüzyıl” adlı televizyon dizilerine konu olan Yavuz Sultan Selim (I. Selim) ile bilinen Kanuni Sultan Süleyman ve oğlu II. Selim (Sarı/Serhoş Selim) dönemleridir.
Yavuz Sultan Selim’in babası II. Bayezit döneminde tamamlanan keşifler ile birden zenginleşen ve her konuda gelişme gösteren Avrupa devletleri artık “Savaşlarla haraç toplanılan” ülkeler değil, yeryüzünü doğudan ve batıdan fethetmiş, dünyanın hâkimleri olmuşlardı. Asya’dan Avrupa’ya bağlantı kuran İpek ve Baharat yolları da önemini yitirmişti.
Keşiflerle okyanuslara kayan ticaret yolları yüzünden devletin savaşa giderlerinden memurlarının maaşlarının karşılanmasına ve her türlü harcama için köylünün, çiftçinin üstüne yüklenilmişti.
Ganimeti fırsat bilen mültezimler köylünün üstüne kendilerine de fazladan kazanç sağlamak için yüklendiler. Köylüler topraklarını terk edip kaçmakta buldu.
Bunlara da “Levent” adı verildi. “Ayyaş, kabadayı yani serseri” anlamında verilen bu söz de toprağından olmuş zavallıları tam olarak tanımlayan bir addı.
Ermeni ve Yahudi tüccarlara borçlanan köylüler faizleri bile ödeyemediklerinden topraklarını kaybedince, medreselere girerek okuyup devlet memurluğu ve benzeri işler aramaya yöneldiler.
Ancak devlet memuriyeti kadrolarının, ticari faaliyetlerin tümünün devşirme Ermeniler, Rumlar, Araplar ve Yahudilerce işgal edilmiş olduğundan dolayı hiçbir yerde istihdam edilemediler.
Bu öğrencilere “Suhte/Yanık” adı verildi. Hem okuyup hem yazdıkları halde üstüne de işsiz kalınca haliyle bunlara “yanık” denilmişti.
Bursa, Bolu, Samsun bölgelerinde büyük isyanlar çıkaran yanıklara (Suhteler) bir de Sekbanlar eklendi.
Sekbanlar, Osmanlı Eyalet ordusu Tımarlı Sipahilerin yerine beylerbeyleri ile sancak beylerinin emrinde çalışan ücretli askerlerdi. Savaş sırasında düzenli maaş alan sekbanlar, savaş olmadığında işsiz kalınca isyanlara başladılar.
Böylece, dönme Ermeni, Rum, Arap, Yahudi mültezimlerce soyulan köylü, şehirli toprak sahiplerinin üstüne yetmezmiş gibi Leventler, Suhteler ve Sekbanlar da eklenince tarım ekonomisi çöktü. Gücü gücü yetene saldırdı, soydu, güçlü olan ayakta kaldı, olmayan eridi.
Padişahlar çaresiz kaldılar ve sırasıyla III. Murad (1574-95), III. Mehmet (1595-1603) ve I. Ahmet (1603-17) çıkardıkları Adalet Fermanıyla, köylülerin hırsız yönetici ve memurlara karşı silahla mücadele etmelerini istediler.
Müslüman ülkeler hükmetmek için devletin mezhebini de “Sünnilik” olarak belirleyen Yavuz Selim ile Bektaşiler, Aleviler ve bu tarikatlara girmiş Ortodoks Hıristiyan mezheplerinden olan Alevi olmuş Arnavutlar, Ermeniler, Rumlar, Yahudiler de rahatsızlık duymaya başlamışlardı. Özellikle Bektaşi tekkelerini elinde bulunduran dönmeler İran üzerinden baskılar yapmaya başlayan batılı Hıristiyan güçlerle işbirliklerine girdiler ve isyanların bazıları, Osmanlı’nın yönünü doğuya çevirmek isteyen batılıların kışkırtmalarından kaynaklanmaktadır.
İlk defa “Alevi Türkmenler” sadece mezheplerinden dolayı Anadolu’dan İran’a sürüldüler ve doğu Anadolu’ya Afganistan’dan Kürtler Yavuz Sultan Selim zamanında getirilerek yerleştirildi. İran’a göçmek istemeyen Türkmenler “Kürt olduklarını “söyleyerek baskılardan kurtulup Kürtleştiler. Bazıları da Gnostik Ermenilere katılarak Ermenileştiler ardından gelen isyanlar ve baskılar ile “Kızılbaş” denilen Alevi mezhebi altında anılmaya başladılar.
Oysa “Kızılbaş” olarak nitelenen kesimin tümü Türk veya Türkmen değildi. Bunların en azılıları, Türklerle Tevrat öncesi ve zamanından beri, inanç kökenleri, İran dinlerinden Zerdüştlük, Mitracılık dinlerine dayanan ve zamanla Hıristiyanlık, İslamiyet ile gelen baskılarla şekil değiştirmiş, harmanlanarak birbirine karışmış inanç türüne inanan ve bu inancın “din kardeşliği içinde bulunan, Ermeni, Kafkas, Arap, Kürt, Türk ve öteki kavimleri de içine alan bir kavramı tarif etmektedir.
Kanuni Sultan Süleyman dönemlerinde Macaristan ve Avusturya Seferleri yüzünden çok askere alınma olması ve Kanuni’ye adını veren yasal düzenlemeleri sayesinde isyanlar yatıştırıldı.
Kanuni’nin 1565’de ölümü/öldürülmesini takiben 1575’de İngilizlere de Kapitülasyon hakları verildi ve bunu diğer batılı ülkelerin bu haklardan yararlanması takip etti. Çünkü bir batılı devlet bir ülkeden herhangi bir hak elde ederse en kısa sürede o ülke bu hakkı öteki Hıristiyan ülkelere de vermeye zorlanıyordu.
Keşiflerle güçlü donanmalar kuran batılı devletler silah sanayiinde de hızla ilerlemişlerdi ve uzun menzilli topları Osmanlı ve öteki doğu devletlerinde üretilemiyordu. İslam taassubundan olsa gerekir ki, denize soğuk olan Müslümanlar denizcilikte bir türlü gelişme sağlayamadılar. Türkler orta ve güney Asya’dan geldikleri için denizci değillerdiyse de Araplar ve Rumlar denizciydiler. Ama denizcilik bir şekilde Müslüman ülkelerde gelişemedi ve Müslümanlar evlerinin arkalarını denize bakar şekilde inşa ettiler. Denizci kavimler Soros Körfezini, hatta boğazlardan Tekirdağ ve İstanbul’u topa tutarak haraç almayı başardılar ve kapitülasyonlar böylelikle verildi.
İleriki dönemlerde Bektaşiler ve Aleviler başlangıçta Yahudi tarikatı olan, sonradan İslami tarikata dönüşen Sabetay Sevi (1626-1675) Yahudi tarikatına katıldılar. Celali İsyanları dönemi, Osmanlı sınırlarının genişlediği ancak İslami yayılmanın durduğu, isyanların elebaşlarının beylerbeyi, paşa yapılarak ikna edildiği dönemlerdir.
İlk tanınan Celali önderi Bolu yöresinde 1581’de ortaya çıkan, önceleri yiğitbaşı olan Köroğlu Ruşen’dir. Soyguncu Bolu beyine karşı verdiği mücadelesi türkülere konu olmuş halen anılmaktadır.
İsyan önderi paşa olunca isyancılar atıl kaldılar bu defa isyan daha da büyüdü 1603-1607 arasında isyanlar Anadolu’yu kapladı. Taviloğlu, Canbuladoğlu, Kalenderoğlu gibi isyan önderleri halk arasında şöhret sahibi oldular.
İsyanlardan muzdarip olan köylüler de dağlara çekilerek yaşamaya başladılar ve bu günlere “Büyük Kaçgunluk Yılları” denildi.
1606’da Avusturya Seferinden dönen Kuyucu Murad Paşa isyanların üstüne gitti ve birçok isyancıyı kuyulara boyunlarına kadar gömerek gürzlerle kafalarını parçalayıp leş kargalarına, akbabalara ziyafet çekti. Saldığı korku üzerine isyanlar yatıştı.
Korkuya dayalı sükûnet birkaç yıl sürdü ve 1622’de Erzurum Valisi Abaza Mehmet Paşa isyanı başladı ve sekiz yıl kadar sürdü.
Deli İbrahim zamanında (1640-48) Sivas Valisi Vardar Ali Paşa, Isparta bölgesinde Kara Haydaroğlu, Sakarya- İzmit bölgelerinde Gürcü Nebi ve Katırcıoğlu isyanları görüldü. Katırcıoğlu Karaman Valisi yapılarak durdurulabildi.
Dördüncü Murat zamanında Erzurumda bir gece yeniçerileri uykuda keserek kaleyi ele geçiren Abaza Hasan paşa on yıl Erzurumda isyancı olarak kaldı. Hüsrev paşa tarafından yakalanıp IV. Murat’a götürüldü. Bosna, Budin Özü kaleleri kendisine verildi.
1658’de Köprülü Mehmet Paşa hükümeti sırasında tekrar isyan çıkaran Abaza Hasan Paşa ve beraberindeki Abazalar Halep’te Murteza paşanın emriyle halka kırdırıldı ve Abaza Hasan paşanın başı Köprülüye gönderildi. Öteki Celaliler halk ve paşanın askerlerince yakalanarak vahşice öldürüldüler. Bir kısmı Van, Diyarbakır, Hakkâri bölgelerinde Kürtlere katılarak canlarını kurtarmayı başardı. (H-1069-M-1658)
Kara Haydaroğlu IV. Mehmet döneminde yakalanarak İstanbul Parmakkapı’da bir katır üzerinde halka teşhir edildikten sonra aynı katır üstünde idam edildi. (Seyahatname C-2 S-754)
Vardar Ali paşa da Köprülü Mehmet paşa tarafından Adapazarı’nda yakalanarak yargılanarak idam edildi.
Kaçan bütün Celalilerin binlercesi halk veya ordu tarafından yakalanarak öldürüldüler.
17. yy. Celali Ayaklanmaları
Gürcü Nebi (1658);
Bu Gürcü, padişah hareminde yetişmiş, hizmet görür, zengin ve olgun bir kimse idi. Çok defa mutasarrıf (Sancak Beyi) olurdu. Sonra Kara Murad paşa Veziri Azam olunca Koca Mevlevi vezir Mehmet paşa görevden alınmıştı. İşte bu meseleden doğan anlaşmazlık sonucunda paşa ile araları açılmıştı. Anadolu eyaletlerinin başıbozuk (yağma için savaşa katılan gruplar) zararlı kimselere bolca para verip etrafına yirmi bin bulaşık, hilekâr ve hain kimseleri topladı. İçindeki kin onu kötülüğe ve hainliğe doğru sürükledi. Osmanlı ekmek ve tuzunu unuttu (Osmanlı’da devlete bağlılık yemini ekmek, tuz ve Kur’an üzerine yapılırdı). Sonunun ne olacağını düşünmeyip Osmanlı devletinden yüz çevirdi. Bir alay ipsiz sapsız, serseri ile İstanbul’u yağma etmeyi düşünmekteydi.
Seksen bin askerini, yetmiş bin yalan sözlerle boğaz tokluğuna aç ve muhtaç kimselerden topladı. Nice görevlerinden alınmış Beylerbeyi, mültezim (özel vergi tahsil memurları) ve bir tavuk için kırk eve konan bedavacılar ile Anadolu tarafından Üsküdar’a gelmekte ısrar etmekteydi.
Beri taraftan Osmanlı Devleti tarafında özel ve genel büyük ve küçük herkesle görüşülüp Hazreti Peygamberin şerefli bayrağı Üsküdar’a çıkarılmıştı.
-Her kim devletin birden bine, binden yüz bine varıncaya “ekmek ve tuzunu yerse”, Allah’ın Resulünün bayrağı altına gelsin! Diye çağrıda bulunuldu. Allah’ın büyüklüğü, ben Üsküdar’a vardığımda her yer dağ, taş, ova, sahra, bağ ve bahçeler insan denizi olup dalgalanmakta idi.
Ben bu büyük toplantıyı görünce “Yine fani dünyanın nakşından çeşit çeşit hisse almaya gelmişiz! Deyip seyretmeye koyulduk.
Önce büyük bir tören ve Hazreti Peygamberin sancak-ı Şerifi ile Sadrazam Murad paşa yüz binlerce İslam askerini kayık, çekdiri ve diğer donanma gemileri ile Üsküdar sahrasına geçirip çadırında karar kıldı. İstanbul’da bulunan yetmiş altı oda yeniçeri askeri korucuları, Danilmend ve emeklileri, kul oğlu kul ve bütün acemiler ile toplam kırk dört bin Yeniçeri askeri Üsküdar’a gelip saf saf (sıra sıra) çadırlarını kurarak siperlere girmişlerdi.
Bundan sonra on sekiz oda Dergâh-ı Âli topçu askerleri, iki yüz adet Şami topları, kırk adet balyemez ve kolomborne topları, yeniçeri siperleri önüne yerleştirilmiş olup yer yer üç bin topçu askeri hizmet ederek topları ve diğer ihtiyaçlarını hazırladılar…
Üsküdar, bayrak ve filandire sancakları ile bir lâle bahçesine dönmüştü. Yüz elli yerde savaş davulları çalındı, tokmaklar vuruldu. Yer ve gök güm güm gümledi. Yine o gün yetmiş adet tuğ, davul, bayrak sahibi ve diğer yedi kubbe vezirleri kapıkullarıyla alaylarını gösterdiler. Ayrıca görevlerinden alınmış olan mirmiran (Generaller ve askerleri) ve Arap emirleri derecelerinin yükselmesi için var kuvvetleri ile toplanıp hazır oldular. Herkes tayin oldukları yerde durup her tarafa karakollar (kara kolluk giyen gezici gözcü askerler) gönderildi. Bütün toplar kirpi gibi kolkola yerleştirildi. Çamlıca, Bulgurlu, Kayaşpınar, Albahadır, Secah bağları ve Kadıköy bağları tarafına karakollar tayin olup günden güne savaşa hazır durdular.
Her gün Gürcü Nebi tarafından casuslar gelip;
-İşte falan menzile (mesafeye) geldi, seksen bin askeri vardır! Diye haber yayarlardı.
Sadrazam hemen Kaptan Paşaya (Deniz Kuv. Kom) ferman edip kırk parça Donanma-yı Hümayun kadırgası (İmparatorluk Donanması Kadırgaları) ile beş bin asker tayin ederek İzmit boğazı yollarına gönderdi. Pendik, Kartal, Hereke yollarını Celalilere karşı korumakla görevlendirildiler.
Beri taraftan Celaliler bu kadırgaların yolları üzerinde hazır bulunduklarını işitince İzmit şehrine uğrayarak hesapsız erzaklarını zorla şehir halkından alarak Kocaeli Sancağı içindeki güzel bahçe ve tarlalar içinden Üsküdar’a gelmeyi planladılar.
Bu haberin İstanbul’a gelmesinin ertesi günü bizzat sadetlü padişah özel gemisine binip iki bin kadar bostancıbaşı, kayıkları ve diğer sandallar ile on iki bin kadar tüfekli kurnaz bostancı yiğitleri, on iki bin baltacı, aşçı, helvacı, ekmekçi, has ahırlı, yedekçiler, kapıcılar, zülüflü baltacılar (Hepsi Saray muhafız askerleridir) ve diğer sayısız asker ile Üsküdar bahçesinde çadır kurdu. O saat on iki bin tüfeklinin Haydarpaşa bahçesinden tâ Ali Bahadır, Seccah Bahadır bağlarına kadar kat kat siperleri girmelerini Bostancıbaşıya ferman etti…
Askerlerin İstanbul’a kaçmalarını engellemek için gemileri Anadolu yakasından karşı tarafa geçirdiler, askerleri gene aynı üniformayı giyen Osmanlı askeri olan Celalilerden ayırmak için atlarının gemlerine yeşil mendiller bağlattılar.…
Nihayet, Bulgurlu, Çamlıca Dağı ve Âli Bahadır bağı taraflarında Celali askerleri göründü. Hemen Sadrazam tarafından peygamber sancağı açıldı. Yetmiş yerde savaş için davullar çalındı. Davul, netir, nekkare, turna göklere yükseldi.
“-Allah Allah!” seslari ile Üsküdar sahrası çalkalandı. Bir saat kadar sonra asilerin çarhacısı Celali Katırcıoğlu adındaki kortacı Bulgurlu dağından aşağı at sürünce Çarhacı Mehmet paşa da bütün askerleri ile bir ağızdan “Allah Allah!” Diyerek Abaza, Çerkez ve Gürcü yiğitlerden oluşan askerler ile hücuma geçti. Celalilerin üzerine “Hûdur Hû Gaziler!” diyerek asilerin arasına daldı. İki taraf birbirine girdi. Katırcıoğlu askeri çarha savaşı yaparken Gürcü Nebi askeri hazır bekliyordu…
Savaşın kızıştığı anda Gürcü Nebi askerleriyle Bulgurlu’dan aşağı yürüyüşe geçince bütün askerler kol kola girip etrafını çembere aldılar. Gürcü Nebi tam galip gelecek iken top ve tüfek ile açılan yaylım ateşi ile Üsküdar sahrasındaki adam denizi galeyana geldi. Çarhacı Defterzade Mehmet Ağa Gürcü Nebi askeri içine daldı, asker yanladı, toplar teşe başlayınca Celaliler ateş içinde kaldılar, şaşkına döndüler.
-Bre Celaliler bozuldu! Diyerek savaşa hız verildi. Sekiz saat sonra Osmanlı askeri coştu, siperlerde olanlar “Arafat günündeymişçesine “ siperlerden çıkarak vuruşmaya katıldılar, Gekboza’ya (Gebze) varıncaya kadar geri çekilen Celaliler kırıldılar. Kemikli boğazına varıncaya kadar binlercesi paramparça edildi.
Sadrazam Kara Murat Paşa’ya bağlı askerler de Bulgurlu, Kayış pınarı (Kayışdağı), Sarı Kadı ve Kocaeli sınırına kadar Celalileri kırarak kovdular. Bütün askerler bol bol ganimet elde ettiler.
Celaliler üzerine nefir-i âm emirleri verilip “malı sizin canı benim!” Diye fermanlar yazıldı. Bunun üzerine Emirler Celalilerin arkasına düşüp gece ve gündüz yüzlercesini yakalayıp getirmeye başladılar. Padişahın otağı önünde yığılan kellelerin sayısı belli değildi.”
Katırcıoğlu Konusu;
Sadrazam paşa araya girmiş, Katırcıoğlu haramilikten tövbe edip devlete bağlılığını bildirmişti. Bunun üzerine Katırcıoğlu’na Anadolu eyaletinde sancak verilmişti. Beş yüz kadar eli kanlı gözü kanlı, eskiden “Menem diğer nist! (Benim, başkası yoktur! Veya, “En büyük benim!) diyen yiğitler de Girit adasına geçip Deli Hüseyin Paşa ile gece gündüz Allah yolunda mücadele edip yararlı işlerde bulunmuştur. (Seyahatname-C-3-S-60-63)
Adana- Antakya Arasındaki Kürt Eşkiıyalar İle Dürzistan’da Arap İsyanları;
Adana Demirkapı ile İskenderun- Adana arasındaki Payas- Sicin yaylasında yaşayan Cum Kürtleri karargâh kurup yol kesmektedirler. (Seyahatname-C-3-S-32-36)
Çomar Bölükbaşı ve Dürzistan Arap İsyanları;
Evliya Çelebi, Dürzistan’ı şöyle tarif ediyor;
“…Zira bu Şam etrafı Dürzistan ve yirmi adet mezhepsiz, sapık kavimlerin yeri olup yolları da güvenli değildi. Ordunun etrafına gözcüler yerleştirildi ve Şam askeri “”paşa askerinden uzağa yerleştirildi.” Diyerek Şam bölgesinden toplanan askere de “güven zafiyeti” olduğunu ifade etmektedir.
Gürcü Nebi- Katırcıoğlu isyanının bastırılmasının ardından Evliya Çelebi Dürzistan’a yola çıktığında Akşehir civarında konakladığında Gürcü Nebi’nin baş bölükbaşısı olan, “Zal Oğlu Rüstem gibi yiğit, çirkin suratlı, traşlı, acayip yüzlü bir adam” olarak tanımladığı Çomar Bölükbaşı ile karşılaşır. İçin için korksa da alttan alarak asiyi yumuşatmaya ve Suriye’de yanına gittiği Şam veziri Murteza Ağa’nın yanında görev almasını sağlayabileceğine ikna ederek onu da beraberinde “yedi bayrak” (Yezid yüz) askeri ile kervanına katar.
Safed Malı denilen Sayda’da Osmanlı’ya karşı asilik eden ve “Bizim devlete asla borcumuz yoktur. Paşa bildiğinden kalmasın!” diyen ve “vergi toplamaya gelen memurları kovan Maanoğlu Emir Merhem, Şeyh Sarı Han, Şeraboğulları ve Turabioğulları adlı şeyhlere karşı toplanılan orduya katılırlar.
Dürzi kabilelerinden Maanoğlu Şeyh Tahir devlete karşı isyan ettiğinde Cebel-i Lübnan’da yani Lübnan dağı eteğinde Kerk kalesini inşa ettirmiştir.
1683 II. Viyana Kuşatması başarısızlığının ardından gelen Haçlı Saldırılarında askere gereksinim arttığından isyancıların hepsi askere alındılar.
Ayaklanmalar tarımsal üretimi düşürmüş, halk arasında korku ve endişelere sebep olmuş, devlete güveni zayıflatmış hatta ortadan kaldırmış, devletin batı karşısında elini zayıflatmıştır. Keşiflerden ve sonuçlarından bir türlü yararlanmaya kalkamaması devletin ikinci büyük hatası olmuştur. İsyanların ardından "Duraklama Devri'ne" giren imparatorluk 18.yy itibarıyla gerileme ve çöküş dönemlerine girecektir.
Sabetay Sevi tarikatı, Fatih Sultan Mehmet (II. Mehmet) döneminde devlet içine yerleştirilmiş devşirme Yahudi yapılanmasının da etkisiyle 17. yüzyıldan itibaren Aleviler ve Gnostik Hıristiyan mezheplerinden dönmelerin ele geçirdiği Bektaşi ve öteki Sünni olmayan tarikatların, Sabii, Yezidi, Süryanilerin de katılmalarıyla güçlendi ve özellikle 18. yüzyıl sonlarından başlayarak 19. yüzyıl boyunca Ermenilerin Ruslarla ve Vatikan ile sıkı bağları yüzünden ayrılıkçılık yapmalarıyla gözden düşmeleri üzerine devlet idaresinin Yahudilerce teslim alınmasına neden oldu. İki türlü Sabetayist vardır;
Birincisi Türkleri kardeş ve Türk toprağını vatan sayan Sabetayist Yahudiler, Cumhuriyeti kuranların bu tarikattan oldukları bilinir.
İkincisi ise “birinciler gibi görünüp”, koyu Yahudi milliyetçisi olan ve batılı devletlerin himayesine girmemizi isteyen takiyecilerdir. Bunlara Siyonistler, Masonlar gibi adlar verilmektedir. 11 Kasım 1938’den itibaren iktidarı bu tipler, Rumlar, Sabiler ile dönme Ermeniler ve İslam’cı Kürtler (Mason İslam’ı Nurcular)devleti ele geçirmişlerdir.
Alaeddin Yavuz
(Kynk-Temel Britannica Ansiklopedisinden ve Seyahatname’den yararlanılmıştır.)
Kutupların erimesi,depremlerin etkileriyle dünyanın ekseninin kaymakta olduğu iddialarına ilişkin bir video.Alışık olmadığımız "iklim farklılıkları" yaşamamızın nedeni bu da olabilir.
Video her ne kadar 2012 kehanetlerine göre yapıldıysa da,ben yazdığım yöndeki olasılıkların anlaşılması için koydum.Önemli olan "eksen kayması
" nasıl oluyor anlaşılsın!
Bir seyredin bakalım :))
Kaynakça;
Evliya Çelebi Seyahatnamesi,Temel Britanıca Ansiklopedisi,Wikipediya,rehberlik yaptığım dönemden kalan birikimlerim ve yorumlar tümüyle bana aittir.Keşiflerde Wikipediya İngilizce'den bana ait tercümeler vardır.Haritalar Wikipediya ve diğer İnternet kaynaklarından yararlanılmıştır.Yazının ve diğer blog yazılarının link verilmeden verilse de bütünüyle yayınlanması veya çalınması,kopyalayanlar hakkında telif hakları yasal olarak kullanılır. | 00d8b5af5898 | [
"c4",
"culturax",
"hplt2"
] |
Askerlik ve Dahası...
Şöyle oldu böyle oldu serimiz tadında bir post olacak lakin ben bu yazıyı o kategoriye almayacağım.
12 Aralık'dan bu yana kısa dönem jandarma olarak askerlik görevimi yürütüyorum. Birliğe katılışın ardından geçen on birinci günde yeminimizi ettik ve gerçek birer asker olduk. Bunun anlamı artık askeri cezalara tabii olduğumuzdur elbette. Çarşı veya evci iznimize kilitler gelebileceği gibi; askerliğimizi uzatacak cezalarla da karşı karşıya kalabileceğiz artık. Bunlar iç karartan kısımlar. Tüm bunlar dışında erken terhis veya materyaller (kitap, fotoğraf, anı eşyası) gibi ödüllere de talip olabiliyoruz. Dün edilen yemin sonucunda hangi kategoride yer alacağınız, askeri sınırlarda takınacağınız tavırla alakalı.
Askerlik ortamı hakkında yazmadan da olmaz tabii ki. Uzun zamandır ailesinden uzak yaşayan kimseler için pek problem olacağını sanmıyorum. Ailesine bakmakla yükümlü kişiler veya evlilik durumundaki çiftler için durum biraz daha farklı haliyle. O yüzden genellemelere gitmemeli kolaydır-zordur diye. Her şeyden önce titizlik ve temizlik ile alakalı bütün duyu ve duygularınızı bir süreliğine sistem dondurmaya sevk etmelisiniz. Orada sizinle aynı davranışlara sahip insanlar olduğu kadar; duşlara tuvaletini yaptıktan sonra hiçbir şey olmamış gibi kalkıp giden insanlar da mevcut. Bunu unutmamalı.
Askerliğimi kısa dönem olarak yaptığımdan dolayı, karşılaştığım kişiler genellikle 24-30 yaş aralığındaki insanlar. Evlisi de var, iki çocuğu olan da, boşanmış olan da, hiç arkadaşı olmayan da... Bilmem neresinin müdürü de, sporcusu da, işsizi de. Yaş olarak belli bir olgunluğa, eğitim olarak da belli bir seviyeye ulaşmış insanlar arasındasınız yani genelde. Tüm bunlara rağmen eşekliğin baki kaldığını tecrübe ediyorsunuz daha ilk günlerde. Herkes büyük patron tavırlarında... Emirleri takmamak, sayımlara gelmemek vs. Askerde de tek olarak değil bütün olarak cezalandırılıp ödüllendirildiğinizden her türlü davranışın cezasını da topluluk çekiyor. Örneğin sayıma geç gelen bir kişi için bütün herkes -5 derecede iki saat bekleyebiliyor. Ardından beyefendinin gazinoda uyukladığını öğrenip çıldırmak istiyorsunuz. Askerde sadece isteyebiliyorsunuz çünkü gerçekleştirmek ile ilgili tüm eylemler emir dahilinde yapılıyor.
Şimdiye dek geçirdiğim bu kısa süre, bana ülkemizdeki genç nüfusun ne olduğunu da biraz biraz gösterdi aslında. Abbas Güçlü ile Genç Bakış programından farklı değiliz. Çabuk gaza gelen, her şeyi yaparım-ederim havasıyla anlatan ve küçümseyerek tasvir eden gençleriz. Verilen görev ve ödevleri de genellikle başarmak-başarılı olmak için değil de geçiştirmek-üzerimizden atmak amacıyla yapıyoruz.
Neyse, vaktin nasıl geçtiğiyle alakalı olan kısıma gelelim. Güne çok erken başlayıp çok erken bitirdiğiniz için günler hızlıca geçiyor denebilir. Biraz yorucu bir askerlik yapmama rağmen pek şikayet ettiğimi söyleyemem. Burada bir şeylerden memnuniyetsiz şekilde güne başlar veya günü tamamlarsanız; sayılı olan günleriniz dahi geçmek bilmez. Olanı olduğu gibi kabul edip, kendiniz için olabilecek en iyi hale getirebilmek yolunda elinizden gelen çabayı göstermelisiniz. Sürekli telefon başında olmak, sizi merak edenlere sürekli karamsar şeyler anlatmak; başında bulutlar dolaşan kişi sayısını artırmaktan başka işe yaramayacaktır. Örneğin, belli bir yaşa gelmiş ve eğitim seviyesi belli bir insanın, her günün her öğününde "yemekler çok kötü yea" demeye hakkı yoktur. Bir alternatif yaratırsınız, bu kantin mi olur yoksa askeriyenin fırınından mı olur bilmiyorum. Kısa dönem gidenlerin çok büyük kısmının bir mesleği var, o yüzden maddi sıkıntı bir bahane olamaz. Kantin ve fırın fiyatları zaten komik derecede. Dev poğaçaları 20 kuruş civarı bir paraya, en güzel eti bisküvileri 30 kuruşa yiyorsunuz. Tost vs. yine aynı şekilde. TSK'nın verdiği maaş kartınız sigara içmiyorsanız size yetiyor zaten. Hadi diyelim ki çok yiyorsunuz ama hiç paranız yok ya da bulunduğunuz yerin yemekhane dışında beslenme imkanı yok; oradaki tüm komutanlar size yardımcı olur. Kendi gözlerimle -şu kadar kısa sürede bile- pek çok çeşidine tanık oldum bu tarz yardımların.
Aslında daha çok şey var anlatacak lakin olan biten biraz biraz gözünüzde canlanmıştır; gözünde büyüten insan için askerlik sürgün yeri iken, kolay uyum sağlayabilen sabırlı insanlar için sadece kısa bir aradır.
yazan baha at Cumartesi, Aralık 24, 2011 0 Yorum
Labels: Diğer
Dark Knight Rises - İlk Bane Posteri Görücüde!
yazan baha at Pazar, Aralık 11, 2011 0 Yorum
Labels: dizi ve filmler
Kaydol: Kayıtlar (Atom) | d4f885d55fbd | [
"c4",
"culturax",
"fineweb2",
"hplt2",
"vngrs"
] |
Amerika, Esad'ı nasıl vuracak ?
Yazar Arabul 31 Ağustos 2013 Cumartesi 0 yorum
Suriye'deki kimyasal saldırıyı değerlendiren ABD Dışişleri Bakanı John Kerry, "Onlar Esad’ın gazıyla öldüler. Suriye Dışişleri Bakanı'nı aradım ve saklayacak bir şeyiniz yoksa hemen BM denetçilerinin bölgeye girmesine izin verin dedim ama onlar 4 gün boyunca bölgeyi bombaladı" dedi.
MÜDAHALENİN ŞİFRELERİ
Kerry, konuşmasında ABD Yönetimi’nin bu konuda hiçbir tereddüt taşımadığını vurgularken, “Bunlar gerçeklerdir. Bunlar kanıttır” dedi. Böylece Amerikan halkına Irak Savaşı öncesi Saddam’ın elinde olduğu iddia edilen kitle imha silahlarına ilişkin yaşanan istihbarat skandalının tekrarlanmayacağının garantisini verdi.
Bu durumda Yönetim’in bir aksiyon alması gerektiğini belirten Kerry, bunun Suriye’de ölen savunmasız insanların yanı sıra daha önce bu konuyu kırmızı çizgi olarak açıklayan ABD’nin kredibilitesiyle de ilgili olduğunu belirtti. Ve bir cevap verilmediği takdirde Kuzey Kore’nin Hizbullah’ın da bundan mesajlar çıkaracağını belirtti.
KERRY'NİN AÇIKLAMASININ SATIRBAŞLARI
Kongre üyelerine danışmalıyız. Bugün hükümetin açıklayacağı rapor önemli. Çünkü bulgularımız çok net ve bizi bir şeyler yapmaya zorluyor. Kendiniz okuyun ve kanıtlara bakın. Binlerce kanıt var. Bunları okuyabilir ve kendi kararınızı verebilirsiniz. Şam yakınlarında 21 Ağustos'ta gerçekleşen saldırıya ilişkin istihbarat komitemiz durumu değerlendirdi ve size şunu söyleyebilirim ki Irak savaşından çok farklı bir durum var karşımızda. Her şeyi halka sunamayacağız kanıtlar bakımından. Esad rejiminin kimyasal silahları olduğunu biliyoruz.
Rejimin bu yıl içinde pek çok silahları kullandığını biliyoruz. Çarşamba günkü saldırıya kadar Esad rejimi daha önce de küçük çapla saldırılar gerçekleştirmişti. Şunu da biliyoruz ki saldırıdan 3 gün önce rejim bu bölgede saldırıya hazırlık yaptı. Rejim yandaşlarına gaz maskesi dağıtıldı.
"BİR SÜRÜ ÖLÜ GÖRDÜK"
İnsanlar spazm geçiriyorlardı, bir sürü ölü gördük. Burada Suriye’nin sıradan insanları hayatını kaybetti. Doktorlar bir yaralanma olmadığını söylediler. Ölenlerin vücutlarında tek bir damla kan yoktu. Çocuklar kadınlar yan yana yatıyorlardı. Onlar Esad’ın gazıyla öldüler. Suriye Dışişleri Bakanı'nı aradım ve saklayacak bir şeyiniz yoksa hemen BM denetçilerinin bölgeye girmesine izin verin dedim ama onlar 4 gün boyunca bölgeyi bombaladı. Kanıtlar zarar gördü."
"OBAMA'NIN VERECEĞİ TALİMAT BEKLENECEK"
Kerry’nin Suriye konusunda yapacağı konuşmanın ardından üst düzey Beyaz Saray ve Dışişleri yetkilileri basına bir perde arkası brifingi verecekler. Suriye’ye yapılacak Amerikan saldırısıyla ilgili operasyona gerekçe kimyasal silah kullanımına ilişkin delillerin paylaşılacağı brifingin ardından da Başkan Obama’nın vereceği talimat beklenecek. Başkentte herkes operasyonun ne zaman başlayacağını bekliyor.
"ROKETLERİN SAAT KAÇTA NEREYİ VURDUĞUNU BİLİYORUZ"
Rejimin attığı roketlerin saat kaçta nereyi vurduğunu biliyoruz. Çok sayıda insanın canını sıkan ayrıntılar var. 1. Dünya Savaşı zamanında medeni dünya bir karar almıştı. Kimyasal silahların kullanılmaması konusunda. Dolayısıyla bugün de uluslararası camia olarak dünyayı bu en kötü silahlara karşı koruma konusunda harekete geçmemiz lazım. | e9494eb2d4c2 | [
"c4",
"culturax",
"fineweb2",
"hplt2",
"vngrs"
] |
başucu kitaplarımdan biridir. klasik ana-babaya öğretiler tarzında bir kitap değil. çoğu psikiyatristle düşünceleri çatışmış, ömrünü bu işe vermiş bir psikanalist alice miller. meslek hayatı boyunca gözlemlediği hastalarından ya da gündelik hayattan örneklerle, yetişkin çocuğun profilini çizmiş.
çocuğuma karşı şöyle davranmalıyım reçetelerinden ziyade, okuyanın kendi çocukluğunu düşündürmeye, sebep-sonuç ilişkileri kullanmaya yönlendiriyor. ilginç tespitleri ve daha evvel hastalarıyla yaptığı terapilerden örnekler var.
kitapta altı çizilesi çok yer var, daha evvel alıntıladığım bir bölümü;
Gündelik yaşamdan örnekler
Bir tatil sırasında “aşağılama” üzerine düşünüyor ve daha önce bununla ilgili olarak almış olduğum notları gözden geçiriyordum. Herhalde bu konu üzerinde duyarlılığımın artmasından dolayı olacak ki, görünüşte dikkat çekici bir yanı olmayan, gündelik sayılan ve sıkça tekrarlanan bir olayı genelde olduğundan daha güçlü bir biçimde yaşadım. Düşüncelerimi bu olayı aktararak açıklamaya başlamak istiyorum; çünkü çalışmalarım sırasında vardığım bazı görüşleri ve sonuçları bu olayda kişilerin özel yaşamlarına değinme tehlikesi olmadan ortaya koyabileceğimi sanıyorum.
Yer bir tatil kasabası. Bir gezinti yapıyordum, önümde genç evli bir çift yürüyordu. Uzun boylu bir anne, uzun boylu bir baba ve yanlarında mızırdanarak koşturan iki yaşlarında bir erkek çocuğu. (bizler bu tür olayları hep yetişkinlerin açısından görme alışkanlığındayız, fakat bu olayı burada çocuğun bakış açısından yaşanmış olarak betimleyeceğim.) anne ve baba az önce bir büfeden hazır dondurmalardan almışlardı ve ikisi de dondurmalarını sapından tutmuş, keyifle yalayarak yiyorlardı. Küçük oğlan da böyle bir dondurma isteyince annesi yumuşak bir sesle ona bir açıklama yaptı: “gel, benim dondurmamdan bir ısırık alabilirsin. Bunun hepsini yiyemezsin. Bu senin için çok fazla ve çok da soğuk bir şey.” Fakat çocuk bir ısırık almaya razı olmadı ve elini annesinin dondurmasının sapına doğru uzatıp annesinin elinden almak isteyince anne dondurmayı geri çekti. Çocuk acı acı ağlamaya başladı ve bu defa babasına yöneldi; aynı şeyi baba ile de tekrarladı: “ al ufaklık” dedi babası sevgi dolu bir tavırla “benimkinden bir ısırık al”. Çocuk “hayır, hayır, hayır” diye bağırarak ve ağlayarak birkaç metre ileri koştu, bir şeylerle oyalanmaya çalıştı, fakat geri dönerek ana/babasının önünde dikilip gözlerini onların dondurmalarına dikti; bir yandan ağlayarak üzgün ve kıskanç bakışlarla onların dondurma yiyişini izledi. Anne ve baba dondurmalarını ısırması için ağzına doğru hep yeniden uzatıyor, çocuk ufacık eliyle dondurmanın sapına doğru atak yapıyor ve o zaman yetişkin eli hızla dondurma ile birlikte geriye çekiliyordu.
Bu böyle sürdükçe çocuk sesini giderek yükselterek gürültüyle ağlıyor ve o sesini yükselttikçe de ana/baba daha çok kahkaha atıyorlardı. Aslında niyetleri bu kahkahalarıyla çocuğu neşelendirmek, olayı şakalaşmaya dönüştürmekti. “Ağlayacak ne var? Alt tarafı bir dondurma. Şu dondurma için yaptıklarına bak”. Bir ara çocuk sırtını ana/babaya dönüp yolun ortasına, yere oturdu ve yerden aldığı ufak çakıl taşlarını omzunun üzerinden arkaya annesine doğru fırlatmaya başladı. Sonra birden ayağa kalkıp geri döndü ve huzursuz bir ifadeyle ana babasının hala arkasında olup olmadığına baktı. Baba dondurmasını tümüyle yiyip bitirdikten sonra sapını çocuğa uzattı ve yürümeye başladı. Çocuk istekle tahta parçasını yalamaya girişti, sonra durup onu inceledikten sonra fırlatıp attı. Eğilip yeniden almak istedi, vazgeçti ve boğazından düş kırıklığı ile dolu derin yalnız bir hıçkırık yükselerek küçük bedenini sarstı. Sonra çocuk sustu ve uslu uslu ana/babasının peşinden yürümeye koyuldu.
Yetenekli çocuğun dramı/Alice Miller
syf. 87-88
Çocuğun “oral içgüdü isteğinin” engellenmediğini görüyordum, çünkü böyle olsaydı ana/babasının dondurmalarından sunulan ısırıkları alırdı, gücenmesi ve sinirlenmesi bundan değildi. Ana/babası sapı aynen başkalarının yaptığı gibi elinde tutup yemek istemesini anlamamışlar, ayrıca ona bu yüzden gülmüşler, “büyükler gibi yapmak isteme” ihtiyacı ile eğlenmişlerdi. O kararlı davrandıkları için gurur duyan, üstelikte birbirleriyle tam bir dayanışma içinde olan iki devin karşısında acıyla yapayalnız durarak ve henüz “hayır”dan başka bir şey diyemeyerek, daha doğru dürüst konuşamadığı için isteklerini (son derece belirgin olan) vücut hareketleri ile iletmeye çalışmış fakat ana/babasının kendisini anlamalarını sağlayamamıştı… İsteklerine tercüman olacak bir avukatı da yoktu. Aslında bir çocuğun bir duvarın önünde durur gibi kendinden çok daha güçlü iki yetişkinin karşısında durması büyük bir adaletsizliktir; çocuktan babayı anaya, anayı babaya şikayet etme hakkını esirgediğimiz zaman buna “terbiyede tutarlılık” adını vermekteyiz.
Kendimize bu ana/babasının neden bu kadar empatiden yoksun biçimde davrandıklarını sorabiliriz. Neden bunlardan birinin aklına dondurmasını çabucak bitirmek, hatta dondurmanın çoğunu atıp az bir kısmını sapıyla birlikte çocuğa bırakmak gelmedi? Neden ikisi de gülerek dondurmalarını yavaş yavaş bitirdiler ve çocuğun apaçık çaresizliği karşısında bundan etkilenmemiş gibi görünmeye çalıştılar? Bunlar kötü veya soğuk bir ana/baba değildi, baba çocuğuna çok sevecen bir tavırla konuşmuştu. Buna rağmen ikisi de –en azından benim onları gözlemlediğim süre içinde- empatiden yoksun davranış sergilemişlerdi.
O halde sorun neydi? Biz bu anne ile babayı zayıf birini bulunca kendini onun yanında daha güçlü hisseden, için için güvensiz ve çocuk kalmış kişiler olarak görme duyarlılığını gösterebilirsek sorun açıklanmış olur… örneğin korktuğu zaman kendisiyle “amma da yaptın, bunda korkulacak ne var” gibi sözlerle alay edilmeyen çocuk var mıdır? Çocuk korkuları bu şekilde alaya alındığı zaman kendini aşağılanmış hisseder ve utanır, çünkü tehlikeyi gereğince değerlendirememiştir: ve o da ilk fırsatta aynısını yaparak bu duyguları kendinden daha küçük olan başka bir çocuğa geçirir… bu olayda –büyük olasılıkla- ana/babanın yaptığı da aynen buydu.
…………..
Örneğimizdeki küçük çocuğun yirmi yıl sonra, veya kardeşleri olursa çok daha önce, aynı dondurma olayını tekrarlayacağından kuşku duyulmamalıdır. Ancak bu kez dondurmayı elinde tutan kişi kendisi, içinde taşıyıp hep kurtulmak istediği ve artık kendinden ayırıp dışına çıkarma imkanı bulduğu kıskançlıklar içindeki aciz varlık da karşısındaki çocuk olacaktır… daha küçük ve zayıf olanı aşağılamak kendini güçsüzlük duygularının egemen olmasına karşı korumanın en iyi yoludur……… Gerçekten güçlü bir insan çaresizliği yaşamış olan ve bazen çaresiz kalabileceğini bilen bir kişidir; dolayısıyla başkalarını aşağılayarak gücünü sergilemeye ihtiyacı yoktur.
Bazen yetişkin insan kıskançlık, çaresizlik, terkedilmişlik gibi duygularını ancak çocuk sahibi olunca ve çocuğunda yaşayabilir, çünkü kendi çocukluğunda bunları bilinçli olarak yaşamaya fırsat bulamamıştır.
…………….
Çocuğun kendini küçük düşmüş hissetmesine yol açan içgüdüsünü doyurmaktan yoksun kalması değildir, kendisinin “bir kişi olarak” aşağılanmış olmasıdır. Ve bu acısı ana/babanın –bilincinde olmadan- geçmişteki aşağılanmanın intikamını ondan “onun büyüğü olduğunu sergileyerek” almasıyla daha da artar. Aslında ana/baba çocuğun meraklı gözlerinde kendi küçük düşürülmelerle dolu geçmişi ile karşı karşıya gelmekte ve kendini artık sahip olduğu gücüyle bu geçmişe karşı savunmak zorunda kalmaktadır.. Ana/babamızdan çok erken yaşlarda öğrenerek devraldığımız davranış kalıplarından ne kadar istesek de vazgeçemeyiz. Fakat kendimize bu belli davranışlardan neler çektiğimizi tümüyle hissetmek ve algılamak için izin verdiğimiz anda bunlardan özgür olur, bizi içimizden etkileyerek yaşamımızı belirlemelerinden kurtuluruz.
………..
Buna ek olarak bir çok toplumda küçük kız çocukları ayrıca kız olduklarından dolayı da aşağılanır. Ve bu kızlar ileride anne olup yeni doğan bebek ve meme çocuğu üzerinde hakimiyet sahibi olunca uğradıkları aşağılamaları en erken yaştaki çocuklarına devrederler. Bu koşullarda yetişen erkek (bütün insanlar gibi gerçekten sevilmiş olduğu düşüncesine sarıldığı için) kendi annesini yüceltir ve aşağılanmanın intikamını annesinden almak yerine başka kadınlardan almaya yönelip her fırsatta diğer kadınları aşağılar.. Sonuçta, erkekler tarafından aşağılanan bütün bu kadınlar üzerindeki baskıdan bir ölçüde kurtulmak için kendilerine açık olan tek yola başvurmak zorunda kalırlar; ve onlar da bu yükü yine kendi çocuklarına aktarırlar.. Bütün bunlar örtülü olarak, gizliden gizliye ve cezasız kalacak bir biçimde olup biter. Küçük çocuk kendine yapılanları anlatma imkanından yoksundur. Belki ancak daha sonra, ileride ortaya çıkabilen sapık davranışlarda veya nevrozlarda –anneyi açıkça suçlamayan bir biçimde- yaşadıklarını ve tepkilerini semboller yolu ile örtülü olarak ifade edebilir.
Aşağılama zayıfların silahıdır.
….
Yetişkin çocuğunun ruhunu kendi malı gibi kullanır; nasıl kullanacağı da tümüyle onun insafına bırakılmaktadır. Totaliter rejimlerle yönetilen ülkelerin halkı da aynı durumdadır, fakat bu insanlar bile meme çocuğunun haklarını hiçe sayan bir ana/babaya teslim olduğu ölçüde, bu çocuklar kadar teslim olmuş ve çaresiz değillerdir.. Küçük çocuğun katlandığı acılar konusunda bir duyarlılık kazanmadığımız sürece yetişkinin gücünü bu şekilde kullanıyor olması kimsenin gözüne batmayacak, ciddiye alınmayacak ve önemi de geniş ölçüde küçümsenecektir. Çünkü söz konusu olanlar “sadece çocuktur”. Fakat bilmeliyiz ki yirmi yıl sonra bu çocuklar bütün bunların acısını kendi çocuklarından çıkaran yetişkin birer insan olacaklardır.
Yetenekli çocuğun dramı/Alice Miller
syf. 88-92 | f3c427293fe8 | [
"c4",
"culturax",
"hplt2"
] |
TUNIK-PIJAMA-FANTEZI URUNLERI-KILOT-SUTYEN VE TAKIM-TAYT-GECELIK-
PIJAMA-FANTEZI URUNLERI VE CEYIZ URUNLERI
ARADIĞINIZ TÜM ÜRÜNLERİ BU SİTEDE RAHATLIKLA BULABİLİRSİNİZ
Firmamızı tanıyalım
1968 yılında YAŞAR ÇAMAŞIR olarak kurulan firmamız
Bayan iç çamaşırı üretiminde her an yenilenen ürün çeşitleriyle halkımızın hizmetinde olmaya devam etmektedir.
Online sitemizde hergün yeni ürün bulabilme imkanına sahip olabilirsiniz.
BU FIRSAT KAÇMAZ
1 İZLEYİCİME GÖRSELDEKİ ATLET TAKIMI HEDİYE
Katılım Şartları
*Kampanyayı blog, facebook ve twitterda duyurmak
*Duyuru linklerinizi ad soyad ve mail adresinizle birlikte yorum olarak bırakmak
SON KATILIM 28 ŞUBAT
KARGO DEĞERLİ FİRMAMIZA AİTTİR | 1a81cd982ec3 | [
"fineweb2",
"hplt2"
] |
Yerli otomobili üretecek ‘babayiğit’e süper teşvik geliyor. Yeni teşvik sistemiyle yerli otonun yatırım maliyeti düşecek
Yerli otomobili üretecek ‘babayiğit’e süper teşvik geliyor. Yeni teşvik sistemiyle yerli otonun yatırım maliyeti düşecek. Otomotivcilerin 25 bin lira maliyet çıkardığı yerli otonun fiyatı 15 bin liraya inecek.
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, “Bu işe soyunacak bir babayiğit aranıyor” sözleriyle başlayan yerli otomobil üretim çalışmaları tam gaz sürüyor. Otomotiv Sanayii Derneği’nin, ‘yerli otomobilin maliyeti bu şartlarda 20-25 bin lira olur’ raporunun ardından harekete geçen ekonomi yönetimi, yerli otomobil üretecek olan ‘babayiğite’ süper teşvikler getirmeyi planlıyor. Bu kapsamda üzerinde çalışılan yeni teşvik sistemi ile yerli otomobilin maliyeti 15 bin liraya kadar çekilecek.
Stratejik ürün sınıfı geliyor
Çalışmaları süren yeni teşvik sistemi, yerli otomobilin maliyetinin çok yüksek olduğu tartışmalarını da sonlandıracak. Mevcut düzenlemelere göre halen Türkiye’de, ‘bölgesel’, ‘genel’ ve ‘proje’ olmak üzere üç ayrı sınıfta teşvik veriliyor. Yeni yapılacak düzenlemeyle ayrıca ‘stratejik ürün’ sınıfı eklenecek. Stratejik ürün sınıfı kapsamında da yerli otomobil, insansız hava aracı, savunma araçları gibi stratejik ürünlere teşvik sağlanacak.
Bu sınıftaki ürünlere verilecek teşvikler ise diğer teşviklerinden çok daha geniş olacak. Teşvik kapsamında, sıfır faizli kaynak, vergi ve prim yükümlülüklerinin kaldırılması, bedelsiz arsa gibi düzenlemeler yer alıyor. Yetkililer, stratejik ürünlere yapılacak teşviklerin, diğer teşviklerden farklı sürelere ve farklı oranlara sahip olacağını bildirdiler.
Yatırım maliyeti aşağı çekiliyor
Yeni getirilecek teşvik sistemi ile yerli otomobilin maliyetinin büyük ölçüde düşürülmesi öngörülüyor. Otomotiv Sanayii Derneği (OSD), yerli otomobil konusunda hazırladığı raporda, yerli otomobil için 2.5-3 milyar Euro’luk yatırıma ihtiyaç duyulduğu, yerli otomobilin maliyetinin de 20-25 bin lira olacağı belirtilmişti. Yeni teşvik sistemiyle yeni kurulacak fabrikanın maliyetinin çok aşağıya çekileceği, yerli otomobilin maliyetinin de en az 15 bin liraya düşeceği hesaplanıyor. Böylece, yerli otomobilin pazar payını geliştirmesi sağlanmış olacak.
Oto yan sanayi de yararlanacak
Ayrıca stratejik ürünlerin yan sanayilerine de teşvikler sağlanarak, diğer markalarla rekabet edebilmesinin önü açılacak. Örneğin, yerli otomobilin ‘yedek parçaları’ ithal araçlara göre çok daha ucuz olacak. Bu tür düzenlemelerle, yerli otomobil cazip hale gelecek. Yetkililer, teşviklerin daha çok üretim aşamasında verileceğini belirterek, diğer markalarla haksız rekabet ortamının oluşmayacağını kaydettiler.
OSD raporuna göre fiyat 20-25 bin lira
Otomotiv Sanayii Derneği (OSD) tarafından hazırlanan yerli otomobil raporu, Eylül sonunda Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanı Nihat Ergün’e sunulmuştu. Bakan, raporla ilgili yaptığı açıklamada, “Yaklaşık 20-25 bin TL’lik maliyeti olan bir otomobilin üretimi, tasarımı, pazarlanması iç pazar açısından ortalama hesaba katıldı ve üretimle ilgili çalışmalar bu çerçevede yapıldı” denilmişti. Raporda bir takım verilerden yola çıkarak oluşturulan farklı yatırım tu-tarlarının yer aldığını belirten Ergün, otomobilin A’dan Z’ye kadar Türkiye’de üretilmesi, tasarım ve markalaşmaya yönelik ortalama 2.5 milyar Euro’luk yatırım yapılması gerektiğinin belirtildiğini kaydetmişti.
EN YAKIN KOÇ
Yerli otomobil üretiminin gündeme gelmesiyle birlikte Koç Grubu’nun bunu başarabilecek en yakın grup olduğu görüşü ağırlık kazandı. Koç Holding Başkanı Mustafa Koç da yaptığı açıklamalarda bunu teyit ederek, İtalyan ortaklarıyla yerli otomobil üretimi konusunda görüşmeler yaptıklarını açıklamıştı. Koç “Yerli otonun başarılı olması için devlet desteği gerekli” demişti.
