text
large_stringlengths
316
15k
id
large_stringlengths
18
22
timestamp
large_stringdate
2013-05-18 09:19:25
2020-08-15 21:17:28
url
large_stringlengths
16
1.74k
dataset
large_stringclasses
1 value
file_path
large_stringclasses
716 values
Samsun - Neokur 1 İnceleme - 18 Gezilecek Yer - 6 Paylaşım Karadeniz Bölgesi'nin en kalabalık ve en gelişmiş şehridir. 17 ilçesi vardır. Bir nevi Karadeniz'in başkenti denilebilir. Mustafa Kemal Atatürk'ün 19 Mayıs 1919'da Samsun'a çıkışı Türk tarihinin önemli olaylarından biridir ve Samsun'u özel kılan unsurlardandır. Bu nedenle Samsun Atatürk'ün Şehri olarak da anılmaktadır. Yapılan kazılara göre Samsun'daki ilk yerleşim Eski Taş Çağında başlamıştır. Tarihin farklı dönemlerinde Hititler, Amazonlar, Pers, Pontus, Roma ve Bizans hakimiyetine girmiştir. Daha sonra uzun bir süre Osmanlı egemenliğinde kalmıştır. Birinci Dünya Savaşı sırasında ve savaştan sonraki süreçte Samsun önemli bir hedef olmuş ve büyük zararlara uğramıştır. Kurtuluş Savaşı'nın ardından şehirdeki Rumlar Yunanistan'a göç etmiştir. Samsun, büyük ormanlık alanlara ve doğal güzelliklere sahip olan bir şehirdir. Güzel sahilleri, heybetli şelaleleri, şifalı kaplıcaları ve tarihi mekanlarıyla insanları kendine çeken güzel bir ilimizdir. Mutlaka görülmesi gereken yerlerin başında Bandırma Vapuru gelir. Daha sonra Gazi Müzesi, Kent Müzesi, Ladik Gölü ve Hamamayağı Kaplıcası'nı gezi rotanıza ekleyebilirsiniz. şehre 7 verdi Samsun Film Paylaşımları Bu, şimdiki zaman kipinde yazılmalıydı..Helle Helle☕️ Kitabin orjinal ismini merak ettim, internetten bulamadim.
allenai/c4/00314/84349
2019-03-20T02:57:12
https://www.neokur.com/sehir/68/samsun
allenai/c4
s3://tokenize-bucket20241130064257132900000001 /tokenize-dir-1024/data_input/output/00314.jsonl.gz
Ali İhsan Aldoğan Kız Öğrenci Yurdu Elektrik Elektronik Fakültesi Kimya Metalurji Fakültesi Prof. Dr. Ali İhsan Aldoğan Kız Öğrenci Yurdu Ayazağa kampüsü içerisinde bulunan yurdumuz, kız öğrenciler için büyük çapta imkanlar sunan modern bir yurttur. Odalar ikişer kişilik banyolu, tuvaletli olup, her odada internet bağlantısı ve telefonu mevcuttur. Daimi sıcak su, içmek için kaynak su, 24 saat güvenlik ve her gün temizlik hizmeti öğrencilerin kullanımına sunulmuştur. Her katta ortak kullanımlı oturma mekanları, her koridorda mutfak, çamaşır yıkama-kurutma, ütü odaları ve etüt salonları bulunmaktadır. Ayrıca yurtta ortak kullanımlı TV odası mevcuttur. Öğrenci Yurtlarımız yaklaşık 3.700 yatak kapasitesi ile öğrencilerine Gümüşsuyu ve Ayazağa yerleşkeleri içerisinde hizmet sunmaktadır. Öğrenci odalarımız süit, tek, iki ve üç kişilik yataklardan oluşmaktadır. Odalar ve genel kullanım alanları tamamen modern eşyalarla donatılmış olup odalarda telefon ve internet bağlantısı kesintisiz olarak verilebilmektedir. Her binada televizyon odaları, etüt salonları ve ortak kullanıma açık oturma mekanları bulunmaktadır. Öğrencilerin kullanabilecekleri mutfak, çamaşır yıkama ve ütü odaları mevcuttur. 24 saat sıcak su, içmek için kaynak suyu, güvenlik ve temizlik hizmeti sağlanmaktadır. Üniversitemiz öğrenci yurtlarına öğrenci yerleştirme esnasında, öncelik ilk defa İTÜ’yü kazanan öğrencilere verilmektedir. İlk defa İTÜ’yü kazanan öğrencilerden İTÜ’ye giriş sırasına göre oluşturulan asil ve yedek öğrenci listelerinin yerleştirmeleri tamamlandıktan sonra ara sınıf öğrencilerinin başvuruları, not ortalamaları ve dilekçe veriliş tarihlerine göre kontenjan dahilinde yapılmaktadır. İTÜ’de öğrenciler, yükseköğrenimleri süresince ihtiyaçlarını karşılayabilecekleri çalışma olanaklarına sahiptir. Asistan Öğrenci programı sayesinde, üniversitenin akademik ya da idari birimlerine bağlı olarak çalışan öğrenciler, hem profesyonel iş yaşamına ilişkin deneyim edinmekte hem de düzenli gelir sağlamaktadır. Üniversite yerleşkesinde açılan işletmelere ise öğrenci çalışan almaları yönünde önkoşul sunulmakta, bu sayede öğrenciler yerleşke içindeki mekânlarda yarı zamanlı olarak çalışabilmektedir. Yabancı Diller Yüksekokulu bünyesinde yer alan Psikolojik Danışma ve Rehberlik Merkezi, öğrencilerin üniversite yaşamı ya da özel yaşamına ilişkin sorunları sağlıklı aşmalarına yardımcı olmak amacıyla hizmet vermektedir. Önleyici sağlık hizmeti sunmayı amaç edinen ve öğrencilerin sorun oluşmadan da destek alabileceği merkez; bireysel danışma, etkili iletişim grup çalışmaları, sınav kaygısıyla baş etme çalışmaları, kişisel gelişimi destekleyici grup çalışmaları sunmaktadır. Kişilik haklarına saygılı ve gizlilik ilkesini benimseyen bir anlayışla faaliyet yürütülmektedir. İTÜ’nün 5 ayrı yerleşkesinde 3 ayrı mutfak ve 8 yemekhane bulunmaktadır. Ayazağa Yerleşkesinde 75. Yıl Öğrenci Sosyal Merkezi Yemekhanesi, Gümüşsuyu, Maçka ve Taşkışla Yerleşkelerinde 2’şer ve Tuzla Yerleşkesinde 1 yemekhane yer almaktadır. Akademik Yıl süresince yemekhanelerden günde ortalama 10 – 15 bin kişi yararlanmaktadır. Menüler yetişkinlerin günlük beslenme değerlerine uygun hazırlanmakta, tüm malzemeler mevsiminde ve taze olarak temin edilmektedir. Yemekhane ve mutfaklar her ay düzenli olarak ilaçlanmakta; İTÜ Gıda Mühendisliği Bölümü tarafından yemekler rutin olarak analiz edilmekte, her ay numune alınarak laboratuvarda incelenmektedir. İTÜ Gıda Mühendisliği ya da Çevre Mühendisliği Bölümü tarafından yemeklerde kullanılan su ve yemekhanelerdeki içme suyu alınan numuneler ile düzenli olarak analiz edilmektedir. Yerleşke içindeki kantin ve kafeteryalar ise farklı bütçelere ve farklı damak zevklerine uygun seçenekler sunmaktadır. 2013-2014 Akademik Yılında İTÜ’ye kazandırılan FanFan iseTürkiye’nin ilk üniversite down kafesi olarak örnek bir sosyal sorumluluk projesidir. FanFan Kafe, Ayazağa Yerleşkesinde hizmet vermektedir. İTÜ, İstanbul’un merkezi noktalarına konumlanmış kampüsleri ile kentin her köşesine farklı araç seçenekleri ile ulaşabilmeyi sağlamaktadır. Tüm yerleşkeler, toplu ulaşım araçları ile entegre konumlara sahiptir. Güzergâhları arasında İTÜ durağı bulunan; Avrupa Yakasında 8, Anadolu Yakasında ise 2 otobüs hattı işlemektedir. Ayazağa’da bulunan ana kampüsün önünde İTÜ metro durağı yer almakta, Taşkışla ve Gümüşsuyu kampüslerine Taksim metro istasyonundan birkaç dakikalık yürüme mesafesi ile ulaşılabilmektedir. Tüm kampüslerin kent merkezinde bulunması ve İstanbul’daki toplu ulaşım olanaklarının birbiriyle bağlantılı yapısı sayesinde vapur, metrobüs, tramvay gibi diğer şehir içi seyahat alternatiflerine kolayca ulaşmak mümkündür. Yurt Ücretleri için Tıklayınız Yurt Burs Ofisi: Tweets by itu1773 İTÜ/BİDB © 2015 Yurt & Burs
allenai/c4/00328/39763
2017-09-23T05:47:19
http://tanitim.itu.edu.tr/yurt/ali-i-hsan-aldogan-kiz-ogrenci-yurdu
allenai/c4
s3://tokenize-bucket20241130064257132900000001 /tokenize-dir-1024/data_input/output/00328.jsonl.gz
newscientist: gerçeklik nedir? - Okyanusum.com 18 Aralık 2013 Belgesel, Güncel 1,335 Views çeviri: Beyza Zapsu Aura gibi konulara girmeden, gerçekliğin ne olduğuna ilişkin iki çeşit yol karşımıza çıkar. İlk görüşe göre, gerçekliği deneyimleyecek hiç kimse olmasa bile herşey yine de oradadır. Fakat bu görüş ile ilgili problem şu ki, bildiğimiz kadarıyla biz insanlar aslında varız, ve hepimizin gerçek olduğuna hemfikir olacağı dil, savaş ve bilinç gibi birçok şey biz olmadan var olmazdı. İkinci görüş ise evrenin temelinde her ne varsa gerçeklik odur diyor.Bu görüşe göre, çevremizdeki nesneleri anlayabilmek için görünümlerinin alt katmanlarına inmemiz gerekiyor. Herşeyin moleküllerden yapıldığını görebiliyoruz. Molekülleri anlamak istiyorsan atomlardan oluştuklarını farkına varmalısınız. Atomlar ise proton, nötron ve elektron gruplarından oluşuyor. Bunlar da quarklar ve leptonlardan, quarklar ve leptonlar da stringlerden, alanlardan ve diğer şeylerden oluşuyor. Aslında, daha hiç kimse evrenin en küçük parçasını bulmuş değil. Bu yoldan devam edersek, görüyoruz ki, parçacıklar ve dalgalanmalar uzayda bir mekan-zaman aralığını işgal etmektedir. Diğer bir deyişle parçacıklar gerçekte ana yapı değiller. Esas olan parçacıkların yer aldığı uzay-zamandır. Bir tür koordinatdır, üçü uzay ve biri de zaman, koordinatlar ise sayılar hakkında konuşabilme yoludur. O zaman sayı nedir? Sayıların bir yerde bir varlığı var mıdır? Evet, zihnimizde bir kavram olarak vardır. Ancak herhangi bir kavram gibi değildir. Sayılar herkes için her yerde aynıdır. “3” sayısı benim için ne anlam taşıyorsa senin için de , İngiltere kraliçesi içinde aynı şeyi ifade eder.. Yani bu düşünce çizgisine göre, gerçekte var olan ve diğer herşeyin temelini oluşturan şey matematiktir. Fakat bu da garip Eğer matematik her şeyin temeliyse o zaman gerçekten karmaşık olan bir şeyi, örneğin bilinci nasıl açıklarsın? Bilinci, insan beyninin oluşturduğu bir şey olarak başlayalım. Beyni anlamak için hücrelere, nöronlara bakman gerekir. Hücreler biyoloji kurallarına göre hareket ederler. Biyoloji ise karmaşık kimyadır. Kimya ise karmaşık fizik tir. Fizik ise sonuç olarak matematiktir. Fakat biraz önce dedik ki, matematik zihnimizde olan fikirler dizisidir. Bu demek oluyor ki bir şekilde başladığımız yere geri döndük. Bilinci açıklamak için bilince dayanmak zorundayız. Bu çılgınca gelebilir, ama en çılgın kısmı bu değil. Öyle görünüyorki, biz matematiği boş bir dizi kavramından oluşturuyoruz. Daha iyi bilindiği şekliyle “Hiç”ten. Demek oluyor ki, matematik evrenin en temel gerçekliği ise, o zaman gerçeklik “Hiç”e dayanmaktadır. Yani “Hiç” dediğimiz gerçek olandır. çeviri: Beyza Zapsu beyin uzay 2013-12-18 Tags beyin uzay Previous Şu Benim Divane Gönlüm Next Evren Tümüyle Holografik İlluzyondur:
