text large_stringlengths 316 15k | id large_stringlengths 18 22 | timestamp large_stringdate 2013-05-18 09:19:25 2020-08-15 21:17:28 | url large_stringlengths 16 1.74k | dataset large_stringclasses 1 value | file_path large_stringclasses 716 values |
|---|---|---|---|---|---|
Samsun - Neokur
1 İnceleme - 18 Gezilecek Yer - 6 Paylaşım
Karadeniz Bölgesi'nin en kalabalık ve en gelişmiş şehridir. 17 ilçesi vardır. Bir nevi Karadeniz'in başkenti denilebilir. Mustafa Kemal Atatürk'ün 19 Mayıs 1919'da Samsun'a çıkışı Türk tarihinin önemli olaylarından biridir ve Samsun'u özel kılan unsurlardandır. Bu nedenle Samsun Atatürk'ün Şehri olarak da anılmaktadır.
Yapılan kazılara göre Samsun'daki ilk yerleşim Eski Taş Çağında başlamıştır. Tarihin farklı dönemlerinde Hititler, Amazonlar, Pers, Pontus, Roma ve Bizans hakimiyetine girmiştir. Daha sonra uzun bir süre Osmanlı egemenliğinde kalmıştır. Birinci Dünya Savaşı sırasında ve savaştan sonraki süreçte Samsun önemli bir hedef olmuş ve büyük zararlara uğramıştır. Kurtuluş Savaşı'nın ardından şehirdeki Rumlar Yunanistan'a göç etmiştir.
Samsun, büyük ormanlık alanlara ve doğal güzelliklere sahip olan bir şehirdir. Güzel sahilleri, heybetli şelaleleri, şifalı kaplıcaları ve tarihi mekanlarıyla insanları kendine çeken güzel bir ilimizdir. Mutlaka görülmesi gereken yerlerin başında Bandırma Vapuru gelir. Daha sonra Gazi Müzesi, Kent Müzesi, Ladik Gölü ve Hamamayağı Kaplıcası'nı gezi rotanıza ekleyebilirsiniz.
şehre 7 verdi
Samsun Film Paylaşımları
Bu, şimdiki zaman kipinde yazılmalıydı..Helle Helle☕️
Kitabin orjinal ismini merak ettim, internetten bulamadim. | allenai/c4/00314/84349 | 2019-03-20T02:57:12 | https://www.neokur.com/sehir/68/samsun | allenai/c4 | s3://tokenize-bucket20241130064257132900000001
/tokenize-dir-1024/data_input/output/00314.jsonl.gz |
Ali İhsan Aldoğan Kız Öğrenci Yurdu
Elektrik Elektronik Fakültesi
Kimya Metalurji Fakültesi
Prof. Dr. Ali İhsan Aldoğan Kız Öğrenci Yurdu
Ayazağa kampüsü içerisinde bulunan yurdumuz, kız öğrenciler için büyük çapta imkanlar sunan modern bir yurttur. Odalar ikişer kişilik banyolu, tuvaletli olup, her odada internet bağlantısı ve telefonu mevcuttur. Daimi sıcak su, içmek için kaynak su, 24 saat güvenlik ve her gün temizlik hizmeti öğrencilerin kullanımına sunulmuştur. Her katta ortak kullanımlı oturma mekanları, her koridorda mutfak, çamaşır yıkama-kurutma, ütü odaları ve etüt salonları bulunmaktadır. Ayrıca yurtta ortak kullanımlı TV odası mevcuttur.
Öğrenci Yurtlarımız yaklaşık 3.700 yatak kapasitesi ile öğrencilerine Gümüşsuyu ve Ayazağa yerleşkeleri içerisinde hizmet sunmaktadır. Öğrenci odalarımız süit, tek, iki ve üç kişilik yataklardan oluşmaktadır. Odalar ve genel kullanım alanları tamamen modern eşyalarla donatılmış olup odalarda telefon ve internet bağlantısı kesintisiz olarak verilebilmektedir. Her binada televizyon odaları, etüt salonları ve ortak kullanıma açık oturma mekanları bulunmaktadır. Öğrencilerin kullanabilecekleri mutfak, çamaşır yıkama ve ütü odaları mevcuttur. 24 saat sıcak su, içmek için kaynak suyu, güvenlik ve temizlik hizmeti sağlanmaktadır. Üniversitemiz öğrenci yurtlarına öğrenci yerleştirme esnasında, öncelik ilk defa İTÜ’yü kazanan öğrencilere verilmektedir. İlk defa İTÜ’yü kazanan öğrencilerden İTÜ’ye giriş sırasına göre oluşturulan asil ve yedek öğrenci listelerinin yerleştirmeleri tamamlandıktan sonra ara sınıf öğrencilerinin başvuruları, not ortalamaları ve dilekçe veriliş tarihlerine göre kontenjan dahilinde yapılmaktadır.
İTÜ’de öğrenciler, yükseköğrenimleri süresince ihtiyaçlarını karşılayabilecekleri çalışma olanaklarına sahiptir. Asistan Öğrenci programı sayesinde, üniversitenin akademik ya da idari birimlerine bağlı olarak çalışan öğrenciler, hem profesyonel iş yaşamına ilişkin deneyim edinmekte hem de düzenli gelir sağlamaktadır. Üniversite yerleşkesinde açılan işletmelere ise öğrenci çalışan almaları yönünde önkoşul sunulmakta, bu sayede öğrenciler yerleşke içindeki mekânlarda yarı zamanlı olarak çalışabilmektedir.
Yabancı Diller Yüksekokulu bünyesinde yer alan Psikolojik Danışma ve Rehberlik Merkezi, öğrencilerin üniversite yaşamı ya da özel yaşamına ilişkin sorunları sağlıklı aşmalarına yardımcı olmak amacıyla hizmet vermektedir. Önleyici sağlık hizmeti sunmayı amaç edinen ve öğrencilerin sorun oluşmadan da destek alabileceği merkez; bireysel danışma, etkili iletişim grup çalışmaları, sınav kaygısıyla baş etme çalışmaları, kişisel gelişimi destekleyici grup çalışmaları sunmaktadır. Kişilik haklarına saygılı ve gizlilik ilkesini benimseyen bir anlayışla faaliyet yürütülmektedir.
İTÜ’nün 5 ayrı yerleşkesinde 3 ayrı mutfak ve 8 yemekhane bulunmaktadır. Ayazağa Yerleşkesinde 75. Yıl Öğrenci Sosyal Merkezi Yemekhanesi, Gümüşsuyu, Maçka ve Taşkışla Yerleşkelerinde 2’şer ve Tuzla Yerleşkesinde 1 yemekhane yer almaktadır. Akademik Yıl süresince yemekhanelerden günde ortalama 10 – 15 bin kişi yararlanmaktadır. Menüler yetişkinlerin günlük beslenme değerlerine uygun hazırlanmakta, tüm malzemeler mevsiminde ve taze olarak temin edilmektedir. Yemekhane ve mutfaklar her ay düzenli olarak ilaçlanmakta; İTÜ Gıda Mühendisliği Bölümü tarafından yemekler rutin olarak analiz edilmekte, her ay numune alınarak laboratuvarda incelenmektedir. İTÜ Gıda Mühendisliği ya da Çevre Mühendisliği Bölümü tarafından yemeklerde kullanılan su ve yemekhanelerdeki içme suyu alınan numuneler ile düzenli olarak analiz edilmektedir. Yerleşke içindeki kantin ve kafeteryalar ise farklı bütçelere ve farklı damak zevklerine uygun seçenekler sunmaktadır. 2013-2014 Akademik Yılında İTÜ’ye kazandırılan FanFan iseTürkiye’nin ilk üniversite down kafesi olarak örnek bir sosyal sorumluluk projesidir. FanFan Kafe, Ayazağa Yerleşkesinde hizmet vermektedir.
İTÜ, İstanbul’un merkezi noktalarına konumlanmış kampüsleri ile kentin her köşesine farklı araç seçenekleri ile ulaşabilmeyi sağlamaktadır. Tüm yerleşkeler, toplu ulaşım araçları ile entegre konumlara sahiptir. Güzergâhları arasında İTÜ durağı bulunan; Avrupa Yakasında 8, Anadolu Yakasında ise 2 otobüs hattı işlemektedir. Ayazağa’da bulunan ana kampüsün önünde İTÜ metro durağı yer almakta, Taşkışla ve Gümüşsuyu kampüslerine Taksim metro istasyonundan birkaç dakikalık yürüme mesafesi ile ulaşılabilmektedir. Tüm kampüslerin kent merkezinde bulunması ve İstanbul’daki toplu ulaşım olanaklarının birbiriyle bağlantılı yapısı sayesinde vapur, metrobüs, tramvay gibi diğer şehir içi seyahat alternatiflerine kolayca ulaşmak mümkündür.
Yurt Ücretleri için Tıklayınız
Yurt Burs Ofisi:
Tweets by itu1773
İTÜ/BİDB © 2015
Yurt & Burs | allenai/c4/00328/39763 | 2017-09-23T05:47:19 | http://tanitim.itu.edu.tr/yurt/ali-i-hsan-aldogan-kiz-ogrenci-yurdu | allenai/c4 | s3://tokenize-bucket20241130064257132900000001
/tokenize-dir-1024/data_input/output/00328.jsonl.gz |
newscientist: gerçeklik nedir? - Okyanusum.com
18 Aralık 2013 Belgesel, Güncel
1,335 Views çeviri: Beyza Zapsu
Aura gibi konulara girmeden, gerçekliğin ne olduğuna ilişkin iki çeşit yol karşımıza çıkar.
İlk görüşe göre, gerçekliği deneyimleyecek hiç kimse olmasa bile herşey yine de oradadır.
Fakat bu görüş ile ilgili problem şu ki, bildiğimiz kadarıyla biz insanlar aslında varız, ve hepimizin gerçek olduğuna hemfikir olacağı dil, savaş ve bilinç gibi birçok şey biz olmadan var olmazdı.
İkinci görüş ise evrenin temelinde her ne varsa gerçeklik odur diyor.Bu görüşe göre, çevremizdeki nesneleri anlayabilmek için görünümlerinin alt katmanlarına inmemiz gerekiyor.
Herşeyin moleküllerden yapıldığını görebiliyoruz. Molekülleri anlamak istiyorsan atomlardan oluştuklarını farkına varmalısınız. Atomlar ise proton, nötron ve elektron gruplarından oluşuyor.
Bunlar da quarklar ve leptonlardan, quarklar ve leptonlar da stringlerden, alanlardan ve diğer şeylerden oluşuyor. Aslında, daha hiç kimse evrenin en küçük parçasını bulmuş değil.
Bu yoldan devam edersek, görüyoruz ki, parçacıklar ve dalgalanmalar uzayda bir mekan-zaman aralığını işgal etmektedir. Diğer bir deyişle parçacıklar gerçekte ana yapı değiller. Esas olan parçacıkların yer aldığı uzay-zamandır.
Bir tür koordinatdır, üçü uzay ve biri de zaman, koordinatlar ise sayılar hakkında konuşabilme yoludur.
O zaman sayı nedir? Sayıların bir yerde bir varlığı var mıdır?
Evet, zihnimizde bir kavram olarak vardır. Ancak herhangi bir kavram gibi değildir. Sayılar herkes için her yerde aynıdır. “3” sayısı benim için ne anlam taşıyorsa senin için de , İngiltere kraliçesi içinde aynı şeyi ifade eder.. Yani bu düşünce çizgisine göre, gerçekte var olan ve diğer herşeyin temelini oluşturan şey matematiktir.
Fakat bu da garip Eğer matematik her şeyin temeliyse o zaman gerçekten karmaşık olan bir şeyi, örneğin bilinci nasıl açıklarsın?
Bilinci, insan beyninin oluşturduğu bir şey olarak başlayalım.
Beyni anlamak için hücrelere, nöronlara bakman gerekir. Hücreler biyoloji kurallarına göre hareket ederler. Biyoloji ise karmaşık kimyadır. Kimya ise karmaşık fizik tir. Fizik ise sonuç olarak matematiktir. Fakat biraz önce dedik ki, matematik zihnimizde olan fikirler dizisidir.
Bu demek oluyor ki bir şekilde başladığımız yere geri döndük. Bilinci açıklamak için bilince dayanmak zorundayız. Bu çılgınca gelebilir, ama en çılgın kısmı bu değil. Öyle görünüyorki, biz matematiği boş bir dizi kavramından oluşturuyoruz.
Daha iyi bilindiği şekliyle “Hiç”ten.
Demek oluyor ki, matematik evrenin en temel gerçekliği ise, o zaman gerçeklik “Hiç”e dayanmaktadır. Yani “Hiç” dediğimiz gerçek olandır.
çeviri: Beyza Zapsu
beyin uzay 2013-12-18
Tags beyin uzay
Previous Şu Benim Divane Gönlüm
Next Evren Tümüyle Holografik İlluzyondur: | allenai/c4/00326/1581 | 2017-01-24T09:14:55 | http://okyanusum.com/belgesel/newscientist-gerceklik-nedir/ | allenai/c4 | s3://tokenize-bucket20241130064257132900000001
/tokenize-dir-1024/data_input/output/00326.jsonl.gz |
BATIDA BULUNMAYAN EN ÖNEMLİ AVANTAJIMIZ: DİNAMİK GENÇLİK - İrfan Mektebi
Bülent YILDIRIM | İHH Başkanı
Bülent Bey, her ne kadar herkes tanıyorsa da sizi ve İHH’yı bir de sizin dilinizden tanıyabilir miyiz? İHH’yı nasıl tanımlıyorsunuz?
1967 yılında Erzurum’da doğdum. İstanbul Hukuk Fakültesini bitirdikten sonra gerek gençlik çalışmalarında ve gerekse insani yardım alanında aktif olarak arkadaşlarımızla çalışmayı başladık. İHH, bizim hayatımıza dair hedeflerimizi ve hizmetlerimizi gerçekleştirmek üzere kurduğumuz en önemli mesajımız. Hepinizin bildiği gibi 1990’lı yılların başı tüm dünyada büyük değişimlere ve kırılma noktalarına şahit olmuştu. İdeolojik yapılara dayanan büyük güçler çökerken, Avrupa’da yeni devletler ortaya çıkmış ve bu yeni düzende Müslümanların rolü büyük oranda tartışılmaya başlanmıştı. Bu tartışmalar sırasında yapılan vurgu her zaman İslam’ın yeni bir tehdit olduğu yönündeydi. Komünist bloktan kopan her ülke derhal Batılı sisteme entegre oluyor ve bağımsızlıkları derhal tanınıyordu. Böylesi bir ortamda bağımsızlığını ilan eden Avrupa’nın tek Müslüman ülkesi Bosna-Hersek ise farklı bir algıyla karşılandı. Bosna’nın bağımsızlığını tam olarak kabul etmeyen bölgesel güçler, Sırp saldırıları üzerine sessiz kalmayı tercih etmişti. Yaşanan bağımsızlık süreci ve sonrasındaki haksızlıklar bizim gibi henüz üniversite yıllarındaki idealist gençler için bir yanda ümitleri yeşerten ama öbür yanda uluslararası bir ikiyüzlülüğü görmemizi sağlayan etki uyandırdı. Bosna savaşı, Avrupa’nın ortasında büyük bir Müslüman katliamını beraberinde getirdi. Biz de böylesine galiz bir ikiyüzlülük karşısında yapabileceğimiz bir şeyler olduğuna inanıyorduk. Birkaç arkadaş çevremizdeki esnafı ziyaret etmekle işe başladık. Onlardan gönüllü olarak topladığımız yardımları savaşın ortasındaki Müslüman Bosna halkına taşıdık. Ondan sonra Çeçenistan, Kosova, Afganistan, Filistin, Somali derken bir bakmışız tüm İslam dünyası bizim ilgi alanımız haline gelmiş.
Siz bu yardım faaliyetleri vesilesiyle İslam coğrafyasının hemen hemen her tarafını dolaşıyorsunuz. Size göre İslam âleminin en önemli problemi ve ihtiyacı nedir?
Yukarıda değindiğim gibi, başlangıçta devletin dışında “insani yardım kuruluşu” diye bir konseptin kabul ettirilmesi bile büyük bir sorun oldu. Örneğin en basitinden mültecilere ilişkin düzenlemeler Soğuk Savaş döneminde hazırlanmış yasal metinlere dayanıyordu. Siz kalkıp ülkenize mülteci olarak sığınmış olan insanlara mevcut mevzuat gereği yardım yapamıyordunuz. Yasal mevzuattan kaynaklana bu tür sıkıntılar bir yana, karşılaştığımız en ciddi sıkıntı yurt dışına ve özellikle de Müslüman coğrafyalara açılımla ilgiliydi. Birçok bölgeye ilk defa ayak basıyorduk. Oradaki insanları tanımak, ihtiyaçlarını anlamak ve bir güven köprüsü kurmak çok zor oldu. Yakın coğrafyalar bu işin sağlanmasında kolaylaştırıcı oldu ama örneğin dünyanın öbür ucundaki Moro, Mozambik, Brezilya vb. Müslümanlarını yaşadıkları coğrafyada ziyaret etmek, onlarla kalıcı bağlar kurmak hem heyecan vericiydi hem de oldukça sıkıntılı bir süreç idi. Bizden sonra bu coğrafyalara birçok yapı ve kuruluş ayak bastı ama emin olun bu ziyaretlerin kolaylaştırılmasında İHH’nın rolü büyük oldu. Şimdi birçoğuna gitmek Türkiye’nin bir iline gitmek kadar kolay oldu. Eskiden kurulmuş ilişkiler sayesinde hemen her ülkede tanıdık güvenilir bir insan bulmak çok kolay.
İslam dünyasının genel sorunlarından bahsedecek olursak, en başta eğitim geliyor. İslam dünyasında okur-yazarlık oranı çok düşük. Özellikle İslam ülkelerinde kadınların büyük bölümü okuma yazma dahi bilmiyor. Bunun yanı sıra, yükseköğrenim imkânları da kısıtlı olduğu için binlerce Müslüman evladı daha iyi okumak üzere Batılı ülkelere göç etmek ve daha sonrasında oralarda yerleşmek zorunda kalıyor. Bu da İslam dünyasından Batıya büyük bir beyin göçü anlamına geliyor.
Bir diğer sıkıntı tabi ki, fakirlik. Bir yanda sömürge yönetimlerinin halen sürmesi öte yanda yolsuzluklar milyonlarca insanın fakirliğinde temel sebepler. Bu konuda büyük bir farklılık olduğunu da hatırlatalım. Örneğin bir Kuveyt’te fakir bulmanız zor ama Burkina Faso’da durum tam tersi.
İşgaller, etnik ve mezhebi sebeplere dayalı çatışmalar bugün İslam dünyasının diğer bir önemli sorunu. Bu konuda ne yazık ki, arada büyük güvensizlik duvarları var ve taraflar birbirleri ile bir araya gelip konuşmak yerine, diğerini yok etmeye çalışıyor.
İslam coğrafyasında sosyal durum hakkında neler söylemek istersiniz? Aileler, çocuklar, insanlar ne durumdalar?
İslam dünyasına baktığımızda olumlu ve olumsuz yönleri aynı anda görmeye çalışmalıyız. Bu dünyada tamamen karamsar bir görünüm olmadığı gibi, her şey güzel gidiyor değil. Olumlu yönlere baktığımızda bilinci her geçen gün artan dinamik bir gençlik görüyoruz. Bu idealist gençlik, Batıda bulunmayan en önemli avantajımız. Yine dünyanın içinde bulunduğu sıkıntılı süreçte Müslümanların seslerinin her zamankinden fazla duyulmaya başlaması da olumlu bir alternatif olarak herkese hitap ediyor. Bunları çoğaltmak mümkün. Ama buna karşın İslam dünyasında birçok bölgede eğitim ve maddi imkânların düşük olması halen ciddi bir sorun. Davetçilerin ve manevi liderlerin varlığına rağmen, ahlaki yozlaşma riski her zamankinden daha fazla görünüyor. İletişim imkânlarının çoğalması, aile yapılarındaki dejenerasyonu kolaylaştırıyor.
Yetimlerle ilgili çalışmalarınız var. Bu çocuklar bulundukları bölgelerde aynı zamanda misyonerlerinde hedefinde midir? Bölgede bu anlamda durum nasıl, izah edebilir misiniz?
Yetimler konusunda Türkiye’de bir çığır açtığımıza inanıyorum. Yardım için bölgelere ilk defa gittiğimizde en mağdur kesimlerin yetimler olduğunu gördüğümüzden onlara özel bir çalışma yapmayı planlamıştık. İşin içine biraz daha derin dalınca çok farklı boyutlar ortaya çıktı. Onların sadece maddi olarak desteklenmesi sorunu çözmeye yetmiyor. Onların zihinsel ve manevi gelişimleri çok daha önemli. Özellikle savaş ve afet bölgelerindeki yetimler, tamamen sahipsizdi. Onların bu durumunu istismar etmek isteyen sadece misyonerler değil. Değişik mafya-vari yapılanmalar da kurbanlarını bu çocuklar arasından seçiyor. Bu nedenle yetim konusu deyince işin içine çok sayıda faktörü katmanız gerekiyor.
Bölgenin bu halde olmasında bölgenin yaşayanları olan Müslümanların da sorumlulukları olsa gerek. Bunlar nelerdir ve bu konuda neler yapılmalıdır?
Bölgemizde yaşanan savaş, işgal ve iç çatışmalar tek yanlı oluşumlar değil. Yani sadece Batı yada İsrail bir takım işleri planladığı için bunlar yaşanıyor değil. Bilakis, sorumluluğun büyük kısmı şer güçlere bu bölgede operasyon imkânı veren bizim kendi insanlarımız. Birbirlerini alt etme inadı, dış güçlere uygun zemin hazırlıyor. Suriye’deki krizin bu kadar uzamasının en önemli sebebi Ortadoğu’daki ülkelerin birbirleriyle bir masaya oturup konuşamaması ya da konuşsa bile görüşünü karşı tarafa dayatma hastalığı. Bizler sivil toplum olarak en azından toplum düzeyinde bu kopuklukları giderebiliriz diye düşünüyorum. Yapay sınırlara dayalı düşmanlıklar yerine, yeni dostluklar sivil toplum eliyle kuruluyor.
Medyadan öğrendiğimiz kadarıyla Ortadoğu İslam coğrafyası üzerinde adeta üçüncü dünya savaşı yaşanıyor. Haritalar yeniden çiziliyor. Bütün hadiselerin arkasında yeni çıkar düzeni kurma faaliyetleri var. Bu durumdan bölge halkının asıl etkilendiği taraflar nelerdir ve bu konuda çözüm anlamında ne gibi çalışmalar yapılıyor?
Osmanlı sonrasından itibaren 100 yıldır Ortadoğu’da sınırlar sürekli değişiyor. Bundan sonra da devam edecek gibi görünüyor. Batılılar kendi çıkarları doğrultusunda bu bölünmeyi artırmaya gayret ederken, bölgemizdeki zalim rejimler onlarla işbirliği halinde. Arap Baharı denilen süreç bu yönüyle toplumsal kesimlerin yaşananlara bir isyanı gibiydi ama darbeciler kısa sürede Batıdan aldıkları destekle bu kazanımları gasp ettiler. Irak ve Suriye gibi etnik ve mezhebi gerilim alanları da bölgenin geleceğini tehdit eden en ciddi konular. Burada sadece bir iktidar mücadelesi yaşanmıyor, bundan daha önemlisi değişik etnik ve mezhebi unsurlar arasında bir varoluş mücadelesine dönüştü. Bu tüm İslam dünyasındaki iç barışı tehdit ediyor. Bunun çözümü, cahil bir şekilde bazı fikirlerin arkasına takılıp fanatizm yapmak yerine, mutedil İslami anlayışı yaygınlaştırmaktır. İhvan’ın yasaklanmasında gördüğümüz gibi, böylesi bir anlayış sadece Batılıları değil diktatörleri de en fazla rahatsız ediyor.
Sıkıntı çeken Müslüman kardeşlerimize nispetle rahat olan biz Müslümanlara buradan vermek istediğiniz mesajlarınız var mı, nelerdir?
Tabi ki, herkes gücü ve imkânları oranında yardımcı olacaktır. Peygamberimizin dediği gibi, bunun farklı yolları olabilir. Elle, dille ya da kalben buğz ederek kardeşlerimizin sıkıntılarının giderilmesine çaba harcayabiliriz. Her birimiz kardeşlerimizin derdini kalbimizde hissetmeliyiz. Dünyanın farklı bir yerinde kardeşlerimiz acı çekiyor diye bizler de hayatı kendimize zinden yapmak zorunda değiliz. Kastettiğim onların dertlerinin giderilmesi için elimizdeki imkânları kullanıyorsak o zaman sorumluluklarımızı yerine getirmişiz demektir.
Vakit ayırdığınız için teşekkür eder, hayırlı çalışmalar dilerim.
Sizlere ve okuyucularınıza da ben teşekkür ediyorum. | allenai/c4/00215/6458 | 2020-08-10T22:33:09 | http://irfanmektebi.com/2014/12/01/batida-bulunmayan-en-onemli-avantajimiz-dinamik-genclik/ | allenai/c4 | s3://tokenize-bucket20241130064257132900000001
/tokenize-dir-1024/data_input/output/00215.jsonl.gz |
Artemis Ateşcan ile THETAHEALING® DNA2 BASIC Uluslararası Uygulayıcılık Eğitimi - Dönüşüm Atölyesi - Psikoloji - Kişisel Gelişim - Meraklısı İçin
Artemis Ateşcan ile “Thetahealing® Dna2 Basic” Uluslararası Uygulayıcılık Eğitimi
Theta Şifası (Thetahealing® Tekniği) Nedir?
Bu teknik Yaratıcı ile bağlantı kurularak kendinizin ve diğer insanların hoşnut olmadığı gerçeği değiştirmeyi amaçlar. Teta durumundayken yeni bir gerçek yaratılır ve bu şimdiki gerçeğe uygulanır. Yani Teta, yaratmakla ilgilidir. Yaratıcı ile birlikte çok etkili değişimler yapılır. Birlikte yaratırken her şey mümkündür. Bu çalışma gelişme ile ilgilidir; kendi gelişmeniz içindir. Size şimdi faydası olan yeni bir kalıp , istenilirse ilerde tekrar değiştirebilir. Her bireyin kalıbı ayrıdır.
Şu anda yaşadığınız hayatın sahip olduğunuz olumlu yada olumsuz inanç ve duyguların ürünü olduğunu biliyor musunuz? Yaşamınızda farkında olarak kuvvetlendirdiğiniz, en çok yöneldiğiniz Olaylar ve deneyimler hayatınızı şekillendirmekte,kısıtladıklarınız ise yaşamınızda engel ve blokajlar olarak kendini göstermektedir. Bunun sebebi, bizi biz yapan inanç ve duygularımızın %88′inin bilinçaltında depolanıyor olması; sadece ve sadece %12′inin bilincimiz dahilinde olmasıdır.
Yaşamınızda engel ve blokajlara sebep olan duygu ve inançlarınızı değiştirdiğinizde, yaşamınızın her yanında bolluk enerjisini deneyimlersiniz. Theta Şifa Tekniği ile farkında olmadığınız, sizi sınırlayan inanç ve duyguları fark edebilir ve yaşamınızda bilinçli olarak bolluğu yaratabilirsiniz.
Theta, derin ve güçlü meditasyon ve dualarla evrendeki yaşam enerjisini kullanarak; bilinçaltı ve bilincinizdeki kısıtlanmış inançları değiştirebileceğiniz, vücudunuz içinde neler olduğunu görebileceğiniz, fiziksel ve duygusal duygular nasıl performe ettiğini izleyebileceğiniz, her türlü öğretilerin yükleyebileceğiniz, hayatınızda arzuladığınız her ne var ise yaratabileceğiniz bir yöntemdir. İnanılmaz derece güçlü, öğrenmesi kolay, çok yönlü bir tekniktir. Theta ismini theta beyin dalgalarından alır. Theta dalga boyu saniyede 4-7 Hz dir. Genelde gece uyurken beyindeki dalga boyu theta dalga boyundadır. Ayrıca derin hipnoz durumu ile evrende birliğinin tecrübelendiği durum da theta dalga boyudur. Bu dalga boyunda iken kolayca bilinçaltı ile bağlantıya geçebilir. Aynı zamanda evrendeki temel yaşam enerjisi ile bağlantıda olursunuz.
3- Sözel beceriyi ve sözel performans IQ'sunu arttırır.
Okumalarda tüm çakralar ve enerji merkezleri kullanılmasına rağmen, tepe çarka Theta Şifası'nda en önemli olanıdır. Çünkü Theta Şifası, Yaratan'ın gerçeğine geçiş kapısıdır.
Çekirdek Seviye: Bunlar hayatta bize çocuktan itibaren öğretilenler ve bizim kabul ettiklerimizdir. Bu programlar kabul ettiklerimiz ve bizim bir parçamız olanlardır. Bu" inançlar" beynin ön lobunda enerji olarak tutulurlar
Genetik Seviye: Programlar atalarımızdan beri taşınırlar veya bu hayatımızda genlerimize eklenirler. Bu inançlar morfojenetik alanda veya bir kişinin DNA'sı etrafında saklanırlar. Bu "alan" DNA'nın ne yapılması gerektiğini söyler.