(Star) | 04e7102be6bf | [
"c4",
"culturax",
"fineweb2",
"hplt2",
"vngrs"
] |
Türkiye de Ankara da adeta “yol geçen hanına döndü” dersek. Sakın ha!.. Sadece, Ankara’ya üst üste gelen kritik(!) ziyaretçileri anlamayın.
Başkentte dolmuşa, taksiye binin, bir kafeye gidip vatandaşlarla sohbet edin; size mutlaka ya kendilerinin şahit olduğu ya da eşten-dosttan duydukları bir Suriyeli veya Libyalı vukuatı anlatacaklardır. Benim de gözlemlediğim kadarıyla Ankara’nın en lüks otellerinde kalan Suriye ve Libyalılar var. Bunların “devlet tarafından tüm masraflarıyla misafir edildiği” iddiaları ile çalkalanıyor Ankara. İktidar kaynaklarına sorduğumuzda ise iddialara net yanıt alamıyoruz.
Türkiye’de kalan bu Libyalılar ile Suriyeliler nerede, ne iş yapar?
“Resmi dil” ile bilen yok.
Türkiye’den Suriye’ye giden eylem timleri gerçeği artık çıplak göz ile görünür halde.
Konuyu, bölgede olup bitenleri çok yakından takip eden CHP Hatay Milletvekili Refik Eryılmaz’a sorduk. O da Türkiye’den giden silahlar üzerinde durdu. Eryılmaz’ın söylediklerini lütfen dikkatli okuyun;
“Suriyeli yetkililer, Suriye’ye gittiğimizde de söylemişlerdi Türkiye’den gelen silahlar olduğuna yönelik bilgileri. Siz, Suriyeli yetkilileri aradığınızda bunu size teyit ederler hatta şu kadar silah derler. Tabii, ’Türkiye’den bu kadar silah yakalanmıştır. Şuradan şu kadar silah, şu menşeli silah yakalanmıştır’diye tutanakları var. Sadece Suriye’den değil; Lübnan’dan, Ürdün’den Suriye’ye silah girişinin yapıldığını Suriyeli yetkililer kendileri de açıklıyor zaten. Hatta, Lübnan’daki yetkililer açıklıyor. Birkaç kişiyi yakalamışlar zaten. Ben izledim Lübnan televizyonunda. Onlar da mahkeme huzuruna çıkarılmış yargılanıyorlar. Devlet Başkanı açıklama yapıyor; yanlış anlamadıysam ’ABD Savunma Bakanı Penetta, Suriye’ye silah sevkiyatı için koridor istemiş o da bunu kabul etmemiz mümkün değil’gibi bir şey söylemiş.
Çok ciddi şekilde silahlandırılıyorlar. En son yapılmak istenen şu anda; Türkiye ve diğer Suriye’nin dostları dediğimiz ama esas düşmanları olarak kabul edeceğimiz ülkelerin verdiği karar şu; biz bu muhalifleri çok ciddi şekilde silahlandıracağız, tam eşgüdümlü bir şekilde iç çatışma yaşanacak, ordu buna müdahale etmek zorunda kalacak, sivil kayıplar yaşanacak ve bu sefer bütün dünya kamuoyu ayağa kaldırılarak tampon bölge, bir tali koridor ve en kötü ihtimalle de bir askeri müdahale. Şu anda proje bu. Ve dünyanın değişik ülkelerinden getirilen militanlar da sokuluyor oraya. El-Kaide militanları var orada -bir kere, onu Suriyeli yetkililer açıkladı- yakalananlar arasında. Irak’tan falan geçiş yapmışlar. Libya’da savaşmış olan bir takım Kuzey Afrika ülkelerinden paralı olarak getirtilen askerler...”
Başkentin lüks otellerinde ve lobilerinde neler olup bittiğini ise takip ediyoruz.
Dinçer’in politbürosu
Eğitim Bakanı Ömer Dinçer, Kürtçe eğitim için çalışmalara tam gaz devam ediyor. Bakanlık bürokrasisinde kıyım yapan ve kendi partisinin getirdiği birçok üst düzey yetkiliyi Ankara içinde boş odalarda sürgüne gönderen Ömer Dinçer, gizli çalışmaları için “A” takımı da kurdu.
Ömer Dinçer, tüm gizli hazırlıklarını danışman sayısı 10’u bulan bu takım ile yürütüyor. Bakanlıkta “Ömer Dinçer’in Polit Bürosu” adı takılan takım el üstünde tutuluyor. “Polit Büro” AKP’li danışmanlardan oluşuyor. Anlatılanlara göre; Dinçer’in özel danışmanları bakanlık katına yayılmış haldeler. Hepsinin lüks makam odaları ve sekretaryası var. Bakanın “çok özel” çalışmaları için hemen makamın yanında tahsis edilen odada bir araya gelip büyük bir ketumiyet içinde çalışıyorlar. Yapılan çalışmaların çoğundan eğitim bürokrasisinin bile haberi olmuyormuş. Ömer Dinçer’in kendi getirdiği bürokratlar bile bu çalışma tarzından memnun değil. “Çoğu şeyden Bakan televizyonda veya gazetelerde açıklama yaparsa haberimiz oluyor” diyorlar.
“Peki işlev dışı kalan bürokratlar, hâlâ o koltuklarda niye otururlar” derseniz.
Bence “cevabını siz verin” ...
Fotoğraf avcıları
Tekme ile tokatla, muhalefete dayak atmakla içeride oluşan gizli dağınıklığın ve kırılganlığın önüne geçmeye çalışan Tayyip Erdoğan ne yaparsa yapsın, kontrolü kaybetmiş durumda. Yıllardır Ankara’da gazetecilik yapan biri olarak, iktidarların son halini görebilmek için hep bürokrasiye bakarım. Bürokratların nabza göre değişen pusulaları, bize iktidarın gerçek son durumunu gösterir. Geçenlerde önemli bir makamda bulunan bir arkadaşımdan dinledim; Erdoğan taraftarları ile Gül taraftarları bürokrat odalarında fotoğraf avına çıkmışlar.
Yapılan “nazik” ziyaretlerde kimin odasında Başbakan’ın fotoğrafı var kimin odasında Cumhurbaşkanınki; teker teker tespit edilip yukarılara arz ediliyormuş.
Durumu çakozlayan bazı uyanık bürokratlar ise hem Gül’ün hem de Erdoğan’ın fotoğrafını birlikte odalarına koyuyorlarmış. Bu grubun bence şansı hiç kalmadı..
İster gülün ister ağlayın ama fotoğraf bu!..
Ahmet Takan | 2f192a23f6df | [
"culturax",
"fineweb2",
"hplt2",
"vngrs"
] |
2 Ocak 2010 Cumartesi
ARDA TURAN
Futbola Altıntepsispor altyapısında başlayan Arda, 12 yaşında Galatasaray’a geldi. Burada tekniğiyle sivrildi ve 2004-2005 sezonunda Gheorghe Hagi zamanında ilk kez A takıma alındı.
Yeterli şansı bulamadığı bu dönemin ardından tecrübe kazanması için Vestel Manisaspor’a kiralık olarak verildi. Manisa’da geçirdiği yarım sezonda göz dolduran Arda, 2006-2007’de Galatasaray’a döndü. Erik Gerets’in ilk 11’ine girmeyi başardı ve Şampiyonlar Ligi performansıyla Avrupa’da da adını duyurdu.
Yeni sezonda Karl-Heinz Feldkamp’ın da kadrosunda kendine yer bulan Arda, kısa zamanda takımın en önemli oyuncularından biri hâline geldi. Bu sezon başında da genç yaşında kaptanlık pazubandını koluna, 10 numaralı formayı sırtına geçirdi. Her iki kanatta ve oyun kurucu pozisyonlarında görev alabiliyor.
95 kez milli takımlara çağrılan Arda, 2006’da Lüksemburg ile yapılan hazırlık maçında A Milli formayla tanıştı. O günden beri de 36 kez Fatih Terim tarafından A Milli Takım kadrosuna dahil edildi. Galatasaray’la 2012’ye dek sözleşmesi bulunuyor.
kelebek script
Kaydol: Kayıt Yorumları (Atom) | 7a0b77dc17cf | [
"culturax",
"hplt2"
] |
Tamam olan eksiğimiz,
yarım kalan uykumuz,
tazelenen ömrümüzdür,
bir bardak çay.
Tıpkı Aşk gibi üç harflik kelimedir Çay.
ve tıpkı aşk gibi ;
ne vakti vardır bir bardak çayın,
ne sebebi ne de mevsimi !
Ne kadar güzel söylemiş şair şiirinde...
Mükellef bir kahvaltı sofrası hayal edin, her şey tamam, ama eksik, olmazsa olmaz ki o tavşan kanı ÇAY sız....
Bir sofra düşünün,muhabettin dibine vurulan, dost yüreklerin var olduğu, bir de çay var ise usulünce demlenmiş, doyum olur mu o sohbetin tadına.
Bir çok şey yazılabilir aslında çay üzerine...Ama sözün özü şu ki,, çay deyince akıllara kazınacak, tiryakisi olunacak bir çaydan bahsetmek istiyorum sizlere.
Öncelikle lezzeti, rengi, kokusu, dokusu ve bereketli paketleri ile çay severlerin gözdesi olmaya aday...
Hani bazen demlik poşetlerine sıcak bakmaz ya çay tiryakisi olanlar işte tam bu noktada şunu belirtmek istiyorum.
Bu köşeli demlik poşetlerin içinde bildiğimiz dökme çay var ve tertemiz billur gibi süzülmüş çaya sahip oluyorsunuz kolaylıkla. uzun uğraş gerektiren demlik temizliği de tarih oluyor bu şekilde. ...
Aynı zamanda diğer bir güzel tarafı da bir köşeli demlik poşetinden 10 bardak dolu dolu çay çıkıyor olması. ...
Su var ki; Ofçay Hazine’in bu harika tadını keşfettikten sonra sizde benim gibi diğer çay markaları ile vedalaşip OFÇAY HAZİNE'nin bu harika serisi ile devam edeceksiniz çay aşkınıza...:)
Muhteşem aroması ve berrak rengi ile çay severlerin gözdesi olmaya aday Ofçay Hazine Zengin Dem ....
Ağız tadınız ve #koselidemlikposet iniz eksik olmasın yaşamınızdan ...!!!
Bu içerik http://birtutamkekik.blogspot.com/ tarafından hazırlanmıştır.
Bir boomads advertorial içeriğidir. | f96e942730ae | [
"culturax",
"fineweb2",
"hplt2"
] |
Hollandalı bilim insanları tarafından son derece bulaşıcı ve ölümcül bir grip virüsü türevi geliştirilmesi tartışma yarattı.
Hollandalı bilim insanları, 2009’da dünyada yaklaşık 9 bin insanın ölümüne yol açan kuş gribi virüsünün “çok daha bulaşıcı ve öldürücü” bir türünü geliştirdi.
Erasmus Tıp Merkezi’nde, kuş gribine yol açan H5N1’in genetiği üzerinde oynayan Ron Fouchier liderliğindeki ekip, sadece beş mutasyonun (gen değişimi), virüsü dünya nüfusunu silip süpürecek kadar bulaşıcı hale getirebileceğini keşfetti.
İnsanlara benzer solunum yollarına sahip dağ gelincikleri üzerinde test edilen yeni virüs, çok kısa sürede milyonlarca kişiye bulaşma kapasitesine sahip.
Yanlış ellere geçerse...
Araştırma, bilim dünyasında büyük tartışma yarattı. Genetiği değiştirilmiş virüsün “yanlış ellere düşmesi” halinde biyolojik savaşa yol açması endişeleri dile getiriliyor.
Daily Mail Gazetesi, virüsün “şarbondan beter” olduğunu ve tüm uygarlığı tehdit edebilecek potansiyele sahip olduğunu yazdı. Araştırmayı H5N1’i daha iyi anlamak için yapan Fouchier, “yapılabilecek en tehlikeli virüs” dese de, yöntemini yayımlamaya kararlı.
Konu bilimsel yayın özgürülüğünü de tartışmaya açtı. Hollanda Ulusal Biyogüvenlik Danışma Kurulu ise makaleyi yasal olarak engelleyemese de basından yayınlamamasını rica etmeyi değerlendiriyor. | 7c9e537b68a3 | [
"c4",
"culturax",
"fineweb2",
"hplt2",
"vngrs"
] |
Yeniden merhaba! :))
Bugün sizlere The Body Shop markasına ait Lip & Cheek Velvet Stick isimli hem allık hem de ruj olarak kullanılan stick ürününden bahsedeceğim.
Ürün 4 gram, diğer birçok ruj gibi altından çevirerek kullanıyorsunuz.
Ürünün ilginç yanı, ruj kısmı siyah renkte. Ancak ürünü dudağınıza sürdüğünüzde çok hafif vişne çürüğü rengi veriyor.
Fotoğrafta da gördüğünüz gibi ürün ince yapılı ve dudağınıza sürdüğünüzde sanki o vişne çürüğü renk, dudağınızın doğal rengi gibi duruyor ve bu özelliğine bayıldım.
Ürünü yanaklarıma uygulamadım ama uyguladığımda yorumumu hemen buradan paylaşacağım.:)
Ürün, yanlış hatırlamıyorsam 50 lira ancak geçen haftaki The Body Shop indirimden 10 liraya internet sitesinden satın aldım. The Body Shop markası çok fazla indirime giriyor ve bence ürünleri genel anlamda çok kaliteli, özellikle bakım ürünleri. O yüzden sıklıkla internet sitesine bakmanızı tavsiye ederim. :)
Ürüne http://www.thebodyshop.com.tr/ sitesinden ya da The Body Shop'ın kendi mağazalarından ulaşabilirsiniz.
Yazımı okuduğunuz için teşekkür ederim. :* | d5558223dc40 | [
"fineweb2",
"hplt2"
] |
Türkiye Kamu-Sen ve Türk Eğitim-Sen Genel Başkanı İsmail Koncuk, sözde bir gazetenin uydurma ve yalan haberlerle haysiyet cellatlığına soyunarak, Türkiye Kamu-Sen'e yönelik iftiralarına cevap vererek, "Onlar varsın iftiralarına devam etsinler. Ne de olsa eski alışkanlıkları. Bu millet artık, huzuru hak ediyor hem de çok. Biraz da insan olmayı deneyin, tabi başarabilirseniz." dedi.
Genel Başkanımız İsmail Koncuk;
Bir sözde gazete 16 Temmuz'da görevden alınan, Fetöcülükten tutuklanan eski Sinop Valisi ile konuşarak, Sinop Şube Başkan'ımız Turgay Şen'i göreve iade ettirdiğim şeklinde bir uydurma haber yapmıştır.Sinop Şube Başkan'ımız Turgay Şen, 16 Temmuz'da görevden alınan eski vali tarafından görevden açığa alınmamış, bu tarihten çok sonra, yerine atanan yeni Sinop Valisi tarafından açığa alınmıştır, ancak öncesinde savcılık tarafından yapılan soruşturmada Şube Başkanımız Turgay Şen suçsuz bulunmuş ve gözaltı dahi yapılmadan, sadece ifadesi alınarak gönderilmiştir.
Savcılığın bir suç isnat etmemesi sonucunda, ilgili karar gereği, açığa alma işlemi 6 Ağustos tarihinde kaldırılmıştır. Görüldüğü üzere Fetö örgütü üyesi olmaktan 16 Temmuz'da görevden alınan eski Sinop Valisinin bu iş ve işlemlerle hiç bir alakası yoktur ve zaten akabinde tutuklanarak hapsedilmiştir.16 Temmuz'da görevden alınan ve tutuklanan eski valinin 6 Ağustos tarihinde, şube başkanımızı göreve iade ettiğini ilan etmek, bunu haber yapmak yalancılık ve iftira atmak değilse nedir?
Bu haber o kadar art niyetlidir ki, hiç bir şekilde konuşmadığımız, tanımadığımız, kocası darbeci, kendisi Fetöcü olmakla suçlanan bir kişi ile bağlantılı olduğumuz ima edilmek istenmektedir.Bu olayların belgeleri tarih tarih vardır.Bu tür yalan haberler, Türkiye Kamu Sen düşmanlığı yapmayı alışkanlık haline getirmiş mahfillerin bir tezgahıdır.Bizleri kirletmek isteyenler, haber arşivlerindeki Fetöye övgüleri haber yapsalar, kaç ciltlik bir ansiklopedi olur, bilinmez.Bu Fetöcü eski Sinop valisiyle konuştuğumu iddia edenler, ispat etmezlerse şerefsizdirler.
Bu odaklar, ülkemizde oluşmaya başlayan, Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan tarafından her vesile ile önemle tekrar edilen, birlik ve beraberlik vurgusundan, adeta rahatsız olmaktadırlar.Bunlar ayrışmadan nemalanmayı alışkanlık haline getirmiş, ayrımcılıktan beslenen, birlik ve beraberliğin oluşmasından rahatlarının kaçacağını, rantlarının azalacağını düşünen ve gerginliğin devamını kendileri için kar gören odaklardır.
Hesap edemedikleri tek şey ise, bizim camiamıza Fetöcülük, darbecilik, ihanet ve bölücülük sürsen bulaşmaz.Biz, ülke ve milletimizin birlik ve beraberliği, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin bölünmez bütünlüğü için var gücümüzle çalışmayı sürdüreceğiz, onlar varsın iftiralarına devam etsinler.Ne de olsa eski alışkanlıkları. Bu millet artık, huzuru hak ediyor hem de çok.Biraz da insan olmayı deneyin, tabi başarabilirseniz.
İSMAİL KONCUK
TÜRKİYE KAMU SEN GENEL BAŞKANI | c00ec23da434 | [
"c4",
"culturax",
"hplt2"
] |
Kartal SSK RANDEVU ALMA
Aşağıdaki bağlantımızdan İstanbul Kartal ilçesinde bulunan Kartal Yavuz Selim ssk hastanesine internetten randevu alma işlemini gerçekleştirebilirsiniz. ÖNEMLİ NOT: Kartal SSK Hastanesine online randevu aldıktan sonra hastaneye gittiğinizde yanınızda tc kimlik numaralı nufüs cüzdanı veya başka bir resmi belge götürmelisiniz. el ile yazılmış tc numaralı kimlikler kabul edilmiyor.
Kartal ssk telefon:2165863333
Kartal SSK ya internetten nasıl randevu alınır?:
aşağıdaki kartal yavuz selim devlet hastanesi resmi randevu alma sayfası bağlantısını tıklayınız. sonra
T.C. Kimlik Numaranızı, Adınızı, Soyadınızı ve Resimdeki Güvenlik Kodunu İlgili Alana Yazdıktan Sonra Giriş Butonuna Basınız!
Açılan Pencereden Randevu Almak İstediğiniz Şubenin Üzerinde Yer Alan Randevu Almak İçin Tıklayınız Butonuna Basınız.
Muayeneye gelirken T.C. Kimlik numarası ve kimlik tespiti için gerekli bir belge
(Nufüs Cüzdanı, Sürücü Belgesi, Evlenme Cüzdanı, Pasaport vb.) ile birlikte geliniz!
RANDEVU BURDAN | a86812c0884f | [
"fineweb2",
"hplt2"
] |
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül 26 askerin şehit olduğu hain saldırı sonrası yaptığı ilk değerlendirmede “Bu saldırıların intikamı çok büyük olacaktır” dedi.
İşte Gül’ün yaptığı açıklamadan satır başları:
Bu saldırıların intikamı çok büyük olacaktır ve misliyle alınacaktır. Silahla bir yere varılmayacağını eninde sonunda göreceklerdir. Bunlara yataklık edenler de derslerini çıkartmalı ve neticelerine katlanmaları gerekir.
Türkiye azimli kararlı bir şekilde bu terörle sonuna kadar mücadele edecektir. Bu terör karşısında hiçbir şekilde sarsılmayacaktır. Bir kez da bütün şehitlerimiz Allah’tan rahmet diliyorum.
Komutanlarımız bölgeye intikal etmişlerdi. Bu mücadelenin uzun soluklu bir mücadele olduğunu herkes bilmelidir. Bu konudaki kararlılığımız kesindir. Terör ile netice alacaklarını düşünen varsa büyük bir yanılgı içindedirler.
Kendi halkımızın hak ve hukukunu korumak başka bir şeydir, terörle kararlı bir şekilde mücadele etmek ise devletimizin kararıdır.
ÇİÇEK: “BAĞRIMIZA TAŞ BASACAĞIZ”
TBMM Başkanı Cemil Çiçek Yeni anayasa çalışmalarını yürütecek olan uzlaşma komisyonun ilk toplantısı açış konuşmasında 24 askerin şehit olduğu hain saldırı hakkında açıklama yaptı.
Çiçek şöyle konuştu:
Yaşadığımız üzücü olaylar yeni anayasa sevincimizi gölgeledi. Bu olaylar ne kadar yürek yakarsa yaksın girdiğimiz bu yoldan vazgeçmeyeceğiz.
Acılarımız ne kadar büyük olursa olsun bağrımıza taş basacağız. Gelişen şartlar çalışmalarımız ne kadar zorlaştırırsa zorlaştırırsın hukuk ve demokrasi sınırları içinde kalarak üzerimize düşeni yapmaya çalışacağız.
Bir taraftan bu olayları telin ettiğimizi ifade edeceğiz. Diğer yandan da yeni anayasayı toplumumuza kazandırmak gayretinin içinde olacağız. | 73dfbd2f2b6b | [
"fineweb2",
"hplt2",
"vngrs"
] |
Güzel bi haftaya tatlı bi fikirle başlayalım :) Şu an burda hafif yağmur hafif de güneş var ben huzurla yazıyorum, siz de huzurla okuyun inşallah :)
Yemek yaparken bazılarınız malzemeleri ezbere tencereye atıp kendinden emin bi şekilde yapıyo olabilirsiniz :) ama ben emin bile olsam açıp tarifi şöyle bi göz gezdiririm unuttuğum bi şey var mı diye (ki çoğundan emin de olmuyorum) :))
İçinizde benim gibi olanınız varsa neler yapabiliriz? Tabiki ilk başvuracağımız yer internet siteleri, yemek tarifi blogları. Ama bu bile çok pratik gelmiyor bana, ben daha üşengecim :) Her seferinde aramak, önceki yaptığın tarifi kaydetmediysen bulamamak gibi zorlukları oluyo.
Kendiniz yemek tarifleri defteri de yapabilirsiniz :) Hatta bunun için özel defterler satılıyor kırtasiyelerde. Çorba, et yemekleri, sebze yemekleri, salatalar, tatlılar, içecekler diye gruplandırılmış ve gayet kullanışlı. Ben bu defterlerden bi arkadaşıma hediye almıştım, şimdi kendime ellerimle böyle bi defter yapmayı planlıyorum yavaş yavaş. Yaptığım zaman onu da blogda görebilirsiniz :)
Ben bugün daha kolay, daha pratik minik bi fikir koyuyorum buraya. Herkesin sürekli yaptığı birkaç tarif vardır. Benim de her hafta mutlaka yaptığım birkaç tarifi minik kağıtlara yazıp kombiye çift taraflı minik bantlarla yapıştırdım. Bu minik etiket tipi kağıtları da pinterestten bulup, sevdiklerimi worde aktarıp çıktı aldım. Ve yazdığım tariflere minik minik resimler yaptım, baktıkça bu da minik bi mutluluk olsun diye :)
Eğer daha da kapsamlı bi fikir isterseniz, ben nefisyemektarifleri sitesinin mobil uygulamasını kullanıyorum. Bu uygulamada kendi defteriniz oluyo, istediğiniz tarifi deftere ekleyip daha sonra tekrar aynı tarife kolayca ulaşıyorsunuz. Sevdiğim bi özelliği de, yemek yaparken bi tuşa tıklayınca yemeğiniz bitene kadar ekran açık kalıyo :) Bu kombideki tarifler dışındakileri de uygulamadan hallediyorum. Bu arada bu son paragraf reklam yazısı gibi olmuş :)) tamamen pratik bilgi olsun diye, kendi fikirlerim :) sizin de yemek tarifleri konusunda pratik önerileriniz varsa beklerim :)
Rengarenk kalın! :) ♥ | b040824e001c | [
"culturax",
"fineweb2",
"hplt2"
] |
Cumhurbaşkanlığı Ödülleri verildi
Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülleri olarak adlandırılan Cumhurbaşkanlığı makamı tarafından dağıtılan ödüller bu yıl çok özel isimlere verildi. Cumhurbaşkanlığı ödülleri Mustafa Kutlu, Prof. Dr. Kemal Haşim Karpat, Erol Parlak, Şener Şen, Feridun Özgören ve Süheyl Ünver'e verildi.
Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülleri'nin bu yılki sahipleri; Mustafa Kutlu, Prof. Dr. Kemal Haşim Karpat, Erol Parlak, Şener Şen, Feridun Özgören ve Süheyl Ünver oldu.
Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülleri Türk kültür ve sanat hayatına önemli katkılarda bulunan özgün eserleri veya hizmetler veren kişi veya kurumları, devlet adına onurlandırmak ve özendirmek üzere, T.C. Cumhurbaşkanlığınca verilen ödüllerdir. 2008'den beri 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı kutlamaları çerçevesinde yerini bulan ödüller Mimarlık, Müzik, Edebiyat vb. kültür ve sanat alanlarından kişilere verilmektedir. | 1ed2b8829699 | [
"c4",
"fineweb2",
"hplt2"
] |
Fenerbahçeli Blogger'lar Tribünde!
İşte Fenerbahçeli futbol blogger'ları FBloggers adıyla bir araya geldiler, Şükrü Saraçoğlu stadında yerlerini aldılar. 2010-2011 sezonunda "biz buradayız" diyen grup, eli kalem tutan, Fenerbahçe'yi konuşan, Fenerbahçe'yi yazan, en önemlisi de Fenerbahçe'yi yaşayan blog yazarlarından oluşuyor.
Kendilerini ifade ederken şöyle bir cümleyle özetliyorlar amaçlarını, "derdi tasası canı gibi sevdiği kulübüne hizmet etmek ve gittikçe gelişen online mecrada da kulübüne destek olacak bir organizasyon ve mütevazi bir taraftar grubu haline gelmekten ibaret. "
Ortak bloglarına şuradan ulaşmak mümkün.
Daim olsunlar!
Kendime not: Sanki grubun dışından biri gibi de konuştun ya Aslı.. Sus Aslı sus..
Kaydol: Kayıt Yorumları (Atom) | 2b45b05e801c | [
"fineweb2",
"hplt2"
] |
82.Oscar ödül törenleri yaklaştıkca filmlerle ilgili daha detaylı bilgilere yer vermeye çalışıyoruz.Oscar töreninin benim için en önemli kısmı yabancı dilde filmler arasında kimin ödülü alacağıdır.Sinemanın sadece Hollywood demek olmadığını kanıtlarcasına birbirinden güzel filmlerin yarıştığı kategoride bu senede festivallerde ses getirmiş,ödüller kazanmış iddaalı yapımlar yer alıyor.Adaylar arasında yer alan M.Haneke'nin Das Weisse Band'ini ve Jacques Audiard'ın yönettiği Un Prophete hakkında daha önce bilgi vermeye çalıştık.Adaylar arasında kalan diğer filmlerede bir göz atmakta yarar var.
El Secreto De Sus Ojos
1999 yılında hayatını savcı yardımcısı olarak geçirmiş olan Benjamin Esposito görevinden emekli olmuş ve yeni düzenine uyum sağlamaya çalışmaktadır.Yaşamında bir takım uğraşlar olsun isteyen Esposito roman yazmaya karar verir ve devletteki görevi boyunca onun en çok üzerine düştüğü 1974 yılında ülkenin karanlık dönemlerinde meydana gelen bir cinayetin açığa çıkarılmasını yazmaya karar verir.Bu nedenle eski savcı dostu Irene Mendez'i ziyaret eder ve ondan romanla ilgili yardım ister.
Tutku'nun başrolü oynadığı yan rollerde aşkın ve intikamın sahne aldığı El Secreto De Sus Ojos 1974 ile 1999 arasında mekik dokuyarak aradaki farkı kapatıyor ve iki dönem aralığını kapsayan bir aşkı ve intikam arzusunu bizlere sunuyor. Benjamin'in Irene'e olan sevgisi,karısının tecavüz edilerek öldürülmesine alışamayan ve içinde her daim intikam ateşi yanan Morales ve saplantı haline gelmiş bir aşkın sahibi, tutkularına söz geçiremeyen bir katil olan Gomez.Birde unutmadan Esposito'nun en yakın arkadaşı Pablo.Filmin tamamına tesir eden karakterler bunlar.Aralarındaki ilişki ise karmaşıklık filmin hikayesinin geçtiği dönemler gibi çözülemez halde.Güney Amerika'da siyasal anlamda bir çok olayın olduğu dönemdir 70-80 arası.1968 sonrası esasında tüm dünyada baş gösteren siyasal olayların varlığı yadsınamaz.Bu dönem içinde Arjantinde de kontrgerilla-devlet ilişkisinin arttığı,devletin kendi eliyle adam öldürdüğü,adaleti sağlayanları susturduğu karmaşık derin devlet işleri.Görevini yapmaya çalışırken yaşamdan olmamak içinde uğraşan savcıların çektikleri sorunlara da hafifçe değiniliyor.
Filmde kullanılan müzikler,senaryonun kurgulanmasında dram filmi olmasına rağmen acıtasyona bağlamaması ve sahne çekimlerindeki ustalık yapımın değerini arttırıyor.Özellikle efsane olabilicek olan stadyum kovalamacasının çekimi oldukça muazzam.Arjantinde en seçkin sinema ödüllerinde de 12 ödül kazanan film yapılan tüm övgülere layık.
La Teta Asustada
El Secreto De Sus Ojos'ta 70-80li yıllarda G.Amerika'da ki siyasal sorunların çokluğundan dem vurmuştuk.1980 ile 1992 yılları arasında Peru'da yaşan iç savaş döneminde esir alınan,güvenlik güçleri tarafından tecavüze uğrayan kadınların dramı üzerine yoğunlaşıyor.Tecavüze uğrayan onca kadından birinin kızı Fausta ve annesinden kaptığı 'keder sütü' denilen hastalığın pençesinde olan onlarca genç kızdan biridir.Annesinin ölümü Fausta için herşeyin daha çok zorlaşması demektir.Fausta bu hastalıktan dolayı öleceğini zanneder ve bu yüzden herşeyden korkmaktadır.Annesinden kaptığı hastalık ise Peru'da ki terör olayları yüzünden devlet kontrolünde olan bir yerde ortaya çıktığı için halının altına süpürülmesi gereken sorunlardandır ve bu hastalık kendisi dışında kimsenin umurunda değildir.
Gerçeğe dayalı hikayeler dram öğesi taşıdığında ve sorunu göz önüne çıkarmaya çalışan bir yönetmenin elindeyse izleyiciler için iç burkucu bir hal alabilir.Yaşadığımız dünyada kişisel,çözümü olabilicek olan sorunlarla çevrilmişizdir ve bu bize yetiyordur lakin kaderin ellerinde kendi kaderlerini çizme şansı olmayan insanların dramına ekrandan da olsa şahit olmak halet-i ruhiye'yi perte çıkarır.Yönetmen Claudia Llosa yapımda dönem eleştirisi yaparak filminin üzerinde durduğu mevzuyu "çözümlenmemiş, vahşi, kişisel ve toplumsal hafıza hakkında" diyerek tanımlıyor.Sembol kullanımını üst düzeyde,film sorunun uzağında olan bizler içinse yabancı bir konu olduğu için herkese hitap etmeyebilir.Yapım ayrıca Altın ayı ödülünü kazanaran ilk Peru filmi olmuştur.
Yabancı film dalında aday olan diğer film ise İsrail yapımı olan Ajami.Lakin filmi izlemediğim için pek fazla bilgi sahibi değilim ama konusuna bakıcak olursak Yafa şehrinde Ajami adlı mahalleden ismini alan yapım bu mahallede yaşayan müslüman araplar,hristiyan araplar,yahudiler arasındaki ilişkileri konu alan popüler bir anlatım.Özellikle son 3 yılda İsrailden 3 ayrı filmin Yabancı dilde Oscar adaylığını kazanması ve bu adaya layık olan filmlerin konusuna göz atıcak olursakta ülkenin konumu itibariyel savaşın hep varolduğunu benimseten yapımlar.2.Dünya savaşı konusundan sonra Yahudiler için coğrafyalarındaki etnik kökenlerin çeşitliliği yeni bir kapı gibi duruyor.Geçen sene Oscar'a aday olan Waltz With Bashir ile Ajami arasında da bu yüzden benzerlikler bulmak mümkün.İsrail lobisi mi etkilidir bu adaylıklarda yoksa filmleri seçen heyet Ortadoğu sorunlarını görünce basıyor mu adaylığı bilinmez tabi.
Filmlere şöyle bir göz attıktan sonra geriye kişisel tahmin kalıyor.Ajami'nin ve La Teta Asustada'nın ödülü kazanmasına ihtimal vermediğim gecede jüri eğer yanıltmazsa Haneke'nin Das Weisse Band'ini en iyi film seçecektir.Altın Küre'de ödül alan,2009 Cannes film festivalinde de Altın Palmiye'yi kazanan film sanatsal yapısıyla birlikte konunun işlenirliği açısından oldukça sağlamdı.Un Prophete ile El Secreto De Sus Ojos senenin süpriz filmleri olarak çok başarılı olsalar da (Un Prophete Bafta ödüllerinde en iyi yabancı film ödülünde aday gösterilen Das Weisse Band'i geçerek ödülü almıştır) jüri büyük yönetmenin bu filmini ödüle layık görecektir. | bf7d303d2fe6 | [
"c4",
"fineweb2",
"hplt2"
] |
Cumartesi, Temmuz 14, 2012
BDP mitingini karıştıracaklardı!
Diyarbakır'da valiliğin izin vermediği BDP mitingi öncesi, terör örgütüne yönelik operasyon düzenlendi.
Terörle mücadele ekiplerince düzenlenen operasyonda 6 tabanca, 1 uzun namlulu tüfek, dürbün ve çok sayıda fişek ele geçirildi.
Diyarbakır Valiliği, yaptığı açıklamada terör örgütü mensuplarının izin verilmeyen miting öncesi güvenlik güçleri ve vatandaşlar üzerine ateş açmayı planladığı belirtildi.
TALİMAT ÜST YÖNETİMDEN
Açıklamda terör örgütü üst yönetimince, metropollar başta olmak üzere şehir merkezlerinde güvenlik güçleriyle vatandaşlara yönelik provokasyonlar oluşturularak kanlı eylemler yapılması talimatlarının verildiği belirtildi.
SELAHATTİN DEMİRTAŞ'TAN MİTİNGE DAVET
Öte yandan, BDP Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, halkı yarın Diyarbakır'da yapılması planlanan ve valiliğin izin vermediği mitinge çağırdı.
Selahattin Demirtaş, ''Coşkulu, kitlesel bir miting yapmak istiyoruz'' dedi.
Diyarbakır Valiliği, BDP tarafıdan düzenlenmek istenen mitinge 'güvenlik ve gelen istihbaratlar' nedeniyle izin verilmediğini açıkladı.
Valiliğin bu kararını eleştiren Demirtaş, kararın kaldırılması için bakanlar düzeyinde görüşmelerin sürdüğünü ifade etti.
Halkı mitinge davet eden Demirtaş şunları söyledi: ''Kanuna aykırı olan bu kararın ilk günden itibaren geri alınmasını bekliyorduk.Şimdi bütün hazırlıklarımızı tamamladık. Yarın mitingimizi gerçekleştireceğiz. İnşallah bu miting barışa, çözüme vesile olur.''
Hiç yorum yok:Write yorum | 7b683459eabc | [
"fineweb2",
"hplt2",
"vngrs"
] |
Bu, gecikmiş; ancak, haksız yere eleştirilen Türkiye Cumhuriyeti Başsavcısı’na, hukuk adına destek vermek ve bu yolda doğru bildiklerimizi kamuoyuyla paylaşmak bağlamında gerekli bir yazıdır.
Bundan bir süre önce, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, türban konusunda yaşanan hukuka aykırı gelişmeler üzerine siyasileri ve YÖK’ü uyarma gereksinimi duymuştur. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, tüm Cumhuriyet savcıları gibi “Cumhuriyet’i korumakla” görevli ve yükümlüdür. Üstelik Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’na bir de siyasal partileri izleme, rejim dışına çıkmalarını önleme görev ve yetkisi verilmiştir. Bu misyonuyla Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, “Türkiye Cumhuriyeti Başsavcısı” olarak işlev görmektedir.
Cumhuriyet, daha İslami bir yapıya dönüştürülmek ve bu bağlamda türbana dolandırılmak istenince, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın uyarısı yerindedir, görevinin ve yükümlülüğünün gereğidir. Bu savımızı açıklamaya çalışalım.
1) Siyasal İslamcıların tüm tersi söylemlerine karşın, Anayasa’da laiklik tanımlanmıştır. Anayasa’nın başlangıcı ile 24 ve 174. maddeleri uyarınca, din duyguları devlet işlerine ve politikaya asla karıştırılamaz; Devlet’in siyasal, sosyal, hukuksal ve ekonomik düzeni, kısmen de olsa din kurallarıyla düzenlenemez; yani din dünya işlerine karışamaz; din kuralları, dini duygular, dince kutsal sayılan değerler, kişisel ya da siyasal çıkar sağlamak amacıyla kullanılamaz. Devlet, laik Cumhuriyeti korumak için gerekli önlemleri alır.
Anayasa’nın başlangıcındaki, “dini duygular devlet işlerine ve politikaya kesinlikle karıştırılamaz” kuralı, 24. maddede, toplumsal düzenin de din kurallarına dayandırılamayacağı ilkesiyle daha da genişletilmiş; böylece anayasal laiklik, Atatürkçü düşünce yapısına uygun biçimde, din ve dünya işlerinin ayrılması ve bu bağlamda dinin devlet tarafından denetime alınması anlamında somutlaştırılmıştır.
2) Anayasa Mahkemesi, 1961 ve 1982 anayasaları döneminde, yukarıda yer verilen benzer kuralları yorumlayarak 1971’den verdiği kararlarda, laiklik ilkesi gereği; dinin, Devlet işlerinde etkili ve egemen olamayacağını; dinin, bireylerin manevi yaşamına ilişkin inanç bölümündeki yerinde, sınırsız bir özgürlük tanınarak anayasal güvenceye alındığını, ancak, bireyin manevi yaşamını aşarak toplumsal yaşamı etkilemesine izin verilemeyeceğini; bireyin inanç ve ibadet yaşamına, kamu düzenini, kamu güvenliğini ve kamu yararını korumak amacıyla sınırlar konulabileceğini; Devlet’e, “kamu düzeninin ve haklarının” koruyucusu sıfatıyla dini hak ve özgürlükler üzerinde denetim yetkisi tanındığını kabul etmiştir.
Böylece Anayasa Mahkemesi de, anayasal kurallardan yola çıkarak, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesine de egemen olan bir laiklik tanımına ulaşmıştır.
3) Öte yandan Anayasa Mahkemesi, 1989, 1991 ve 2008 yıllarında verdiği kararlarında, yükseköğretimde türban serbestisinin, Anayasa’nın laiklik, eşitlik, demokratiklik ve ulusal birlik ilkelerine, kısaca Anayasa’ya aykırı olduğuna hükmetmiştir.
Ayrıca, Anayasa Mahkemesi, türbanın serbest bırakılması konusundaki söylem ve eylemleri, Refah Partisi ve Fazilet Partisi davalarında kapatma nedenleri arasında saymıştır.
4) Yine Anayasa Mahkemesi, türbanın serbest bırakılması yönünde gösterilen çabaları da nedenler arasında kullanarak, AKP’nin “laiklik dışı eylemlerin odağı” olduğuna karar vermiştir.
5) AKP, Anayasa Mahkemesi kararı karşısında bu söylem ve eylemlerini düzelteceği yerde, Parti Genel Başkanı önce, “Yolumuz doğrudur, yola devam” demiştir; sonra, “Kimse bana laikliği öğretmesin. Laiklik din ve vicdan özgürlüğüdür” söyleminde bulunmuştur. Yani laiklik dışı eylemlerin sürdürüleceği açıklanmıştır. Gerçekten uygulama da bu söyleme uygun biçimde sürdürülmektedir. Türban konusunda siyasal iktidarın yol göstericiliğinde yaşanan olumsuz gelişmeler ise ortadadır. Üstelik bu söylem ve eylemler, 2007 genel seçimleri, Cumhurbaşkanı değişikliği ve 12 Eylül halkoylamasından sonra en üst düzeye çıkmıştır.
DAHA ÖNCE “NEDEN UYARMADI” DİYE SUÇLANMIŞTI
Siyasal iktidarca atanan YÖK Başkan ve üyeleri ile rektörler eliyle, hukuk dolanılarak, yükseköğretimde türban fiilen serbest bırakılmıştır. Bunda epeyce yol alınınca bu kez türbanın ilköğretim ve ortaöğretim kurumları ile kamu kurumlarında serbest bırakılması gündeme getirilmiştir. Başbakan, TBMM Başkanı, Cumhurbaşkanı ve AKP üyelerinin son bir ay içindeki söylem ve eylemleri bunun örnekleriyle doludur.
Başbakan Erdoğan Almanya’ya giderken, türbanın kamusal yaşamda da serbest bırakılacağının sinyalini vermiştir. AKP’nin Kızılcahamam Kampı’nda konuşan Başbakan, bu söylemini tamamlayıcı biçimde, “Cumhura ait olan hiçbir yer cumhura yasaklanamaz. Bu böyle bilinmeli” diyerek, türbanlıların kamusal alan dahil her yere girebileceğini söylemiştir. (Cumhuriyet, 17.10.2010, Erdem Gül)
Bununla da yetinilmemiş, AKP’nin Kızılcahamam kampında bir türbanlı üyenin “Türbanlı kadınlar ne zaman Meclis’e girecek?” sorusuna, “Her şeyin bir zamanı var…Biraz sabredin” (Sözcü, 19.10.2010, Veli Toprak) yanıtıyla Sayın Başbakan, türbanın kamu kurum ve kuruluşlarında da serbest bırakılmasının programında bulunduğunu itiraf edip, önünde sonunda türbanı Meclis’e de sokacağının sinyalini vermiştir.
Böylece Sayın Başbakan, türban konusundaki asıl amacını nihayet açıklamıştır. Açıklanan gerçek amacı, AKP-CHP görüşmelerinde, CHP tarafının diğer öğretim kurumları ve kamusal yaşam için istediği güvencenin, AKP’liler tarafından, “o milletin bileceği iştir” denilerek reddedilmesi, kesinleştirmiştir.
Türbanın ilköğretimde bile serbest bırakılacağı, Başbakan’ın, Cumhurbaşkanı ve eşinin “böyle cehalet olamaz” yaklaşımına katılmayarak, yeni anayasada türbanın tüm eğitim kademelerinde ve devlet kurumlarında serbest bırakılacağının sinyalini vermesiyle, ortaya çıkmıştır.
Başbakan’ı, önce Meclis Başkanı TBMM’nde türbanın yolunu açacak söylemiyle, sonra Cumhurbaşkanı, türbanlı eşini Almanya Cumhurbaşkanı’nı karşılama töreninde “kırmızı halıda” yürüterek ve Cumhuriyet Bayramı resepsiyonunda ilk kez eşli davet programı yaparak desteklemiştir.
Arkasından, YÖK’ün, Anayasa’yı, yasayı ve yargı kararlarını yok sayıp hukuku dolanarak yazdığı, yükseköğretim kurumlarında türbanlı öğrencileri derse almayan öğretim elemanlarına gözdağı veren yazısı, kılavuzdaki düzenlemelerle oynayarak ALES sınavında türbanı serbest bırakması ve TUS, KPDS, KPSS, YGS ve LYS sınavlarında da türbanın serbest bırakılacağının açıklaması gelmiştir. Yine siyasal iktidardan güç alan Basın Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü, yönetmelik değişikliği yaparak, türbanlılara basın kartı verilmemesi yasağını kaldırmıştır.
Hemen arkasından, birer gün arayla Adana, Mersin ve Konya ve Van’da, ilköğretim okulu 5. ve 8. sınıflarındaki kız çocuklarının derslere türbanla girmek istemesi haberi gazetelerde yer almıştır. Bu olaylarda milli eğitim müdürlerinin türbanın ilköğretime girmesine destek vermesi gözlerden kaçmamıştır.
Ne yazık ki, anayasal düzeni korumaya ant içmiş olan ve bu bağlamda hukuk devleti ilkesinin uygulamasını sağlamakla görevli bulunan Sayın Cumhurbaşkanı’nın, tüm anayasal kurallara ve yüksek mahkeme kararlarına karşın, “türban fiilen çözülmüştür; bundan sonra hukuksal düzenlemeye sıra gelmiştir” yaklaşımı, hukuk devletine, hukukun üstünlüğüne ve demokrasiye inanan kesimleri şoke etmiştir.
İşte tüm bunlar, yüksek yargı kararlarının yok sayılması ve hukuk devleti ilkesinin ve demokrasinin yadsınması anlamına gelmektedir.
Cumhuriyeti ve anayasal düzeni korumakla görevli olan Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın, bu gelişmeler üzerine ilgilileri uyarmasından daha doğal ne olabilir? Bu davranış, rejimin olduğu kadar, aynı zamanda demokrasinin de hukuksal supabıdır. Unutulmamalıdır ki, bundan önce AKP’ye kapatma davası açıldığında, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı önceden uyarı görevini yapmamakla suçlanmıştı.
Türkiye, İslam Cumhuriyeti olma hedefinde hızla yol alırken tüm görevli ve yetkililerin susmasını istemek siyasal iktidarın alışılmış tavrıdır. Çünkü, ordu, yargı, basın, üniversiteler susturulmuş, tüm kurum ve kuruluşlar ele geçirilmişken Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın konuşması “pişmiş aşa soğuk su katmak” olmuştur.
Kimilerini kızdırsa da Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı haklıdır ve görevini yapmıştır.
Bülent Serim
Perşembe, Kasım 18, 2010
Abdurrahman Yalçınkaya neden haklıdır?
Hiç yorum yok:Write yorum | a80694637eaa | [
"culturax",
"fineweb2",
"hplt2"
] |
Oyuna ilk başladığınızda tutorial bölümü sizi karşılıyor, bu bölümü tamamladığınızda ise zıplama, silah değiştirme, bomba atma gibi temel yetenekleri öğrenmiş oluyorsunuz.
18 yaşın üzerindeki oyunseverler için uygun olan Operation7'de gerçeğe uygun olarak tasarlanmış çok sayıda silah çeşidi bulunuyor. Deathmatch, Headhunting, Demolition, Survival ve Hold the Line olmak üzere 5 farklı modun yer aldığı oyunda 10'un üzerinde harita seçeneği bulunmakta. Kazandığınız maçların yanı sıra bireysel çatışmalarda öldürdüğünüz kişi sayısına göre oyun parası kazanıyor, bu paralar ile çeşitli silah ve mühimmatlar satın alabiliyorsunuz.
Oyundaki kapsamlı silah özelleştirme özelliği sayesinde sahip olduğunuz silaha susturucu, dürbün gibi ekstra özellikler entegre etmeniz mümkün. Operation7'de öldürdüğünü oyuncuların silahlarını alamıyor fakat düşürdükleri sağlık paketini alarak 10 enerji kazanabiliyorsunuz.
Kaydol: Kayıt Yorumları (Atom) | 2cc82f46bcf4 | [
"hplt2",
"vngrs"
] |
200 ml. krema
400 gr bitter çikolata
40 gr kadar tereyağı
Bulamak için; hindistan cevizi, kakao, pudra şekeri, petibör kırıkları, ceviz kırıkları, antep fıstığı kırıkları..
Önce çikolatayı ufak ufak kırıyoruz bir kabın içerisine, tereyağını da yine başka bir kapta ufak ufak bölün.. Kremayı bir tavada ısıtıyoruz ve kaynamaya başlayınca çikolatalarımızın üzerine döküyoruz. Sonra kaşık yardımıyla pürüzsüz bir kıvam elde edinceye kadar çırpıyoruz. ve en son tereyağımızı da ilave edip biraz daha karıştırıyoruz. Sonra bu karışımın üzerini bir kapakla kapatıp 1 gün dolapta bekletiyoruz.
Ertesi gün bir kaşık yardımıyla karışımdan biraz alın ve top şekli verin ve dilediğiniz arzu ettiğiniz malzemeye bulayın/batırın.Ben kakao ve hindistan cevizi tercih ettim.
Eğer karışımınız yaparken elinize yapışır ve erirse buzdolabında yarım saat beklettikten sonra tekrar devam edebilirsiniz yuvarlamaya..
Afiye olsun..... | 53ed70b421b5 | [
"fineweb2",
"hplt2"
] |
Ayak Kokusundan Nasıl Kurtuluruz?
Ayak kokusu olan kişiler bu problemden kurtulmak için ilk olarak, ayaklarında mantar hastalığı olup olmadığını öğrenmelidir. Mantar aynı zamanda ayak kokusuna da sebep olabileceği için mantarı tedavi edip ortadan kaldırmadan yapacağımız ayak kokusundan kurtulma yöntemleri pek bir işe yaramayacaktır. Ayak mantarının tedavisi için de cilt hastalıkları uzmanının önereceği mantar ilaçlarını kullanmamız gerekir.
Ayak kokusundan kurtulmak için ilk olarak yapacağımız hamle "ayağımızı kuru tutmak" olmalıdır. Ayakta kokuya sebep olan mikroorganizmalar nemli ortamda üredikleri için ayak kuru tutulmalı ve havalandırılmalıdır. Bu nedenle banyodan çıktığımızda ayaklarımızı parmak araları da dahil olmak üzere iyi bir şekilde kurulamalıyız. Bazı insanların normalde ayakları kokmaz fakat bazı ayakkabıları giydikten sonra ayakları kokar. Burada sorun ayakta değil giyilen ayakkabıdadır. Ayakkabının malzemesinden kaynaklı bir koku problemi vardır. Kokuya neden olabilecek havalanmayan ayakkabıları mümkünse hiç giymemek ya da uzun süre giymemek gerekir. Ayak kokusuna neden olacağı için yaz mevsiminde yazlık ve iyi havalanan ayakkabılar giyilmelidir. Ayrıca ayakkabılar giyilip çıkartıldıktan sonra havadar bir yerde muhafaza edilmelidir. Daha önceden mantar sorunu yaşamış ve bu sorundan kurtulmuş kişiler giydikleri ayakkabıları normal bir pudra ya da daha da iyisi mantar önleyici özelliği olan pudra ile pudralarsa, mantara yakalanma ihtimalini oldukça azaltmış olacaktır. | 13c55ef5ff69 | [
"fineweb2",
"hplt2"
] |
''seninle burada geçirdiğim süre içinde öğrendiğim bir şeyi paylaşmak istiyorum ;
türlerinizi sınıflandırma fikrine kapıldığım bir günümde,aslında sizin memeli olmadığınızı anlayıverdim.
bu gezegendeki her memeli içgüdüsel olarak kendilerini çevreleyen ortamla doğal bir denge oluştururlar.
ama siz insanlar bunu yapmıyorsunuz. siz belirli bir alana yerleşip çoğalıyorsunuz,
sonunda bütün doğal kaynaklar yok olana kadar buna devam ediyorsunuz.
hayatta kalmak için yapabileceğiniz tek şey olaraksa başka bir alana yayılmak kalıyor.
bu gezegende aynı yöntemi kullanan bir başka organizma daha var.
ne olduğunu biliyor musun? virüs... insan türü bir hastalık,bu gezegende bir kansersiniz,bir tür salgın ''
Ajan Smith -matrix- | 9b0fbcb4d1d1 | [
"fineweb2",
"hplt2"
] |
T.C.
OSMAN TÜRKOĞUZ
İzmir; 23 Nisan 2013
TEK SEÇENEĞİMİZ
TÜRK VE TÜRKLÜK!
“Atın üstündeki TÜRK değilse yüktür!”
Avşar Türkmen.
“Atın üstündeki TÜRK değilse at onu
zaten sırtının üstüne yere atar, kendisi de kahrından ölür!”
Ostüzü.
Devletin dini İslamdır!”1876 Anayasası
“Türkiye Cumhuriyeti Devletinin dini İslam’dır!” 1924
“Türkiye Cumhuriyeti Devleti Laiktir!” Mustafa Kemal Devrimi Anayasamız.
“Türk-İslam Sentezi! Bulandırma!
“İslam-Türk Sentezi”!İyice sulandırma!
“Tanrı dağı kadar Türk-Hira dağı kadar Müslüman!”
“Dinsiz devlet olmaz! Ümmetçilik ve Şeriatçılık!“
Bir toplum tarihsel kimliğini
değiştirmeye görsün sonunda kimliksizlikten mutlaka yıkılır. M.S:555’te
Kök/Gök/Türk sıfatını alan Oğuzun bir boyu, diğer Oğuz Boylarının da bu sıfatta
birleşmesine örnek olmuştu. Osmanlı,”kavm’iNecib’iArap”türküleri söylerken
Aksak Temur Han da Türklüğü ile övünmekte ve gurur duymaktaydı. Firdevsi’nin
mezarı başında,”Kalk ta aşağıladığın Türk’ü gör!”Demişti ve ulusların en eskisi
ve en şereflisi olan Türk’ün Başbuğu olmakla övündüğünü de dünyaya duyurmuştu.