allenai/c4/00326/1581
2017-01-24T09:14:55
http://okyanusum.com/belgesel/newscientist-gerceklik-nedir/
allenai/c4
s3://tokenize-bucket20241130064257132900000001 /tokenize-dir-1024/data_input/output/00326.jsonl.gz
BATIDA BULUNMAYAN EN ÖNEMLİ AVANTAJIMIZ: DİNAMİK GENÇLİK - İrfan Mektebi Bülent YILDIRIM | İHH Başkanı Bülent Bey, her ne kadar herkes tanıyorsa da sizi ve İHH’yı bir de sizin dilinizden tanıyabilir miyiz? İHH’yı nasıl tanımlıyorsunuz? 1967 yılında Erzurum’da doğdum. İstanbul Hukuk Fakültesini bitirdikten sonra gerek gençlik çalışmalarında ve gerekse insani yardım alanında aktif olarak arkadaşlarımızla çalışmayı başladık. İHH, bizim hayatımıza dair hedeflerimizi ve hizmetlerimizi gerçekleştirmek üzere kurduğumuz en önemli mesajımız. Hepinizin bildiği gibi 1990’lı yılların başı tüm dünyada büyük değişimlere ve kırılma noktalarına şahit olmuştu. İdeolojik yapılara dayanan büyük güçler çökerken, Avrupa’da yeni devletler ortaya çıkmış ve bu yeni düzende Müslümanların rolü büyük oranda tartışılmaya başlanmıştı. Bu tartışmalar sırasında yapılan vurgu her zaman İslam’ın yeni bir tehdit olduğu yönündeydi. Komünist bloktan kopan her ülke derhal Batılı sisteme entegre oluyor ve bağımsızlıkları derhal tanınıyordu. Böylesi bir ortamda bağımsızlığını ilan eden Avrupa’nın tek Müslüman ülkesi Bosna-Hersek ise farklı bir algıyla karşılandı. Bosna’nın bağımsızlığını tam olarak kabul etmeyen bölgesel güçler, Sırp saldırıları üzerine sessiz kalmayı tercih etmişti. Yaşanan bağımsızlık süreci ve sonrasındaki haksızlıklar bizim gibi henüz üniversite yıllarındaki idealist gençler için bir yanda ümitleri yeşerten ama öbür yanda uluslararası bir ikiyüzlülüğü görmemizi sağlayan etki uyandırdı. Bosna savaşı, Avrupa’nın ortasında büyük bir Müslüman katliamını beraberinde getirdi. Biz de böylesine galiz bir ikiyüzlülük karşısında yapabileceğimiz bir şeyler olduğuna inanıyorduk. Birkaç arkadaş çevremizdeki esnafı ziyaret etmekle işe başladık. Onlardan gönüllü olarak topladığımız yardımları savaşın ortasındaki Müslüman Bosna halkına taşıdık. Ondan sonra Çeçenistan, Kosova, Afganistan, Filistin, Somali derken bir bakmışız tüm İslam dünyası bizim ilgi alanımız haline gelmiş. Siz bu yardım faaliyetleri vesilesiyle İslam coğrafyasının hemen hemen her tarafını dolaşıyorsunuz. Size göre İslam âleminin en önemli problemi ve ihtiyacı nedir? Yukarıda değindiğim gibi, başlangıçta devletin dışında “insani yardım kuruluşu” diye bir konseptin kabul ettirilmesi bile büyük bir sorun oldu. Örneğin en basitinden mültecilere ilişkin düzenlemeler Soğuk Savaş döneminde hazırlanmış yasal metinlere dayanıyordu. Siz kalkıp ülkenize mülteci olarak sığınmış olan insanlara mevcut mevzuat gereği yardım yapamıyordunuz. Yasal mevzuattan kaynaklana bu tür sıkıntılar bir yana, karşılaştığımız en ciddi sıkıntı yurt dışına ve özellikle de Müslüman coğrafyalara açılımla ilgiliydi. Birçok bölgeye ilk defa ayak basıyorduk. Oradaki insanları tanımak, ihtiyaçlarını anlamak ve bir güven köprüsü kurmak çok zor oldu. Yakın coğrafyalar bu işin sağlanmasında kolaylaştırıcı oldu ama örneğin dünyanın öbür ucundaki Moro, Mozambik, Brezilya vb. Müslümanlarını yaşadıkları coğrafyada ziyaret etmek, onlarla kalıcı bağlar kurmak hem heyecan vericiydi hem de oldukça sıkıntılı bir süreç idi. Bizden sonra bu coğrafyalara birçok yapı ve kuruluş ayak bastı ama emin olun bu ziyaretlerin kolaylaştırılmasında İHH’nın rolü büyük oldu. Şimdi birçoğuna gitmek Türkiye’nin bir iline gitmek kadar kolay oldu. Eskiden kurulmuş ilişkiler sayesinde hemen her ülkede tanıdık güvenilir bir insan bulmak çok kolay. İslam dünyasının genel sorunlarından bahsedecek olursak, en başta eğitim geliyor. İslam dünyasında okur-yazarlık oranı çok düşük. Özellikle İslam ülkelerinde kadınların büyük bölümü okuma yazma dahi bilmiyor. Bunun yanı sıra, yükseköğrenim imkânları da kısıtlı olduğu için binlerce Müslüman evladı daha iyi okumak üzere Batılı ülkelere göç etmek ve daha sonrasında oralarda yerleşmek zorunda kalıyor. Bu da İslam dünyasından Batıya büyük bir beyin göçü anlamına geliyor. Bir diğer sıkıntı tabi ki, fakirlik. Bir yanda sömürge yönetimlerinin halen sürmesi öte yanda yolsuzluklar milyonlarca insanın fakirliğinde temel sebepler. Bu konuda büyük bir farklılık olduğunu da hatırlatalım. Örneğin bir Kuveyt’te fakir bulmanız zor ama Burkina Faso’da durum tam tersi. İşgaller, etnik ve mezhebi sebeplere dayalı çatışmalar bugün İslam dünyasının diğer bir önemli sorunu. Bu konuda ne yazık ki, arada büyük güvensizlik duvarları var ve taraflar birbirleri ile bir araya gelip konuşmak yerine, diğerini yok etmeye çalışıyor. İslam coğrafyasında sosyal durum hakkında neler söylemek istersiniz? Aileler, çocuklar, insanlar ne durumdalar? İslam dünyasına baktığımızda olumlu ve olumsuz yönleri aynı anda görmeye çalışmalıyız. Bu dünyada tamamen karamsar bir görünüm olmadığı gibi, her şey güzel gidiyor değil. Olumlu yönlere baktığımızda bilinci her geçen gün artan dinamik bir gençlik görüyoruz. Bu idealist gençlik, Batıda bulunmayan en önemli avantajımız. Yine dünyanın içinde bulunduğu sıkıntılı süreçte Müslümanların seslerinin her zamankinden fazla duyulmaya başlaması da olumlu bir alternatif olarak herkese hitap ediyor. Bunları çoğaltmak mümkün. Ama buna karşın İslam dünyasında birçok bölgede eğitim ve maddi imkânların düşük olması halen ciddi bir sorun. Davetçilerin ve manevi liderlerin varlığına rağmen, ahlaki yozlaşma riski her zamankinden daha fazla görünüyor. İletişim imkânlarının çoğalması, aile yapılarındaki dejenerasyonu kolaylaştırıyor. Yetimlerle ilgili çalışmalarınız var. Bu çocuklar bulundukları bölgelerde aynı zamanda misyonerlerinde hedefinde midir? Bölgede bu anlamda durum nasıl, izah edebilir misiniz? Yetimler konusunda Türkiye’de bir çığır açtığımıza inanıyorum. Yardım için bölgelere ilk defa gittiğimizde en mağdur kesimlerin yetimler olduğunu gördüğümüzden onlara özel bir çalışma yapmayı planlamıştık. İşin içine biraz daha derin dalınca çok farklı boyutlar ortaya çıktı. Onların sadece maddi olarak desteklenmesi sorunu çözmeye yetmiyor. Onların zihinsel ve manevi gelişimleri çok daha önemli. Özellikle savaş ve afet bölgelerindeki yetimler, tamamen sahipsizdi. Onların bu durumunu istismar etmek isteyen sadece misyonerler değil. Değişik mafya-vari yapılanmalar da kurbanlarını bu çocuklar arasından seçiyor. Bu nedenle yetim konusu deyince işin içine çok sayıda faktörü katmanız gerekiyor. Bölgenin bu halde olmasında bölgenin yaşayanları olan Müslümanların da sorumlulukları olsa gerek. Bunlar nelerdir ve bu konuda neler yapılmalıdır? Bölgemizde yaşanan savaş, işgal ve iç çatışmalar tek yanlı oluşumlar değil. Yani sadece Batı yada İsrail bir takım işleri planladığı için bunlar yaşanıyor değil. Bilakis, sorumluluğun büyük kısmı şer güçlere bu bölgede operasyon imkânı veren bizim kendi insanlarımız. Birbirlerini alt etme inadı, dış güçlere uygun zemin hazırlıyor. Suriye’deki krizin bu kadar uzamasının en önemli sebebi Ortadoğu’daki ülkelerin birbirleriyle bir masaya oturup konuşamaması ya da konuşsa bile görüşünü karşı tarafa dayatma hastalığı. Bizler sivil toplum olarak en azından toplum düzeyinde bu kopuklukları giderebiliriz diye düşünüyorum. Yapay sınırlara dayalı düşmanlıklar yerine, yeni dostluklar sivil toplum eliyle kuruluyor. Medyadan öğrendiğimiz kadarıyla Ortadoğu İslam coğrafyası üzerinde adeta üçüncü dünya savaşı yaşanıyor. Haritalar yeniden çiziliyor. Bütün hadiselerin arkasında yeni çıkar düzeni kurma faaliyetleri var. Bu durumdan bölge halkının asıl etkilendiği taraflar nelerdir ve bu konuda çözüm anlamında ne gibi çalışmalar yapılıyor? Osmanlı sonrasından itibaren 100 yıldır Ortadoğu’da sınırlar sürekli değişiyor. Bundan sonra da devam edecek gibi görünüyor. Batılılar kendi çıkarları doğrultusunda bu bölünmeyi artırmaya gayret ederken, bölgemizdeki zalim rejimler onlarla işbirliği halinde. Arap Baharı denilen süreç bu yönüyle toplumsal kesimlerin yaşananlara bir isyanı gibiydi ama darbeciler kısa sürede Batıdan aldıkları destekle bu kazanımları gasp ettiler. Irak ve Suriye gibi etnik ve mezhebi gerilim alanları da bölgenin geleceğini tehdit eden en ciddi konular. Burada sadece bir iktidar mücadelesi yaşanmıyor, bundan daha önemlisi değişik etnik ve mezhebi unsurlar arasında bir varoluş mücadelesine dönüştü. Bu tüm İslam dünyasındaki iç barışı tehdit ediyor. Bunun çözümü, cahil bir şekilde bazı fikirlerin arkasına takılıp fanatizm yapmak yerine, mutedil İslami anlayışı yaygınlaştırmaktır. İhvan’ın yasaklanmasında gördüğümüz gibi, böylesi bir anlayış sadece Batılıları değil diktatörleri de en fazla rahatsız ediyor. Sıkıntı çeken Müslüman kardeşlerimize nispetle rahat olan biz Müslümanlara buradan vermek istediğiniz mesajlarınız var mı, nelerdir? Tabi ki, herkes gücü ve imkânları oranında yardımcı olacaktır. Peygamberimizin dediği gibi, bunun farklı yolları olabilir. Elle, dille ya da kalben buğz ederek kardeşlerimizin sıkıntılarının giderilmesine çaba harcayabiliriz. Her birimiz kardeşlerimizin derdini kalbimizde hissetmeliyiz. Dünyanın farklı bir yerinde kardeşlerimiz acı çekiyor diye bizler de hayatı kendimize zinden yapmak zorunda değiliz. Kastettiğim onların dertlerinin giderilmesi için elimizdeki imkânları kullanıyorsak o zaman sorumluluklarımızı yerine getirmişiz demektir. Vakit ayırdığınız için teşekkür eder, hayırlı çalışmalar dilerim. Sizlere ve okuyucularınıza da ben teşekkür ediyorum.