Ruh Seviyesi: Bu bir insanın "olduğu" tüm varlıktır. Bu programlar kişinin bütünlüğünün kalp çakra seviyesinden başlayarak dışarı doğru çekilip çıkarılır.
Albert Einstein, Niels gibi bilim adamlarının bir mesai arkadaşı olan John Wheeler, Yaradılışın nasıl olacağını sorgulamıştır. Jonh Wheelerin'in teorisini test etmek için bilim adamları bir deney gerçekleştirirler. Işık iki paralel yarık arasından parlatıldı ve bir fotoğraf kağıdının şeridine çarptırıldı. Deney iki ayrı yoldan iki farklı sonuca ulaşarak yapıldı. İlk olarak, fizikçiler fotonu her yarıktan geçerken tam yanında yer alan foton detektörleri ile gözlemleyebiliyorlardı. Her foton bir ya da diğer yarıktan geçerken gözlemlendi. Fotonlar, diğer bir deyişle parçacıklar olarak hareket ediyorlardı, fakat ikinci deneyde enteresan bir sonuç alındı. Bu sefer foton detektörleri kaldırılarak deney tamamen aynı tarzda yapıldı. Fotoğrafa duyarlı bir kağıt şöyle bir sonuç gösterdi, ışık bir parçacık gibi davranmak yerine, bir dalga gibi hareket ediyordu. Şimdi ışığın hem parçacıklı hem de dalgalı ikili bir doğası olduğu anlaşıldı. Fakat görünürdeki şu ki sadece gözlemleme şekli onun nasıl bir davranış çizeceğini etkiliyordu. "Gözleme tepki verme" durumu evrensel boyutta da çalışılıyordu. Bu deney dünyadan galaksi boyunca fırlatılan bir ışık kullanılarak yürütüldü. Sonuçlar aynıydı. Işık gözlemlenip gözlenmediğine bağlı olarak farklı şekilde tepki verdi. Bu gözlemlerimizin bizler doğmadan milyon veya milyarlarca yıl önce yaratılmış ışık parçacıklarını/dalgalarını etkilediği anlamına geliyordu. John Wheeler'in da demiş olduğu gibi ; "Düşünce geçmişi bile değiştiriyor". Bilgi sadece bu dünyada öğrendiğimiz değil aynı zamanda da dünyayı yapan şeydir "
İşte Theta Şifa tekniğinde şifacı ile danışan ve de Yaratıcı güç arasındaki eterik patikanın kısa bir solucan deliği olduğu düşünülmektedir. Şifa yaratmak ve okuma yapmak için zaman ve diğer faktörlerin kısıtlaması olmadan boyutların üzerinden geçilebilmektedir. Ayrıca Yaratıcı Güce açık kalarak bu enerjinin bizler tarafından da kullanabileceğine inanılmaktadır. Kuantum mekaniğine göre, gözlemleme eyleminin sonuçlarını değiştirmektedir. Theta Şifası gözlemleme eylemidir. Theta tekniği de kuantum mekaniğidir ve imgeleme sanatı birlikte yaratmayı mümkün kılmaktadır.Bu yüzden Theta Şifası'nın "sahit olma" işlemi çok önemlidir. Şifacı iyileştirmenin olduğuna şahit olduğunda, bu gerçekliğe de taşınır.
Theta Şifa Tekniği ile artık size hizmet vermeyen inançlarınızı iptal imkanınız vardır. Önemli olan arzu isteklerinize ulaşmanızı engelleyen inançlarınız tespit ediyor olmanızdır. Çoğu insanda olabileceği düşünülen temel inanç listesi vardır. Seans sırasında önce bu inançların sizdeki varlığının kinesiyoloji ile tespit edilmekte, sonrasında ise Theta Şifası ile inançların 4 inanç seviyesinden iptali ve/veya çözülmesine çalışılmaktadır. Bundan sonra sizin sorumluluğunuz, yeni inançların hayatınızdaki açılımını fark etmeye odaklanmak oluyor.
THETA HEALİNG BASİC ULUSLARARASI UYGULAYICILIK EĞİTİM İÇERİĞİ
ODAKLANMIŞ DÜŞÜNCE, ODAKLANMIŞ DUA
PSİŞİK DÜŞÜNCE KONTROLÜ (Düşündüğünüz her düşünce bir ‘psişik enerji'dir. Söz büyüdür. Dile getirdiğimiz her kelime ile kendi gerçekliğimizi yaratırız. Düşündüğümüz her düşünce hayatta bizi hayatın üstadı veya hayatın kölesi yapar.) TETA DURUMU NEDİR?
GÖZLEMLEME Teta şifası gözlemleme hareketidir.Gözlemlerimiz milyonlarca veya milyarlaca yıl önce yaratılmış ışık dalga veya parçalarını etkiliyebiliyor. Böylelikle, düşünce değişiklikleri geçmişimizi değiştiriyor veya John Wheeler'ın dediği gibi, ‘'Bilgi dünya hakkında tek öğrendiğimiz şey olmayabilir, bu dünyayı yaratan şey olabilir.'' ÖZGÜR İRADE, BİRLİKTE YARATIM VE TANIK OLMA
TÜM VAROLAN'A GİDEN YOL HARİTASI
OKUMALAR VE ŞİFALAR
Doğumdan yetişkinliğe dek öğrenilmiş şeyler. Bu başka insanlardan sözleri ve duyguları benimsediginizde – özellikle ebeveynlerden ve yetkili insanlardan – ve bilinçaltında hafızanızda kalan inanç kalıplarına dönüştüğündedir. Örneğin "Sen aptalsın" veya "Sen işe yaramazsın" şeklinde hitap edilmek ve sonra siz değersiz olduğunuz bilinçaltı inancına sahip olabilirsiniz ve herhangi bir şeye erişemediğiniz için kendinizden nefret edebilirsiniz.
DNA iplikçiklerinin etrafında "morfogenetik alan" olarak adlandırılan garip bir bilgi alanı vardır. Bilim bunun var olduğunu biliyor. Bu alan bir bebeğin hücrelerine kaç bacağa, kaç ayağa ve kaç ele sahip olacağını söyleyen bilgiyi taşır. DNA hücresinin içinde, ve DNA'nın bu yapısı içinde, en azından yedi nesil geriye giden genetik hafıza bulunur. Genetik inançlarımızı bu morfogenetik alan içinde buluruz. Böylece, büyük büyük büyük anneniz veya babanız ile aynı inanca/özelliklere sahip olmanıza şaşırmayın.
Bolluk sorunları üzerinde çalışıldığında, çoğu müşterinin para kazanma/parayı kabul etme yeteneğini bloke eden en önemli faktör, bu seviyede bulunan "yoksulluk yemini"dir. Böylece, para kazanma ve parayı muhafaza etme problemine neden sahip olduğunuzu hiç merak ettiniz mi?
Geçmiş seviyesi ile ilişkisi olan "ruh parçalarının" enerjisidir. Ruh parçaları, sizin veya "ailenizin" başka bir yerde veya zamanda kalmış olan kendinizin parçalarıdır. Geçmiş seviyesinde çalışırken, ruh parçalarının yeniden kazanılması gerekir. Ruh parçaları şimdiki yaşamınızda bir çok durumlarda arkada bırakılabilir.
Örneğin yakın bir ilişkide veya birine şifa verirken güçlü bir bağ geliştiğinde veya zaten bu bağ var olduğunda. Hasta olan bir sevdiğiniz ile ilgilendikten sonra neden o kadar yorgun hissettiğinizi ya da neden bazı insanların bir boşanma veya ölümden sonra – hatta yıllar sonra –duygusal olarak o kadar tükenmiş olduğunu hiç merak ettiniz mi?
Vianna bedeninin "İçerden ağlıyordum" programına sahip olduğunu keşfettiği zaman, Yaratıcı ona bunun ruhsal seviyede olduğunu söyledi. Ona, ruhun sürekli olarak öğrendiği ve kendi varoluşunda deneyimlemesi beklenen şeye yönlendirildiği söylendi. Burada olmamızın nedenlerinden biri budur – öğrenmek ve yarattığımız şeyi deneyimlemek
İNANÇLARI KAS TESTİ İLE TEST ETME ŞEKLİ
YEDİ VAROLUŞ SEVİYELERİ
YEDİNCİ VAROLUŞ SEVİYESİ
PSİŞİK SALDIRILAR,PSİŞİK KANCALAR
Hem pozitif hem de olumsuz olan ilişkilerde ve birlikte çok şey paylaşıp sevdiğiniz birisini kaybettiğimizde, kendimizden çok fazla vermiş olduğumuz evlilik veya ilişkilerde veya birisi hastalanmış olduğunda, onları içgüdüsel olarak iyileştirme çabasıla bilinçli veya bilinçsiz olarak kendimizden birşeyler veririz. Bu çalışma ile bize ait ruh parçamızı geri alarak şifalandırırız.
Varoluş Seviyeleri Tezahür Etme Tekniği
Konuşulan kelime zamanın %30-40'ında etkilidir.
Gözde canlandırma %50'sinde etkilidir.
*Teta dalgası tezahür etmek için zamanın %80-90'ında etkilidir. Bu tezahür etmek için en iyi şekildir.
Kendi üzerinizde veya başkası üzerinde inanç çalışması yaptığınızda muhtemel bir geleceği değiştirirsiniz. Sizin inancınız ne ise yaşam da inancınızı yaratırsınız.
GENÇLİK VE CANLILIK KROMOZOMUNUN AKTİVASYONU
GENÇLİK ÇEŞMESİ GENETİK PROGRAMLAMA
EĞİTİME HERKES KATILABİLİR.
EĞİTMEN: Artemis ATEŞCAN
EĞİTİM SÜRESİ: 2,5 Gün
EĞİTİM ÜCRETİ: 1.250 TL
Eğitim ile birlikte VIANNA STIBAL'a ait ThetaHealing® DNA2 uygulayıcılık seminer kitabı
Eğitim sonunda ThetaHealing Institute of Knowledge® onaylı ThetaHealing® uygulayıcılık sertifikası verilir.
BİLGİ, KAYIT VE BİREYSEL SEANSLAR İÇİN RANDEVU ALABİLECEĞİNİZ TELEFONLAR
ARTEMİS ATEŞCAN TEL: 0537 596 7770
ELİF AKŞAR TEL: 0554 566 8433
Dönüşüm Atölyesi tarafından düzenlenen Artemis Ateşcan ile “Thetahealing® Dna2 Basic” Uluslararası Uygulayıcılık Eğitimi, yayın süresi dolduğu için ön kayıt işlemine kapalıdır. Psikoloji - Kişisel Gelişim kategorisine göz atarak güncel kurs ilanlarımızı inceleyebilirsiniz.
Psikoloji - Kişisel GelişimDönüşüm AtölyesiArtemis Ateşcan ile “Thetahealing® Dna2 Basic” Uluslararası Uygulayıcılık Eğitimi | allenai/c4/00313/66512 | 2017-07-22T02:39:45 | http://www.meraklisiicin.com/tiyatro-kurslari/donusum-atolyesi/artemis-atescan-ile-thetahealing-dna2-basic-uluslararasi-uygulayicilik-egitimi | allenai/c4 | s3://tokenize-bucket20241130064257132900000001
/tokenize-dir-1024/data_input/output/00313.jsonl.gz |
Vatandaşlar bu sergiyle Çanakkale ruhunu yaşayacak
Alanya Belediye Başkanı Adem Murat Yücel, Alanya Belediyesi'nin sosyal ve kültürel etkinlikleri kapsamında Kültür Merkezi’nde ziyarete açılan Çanakkale 1915 Savaş Malzemeleri 103. Yıl Etkinlikleri Müzesini ziyaret etti. Savaş malzemelerini tek tek inceleyen Yücel, ”Metrekareye 600 Mermi, “İl İl Şehit Listesi” ve “Alanya Şehitleri” isimli panoları da dikkatle inceledi
Alanya Belediye Başkanı Adem Murat Yücel, Çanakkale Zaferi'nin 103. Yıldönümünde, Alanya Belediyesi Kültür Merkezi’nde açılan Çanakkale sergisini ziyaret etti. Öğrenci ve vatandaşlara Çanakkale ruhunu yaşatmak için açılan sergiyi gezen Başkan Yücel, sergideki materyalleri tek tek inceleyerek görevlilerden bilgi aldı. Sergiyi gezen öğrencilerin yoğun ilgisi ile karşılaşan Başkan Yücel, öğrencilerle sohbet ederek, onlara Çanakkale ruhunu yaşatmanın öneminden bahsetti. Öğrencilerle fotoğraf çektiren Başkan Yücel, yaklaşık 40 dakika sergiyi gezerek bilgi aldı. "Çanakkale 1915 Savaş Müzesi", Alanya Belediyesi Kültür Merkezi Sergi Salonu'nda 1 Kasım -12 Kasım'a kadar, saat 09.00-18.30 arası ücretsiz olarak ziyaret edilebilecek. | allenai/c4/00315/1661 | 2017-11-18T13:44:12 | http://www.alanyapostasi.com.tr/genel/vatandaslar-bu-sergiyle-canakkale-ruhunu-yasayacak-h26505.html | allenai/c4 | s3://tokenize-bucket20241130064257132900000001
/tokenize-dir-1024/data_input/output/00315.jsonl.gz |
Campet Nedir? | Mamontenka | Kozmetik Blogu
Merhabalar! Doğanay Limonata reklamını gördükçe Campet nedir diye çok merak ettim. Düştüğünde içi kırılmıyor mu, bükülse içindeki cam kırılmaz mı diye düşündüm durdum ve dün, Campet ile tanıştım.
Düşündüğümün aksine, cama benzer yapısı yok. Bildiğimiz pet şişe gibi görünüyor. "Ee bu nasıl cam?" dedim ve araştırmaya koyuldum. Dışında normal plastik olan şişenin içinde çok ince tabaka cam bulunmaktaymış.
Klasik pet şişelerin ne kadar sağlıksız olduğunu, kansere bile yol açtığını bilmeyen kalmadı herhalde. Umarım yeni teknoloji Campet ile hem pratik, hem de sağlıklı ambalajlar kullanmaya devam ederiz. İşte Campet'in vaadtleri;
Bu arada aklımdaki sorular bitmedi! Ben camın kırılgan olmasına takıldım kaldım. Nasıl oluyor da cama elastikiyet kazandırılıyor? Nasıl oluyor da cam eğilip bükülüyor? Bilen varsa aydınlatsın! : )
Görseller campetsise.com'dan alıntıdır.
alice 06 Temmuz, 2014
cam akışkan bir maddedir viskozitesi çok yüksektir yani aslında akar ama akış hızı çok çok düşük olduğu için gözle göremeyiz :) ayrıntılarını bilmiyorum ama genel olarak çeşitli işlemlerle camın viskozitesini değiştirmek, biraz eğilip bükülür hale getirmek mümkün..
bu şişelere çok sevindim, reklamlarda görüp dikkat etmemiştim normal pet şişelerden bizi kurtarabilecek bir şeye benziyor!
Eda Coşgun 06 Temmuz, 2014
Aa buna sevindim :) Demek ki gerçekten de cam. Çok sağol ^,^
Unknown 08 Temmuz, 2014
Bu soru benim de aklıma nasıl da takılmıştı çok sevindim bunu duyduğuma :)
Unknown 03 Temmuz, 2015
Peki campetin geri donusumu nasl saglanacak?
Unknown 08 Temmuz, 2016
alice senin söylediğinin bir kısmı dğru ama ezbere bilgilerle yanıltabilirsin herkezi . dediğin gibi camın akışkanlığı çok çok yavaştır. Lakin Camların azda akşkan olmalarının sebebi hammaddeler sıvı haldeyken hızlı sogutmaya girdiklerinde atom ceresindeki moleküller kristalleşemeden dondukları içindir ki böyle olsa dahi bahsettiğimiz camın bu pcampetlerdeki kadar esnekliğe sahip olmaları imkansızdır. Her ne kadar akışkan olsada bu bildiğin sert plastik gibi eğilip bükülebiliyor. Çünkü camların gerçek anlamda eğilip bükülebilmeleri için yüksek bir sıcaklığa ihtiyaç duyarlar. Bu seviyedeki akışkanlık hızı eğilip bukulebilmesi için yeterli değildir. Yani bu campetler cam değildir. Benim nacizane düşüncemÜniversitedeki uygulamalı derslerimdende öğrendiğim şeyleri dogru kılar gibi görüyüor bu campet .. Pazarlama tekniği ...
Unknown 09 Temmuz, 2014
Evet cam akışkan bir maddedir. Ancak çok uzun yıllarda ancak belli bir miktar aktığını görebiliriz. Ki o zamana kadar da kullanmayız ki o camı. Zaten insan ömrü camın aktığını görmeye yetmez. Peki campet nasıl üretildi? Hangi kimyasalla bu hale getirildi? Yada cama bu elastikiyet verilebilecek kadar viskozitesini değiştirmişlerse üzerine pet şişeyi eklemek neden? Sanırım firmanın açıklaması gereken hususlar çok fazla :)
Anonim 15 Eylül, 2014
Cam kısmı çok ince, üzerindeki pet ise koruyucu olarak eklenmiş, tutma/taşıma kolaylığı vs. Bütün şişe camdan yapılsaydı maliyet fazla olur, daha pahalıya satılması gerekirdi vs. Bu şekilde hem sağlıklı hem de ucuz bir ürün üretmişler sanıyorum ki.
Bu şekilde tüm şişenin cam olması gerekirdi ki , bu hem maliyet artışına hem de cam malzemenin elastikiyet yitimine sebep olur.
Anonim 26 Temmuz, 2014
hiç aydınlatıcı gelmedi bu cevaplar .. akışkanlığını arttırmak kırılgalıgını önlemez mantıklı değil
Mikron seviyesinde cam kırıkları ve bağırsaklar...
Direk iç kanama riski var.
Unknown 17 Ağustos, 2015
Haklisin dun 2 doganay limonata aldim bir yudum almamla bardagi birakmam bir oldu damagima kaktus dikeni gibi kucuk cam kiymigi saplandi yarim saat uzun ugrastan sonra cikarabildim cok rahatsiz edici bir durum cikarmasaydim hastaneye gidecektim bu urunu kesinlikle tavsiye etmiyorum
Anonim 08 Ağustos, 2014
arkadaşlar merhaba.. cam yününü bilmeyen yoktur değil mi ? hani şu izolasyon malzemesi olarak kullanılan sarı pamukumsu yün.. Bu da aslında çok ince cam liflerinden ouşan bir yündür .. Cam eğer çok inceltirilrse kırılmıyor.. aynı bir ip gibi yada kumaş gibi eğiliyor. Bu şişenin içerisine ise çok yüksek sıcaklıkta ve çok kısa bir sürede cam buharı üfleniyor. ama plastik bu kısa sürede erimeye fırsat bulamıyor. fakat plastiğe yapışan cam katmanı o kadar ince ki.. örnek verisek bir kağıdın en az 50 de biri inceliğinde.. Tabii bu incelikte cam aynı cam yünü gibi kırılmak yerine esniyor.
Anonim 22 Ağustos, 2014
FİBER OPTİK KABLO GİBİ
fatma 23 Ağustos, 2014
İzocam örneği açıkladıydı
Anonim 29 Ağustos, 2014
Şu konu ilgimi çekmişti : http://tablet.donanimhaber.com/showTopic.asp?m=94041737&p=1
Bir de başka bir arkadaşın vermiş olduğu şu linkte ayrıntılı bilgi ve yapım videosu var : http://freshsafepet.khs.com/en.php
Anonim 15 Nisan, 2015
İzocamin içinde cam parcalarini görmek mümkün fakat İzocam sadece camdan oluşan bi madde değil. bildigim kadariyla
Ben normal camdan yanayim. Pet ile kaplanan cam veya cam ile kaplanan pet ister istemez migrasyon meydana gelecektir. Mikron boyutlarinda cam kalinliginin gecirgenligi hakkinda kesinlikle aydinlatici degil. Mumkunse gercek cam ambalajlari tercih edin. Artik firmalar sade cam siselere geciyorlar. Ne oldugu belli olmayan seyler kullanmayin.
Anonim 19 Nisan, 2015
Merhabalar .. Ben malzeme mühendisiyim.. Cam kırılgan , sıvı su gibi atomları düzensiz ve boşluklu yapıdadır. Yani cam kırılır. En önemli özelliği hiç bir element ile tepkiyemeye girmez ve ne ile temas ederse etsin hiç bir zararlı bileşik salmaz ..Pet şişede dünyada ki bilenen en kanserojen bileşiği içine konulduğu gıdalara difüzyon yöntemi ile salar. Peki bu nasıl cam pettir. Hem kırılmıyor hem de pet şişe içinde ki bileşiği gıdaya salamıyor.. Ben bir mühendis olarak inanmıyorum.. Sizde inanmayın.
metin 30 Nisan, 2015
Ben 25 yıl şişecamda çalıştım teknisyen olarak emekli oldum. Böyle bir durumu imkansız görüyorum. Şişe makinaları 1050-1180 santigrat derece arasındaki ergimiş camı şekillendirir. Bu sısaklığı nasıl olurda pet şişeyle buluşturabiliyorlar.
Unknown 02 Mayıs, 2015
Bende sizler gibi merak edip birak araştırdım, Silicon Dioxide, diğer bir adıyla silica, spray ile pet şişenin içine kaplama olarak kullanılıyor, bu da hem cam görünüşü sağlıyor, hem de pet ve gıda maddeleri arasında bir duvar oluşturuyor...Yaratıcı.
Hiko_Seijuro 06 Şubat, 2016
ben buna güvenmem arkadaş, gözle görülemeyecek boyutta sayısız partikül içimize nüfuz ediyor olabilir, böyle iş mi olur? sert bir darbede pet şişenin içinde milyon tane parça içmiş olabilir.. Birkaç yıl bu ürünün ambalajını kullansak herhalde ameliyata gireriz... Ben buna inanmıyorum, detaylı testi var mı?? Türkiye'de bir zamanlar sigara zararsızdır propagandası, radyasyonlu çay birşey yapmaz çağrısı yapılıyordu...
Anonim 15 Nisan, 2016
Merhaba bende kimya mühendisliği son sınıf öğrencisiyim. Bir mikron kalınlığındaki bir cam kaplamadan bahsediyoruz bu ayrıntıyı atlamayalım lütfen ayrıca silikondioksit'in kullanıldığı bir proses yok kullanılan silisyum yani bildiğiniz çocukluğunuzdaki kristal şekerlikler tek farkı çok ince olması. Cam yünü örneği mantıklı olabilir ama sadece ısı transferi dersinde hesaplama yaparken duydum fakat hiç görmedim. Malzemeci arkadaş neyi niye yazmış anlamadım. Meslektaşının sitesinin adresini vereyim bir inceleyin isterseniz http://www.muhendisbeyinler.net/campet-nedir-ve-nasil-uretilir/
Arkadaşım senin kmya mühendiliği okumanın bir anlamı yok bu sonuca varmamın nedeni senin bu konuda yeterli bilgiye sahip olmaman. yukarıdaki söylediklerimin yanına ek olarak sunu söyleyebilirim bu campetlerin içinde gerçekten cam yoktur. campet denmesinin sebebi cam yapımında kullanılan hammaddelerden biri olan kuartzın kullanımı . Ben mesleğim gereği bu kuartz maddesini kendi sektörümde farklı amaclarla kullanıldıgına bizzat sahit olmus biri olarak söylüyorum . kuartz maddesi ani sıcaklık değişimlerinde genleşmeleri normal pet şişelere nazaran çok çok düşük oldugundan dolayısıyla bu campetlerin içine püskürtülüyor. Yani campet dedikleri şey cam değildir. Yukarıda bir kardeşimde demiş içtim ca mparçacıgı kaçtı falan demiş ama bu gibi insanlara araştırmadan güvenmemek lazım neticede içinde cam olmayan bir şişeden mıdesine cam nasıl kacabilir öyle değilmi :) bu arada mühendis kardeşim bende meslektaşım dediğin bir öğrenci kendini bilim insanı olarak nitelendirmiş ama öğrenci iken bilim insanı olunamıyor malesef bilim adamı yolunda adım atmış diyelim .. ben karaük üniversitesinden mezun biriyim . amacım eleştirmek değil ama karabük üniversitesi kurulalı zaten 10 12 yıl olmuş daha eski köklü üniversitelerdeki bölüm ögrencilerinin görüşlerininde araştırılmasından yanayım üniversite yeni kaynaklar diğer ünilere nazaran daha düşük . öğretim görevlileri deneyimli ilgi vs. bunlar ayrı bir konu ama YALNIZ TAŞ DUVAR OLMAZ sevgili kardeşim...
Bu kadar apartmayın öz güveninizi
Anonim 15 Temmuz, 2016
Teknik olarak yazan arkadaşlar bakıyorum öğrenci veya lisans seviyesindesiniz. Yahu hocalarınıza sorup bize aktarsanız olmaz mı? Benim alanım değil. Ama kanatimce cam olamıyacağı diye düşünüyorum. | allenai/c4/00326/34823 | 2020-08-06T01:11:50 | http://www.mamontenka.com/2014/07/campet-nedir.html?showComment=1404643497001 | allenai/c4 | s3://tokenize-bucket20241130064257132900000001
/tokenize-dir-1024/data_input/output/00326.jsonl.gz |
YouTube yasağında yine son çareye başvuruluyor...
Sıla'ya Hakaret Eden Davut Güloğlu'nun... Suriye'den Türkiye'ye Uyarı: Karşılık Veririz Dünya bu meyvenin peşinde! YouTube yasağında yine son çareye başvuruluyor...
06 Nisan 2014 Pazar 00:28
Bu haber kez okundu. Bursa Barosu tarafından 5 Nisan Avukatlar Günü nedeniyle 'Adalet İstiyoruz' yürüyüşü gerçekleştirildi.
Avukatlar, sivil toplum örgütleri, akademik odalar ve siyasilerin katıldığı yürüyüşe TBB Başkanı Prof. Dr. Metin Feyzioğlu ve Ankara Baro Başkanı Sema Aksoy da destek verdi.
TBB Başkanı Prof. Dr. Metin Feyzioğlu, yürüyüş öncesi gazetecilerin sorularını yanıtladı. Feyzioğlu, Anayasa Mahkemesi'nin 'Twitter'ı açma karanına Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın 'Saygı duymuyorum' açıklamasının üzücü bir cümle olduğunu söyledi.
Yargı kararlarına saygı duymanın yürütme ve yasama organının görevi olduğunu belirten Feyzioğlu şöyle konuştu: "Anayasaya göre yargı kararları herkesi bağlar. Ülkenin Başbakanı 'Yargı kararına saygı duymuyorum' diyor ise, silsile halinde aşağıya doğru kararlara saygısızlık alır gider. Zaten bu Türkiye'de hukukun üstünlüğünün artık tartışıldığı, hatta askıya alındığı anlamına geliyor. Oldukça üzücü. Barolar Birliği, Ankara, Bursa barosu, çok sayıda baro olarak gerekli müracaatları yapmıştık.
Hem Twitter hem de Youtube ile ilgili. En son Youtube ile ilgili verilmiş olan açılmasına ilişkin kararı da Asliye Ceza Mahkemesi'nin kaldırdığını öğrendik. Ona karşı Anayasa Mahkemesi'ne gidilecektir. Bir daha açtırırız. Anayasa Mahkemesi bu dönemde Türkiye Barolar Birliği ve barolarla birlikte Türkiye'yi özgürleştiren bir yapı olarak ortaya çıktı. Anayasa Mahkemesi'nin üstlendiği, yeni üstlenmeye başladığı bu işleve 5 Nisan Dünya Avukatlar gününde teşekkürlerimi dile getiriyorum.
Bizim hukuka güvenmekten, hukuku işletmeye gayret etmekten başka bir çıkış yolumuz yok. Türkiye'de hangi soruna el atsanız, onun altında hukukun üstünlüğünün ortadan kaldırılması yatıyor. siyaset kurumunun da yıpranmasının arkasında bu var. Siyasetin de hukuku yıpratmasının arkasında, hukukun üstülüğüne bir türlü sahip çıkılmaması var. bugün 82 bin 260 meslektaşımıza, 79 baroya ve bize destek veren on milyonlarca yurttaşımıza hukukun üstünlüğü mücadelesinde birer nefer olarak çalıştıkları için, el ele verdiğimiz için çok teşekkür ediyorum." | allenai/c4/00312/57285 | 2016-10-26T09:29:49 | http://www.korkusuzmedya.com/teknoloji/youtube-yasaginda-yine-son-careye-basvuruluyor-h61066.html | allenai/c4 | s3://tokenize-bucket20241130064257132900000001
/tokenize-dir-1024/data_input/output/00312.jsonl.gz |
20 Aralık 1873 tarihinde İstanbul’da doğan Mehmet Akif Ersoy, birçok siyasi değişikliğin ve önemli olayların geliştiği günlerde dünyaya gelmişti. Mehmet Akif’in yaşamı boyunca Birinci Meşrutiyet, 93 Harbi, İkinci Abdülhamit yönetimi,Türk-Yunan Savaşı, İkinci Meşrutiyet,Trablusgarp,Balkan,Birinci Dünya Savaşları,Mütarekeler,Kurtuluş Savaşı, Cumhuriyet Devrimi Fikir hayatını etkileyen önemli olaylardır.Eğitimine İptidai Mektebi(Zamanın İlköğretim Okulu )’nde başlayan Akif daha sonra Rüştüye Mektebi’ne gitmiştir.Rüştüye Mektebi’nde ki Türkçe Öğretmeni olan Hoca Kadri Efendi, Abdülhamit Devrinin vatansever, mücadeleci isimlerindendir.İstibdat yıllarında baskından dolayı Mısır’a kaçmış orada “Kanuni Esasi” gazetesini çıkarmıştır.Rüştüye yıllarında şiire sevdalanan Akif, bu dönemde kendi değimiyle “Vezinsiz, kafiyesiz, özenmeden nazım parçaları karalardım” diyor.Rüştüyeyi bitirdikten sonra Mülkiye’de eğitimine devam eden Akif babasının ölümü ve maddi nedenlerden dolayı Mülkiye Baytar Mektebi’ne geçiş yapmıştır.