Buyursunlar yeniden okusunlar:
“Türklüğü yüceltmek için yaşa!
Türk’e kılıç kaldıran eli kes!”,
“Biz ki, Melik’i Turanız. Emir’i
Türkistan’ız. Biz ki, Türkoğlu Türküz. Biz ki, ulusların en kadimi ve en ulusu
Türk’ün Başbuğuyuz!”09Nisan 1336/1405.Burada yalınız Tanrı Dağı vardır! Osmanlı
Türklüğünü yitirdiği için yenilmiş ve tarihin çöplüğündeki yerini almıştı.
Birinci Selim, Şah İsmail’e”ben
Beyazıt Han oğlu Yavuz Sultan Selim Hanm! Sen ki eşek Türk!” Diye mektup yazıyordu.
Büyük Selçuklu Devleti Arap ve Acem
ekseninde Türklüğünü yitirerek yok olmuştu. İplikçinin oğlu,ölümü1111,İhya’u
ulum’iddin adlı, islam dinini şekle bağlayan, Farça eserini Sultan Sencer’e sunmuştu.
Anadolu Selçuklu Devleti de aynı hataya düşerek Acemleşmişti. Yunus Emre Türkçe
şiirler yazarken, aynı çağın Mevlana’sı da Farsça kitaplar yazmaktaydı. Sultan
adları bile Farsça idi, O dahi Anadolu Türklüğünün karşısında tutunamayarak
yıkıldı.
Türk ve Oğuz geleneklerine göre
kurulmuş olan Osmanlı Devleti de din adamlarının ellerine düşerek Araplaşmıştı.
Araplaşma Ümmetleşme olarak sunulmuştu. Türk ve Türkçe dışlanmış, kelime
salatası Farsça ve Arapça karışımı bir dil yaratılmıştı. Aydın ve din adamları
sınıfı saraydan yana olmuş, Türkçe de Türk halkına bırakılmıştı. Devlet
yönetiminin politikası da din adamlarının fetvalarına dayandırılmıştı. Pozitif
ilim kapıları kapatılmış, Türklerin şanlı tarihleri de unutturularak Arap
masalları tarih diye ortaya konulmuştur. 19’uncu asrın ikinci yarısından sonra;
Türk aydınları halkımızı uyandırma savaşına girmişlerdi. Osmanlının egemenliği
altındaki ulusların Fransız devriminin getirmiş olduğu Milliyetçi fikirlerle
şahlanarak bağımsızlıklarını kazanmaları Osmanlıyı uyandıramamıştı. Türk ve
Alevi düşmanlığının, Osmanlının devlet politikası olması sürdürülmüştü. Medrese
ve dini eğitim yeterli sayılmış, halka iki şekle inilmişti: Vergi ve asker
almada ve Halk ayaklanmalarının bastırılmasında. Osmanlı silahlı kuvvetlerine
dayanarak halkla iletişim kurmuştu. Halkın derdi ile de ilgilenmek yerine
açlıktan ve soygunlardan ayaklanan halkın karşısına silahla çıkılmıştı. Makbul
İbrahim Paşa, Anadolu’daki yangına neden olan Osmanlı yöneticilerini öldürtmüştü.
Orduya güvenmek Türkiye Cumhuriyetine de miras olarak geçmişti. Rehavet
içindeki aydınlarımız ve derin uykulardaki halkımız”hep ordumuza
güvenmişti!”Komutanlarımız da aynı hataya düşmüşlerdi. Mustafa kemal,” Vicdanı hür, İrfanı hür, Fikri hür!”Nesiller
yetiştirilmesini isterken ve miras olarak ta Akıl ve İlimi bırakmışken çağ dışı
eğitim yapan ve uygarlaşmaya da düşman olan nesiller yetiştiren öğretim ve
eğitim kurumlarının açılmasına ses çıkartılmamıştı. Benim Nurculuk adlı
kitabımdan bir belgeyi sunmak istiyorum:
“Hürriyet Gazetesinin 14 Kasım 1996
tarihli sayısında; Yeter Söz Milletindir köşesinde, güzel bir yazı yayınlanmıştı.15
Kasım 1996 tarihli sayısında da aynı köşede bir düzeltme ile işin aslı meydana
çıkmıştı:
“İmam-Hatip açma rekortmeni Demirel!”
“Gazeteci Mehmet Ali Kışlalının,
İmam-Hatip Liseleri konusunda Kenan evrene yönelik açıklaması üzerine, askeri
dönemin Milli Eğitim Bakanı Hasan Sağlam aradı. Sağlam, Kışlalının kendi
görüşlerini yansıttığını, ama gerçeklerin böyle olmadığını söyledi. Bize
verdiği tabloda en çok İmam-Hatip Lisesinin Demirel’in başbakanlıklarında
açıldığı ortaya çıkıyor. Evren’in”bizim dönemimizde bir okul açtık” demesinin
de doğru olmadığını belirten Sağlam, askeri dönemdeki İmam-Hatip Liseleri ile
ilgili şu bilgileri verdi:
DİE’den derlenmiş bilgiler var. Bizim dönemlimizde imam hatip liselerinin
açıldığına ilişkin gerçek şudur: 12 Eylül’den 11 Aralık 1983’e kadar görevde
kaldık. 12 Eylül’e kadar 374 İmam Hatip Lisesi açılmıştı. Göreve başladığımda
bir sürprizle karşılaştım; çünkü önümde geçmiş hükümetin 7.1.1980’den 9,9.l980’e
kadar açma kararı verdiği 34 imam hatip lisesi daha vardı. Çoğunun temeli
1971–73 yıllarında atılmış, izin bekliyorlardı. Sayın Demirel, biz gelmeden
önce bunların açılışına izin vermiş. Ancak, ben bunları ortaokul düzeyinde
bıraktım, kadrolarını alarak, faaliyetlerini “durgu” hale getirdim. Olanlar biz
gidince oldu. Evren’in sözünü ettiği bir imam hatip lisesi açılması da -Valinin
önerisi üzerine Özal’ın yeni gelişiyle oldu. (Tabii Evren, cumhurbaşkanıydı.)
Bizim dondurduğumuz 24 lisenin faaliyetine de, Özal’ın Milli Eğitim Bakanı
Vehbi Dinçerler izin verdi. Gerçek budur.”
“İmam-Hatip Liselerini kim
açtı?”
1951-Ali Adnan Menderes 19
1962-1963 İsmet İnönü 7
Süleyman Sami Demirel 46
S.S.Demirel, N.Erbakan, A.Türkeş 233
Ali Bülent Ecevit(Azınlık) 4
S.S.Demirel(Azınlık) 36(34+2)
Özal 44
Akbulut-Yılmaz 23
Erdal İnönü 12
Tansu Çiller 130
Süleyman Sami Demirel; Laikliğin
koruyucusu olarak bir üniversitemizden onur doktoru payesini almıştı!”Osman Türkoğuz;
Akla,Bilime,Dine ve insan onuruna ters bir yaklaşım:Nurculuk,s114.
Rahmetli İsmet İnönü’nün, Tabii
Senatör Osman Köksal’a” Sayın Köksal, Devlet memuriyetlerine İmam-Hatiplilerin
yerleştirileceğine dair sözler geliyor.Senin kulağın deliktir,Sayın Cevdet
Sunay’ı bi yokla!”Demesi üzerine Cumhurbaşkanı Emekli Orgeneral Cevdet Sunay’ın
huzurlarına varan Osman Köksal,doğrudan konuyu açtığın da Cevdet Sunay birden
canlanarak:”Osman,tüm devlet memuriyetlerine imam-Hatip mezunlarını getirerek,rüşvetin,hırsızlığın
ve haksızlıkların önüne geçeceğiz!”Buyurur.Osman Köksal duyduklarını İsmet
İnönü’ye açıkladığında;O büyük devlet adamı ellerini dizine vurarak:”Eyvah
bunda da hayır yokmuş!”Diye feryat eder.
Gericilik olanca hızı ile
sürdürülürken halkımız” nasıl olsa ordumuz var!”var rehaveti içersinde her
gericilik olayına dinidir gözü ile bakmıştır.Komutanlarımız da bir mali hülya
içersinde yükselebilme kombinezonlarına ve nutuklarla devrimlerimizi savunma
içine girmişlerdir.Mahkeme kararı olmadan türk silahlı Kuvvetlerinden subay ve
astsubay kaydı silmek günlük ve olağan hale getirilmiştir.
14 Nisan 1985 günü 9’uncu jandarma
Bölge komutanlığının plan tatbikatına gelen Jandarma genel komutanı Orgeneral
Mehmet Buyruk, aynen şu emri vermiştir:
“Fırsat varken,jandarmada kalmasını
istemediğiniz subay ve astsubayların dosyalarını komutanlığa gönderiniz,derhal
kayıtlarını silelim!”Tüm plan tatbikatlarının
senaryolarını,sorularını,yanıtlarını ve cereyan planlarını bendeniz
yazmıştım.Krokilerini sair hazırlıklarını ordonat yüzbaşı İlker Yıldızca
yapmıştı.Bölge komutanlığını ziyaret eden Emekli Jandarma Albayı İbrahim
Aksoy,o zamanki bölge komutanına:”General olmak istiyorsanız bir subayın
solcudur diye kaydının silinmesini komutanlığa öneriniz!”Bölge komutanı
J.Alb.Mustafa Gürsel bu öneri üzerine Sayın İlker yıldızca’nın kaydının
silinmesini ivedilikle komutanlığa teklif etmişti.Ne Yazık ki o Ağustosta da
emekliye ayrılmıştı.Ondan bir sonraki Jandarma Bölge Komutanı Tuğgeneral Cevat
Alpaslan’ın tüm savunmalarına karşın Sayın İlker Yıldızca’nın jandarma ile
ilişiği Askeri Şura kararı üzerine kesilmişti.Sayın İlker Yıldızca şimdi
Karaburun’da yaşamını sürdürmektedir.Terörle mücadelede,alan hakimiyetini
yitiren önce halkın desteğini yitirir,sonra da yenilir!Eski bir J.Komando
subayı Ostüzü.
Komünistlerin acımasızlığa kurban
edilen Topçu Yüzbaşısı Soljenitsin’in Çarlık Rus ordusu hakkında bir
değerlendirmesi vardır:
“Çarlık Rus ordusunda en yetenekli
bir subay, bir rastlantı sonucu bir Çar generalinin asasına tutunamazsa
unutulmuş bataklığında unutulur gider!”Bizde de yükselecek subayların
değerlendirilmesi genelde değil de tanıdık çevre içinde
gerçekleştirilmiştir.Yalan,yanlış dosyalarla ordudan kaydı silinenler,bir güç
olarak kendilerini ekarte edenlerin karşısına dikilmişlerdir.Yargısız infazları
yapanlar da aynı çarkın dişlileri arasında öğütülürler!
Hemen, hemen tüm silahlı
kuvvetlerde,Yunanistan,Fransa,Amerika vd.Genelkurmay başkanlığı sınıf farkı gözetilmeksizin
kıdem esasına göre yapılmaktadır.Bir amiral genelkurmay başkanı olduğu gibi,bir
havacı da genelkurmay başkanı olabilmektedir.Türk Silahlı kuvvetlerinde
genelkurmay başkanları karacı sınıfından çıkmaktadır.Bunun tüm mahsurları
ortaya çıkmıştır.Yükselme korkusu ile bildiğini söyleyememek!Karacıların
genelkurmay başkanlıkları ülkemizi ve Türk Silahlı Kuvvetlerini bugünlere
getirmiştir. Sistem ivedilikle
değiştirilmelidir!GENELKURMAY Başkanlarımız:
Bütün dünya uluslarında;Havacı,Denizci ve jandarma
subaylarının başlarının üstünde kendi akılları ve özgür iradeleri vardır.Tüm
Karacı subayların da başlarının üstünde komutanlarının akılları ve mutlak
iradeleri vardır.Denize dayalı kültürlerde demokrasi ve özgür irade erken ve
sağlam olarak gelmektedir.kara kültürü de kuvveti ve gücü getirmektedir!Bir
uyarı yazımı tekrar okuyalım:
OSMAN TÜRKOĞUZ
İzmir;18 Eylül 2012.
İletme yazım:
Hayrette ve Dehşet
içindeyim!Sivil araçla nereye Beyler!Dinarın Çölovasında eşkıyaların hüküm
sürdüğü bir dönemde;yaşlı bir köylüden yardım etmesini istediğimde şu yanıtı
almıştım:"Sayın Komutanım;sizler,gelip geçicisiniz.Eşkıyalarımız bizlerle
kalıcı.Siz kanunu uygularsınız;eşkıyalar silahlarını kullanırlar.Size en çok
bir kuzu keseriz,kalırsanız altınıza yün yatak sereriz.Eşkıyaların karılarımıza
ve kızlarımıza yan bakmasına sesimiz çıkmaz.Ben,Cumhurbaşkanımızın bir ziyafetinde
bulundum,en küçük eşkıyaya sunulandan çok fakirdi,kadın bile yoktu.Beni sürekli
koru,her türlü yardımımı da al.Siz,daha çok gençsiniz!"
HÂKİMİYETİNİ YİTİRMEK=YENİLMEKTİR.
Bölücü Terör Örgütü militanları kaç kişilik gruplar halinde
dolaşıyorlarsa,mücadele de o miktar askeri güçle yapılmalıdır.Terör Bölgesinde
sivil otobüsle asker nakletmek,teröre yem vermektir.Daha önce de minibüslerle
korumasız 35 Askerimizin kanına girilmişti. Yalınız Muhkem karakollar
kurmak;davul ve zurna ile büyük askeri güçleri mücadeleye sevk etmek zayiat
vermek demektir.Önemli olan ALAN HAKİMİYETİDİR!Bendeniz,bunu 14 Nisan
1985’te;Terörle Mücadele konusunda, Konya’da oynadığımız plan tatbikatında en
büyüğümüze bile /Jandarma Genel Komutanı Sayın Orgeneral Mehmet Buyruk/anlatamamıştım!Terörist
dağda ise,mücadele de dağda sürdürülür.Operasyonla gidip,gelmek mücadele
değildir.Alan Hakimiyetini Teröriste bırakmak,halk desteğini de yitirmektir.Bir
otobüs dolusu Mehmetçiğimizi de bir teröriste yem vermektir!Saygılarımla.”Yazmış
ve yayımlamıştım.
Gelelim asıl anlatmak istediğim
ibretlik konumuza:
Avrupa’da her
hangi bir otele indiğinizde önce bir soru sorarlar:”Q’elest votre nasyonalité=Milliyetiniz
nedir?Dinini,mezhebini soran olmaz,isteseler de soramazlar.Bir Fransız Fransızım
der.Bir İtalyan da İtalyanım der.Ortaasyadaki Türkler de Kırgızım,Türkmenim, Azeriyem der.Dinlerini söylemek ihtiyacı
duymazlar.Bizdeki garipliğe ne buyurulur!Dinler,insanların iç alemlerinin bir
parçasıdır ve Tanrıya ulaşma yollarıdır.Hukuk,Ahlak,Örf gibi.”Efendim,bendeniz
Atatürkçüyüm ve koyu da Müslümanım!Bendeniz hem Türküm hem de
Müslümanım!”Türklük tek başına bir değer taşımıyor mu!İnsanların ulusal
nesepleri ilgilendirir diğer insanları.”Efendim;bendeniz her iki âlemde de
Türkoğlu Türküm!”Ben,ıslah ve iflah kabul etmez bir Atatürkçüyüm!”İnancım ve
inançsızlığım yalınız beni ilgilendirir!Samimi ve dürüst olmak
zorundayız.Saygılarımla. | 70fe0304f8d2 | [
"c4",
"culturax",
"fineweb2",
"hplt2"
] |
Güncel Kadın Sitesi
Yazar: adminKategori: Anne ve ÇocukTarih: 30 Kasım 2013
Çocuklarımız bu dünyadaki en değerli varlığımızdır. Çocuklarımızı doğru bir şekilde yetiştirmek onların hayatları boyunca mutlu olmasını, kendini bilen bireyler olmasını ve özgüvenli olmasını sağlar. Bu ise belli bir emek ve çaba ister. Bu yazımızda siz değerli ziyaretçilerimize çocuk Eğitimi’nden bahsetmek istedik.
Çocuklarımızı büyütürken onlara her şeyin en iyisini, en doğrusunu öğretmeye çalışırız. Bu doğru ve iyi kavramları kişiden kişiye değişmektedir. Bu nedenle doğru bilinen eğitme şekilleri aslında çok yanlış olabilmektedir. Çocukları disiplinli yetiştirmek adına onlara, bağırmak, şiddet uygulamak veya tehdit etmek çocukların psikolojisini kötü etkilemekte, çok büyük olumsuzlukların oluşmasına sebebiyet vermektedir. Uzman doktorlar çocuklarını disipline etmek isteyen anne babalara genellikle şunu önermektedir: Pozitif disiplin yöntemi!
Çocukların herhangi bir olay karşısında hata yapmaları durumunda onlara karşı sabırlı ve anlayışlı olunmalı; kızıp, bağırmak yerine onlara doğru olanı göstermek gerekir. Bu yöntem çocuğun gelişimini olumlu yönde etkiler. Böylelikle herhangi bir olay karşısında çocuğun bu olaya karşı pozitif yaklaşmasını ve ileride başarılı olmasını sağlar.
Araştırmalar sonucunda 2 yaş ve 3 yaş ile 4 yaş çocuklara bağırmak, şiddet uygulamak, korkutmak, kandırmak, cezalandırmak, zorla uyutmak, zorla yemek yedirmek gibi durumların çocuğun eğitimde yapılan çok büyük bir yanlışlık olduğu belirlenmiştir. Bu olumsuz yaklaşımlar yerine çocuğa karşı anlayışla yaklaşarak doğru olanı konuşarak göstermek, çocuğun sağlıklı gelişimine büyük katkı sağlar. | d47081960aeb | [
"c4",
"culturax",
"hplt2",
"vngrs"
] |
YE#24 : Limonlu CheesecakeKategori: Tartlar ve Peykekler, Yemek Etkinlikleri 9 Yorum var
Şimdi tatile çıkma zamanı... Tatile çıkmadan önce limonlu tarifler etkinliğine katılmayı cok istiyordum ama istediğim şeyleri yapmaya fırsatım olmadı. Yetişebilmek için son anda bu peynirli kek tarifini yapabildim. Hem kokusu hemde yoğun limon tadı ile yapımı gayet kolay ve lezzetli bir tatlı.
Blogumda daha once yazdığım bir limonlu kek tarifinin linkinide buraya aktarıyorum. Bence bir bakmadan geçmeyin derim.
Sevgiyle kalın.
- 500gr krem peynir
- 3 yumurta
- 1/2 bardak seker
- 1/4 cup limon suyu
- 1 limon kabugu rendesi
- Yeteri kadar kedidili biskuvisi
- Krem peyniri, krema haline gelene kadar mixerde şeker ile birlikte çırpın ve teker teker yumurtaları ekleyin. Ardından limon suyu ve limon kabuğu rendesini ekleyin.
- Yağlı kağıt serili kelepçeli kek kalıbına kedidili biskuvilerini sırayla dizin boşluk kalmayacak şekilde. Üzerine peynirli karılımı aktarıp önceden ısıtılmış fırında yaklaşık 55 dk pişirin.
- 1 gece dolapta beklettikten sonra servis yapın. | cd1786a7f2f8 | [
"fineweb2",
"hplt2"
] |
Elmalı tatlı yapmıştım onu resimleyemedim ondan iç malzeme artmıştı bende elmalı kurabiye yaptım.tarifi daha doğrusu malzemesi çok basit unutmadan yazayım.
Malzemeler:1 paket yumuşamış margarin,1 yumurta,1 kahve fincanı pudra şekeri(içine),3.5 bardak un,yarım kabartma tozu,1 vanilya.İç malzeme de elimde daha önceden kalan elma ceviz tarçın karışımı)
Hazırlanışı:Malum iç malzeme şekerle pişiriliyor.Yani elma rendelenip şekerle pişiriliyor bende daha önceden kaldığı için ölçü veremiyeceğim.Ceviz içi ve tarçın ekleniyor.Daha sonra malzeme yumuşak margarin ve yumurta pudra şekeriyle karıştırılıp diğer malzemeler eklenip yoğruluyor.Sonra iç malzeme bardakla kestiğim ve merdaneyle açtığım hamurun içine konup şekil verilerek(çatalla veya sade)kapatılıyor.Sonra 180 derecede üstü beyaz kalacak şekilde pişirilip soğuduktan sonra üstüne pudra şekeri serpiliyor.(kendimize yaptığım için pudra şekerini yedikçe serpiyorum.Bu yüzden servis etmedim hepsine pudra şekerini serpmedim yani.) | b055587feadb | [
"fineweb2",
"hplt2"
] |
“bir tür Türkiye”, Tarık Akan’nın çevresinde birleşmişti. O Türkiye ki,
yıllardır defteri dürülmek isteniyor(du). Yere göğe sığmıyan büyük çoğunluğunu
incelerseniz, Tarık Akan’ın seçkin kişiliğinde,
a)
Cumhuriyet’in bugüne
kadarki birikimleriyle oluşturduğu sanat insanları..
b)
Atatürk’e olan
bağlılığı, ülkeye sevgisi, laik ve Cumhuriyetçi kişiliği ve muhalif
karakteriyle bütünleşen ikinci büyük bir sevdalı insanlar kalabalığı..
c)
Ve üçüncü bir grup da bu
ülkenin sevgili insanları.. Çalışanları, arıları, karıncaları… Hayranları,
severleri, bu ülkenin insanları.. Düşünürleri, yaratıcıları…
Mutabakat oradaydı
sıralarda bir gazetemiz, üçe-beşe bölünmüş bu ülkenin yeniden bir araya gelmesi
gerektiği düşüncesiyle, bölünmüş ülke ve insanlarının ortak noktalarını ve
mutabık kalacakları “değerlerimizi ortaya çıkarmak” için söz hakkı dağıtıyor.
aranan mutabakatın büyük çoğunluğu dün Tarık Akan’ın cenaze törenindeydi!
da vardı, cenaze töreni de, camii de!
bu iktidar yoktu, Siyasal islamcı yoktu, temsilcileri bile yoktu.
devşirdikleri, yetiştirdikleri, zekası Homo
sapiens düzeyine ulaşamamış alt insan türlerinin ellerine verdikleri sosyal
saldırı silahlarıyla, Tarık Akan ve kişiliğinde yukarıda saydığımız tüm
değerlere saldırı planları içindeydiler… Bu terör galeyan çetesi üzerinden
siyasal vesayetinizi kaldırmadığınız sürece, onların sahiplerinın ve
ateşleyicilerinin adresi hep belli kalacaktır.
Tarhana çorbası değilse mutabakat
bir sürü şey var hepimizi birleştiren ve birleştirmesi gereken. Tarhana
çorbası, halk danslarına olan sevgi, lokum, kebab, dolma vb kastedilmiyor tabii
ki, veya bunları da birlik olmanın gereği sananların varlığını da belirtelim.
bütünlüğüyle Türkiye gibi bir ülkede mutabık mıyız?
Lider ile mutabık mıyız?
oluşturma düşüncesiyle (ki bu sayede Türkiye var) mutabık mıyız?
basın özgürlüğü, evrensel temel insan hakları ilkeleri ile mutabık mıyız?
ile mutabık mıyız?
olduğu sürece, Anayasa’nın özüne ilişkin bütün ilkelerine uyulması gerekliliği
konusunda mutabık mıyız? Yargı tarafsızlığı ve bağımsızlığında?
Eğitim mühendisliği zorbalığına karşı
ülkenin eğitim sisteminin bilimsel bilgiye, her türlü dini özgürlüklere dayalı
bir anlayışa, özgür ve eşitlik temeline dayanması, ve zorla bir dinci eğitim
mühendisliğinin asla bu ülke çocuklarına dayandırılamayacağı konusunda mutabık
mıyız?
şort koyduğu için biri kadını öldürmeye kalkışan ve “çıplak gördüğü” tüm
kadınları karısı olarak gördüğünü açıklayan şeyin, tüm ülke için bir tehdit
oluşturduğu ve hapishanede terbiye edilmesi gerektiği konusunda mutabık mkıyız?
Tarık Akan’ı yolcu eden, Türkiye’nin
büyük çoğunluğunun temsilcileri, bütün bu saydıklarımızla mutabakat
halindeydiler.
bu mutabakatın neresindesiniz?
14 yıllık pratik
dünkü büyük kalabalığının temsilcileri, bağımsız, özgür, gerektiğinde muhalif
olabilen sanat ve sanatçının kökünü kazımak için 14 yıldır çalışan bir iktidar
yapısı ve ülke gündemi ile mutabık değildi…
güzel insanlar biliyor ki, sanata karşı bu ilkel duruşu iktidarın, ülkeyi
yoksullaştırmayı amaçlıyor… Siyasal İslamcının dayanılmaz dışa vurumunu
gösterdiğini biliyor. Bu ülkeyi yoksullaştırdıkça; sanattan, düşünceden,
eleştiriden, muhaliflikten arındırdıkça, daha iyi yönetebileceğini- güdeceğini
düşünen bir siyasal İslamcı karakteri görüyor.
mutabakat arıyoruz…
Akan, sevgisini, sanatını, kişiliğini, gönlüğünü, zenginliğini paylaştırdığı ve
bu anlamda çok şey verdiği güzel insanlar, büyük bir borç ödemesi gösterisi
yaptı dün.
bir Türkiye töreni yaşadık.
Binlerce Tarık Akan okulu niye yok?
Akan, birikimini Taş Mektep’e
yoğunlaştırarak, bu ülkeye olan borcunu ödüyor 25 yıldır.
bunu yapabilecek güçte olanlar neredeler?
hepsinin birer “Tarık Akan Okulu”
yok.
tane, bin tane olsa, 100 bin tane olsaydı, bu ülke FETÖ insan mühendisliğine bırakılır mıydı?
gündemdeki İmam Hatip mühendisliğine?
19 Eylül 2016 Pazartesi / Bilim ve Siyaset – Cumhuriyet | cbae3bf42219 | [
"c4",
"hplt2"
] |
Merhaba arkadaşlar, uzun bir aranın ardından sonunda buradayım. Kızımın söz gecesinden sonra nişanımızın yakın olmasından dolayı, bu süre içersinde sizlerden uzak kaldım, ve bu aradan sonra tekrar bir başka tatlı telaşımızla açılışı yapmak istedim. Bu yoğun günler ve koşuşturmaca dan sonra geçtiğimiz hafta pazar günü nişanımızı gerçekleşitridik. Çok güzel çok anlamlı ve bir okadar eğlenceli bir gece oldu. Nişanı evde aileler arasında yapılmasını isteyen gençlerin bu istekleri doğrultusunda hummalı günler yaşandı, çarşı, alış veriş, nişan sepetleri hazırlığı, nişan bohçaları, evde ki ikramlar, kıyafetler derken o gün geldiğinde heyecanımız ikiye katlandı.
Damat tarafının hazırladığı nişan sandığı, ve bohçalarıyle birlikte diğer hediyeler teslim alınırken, bizim tarafımızdan hazırlanan nişan sepetleri ve bohçaları giderken teslim edildi. Herşeyi en ince detayına kadar düşünülmüş ve alınmış, hani tabri caizse gelen bohça ve sandığın içinde yok yok, karşlığında kız tarafı olarak ta laik olacak şekilde bizlerdeelimizden geldiğince hazırlamaya çalıştık.
Bir kaç teşekkür dileklerim olucak. Öncelikle İstanbul dan, sevgili dostum, fedakar arkadaşım Ayşen'nin (benhurum)
kızım için hazırladığı ve lavanta keselerini dağıttığımız "nişan sepeti" ve "nişan " yastığı" için buradan kendisine çok teşekkür ediyorum. O marifetli ellerinin değidiği bu şirin hediyeleri ve düşünceli jesti gercekten bizim için çok anlamlıydı.
Ve yine sevgili Örgücü Nine nin,
yine kızım için ördüğü ve yolladığı, pamuk ellerinden pamuk gibi "gelin şalı" için de kendisine çokk ama çok teşekkür ediyorum. Çok zarif ve güzel bir örnekle bütünleşen bu şalın da bizim için her zaman değeri bir başka olucaktır. (hediyelerimi kendi resimlerimle daha sonra sizlerle paylaşıcam)
Ayrıca, söz gecemizi paylaştığım yazıdan sonra içten dilek ve temennilerle beni yanlız bırakmayan, tebriklerini ve kutlamalarını esirgemeyen tüm dost ve arkadaşalarıma da çok teşekkür ediyorum. Bu teşekkürler le kalmayıp en kısa zamanda ziyaretlerinize gelicem.
Şimdilik hoşçakalın diyor, selam ve sevgilerimi yolluyorum. | 5bcba6b3779c | [
"c4",
"fineweb2",
"hplt2",
"vngrs"
] |
Nuri ÇAĞLAR/ŞARKÖY(Tekirdağ),(DHA)- TEKİRDAĞ’ın Şarköy İlçesi sahili Ramazan Bayramı tatilini geçirmek isteyen tatilcilerle dolup taştı. Otel, pansiyon ve kiralık evlerin dolu olması nedeniyle bazı tatilciler sahile çadır kurarak ya da araçlarında konakladı.
9 günlük bayram tatilini fırsat bilen tatilcilerin uğrak mekanlarından biri de Şarköy sahili oldu. Tatilcilerin bazıları denizde serinlerken, bazıları ise güneşin tadını çıkardı. Özellikle İstanbul’dan gelen yerli turistlerin ilgi gösterdiği sahilde, otel, pansiyon ve kiralık ev bulamayanlar şezlong üzerinde, çadırlarda ya da araçlarında geceyi geçirdi.
NÜFUS 10 KATINA ÇIKTI
Şarköy Kaymakamı Hamdi Üncü de, sahile giderek, incelemelerde bulundu. Kaymakam Üncü, tatilcilerin mağdur olmamaları için tüm önlemlerin alındığını belirterek, ilçeye arife gününden bu yana 140 bin araç girişi olduğunu, kışın yaklaşık 31 bin civarındaki nüfusun tatilcilerin gelmesiyle 10 katına çıktığını belirtti. Hamdi Üncü, tatilcilerin mağdur olmamaları için tankerlerle sahile su takviyesi yapıldığını ve ekmek fırınlarının 24 saat hizmet verdiğini söyledi. | edb8f80a17fb | [
"culturax",
"hplt2"
] |
Beslenme:
Artık bebeğiniz biberonu bırakmış, fincan veya bardaktan içebiliyor olmalıdır.
15 aylık bebek, kendini beslemeye çalışır, yiyecekleri parmaklarıyla ağzına götürebilir, kaşık kullanabilir. Elbette bu; etrafın, üstünün başının kirlenmesi anlamına gelecektir, fakat aşırı titizlik gösterip bebeği bundan uzak tutmayın.
Besin maddelerinin bebeğin boğulmasına yol açmayacak şekilde uygun büyüklükte parçalanmış olması gerekir.
İlk yıldaki kadar hızlı büyümediği için bebeğin iştahı azalmış olacaktır.
Bebek, artık aile sofrasındaki yemeklerle beslenmeli, 4 temel grup besini alması sağlanmalıdır ( Tahıl, Sebze- meyve, Süt ve süt ürünleri, Et, tavuk, balık ve yumurta ).
Gelişim:
Bu yaşta bebekler çok meraklıdırlar ve daima istediklerini yaptırmak isterler. Güvenliğini sağladıktan sonra, araştırıp keşfetmesine, merakını gidermesine izin verin.
Bu yaş çocuğu sizi taklit etmeyi sever. Örneğin, anne ev işlerini yaparken o da oyuncaklarıyla benzer şeyler yapabilir. Bu taklit hevesinden yararlanıp diş fırçalama gibi iyi alışkanlıklar kazanmasını da sağlayabilirsiniz.
Bu yaşta, öfke nöbetleri de görülür. Nöbet sırasında yapılacak en doğru şey, bebeğin güvenliğini sağladıktan sonra nöbeti görmezden gelmektir. Ona bakmayın, onunla konuşmayın ve sakinleşmesini bekleyin. Eğer, sergilediği şovun izleyicisi olmazsa devam etmesinin anlamı olmayacaktır.
Bu yaşta, sizden ayrılmada yoğun bir endişe yaşayabilir. Ona kısa süre için ayrıldığınızı, döneyeceğinizi söyleyin, ona görünmeden kaçmaya çalışmayın. Mümkün olduğunca, uzun süreli ayrılıklardan kaçının.
Bebek neler yapabilir?
Büyük bir merakla herşeyi inceler.
Kendini beslemeyi sever.
Eşyaları amacına uygun kullanmaya başlar, örneğin tarakla saçını taramaya çalışır.
Oyuncakları atmayı, yuvarlamayı,itmeyi, çekmeyi sever.
Desteksiz ayakta durur, yürüyebilir.
Yardımla basamakları tırmanabilir.
Ayaktayken eğilip yerden bir cismi alabilir.
3-6 kelimelik bir dağarcığı vardır.
Sesiyle dikkat çekmeye çalışır.
Etrafındaki cisimleri, kendince adlandırır.
Neden- sonuç ilişkisini anlamaya başlar.
Deneme- yanılma yoluyla kendince tecrübeler kazanır.
Gelişimi nasıl destekleyebilirsiniz?
Ona vereceğiniz peluş hayvanlar, bebekler, kitaplar, oyuncak arabalar bu yaşta her iki cinsiyet için de uygundur.
Müzik kutusu gibi müzikli oyuncaklar, vurup ses çıkaracağı oyuncaklar , yumuşak toplar, itip çekebileceği oyuncalar bu yaş çocuğu için gelişimini destekleyecek araçlardır.
Onun boyama ve çizmesine izin verin.
Ona kitap okuyun, şarkı söyleyin.
Neler yaptığınızı, etraftaki eşyanın adlarını söyleyin .
Yeni bir kelime öğretirken sık sık tekrarlayın, resmini veya kendisini gsterin.
Uyku:
Halen, gün içinde 1-2 şekerlemeye gerek duyar. Gece uykusu öncesi rutin programınıza devam edin. Uyku öncesi banyo ve bir masal okumanız onu uykuya hazırlayacaktır.
Güvenlik:
Plastik poşet, balon ve küçük sert cisimleri bebekten uzak tutun.
Kırılacak, kopacak parçaları olan, keskin kenar ve köşeleri olan oyuncaklardan kaçının.
Solunum yollarına kaçabilecek sakız, patlamış mısır, sosis, kuruyemiş gibi yiyecekler vermeyin.
Kibrit ve çakmakları ulaşamayacağı yerde saklayın.
Soba, fırın, ocak gibi ısı yayan cihazların yanında oynamasına izin vermeyin.
Ocakta arka bölmeleri kullanın, tencere,tava saplarını içeri çevirin.
Çocuğu arabada asla yalnız bırakmayın, yaşına uygun güvenlik koltuğu kullanın.
Taşıt trafiği olan yerlerde gözünüzü ondan ayırmayın.
Su dolu herhangi bir kabı hemen boşaltın.
Tüm ilaç, temizlik maddesi, kozmetik malzemeleri kilit altında bulundurun.
Bardak, şişe gibi şeylerde temizlik malzemesi saklamayın.
Not: buradan alıntıdır. | 2b7c42e4112e | [
"fineweb2",
"hplt2"
] |
Bu adama değmez deyip hiç konuya girmeyecektim. Ama iki satır yazarak bu sıkıntıyı
üzerimden atmam gerek.. Konu 1 Mayıs 1977 Taksim katliamı. Gezi tarafında Kürsü’ye
yakın konumda tepeden bakıyorum meydana. Kızım Mercan henüz anne
karnında 5,5 aylık, o kargaşada annesiyle birlikte yerde yatarken epey
çiğnendiler..
Çalıştığım gazetede de, henüz katliam olmadan,
heyecan vardı! O gün akşam mı ertesi gün mü anımsamıyorum, patron dahil
herkes gazetede idi ve haber ve fotoğraf seçimi ve kurgusu, Maocular ile Sovyet
yanlılar arasında çatışma üzerine kurulmuştu!
Devletin güçleri, MİT, Kontrgerilla/Gladio’nun
açıkladığı senaryoydu bu aynı zamanda.. “Devrimciler arasında” düşmanca
çatışmalar ve anlaşmazlıklar, onlara bu fırsatı yaratmıştı!
Sol militanlık döneminden derin pişmanlık
duyan bir tarihçi, yıllardır solun, solculuğun ne kadar kötü olduğu
üzerine teorik/pratik yazılar yazıyor The
Taraf’ta. Kapitalizmin nimetlerini öve öve bitiremiyor, bu iktidarı yere
göğe sığdıramıyor... Geçmişine söverken, gelecek hakkında ise söyleyecek tek
sözü yok. Çalıştığı üniversitesinde aynı bölüm, neredeyse Kurtuluş Savaşı olmamıştır diyen ders anlatıcılarla dolu!
Herhalde, dünyada bir zamanlar solcu olup da,
hayatını solu kötülemek için geçiren başka bir insan zor bulunur!
Solla yeni bir hesaplaşma fırsatı bulmuş bu
yılın 1 Mayısına giderken... 1977 katlimanını devlet/gladyo falan değil tamamen
solcuların birbirini öldürerek gerçekleştirmiş olacağını yazdı.. böylece
yeniden sahne ışıklarını kendi üzerine çevirdi!
Patronu da çok memnundur şüphesiz ki, sola
durmadan küfür edecek başka birini bulması kolay olmaz.. Bu tutumuyla, yerini
daha çok garanti altına aldığını hesap ediyor da olabilir!
Böyle birinin, katliamı da solcuların üzerine
yıkmasında bir anormallik bulmam! Kurduğu düşünce sistematiğinin doğal
uzantısıdır, kendisi için! Bu tür kimselerin yapacağı hiç bir şey beni
şaşırtmaz.
Ama şu şaşırtır: “Bilimci” ve “tarihçi”
sıfatıyla bile düşünmekten kendini arındırmış olması! En azından bir şüphe,
bu konuda 35 yıldır biriktirilenleri merak edip araştırma gereği duymama!
Öğrencilerini bu kişinin dersleri konusunda uyarıyorum! Anlattıklarını
olduğu gibi kabul yerine, sorarak ve irdeleyerek gerçeği aramalılar!
Bu ilginç kişinin ileri sürdükleri üzerine, Ertuğrul
Özkök ve Milliyette yazan bir başka yazar tam anlamıyla atladı! Özkök,
solcular arasında işlenen bir cinayeti örnek göstererek, katliamın
kahramanlarının da solcular olabileceğini ileri sürdü. Bu da ayıptır! Solcular
arasında çatışmalar yeni değil. Birbirlerini yiyerek, vurarak “büyümek”
anlayışları vardı! Ama 1 Mayıs Katliamını bu çatışma üzerinde kurmak?!
O dönemin ağır ceza savcısı olan ve katliamı
araştıran en yetkili kişi olarak Çetin Yetkin’in açıklamalarını da mı
görmüyorlar! Yetkin’in dünkü Aydınlık’taki belgelerle anlatısına baksınlar.
Diyor ki sonuç olarak: “Katliam, 12 Eylül
1980 askeri darbesine giden sürecin başlangıcıdır”. 30 savcı
görevlendirilmiş, 40’a yakın insanda mermi yarası ve mermiler bulunmuş, ama
polisin bu mermilerle yaralar arasındaki ilişkiyi bile araştırması önlenmiş!
Özkök’ün 12 Eylül sevgisi bilinir. Gerçekten
büyük çoğunluk için canını kurtarma olmuştur. Ama bu darbenin hazırlık
aşamalarında ve darbe sonrası öldürülenler, çekilen eziyetler? Neden bu darbe
yapıldı acaba? Soru da mı sormak yok!?
The Taraf’ın “Demokratlığı”
Tarihçinin yazdığı The Taraf’tan iki yazar istifa etti. Bu kadarına dayanamazlarmış.
Bu gazetenin, Ergenekon olaylarının patlamasından tam iki ay önce yayın
hayatına sokulduğunu anımsatırım! Sahiplerinin para bulmak için gezdikleri
yerler, kurdukları cemaat ilişkileri üzerine dolaşan karanlık dedikodular
ortalıkta duruyor henüz..
Bu gazetenin, Ergenekon, Balyoz, Odatv vb
gibi operasyonlarının uygulayıcı projesi olarak yayın hayatına atıldığına
ilişkin, çok mantıki çıkarsamalar var.
Ergenekon ve bağlantılı bütün operasyonlar bir
bir çürümüştür, bazı operasyonlar tamamen fos çıkmış ve tek tutuklu sanığı bile
kalmamıştır. Dünyanın bugüne kadar görmediği sahtekarlıklar, dijital uyduruklar
üzerinden sürdürülen davaların, Ordu’yu, Cemaat ve iktidar muhaliflerini
diskalifiye etme operasyonu olduğu açıkça ortaya çıktı!
Ama suçsuz insanlar içeride, aileler perişen!
Herşeyi bırakın, Soner Yalçın’ın Samizdat’ını
okuyun yeter! Yaşadığımız ve yaşamakta olduğumuz alçaklıklar konusunda bir
fikir sahib olmak için..
Bugün, yayın yönetmeni kişinin, iktidarbaşını
hedef alan sözde “demokrat” yazılarını, Gülen- Erdoğan iktidar çatışmasının
ürünü olarak görün. Bu çatışma derinden sürerken ve özellikle de açıkça
patlak verdikten sonra, The Taraf da Erdoğan’a arada sırada, kavga kızışınca da
düzenli “çakmaya” başladı!
Ayrılanlar şüphesiz ki bu durumu gördüler. 1
Mayıs iyi bir bahane oldu, orada kurulan tuzaktan kaçmak için! Şüphesiz akıllı
davranıp The Taraf’a küfretmediler, çünkü The Taraf, aynı zamanda kendi
geçmişleri!
Belki zamanı gelince yazarlar!
--10 Mayıs 2012 / Bilim ve Siyaset – Cumhuriyet | 9db95ea8f40a | [
"c4",
"culturax",
"fineweb2",
"hplt2",
"vngrs"
] |
AKP iktidarının
çökerttiği Türkiye Bilimler Akademi’sinden dün sabaha kadar elektronik posta
yoluyla istifalarını bildiren 56 Akademi Üyesi’nin ismini açıklıyorum:
Şeref Üyelerinden:
Çiğdem Altay, Güven Arsebük, Engin Bermek, Cumhur Ertekin , Hamit Fişek,
Mithad İdemen, Oğuz Kayaalp, Doğan Kuban, Yalçın Mengi, Orhan Öztürk, Erdoğan
Şuhubi, İlhan Tekeli, Ayhan Ulubelen.
Asli üyelerden:
Okan Akhan, Engin Akkaya, Ahmet Alkan, Ali Alpar, İvet Bahar, Fevzi
Daldal, Ayhan Sıtkı Demir, Hilmi Demiray, Tekin dereli, Miral Dizdaroğlu,
İsmail Hakkı Duru, Burak Erman,
Ayşe Erzan, Erol Gelenbe, Naci Görür, Sami Gülgöz, Aytemiz Gürgey, Metin
Gürses, Rahmi Güven, Mahmut Hortaçsu, Gürol Irzık, Ataç İmamoğlu, Çağlar
Keyder, Ahmet Oral, Derin Orhon, Mehmet Özdoğan, Namık Kemal Pak, Şevket Pamuk,
Önder Pekcan, Bülent Sankur, Celal Şengör, Tosun Terzioğlu, Aslıhan Tolun,
Pekcan Ungan, Ali Ülger, Hasan Yazıcı, Yücel Yılmaz, Ersin Yurtsever.
Asli üye adaylarından:
Ömer Dağ, Adem Levend Demirel, Ahmet Gül, Alphan sennaroğlu,
Ali İzzet Tekcan.
Böylece 138 Akademi
üyesinden 56’sı, yani yüzde 41’i istifasını sundu. Çok sayıda üyenin de ıslak
imzalı istifalarını bayram sonrası Akademi’ye ileteceği bildirildi. Tam üye
listesine baktığımda, eğer yanılmazsam, en az 30’a yakın üyenin de istifa
edeceğini sanıyorum.
Süreç tamamlanınca,
artık geride kalanları da Başbakan’ın, Cumhurbaşkanı’nın, atama için
kullanacakları araçların, aracı kurumların, YÖK başkanının, cemaat(ler)in, akit
–makit gibi bilim ve aydınlanmış toplum düşmanlarının sımsıcacık kollarına,
bağırlarına, inayetlerine, emir ve talimatlarına teslim ederiz.. Orada, yeni
gelenlerle güzel güzel siyasi akademicilik oynarlar, al gülüm-ver gülüm!
Biraz gelen önerilere
yer verelim:
“4 Kasım 2011 tarihli Cumhuriyet Bilim Teknoloji'de çıkan yazınızda,
TÜBA ile ilgili yaptığınız, sorunun temelde Akademinin kurulurken hükümete
bağlı olmasından kaynaklandığı saptamasına tümüyle katılıyorum. Bence şimdi
yapılacak olan tek şey, mevcut TÜBA üyelerinin toptan istifa ederek aralarına
yeni üye almaksızın hepsi birden TÜBA yerine TÖBA (Türkiye Özgür Bilimler
Akademisi)'yı kurmasıdır. İçi boşolacak olan TÜBA'ya hükümet ve ona bağlı
kuruluşlar yeni üyeler atayacaktır. Fakat bunlar gerçek bilim insanı olmayan,
mevki makam düşkünü birtakım ünvanlı kişiler olacak. Onların da TÖBA üyeleri
karşısında ne yurt içinde ne yurt dışında esamisi okunacaktır.
Ömer Naci Soykan
“Son günlerde KHK ile Türkiye’deki nerdeyse tüm kurumlar altüst edildi,
birçok kurumun niteliği ve amaçları tamamen yok edildi. Siz kişisel olarak bu
dönem içinde kamuoyunu
bilgilendirmek ve aydınlatmak için
elinizden geleni en güzel şekilde yaptınız. Ama ne yazık ki bu süreç içinde
üniversite üyelerinden... hiç ses çıkmaması gerçekten çok düşündürücü. Bu
durum, aydın, bilim adamı ve toplumun önde gelen insanları olarak ne kadar
duyarsız ve ne kadar kendi önceliklerini toplum menfaatleri ve geleceğinden
daha ön planda tuttuklarının bir göstergesi gibi algılanabilir.
Bilim insanlarının, bilimyapmak kadar, bilimi topluma
yaymak, ülke geleceğini daha aydınlık yarınlara taşımak gibi görevleri olduğu
hiçbir zaman unutulmamalı. Ama ne yazık ki, hertürlü geri gidiş ve çağdışı
uygulamalar karşısında bile, belki de ufak kazanımlar veya menfaatler uğruna,
gerçek aydın ve bilim adamı olarak
seslerini çıkarmaktan veya yazmaktan kaçınmaktalar... Türkiye’nin, bilimin ve
toplumun geleceğini düşünen herkesin Atatürk’ün Nutkunu ve Eskişehir- İzmit konuşmalarını
tekrar dikkatle okumalarını özellikle öneririm.”
Cahit Helvacı
İktidar, toplumun bütününü, heryeri, herşeyi, sürü halinde
güttüğü binlerceyle, onbinlerceyle işgal ediyor!
Hiç bir şey geride bırakmamacısına!
Akil ve özgür beyin, en azından bu büyük
işgal karşısında, siyasi taraf tutmayı bir kenara bırakarak, iktidar
kalabalığına karışmadan, kendi benliğini ve birey olarak varoluşunu korumayı
düşünmelidir, derim..
Ama boşa konuştuğumu
da bilirim! Yoksa bu durumlara düşmezdik!
--7 Kasım 2011 / Bilim ve Siyaset- Cumhuriyet | f6aaca19892d | [
"c4",
"culturax",
"fineweb2",
"hplt2",
"vngrs"
] |
8 Mart Dünya Kadınlar Gününde sevgili Mamonteka'nın organize ettiği Lush Gordion mağazasına Ankaralı bloggerlar olarak davetliydik.Sanırım Lush Lansmanı ile ilgili en geç yazı yazan benim ama maalesef fotoğrafların azizliğine uğradığım. Lush çalışanları bize ürünleri büyük bir sabırla ve incelikle tek tek anlattılar, demoları gösterdiler, sorularımızı yanıtladılar.
Ayrıca bizim için çok lezzetli, harika görünümlü ikramlar hazırlamışlardı. Zuhal Hanıma ve tüm Lush Gordion çalışanlarına çok teşekkür ediyorum.
Lush; taze el yapımı kozmetik üreten, ürünlerinin üzerinde ürünü kimin bulduğu , üretim ve son kullanma tarihleri yazan ince düşünceli bir marka. Benim için en önemli olanları ise ürünlerinde yok denecek kadar az katkı maddesi bulunması ve kesinlikle hayvanlar üzerinde test yapmamaları.
Gelelim lansmana; Lush'ın en çok beğenilen, banyo keyfi yapmayı sevenler için birebir banyo balistiklerini tek tek denedik. Görünüm ve koku açısından gerçekten muhteşemler.
Cilt Bakım köşesinde her cilde, her ihtiyaca göre ürünler bulmak mümkün. Benim gibi hassas ve alerjik cildi olanlar için; hem katkı maddesi olmayan hem de derinlemesine nemlendiren kremleri ben çok beğendim. Ayrıca çok güzel kokuyorlar :)
Emotional Brilliance kozmetik bölümü ise hem cıvıl cıvıl hem de çok eğlenceli çünkü orada sizi bekleyen bir oyun var. Renkli küçük tabletlerin bulunduğu bir çark var ve o an size en yakın gelen üç rengi seçiyorsunuz, renkler de size kişiliğinizi anlatıyor. İlginç ve eğlenceli bir oyun, online olarak buradan da oynayabilirsiniz.
Sırada en sevdiğim sabunlar bölümü var. O kadar çeşitli, o kadar güzel kokulu sabunlar var ki seçmekte çok zorlandım açıkçası. Cildim biraz kuru olduğu için aynı zamanda nemlendirici özelliği olan ve tabi ki güzel kokan bir ürün istiyordum, hepsi çok güzeldi ama sonunda Sultana of Soap aldım.
Bu stick şeklinde olanlar ise her biri birbirinden hoş kokan Lush'ın koku ürünleri. Dudak bakım ürünlerinin kokusu, tadı ve yenilebilir olması (evet yenilebilir) çok yaratıcı ve kullanışlı. Lush markasını farklı yapan ve bir adım öne geçiren özelliklerden biri ise, kişiye özel tester imkanı sunmaları. Şampuan ve saç kremi gibi ürünleri de sizin için minik kaplara koyuyorlar ve deneme imkanı sunuyorlar.
Bize özel hediyeleri de vardı; true göz farı "odak" (doğru yolda olduğumu söylüyor :)) saça parlaklık veren ultimate shine kalıp şampuan ve henüz piyasaya çıkmak üzere olan fun mavi oyun hamuru şeklinde çok yönlü kullanımı olan şampuan, banyo köpüğü ya da siz ne için kullanmak isterseniz.
NOT: Fotoğraflarda bana büyük yardımı dokunan, kendi fotoğraflarından gönderen Gökçen'e de çok teşekkür ederim. Fotoğrafların bir kısmı ona aittir. Çok güzel vakit geçirdik ve çok tatlı insanlarla tanıştım. Umarım böyle buluşmaların devamı gelir :) | 3e105c4b6f1b | [
"fineweb2",
"hplt2"
] |
TUNCELİ, (DHA)- TUNCELİ Valiliği, Demokratik Bölgeler Partisi (DBP) İl Başkanlığı'nda yapılan aramada, çok sayıda giyim eşyası, dijital malzeme, örgütsel yayın ve doküman bulunduğunu ve el konulduğunu açıkladı.
Açıklamada, Emniyet Müdürlüğü'ne yapılan ihbarda Demokratik Bölgeler Partisi (DBP) İl binasında terör örgütüne ulaştırılmak üzere çok sayıda kışlık malzeme, battaniye ve giyim eşyası bulunduğu öne sürüldü. İhbar üzerine Cumhuriyet Savcısının talimatı ile dün saat 20.00 sıralarında arama yapıldığı belirtilerek, "Yapılan arama sonucunda; çok sayıda giyim eşyası, dijital malzeme, örgütsel yayın ve doküman bulunmuş olup Cumhuriyet Savcısının talimatıyla bulunan malzemelere el konulmuştur" denildi. | 9b704f06a8cf | [
"fineweb2",
"hplt2"
] |
Şahismail GEZİCİ/ ELAZIĞ (DHA)- CUMHURBAŞKANI Başdanışmanı Şeref Malkoç, konferans için geldiği Elazığ'da yaptığı konuşmada, "Biz Kılıçdaroğlu'nun ıslah edilmesi gereken bir insan olduğu kanaatindeyiz. Cumhuriyet Halk Partisi'ndeki aklı başında insanlar Kılıçdaroğlu'nu alsınlar, tam teşekküllü bir hastaneye getirsinler" dedi.