allenai/c4/00215/6458
2020-08-10T22:33:09
http://irfanmektebi.com/2014/12/01/batida-bulunmayan-en-onemli-avantajimiz-dinamik-genclik/
allenai/c4
s3://tokenize-bucket20241130064257132900000001 /tokenize-dir-1024/data_input/output/00215.jsonl.gz
Artemis Ateşcan ile THETAHEALING® DNA2 BASIC Uluslararası Uygulayıcılık Eğitimi - Dönüşüm Atölyesi - Psikoloji - Kişisel Gelişim - Meraklısı İçin Artemis Ateşcan ile “Thetahealing® Dna2 Basic” Uluslararası Uygulayıcılık Eğitimi Theta Şifası (Thetahealing® Tekniği) Nedir? Bu teknik Yaratıcı ile bağlantı kurularak kendinizin ve diğer insanların hoşnut olmadığı gerçeği değiştirmeyi amaçlar. Teta durumundayken yeni bir gerçek yaratılır ve bu şimdiki gerçeğe uygulanır. Yani Teta, yaratmakla ilgilidir. Yaratıcı ile birlikte çok etkili değişimler yapılır. Birlikte yaratırken her şey mümkündür. Bu çalışma gelişme ile ilgilidir; kendi gelişmeniz içindir. Size şimdi faydası olan yeni bir kalıp , istenilirse ilerde tekrar değiştirebilir. Her bireyin kalıbı ayrıdır. Şu anda yaşadığınız hayatın sahip olduğunuz olumlu yada olumsuz inanç ve duyguların ürünü olduğunu biliyor musunuz? Yaşamınızda farkında olarak kuvvetlendirdiğiniz, en çok yöneldiğiniz Olaylar ve deneyimler hayatınızı şekillendirmekte,kısıtladıklarınız ise yaşamınızda engel ve blokajlar olarak kendini göstermektedir. Bunun sebebi, bizi biz yapan inanç ve duygularımızın %88′inin bilinçaltında depolanıyor olması; sadece ve sadece %12′inin bilincimiz dahilinde olmasıdır. Yaşamınızda engel ve blokajlara sebep olan duygu ve inançlarınızı değiştirdiğinizde, yaşamınızın her yanında bolluk enerjisini deneyimlersiniz. Theta Şifa Tekniği ile farkında olmadığınız, sizi sınırlayan inanç ve duyguları fark edebilir ve yaşamınızda bilinçli olarak bolluğu yaratabilirsiniz. Theta, derin ve güçlü meditasyon ve dualarla evrendeki yaşam enerjisini kullanarak; bilinçaltı ve bilincinizdeki kısıtlanmış inançları değiştirebileceğiniz, vücudunuz içinde neler olduğunu görebileceğiniz, fiziksel ve duygusal duygular nasıl performe ettiğini izleyebileceğiniz, her türlü öğretilerin yükleyebileceğiniz, hayatınızda arzuladığınız her ne var ise yaratabileceğiniz bir yöntemdir. İnanılmaz derece güçlü, öğrenmesi kolay, çok yönlü bir tekniktir. Theta ismini theta beyin dalgalarından alır. Theta dalga boyu saniyede 4-7 Hz dir. Genelde gece uyurken beyindeki dalga boyu theta dalga boyundadır. Ayrıca derin hipnoz durumu ile evrende birliğinin tecrübelendiği durum da theta dalga boyudur. Bu dalga boyunda iken kolayca bilinçaltı ile bağlantıya geçebilir. Aynı zamanda evrendeki temel yaşam enerjisi ile bağlantıda olursunuz. 3- Sözel beceriyi ve sözel performans IQ'sunu arttırır. Okumalarda tüm çakralar ve enerji merkezleri kullanılmasına rağmen, tepe çarka Theta Şifası'nda en önemli olanıdır. Çünkü Theta Şifası, Yaratan'ın gerçeğine geçiş kapısıdır. Çekirdek Seviye: Bunlar hayatta bize çocuktan itibaren öğretilenler ve bizim kabul ettiklerimizdir. Bu programlar kabul ettiklerimiz ve bizim bir parçamız olanlardır. Bu" inançlar" beynin ön lobunda enerji olarak tutulurlar Genetik Seviye: Programlar atalarımızdan beri taşınırlar veya bu hayatımızda genlerimize eklenirler. Bu inançlar morfojenetik alanda veya bir kişinin DNA'sı etrafında saklanırlar. Bu "alan" DNA'nın ne yapılması gerektiğini söyler. Ruh Seviyesi: Bu bir insanın "olduğu" tüm varlıktır. Bu programlar kişinin bütünlüğünün kalp çakra seviyesinden başlayarak dışarı doğru çekilip çıkarılır. Albert Einstein, Niels gibi bilim adamlarının bir mesai arkadaşı olan John Wheeler, Yaradılışın nasıl olacağını sorgulamıştır. Jonh Wheelerin'in teorisini test etmek için bilim adamları bir deney gerçekleştirirler. Işık iki paralel yarık arasından parlatıldı ve bir fotoğraf kağıdının şeridine çarptırıldı. Deney iki ayrı yoldan iki farklı sonuca ulaşarak yapıldı. İlk olarak, fizikçiler fotonu her yarıktan geçerken tam yanında yer alan foton detektörleri ile gözlemleyebiliyorlardı. Her foton bir ya da diğer yarıktan geçerken gözlemlendi. Fotonlar, diğer bir deyişle parçacıklar olarak hareket ediyorlardı, fakat ikinci deneyde enteresan bir sonuç alındı. Bu sefer foton detektörleri kaldırılarak deney tamamen aynı tarzda yapıldı. Fotoğrafa duyarlı bir kağıt şöyle bir sonuç gösterdi, ışık bir parçacık gibi davranmak yerine, bir dalga gibi hareket ediyordu. Şimdi ışığın hem parçacıklı hem de dalgalı ikili bir doğası olduğu anlaşıldı. Fakat görünürdeki şu ki sadece gözlemleme şekli onun nasıl bir davranış çizeceğini etkiliyordu. "Gözleme tepki verme" durumu evrensel boyutta da çalışılıyordu. Bu deney dünyadan galaksi boyunca fırlatılan bir ışık kullanılarak yürütüldü. Sonuçlar aynıydı. Işık gözlemlenip gözlenmediğine bağlı olarak farklı şekilde tepki verdi. Bu gözlemlerimizin bizler doğmadan milyon veya milyarlarca yıl önce yaratılmış ışık parçacıklarını/dalgalarını etkilediği anlamına geliyordu. John Wheeler'in da demiş olduğu gibi ; "Düşünce geçmişi bile değiştiriyor". Bilgi sadece bu dünyada öğrendiğimiz değil aynı zamanda da dünyayı yapan şeydir " İşte Theta Şifa tekniğinde şifacı ile danışan ve de Yaratıcı güç arasındaki eterik patikanın kısa bir solucan deliği olduğu düşünülmektedir. Şifa yaratmak ve okuma yapmak için zaman ve diğer faktörlerin kısıtlaması olmadan boyutların üzerinden geçilebilmektedir. Ayrıca Yaratıcı Güce açık kalarak bu enerjinin bizler tarafından da kullanabileceğine inanılmaktadır. Kuantum mekaniğine göre, gözlemleme eyleminin sonuçlarını değiştirmektedir. Theta Şifası gözlemleme eylemidir. Theta tekniği de kuantum mekaniğidir ve imgeleme sanatı birlikte yaratmayı mümkün kılmaktadır.Bu yüzden Theta Şifası'nın "sahit olma" işlemi çok önemlidir. Şifacı iyileştirmenin olduğuna şahit olduğunda, bu gerçekliğe de taşınır. Theta Şifa Tekniği ile artık size hizmet vermeyen inançlarınızı iptal imkanınız vardır. Önemli olan arzu isteklerinize ulaşmanızı engelleyen inançlarınız tespit ediyor olmanızdır. Çoğu insanda olabileceği düşünülen temel inanç listesi vardır. Seans sırasında önce bu inançların sizdeki varlığının kinesiyoloji ile tespit edilmekte, sonrasında ise Theta Şifası ile inançların 4 inanç seviyesinden iptali ve/veya çözülmesine çalışılmaktadır. Bundan sonra sizin sorumluluğunuz, yeni inançların hayatınızdaki açılımını fark etmeye odaklanmak