Fikir Hayatının Olgunlaşması
Akif, Mülkiye Baytar Mektebi’ndeyken dönemin vatansever şairlerinden Muallim Naci’nin etkisinde şiir yazmaya devam etmiştir.Bunun yanında Faransızca öğrenen Akif, Doğu ve Batı edebıyatındaki ürünleri okumuştur.Ziya Paşa ve Vatan Şairimiz Namık Kemal’i takip edip beğenmekte, hatta onlara özenip onlar gibi olmaya çalışmaktadır.
1908 Hürriyet Devriminde Mehmet Akif Ersoy
Okulundan mezun olan Akif, Anadolu’nun ve Rumeli’nin çeşitli vilayetlerinde müfettişlik yapıyordu. Karış karış gezdiği bu toplaraklarda içinde bizzat bulunacağı devrim fırtınaları esmeye başlamıştı.1699 yılından beri toprak kaybeden Osmanlı İmparatorluğu artık gerileme dönemindedir.Halk zaten yoksulluk içinde harap ve bitap düşmüşken birde Abdülhamit istibdatı, köylüden çifçiden yüksek vergiler kesmekte, aydınların kalemini kırmakta, halka büyük bir zulüm ve zorbalık uygulamaktadır.1906 yılına geldiğimizde Anadolu’nun ve Rumeli’nin çeşitli şehirlerinde Abdülhamite karşı ayaklanmalar başlamıştı.Millet hürriyet isteriz diye sokakları meydanları dolduruyordu.İşte bu günlerden geçerken, dönemin en kuvvetli teşkilatı olan İttihat ve Terrakki millete önderlik etmiş ve 1908 yılında 2. Meşrutiyeti ilan etmişti.Hürriyete susamış insanlar gazeteler basıyor, şiirler yazıyor devrimi kutluyordu.
İttihat ve Terakkiye Üyeliği
1908 Devrimi yapıldıktan sonra İttihat ve Terakki’ye üye akını oluyor, üye olmayan aydınlar üye oluyordu.Buna Mehmet Akif ve bir grup arkadaşıda dahildi.Akif Abdülhamit baskısını görmüş bir şair ve aydın olarak İttihat ve Terakki’ye üye olmayı ve vazifelerini yerine getirmeyi bir borç biliyor önderleriyle iyi ilişkiler kuruyordu.
Sebillürreşad(Sırat-ı Müstakim) Gazetesi
1908 Devriminden 1 gün sonra Mehmet Akif Ersoy ve arkdaşlarıyla birlikte Sırat-ı Müstakim adında bir gazete kurmuştu. Gazetenin ilk yazısı “Hürriyet-i Musavat” yani “Esaretten Kurtuluş”tur. Akif’in başyazarı olduğu bu gazete o dönemde Akif’in düşüncelerini yasıttığı en önemli yayın organı olarak görüyoruz.Akif yazılarında genel olarak Hürriyet, Vatan, İslamiyet, toplumsal gelişmenin ve birleşmenin öneminin vurguladığını görüyoruz.Akif 1 Ocak 1909 tarihinde Abdülhamit’e ithafen yayınladığı “İstibdat” şiirinde şu şiir dizeleri ile tarihe edeta not düşmektedir;
Mehmet Akif Ersoy Sebillürreşad’daki yazılarında toplumsal gelişmeye ve kadınların bazı haklar edinmesi yönündeki fikirlerinide yansıtmıştır.Özellikle boşanma konusunda kadınların bazı haklar elde etmesini savunan Akif, bu konuda halkı aydınlatmaya çalışmıştır.
1.Dünya Savaşı ve Balkan Savaşı’nda Günlerinde Mehmet Akif Ersoy
Balkan Savaşları sonucunda Osmanlı büyük toprak kayıpları yaşamıştı. Akif bu dönemde Sebillürreşad’daki yazılarında herkesi birleşmeye vatana sahip çıkmaya çağırıyordu. Balkan Savaşı’nın son dönemlerinde İstanbul’da “Müdafaa-i Milliye Heyeti” adında bir cemiyet kurulmuştur.Bu cemiyetin Yayın Şubesi’nde Mehmet Akif’te görevlidir. Müdafaa-i Milliye Heyeti’nin Başkanı olan Recaizade Mahmut Ekrem Mehmet Akif’ten Balkan Savaşında savaşan askerlerimiz için bir “Şahname” yazmasını rica etti.Bu isteği seve seve kabul eden Akif savaşın ilk günlerinde Sebillürreşat’ın birinci sayfasında “Cenk Şarkısı” adında şu dizeleri milletimiz ve ordumuz ile paylaştı;
Durma git evladım uğurlar ola!
Dağ demeyip, taş demeyip aşmalı !
1914 yılına geldiğimizde emperyalist ülkeler Osmanlı Devleti’ni bölmek ve topraklarını paylaşmak istiyordu.Bir yandan Çarlık Rusya’sı, bir yandan İngilizler, Fransızlar ve Yunanlar ülkemizi işgal edip topraklarımızı paylaşmanın hesabını yapıyordu.İttihat ve Terakki hükümeti bunun farkında ,topraklarının az önce belirtilen ülkeler tarafından paylaşıldığını biliyordu.Tek çıkışın uzun zamandır müttefiki olan Almanlarla birlikte savaşa girmek olduğu tespitini yapmaktaydı.Aynı zamanda sürekli kaybedilen toprakların da geri alınmasını hedefliyordu.Akif bu dönemde Türkçülüğü ile tanınan Yusuf Akçura ile birlikte Osmanlı’nın bu savaşa girmesini desteklemekte, milleti birleştirip vatanını savunmaya davet etmekteydi.Hatta Birinci Dünya Savaşı öncesi Akif, Teşkilatı Mahsusa’nın görevlisi olarak Almanya’ya gitmiştir.Düşman içindeki müslüman askerlere vaazlar vermiş, esir olanlara iyi bakıldığını göstermiştir.1916 yılında ise yine Teşkilatı Mahsusa’nın görevlisi olarak Arabistan’a gitmiş oralardaki müslüman yerel halkı düşamana karşı savaşması için ayaklanmaya çağırmıştır.
15 Mayıs 1919 İzmir işgal edilmişti.Emperyalistlerin “hasta adam” diye isim taktığı Osmanlı Devleti yıkılmış, şehirleri bir bir işgal edilmiş, askerlerimiz silahlarını teslim etmeye zorlanmıştı.Akif ve arkadaşları bu işgalin haksız olduğu görüşündedir.Arkadaşları ile birlikte yabancı ülkelerin temsilciliklerine protesto metni vermiştir.Bugünlerde millet bir kurtarıcı beklemekte, beklenen "münci-i milli" yani “Milletin Kurtarıcısı” İzmir'in işgalinin ertesi günü 16 Mayıs'ta İstanbul'dan Bandırma Vapuru'yla yola çıkacak ve az zaman sonra milletin dağınık örgütlenmesini birleştirmeye, Kurtuluş Savaşı'nın stratejisini ve taktiklerini adım adım belirlemeye ve uygulamaya başlayacaktır.Bu önder kuşkusuz Mehmet Akif’inde bilfiil destek olduğu Mustafa Kemal’dir.Mehmet Akif’in hep arzuladığı milleti ayağa kaldıracak, vatanı kurtaracak önder gelmiştir.
Mustafa Kemal Samsun’a çıkmış, Anadolu’yu karış karış gezmektedir.Millet, vatanını düşman işgaline karşı savunmak için ayağa kalkmış Kuvayi Milliye örgütleri olarak savunmaya geçmiştir.Mehmet Akif Ersoy 1920’de Kuvayi Milliye için Balıkesir, Kastamonu ve Anadolu’nun diğer vilayetlerine gitmiş buralarda Mahmut Esat Bozkurt(Cumhuriyetin Adalet Bakanlarından) ile birlikte gazetelere yazılar yazmış, meydanlarda, camilerde halkı milli mücadeleye çağırmıştı.1920 Nisan aylarında Mustafa Kemal, Akif’i Ankara’ya çağırmış TBMM ve Kurtuluş Mücadelesi için göreve davet etmişti.Akif ve arkadaşları İstanbul’dan Milli Kuvvetlere cephane taşıyan atların sırtında gizli bir şekilde Ankara’ya vardı.Onu meclisin kapısında Mustafa Kemal karşıladı.Mecliste aktif görevler alan Akif, o yıllarda Konya’da çıkan bir isyanı bastırmak için Hükümet tarafından görevlendirilmişti.Akif Konya’ya giderek orada halkı telkin etmiş, milli mücadele katılıp vatanı kurtarmak için halkı Kuvayi Milliye’ye katılmaya davet etmiştir.
Mehmet Akif Ersoy’un Milletvekili
5 Haziran 1920’de Mehmet Akif Ersoy, yapılan seçim sonucunda Burdur Milletvekili olmuştur.Antalya ve Kastamonu’da milletle buluşmuş milli mücadeleye katmak için çalışmalarına devam etmiştir.Kastamonu’da Nusrullah Camii’nde yaptığı konuşmada vatanı kurtarmak için ne gerekiyorsa yapmak gerektiğini belirtmekte, bunun ilk maddesinin Milli Birlik ve Bolşeviklerle ittifak yapmanın olduğunu söylemiştir.Zaten Akif Rus çarlığı yıkılmadan öncede sık sık Çarlık karşıtı şiirler ve yazılar yazmıştır.Bolşeviklerin, Lenin önderliğinde Çar’ı yıktıklarını ve kurtuluş mücadelesinde bizim yanımızda olurlarsa vatan için hayırlı olacağını aynı zamanda Rusya’da ki müslümanların geleceği içinde bunun gerekli olduğunu belirtmiştir.Lenin önderliğindeki Rusların insan,eşitlik ve kardeşliği savunduğunu bunun bizle uyuştuğunu söylemiştir.
1920 yıllarında birkaç cephede birden savaşan Türk Milleti’nin bir marşı yoktu.Hükümet ve Ordu, askerin ve halkın moralini yüksek tutacak onları aynı duygular içinde toplayacak bir marşa ihitiyaç duyuyordu.İsmet Paşa’nın önerisi ile İstiklal Marşı yarışması düzenlendi.Yarışmaya 724 şiir katıldı.Mehmet Akif Ersoy’un “Kahraman Ordumuza” adlı şiiri mecliste Hamdullah Suphi Beyin okumasından sonra büyük bir coşku ile dinlendi ve 12 Mart 1921’de İstiklal Marşı olarak kabul edildi.Akif Marş için koyulan ödülü kabul etmemiş, bu görevi Millet ve Ordumuz içiin yerine getirdiğini söylemiştir.
Mehmet Akif’ten Gençliğe Kalan Miras
İstiklal kazanıldıktan sonra Mehmet Akif Ersoy Mısır’a gitmiş ve istirahate çekilmiştir.Burada Safahat’ın 7. Kıtabıyla meşgul olmuştur. Bizzat Atatürk’ün isteğiyle Kur’an’ın Türkçe’leştirilmesi için çalışmada bulunmuştur.Bu dönemde Mustafa Kemal Atatürk hükümetini her daim desteklemiş irtibat halinde olmuştur.Mısıra gelmek isteyen yakınlarına ise gelmemelerini söylemekte memlekette kalıp hizmet etmelerini öğütlemiştir. Mehmet Akif Ersoy hayatı boyunca her daim vatanı ve milleti için çalışmıştır.Hayatının her alanında yazdığı yazılarda ve şiirlerinde gördüğümüz ortak tek bir şey vardır; “Vatanın ve Milletin Birliği”.Kurtuluş Savaşı’nın yedi düvele karşı kazanılmasındaki büyük sır budur; Milleti Birleştirmek! Kurtuluş Savaşı Mehmet Akif’lerle Nazım Hikmetleri bir araya getirdiği için kazanılmıştır.Bugün önümüze düşen görevde budur!Gençliği ve milleti birleştirmek, vatanı ve milleti her türlü felaketten korumaktır!Şimdi görevlere atılmak için bir adım ileri! | allenai/c4/00312/59562 | 2017-01-20T09:49:00 | http://tgb.gen.tr/serbest-kursu/vatan-sairi-mehmet-akif-ersoy-22172 | allenai/c4 | s3://tokenize-bucket20241130064257132900000001
/tokenize-dir-1024/data_input/output/00312.jsonl.gz |
Ahmet Yesevi Üniversitesinde “Çanakkale Zaferi” Anma Programı Düzenlendi
Ahmet Yesevi Üniversitesi Öğrenci Konseyi tarafından Çanakkale zaferinin 102’inci yıl dönümü münasebetiyle anma programı düzenlendi.
17 Mart Cuma günü Türkistan yerleşkesi Kültür Merkezinde gerçekleşen programa, Ahmet Yesevi Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Valihan Abdibekov, Rektör Vekili Prof. Dr. Mehmet Kutalmış, Rektör Yardımcısı Yrd. Doç. Dr. Mustafa Eren ve Sosyal Bilimler Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Mehmet Toplu’nun yanı sıra çok sayıda akademisyen ile öğrenciler katıldı.
Şehitler anısına saygı duruşu ve marşların okunmasıyla başlayan programda, açılış konuşmalarını yapmak üzere Rektör Prof. Dr. Valihan Abdibekov, Rektör Vekili Prof. Dr. Mehmet Kutalmış sahneye davet edildi.
Açılış konuşmasında ilk olarak söz alan Rektör Prof. Dr. Valihan Abdibekov, 1915-1916 yıllarında gerçekleşen Çanakkale savaşının yalnız Türkler için değil tüm insanlığa ibret bir hadise olduğunu ifade etti. Mustafa Kemal’in komutasında askerlerin eşi benzeri olmayan savunma mücadelesi dünya tarihi açısından apayrı bir yeri olduğunu söyledi.
Konuşmasının devamında o yıllarda tüm Türk dünyası Türkiye’ye maddi manevi büyük destek verdiğini ifade eden Abdibekov, savaş zamanın da ünlü Kazak yazar Mağjan Jumabayev Türk Kardeşlerimize yazdığı “Uzaktaki Kardeşime” Şiiri bunun en güzel örneği olduğunu ifade ederek sözlerini tamamladı.
Akabinde açılış konuşması yapan Rektör Vekili Prof. Dr. Mehmet Kutalmış, Türk halklarının tarihten bugüne kadar gelmiş çok büyük destanları olduğuna değinerek 102 yıl önce ülkemizde kazanılan Çanakkale zaferi de en yakın tarihte gerçekleşmiş bir destan olduğunu ifade etti.
Prof. Dr. Mehmet Kutalmış konuşmasının devamında şunları kaydetti. “ Osmanlının son dönemlerinde gerçekleşen bu savaşta, düşmanın zamanın son teknoloji top ve tüfeklerine karşı, her türlü imkândan kısıtlı Türk ordusu görülmemiş bir savunmayla, sayıca ve donanım açısından çok üstün olan Avrupalıları yenmeyi başardı. Çanakkale, aynı zamanda hüzünlü bir zafer olarak geçer. Bunun sebebi ise kahraman Türk askerinin bu zaferi kazanırken ne fedakârlıklar yaptığını ve ne zor şartlar altında çarpıştığıdır. Bu zaferde Anadolu’nun her köşesinden Çanakkale cephesine katılan ve “Çanakkale Geçilmez” sözünü şanlı tarihimize altın harflerle yazan şehitlerimizi rahmetle minnetle anıyorum.”
Son olarak bu zaferde Anadolu'nun her köşesinden Çanakkale cephesine katılan ve “Çanakkale Geçilmez” sözünü şanlı tarihimize altın harflerle yazan şehitlerimizi rahmetle minnetle andığını ifade ederek sözlerini tamamladı.”
Daha sonra günün anlam ve önemini belirtmek üzere Rektör Yardımcısı Yrd. Doç. Dr. Mustafa Eren sahneye davet edildi. Konuşmasında Türk Tarihi açısından Çanakkale destanının önemini ela alan Yrd. Doç. Dr. Mustafa Eren şunları ifade etti. “Milletlerin tarihinde çok önemli dönüm noktaları vardır. Türk tarihinde en büyük kırılma noktalarından birisi de muhakkak ki Çanakkale destanıdır. Bu destana sadece bir savaş mantığıyla bakılmamalı aksine bir medeniyeti bir kültürü bir dünya dönüşünün kazanıldığı zafer olarak görülmelidir. Türk milleti ayakta kalma mücadelesi verdiği en büyük zaferlerden biri olan Çanakkale zaferi gururunu aziz milletimize yaşatan, kahraman askerlerimizi ve tüm şehitlerimizi 18 Mart Çanakkale zaferi’nin 102. yıl dönümünde rahmet, minnet ve şükranla anıyorum.”
Rektör Yardımcısı Yrd. Doç. Dr. Mustafa Eren’in konuşmasının ardından öğrencilerin hazırladıkları programda şiirler okundu ve türküler söylendi. | allenai/c4/00313/81149 | 2017-09-21T12:02:15 | http://turtep.edu.tr/index.php?sayfa=guncel_detay&hbr=707 | allenai/c4 | s3://tokenize-bucket20241130064257132900000001
/tokenize-dir-1024/data_input/output/00313.jsonl.gz |
Türk edebiyatının en önemli yazarı kim sizce? - KizlarSoruyor
Türk edebiyatının en önemli yazarı kim sizce?
Sizce Türk edebiyatının en önemli yazarı kim? Düşünceleri verdiği eserlerle hangi yazar okunmaya değer. Sizce kimin eserlerini alıp okumak lazım. Elbette birçok edebiyatcimiz var ama size göre hangisi ön plana çıkıyor?
Sabahattin Ali-Çok ince düşünceli bir adam. Yazıları beni etkiliyor.
Aynen. Özellikle Kürk Mantolu Madonna
Turgut uyar der geçerim tartışılabilir bir konu belki fakat uyar'ın türk edebiyatına kattığı imgesel eserleri ingiliz ve fransız edebiyatında dahi cok nadir yakalarsın çünkü gerçekten çok özel bir kalemi vardır turgut uyarın geyikli gece şiirinden başlayıp palyaço ile devam edebilirsin ben ilk okudugum anda gidip büyük saat adlı kitabını almistim ve çogu siiri ezberimde. Emin ol sana farklı bir bakış açısı katar. Ben imgeci olduğum için tabikide turgut uyar dedim türk edebiyatinda bircok muhtesem yazar mevcut Necip fazıl kısaküreği tartışmicam bile hayat hikayesi ve eserleri ile seni kendine direkt olarak aşık esebilecek kapasitede eserler vermiştir. Nazım hikmette dunyaca degerli bir şairdir fakat anarşist bir şairdir ve bana göre herkes bira anarşisttir ancak hikmet eserlerinde dozunu biraz edebiyat dışına çıkarmıştır anarşizmin.
Nazım, şiirlerinde ideolojiyi çok kullanmış ama mükemmel bir şair. Turgut Uyar da çok kaliteli. Ama ben Kemal Tahir'i çok beğeniyorum
Edebiyat dedigin konu ayrıca bir derya oldugu icin oyle bir yazarim ismini verip kaçmak olmaz soran arkadaş icin gercekten dusunceleriniz degerlidir ki size sormuş o yuzden hepimizin bildigi isimleri soyleyip cikmayin forumdan aciklamasinida yapin ki arkadasimiz nedenleri ve sonuclari ile bir kaniya varabilsin edebiyat sallanacak bir konu degildir kanımca
Aynen öyle kardes. Ayrıca seçim yapmakta zorlandığım için görüşleri almak istedim
Özellikle bir seçim yapma benim sana önerim sana hitap eden bir kaç şairi düzenli okurken diğer akımlardanda beslenmen. Cumhuriyetten, birinci yeniden özellikle 2. yeniden ve gelecekte 3. yeniler olarak adlandirilacak bu donemin yazarlarundan benim onerim murat menteş onur unlu ah muhsin diyede gecer bu adamlarida okumak şart bie yanda çağa ayak uydurabilme açısından
benım en en en en cok sevdıgım şair yahya kemal beyatlıdır aşığım resmen o adamın şiirlerine oku oku bıkmıyorum :)) yazar olarak da bilemicem fazla bilgim yok
Nazım Hikmet, Sabahattin Ali
Nazım Hikmet'in ayrı bir yeri var bende.
Mehmet Akif Ersoy da olmadan olmaz tabii ki.
Halid Ziya Uşaklıgil.
Atilla İlhan Ve Nazım Hikmet
en onemli hangisi bilemem ama Abdulhak Hamit Tarhan cok ilgimi cekiyor
Herhalde Nazım Hikmetin yeri bende çok başka
Sabahattin ali nin eserlerini okumak diye bir sey var okumaklarin en güzeli
Özdemir Asaf ve Cemal Süreya.
Hayır hepsi önemli değil. Değerlendirmeyi iyi yapmak lazım
En iyi kalem Atsız.
Bence Orhan Pamuk
Tanzimat yazarlarını tek geçerim. Hem hikayesini anlatır hem okuyucusunu bilgilerle doldurur.
şu devirde olmayanlar
Sabahattin Ali ve Kafka
niye en iyisini arıyoruz ki, hepsinin düşüncesi ve tarzı farklı. Sana hangisi iyi geliyorsa aç oku
En iyisini aramiyoruz size gore en iyisi hangisi onu nedeniyle beraber soruyoruz. Herkese göre en iyi farklıdır ve sebebiyle bunu istiyoruz
Yok :) ama onemli edebiyat yazari
Kutadgu bilig eseri var iyidir ama önemli olan çok kişi var
Ana Sayfa > Kültür & Sanat > Türk edebiyatının en önemli yazarı kim sizce? | allenai/c4/00319/2941 | 2017-12-14T08:43:10 | https://www.kizlarsoruyor.com/kultur-sanat/q4582832-turk-edebiyatinin-en-onemli-yazari-kim-sizce | allenai/c4 | s3://tokenize-bucket20241130064257132900000001
/tokenize-dir-1024/data_input/output/00319.jsonl.gz |
7. sınıf elementler ile ilgili test soruları - fentestleri - Blogcu.com
/ 7. sınıf elementler ile ilgili test soruları
can pazarı ve anlalik içgüdüsü...
Yıllara göre Kpss soruları...
2008 Yılı KPSS – Ortaöğretim _ Önlisans Soruları ve cevapları...
2009 Yılı KPSS A Grubu Öğretmenlik Sınavı Soruları ve Yanıtları...
KPSS Deneme Sınavı (Genel Yetenek)...
fentestleri 8 yıl önce
Tweetle 7. sınıf elementler ile ilgili test soruları Element nedir? Tek cins atomdan oluşmuştur. Farklı cins atomdan oluşmuştur. Maddenin kimliği değişir. Birden fazla atomun bir arada bulunduğu atom grubudur. Cevap yok
Moleküller neyin birleşmesiyle oluşur? karışım Atom Bileşik Element Cevap yok
Karışımları oluşturan maddeler daha basit maddelere ayrıştırılabilirler. Buna göre I.Kumlu suyun çözülmesi II.Saf suyun elektrolizi III.Tuzlu suyun buharlaştırılması Yukardaki maddelerden hangilerifiziksel ayırma yöntemi değildir? Yalnız II II ve I II ve III I,II ve III Cevap yok
Aşağıdaki maddelerden hangisi kimyasal değişime uğramıştır? Demirin paslanması şekerin suda çözülmesi Cevizin ufalanması Buzun erimesi Cevap yok
Aşağıda bazı maddeler ve oda sıcaklığındaki halleri eşleştirilmiştir. Bunlardan hangisi doğru değildir? tahta-katı kolanya-sıvı civa-katı su buharı-gaz Cevap yok
Tüm maddeler taneciklerden oluşur. Maddelerin tanecikleri ile ilgili aşağıdaki bilgilerden hangisi doğru değildir? Element molekülü tek bir atomdan oluşur. Elementler atom adı verilen benzer tanciklerden oluşur. Bileşikler molekül adı verilen benzer taneciklerden oluşur. Farklı cins atomlar bir araya geldiğinde bileşik molekülü oluşur. Cevap yok
Aşağıdakilerden hangisi yanlıştır? CO2=Karbon Monoksit NaCL=Tuz C6H12O6=şeker H2O=su Cevap yok
Atomun içerisindeki parçacıklar, aşağıdakilerden hangisinde doğru olarak verilmiştir? Elektron - Proton - Nötron Elektron - Proton Proton - Nötron Elektron - Proton - Nötron - Pozitron Cevap yok
Aşağıdakilerden hangisinde atomun içindeki parçacıkların elektrik yükler doğru verilmiştir? Elektron ( - ), Proton ( yüksüz ) Elektron ( - ), Proton ( + ), Nötron ( yüksüz ) Elektron ( + ), Proton ( - ) Nötron ( yüksüz ), Proton ( + ), Elektron ( yüksüz ) Cevap yok
Nötr bir atomda hangi parçacıkların sayıları birbirine eşittir? Elektron - Nötron Proton - Nötron Elektron - Proton Elektron - Proton - Nötron Cevap yok
Sürtme ile elktriklenme sonucunda varlığını hissettiğimiz atomun alt parçacığı ......... olarak adlandırılır. Yukarıdaki boşluğa ne gelmelidir? Proton Nötron Elektron Çekirdek Cevap yok
7. sınıf test soruları elementler | allenai/c4/00314/46953 | 2016-08-26T19:53:34 | http://fentestleri.blogcu.com/7-sinif-elementler-ile-ilgili-test-sorulari/3147487 | allenai/c4 | s3://tokenize-bucket20241130064257132900000001
/tokenize-dir-1024/data_input/output/00314.jsonl.gz |
Anastasiadis: "Adanın doğal zenginlikleri 4’e 1 nüfus oranı üzerinden yapılmalı"
Anastasiadis: "Adanın doğal zenginlikleri 4’e 1 nüfus oranı üzerinden yapılmalı"
15 Aralık 2018 Cumartesi 12:57
Kıbrıs konusunda hareketli bir haftaya giriliyor.
Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin Kıbrıs sorunu için görevlendirdiği Geçici Özel Danışmanı Jane Holl Lute ile Rum Yönetimi lideri Nikos Anastasiadis yarın görüşecek.
Mevcut durum ve çözüm önerilerini Euronews’e değerlendiren Rum lider, adanın doğal zenginliklerinin paylaşımının 4’e 1 nüfus oranı üzerinden yapılması teklifini yineledi.
Anastasiadis, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin Kıbrıs sorunu için görevlendirdiği Geçici Özel Danışmanı Jane Holl Lute’un adayı ziyaret amacının, mevcut aşamada çözüm için müzakereleri yeniden başlatma konusunda gerçekçi bir altyapı olup olmadığını gözlemlemek olduğunu anımsatarak, “O, yeni bir müzakereye oturulması için uygun şartların çerçevesini belirlemekle görevli” dedi.
Crans – Montana’da sonuç alınamadığını ifade eden Rum lider, “Bu kez ne farklı olur bilmiyorum, ama umut etmek istiyorum” diyerek, iki tarafı da kapsayan bir önerisi olduğunu kaydetti.
Böylelikle, çoğunluğun haklarını kötüye kullanacağından ve ötekileştirileceklerinden korktuğunu belirttiği Kıbrıslı Türklere bunun olmayacağı garantisini verebileceklerini iddia eden Anastasiadis, Rum halkının da Kıbrıslı Türklerin, merkezi devletin herhangi bir karar alırken daima en az bir olumlu Türk oyu olması zorunluluğu talebinden endişe duyduğunu ve bunun güvensizlik yarattığını söyledi.
Anastasiadis, “Dolayısıyla her iki tarafın da endişelerini gidermek için, merkezi hükümetin büyük güç ve sorumluluklarda iki devlet arasında görev dağılımı yapması her iki tarafı da rahatlatacak. Böylece günlük hayatlarına kimsenin müdahale etmeyeceğini anlayan Kıbrıs Türkleri olumlu oy prensibinin sadece merkezi hükümetin toplumlarının çıkarını zedeleyebileceği bir durumda uygulanmasını kabul edecektir” dedi.
Bu önerinin doğalgaz konusundaki sorunu ortadan kaldırıp kaldıramayacağına ilişkin bir soruyu da yanıtlayan Rum lider, Kıbrıs’ın egemenlik haklarının pazarlık konusu olmadığını iddia etti ve gaz arama sürecinin devam ettiğini belirtti.