Elazığ'da Nurettin Ardıçoğlu Kültür Merkezi'nde Sivil Toplum Kuruluşları Platformu ve Elazığ Belediyesi işbirliğiyle düzenlenen 'Yeni Anaya ve Başkanlık Sistemi' konferansına Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Şeref Malkoç, Vali Murat Zorluoğlu, milletvekili Ömer Serdar, Belediye Başkanı Mücahit Yanılmaz, eski milletvekili Sermin Balık, il başkanı Ramazan Gürgöze, STK temsilcileri ve partililer katıldı. Konferans öncesi gazetecilerin sorularını yanıtlayan Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Şeref Malkoç, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın uzun zamandan beri Anayasa'nın yenilenmesini istediğini belirterek şunları söyledi:
"Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayip Erdoğan'ın uzun zamandan beri söylediği husus, anayasanın yenilenmesi hususudur. Yeni bir anayasa yapılması hususudur. Sayın Cumhurbaşkanımız bu konudaki çalışmalarını sürdürmektedir. Tabi bunun için siyasetin, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin adım atması gerekiyor. Bunu isteyen arzu eden parti Ak Parti'dir. Onun da milletvekili sayısı 317. Mutlaka diğer partilerden destek olması, aranması gerekiyor. Partili cumhurbaşkanlığı meselesi bunun önünde bir engel değildir ve yahut da partili Cumhurbaşkanlığını telaffuz eden arkadaşlarımız, yeni anayasa talebinden vazgeçmiş değillerdir. Bir ara formül olarak düşünülebilir ama Türkiye 2023 hedefine yürüyecekse, Cumhuriyetimizin 100'üncü yılında dünyadaki ilk 10 ülke arasına girecekse, 2071 hedefine yürüyecekse, fert başına düşen milli gelirimiz 9500-10000 dolardan 15200 dolara çıkacaksa, ihracatımız 100'üncü yılda 500 milyar dolara çıkacaksa bu ülkenin anayasasının yenilenmesine ihtiyaç vardır. Zaten milletin de isteği arzusu yüzde 90 budur. Bunun önünde hiçbir siyasi partinin veya siyasetçinin durması mümkün değildir. Bugün önünde durur duvar örmeye çalışır ama milletin yeni anayasa talebi kabarır gelişir ve bunun önünde duran siyasileri sandığa gömer" dedi.
“KILIÇDAROĞLU ISLAH EDİLMELİ, HASTANEYE GETİRİLMELİ"
Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'nun Başkanlık sistemi ile ilgili "Böyle bir başkanlık sistemini kan dökmeden gerçekleştiremezsiniz" sözlerine de tepki gösteren Malkoç şöyle devam etti:
“Sayın Kılıçdaroğlu'nun açıklamaları talihsiz bir açıklamadır. Bir siyasetçinin söylememesi gereken şeydir. Hele ana muhalefet partisi liderinin hiç telaffuz etmemesi gereken bir konudur. Cumhuriyet Halk Partisi ana muhalefet partisidir. 10 binlerce üyesi vardır. Milyonlarca oy almıştır, taraftarı vardır. Böyle bir kitlenin başında bulunan bir genel başkanın dilinden ağzından kan çıkmamalıdır, dilinden kan damlamamalıdır. Bu yanlış bir şeydir. Siyasetçinin sermayesi sözüdür. O sözü ne kadar güzel söylerse milletin ufkunu açar, milletin gönlünde yer eder. Ama siyasetçinin dilinden kan damlarsa, siyasetçinin ağzından kan çıkarsa önce kendine zarar verir sonra partisine zarar verir, sonra milletine, Türkiye'nin menfaatlerine zarar verir. Biz Kılıçdaroğlu'nun ıslah edilmesi gereken bir insan olduğu kanaatindeyiz. Ben daha önce de ifade etmiştim tekrar söylüyorum. Cumhuriyet Halk Partisi'nde aklı başında insanlar vardır. Lütfen bu insanlar, sağduyulu insanlar Kılıçdaroğlu'nu alsınlar, tam teşekküllü bir hastaneye getirsinler. İyi psikiyatri kliniği olan bir hastaneye getirsinler. Aksi takdirde hem partisine, hem kendisine ve ülkesine zarar veriyor. Sayın Kılıçdaroğlu niye bunları yapıyor bunu da milletimizin ferasetine bırakıyorum."
Konuşmasının ardından salona geçen Malkoç'a bir partilinin elini öperek zarf uzatması salonda gülüşmelere neden oldu. Malkoç daha sonra katılımcılara Yeni Anayasa ve Başkanlık Sistemi'ni anlatı. 400 kişilik salonda çoğu yerin boş kalması ise dikkat çekti. | f8b3f489cbe7 | [
"c4",
"culturax",
"fineweb2",
"hplt2"
] |
-haslanmış makarna
-soanla kavurulmuş kuşbaşı tavuk eti
-hazır yufka
hazırlanışı : el tavayı bol yağı ile yağılayın,yufkayı büzdürerek ve dışarı sarkaçak şekilde el tavaya yerleştirin ,süzülmüş makarnayı döşeyin üstüne yufkayı kapatacak kadar ,kavurulmuş soan ve eti sepeleyin üstüne ( ben bol soanlı yaptım,tabi'ki ette var) ,sarkan yufkayı makarnaların üstünü kapatın,kısık hateşte altını kızarttın,sonra büyük tepsiye koyarak ters çevirin ve kızarttın .El tavada daha pratik ,fırında o kadar lezzetli olmuyoru .
Aynısını sadece bol soan ve kıyma kavurup yapabilirsiniz. | d07cd4f912a6 | [
"fineweb2",
"hplt2"
] |
Thomas Ateli
Özellikle femur gövdesi kırıkları sonrasında alt ekstremitelerin yaralanmalarında traksiyonu sağlamak amacıyla
a) Thomas ateli
b) 15 cm genişliğinde flanel bandaj
c) Gamgee sargısı
d) 15 cm genişliğinde 2 adet kaliko bandaj
e) Mezura
f) Emniyetli toplu iğneler
g) Makas h) İğne
i) Pamuk j) Blok
İşlem için 1 doktor ve 3 hemşire gereklidir. Doktor önerisine göre uygun analjezi uygulanır.
1. İşlem hastaya anlatılır. Önce deri ekstensiyonu uygulanacaktır.
2. Hastaya rekümbent veya semi rekümbent pozisyon verilir, yaralanan bacak açılır.
3. Bacağın kasık çevresinden ölçümü yapılarak atelin boyutu belirlenir; bu ölçüme ödem için 5 cm eklenir. Bacağın iç yanından kasık-topuk ölçümü yapılarak atelin uzunluğuna 25 cm eklenir. Atel, ayağın tam plantar fleksiyona geçmesine izin verecek uzunlukta olmalıdır.
4. Doktor traksiyon atelini bacaktan geçirerek, kasık seviyesinde yerleştirir.
5. Bir hemşire uygulama sırasında kırık bölgesini destekler.
6. Diğer hemşire atelin boyutlarına göre herbiri yaklaşık 60-90 cm olacak şekilde 6 flanel bandajı keser.
7. Bir hemşire, flaneli sedyenin bir yanından, hastanın ayak topuğunun biraz üzerinden atele uygular.
8. İkinci hemşire flanel bezleri metal bara sararak uçlarını ortada birleştirir. Üçüncü hemşire bu uçları alır, hastanın bacağının altından geçirerek tekrar ikinci hemşireye uzatır. Üçüncü hemşire çengelli iğne ile bu sargıları tespit eder.
9. Gamgee bezi bacağın altına gelecek şekilde atelin üstüne yerleştirilir. Gamgee'den bir ped hazırlanarak dizin altı desteklenir.
10. Doktor traksiyon sargısını Thomas ateline tespit eder.
11. Atelin ucu bir blok üzerine bağlanır.
12. Atelin üzerine kaliko bandaj uygulanır. Bu bandaj atelle beraber biri dizin altında, diğeri de üstünde olmak üzere sarılır. Diz fizyoterapi uygulamaları ve gözlem için açıkta bırakılır.
13. Hasta rahatlatılır ve servise gönderilir.
Thomas Atelizaman: 2/24/2010
Thomas Ateli | d2129b7b2e17 | [
"fineweb2",
"hplt2",
"vngrs"
] |
Bebek Aşı Takvimi, Bir Aşı takviminin belirlenmesi
Çocukların Aşı Takvimi
Aşı takvimi belirlenirken birçok epidemiyolojik, teknolojik, lojistik ve sosyoekonomik unsur göz önünde bulundurulur. Ayrıca bu takvim, kolay uygulanabilmen ve toplum tarafından kabul edilebilmelidir.
Aşılamaya yalnızca hastalığın toplum açısından, düzeltilebilecek bir halk sağlığı sorunu yarattığı zaman ve eğer elde etkili aşılar varsa başvurulmalıdır.
Epidemiyolojik açıdan, uygulamalar arasında uzunca süreler bırakılmaması tercih edilir. Çocuklar, mümkün olduğunca çabuk ve erkenden aşılanmalıdır. Ayrıca bazı aşıların (kızamık) yaşla ilgili immünolojik etkinliği veya epidemiyolojik faktörler de (oral poliomyelit aşısının enterovirüsler etkisiyle istenilen sonucu vermemesi) göz önünde tutulmalıdır.
Aşı takviminin, toplum tarafından kabul edilebilir olması gerekir. Bu bakımdan şu noktaların üzerinde durulmalıdır:
- Toplumun mevsimsel ve günlük çalışma zamanları,
- Ulaşımı zorlaştıran hava değişikliklerinin mevsimi,
- Bağışıklama programına engel ya da destek olabilecek kültürel gelenek ve inanışlar.
Uygulama açısından bir aşı takvimi, her çocukta mümkün olan en az sayıda aşılama işlemini ve birçok aşının eşzamanlı olarak yapılabilmesini öngörmelidir.
Son olarak da aşılar, her zaman için gereken soğuk koşullarda (buzdolabı) saklanmalıdır.
Aşı takvimi, ekipten ekibe değişebilmektedir. Bir bağışıklama programının başarılı olması isteniyorsa, enjeksiyonların zamanlaması üzerinde titizlikle durulmalıdır; yıllık aşı sayısının ikiyi ya da üçü geçmemesi gerekir. Bugün kullanılan bağışıklama takvimlerinin hemen hepsi, bu kurala uymaktadır.
DSÖ tarafından GBP (genişletilmiş bağışıklama programı) çerçevesinde önerilen aşı takvimi, şu şekildedir:
Bebeklerin Aşı Takvimi
Yaş -----------------------Aşılar
Doğumda BCG + Oral polio
6. haftada DTP + Oral polio
10. haftada DTP + Oral polio
14. haftada DTP + Oral polio
9. ayda Kızamık
15. yaşta Tetanoz
GBP yakınlarda, oral polio aşısının doğumda, BCG ile birlikte uygulanmasını önermiştir.
Epidemiyolojik duruma bakılarak, bu takvime 3 aşı daha eklenebilir. Bunlar sarı humma, meningokok A+C ve hepatit B aşılarıdır.
Bu aşı takvimi, tatmin edici bir soğuk zincire ve kalifiye personele sahip sürekli bir aşı merkezi açısından idealdir. Basitleştirilmiş EPI çizelgelerinde yalnızca, 4-6 ay arayla iki enjeksiyon yapılması söz konusudur. Bu çizelgelerde DTCOO aşısı, konsantre bir inaktive poliomiyelit aşısıyla (lmovax Polio) birlikte uygulanır.
Oral poliomiyelit aşısının gelişmekte olan ülkelerdeki kullanımı, nispeten etkisiz olması nedeniyle pek güvenli sayılmamış ve inaktive aşı araştırmaları yoğunlaştırılmıştır.
Bazı biyolojik ve lojistik zorlukları, biyoteknolojik yeniliklerle yenmek mümkün olmuştur. Nitekim bazı yeni sellüler substratlar (VERO hücreleri) ve aşı üretimindeki yeni teknolojik gelişmeler, daha antijenik ve daha ucuz aşıların geliştirilmesine olanak tanımıştır. İnaktive bir poliomiyelit aşısı olan Saik aşısı, buna örnek gösterilebilir ve biyoteknolojik keşiflerden faydalanılan ilk aşı olmuştur.
Kuzey yarımküre ülkeleri, güney yarımküredekilerin, çocuklarında ihtiyaç duyulan yaşamsal öneme sahip aşıların gerektirdiği harcamaları yapamadıklarının farkındadır. Ayrıca son yıllarda dünyanın her yanında kendini gösteren ekonomik kriz, mevcut durumu daha da kötüleştirmiştir. Ancak ulusal ya da uluslararası, özel ya da resmi birçok kuruluşun Dünya Sağlık Orgütü'ne, Üçüncü Dünya ülkelerindeki bagışıklama programlarının finansmanında yardımcı olmaları, cesaret verici bir gelişmedir.
Bebek Aşı Takvimi, Bir Aşı takviminin belirlenmesi | 8f40bbae893f | [
"c4",
"hplt2"
] |
İster kadın ister erkek olsun, ayakkabı görünümüne önem veren herkes için tam manasıyla bir tutkudur. Zira ayakkabı modellerinin yanı sıra materyali, ayağa uyumu, rahatlığı ve kıyafetlere uyumluluğu ile kişinin ayakkabısına olan bağ kendiliğinden meydana gelmektedir.
Özellikle çalışan kişiler için ayakkabı seçimi oldukça önemlidir. Öyle ki neredeyse tüm gün ayağında olan ayakkabı, sahibi için bir nevi imaj sembolüdür. Bu imajı doğru bir şekilde yansıtabilmek için de ayakkabının, yerine ve kıyafete uygun olarak seçilmiş olması gereklidir. Beta Ayakkabının zengin model çeşitliliği, ayak sağlığına zarar vermeyen materyalleri ve beden anatomisine uyumlu olan tasarımları ile imajını doğru yansıtmak isteyen ve şıklığın yanında rahat ve sağlıklı da olmak isteyen herkesin ihtiyacını karşılamaktadır. Şık, dayanıklı ve zengin model çeşitliliğinin yanı sıra ulaşılabilir fiyatlara sahip olan Beta Ayakkabı, kaliteyi uygun fiyata sunmaktadır. Bu özellikleri ile Beta Ayakkabı, senelerdir kişilerin ayakkabı alışverişi tercihlerinde üst sırlarda yer almaktadır.
Beta Ayakkabı, her sezon değişmekte olan tasarımlarında ayakkabı modasını yakından takip etmektedir. Hatta öyle ki özgün ayakkabı modeli tasarımlarıyla çoğu zaman ayakkabı modasına yön verebilen bir markadır da Beta. Hal böyle olunca Beta Ayakkabı, ayakkabı modeli seçerken ayakkabının rahatlığının yanında, modayı takip ediyor olmaktan keyif alan kişilerin zevkle giyeceği ayakkabılar üretmektedir.
Kadınlar için sandaletten terliğe, stilettodan babete, günlük ayakkabıdan espadrile, spor ayakkabıdan şık modellere, botieden bota, sneakerstan çizmeye kadar yazlık, kışık ve mevsimlik olarak her mevsime uygun, dayanıklı, şık, günün modasına uygun ayakkabı modelleri bulunan Beta Ayakkabı’nın, tıpkı kadın ayakkabı modellerinde olduğu gibi, erkek ayakkabı modellerinde de bot, spor, şık ve günlük ayakkabı modelleri bulunmaktadır.
Beta Ayakkabı’nın hem kadın hem de erkek ayakkabı modellerinin üretiminde deri, kumaş ve sağlığa zararsız suni deriden meydana gelmiş olan materyaller kullanmaktadır. Üretiminde kullanılan materyalinin yanında anatomik tabanı sayesinde Beta Ayakkabı, sağlıklı ayakkabı arayışında olanların da ihtiyaçlarını tam manası ile karşılamaktadır. Tam da bu nedenle Beta Ayakkabı, onu bir kez olsun kullanmış olan herkes için bir tutkuya dönüşmüştür! | a01b2175f407 | [
"fineweb2",
"hplt2"
] |
Karga BüLBüL'ü fena kıskanırmış. Ne zaman BüLBüL şakımaya başlasa bed sesiyle onu bastırmak için bağırmaya başlarmış. BüLBüL arada kızsada en iyi bildiği işi yapmaya devam eder, daha büyük aşk'la şakıyıp dururmuş. Karga bakmış ki bu yolla BüLBüLü susturamayacak kurnazlık düşünmüş. Her zamanki gibi seher vakti şakımaya başlayan BüLBüL'ün yanına sokulmuş. "BüLBüL kardeş boşuna ötüp durma" demiş. 'Neden?!' diye sormuş BüLBüL.
Karga kıskançlığının zehrini dostça sunmuş. "Bak" demiş, "Sen her seher vakti GüL için şakıyor onun için göz yaşı döküyorsun. Ama GüLyağını eller sürünüyor. GüL sana yar olmuyor." BüLBüL şöyle bir duraksamış, karganın sözleriyle içindeki vesvese örtüşmüş. Doğru diye düşünmüş. 'Peki sence ne yapmalıyım?!' Karga en doğrucu sesiyle cevap vermiş, "GüL'ü bırak dostum insanlar için ötmeye başla. O zaman GüL'de senin olur, GüL'ü koklayanda, GüL yağını sürünende." Karganın öğüdünü tutan BüLBüL insanların arasına karışmaya karar vermiş. O gün bu gündür insan oğlu seherde BüLBüL ile değil, kuşlukta karga sesiyle uyanırlarmış.. | 39e268097797 | [
"c4",
"hplt2"
] |
19 Eylül 2007
Grbavica: Esma’nın Sırrı [film]
Bu filmin Bosna ile ilgili olduğunu biliyordum ve geçmişte yaşanan acıları tekrar günyüzüne çıkaran, savaştaki kötü olaylarla örülmüş bir konu olacağını düşünüyordum.
Hatta filmi seyretmeye başladığım anda “Bakalım filmi seyrettikten sonra bu gece nasıl uyuyacağız?” diye düşünmekten kendimi alamadım.
Fakat film hiç de tahmin ettiğim gibi savaş sırasındaki konularla ilgili değildi.
Filmin Sırp yönetmeni Jasmila Zbanic bu filmiyle Berlin Film Festivali’nde Altın Ayı ödülü aldığı gibi başka film festivallerinden de bir sürü ödülle dönmüş.
Filmdeki anneyi (Esma) oynayan başrol oyuncusu Sırp Mirjana Karanovic’de Brüksel Avrupa Film Festivali’nde en iyi oyuncu ödülünü almış...
Gelelim filmin konusuna;
Savaştan sonra günümüz Bosna’sı. Yaşam yoluna oturmuş gibi.
Kalplerde, izleri silinmeyen acılar devam ediyor.
Fakat bir yandan da hayat mücadelesini elden bırakmadan normal bir hayatı devam ettirmek için işe, okula gitmek gerekiyor.
Bu hayatın bir parçası olan Esma ve kızı Sara da birlikte yaşam mücadelesi vermektedir. Esma, kocası savaş sırasında ölerek şehit olduğu için kızına tekbaşına bakmak zorundadır.
Esma, eşe dosta elbise dikerek geçinmeye çalışmanın yanında kendisine pavyonlardan birinde garson olarak da gerçek bir iş bulur.
Genç kızlığa adım atmış sevimli bir çocuk olan Sara ise okula gitmeye devam etmektedir. Ve şu sıralar tek derdi okulun düzenleyeceği geziye gidebilmektir.
Okulun düzenlediği geziye katılmak için 200 Euro gerekmektedir. Ve annesi bu parayı bulacağına söz vermiştir... (Filmin ortalarına doğru kız için başka bir şans da doğacaktır aslında; Babası şehit olanlar getireceği bir belgeyle bu geziye ücretsiz katılabileceklerdir)
Biricik kızı okul gezisine gidebilsin diye bu 200 Euro’yu bir araya getirmeye çalışmak, annenin yakınında bulunan insanları ve onların durumlarını, girip çıktığı mekânların havasını ve en sonunda da Esma’nın bütün sırlarını açığa çıkarıyor.
Ayrıntılar arasında;
derine dalarak donuk bakışlarla sigara içmek, uyduruk bir pasajda vitrine bakmak, tepeden bir manzarada Bosna’nın sisler içindeki görüntüsü gibi farklı şeyler var...
Ama biz karakterler üzerine yoğunlaştığımızda, diğer oyuncular üzerinden toplumsal yapı ve savaş sonrası bozulan davranış bozukluklarını izleyebiliyoruz...
Kadınlar, ya yaşadıklarıyla içine kapanıp, psikolojik sorunlarıyla yaşamaya devam ediyorlar ya da toplu terapi düzenleyen sosyal kurumların toplantılarında başına geleni anlatıp bir nevi rehabilite olma şansı yakalıyorlar.
Bu, yaşananların acısını ne derecede dindirir bilinmez ama “Kadınların savaşın bıraktığı etkiyi atlatmak için bir çaba sarfettiği, hayatı yeniden kurmaya çalışmak için mücadele ettiği...”ni açıkça ortaya koyuyor.
Erkeklerin her türlü sorunu hemen silaha saldırarak ya da kavga ederek çözmeye çalışmaları da güzel vurgulanmış.
Yönetmenin bir kadın olması, olaylara bir de kadın hassasiyetiyle bakması, filmin farklı yanı olarak ele alınabilir. “Savaşları da hep erkekler çıkarır, acısını da kadınlar ve çocuklar çeker.” fikri, filmde en önde olmasa da anlaşılabilecek kadar net.
Sadece anne ile kızı arasındaki yaşananlarla “savaş sonrası sorunlu hayatlar”ı vermeye çalışan film; ne savaş suçluları olarak bilinen Radovan Karadzic ve Ratka Miladic’e, ne de bu vahşi katliamın göz göre göre işlenmesine izin veren tüm dünya’ya tek kelime etmiyor.
“Her şey olmuş bitmiş banane, ben geride kalan insana bakarım.” mantığı biraz garip kaçmış.
Siyasetten ve dünyaya karşı duruştan çok, savaştan sonra yaşanan travmatik psikolojinin günlük hayattaki karşılığını vermek için sadece bir konuyu sindire sindire işlemeye çalışmışlar diyebiliriz.
Sırp yönetmenin yapmaya çalıştığı şeye gelirsek:
Bu filmin arkasında; anlatılan Bosna dramı, anlatan da Sırp olunca başka şeyler arıyorum.
Mesela:
Aranırsa; “Hayat yaşamaya değer, bak öyle de olsa mücadele edip her şeye katlanmalısın çünkü sevgi en güzeli. Olanları boşver hayatına devam et. Evet Sırplarla Boşnaklar arasında böyle şeyler oldu ama bak yaşamaya devam etmelisin. Zor mor ama oluyor işte...” bulunabilir
Arada bir ayrıntı vereyim.
Sırp yönetmen Jasmila Zbanic bu filmin senaryosunu kendi hamilelik ve doğum sonrası döneminde yazmış. Yani çocuk sevgisi ve anne içgüdüsünün en yoğun olduğu hassas bir dönemde.
Bu yüzden kendi durumu ve bebekle olan ilişkisi yönetmen ve senaristimiz Jasmila Zbanic’i, birçok şeyi düz bir mantıkla görmek zorunda bırakmış ki bu gayet normal bir şey ama bu durumun bilincinde olmak kaydıyla...
“Savaş olup bitmiş, büyük acılar yaşanmış, geride acı dolu hayatlar bırakmış. Ya savaş sonrası böylesi acılarla dolu bir yerde doğup büyümek, çocuk olmak, anne çocuk ilişkisi, hatta birinin diğerine silah doğrultabilecek kadar sorunlu olan bir anne çocuk ilişkisi yaşamak ne kadar zor olur.” diye düşünülmüş olacak ki böyle bir senaryo ve film yapılmış...
Kısacası siz kötü bir şeyler yaşadınız ama hayat devam ediyor o yüzden “O” çocuklara kıymayın mesajı “O” olaylar olurken hiç bir şey yapmayan Avrupa’nın hoşuna gitmiş olacak ki filmi ödüle boğmuşlar...
Buradaki tanımlarım biraz karışık ve anlaşılmaz gelebilir ama filmin konusu için çok fazla ipucu vermek istemiyorum o yüzden de biraz böyle üstü kapalı geçiyorum.
Annenin çocuğuyla yerde güreştiği anda, alta geldiği durumda gösterdiği tepkiye,
Otobüste göğsü açık kıllı adamın yaklaşmasıyla otobüsten inmesine,
Çalıştığı yerdeki kadın erkek ilişkileri içinde ne kadar rahatsız olduğu ve bunlara verdiği tepkinin psikolojisini anlamaya çalışın...
Teknik olarak da gözüme takılan bir kaç şey var ama pek de önemli değil;
Filmin bizdeki ve diğer dillerde kullanılan isminin, orjinal isim olan “Grbavica” yerine “Esma’nın sırrı” olarak çevrilmesi biraz piyasa işi olmuş. Yani içinde sır, gizem vs. gibi kelimeler müşterinin ilgisini çeker diye düşünmüşler. Filmin içinde adında bahsedildiği gibi bir sır var aslında ama bu yaşanmış acı gerçeklerin küçük bir kızdan saklanmasından başka bir şey değil.
Film çekimlerinin bir iç mekân, bir dış mekân sonra yine başka bir iç mekânda sürüp gitmesi, her sahneye ışık nedeniyle başka bir filmden alınıp koyulmuş havası verse de başka bir açıdan bakıldığında da gerçekçi bir hava yarattığı söylenebilir.
Bir sahnede kız otobüse biniyor. Otobüs, ayaktaki diğer öğrenciler yüzünden biraz karışık bir düzende, kalabalık gibi görünüyor. Anne otobüse el sallıyor, bir bakıyoruz kız en arka koltukta oturuyor. Bir iki saniyede nasıl oluyor da oraya ulaşıyor?
Ağıt yakıp acılı türküler söylerken gösterilen kadınların yüzünde gezen kamera çok düz görüntüler yansıtıyor ve uzun sahneler bazen insanı sıkıyor. Daha etkileyici durgun ve gerçekten üzgün ifadeli tipler bulunabilirdi. Filmin genel akışı da zaten ağır gidiyor. Yani konuyu ilginç bulmazsanız sıkılabilirsiniz.
Bir de filmin bütün kurgusu çocuğun geziye gidebilmesi için istenen parayı bulma üzerine kurulmuşken dikkat çeken bir şey var ki insana ille de “Nasıl yani?” dedirttiriyor.
Sırf filmin konusu oluşsun diye bu şekilde bir ana fikir yaratmaya çalışmak biraz zorlama olmuş diye düşünüyorum. Yani kadın para toplamaya çalışsın ve karşılaştığı sorunları gösterelim. İyi güzel de hangi okul gezi için “200 Euro” ister? Nereye gidiyorlar ki bu kadar pahalı? Hele hele savaştan çıkılmış, her şey dağılmış, millet iş bulmak için, ekmek parası peşinde koşarken sıradan bir mahalle mektebi hangi akla hizmet edip de “200 Euro” ister?
Filmin bir yerinde de bu öyle bir veriliyor ki bütün okul bu parayı veriyor da bir bu çocuk verememiş güya... Bu nasıl bir mantık bilemiyorum ama neyse işte...
Bu kadar küçük şeyleri sorun olarak değerlendirmemek lazım aslında ama Altın Ayı ödülü almış bir filmde de rastlanmaması gerekerdi...
Filmin afişini ise grafik dizayn açısından gerçekten çok beğendim...
Bu kadar konuştuktan sonra bu film için son olarak ne diyebilirim? Hem iyi hem kötü. Görmek zorunda olacak kadar iyi bir yapım değil ama yine de seyredilebilir.
En azından görüntü işleme anlamında Hollywood tarzından farklı bir çalışma yapılmış.
Aramayın bulmayın, rastlarsanız seyredersiniz...
yazan: Tarkan Ikizler - saat 15:24 Etiketler: film | 3875a9297e7e | [
"c4",
"hplt2",
"vngrs"
] |
Dikey Geçiş Sınavı
, (DGS) önlisans diploması veren 2 yıllık meslek yüksekokulu mezunları, belirli şartları yerine getirdikleri takdirde, mezunu oldukları üniversitenin veya diğer üniversitelerin, alanlarıyla ilgili 4 yıllık programlarına ÖSYM'ce yapılan "Dikey Geçiş Sınavı"nı (DGS) kazanmak koşuluyla geçiş yapabilir ve o bölümün lisans diplomasını alabilirler.
DGS'de sayısal ve sözel bölümden oluşan bir yetenek testi uygulanmaktadır. Sınav süresi 3 saat’dir. (180 dakika).ÖSS'nin aksine bir mantık ve yetenek ölçme sınavı olan DGS bu yönüyle ALES ile benzerlik göstermektedir.
Umarım sınava girecek arkadaşlara yardımcı olur.Linkler: | f7742bf46116 | [
"fineweb2",
"hplt2"
] |
Muş Valisi Seddar Yavuz başkanlığında ‘İl Su Yönetimi Koordinasyon Kurulu’ toplantısı yapıldı.
Valilik toplantı salonunda düzenlenen toplantıya Belediye Başkanı Feyat Asya, Vali Yardımcısı Ercan Öter, İl Özel İdaresi Genel Sekreteri Şeyhmus Yentür, ilçe belediye başkanları ve kurum müdürleri katıldı. DSİ 172. Şube Müdürü Mehmet Yılmaz’ın açılış konuşmasıyla başlayan programda bir konuşma yapan Vali Seddar Yavuz, Muş İl Su Yönetimi Koordinasyon Kurulu Havza Koruma Eylem Planları Takip Toplantısı’nın önemine değindi. Su kaynaklarının verimli kullanılması için önerilerde bulunan Yavuz, “İlimizi ilgilendiren havza yönetim heyetleri teşekkül edilmiş olup bundan sonra icraat toplantıları yapılacaktır. Bugün burada bulunan bazı paydaşlar heyet üyesi olarak katılacak, Havza Koruma Eylem Planı, İş Takvimi ve Takip Tablolarına veri girişini daha önceki toplantıda belirttiğimiz gibi bundan sonraki süreçte yapacaklardır. Sosyal ve ekonomik faaliyetlerin sürmesi büyük ölçüde temiz ve yeterli su arzına sahip olmaya bağlıdır. Su kaynaklarının geliştirilmesi ekonomik üretkenlik, sosyal refaha doğrudan katkı yapmaktadır. Sürdürülebilir kalkınma politikası doğrultusunda, su kaynaklarını tasarruflu kullanma bilinci yerel, bölgesel, ulusal ve uluslararası her düzeyde geliştirilmelidir. Bu açıklamalar doğrultusunda ilimizde de mülki ve yerel yönetimler başta olmak üzere kamu kurumları, sivil toplum kuruluşları ve tüm vatandaşların gerekli hassasiyeti göstererek sorumluluklarını yerine getirmelidir. Bu vesile ile toplantının ülkemiz ve ilimize hayırlı, uğurlu olmasını diliyorum” şeklinde konuştu.
Toplantı, ildeki su sorunları hakkındaki görüş alışverişinin ardından sona erdi. | 6d740868924b | [
"culturax",
"fineweb2",
"hplt2"
] |
Google Analytics Nedir ve Siteye Nasıl Eklenir?
- Yunus Emre SAK
- 1.228
- Orta
- 09 Ekim 2016
Bu makalede Google Analytics nedir ve siteye nasıl eklenir, onu öğrenelim.
Google Analytics Nedir?
Google Analytics tam olarak gelişmiş bir istatistik sitesi olarak tanımlanabilir. Google firması tarafından webmasterlara sunulan bir araçtır. İçerisinde detalı bilgiler yer alır.
Örnek olarak Google Analytics içerisinde sitenizin hangi tarayıcılardan ziyaret edildiği, hangi ülkeden hangi illerden ziyaretçi aldığı, Google aramalarının anahtar kelimeleri, sitenize ziyaretçi gönderen sitelerin listesini, günlük ve istediğiniz tarihde tutulan tekil - çoğul ziyaretçi sayıları gibi bilgiler bulunmaktadır.
Google Analytics'in Siteye Eklenmesi
Google Analytics kodunuzu siteye eklemek aslında çok kolaydır ancak birçok kişi bu konuda sıkıntı yaşamaktadır.
Google Analytics her site için ayrı bir izleme kodu üretmektedir. Bu sebeple izleme kodunuzu Google Analytics sayfanız üzerinden alabilirsiniz. Takip kodlarınızın sitenizin her sayfasından gösterilmesi tüm sayfalarda kullanılan bir kısma eklemeniz iyi olucaktır. Genellikle sayfanızın üst ya da alt kısımlarındaki şabonlara kodu ekleyebilirsiniz. Kodu sitenizin HTML yapısı içerisinde bulunan header ya da footer kısmına eklemeniz gerekir.
Eklediğiniz kod ortalama olarak 24 saat içerisinde etkisini gösterecek ve sitenizin ziyaretçi sayısını saymaya başlayacaktır. | 3853eb25515b | [
"c4",
"culturax",
"fineweb2",
"hplt2",
"vngrs"
] |
Dişlerimi düzenli olarak fırçalamaya sanırım ilkokulla beraber başlamışımdır. Bizim zamanımızda çok küçük çocukların diş fırçalaması gibi bir alışkanlık yoktu. Şekerli beslenmeden dolayı dişleri çürüse bile, süt dişleri döküleceği için fazla önemsenmezdi. Zaten, şimdiki gibi, çocuklara özel çizgi-film kahramanlı diş fırçaları ve meyve tadlı diş macunları da pek bulunmazdı. Piyasada sadece yetişkin fırçalarının ufak boyutluları vardı.
Dişimde çıkan bir problemden ötürü ilk dişçi ziyaretimi yaptığımda bayağı büyüktüm. Ziyaretim muhtemelen ortaokul çağlarında yaptırdığım bir dolgu içindi. Daha sonraki yıllarda, sayısı fazla olmamakla beraber, dönem dönem dolgu ve kanal tedavisi işlerim oldu. Bir kere de hatalı yapılan bir tedaviden dolayı bir dişimi kaybettim. O zaman çok üzüldüğümü hatırlıyorum. Yine de diş doktoru konusundaki deneyimlerim genellikle olumlu olmuştur. Bunda eli hafif ve becerikli doktorlara düşmüş olmamın payı da vardır mutlaka…
Çocuk doktorumuz Can’ın diş sağlığı konusunda bize ilk kez bilgi verdiğinde bayağı şaşırmıştık. 9.ayda yaptığımız rutin doktor ziyaretinde doktorumuz ilk diş hekimi ziyaretinin 1-2 yaş aralığında olmasını önermişti. O dönem Can’ın sadece 2 dişi çıktığından, diş temizliğini günde 2 defa gazlı bez/su ya da yumuşak bebek diş fırçası ile yapabileceğimizi söylemişti. 9 aylık bir bebeğin diş temizliğini yapma fikri bana bayağı fantastik görünmüştü. Daha doğru dürüst ayakta bile duramayan bir bebeğin ağzını açtırıp, dişini fırçalamak, hele bizim gibi inatçı bir keçi söz konusuysa, nasıl olacaktı?
Yine de doktorumuzun sözünü dinledik. Diş fırçasıyla, florsuz diş macunu edindik. Birkaç fırçalama denemesi de yaptık. Ancak çok başarılı olduğumuz söylenemez. Bu nedenle diş fırçası, o dönemlerde dişleri çıktığı için damakları kaşınan Can’ın elinde oyuncak oldu. Diş macunuysa banyo tezgahı üzerinde sırasını beklerken mayıştı, sonra da hiç kullanılamadan çöpü boyladı.
Can’ın diş fırçalama olayına gerçek anlamda ilgisi birkaç ay önce başladı. Dişlerimizi fırçalarken dikkatle bizi izleyip, parmaklarını ağzına götürerek fırçalama hareketi yapıyordu. Biz de ortalarda durmaktan tozlanmış olan diş fırçasını yıkadık, pakladık. Son Türkiye ziyaretimizde tozlanmasını engelleyen çok şirin bir kapak bulduk. Yeni bir diş macunu ve Can’ın lavaboya rahat erişmesi için iki basamaktan oluşan bir çocuk merdiveni aldık.
İlk fırçalama denemesi Can’ın çok hoşuna gitti. Özellikle fırçayı suyla ıslatma, suları sağa sola fışkırtarak oynama, ağzına su alarak lavaboya tükürme en sevdiği aktivitelerden oldu. Yine de diş fırçalamada belli bir düzen oluşturduğumuz söylenemez. Daha çok Can bey’in aklına gelen günlerde, eğlence olsun diye diş fırçasını kullandık.
Bizim Cancoz bey emzik ve biberonla hala fazlasıyla haşır-neşir durumda. Çocuk doktorumuz pek çok kereler bunları sonlandırmamızı önerdi. Emzik ve biberon kullanmanın konuşma yeteneğini olumsuz yönde etkilediğini, diş ve damak yapısını bozabileceğini, dişleri çürütebileceğini belirtti. Biz de kullanımını öğle ve gece uykularıyla sınırlandırdık. Ancak tamamen bırakmaya henüz cesaret edemedik. Laf aramızda emzikle biberon uyku zamanı bir rutin oluşturup, bize de büyük rahatlık veriyor. Yine de bu sevda bir noktada sonra erecek, ermeli diye düşünüyorduk. Emzik ve biberon kullanımının özellikle diş yapısını bozacağından endişe ettik. Durumu düzgün olarak tespit etmek için ilk diş doktoru ziyaretimizi yapmaya karar verdik.
İlk Ziyaret
Can’ın 26. ayı itibarıyla bugün, nihayet, beklenen ziyaret gerçekleşti. Şehirdeki pek çok dişçi arasından, evimize yakın olan ve sadece çocuklara hizmet veren bir dişçiyi tercih ettik. Can gibi ufak çocukları diş doktoruna götürmek yürek istiyor. Nasıl davranacaklarını önceden kestirmek imkansız. Ziyareti kolaylaştırmak için, çocuğun yaşı kaç olursa olsun, doktorda neler yapılacağını fazla detaylara girmeden önceden anlatmak faydalı olabiliyor. Biz de öyle yaptık. Basit cümlelerle “dişçiye geldiğimizi, doktorun dişlerine bakacağını, dişlerini fırçalayacağını” anlattık. Bizimkisinin pek anladığını iddia edemeyeceğim. Ancak kendisi için değişik bir yere geldiğimizi algıladı.
Randevu saatimiz geldiğinde önce bekleme odasına alındık. Can dişçinin oyuncaklarını teftiş ederken ben de gerekli formları doldurdum.
Ardından hemşire bizi içeriye aldı. Amerika’daki her nevi doktor muayenesi boy ve kilo ölçümleriyle başlıyor. Bu sefer de öyle oldu. Ancak Can hemşireden biraz utandı. Tartıya çıkmak yerine arkama saklanmayı tercih etti. Durumu fark eden hemşire bizi ayrı bir odaya almaya karar verdi. Daha büyük çocuklar, büyük bir salonda yan yana konulmuş dişçi koltuklarında muayene olabiliyor.
Hemşire ilk olarak bize küçük çocuklarda ağız ve diş sağlığı / bakımı konusunda genel bilgiler verdi. Her zaman bildiğimiz üzere, aşırı şeker yüklü gıdalarla beslenmenin zararları gibi konular konuşuldu.
Emzik ve biberon alışkanlıklarını bırakmamızın Can’ın diş sağlığı açısından daha faydalı olacağını yineledi. Emziği bırakmak için nasıl bir yöntem izleyebileceğimizi sordum. İlk taktik olarak emziğin ucundan ufak bir parça kesebileceğimizi ve kesiği giderek büyütebileceğimizi söyledi. Bebeklerin ucu kesilmiş emzikten hoşlanmadığını ve yavaş yavaş vazgeçebildiğini söyledi. İkinci olarak birden bırakma yöntemini de izleyebileceğimizi söyledi. Bu taktik izlendiğinde, ilk günlerin biraz zor olabileceğini, fakat çoğu çocuğun birkaç gün içinde emziği unuttuğunu belirterek yüreğimize su serpti. Artık bir yöntemi seçip uygulayacağız sanırım.
Bu ilk dişçi muayenesinde öğrendiğim yeni bir bilgi florlu diş macunlarıyla ilgiliydi. Bu zamana kadar bize hep ufak çocuklarda, yutma tehlikesinden ötürü, florlu diş macunu kullanılmaması gerektiğini söylemişlerdi. Hemşire bu önerinin yakın zamanda değiştiğini, diş sağlığı için florlu macunun gerekli olduğunu, sadece küçük çocuklarda fırçanın üzerine çok az konularak yutma riskinin azaltılabileceğini söyledi.
Hemşireye ufak çocuklar için kolay diş fırçalama tekniklerini sordum. 7 yaşına kadar ebeveynlerin diş fırçalamaya nezaret etmesi gerektiğini söyledi. Bebeğin dişlerini doğru bir şekilde fırçalamak için, onu kucağımıza yatırabileceğimizi, o yukarıya doğru bakarken ağzını aralayarak dişlerini bizim fırçalayabileceğimizi söyledi. Tabii iş bebeği yukarıya doğru baktırmakta… Bunun için de sevdiği bir filmi ya da kitabı kullanabileceğimizi söyledi. Bu durumda ebeveynlerden birinin bebeği, diğerinin de kitabı tutması gerekebilir. Nasıl yapılacağını çok da hayal edemedim, ama, göreceğiz.
Bilgi verme kısmı tamamlandıktan sonra bakıma başlamak için pek çok şirin fırça arasından bir tanesini Can’a seçtirdi. Can bayıla bayıla penguenli, mavi bir fırçayı işaret etti. Hemşire eline taktığı eldivenlerin bile hangi meyve tadında olmasını istediğimizi sordu. Düşünsenize, portakal tadında eldivenler! Aaah,ah, şimdi çocuk olmak vardı! Ardından Can’ı dişçi koltuğuna uzandırdı. Ben de hemen yanıbaşında durup, gülümseyerek oğluşa güven vermeye çalıştım. İşe yaramış olacak ki, sadece birazcık mızıldandı. Dişine bakılacağını anladı. Ancak ağzını ne kadar açması gerektiğini bilemediği için önce kibar-kibar, azıcık açtı. Hemşire “Aaaa!” diyerek daha çok açması gerektiğini anlattı.
Hemşire ilk olarak Can’ın seçtiği fırçayla, dairesel hareketler uygulayarak doğru fırçalama tekniğini bize gösterdi. Can’ın 16 tane dişi olduğunu saydı. 3 yaşına girmeden önce 4 adet diş daha ekleneceğini söyledi. Dişlerinde çürük ya da lekelenme olmadığını, sadece biraz yemek kalıntısı olduğunu tespit etti. Ardından diş temizliğine geçti.
Ziyaretin en heyecan verici kısmı diş temizliğiydi. İlk anlardaki heyecanını üzerinden atan Can, dişleri temizlenirken, beni oldukça şaşırtan bir şekilde, bir yetişkinden bile güzel bir şekilde durdu. Ağzını kocaman açtı. Hemşirenin çeşitli aletlerle dişleri üzerinde çalışmasına olanak tanıdı. Hemşire önce kanca gibi metal bir aletle dişlerin üzerindeki kalıntıları temizledi. Ardından mavi bir madde ile dişlerin üzerini parlattı. Son olarak da flor tedavisi uyguladı. Bu tedaviden sonra 30 dakika boyunca birşey yiyip/içmemesini tembih etti. Tedavi sırasında ağıza su fışkırtılması ve boru ile fazla suyun emilmesi bile yapıldı. Can hepsini başarıyla tamamladı.
Amerika’da doktorların yaptığı güzel bir uygulama, aletleri çocuk üzerinde uygulamadan önce, çocuğa gösterip, ona bir zarar vermeyeceğini anlatmaları. Aleti çocuğun parmak uçlarına dokundurup “Bak, bu zararlı birşey değil, bununla dişlerine bakacağım” gibi bir cümle kuruyorlar. Çocuk da böylece aletin fonksiyonunu anlayıp, sakinleşiyor.
Tedavi boyunca Can beni gözleriyle takip etti. Sanırım nasıl tepki vermesi gerektiğine benim surat ifademe bakarak karar verdi. Benim sürekli gülümsüyor ve alkışlıyor olmam hoşuna gitti. Bu, ona cesaret ve sanırım biraz da gurur verdi 🙂
Hemşirenin ardından doktor geldi. Can’ın dişlerini o da muayene etti. Alt ve üst damağın duruş şekline bakarak, çene yapısında büyük bir sorun olmadığını, ancak emzik/biberon kullanımından dolayı üst dişlerin biraz öne doğru meylettiğini, bu alışkanlıkları bırakınca muhtemelen düzeleceğini söyledi. Can’ın dişlerini genel olarak sağlıklı buldu.
Can’ın ilk dişçi ziyareti işte böyleydi. Muayene tamamlanınca, uslu bir çocuk olduğu için, diş fırçası, diş macunu, çıkartma, ufak bir top ve şekersiz lolipop içeren bir hediye pakedi de kazandı. Böyle dişçiye can kurban. 6 ay sonra yapılacak bir sonraki ziyaretimizin randevusunu aldıktan sonra dişçiden ayrıldık.
Yolda Can hediye topuyla oynarken, ben de dişçi koltuğundaki hallerini düşünerek gülümsedim. Oğlum büyüyor! Dişçilere bile gidiyor! Yaşasın! | e6a308669131 | [
"fineweb2",
"hplt2"
] |
Bir Dönüm Noktası: 1953 İran Darbesinin Tarihsel Mirası
1999’da İranlı öğrenciler, sokaklara çıkıp öğrenci yurduna yönelik hükümet yanlısı paramiliter güçlerin gerçekleştirdiği saldırıyı protesto ederlerken, bazı öğrenciler, İran’da ABD desteğiyle yapılmış 1953 darbesi öncesi başbakanlık yapmış Muhammed Musaddık’ı destekleyen sloganlar atıyorlardı. 2009 seçiminin bir seçim darbesi olduğuna dair suçlamalarla yüzleştiği, göstericilerin paramiliter güçlerin saldırısına uğradıkları momentte, hükümet, gösteriler esnasında Nida Ağa Sultan isimli bir öğrencinin CIA tarafından katledildiğini söyledi. İranlı yetkililer, o yıl yaşanan krizin arkasında ABD ve Britanya destekli, Renkli Devrim formunda icra edilmeye çalışan bir darbe girişimi olduğunu söylediler. 1953 darbesi de ABD ile İran arasında nükleer program meselesi yüzünden oluşan uzun soluklu açmaz süresince her daim varlığını hissettiren bir olguydu. Tıpkı Musaddık’ın onlarca yıl önce denediği gibi, bugün de İran hükümeti, uranyum zenginleştirme hakkı ile kendi kaynaklarını millîleştirme hakkı arasında bir paralellik kuruyordu.
Sovyetler Birliği ile ABD arasında süren Soğuk Savaş, İkinci Dünya Savaşı biter bitmez başladı ve yirminci yüzyılın kalan bölümünü biçimlendirdi. ABD’nin geliştirdiği “çevreleme” doktrini, Sovyetler’e her temas noktasında karşı koymayı gerekli kılıyordu; bu doktrine, kalıcı barışın ancak ABD’nin tanımladığı politik özgürlük ve kapitalist ekonomiye dayalı bir düzene eklemlenmiş ulus-devletler üzerine kurulu uluslararası bir nizamın tesis edilmesine bağlı olduğuna dair iddia eşlik ediyordu. Sovyetler, dost görünen ve sınırlarına yakın ülkelere destek sunmak suretiyle güvenliğini pekiştirdi. Bu nedenle İran üzerinde etki sahibi olmak, Sovyetler’in Ortadoğu’da yürüttüğü dış politikanın önemli bir hedefiydi. ABD dış politikası ise devletin çıkarları ve ideolojisiyle biçimlenmişti ve Amerika’daki savaş sonrası tesis edilmiş dünya üzerinde kurulu askerî üsler sistemi tarafından güdülenmekteydi.
Türkiye ve İran, Sovyetler’in “çevrelenmesi”ni amaçlayan bu satranç oyununda iki önemli bileşendi. İki ülke de Washington’a Ortadoğu’da etki alanının oluşturulması ile ilgili gerekli gerekçeyi sunuyordu. Bölgede ABD dış politikasını belirleyen üç ana hedef vardı: Sovyetler Birliği’nin “çevrelenmesi”, Batı’nın petrole erişim yollarının korunması ve İsrail Devleti’nin güvenliği. Ama İran-Amerika ilişkileri için 1951-1953 oldukça hayatî bir dönemdi. Halkın devreye soktuğu basınç, Batı yanlısı Şah Rıza Pehlevî’yi Musaddık’ı başbakan olarak atamaya mecbur etti; ardından meclis, petrol endüstrisinin millîleştirilmesine onay verdi.
Ervand Abrahamyan’ın 1953 Darbesi, CIA ve Modern ABD-İran İlişkilerinin Kökenleri isimli çalışmasında yeniden ele aldığı, işte bu jeopolitik manevralarla geçen çalkantılı dönem. Ancak İran’daki 1953 olaylarıyla ilgili diğer kitaplardan farklı olarak Abrahamyan, bu çalışmasında, ABD destekli darbeyi, diğer çalışmalara kıyasla, Batı ile Doğu arasındaki ideolojik cepheleşme olarak Soğuk Savaş yerine, emperyalizme ve milliyetçiliğe karşı çıkan çatışmalar içine yerleştiriyor. O, söz konusu darbeyi, dünya kapitalizminin merkezi ile ham doğal kaynaklarını ihraç etmeye yoğun biçimde bağımlı olan azgelişmiş ekonomiler arasındaki çatışmaya bağlıyor. Bu kitap, ayrıca eski geleneksel Soğuk Savaş bilgilerinin bir parçası olan, Musaddık’ın petrolün millîleştirilmesi krizi esnasında Britanya-ABD aracılığına dayalı “iyi niyetli ve dürüst simsar” olmaya tepki göstererek, uzlaşmazlık içine girerek “taviz vermediği” iddiasına da itiraz ediyor.
Aslında krizin oluşumunda merkezî bir rol oynayan, ABD idi; ABD’nin Musaddık’a yönelik darbenin suç ortağı olması, onun komünizm kadar petrolün millîleştirilmesinin olası yankılarından da korkmasının bir sonucuydu. Bu olay, Endonezya ve Güney Amerika ülkeleri gibi kimi üçüncü dünya ülkeleri için de emsal teşkil edebilirdi. Abrahamyan, darbe planını ve planın yürürlüğe sokulmasını ayrıntılı bir biçimde anlatıyor. O, çalışmasında, Nisan 2000’de New York Times’da yayınlanan CIA raporunun, esasında Donald Wilber tarafından “gelecekteki darbeler için el kitabı” olarak yazılan, redakte edilmiş bir tarih çalışması olduğunu gösteriyor. Abrahamyan, eldeki tüm bilgileri, özellikle gizliliği kaldırılmış İngiliz belgelerini titizlikle kullanıyor.
Kitapta, resmî yalanlarla ve inkârlarla geçen onlarca yılın ardından, CIA ve onun Britanya istihbaratındaki müttefikleri eliyle, 1953’te, İran’da demokrasinin nasıl yıkıldığına dair hikâye, eksiksiz biçimde ortaya seriliyor ve İran ile Ortadoğu’da yaşanan mevcut olayların anlaşılması için bu hikâyenin ne denli hayatî olduğu gösteriliyor.
Yunus Ebuyub
Hiç yorum yok:
Kaydol: Kayıt Yorumları (Atom) | 222c5a753c08 | [
"c4",
"culturax",
"hplt2",
"vngrs"
] |
Yozgat Milletvekili ve Adalet Bakanı Bekir Bozdağ, ilçemizde katıldığı bayramlaşma töreninde “AK Parti’ye sadece millet operasyon çeker” dedi.
PKK’nın şehir yapılanması YPS’nin hendekler üzerinden şehirlerde hakimiyet kurma çabasının başarısız olduğunu dile getiren Bakan Bozdağ, “Bize sadece Türk milleti operasyon çeker, onun dışında başkalarına uşaklık, maşalık yapanların AK Parti’de başarılı olmaları Allah’ın izniyle olmamıştır, olmayacaktır. Çünkü bu milletin partisidir. Ayarı bu millet vermek isterse verir, ayarlamak isterse istediği gibi ayarlar. Ele geçirmek istedikleri yerleri ele geçiremedikleri gibi kazdıkları hendeklerde boğuldular gittiler. Şehirlerimiz, teröristlerden, hendeklerden, barikatlardan, bombalardan temizlendi” şeklinde konuştu.
Bozdağ “IŞİD’e yönelik koalisyon saldırılarını da eleştirdi. “Bu kadar bomba yağdığı zaman yerde karıncalar bile kalmaz. Ama ne hikmetse bu terör bir türlü bitmiyor. Neden? Çünkü bombalar adresine gitmiyor. Doğru adrese atılmıyor. Doğru adrese atılsa DAEŞ diye bir terör örgütü kalmaz” dedi.
Adalet Bakanı Bekir Bozdağ, içeride AK Parti’ye ‘ayar verilmek’ istendiğini öne sürerek şöyle konuştu, “Bize sadece Türk milleti operasyon çeker, onun dışında başkalarına uşaklık, maşalık yapanların AK Parti’de başarılı olmaları Allah’ın izniyle olmamıştır, olmayacaktır. Çünkü bu milletin partisidir. Ayarı bu millet vermek isterse verir, ayarlamak isterse istediği gibi ayarlar.” dedi.