oluyor. THETA HEALİNG BASİC ULUSLARARASI UYGULAYICILIK EĞİTİM İÇERİĞİ ODAKLANMIŞ DÜŞÜNCE, ODAKLANMIŞ DUA PSİŞİK DÜŞÜNCE KONTROLÜ (Düşündüğünüz her düşünce bir ‘psişik enerji'dir. Söz büyüdür. Dile getirdiğimiz her kelime ile kendi gerçekliğimizi yaratırız. Düşündüğümüz her düşünce hayatta bizi hayatın üstadı veya hayatın kölesi yapar.) TETA DURUMU NEDİR? GÖZLEMLEME Teta şifası gözlemleme hareketidir.Gözlemlerimiz milyonlarca veya milyarlaca yıl önce yaratılmış ışık dalga veya parçalarını etkiliyebiliyor. Böylelikle, düşünce değişiklikleri geçmişimizi değiştiriyor veya John Wheeler'ın dediği gibi, ‘'Bilgi dünya hakkında tek öğrendiğimiz şey olmayabilir, bu dünyayı yaratan şey olabilir.'' ÖZGÜR İRADE, BİRLİKTE YARATIM VE TANIK OLMA TÜM VAROLAN'A GİDEN YOL HARİTASI OKUMALAR VE ŞİFALAR Doğumdan yetişkinliğe dek öğrenilmiş şeyler. Bu başka insanlardan sözleri ve duyguları benimsediginizde – özellikle ebeveynlerden ve yetkili insanlardan – ve bilinçaltında hafızanızda kalan inanç kalıplarına dönüştüğündedir. Örneğin "Sen aptalsın" veya "Sen işe yaramazsın" şeklinde hitap edilmek ve sonra siz değersiz olduğunuz bilinçaltı inancına sahip olabilirsiniz ve herhangi bir şeye erişemediğiniz için kendinizden nefret edebilirsiniz. DNA iplikçiklerinin etrafında "morfogenetik alan" olarak adlandırılan garip bir bilgi alanı vardır. Bilim bunun var olduğunu biliyor. Bu alan bir bebeğin hücrelerine kaç bacağa, kaç ayağa ve kaç ele sahip olacağını söyleyen bilgiyi taşır. DNA hücresinin içinde, ve DNA'nın bu yapısı içinde, en azından yedi nesil geriye giden genetik hafıza bulunur. Genetik inançlarımızı bu morfogenetik alan içinde buluruz. Böylece, büyük büyük büyük anneniz veya babanız ile aynı inanca/özelliklere sahip olmanıza şaşırmayın. Bolluk sorunları üzerinde çalışıldığında, çoğu müşterinin para kazanma/parayı kabul etme yeteneğini bloke eden en önemli faktör, bu seviyede bulunan "yoksulluk yemini"dir. Böylece, para kazanma ve parayı muhafaza etme problemine neden sahip olduğunuzu hiç merak ettiniz mi? Geçmiş seviyesi ile ilişkisi olan "ruh parçalarının" enerjisidir. Ruh parçaları, sizin veya "ailenizin" başka bir yerde veya zamanda kalmış olan kendinizin parçalarıdır. Geçmiş seviyesinde çalışırken, ruh parçalarının yeniden kazanılması gerekir. Ruh parçaları şimdiki yaşamınızda bir çok durumlarda arkada bırakılabilir. Örneğin yakın bir ilişkide veya birine şifa verirken güçlü bir bağ geliştiğinde veya zaten bu bağ var olduğunda. Hasta olan bir sevdiğiniz ile ilgilendikten sonra neden o kadar yorgun hissettiğinizi ya da neden bazı insanların bir boşanma veya ölümden sonra – hatta yıllar sonra –duygusal olarak o kadar tükenmiş olduğunu hiç merak ettiniz mi? Vianna bedeninin "İçerden ağlıyordum" programına sahip olduğunu keşfettiği zaman, Yaratıcı ona bunun ruhsal seviyede olduğunu söyledi. Ona, ruhun sürekli olarak öğrendiği ve kendi varoluşunda deneyimlemesi beklenen şeye yönlendirildiği söylendi. Burada olmamızın nedenlerinden biri budur – öğrenmek ve yarattığımız şeyi deneyimlemek İNANÇLARI KAS TESTİ İLE TEST ETME ŞEKLİ YEDİ VAROLUŞ SEVİYELERİ YEDİNCİ VAROLUŞ SEVİYESİ PSİŞİK SALDIRILAR,PSİŞİK KANCALAR Hem pozitif hem de olumsuz olan ilişkilerde ve birlikte çok şey paylaşıp sevdiğiniz birisini kaybettiğimizde, kendimizden çok fazla vermiş olduğumuz evlilik veya ilişkilerde veya birisi hastalanmış olduğunda, onları içgüdüsel olarak iyileştirme çabasıla bilinçli veya bilinçsiz olarak kendimizden birşeyler veririz. Bu çalışma ile bize ait ruh parçamızı geri alarak şifalandırırız. Varoluş Seviyeleri Tezahür Etme Tekniği Konuşulan kelime zamanın %30-40'ında etkilidir. Gözde canlandırma %50'sinde etkilidir. *Teta dalgası tezahür etmek için zamanın %80-90'ında etkilidir. Bu tezahür etmek için en iyi şekildir. Kendi üzerinizde veya başkası üzerinde inanç çalışması yaptığınızda muhtemel bir geleceği değiştirirsiniz. Sizin inancınız ne ise yaşam da inancınızı yaratırsınız. GENÇLİK VE CANLILIK KROMOZOMUNUN AKTİVASYONU GENÇLİK ÇEŞMESİ GENETİK PROGRAMLAMA EĞİTİME HERKES KATILABİLİR. EĞİTMEN: Artemis ATEŞCAN EĞİTİM SÜRESİ: 2,5 Gün EĞİTİM ÜCRETİ: 1.250 TL Eğitim ile birlikte VIANNA STIBAL'a ait ThetaHealing® DNA2 uygulayıcılık seminer kitabı Eğitim sonunda ThetaHealing Institute of Knowledge® onaylı ThetaHealing® uygulayıcılık sertifikası verilir. BİLGİ, KAYIT VE BİREYSEL SEANSLAR İÇİN RANDEVU ALABİLECEĞİNİZ TELEFONLAR ARTEMİS ATEŞCAN TEL: 0537 596 7770 ELİF AKŞAR TEL: 0554 566 8433 Dönüşüm Atölyesi tarafından düzenlenen Artemis Ateşcan ile “Thetahealing® Dna2 Basic” Uluslararası Uygulayıcılık Eğitimi, yayın süresi dolduğu için ön kayıt işlemine kapalıdır. Psikoloji - Kişisel Gelişim kategorisine göz atarak güncel kurs ilanlarımızı inceleyebilirsiniz. Psikoloji - Kişisel GelişimDönüşüm AtölyesiArtemis Ateşcan ile “Thetahealing® Dna2 Basic” Uluslararası Uygulayıcılık Eğitimi
allenai/c4/00313/66512
2017-07-22T02:39:45
http://www.meraklisiicin.com/tiyatro-kurslari/donusum-atolyesi/artemis-atescan-ile-thetahealing-dna2-basic-uluslararasi-uygulayicilik-egitimi
allenai/c4
s3://tokenize-bucket20241130064257132900000001 /tokenize-dir-1024/data_input/output/00313.jsonl.gz
Vatandaşlar bu sergiyle Çanakkale ruhunu yaşayacak Alanya Belediye Başkanı Adem Murat Yücel, Alanya Belediyesi'nin sosyal ve kültürel etkinlikleri kapsamında Kültür Merkezi’nde ziyarete açılan Çanakkale 1915 Savaş Malzemeleri 103. Yıl Etkinlikleri Müzesini ziyaret etti. Savaş malzemelerini tek tek inceleyen Yücel, ”Metrekareye 600 Mermi, “İl İl Şehit Listesi” ve “Alanya Şehitleri” isimli panoları da dikkatle inceledi Alanya Belediye Başkanı Adem Murat Yücel, Çanakkale Zaferi'nin 103. Yıldönümünde, Alanya Belediyesi Kültür Merkezi’nde açılan Çanakkale sergisini ziyaret etti. Öğrenci ve vatandaşlara Çanakkale ruhunu yaşatmak için açılan sergiyi gezen Başkan Yücel, sergideki materyalleri tek tek inceleyerek görevlilerden bilgi aldı. Sergiyi gezen öğrencilerin yoğun ilgisi ile karşılaşan Başkan Yücel, öğrencilerle sohbet ederek, onlara Çanakkale ruhunu yaşatmanın öneminden bahsetti. Öğrencilerle fotoğraf çektiren Başkan Yücel, yaklaşık 40 dakika sergiyi gezerek bilgi aldı. "Çanakkale 1915 Savaş Müzesi", Alanya Belediyesi Kültür Merkezi Sergi Salonu'nda 1 Kasım -12 Kasım'a kadar, saat 09.00-18.30 arası ücretsiz olarak ziyaret edilebilecek.