Anastasiadis, “Bu yüzden Kıbrıslı Türklere ve Türkiye’ye söylediğim gibi, Kıbrıs Rum kesiminde sahip olunanları kötüye kullanma ya da bunlardan faydalanma konusunda hiçbir soru işareti yoktur. Bir nüfus oranı var, 4’e 1 ve bu orana göre istediğimiz noktaya ulaşabilirsek doğal zenginliğin paylaşımını da bu şekilde yaparız” dedi.
Anastasiadis, Rum yönetiminin Rusya ile yaşadığı kriz ve ABD ordusunun adada konuşlanması durumunda yaşanabilecek jeopolitik oyunları da değerlendirdi.
Söz konusu gerilimin kendileri tarafından yaratılmadığının altını çizen Anastasiadis, bu gereksiz gerginliği tırmandırmak istemediğini ve ortada Kıbrıs’ın askerileştirilmesine dair bir senaryo bulunmadığını belirtti.
“Eğer rahatsız olunması gereken bir şey varsa o da 1974’ten beri Kıbrıs topraklarını yasa dışı olarak işgal eden 36 binden fazla Türk askeri birliğinin varlığıdır” ifadelerini kullanan Rum lider, Rusya’nın bu konudaki müdahalesinin yersiz olduğunu, bunun, Kıbrıs’ta gerçekten olanlarla hiçbir ilgisi bulunmadığını söyledi.
Anastasiadis, AB ülkelerini bölen göç konusuyla ilgili görüşünü de dile getirdi
#Anastasiadis: Adanın doğal zenginlikleri 4’e 1 nüfus oranı üzerinden yapılmalı
1 Tatar, Asaf İnhan’ın vefatı dolayısıyla bir... 2 MEB bütçesi ile Sayıştay ve Ombudsman bütçeleri... 3 12 araç trafikten men edildi 4 Rusya Dışişleri Bakan Yardımcısı Neofitu’yla... 5 Evlere güneş sistemleri yerleştirilmesi ve yenilenmesi... 6 Nöbetçi Eczaneler 7 “Türk Siyasetinde Kimlik” konusu ile tamamlandı 8 "4 yaş grubuna eğitim veren yeterli okul yok" 9 "Akademik yılın sorunlarla ve eksikliklerle... 10 "Devlet Tiyatroları’nın bina projesi hazır"
Rum Sözcü: "Türkiye, 8.parselle ilgili verilere sahip"
Güneydeki üniversitelerde paravan evlilik gündemde
400 Milyon Euro'luk batık kredi sattı
Kıbrıslı Türkün arabanın bagajında Güneye yabancı uyruklu geçirmeye çalıştığı iddia edildi
Tatar, Asaf İnhan’ın vefatı dolayısıyla bir... | allenai/c4/00323/2581 | 2020-01-24T00:14:58 | https://www.kibrisgenctv.com/guney/anastasiadis-adanin-dogal-zenginlikleri-4e-1-nufus-orani-h39842.html | allenai/c4 | s3://tokenize-bucket20241130064257132900000001
/tokenize-dir-1024/data_input/output/00323.jsonl.gz |
Mutluluğu yakalamak mümkün mü?
Kimse çileci bir hayatın esaretinde avurtları çökmüş, gözleri kan çanağı dönmüş olunsun istemez ancak mutluluğun doyumsuzluk duygusuyla at başı gidişi insanı korkutmuyor da değil doğrusu.
03 Eyl 2019 11:13
İnsanın belki de en yegâne amacıdır mutluluğun sırrını çözmek. Sır çözülmeye her uğradığında insanın da, insanlığın o korkulu rüyası olan ölümle baş edebilmesi daha mümkün hale gelmiştir. Tarihten beridir nice kralın, büyücünün ve sıradan insanın bilincini, uykularını kaçıran bu korkulu rüyadan geri alabilmesinde gizemi çözülen mutluluğun payı büyüktür. Homo Sapiens’e doğanın “efendisi” unvanını kazandıran şey de budur işte! Gerçeğe dönüşmüş beklenti mutluluk getirir ve Homo Sapiens de beklentilerini mutluluğa dönüştürmüş bir varlıktır. Bilişsel donanımını üstüne katlayarak zenginleştiren ve rakiplerine doğal seçilimden başarıyla çıkarak fark atan H. Sapiens’in mutluluk anlayışı 2,5 milyon yılda onu bugünün siber gücü haline getirdi. Sadece Taş Devri’ndeki avcılık meziyetleri ile yetinmekle kalmayan bir varlık oluşu onun mutluluk arayışı ile ilgilidir kanımca. Antik Yunan şüpheci düşünürü Epikür’ün de mutluluğun hayatın yegâne amacı olduğunu söylemesi bu arayışın bir parçasıdır. Öteki dünyaya dair beklentilerin boş birer fanteziden ibaret olduğuna 2 bin 300 yıl önce kanaat getiren düşünürün insanlığa yönelik mutluluk arayışı daveti hayatı hem daha yaşanılır kılmak hem de insanın özünden uzaklaşmaması adına değilse nedir peki?
Sorunun cevabı, gönlümüzden geçene göre değil de objektif durumlar göz önünde bulundurularak verilebilir elbette ki. 2 bin 300 yıl öncesinin kodları ile düşünüldüğünde insanları tek bir mutluluk tanımında ya da tatmininde buluşturmak mümkünken, günümüzde bunu gerçekleştirmek epey imkansız duruyor. Yedi milyarlık dünyamızda hepimizin aynı duyguları paylaşması nasıl mümkün ki? Mutluluğun zamana ve kişisine göre farklılıklar gösteren algılanışı onu herkes için tatmin sağlayıcı objektif bir olgu olarak literatürde sabitlemeyi olanaksız kılıyor. İnsanın tarih boyunca gelişim serüvenine bir bütün olarak bakıldığında diğer bir sürü konu gibi mutluluk olgusunun da coğrafi ve kültürel farklılar barındırdığı görülür. Sosyal-psikologlar bu yorum farklılıklarını algıda seçicilik olarak yorumluyor. Örneğin birkaç dakika önce ayinini sonlandıran bir Budist’in yüzünde açan güllerle McDonald’s’dan çıkan Amerikalı bir ailenin yüzlerinde açan güllerin koku, renk, canlılıkları bakımlarından birbirleriyle ne kadar büyük farklılıklar içerdikleri görülür. Ya da hangi dine mensup olduğu fark etmeksizin bir dindarın içselleştirdiği “Protestan” ahlakı onu maddi olarak zenginleştirip, yetmezmiş gibi bir de onda cennet hayalleri kurdurtuyorsa bu bir mutluluk bulgusudur. Siz istediğiniz kadar öteki dünya ile ilgili şüphelerinizi dile getirin onun açısından, kendisini bekleyen cennet mefkûresi daha önemlidir. Mutluluğa dair örnekler çoğaltılabilir tabii ki ancak esas mesele fazlasıyla göreceli bir konu olan mutluluğun günümüz insanındaki ne derecede karşılığıdır. İhtiyaçlarıyla beklentileri çok hızlı bir şekilde artarak değişime ve dönüşüme uğrayan insanın mutluluk noktasında pek de tamahkâr olduğu söylenemez. Kimse çileci bir hayatın esaretinde avurtları çökmüş, gözleri kan çanağı dönmüş olunsun istemez ancak mutluluğun doyumsuzluk duygusuyla at başı gidişi insanı korkutmuyor da değil doğrusu.
İnsanın yaşam şartlarındaki belirleyici iyileşmeler, insanın biraz daha kanaatkâr olmasını gerektirirken aksine kişileri daha doyumsuzca beklentilere sürükledi. Ekonomik, sosyal ya da politik koşullarla en iyi seviyeye gelsek de tatmin edici bir hazzı hissetmiyor gibiyiz. Artan yüksek refah, çapını genişleten sosyalizasyon, tüm epistemolojik birikim bile insanın kapıldığı iç buhranlarının üstesinden gelmesinde yeterli gelmiyor. Günümüzdeki artan intihar ve cinayet vakaları durumun vahametini gözler önüne sermeye yetiyor. Eskiden ülkeler ve kabileler arasındaki savaşlardan, ülkeler arası talan ve fetihlerden kaynaklanan saldırılarda insan ölümleri yaşanırken günümüzde ise kişiler arası cinayetlerden kaynaklanan insan ölümleri savaş kayıplarının da çok üstünde. Bizzat yaşayarak ya da medya aracılığıyla tanık olduğumuz günümüzdeki ülkeler arası savaş ya da işgallerde yaşanılan insan kayıpları ise intihar kayıplarının çok altında. İkinci Dünya Savaşı’ndan beridir görece bir barış ve huzur ortamına bile geçildi ama bireyler arası ihtilaflar, bireylerin kendi iç dünyalarında yaşadıkları kavgalar bir türlü durmak bilmedi, bilmiyor. Hepimiz bir nevi birer maktul ve fail adayı konumundayız. Hâlihazırda bir mutluluk var ancak insan türündeki doyumsuzluk bir 100 yıl öncesinin kanaatkâr insanın mutluluğundan keskin çizgilerle ayrılmaktadır. Küresel mutluluk seviyesinin gerilediği dünyamızda 21’inci yüzyıl insanının hali hal değil. Bilişsel becerileri, zekâsı ile doğal ayıklanmadan kurtulan Homo Sapiens’in bayrağını devrettiği bu yüzyılın iflah olmaz, psikiyatrik ilaçlara sığınan melankolik insanı mutluluğun nitelikli gücüne gölge düşürmüştür maalesef.
Bireye kattığı değer oranında hayatı da anlamlandırdığına inanılan mutluluğun motivasyon sağlayıcı misyonu günümüzde maksadını aşan bir düzeye gelmişse insanın doyumsuzluğu/obur tarafı yüzündendir. Başarılar, kazanılan zaferler insan türü açısından anlık bir hazzın bile ötesine geçemeyen birer günü kurtaran faaliyetten farksız. Neredeyse, Mars’ta emlak işine girişeceği bir geleceğin beklediği insan ise, yapabileceklerinin sınırsızlığında debeleniyor. Bu durum insanın doyumsuzluğunda yeşeren kaotik bir antagonizmadır. Belki de insana bunu yaptırtan şey yaratma gücünün verdiği ekabirine özgüvendir? Ya da özgüveni ardında gizlediği zayıf tarafıdır? Bunlardan hangisi olursa olsun hazzın ve mutluluğun bir dengede tutulması gereği tarihi tecrübeler ışığında insan için en faydalı olanıdır. Bilimi ihtiyaçları ölçüsünde yaratan ve geliştiren insanın kendisiyle barışmayı sağlaması o kadar zor olmasa gerek.
Herkesin mutluluğu yakalamasını sağladığı kadar onu sabote ettiren bir iç sesi vardır muhakkak. İç sesimiz dinlerde iyiliğin ve kötülüğün melekleri olarak betimlenir. Her iki omzumuzda iyilik ve kötülük melekleri olarak durduğu söylenilen mitsel anlatım çoğu kutsal kitapta da geçer. Tanrıların jandarmalarıdır bu melekler ve bir panoptikon** sistemiyle aslında insanların karar verme becerilerini tanrıların tasarrufunda tutmak adına geliştirilmiş bir mittir. Hâlbuki insan tarihten bu yanadır iç sesini dinleyerek ne böylesi mitlere ne de tahakküm aracı olan başka herhangi bir şeye kendini ve mutluluğunu heba ettirdi. Tanrıların mutluluğunu kendi mutluluğunun üstünde görmeyen bir tür olan insan mütevazılıktan da vazgeçmeden gücünün önemini bir an önce hatırlamalıdır. Çünkü iç sesim bana bunları dedirtiyor!
**Panoptikon, İngiliz Filozof ve toplum kuramcısı Jeremy Bentham’ın 1785 yılında tasarlamış olduğu hapishane inşa modelidir.
[4s 33d] Barış İçin Akademisyenler vakasının seyrine baktığımızda baskıda özerkliğin nasıl işlediği açıkça görülür. Aynı bildirinin imzacıları, aynı mevzuata tabi olan farklı üniversitelerde birbirinden çok farklı uygulamalara muhatap oldular.
[5s 8d] Bana göre, Mümtaz Soysal aslında Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin ta kendisidir. Bu devletin kültürü ve ideolojisi ile en sembol kişisidir. Belki de Mustafa Kemal'in en çok özlediği Türk insanının vücut bulmuş hali gibidir, Mümtaz Hoca.
[1g 19d] Rêxistin û partîyên Kurdan rê li ber medyayeke azad û bi vê va girêdayî jî li ber dînamîzma fikrê girtine ku herdu jî bingeha civateke sîvîl û pêşdeçûyî ne!
[1g 4s 58d] Bolivya’da Morales döneminde yerlilerin ve yoksulların kazanmış olduğu hakların ve ekonomik iyileştirmelerin geleceği hakkında bugün pek umutlu konuşamıyoruz. Yeniden ekonomik kriz ile boğuşan Arjantin’de yeni seçilen sosyalist hükümetin nasıl bir yol izleyeceği merak konusu; Şili, Venezuela, Brezilya, Kolombiya gibi ülkeler hâlâ istikrara kavuşmuş değiller.
[1g 8s 23d] Davalarda, özellikle iş davalarında,“işçiyi korumak” adına mümkün olan en kısa sürede yargılama yapılması gerektiğine dair yasada hüküm bulunsa da yargılamalar oldukça uzuyor. Bu duruma çözüm adına birçok yenilik getirilmeye çalışıldı. Son dönemin en favori uygulaması arabuluculuk. Arabuluculuk ile davalara kısa sürede çözüm getirileceği savunulsa da kazın ayağının öyle olmadığı kısa zamanda anlaşıldı. Yargıyı piyasalaştırmanın bir ayağı ile davalarda daha zayıf durumda olanın haklarının kısmi olarak elinden alındığı bir mekanizma arabuluculuk.
[2g 16s 42d] Gerçek sendika iktidarların yanlışlarını eleştiren sendikadır. Toplumsal cinsiyet eşitliğini, demokrasiyi, özgürlükleri savunandır. Din, dil, ırk ayrımı yapmayandır. Emeğin, emekçinin yanında yer alandır. Cesur olandır. Tüm emekçiler, emeği için hak-hukuk-adalet için, demokratik, eşit insanca yaşanılabilecek yarınlar için üstüne düşeni yapmalı ve değişimin bir parçası olmalıdırlar.
[3g 2s 24d] Ortadirek Şaban'da, Neşeli Günler’de, Bizimkiler’de hatta Kaynanalar’da bunu izlemiştik. Mizah dergilerinde bunları okurduk. Orta direk mutluluk demekti, zenginlik ise kibir, dert, vesvese. Özal’ın seçim kazandıran bu icadı toplumun dayanağı olmuştu. Orta direk olmak, onur verici bir şeydi.
[3g 5s 23d] Toplumun dışlanmış kesimleri Morales döneminde kamusal alanda daha görünür hale geldi. Kolonyal dönemden beri var olan ırkçılık ve diğer ayrımcı politikalar Morales iktidardayken tartışmaya açıldı. Buna mukabil, karşıt kutup Morales’i toplumu bölmekle ve ülkeyi otoriter bir şekilde yönetmekle suçluyor. Örneğin, Morales’in her türlü muhalif grubu faşist ya da ırkçı olarak ötekileştirmesi toplumun önemli bir kesiminde dışlanmışlık hissine yol açtı.
[3g 6s 31d] Sebastian Haffner’in Bir Alman’ın Hikâyesi ve Stefan Zweig’in Dünün Dünyası kitaplarında da Avrupa’nın yaşamış olduğu iki büyük savaş ve nasyonal sosyalizmin insanları nasıl etkilemiş olduğu çarpıcı biçimde anlatılmış. Bunlar birlikte okunduğunda Avrupa’nın 20. yüzyılda yaşadığı korkunç deneyimler daha iyi anlaşılıyor.
[3g 16s 43d] 2000’li yıllarda yani Guantanamo, Afganistan ve Irak toplama kamplarında yapılan işkence ve her türlü insanlık dışı muamele cihatçıların savaş sahnesinde boy göstermelerine yol açmıştı. Irak’ta cihatçı terör örgütlerine karşı operasyonlardan sorumlu Tümgeneral Doug Stone, Amerikalı hukuk profesörü Andrew Keane Woods’a “Tutuklama kampları, terörist cihatçılar için üniversite işlevi görmektedir” demişti.
[4g 16s 42d] Medet Serhat'ın hayatı ve ölümünün bir halkın hayatı ve ölümü olarak okunmasının basit bir ölüm yıldönümü vefakarlığı olarak anlaşılmaması gerektiğini göstermek isterim ki bir ölüm yıldönümünün gerçekten hakkını verebilelim. Onca yıldan sonra bize düşen ilk görev, puslu dünyanın içinden Avukat Medet Serhat'in ömrünü ortaya çıkarmak olmalıdır öncelikle. Çünkü o Türkiye'de ve Ortadoğu'da avukatlığı bir meslek olmanın ötesine taşıyarak bir halkın kimliği ve mücadelesi haline getiren avukatların başında geliyor.
[4g 16s 42d] Türkiye’deki 1 milyon kişinin olası intihar eğilimi ile iki ailenin intiharı medyada her ne kadar münferit bir eylem şeklinde yansıtılmaya çalışılsa da bu intihar vakaları sosyolojik bir olgunun parçalarıdır. | allenai/c4/00322/62856 | 2019-11-17T13:45:16 | https://www.gazeteduvar.com.tr/forum/2019/09/03/mutlulugu-yakalamak-mumkun-mu/ | allenai/c4 | s3://tokenize-bucket20241130064257132900000001
/tokenize-dir-1024/data_input/output/00322.jsonl.gz |
Chp Çözüme Niye Destek Veremez.. » Geyve Medya "Geyve'nin Gür ve Hür Sesi"
Chp Çözüme Niye Destek Veremez..
Geyve Medya | 09 Nisan 2013 | Gündem, Siyaset
CHP’nin büyük çaresizliğinin nedenleri
“CHP’nin büyük çaresizliği
Bu sorular, neredeyse “fotokopisi” diyebileceğim benzerliklerle 2009’daki “açılım” sürecinin başlangıcında da dile getirilmişti.
Oysa bunların tamamı Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) hakikatinden değil, kafalarda oluşturulmuş bir modelinden hareket ederek sorulmuş sorulardı ve dolayısıyla “anlamlı” değillerdi.
20 Ekim 2009’da kaleme aldığım yazıda işte bu türden sorularla halleşmeye çalışmış, CHP’nin hakikatinden yola çıkacaksak, varacağımız sonucun, CHP’nin “açılım”a destek vermemesinin değil vermesinin şaşırtıcı olacağını savunmuştum.
Hatta daha da ileri gitmiş, CHP’nin “açılım”a destek vermesinin “şaşırtıcı” olmak bir yana imkânsız da olduğunu öne sürmüştüm. Zaten yazının başlığı da “CHP ‘açılım’a destek veremez; verirse, biter”di…
O günlerden bugünlere CHP’de hiçbir şey değişmedi (muhteva anlamında). Dolayısıyla, çözüm süreci başladığında CHP’nin tavrının ne olacağı benim açımdan belliydi: CHP, çözüm sürecine (de) destek veremezdi, verirse biterdi.
CHP’nin büyük çaresizliğinin kısa ve uzun tarihleri
Peki, bu neden böyleydi? Sosyal demokrat olduğunu öne süren bir parti, kendisini ne zaman ve nasıl böyle büyük bir çaresizliğin içine sokmuştu?
Bence bu çaresizliğin 1923’te başlayan 80 yıllık bir uzun tarihi; 1993’te başlayan 20 yıllık bir kısa tarihi var…
Biraz sonra, bu tarihlerin içinde ilerlerken, öne sürdüğüm “çaresizliğin” zaman içinde nasıl oluştuğunu göstermeye çalışacağım… Fakat ondan önce, “çaresizlik” derken neyi kastettiğimi kısaca özetleyeyim…
CHP’nin büyük çaresizliği, dünyaya ayak uydurmak için partinin ideolojik deli gömleğinden sıyrılması gerektiğini düşünen (ya da hisseden) “bir kısım CHP”nin bu yönde atmak istediği her adımın, tabandaki, artık bir düşünce olmaktan çok bir duygu hâline gelmiş katı bir ulusalcılığa ve laikliğe çarpıp tuz-buz olmasından kaynaklanıyor.
Bu betonlaşmış taban o kadar sert ki, onda herhangi bir delik açmak mümkün olmuyor…
Ne var ki ne “bir kısım CHP”, ne de iflah olmaz bir nostaljiyle “yazık değil mi bu ‘çağdaş’ tabana” diye sorular soran aydınlar kabullenebiliyor bu toplumsal tabanın gerçek niteliğini… Kabullenemeyince de, CHP analizlerini sadece parti yönetimi üzerinden kuruyorlar ve yönetimi “neden barışı desteklemiyorsun”, neden “katı laikliği terk edip özgürlükçü bir pozisyonu benimsemiyorsun” diye sıkıştırıyorlar…
Bu türden eleştirilerin siyaseten de ahlaken de problemli olduğunu, önceki yazılarımdan birinde şöyle anlatmıştım:
“Türkiye’de siyasi liderleri ve siyasal partileri, temsil ettikleri ‘ya da duyarlılığını yansıttıkları’ kalabalıkları ‘by-pass’ ederek eleştirmek gibi bir gelenek var. ‘Kitleler’e ve onların fikirlerine hiç dokunmayıp, onların oy verdiği liderleri ve partileri kıyasıya eleştirmenin ahlaken problemli bir pozisyon olduğu, sanırım izahtan varestedir… Öte yandan böyle bir pozisyon kitlelerin etkileme gücünü hesaba katmadığı için liderlerden ve partilerden olmayacak beklentiler içine girdiği ölçüde siyaseten de problemlidir.”
Uzun tarih: Türklük ve “çağdaşlık” üzerinden ideolojik hegemonya
Milli Kurtuluş Savaşı öncesinde ve sırasında idrak edilen siyasal çoğulculuk, yerini, Cumhuriyet’in ilanından (1923) ve esas olarak da Takrir-i Sükûn’dan (1925) sonra Türklük ve laiklik (çağdaşlık) üzerinde yükselen hegemonik-baskıcı bir siyasete bıraktı.
Bu yeni düzen, sadece devletin ve onun silahlı bürokrasisinin “sert” gücüne dayanmıyordu… “Laik” (çağdaş) ve “Türk” bir hegemoniden kaynaklanan “yumuşak” bir gücü de vardı. “Çağdaş Türk”ler bu pozisyonlarını, “kurtulurken” birlikte mücadele ettikleri Kürtleri ve Müslümanları kenara iterek, bastırarak elde etmişlerdi ama bu, onların haklılık duygusuna halel getirmiyordu…
Biz, gücü ellerinde bulunduranların kendi meşruiyetlerine duydukları inancın, onları yıkmak üzere harekete geçen güçsüzlerin kendi meşruiyetlerine duydukları inançtan çok daha zayıf olduğunu düşünürüz… Hatta sık sık, güçlülerin, kendi pozisyonlarının ahlakî olarak sorunlu olduğunu bildiklerini varsayarız… Oysa öyle değildir…
Zaten, güçlülerin ve güçsüzlerin kendi haklılıklarına duydukları inançlar (maneviyatlar) arasında bu kadar büyük bir fark olsaydı, güçlüler, kendi iktidarlarını yıkmak üzere harekete geçen güçsüzler karşısında tarihte yüzlerce örneğini gördüğümüz kıyıcılıklara girişemezlerdi…
1990’lar ve “çağdaş Türk” hegemonyasına itirazlar
“Çağdaş Türk”ler, 1924’ten itibaren elde ettikleri “üstün” pozisyonlarını, herhangi bir ahlaki kaygı ve pişmanlık duymaksızın giderek konsolide ettiler… Bu pozisyonlarını, ciddi itirazlarla karşılaşmaksızın 1980’lerin sonuna, yani başını Sovyetler Birliği’nin çektiği Komünist Blok’un yıkılmasına kadar sürdürdüler.
ABD ve Batı Avrupa, “komünizme karşı mücadele”deki rolü nedeniyle o âna kadar “çağdaş Türk” kimliği dışındaki bütün kimliklerin bastırılmasına ses çıkarmamıştı… Fakat artık dünya değişiyordu ve doğal olarak ilk hareketlenenler Müslümanlar ve Kürtler oldu.
Aslında, darbe yapma “hakkı” olduğuna inanan bir ordusu olmasaydı, iyi-kötü bir demokratik geleneğe sahip Türkiye Cumhuriyeti devleti, komünist devletlerin bile demokratikleşmeye çabaladığı o tarihsel momentte Müslümanlar ve Kürtlerle yeni bir sözleşme yapabilir, yoluna öyle devam edebilirdi (“belki” diyorum)…
Ne var ki Türkiye Cumhuriyeti devletinin “yönetmeden hükmeden” bir ordusu vardı, dolayısıyla bu yol izlenemedi… Onun yerine, ordunun Kürt ve Müslüman kimliklerini kriminalize ettiği, “darbe hakkı”nı bu iki korku temelinde korumayı sürdürdüğü yeni bir döneme geçildi.
Türk “ordu devlet”i, 1990’lardan itibaren “çağdaş Türk”leri Müslümanlar (irtica) ve Kürtler (bölücülük) üzerinden büyük bir korkunun girdabına çekmeye başladı, onları kendisiyle birleşmeye çağırdı.
1990’ların ilk yıllarında Güneydoğu’da köy yakmalar, faili meçhul cinayetler yaşanırken “Batı”da laik aydın cinayetlerinin birbirini izlemesi tesadüf değildi. Her iki faaliyet de, “çağdaş Türk”lerin “irtica” ve “bölücülük” korkularını tetikleyerek, onları “devletleri”yle birleşmeye ikna etmeye yönelikti.
1993, devletin bu çağrısına CHP’nin icabet etmeye karar verdiği yıl oldu… CHP, özellikle 24 Ocak 1993’te öldürülen Uğur Mumcu’nun cenaze törenindeki “laik kabarma”dan çok etkilenmiş, oradan bir iktidar devşirebileceğinin hesabı içine girmişti.
O tarihten itibaren devlet, CHP ve “çağdaş Türk”ler “irtica” ve “bölücülük” karşısında bir tür kader birliği içine girmeye başladılar.
1993, “çağdaş Türk”lerin Müslümanları ve Kürtleri kendi varoluşlarına bir tehdit olarak görmeye başlamalarının sembolik başlangıç yılı olarak görülebilir.
Cuma günü, önce, Müslümanlarla ve Kürtlerle ilgili farklı politikalar izlemek isteyecek muhayyel bir CHP yönetiminin anasından emdiği sütü burnundan getirecek CHP tabanının, yani “CHP’nin büyük çaresizliği”nin kaynağının oluşma sürecinin kısa tarihine (1993’ten bu yana) bakacağız…
Ardından da uzun ve kısa tarihler boyunca oluşan ve esasen CHP’nin tabanını oluşturan “çağdaş Türk” bilincinin tıpkı Müslümanların en temel haklarına karşı çıkması gibi Kürtlerin de en temel haklarına karşı çıkmasının neden “normal” olduğunu göstermeye çalışacağım.
Etiketler: chp, CHP'nin tabanı, güneydoğu, kürtler, laiklik, müslümanlar, Partiler, Partiler haberleri, Taraf Gazetesi yazarı Alper Görmüş | allenai/c4/00320/22348 | 2019-12-13T04:54:33 | https://www.geyvemedya.com/chp-cozume-niye-destek-veremez/ | allenai/c4 | s3://tokenize-bucket20241130064257132900000001
/tokenize-dir-1024/data_input/output/00320.jsonl.gz |
ÇALMAK | Suay Karaman , İsveç Postası
25 Mayıs 2018, 06:22
Bu yazı 24 Nisan 2017, Pazartesi 07:58:09 tarihinde eklendi. 305 kez okundu.
ÇALMAK - Suay Karaman
16 Nisan Pazar günü yapılan halk oylamasından sonra, ülkemizin gündeminde mühürsüz oy pusulaları yer almaktadır. Evet ile hayır arasındaki farkın 1.3 milyon olduğu bir oylamada, en az 2.5 milyon mühürsüz oy pusulası bulunması, halk oylamasının güvenilirliğine büyük gölge düşürmüştür. Siyasi iktidar bu durumu “atı alan Üsküdar’ı geçti, boşuna uğraşmayın” biçiminde özetleyerek, yapılan hukuksuzluğa da kılıf uydurmuştur. Özellikle son 15 yıldır her alanda ülkemiz, tüm dünyanın alay konusu yapılmış ancak ülkeyi yönetenler, iktidardan düşmemek için her türlü hukuk dışı tutum ve davranışlara başvurmaktan çekinmemektedirler.
Tek adam yönetimini isteyen dikta severler devletin parası, makam araçları, uçakları, helikopterleri, mülki amirleri, yerel yöneticileri, güvenlik güçleri olmak üzere her şeyi kullandılar. Bunlar yetmedi diyanetiyle, imamlarıyla, camileriyle dini kullandılar, tek adamı peygambere eş gösterdiler. Mitinglere devlet kurumlarında çalışanlar ile öğrencilerin katılımını zorunlu tuttular. Her yere evet yazdılar, posterler astılar. Medyadan sürekli yalan söylenerek, eşit olmayan koşullarda halk oylaması yapıldı.