Bozdağ konuşmasını Sarıkayada da güzel şeyler oluyor diye sürdürdü, Hastanemiz bitmek üzere diyen Bozdağ, Yüksek okul için izin Yökten çıktı Bakanlar kurulunda da geçti. Şimdi Cumhurbaşkanımızın önünde dosyayı Cumhurbaşkanımızda onayladıktan sonra Sarıkaya Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Yüksek Okulunu açacağız.”dedi. Roma hamamı kazılarının durmasına ise ise değinmeyen Bozdağ konuşmasına son verdi. daha sonra vatandaşın dert ve sıkıntılarını dinledi, isteklerini not alan Bozdağ ilçemizden ayrıldı. | 9718e19beaa0 | [
"c4",
"hplt2"
] |
Kutlu Dğoum Haftası etkinlikleri çerçevesinde Sarıkaya İlçe Müftülüğü tarafından Kur’an kursları için kermes düzenlendi.
Pazartesi günü Sarıkaya Belediyesi Düğün Salonu’nda düzenlenen kermesin açılışı dualarla gerçekleştirildi.
Sarıkaya İlçe Müftüsü Necmettin Kayar, açılışta yaptığı konuşmasında, ilçede bulunan kız Kur’an kursları ve yapımı devam etmekte olan Hz. Aişe Yatılı Kız Kur’an Kursu’nun ihtiyaçlarının giderilmesi için böyle bir kermes düzenlemeyi uygun gördüklerini belirtti.
Bu kermesin dört gün boyunca devam edeceğini bildiren Kayar, kermese gelen vatandaşlara teşekkürlerini sundu. Bu tarz organizasyonların birlik, beraberlik ve halk arasındaki dayanışmayı güçlendirdiğini aktaran Kayar, “İnşallah açmış olduğumuz bu kurs amaçları doğrultusunda hayırlı işlere vesile olur. Sarıkayalı vatandaşlarımız bu birlik ve dayanışmanın örneklerini geçtiğimiz yıllarda bir çok defa göstermiştir. Bundan sonra da bu tip faaliyetlerde aktif olacaklarına emin olduğum vatandaşlarımıza bir kez daha teşekkürlerimi sunuyorum” dedi.
Hanımların bu kermes için gece gündüz çalıştığını dile getiren Kayar, şunları kaydetti: “Kur’an kursu öğrencilerimiz, bayan kurs öğreticilerimiz el ele vererek hünerlerini bu kermeste sergiliyorlar. Onlara da göstermiş oldukları bu gayretlerinden dolayı teşekkür ediyor, kermesimizin hayırlara vesile olmasını diliyorum.”dedi.
Kermesin açılışından sonra kermesin açılışına katılan protokol ve davetlilere çeşitli ikramlar sunuldu.
KUTLU DOĞUM HAFTASI MÜNASEBETİ İLE İLÇE MÜFTÜLÜĞÜ KUR’AN KURLARI İÇİN KERMES DÜZENLEDİ
Kutlu Dğoum Haftası etkinlikleri çerçevesinde Sarıkaya İlçe Müftülüğü tarafından Kur’an kursları için kermes düzenlendi. | 7b7bd9225933 | [
"c4",
"fineweb2",
"hplt2"
] |
ARAPÇA OSMANLICA FARSCA EL YAZMASI KİTAPLAR İÇİN BURAYA TIKLAYIN
TÜRKÇEYE ÇEVİRDİĞİMİZ VE DENENMİŞ EKSİKSİZ FORMÜLLER İÇEREN KİTAPLAR İÇİN YAZIYI OKUMAYA DEVAM EDİNİZ.
Merhaba dostlarım.
Bildiğiniz üzere siz ilim taliplilerine elimizden geldiğince yardımcı olmaya çalışıyoruz. Bize en çok gelen sorulardan biri de havas kitapları üzerine. Öncelikle şunu iyi bilin kardeşlerim matbaa ile basılan hiç bir havas kitabı güvenilir olmaz. Zira gerek bilir kişilerce gerek yayın evinin isteği zorunluluğu ile havas kitapları içerisindeki formüller ve tarifler eksiltilir. Bize pek çok kitap sorulmakta kardeşlerim şu kitap bu kitap diye ayırmaya gerek yok matbaadan çıkmış havas kitaplarına güvenmeyiniz. Keza bir soruda internetten formül arayanlarla ilgili. Kardeşlerim internet sitelerine kimin kurduğu belli olmayan sitelerde kimin paylaştığı belli olmayan formülleri denemeyin! Zira sizin ne olduğunu bilmeden yaptığınız şey sizi dininizden imanınızdan eder mazallah. İnternette hiç bir formül eksiksiz değildir. Bu formüllerin eksiltilip verilme sebebide son derece komiktir. Derler ki, “sizler zarar görmeyin diye biz bunları eksilttik”. Kuyruklu yalandır. Zira yarım ilim ile iş yapandan daha zarara uğrayan kimse yoktur. Keza yarım doktor şifadan yarım imam imandan eder derler. Aman kardeşlerim eksik formüllerle amel etmeye çalışmayın. İçeriğinde ne olduğunu anlamadığınız arapça metinleri okumayın. Her arapça metin dua veya iyi bir kelam değildir. O metinde haşa yaradana küfretme adiliğini gösterip iblisi öven sözcükler barındırılıyor olabilir. Allah muhafaza etsin bizleri kardeşlerim. Bilip bilmediğiniz dua diye size verilen şeylerin Türkçe meâlini bilmeden okumayın. Dualara dikkat edin dostlarım bazı dualar Allah c.c. yu över gibi görünür lâkin iyi okursanız haşa Allah c.c. ya emir verircesine yazılmış şirk ehlinin irinli kaleminden çıkmış dua benzeri şeytan kelamları internet sitelerinde dolaşmaktadır. Sizler neyin ne olduğunu bilmeden bir heyecan ile iş yaparsanız kaybedenlerden olursunuz. Önce imanınızı sonra sağlığınızı sonra hayatınızı. Zira “Yarım bilgi ilim değil zifirdir” der Şamil Hayyam Keykubadi hazretleri. İnternette formüller üzerine kurulmuş çoğu sitede büyücülerin reklamları tanıtımları yapılır. Sözüm ona formüller eksik olduğu için bir amel edemeyip onların yönüne girip imandan çıkmanızı bekler bu siyonist kafalı şirkciler. Aman kardeşlerim siz Allah c.c. nun merhametine sığının. Büyü ile havass ilmini birbirine karıştırmayın. Alime zalim zalimlere alim diyenlerden. Firavun aşıklarının ellerini öpenlerden dizlerine düşenlerden olmayın!!!
Ey kardeşlerim! Biz Allah c.c. nun rızası ve taliplerin duası için bu ilmi öğrenmek isteyenler için kitaplar hazırlarız. Büyük alimlerin o kutlu imam ve velilerin el yazması kitaplarından deneyip tecrübemizin eleğinden geçmiş güzel ve hayır üzere amel davet ve tarifleri Türkçe meal ile her taliplinin okuyup anlayabileceği şekilde kitap eyledik. Siz talipliler eğer ilmi öğrenmek ister iseniz bu kitabı sadece ve sadece bizden temin edebileceğinizi ve kitabı alanların bizlerden olduğunu unutmayın.
Kitapları temin etmek isteyenler aşşağıdaki numaradan bize ulaşabilirler. Kitaplar bilgisayar’da okunacak şekilde yollanacaktır. Kitap içeriğini kopyalamak veya bir sitede vb yerde yayınlamak katti suretle yasaktır kardeşlerim. Kitap içerisinden örnek sayfa vb isteyenlere yollanmayacaktır zira siz nasıl ki bir kitab satıcısından kitabın 5-10 sayfasını kesip size vermesini isteyemezseniz bizdende örnek formül istemeniz mümkün değildir kardeşlerim. İki kitabımız mevcuttur kardeşlerim. Bunlardan biri surelerin havası üzerine çok değişik formüller içerir. Diğeri ise cin ve hadim davetleri muhabbet define nevileri hapistekini kurtarma zalime galip olma tefrik zengin olma ve sırlı vefkler sırlı tılsımlar ve kasemler üzerinedir. Bir diğer kitabımız daha vardır ancak o henüz hazırlık aşamasındadır. İnşAllah bittiğinde siz ilim taliplleri ile onu da buluşturacağız. Eğer arap diline hakim iseniz el yazmasıda alabilirsiniz kardeşlerim. Gerçek havas el yazması kitap temin etmek isteyenler bizi aşşağıdaki numaradan çekinmeden araya bilir. Şu sayfada temin ettiğimiz el yazmaları hakkında daha derin bilgiler ve örnek sayfa görebilirsiniz: Havas El Yazmaları
Can Hoca’nın Havas Kitabı – Vefkler,davetler,Muhabbet tılsımları,Tefrik tılsımları,Burçların Sırları,İrsali Hatif,Mendel,Define Terbileri,Manevi Mertebelerde Yükselme,Havas’ın Sırları,Ayetlerin sırları,Surelerin Sırları ve daha nice formül ve denenmiş tertip… 351 Sayfa Daha detaylı bilgi için iletişime geçiniz.
Denenmiş ve eksiksiz formüllere sahip Türkçe kitaplarımızı temin etmek isteyenler veya tamamen orjinal ve dokunulmamış imam gazali veya ahmed el buni gibi devrin alim ve ulemalarının el yazması kitaplarını temin etmek isteyenler bize şu numaradan ulaşabilirler. : 0533 056 29 36
MAİL: havasalimican@yahoo.com
Uyarı: Kitapları elden teslim etme durumumuz yoktur. Mail üzerinden temin edilir. Mail adresiniz yoksa CD Olarak adresinize kargolanır. | bef636f88900 | [
"culturax",
"fineweb2",
"hplt2"
] |
Çöküşün ayak sesleri! Rusya'da ilginç yasak!
Rusya'da devlet kamu görevlileri için yeni bir zorunluluk getirdi.
Havayolu ulaşımında devlet yardımı alan kamu görevlileri, artık sadece Rusya havayolu şirketleri ile uçmak zorunda olacak.
Rossiyskaya Gazeta’nın haberine göre, Rusya Havacılık Ajansı Rosaviatsiya, havayolu ulaşımı için devletten yardım alan kamu görevlilerinin uçak bileti satın alabileceği hava yolu şirketlerinin listesini yayımladı.
Bakanlar Kurulu’nun internet sitesinde yer alan habere göre, Rusya havayolu şirketlerinin seferlerinde yer olmaması veya istenilen noktaya uçuşlarının bulunmaması halinde ise kamu görevlilerinin, Avrasya Ekonomik Birliği’nin havayolu şirketlerinden bilet satın almasına izin veriliyor.
Yeni kural, hava ulaşım masraflarının tamamı veya bir bölümü devlet tarafından karşılanan kamu görevlileri, askerler ve diğer vatandaşlar için geçerli olacak. | 09879dc71e79 | [
"c4",
"culturax",
"fineweb2",
"hplt2"
] |
18 Ağustos 2016
1 suçlu 592 yıl ceza
Evinizde de değil, çalıştığınız kurumun size ait odasında muhtelif zamanlarda 10 kedi yavrusuna işkence yapıyorsunuz. Kedi yavrusunun patisini kestikten sonra üstüne sıcak su döktüğünüzü ve bu süre boyunca kedi yavrusunun durmadan ciyakladığını düşünün. Belki pazartesi şansınız yaver gitti, odanın kapısından dışarı saldığınız perişan haldeki kedi sessizce uzaklaştı kimse görmedi. Belki şansınız Perşembe'ye kadar yaver gitti, kedi yavrusu artık başına gelecekleri biliyordu o kadar ciyaklamadı bile. Sonraki hafta, sonraki ay elbette birileri Muharrem Büyüktürk'ün çocuklara herkesten farklı davrandığını farketti. Günah çıkaran ifadelere göre ''o adamda garip birşey olduğunu bilmeyen'' yoktu. An itibariyle de etrafındaki gerizekalıların, onu terkeden eski eşlerin vicdanları bunun muhasebesini yapıyor olmalı. Aslında hepiniz nasıl bir zorbanın karşısında olduğunuzu biliyordunuz ama önemsemediniz. Her çocuğa değil, bir grup çocuğa çok yakındı.
Yakın olduğu çocuklara uzaktan bakma zahmetine katlanan meslektaşları da oldu: aynı tip ailelerden, sahip çıkılmayan sokağa salınan, ekmek parası kazanma gayretindeki zor durumdaki ailelerin yapmış olmak için yaptıkları ve sonra çocuklarla ne yapacaklarını bilmedikleri için bari dinini kitabını bilsin serseri olmasın diye bir kuruma postaladıkları minnacık çocuklar... Muharrem Büyüktürk meslektaşlarıyla çocukların mahrem noktalarını serbest bir dille konuşan biriydi, ifadelere göre en az 2 kişinin dikkatıni çekmişti. Çocuk dedikleri şey eve para getirene kadar değersizdir -Dede korkut sıtayla- o yüzden çocukla nasıl konuşulur, çocuğun yanında küfredilir mi pek kafa yormaları gerekmiyordu.
592 yıllık cezanın sadece ömrü kadarını çekeceği için Muharrem Büyüktürk sırtına bu insanların suçunu da yüklenip İsa gibi kendini feda etti. Yeter ki kalanların kimliği açığa çıkmasın.
Hiç yorum yok:
Kaydol: Kayıt Yorumları (Atom) | ed19ec501013 | [
"c4",
"fineweb2",
"hplt2",
"vngrs"
] |
Hamd, yüceler yücesi âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. O’na hakkıyla hamd’etmek kimsenin kârı değildir. O’nun sonsuz lütuflarına nail oluşumuz , şükürlerimizin karşılığı değil, Rahmaniyyetinin icabıdır.
Rahman ve Rahim isimlerinin hürmetine hamdımızı kabul buyur ya Rabb… Amin
Havas ilmi, Allah-ü Teâlâ’nın güzel isimleri ile gerek Kur’an-ı Kerim, gerekse diğer semavi kitaplardaki duaların belli bir ölçü ile tertip edilmesidir. Cenab-ı Hakk’ın her güzel ismi ile her duanın kendine mahsus havassı vardır. Bu ilim, her isim ve duanın miktar ve tertibini ortaya koyar. Büyük âlimlerin yazmalarında da havas ilmi bu şekilde beyan edilmektedir.
Neticeye ulaşmak için inanmak gerekir. Her işin bir havassı vardır, her bir harfin ve noktanın… Öylesine çizilmiş bir çizginin dahi… Lakin bu havassı topraktan suyu çıkarır gibi çıkartmalıdır. Toprak ve zerkular suya bulaşmadan, aynı şekilde su taşıp çıkaranı boğmadan… Bu haseb menkıbesinde havas ilmi erbabı tarafından işlenmelidir. Havas alimleri bir tertip veya esmayı bir güzergah, imanı ise taşıt olarak görürler. O iman ile doğru güzergahın sonucunda Allah c.c.’nun rahmetine ve nuruna nail olurlar. Bu haseble kardeşlerim güzergahı gidecek kuvvetiniz, yolunuzu tayin edecek ilminiz, nura dayanacak maneviyatınız yoksa havas ilmi size yarar değil zarar getireceği için ilmi âlimlere bırakınız.
Havas ilmi muhtelif kısımlara ayrılır. Bunlar kısaca şöyledir:
Allah c.c.’nun keskin ve çok kıymetli isimleri
Esma ilmi (ruhaniyet esmalarının zikri ile yapılan ilimdir)
Harflerin ve rakamların sırları (ilmül vefk ve cifir)
Eşya ve maddenin sırrı (ilmül simya ve kenahur)
Şifre ve sembollerin sırları (ilmül tılsımat ve cifir)
Azaim ilmi (Azimet ve davetlerin sırları)
Cindar İlmi (Cin alemini kendine muhassır eden davet ve azimet ehillerinin ilmi)
Ledün İlmi (Herkes bende var der lakin ledün öğrenilmez, ledün verilir. Peygamber efendimiz s.a.v. ve diğer peygamberlerin ilmidir. Âhir zamanda bu ilme sahip olan olduğunu düşünmemekteyiz.)
Derin İlmi (Bu ilmin sırrını vakıf olanlar bilir. Açıklanması ve tarifi söz konusu değildir)
Bunların dışında kalan ilimler ise teorik ve felsefik ilimlerdir. Havas uygulamları bu sekiz ilmin altında toplanır.
Kardeşlerim büyü ise bu ilimlerin değiştirilip istikametin İblis’e yönlendirildiği, niyetin değiştiği kısımda başlar. Uygulama metodu değişmez, bu en büyük yanlıştır. Bir adam Fatiha-i Şerif’i okuyup Allah’ın izniyle bir cinli hastanın izalesi için uğraşabilir. Aynı şekilde gafletteki bir büyücü de yine aynı Fatiha-i Şerif’i okuyup bir insana cin musallat etmeye çalışabilir. Bu iki örnekte de usul aynı, niyet farklıdır. Bu haseple amellerin niyetlere göre olduğunu unutmamak gerekir. “Bunda Fatiha okunuyor, bu büyü olmaz” ya da “bunda cin isimleri geçiyor, bu büyüdür” demek saçma ve cahilce bir tanımdır. İlmi bilmeden hareket etmek, ilmi internette sağda solda basit kimselere tabi olarak öğrenmeye çalışmak kişinin akıl, ruh ve beden sağlığına zarar verir. En kötüsü ise imanına zarar verir. Havas ilmi bilenlere bırakılmalıdır. Öğrenmek isteyenler ise doğru kaynaklara yönelmelidir kardeşlerim. Havas ilmi büyü ile, büyü havas ile karıştırılmamalıdır. Bu büyük bir günahtır. Güzelliğin olduğu yerde pislik, pisliğin olduğu yerde güzellik olmaz. Kişi kendi cahilliğini gidermeden ilmi sorgularsa mazAllah imanından olabilir.
Her zaman tekrar ettiğimiz gibi:
İLİM KENDİNİ BİLENİNDİR. KENDİNİ BİLMEYEN İÇİN EZİYETTİR…
İLETİŞİM: 0533 056 29 36 | f7c5ba0b7349 | [
"fineweb2",
"hplt2"
] |
16 Mart 2013 Cumartesi
kısa kollu örgü bolero modeli
yakası güllü kırmızı renkli bolero modeli,aslında lizöz olarak ta örülebilir,ajurlu olması örnek olarak güzel durmuş,hatta nohur örneği bolero modellerinde benim favorim,kabarık durması örneğin hoş geliyor.
örgü bolero modelinin arkadan görünüşü,pembe renkle örerseniz özellikle doğum yapan anne adayları için güzel bir örgü lizöz olur
Gönderen sevgi zaman: 14:00 Hiç yorum yok:
Etiketler: ajur örgü, Bolero, bolero modeli, bolero örnekleri, lizöz, örgü bolero, Örgü Modelleri, örgüler, örümcekli, şiş örgüsü, şişle örülen
kolay şal modeli
şişle örülen örgü şal modeli,yine muhteşem görüntüsü ile çok beğeneceksiniz.sizler örgü severler için kolay örebileceğiniz örgü örneklerini özellikle tercih ediyorum.umarım beğeniyorsunuzdur.
etol havasında yakadan düğmeli omuz şalı,düğmeli olması omuzunuzdan düşme riskinide ayrıca ortadan kaldırıyor.şalın uç kısımları örümcek oyası ile süslenmiş,şal modeli ve örnekleri arayanlar için
Gönderen sevgi zaman: 13:48 Hiç yorum yok:
Etiketler: Haroşa, kolay şal, kolay şal örnekleri, Modeli, modelleri, omuz şalı, örümcekli, şal modeli, Şal Örnekleri, yakadan başlama
kolay örgü bluz modeli
siyah makine yünü ile örülmüş boğazdan başlama bayan bluzu,yaz ve kız aylarında kazak ve streç bluzlarınız ile kombin yapabilirsiniz.oldukça kullanışlı bir bluz modeli,2li trabzanla,gayet kolay basit bir model,12 dilim üzerinden örnek kurulmuş.aşağı doğru genişlemiş
15 Mart 2013 Cuma
yakadan başlama bebek hırkası
bebek hırkaları,robadan başlama örgü bebek hırkası modelleri en çok örülen bebek hırkalarıdır.çok severiz yakadan başlamalı bebek hırkası örmeyi,sülemek hele bebek örgülerinde çok zevklidir.çok seçenek var bu konuda artık hazır ürünler bile hem ucuz hemde çok güzeller.en kolayıda kurdele ile süslemek
Gönderen sevgi zaman: 15:53 1 yorum:
Etiketler: Bebek, bebek hırkası, bebek örgüleri, hırka, Örgü, örgü bebek hırkası, Örgü Modelleri, yakadan, yakadan başlama bebek hırkası
dantel şal ve runner
aynı örnekten hem şal hem oda takımı dantel runner örmeye ne dersiniz.fikir güzel,örnek deseniz daha harika.
dantelin şeması ve örülmüş hali
Gönderen sevgi zaman: 15:37 Hiç yorum yok:
Etiketler: Dantel, Dantel Örnekleri, dantel runner, oval dantel, Örgü, runner, Şal Örnekleri, Şemalı Dantel, Şömentabla, yazlık şal, yeni şal
örgü bere ve boyunluk modelleri
havalar bir sıcak bir soğuk,hele bugün bir fırtına vardıki sormayın,böyle havalarda insan ne giyeceğini şaşırıyor.rüzgar felaket,başımızı korumak lazım,böyle zamanlarda en büyük kurtarıcımız örgü bereler,boyunumuzu ise örgü boyunluklar la koruyabiliriz,işte çok güzel örgü boyunluk ve örgü bere modelleri
Gönderen sevgi zaman: 15:24 Hiç yorum yok:
Etiketler: bere, bere modeli, boyunluk, derya baykal bere, Derya Baykal şapka, Örgü, örgü atkı, örgü bere, örgü boyunluk, örgü şapka, şapka modelleri
Kaydol: Kayıtlar (Atom) | 8f3e3295ebe0 | [
"c4",
"culturax",
"hplt2"
] |
Gökyüzü nedir sizin için? Ne geliyor aklınıza?
Durun tahmin edeyim, eğer Türk olduğunuzu hissediyorsanız buna mantıklı bir cevap bulmaya çalışacaksınız. “Uzay”, “Sonsuz evren”, “Evrenin dünyadan görünen kısmı” vs vs vs…
He bir de bu cevapları “Dur en bilimsel gözükenini bulayım da ne kadar bilgili olduğumu anlasınlar.” Düşüncesiyle verdiyseniz vahim durumdasınız demektir.
Bu ülkeye göre her şeyin mantıklı bir açıklaması olması lazım çünkü. Sapıtmak, ilginç düşünmek, farklı pencerelerden bakmaya çalışmak; delilik, kimi zaman geri zekâlılık.
O yüzden ülkeleri hayal gücünü kullanma yeteneğine göre değerlendirseler biz sonuncu oluruz. Bana göre.
Gökyüzü sonsuzluktur ya. Bu kadar. Ne bulut, ne yıldız, ne gezegen, ne evren. Son-suz-luk.
Bu yüzden en büyük hayaller hep gökyüzüne bakarken ortaya çıkar. Bu yüzden bulutları bir şeylere benzetebiliriz. Bu yüzden hep kaybettiklerimiz ‘gökyüzünden bizi izler’. Bu yüzden gökyüzüne bakınca uzaktaki sevdiklerimizin yüzlerini görürüz.
Sınırsızdır. Her şey olabilir. Her şeyi düşünme yetisi verir bize. Hayal kurmayı öğretir. Ama bize göre gökyüzü sadece gece vardır. Karanlıkken. O zaman bile kafamızı kaldırmaya üşenmezseniz ne âlâ.
Tabii ülke şartlarını göz önüne alırsak, sizde haklısınız. Bu olası değil. Kaldırımlar, yollar o kadar bozuk ki! İnsanlar o kadar saçma yürüyor ki! Gözünüzü yoldan ayırmak pek mümkün olmuyor, evet. Her daim kendinizi kollamalısınız.
Biz, ne zaman gökyüzüne bakarız biliyor musunuz? Yaz gelsin diye beklediğimiz halde güneşten yandığımız anda. Güneşe “Ne halt ettik de yaktın bizi bu kadar, insafsız!!” bakışları atarken. Ya da bizden uzun biriyle konuşuyorsak kafamız yukarıdayken arada gözümüz kayar işte.
Bir sokakta giderken binalara dikkat eden kaç kişi var aramızda? Lütfen dürüst olun.
He, evet arada binalara da bakıyoruz, hakkınızı yemeyeyim. Ev ararken. Evet, aynen öyle. Kiralık ya da satılık fark etmez. –Ki çoğu insan onu bile yapmadan direkt emlakçılara gidebiliyor. Tercih meselesi tabii, saygı duymak lazım.
Ya ülkece boyun fıtığı olmaktan korkuyoruz ya da hayal etmekten. Bence sorun, uzakta ve yüksekte olmasıyla gökyüzünde değil. Sorun bizde.
Arada yolda yürürken kaldırın kafanızı. İleriye bakın. Binalara, balkonlarına, balkonlardaki çiçeklere bakın. Gökyüzüne bakın. Kimi zaman güneş gözünüzü alsın, kimi zaman yağmur damlası gözbebeğinize değsin. Ama yukarı bakmaktan korkmayın.
Hayal edin, düşünün. En uzakları size en yakın hale getirebilecek ya da uzaktakiyle ortak noktanız olmasını sağlayacak tek şey gökyüzüdür, unutmayın.
Şimdi açın Google’ı ya da gittiyseniz yurt dışı seyahatlerinizi düşünün. Kaldırımları en düzgün olan ülkeler, en gelişmiş ülkelerdir. Düşünün, niye… | 380738fd9881 | [
"culturax",
"hplt2"
] |
Reklam Uzantıları: Arama Uzantısı
26 Ekim 2012 Cuma
- Müşterilerinizin sizi telefonla aramalarını mı istiyorsunuz?
- Akıllı telefonlarından reklamlarınızı görüntüleyen potansiyel müşterilerinize, reklamınız üzerinden numaranızı hemen arama imkanı sunabilirsiniz!
- Arama uzantısı sayesinde, telefon numaranızı reklam metninizde yazmak zorunda değilsiniz.
- Dönüşümlerinizi ekstra maliyet oluşturmadan artırmak mı istiyorsunuz? O halde “Arama Uzantıları” tam size göre!
- Arama uzantılarında reklamlarınızda olduğu gibi aldığınız tıklama başına ücret ödüyorsunuz. Yani arama uzantısına sahip reklamların tıklama başına maliyeti (TBM) ile bu reklamdaki bağlantıların TBM'leri birbirine eşit oluyor.
- Kampanyalar sekmesini tıklayın.
- Düzenlemek istediğiniz kampanyayı seçiniz.
- Reklam Uzantıları sekmesini tıklayın. Bu şekilde seçtiğiniz kampanyada bulunan reklam uzantılarınızın o andaki durumunu görebilirsiniz.
- Uzantılar tablosunun üzerinde bulunan açılır menüden Görünüm: Arama Uzantıları'nı seçin.
Arama Uzantılarını Neden Kullanmalı?
- Arama uzantıları ile reklam metninize sığdıramadığınız iletişim bilgilerinizi ekleme şansı bulacaksınız böylece reklam metninizi daha verimli kullanabileceksiniz.
- Telefon bilgilerinizi reklam metniniz içerisinde yazdığınız zaman potansiyel müşterileriniz reklamınızı tıklamayabiliyor, bu da tıklama oranınız dolayısıyla da kalite puanınızın düşmesine yol açar. Arama uzantısı sayesinde, hem telefon bilgileriniz reklamınızda yer alır, hem de reklamınız akıllı telefonlardan arama için tıklama alır. Bu şekilde tıklama oranınızı da yüksek tutmuş olursunuz.
- Telefonunuz çaldığında, arayan müşterinizin size AdWords reklamlarınız dolayısıyla ulaşıp ulaşmadığını bilemiyorsunuz. Arama uzantıları sayesinde aldığınız aramaların ne kadarının AdWords reklamlarınız yolu ile geldiğini görebileceksiniz. Bu aramalara dair istatistikleri de AdWords hesabınızdan takip edebileceksiniz.
AdWords reklamı veriyorsanız ve telefon ile sipariş alıyor veya telefon üzerinden müşterilerinize destek ve bilgi veriyorsanız, arama uzantıları sizin için çok uygun olacaktır!
Geliştirilmiş Arama Uzantıları
Bildiğiniz gibi bir süre önce AdWords kampanya yapısında köklü bir değişiklik yapıldi ve ‘Geliştirilmiş Kampanyalar’ geçişi halen devam etmekte. Bu geçişin ardından, diğer reklam uzantılarında olduğu gibi, arama uzantılarında da bazı yenilikler, değişiklikler fark etmiş olabilirsiniz.
‘Geliştirilmiş Uzantılar’ sayesinde, arama uzantılarında göreceğiniz yenilikleri özetleyecek olursak;
- Reklam grubu seviyesinde arama uzantıları: Artık yalnızca kampanya seviyesinde değil, reklam grubu seviyesinde farklı arama uzantıları yaratabileceksiniz. Yani bir kampanyanın altindaki farkli reklam gruplarında yer alan farklı reklam metinleriniz için istediğiniz arama uzantısını kullanabilirsiniz.
- Arama uzantılarınız için zaman planlaması: Reklam yayınınız süresince, arama uzantısı için ayrı bir zaman planlaması kurabilirsiniz, böylelikle istediğiniz saatlerde telefon numaranızı potansiyel müşterilerinize gösterebilirsiniz.
- Arama uzantılarında değişiklik geçmişi: Eski kampanya yapısında arama uzantınız üzerinde değişiklik yaptığınızda, uzantıya ait bütün performans verileri siliniyordu. Geliştirilmiş uzantılar sayesinde, arama uzantınızda değişiklik yapsanız bile, geçmiş veriler silinmemektedir.
- Performans verileri: Her bir arama uzantınız için, tek bir veri kaynağı yerine ayrı ayrı olarak tıklama, gösterim, maliyet, vs.. gibi performans verilerinizi görebiliyor olacaksınız.
NOT: Geliştirilmiş arama uzantısını kullanabilmeniz için, öncelikle kampanyanızı ‘Geliştirilmiş Kampanyalar’a geçirmelisiniz. Bunun ardından ‘reklam uzantıları’ sekmesinden yeni uzantılarınızı kurabilirsiniz.
Unutmayın!
Tüm reklam uzantıları gibi Arama Uzantıları'nın da gösterilebilmesi için reklamlarınızı tetikleyen anahtar kelimelerinizin yüksek kalite puanlarının olması gerekir.
Mark Semoil, Google AdWords Uzmanı
Google AdWords hakkındaki en son yeniliklerden ve ipuçlarından haberdar olmak için buraya tıklayarak Inside AdWords Türkçe e-posta grubumuza abone olun! | a1c23bc3215d | [
"fineweb2",
"hplt2"
] |
Kentsel rant vergisi geliyor. Kentsel dönüşüm alanlarında hakların devredilmesine imkan sağlayacak şekilde gayrimenkul sertifikası modeli geliştirilecek
Türkiye’yi uzun süre meşgul eden uygulaması ertelenen kentsel rantların vergilendirilmesi ve gayrimenkul satışlarının istisna tutarlarının düşürülmesine yönelik düzenlemeler tekrar tartışmaya açıldı.
Dünya Gazetesi'nden Mehmet Kaya'nın haberine göre, Maliye Bakanı Naci Ağbal’ın Ekonomi Muhabirleri Derneği ile yaptığı sohbet toplantısında, kentsel rantların vergilendirilmesiyle ilgili Ekonomi Koordinasyon Kurulu’nda bir çalışmanın yürütüldüğünü açıklaması, gündemde olan Gelir Vergisi Kanun Tasarısı’na bu yönde bir ekleme olabileceği izlenimi yarattı.
Bu tasarıda kentsel rantların vergilenmesine yönelik hüküm yok. Tasarı, şirketlerin ve şahısların mülkiyetinde olan gayrimenkullerin satılması halinde zamana bağlı olarak istisna düzenlemesi öngörüyor.
Hükümet, 2016 yılı eylem planında, 21 Haziran’a kadar Gelir ve Kurumlar Vergisi kanunlarını birleştiren ve kadük olan Gelir Vergisi Kanun Tasarısı’nı yasalaştıracağına dair hüküm koydu. Bu tasarıda, 5 yıl sonra satılan gayrimenkullere sıfır vergi uygulaması kaldırılıyor. Geçiş hükmü de sadece yasa yürürlüğe girdiği tarihten iki yıl önce alınmış gayrimenkullerin satışından elde edilecek gelirlerin yüzde 75 oranında vergi dışı bırakılmasıyla sınırlı tutuluyor.
VERGİ GELİYOR
TBMM’ye sunulan Gelir Vergisi Kanunu Tasarısı yenilenmeyerek kadük olmuştu. Hükümet, eylem planında 21 Haziran’a kadar bu yasayı çıkarmayı planladığını açıkladı. Tasarıya ilişkin itiraz noktalarının başında gelen hususlardan biri de şirketlerin gayrimenkul ve hisse satışlarına yönelik düzenlemeler. Tasarının 21. maddesinde, istisnai kazanç olarak sıralanan gayrimenkuller, kurucu hisse senetleri, intifa senetleri ve rüçhan haklarının satışının vergilenmesi düzenleniyor. Daha önce bu yöndeki satışlar 5 yıldan sonra yapılmış ise herhangi bir vergi ödenmiyordu. Ancak tasarı, zamana bağlı bir istisna düzenlemesi yaptı. Buna göre iki yıldan sonra satış olursa yüzde 40, üç yıldan sonra satış yapılırsa yüzde 50, dört yıldan sonra yapılırsa yüzde 60 ve 5 yıldan sonra satış yapılırsa yüzde 75 oranında satış tutarından indirim yapılacak ve geri kalan kısım gelir vergisine tabi olacak.
Yeni tasarı böylece, zamana bağlı bir düzenleme yapsa özellikle uzun senelerin ardından yapılan gayrimenkul satışlarının da vergiye tabi hale getirilmesi açısından kapsamı genişletmiş oluyor.
HUKUKİ SORUN ÇIKABİLİR
Yasa tasarısında bu yöntem değişikliğine dair geçiş hükmü de dar kapsamlı tutuldu. Yasanın yürürlük tarihinden önce edinilen mallar için eski, sonra elde edilenler için yeni hükümlerin geçerli olacağı yönünde hüküm konulmadı ve yasa geriye yürütülerek bütün gayrimenkulleri kapsadı. Tasarının geçici birinci maddesinde konulan geçiş hükmü için sadece yasa yürürlük tarihinden iki tam yıl önce şirketlerin ve şahısların sahip olduğu gayrimenkullerin ne zaman satılırsa satılsın yüzde 75 istisnaya tabi olacağı hükmü konuldu.
KENTSEL RANTLAR
Gelir Vergisi Kanun Tasarısı’na eklenmesi muhtemel düzenlemelerden biri olarak uzun süredir tartışılan kentsel rantlar konusunda da çalışma yürütüldüğü ortaya çıktı.
Maliye Bakanı Naci Ağbal, konunun Ekonomi Koordinasyon Kurulunda gündemde olduğunu belirterek, Çevre ve Şehircilik Bakanlığının daha önce kamuoyuna açıklanan çerçeveye yakın ama bazı farklılıklar içeren yeni bir taslak üzerinde çalıştığını açıkladı. Ağbal, mevcut sistemle dahi değer artış kazançlarının vergilenmesinin mümkün olduğunu belirtirken, gayrimenkul alış-satışlarının izlenmesine ilişkin yeni bir yönteme ihtiyaç duyulduğunu da vurguladı. Gayrimenkul satışlarının gerçek tutarlarının belirlenmesine yönelik çeşitli öneriler daha önce gündeme gelmişti. Bunlar içinde her türlü satışın para devrinin mutlaka banka aracılığıyla yapılması yönünde bir öneri de geliştirilmişti.
Rant vergisi olarak adlandırılan tasarı uzun süren tartışmaların ardından özellikle gayrimenkul sektörünün itirazları sonucu geçen yıl rafa kaldırılmıştı. Bu taslakta, imar değişikliklerinden ve imar uygulamalarından kaynaklı olarak bir gayrimenkulün değeri artmışsa, artan bu değerin gelir vergisinin ödenmesi düzenlenmişti.
SERTİFİKA 21 HAZİRAN'A KADAR
Gerek 64’üncü Hükümet Programı’nda gerekse buna ilişkin takvimlendirilmiş eylem planında, gayrimenkul konusuna özel bölümler ayrıldı. Hükümet programında, gayrimenkullerin elden çıkarılmasında değer artış kazançlarının vergi lendirilmesine yönelik uygulamaların gözden geçirileceği ifadesi yer alıyor.
Ayrıca yatırımların üretken alanlara yönlendirilmesi ve tasarrufların artırılıması temel amacı kapsamında, gayrimenkul rantlarından kamunun pay almasına yönelik çalışma yapılacağının belirtildiği programda, kentsel dönüşüm alanlarında hakların devredilmesine imkan sağlayacak şekilde gayrimenkul sertifikası modelinin geliştirileceği kaydediliyor.
Bu eylemin gerçekleştirilmesi için ise eylem planında yer alan son tarih 21 Haziran 2016 olarak belirlenmiş durumda.
Sorumlu kuruluşun Çevre ve Şehircilik Bakanlığı olduğu eylemde, Maliye Bakanlığı, Hazine Müsteşarlığı, SPK, TOKİ, Türkiye Belediyeler Birliği, GYODER, KONUTDER ve Türkiye Değerleme Uzmanları Birliği ilgili kuruluş olarak belirlenmiş durumda. Gayrimenkul sertifikası modeline ilişkin mevzuat çalışmaları ise SPK tarafından tamamlanacak | 90b8da5ac111 | [
"c4",
"culturax",
"fineweb2",
"hplt2",
"vngrs"
] |
Sınavlarda soru kitapçığı ve cevap kağıdı olarak iki tür belge kullanılmaktadır. Sınavların değerlendirilmesi, notların kaydı, çizelgelere geçirilmesi, saklanması, öğrenci kütüklerine yazımı ve öğrencilere duyurulmasında bilgi işlem yöntemleri kullanılır.
5 işgünü içinde itiraz edilebilir. Bu süre geçtikten sonra yapılan itirazlar dikkate alınmaz.
Her dersin cevabı, o dersin isminin yazılı olduğu sütuna işaretlenmelidir. Yanlış sütuna yapacağınız işaretlemeler kesinlikle değerlendirilmez. Cevap kağıdında mutlaka ilgili ders için ayrılan ve açıkça dersin adı yazılan sütunu kodlayınız.
Sınava girmeden önce sınav kitapçığınızı öğrenebilirsinizSınavlarda öğrenci sayısına bağlı olarak, tek (A), iki (A,B) veya dört (A,B,C,D) kitapçık türü kullanılabilmektedir. Sınav giriş belgesinde yazan salon sıra numaranızdan size gelecek kitapçığı öğrenebilirsiniz. Sıra no:1 A kitapçığı, sırasıyla takip eden kitapçığı bulabilirsiniz.
Sınavlarda cevap kağıdına test grubunun mutlaka kodlanması gerekmektedir.
Tüm sınavlar çoktan seçmeli test şeklinde hazırlanmakta ve bilgisayar ortamında değerlendirilmektedir. Bu sınavlarda öğrencilerin, derslerin her birinden ayrı ayrı başarılı olmaları gerekmektedir. | c4be2c4f1ce0 | [
"fineweb2",
"hplt2"
] |
İlk sergi 17 Eylül 2013 Salı günü Karşıyaka’da açılıyor. Karşıyaka Belediyesinin yeni kültür merkezinin açışının da yapılacağı sergiyi Karikatürcüler Derneği İzmir Temsilciliği ve Çağdaş Sanatçılar Platformu düzenliyor. “Dünya Çizerlerinden Barış Karikatürleri” Sergisi 40 karikatürden oluşuyor. Sergi ile birlikte açılacak olan Çarşı Kültür Merkezi saat 17.00’de tüm sanatseverleri bekliyor.
18 Eylül Çarşamba günü Neşe ve Karikatür Müzesi yeni sezona 32. Uluslararası Nasrettin Hoca Karikatür Yarışması sergi ile merhaba diyor. Karikatürcüler Derneği Başkanı Metin Peker’in katılacağı yarışma sergisi saat 18. 00’de açılacak.
30 Eylül- 14 Ekim 2013 tarihlerinde yapılacak olan, Uluslararası Basmane ve Çevresi Tarih, Kültür, Sanat ve Arkeoloji Günlerine İzmirli çizerler karma sergi ile katılıyor. Birçok etkinliğe sahne olacak olan Basmane günleri “Kent ve İzmir” konulu karikatür sergisi ile renklenecek.
Karikatürcüler Derneği İzmir Temsilciliği ve Çağdaş Sanatçılar Platformunun düzenlediği sergide yer alan çizerler: Ayten Köse, Birol Çün, Cemalettin Güzeloğlu, Eray Özbek, Ercan Baysal, Levent Dağaşan, Lütfü Çakın, Mehmet Tevlim, Murteza Albayrak, Mustafa Bora, Mustafa Yıldız, Ömer Çam, Özge Ulu, Sadık Pala, Turan İyigün. | 9605d59565e8 | [
"c4",
"culturax",
"fineweb2",
"hplt2"
] |
Sümela’nın Şifresi: Temel’in başrol oyuncusu Alper Kul “Normal bir insanı Karadeniz’de yalnız bıraksak yaşayabilir mi? İşte onun için karadenizliler bir başka düşünür hayatı” diyerek Temel efsanesini tartışmaya açtı…
Temel Karadeniz’in en komik kahramanıdır. Onun fıkraları bazen hayatın gerçekliğinden bazen de Karadenizliler’i kıskanan diğer coğrafya insanının yaratıcılığından çıkar. Bu kadar içimize işlemiş bir kahramanı sinemada canlandırmakta haliyle cesaret ister. İşte Alper Kul bu cesareti gösterdi. Sümela’nın Şifresi: Temel filminde Temel’i canlandırdı. Film beklenenden fazla gişe yaptı. Biz de Alper Kul’a teybimizi uzattık…
Projeyi kabul etme sebebiniz nedir?
Alper Kul: Indiana’da ve Müjdat Gezen’de oyunculuk eğitimi aldım. Bu her oyuncunun oynamak isteyeceği, zorlayıcı unsurları olan, herkesin bildiği ama ete, kemiğe bürünmemiş bir halk kahramanı. Onun sizinle birlikte vücut buluyor olması çok etkileyici bir durum, kabul etmemin ilk sebebi oydu. İkincisi ben zaten Trabzonluyum. En başlarda annem ve babam benim oyuncu olmamı çok fazla istemediler. Ben bir iki iş yaptıktan sonra, bir başarı elde ettikten sonra, yavaş yavaş barışmaya başladılar bu durumla. Bu benim hayatımda annemle babamı ödüllendirdiğim, onlarla barıştırdığım
noktaya geliyor. O yüzden maneviyatı çok yüksek. Onları kendi topraklarının kahramanını oynuyor olmak benim için çok önemli.
Temel herkesin dilinde olan dediğiniz gibi aslında çok da ete kana bürünmemiş bir fıkra kahramanı. Siz neyden yararlandınız, neyi örnek aldınız?
Alper Kul: Temel’in karakterini ve mizah anlayışını biliyoruz ama cismini suretini henüz göremedik. İlk başta kendime burun yaptırayım dedim. Gittik burnumun kalıbını aldırdık, yaptırdık. Sonra burnu çıkardım aynaya baktım. Değişen bir şey olmadı. Benim burnum zaten genetik olarak büyük. Temel’i burunda aramamak lazım gerektiğini aynaya
bakınca fark ettim. O yüzden çok karikatüre gidecek bir durum yok. Sonuçta Temel nedir diye birkaç aylık bir araştırma içerisine girmedik. Ben ömrüm boyunca Karadenizli düşünce yapısının nasıl olduğunu sorguladım. Geldiğim nokta, çok sarp bir doğası olduğu için ve iklim sürekli değiştiği için, orada hayatta kalmak çok zor. Hayatta kalabilmek için de normal bir zeka haricinde pratik bir zekaya ihtiyaç var. Normal bir düşünce yapısındaki insan evladını Artvin’den Samsun’a kadar o coğrafyaya koy hayatta kalabiliyor ve ürüyor olabilmesi mucize. O yüzden farklı düşünmen, değişik şeyler yapman gerekiyor. O şekilde kalıyorlar hayatta. Şimdi buradaki Temel dediğimiz kahramanda tüm Karadeniz insanlarının yaptığı marjinalliklerinin tek bir bünyede toplanmış hali. Yaptığı hiçbir şeye saçmalık ya da delilik diyemiyoruz. Bir taraftan da hedefe varan şeyler yapıyor. Belki yolu uzatıyor belki kolaylaştırıyor ama her şeye olabilir gözüyle bakıyor. “Neden olmasın ki” gibi bir cümlesi var. Tam sanatçı kafası bu. Mesela Karadeniz cenazeleri çok eğlenceli geçiyor. Çünkü nasılsa öleceğiz, ölmezsek bir problem var diye bakılıyor. Öbür tarafta Doğu cenazelerinde ağıt vardır, kayıp çok büyüktür. Karadeniz’de bir saat sonrasında fıkralar anlatmaya başlanılır. Konuşulur, yemekler yenir.
Böyle bir rolde böyle bir hikayede yönetmenin de içselleştirmesi çok önemli. Sonuçta sinema yönetmen sanatıdır. O konuda birbirinizle iletişiminiz nasıldı.
Alper Kul: Bizim ekibin çoğu Karadenizli. Bir kaç tane normal insan var onlar da Arnavut. Bizim bu filmi çekmiş olmamız büyük bir mucize. Bu kadar Karadenizlinin bir araya gelip bu filmi çekip, montajlayıp, vizyona sokacak olmamız büyük bir mucizedir. Ben hala şaşkınım. Bizim filmden daha renkli şeyler de var. Tarık Ünlüoğlu’nun bana silah çektiği, 2 el ateş ettiği bir sahne var. Biz o silah sahnesini Trabzon’da çekemedik 2 gün sonra Gümüşhane’de çektik. Çünkü halk bize çıkardığı seslerle karşılık veriyordu. Ciddi çatışma havası yaratılıyordur. Sahnenin çekilmesi için ezanı bekliyorduk çünkü ezanda büyük hürmet oluyor . Cidden 5 vakit ezandan dolayı 5 şansımız vardı çekebilmek için. Başka hiç kimseye eyvallahı olmayan bir toplum.
Biliyoruz ki birçok Temel fıkrası var. Senaryo bu bilindik fıkralardan alıntılarla mı renklendirildi?
Alper Kul: Aslında bir aşk hikayesi. Fıkralardaki durumları aramasın izleyici. Ama bu adamın aşkı araması da başlı başlına fıkra gibi. Filmde bir yol tarifi var. Fragmanları izleyenler de bilirler. Yol tarifi soran birini silahı çıkarıp vuruyor. Bizim bu absürt mizah anlayışımızdan da memnunum. Karadeniz insanında da var bir absürt kafa. Onlar için her şey çok normal. Filmdeki hikayesine baktığımızda; Temel diye bir çocuk var. Bunun yakın arkadaş grubu var. Bir tane de kızı seviyor. Kızın soyadı da Yücesoy, Trabzonun en kallavi ailesi. Normalde imkanı olmayan bir ilişki. Çünkü kız Türkiye’nin
sayılı zenginlerinden. Temelin babası da bir imam. Gariban bir adam. Ama Temel hiçbir zaman bu ilişki olmaz diye düşünmüyor. O bir kız, Temel de bir erkek, ikisi de sağlıklı. Neden olmasın ki. Kendini yakışıklı olarak da görüyor garibim ve anlayamıyor. Aslında hikaye burada başlıyor. Keloğlan gibi biraz. Parayla ilgili garip düşünceleri de var. Çok paran olursa kızı alırsın diyorlar. Temel bir şekilde para bulmaya çalışıyor. İş define kazmaya kadar gidiyor. Bir şifre çözüyor. Şifrenin sonunda da konu para pul değil. Sevdiğin kıza yaklaşmak.
Yeşilçam’daki komedi daha dramatik bir komedidir. 80 sonrasından itibaren de absürt komedi başladı ve bu ikisi birbirine rakip oldu diyebiliriz. Özellikle eleştirmenler tarafından absürt komedi pek beğenilmez. Sizin filminiz daha Yeşilçam tarzı bir komedi mi yoksa gerçekten absürt bir komedi mi?
Alper Kul: Bu sanatsal bir film değil. Gişe filmi olarak tanımlanan filmlerden. Bu bağlamda, yaşadığınız toprakları ve mizah anlayışını göz ardı edemiyorsunuz. O yüzden dramatik öğelerin olması gerekiyor. Bizim absürt anlayışımız, absürt mizah üzerine kurulu değil. Klasik anlamda hepimizin bildiği bir komedi ve dramatik bir hikaye üzerine absürt öğeleri kullanma yolunu tercih ettik. O zaman sizin izleyici kitleniz de genişliyor. Belli bir espri anlayışına sahip insanları hedeflememiş oluyorsunuz. Başlı başına absürt bir film değil bu.
Komedi oyuncusu, komedi sanatçısı denilen ayrıma inanıyor musunuz?
Adamı diye bir iş yaptık. Ondan sonra Şen Yuva’da Nurettin Şenyuva gibi kızlara meraklı fantezi besteler yapan bir adam vardı. Her hafta farklı karakter yaratıyorduk. Benim karakter yaratmam çok pratik oldu. Yolunu öğrendim. Kel olmamın da avantajlarını kullanıyorum artık. Kendimle barıştım çok güzel bir döneme girdim gülüyorum hep, yaptığım işleri seviyorum. Kelliğimi de avantaja çevirdim. Peruk taktığımda, kaşımı sağa veya sola taradığımda farklı adamlar olabiliyorum. Oyunculuktan aldığım gereksiz bilgiler de hala var. Büyük sıkıntı aslında ama oradan güzel bir yol bulup farklı karakter yaratabilmeye pratiklik kazandım. Temel garip bir adam olarak çıktı. Ben de çok şaşırdım. Benimle alakası olmayan garip bir adam. Hoşuma da gitti açıkçası
Temel’i oynamak bir risk sonuçta bilindik olan izleyici açısından zor kabul edilir. O konuda bir endişeniz var mı?
Alper Kul: Hiç endişe taşımıyorum. Burada tevazu her zaman çok kıymetlidir. Her zaman da tevazu sahibi bir insan olmuşumdur. Hakim olduğun şey belli . Senin işin de oyunculuk. Yolunu yordamını biliyorsun nerden girersen bir insanın karakterinden, zaafını, sevdiği şeyleri biliyorsun o yüzden tevazu etmene gerek olmayan bir şeydir. Bu benim öğrendiğim bir şey. Baktığımda Temel gayet farklı, bana benzemeyen bir adam olarak görünüyordu. Bence bir sıkıntı çıkmaz.
Komedi Türk sinemasının en güçlü dalı. Çünkü insanların unutamadığı, halka sinmiş filmlerin çoğu komedidir. Bu bir tanınırlık ve bir güç sağlar ama sinemanın üreticileri veya tüketicilerin bir kısmı açısından biraz daha standart dışı bırakılır. Değerlendirmelerde, festivallerde biraz daha gayri ciddi bakılır. Gişe filmi de sinemayla halkı barıştıran en önemli dal. Komedi de bunun en önemli türü bu noktada son dönemde Türkiye’deki komediyi, sinemayı halka yakınlaştıran bir durum olarak görüyor musunuz?
Hep öyleydi. Hep de öyle olacak. Eğer bir ürün olarak bakarsak, komedinin satılması daha muhtemeldir. Çünkü kısa zamanda reaksiyonunu gösterir. Bir insanı ağlatmak için hayat hikayesinde nasıl aşık olduğunu, nasıl derbeder olduğunu anlatan bir hikaye emek gerektirir. Zaten biz dünya olarak hızlı tüketmeye alışık bir toplumuz. Öyle bir sistemde yaşıyoruz. Komedi kaçak bir şeydir. Pat diye bir espri yapar gider. O espri ertesi gün aklına geldiğinde seni güldürüyorsa onu anlatırsın. Daha çok insan gider. Komedi ile dramın durumu çok adil değildir. Eleştirmenle bu yüzden öbür tarafı
kayırmak ve kollamaya gideceklerdir. Öbür tarafın ihtiyacı var korunmaya. Okulda yaramaz çocuklar vardır, hep sınıfta kalacaktır ama sempatik olduğundan kurul kararıyla sınıf geçecektir ve sınıf birincisi hiç ödüllendirilmeyecektir. Sınıfın ikincisi neden birinci olamadım diye mutsuzluktan ölecektir. Üçüncünün hiç umurunda olmayacaktır ama dediğim gibi en mutlu sınıfın sonuncusudur sonuçta sempatiktir.