allenai/c4/00315/1661
2017-11-18T13:44:12
http://www.alanyapostasi.com.tr/genel/vatandaslar-bu-sergiyle-canakkale-ruhunu-yasayacak-h26505.html
allenai/c4
s3://tokenize-bucket20241130064257132900000001 /tokenize-dir-1024/data_input/output/00315.jsonl.gz
Campet Nedir? | Mamontenka | Kozmetik Blogu Merhabalar! Doğanay Limonata reklamını gördükçe Campet nedir diye çok merak ettim. Düştüğünde içi kırılmıyor mu, bükülse içindeki cam kırılmaz mı diye düşündüm durdum ve dün, Campet ile tanıştım. Düşündüğümün aksine, cama benzer yapısı yok. Bildiğimiz pet şişe gibi görünüyor. "Ee bu nasıl cam?" dedim ve araştırmaya koyuldum. Dışında normal plastik olan şişenin içinde çok ince tabaka cam bulunmaktaymış. Klasik pet şişelerin ne kadar sağlıksız olduğunu, kansere bile yol açtığını bilmeyen kalmadı herhalde. Umarım yeni teknoloji Campet ile hem pratik, hem de sağlıklı ambalajlar kullanmaya devam ederiz. İşte Campet'in vaadtleri; Bu arada aklımdaki sorular bitmedi! Ben camın kırılgan olmasına takıldım kaldım. Nasıl oluyor da cama elastikiyet kazandırılıyor? Nasıl oluyor da cam eğilip bükülüyor? Bilen varsa aydınlatsın! : ) Görseller campetsise.com'dan alıntıdır. alice 06 Temmuz, 2014 cam akışkan bir maddedir viskozitesi çok yüksektir yani aslında akar ama akış hızı çok çok düşük olduğu için gözle göremeyiz :) ayrıntılarını bilmiyorum ama genel olarak çeşitli işlemlerle camın viskozitesini değiştirmek, biraz eğilip bükülür hale getirmek mümkün.. bu şişelere çok sevindim, reklamlarda görüp dikkat etmemiştim normal pet şişelerden bizi kurtarabilecek bir şeye benziyor! Eda Coşgun 06 Temmuz, 2014 Aa buna sevindim :) Demek ki gerçekten de cam. Çok sağol ^,^ Unknown 08 Temmuz, 2014 Bu soru benim de aklıma nasıl da takılmıştı çok sevindim bunu duyduğuma :) Unknown 03 Temmuz, 2015 Peki campetin geri donusumu nasl saglanacak? Unknown 08 Temmuz, 2016 alice senin söylediğinin bir kısmı dğru ama ezbere bilgilerle yanıltabilirsin herkezi . dediğin gibi camın akışkanlığı çok çok yavaştır. Lakin Camların azda akşkan olmalarının sebebi hammaddeler sıvı haldeyken hızlı sogutmaya girdiklerinde atom ceresindeki moleküller kristalleşemeden dondukları içindir ki böyle olsa dahi bahsettiğimiz camın bu pcampetlerdeki kadar esnekliğe sahip olmaları imkansızdır. Her ne kadar akışkan olsada bu bildiğin sert plastik gibi eğilip bükülebiliyor. Çünkü camların gerçek anlamda eğilip bükülebilmeleri için yüksek bir sıcaklığa ihtiyaç duyarlar. Bu seviyedeki akışkanlık hızı eğilip bukulebilmesi için yeterli değildir. Yani bu campetler cam değildir. Benim nacizane düşüncemÜniversitedeki uygulamalı derslerimdende öğrendiğim şeyleri dogru kılar gibi görüyüor bu campet .. Pazarlama tekniği ... Unknown 09 Temmuz, 2014 Evet cam akışkan bir maddedir. Ancak çok uzun yıllarda ancak belli bir miktar aktığını görebiliriz. Ki o zamana kadar da kullanmayız ki o camı. Zaten insan ömrü camın aktığını görmeye yetmez. Peki campet nasıl üretildi? Hangi kimyasalla bu hale getirildi? Yada cama bu elastikiyet verilebilecek kadar viskozitesini değiştirmişlerse üzerine pet şişeyi eklemek neden? Sanırım firmanın açıklaması gereken hususlar çok fazla :) Anonim 15 Eylül, 2014 Cam kısmı çok ince, üzerindeki pet ise koruyucu olarak eklenmiş, tutma/taşıma kolaylığı vs. Bütün şişe camdan yapılsaydı maliyet fazla olur, daha pahalıya satılması gerekirdi vs. Bu şekilde hem sağlıklı hem de ucuz bir ürün üretmişler sanıyorum ki. Bu şekilde tüm şişenin cam olması gerekirdi ki , bu hem maliyet artışına hem de cam malzemenin elastikiyet yitimine sebep olur. Anonim 26 Temmuz, 2014 hiç aydınlatıcı gelmedi bu cevaplar .. akışkanlığını arttırmak kırılgalıgını önlemez mantıklı değil Mikron seviyesinde cam kırıkları ve bağırsaklar... Direk iç kanama riski var. Unknown 17 Ağustos, 2015 Haklisin dun 2 doganay limonata aldim bir yudum almamla bardagi birakmam bir oldu damagima kaktus dikeni gibi kucuk cam kiymigi saplandi yarim saat uzun ugrastan sonra cikarabildim cok rahatsiz edici bir durum cikarmasaydim hastaneye gidecektim bu urunu kesinlikle tavsiye etmiyorum Anonim 08 Ağustos, 2014 arkadaşlar merhaba.. cam yününü bilmeyen yoktur değil mi ? hani şu izolasyon malzemesi olarak kullanılan sarı pamukumsu yün.. Bu da aslında çok ince cam liflerinden ouşan bir yündür .. Cam eğer çok inceltirilrse kırılmıyor.. aynı bir ip gibi yada kumaş gibi eğiliyor. Bu şişenin içerisine ise çok yüksek sıcaklıkta ve çok kısa bir sürede cam buharı üfleniyor. ama plastik bu kısa sürede erimeye fırsat bulamıyor. fakat plastiğe yapışan cam katmanı o kadar ince ki.. örnek verisek bir kağıdın en az 50 de biri inceliğinde.. Tabii bu incelikte cam aynı cam yünü gibi kırılmak yerine esniyor. Anonim 22 Ağustos, 2014 FİBER OPTİK KABLO GİBİ fatma 23 Ağustos, 2014 İzocam örneği açıkladıydı Anonim 29 Ağustos, 2014 Şu konu ilgimi çekmişti : http://tablet.donanimhaber.com/showTopic.asp?m=94041737&p=1 Bir de başka bir arkadaşın vermiş olduğu şu linkte ayrıntılı bilgi ve yapım videosu var : http://freshsafepet.khs.com/en.php Anonim 15 Nisan, 2015 İzocamin içinde cam parcalarini görmek mümkün fakat İzocam sadece camdan oluşan bi madde değil. bildigim kadariyla Ben normal camdan yanayim. Pet ile kaplanan cam veya cam ile kaplanan pet ister istemez migrasyon meydana gelecektir. Mikron boyutlarinda cam kalinliginin gecirgenligi hakkinda kesinlikle aydinlatici degil. Mumkunse gercek cam ambalajlari tercih edin. Artik firmalar sade cam siselere geciyorlar. Ne oldugu belli olmayan seyler kullanmayin. Anonim 19 Nisan, 2015 Merhabalar .. Ben malzeme mühendisiyim.. Cam kırılgan , sıvı su gibi atomları düzensiz ve boşluklu yapıdadır. Yani cam kırılır. En önemli özelliği hiç bir element ile tepkiyemeye girmez ve ne ile temas ederse etsin hiç bir zararlı bileşik salmaz ..Pet şişede dünyada ki bilenen en kanserojen bileşiği içine konulduğu gıdalara difüzyon yöntemi ile salar. Peki bu nasıl cam pettir. Hem kırılmıyor hem de pet şişe içinde ki bileşiği gıdaya salamıyor.. Ben bir mühendis olarak inanmıyorum.. Sizde inanmayın. metin 30 Nisan, 2015 Ben 25 yıl şişecamda çalıştım teknisyen olarak emekli oldum. Böyle bir durumu imkansız görüyorum. Şişe makinaları 1050-1180 santigrat derece arasındaki ergimiş camı şekillendirir. Bu sısaklığı nasıl olurda pet şişeyle buluşturabiliyorlar. Unknown 02 Mayıs, 2015 Bende sizler gibi merak edip birak araştırdım, Silicon Dioxide, diğer bir adıyla silica, spray ile pet şişenin içine kaplama olarak kullanılıyor, bu da hem cam görünüşü sağlıyor, hem de pet ve gıda maddeleri arasında bir duvar oluşturuyor...Yaratıcı. Hiko_Seijuro 06 Şubat, 2016 ben buna güvenmem arkadaş, gözle görülemeyecek boyutta sayısız partikül içimize nüfuz ediyor olabilir, böyle iş mi olur? sert bir darbede pet şişenin içinde milyon tane parça içmiş olabilir.. Birkaç yıl bu ürünün ambalajını kullansak herhalde ameliyata gireriz... Ben buna inanmıyorum, detaylı testi var mı?? Türkiye'de bir zamanlar sigara zararsızdır propagandası, radyasyonlu çay birşey yapmaz çağrısı yapılıyordu... Anonim 15 Nisan, 2016 Merhaba bende kimya mühendisliği son sınıf öğrencisiyim. Bir mikron kalınlığındaki bir cam kaplamadan bahsediyoruz bu ayrıntıyı atlamayalım lütfen ayrıca silikondioksit'in kullanıldığı bir proses yok kullanılan silisyum yani bildiğiniz çocukluğunuzdaki kristal şekerlikler tek farkı çok ince olması. Cam yünü örneği mantıklı olabilir ama sadece ısı transferi dersinde hesaplama yaparken duydum fakat hiç görmedim. Malzemeci arkadaş neyi niye yazmış anlamadım. Meslektaşının sitesinin adresini vereyim bir inceleyin isterseniz http://www.muhendisbeyinler.net/campet-nedir-ve-nasil-uretilir/ Arkadaşım senin kmya mühendiliği okumanın bir anlamı yok bu sonuca varmamın nedeni senin bu konuda yeterli bilgiye sahip olmaman. yukarıdaki söylediklerimin yanına ek olarak sunu söyleyebilirim bu campetlerin içinde gerçekten cam yoktur. campet denmesinin sebebi cam yapımında kullanılan hammaddelerden biri olan kuartzın kullanımı . Ben mesleğim gereği bu kuartz maddesini kendi sektörümde farklı amaclarla kullanıldıgına bizzat sahit olmus biri olarak söylüyorum . kuartz maddesi ani sıcaklık değişimlerinde genleşmeleri normal pet şişelere nazaran çok çok düşük oldugundan dolayısıyla bu campetlerin içine püskürtülüyor. Yani campet dedikleri şey cam değildir. Yukarıda bir kardeşimde demiş içtim ca mparçacıgı kaçtı falan demiş ama bu gibi insanlara araştırmadan güvenmemek lazım neticede içinde cam olmayan bir şişeden mıdesine cam nasıl kacabilir öyle değilmi :) bu arada mühendis kardeşim bende meslektaşım dediğin bir öğrenci kendini bilim insanı olarak nitelendirmiş ama öğrenci iken bilim insanı olunamıyor malesef bilim adamı yolunda adım atmış diyelim .. ben karaük üniversitesinden mezun biriyim . amacım eleştirmek değil ama karabük üniversitesi kurulalı zaten 10 12 yıl olmuş daha eski köklü üniversitelerdeki bölüm ögrencilerinin görüşlerininde araştırılmasından yanayım üniversite yeni kaynaklar diğer ünilere nazaran daha düşük . öğretim görevlileri deneyimli ilgi vs. bunlar ayrı bir konu ama YALNIZ TAŞ DUVAR OLMAZ sevgili kardeşim... Bu kadar apartmayın öz güveninizi Anonim 15 Temmuz, 2016 Teknik olarak yazan arkadaşlar bakıyorum öğrenci veya lisans seviyesindesiniz. Yahu hocalarınıza sorup bize aktarsanız olmaz mı? Benim alanım değil. Ama kanatimce cam olamıyacağı diye düşünüyorum.