Cumhuriyet yanlıları ve yurtseverler ise sürekli engellerle karşı karşıya kaldılar. Salon ve miting meydanı verilmedi, pankart asmalarına izin verilmedi. Taşıtları ve kendileri saldırıya uğradı, dövüldüler, yaralandılar. Ama hiç yılmadan, büyük bir özveriyle yollarına devam ederek, anayasa değişikliğine karşı toplumu bilgilendirdiler.
Yapılan bütün bu hukuksuzlukların yanında sandıklarda yapılan hile ve sahtekarlıklar da yeterli olmayınca Yüksek Seçim Kurulu devreye sokularak, kendileriyle ve hukukla çelişen karar alarak %1 farkla ‘evet” oyları öne geçirildi ve ülkemizin demokratik sistemine son verilme kararı açıklandı. Böylece adaletin, hukukun, güvenliğin ve eşitliğin olmadığı; buna karşılık korku, gözdağı ve şiddetin yaygın olduğu OHAL koşullarında yapılan halk oylamasını, tek adam yönetimini isteyen dikta severlerin çok az bir farkla kazanması sağlandı.
Halk oylaması bitti ancak kesin olan tek sonuç; ülkemizin ‘çalmak’ yoluyla ele geçirildiğidir. Ama halkımız teslim olmadı, bu açık şekilde görülmektedir. Yapılan protesto gösterileri, mutlaka sonuç getirecektir. Bu halk oylamasının sonucu Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne taşınacaktır. Birgün bu sivil darbeye son verilecektir.
Önce devlet malını çalarak işe koyuldular, sonra soruları çaldılar. Yetmedi 2007 yılından itibaren her seçimde oyları çaldılar. Şimdi Yüksek Seçim Kurulu’nu çaldılar ve hukuksuz kararlar almasını sağladılar. Toplum bu ‘çalmak’ olaylarından, yasa ve hukuk tanımazlıklardan sıkıldı. Ancak mücadele daha yeni başlıyor, çünkü herşey bitmiş değildir. Tüm bu ‘çalmak’ olaylarının, halk oylamasına düşen hukuksuzluk ve güvensizliğin hesabı mutlaka sorulacaktır.
Bu hesap sadece yurtseverlerin ve demokratik kitle örgütlerinin emekleriyle bir yere kadar sorulabilir. Hesabın kesin sorulabilmesi ancak siyasi bir hareket ile olabilir. Bunun için muhalefet partilerinin yönetimlerinde en kısa sürede köklü bir görev değişikliği olmalıdır. Muhalefet partilerinin yönetimlerine öngörülü, yetenekli, bilgili, bilinçli, birikimli, kitleleri sürükleyebilecek ve “biz” diyebilen yöneticilerin gelmesiyle ülkemizin bu sıkıntılardan kurtulması sağlanacaktır.. | allenai/c4/00329/77037 | 2018-05-25T03:22:46 | http://www.isvecpostasi.com/kose-yazisi/852/calmak.html | allenai/c4 | s3://tokenize-bucket20241130064257132900000001
/tokenize-dir-1024/data_input/output/00329.jsonl.gz |
Güneş Enerjisi – UGSAM
UGSAM Haftalık Haber Bülteni 04 – 11 Kasım
UGSAM Haftalık Araştırma Merkezleri Bülteni 04 – 11 Kasım
UGSAM Haftalık Uluslararası Organizasyon Bülteni 3 – 10 Kasım
UGSAM Ekim Bülteni
UGSAM Haftalık Haber Bülteni 28 – 03 Kasım
UGSAM Haftalık Uluslararası Organizasyon Bülteni 28 Ekim- 3 Kasım
Anasayfa / Enerji / Güneş Enerjisi
Ugsam 2 hafta önce Enerji yorum Yap 86 Görünümler
Mutluhan KARAGÖZ – UGSAM Araştırmacısı
Güneş, hidrojen ve helyum gazlarından oluşan orta büyüklükte bir yıldızdır. Sıcaklığı merkez de yaklaşık
(8-40)x106 oK’ni bulur. Yüzey sıcaklığı ise 6000 oK civarındadır. Bu yüksek sıcaklık nedeniyle elektronlar, atom çekirdeklerinden ayrılırlar. Bu sebeple, güneşte atom ve molekül yerine elektronlar ve atom çekirdekleri bulunur. Bu karışıma “plazma” adı verilir. Dört hidrojen çekirdeği bir helyum çekirdeği yapar. Birleşme çok yüksek sıcaklıkta olur. Füzyon adı verilen bu olay yüksek sıcaklıkta ve atom çekirdeği yardımıyla olduğundan “Termonükleer Reaksiyon” adını alır. Güneş çok yoğun sıcak gazlarla meydana gelmiş olup ve çapı 1,39×109 m, kütlesi 1,99×1030 kg civarında olan bir yıldızdır. Dünyadan Uzaklığı yaklaşık 1,5×108km’dir. Dünyamızın kütlesi 5,97×1024 kg olduğuna göre güneşin kütlesel olarak dünyamızın 332.500 katıdır. Güneşin yaklaşık 4 haftada bir kendi etrafında dönmektedir. Bu dönmeyi ekvator kısmı 27 günde, kutuplar 30 günde tamamlar. Güneşin ortalama yoğunluğu 1409 kg/m3, dünyamızın ortalama yoğunluğu 5517 kg/m3, güneşin yüzeyinde ki çekim ivmesi 273,98m/s2, dünyamızın 9,81m/s2‘dir. Güneşte oluşan helyum miktarı, harcanan hidrojen miktarından daha azdır. Aradaki fark, güneşten ışın olarak çıkan enerjiyi verir (güneş radyasyonu). Güneşin merkezinde 1 saniyede 564 milyon ton hidrojen, 560 milyon ton helyuma dönüşmektedir. Arada ki 4 milyon ton fark karşılığı ısı ve ışık enerjisi halinde uzaya 386.000.000 EJ (Eksa joule) enerji yaydığı tahmin edilmektedir. Bu enerji çeşitli dalga boylarında ışınlar halinde dünyaya ulaşır. Güneşin 1 saniyede ürettiği enerji miktarı, insanlığın şimdiye kadar kullandığı enerji miktarından fazladır. Dünya, güneşten gelen enerjinin sadece milyarda birini alır. Bu enerji 15 dakika depo edilebilse toplam dünya nüfusunun yıllık enerji ihtiyacı karşılanırç Atmosfere gelen güneş radyasyonunun yaklaşık %17,5’i atmosferi ısıtmak için harcanır. Yaklaşık %35’i bulutlardan ve yerden yansıyarak tekrar uzaya döner. Güneşten gelen radyasyonun tümü 100 birim kabul edersek atmosferi ısıtmak için harcanan ve yansıyarak uzaya dönen değerlerin toplamından sonra geriye 47,5 birim kalır ki bu miktar yeryüzüne düşmekte ve burada ısıya dönüşmektedir. Yeryüzüne gelen ortalama güneş ışınımı değeri mevsim ve enleme bağlı olarak yaklaşık 300-1000 W/m2‘dir.
Dünyanın yörüngesi üzerinde, uzayda, birim alana ulaşan Güneş ışınları, Güneş’e dik bir yüzey üzerinde ölçüldükleri zaman 1,366 W/m2’dir. Bu değer Güneş enerjisi sabiti olarak da anılır. Gezegen atmosfer bu enerjinin %6’sını yansıtır, %16’sını da sönümler ve böylece deniz seviyesinde ulaşılabilen en yüksek Güneş enerjisi 1,020 W/m2’dir. Bulutlar gelen ışımayı, yansıtma suretiyle yaklaşık %20, sönümleme suretiyle de yaklaşık %16 azaltırlar. Örneğin Kuzey Amerika’ya ulaşan Güneş enerjisi 125 ile 375 W/m2 arasında değişirken, günlük elde edilebilen enerji miktarı, 3 ila 9 kWh/m2 (kilowatt.saat/metrekare) arasında değişmektedir. Bu değer, elde edilebilecek mümkün en yüksek değer olup, Güneş enerjisi teknolojisinin sağlayacağı en yüksek değer anlamına gelmez. Örneğin, PV panelleri (fotovoltaik panel), bugün için yaklaşık %15’lik bir verime sahiptirler. Bu nedenle, aynı bölgede bir Güneş paneli, 19 ile 56 W/m2 ya da günlük 0.45-1.35 kWh/m2 enerji sağlayacaktır. Bugünkü %8 verime dayalı teknoloji ile dahi, işaretli bölgelere yerleştirilecek Güneş panelleri, bugün fosil yakıtlar, hidroelektrik vb kaynaklara dayalı tüm santrallerin ürettiği elektrik enerjisinden biraz daha fazlasını üretebilecektir.
Küresel ısınma, atmosferin Dünya yüzeyine yakın kısımlarında ortalama dünya sıcaklığının doğal olarak ya da insan etkisiyle artması olarak tanımlanır. Küresel ısınmayı daha ayrıntılı bir şekilde belirtecek olur isek; Dünya’nın yüzeyi Güneş’ten gelen ışınlar tarafından ısıtılmaktadır. Dünya bu ışınları tekrar atmosfere yansıtmaktadır. Fakat bazı ışınlar su buharı, karbondioksit, metan vb. Gazlar tarafından dünyanın üzerinde oluşturulan doğal bir örtü tarafından tutulur. Bu durum da Dünya’nın ısınmasına neden olur.
Küresel ısınma yaklaşık elli yıldır ölçülebilir duruma gelmiş ve önem kazanmıştır. Şekil de görüldüğü gibi, Dünya’nın atmosfere yakın yüzeyinin ortalama sıcaklığı 20. yüzyılda 0.6 (± 0.2) °C artmıştır. İklim değişimi üzerindeki yaygın bilimsel görüş, “son 50 yılda sıcaklık artışının insan hayatı üzerinde fark edilebilir etkiler oluşturduğu” yönündedir. Son yüzyılda yağış düzeyinde de değişmeler olduğu gözlenmiştir. Yağışlar, kuzey yarımkürenin orta ve yüksek bölgelerinde %5-10 arasında artarken, subtropikal karaların önemli bir bölümünde yaklaşık %3 oranında azalmıştır.
Dünyada yaşamın başladığı dönemden günümüze kadar ortalama yüzey sıcaklığının 3 °C arttığı hesaplanmakta, bu artışın zamana bağlı olarak en yüksek hızını son yarım yüzyıl içinde aldığı belirtilmektedir. Yaklaşık 1 °C’lik daha artış, kutuplardaki buzulların erimesi ve iklim değişiklikleri gibi etkiler oluşturacak dünyadaki canlı yaşamı için önemli sorunlar ortaya çıkaracaktır.
İklim ile ilgili yapılan çalışmalar, küresel ortalama sıcaklığın önümüzdeki yüzyılda 1,4 ile 5,8 °C arasında artacağını belirtmektedir. Sıcaklık değerlerindeki artışın su döngüsünde değişmelere, kutup bölgelerinde bulunan buzulların erimesine, buzulların erimesinin doğal sonucu olarak deniz seviyelerinin yükselmesine, şiddetli fırtınalara, kuraklık ve çölleşme gibi etkilere sebep olarak canlı yaşamını doğrudan ve dolaylı olarak etkileyeceği ifade edilmektedir. Çevre ve Orman Bakanlığı’nın yaptığı bir çalışmaya göre, insanların çeşitli aktivitelerinin küresel ısınmaya katkısında, enerji kullanımının %49, sanayinin %24, ormanların yakılması ve tahribinin %14, tarım aktivitelerinin payı ise %13 olarak tespit edilmiştir. Aynı konuda yapılan diğer araştırmalarda da insanların enerji
kullanımının küresel ısınmaya etkisi en yüksek oranda bulunmuştur. Dünya küresel sıcaklığındaki artış, iki nedene dayanmaktadır. Birinci neden, enerji tüketiminin doğrudan etkisidir. İkinci neden ise fosil yakıtlardan enerji üretmek için gerçekleştirilen yanma olayı sonucu ortaya karbondioksit (CO2) gazı çıkmasıdır. Atmosfere karışan karbondioksit gazı küresel ısınmaya neden olmaktadır. Fosil yakıtların yanması sonucu ortaya çıkan karbondioksit gazının atmosferdeki yoğunluğu, şimdilik normale göre 1,3 kat artmış bulunmaktadır. İnsanlığın önündeki en büyük çevre sorunu, atmosferdeki sera etkisine neden olan karbondioksitin ısı tuzağı oluşturmasından ve artan yoğunluğu ile etkisinin giderek artmasından kaynaklanmaktadır.
Yazının tamamına ulaşmak için
DN 19 – Güneş Enerjisi
Etiketleraraştırma enerji güneş nesil Yeni
Önceki ABD – TÜRKİYE İLİŞKİLERİNDE BİR BAŞKA DÖNEMEÇ
Sonraki UGSAM Haftalık Uluslararası Organizasyon Bülteni 28 Ekim- 3 Kasım
2018 afrika Akdeniz amerika analiz arabistan arakan araştırma asya Avrupa aylık bir bölge bülten bülteni dünya ekim enerji enstitü eylül haber islam IŞID kasım KKTC Kıbrıs merkez merkezi müslüman organizasyon ortadoğu petrol rapor senaryo sudan suriye suudi suudiarabistan Türkiye uluslararası yemen Yeni yenibirdünya çin örgüt | allenai/c4/00336/36638 | 2018-11-15T08:15:41 | http://www.ugsam.com/?p=460 | allenai/c4 | s3://tokenize-bucket20241130064257132900000001
/tokenize-dir-1024/data_input/output/00336.jsonl.gz |
Türk dünyası, YDÜ’de buluştu
Türk Dünyası’nı temsilen 10 ülkeden 16 ressamın katılımıyla gerçekleşen YDÜ & TÜRKSOY Ressamlar Sergisi, YDÜ’de açıldı. Cumhurbaşkanı Akıncı “Bu üniversiteye her geldiğimizde ayrı bir heyecan duyuyoruz” dedi
26 Mayıs 2018 Cumartesi 10:26 0 A + A - Yazdır
Yakın Doğu Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi ve Uluslararası Türk Kültürü Teşkilatı TÜRKSOY işbirliğinde düzenlenen, Yakın Doğu Üniversitesi & TÜRKSOY Ressamlar Sergisi, Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı'nın katılımıyla Yakın Doğu Üniversitesi Hastanesi Sergi Salonunda açıldı.
Türk Dünyası’nı temsilen 10 ülkeden 16 ressamın katılımıyla gerçekleşen sanat buluşmasının açılış konuşmasını YDÜ Rektörü Prof. Dr. Ümit Hassan yaptı.
Hassan şöyle dedi:
“TÜRKSOY Genel Sekreterimizle Kurucu Rektör Dr. Suat İ. Günsel’in birlikte ivme kazandırdığı bu muazzam birleşme tabi istikbalde daha da büyük günlere aday olacak. YDÜ Müzesinin uluslararası kimliği itibari ile büyük günlere gebe olacaktır. Uluslararası sözünü, yüksek mertebelere taşımak için söylemiyorum. Gerçekten o niteliğe ulaşacak. Zaten bu gelişme sadece bize özgü birşey değil, TÜRKSOY’umuzun ve tabi yönetim heyetlerinin yeni perspektifler katarak uluslararası kelimesine kavramına vurgu yaptıklarını biliyoruz. Değerli sanatkarlar, ressamlar her ne resmetmiş olursanız olunuz sizlerin birikim ve ustalığınızdan geleceğin de nasıl olduğunuzu biliyoruz.”Dedi.
Prof. Dr. Hassan şöyle devam etti; “Asıl hedef olan müzemizde yer almanızla müzemizin niteliğini yükseltmeniz gerçekleşmiş olacaktır. Şimdi böyle gelecekte de istikbalde de böyle olmalıdır. İleride üreteceğiniz eserlerle yeni boyutlara ulaşmış olacağız. Böylece YDÜ sarıp sarmalanacak TÜRKSOY’la beraberliği daha da büyüyecektir. Şunu önemle kaydetmek isterim ki Kıbrıs Türk Ressamlarının olağanüstü estetik güzellikte resimleri sayesinde bugüne ulaşıyoruz.”
TÜRKSOY Genel Sekreteri Prof. Dr. Düsen Kaseinov ise konuşmasında; “Yakın Doğu Üniversitesi ile uzun yıllara dayanan işbirliğimizle yine güzel bir etkinliğe imza attık. Üniversitenin kültür ve sanata vermiş olduğu yüksek değerin sonucu olarak yapılması planlanan Güzel Sanatlar Müzesine, TÜKSOY olarak önemli bir katkı sağlamak istedik. Bunun için Uluslararası Türk Kültürü Teşkilatı (TÜRKSOY)’un 20 yıllık deneyimi olan TÜRKSOY ressamlar buluşmasına katılan en yetenekli sanatçılarımızın bu etkinlikte yer almalarını sağladık” diye konuştu.
Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı ise; “Bir güzel etkinlikte daha sizlerle birlikte olmanın mutluluğunu yaşıyorum. 10 ülkeden sanatçı arkadaşlarımızın eserlerini hep birlikte izleyeceğiz. Kültür ve sanat sınır tanımaz gücü ile bizi yeniden birleştiriyor. Gönül arzu eder ki KKTC’nin hiç bir sınırı olmasın. Ne spor, ne siyaset, ne sanat. Ama gelin görün ki hayatın gerçeği bu değil. Kıbrıslı Türk olarak bir çok alanda ambargo ile karşı karşıyayız.” ifadelerine yer verdi.
Cumhurbaşkanı Akıncı; “ Bunu aşabildiğimiz tek yer sanat. Çünkü sanatın ve kültürün evrensel bir dili var. Salona girer girmez ilk bakışta çok güzel eserlerin olduğunu görüyoruz. Bu sergilenen eserler bizim onları görmemizi bekliyor. Bu nedenle uzun söze gerek yok diye düşünüyorum. Bütün sanatçı kardeşlerimizi tebrik ediyorum. Yakın Doğu Üniversitesi'nin Kurucu Rektör ve Rektörüne yine güzel bir olaya imza attıkları için teşekkür ediyorum. Bu üniversiteye her geldiğimizde ayrı bir heyecan duyuyoruz. Ayrıca müjdelenen sanat müzesinin de şimdiden üniversiteye ve KKTC’ye hayırlı olsun diyorum.” diyerek sözlerini sonlandırdı.
Konuşmaların ardından YDÜ Kurucu Rektörü Dr. Suat Günsel Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı'ya ve TÜRKSOY Genel Sekreteri Prof. Dr. Düsen Kaseinov'a günün anlam ve önemine binaen birer plaket takdim etti. Daha sonra TÜRKSOY Genel Sekreteri Prof. Dr. Düsen Kaseinov'da Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı’ya TÜRKSOY ve KKTC isimli bir kitap takdim etti.
Daha sonra sergide eserleri sergilenen ressamlara sırasıyla plaketleri takdim edildi.
Plaket takdiminin ardından Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı, TÜRKSOY Genel Sekreteri Prof. Dr. Düsen Kaseinov, Kurucu Rektör Dr. Suat Günsel ve diğer konuklarla birlikte serginin açılışı yapıldı.
Sergi, Yakın Doğu Üniversitesi Atatürk Eğitim Fakültesi Müzik Öğretmenliği Bölümü Öğretim Elemanı İlyas Abdullin’nin verdiği keman dinletisi ile devam etti.Sergi, TÜRKSOY Genel Sekreteri Prof. Dr. Düsen Kaseinov ve Ressamlara Kıbrıs'a özgü Lefkara İşiyle birlikte çeşitli hediyelerin takdimiyle son buldu. | allenai/c4/00319/75376 | 2018-09-26T04:23:21 | http://www.halkinsesikibris.com/kultur-sanat/turk-dunyasi-ydude-bulustu-h96508.html | allenai/c4 | s3://tokenize-bucket20241130064257132900000001
/tokenize-dir-1024/data_input/output/00319.jsonl.gz |
TÜRKİYE’DE SİYASET SAHNESİ – Prof. Dr. Ahmet SALTIK
Yalnızca bizde değil, hemen tüm demokratik Ülkelerde Siyasal Partileri ideolojik bir çizgi üzerinde tesbih taneleri gibi yan yana dizmek alışkanlığı vardır… Aşırı Sağ, Sağ, Ortanın Sağı, Orta (neyse?) Ortanın Solu, Sol ve Aşırı sol diye…. sanki “Renk spektrumu” mübarek..
Bu tek boyutlu skalada (eşelde) her Parti göreceli olarak solundaki Parti tarafından “Sağcı” sağındaki Parti tarafından da “solcu” olarak algılanır… ki bu çok basit, ama bir o kadar da kafa karıştırıcıdır. Aynı cenahta birbirine çok yakın iki Parti başka bir konuda birbirinden fersah fersah farklıdır. Öyleyse Siyasal Partileri bir Çizgi üzerine dizmek hiç de mantıklı değildir.
Siyasal Partilerin varlık nedenleri ve misyonları her şeyden önce Devleti yönetmektir;
yani Devletten beklenen işlevleri yerine getirmek iddiasındadırlar. Devletin 3 temel görevi ise,
Yurt içinde Vatandaşların (Milletin)
1-Özgürlük, 2-Güvenlik ve 3-Gönencini sağlamaktır.
Dolayısıyla Devleti Yönetmek iddiasıyla ortaya çıkan Siyasal Partileri tek boyutlu değil,
3 boyutlu ideoloji uzayında konumlamak, kıyaslamak en doğrusudur.
Ben şimdilik Gönenç (ekonomi) boyutunu erteleyerek, salt 2 boyutlu siyasal düzlem üzerinde Partilerimizi kabaca konumlandırmak istiyorum.. Özgürlük Boyutunda “Laiklik“, Güvenlik Boyutunda da “Ulus Devlet” Aydınlık Çağda erişilen en uç noktalardır… Bu değerlerin sıfır olduğu noktada (eksenlerin kesim noktası) Orta Çağ toplumlarının yaşam modeli (Despotizm, Feodalizm, Şeriat) vardır..
Mustafa Kemal‘in “Bilimin rehberliğindeki Ulus Devlet anlayışı” ile 1923 te kurduğu Türkiye Cumhuriyeti bu Çağdaş değerleri benimsemiş bir Devlettir ve ilk kurulan siyasal Parti CHP de bu değerlerin kesim noktası koordinatta yer almıştır… Oy alabilmek, Seçim kazanmak uğruna CHP bu değerlerden (Laiklik ve Ulus Devlet) zamanla ödün vermek durumunda kalmışsa da, yine bu köşeye en yakın Parti konumundadır… (Keşke çok Partili Siyasal Yaşama geçildiğinde, “Altı Ok” amblemi TBMM Bayrağı olarak belirlense ve O milli Çatı altındaki tüm Partilerin tartışılmaz ortak değerleri haline gelebilseydi!)
Bugün için TBMM’de temsil edilen Partilerin bu 2 boyutlu siyasal alan üstündeki konumlanmalarına baktığımızda, “AKP+MHP+BBP grubu” nu sınırlayan çizginin öte yanında İYİP, CHP ve HDP’yi görüyoruz. Partilerin Oy potansiyelini gerçekçi bir değerlendirmeyle göz önüne aldığımızda, bu 2 blok arasındaki Oy farkının en çok %2 kadar olabileceğini söyleyebiliriz.
HDP her ne kadar Laiklik ortak Paydasında CHP ile bir araya gelebilse de “Ulus Devlet” anlayışında o denli bir örtüşümün olmadığı görülüyor. İYİP ve CHP arasında da elbette farklılıklar olabilecektir; İYİP ve HDP arasında da aşılması zor, ama olanaksız olmayan ideolojik farklılıklardan söz edebiliriz; Bakalım bu Üçlü Akıl; İzan, Feraset, Zeka, Mantık, Yurt Sevgisi, Tevazu, gösterebilecekler ve
“Amacımız iktidar olmaksa, farklılıklarımız teferruattır..” diyebilecekler mi?
Muhalefet için tartışmasız TEK ÇÖZÜM var;
İYİP+CHP+HDP ittifakı !
Eğer bu ittifak gerçekleşmezse, seçimi “AKP+MHP+BBP ittifak Grubu” nun alacağına kesin gözüyle bakabiliriz?
Bu böyle biline, çare buluna ! æ
Yayın tarihi 21 Nisan 2018 Yazar Ahmet SALTIKKategoriler Yurttaş SaltıkEtiketler Ali ERcan, Mustafa Kemal'in "Bilimin rehberliğindeki Ulus Devlet anlayışı", TÜRKİYE'DE SİYASET SAHNESİ
Önceki Önceki yazı: TTB’nin aşı konusunda hazırladığı yasa değişikliği önerisi TBMM’ye sunuldu
Sonraki Sonraki yazı: AKP İLE ABD ARASINDA GÜLEN PAZARLIĞI MI? | allenai/c4/00331/47216 | 2019-03-22T10:35:58 | http://ahmetsaltik.net/2018/04/21/turkiyede-siyaset-sahnesi/ | allenai/c4 | s3://tokenize-bucket20241130064257132900000001
/tokenize-dir-1024/data_input/output/00331.jsonl.gz |
ANA SAYFA > Yazarlar > Sevgi Molva > Biz; Her birimiz İzmir’iz
08 Mart 2019, Cuma 13:02
Demokrasi, özgürlük, hoşgörü kenti İZMİR’imizde, birlikte yaşamak, kardeşçe paylaşmak, şehri, daha yaşanası, daha huzurlu, daha zengin, daha yeşil yapabilmek, genç-yaşlı, büyük-küçük herkesi mutlu etmek, şehrimizin, Akdeniz, Anadolu ve Balkan kökleriyle bağlarını güçlendirerek refahı arttırabilmek için yola çıktı değerli Büyükşehir Belediye Başkan adayımız Tunç Soyer.
Keyfi de sorumluluğu da çok büyük bu yolun. Adını telaffuz edemedik önceleri, “vizyon ve başkan” dedik yazılarımızda ama hep onu tanımladık. İlk dileğimiz oldu, çok keyifliyiz. İçimizde bir heyecan, yürekte bir kıpırtı, bin bir umut şimdi.
Sayın Soyer; “İzmirlilerle birlikte düşüneceğiz, hayallerimizi birlikte gerçekleştireceğiz” diyor ve büyük bir gönüllü ordusu ile çalışmalarını sürdürüyor. Kardeşlik ve barış olmadan, ne adalet ne kalkınma mümkün değil, demokrasi her şeyden daha önemli hiç kimseyi ayırt etmeden biz birlikte yürüyeceğiz, enerjimizi yeni bir hayat inşa etmek için harekete geçireceğiz, diyor. Pek çok da projesi var.
SOSYAL PROJELER: Kadın kooperatiflerinin kuruluşunu ve gelişimini teşvik edecek. Halk Gıda Kooperatifini kuracak. Hem üretici, hem esnaf, hem de tüketici kazanacak. Kooperatifleri e-ticaret ile ülkeye ve dünyaya açacak. Halk Süt, Halk Taşıt uygulaması başlatacak.
DEMOKRASİ: Meslek odaları, sivil toplum dernekleri, hemşehri dernekleri, ilçe belediyeleri ve bölge halkı ile birlikte kararlar alacak. Merkezi hükümet ile “İzmir Vizyon Ortaklığı” kuracak. Çocuk, genç, kadın, engelli meclisleri oluşturup, karar ve önerilerini öncelikle onlarla ele alıp hayata geçirmeye çalışacak. Kurum içi iletişimi mükemmel hale getirecek. Çalışanların temel gücümüz olarak işlerimizin sahibi, denetleyicisi ve kendi oturduğu mahallesindeki gözlemcisi olmasını sağlayacak. İzmirlilerin öncelik ve tercihlerini karar alma süreçlerine dahil edecek.
KENTİN PLANLANMASI: İzmir’i yerinde adil ve uzlaşıyla dönüştürmeye devam edecek. Tüm bölge ve ilçelerde sağlıklı, estetik bir yapılaşma gerçekleştirecek.
SÜRDÜRÜLEBİLİR ULAŞIM: 179 km olan raylı sistem 470 km’ye çıkaracak. Buca metro hattının, inşaatına başlayacak. Halkapınar - Otogar metrosunu yapacak. Çiğli’ye tramvayı getirecek. Trafiğin kilitlenmesine neden olan 111 noktada kavşak düzenlemeleri gerçekleştirecek. Ana Transfer Merkezleri’ni insanların ihtiyaçlarını karşılayabilecekleri alanlara dönüştürecek, 3 yeni Ana Transfer Merkezi açacak. İzmir genelindeki 62 bin araçlık otopark kapasitesini 100 bin araca çıkaracak. Üç kritik noktada trafiği yer altına alarak yaşayan meydanlar yaratacak. Bisiklet ve yaya ulaşımını geliştirecek. Yeni iskele ve gemilerle deniz ulaşımını 4 kat artıracak. İzmir’den Akdeniz kentlerine denizden ulaşımı sağlayacak.