Alper Kul: Ben bunun cevabını bilmiyorum ama şu aralar öğrenmek için elimden geleni yapıyorum. Sinema dediğiniz şey biraz iddialı bir iş. İzleyiciyi evden çıkaracaksın, arabaya bindireceksin, salona getireceksin, susturacaksın, müziğinle, ışığınla, senin istediğin ambiyansa sokacaksın. Burada seni tercih ediyor olması gerekiyor. Burada starlık denilen şey işin içine giriyor. Tiyatroda aslında öyle. 800 kişiyi, 1000 kişiyi evinden çıkarıp her hafta oraya getirip beyninin içine sokup, seninle aynı havayı solutup, dışarı çıkarıyorsun ve oyundan sonra 15- 20 dakika o ambiyanstan çıkması zor oluyor. Buna bir paylaşım dersek, başarması güç bir şey. Sonuçta insanların oraya gelmesi için şehirde bir trafik yaratıyorsun. Televizyonda öyle bir şey yok. İzleyici oturuyor. Ya seni izliyor ya da kanalı değiştiriyor. Senin ambiyansına girmek gibi bir şey yok. Sen o eve dahil oluyorsun. Bunun bilincinde olup, komediyi dramı oraya yapmak gerekiyor. Televizyon insanların para verip satın aldığı bir reklam panosudur. Sen de onun içinden o ışığa bakacaksın. Üçlü koltuk dörtlü koltuk içeriden biri bağıracak elma soyalım, konsantrasyon dağınık, çocuk ağlıyor. Kadın küs, adam eve geç gelmiş, maddi sorun var. Kafa bir milyon. Sen oraya bir şey üretiyorsun ve bu üretim ister istemez farklı yerlere gidiyor. Sinemadaki gibi değil. İnsanları sinemaya götürmesi zor. Ondan sonrası çok kolay. O insanlar zaten seni izlemek için geliyor oraya. Ama televizyonun zaplanmama ihtimali yok. Televizyon yöneticileri 90 dakika komedi istiyor. Bütün dünya 20 dakika yapıyor biz 90 dakikayı deniyoruz. 90 dakika bir programın değiştirilmeme ihtimali zaten yok. Oraya ürettiğin komedi de farklı kaliteleri barındırıyor. Televizyondaki bir oyuncunun sinemada başarılı olma ya da sinemadaki bir oyuncunun
televizyonda başarılı olma ya da olmama durumu bununla açıklanabilir. Bu benim bildiğim değil ama tahmin ettiğim bir şey. Milyonlarca insanı sinemaya götüren komedyenlerin, komedi veya drama oyuncularının televizyonda iş yapmayı istememeleri bununla alakalı olabilir. Çünkü garip bir şekilde tutmuyor. Televizyon starı adam . O gün herkes onu izlemiş ama sinemada izlenmiyor. Çünkü onun ürettiği iş yapabilme sistemi ile öbürü bambaşka. Hepsi oyunculuk adı altında geçiyor. Herkes televizyon oyunculuğu mu, tiyatro oyunculuğu mu diye soruyor benim verdiğim cevap, hepsi mühendislik ama biri kimya mühendisliği, biri makine mühendisliği öbürü inşaat mühendisliği. Televizyon, sinema ve
tiyatro oyunculuğu bence tamamen farklı. Bir insanın hepsinde başarılı olması için dahi olması gerekiyor. Zaten birinde başarılıysan ve 70 milyonun starı olduysan, zaten 70 milyonda birinci oluyorsun.
Bu film sizin sinemaya bakış açınızı da belirleyecek mi?
Alper Kul: Allahtan ben pek ciddiye almıyorum. 3-4 senedir bana bir şey oldu. Rahatladım ben. Bu yüzden bir sıkıntı yok. Değişen bir toplumuz, değişen bir sistemde yaşıyoruz. Son 1-2 yıldır devamlı sosyoloji okuyorum. Aile sosyolojisi benim olaylara bakışımı çok farklı yerlere götürüyor. Ülkede son 30 yılda 3 kere rejim değişmiş. Garip bir demokrasiden, cunta rejimine, rejimden, muhafazakar bir sisteme geçilmiş. Bunda bir yanlış yok. Dünya da böyle. Dünya da muhafazakarlaşıyor. Bütün dünyada çok garip değişimler var ama Türkiye’de 3 sistem demek 3 farklı aile yapısını diretmek demektir. Sistem nasıl bir toplum istiyorsa onun ailesini kurmak ister. Bize o kadar çok yüklenmişler ki her şey çok çabuk değişiyor. 2 jenerasyon arasındaki fark çok. Sen büyük bir iş yapmak istiyorsan değişmek, değiştirmek zorundasın. Bu yaptığımız işe çok güleceğiz. Her şey çok çabuk değişiyor zaten. Çok yorucu bir durum çünkü insanların
beğenilerine iş yapıyorsun. Değişmezsen bitersin.
Bir oyuncuyu, sanatçıyı televizyondan kopartmak gibi bir durum söz konusu olamaz. Aynı şekilde bir oyuncunun, ben sinema oyuncusuyum, ben tiyatro oyuncusuyum deme gibi bir şansı da yok. Sonuçta projeler geliyordur. Sinema şuan enerjik bir durumda. Size gelen bunun dışında bir proje önerisi var mı?
Alper Kul: Var canım olmaz mı? Herkese her zaman proje geliyor. Senin ne yapmak istediğinle ilgili.
Nasıl bakıyorsunuz buna?
Alper Kul: İyi iş teklifi geliyorsa, sıkıntı vardır. Kötü geldiğinde rahatsın, uymadı dersin reddedersin. İyi iş yaptığın zaman iyi teklifler geliyor. İyi teklifi reddetmek de senin ruh sağlığından götürüyor. Herkese çok güzel teklifler geliyor. Reddettiğinde ah acabalar başlıyor. Bunun huzurlu yanı yok. Ben bir de yazmaya başladım. Tiyatro oyunum var adı Out. Beşer beşerin proje tasarımında payım var. Yeni başka işler de yapıyoruz. Yazmaktan keyif alıyorum. Kendime çizdiğim mutluluk tablomda da ölümlü olduğumu biliyorum. 36 yaşındayım bir 36 daha olur mu bilmiyorum. Bunun keyfini
Yeni akımlar çıkarken bu akımlar aslında üreten insanların ortak dertlere sahip olup, özel hayatlarındaki iletişimlerden ortaya çıkmış üretimlerle olmuş. Türkiye’de böyle bir iletişim, böyle bir arkadaşlık ortamı, sanatçılar arasında aynı dertleri paylaşmak, böyle bir ortam var mıdır?
Alper Kul: 3-4 ay önce ben bir turnede Picasso sergisine gittim. Bu Picasso’nun eserlerinden oluşan bir sergi değildi. Bir sanatçının hayatını ele alıp, bir eseri yaratırken nelerden etkilendiğiyle alakalı bir sergiydi. Picasso’nun kadınları, onların videoları, sesleri vardı. Keçilere takmış mesela. Birisi ona keçi hediye etmiş evde besliyormuş. Bir yaratıcının nelerden etkilendiği çok önemli. O sergi beni çok etkiledi. Hep öyle bakarım. Bir insan kıymetliyse onu kıymetli yapan nedir diye
bakarım. Bizde bir aydın soykırımı yaşandı. Sağcısıyla solcusuyla ne kadar kıymetli adam varsa hepsini öldürdük öyle olmayalım diye. Çünkü sanatçı, sorgulayan bir yaratıktır. O yüzden şu dönemlerde yok. Ben kendi adıma resimleri çok takip ediyorum. Ressam veya müzisyen arkadaşlarım var. Onlarla sohbet ettiğimde mutlaka aklımda bir şey çakıyor ve onunla ilgili bir şeyler yazıyorum. Farklı disiplinlerden insanlarla bir arada vakit geçirmeye dikkat ediyorum ve ona zaman ayırıyorum. Çok yakın arkadaşlarım farklı meslek gruplarından. Bilgisayarcı bir çocuk var her şey matematik kafasında. Bambaşka yerden bakmamı sağlıyor. Bir ülkede müzisyenin çıkabilmesi için bir edebiyatçıya ihtiyaç var. Onlar aynı sofrada yemek yiyorsa tadından yenmez.. Birbirlerini desteklerler. Sadece tek disiplinden beslenebilme imkanı yok. Bu sadece kitap okuyarak olur. O da zaten olması gereken. Farklı insanlarla dostluklar yaşaman tatile gitmen gerekiyor ki kendini aşabilesin. Ben bu yüzden farklı meslek gruplarından insanlarla tanışmaya çalışıyorum. | 8da22281c86f | [
"c4",
"fineweb2",
"hplt2",
"vngrs"
] |
Çilekli Turtaları Pişir Çilekli tartı daha önce denediniz mi? Tart bilindiği gibi bir turtadır. Ve çilekli turtalar da çok meşhurdur. Bu oyunumuzda da sizlere çilekli turtaların nasıl yapıldığı hussunda bilgiler vermenin dışında oyunu tamamlamanız konusunda da pek çok aşamada yardımcı olacağız. Oyunu oynarken doğru adımları gerçekleştirmeli, sizin için verilmiş olan her bir aşamanın da tamamlanmasını sağlamalısınız. Görülen o ki oyunda sizlere de fazlası ile iş düşüyor. Bu nedenle oyunu tamamlamak ve finale kadar geçmek durumu dahil olduğu zaman en kısa sürede finale kadar oyunda yer almanız gerekiyor. Süre sınırlaması olduğunu da unutmamalısınız. | 714fb278df4a | [
"fineweb2",
"hplt2"
] |
MHP Gelen Başkanı Devlet Bahçeli Aksarayda
Aksaray’da yerel seçim çalışmalarını hızla sürdüren MHP İl Teşkilatında, Genel Başkan Devlet Bahçeli heyecanı yaşanıyor.
Meclis gündeminin yanı sıra il ziyaretlerine de ağırlık veren Devlet Bahçeli'nin 23 Mart Pazar günü ilimize geleceğini belirten MHP İl Başkanı Mustafa Selhan Altınsoy Bahçeli'nin bu ziyaretinin farklı olacağını söyledi.
MHP Aksaray İl başkanı Mustafa selhan Altınsoy yaptığı açıklamaya göre , MHP Gelen Başkanımız Devlet Bahçelinin katılacağımiting için çağrıda bulundu. Miting 23 Mart Pazar günü saat 14:00’ da kılıçarsaln parkında başlayacağını söyledi.
Altınsoy, “ Genel başkanımız Türkiye gerçeklerini Aksaray’a anlatmaya gelmektedir. Mevcut hükümetin anlayışlarını, hatalarını ve daha birçok konuyu Aksaraylı hemşehrilerimizle konuşmak, Aksaray halkı ile bir araya gelmek, gidilmedik hiçbir yer, sıkılmadık hiçbir el bırakmamak üzere yollara çıkmıştır. Biz de Aksaray il başkanlığımız ve teşkilatımız olarak, liderimizin Aksaray halkı ile buluşmasını sağlamak için mitingimizin huzur ve güven ortamı içerisinde yapılmasını temin etmek üzere Aksaray Valiliği ve Emniyeti ile koordine kurarak her türlü önlem ve tedbirleri almış bulunuyoruz. Bütün Aksaraylı vatandaşlarımızı davet ediyoruz” dedi. | db341d9d7faf | [
"c4",
"culturax",
"fineweb2",
"hplt2",
"vngrs"
] |
The Vampire Diaries 2.12 'The Descent' bölüm konusu ve bölümden kareler!
27 Ocak'ta 2.12 'The Descent' bölümüyle ekranlara geri dönecek olan The Vampire Diaries'in yeni bölümü için ilk kareler The CW tarafından yayınlandı. The Descent'in konusu ise şöyle: Stefan (Paul Wesley), Elena (Nina Dobrev)'nın gelecek ile ilgili planları konusunda başka fikirlere sahiptir. Damon (Ian Somerhalder), Jules (Michaela McManus)'den gerçekleri öğrenmeye çabalarken Elena'dan Rose (Lauren Cohan)'ye göz kulak olması konusunda yardım ister. Ancak bu durum beklenmedik şekilde tehlikeli bir hal alacaktır. Caroline (Candice Accola) ve Matt (Zach Roerig) ise birbirlerine olan duyguları hakkında dürüst olmaya karar verirler. Caroline'nin iyi ve cömert davranışlarına karşı Tyler'in tepkisi onu Caroline'yi şaşırtır.. Yeni bölümün yönetmenliğini ise Marcos Siega yapıyor..
The Vampire Diaries Extended Promo The Descent
The Vampire Diaries 2.12 "The Descent " promo!
Posted by Deep Red at 12:51 AM
Labels: The Vampire Diaries
No comments:
Subscribe to: Post Comments (Atom) | 14ce7427be44 | [
"fineweb2",
"hplt2"
] |
AÇMIŞ OLDUĞUM BU SAYFADA , SANATSAL FIKRALAR OLACAK...!!!
SANATSAL FIKRA OLUR MU HİÇ...NEDERLER BEN YAPTIM OLDU..IŞIN ŞAKA TARAFI BU..ELBETTEKİ SANATSAL ÖZELLİKLİ FIKRA OLAMAZ , AMA RESİM SANATINA YÖNELİK BİLDİĞİMİZ FIRALAR OLUR..
Temel köyünden ayrımış , İsatanbul'a çalışmak ve para kazanmak için gitmiş..Temel'in babası vefat etmiş ve Temel'e bu kötü haberi ulaştırma vazifesi Dursun'a verilmiş..Dursun İstanbul'a Temel'in yanına gelmiş ..Babasının öldüğünü Temel'e bir türlü söyleyememiş...İstanbul caddelerinde ikisi birlikte gezerken , dükkanın birinde yağlı boya bir tablo görüp , tabloya bakmışlar.
Temel ,
- Ula bu resmi babam da yapar...,
Dursun ,
- Ula baban bu resmi yapamaz....,
Temel ,
-Nedenmiş o..,
- Çünki baban dün gece öldi...!!!
Sami Samioğlu
ÇİPLAK KARI YAP BANA....!!!
Askerliğimi bir sınır taburunda ifa ediyordum...Taburun hatta Alayın baş ressammı bendim...Askeriyenin harita , tabela ve resim konularındaki faaliyetlerini yapmak ile görevlendirilmiştim..Tabiki taburumuzda bir çok ihtiyacımızı karşılayamıyorduk...Tek haber kaynağımız pil ile çalışan küçük radyolar ile oluyordu..Gazete , dergi yoktu...Hiç bir asker alıp okuma imkanın bulamıyordu...Taburda ressam olduğum herkesçe biliniyordu...Bir gün bir asker arkadaşım kendisine karakalem çıplak kadın resmi yapmamı istedi...Bende kırmadım kendisini ve arkadaşıma çıplak kadın resmini yapıp verdim...Tabiki çok memnun olmuştu..İyi de bu arkadaşı memnun ettim ama , etmez olaydım..Bütün tabur askerleri artık sıraya dizilmişlerdi...Hergün askerlere çeşitli pozlarda çıplak kadın resimleri yapıyordum..Öyle ücretli filan değil..Ne ücreti , askerde para mı var...Resmi çizdiren ve alan askerler koşturarak yanımdan uzaklaşıp bir yerlere gidiyorlardı...Hepsi de çok memnundular ve yaptığım çıplak kadın resimlerini çok beğeniyorlardı...Askerlikte bu anıdır..Aklıma birden geldi ve bunları hatırladım.
Öyle ise bu konuda bir fıkra yazmalıyım dedim ve klavyenin başına geçtim..
ÇIPLAK KARI YAP BANA...
Temel çok iyi bir ressamdır...Bu işten para kazanmaktadır..Arkadaşı Dursun , Temel'in yanına gelir...,
- Ula Temel güzel bir çiplak karı resmi yap bana , evin duvarına asayım ona bakayim...Ama , sudyenleri ve doni olsun...Ayıp olmasin eşrafa...Ücreti neyse verirum.
-Ula sen yerterki iste , niye yapmayim ki...,
- Güzel bir çıplak karı resmi olsun , içim açılsın baktukça...
Temel işe koyulur çıplak kadın resmini yapmaya başlar...Ertesi gün Dursun Temel'in yanına gelir..,
- Ula Temel yaptinmu çıplak karı resmimi..,
- Yaptım , yaptım çok güzel çiplak karı resmi oldi..
Dursun resme bakar ve...,
- Ula uşağum hani bunun sudyeni...Hani bu karınin doni...Ben senden böyle mu istedum..,
Temel hiç bozuntuya vermez ve cevap verir...,
- Ula uşağum bu karı resmini senin için yapaydum , vazgeçtim , kendime yaptım bunun için doni yok.
Sami Samioğlu
Not...: Fıkraların hiç biri alıntı değildir...Fıkraların düzenlenmesi ve konusunu şahsıma aittir.
ÜNLÜ RESSAM İBRAHİM ÇALLI NASIL BİR İNSANDI...
Ressam İbrahim Çallı 'nın otobiyografisini çok zaman önce okumuştum..Aklımda kaldığı kadarıyla İbrahim Çallı 'nın fıkralara malzeme olacak etkide , mizahi yönü olduğunu hatırlıyorum..Hatta , fıkra özelliği olabilecek özellikte gerçek yaşanmış hikayeleri var..Ama , çok eski bir dergide okuduğum bu fıkra özelliğindeki mizahi İbrahim Çallı anısını hatırlayamadım ve o dergiyi bulamadım..Eğer ileri bir zamanda bu söz konusu dergiyi bulursam , fıkra özelliğindeki İbrahim Çallı anısını buradan yazmayı düşünüyorum...Aslında İnternette varmıdır diye bakmam da gerekiyor.
Sami Samioğlu | aa7fa53531b6 | [
"c4",
"fineweb2",
"hplt2"
] |
Bazı güzellik kuralları var ki yıllar geçse de geçerliliklerini asla yitirmiyorlar. İşte aslında hayati önem taşıyan ama çoğu zaman bir kulağımızdan girip diğerinden çıkan bu önemli kurallardan bazıları...
Kaküllerinizden uzak durun
Saçlarınız konusunda takıntılı biriyseniz kakülleriniz en son elinizi süreceğiniz bölge olmalı! Çünkü bu tür bir değişim tüm saç modelinizi mahvedeceği gibi geri dönüş için de hayli zaman gerekecektir. Kakül kullanımı aslında göründüğü kadar kolay değil. Her yüz şekline gitmeyebiliyor. Eğer bu sezonun trendi olması dolayısıyla saçınıza kakülle hareket vermek istiyorsanız kendinizi tecrübeli ellere bırakmanız yerinde olacaktır.
Tırnak ve tırnak eti kemirmek hiç seksi değil
Nicole Kidman'ın ve Michelle Pfeiffer'ın da bunu yaptığı düşünülürse tırnak kemirmenin ünlü ya da ünsüz ayrımı yapmadığı aşikar... Ancak o sırada ortaya çıkan görüntü pek bir nahoş! Uzmanlar tırnak yemenin psikolojik sorunlarla yakından ilişkisi olduğunu belirtiyorlar. Tabii bu alışkanlığın estetik ve sağlık açısından da olumsuz yanları bulunuyor. Eğer kötü alışkanlığınızdan kurtulmak istiyorsanız piyasada satılan özel tırnak cilaları ve kuaför salonlarında uygulanan protez tırnakları da deneyebilirsiniz.
Güneş koruyucunuzu mutlaka sürün
Biliyorsunuz güneşin ciltlerimiz üzerinde bıraktığı olumsuz etkilerin tedavisi oldukça zor üstelik çok uzun bir süreç gerektiriyor. Cilt söz konusu olduğunda güneş önünden yemeği alınmış bir pitbull gibi agresif olabiliyor! Dolayısıyla artık sadece güneşlenirken değil sokağa çıkarken bile en azından güneş koruyuculu bir nemlendirici kullanmalısınız.
Sivilcenizi kesinlikle sıkmayın
Hangimizin parmakları bilinçsizce yüzümüzdeki o kabarcıklara gitmiyor. Ama dermatologlar cilt yüzeyinde hafif bir belirti gösterdiği andan itibaren sivilcelerimizle kesinlikle oynamamamız gerektiğini belirtiyorlar. Belki daha steril şekilde iyice olgunlaşmış bir sivilceyi sıkmanız söz konusu olabilir. Ama bunu yaparken alt katmanını da bir merhemle onarmanız gerekiyor. | 591262bf5b6b | [
"c4",
"fineweb2",
"hplt2",
"vngrs"
] |
Fuar alanlarında geniş hizmet yalpazemiz ile sizlere destek vererek, profilinize uygun modüler ve fonksiyonel tasarımlar ile fikirlerinizi ve ürünlerinizi arzu ettiğiniz şekilde ziyaretçilere aktarmaktayız. Misyonumuzun önde gelen öğesi olarak sizlerin fikirlerinizin değerine inanarak onları daha en anlaşılabilir öğelerle insanlara anlatmak yer almaktadır.
Sahip olduğunuz ürünlerin temasını yapısına katarak oluşturduğumuz özgün fuar stand tasarımları ile ortaya çıkardığımız fuar stand tasarımları aracılığıyla, sizlerin fikirlerinizi ziyaretçilerin akıllarında kalıcı bir yer edinmesini sağlamayı amaçlamaktayız. Tasarımlarımızın odak noktası fikirlerinizin farklılığının ürünlerinize nasıl yansıdığını ortaya çıkartmaktır.
Hedeflerimizi gerçekleştirirken, ziyaretçilerin dikkatini fikirlerinize odaklayan dizaynları en ekonomik şekilde tasarlamaya özen göstermekteyiz. Ziyaretçiler ürünleriniz ile zaman geçirirken bulundukları ortamdan memnun kalmaları, yaptığımız işi başarılı olarak nitelememizde en önemli faktördür.
Firmamızın deneyim gücü, bünyesinde ürettiği tasarımların özgünlüğünün bir göstergesidir. Sizlerle birlikte ortaya cıkardığımız fikirleri, amacına uygun stand materyalleri ile sunarak, bünyemizde var olan hizmet deneyimi ile dünyaya sesinizi duyurmayı amaçlamaktayız.
Faaliyet Gösterdiğimiz Ülke ve Şehirler
Türkiye / İstanbul – İstanbul Tüyap Fuar Merkezi
Türkiye / İstanbul – CNR Fuar Merkezi
Türkiye / Bursa – Tüyap Bursa Uluslararası Fuar ve Kongre Merkezi
Türkiye / Adana – Tüyap Adana Uluslararası Fuar ve Kongre Merkezi
Türkiye / Konya – Tüyap Konya Uluslararası Kongre Merkezi
Türkiye / İzmir – İzmir Uluslararası Fuar Alanı
Türkiye / Ankara – Ankara Expo Fuar Merkezi
Türkiye / Gaziantep – Gaziantep Ortadoğu Fuar Merkezi | 3495ee95f180 | [
"c4",
"culturax",
"fineweb2",
"hplt2",
"vngrs"
] |
Kısmetin Açılması İçin Okunacak Dua
Kısmet açıklığı için cuma saatinde yani sela ile ezan arasında 19 adet Cuma süresini okuyorsunuz ve bunu 3 cuma tekrarlıyorsunuz.
Allah'ın izniyle kısmetiniz açılır.
Hayırlı Bir Kısmet İçin Okunacak Dua
"Rabbi,inni lime enzelte ileyyi min hayrin fakiru"
"Rabbim bana indireceğin her hayra muhtacım"
Kuvvetli Bir Kısmet Açma Duası
Evlenemeyen Kimseler için Taha süresinin 131 ve 132. ayetleri bir kağıt üzerine misk, safran ve gül suyu karışımı bir mürekkep ile yazılır da o zamana kadar evlenememiş bir kimsenin koluna asılırsa, Biiznillah kısmeti açılır. Ayrıca eğer kendinde unutkanlık arız olmuşsa, derhal şifa bulur. fakir ise fakirlikten kurtulur.
(ed-Dürru'n-Nazıym)
Kısmeti Açan Dua
Evlenemeyen Kızların Okuyacağı Dua, Evlenmek İsteyenlerin Okuyacağı Dua
74. Vellezine yekulune rabbena heb lena min ezvacina va zürriyyatina kurrate
a'yüniv vec'alna lil müttekiyne imama
Türkçe: Ve onlar ki: "Ey Rabbimiz, lütfunla bizlere eşlerimizden, çocuklarımızdan
göz aydınlıkları ihsan buyur ve bizi takva sahiplerine önder kil!" derler
Furkan suresi 74. ayet değerli kardeşlerim okuyan çoğu kardeşlerimiz mutlu bir yuva kurdu evlenmeyi dileyen kardeşlerimiz okusun Allah'ın izniyle faydasını görecektir.Dua Oku...
Hayırlı Bir Eş Duası
Bismillahirrahmanirrahiym..alla hu la ilahe illa huvel hakiymul habir..allahu la ilahe illa huvessemiul basir...allahu la ilahe illa huvel vahidul ehadun...allahu la ilahe illa huverrahmanirrahiym allahu la ilahe illa huvel ferdussamed..allahu la ilahe illa huvezzahirulbatınınu allahu la ilahe illa huvel vahidul ehadussamed..allahu la ilahe illa huvel fettahul aliym..allahu la ilahe illa huvel kariybul musavvir..allahu la ilahe illa huvelmennanul hannanu..allahu la ilahe illa huverrafiul aliym..allahu la ilahe illa huvel hakiymul keriym..allahu la ilahe illa huvel melikul kuddus...allahu la ilahe illla huvel hakkul mubiyn..allahu la ilahe illa huvel aziyzul aliym..allahu la ilahe illa huvel ehadussamed ...allahu la ilahe illa huvel baisul varisu..allahu la ilahe illa huve fad uhu muhlisiyne lehuddiyn velhamdulillahi rabbil alemiyn..allahumme salli ala seyyidina muhammedinil fatihil ebvab kezalike zevvecnahüm bihurinıyn AMİN ..
Ol bu duayı her gün sabah namazından sonra 70 kere okuyan insana bir kişi aşık olur yemez içemez her gece bir yılan gelir boynuna sarılır uyuyamaz vallahi billahi aşık olur ..ve dünyada her ne muradı var ise hasıl olur haza şahmeran duası budur gaflet olunmaya...
Kapalı Kısmeti Açan Dua
İnsan suresinin ilk 2 ayetini 313 defa okuyacaksınız, ayetin sonundaki semian kelimesine gelince 7 kere tekrar edeceksinisiniz yani şu şekilde okunacak başta 1 defa besmele çekin.
Hel eta alel`insani hıynüm mined dehri lem yekun şey`en mezkura. İnna halaknel`insane min nutfetin emşacin nebteliyhi fece`alnahu semiy`an,semiy`an,semiy`an,semiy`an,semiy`an,semiy `an,semiy`an,bası yra.
Hayırlı Bir Kısmet İçin Okunacak Dua
Eğer bir kimse kendisinde sihir nazar veya kısmeti bağlanmış olduğundan şüphe ediyorsa, bu dertlerden kurtulmak için bir pazartesi veya perşembe gecesi sabaha karşı abdest aldıktan sonra tenha ve temiz bir ortamda kıbleye yönelir.öd ağacı veya amber gibi güzel kokulu bir şey yakar ve odayı buhurlar.daha sonra niyet ederek (1001)defa Hz. peygamber (s.a.v)'e ''allahümme salli ala seyyidina muhammedinil fatihıl ebvab.'' salavat şerifesini oku gönderir bundan sonra... allahümme inni es' elüke bi resulike muhammedin habiybike ve haliylike en tühallile ukdete.(burada kendinde rahatsızlık olanın ismi söylenir.)an kısmetiha vekşit anha zulmetes sıhrı ve te'siral ayni ya hılale ukudu ve ya kaşifez zulmi ya allahü ya keriymü ya keriymü ya zel celali vel ikram. diyerek dua ederse Allah'ın izni ile sihir ve nazar ortadan kalkar. kısmeti açılır.
Bağlı Kısmeti Açan Dua
Kısmeti bağlı olupta evlenemeyen bir kız için bir arabi ayın cuma günü güneş doğarken veya sala vakti.Misk ve saferan ile beyaz ipek üzerine vefk yazılıp üzerine 170 defa ayetek kürs-i okunur ve kız veya kadın göğsünde taşırsa en kısa zamanda mesut bir izdivaç yapar. Bu vefk üzerinde oldukça .Güzel olmayan bir kadın dahi herkesin gözüne son derece şirin ve güzel gözükür.Herkes ona sevgi ve sempati duyar .Onunla dost olmak için can atarlar.
Fetekabbeleha rabbüha bi kabulin hasenin ve enbeteha nebaten hasene...
Kısmeti Bağlı Kızların Okuması Gereken Dua
Nasibi bağlı olan veya evde kalmış bir kızın evlenebilmesi için, aşağıdaki Ayeti
Kerimeler ve Esmalar bir tabağa yazılıp, kadın sütü ile yazı bozulduktan sonra, bu sütü kız
yüzüne sürerse, Allah Teala'nın izniyle en kısa zamanda evlenir.
Yazılacak olanlar budur:
بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ وَمَنْ اَوْفَى بِعَهْدِ اللهِ فَاسْتَبْشِرُوا بِبَيْعِكُمُ الَّذِى بَ ا
بَعْتُمْ بِهِ وَذَلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ وَلَوْ لاَ اِذْدَخَلْتَ جَنَّتَكَ قُلْتَ مَا شَاءَ الله
لُاَقُوَّةَ اِلاَّ بِا للهِ اِنْ تَرَنِ اَنَا اَقَلَّ مِنْكَ مَا لاً وَ وَلَدًا وَلاَ حَوْلَ وَلاَقُوَّةَ اِ لاَّ
بِاللهِ الْعَلِىُّ الْعَظِيمُ يَاحَنَّانُ يَاحَنَّانُ يَاحَنَّانُ يَا اَلله يَا اَلله يَا اَلله يَارَحْمَ نُ
يَارَحْمَنُ يَارَحْمَنُ يَارَحِيمُ يَارَحِيمُ يَارَحِيمُ يَاوَدُودُ يَاوَدُودُ يَاوَدُودُ يَاوَدُو دُ
9ا ا 999 يَاشَكُورُ يَاشَكُورُ يَاشَكُورُ يَاَلله بِرَحْمَتِكَ يَا اَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ
ا ا و م م م م ه ه ه ه ج ج ج ا ا 7و و ا 5ا ا ه ا ا ا ا ا ا 5
Bismillahirrahmanirrahim. Ve men evfa biahdihi minallahi festebşiru
bibeyıkümüllezi baba’tüm bihi ve zalike hüvel fevzül azim. Ve levla iz dehalte
cenneteke kulte maşaallahü la kuvvete illa billahi in tereni ene ekalle minke malen
ve velada. Vela havle vela kuvvete illa billahil aliyyül azim.Ya Hannanü Ya Hannanü
Ya Hannanü Ya Allahü Ya Allahü Ya Allahü Ya Rahmanü Ya Rahmanü Ya Rahmanü
Ya Rahimü Ya Rahimü Ya Rahimü Ya Vedüdü Ya Vedüdü Ya Vedüdü Ya Şekürü Ya
Şekürü Ya Şekürü Ya Allahü Birahmetike ya erhamer rahimin. Dokuz dokuz dokuz
elif elif beş elif elif he elif elif elif elif elif elif beş vav vav elif yedi elif elif vav mim
mim mim mim he he he he cim cim cim elif elif.
Veya bir kimsenin eşyası satılmasa, yukarıdaki bu duayı bir kağıda yazıp bu yazılıyı da
satılmak istenen eşyanın içine konulursa, o eşya satılır.
Bir Bayanın Evlenmek İçin Okuyacağı Dua
Ahmet ed deyrebi hz lerinin mücerrebatı Deyrebbi kitabından aldım.güvenilirdir fazlada zor değildir Şunlar Yazılır ve Kendir tütsüsü ile tütsülenip Sağ pazu da taşınır
نهش ۲ نهش ۲ كهل ۲ مارش ۲ يارش ۲ سروش ۲ هوش ۲ نوش ۲ نواش ۲ نهزاش ۲ انحلت عقدة فلانة بنت فلانة ورغب فى خطبتها كل من رآها بحق هذه الاسماء العظيم وبألف الف لا حول ولا قوة إلا بالله العلى العظيم وصلى الله على سيدنا محمد وعلى آله وصحبه وسلم
(Birinci kısma senin adın ikinci yere Anne adı sadece bayanlar içindir )
Kapalı Kısmeti Açma Duası
Kapalı bir kısmeti açmak için:
Kırmızı kurdele al. 3 düğüm at her düğüm atarken düğüme oku. Sonra melisa ile tütsüleyip, kırmızı mum ile yakın bu kısmet açmak içindir. Eğer birini aşık etmek istiyorsan; "bu kurdele yanarken falanca kişinin de kalbi benim için yansın" denir.
Yüce Mevlam dualarınızı kabul etsin.
Kısmet Açılması İçin Okunacak Dua
Kısmetin açılması ve helalinden evlenip yuva kurmak isteyen arkadaşlar, cuma suresini 18 kere okusunlar.(gerçekten çok faydalı deneyip faydasını görenler olmuştur) Cuma Suresi; ayrıca dargın olan eşlerin aralarının düzelmesi için de 5 kere okunursa, eşlerin arası düzelir. Aralarındaki soğukluk ve kızgınlık gider, birbirlerine karşı muhabbet hasıl olur.
Kısmet Açmak İçin Okunacak Dua
Evlenemeyen yada nasibi çıkmayan dul ve kız için Fecr suresini bir kase içine yazıp yağmur suyu ile o suyu silip,onunla bir parça kına yoğurup elini kınalar ise nasibi tez çıkar.
Fecr suresi her çeşit belanın defi içinde 7 kere okunur..
Fecr Suresi Türkçe Okunuşu
1. vel fecri.
2. ve leyalin 'aşrin.
3. veşşef'ı velvetri.
4. velleyli iza yesri.
5. hel fiy zalike kasemün liziy hıcrin.
6. elem tere keyfe fe'ale rabbüke bi'adin.
7. ireme zatil'ımadi.
8. elletiy lem yuhlak mislüha fiylbiladi.
9. ve semudelleziyne cabussahre bilvadi.
10. ve fir'avne ziyl'evtadi.
11. elleziyne tağav fiylbiladi.
12. feekseru fiyhelfesade.
13. fesabbe 'aleyhim rabbüke sevta 'azabin.
14. inne rabbeke lebil mirsadi
15. femmel'insanü iza mebtelahü rabbühu feekremehu ve na'amehu feyekulü rabbiy ekremeni.
16. ve emma iza mebtelahü fekadere 'aleyhi rizkahu feyekulü rabbiy ehaneni.
17. kella bel la tükrimunelyetiyme.
18. ve la tehaddune 'ala ta'amilmiskiyni.
19. ve te'külunettürase eklen lemmen.
20. ve tühıbbunelmale hubben cemmen.
21. kella iza dükketil'ardu dekken dekken.
22. ve cae rabbüke velmelekü saffen saffen.
23. ve ciy'e yevmeizin bicehenneme yevmeizin yetezekkerül'insanü ve enna lehüzzikra.
24. yekulü ya leyteniy kaddemtü lihayatiy.
25. feyevmeizin la yü'azzibü 'azabehu ehadün.
26. ve la yusiku ve sakahu ehadün.
27. ya eyyetühennefsülmutmeinnetü.
28. irci'ıy ila rabbiki radıyeten merdıyyeten.
29. fedhuliy fiy 'ıbadiy.
30. vedhuliy cennetiy.
Kısmet Açmak İçin Okunan Dua
Dünyevi ve uhrevi, ebedi mutluluk ve saadete erişmek isteyen kimse; her günün Utarit Yıldızının saatinde 286 defa Ya Rauf ismini zikretmeye devam ederse beklediği saadet ve mutluluk kapıları sonuna kadar kendisine açılır.
Kapalı Kısmeti Açmak İçin Dua
Kısmet açılıp evlenebilmek için;
Kısmeti kapalı olan kimselerin kısmetlerinin açılıp evlenmeleri ve hayırlı yuva kurabilmeleri için; aşağıda gelen ayet bu niyetle günde 480 defa okunur ve buna birkaç gün devam edilirse her türlü bağlı kapılar açılır.Hayırlı yuva kurulur.
Rabbeneftah beyne na ve beyne kavmine bil hakki ve ente hayrul fatihiyn
Kısmeti Açan Dualar
sabah ezandan önce kalkacaksınız abdest alıp namazınızı kılacaksınız namazın arkasından 41 ayet el kurs-i okuyacak ve niyetinizi yapacaksınız güneş doğana kadar uyumayıp ezandan sonra kapı yada pencerenizi açıp evinize nasip-kısmet dolmasını sağlayacaksnız her konuda her işiniz açılır yeter ki Allah'a el açıp yalvarın...
Hayırlı Kısmet Çıkması İçin Dua
Mamur bir mescidin toprağından biraz alınıp bir temiz kap içerisine konulur. Üzerine yeteri kadar gül suyu dökülüp hamur gibi yoğrulur. Yassı ve yuvarlak şekilde yedi parçaya bölünür. Bu yedi parça çamur güneşte kurutulur.
Sonra her birinin üzerine ayet-i kerimesi yazılıp bu parçalar muhafaza olunur. Bunlardan birisi cuma günü
biraz su konularak o su ile izdivacı matlup olan (evlenmesi istenilen) kız veya kadın yıkanır.
Bu yıkanma bir leğen içinde olası lazımdır ki su akıp zayi ve telef olmasın. Sonra gelinip geçilmesi çok olan, kalabalık bir sokağa dökülür ve ertesi cuma günü diğer bir parçası aynı şekilde icra edilerek yedi parça yedi cuma günü istimal edilir. Yedi hafta tamam olmadan o kız veya kadın kocaya varır, evlenir.
Kısmetimin Açılmasını İstiyorum Duası
Haliei şerifte varid olmuştur ki;her gün 100 kere
"La ilahe illüllahül melikül hakkul mübin"
diyen kimseye rızık ve kısmet kapıları açılır , fakir ve ihtiyaçtan kurtulur.Allah teala onu af ve mağfiret buyurduğundan kabir azabı görmez ve cennete girer | bb3fbefe3d9c | [
"fineweb2",
"hplt2"
] |
IMDb Puanı: 7,9 (95.647 oy)
Türkçe Adı: Hobbit: Beş Ordunun Savaşı
Yönetmen: Peter Jackson
Oyuncular: Ian McKellen, Martin Freeman, Richard Armitage, Orlando Bloom, Luke Evans...
Vizyon Tarihi: 17 Aralık 2014
Süre: 144 dk.
The Hobbit üçlemesinin son bölümü olan üçüncü filmde, Bilbo Baggins, Thorin Meşekalkan ve Cüceler Bölüğü’nün maceraları sona eriyor. Ejderha Smaug ile karşı karşıya geldikten ve günahkar Hobbit Gollum'dan meşhur güç yüzüğünü aldıktan sonra sağ salim eve ulaşıncaya kadar Bilbo'yu halen daha onlarca yeni serüven bekliyor.Gerek şu anki ders yoğunluğumdan gerekse filmin etkisinden dolayı filmin yorumunu anca yazabildim. Aslında, içten içe yazmak da istemiyordum zira şu yazıyı yazmaya başlayana kadar Hobbit'in gerçekten de bittiğini idrak edememiştim. Şimdi anlıyorum ki önümüzdeki aralık ayında, son üç senedir yaşadığım heyecanı yaşayamayacağım; hatta böyle bir heyecanı bir daha hiç yaşayamayacağım.
Yurtlarına tekrar kavuşan Erebor Cüceleri, Ejderha Smaug'u Göl Kasabası'nın masum yerlileri üzerine saldıkları gerçeğiyle yüzleşmek zorundadırlar. Thorin Meşekalkan ise Arkentaşı'nı ararken önemli değerlerden ödün vermiştir. Thorin'e yardımcı olamayan Bilbo tehlikeli bir seçim yapmanın eşiğine gelir. Bu esnada Lord Sauron planladığı gizli Yalnız Dağ saldırısı için dört Ork bölüğü göndermiştir. Şimdi Cüce, Elf ve İnsanların önünde iki seçenek vardır: Ya birleşip birlikte savaşacaklar ya da hep beraber yok olacaklardır. Beş ordu toplanıp savaşa girmeye hazırlanırken Bilbo hem kendi hayatı hem de arkadaşlarını kurtarmak için savaşmak durumunda kalacaktır.
Yoruma kötü bir havayla başladığımın farkındayım. The Hobbit: The Battle of the Five Armies, Orta Dünya'ya bir nevi veda niteliği taşıdığı için yazının devamı da bu şekilde olacaktır diye düşünüyorum. Yine de moralimi elimden geldiğince yüksek tutmaya ve yazının sonunda depresyona girmemeye çalışacağım, ama bakalım :D
Gelelim film öncesi yaşadıklarıma... Filmin haftanın ortasında vizyona girmesi gibi saçma bir durumla karşılaştık bu sefer. Hatta bunu, ilk başta hata sanmıştım. Sonuçta filmler genelde cumaları vizyona girerdi, biz de ertesi günü rahatlıkla izlerdik. Neyse, biz geleneği bozmadık; hafta sonuna yakın bir zamanda, cuma günü gittik filme. Koskoca 2 gün sonra bile bilet bulmada zorlandık ki bundan önceki 2 filmde ertesi günü gitmemize rağmen rahatlıkla bilet bulmuştuk, hem de istediğimiz sıralardan. BOTFA'nın son film olayı yayıldığı için Hobbit'i bilen bilmeyen filme akın etmiştir diye düşünüyorum ben.
Yukarıda yazdıklarımdan da anlaşılacağı üzere, filmi çok beğendim. Bunda BOTFA'nın son film olarak anılmasının, az da olsa etkisi vardır elbet. Beğenmediğim yerleri de oldu ama filmi genel olarak severek izledim ve o sinema salonundan çıkmak istemedim.
Öncelikle, söylememe gerek var mı bilmiyorum ama yazının devamının kitapla ilgili spoiler içerdiğini belirtmeliyim. Kitabın nasıl uyarlandığını sizin gidip görmenizi istediğim için filmle ilgili konularda filmden spoiler vermeden fikrimi belirttim. Ayrıca, filme gitmeden önce hem önceki 2 filmi de izledim hem de Hobbit'i tekrar okudum ^_^ Kısacası, bu sefer hazırlıklıyım :D Kendinizi -hâlâ hazırlamadıysanız- upuzun bir yoruma hazırlayın ;)
BOTFA, ikinci filmin kaldığı yerden devam ediyordu. Başlangıçta, olayları önceki filme bağlamak adına yaklaşık 10-15 dakikalık, aksiyon dolu sahnelere yer verilmişti. Bunu çok kısa buldum ben, Smaug'un ölümünün geçiştirildiğini düşünüyorum. Bu sahne 2. filmin sonuna koyulsaydı veya bu konu Peter Jackson'ın yorumuyla biraz daha genişletilseydi daha iyi olabilirdi.
Diğer iki filme kıyasla, BOTFA'da sevmediğim kısımlar çoktu. Bunlar çoğunlukla kitaba uymayan kısımlardı; bazısı da senaryoya Tauriel'in eklenmesiyle değiştirilen olaylardı. Kitabı beyaz perdeye aktarırken elbette değişiklikler yapılacak, yönetmenin yorumu katılacak -ki bunları Peter Jackson'ın gözünden izlemek her zaman bir zevktir benim için, hatta sadece o da değil ileride bir başkası da bir Orta Dünya filmi çekse onu da izlerim- ama asıl, birkaç ufak değişikliğin getirdiği büyük değişiklikler canımı sıkıyor. Tauriel de bu değişikliklerin çoğunun ana nedeni. Spoiler olmaması için doğrudan olayı anlatmayacağım ama şöyle diyeyim: Sırf Tauriel'in eklenmesiyle Kili'nin ölümü gibi önemli bir olay az da olsa değişikliğe uğramıştı. Fili'nin ölümü ise biraz da Peter Jackson'ın yorumlamasıyla yansıtıldı ekranlara. Bu ölümü de bu genç ama cesur cüceye yakıştıramadım ben. Kitapta Fili ve Kili'nin ölümü kitapta bire bir anlatılmıyor, ama nasıl olduğundan bahsediliyor. Keşke kitapta betimlenen şekilde izleseydik o sahneyi. En çok merak ettiğim sahnelerden biriydi çünkü.
Çoğu kişi, efektlerin yapaylığından yakınmış. Hobbit, felsefi dayanakları olan bir çocuk kitabı benim gözümde. Bu efektlerin biraz göze batması gerektiğini düşünüyorum, zaten. Efektler fazla inandırıcı olsaydı veya LOTR'daki gibi teknolojiye bel bağlanmayıp gerçekçi bir yapım sunulsaydı Hobbit'in o masalsılığı çöpe gidecekti. O zaman da filmin fazla epikleştirildiği hakkında eleştiriler gelecekti, eminim. Bu yüzden, Peter Jackson'ın çok fazla efekt ve yeşil ekran kullanmasını yadırgamıyorum.
Filmde hoşuma giden, beğendiğim kısımlar ise genelde ayrıntılardı. Mesela, Richard Armitage'ın Thorin'in ejderha hastalığıyla geçirdiği değişimi çok iyi gösterdiğini düşünüyorum, kendisinin oyunculuk yeteneğine bir kez daha hayran kaldım. Aynı şekilde, Smaug'un ölümü de -daha doğrusu ölümünün beyaz ekrana yansıtılışı- beklediğimden çok iyiydi.
Filmi LOTR'a bağlayan sahneleri içimden minik çığlıklar atarak izledim :D Divan üyelerinin Dol Guldur'daki olayının birazcık gereksiz yere uzatıldığını, aynı zamanda da nefes kesen sahnelerden biri olduğunu düşünüyorum. Legolas'la Thranduil'in son konuşması da yine iki filmi çok iyi bağlayan sahnelerdendi. Fakat Tauriel'le Thranduil'in konuşması olmasa da olurdu, gerçi Tauriel'in bulunduğu çoğu sahneyi gereksiz buluyorum ben.
Bütün bu sevmediğim kısımlara rağmen filme bayıldım, Çünkü çoğunun mantıklı bir nedeni olduğunu biliyorum. Örneğin Tauriel, filmlerdeki güçlü kadın karakter eksikliğinin giderilmesi için yaratıldı veya orkların gerçekçi olmaması, Hobbit'in masalsı havasına yorulabilir. Bu yüzden de göze batan birkaç sahne dışındakilere fazla takılmadım, geyik yapıp geçtim.
Şimdi heyecanla, filmin çıkarılan sahnelerin bulunduğu genişletilmiş versiyonunu bekliyorum. Zira filmin bütünlüğünün daha iyi görülebileceğini, yapılan olumsuz eleştirilerin de extended version ile azalacağını düşünüyorum. The Hobbit: The Battle of the Five Armies ile Orta Dünya kapılarını beyaz perde için kapayabilirim, ama benim için Orta Dünya kapıları hiçbir zaman kapanmayacak. Biraz da bu yüzden veda edemiyorum, etmeyeceğim. Kitaplığımda Tolkien, aklımda Orta Dünya'nın olması bana yeter :) | 18d857491a0b | [
"culturax",
"fineweb2",
"hplt2"
] |
Yoğun bir vize haftasını geride bıraktım. Sınavlardan bir hafta öncesinde çalışmaya başladığım için hem bu hafta hem de geçtiğimiz hafta doğru düzgün kitap okuyamadım, yalnızca otobüslerde ve metrolarla kitap okuyacak zamanım oldu. Şimdi ise bol kitaplı bir ay beni bekliyor :)
Geçen aydan kalan bir kitabım var: Hınç. Hınç dışında şu anda okuduklarım ise Kılıçların Fırtınası Kısım I ve Yerkara. Okunacak kitapların sürekli arttığını fark ettiğimde çareyi aynı anda birden fazla kitabı okumakta buldum ben de :) Şimdilik hepsi de güzel gidiyor, karakterleri ve olayları birbirine karıştırmadığım sürece bu şekilde okumayı planlıyorum ;)
Nisan ayında yapacağımız turda The Perks of Being A Wallflower/Saksı Olmanın Faydaları'nı inceleyeceğiz, kitap elime ulaşır ulaşmaz okumaya başlayacağım :) Nisan ayı kitap turumuz için takipte kalın ^^,
Nisan ayında sizler hangi kitabı/kitapları okumayı düşünüyorsunuz? | c412ccd31679 | [
"fineweb2",
"hplt2"
] |
Goodreads Puanı: 4,24 (1.667 oy)
Orijinal Adı: Doctor Who: Shada
Yayınevi: İthaki Yayınları
Çeviri: Ülker Uyanık
Basım Yılı: 2014
Sayfa Sayısı: 440
Doktor’un eski dostu, Zaman Lordu Profesör Chronotis emeklilik hayatını Cambridge Üniversitesi'nde sürdürmektedir – yanında birkaç zararsız eşya da getirmiştir. Fakat bunların arasında, Gallifrey'in Muhterem ve Kadim Yasaları da vardır. Üstüne üstlük bu kitabı, dünyadan haberi olmayan yüksek lisans öğrencisi Chris Parsons'a pervasızca ödünç vermiştir. Muhterem ve Kadim Yasalar evrendeki en tehlikeli eserlerden biridir ve yanlış ellere geçmesi felaketle sonuçlanabilir. Sinsi Skagra'nın kitabı elde etmesi ise, olabilecek en kötü şeydir. Skagra, evrene hükmetme eğilimli iflah olmaz bir sadist ve egoisttir. Üstelik Cambridge'e doğru yola çıkmıştır: Hedefi de kitap ve Doktor'dur...
Kitapta geçen olaylar, 4. Doktor zamanına denk geliyor. Doktor'un yol arkadaşı da Romana adında bir Zaman Leydisi. Doctor Who'da Doktor'u hep insanlarla yolculuk ederken izlediğim için, kitabın başlarında Doktor'un yanında Doktor kadar zeki ve TARDIS'i anlayan birinin bulunduğunu görmek beni biraz şaşırttı. Ama bu, Doktor'un yaptıklarını açıklayıp hava atmasına engel değil :) 4. Doktor, kitaba çok iyi yansıtılmıştı; hatta çoğu zaman klasik seriyi izliyormuş gibi hissettim. 4. Doktor'un bütün o çılgın davranışlarını, alaycı gülümsemesini ve koşuşturmalarını rahatlıkla gözümün önünde canlandırdım. Aynı şekilde yerlerin, olayların betimlemeleri de başarılıydı.
Doctor Who'yu 10. Doktor'la sevmiş biri olarak, kitaba başlamadan önce biraz çekinmiştim. DW izleyen herkesin kendi mükemmel Doktor'u olduğunu biliyorum. Bu yüzden 4. Doktor'un hayalimdeki ya da tanıdığım Doktor'la uyuşmayan tarafını görünce kitaptan soğumaktan biraz da olsa korkmuştum. Ama tam aksine Doctor Who: Shada, bütün Doktor'ların aynı adam olduğunu gösterdi. Kitabı okurken aklıma bir kez bile 10. Doktor gelmedi ama 4. Doktor'un eylemlerinde ve tavırlarında 10. Doktor'un da izlerini gördüm. Çünkü aralarındaki bütün o küçük farklılıklara rağmen onun hep aynı adam olduğunu, benim ve herkesin Doktor'u olduğunu anladım.
Kitabın kurgusu o kadar iyi ki, Doctor Who: Shada'yı okurken Doktor'un maceralarından birini izliyormuş gibi hissettim. Bölümlerin bitirilişlerinden olayların dramatik girişlerine kadar kurgu resmen Doctor Who'nun bölüm senaryosu havasındaydı. Fakat aynı zamanda bir romanın özelliklerine de sahipti ki kitabı böylesine sevmemin nedenlerinden biri de bu. Kitap, Douglas Adams'ın senaryosu baz alınarak Doctor Who'nun senaristlerinden Gareth Roberts tarafından yazılmış. Kitabın yazarlarına bakarak bile Doctor Who: Shada'nın kötü bir kitap olmayacağını anlayabilirsiniz.
Bütün Doctor Who bölümlerini bir perdede izliyorsanız, Doctor Who: Shada size bu bölümlerin perde arkasını da gösteriyor. Dizide Zaman Lordlarının engin bilgilerinin ve gelişmiş teknolojilerinin ürünleri görülüyor, Doktor'un bu ürünleri çalıştırmasını ve ürünlerin ne işe yaradığını okuyoruz. Ama kitapta, bunun yanı sıra bolca açıklama da mevcut. Doktor veya Romana veya bir başkası, ellerindeki ürünleri çalıştırırken ve kurcalarken neler yaptıklarını bilimsel terimler kullanarak açıklıyor. Göreceli boyutsal dengeleyicinin veya kavramsal bir geometre rölesinin ne olduğunu anlamasak da karakterlerin eylemlerini destekleyecek açıklamaların bulunması, kurguya gerçekçilik katıyor. Böylece okuyucunun kendisini TARDIS'in içinde, Romana'nın hemen yanında dururken veya Doktor'a yardım ederken bulması da mümkün.
Doctor Who: Shada yüksek aksiyonu, şaşırtıcı kurgusu ve başarılı anlatımıyla gerçekçi bir Doctor Who macerası sunuyor. Kitabın, Doctor Who izleyenleri hayal kırıklığına uğratmayacağını düşünüyorum.