allenai/c4/00326/34823
2020-08-06T01:11:50
http://www.mamontenka.com/2014/07/campet-nedir.html?showComment=1404643497001
allenai/c4
s3://tokenize-bucket20241130064257132900000001 /tokenize-dir-1024/data_input/output/00326.jsonl.gz
YouTube yasağında yine son çareye başvuruluyor... Sıla'ya Hakaret Eden Davut Güloğlu'nun... Suriye'den Türkiye'ye Uyarı: Karşılık Veririz Dünya bu meyvenin peşinde! YouTube yasağında yine son çareye başvuruluyor... 06 Nisan 2014 Pazar 00:28 Bu haber kez okundu. Bursa Barosu tarafından 5 Nisan Avukatlar Günü nedeniyle 'Adalet İstiyoruz' yürüyüşü gerçekleştirildi. Avukatlar, sivil toplum örgütleri, akademik odalar ve siyasilerin katıldığı yürüyüşe TBB Başkanı Prof. Dr. Metin Feyzioğlu ve Ankara Baro Başkanı Sema Aksoy da destek verdi. TBB Başkanı Prof. Dr. Metin Feyzioğlu, yürüyüş öncesi gazetecilerin sorularını yanıtladı. Feyzioğlu, Anayasa Mahkemesi'nin 'Twitter'ı açma karanına Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın 'Saygı duymuyorum' açıklamasının üzücü bir cümle olduğunu söyledi. Yargı kararlarına saygı duymanın yürütme ve yasama organının görevi olduğunu belirten Feyzioğlu şöyle konuştu: "Anayasaya göre yargı kararları herkesi bağlar. Ülkenin Başbakanı 'Yargı kararına saygı duymuyorum' diyor ise, silsile halinde aşağıya doğru kararlara saygısızlık alır gider. Zaten bu Türkiye'de hukukun üstünlüğünün artık tartışıldığı, hatta askıya alındığı anlamına geliyor. Oldukça üzücü. Barolar Birliği, Ankara, Bursa barosu, çok sayıda baro olarak gerekli müracaatları yapmıştık. Hem Twitter hem de Youtube ile ilgili. En son Youtube ile ilgili verilmiş olan açılmasına ilişkin kararı da Asliye Ceza Mahkemesi'nin kaldırdığını öğrendik. Ona karşı Anayasa Mahkemesi'ne gidilecektir. Bir daha açtırırız. Anayasa Mahkemesi bu dönemde Türkiye Barolar Birliği ve barolarla birlikte Türkiye'yi özgürleştiren bir yapı olarak ortaya çıktı. Anayasa Mahkemesi'nin üstlendiği, yeni üstlenmeye başladığı bu işleve 5 Nisan Dünya Avukatlar gününde teşekkürlerimi dile getiriyorum. Bizim hukuka güvenmekten, hukuku işletmeye gayret etmekten başka bir çıkış yolumuz yok. Türkiye'de hangi soruna el atsanız, onun altında hukukun üstünlüğünün ortadan kaldırılması yatıyor. siyaset kurumunun da yıpranmasının arkasında bu var. Siyasetin de hukuku yıpratmasının arkasında, hukukun üstülüğüne bir türlü sahip çıkılmaması var. bugün 82 bin 260 meslektaşımıza, 79 baroya ve bize destek veren on milyonlarca yurttaşımıza hukukun üstünlüğü mücadelesinde birer nefer olarak çalıştıkları için, el ele verdiğimiz için çok teşekkür ediyorum."
allenai/c4/00312/57285
2016-10-26T09:29:49
http://www.korkusuzmedya.com/teknoloji/youtube-yasaginda-yine-son-careye-basvuruluyor-h61066.html
allenai/c4
s3://tokenize-bucket20241130064257132900000001 /tokenize-dir-1024/data_input/output/00312.jsonl.gz
20 Aralık 1873 tarihinde İstanbul’da doğan Mehmet Akif Ersoy, birçok siyasi değişikliğin ve önemli olayların geliştiği günlerde dünyaya gelmişti. Mehmet Akif’in yaşamı boyunca Birinci Meşrutiyet, 93 Harbi, İkinci Abdülhamit yönetimi,Türk-Yunan Savaşı, İkinci Meşrutiyet,Trablusgarp,Balkan,Birinci Dünya Savaşları,Mütarekeler,Kurtuluş Savaşı, Cumhuriyet Devrimi Fikir hayatını etkileyen önemli olaylardır.Eğitimine İptidai Mektebi(Zamanın İlköğretim Okulu )’nde başlayan Akif daha sonra Rüştüye Mektebi’ne gitmiştir.Rüştüye Mektebi’nde ki Türkçe Öğretmeni olan Hoca Kadri Efendi, Abdülhamit Devrinin vatansever, mücadeleci isimlerindendir.İstibdat yıllarında baskından dolayı Mısır’a kaçmış orada “Kanuni Esasi” gazetesini çıkarmıştır.Rüştüye yıllarında şiire sevdalanan Akif, bu dönemde kendi değimiyle “Vezinsiz, kafiyesiz, özenmeden nazım parçaları karalardım” diyor.Rüştüyeyi bitirdikten sonra Mülkiye’de eğitimine devam eden Akif babasının ölümü ve maddi nedenlerden dolayı Mülkiye Baytar Mektebi’ne geçiş yapmıştır. Fikir Hayatının Olgunlaşması Akif, Mülkiye Baytar Mektebi’ndeyken dönemin vatansever şairlerinden Muallim Naci’nin etkisinde şiir yazmaya devam etmiştir.Bunun yanında Faransızca öğrenen Akif, Doğu ve Batı edebıyatındaki ürünleri okumuştur.Ziya Paşa ve Vatan Şairimiz Namık Kemal’i takip edip beğenmekte, hatta onlara özenip onlar gibi olmaya çalışmaktadır. 1908 Hürriyet Devriminde Mehmet Akif Ersoy Okulundan mezun olan Akif, Anadolu’nun ve Rumeli’nin çeşitli vilayetlerinde müfettişlik yapıyordu. Karış karış gezdiği bu toplaraklarda içinde bizzat bulunacağı devrim fırtınaları esmeye başlamıştı.1699 yılından beri toprak kaybeden Osmanlı İmparatorluğu artık gerileme dönemindedir.Halk zaten yoksulluk içinde harap ve bitap düşmüşken birde Abdülhamit istibdatı, köylüden çifçiden yüksek vergiler kesmekte, aydınların kalemini kırmakta, halka büyük bir zulüm ve zorbalık uygulamaktadır.1906 yılına geldiğimizde Anadolu’nun ve Rumeli’nin çeşitli şehirlerinde Abdülhamite karşı ayaklanmalar başlamıştı.Millet hürriyet isteriz diye sokakları meydanları dolduruyordu.İşte bu günlerden geçerken, dönemin en kuvvetli teşkilatı olan İttihat ve Terrakki millete önderlik etmiş ve 1908 yılında 2. Meşrutiyeti ilan etmişti.Hürriyete susamış insanlar gazeteler basıyor, şiirler yazıyor devrimi kutluyordu. İttihat ve Terakkiye Üyeliği 1908 Devrimi yapıldıktan sonra İttihat ve Terakki’ye üye akını oluyor, üye olmayan aydınlar üye oluyordu.Buna Mehmet Akif ve bir grup arkadaşıda dahildi.Akif Abdülhamit baskısını görmüş bir şair ve aydın olarak İttihat ve Terakki’ye üye olmayı ve vazifelerini yerine getirmeyi bir borç biliyor önderleriyle iyi ilişkiler kuruyordu. Sebillürreşad(Sırat-ı Müstakim) Gazetesi 1908 Devriminden 1 gün sonra Mehmet Akif Ersoy ve arkdaşlarıyla birlikte Sırat-ı Müstakim adında bir gazete kurmuştu. Gazetenin ilk yazısı “Hürriyet-i Musavat” yani “Esaretten Kurtuluş”tur. Akif’in başyazarı olduğu bu gazete o dönemde Akif’in düşüncelerini yasıttığı en önemli yayın organı olarak görüyoruz.Akif yazılarında genel olarak Hürriyet, Vatan, İslamiyet, toplumsal gelişmenin ve birleşmenin öneminin vurguladığını görüyoruz.Akif 1 Ocak 1909 tarihinde Abdülhamit’e ithafen yayınladığı “İstibdat” şiirinde şu şiir dizeleri ile tarihe edeta not düşmektedir; Mehmet Akif Ersoy Sebillürreşad’daki yazılarında toplumsal gelişmeye ve kadınların bazı haklar edinmesi yönündeki fikirlerinide yansıtmıştır.Özellikle boşanma konusunda kadınların bazı haklar elde etmesini savunan Akif, bu konuda halkı aydınlatmaya çalışmıştır. 1.Dünya Savaşı ve Balkan Savaşı’nda Günlerinde Mehmet Akif Ersoy Balkan Savaşları sonucunda Osmanlı büyük toprak kayıpları yaşamıştı. Akif bu dönemde Sebillürreşad’daki yazılarında herkesi birleşmeye vatana sahip çıkmaya çağırıyordu. Balkan Savaşı’nın son dönemlerinde İstanbul’da “Müdafaa-i Milliye Heyeti” adında bir cemiyet kurulmuştur.Bu cemiyetin Yayın Şubesi’nde Mehmet Akif’te görevlidir. Müdafaa-i Milliye Heyeti’nin Başkanı olan Recaizade Mahmut Ekrem Mehmet Akif’ten Balkan Savaşında savaşan askerlerimiz için bir “Şahname” yazmasını rica etti.Bu isteği seve seve kabul eden Akif savaşın ilk günlerinde Sebillürreşat’ın birinci sayfasında “Cenk Şarkısı” adında şu dizeleri milletimiz ve ordumuz ile paylaştı; Durma git evladım uğurlar ola! Dağ demeyip, taş demeyip aşmalı ! 1914 yılına geldiğimizde emperyalist ülkeler Osmanlı Devleti’ni bölmek ve topraklarını paylaşmak istiyordu.Bir yandan Çarlık Rusya’sı, bir yandan İngilizler, Fransızlar ve Yunanlar ülkemizi işgal edip topraklarımızı paylaşmanın hesabını yapıyordu.İttihat ve Terakki hükümeti bunun farkında ,topraklarının az önce belirtilen ülkeler tarafından paylaşıldığını biliyordu.Tek çıkışın uzun zamandır müttefiki olan Almanlarla birlikte savaşa girmek olduğu tespitini yapmaktaydı.Aynı zamanda sürekli kaybedilen toprakların da geri alınmasını hedefliyordu.Akif bu dönemde Türkçülüğü ile tanınan Yusuf Akçura ile birlikte Osmanlı’nın bu savaşa girmesini desteklemekte, milleti birleştirip vatanını savunmaya davet etmekteydi.Hatta Birinci Dünya Savaşı öncesi Akif, Teşkilatı Mahsusa’nın görevlisi olarak Almanya’ya gitmiştir.Düşman içindeki müslüman askerlere vaazlar vermiş, esir olanlara iyi bakıldığını göstermiştir.1916 yılında ise yine Teşkilatı Mahsusa’nın görevlisi olarak Arabistan’a gitmiş oralardaki müslüman yerel halkı düşamana karşı savaşması için ayaklanmaya çağırmıştır. 