DOĞA: Tüm doğal yaşam alanlarını itinayla koruyup, Gediz Deltası’nın “UNESCO Dünya Doğa Mirası” ilan edilmesini sağlayacak. Yeşil Altyapı Stratejisi ile yeşil bir İzmir, 2,5 milyon m² yeni yeşil alan yaratacak. Harmandalı’nda başlayan rehabilitasyonu hızla tamamlayıp yeni ve modern bertaraf tesislerini kuracak. Tıbbi Atık Sterilizasyon Merkezini hayata geçirecek. Can dostlarımıza tedavi, aşılama, kısırlaştırma gibi gerekli hizmetleri sunacak.
ALTYAPI: İçme suyu, kanalizasyon ve yağmur suyu yatırımlarına hız kesmeden devam edip, eskiyen altyapıları yenileyecek. 2019 -2024 yılları yollarımızın yenilendiği rekor asfalt yılları olacak.
ENERJİ: Enerji kooperatiflerine destek verecek. Belediyenin tüm yapı ve tesislerinde güneş enerjisi kullanımına öncelik verecek. Ticari taksiler ve minibüslerin kademeli olarak elektrikli / hibrit araçlara dönüşmesini sağlayacak.
ÇOCUK VE GENÇLİK: İzmir Kültür ve Ekolojik Çocuk Aktivite Merkezleri kuracak. Çocuk Belediyesi ve Gençlik Meclisi’ni hayata geçirecek. Öğrenci yurtları açacak, girişim ve iş geliştirme merkezlerinin sayısını artıracak. Teknoloji ve iletişim üsleri kuracak.
SPOR: Uluslararası spor organizasyonlarına ev sahipliği yaparak, spor altyapısını geliştirecek. Amatör Spor Kulüplerini destekleyecek. Kentin her bölgesindeki çocuklarımızı mutlaka sporla buluşturacak çözümler üretecek.
KÜLTÜR - SANAT: İzmir’i sinema sektörü için çekim merkezi haline getirecek. Kültürpark’a kültürünü geri verecek. Kültürpark; festivallerle yılın 12 ayında sanatseverlerin buluşma noktası olacak. İzmir’i tasarım kenti yapacak. Şehir Tiyatrosu’nu kuracak. Elektrik Fabrikasını kente kazandırıp bir kültür vahası olarak konumlandıracak.
DÜNYA KENTİ İZMİR: Fuar İzmir’in hemen yanına büyük bir Kongre Merkezi inşa edecek. Kemeraltı’na UNESCO Dünya Kültür Mirası statüsü kazandıracak. İzmir; EXPO’ya yeniden aday olacak. İzmir’i Avrupa Gençlik Başkenti ve Avrupa Kültür Başkenti, Akdeniz çanağının öncü kenti yapacak. Akdeniz Kentler Yönetim Ağını kuracak.
Projelerin bir özeti böyle…
Şimdi bir karar verelim. Bu güzelliklerin gerçekleşmesi için hepimiz elimizden geldiği kadar gayret edelim ve tüm gücümüzle destek olalım ama önce seçimlerde oy kullanmaya herkesi ikna edelim, rekor oyla kazanalım ve İzmir’den başlayarak inşa edilecek olan bu yeni hayatı tüm Anadolu’ya, Akdeniz’e, Türkiye’mize yayalım. | allenai/c4/00324/59644 | 2019-07-21T10:38:23 | https://www.karsiyakahaber.com/yazarlar/sevgi-molva/biz-her-birimiz-izmiriz/2079 | allenai/c4 | s3://tokenize-bucket20241130064257132900000001
/tokenize-dir-1024/data_input/output/00324.jsonl.gz |
Doğan Sahir: 'Acil önlem alınmalı'
Doğan Sahir, taş ocaklarının denetimsiz şekilde çalıştığını, Beşparmak Dağları’ndaki tahribatın son noktaya ulaştığını belirtti.
Beşparmak Dağları’ndaki tahribatın son noktaya ulaştığını ve devletin buna seyirci kaldığını savunan Yeşil Barış Hareketi Başkanı Doğan Sahir, Kuzey Kıbrıs’ta genellikle birçok şeyin plansız yapıldığını söyledi.
Sahir, taş ocaklarının da bunlardan sadece bir tanesi olduğunu belirterek, “Bu ocakların kullanımı konusunda hiçbir plan yapılmadı. Böylelikle orada başıboş çalışma başlamış oldu. Hala daha düzene oturmuş değil” dedi.
Diyalog gazetesinin dün gündeme getirdiği Beşparmak Dağları’ndaki tahribat vatandaşların yanı sıra çevre örgütlerinin de tepkisini çekti.
Konu ile ilgili olarak Diyalog’a açıklama yapan Yeşil Barış Hareketi Başkanı Doğan Sahir, söz konusu durumun yeni olmadığını devletin bu duruma artık köklü bir çözüm bulması gerektiğine işaret etti.
“Hala düzene oturmuş değil”
KKTC’de daha önce inşaat malzemelerinde ham madde olarak dere yataklarından alınan kum ve çakılların kullanıldığı bilgisini veren Sahir şöyle dedi: “Güzelyurt bölgesinden alınan kum- çakıl malzemeler çok önceden alınması tehditkâr olduğu saptanmış denizin tuzluluğunun yeraltı sularını etkilediği raporlanmıştı. 1974’te onaylanmıştı söz konusu durum. Biz bu tarihten sonra bu rapor yokmuş gibi devam ettik. Ta ki kilometrelerce deniz kıyıya nüfus edip bahçeler kuruyana kadar. Ondan sonra bugüne kadar hiç düşünmediğimiz bir fikirle dağlara hücum edercesine bu malzemelerin temin edilebilmesi için taş ocakları kurdurduk. Hiçbir plan yapılmadı. Ne kaynak ne görsellik açısından ne miktar ne de diğer araştırmalar hususunda… Böylelikle orada başıboş başladı çalışmalar, hala daha düzene oturmuş değil.
“Nerede ne kadar kullanmamız gerektiğini bilmiyoruz”
Biz ülkemizde ne malzeme istediğimizi ne kadar malzemeyi nereden kullanmamız gerektiğini hala daha ortaya koymuş değiliz. Oysaki özellikle adalarda bu tür kaynaklar ki 1,5 milyon ile 3 milyon Euro arasında bu dağları göz bebeği gibi koruması gerekir insanların ve ya yöneticilerin… Ancak bunu hiç kale almadan bunları uydurduk. Hatta politikasızlık nedeniyle bunların satışını da teşvik ettik.
“İhtiyaç fazlası yol yapılıyor…”
Bir başka yanlışlık da ülkemizde plan yapılmadan gereğinin çok çok üzerinde yollar yapılmaktadır. İhtiyacın ötesinde… Oysa var olan yolların iyileştirilmesi bize yetecekken hiç olmayan yerlerde hiç olmayan arazilerde yollar yapılıyor.
İsteyen istediği araziye uçurumun önüne derenin kenarına inşaat yapabiliyor. Bunun ihtiyaç olarak da çok miktarda istinat duvarları inşaatı gerekiyor. Bunlar binanın kendi maliyetinden daha yüksek maliyetlere sebep olacak ve daha çok malzeme tüketimine gidilmesine neden olmaktadır. Her yere imar veriliyor. İnşaat malzemeleri olarak değişik alternatifler varken biz hala daha taşın kullanımını teşvik etmekte ve onun üzerine temel kurmaya çalışmaktayız. Daha çok bir sürü neden var. Bunları politikasızlık ve plansızlık diye özetlemek gerekir. İleriye bakışın olmadığını söyleyebileceğimiz sorunlar nedeniyle bunlar bu hale geliyor.” | allenai/c4/00309/40485 | 2017-10-22T23:11:26 | https://www.gundemkibris.com/mansetler/dogan-sahir-acil-onlem-alinmali-h111486.html | allenai/c4 | s3://tokenize-bucket20241130064257132900000001
/tokenize-dir-1024/data_input/output/00309.jsonl.gz |
Günbegün Adım Adım Çürüyorsun Ey Toplum! / Güncel / Milliyet Blog
“Aynı evrende yaşamamalı cellâtlar ve çocuklar. Ya ölmeli cellâtlar ya da hiç doğmamalı çocuklar.” Ernesto Che Guevara
Yazmak istiyor ama yazma konumu düşünmek istemediğim için elimi uzatıp uzatıp çekiyor, oturup oturup kalkıyorum.
Ağzı kapatıldığı için kendi çığlığının basıncından kulak zarı patlayan 3 yaşındaki o minicik yavrunun atamadığı her çığlık kulaklarımda çınlıyor, soluğumu kesiyor, kanımı donduruyor!
Türkiye Psikiyatri Derneği’nin Ekim 2017’de yaptığı araştırmaya göre, ülkemizde istismara uğramış çocuk oranı yüzde 33! Bu rakam her 3 çocuktan 1'i demektir.
‘Her üç çocuktan biri cinsel istismara uğruyor’ ne demek farkında mısınız??
Çocuk istismarında Güney Afrika ve Bangladeş’in ardından dünyada 3. sıradayız!
Biz sokaklarda büyüyen çocuklardık... Konu komşu tüm mahalleli ailemiz sayılır, korur bizi, gözetirdi…
Şimdi böyle nasıl insanlar olduk! Masum, bize muhtaç her canlıya zarar verir hale geldik!
Kadın öldürmediğimiz gün kalmadı!
Canlı-cansız, insan-hayvan, yaşlı-çocuk bırakmadık sapıklık yapmadığımız!
Kadına ve çocuğa şiddet, taciz, tecavüz olayları artık haberlerde daha çok yer alıyor diye artmış gibi görünmüyor, kendinizi kandırmayın!
yarım kaldı indirimi,
eski sevgili indirimi ,
saygın tutum indirimi,
ruh sağlığı bozulmadı indirimi,
bakire değildi indirimi,
cilve yaptı indirimi,
kıyafeti tahrik etti indirimi,
babasını kamuoyuna mahcup etti indirimi,
rızası vardı indirimi,
mahkemeye giderken takım elbise giydi/iyi hal indirimi !
gibi dehşet verici adaletiniz yüzünden arttı!
Kadına oldum olası yönetilip yönlendirilmesi gereken bir varlık gibi bakan, kadınların aklını ve hatta imanını eksik bilen, onun varlığını bile tehlike ve öfke nedeni gören, mümkün olduğunca evde tutma, toplumdan soyutlama ihtiyacı içindeki bağnaz, hastalıklı zihniyetiniz yüzünden, her alanda erkek egemen sisteminizden dolayı arttı!
Kadına tecavüze kılıfınız hazırdı! Şimdi ne diyeceksiniz? Çocuk mu tahrik etti, o mu istedi? Çocuk mu gece sokaklardaydı, mini eteği mi vardı, cilve mi yaptı??
Peki nasıl bir sonuca bağlayacaksınız?
3 yaşındaki, 4,5 yaşındaki çocukları kendine tecavüz eden öz babası/amcası/abisiyle evlendirecek misiniz?!
Sürekli susan, olayları yalnızca izleyen, her şeyin çözümünü zamana bırakan bir millet olduk!
Her kademen, kurumun, kuruluşun, tabakan, sınıfınla çürüyor, çürütülüyorsun!!
Bu duruma ALIŞMA, ALIŞTIRMA!
Dindar nesil (!) için çalışılırken iğrenç, sapkın, insanlık dışı davranışların; sapık, hasta ruhlu insanların sayısı git gide artıyor.
Bir şeylerin ters teptiği ortada da nerede yanlış yaptığımızın ayırdında mısınız acaba sayın devlet büyüklerimiz?
Biz biliyor biliyoruz da… Tecavüzcüye, çocuk istismarcısına gerek görmediği müebbeti eline silah değil kalem almış bir kadına hak görecek kadar ERKEK bir ülkede her şeyi yazamıyoruz işte…
Filiz Alev, Abbas Oğuz, Cemile Torun ve 1 diğer kişi bu blog'u önerdi.
“Kirlettikten sonra bir de öldürülüyor çoğu kez. O şekil bırakılsa. Panik diyorlar bilim adamları. Korkudan yapıyormuşsunuz. Konuşulamayan, sözlerin insanın boğazında düğümlenip kaldığı bir durum. Toprakla hemen üzerini örtüyorlar zaten. Biliyor musun sayın katil, çocuğa tecavüz ettikten sonra öldürmekle aslında iyi yapıyormuşsunuz. Çocuk için de ailesi için de en iyisi buymuş. Bunu da konuşmalıyız seninle. Biliyorum, olay konuşmaya pek müsait değil. Ama böyle çok sayıda çocuğumuzun hayatı gidiyor. Gerekmiyorsa öldürmeyin, diyeceğim. Varsın kirletilmiş olsunlar. Biz onları gözyaşlarımızla temizleriz” (Cellatların son günü adlı yazımdan)
Hayasızlığın hüküm sürdüğü zamanın kaygı ve huzursuzlukları aşılmalı mutlaka.İnsan alnındaki bu lekelerin silinmesi için gerekirse böylesi suçlara iğdam getirilmeli ve kendini çürümeye terkeden insanlığın vurdumduymazlığı bu aşağılık duygusundan kurtarılmalıdır...Duyarlılığınız için çok sağolun.Selam ve saygılarımla.
Bilmukabele Abbas Bey... En ağır cezalar geçiyor insanın içinden bunlar için, haklı olarak... Ama en ağırını idamı bırakın normal bir ceza da verseler yine biraz rahatlatacak belki toplumun kafası, vicdanı olmasa da... 23.05.2018 21:35
Türkiye'de her 2 çocuktan biri aile içinde şiddet görüyor ve bilimsel tespitlere göre çocukların % 54'ü anneleri ve % 46'sı babaları tarafından dayakla terbiye ediliyor. Başka bir bilimsel araştırmaya göre de küçük yaşta şiddete maruz kalan çocuklar büyüdüklerinde de şiddete meyilli oluyorlar. Hal böyleyken, yani eğitim çağında şiddet ekenlerin % 54'ü anneler iken sizin ERKEK bir ülkeden bahsetmenizi son derece yanlı buluyorum. Başka bir araştırmaya göre de 2016 yılında ülkemizde 2.056 kişi cinayete kurban gitmiş ve bunların 397'si kadın, geri kalanı ise ERKEK. Kısacası her öldürülen bir kadına karşılık dört ERKEK öldürülmüş. Evet ülkede büyük bir şiddet sorunu var ama bu sorun cinsiyet ayrımı yapıldığı müddetçe çözülemeyecek. Şiddet tohumları daha aile eğitimi sürecinde ANNE ve BABA'lar tarafından ortaklaşa ekiliyor. Bence bu sorun cinsiyet ayrımı yaparak değil objektif bir şekilde incelenmelidir. Selamlar
Selamlar, Sayın Matilla,( adını bile yazma cesareti gösteremeyen) sayın ERKEK arkadaş... 1.Bir çocuğun eğitiminde, evdeki sorumluluğunda anne ile babayı nasıl bir tutarsınız?! Annenin çocuk üzerindeki emeği ile babanınki aynı oranda mı sizce? Anne gece gündüz çocuğu ile ilgi halindeyken babanın çocukla geçirdiği zaman sizce ne kadardır? Akşamdan akşama! Bir saat? İki saat? Annenin çocukla geçirdiği zaman % 80 ise erkeğinki en çok en çok %20'dir? Şimdi oransal bir karşılaştırma yapın isterseniz? Bu kadar sınırlı zamanda bile çocuğa %46 şiddet göstermişler!!! Olaya düz mantık bakmanızdan da ERKEK olduğunuzu anlamakta güçlük çekmiyor insan. 2. Annenin eşinden gördüğü şiddeti çocuğa yansıtma olasılığını da hiç düşünmek istemiyorsunuz, yine belli ki ERKEK olmanız dolayısıyla... 3.Cinayete kurban giden erkek ile kadınların sayılarını vermişsiniz... "bakın biz daha çok öldürülmüşüz" diyorsunuz... Ama yine şurayı atlıyorsunuz: Bu kadınları da erkekleri de öldürenler ne yazık ki %99 ERKEK! 22.02.2018 22:01
Benim oğlum henüz 18 yaşında ve ben hergün onun geleceğini ilmek ilmek ellerimle işliyorum..Bu olayı duyduğu okuduğu gün sabaha kadar kâbuslar gördü uyuyamadi düşünün nasıl etkilendiğini..El kadar bebeklerin geleceği yok edilirken ben ogluma nasıl bir gelecekten bahsedebilirim..Ikna olur mu sizce ? en sinir bozucu olan da sapığin can güvenliği için hangi cezaevinde olacağı bile söylenmiyor haberleri..Ya küçücük bebeklerin can güvenliğini kim koruyacak..O sapiklar naklen canlı yayın yapilarak asılmalı ki herkesin yüreğine biraz olsun su serpilsin..Biraz olsun caydırıcılık olsun..Selamlar..
Kesinlikle haklısınız... Teşekkürler ilgi ve yorumunuz için Selda Hanım. 02.06.2018 1:29
Kendi Var Adı Yok
Yıllar geçti Duygu Asena Kadının Adı Yok dediğinden beri, cismi var, ismi yok pek çok kadının, Duygu Asena “Kadının adı yok!” adlı kitabını yazdığında olduğum yaşımda çocuklarım var şimdi,.. 17 Şubat 2018 - 23:44
Kartal belediyesi ve Maltepe Üniversitesi ortak çabasıyla Hasan Ali Yücel Kültür Merkezinde üniversiteler arası tiyatro festivali düzenlendi. (28 Nisan 2018 Cumartesi 13 Mayıs 2018 Pazar).. 23 Mayıs 2018 - 14:23
Kime ve Neye Göre?
İyi Kötü , hayal gerçek, var yok, yoksul varsıl, mutlu mutsuz, umutlu umutsuz, cahil alim, ilk son, deniz kara diye sürüp giden zıt anlamlı sözcüklerden sadece biri cesaret ve esaret!.. Peki nerde.. 15 Mayıs 2018 - 02:20
Türkçe Öğretmeni. Eğitim, siyaset, sosyoloji ve güncele ilişkin düşünür, konuşur, yazar... .. | allenai/c4/00316/61123 | 2019-10-17T17:14:50 | http://blog.milliyet.com.tr/gunbegun-adim-adim-curuyorsun-ey-toplum-/Blog/?BlogNo=582138 | allenai/c4 | s3://tokenize-bucket20241130064257132900000001
/tokenize-dir-1024/data_input/output/00316.jsonl.gz |
LOZAN ANTLAŞMASI - Aydan SEVİM - TURAN-SAM : TURAN Stratejik Araştırmalar Merkezi - http://www.turansam.org
LOZAN ANTLAŞMASI - Aydan SEVİM
Tarih: 08.08.2011 > Kaç kez okundu? 2553
Lozan Antlaşması (24 Temmuz 1923); Ulusal Kurtuluş Savaşımı sonucunda, “YURDUN HER KÖŞESİNİ SULAYAN KANLARIN KARŞILIĞI” olarak elde edilen bağımsızlık, egemenlik, özgürlük belgesidir.
Emperyalist güçlerin imzalamak zorunda kaldığı bu antlaşma ile Türkiye Cumhuriyeti Devleti varlığını tüm dünyaya duyurmuştur. Ezilen, sömürülen dünya halklarına da sömürgeciliğin kaçınılmaz bir yazgı olmadığını, o günlerde “Düveli Muazzama” denilen emperyalist güçleri yenerek somut olarak göstermiştir. Bu anlamda dünya tarihinde bağımsızlık ve özgürlük savaşımlarına ivme kazandırmıştır.
Lozan Antlaşması’nın 88. yıldönümünde; emperyalist güçler ve işbirlikçileri, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne ve Türk Ulusu’na yeni Sevr’ler dayatmak üzere harekete geçmişlerdir. Türkiye Cumhuriyeti’nin varlığı ve bağımsızlığı tehlikededir.
Türk Devrimi’nin “eşsiz önderi” M. Kemal Atatürk, Lozan Antlaşması’nı, Söylev’de tarih bilinci çerçevesinde bilimsel yöntemle gerçekçi biçimde değerlendirir:
“Lozan Antlaşması, Türk Ulusu’na karşı yüzyıllardan beri hazırlanmış ve Sevr anlaşmasıyla tamamlandığı sanılmış, büyük bir yok etme eyleminin çökertilişini anlatan belgedir.”
Türk Ulusu’nu “yüzyıllardan beri hazırlanan yok etme eylemi”; Sanayileşme ve Aydınlanma Devrimlerini, Avrupa Devletleri ile eş zamanlı olarak gerçekleştiremeyen Osmanlı Devleti’nin yarı sömürge duruma getirilme süreciyle ivme kazanmıştır.
Osmanlı Devleti; önce İngiltere daha sonra da diğer Avrupa devletleri ile kapitülasyon niteliğinde serbest ticaret ayrıcalıkları sağlayan ve özel haklar tanıyan 1838 Balta Limanı Antlaşmasıyla AÇIK PAZAR durumuna getirilmiştir. Böylece gelişmekte olan sanayisini çökertmiş, yatırım ve üretim yapmayan dışa bağımlı, asalak bir ekonomik model ortaya çıkmıştır.
Kırım Savaşı (1854) sırasında, ekonomik zorlamalar nedeniyle ilk dış borçlanmasını yapmak zorunda kalan Osmanlı Devleti, borçlanma sürecini kesintisiz ve artarak sürdürmek zorunda kalmıştır. Kısa bir süre sonra da, borçlarını ödemek için yeniden borçlanmak gereği doğmuş ve 1875 yılında da iflas ettiğini açıklamıştır.
Rus Çarı’nın 1853 yılında, İngiltere Büyükelçisine “hasta adam” olarak nitelendirdiği Osmanlı Devleti’nin başına, dış borçların ödenmesine karşılık olarak 1881 yılında, kaçınılmaz biçimde getirilen “Duyunu Umumiye belası” ile de yalnız ekonomi de değil, siyasal yönetimde de yabancılar söz sahibi olmuşlardır.
Emperyalist devletlerin masalarında bölüşüm hesapları yapılan Osmanlı Devleti’nin mirası; Birinci Dünya Paylaşım Savaşı’nın ardından, İstanbul hükümetiyle yapılan ve ölüm belgesi demek olan Sevr anlaşmasıyla (10 Ağustos 1920) paylaşılmıştır.
Ankara’daki M. Kemal başkanlığındaki Ulusal Hükümetin hiçbir zaman kabul etmediği bu ölüm belgesi, 3 yılı aşkın bir süre sürdürülen Ulusal Kurtuluş ve Bağımsızlık Savaşı’nın sonunda tarihin çöplüğüne atılmıştır.
Temel ilkeyi Türk Ulusunun onurlu yaşaması olarak gören bunun da bağımsız yaşamakla olanaklı olacağına inanan Atatürk, “Türk’ün onuru ve yetenekleri çok yüksektir. Böyle bir ulus tutsak yaşamaktansa yok olsun daha iyidir. Öyleyse YA BAĞIMSIZLIK YA ÖLÜM!”, diyerek çıkılan kurtuluş yolunda, “Uçurumun kıyısına getirilmiş” parçalanmış, orduları dağıtılmış, yetişmiş insan gücü kalmamış, yoksul, yıkıntı bir ülkeden ulusal egemenliğe dayalı tam bağımsız onurlu, çağdaş bir devlet yaratmıştır.
ABD’nin Kuzey Afrika ve Genişletilmiş Ortadoğu Projesi, Tunus, Libya, Mısır, Suriye ve diğer Ortadoğu ülkelerinde uygulamaya konmuştur. Bu Amerikan projesinin eş başkanlarından birisi olduğunu söyleyen kişi bugün başbakanlık koltuğunda oturmaktadır.
Bu projenin Türkiye ayağı Kürt etnik topluluğu üzerinden açılımlarla yürütülmektedir. Aynı kapsamda mezhep ayrılıkları da etnik farklılıklar gibi öne çıkartılmaktadır. Ülkelerde ayrılıklar körüklenerek iç çatışma çıkarma, kardeşi kardeşe kırdırma hesapları emperyalizmin sömüreceği her ülkede her zaman uyguladığı şaşmaz bir yöntemdir.
İktidar da, kapalı kapılar ardında, cezaevinden terör örgütünü yöneten, 35 bin kişinin katili ile görüşmektedir. Amaç ve pazarlık konusu kamuoyuyla paylaşılmamaktadır. Her ne olursa olsun, “Özerklik, federasyon” adı altında 5 bin yıllık Türk Yurdu’nun bölünmesi konusunda kesinlikle pazarlık yapılamaz. Bu çerçeveye hukuksal zemin sağlayacak “Yeni Anayasa” kabul edilemez.
Esas olarak Meclis’te var olan siyasal yapının hazırlayacağı yeni Anayasa, toplumun gerçek düşüncelerini ve isteklerini yansıtmayacaktır. “Laiklik karşıtı eylemlerin odağı olduğu” Anayasa Mahkemesince saptanan, demokrasiyi hedefine ulaşmak için araç olarak gören iktidar partisinin ve ayrılıkçı terör örgütünü destekleyen bir başka muhalefet partisinin bulunduğu Meclis’in hazırlayacağı yeni Anayasa evrensel hukuk değerlerinden ve demokrasiden uzak olacaktır.
Bir başka tehlike de; Osmanlı padişah ve halifesi özentisi içerisinde olan iktidarın başının, neo-Osmanlıcılık özlemiyle, İslam dünyasını yönlendirme düşleri, Türkiye’yi hiç istenmeyen Ortadoğu bataklığına, savaşlara sürükleyebilecektir.
Böylesine yakın tehlike ve tehditlerin yaşandığı ortamda, Türkiye Cumhuriyeti’ni içerde ve dışarıda koruması Anayasal bir görev olarak kendisine verilen Türk Ordusu, sistemli bir biçimde yıpratılmakta, güçsüzleştirilmekte, yürek ve direnme gücü sarsılmaktadır. Bu kapsamda, Ordunun onurlu subaylarına yönelik kurgulanan komplolar da açığa çıkartılmalıdır.
Demokrasilerde Yasama ve Yürütme ile birlikte üçüncü sacayak olan Yargı, bağımsızlığını ve yansızlığını yitirmiştir. HSYK’nın yapısında yapılan son değişiklik bu olumsuz durumu daha da belirginleştirmiştir. Adalete güven sarsılmıştır. Vicdanlar yaralanmıştır. Tutuklamalar cezaya dönüştürülmüştür. Ucu açık ve uzun süren yargılamalar düşünen kafalarda kuşku yaratmaktadır.
Bunlardan başka ülkemizde ekonomik ve sosyal durumlarda da olumsuzluklar, gerilemeler sürmektedir.
IMF ve Dünya Bankası’nın önerileri doğrultusunda uygulamaya sokulan özelleştirmeler, devleti küçültme operasyonları, Küreselleşen Yeni Dünya Düzeninin dayattığı neoliberal, serbest piyasa düzeni, ülke ekonomisini çökertmiştir. Oysa “ekonomik egemenlik sağlanmadan siyasal egemenlik de sağlanmaz.”
Bu uygulamaların uzantısı olarak işsizlik, açlık artmıştır. Toplumda sosyal güvenceler azaltılmıştır. Sendikasızlaştırma ve taşeronlaştırma sürmektedir. Üretmeyen ekonomik sistem, aşırı tüketimi kızıştırmaktadır. Yatırımlar durmuştur. Dış borçlar tehlikeli biçimde sürekli artmaktadır. Cari açık tehlikeli boyutta fazlalaşmıştır.
Demokrasinin “olmazsa olmaz” koşulu, din, devlet ve toplum işlerini ayıran, devlet düzenini ve toplumsal yaşamı bilime ve akla dayandıran LAİKLİK ilkesi ortadan kaldırılmaktadır. Din siyasete ve ticarete alet edilmektedir. Siyasette, TARİKAT, AŞİRET, TİCARET bağlantıları geçerlidir. Partilerde tek adam yönetimi sürmektedir.
Eğitim ve sağlık gibi sosyal devletin temel görevi olan hizmetlerde özelleştirmeler ve nitelik yitimi yaşanmaktadır.
Kamuoyu yandaş kitle iletişim araçları ve emperyalizmin işbirlikçisi sesyayarları ile yanlış yönlendirilmektedir. Toplumda bilgi kirliliği ile beyin yıkama olgusu, düşünsel ve beyinsel uyuşukluk, algılama bozukluğu yaratılmaktadır.
Bugün yaşanan tüm bu ağır, çok tehlikeli, acıklı durum karşısında, Kurtuluş Savaşı tarihimiz bize çıkış yolunu gösteriyor. 20. Yüzyılın ilk çeyreğinde yok olmanın eşiğinde, yoksunluklar içerisinde, varoluş savaşımı vererek örnek çağdaş bir devlet kuran Türk Ulusu, günümüzde dayatılan yeni Sevr’in planlarını boşa çıkartacak güç ve kararlılığındadır.
“ATATÜRK GİBİ DÜŞÜNEREK”, Onun yolundan giderek, ATATÜRK DEVRİMİNİ ve ilkelerini KUVAYI MİLLİYE ruhuyla yeniden yaşama geçirerek bugünkü sorunlarımızı aşabileceğimize güvenimiz tamdır. Türkiye saptırıldığı ATATÜRK DEVRİMİ rotasından, tarihinin gösterdiği bu doğru yöne yeniden yönelecektir. Bu doğrultuda tüm engeller çiğnenip aşılacaktır.