Chris, Skagra'nın her an öldürülmelerini emredebileceğinin farkında olduğu için tedirgindi. Silahları yoktu, planları yoktu. Ama nasıl olduysa Doktor'un çocukça çıkışları ibreyi kendi lehlerine çevirmişti. Skagra açıkça oyuna gelmiş, dezavantajlı duruma düşmüştü. Chris, her şey gülünç bir şekilde kendisine karşıyken Doktor'un tüm ihtişamıyla bu korkunç ortama yakıştığını düşündü. Tıpkı bazı insanların barın arkasına, bazı insanların büyük ofislerdeki büyük masaların arkasına ya da bazılarının London Palladium'da kılıç yutmaya yakıştığı gibi. Burası Doktor'un 'en iyi' olduğu yerdi. | 9513721ed367 | [
"fineweb2",
"hplt2"
] |
Yasemin Mori - Finnari Kakaraska
Yasemin Mori iki albümde hatrı sayılır ve özel bir takipçi kitlesi edindi kendine. İlk albümünde gündelik huzursuzlukları dile getiriş yöntemi çarptı müzikten önce. İkinci albümdeki müzikal genişleme, deneysellik ve söz yazımındaki ustalaşma takdire şayandı. Özellikle kadınlık hallerini, anaerkil bir dünya özlemi ve neredeyse pagan anlatılarıyla yazdığı birkaç şarkı (aslında bu albümde şarkı formunda çok az eser var) zihin açıcıydı. Şimdi üçüncü albümüyle müziğini bir üst seviyeye taşıyor Yasemin Mori.
Bu sefer Can Çankaya ile çalışmış Mori. Kangroove’dan tanıdığımız ama tuşlu çalgılar ve trompetiyle çoğu caz olmak üzere pek çok albüme, müzisyene albümlerinde, sahnelerinde destek olan yetenekli Can Çankaya, albümde tüm düzenlemeler ve prodüksiyonu üstlenmiş. Sahnede daha önce birlikte çalmışlardı ama albümü baştan yeni bir isimle yapmak tutturulmuş formüllere itibar edilmeyeceğini gösteriyor daha ilk başta.
Albüm Deli Bando’nun kaldığı ruh halinden devam ederek başlıyor. Açılıştaki “Ellerimin Karası” yeni bir Mori marşı olacaktır. “Bitli Kaptan” ve “Avcı”, ancak onun yapabileceği şarkılar. Albümün ortasında yer alan “Kadınlar”, biraz önce bahsettiğimiz pagan kadın ruhunu bir önceki albümün de üstüne taşıyor. “Finnari Kakaraska” sözünü bir kadın argo sözlüğünden almış Yasemin Mori. “Uzak yerler” demekmiş. Genelinde uzak yerlerden gelen uzak hikâyeler anlatılıyor albümde, usta işi düzenlemelerle. Ta ki son üç şarkıya kadar.
Albümün son üç şarkısı, pop müzik tarihimize geçecek üç çalışma. Önce Ajda Pekkan’dan bildiğimiz, sözleri Fikret Şenes’e ait “Gel”de, Yasemin Mori dilerse herkesin “diva”sı olabileceğini gösteriyor. Ardından gelen “Kim Var?” bir John Lurie film müziği de olabilir, gittikçe yükselen gerilimiyle bir Tom Waits albümüne de girebilir, ama memlekette bu ayarda bir pop yıldızının albümünde yer alamaz. Cesaret ister. Hele kapanış şarkısı “Kanatları Gümüş Yavru Bir Kuş”! Nazım Hikmet’in şiirine Mesut Cemil’in (Tamburi Cemil Bey’in oğlu ve ilk viyolonsel sanatçılarımızdan) bestesi, Yasemin Mori’nin piyano ve yaylılar eşliğinde, Tülay German’ı hatırlatan vokaliyle, böyle bir albümde hiç yer alamaz.
Ama varlar. Albümden yayınlanan ilk şarkı “Oyna”, bayağı bir eleştiri konusu oldu nedense? Ne bekleniyorsa Yasemin Mori’den? Beklesinler tabii de, sanki şimdiye kadar beklentileri karşılamak üzere müzik yaptı. (Haa, bu arada benim de beklentim yüksekti bu albümden. Deli Bando gibi bir albüm yaptıysan, bir pop albümüne free-jazz bile soktuysan, başka bir beklenti de yaratırsın.) Bence en iyi albümü bu Mori’nin. İnce elenmiş, çok sık dokunmuş, çok çalışılmış olduğu belli. Kim ne derse desin, kadın ne istediğini biliyor ve yapıyor. Tebrikler. | b53e3e1253c5 | [
"c4",
"fineweb2",
"hplt2",
"vngrs"
] |
4 Eylül 2014 Perşembe
Türkkuşu uçağı ilk kez sergilenecek
Türk Hava Kurumu tarafından imalatı tamamlanan tek motorlu, hafif uçak sınıfındaki uçak ilk kez kamuoyu önüne Atatürk Havalimanı’nda düzenlenecek İstanbul Air Show’da çıkacak.
25-28 Eylül’de düzenlenecek fuarda ‘Türkkuşu’ adı verilen uçak tandem oturuma sahip, sportif uçak kategorisinde. Tek motorlu uçak, pre-preg carbon malzemeden imal edildi. Montaj aşaması tamamlanan uçak, İstanbul Air Show’da sergilendikten sonra ilk uçuşunu yapmak üzere Ankara’ya götürülecek.
ANA KONU YERLİ UÇAK
Uzun yıllar Airex adıyla düzenlenen fuar, bu yıl İstanbul Air Show adını aldı. Fuarın ana konusu bu yıl ‘yerli uçak’ 2020’li yıllarda uçması planlanan yerli uçak için çeşitli konferansların da düzenleneceği organizasyona ayrıca TAI’nin tasarlayıp uçurduğu ve şu an sivil uçak kategorisindeki Hürkuş da katılacak.
Gönderen Çınar Çakmak zaman: Perşembe, Eylül 04, 2014
Kaydol: Kayıt Yorumları (Atom) | 7e00ae612c2e | [
"fineweb2",
"hplt2"
] |
1 senedir hiçbir şey hissetmeden sevişiyorum. 2.5 aylık ilişkim haricinde.
elele uyuduğum adama hiçbi şey hissetmiyorum. akşam oturup muhabbet ettiğimiz pes attığımız birbirimize aşık olduğumuz insanlardan bahsettiğimiz adamla deli gibi sevişiyorum elele uyuyorum.
sonra tek gecelikler var. film-şarap muhabbeti bilirsiniz hepiniz zaten. onlarda da bir şey hissetmiyorum. sarılsak da sarılmasak da umrumda olmuyor. kıçımı dönüp uyuyabilirim o derece.
1senedir öpüşürken gülümsemiyorum. ben gülümserdim hep. önce öperdim sonra dudaklarım onunkilere 1mm yakın şekilde çekilip gülümserdim. bir daha öperdim. bir daha bir daha bir daha. ama artık gülümsemiyorum. olay sadece seks olmaya başladı. ihtiyaçları karşılamak vs vs.
ama bir film izledim kendimi kötü hissettim. bağlanamıyorum bunu farkettim. aşk kadını ben seks kadını olmuşum. sadece sevişmek sevişmek ve sevişmek istiyorum. duygularımı hiçe sayıyorum. duygularım yok demiyorum var. var ama onları duymamaya çalışıyorum. onları geri plana atıyorum. uzak duruyorum. duygusuz yaşıyorum resmen.
bu nereye kadar böyle gidecek hiçbir fikrim yok. | a1a98bdc29b2 | [
"fineweb2",
"hplt2"
] |
13 Ocak 2009 Salı
Çeşitli internet sitelerinde Travian'ın bannerlarına sıkça denk geliyorum. Genellikle görmemezlikten gelmeye çalışsam da an geliyor "Kafama tüküriym!" diye başlayan içsel konuşmalar devreye giriyor. Zira bu Travian denen merete, 2 ila 3 senemi ve dünya kadar da parayı gömmüş biriyim. Kanmayın bu şirin resimciklerdeki yeşil huzura! Ayık ve uyanık olmak lazım.
Oysa tam da işten çıkarıldığım bir dönem başlamıştım bu oyuna. Sıkıntıyı ve yaşadığımız bunalımları unutmak için bazen çareyi bir sakinleştiricide ararız ya, öyle bir şeydi benim için de.
Şirin tasarımı, emek istemesi, matematik ayrıntıları, taktikleri, incelikleri, sohbete başlanan yeni kişiler derken insanı kendine bağlıyor. Ancak tam da o noktada, insanlar tarafından oluşturulan her komünitede belli bir zamandan sonra önemini gösteren 'İNSAN FAKTÖRÜ' giriyor devreye. (Oyundaki birlik mevzuları mesela...)
Sanki ülkede ne kadar sorunlu, piskopat, ezik adam varsa bu oyuna kaydolmuş gibi... Hayatınızdaki herşeyi kaybettiğiniz, "hayatım" diye bir şey var mı acaba diye şüpheye düştüğünüz bir dönemde; karşınıza çıkan bir takım ne üdüğü belirsiz, yolda görseniz yolunuzu değiştireceğiniz insanlarca "hain" ilan edilmeniz, onların yerine göz koymuşmuş olmanız, birlik içi casus olmanız vs... Zaten ithamlar bir başladı mı bir daha bitmiyor.
Ne kadar güvensiz; merhametsiz; huzur nedir bilmeyen, ama huzura da müsade etmeyen küfürbaz bir toplum olduğumuzu biraz da bu oyunda gözlemledim. İftira nasıl atılır, ayak nasıl kaydırılır, oyun oyunluktan ve zevk vermekten nasıl çıkartılır?
Gerçi oyun size temsilcilik denilen özel bir imkan sunmakta ve kendi seçtiğiniz iki temsilci sizin hesabınızla ilgilenebiliyor. Ama bir başkası nereye kadar ilgilenir, ne kadar bakar (tahıl sorunu olayını bilenler daha iyi anlayacaktır bunları), ne kadar güvenilirdir, siz ne kadar güvenebilirsiniz?... Tartışılır. Temsilcilik alırken yalvar yakar olanlar, en kısa sürede itinayla hesabınızı mahvedebilir. "Kimseye fazla yük olmamak lazım" düşüncesi beyninizin içini kemirmeye başlayabilir. Dolayısıyla 5-6 saatten fazlaca bir zaman bir yere gittiğinizde aklınızın hep arkada kalması demek bu oyun. Üstelik sonunda elinize bir şey de geçmiyor. Bunca zaman boyunca bu ortamda bir iki insan gibi insanla tanışabildiyseniz ne mutlu size!
Şahsen Travian'da, geçenlerde biraz kırdığım-kızdırdığım bir arkadaşım olan Ali Sevimli'yi tanıdım. Ne zaman msn'de karşılaşsak kafaya alır beni, hala bu oyunu bırakmadın mı diyerek. (_Saldırı var mı saldırı?)
Bir yerde bir şekilde dank etti işte ve öylesine, bir anda, koca koca hesaplarımı silerek Travian'dan kurtuldum. Darısı diğer hastalarının başına!
Not: Travian aslen bir Alman browser oyunu olmasına rağmen, Almanya dahil hiçbir ülkede Türkiye'deki kadar oynanmamakta. Server adedi ve toplam kullanıcı sayısına bakarak anlayabilirsiniz. Üstelik Türkiye'de çoğu oyuncu sadece bir oyun dünyasında oynamaz, aynı anda pek çok serverda oynar. Birden fazla serverdaki her hesabında paralı olarak oynayan oyuncu sayısı da oldukça fazladır.
Oyun kurallarınca yasak olan ve 'Multi hesap' da denen, aynı serverda açılmış aynı kişiye ait çoklu hesapların sayısı ise sürüsüne berekettir. Hiç tanımadığın, küçük ve bir türlü gelişmeyen bir hesaba saldırı çıkarırsın; ertesinde çok büyük bir oyuncudan küfür gelir: "Saldırma bir daha orası benim, yoksa..." veya "Düzdüğümün bilmemne çocuğu!", "Köprüaltı orospusu!" tarzı şeyler... Multi hesapları Multihunter'a yazarsın, en az 3 hafta sonra okur. O da okursa...
Bu sene Şubat ayında Travian'a tekrar bir U-dönüşü yaptım. Yeni uyarlanan Kahraman Sistemi ile oyunun çok daha paraya endeksli hale gelmesi, firmanın bir sürü oyun dünyasını peş peşe açıp ilk haftalarda yüksek kâr amaçlaması, böylelikle iyi oyuncu-kötü oyuncu ayrımının iyice belirsizleşmesi, açık artırmalarda satılan Kanun Yazıtları ile düzenli oyuncuları reislemenin zorlaşması geçmişe kıyasla dikkat çeken değişimlerdi. Ayrıca MultiHunter'dan cevap gelmesi için artık haftalarca beklemenize de gerek yok, çoğunlukla aynı gün içerisinde mesajınız değerlendiriliyor. Ne var ki bu kez de işi acayip şablona dökmüşler. MH'ların eline yazılı bir liste verilmiş, onların birinden seçip kopyala-yapıştır ile cevaplama yapıyorlar. Sorduğunuz çok farklı bir soruya veya bambaşka bir mesaja, uysa da uymasa da o listeden bir şablonla cevap vermeleri ironik ve bazen çok da sinir bozucu! :P
Bu oyuna bu sene gelirken, "Travian'da iyi bi birlik nasıl olur? veya olabilir mi?" sorusu vardı kafamda. Cevaplara ulaşamasam da, en azından "İyi bir birlikte neler olmamalı?" sorusuna bazı cevaplar buldum. Bazıları teknik, salt oyunla alakalı. Bazılarıysa yönetim anlayışı, yöneticiler ve insan kalitesi ile...
"Kendini açıkgöz sanan cahillerin trajedisi"ni izledim bol bol. Bu oyun bana hep şunu hatırlattı: Kendi beceriksizlik ve iş bilmezliklerinin, gelişen olumsuzlukların faturasını hep başkalarına kesen; suçu birlik içi (gerçek ya da hayali) casuslara bağlayan, iftiracı, oyunu gerçek sanan yöneticiler ve son derece bireysel-bencil davranıp (oynayıp) beri yandan kendisinin her sorununda diğerlerinin (birliğinin) koşarak yardıma gelmesini isteyen düşüncesiz insanlar olduğumuz.
Ve bir kez daha insan kalitemizin ne kadar düşük olduğunu gördüm.
Kaydol: Kayıtlar (Atom) | 4558dc91abd6 | [
"fineweb2",
"hplt2"
] |
bu yaz da geçen yaz olduğu gibi izin alamadım ve doğal olarak uzun boylu bir tatil şansımı kaybettim dostlarım.fakat annemlerin kaldığı tatil beldesine yaptığım kısa bir yolculuk ve akabinde gelen 3 günlük tatilim bana ilaç gibi geldi.how i met your mother dizisini izleyenler bilir,bir bölümde ted kızarkadaşı stella'ya 10 dakikalık muhteşem bir mini-randevu ayarlamıştı.benim de yaz mevsimiyle aramdaki mini-randevu bu 3 günlük kaçış oldu,dinlendim yüzdüm ve koca sene bembeyaz kalan cildimin rengi değişti.hatta yazın geldiğini müjdeleyen çillerim bile konuverdi burnuma,onları ne kadar özlediğimi unutmuşum :)
geri döndüğümde gerçekten yenilenmiş gibiydim,gerçi dönüş yolculuğum hiç gereksiz yere uzadı ve beni yordu ama o gazla o hafta iyi çalıştım.tam gün çalışmanın avantajlarından biri de akşam çöktüğünde çıkmak ve günün geri kalanına akşamı saran o hafif esintiyle devam etmek zaten,ben de o esintinin hakkını verdim.kuzenimle birlikte eve hiç girmedik (aynı evde kalmamıza rağmen sadece bir gün birlikte takılabildik) ve sinemaydı konserdi derken sosyal aktivitenin gözüne vurduk.
yazın bir diğer güzel yani ise,-yani en azından benim için- kitap bolluğu oluyor.kış boyunca topladığım bütün kitapları yaz mevsiminde ortaya döküp okuyorum ve resmen birsürü hayatı bir mevsimde yaşıyorum.aslında size de raflarda gördüğüm ve ilgimi çeken birkaç çoksatar'dan bahsetmek isterim.çok satan raflarının gediklisi kişisel gelişim kitaplarını geçersek -çünkü hiç ilgimi çekmezler,hem de hiç- birkaç tane ilgi çekici eser bulabildim.bunlardan biri ejderha dövmeli kız.henüz okumadım fakat 3 kitaplık bu seri hemen sinemaya uyarlanmaya başlanmış bile,o yüzden merak ediyorum.onun dışında sil baştan adında güzel bir kitap aldım,konusundan bahsetmeyeyim ama dili akıcı ve tam bir yaz kitabı.tavsiye ediyorum.yaza girerken can yayınları'nın büyük pazarlama başarısıyla adeta gözümüze sokulan oniki adlı romanı okumuştum,sıkılmadan devam ettim ve bitirdim.ve son olarak bir arkadaşımın elinde gördüğüm sorry isimli bir kitap var.alıp incelemedim ama büyük kitapçılarda çok sık rastladım,merak ediyorum.
ağustos ayında bir kayıt daha yayınlar mıyım bilemiyorum ama,yaz insanların iddia ettiği gibi ayak diremedi aksine epey hızlı geçti.bu kadarını beklemiyordum,açıkçası bu kadar güzel bir yaz geçireceğimi de tahmin etmiyordum.küçük yolculuklarla hem memleketime hem de tatile gitme imkanı buldum,İstanbul'da kalan çoğu arkadaşımla harika vakit geçirdim ve herkesin de öyle olduğunu umuyorum.hatta bu yazı anlatacak bir şarkı bile buldum, travis-new amsterdam. dinleyin,bakalım aynı fikirde miyiz. | f899924679b9 | [
"c4",
"culturax",
"fineweb2",
"hplt2"
] |
Müşterinizi ilk bakışta tanımak ya da zaman
Bir CEO ısrarla şöyle söylüyordu : Basit ol . Satılabilir çizgiyi yakalamak için sanırım gerekli bir ölçüt : Basit , sade , anlaşılır olmak
Bir gün kafede arkadaşımla otururken , şöyle bir soru sordu. Şu karşıda oturan insanı benim için analiz edebilir misin ?
Adamın masasında Şu Çılgın Türkler kitabı duruyordu ve kitap ayracı son sayfalara yakın bir yerlerdeydi. Bu , adamın bu kitabı okumaktan zevk aldığını , ona hitap ettiğini sonuçta ise genel bir kültür seviyesine sahip olduğunu …
Adam sürekli etrafına bakıp , diğer insanları inceliyordu. Bu, gidip yanına oturduğunuzda kolayca sohbete başlayıp tanışabileceğinizi gösterir
Elbette bu tahminler ilk bakışta edinilen olası izlenimlerdi
Bir İngiliz Atasözü , insan her tecrübeyi yaşayacak kadar uzun yaşamaz , der. Bazılarını öngörmelisiniz. İnsanları tanımak için de çoğu zaman yeterli süreniz yoktur. İlk intiba , birkaç cümle çoğu zaman hareket tarzınızı belirleyecek ipuçlarıdır. Bu ipuçları hiçbir zaman açık bir delile dönüşmez , dönüştüğü anda müşterinin bir başka firmanın müşterisi haline geldiğine emin olabilirsiniz.
Bir müşteriyle karşılaştınız. Ürünü , özelliklerini , fiyatını anlattınız ve müşteri ikna oldu. Ödeme konusuna geldiğinde , çok ayrıntıymış gibi “ tamam , tamam , o sorun değil , hallederiz “ diyerek kabaca geçiştirdi
Burada iki ihtimal vardır
1 Ya müşteri ödemeyeceği için geçiştirdi , size bonkör bir izlenim vermeye çalıştı , şüphelenmenizi istemedi
2 Ya gerçekten de güvenilir ve konuyu bir ayrıntı olarak görüyor
Bu iki ihtimalin hangisinin gerçek olduğunu ufak ayrıntıları okuyarak analiz etmeniz gerekir. Eşinin kıyafeti , eşiyle olan diyalog biçimi , kullandığı cep telefonuna kadar her bir ayrıntı sizin için önemli bir veridir.
İlk örnekte , karşıdaki adamın elindeki kitaba bakarak yorumda bulunmak bir önyargı olarak gözükebilir ve içinizden “ bu pazarlamakosesi yazarı da iyice tuhaflaştı “ demiş olabilirsiniz. Eğer böyle düşündüyseniz iki alternatif vardır
eğer bir müşteri olsaydınız , hiç beklemeden bu iki şıkdan birisini sizin için kullanırdım. Beklemek 3. bir alternatif değildir çoğu zaman | c3cf9ab04b7b | [
"culturax",
"hplt2"
] |
AÖL Yeni Kayıt ve Kayıt Yenileme İşlemleri Bir Kez Daha Uzatıldı
İlk Kayıt ve Kayıt Yenileme işlemleri 9 Ekim 2016 tarihine kadar uzatılmıştır.
AÖL, sistemi gereği kayıt işlemleri özellikle 1. dönem çok kısa sürede tamamlanamıyor. Kayıtlar bu yıl da Ekim ayı ortalarına kadar uzatıldı. Bu durum sistemin toleranslarının (ek sınavlar ve daha çok sayıda ulaşma gibi) fazla olmasından kaynaklanan öğrenci ve öğrenci adayları için iyi bir durum. Daha önce 30 Eylül’e kadar uzatılan AÖL yeni kayıt ve kayıt yenileme işlemleri bir kez daha uzatıldı. Kayıtlar için yeni açıklanan son gün 9 Ekim 2016.
Admin'in Notu: Arkadaşlar. çözdüğünüz testlerle ilgili yorum yazarak bize çalışmamızda yol gösterin. Hangi dersten test eklenmesini istediğinizi, hangi testleri çözdüğünüzü kendi adınız veya nickname'inizle yorum yazarak belirtirseniz sevinirim.
Etiketler: AÖL yeni kayıt ve kayıt yenileme işlemleri bir kez daha uzatıldı, Kayıtlar için yeni açıklanan son gün 9 Ekim 2016.
Eklenme Tarihi: 8 Ekim 2016 | eea02e61c51b | [
"c4",
"fineweb2",
"hplt2",
"vngrs"
] |
Bir süredir beklenen kış nihayet geldi. Tabi ki benim yaşadığım İzmir'de kış demek, en fazla rüzgarlı günlerdeki sert yağmurlar demek. Öyle ciddi bir kar, ayazımız olmuyor. Ama zaten en illet şeylerden bir tanesi de yağmurda ıslanmak değil mi?
İşte tam burada işinize yarayacak bir ürünü tanıtacağım, Anapurna Platinium Serisi bir mont.
Montu tanıtmaya başlamadan önce, soğuk ve yağmur koruması hakkında biraz genel bilgi vermenin doğru olacağı kanaatindeyim. Çünkü baktığım zaman etrafta üstünde Gore-Tex parka, ayağında Converse bot olan insanlar görünce şaşırıyorum. Çünkü soğuk ve yağmurdan korunma bir sistemdir ve büyük oranda elinizdeki teçhizata ve bunların kalitesine dayanır. Ve bütün sistemler gibi en zayıf yerinden hata verir. Bu yüzden eğer bu tip bir mont alıyorsanız, daha önce tanıttığım Merrell bot
gibi su/soğuk geçirmez bir bota ve yine soğuk ve yağmura dayanıklı pantolona ihtiyacınız var demektir. Çünkü bunlardan birisinden birisinin olmayışı, diğer ikisini de anlamsız kılar. Montunuz su geçirmez, botunuz da öyle diyelim. Ama ikisinin arasında eğer bir kot pantolon varsa hem su hem soğuk geçirecektir ve oradan sızan su botunuzun içine dolacağından ayaklarınız da üşüyecektir. Bu yüzden bu tip ürünleri birbirleriyle kombine kullanmak sonuç almayı garantiler. Bana göre bu tip ürünler alınacaksa dikkat edilmesi gereken hususlar şunlardır:
- Hafif olmalı
- Su geçirmez olmalı
- Su geçirmez değilse, en azından çabuk kuruyan kumaştan olmalı
- Hava alabilen bir kumaş olmalı
- Değişik durumlara adapte olmanıza imkan sağlayacak kadar cebi/gözü olmalı
- Yırtılma, sürtünmeye dayanıklı olmalı
- Gerektiğinde sıkıp gevşetmenize olanak sağlayan cırt cırt ve lastikleri olmalı.
Neyse Anapurna'nın sunduğu Platinium serisi vücut ısısını korumaya yöneliktir. Ürünlerin Türkiye'deki satıcısı olan Mudo'ya göre
hem günlük hayat, hem de değişik sporlar için kullanılabilecek fonksiyonelliktedir. Ben de 2 yıla yakın süredir kullanan birisi olarak bunu kesinlikle onaylıyorum. Gelelim montumuzu yakından tanımaya.
İşte Ocean serisi bu mont da özellikle rüzgar ve yağmura dayanıklı olup, aynı zamanda hava alarak vücut ısınızı sabit tutmaya yardımcı olacak şekilde tasarlanmış. Aynı zamanda hafif bir mont. Ve kumaşının kanallı yapısı nedeniyle oldukça da kolay kuruyor. Şimdi bunlar neden önemli?
Önemli çünkü montunuz su geçirmişse hava aynı zamanda oldukça da soğuk demektir. Islak vücudunuz soğuktan üşümesin diye normal üstünde hareket etmeniz gerekir. Bu sefer de aşırı hareket sizi terleteceğinden gayri ihtiyari olarak montu çıkarma isteği uyanacaktır. İşte hafif, suya dayanıklı ve hava sirkulasyonu olan bir mont sizde bu denli terlemeye neden olmayacak, hasta olmanızı engelleyecektir.
Montun boyu ne bel ve kalçanızı açıkta bırakacak kadar kısa, ne de dizlerinize sarkacak kadar uzun. Tam boyunda diyebilirim. İçinde sizi ısıtması gereken kısımlar baklava dikişli ayrı bir kumaşla kaplanmışken, sizi bunaltmaması gereken kısımlar fileli. Fileli kısım sayesinde sırtınız gibi terlemeye müsait kısımlara montun kaba ağırlığı binmediğinden terlemeniz azalıyor. Vücudunuzdan çıkan ısı dış kumaş ile file arasında aynen Isıcam mantığındaki gibi bir katman oluşturuyor.
Giydiğinizde sol önünüzde kalan kısımda üstteki gibi iki tane geniş cep bulunmakta. Bunlardan üsttekine cüzdan koyabilirsiniz. Alttakine de yanınızda bulundurmanız gerekiyorsa pasaport gibi belgelerinizi veya kentkart, akbil gibi toplu taşıma kartlarınızı koyabilirsiniz. İzmir gibi kışın bile güneşin bolca kendini gösterdiği illerde güneş gözlüğünüzün kabı için de ideal yer işte alttaki bu cep ;)
Sağ önünüze gelen tarafta da soldakinin aynısı bir cep daha var. Ben genelde buraya kulaklığımı taktığım cep telefonumu koyuyorum. Fermuarlara bağlı, üstünde Anapurna yazan kırmızı tutacaklar hem şık duruyor hem de cepleri kolayca kapatmanıza yardımcı oluyor. Montun sağ kolunun ön tarafında bir cep daha var. Buraya kredi kartı, yine kentkart/akbil tarzı toplu taşıma kartları veya anahtarlık konabilir. Buradaki fermuar diğerlerinden daha ince bir fermuar.
Anapurna montunuzun her iki kol ağzında gerekirse bilek kısmını sıkmanızı sağlayacak cırt cırtlar var. Aynı zamanda ışıkla parlayan bir Anapurna kabartması. Bu fosforlar arazi şartlarında ihtiyaç halinde veya gece yapacağınız şehir içi yürüyüşlerinde dikkat çekmenizi sağlayarak tatsız kazalara engel olabilir.
Bu tip ürünlerde oldukça fazla cırt cırt ve lastik bulunur. Bunlara baktığınızda "Bu kadar lastiği kim sıkar?" veya "bu cırt cırtı kim sıksın? ne güzel kollarımızı rahat rahat hareket ettiriyoruz işte!" diyorsanız hiç sağlam yağmura ve soğuğa maruz kalmamışsınız demektir. Bazen yağmur o kadar şiddetli olur ki, ensenizden akan su, sırtınızdan kalçanıza iner, iç çamaşırınıza kadar sizi ıslatır. Oradan aşağı devam eder botunuzun tabanına dolar ayaklarınızı da ıslatır. Veya rüzgar öyle sert eser ki resmen içinize işler. İşte böyle şiddetli durumlarda montuzun üstündeki bütün cırt cırt ve lastikleri sıkarsanız, minimum su ve rüzgar girişi olacağından daha uzun süre rahat edersiniz.
Montumuzun fermuarları kapalıyken oldukça sade bir görünüşü var. Sadece sol kolundaki cebin üzerinde bir kısım nakış bir de tam ana fermuarı örten kumaşın alt ortasındaki nakış dışında bir şey bulunmuyor. Tam konusu gelmişken fermuar korumasından da bahsetmek istiyorum. Hatırlarsanız başta korunmanın bir sistem olduğundan bahsetmiştim, mont, pantolon, bot şeklinde. İşte montun kendi içinde de bir sistemi var. Bu da başlıktan başlıyor ve fermuarları örten kumaşlara kadar uzanıyor. Başlık kısmına sonra değineceğim. Fermuarlar ise montların en zayıf yerleridir. Çünkü kumaşı özel olarak mumlanmazsa su geçirir. Ama mumlu fermuar genelde üst fiyat aralığındaki ürünlerde bulunan bir özellik. Bu montun fermuarlarının mumlandığını sanmıyorum ama üstündeki ek parçalar sayesinde hiç birisi direkt suya maruz kalmıyor. Bu yüzden de su geçirme olasılıkları varsa da düşük.
Montun arkasında da bu sadelik devam ediyor. Sadece bel boşluğunuza denk gelen kısımdaki büyük cebin fermuarını kapatan kısımdaki Anapurna nakışı dışında arkasında bir desen bulunmuyor.
Bu tip montların beni en sıkan kısmı işte burası, başlık kısmı! Mümkün olan her fırsatta başlığı çıkarırım. Ama bugünkü yürüyüşte denk geldiğim gibi şiddetli rüzgar ve yağmurlarda da olmazsa olmaz ilk parça ne yazık ki o. Yine sistem olarak düşündüğümüzde, başlığın olmayışı başınızdan akan suyun direkt ensenizden sırtınıza, boynunuzdan da göğsünüze girmesine neden olur ki, mont su geçirmiş veya geçirmemiş fark etmez. Bu yüzden sevmeseniz bile bu montun ileri karakolu başlığıdır. :) İki yandaki lastiklerden başlığın sıkılığını ayarlayabilirsiniz. Ben başta lastikleri sıkmamıştım ama o zaman rüzgar ikide birde kafanızdan çıkarıyor ki çok kıl bir durum ortaya çıkıyor. Aynı zamanda üstteki fotoğrafta Norveç bayrağı görünen kısımdaki cırt cırtları kapatırsanız neredeyse kar maskesine yakın derecede yüzünüzü örtüyor. Böylece hem soğuk hem de yağmur vız geliyor.
İşte benim gibi başlıktan hoşlanmıyorsanız yağmursuz günlerde çıkarabilirsiniz. Tabi ki eve bırakmanız saçma olacak çünkü havanın ne zaman döneceğini bilemezsiniz. Bu yüzden çıkardığınız başlığı katlayıp arkadaki geniş cebe koyabilirsiniz. Bu sayede hem can sıkıcı başlıktan kurtulmuş olursunuz, hem de ihtiyacınız olduğunda yanı başınızda olur. Fotoğraftan da görebileceğiniz üzere başlık cepte şişmiyor, ondan rahatlıkla kullanabilirsiniz.
Montun sol kolunda dışta bir büyük cep daha bulunuyor. Yine bu cep de dediğim gibi fermuarları gizli kalacak şekilde tasarlanmış ve Anapurna yazısıyla çeşitli denizci düğümlerinin nakış işlemeleri ile süslenmiş. Buraya ne koyacağınız da yine sizin tercihinize kalmış.
Sonuç olarak bu montu Kale AVM'deki Mudo mağazasından oldukça uygun bir fiyata almıştım. Şuanda kaç lira olduğunu net hatırlayamasam da 100+ lira civarında bir fiyatı olduğunu hatırlıyorum. Boyuna göre hafif, oldukça çabuk kuruyan, her an çıkarmak istemenize neden olacak polar içliklere vs sahip olmayan yapısıyla bu fiyatı fazlasıyla hakettiğini düşünüyorum. Montun tam anlamıyla bir Gore-Tex kadar su geçirmez olduğunu söyleyemem. Ama oldukça uzun süre ve şiddetli yağmura dayandığını gönül rahatlığyla söyleyebilirim. Zaten su geçirmesi muhtemel cep vb. kısımların içten ayrıca bir kumaşla kaplı olduğunu da söylersem yeterli olacaktır. Anapurna montlarda moda renk kırmızı ve laciverttir. Ben biraz da farklı olsun diye ıhlamur yeşilini tercih etmiştim. İki kıştır giyiyorum, İstanbul'da karda, İzmir'de şiddetli yağmurda kullanma imkanı buldum, şiddetle tavsiye ederim. Tek eksik olarak ana fermuarının tek olmasını sayabilirim. Keşke gerektiğinde alttan üste doğru açabileceğimiz ikinci bir fermuar daha olsaydı. Çünkü fermuar tam kapalıyken yüksek kaldırım gibi yerlere çıkarken mont kasabiliyor. Onun dışında ciddi bir eksiği yok. | f744b5a8a993 | [
"fineweb2",
"hplt2"
] |
Yolumuz bizi doğruca Eiffel’e götürdü. Civarında yaptığımız yürüyüş esnasında gezi teknelerini bularak sean nehri gezimizi ilk akşamdan yapmış olduk. Tekneden gördüğümüz manzara ise bizi buz gibi havada, uzun kuyruklar bekleyerek Eiffel e çıkmaya yöneltti. Kah asansör, kah merdiven ile zirveye ulaştık. Işıl ışıl Paris ayaklarımızın altındaydı. Yükseklik fobimi unutup, donma noktasına ulaşana kadar keyfini çıkardım.
Eiffel dönüşünde Paris’e ulaşıp ilk metro kullandığımızda olduğu gibi suratımızdan memnuniyetsizlik okunuyordu. Metroları pis ve ürkütücüydü. Gare De Nord – Gare De Lion ise en kötü istasyonlardı. Filmlerde gördüğümüz cinsten serseri tipli zenciler tedirginliğimi artırıyordu. Öyle ki akşamları metro ile dönerken Londra’da olduğu gibi keyifli değil kalabalık (Serkan, ben ve Yusuf Yusuf =)) dönüyorduk. Serkanın koluna sıkı sıkı yapışıyordum ve hızlı hızlı yürüyorduk. Londra kendimizi yabancı hissetmediğimiz kadar yabancıydık Paris’de.
Ertesi sabah park ve bahçe gezerek başladık turumuza. Öğle vakti Louvre Müzesindeydik. Piramit şeklindeki kapısından içeri girdikten sonra çıkmamız 5 saatimizi aldı. Turkish Bath, Monalisa derken resim odalarını, heykel odalarını seri bir şekilde gezdik. Arada soluklanlamak için terasda oturup kırmızı şarap eşliğinde gezi notlarımızı yazdık. İçeride ki ihtişam insanda büyülenmiş etkisi yaratıyordu. Gösterişli avizeler, aynalar..
Sonrasında yolumuz bizi Saint Chapel Kilisesine çıkardı. Şanslıydık içeride ayin vardı. Kendimize bir yer seçip izlemeye başladık. Koro, tütsüler, sakinleştirici bir ortam. Kilisenin ambiansını sevmişimdir hep.
Notre Dame Katedrali’ni gezdiğimizde henüz kulelerine çıkıldığını bilmiyorduk. İçerisini gezip oradan Latin sokaklarına geçmiş, oradan da Çiçek bahçelerinde alışveriş yaparak otelimize dönmüştük.
Veee büyük gün. Tatilimizin ilk gününden beri olduğu gibi bugünde sabahın köründe uyandık. Üstelik başka bir heyecanımız vardı Disneyland’a gidecektik. RER hattını kullanarak kapıya ulaşıyoruz. Kalabalık içerisinde en az kuyruk olan gişeyi gözümüze kestiriyor ve tabiî ki Türk mantığı ile ikimiz ayrı gişelerde kuyruğa giriyoruz. Gişede görevli soruyor stüdyolarıda gezecek misiniz? Bilmiyoruz ki..
İçeride oradan oraya koştururken zaman kazanmak için gitmeden öğrenmiş olduğumuz tiyolar sayesinde Fast Pass biletlerimizi de topluyoruz. Bir bindiğimize bir daha bir daha biniyoruz. Karanlık tünellerden geçerken flaşlar patlıyor, bindiğimiz her oyuncakda fotoğraflarımız çekiliyor ve çıkışında kapıda almak isteyenlere süslenip püslenip satılıyor. 3 bölümün hepsini geziyoruz saat 18.00 e kadar. Kapanış saatinden bihaber olduğumuz için 4. bölüme yetişemeyeceğimizi hesap edemiyoruz. Bizi son bölüme kapanıyor diye almak istemiyorlar ama bir fotoğraf çekeceğiz diye diye heryeri dolaşıyoruz. Atlıkarınca da fotoğraf çektiriyoruz. Disney karakterlerinin geçiş törenini kaçırdığımızı ise ancak İstanbul’a döndükten aylar sonra öğreniyorum. :( Çıkışa doğru yürürken alışveriş için dükkanları da geziyoruz. Ufak tefek hatıralar, hediyeler, Corpse Bride kupası alıyoruz. Bana kalsa girdiğim her dükkanı talan edeceğim fakat Serkan engelliyor, iyi ki tek gitmemişim. :)
Yorgunluğumuzun üzerine otelde bir duş alıp cici kıyafetlerimizi giyip akşam yemek için Champs-Élysées’e yürüyoruz. Gözümüze kestirdiğimiz şık bir restoranda keyif yapmayı hakettiğimize eminiz. Çorba+ana yemek+tatlı. Görevli hatuna domuz eti istemediğimi belirtiyorum ve siparişlerimiz geliyor. Küçük bir şişe kırmızı şarapla bu keyfi tamamlıyoruz. Restoran’a girer girmez Serkan sayesinde yaşadığımız komik olaya gülüyoruz gece boyunca. Görevli hatun üzerimizdekileri yanda bulunan ve dekorasyonun bir parçası olan kaşık şeklinde askılara asabileceğimizi söylüyor. Serkan ise kaşıklarla ne yapacağını bilemiyor ve soruyor Spoon?? :)
Paris’de son günümüze çantalarımızı otelin emanetine bırakarak hızla başlıyoruz. Gezimizin önceki günlerde eksik kalan kısımlarını Champs-Élysées’e ve Notre Dame Kulelerine çıkarak tamamlıyoruz. Notre Dame Kulelerine çıkarken çiseleyen yağmur kasvetli bir Paris görüntülememizi sağladı. Katedralin ünlü çanı "Emmanuel" i görüp daha önce çıktığımız tüm yükseltilerde heybetli bir şekilde karşımızda kalan Sacro Cuore’u görmek üzere hızla aşağıya indik. Sacro Cuore’da içeride fotoğraf çekmek yasak. Yine de çekmedik mi? Çektik. Sokak ressamlarının çizimlerine bakarken çilekli tartların cazibesine kapıldık ve yemek yemeye fırsatımız olmayacağı için de kaçırmadık. Oradan alınabilecek anlamlı bir hatıra adına sanatsal anlam içeren : ) bir tişört aldıkdan sonra turumuzu tamamladık.
Paris gothic elbiseler ve aksesuarlar satan mağazalar açısından zengin olmakla beraber fiyatlar makul olmadığı için aklımız kalarak sadece bakmakla yetiniyoruz.
Trenin hızını aklımızın almadığını yanından geçtiğimiz arabaları görünce anlamlandırmaya başladık. Cafe bölümünde, hızla giden trende camdan dışarıyı seyrederek bir şeyler yiyip içerken Paris’de geçen güzel anlarımızı gözden geçirdik. | deba253443dc | [
"culturax",
"hplt2"
] |
Milletvekili Hüseyin Şahin, Gençlik ve Spor Bakanlığı Genel Müdür Yardımcısı Dursun Türk ile yaptıkları görüşmede, bakanlık ve Bursa Büyükşehir Belediyesi´nin ortaklaşa üstleneceği bir projeyle Karacabey´e güzel bir eser daha kazandırarak, ilçe halkının ve gençliğin hizmetine sunmak istediklerini ifade etti. Benzer bir projenin Mustafakemalpaşa ilçesinde temelinin atıldığını ifade eden Hüseyin Şahin, Karacabey´imize de benzer bir proje kazandırmak istediğini belirtti.
AK Parti Karacabey İlçe Başkanı Murat Erol da, "İlçemizde lisanslı sporcu sayısı 2011 yılında 300 civarındayken, şu an 6000´lere buldu. Sporun her branşıyla ilgileniyoruz. Şu anda tesis konusunda sıkıntı yaşamasak da, geleceğimizin teminatı olan gençlerimizin geleceğini bizin planlamamız gerekiyor. Belediyemize ait eski panayır yeri olarak bildiğimiz şu an ki Öğretmenler Parkı olan yaklaşık 200 dekarlık bir park alanında yapımı bitmiş bazı spor tesislerine entegre edebileceğimiz büyük bir spor kompleksini Karacabey halkının hizmetine sunmak için düğmeye bastık" dedi.
Spor ve kültür merkezi şeklinde düşünülen 20 milyon liralık projede, çok amaçlı salonlar, sinema, seminer salonu, sergi salonu, otopark yer alacak. Gençlik merkezinde kursiyerlere hizmet verecek dersler ve sanat atölyeleri, kafeterya, yüzme havuzu, güreş salonu, jimnastik ve kondisyon salonları, sportif faaliyetlerin yapılabileceği salonlar, buz pateni pisti, yürüyüş yolları, çocuk oyun alanları ile Karacabeyspor´a kullandırılacak konaklama alanı ile tesisin yan tarafında kalan boş alanda çocukların ata binebileceği padoklar bulunacak. | cbabf351f69d | [
"c4",
"culturax",
"fineweb2",
"hplt2",
"vngrs"
] |
Mobilya Sanayicileri ve İş Adamları Dernekleri Federasyonu (MOSFED) Yönetim Kurulu Başkanı Ahmet Güleç, mobilyacılar olarak, iç piyasada KDV´nin geçici de olsa belli bir süre yüzde 8´e indirilmesini talep etti.
VERGİ GENİŞ TABANA YAYILMALI
Türkiye İhracatçılar Meclisi (TİM) Yönetim Kurulu Üyesi ve İstanbul Mobilya, Kâğıt ve Orman Ürünleri İhracatçıları Birliği Başkanı da olan Güleç, Türkiye´de üretimin kıymetinin daha çok anlaşılacağı bir döneme girildiğini, Başbakan Binali Yıldırım´ın da üretimin önemine ilişkin mesajlar verdiğini söyledi. Güleç, kredi kartıyla alışverişte taksit sayısının artırılması, özel projelerin ve ihracatın desteklenmesinin önemli gelişmeler olduğunu ifade ederek, özellikle mobilyadaki kayıt dışılığın kontrol altına alınmasını ve verginin geniş tabana yayılmasını istediklerini belirtti.
REKABETİ ZOR BİR SEKTÖR
Mobilya sektörünün KDV´de indirim beklentisi olduğunu ifade eden Güleç, “Mobilyacılar olarak, iç piyasada KDV´nin geçici de olsa belli bir süre yüzde 8´e indirilmesi talebimiz var çünkü gerçekten mobilya istihdama dayanan bir sektör. İhracata yönelik olarak bir yan sektör fakat rekabeti zor, tasarım yapmak zor, makine teknolojisi zor, yoğun emek gerektiriyor” şeklinde konuştu.
“İHRACATTA FİYAT BASKISI ALTINDA KALIYORUZ”
ÇOK BÜYÜK KATKI SAĞLAR
Haber ve Fotoğraf: Onurhan BAYRAKTAR | aaca186ad371 | [
"c4",
"hplt2"
] |
Mobilya Sanayicileri ve İş Adamları Dernekleri Federasyonu (MOSFED) Başkanı Ahmet Güleç, mobilya ihracatında 12. sırada yer alan Türkiye´yi 2023 yılında 5. sıraya yükseltmeyi hedeflediklerini söyledi.
5. SIRAYA YÜKSELMEK İSTİYORUZ
"DIŞ TİCARETİ GELİŞTİRMEK İÇİN İMAJ ÖNEMLİ"
Düzenledikleri CNR Uluslararası İstanbul Mobilya Fuarı´nın (İMOB) dünyanın en önemli fuarları arasına girdiğini anlatan Güleç, “13´üncüsünü 24-29 Ocak 2017´de yapacağımız fuarı daha etkili, daha coşkulu ve dünyadan çok daha önemli alıcıların geleceği bir platform haline getireceğiz. Aynı zamanda dünyanın önemli tasarımcılarını getirip, CNR İMOB´da müşterilerimizle, üretici derneklerimizle, ihracatçı üyelerimizle buluşturacağız. Dış ticareti geliştirmek için imaj önemli. İmajın yanında özellikle sektöre yön veren tasarımcı, iş adamı ve profesyonel çalışan gibi nitelikli insanları buluşturmamız lazım” diye konuştu.
2016 HEDEFİ 3 MİLYAR DOLAR
Haber ve Fotoğraf: Onurhan BAYRAKTAR | 21158107cf0a | [
"c4",
"culturax",
"hplt2"
] |
Kalan yemeklerin defalarca ısıtılıp yenilmesinin bakteri üremesine sebep olduğunu ve bunun da gıda zehirlenmelerini beraberinde getirdiğini söyleyen Uludağ Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mustafa Tayar, yemek pişirme ve saklama konusunda ev hanımlarına uyarılarda bulundu.
Ev hanımları, kalan yemekleri buzdolabına koyup, ertesi gün ve takip eden günlerde soğumuş yemeği ısıtıp yeniden sofraya koyuyor. Bu işlemin sağlıklı olması için soğumuş yemeğin sadece yenilebilecek kadar olan bölümünün ısıtılması gerektiğini belirten Uludağ Üniversitesi (UÜ) Veteriner Fakültesi Besin Hijyeni ve Teknolojisi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mustafa Tayar,, uygun pişirme sayesinde, gıda zehirlenmesine yol açan zararlı bakterilerin öldürüldüğünü söyledi. Yiyecekleri, özellikle de etleri iyice pişirmenin önemli olduğuna dikkat çeken Prof. Dr. Tayar, yiyeceklerin her tarafının iyice pişmesine ve özellikle merkez kısmının da pişmesine dikkat edilmesi gerektiğini vurguladı.
Yiyecekleri tekrar tekrar ısıtmayın
Prof Dr. Tayar şu uyarıda bulunmayı da ihmal etmedi: “Yiyecekleri yeniden ısıtırken, her tarafının iyice sıcak olmasına dikkat edin ve bir defadan fazla tekrar ısıtmayın. Sofrada yeğdiniz yemeğin kalan bölümünü buzdolabında saklamalısınız. Ertesi veya takip eden günlerde soğumuş yemeğin sadece yenilebilecek kadar olan bölümü ısıtmak lazım. Yani ısınmış yemekte mikroplar ürüyor. Yemek soğuduğunda bakteriler ölür. Siz, soğumuş yemeği ısıtıp tekrar soğutarak yeni bakteri üretirsiniz. Üreyen bakteriler de gıda zehirlenmesine yol açar. O yüzden kalan yemeklerin, tüketeceğiniz kadar miktarını ısıtın.”
Gıda zehirlenmesine yol açabilir
Bakterilerin büyümesini ve toksinlerin oluşmasını önlemek için gıdaları doğru sıcaklıkta tutmanın son derece önemli olduğuna işaret eden Tayar, daima paketin üstündeki bilgileri okunması gerektiğini dile getirdi.
Tayar şunları kaydetti: “Yiyeceğin buzdolabında tutulması gerektiği belirtiliyorsa, buzdolabında tutmaya dikkat edin. Soğuk tutulması gereken yiyecekler oda sıcaklığında bırakılırsa, gıda zehirlenmesine yol açan bakteriler çoğalarak tehlikeli düzeylere çıkabilir. Pişmiş yiyeceklerden arta kalanlar, çabucak soğutulup buzdolabına konmalıdır. Yiyecekleri derin olmayan kaplara koymak ve küçük miktarlar halinde bölmek, soğutma işlemini hızlandırır.
Çaprazı bulaşma, bakterilerin genellikle çiğ olan yiyeceklerden diğer yiyeceklere geçmesiyle oluşur. Bakteriler, ya bir yiyecek diğerine dokunduğunda veya akıntı olduğunda doğrudan ya da örneğin ellerden, gereçlerden, üstünde çalışılan yüzeylerden, bıçaklardan ve diğer aletlerden dolaylı olarak geçebilir. Çapraz bulaşma, gıda zehirlenmesinin en önde gelen nedenlerinden biridir. Çapraz bulaşma oluşmasını önlemek için; çiğ yiyeceklere dokunduktan sonra ellerinizi daima iyice yıkayın, çiğ ve yenmeye hazır yiyecekleri birbirinden ayrı tutun, çiğ etleri, ağzı kapatılabilen kapların içinde buzdolabında muhafaza edin ve bunlardan diğer yiyeceklerin üzerine akıntı olmamasına dikkat edin. Çiğ yiyecekler ve yenmeye hazır yiyecekler için ayrı doğrama tahtaları üzerinde çalışılan yüzeyler kullanın.”
Ev hanımlarına önemli tavsiyeler
Yemek pişirmek için mutfağa giren kadınlara da önemli uyarılarda bulunan Prof. Dr. Mustafa Tayar şu tavsiyelerde bulundu:“Kişisel temizliğinize dikkat etmek ve üzerinde çalışılan yüzeyleri, kapları gibi alanları temiz tutmak suretiyle zararlı bakterilerin yayılmasının önüne geçebilirsiniz. Ellerinizi düzenli olarak, özellikle de aşağıdaki durumlarda yıkamak önemlidir.
Tuvalete gittikten sonra, çiğ gıdalara dokunduktan sonra, yenmeye hazır yiyeceklere dokunmadan önce eller yıkanmalı. İshal veya kusma gibi mide rahatsızlıklarınız olduğunda yiyeceklere dokunmayın. Ellerinizde yara veya kesikleriniz varsa, bunlar su geçirmez bantla sarılı olmadıkça yiyeceklere dokunmayın.” | ba78470ee01d | [
"c4",
"culturax",
"fineweb2",
"hplt2",
"vngrs"
] |
Mısır`da darbeyle görevden uzaklaştırılan Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi`nin bugünkü duruşması öncesi "Halk, cumhurbaşkanını müdafaa ediyor" adıyla sabahın erken saatlerinde düzenlenen gösteriler, Darbeyi Ret ve Meşruiyete Destek İçin Ulusal İttifak tarafından organize edildi.
İskenderiye`nin çeşitli bölgelerinde düzenlenen eylemlerde Mursi`nin resimleri taşınırken, göstericiler Rabia işareti yaparak, askeri darbe karşıtı sloganlar attı.
Süveyş, İsmailiyye, Port Said, Şarkiye, Buheyre kentlerinde Mursi`nin yargılanmasını protesto etmek için insan zincirleri oluşturuldu.
Güvenlik güçleri müdahale etti
Güvenlik güçleri, Mursi ile 14 sanığın davasının görüleceği başkent Kahire`deki Polis Akademisi yakınlarında düzenlenen gösteriyi gözyaşartıcı gaz kullanarak müdahale etti.
Onlarca gösterici gazdan etkilendi. Göstericilerin bir kısmı ara sokaklara dağılırken, yüzlerce kişi bölgedeki es-Selam Camisi`ne sığındı
Tahrir Meydanı kapatıldı
Öte yandan, Kahire`deki Tahrir Meydanı ile meydana çıkan bir çok cadde dikenli tel ve demir barikatlarla kapatılarak, orduya ait birlikler bölgede konuşlandırıldı.
Emniyet kaynakları, söz konusu güvenlik önlemlerinin Mursi yandaşları ve terör örgütlerine bağlı gruplar tarafından düzenlenmesi muhtemel gösterileri engellemek için alındığını belirtti. İçişleri Bakanlığı`nın Tahrir Meydanı başta olmak üzere hiçbir alanda gösteri yapılmasına izin vermeyeceği ifade edildi.
Muhammed Mursi, kamuoyunda "İttihadiyye Olayları" olarak adlandırılan "Cumhurbaşkanlığı Sarayı önünde göstericileri öldürmeye teşvik" suçlamasıyla hakkında açılan davada ilk kez 4 Kasım`da hakim karşısına çıkmış, duruşma 8 Ocak 2014 tarihine ertelenmişti. Mursi duruşmada, Mısır`ın seçilmiş meşru cumhurbaşkanı olduğunu ve darbe yönetiminin atadığı mahkemenin kendisini yargılamaya yetkisi olmadığını söylemişti. | 9290db59bfb7 | [
"fineweb2",
"hplt2"
] |
Google arama motoru başta olmak üzere 3000 size özel bölgesel anahtar kelimede web siteniz 1. sayfada yer alır ve web sitenizi potansiyel müşteriler ziyaret eder.