15 Mayıs 1919 İzmir işgal edilmişti.Emperyalistlerin “hasta adam” diye isim taktığı Osmanlı Devleti yıkılmış, şehirleri bir bir işgal edilmiş, askerlerimiz silahlarını teslim etmeye zorlanmıştı.Akif ve arkadaşları bu işgalin haksız olduğu görüşündedir.Arkadaşları ile birlikte yabancı ülkelerin temsilciliklerine protesto metni vermiştir.Bugünlerde millet bir kurtarıcı beklemekte, beklenen "münci-i milli" yani “Milletin Kurtarıcısı” İzmir'in işgalinin ertesi günü 16 Mayıs'ta İstanbul'dan Bandırma Vapuru'yla yola çıkacak ve az zaman sonra milletin dağınık örgütlenmesini birleştirmeye, Kurtuluş Savaşı'nın stratejisini ve taktiklerini adım adım belirlemeye ve uygulamaya başlayacaktır.Bu önder kuşkusuz Mehmet Akif’inde bilfiil destek olduğu Mustafa Kemal’dir.Mehmet Akif’in hep arzuladığı milleti ayağa kaldıracak, vatanı kurtaracak önder gelmiştir. Mustafa Kemal Samsun’a çıkmış, Anadolu’yu karış karış gezmektedir.Millet, vatanını düşman işgaline karşı savunmak için ayağa kalkmış Kuvayi Milliye örgütleri olarak savunmaya geçmiştir.Mehmet Akif Ersoy 1920’de Kuvayi Milliye için Balıkesir, Kastamonu ve Anadolu’nun diğer vilayetlerine gitmiş buralarda Mahmut Esat Bozkurt(Cumhuriyetin Adalet Bakanlarından) ile birlikte gazetelere yazılar yazmış, meydanlarda, camilerde halkı milli mücadeleye çağırmıştı.1920 Nisan aylarında Mustafa Kemal, Akif’i Ankara’ya çağırmış TBMM ve Kurtuluş Mücadelesi için göreve davet etmişti.Akif ve arkadaşları İstanbul’dan Milli Kuvvetlere cephane taşıyan atların sırtında gizli bir şekilde Ankara’ya vardı.Onu meclisin kapısında Mustafa Kemal karşıladı.Mecliste aktif görevler alan Akif, o yıllarda Konya’da çıkan bir isyanı bastırmak için Hükümet tarafından görevlendirilmişti.Akif Konya’ya giderek orada halkı telkin etmiş, milli mücadele katılıp vatanı kurtarmak için halkı Kuvayi Milliye’ye katılmaya davet etmiştir. Mehmet Akif Ersoy’un Milletvekili 5 Haziran 1920’de Mehmet Akif Ersoy, yapılan seçim sonucunda Burdur Milletvekili olmuştur.Antalya ve Kastamonu’da milletle buluşmuş milli mücadeleye katmak için çalışmalarına devam etmiştir.Kastamonu’da Nusrullah Camii’nde yaptığı konuşmada vatanı kurtarmak için ne gerekiyorsa yapmak gerektiğini belirtmekte, bunun ilk maddesinin Milli Birlik ve Bolşeviklerle ittifak yapmanın olduğunu söylemiştir.Zaten Akif Rus çarlığı yıkılmadan öncede sık sık Çarlık karşıtı şiirler ve yazılar yazmıştır.Bolşeviklerin, Lenin önderliğinde Çar’ı yıktıklarını ve kurtuluş mücadelesinde bizim yanımızda olurlarsa vatan için hayırlı olacağını aynı zamanda Rusya’da ki müslümanların geleceği içinde bunun gerekli olduğunu belirtmiştir.Lenin önderliğindeki Rusların insan,eşitlik ve kardeşliği savunduğunu bunun bizle uyuştuğunu söylemiştir. 1920 yıllarında birkaç cephede birden savaşan Türk Milleti’nin bir marşı yoktu.Hükümet ve Ordu, askerin ve halkın moralini yüksek tutacak onları aynı duygular içinde toplayacak bir marşa ihitiyaç duyuyordu.İsmet Paşa’nın önerisi ile İstiklal Marşı yarışması düzenlendi.Yarışmaya 724 şiir katıldı.Mehmet Akif Ersoy’un “Kahraman Ordumuza” adlı şiiri mecliste Hamdullah Suphi Beyin okumasından sonra büyük bir coşku ile dinlendi ve 12 Mart 1921’de İstiklal Marşı olarak kabul edildi.Akif Marş için koyulan ödülü kabul etmemiş, bu görevi Millet ve Ordumuz içiin yerine getirdiğini söylemiştir. Mehmet Akif’ten Gençliğe Kalan Miras İstiklal kazanıldıktan sonra Mehmet Akif Ersoy Mısır’a gitmiş ve istirahate çekilmiştir.Burada Safahat’ın 7. Kıtabıyla meşgul olmuştur. Bizzat Atatürk’ün isteğiyle Kur’an’ın Türkçe’leştirilmesi için çalışmada bulunmuştur.Bu dönemde Mustafa Kemal Atatürk hükümetini her daim desteklemiş irtibat halinde olmuştur.Mısıra gelmek isteyen yakınlarına ise gelmemelerini söylemekte memlekette kalıp hizmet etmelerini öğütlemiştir. Mehmet Akif Ersoy hayatı boyunca her daim vatanı ve milleti için çalışmıştır.Hayatının her alanında yazdığı yazılarda ve şiirlerinde gördüğümüz ortak tek bir şey vardır; “Vatanın ve Milletin Birliği”.Kurtuluş Savaşı’nın yedi düvele karşı kazanılmasındaki büyük sır budur; Milleti Birleştirmek! Kurtuluş Savaşı Mehmet Akif’lerle Nazım Hikmetleri bir araya getirdiği için kazanılmıştır.Bugün önümüze düşen görevde budur!Gençliği ve milleti birleştirmek, vatanı ve milleti her türlü felaketten korumaktır!Şimdi görevlere atılmak için bir adım ileri!
allenai/c4/00312/59562
2017-01-20T09:49:00
http://tgb.gen.tr/serbest-kursu/vatan-sairi-mehmet-akif-ersoy-22172
allenai/c4
s3://tokenize-bucket20241130064257132900000001 /tokenize-dir-1024/data_input/output/00312.jsonl.gz
Ahmet Yesevi Üniversitesinde “Çanakkale Zaferi” Anma Programı Düzenlendi Ahmet Yesevi Üniversitesi Öğrenci Konseyi tarafından Çanakkale zaferinin 102’inci yıl dönümü münasebetiyle anma programı düzenlendi. 17 Mart Cuma günü Türkistan yerleşkesi Kültür Merkezinde gerçekleşen programa, Ahmet Yesevi Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Valihan Abdibekov, Rektör Vekili Prof. Dr. Mehmet Kutalmış, Rektör Yardımcısı Yrd. Doç. Dr. Mustafa Eren ve Sosyal Bilimler Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Mehmet Toplu’nun yanı sıra çok sayıda akademisyen ile öğrenciler katıldı. Şehitler anısına saygı duruşu ve marşların okunmasıyla başlayan programda, açılış konuşmalarını yapmak üzere Rektör Prof. Dr. Valihan Abdibekov, Rektör Vekili Prof. Dr. Mehmet Kutalmış sahneye davet edildi. Açılış konuşmasında ilk olarak söz alan Rektör Prof. Dr. Valihan Abdibekov, 1915-1916 yıllarında gerçekleşen Çanakkale savaşının yalnız Türkler için değil tüm insanlığa ibret bir hadise olduğunu ifade etti. Mustafa Kemal’in komutasında askerlerin eşi benzeri olmayan savunma mücadelesi dünya tarihi açısından apayrı bir yeri olduğunu söyledi. Konuşmasının devamında o yıllarda tüm Türk dünyası Türkiye’ye maddi manevi büyük destek verdiğini ifade eden Abdibekov, savaş zamanın da ünlü Kazak yazar Mağjan Jumabayev Türk Kardeşlerimize yazdığı “Uzaktaki Kardeşime” Şiiri bunun en güzel örneği olduğunu ifade ederek sözlerini tamamladı. Akabinde açılış konuşması yapan Rektör Vekili Prof. Dr. Mehmet Kutalmış, Türk halklarının tarihten bugüne kadar gelmiş çok büyük destanları olduğuna değinerek 102 yıl önce ülkemizde kazanılan Çanakkale zaferi de en yakın tarihte gerçekleşmiş bir destan olduğunu ifade etti. Prof. Dr. Mehmet Kutalmış konuşmasının devamında şunları kaydetti. “ Osmanlının son dönemlerinde gerçekleşen bu savaşta, düşmanın zamanın son teknoloji top ve tüfeklerine karşı, her türlü imkândan kısıtlı Türk ordusu görülmemiş bir savunmayla, sayıca ve donanım açısından çok üstün olan Avrupalıları yenmeyi başardı. Çanakkale, aynı zamanda hüzünlü bir zafer olarak geçer. Bunun sebebi ise kahraman Türk askerinin bu zaferi kazanırken ne fedakârlıklar yaptığını ve ne zor şartlar altında çarpıştığıdır. Bu zaferde Anadolu’nun her köşesinden Çanakkale cephesine katılan ve “Çanakkale Geçilmez” sözünü şanlı tarihimize altın harflerle yazan şehitlerimizi rahmetle minnetle anıyorum.” Son olarak bu zaferde Anadolu'nun her köşesinden Çanakkale cephesine katılan ve “Çanakkale Geçilmez” sözünü şanlı tarihimize altın harflerle yazan şehitlerimizi rahmetle minnetle andığını ifade ederek sözlerini tamamladı.” Daha sonra günün anlam ve önemini belirtmek üzere Rektör Yardımcısı Yrd. Doç. Dr. Mustafa Eren sahneye davet edildi. Konuşmasında Türk Tarihi açısından Çanakkale destanının önemini ela alan Yrd. Doç. Dr. Mustafa Eren şunları ifade etti. “Milletlerin tarihinde çok önemli dönüm noktaları vardır. Türk tarihinde en büyük kırılma noktalarından birisi de muhakkak ki Çanakkale destanıdır. Bu destana sadece bir savaş mantığıyla bakılmamalı aksine bir medeniyeti bir kültürü bir dünya dönüşünün kazanıldığı zafer olarak görülmelidir. Türk milleti ayakta kalma mücadelesi verdiği en büyük zaferlerden biri olan Çanakkale zaferi gururunu aziz milletimize yaşatan, kahraman askerlerimizi ve tüm şehitlerimizi 18 Mart Çanakkale zaferi’nin 102. yıl dönümünde rahmet, minnet ve şükranla anıyorum.” Rektör Yardımcısı Yrd. Doç. Dr. Mustafa Eren’in konuşmasının ardından öğrencilerin hazırladıkları programda şiirler okundu ve türküler söylendi.