YURDUMUZU, ULUSUMUZU ÖZÜMÜZDEN ÇOK SEVİYORUZ. | allenai/c4/00328/14342 | 2018-01-19T11:31:58 | http://www.turansam.org/makale.php?id=3301 | allenai/c4 | s3://tokenize-bucket20241130064257132900000001
/tokenize-dir-1024/data_input/output/00328.jsonl.gz |
Çorlu tren katliamı davasında mahkeme heyeti davadan çekildi - Evrensel.net
25 kişinin hayatını kaybettiği Çorlu tren katliamının ilk duruşması Çorlu 1. Ağır Ceza Mahkemesinde görüldü. Dava mahkeme heyetinin çekilme kararı ile başlamadan bitti.
03 Temmuz 2019 09:20
Son Güncellenme Tarihi: 03 Temmuz 2019 14:27
Tekirdağ'ın Çorlu ilçesinde 25 kişinin hayatını kaybettiği, 340 kişinin yaralandığı tren ‘kazasına’ ilişkin “Taksirle ölüme ve yaralanmaya neden olma” suçundan haklarında kamu davası açılan 4 TCDD görevlisinin yargılandığı davanın ilk duruşması Çorlu 1. Ağır Ceza Mahkemesinde bugün görüldü. Duruşma öncesi ve salonda polislerin aileleri engellemek istemesi ve darbetmesi üzerine avukatlar suç duyurusunda bulundu. Mahkeme heyeti ise salondakilerin kendilerine ilişkin kanunsuz emir verdiği iddiasını öne sürerek davadan çekildiğini açıkladı. Mahkeme dosyayı Çorlu 2. Ağır Ceza Mahkemesine gönderdi. Mahkeme heyetinin çekilmesi sonrası aileler adliye çıkışında isyan etti.
AİLELER ENGELLENDİ, DARBEDİLDİ
Tekirdağ’ın Çorlu ilçesinde meydana gelen ve 7'si çocuk 25 kişinin yaşamını yitirdiği tren kazasına ilişkin 4 TCDD çalışanı hakkında açılan davanın ilk duruşması Çorlu 1'inci Ağır Ceza Mahkemesi'nde görüldü. Mahkeme salonunun küçük olması nedeniyle duruşma adliyenin konferans salonunda görüldü. Konferans salonunun yetersiz kalması üzerine, aile ve izleyicilerin büyük çoğunluğu duruşma salonuna giremedi. Aile ve izleyicilerin salona girmek istemesi üzerine polisler aileleri engellemek istedi. Gerginlik üzerine duruşma salonu kapıları içeriden kitlendi. İçerideki aile ve avukatların dışarı çıkmasına, dışarıdakilerin de içeri girmesine izin verilmedi.
Çorlu tren katliamı davasında adliye güvenlik görevlileri ve polisler tarafından engellenen aileler, 'Kapıyı açın', 'Adalet istiyoruz', diyerek alkışlarla engellemeyi protesto etti
Duruşma salonundaki aileler durumu, alkışlarla ve "Kaza değil cinayet" sloganları protesto etti. Mahkeme heyeti uzun süre duruşma salonuna gelmedi. Duruşma salonunun kilitli kapısı, izleyicilerin içeriden zorlaması ile açıldı. Kapının açılması üzerine polis içeri giren bazı aileleri darp etti.
Avukatların araya girmesiyle kapıda kalan aileler de içeriye girebildi. Bazı aileler fenalaşarak, kriz geçirdi. Kazada, anne ve babasını kaybeden İsmail Kartal, duruşma salonuna girdiği sırada uğradığı darbın vücudundaki izlerini mahkeme heyetine gösterdi.
AVUKATLAR: SORUŞTURMA BAŞLATILMASINI İSTİYORUZ
Mahkeme heyetinin yerini alması ile avukatlar, duruşma öncesinde yaşanılanlara ilişkin beyanlarda bulundu.
Avukat Mürsel Ünder ailelerin darbedildiğini belirterek sorumlular hakkında suç duyurusunda bulundu: "Mağdur müşteki sayısının fazlalığı, dosyanın toplumsal mahiyeti sebebi ile duruşmanın kalabalık olacağını size defalarca söyledik, kabul etmediniz. Bu katliamda yakınlarını kaybeden ailelere konferans salonunun tahsis edilmiş olmasını lütuf olarak algılayamayız. Sizin yetkinizde olmasa da bilmeniz gerekiyor. Sabah 09.00 itibariyle buraya bir yürüyüş yaparak gelmek istedik. Yakınlarını kaybedenlerin aileleri, yürüyüş boyunca adalet istedikleri için polis tarafından suçlu muamelesi gördü. Herkesin elini kolunu sallayarak girebildiği adliyenin bahçesine bile giremedik. Üzerimize güvenlik diye demir kapıları çektiler. Konferans salonunun kapısına geldiğimizde, daha açılmamış duruşma için kim olduğu belli olmayan birileri kimlik tespiti yapıp salona bu şekilde almaya çalıştı. Bunu yaparken de yine güvenlik gerekçesi ile yaptılar. Nihayet bir kısmımız içeri girdikten sonra, yine siz daha duruşmayı açmadan ve duruşma hakkında bir kapalılık kararı verilmeden salonun kapıları kitlendi. İçeridekiler İçin hürriyeti tahdit suçunu işlediniz. Dışarıda kalan aileleri, biz avukatları darp ettiler. Görmediniz, anlatıyoruz. Müvekkillerimiz de anlatacaklar. Bundan sorumlu olanlar hakkında şu anda size ve cumhuriyet savcısına suç duyurusunda bulunuyoruz. Bu sizin göreviniz kapsamındadır." Ünder, "Müvekkillerimize de dışarıda uğradıkları darba dair beyanda bulunmaları için söz verilmesini talep ediyoruz" diyerek sözlerini bitirdi.
Avukat Can Atalay da "Duruşma salonun önünde avukatlar, hayatını kaybedenlerin yakınları saldırıya uğradı. Ben gözümle İsmail Kartal'ı saldırıya uğradığı ve darp edildiğini gördüm. Biz şüpheliymişiz gibi görüntülerimizi çektiler. Bize yaşatanlara heyetiniz sorumlu değilse, Cumhuriyet savcısı sorumlu. Onları darp eden kişilerin tesbiti edilmesi heyetinizi ya da Cumhuriyet savcısının karar vermesi gerek. Avukatlar darp ediliyor heyetiniz bu kişilerle ilgili kimlik tespiti yapmak zorunda. Bizim evlatlarımız öldü kapıda yine dayak yiyen biziz. Duruşma salonunda polisler silahla bulunamaz. Heyetiniz suç duyurusunda bulunmalı, olay bir suç üstü hali" dedi.
Mahkeme saldıran polislerle ilgili suç duyurusunda bulunulması talebini oybirliğiyle reddetti. Ardından avukatlar darp edildiklerini anlatmaya devam edince savcıdan görüşü soruldu. Savcı, sorumlular hakkında suç duyurusunda bulunulmasını istedi.
Mahkeme heyeti verdiği kararında, salondakilerin kendilerine ilişkin kanunsuz emir verdiği iddiasını öne sürerek davadan çekildiğini açıkladı. Heyet, kararı verip salondan ayrıldı. Dosya, mahkeme heyetinin çekilme kararının değerlendirilmesi için Çorlu 2'nci Ağır Ceza Mahkemesi'ne gönderildi.
Aileler mahkeme heyetinin çekilme kararına "Memlekette hukuk bırakmadınız. Dalga mı geçiyorsunuz bizimle", "Adalet anlayışınız bu mu" diyerek isyan etti.
Aileler ve avukatlar duruşma sonrası adliye önünde açıklama yaptı.
Burada ilk sözü Çağdaş Hukukçular Derneği İstanbul Şube Başkanı Başkanı Gökmen Yeşil aldı. Yeşil'in aileler ve avukatlar adına yaptığı açıklama şöyle:
"ASIL SORUMLULAR AKLANMAK İSTENİYOR"
"Bu katliamın yaşandığı andan arama kurtarma çalışmalarına kadar katliam öncesinde yerine getirilmeyen görevlerden, alınmayan tedbirlerden ve yerine getirilmeyen arama kurtarma çalışmalarından, yürütülmeyen soruşturmalardan bugün geldik katliamın birinci yıldönümünde ilk duruşmaya. Ailelerin sesinin duyulmasını istiyoruz. Burada bir soruşturma yürütülmedi. Burada delil toplanmadı, bilirkişi incelemeleri yapılmadı, TCDD'den ihale alan kişileri, bilirkişi olarak seçtiler. Bu bilirkişiler TCDD'den aldığı bilgiler doğrultusunda bir rapor hazırladılar. Sürekli "TCDD’den aldığımız bilgiye dayanarak" ifadelerinin yer aldığı bir rapor hazırladılar. TCDD'nin yani katliamı yapanların düzenlediği belge, iddianame olarak karşımıza çıktı. Savcılık tarafından hazırlanmış bir iddianame yok, faillerin ve sorumlu kurum olan TCDD’nin hazırladığı rapor iddianame olarak karşımızda. Ulaştırma Bakanı Ahmet Aslan aklandı, TCDD Genel Müdürü İsa Apaydın aklandı. Genel Müdür yardımcıları aklandı. Ve bugün karşımıza sadece 4 tane sanık çıkardılar. Alt düzey 4 tane görevli”
"Tren katliamında ölen bu çocukların babası, annesi, yakınları, avukatları duruşma salonlarında darbedildi ve saatlerce duruşma salonuna alınmadılar. Burda bir adalet tiyatrosu gerçekleştirilmesine izin vermeyeceğiz. 25 kişiyi öldürdünüz organize bir şekilde. Devlet demiryolları, savcılıklar, bilirkişiler organize bir şekilde öldürdüler, delilleri kararttılar ve sanıkları akladılar. Burda sahtekarca adalet tiyatrosuna izin vermeyeceğiz. Ailelerin acıları gerçek. Katliamın üzerinden bir yıl geçti ve çocukları yanlarında yok. Biz hakimlik savcılık yapıyoruz diyenler duyun ve anlayın. Devlet demiryollarının yönetimini ve bakanlığı aklayamayacaksınız. Katiller er ya da geç gelecekler ve bu insanların önüne onların gözlerine bakarak hesap verecekler."
"MAHKEME HEYETİ KAÇTI"
Ankara'da aileleri darbettiler, burada darbettiler bunların hesabı sorulacak. Mahkeme heyetine duruşma başladıktan sonra biz duruşma salonunun önünde 1 buçuk saat bekletildikten sonra mahkeme heyeti veya savcılığın talimatıyla darbedildik, "kayıt altına geçilsin" dedik suç duyurusunda bulunduk. Mahkeme heyeti aileler, sanıklar hazırken, insanlar dertlerini anlatmaya gelmişken yargılama yapmak yerine duruşma salonunu bırakıp kaçtılar. Mahkeme heyetinin ilk kararı biz dosyadan çekiliyoruz oldu. Yapamayacağınız yargılamalar için ailelerin karşısına çıkmayın zaten. Şayet amirleriniz kolluk güçleri ise bu yargılamaları yürütemezsiniz."
"Bu dava yarım kalmayacak. Eninde sonunda sanıklar gerçek failler, Ulaştırma Bakanı Ahmet Aslan, yenileme çalışmaları boyunca hem Ulaştırma Bakanı olarak hem Başbakan olarak sorumluluğu bulunan Binali Yıldırım, TCDD Genel Müdürü İsa Apaydın yargıya, halka ve ailelere hesap vereceksiniz.”
Avukat Can Atalay: İçişleri Bakanı kapısında yargılamanın tarafı olan aileleri dövdürtebileceğini düşünüyorsa, Adalet Bakanı avukatları duruşma kapısında dövdürtebileceğini düşünüyorsa onların anladığı dilden siyaseten de konuşuruz. Türkiye’de adaletsizlik yerin kırk kat dibinde saray kurmuş. Türkiyenin dört bir yanında insanlar adalet istiyorlar. Duruşma salonlarına sığmıyorlar. Sokakta adalet talebini yükseltiyorlar. Bu devran böyle sürdürülemez. Çorlu Kaymakamı, Çorlu İlçe Emniyet Müdürü, Çorlu Cumhuriyet Başsavıcısı, hepiniz sorumlusunuz. Hukuka aykırı emri kim verdi, bunun ortaya çıkması gerekir. Eğer böyle bir emir yoksa Çorlu Emniyeti bu hadsizliği kimden almaktadır?"
İstanbul Barosu Başkanı Mehmet Durakoğlu: Bu bir tren kazası değil bir vahşet. 1 yıl sonra ancak dava başladı. 4 tane alt düzey çalışan yerine daha üst düzey sorumluların buraya çıkması gerekirdi. Biz onların sadece hesap vermesini istedik, olmadı oldurulmadı. Bir duruşmayı dahi yapamayan başsavcılıkla karşı karşıyayız. Mahkeme heyeti adına çekilme dedikleri bir kaçma gerçekleştirdi. Başsavcılık makamı burda oturacak bir makam değildir, gerekeni yapmalıdır. Adliyeler yurttaşı korumak için vardır, kurumları korumak için değil. Bunları bilecekler gereğini yapacaklar.
Bihter Bilgin'in annesi Zehra Bilgin: 30 Haziran'da bende canlarımın neler yaşadığını görmek için o trene bindim, gördüm ki onların orada tutunabilecekleri hiçbirşey yokmuş. Buna şahit oldum. Bugün sormak istediğim tek birşey vardı o tren menfezlerden kontrollü geçiyordu bunu sormak istedim. Adaletin olmadığına bugün bir defa daha şahit oldum. 4 alt düzey çalışanı bile bugün yargılayamadılar. Bizi dinleyemediler. Sanki onlar haklı da biz haksızmışız gibi davrandılar. Kapılar kapandı kitlendi. 12 aydır kime ne yaptık? 4 sanığa kızımın kanı olan bu pantolonu gösterdim. 'Bakın bunda benim kızımın kanı var' dedim, hakaret etmedim sadece gösterdim. Fotoğrafını gösterdim ben size böyle teslim ettim, siz bana böyle verdiniz" dedim. Bana bıyık altından gülümsedi. Kime güvenerek gülümsüyor? Ne yazık ki adalet yok. Adaletin olmadığına şahit olduk. Biz asla bu davanın peşini bırakmayacağız."
Oğuz Arda Sel'in annesi Mısra Öz: Acılarımız çok fazla. Temmuz ayında bu duruşmayı kaldıramayacağımızı söylemiştik buna rağmen Temmuz ayında buradayız. Bugün 8 Temmuz’da trenin üzerinden geçerek parçalanan bedenlerimizin üzerinden bir de hukuksuzluğun ve adaletsizliğin geçtiğine ve onları bir kez daha öldürdüğüne şahit olduk. Utanç duyuyorum. Bu ülkenin vatandaşı olduğum için ve oğlumu bu dünyaya getirdiğim için de utanç duyuyorum. Bugün Çorlu'da ikinci bir katliam yaşandı bunun hesabını soracağız."
Annesini ve babasını kaybeden İsmail Kartal: Mahkeme kapısında polisin girişime zorluk çıkartması sonucu içeriye girebilmek için direndim ve polis tarafından darp edildim. Sadece adalet istiyoruz. Düşünün sadece babam dan geriye kalan bir çift ayakkabı oldu. Yeni aldığı konforlu ayakkabısı, son defa giyebildi" dedi.
DURUŞMA ÖNCESİ AİLELER AÇIKLAMA YAPTI: HAK, HUKUK, ADALET, KAZA DEĞİL CİNAYET
Duruşma öncesi kazada yaşamını yitirenlerin yakınları ve hak savunucuları Orion AVM önünde bir araya gelip, "Adalet İstiyoruz" pankartı açtı.
Buradan ellerinde kazada yaşamını yitirenlerin fotoğrafları ile Çorlu Adliyesi’ne yürümek isteyen ailelerin önü polislerce kesildi. Polisin engellemesine tepki gösteren avukatlar ile polis arasında gerginlik yaşandı. Aileler, polis engelini "Hak, hukuk, adalet" ve "Kaza değil, cinayet" sloganlarıyla protesto etti.
Kazada hayatını kaybedenlerin yakınları kaza sonrası hukuki sürecin etkin bir şekilde işletilmemesine tepki gösterdi: “Bu kaza, kaza olmaktan çıktı. Yetkililerin elinde katliama dönüştü. Biz aileler davamız görülsün diye bugün duruşmaya çağrıldık yasımızı tutmamız gerekirken. Kendini bilmez yöneticilerimiz bu yola sürükledi bizi. Sesimizi duyurabildiğimiz yere kadar taşıdık. Bugün yanımızda baro başkanları ve dernekler var. Bundan çok mutluyuz. Bu destek bizim için çok önemli.”
Basın açıklaması sonrası aileler “Hak hukuk adalet, kaza değil cinayet” sloganlarıyla adliyeye yürüdü. Yürüyüş esnasında hayatını kaybedenlerin isimleri anıldı. Adliye önünde bir açıklama daha yapan aileler, “Adaletiniz, adliye binası gibi yerin altına girsin” dedi. Polislerin kendilerini iterek taciz etmesine tepki gösteren aileler, “Ankara’da yaşanan rezillikten sonra burada da rezillik yaşamak istemiyoruz” dedi.
Aileler, polis engeline rağmen yürüyüşe devam etti. Mahkeme salonuna geçmek üzere adliye binasına giren yakınlar duruşma salonunda yer olmadığı gerekçesiyle salona alınmadı. Salon önünde engellenen aileler, '25 canımızı aldınız dışarıda hiç bir canımızı bırakmayacağız' diyerek engellemeyi protesto etti. Ailelerin tepkisi üzerine kapı açılarak ailelerin tümü salona alındı. Destek için gelenler ise duruşma salonu dışında kaldı.
Siyasetçiler dahil, bakan ve TCDD genel müdürünün de hesap vermesini isteyen aileler gerçek sorumluların hesap vermesi için nisan ayında Çorlu Adliyesi önünde ‘Adalet Nöbeti’ başlatmıştı. Aileler, Çorlu'nun ardından Uzunköprü ve İstanbul’da da eylemlerini sürdürdü. Son olarak Ankara’da Anayasa Mahkemesi (AYM) önünde de bir araya gelerek taleplerini dile getirip mahkemeye dilekçe veren aileler bir de polis saldırısına maruz kalmıştı. (Çorlu/EVRENSEL) | allenai/c4/00326/80960 | 2019-07-16T08:56:06 | https://www.evrensel.net/haber/382348/corlu-tren-katliami-davasinda-mahkeme-heyeti-davadan-cekildi | allenai/c4 | s3://tokenize-bucket20241130064257132900000001
/tokenize-dir-1024/data_input/output/00326.jsonl.gz |
GÜNEY AFRİKA-TÜRKİYE, ULUSAL SORUN-SINIF SORUNU: YAKIN DÖNEM TARİHİ İÇİN BİR KARŞILAŞTIRMA DENEMESİ
Malum, son yıllarda, Cumhuriyet üzerine yürütülen tartışmalar gündemin en önemli maddelerinden birisini oluşturuyor. Bir yandan Cumhuriyet’in kuruluş sürecini, gerçekliği karşıladığı su götürür bir “merkez-çevre” analizinden hareketle okuyup, AKP iktidarına ilericilik vehmedenler, diğer yanda da Cumhuriyet’i ve tarihini, onun yaşadığı tarihsel gelişimler ile arasına belirli bir mesafe koy(a)madan, duygusal ve 1930’lara öykünen bir “ruh hali” ile okuyup, Cumhuriyet ile özdeşleştirilen en baskıcı ve sermaye yanlısı kurumlara bile “ilericilik” atfederek okuyanlar. Bu yazı bir yandan, bu iki kutup arasında sıkışıp kalmanın zorunlu olmadığını, başka bir okuma biçiminin de olabileceğini ve böylesi bir okumanın aynı zamanda bir “sosyal cumhuriyet”e kapı aralayabileceğini iddia etmektedir, öte yandan da, bu noktada karşımıza çıkabilecek kimi açmazların görülebilmesi açısından, Türkiye değerlendirmesinden sonra Güney Afrika’nınn apartheid’ten bu yana yaşadığı tarihsel deneyimlere gözatmaktadır.1
1. Kuruluştan Bugüne: Türkiye’nin Kapitalist Gelişme Sürecine Dair Kısa Bir Çerçeve Denemesi
Cumhuriyet, Kemalistlerimizin sıkça iddia ettiği gibi, 1923’te aniden gelen bir sürecin ürünü değil. Bir sürekliliğin, daha doğrusu, Osmanlı’nın son dönemlerinden itibaren yaşanan, çatışmalı, çelişkili bir dizi gelişmenin, yani bir sürecin mantıki bir sonucu. Öte yandan, söz konusu süreçte, kimi çekişmelerin, tasŞyelerin, çatışmaların ardından, sonraları kurucu kadroları oluşturacak kesimler, elbette ki ne istediklerini biliyorlardı ve bunu “muasır medeniyet” hedeŞ ve ifadesi ile gayet güzel ortaya koymuşlardı.
Yeni kurulan bir Cumhuriyet’te, cılız ulusal sermaye elbette ki kendi sermaye birikim koşullarını güvence altına almak isteyecekti. Bu, Cumhuriyet’in ilk dönemlerinde görülen anti-kapitalist olmayan, “anti-emperyalist” söyleminin en önemli zeminiydi. Bununla birlikte, Chester Demiryolları Projesi’nin ABD’li bir şirkete verilmesi, İş Bankası’nın kuruluşunun özellikle Fransız sermayesi ile Cumhuriyet’in Şlizlenmekte olan sermayesinin proje ve ilişki geliştirme merkezi olarak işlev görmesi, bu antiemperyalist söylemin, söylem olmaktan ileriye gitmediğini daha da iyi ele veriyordu. Daha ileri gidemezdi, çünkü kapitalist sermaye birikiminin uluslar arası ölçekte hızlanmasının doğal bir sonucu olan emperyalizme karşı olmak, ancak onu ortaya çıkaran koşullara, yani kapitalizmin kendisine eleştirel yaklaşan bir perspektife sahip olmakla mümkündü.
Yazar: Tolga Tören
İndirmek için tıklayın (117 İndirmeler)
İŞÇİ SINIFININ KADINLAŞMASI
İŞÇİ SINIFI: GÜNCELDEN TARİHSELE...
EKMEK(SİZLİK), ADALET(SİZLİK) ve İŞÇİ SINIFI
SINIF MÜCADELESİNDE KAVRAMLARIN ROLÜ: “ACCESIBILITY/ERİŞEBİLİRLİK” ÖRNEĞİ
İŞÇİ SINIFININ YENİ-SAĞ POLİTİKALARA EĞİLİMİ: KOCAELİ PİRELLİ LASTİK FABRİKASI ÖRNEĞİ
Bu kategorideki diğerleri: « ERGENEKON’U SORUNSALLAŞTIRMAK: SORUNLAR ve OLANAKLAR ÜZERİNE DÜŞÜNCELER TÜRKİYE’DE HÜKÜMET ve MEDYA İLİŞKİSİ: AKP ve DOĞAN GRUBU ÖRNEĞİ » | allenai/c4/00311/63963 | 2020-02-19T02:12:52 | http://almanak.net/index.php/tr/item/313-guney-afrika-turkiye-ulusal-sorun-sinif-sorunu-yakin-donem-tarihi-icin-bir-karsilastirma-denemesi | allenai/c4 | s3://tokenize-bucket20241130064257132900000001
/tokenize-dir-1024/data_input/output/00311.jsonl.gz |
Yaşayan ve yaşatan bir kütüphane
Özgen Berkol Doğan Bilimkurgu Kütüphanesi, Türkiye’de bir ilk ve tek. Sadece fantastik sevenlerin müdavimi olduğu bir kütüphane değil, aralıksız düzenlenen ve alanında yetkin isimlerin söyleşiler düzenlediği etkinliklerle bir kültür merkezi de.
Gamze Akdemir / Cumhuriyet Kitap Eki
28 Şubat 2020 Cuma, 17:48
Türkiye’nin ilk ve tek bilimkurgu kütüphanesine ismi verilen Özgen Berkol Doğan, doktorasını yaptığı Boğaziçi Üniversitesi Fizik Bölümü’nde deneysel yüksek parçacık fiziği üzerinde uzmanlaşmış ve CERN’e (Centre Européen des Recherches Nucléaires) kabul edilmiş geleceği parlak bir fizikçiydi. Fizik dışında bilimkurgu, dans, resim, fotoğrafçılık ve dağcılıkla da ilgilenen çok yönlü bir kişiliğe sahipti.
Özgen Berkol Doğan, 30 Kasım 2007 tarihinde, fizikçi arkadaşları ve hocalarıyla yüksek fizik kongresine giderken Isparta’da düşen uçakta yaşamını kaybeden 57 kişiden biriydi. 27 yaşındaydı.
Anısını onurlandırmak isteyen ailesi, annesi Ferhan Özgen Doğan’ın oğlunun bir bilimkurgu hayranı olmasından yola çıkarak kütüphane kurma fikrini dile getirmesi üzerine harekete geçti. Ve babası Prof. Dr. Nevzat Doğan, kız kardeşi Bülay Doğan, halası Şehnaz Yüzer Doğan ve amcası Necdet Doğan ile birlikte çalışmalara başladı.
Özgen Berkol Doğan Bilimkurgu Kütüphanesi, Türkiye’nin ilk ve tek bilimkurgu kütüphanesi olarak bugün Moda’daki yeni yerinde (Kadıköy Anadolu Lisesi’nin karşısındaki - Eski Maarif Koleji - Safa Sokak No: 20) tüm bir kültür merkezi olarak hizmet veriyor.
Özgen Berkol Doğan’ın kız kardeşi olan ve kütüphanenin müdürlüğünü üstlenen Bülay Doğan’la, hem kütüphanenin kuruluş sürecini, misyonunu, kitap seçkisini, aralıksız düzenlenen etkinliklerle bir kültür merkezine evrilen yapısını konuştuk hem de fantastik edebiyata ilişkin değerlendirmelerini aldık.
Kütüphaneyi 2012 Aralık’ta kurduk, 2007’de abim Özgen Berkol Doğan’ı kaybettikten sonra onun anısına sevdiği, hayatını anlamlandırdığı alanlar üzerinden birkaç girişimde bulunmuştuk. Öğrencilere burs vermeye başladık, bir yıl kadar sonra lisedeyken abimin dans grubunda olduğu Robert Kolej’de bir dans festivali düzenlemeye başladık.
Bilim adamıydı, CERN’e kabul edilmiş geleceği parlak bir fizikçiydi. Boğaziçi Üniversitesi’nde Fizik doktorası yapıyordu aynı zamanda asistandı. Yanı sıra çok yönlü, sosyal bir kişilikti. Fotoğrafçılığa, dağcılığa meraklıydı. Bilim kurguyu çok seviyordu ki kütüphane fikri oradan yeşerdi. Bütün bunlar bize ilham verdi.
Evde de birçok kitabı vardı. Kütüphane tam anlamıyla kurumsallaşınca abimin kitaplarının yanı sıra kendi yaptığı maketleri, oyuncakları da buraya getirdik. Artık bizim için tam anlamıyla anıların somutlandığı bir yer haline de geldi.
Kütüphane kurma fikri özellikle annemin desteklediği bir şeydi. Kitaplık denemelerimiz olmuştu. Tam teşekküllü bir kütüphane kurmaya çok cesaretlenememiştik çünkü maddi olarak bir yerden destek almıyorduk. Bazı destekler almaya çalıştık, belediyelerle görüştük fakat öyle bir yardım bulamadık.
Kütüphane fikri tam olarak oluştuktan sonra ise bize destek veren, neden olmasın, ufak da olsa bir yerden başlanabilir diyerek cesaretlendiren insanlar oldu. Onlara kütüphane dostlarımız diyoruz. Bütün ilanlarımızı, duyurularımızı da “kütüphane dostlarına” seslenişiyle veriyoruz.
Kadıköy’de yaşadığımız için bu bölgeyi tercih ettik. Kadıköy özellikle son 10-15 yıldır bir kültür merkezi konumunda. Dolayısıyla Moda Caddesi’nin sonunda Kadıköy tarafında Balıkçılar Çarşısının bir üst sokağında eski bir Ermeni evinin birinci katını uygun bir fiyata kiraladık. İlk yer orasıydı. Küçük de olsa atmosferi çok sıcak bir yerdi. İlgilenmeye başlayan insanları hemen kütüphane dostu yapıyorduk ve hatta onun bir göstergesi söyleşiler esnasında sandalye taşımak oluyordu. 30 Kasım abimin hayatını kaybettiği kazanın yıl dönümüydü, biz 1 Aralık 2012’de kütüphaneyi açtık.
Metis Yayınları çok destek oldu. Fantastik, bilimkurgu alanında yayın yapmasa da Pan Yayınları, kısa süre önce yitirdiğimiz Refik Durbaş çok destek oldu. Ülkü Tamer sonra… Ülkü Tamer de Robert Kolej mezunudur, o da hem dans festivaline hem kütüphaneye çok destek oldu.