Bölgesel anahtar kelime nedir?
Türkiye'deki 81 il ve 81 ile bağlı tüm ilçelerin adlarının yazılarak arama yapılmasına denir.
Bölgesel Seo yapısının Google tarafından algılanması web sitenizin google seo uyumuna göre minimum 2 hafta sürmektedir. Algılandıktan sonra google sıralamsında 1. sayfaya getirilmesi seçilen anahtar kelime yoğunluğuna göre değişmektedir.
Bir kere satın aldıktan sonra satın aldığınız süre bitene kadar asla ek ücret ödemezsiniz. 1 yıldan 5 yıla kadar satın alabilrsiniz. Sürekli Bölgesel Seo yeni versiyonlarını üretiyoruz ve bu yeni versiyonları ek ücret almadan sitenize entegre ediyoruz. | ccd5f899dc23 | [
"fineweb2",
"hplt2"
] |
Eğitim Komisyonu
GEREKÇE:
Eğitim konusu kursun varlık nedenidir.Dolayısıyla yapılan diğer tüm çalışmalar bu komisyonun çalışmalarıyla birebir bağlantılıdır ve bu komisyonun çalışmalarının doğru işleyebilmesi için gösterilen gayrettir.Bu nedenle tüm komisyonların bağlantılı çalışmak zorunda olduğu birimdir.Eğitimin planlanması,takip edilmesi,raporlanması ve verimliliğin maksimum düzeyde olabilmesi için revizyonlarla tekrar şekillendirmesi için kurulmuştur.
KİMLERDEN OLUŞUR?
Eğitim konusunda görev alacak 5 kişiden ve Resmi İdareciden oluşur.
FAALİYETLERİ:
¨ Kursun tüm eğitim alanıyla ilgili bilgileri toplamak.
¨ Eğitim çalışmalarını organize etmek.
¨ Derslerin müfredat takiplerini yapıp,yapılan zümre toplantılarının raporlarını toplamak ve idareye teslim etmek.
¨ Görevlendirmeleri gözden geçirmek ve onaylanan planları gerçekleştirmek.
¨ Komisyon üyeleri görevlendirmeleri gözden geçirmek,gerekli revizyonları yapmakla sorumludur.
¨ Görevlendirmeleri rotasyon sistemiyle gerçekleştirmek.
¨ Komisyon çalışmalarını GÜR-DER iş birliği ile yürütür.
¨ Tüm komisyonlarla ilgili bilinç geliştirmek için ortak çalışmalar yapmak.
¨ Sorumlulardan gelen raporları toplayarak tek rapor haline getirmek.
¨ Komisyonun ilgili konularda şikayet ve önerilerini yazı ile idareye bildirmek.
YAPILANMASI:
¨ Bir ekip lideri ve üyelerden oluşur.
¨ Lider idareye,üyeler lidere karşı sorumludur.
¨ Komisyonun sorumluluk alanında görevlendirilen öğrenciler yardımcı eleman olarak nitelendirilir.
¨ Tüm yazı ve diyaloglar komisyon üyelerinin tamamının imzasıyla üst sorumluya iletilir.(Toplantı,istişare vb.)
RAPORLAMA:
¨ Rapor standart formlarla gerçekleştirilir.Her hafta toplantı yapılır ve her toplantı sonu bir rapor hazırlanır, idareye teslim edilir. | cce017d879e1 | [
"fineweb2",
"hplt2"
] |
Bu yazıyı yazdığım için mutluyum. Çünkü son zamanlarda beni en çok heyecanlandıran şeylerden biri: Podcastler.
Şimdi şöyle hayal edin, genelde gününüz nasıl geçiyor?
Sabah uyanmaca – belki bir kahvaltı – okul ya da işe gitmece (herhangi bir ulaşım aracı ya da yürüyerek) – gün içinde koşuşturmaca – eve dönmece (yine herhangi bir ulaşım aracı ya da yürüyerek) – zaten yorgunuz, yorulduk – yemek yemece – dizi izlemece – yatmaca.
Tabi ki kişiden kişiye değişir. Ama varsayalım ki, böyle.
Baktığınızda aslında yoğunuz, doldurmuşuz gibi tüm zamanımızı. “Ay ben hiç kitap okuyamıyorum çok yoğunum” bahanelerini sık sık da duyduğumuzu hatırlarsak, kendimizi geliştirmek için çoğu zaman ekstra bir çaba sarf etmemiz gerekiyor gibi değil mi?
Ben buna pek katılmıyorum ama neyse.
Öyle diyelim. Bakın işte bu noktada sizin tüm bahanelerini çürüten Podcastler karşımıza çıkıyor.
1930’ların başından beri aslında hayatımızda olan bir şey, radyo showları gibi. Yani konuşma var, ama görüntü yok. Podcast ismi 2004’ün Şubat ayında Ben Hammersley’nin Guardian gazetesinde kullanmasıyla ortaya çıkıyor. Günümüzde ise basit bir dille tanımlayacak olursa, internette yüklenmiş radyo showu tadında içerikler. Bir grup insanın ya da tek bir kişinin belli bir konu üzerine fikirlerini paylaşması.
iPhone hatta aslında iPod ile yaygınlaşmış, ismini de birazcık onlardan almış, ve literatüre geçmiştir.
Çünkü podcastler artık iPod ile ortaya çıktığı halinin çok daha ötesinde bir boyutta. SoundCloud gibi birçok platform tarafından destekleniyor ki çok muhtemel bu tarz platformların da sayısı git gide artacak. Yani artık kolayca herkes, telefonu üzerinden podcastlere ulaşabilirler.
Ve işin güzel tarafı da, sadece telefonunuzdan değil, bilgisayarınızdan da erişebiliyorsunuz bu podcastlere. Hatta dilerseniz indirip, nereye giderseniz yanınızda götürebiliyorsunuz. Öyle bir içerik düşünün ki, hedef kitleniz onu hiç yanından ayırmasın. İşte öyle farklı bir şey podcastler.
Hem de dilediğiniz konuda bulabileceğiniz podcastleri, dilediğiniz zaman dinleyebiliyorsunuz. YouTube videosunu koşarken izleyememenize, kitabı yemek yaparken okuyamamanıza rağmen podcastleri her zaman dinleyebilirsiniz.
İşe giderken, yemek yerken, yemek yaparken, spor yaparken, temizlik yaparken…
Üstelik dilediğinizde durdurup, kaldığınız yerden devam edebilirsiniz. Ve daha bunun gibi bir sürü güzelliği var.
Aydın, İzmir çok hoştur ama bana ne demeyin. Çünkü bu Podcastler pazarlamacılar için üzerinde durulması gereken içerik türlerinden biri. Böyle taşınabilir, kullanıcı dostu, değerli şeyler sunan bir içerik türünü hem B2B’de – ki bunu gerçekten çok iyi yapıyorlar şu sıra – hem de B2C’de kullanabilirsiniz.
Biraz daha net olması için birkaç örnekten bahsedelim:
Yakın zamanda ben de takip ettiğim podcastleri paylaşıyor olacağım. | 1d29b85a5e30 | [
"fineweb2",
"hplt2"
] |
ÖYLESİNE BİR HİKAYE
Karanlık zamanların birinde bir adam bir köprüde kendisiyle karşılaştı.
Yazarın burada adamı ya da köprüyü yaratmasının nedeni tamamen kendi varlığıydı. Peki, kendi varlığını ima etmek için başka şeyleri karanlığa gömmek fazlaca acımasızca bir tavır değil miydi?
Kendine ya da karanlığa acımak aslında yazarın umrunda değildi. Hayat onu okuduğumuz anlamdan başka hiçbir anlama gelmiyordu. Ölüme en yakın şey ise doğumun ta kendisiydi. Henüz yazılmaya hiç başlanmamış bir öykünün yok olması da mümkün değildi. Ama ilk harf düştü mü boşluğa, önüne geçilemiyordu unutulmanın ya da kaybolmanın. Her nefes kayboluyordu oysa iki harf arasında.
Neyse… Karanlık zamanların birinde bir adam bir köprüde kendisiyle karşılaştı. Tam o anda yazarın eline mürekkep bulaştı. Temiz yaşanamayan bir kürede temiz yazılamıyordu da. Rakının buzunu çok kaçırdık diye üşüdük belki de yaz ortasındaki gecelerde bile. Yazar genelde hiçbir şey bilmiyordu. Bir mumun ışığı hiç bitmiyordu. Işığı değil gölgeyi seviyordu oysa yazar. Güneş’i değil Ay’ı, Mevlana’yı değil Şems’i… Hep bir öteki hasreti yani… Fal bakılan papatya yapraklarındaki sevda sözlerini değil, en son elde yapayalnız kalan incecik papatya sapını seviyordu belki de yazar.
Herkesin her şeyden hesap sorduğu bir zamanda, hiçbir şeyde mantık aramamayı seviyordu yazar. Kendine yazdığını mı yaşıyor, yaşadığını mı yazıyor bilemiyordu. Hayat bu yüzden hep az su katılmış hafif sert bir rakı gibi acımtırak yaşanıyordu.
Nerede kalmıştık.. Karanlık zamanların birinde bir adam bir köprüde kendisiyle karşılaştı. Doğmak mı daha ağır geliyordu hayata ölüm mü bilemiyordu. Ne kadar çok anlık sevinci olsa da insanın ertesi sabah yine aynı yastıkta uyanılıyordu. Tamam da, yazar dönüp dolaşıp neden bu adamı yazıyordu.. Adam da yalnızlık gibi iki lafın arasına giriyordu mutlaka.
Karanlık zamanların birinde bir adam bir köprüde kendisiyle karşılaştı. Adam o an vazgeçti kendinden, kendisi o an barıştı adamla. Adam kendiyle son kez vedalaştı. Önce yok olup sonra doğmak mümkün olmalıydı. Olmasa da yazılabilmeliydi böylesi. Köprü öylece karanlıkla sarmaş dolaş duruyordu.
Yazar durdu ve rakısına bir buz daha koydu. | 591c6ccaf98b | [
"c4",
"fineweb2",
"hplt2",
"vngrs"
] |
Vefatının 30. Yılında Öfkesi ve Kandiliyle Gazeteci Necip Fazıl Kısakürek
Necip Fazıl Vakit'te başlıyor gazeteciliğe ve ilk röportajından "hürmetlice" bir para alıyor. Ardından yaklaşık bir asır sonrasının gazeteciliğini düşünüyor, 2000 yılında Babıali nasıl olacak?
Hatıralarından notlarla, Necip Fazıl Kısakürek'e göre; gazete ve gazetecilerin Başkenti Babıali kısık bir cebanet ve daima asliyetten, halisiyetten, tefekküriyetten ve samimiyetten mahrumdur. Babıali vahşileri kadından da anlamaz. Rejime köle bir matbuat var. Düşünme ve söyleme hakkı , ancak rejimin düşündüğünü düşünme ve söylediğini söyleme kaydıyla temsil edilebilir. Babıali ahlakı ise vecd ve iman kaybının panayır yerinde nasıl bir ahlak tablosu şekillenirse, sadakatle onu çizmektedir. Sahibinin Sesi markası yani.
Babıali, eser vermeyen ve eserinin vecdini yaşamayan küçük yaradılışların, ancak dedikodu ve birbirini yeme planında hayat gösterebildiği sefil cümbüş planıdır. Türkiye'de Babıali tepesini ele geçirmekle zafer kazanılabilinir. Babıali hakikatsizlik ve samimiyetsizlik tirajını 600 binden alıp, sıfır altı 600 milyona indirmeyi hiç ihmal ettirmemiştir.
Necip Fazıl İktisat Vekili Celal Bayar'a İş Bankası'nın bir senelik ilanı karşılığında Ağaç'ı yayınlayacağını söylüyor. Tevfik İleri'den sonra üçüncü himaye eli de Adnan Menderes'ten uzanıyor. İşte bunlardan sonra Babıali Kanalizasyonu'ndaki necaset denizinde 36 yıl çırpınmaya razı oluyor!. Ethem İzzet Benice'nin adına başmakaleleri yazıyor. Çünkü Babıali'nin bütün başmuharrirleri kara cahil insanlardır!. Başmuharrir denilen tipin bütün meziyeti kasasında üç-beş kuruştan ibaret Bakkal Bodos'tan kültür ve idrakçe farksızdır.
Babıali üç kamptır; hava civacılar, muhteris köleler ve dirilişsiz ölüm davetçileri. Babıali fikir ve fikirsizlik piyasası değil, doğrudan doğruya karaborsacılık pazarı. Ticari Babıali ile fikri Babıali birbirine tam uygun. Tutuklu zevcesi Neslihan Hanım'ın kürk mantosunu rehine götürdüğü, fakat kabul ettiremediği, ancak Maraşlı bir pirinç tüccarının yardımıyla yayınlanabilen Büyük Doğu'da bomba gibi patlayan bir anket; Allah'a inanıyor musunuz? İşte Babıali'nin röntgen filmi.
15 binin üzerinde basılan Büyük Doğu'nun ilk sayısı yırtık ve yağlı nüshalarına kadar satılıyor. Mahut parti ve Babıali ayağa kalkıyor: İrtica hortluyor dikkat!. Babıali'de yüzde yüz olmayan ihlas ve samimiyet var. Örfi İdare Büyük Doğu'yu kapatıyor. Anadolu bayilerinden alacağı bir köşke tekabül ediyor. Ancak kapalı dergiye borç ödemek adetten değildir!.
Babıali bir remzdir ve Çemişgezek'te bir fikir kımıldanışı olsa, yaşanacağı ve palamar atacağı rıhtım Babıali'dir. Babıali'nin acımasızlık yokuşundan inen Büyük Doğu'da, orkestranın şefi, 1.keman, flütü, boru, davulcu, zilci, hatta çalgıcıların oturulacak yerlerinin süpürücüsü de Necip Fazıl'dır. Akbaba'ya götürdüğü reklamın karşılı %25 komisyonu da alamaz. Abidin Dino O'na bir defasında esrar çektirmiştir.
Partiler de gazete, dergi ve kitaplar gibi mekan ölçülerini Babıali'de ararlar. Nuru kaybetme devriyle, maya tutmaya başlayan Babıali bugün fikirde yetiştirdiği ilk sahtelerden sonra dünyanın kanını verseniz kurtaramayacağınız bir lösemi (kan kanseri) çekmektedir. Babıali, son çeyrek asır içinde deri ve kemik değiştirmiş ve işi kalpazanlıktan fuhuş simsarlığına, kaba heyecan esnaflığına ve renk bohçacılığına dökmüştür.
Menfi bile olmaktan aciz ve keyfiyet cevherinden mahrum biçarelerin kuluçka yatağı Babıali'de bir gün zuhur olur da büyük çapta bir kafa peydahlanırsa, ne yapıp yapıp kendi fikir dölünü yetiştirmek ve sonrasında Babıali'yi yıkmak mecburiyetindedir.
Sedat Simavi Necip Fazıl'ın bir şiirini yayınlayınca 30 gün geçinebileceği bir telif ödüyor ve sonrasında diyor ki "Göreceksin fikri idam edeceğim. Sadece resim ve göze hitap. Yazıya göre resim değil, resime göre yazı!."
Fikirde sefil Babıali Millet Meclisi'nin çoğunluğa dayalı hükümeti demektir. Sefil ve rezil çöp tenekesi unsurlarını vitrinlemek, Babıali'de birinci sınıf marifettir. Sağ basına %2'lik bir hisse düşmüş bulunuyor. O sağ basın ki, hasret çektiğimiz gazete ve gazeteciliğin binde ikisi derecesinde bile ehliyet ve kabiliyet sahibi değildir.
Babıali'nin, gazeteyi nasıl başlatıp, her devrin mizacına göre, nasıl yürüttüğünü ve nereye getirdiğini kezzap gibi mermeri oyan bir gözle görmedikçe, gazeteyi kurtarmak, gazeteye Türk'ü ve Türk'e gazeteyi kazandırmak, kurbağaların diliyle olanaksızdır. Gerisi tır..dır..tır.
Başbakan Yardımcısı Samet Ağaoğlu yaklaşık 100 yıl kadar cezaya çarptırılan Necip Fazıl'ı arıyor; " Gazeteyi kapatacaksın..anlıyor musun? Yakında sana muazzam bir müessese kurulacak!" Necip Fazıl Kısakürek şöyle diyor;
-Örtülü ödenekten aldığım para nefsim, rejime dalkavukluğum veya "hakk-ı sükut" olarak susmam için değil, Türk'ün ruh köküne bağlı aziz ve mukaddes dava ve gayem içindir. Adeta baç gibidir ve her verilişinde başka tesirlerle yarım bırakıldığı için evimde halı, keçe ne varsa satıp savmama sebep olmuş, beni aldığımdan fazla borca sokmuştur.
Kilis Orta mektebi üçüncü sınıfında iken merhum Üstad Necip Fazıl Kısakürek'i tanıdım. Şıh Camii Müezzini Nihat Ferah Hüradam Gazetesi ile kendi eliyle ciltlediği dergiler Serdengeçti ve Büyük Doğu'ları dua kitabı okur, kendisini ziyarete gittiğimizde bize Necip Fazıl'dan şiirler dinletirdi. Serdengeçti ve Büyük Doğu benim ve arkadaşlarım için birer elmas kıymetindeydi. Çünkü okulda öğretilenlerin hiç de öyle olmadığını hatırlatıyor, iyi düşünmemezi, daha sağlıklı algılamamızı belletiyordu.
Büyük Doğu'nun başlık, flaş ve spotlarını adeta ezberlemiştik. Bir orta mektep talebesi için o başlıklar bir filozof edasıyla veriliyordu. Üstad "Ya Ol, Ya Öl.. Başımıza Kulak İstiyoruz..Gelen Demokrat Parti Değil, Giden Halk Partisi" diyordu mesela. Nesri derin, içi dolu kelime oyunları nefis, mübalağalı, hırçın, nükteli, heyecan veren, inatçı, öfkemizi alan, nehri tersine akıtan, yeni bir üslup gelişiyordu. Hem muhalif, hem aksiyon adamıydı. Engin zekalı ve mütekebbirdi ayrıca. Alışılmışın dışında biri, iç duyguları oturmuş, düşündüren tefekkürlü bir dil kullanıyordu.
Kafamızın zonkladığını hissediyordum Üstadın satırları arasında. Ufkumuz genişliyor, dünyaya yeni bir pencere açılıyordu sanki. Daha önce öğrendiğimiz bazı şeylerin sathiliğini ve sahteliğini hissettik. Üstad o zaman bir ebeveyn şefkati ve bir öğretmen muhabbetiyle içimize oturmuştu. Silinmeye çalışıldıkça büyüyor, güçleniyordu. Üstad'tan uzaktık, ta güneyde bir sınır kentinde ama ayrı ve gayrı değildik. O'nunla olmak için yazılarını okumak yeterliydi.
O günlerde iki üniversite öğrencisi hemşehri ağabeylerim İstanbul Hukuk Fakültesi öğrencisi ve Büyük Doğu'nun Yazıişleri Müdürü Hüseyin Rahmi Yananlı bize kol açtı, İstanbul Teknik Üniversite talebesi Bahri Zengin gönül verdi, el uzattı.
27 Mayıs Askeri Darbesi olmuş, izleri bir türlü silinememiş, Demokrat Partili Aileler üzerindeki baskılar da yoğunlaşmıştı. Üstad'ı bir orta mektep talebesinin imkanları dahilinde Kilis'e davet ettik. Necip Fazıl Son Posta Gazetesi'nde "Çerçeve"lerini yazıyor. Ben kendisinin mektupla bayramını kutluyorum, o da sütununda benim ıyd-ı nuraniyemi.
Necip Fazıl Kısakürek'in konferansı vecd içinde dinlendi, Belediye Nikah Salonu'nda. Daha bir muhabbetimiz pekişti. Daha şuurlu, daha mağrur yola koyulduk. Ancak bu mağruriyet dostça, ayrıca çok mütevazi idi. Böyle olunca öğrenci olarak önümde iki tercih vardı; ya okul idaresinin tacizi ve mecburi tasdiknameyle okuldan tard edilmem, yahut kendi rızamla ayrılmam.
İkinci husus daha şıktı benim için. Önce Çorlu, sonra İstanbul Site ve nihayet Vefa Lisesi'ne kaydoldum. Artık üstad'a daha yakındım. İstanbul Beyazıd Gedikpaşa semtinde cam üreticisi Kayserili işadamı Refik Bürüngüz'ün işhanındaki Büyük Doğu Fikir Kulübü'ne daha sık gitmeye başladım. Üstad'a artık daha yakındım. Vefa Lisesi'yle Büyük Doğu Fikir Kulubü arasındaki mesafe bir cigara içimlikti. Büyük Doğu Fikir Kulübü daha sonra bir siyasi partiye dönüşecekti. Görkemli bir törenle açıldı. 147 Nolu üye olarak kaydedildim. Hiç bir gelişme beni bu kadar mutlu edemezdi. Bir lise talebesi için, bir fikir kulübüne üye olmak, bir devre mührünü vuran, ses çıkartan bir mütefekkirle aynı çatı altında çalışmak, mücadele vermek "oh ne güzel şey ya rabbim!.."
Üstad İstanbul Tepebaşı Tünel'de idarehanesi olan, Kemal Uzan'ların Yeni İstanbul gazetesinde yazmaya başladı. Üniversite gençliği Yeni İstanbul'u, Üstad'ı ve çerçeveleri, sahte kahramanlar'ı öğrendikçe gözlerimiz faltaşı gibi açılıyordu. Yeni bir ses, taze bir nefes gibiydi.
Üstad Necip Fazıl Kısakürek'in eserleri de yeniden birbiri ardı sıra basılmaya, elden ele, dilden dile, yürekten yüreğe dolaşmaya başladı(1964). Bir Adam Yaratmak ve Sonsuzluk Kervanı Serdengeçti'den, Halkadan Pırıltılar Türk Neşriyat Yurdu'ndan, Reis Bey Ötüken'den, öteki eserlerinin tümüne yakını Toker Yayınevi'nden tek tek neşrediliyordu. "Rapor"ların yayını bunu takip etti.
Zaman zaman aksamasına rağmen Büyük Doğu'nun yayını da sürüyordu. Üstad bir yandan yazıyor, öte yandan da Türkiye'yi karış karış dolaşarak konferanslar veriyordu. Konferansların odağı İstanbul Cağaloğlu'ndaki kısa adı MTTB olan Milli Türk Talebe Birliği'ydi. Üstad MTTB'ye göz bebeği gibi ehemmiyet verir, önemserdi. "Büyük Doğu Gençliği" olarak vasıflandırırdı(1967). Artık Anadolu baştan başa Büyük Doğu'ya selam duruyordu. Üstad Edirne'den Ardahan'a, Ağrı'dan İzmir'e gitmiyor, uçuyordu sanki.
Kendi tabiriyle "Büyük Doğu Gençliği" sel olmuş akıyordu, okuyordu gergef gergef. Her grup ve her kol faaliyetlerinde Üstad'tan destek alırdı. Yahut da Üstad'a bütün gücüyle muhalefet ederdi. İşin kolayıydı bu. Ancak Üstad'ın gönlü ve kapısı herkese, her zaman açıktı. Şıktı, kahverengi puantiyeli ceketi sırtında, fuları boynunda, İtalyan rugan iskarpinleri ayağında ve parmakları arasından hiç düşürmediği, sıkıştırıp beklettiği, dumanı bol Bafra'sı Üstad ile örtüşmüştü.
Siyasi kutuplaşmalar, cemaat sürtüşmeleri ilk etapta Üstadı müteessir ediyordu. Ancak öyle bir noktaya gelindi ki Üstad da zaman zaman falan veya feşmekan cemaatin, kuruluşun, ekolün yanında yer almaya başladı, eleştirilerinin dozunu artırdı. Ancak gönlü hep "Büyük Doğu Gençliği"ndeydi. Gençliğe bir başka değer ve ehemmiyet veriyordu. İki günde bir ya MTTB'li gençler O'nun Kadıköy yakasında Erenköy Ethemefendi'deki müstakil evine, yahut Üstad kendisi Cağaloğlu'na MTTB Genel Merkezine gelirdi.
Yazılarından, konferanslarından peşpeşe davalar açılıyordu. Hiç yılmıyor yazmaya ve konuşmaya devam ediyordu. Birkaç mahkeme Üstad'ı mahkum etti. Prof. Dr. Ayhan Songar'ın raporları kurtardı kendisini cezaevine girmekten. Zaten vefat ettiğinde de devletin Üstad'dan hapis alacağı vardı!. Merhum Üstad devlete borçlu gitti. Son eseri Büyük Vatan Dostu Vahdettin'den mahkum oldu. Yaşı epeyi ilerlemiş ve haklı olarak cezaevine bir daha girmek istemiyordu. Sezai Karakoç da Ötüken'den cep kitabı olarak yayınlanan İslam'ın Dirilişi ve İslam Toplumunun Ekonomik Straktürü adlı eserlerinden yargılanıyordu.
Üstadın bir yazısına konu ettiği "Sınıf arkadaşım Fahri Sabit Korutürk" Cumhurbaşkanıydı ve Akşam Gazetesi Yazarı Çetin Altan'ın mahkumiyetini affetmişti. Bütün ısrarlara rağmen Üstad Necip Fazıl da, Sezai Karakoç da af talebinde bulunmadılar.
Son yıllarda Üstad kendisini o kadar ölüme hazırlamıştı. Görevim dolayısıyla Ankara'da bulunduğumdan ancak her İstanbul'a gittiğimde Üstad'ı ziyaret edebiliyordum. Telefon ettim.1982'nin Ağustos ayı idi. "Üstadım" dedim. "Sizi Prodüktör arkadaşım Mustafa Ruhi Şirin ile ziyaret etmek, elinizi öpmek, duanızı almak istiyorum. Müsaade eder misiniz?" hemen de Başkent'e dönmem gerektiğini ilave ettim. Rahatsızdı. Yorgundu, ama kabul buyurdu.
M. Ruhi Şirin birkaç program yaptı Üstad ile. Ben halini hatırını sordum. Mahkumiyeti ile alakalı gelişmeleri anlatmasını rica ettim. "Yaşlıyım, hastayım, kendimi aşırı yorgun hissediyorum."dedi. Gerçekten gözleri iyi görmüyordu. Ancak hafızasında ise daha bir zindelik vardı. Hatta bu son şiirine de yansımıştı. "Üstadım"dedim "Biz sizin memleketimiz kültürüne, sanatına, gençliğine ettiğiniz müstesna hizmeti muhtevi bir dilekçeyi ilgililere iletelim." dedim. Kendisi gelişmelerle ilgili hususların avukat arkadaşlarımızca takip edildiğini anlattı. Sonra da inancı uğruna idama gülümseyen merhum Prof. Dr. Seyit Kutup'u misal gösterdi ve ekledi; "Olmaz öyle şey, olmaz" dedi hiddetle. MTTB'de iken bize ettiği vasiyetini hatırlattım "Aynen geçerli" dedi. Bu konu yasaklanan bir eserinin yayınlanması hususu idi. Eser başta Lübnan'da olmak üzere bazı ülkelerde o memleket diliyle yayınlanmış, Türkiye'de ise yasaklanmıştı.
Ayrılırken elini öptük Üstad'ın mütevazi odasında. Eskimeye yüz tutmuş batılı dizayn ile estetiğin hakim olduğu eşyaları arasında yalnız bıraktık. Vefatı bir şok tesiri yaptı. Cahit Zarifoğlu söyledi. Öğle yemeğinde duydum Ankara'da. 24 Mayıs Günü idi. Telefon açtım İstanbul'a, ajansları takip ettim, inanmak istemiyordum sanki. Ancak "her nefis ölümü tadacaktır" kutsi emrine Üstad da riayet ederek rahmeti rahmana kavuşmuştu. Vefat ederken ailesine ve yanındakilere "Demek böyle ölünüyormuş" diyerek duayla ruhunu teslim etmiş. Daha sonra oğlu Mehmet Kısakürek anlatmıştı.
Başkent Ankara'dan belki altmış, belki yüz altmış otobüs hareket etti Üstad Necip Fazıl Kısakürek'in İstanbul'daki cenaze törenine katılmak üzere. Fatih Camii tıklım tıklımdı. Cami avlusu dolu, dışarısında sokak ve caddeler ana-baba günü gibi. Kayseri'den dostlar, Sivas'tan, Erzurum'dan, Van'dan gönüldaşlar gördüm. Antalya'dan kalkıp gelmiş gençler. Sonra Ege, sanki İstanbul'a göçmüş. Karadeniz ve Güneydoğu'dan gelenler İstanbul'un o günkü sıcağına inanamadılar. Herkes birbirine sarılıyor, birbirini görmenin mutluluğu, Üstadı kaybetmenin ızdırabıyla sancılı bir vaziyette.
Bütün gazeteler o gün Üstad'ın vefatı haberiyle üzüntülüydüler. Bunun istisnası yoktu. Bazılarına göre bir sanat devi, bazılarına göre büyük şair, bazılarına göre de büyük İslam mütefekkiri Necip Fazıl Kısakürek dar-ı bekaya göç etmişti. Cumhuriyet bile "Süper Mürşid" deniyor, yazarı Alpay Kabacalı "Gerici Basında Ne Var Ne Yok"u arka plana itelemişti.
Gençler Üstad'ın cenazesini Fatih Camii'nden Eyüp Sultan'ın eteklerine kadar omuzlarında götürdüler. Kabristan bir miting alanı gibiydi. Tek farkı getirilen tekbirler ve edilen dualardı.
Üstad'ın Eyüp Sultan'daki kabrine giden yollar güvenlik tedbiri olarak polislerce kesildiği için tepelerden aşarak mezarı başına kan ter içinde vardık. Her şeye rağmen Eyüp Sultan Kabristanı hınca hınç yine doluydu. Bir hafız Üstad'ın kabri başında Kur'an okuyordu.
"Kısakürek Necip Fazıl, İstanbul 1907. Annesi Mediha, Babası Fazıl. Evli. Neslihan. Çocukları; Mehmet, Ömer, Ayşe, Osman, Zeynep. Edebiyat Fakültesi. Az İngilizce bilir. 1924'de Vakit Gazetesi'nde gazeteciliğe başladı. Yazar. İstanbul Erenköy Hacı Hakkı Sokak 16/8 Noda oturur."
Basın Yayın Genel Müdürlüğü'nün yayınladığı "Türk Basınında Kim, kimdir?" isimi eserde Üstad böyle tanıtılıyor. 1924'de 19 yaşında iken Vakit'te gazeteciliğe başlamış demek.
"İlk dizisi düşün ve sanat dergisi niteliğinde olan Büyük Doğu'yu (1943-1954) çıkarmaya başladıktan sonra resmi göreve girmedi. Son Posta, Yeni İstanbul gazetelerinde fıkra yazarlığı yaptı. Büyük Doğu'yu ikinci kez siyasal gazete olarak çıkardı. 1945'te tutucu zümrelerin değer saydığı konuları işleyerek, tarihsel ilerleme bilincine aykırı doğrultuda yazıları, kitaplarıyla çağdaş düşünce verilerinin dışında kalan yazarlar arasına katıldı. Yeni Mecmua'daki (1923) ilk deneylerinden sonra; Milli Mecmua (1924-28), Hayat (1928-29), Varlık (1933-36), kendi yayını Ağaç (1936) dergilerinde çıkan şiirleriyle Cumhuriyet döneminde yetişen şair kuşağının en ünlülerinden biri durumuna geldi."
Marksist duyguların ağır bastığı yazılarıyla tanınan Şükran Yurdakul da Bilgi Yayınevi'nce neşredilen Şair ve Yazarlar Sözlüğü'nde Üstad Necip Fazıl için böyle diyor.
"Büyük Doğu, Siyasi, Edebi Dergi. (İstanbul) 17 Eylül 1943-05 Mayıs 1944; 02 Kasım 1945-02 Nisan 1948; 14 Ekim 1949-29 Haziran 1951; 16 Kasım 1951-27 Kasım 1951(Günlük); 06 Mart 1959-14 Ekim 1959; 30 Eylül 1964-25 Kasım 1964; 22 Eylül 1965-19 Aralık 1965;19 Temmuz 1967-10 Ocak 1968(Dergi); Mayıs 1969-Aralık 1969; 06 Ocak 1971-28 Nisan 1971; 1943 ile 1971 yılları arasında 15 devre halinde Necip Fazıl Kısakürek tarafından yayınlandı (Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi; Cilt 1, Sahife 483)
Büyük Doğu, çok partili demokratik parlamenter sisteme geçtikten sonra siyasi yönü ağır olan bir politika izlemiştir. Ancak Büyük Doğu bütün sayılarında sanat ve edebiyata büyük ağırlık vermiş, hukuk gibi özel ihtisas isteyen konularda da ehline yazılar yazdırmıştır. Çoğu Büyük Doğu sayısı da Bakanlar Kurulu kararıyla toplatılmıştır.
Merhum Üstad gazete ve dergilerde bir türlü kadrolaşma yapamadı. İstikrarlı olamadı. Genç yazarları, muhabirleri toparlayamadı. Bir şeyler verdi ama, ileriye götüremedi. Tekrarı yineledi. Bunlar biraz da Üstadın şahsi tavrından kaynaklanıyor. Telif öder miydi? Sezai Karakoç aldığını söyledi. Peki herkese mi? Eşref Edip Fergan'ın sahibi olduğu Sıratımüstakim ve Sebilürreşat ile başlayan ve hala günümüzde de devam eden sağ, milliyetçi, islamcı, muhafazakar gazete ve dergi patronları maaş, telif ve teşvik konusunda aşırı cimridirler. Lafını ederler, uygulamasını nedense yapmazlar. Büyük Doğu da bu örnekler içindedir.
Üstad Cumhuriyet (12.11.1938) ve Türk Tiyatro Dergisi'nde (01.12.1938) şöyle diyordu Atatürk için "Milli kahramanın ölümü önünde duyduğumuz matem hissini, tek bir emniyet duygusu ile teselliye muktediriz: Teknesinde Atatürk'ü yoğuran soylu Türk milletinin, için için tekevvünleriyle aynı çapta kahramanlara daima gebe kalacağı emniyeti!.."
Üstad Necip Fazıl Kısakürek Büyük Doğu'da vesikalar neşrederek dikkat çekiyordu. Zamanın mitlerine de, zıt mitler çıkararak karşılık veriyordu. İlk yayınlanan eserinden son neşrettiği kitap, dergi , gazete, yazı ve raporlarında bunu görmek mümkün. Mesela İkinci Sultan Abdülhamid Han, Sultan Vahdettin gibi. İsimleri isimlerle, resimleri resimlerle cevaplıyordu.
Büyük Doğu ilk sayısından son sayısına kadar logosunu, klişelerini muhafaza etti, hiç değiştirmedi. Mesela; 1001 Çerçeve, İslam İnkılabı, Dedektif X Bir, Çöle İnen Nur, Tasavvuf, Dilimizi Öğrenelim, Hadiselerin Muhasebesi, Tarih, Sizinle Başbaşa, vs.
Büyük Doğu mizanpajından, esprilerine kadar da aynı kaldı. Siyaset her geçen gün dozunu artırarak Büyük Doğu'da yer buldu. Peki neden? Değerlendirilmesi gereken bir soru bence. Mesela sağ yelpazede her gruba arka çıktı. AP, MSP, İDP ve MHP bundan nasiplendi! Cemaat, sivil toplum kuruluşları ve ekoller de öyle; örnek verirsek MTTB ve Mücadele Birliği ile Ülkücü kuruluşlar hemen akla gelebilir.
1967 yılıydı. Büyük Doğu yayınlanırken kamu kuruluşu Güneş Matbaacılık mürettiphanesinde Üstad'a sordum. İttihat Gazetesi'nin o zaman istihbarat şefiydim.
-Üstadım, matbaada mürettiplere bir çizgi attırmak için alnımızın damarı çatlıyor. Biz (çizgiler ince ve kibar olsun) diyoruz, onlar (sırf iş bitsin de nasıl biterse bitsin) diye düşünüyorlar.
Güldü Üstad. Sonra bunu mürettiplere anlattım. Mürettipler de bana güldüler ve;
"-Üstad bize her dergi için Konyalıdan yemek ve tatlı getirtir. Necip Fazıl ile çalışmak ayrı bir zevk!" dediler.
Tiyatrocu ve yazar Üstün İnanç , Gazeteci Gündoğdu Serhatlıoğlu ve arkadaşları Fikir Tiyatrosu'nu kurmuşlar ve ilk olarak Necip Fazıl Kısakürek'in Sultan 2. Abdülhamid Han adlı eserini oynayacaklardı (1967). Gala Adapazarı'ndaki bir sinemada gerçekleşecekti. Beni de davet ettiler. Cağaloğlu'ndan hep birlikte özel bir otomobile binerek, Sirkeci'ye geçtik. Boğaziçi Köprüsü o yıllarda henüz yapılmamıştı. Araba vapuru kuyruğu uzun olunca mecburen Kabataş'a yöneldik. Burada da yoğun araç kuyruğu vardı. Benimki henüz gelmemişti, ama Üstadın basın kartı olacağını düşünerek "doğru arabalı vapura geçelim" diye basının ayrıcalığını hatırlattım. Üstad "O da nedir?" diye kendine has tepkisiyle sordu. Anlattım. Onunki de olmayınca gidip liman yetkilisi ile konuştum. Üstadın daha adını duyar duymaz selamlayarak "vapura buyur" ettiler.
İstanbul-Adapazarı devlet karayolu duble bile değildi. Trafik yoğunluğundan açılışa yetişemeyeceğimizi anlayınca yine basının önceliği aklıma geldi. Trafik yetkilileri telsizle yol açtılar. Sakarya'ya girmemiz yarım saat gecikmişti. Ancak Adapazarlılar bekliyorlardı. Necip Fazıl içeri girer girmez bir alkış fırtınası esti salonda. Oturanlar kadar ayakta olanlar da bir hayli fazlaydı. Üstada tempo tuttu izleyiciler. Bir yarım saat de böyle gecikildi.
2. Abdülhamit Han'ı, Sultana o kadar benzeyen Yüksek İslam Enstitüsü son sınıf öğrencisi Abdülkadir Sezgin oynuyordu. Üstad bu eserini amatör yeni bir tiyatroya vermesini bir lütuf olarak görüyordu. Çünkü Necip Fazıl'ın eserlerinin çoğu İstanbul Şehir Tiyatroları'nda, döneminin ünlü aktörleri mesela Muhsin Ertuğrul, Vasfi Rıza Zobu gibi sanatçılarla kapalı gişe oynamıştı. Dolayısıyla tedirgindi. Eserde Sultan 2. Abdülhamit Han'ın fayton ile Yıldız Camii'ne cuma namazı için giderken Ermenilerce bombalı suikast sahnesi vardı. İşte bu sahneye sıra gelmişti. Daha suikast yapılmadan teypten sahneye aktarılan bomba sesi ve atların haykırışı Üstad'ı şiddetle ayağa kaldırdı, yanındakiler rica-minnet yerine oturttular, ancak Necip Fazıl "Bu bir rezalet, eserimi sizden geri çekeceğim" diyerek hiddetini gösterdi. Araya hatırını kırmayan insanlar girince sakinleşti bir müddet sonra, oyun da devam etti. Bu hatayı Necip Fazıl Kısakürek sevgisiyle seyirci görmedi bile. Gece yarısı İstanbul'a dönerken Üstad bundan hiç bahsetmedi. Bütün Türkiye'de eser aylarca kapalı gişe oynadı. Buna rağmen Fikir Tiyatrosu maalesef yaşamadı.
Sağa ve cemaatlere, ekollere okuyucu kazandıran Necip Fazıl Kısakürek'tir. Belirli dönemlerde başka kitap ve yayınların yasak edildiği cemaat ve ekollere girmeyi başaran yine Necip Fazıl Kısakürek Üstad'tır.
Büyük Doğu resime ehemmiyet verirdi. Resimsiz bir Büyük Doğu mümkün değildi. Haberlerinde ise objektiflik aranmaz, tümü subjektiftir, yorumludur.
Üstadı aldatmak, bir çocuğu aldatmaktan daha kolaydı. Hele dostlarının ve gönüldaşlarının söylediklerine hemen inanırdı. Onun için de zaman zaman başka cemaatler ve ekoller lehinde olmayan yazılarını gördük.(2)
Her siyasete giren ekol ve cemaatin gazetelerinde günlük yazılar yazdı, şiirleri yayınlandı. Örnek verecek olursak; Her Gün, Yeni İstanbul, Son Posta, Babıali'de Sabah, Milli Gazete, Tercüman, Yeniden Milli Mücadele vs.
Neşrettiği yayınlarında bazen ilanlarına kadar kendisi yazardı. Ancak dergi ve gazetelerinde hiç bir tek ilan bile alamadığı dönemler oldu. Bazen kendisi almadı, bazen kendisine reklam vermediler. Bu arada bir anektodu hatırlatmam gerek.
İstanbul Beyazıd Camii müezzini İsmail Kanyılmaz MTTB'nin yayınladığı Milli Gençlik Dergisi ile Babıali'de Sabah ve Bugün Gazetelerine ilan topluyordu. Necip Fazıl Kısakürek O'na birgün "Bize de ilan getir!" dediğinde, İsmail KanyılmazÜstad'da "Hayır, getiremem, çünkü sen onların aleyhinde de yazı yazarsın! Ancak istişare etmem ve istihareye yatmam gerek. Bana müsaade et" diyerek teklifi rolantiye alıyor. İsmail Kanyılmaz'ın aynı gün istişare ettiği Doçent. Dr. Nevzat Yalçıntaş; "Yanlış yapmışsın aziz kardeşim, hemen git üstaddan özür dile. Çünkü biz hepimiz O'ndan süt emmiş, O'ndan beslenmişiz." diyor. İsmail Kanyılmaz da Büyük Doğu İdarehenesine giderek Üstad'dan özür diliyor, Yalçıntaş Hoca ile istişare ettiğini ve O'nun söylediklerini aktarıyor. Üstad Büyük Doğu İdarehanesinde bulunanlara dönerek diyor ki "Görüyor musunuz?.. bütün ülke benden süt emmiş, o'nunla beslenmiş. Ben Türkiye'nin en büyük ve en fazla süt veren ineğiyim."
1968 yılında Büyük Doğu'yu Toker Yayınları'nın Sahibi Yalçın Toker'e sattı. Toker o senelerde Necip Fazıl'ın bütün eserlerini tek tek yayınlamaya başlamıştı. Ancak okuyucularından gelen büyük tepki ve infial üzerine Büyük Doğu'nun isim hakkını yeniden kendisi aldı, imtiyaz sahibi oldu.
Üstad ile Babıali'de Sabah(1967), Bugün(1968) ve son olarak da Tercüman (1970) Gazetesinde birlikte çalıştık. Her üç gazetede de tefrikaları yayınlandı. Babıali'de Sabah'ta "İmam-ı Kastalani'den Özleştiren ve Sadeleştiren Adıdeğmez" imzasıyla El Mevahib-Ül- Ledüniyye bir yıl boyunca tefrika edildi. Tercüman'da Ramazan sayfasına daha önce yayınlanmış yazılarını üzerinden güncelleştirerek getirir verir veya biriyle gönderirdi. Bugün'de günlük yazılara başlamıştı.
Ben ise Bugün için Türk Ceza Kanunu'nun 163. ve 6187. Maddeleriyle alakalı çalışmalar yapıyordum. Her iki kanun da, özellikle islamicehd ve endişeleri olan inanmış insanlardan; inanmayanların, bu damardan beslenenlerin intikamı için hazırlanan bir tuzak gibiydi. Müslüman gibi yaşamak isteyen onlarca insanımız bu iki maddeden mağdur edilmişti. Zaten TBMM görüşmeleri sırasında da bunu zabıtlardan anlamak mümkündü. Böyle bir çalışmaya başlamıştım.
Hazırladığım bu yazı dizisinde TCK'nun 163 ve 6187. Maddelerinin TBMM'nde kabulü, meclis müzakereleri, uygulaması, mağdurları, mazlumları, örneklerini gündeme taşıyacaktım. Sekiz sütuna "Yüzaltmışüç" diye reklamları manşete taşınmıştı. Üstadın dikkatini çekmiş. Gazetenin sahibi Mehmet Şevket Eygi Bey'den sormuş (Bu neyin nesidir?) diyerekten. Şevket Eygi de anlatmış. Bu defa (Peki kim yazacak?" diye hatırlatmış Üstad. Benim olduğumu öğrenince "Tabii bunu ancak bir Büyük Doğu mensubu gündeme getirebilir, yazabilir, sevindim!" demiş.
Üstad beni çağırdı. Erenköy'deki evine gittim. Dedi ki; " Meseleye bu işin mahkumlarından değil, çilesini çekmiş kutuplarından başlamak gerekir. Bunu ben yapacağım. Mukaddes davamız nasıl buralara gelmiş, niçin çileler çekilmiş, görsünler, anlasınlar, bilsinler!."
Dökümanlarımı Üstad'a verdim. Ve bir yeni eser ortaya çıktı ; Son Devrin Din Mazlumları, imza Necip Fazıl Kısakürek.
Yayınlandığında olay olmuş, tahminlerin üzerinde dikkat çekmişti. Benim çalışmam ise "Yüzaltmışüç" adıyla Milli Gazete'de yayınlandı, sonra da kitap olarak Fatih Yayınevi 20 bin adet bastı, Yunus Emre Yayınevi neşretti(1974).
Üstadın inancı her şeyin üstünde idi. Yazılarıyla alakalı mahkemelerdeki savunmaları, basındaki kavgaları, konferansları kadar ünlüdür(3). Hapishane hatıraları da bu olayın bir başka vechesidir.
Gazeteci Necip Fazıl Kısakürek, son yıllarda yayınladığı "Rapor"lar da Büyük Doğu'ların bir nev'i devamıdır. Onları da kitap olarak değil de, dergi olarak düşünmek gerekir. 13 sayı yayınlanan Rapor'ların dergilerden tek değişik yanı resim olmamasıdır.
Gazeteci Necip Fazıl'ın yazılarında çoğu zaman mahlas kullandığını görmekteyiz. Bunlardan bazıları şunlar: Ne Fe Ka, Dedektif X Bir, Ahmet Abdülbaki, Prof. Dr. Ş.Ü, Adıdeğmez, Akıl Hocası, Be-De, Dilci, Diplomat, Gariboğlu, Gözcü, Ha. A. Ka, Hi- Ab-Kö, Hikmet Sahibi Abdi'nin Kölesi, İsmini Vermeyen Prof., İstanbullu, İstanbul Çocuğu, Kulak Misafiri, Muhasebeci, Mürid, Nüktedan, Ozan, Ozanbaşı, Özcü, Sözcü, Tetikçi, Uykusuz İnsandan, Üçyıldız, Vaiz, Yazan:?, Zabıt Katibi.
Necip Fazıl Kısakürek Büyük Doğu'daki yazılarında zaman zaman da yazıailesi ve gönüldaşlarının da adına yazılar yayınlamıştır. Bunlardan bazılarını hatırmatmak gerekirse şöyle; Ahmet Semiz, Ali Biraderoğlu, Hüseyin Rahmi Yananlı, Hüseyin Arı, Mustafa Müftüoğlu, Nedim Evliya, Neslihan Kısakürek, Ömer Karagül, Rafet Cınğıl, Salih Güler.
Büyük Doğu okuyucusuna gösterdiği ilgiliyi yazarına göstermedi. Bu nedenle Büyük Doğu'nun yazıişleri ve sanatçı kadrosu devamlı değişiklik gösterdi. Büyük Doğu istihbarattan çok, eline geçen vesikaları yeğliyor, değerlendiriyordu. Büyük Doğu belirli bir dönem (1949-1964) her türlü sağın yazı yazma imkanı bulduğu bir yayın organı oldu. Daha sonraları hissedilebilen veya farkedilebilen bir değişim göze çarptı. Bir ara Büyük Doğu Partisi'nin resmi yayın organı olarak neşriyat yaptı; 15 Haziran 1951 Sayı 60.
Necip Fazıl Kısakürek mütefekkir, yazar, sanatçı, şair ve gazeteci olarak komple bir kültür adamıydı. Üstün zekası yanında merkeziyetçi ve kibirli yanı da bir başka özelliğiydi. Üstad Necip Fazıl günümüzde örneğine rastlanmayan, gittiği gazeteye okuyucularını da birlikte sürükleyen, tiraj kaydettiren, tekaütlüğünü kazanamamış son fikir emekçisidir.
(1) Bir mezhepicadı yolunda oldukları söylenen, evime kadar gelmek ve helalleşmek zahmetini esirgemeyen ve her hangi bir içtihat davasında olmadıklarını kalemimden çıkan bir beyanname ile ilan eden,derkenpörsüyen ve meydan yerinde görünmez olan,ölü bir dergi ve günlük gazeteyle yetinen, fakat bir takım akıl almaz matbaa tesislerine gücü yeten bu zümreye ne oldu, neredeler ve ne alemdeler, bilemem?!
Basında da hal-ü keyfiyet malum..Sağ cephenin "aceze basın" diye isimlendirdiğimiz ve topumun birden baskıları Günaydın Gazetesi'nin mürekkep ayarı için sarfettiği dökümlü nüshalardan daha az fakrüddem; "kan eksikliği" çeken gazete ve dergiler.
Büyük Doğu, 5 sayılık bu son devresinde yine topyekün onlardan fazla satmış, fakat tafsilatı "karar" yazısında bildirildiği üzere, şanını muhafaza bakımından yayınlanmasını gerektirici şartlar derecesinde susmasını emredici faktörlere çarpmış ve derin bir tenezzülsüzlük duygusu içinde yine gününü beklemeye koyulmuştur.
Şu var ki bunca "aceze basın" içinde , İslam, İslami hareket, parti ve gençlik davasını "efradını cami ve ağyarını mani" şekilde ortaya koyabilecek tek bir kalem mevcud değil. Aceze basından sayılmayacak bir gazetede Ergun Göze ve kendi kısır imkanları içinde Şevket Eygi'den başka kimse de bir istidatçık olsun görmüyorum. Profesörler hakkında ise kıymet hükmümü biliyorsunuz: içi geçmiş kabaklar.(Rapor 5)
(2) Bu arada "Mavera" isimli, üzerinde eğilmeye ve bir takım vaadler hecelemeye değer bir mecmua ve etrafında bir çevre var ki, her biri tam ayar Büyük Doğucu bildiğim ve kadromuzda gösterdiğim (otomobil-kendinden hareketli) eser verme çağında, "olgun yaşta gençler" diye sınıflandırabilir bu zümreyi korkunç bir kaçaklık içinde görmekte, öteden beri biricik gıdamı teşkil eden inkısar ve ıstırapların en zalimine uğramış bulunuyorum.
Onlar ki kitaplarda annelerini "Büyük Doğu " diye göstermişler ve bana "Siz komünist partisine gir deseniz, gireriz!" demişlerdi, nasıl oldu da asıllarını inkar ettiler, annenin hakkını helal etmeyeceğini düşündüler ve üstelik hadiseyi mahrem planda tutmayıp bir MSP gazetesinde şerefsiz bir telmih ve ima yoluyla, beni müslümanlar arasında fitne çıkarmakla suçladılar.
Öyle mi? Buyursunlar işi aleniyete vurmak cüretinin karşılığını.(Rapor 5)
(3) BasınıdakiKavgaları'ndan birkaç örnek vermek istiyorum Üstad Necip Fazıl'ın;
*Hakkımızdaki tahrikin körüklüyücülerinden Vatan. Elmalum..dönme gazetesi..Nazım Hikmet ve zaman ve mekana göre komünizmamüdafaacısı.. bütün dosyası hazırdır. Neşri bu ceridenin ilk kıpırdanışına bağlıdır.
*Hakkımızdaki tahrikin körükleyicilerinden Yeni İstanbul. Servetinin kaynağı bütün bir efsane olan zatın, başmuharrirlik makamına en azılı bir dönmeyi oturttuğu gazete. Bütün dosyası hazırdır. Neşri bu ceridenin ilk kıpırdanışına bağlıdır.
*Hakkımızdaki tahrikin körükleyicilerinden iki büyük gazete. Doğrudan doğruya yahudi kapitalizmasının emrinde olan ve şimdilik isimleri mahfuz bulunan bu iki büyük gazetenin de akıllara hayret verici dosyalarını tamamlamak üzereyiz! Kıpırdasalar da, kıpırdamasalar da yakında görüşeceğiz. (Büyük Doğu26 Ocak 1951 Sayı 45)
(*) Vatan'a.. "Vatana Mektup" başlığı altındaki çanak tutuşuna, ibret ve hayretle gülümseyerek dikkat ettik!.Yoksa seni o türlü kaşındırırız ki, tırnakların derini yolup bitirdikten sonra, kendi ciğerini de dilim dilim kesip doğrayabilir. Kaşınma..Ve sus-pus-otur! Yoksa sonunda ve kendi kendine öyle bir kazığa oturursun ki, insanı şiş kebabına çevirir. Kaşınma! Fani rahatına bak. Sus-pus-otur! (Büyük doğu 20 Mart 1959 Sayı:3)
31 Mayıs 2013 | 3e535eae49b4 | [
"culturax",
"fineweb2",
"hplt2"
] |