Bir kütüphane kurarken bir yandan şunu da öğreniyorsunuz; kitap aldığınız kadar kitabı seçip elemeniz de gerekiyor. O nedenle dermemizin çok nitelikli olmasına özen gösterdik. Edebiyat alanında dermeyi Refik amca yaptı meselâ. Biz daha çok sosyal bilimler alanında yaptık.
Bilimkurgu, fantastik diye yola çıkmıştık ama daha sonra ona korkuyu da ekledik. Ayrıca ortalama bir üniversite öğrencisinin ya da araştırmacının tatmin olabileceği kadar bilim alanında, sosyal bilim, iletişim bilimleri, sinema, doğa bilimleri alanlarında referans kitaplar yanı sıra yine ortalama bir okuyucuyu tatmin edecek kadar da edebiyat eserlerinin bulunmasını hedefledik.
Kitap sayımız 10 bini aştı. Harry Potter serisi 27 dilde, diğer tüm kitaplar ise 37 dilde kütüphanemizde mevcut. Büyük kütüphanelerin bilimkurgu bölümleri bu kütüphaneden çok daha büyük ama tek başına, kurum olarak Özgen Berkol Doğan Bilimkurgu Kütüphanesi Türkiye’de ilk ve tek.
Pek çok etkinlik düzenliyoruz. 2013 Ocak’tan itibaren yaz dönemi dışında her hafta söyleşiler yapmaya başladık. Bir kütüphaneyi sadece kitapla doldurup bırakmamalı, yaşayan ve yaşatan bir mekân haline getirmeliyiz diye düşündük. Bunun için bu eserlerin tartışıldığı bir yer olmalı dedik. Hatta ilk açılış metnimizi yazarken şu ifadeyi kullandık: “Eski hayalleri yenileriyle buluşturmak”. Üretici, psikolojik açıdan da destekleyici bir yer olmasını, insanların hem kendilerini iyi hissedebilmesini hem de gelişmeye açık olabilmesini hedefledik.
2013’ten bu yana her hafta farklı konularda gerçekleştirilen Perşembe söyleşilerimiz var. Ayın ilk perşembesi doğa bilimleri; ikinci Perşembe edebiyat; üçüncü Perşembe serbest yani sosyoloji, ekonomi olabilir, sinema, çizgi roman olabilir; son Perşembe ise bilimkurgu, fantastik sineması üzerine bir film gösterisi ve söyleşisi oluyor.
Benim fantastik edebiyata ilgim ortaokul dönemimde başlamıştı. Yüzüklerin Efendisi ile başladım. Kısa süre sonra Yerdeniz serisi (Metis Yay.) sayesinde Ursula K. Le Guin’le tanıştım. Le Guin’in bilimkurguyla fantastiği, edebiyatla bu türler arasında ve hatta edebiyatla toplumsal yazın arasındaki sınırları muğlaklaştıran ve bir arada nasıl var olabileceğini gösteren büyük bir yazar olduğunu düşünüyorum.
Aynı zamanda, ki bu kütüphaneyi kurma amaçlarımızdan biri de odur: Günümüzdeki her şeyin, toplumsal düzenin, sistemin aslında bambaşka şeyler olabileceğini gösteren bir kapı aralıyor size bilimkurgu, fantastik edebiyat. Ve aslında günümüze dair metinlerdir ve hatta şu da vardır, baskı dönemlerinde bu tür yapıtlar daha da artar.
Şunu netleştirmek istiyoruz: Buranın bir tarzı ve dünya görüşü var. Belli konularda siyasi bakıyoruz meselâ ırkçı birini, nefret söylemini tetikleyen birini, kadın düşmanı birini söyleşilerimize, etkinliklerimize çağırmıyoruz.
Şu an yayınevleriyle yeterli bir iletişimimiz olduğunu söyleyemeyiz. O konuda kırıldığımız bazı yayınevleri de var. Yayınevlerinin bu alandaki yayınları konusunda katkılarına, desteklerine açığız.
Son dönem başladığımız ama daha etkin olarak devam edebileceğimiz projelerimizden biri Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları’yla ortak gerçekleştirdiğimiz bir proje. Çok destek oldular bu anlamda. Bu alanda çıkardıkları kitapların üzerine kütüphanemizin adını koymaları üzerinden ilerleyen bir proje.
FANTASTİK SEVİYORLAR ÇÜNKÜ...
Alan edebiyatını sıkı takip eden iki fantastik okuru da sayfalarımıza konuk ediyoruz.
Özgen Berkol Doğan Bilimkurgu Kütüphanesi’nde buluştuğumuz
Cankut Değerli ve Sena Akyüz İbrişim,
fantastik edebiyata bakışlarını yapıtlar üzerinden değerlendirmeleri eşliğinde paylaştılar.
25 yaşındayım. 10 yıldır Kayıp Rıhtım forumlarında aktif olarak yorumlar yazıyorum. Fantastikle lise yıllarımda tanıştım. 15 yaşındaydım. O zamanlar Hortkuluk Avcısı vardı Harry Potter sitesi. Çok ciddi takipçisiydim. Kayıp Rıhtım’a da o sitede paylaşılan Percy Jackson ve Olimposlular (Doğan Egmont) serisine ilişkin verilen linki takip ederek girdim. Giriş o giriş! Bir daha da bırakamadım.
Fantastiğe başlamam biraz şöyle oldu; ben görme engelliyim. Görmeyen birinin kitap okuması zorludur. Biz okuyamayız ama annemiz babamız okur ya da kendim tarar, Word formatında bilgisayar ekranında okuyucuyla okurum. O zamanlar annem babam okuyordu. Derken Dönüşüm (Altın Kitaplar) adlı çocuk serisini okudum. Sonra sinemaya Harry Potter’ın ilk filmi Felsefe Taşı’nı izlemeye gittim ve devamı gelişerek geldi. Harry Potter benim için bir ilk sayılabilir. Harry Potter’dan önce hiç sinemaya gitmemiştim çünkü çok gürültülü geliyordu.
Ses betimleme var, bazı filmleri betimleyen bir dış ses aracılığıyla takip edebiliyorsunuz. O dönemler çok olmasa da bazı filmler için yapılmaya başlanmıştı. Sonrasında Harry Potter’ın kitaplarını (Yapı Kredi Yay.) keşfettim. Fakat tam olarak ilk okuduğum Percy Jackson ve Olimposlular serisi oldu. Bende çok özel bir yeri var; arkadaş tavsiyesiyle başladığım ve taradığım ilk seridir.
Fantastik edebiyatı tercih ediyorum çünkü bir kere o epik aksiyonu, o gizemciliği, karakterlerin atıldığı maceraları okumayı çok seviyorum. Ayrıca fantastiğin insan ruhunu ana akım kurgudan, klasiklerden çok daha iyi bir şekilde işlediğini, çok daha güzel anlattığını düşünüyorum.
Meselâ Robert Jordan’ın serisi Zaman Çarkı’nın (İthaki Yay.) bir bölümünde yazar tek tek, satır satır altı yedi ana karakterin neden savaştığını öyle şiirsel, öyle etkili yazmış ki nutkum tutulmuştu.
Fantastik edebiyatta güçlü bir evrensellik var. O evrenselliği en iyi fantastik edebiyat yakalıyor çünkü doğrudan ruha odaklanıyor. Ciddi yaratıcılık gerekiyor. Masallar falan deyip azımsayanlar olabiliyor oysa masallar insanlara ciddi değer yargıları verir. Masalların ahlâk bekçiliği yapmak için yazıldığını düşünmüyorum elbette ama yine de fantastik edebiyattan da insanlar neler neler çıkarabilir.
Meselâ Brandon Sanderson’ın Sissoylu (Akılçelen Kitaplar) diye bir serisi var. O seride yazar asla mesaj vermiyor, okurun kendi mesajını çıkarmasını sağlıyor. Fırtınaışığı (Akılçelen Kitaplar) adlı bir serisi de var Sanders’ın ki bence başyapıtıdır. Özgün, mükemmel bir dünyası vardır. Orada Aletiler vardır, bir ülke. Sanders, “Ben bu ülkeyi Moğollara bakarak tasarladım” dedi.
Fantastiğin her türünü okurum. Urban fantastik de okurum şehir fantastiği de. Epiklerin yanı sıra şehir fantastiğinden de özellikle de daha günümüz şehirlerine ilişkin fantastiklerden çok ilginç yapıtlar çıkabiliyor. Meselâ Londra Nehirleri (Epsilon Yay.) buna çok iyi bir örnek. Kevin Hearne’in Demir Druid Günlükleri (Artemis Yay.) serisini de çok severek okudum. Zaten Jim Butcher’ın Dresden Dosyaları (İthaki Yay.) kanayan yaramız! Keşke devam etseymiş.
Kılıç ve büyü çok okuduğum bir tür değil ama Andrzej Sapkowski’nin The Witchers’ını (Pegasus Yay.) çok seviyorum. Ustaca yazılmış bir seri. Yazarın manzara anlatımı o kadar başarılı ki kendimi oradaymışım gibi hissediyorum. Öyle bir yoldan geçmeyi anlatıyor ki sanki o kırdan ben geçiyormuşum gibi hissediyorum. Yapıtta zaten Doğu Avrupa havası çok belirgin. Kitabın teması da çok farklı mesela “Sürpriz Kanunu”nun mitolojide bir karşılığı yok, yazarın iyi düşünüp yarattığı bir nokta.
David Eddings kitaplarını da çok seviyorum. Hiçbir fantastik edebiyat kitabında The Belgariad gibi bir büyücü göremezsiniz. Silk var Garian var. Karakterler arasındaki bağlar güçlü ve doğal. En gergin ortamda bile sizi güldürecek anları da var. David Eddings’in Malloryon serisini (Metis Yay.) deli gibi okudum, bir hafta içinde bitirdim.
Robert Jackson Bennett’ın İlahi Kentler (İthaki Yay.) serisini de tavsiye ederim. Anatolia efsaneleri de kesinlikle okunmalı. Barış Müstecaplıoğlu’nun Perg Efsaneleri (İthaki Yay.) aynı şekilde. İblis Döngüsü (Epsilon Yay.) güzel bir seri sonlara doğru aksıyor olsa da okunmalı derim. Tracy Hickman ve Margaret Weis’in Ejderha Mızrağı (İthaki Yay.) serisini sonra yine eski ama özgün bir seri olan Raymond E. Feist’in Gedik Savaşları’nı (İthaki Yay.) önemli bulurum.
Robert Jordan’ın Zaman Çarkı (İthaki Yayınları) serisini mutlaka okuyun derim ama şöyle uyararak; bir kere çok zorlu bir seri ama sabrınız varsa ve o kadar detayı okumayı seviyorsanız pişman olmazsınız. Zaman Çarkı’nı seven var, sevmeyen var ama biraz sevdim diyen yok; böyle bir seri.
Bir Guy Gavriel Kay tarihi fantastiğin başarılı yazarlarındandır. Ayrıca Terry Pratchett’ın Diskdünya serisini (DeliDolu Yay.) mutlaka tavsiye ederim. Tolkien’e gelince beni taşlayacaklar ama Tolkien’ın dünyası güzel olsa da olarak bana hitap etmiyor, yavan geliyor.
SENA AKYÜZ İBRİŞİM
30 yaşındayım. Fantastik seviyorum çünkü bence bu insanın hayalleri, rüyalarıyla ilgili bir şey. Yaşadığım, büyüdüğüm yer küçük bir sahil kasabasıydı. Evimiz de kasabanın merkezine de uzak, orman kenarında göle yakın bir yerdi. Benim için çocukluğum zaten fantastik bir hayattı. Çok eğlenceli bir düş dünyam vardı. Çocukken görünmez ördeklerin olduğuna inandığım bir dünya.
Büyük ihtimalle alışık olduğum şeyi aradım hep. Ve fantastik kitapları okuyup, onların içine girdiğimde evet, burası ait olduğum dünya dedim. Beni mutlu ettiğini ve o özlediğim yere götürdüğünü düşündüğüm, her korktuğumda, her yalnız hissettiğimde onlara sarılıyorum. Evet, güvendeyim diyorum.
İlk duyduğum hikâye Kral Arthur’unkidir, dedemden dinlemiştim. Okuduğum her mitte ayrı büyüleniyorum. Büyük bir Harry Potter hayranıyım. İlk filme gittiğim günü hatırlıyorum, dehşete kapılmıştım. İçinde tasvir edilen hiçbir güzel şey yoktu. Nasıl yani diye hayretle sorgulamıştım. Fakat kitaplarda o duyguyu hissetmemiştim. Film olarak bir tek sonuncusu bu anlamda kültleşebildi diyebilirim.
Terry Pratchett’ları öneririm, DiskDünya serisi (DeliDolu Yay.) özellikle. Derek Landy’nin Dedektif Kurukafa serisi (Artemis Yay.) çok keyifli ve sıra dışıdır. Ve bir de Mary Poppins’ten (Kelime Yay.) vazgeçemem. Benim hayatımı değiştiren kitap o olabilir. Mary Poppins’i okuduktan sonra bir daha ayaklarım yere değmedi. Michael veya Jane olmak istedim hep. | allenai/c4/00311/76479 | 2020-04-01T08:12:04 | http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/yasayan-ve-yasatan-bir-kutuphane-1724081 | allenai/c4 | s3://tokenize-bucket20241130064257132900000001
/tokenize-dir-1024/data_input/output/00311.jsonl.gz |
Pro's Kit 8Pk-220 Mıknatıs Fiyatı - Taksit Seçenekleri
Kapat Pro's Kit 8Pk-220 Mıknatıs
Tornavida, cımbız ve diğer küçük aletleri manyetize ve demanyetize edebilirsiniz.
Manyetize etmek için: Aletin ucunu yavaşca (+) kutuplu alana sokarak ileri geri hareket ettirin. İstediğiniz manyetizma seviyesine kadar bu işlemi tekrar ediniz.
Demanyetize etmek için: Demanyetizer boşluğunun en dip noktasına (-) kutup girişinden değdiriniz ve ileri geri hareket ettiriniz.
Pro's Kit 8Pk-220 Mıknatıs Yorumları | allenai/c4/00328/84180 | 2017-04-23T13:13:29 | http://www.hepsiburada.com/pro-s-kit-8pk-220-miknatis-pm-hrmtv8pk220 | allenai/c4 | s3://tokenize-bucket20241130064257132900000001
/tokenize-dir-1024/data_input/output/00328.jsonl.gz |
"Su Hakkı Anayasal Güvence Altına Alınsın!" kampanyası başladı | Su Hakkı Kampanyası
Ana Sayfa Öne çıkanlar “Su Hakkı Anayasal Güvence Altına Alınsın!” kampanyası başladı
“Su Hakkı Anayasal Güvence Altına Alınsın!” kampanyası başladı
17 Ekim’de İstanbul’da CHP İstanbul Milletvekili Melda Onur, İstanbul Eski Milletvekili Ufuk Uras, Dikili Belediye Başkanı Osman Özgüven, Açık Radyo Genel Yayın Yönetmeni Ömer Madra, Bahçeşehir Üniversitesi öğretim görevlisi Doç. Dr Cengiz Aktar, İstanbul Ticaret Üniversitesi öğretim görevlisi Prof. Dr. Mehmet Bekaroğlu ve Küresel Eylem Grubu aktivisti Şenol Karakaş’ın basın toplantısının konuşmacılarıydı. Kampanyaya destek veren ilk yüz imzacı arasında da yer alan konuşmacıların ortak vurgusu su hakkının yaşam hakkı olduğu ve bu hakkın korunması için birlikte mücadele etmenin önemiydi.
Basın toplantısının Su Hakkı Kampanyası adına moderatörlüğünü yapan Nuran Yüce açılış konuşmasında yeni bir kampanya başlatmalarına rağmen yeni bir hak talebinde bulunmadıklarını, “Su Hakkı Anayasal Güvence altına alınsın” talebiyle aslında yaşam hakkını koruduklarını ifade etti. “Çünkü su tüm canlıların yaşam kaynağıdır. Tüm canlıların en temel hakkı olan yaşam hakkı içinde de yeter miktar ve kalitede suya erişim hakkı da vardır. Nasıl ki hiç kimse yaşam hakkının ticaretini yapamaz, yaşam hakkı alınıp satılamaz, parası olmadığı için ya da başka herhangi bir nedenle kimse yaşam hakkından mahrum bırakılamazsa, yaşamın vazgeçilemez unsuru olan suya erişim hakkı da hiçbir koşulda sınırlandırılamaz. Tüm canlıların ve gelecek kuşakların suya erişiminin sağlanması devletin en temel görevleri arasındadır” diyerek, suyu ekonomik bir kaynak olarak görülemeyeceğini, ticarileştirilemeyeceğini ve özelleştirilemeyeceğini söyledi. Türkiye’deki egemen bakış açısından suyun; yaşamsal önemde bir varlık olmanın dışında her anlama geldiğini belirten Yüce, “egemenler açısından su stratejik bir silah, ekonomik bir kaynak, ‘ekonomik kalkınma’nın ve politik baskının bir aracı olarak görülüyor. Dünya baraj literatürüne Türkiye’nin katkısı güvenlik barajı kavramı olmuştur. Bu egemen anlayış sosyal-ekolojik yıkımlara yol açtı, suya erişimde adaletsizliği arttırdı, yaşam hakkını tehdit ediyor, su varlıklarını korumak yerine her alanda tüketimini, kullanımını teşvik ediyor” dedi. Yüce bütün bu uygulamaları durdurmak için su hakkı talep ettiklerini ve su hakkının anayasal güvence altına alınması için kampanya başlattıklarını belirtti.
TBMM’nin Çevre Komisyonu’nda yer alan Melda Onur ise, “Su akar Türk bakar, sular boşa akıyor” söyleminin belli bir bakış açısını yansıttığını, suyun doğal bir hak değil de bir rant odağı olarak görülmesi için dile getirildiğini ifade etti. Bu söylemlerin doğal hakların gaspına yönelik ifadeler olduğunu belirten Onur, “artık günümüzde su deyince aklımıza borulara hapsedilen, pet şişelere doldurulan, kimyasal yapısı H20 olan suya benzeyen bir sıvı gelmekte. Oysa su yaşamın kaynağıdır. Ekolojik anayasının da önemli bir kısmını oluşturmaktadır” dedi. Su politikaları belirlenirken entegre havza yönetimine de vurgu yapan Onur, karar alma süreçlerinde suyun kullanıcısı ile servis sağlayıcısını bir araya getiren entegre havza yönetiminin İspanya’nın bazı bölgelerinde uygulandığını belirtti. HES karşıtlarının eylemlerine destek veren ve eylemciler hakkında açılan davaları da takip eden Onur şöyle devam etti: “suyla iç içe yaşayan Erzurum’un Bağbaşı köylüsü ve HES’lerle suyu elinden alınmak isteyenler için su sadece H20 değil. Onlar için su kutsal. Suyla yaşıyorlar, hayvanlarını besliyorlar, su onlar için vazgeçilmez. Bağbaşı köylüleri su benim doğal hakkım diyor. Şimdi Erzurum da bütünşehir olacak ve Bağbaşı köylüleri tarlalarını suladıkları ve önlerinden akan suya artık para ödeyerek ulaşacaklar. Bunun sonucu bölgedeki halkın yüzyılladır yaşadıkları toprakları terk edip, göç etmeleri ve TOKİ evlerine hapsolmaları demektir.” Onur, “buna karşı mücadele edilmesi, bu yıkımın önüne geçilmesi gerekmektedir” dedi.
Dikili Belediye Başkanı Osman Özgüven suyun elimizden alınmasına karşı tepki göstermenin önemine değinirken bazı ülkelerde kontörlü sayaçları halkın söküp attığını bunun da çok meşru bir tepki olduğunu ifade etti. Önce pet şişelerin, ardından damacanaların, HES’lerin şimdi de göllerin, göletlerin özelleştirilmesi gündemdeyken, suyun özelleştirilmesine karşı belediyelere büyük görevler düştüğünü belirten Özgüven suyun ücretsiz olarak verilmesinin sadece yaşam hakkı olduğu için değil, sudan tasarruf edilmesi açısından da büyük önem taşıdığını belirtti. Belirli bir kotaya kadar suyun ücretsiz sağlanmasının Dikili’de çok önemli boyutlarda su tasarrufuna yol açtığını söyleyen Özgüven, “Belediyelere suyu en az yüzde on kâr ekleyerek satmak zorundasınız deniyor ama biz ne suyu ne toprağı ne de havayı üretiyoruz” dedi. Suyun yaşam hakkı olarak kabul edilmesi ve özelleştirilmesine karşı durmanın önemine vurgu yapan Özgüven, “yaşam hakkını yok sayan kontörlü sayaçların takılmasına karşı çıkmak ve takılı olanları da söküp atmak gerekir” dedi.
Basın toplantısına Açık Radyo’dan katılan iklim aktivisti Ömer Madra ise, gezegenin ve tüm canlı yaşamının geleceğini tehdit eden iklim krizinin geri dönülemez noktaya hızla yaklaştığını vurguladığı konuşmasında birçok medeniyetin çok kısa sürelerde iklim şartlarından dolayı yok olup gittiğini, aynı durumun bugün de yaşanabileceğini söyledi. Bir yanda yangınların, öte yanda sellerin yaşandığı gezegenimizde kutsal kitaplarda sözü edilen “cehennem ve tufan” durumuna benzer bir durumun yaşandığı belirten Madra, şirketlerin egemenliği altında olan devletlerin yeni bir aşamaya geçtiklerini ve ekosistem yok oluşa gitmesine rağmen hala bundan faydalanarak kâr elde etmeye çalıştıklarını söyledi. Bu durumu ekosoykırım olarak tanımlayan Madra, temel haklar ve doğanın hakları için mücadele etmenin tek ve aynı mücadelenin bir parçası olduğunu belirtirken, su hakkı için mücadelenin zorunlu ve kaçınılmaz olduğunu belirtti.
İsminde de kalkınmanın adının yer aldığı Adalet ve Kalkınma Partisi hükümetinin kalkınma saplantısı olduğunu ifade eden Doç. Dr. Cengiz Aktar, hızla kalkınma politikalarının uygulanmasına yönelik idari ve hukuki düzenlemeler yapıldığını söyledi. Aktar, Tabiatı ve Biyolojik Çeşitliliği Koruma Yasası, Kentsel Dönüşüm Yasası, 2B Yasası, Nükleer Yasası, HES’ler için idari altyapı düzenlemeleri, büyük projeler için ÇED muafiyetinin getirilmesi, Mühendis ve Mimar Odaları’nın denetim haklarının ortadan kaldırılıp, denetim işlerinin özel şirketlere verilmesi gibi düzenlemelerle bütün kamusal zenginliklerin şirketlere devrinin sağlandığını söyledi. Aktar şöyle devam etti: “Sadece Türkiye’nin yüzde beşi olan SİT alanlarının Tabiatı ve Biyolojik Çeşitliliği Koruma Yasası ile su ticaretine, enerjiye, sanayiye, tarıma, madenciliğe ve turizme, yani piyasaya açıldı”. 2009 yılında Türkiye’de yapılan Dünya Su Forumun aslında suyla hiçbir alakası olmadığının katılımcıları olan inşaat şirketlerinden de anlaşılacağını belirten Aktar, DSİ’nin 2023 yılı hedefleri içinde “akan su” diye bir şeyin olmadığını belirtti. 600 HES ile 1700 baraj projesinin yapılmasının planlandığını belirten Aktar, kalkınma saplantısının aynı zamanda anti-demokratik uygulamalara yol açtığını, çevreyi, doğayı, insanı hedef alan bu saldırının esasında medeniyeti hedef aldığını belirtti. Aktar, sözlerini bu topyekun saldırı karşısında farklı itirazları bir araya getirebilmenin önemine vurgu yaparak bitirdi.
Mehmet Bekaroğlu, “sular boruların içine alınıyor ve buna altmış yaşında kadınlar bile direniyor. Çünkü suları elinden alınanlar bu işin enerji için yapıldığına inanmıyorlar. Sularının ellerinden alınacağını düşüyorlar” diyerek söze başladı. Meselenin sadece AK Parti’nin kalkınmacı anlayışa sahip olmasıyla açıklanamayacağını, neoliberal politikaların, kapitalizmin ve modernizmin de ele alınması gerektiğini belirten Bekaroğlu, “bu Habil Kabil’den beri dünyaya kendi mülkü gibi bakan ve istediği gibi tasarruf edebileceğini düşünen anlayışın ürünü. Modern zamanlarda teknolojinin gelişmesi, şirketlerin güçlenmesi, kapitalizmin yaygınlaşması , küreselleşmesiyle beraber çok büyük bir saldırı karşısındayız. Dünyaya mülk olarak bakıldığı sürece istediğiniz kadar tasarruf edersiniz” dedi . Bekaroğlu şöyle devam etti: “Millet bizi seçti ben de dört beş yıl istediğimi yaparım diyorsunuz ama sizi seçenler size bütün iradesini teslim etmedi. Yaşam haklarını ellerinden alan işleri yapmanıza izin vermedi. Dünya bize emanet, bizden öncekilerden bize kaldı biz de bizden sonrakilere devredeceğiz”. HES’lere karşı çıkanların marjinalize edilmeye çalışıldığını belirten Bekaroğlu “hareket kendi içinde parçalı olunca yeterince tepki verilmemiş olunuyor. Eylemlerin basında yer almaması için ciddi bir çalışma var. Halkın önünde kimse duramaz ama bu mücadelelere halkı nasıl dahil edeceğimizi de düşünmemiz gerekiyor” diyerek konuşmasını bitirdi.
Ufuk Uras sözlerine 2009’da İstanbul’da Alternatif Su Forumu’nu gerçekleştirirken su hakkının fuzuli bir iş olduğunu ima edenlerin bugün haksız çıktığını belirterek başladı. “Suyun ticaretleştirilmesi yönünde çok ciddi adımlar atıldı” diyerek başlayan Uras “Su akar, Türk bakar” lafını tuhaf bulduğunu ve aslında suyun akıp, Türk’ün de bakmadığını söyledi. “Son araştırmalarda Marmara Bölgesi’ndeki yüksek arsenik oranı su ile bakma seyretme dışında bir ilişkimiz olduğunu gösteriyor” diyen Uras neoliberal anlayışın anahtar noktasının “su bedava olunca kimse musluğunu tamir etmez” iddiası olduğunu söyledi. Bu anlayışın “parayla terbiye etme ve giderek terbiyesizleşen bir dünyanı denetim altına alma” çabası içinde olduğunu belirten Uras “en büyük sorun kapitalizmin kendisini değil, sonuçlarını yargılıyor olmamız” diyen Uras sonuçlar üzerinden bir tutum belirlemenin yetersiz kaldığını ifade etti. Su hakkı talebinin öncelikli konu haline getirilmesinin önemini vurgulayan Uras imza kampanyasının çok önemli olduğunu söylerek konuşmasına son verdi.
Son konuşmacı Şenol Karakaş ise sözlerine Karadeniz’de akarsuların artık akmadığını belirterek başladı. “Bütün dereler AKP ile anlaşmalı bir kaç şirketin eline bırakılmış” diyen Karakaş şöyle devam etti: “Eskiden su denilince aklımıza nehirler gelirdi ama şimdi Recep Tayyip Erdoğan, İdris Naim ve DSİ geliyor”. Karakaş tüm olanlara rağmen çok umutsuz olmadığını belirtti. “36 köy bir araya gelmiş, köyün gençleri HES inşaatlarını basıp, makinaları kırıp geri çekiliyorlar. Gençler 24 saat oradalar. 10 köy bir araya gelip avukat tutuyor, çadır açıyor” diyen Karakaş HES, baraj ve termik santlar gibi yapıların inşa edildiği yerlerde yaşayan köylülerin, kentlilerden çok daha farklı bir şekilde mücadele ettiğini, bunun nedeninin de neleri kaybedeceklerinin daha farkında olmaları olduğunu söyledi. “Oralarda muazzam bir öfke var” diyen Karakaş, “bu hükümetin en zayıf karnı onları bekleyen bir su savaşı” diye ekledi.
Suyun bir insan hakkı ve yaşam hakkı olduğu konusunda hem fikir olan konuşmacılar, bu hakkın anayasal güvence altına alınmasını talep etmenin ve bu hakkın gaspına yönelik uygulamalar karşısında güçlü bir tepki göstermenin önemini vurguladı. Toplantı, “Su Hakkı Anayasal Güvence Altına Alınsın!” adlı imza kampanyasına çağrı ile sona erdi.
Su Hakkı Talep Ediyoruz! basın açıklamasının videosunu aşağıda izleyebilirsiniz:
Önceki İçerik“Su Hakkı Talep Ediyoruz!” Kampanyası – Tüm İmzalar
Sonraki İçerikVideo: Su Hakkı ve Türkiye’de Suyun Özelleştirilmesi | allenai/c4/00309/8202 | 2019-08-20T02:51:34 | https://www.suhakki.org/2012/10/su-hakki-anayasal-guvence-altina-alinsin-kampanyasi-basladi/ | allenai/c4 | s3://tokenize-bucket20241130064257132900000001
/tokenize-dir-1024/data_input/output/00309.jsonl.gz |
End of preview. Expand
in Data Studio
No dataset card yet
- Downloads last month
- 394