allenai/c4/00313/81149
2017-09-21T12:02:15
http://turtep.edu.tr/index.php?sayfa=guncel_detay&hbr=707
allenai/c4
s3://tokenize-bucket20241130064257132900000001 /tokenize-dir-1024/data_input/output/00313.jsonl.gz
Türk edebiyatının en önemli yazarı kim sizce? - KizlarSoruyor Türk edebiyatının en önemli yazarı kim sizce? Sizce Türk edebiyatının en önemli yazarı kim? Düşünceleri verdiği eserlerle hangi yazar okunmaya değer. Sizce kimin eserlerini alıp okumak lazım. Elbette birçok edebiyatcimiz var ama size göre hangisi ön plana çıkıyor? Sabahattin Ali-Çok ince düşünceli bir adam. Yazıları beni etkiliyor. Aynen. Özellikle Kürk Mantolu Madonna Turgut uyar der geçerim tartışılabilir bir konu belki fakat uyar'ın türk edebiyatına kattığı imgesel eserleri ingiliz ve fransız edebiyatında dahi cok nadir yakalarsın çünkü gerçekten çok özel bir kalemi vardır turgut uyarın geyikli gece şiirinden başlayıp palyaço ile devam edebilirsin ben ilk okudugum anda gidip büyük saat adlı kitabını almistim ve çogu siiri ezberimde. Emin ol sana farklı bir bakış açısı katar. Ben imgeci olduğum için tabikide turgut uyar dedim türk edebiyatinda bircok muhtesem yazar mevcut Necip fazıl kısaküreği tartışmicam bile hayat hikayesi ve eserleri ile seni kendine direkt olarak aşık esebilecek kapasitede eserler vermiştir. Nazım hikmette dunyaca degerli bir şairdir fakat anarşist bir şairdir ve bana göre herkes bira anarşisttir ancak hikmet eserlerinde dozunu biraz edebiyat dışına çıkarmıştır anarşizmin. Nazım, şiirlerinde ideolojiyi çok kullanmış ama mükemmel bir şair. Turgut Uyar da çok kaliteli. Ama ben Kemal Tahir'i çok beğeniyorum Edebiyat dedigin konu ayrıca bir derya oldugu icin oyle bir yazarim ismini verip kaçmak olmaz soran arkadaş icin gercekten dusunceleriniz degerlidir ki size sormuş o yuzden hepimizin bildigi isimleri soyleyip cikmayin forumdan aciklamasinida yapin ki arkadasimiz nedenleri ve sonuclari ile bir kaniya varabilsin edebiyat sallanacak bir konu degildir kanımca Aynen öyle kardes. Ayrıca seçim yapmakta zorlandığım için görüşleri almak istedim Özellikle bir seçim yapma benim sana önerim sana hitap eden bir kaç şairi düzenli okurken diğer akımlardanda beslenmen. Cumhuriyetten, birinci yeniden özellikle 2. yeniden ve gelecekte 3. yeniler olarak adlandirilacak bu donemin yazarlarundan benim onerim murat menteş onur unlu ah muhsin diyede gecer bu adamlarida okumak şart bie yanda çağa ayak uydurabilme açısından benım en en en en cok sevdıgım şair yahya kemal beyatlıdır aşığım resmen o adamın şiirlerine oku oku bıkmıyorum :)) yazar olarak da bilemicem fazla bilgim yok Nazım Hikmet, Sabahattin Ali Nazım Hikmet'in ayrı bir yeri var bende. Mehmet Akif Ersoy da olmadan olmaz tabii ki. Halid Ziya Uşaklıgil. Atilla İlhan Ve Nazım Hikmet en onemli hangisi bilemem ama Abdulhak Hamit Tarhan cok ilgimi cekiyor Herhalde Nazım Hikmetin yeri bende çok başka Sabahattin ali nin eserlerini okumak diye bir sey var okumaklarin en güzeli Özdemir Asaf ve Cemal Süreya. Hayır hepsi önemli değil. Değerlendirmeyi iyi yapmak lazım En iyi kalem Atsız. Bence Orhan Pamuk Tanzimat yazarlarını tek geçerim. Hem hikayesini anlatır hem okuyucusunu bilgilerle doldurur. şu devirde olmayanlar Sabahattin Ali ve Kafka niye en iyisini arıyoruz ki, hepsinin düşüncesi ve tarzı farklı. Sana hangisi iyi geliyorsa aç oku En iyisini aramiyoruz size gore en iyisi hangisi onu nedeniyle beraber soruyoruz. Herkese göre en iyi farklıdır ve sebebiyle bunu istiyoruz Yok :) ama onemli edebiyat yazari Kutadgu bilig eseri var iyidir ama önemli olan çok kişi var Ana Sayfa > Kültür & Sanat > Türk edebiyatının en önemli yazarı kim sizce?
allenai/c4/00319/2941
2017-12-14T08:43:10
https://www.kizlarsoruyor.com/kultur-sanat/q4582832-turk-edebiyatinin-en-onemli-yazari-kim-sizce
allenai/c4
s3://tokenize-bucket20241130064257132900000001 /tokenize-dir-1024/data_input/output/00319.jsonl.gz
7. sınıf elementler ile ilgili test soruları - fentestleri - Blogcu.com / 7. sınıf elementler ile ilgili test soruları can pazarı ve anlalik içgüdüsü... Yıllara göre Kpss soruları... 2008 Yılı KPSS – Ortaöğretim _ Önlisans Soruları ve cevapları... 2009 Yılı KPSS A Grubu Öğretmenlik Sınavı Soruları ve Yanıtları... KPSS Deneme Sınavı (Genel Yetenek)... fentestleri 8 yıl önce Tweetle 7. sınıf elementler ile ilgili test soruları Element nedir? Tek cins atomdan oluşmuştur. Farklı cins atomdan oluşmuştur. Maddenin kimliği değişir. Birden fazla atomun bir arada bulunduğu atom grubudur. Cevap yok Moleküller neyin birleşmesiyle oluşur? karışım Atom Bileşik Element Cevap yok Karışımları oluşturan maddeler daha basit maddelere ayrıştırılabilirler. Buna göre I.Kumlu suyun çözülmesi II.Saf suyun elektrolizi III.Tuzlu suyun buharlaştırılması Yukardaki maddelerden hangilerifiziksel ayırma yöntemi değildir? Yalnız II II ve I II ve III I,II ve III Cevap yok Aşağıdaki maddelerden hangisi kimyasal değişime uğramıştır? Demirin paslanması şekerin suda çözülmesi Cevizin ufalanması Buzun erimesi Cevap yok Aşağıda bazı maddeler ve oda sıcaklığındaki halleri eşleştirilmiştir. Bunlardan hangisi doğru değildir? tahta-katı kolanya-sıvı civa-katı su buharı-gaz Cevap yok Tüm maddeler taneciklerden oluşur. Maddelerin tanecikleri ile ilgili aşağıdaki bilgilerden hangisi doğru değildir? Element molekülü tek bir atomdan oluşur. Elementler atom adı verilen benzer tanciklerden oluşur. Bileşikler molekül adı verilen benzer taneciklerden oluşur. Farklı cins atomlar bir araya geldiğinde bileşik molekülü oluşur. Cevap yok Aşağıdakilerden hangisi yanlıştır? CO2=Karbon Monoksit NaCL=Tuz C6H12O6=şeker H2O=su Cevap yok Atomun içerisindeki parçacıklar, aşağıdakilerden hangisinde doğru olarak verilmiştir? Elektron - Proton - Nötron Elektron - Proton Proton - Nötron Elektron - Proton - Nötron - Pozitron Cevap yok Aşağıdakilerden hangisinde atomun içindeki parçacıkların elektrik yükler doğru verilmiştir? Elektron ( - ), Proton ( yüksüz ) Elektron ( - ), Proton ( + ), Nötron ( yüksüz ) Elektron ( + ), Proton ( - ) Nötron ( yüksüz ), Proton ( + ), Elektron ( yüksüz ) Cevap yok Nötr bir atomda hangi parçacıkların sayıları birbirine eşittir? Elektron - Nötron Proton - Nötron Elektron - Proton Elektron - Proton - Nötron Cevap yok Sürtme ile elktriklenme sonucunda varlığını hissettiğimiz atomun alt parçacığı ......... olarak adlandırılır. Yukarıdaki boşluğa ne gelmelidir? Proton Nötron Elektron Çekirdek Cevap yok 7. sınıf test soruları elementler
allenai/c4/00314/46953
2016-08-26T19:53:34
http://fentestleri.blogcu.com/7-sinif-elementler-ile-ilgili-test-sorulari/3147487
allenai/c4
s3://tokenize-bucket20241130064257132900000001 /tokenize-dir-1024/data_input/output/00314.jsonl.gz
 Anastasiadis: "Adanın doğal zenginlikleri 4’e 1 nüfus oranı üzerinden yapılmalı" Anastasiadis: "Adanın doğal zenginlikleri 4’e 1 nüfus oranı üzerinden yapılmalı" 15 Aralık 2018 Cumartesi 12:57 Kıbrıs konusunda hareketli bir haftaya giriliyor. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin Kıbrıs sorunu için görevlendirdiği Geçici Özel Danışmanı Jane Holl Lute ile Rum Yönetimi lideri Nikos Anastasiadis yarın görüşecek. Mevcut durum ve çözüm önerilerini Euronews’e değerlendiren Rum lider, adanın doğal zenginliklerinin paylaşımının 4’e 1 nüfus oranı üzerinden yapılması teklifini yineledi. Anastasiadis, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin Kıbrıs sorunu için görevlendirdiği Geçici Özel Danışmanı Jane Holl Lute’un adayı ziyaret amacının, mevcut aşamada çözüm için müzakereleri yeniden başlatma konusunda gerçekçi bir altyapı olup olmadığını gözlemlemek olduğunu anımsatarak, “O, yeni bir müzakereye oturulması için uygun şartların çerçevesini belirlemekle görevli” dedi. Crans – Montana’da sonuç alınamadığını ifade eden Rum lider, “Bu kez ne farklı olur bilmiyorum, ama umut etmek istiyorum” diyerek, iki tarafı da kapsayan bir önerisi olduğunu kaydetti. Böylelikle, çoğunluğun haklarını kötüye kullanacağından ve ötekileştirileceklerinden korktuğunu belirttiği Kıbrıslı Türklere bunun olmayacağı garantisini verebileceklerini iddia eden Anastasiadis, Rum halkının da Kıbrıslı Türklerin, merkezi devletin herhangi bir karar alırken daima en az bir olumlu Türk oyu olması zorunluluğu talebinden endişe duyduğunu ve bunun güvensizlik yarattığını söyledi. Anastasiadis, “Dolayısıyla her iki tarafın da endişelerini gidermek için, merkezi hükümetin büyük güç ve sorumluluklarda iki devlet arasında görev dağılımı yapması her iki tarafı da rahatlatacak. Böylece günlük hayatlarına kimsenin müdahale etmeyeceğini anlayan Kıbrıs Türkleri olumlu oy prensibinin sadece merkezi hükümetin toplumlarının çıkarını zedeleyebileceği bir durumda uygulanmasını kabul edecektir” dedi. Bu önerinin doğalgaz konusundaki sorunu ortadan kaldırıp kaldıramayacağına ilişkin bir soruyu da yanıtlayan Rum lider, Kıbrıs’ın egemenlik haklarının pazarlık konusu olmadığını iddia etti ve gaz arama sürecinin devam ettiğini belirtti. Anastasiadis, “Bu yüzden Kıbrıslı Türklere ve Türkiye’ye söylediğim gibi, Kıbrıs Rum kesiminde sahip olunanları kötüye kullanma ya da bunlardan faydalanma konusunda hiçbir soru işareti yoktur. Bir nüfus oranı var, 4’e 1 ve bu orana göre istediğimiz noktaya ulaşabilirsek doğal zenginliğin paylaşımını da bu şekilde yaparız” dedi. Anastasiadis, Rum yönetiminin Rusya ile yaşadığı kriz ve ABD ordusunun adada konuşlanması durumunda yaşanabilecek jeopolitik oyunları da değerlendirdi. Söz konusu gerilimin kendileri tarafından yaratılmadığının altını çizen Anastasiadis, bu gereksiz gerginliği tırmandırmak istemediğini ve ortada Kıbrıs’ın askerileştirilmesine dair bir senaryo bulunmadığını belirtti. “Eğer rahatsız olunması gereken bir şey varsa o da 1974’ten beri Kıbrıs topraklarını yasa dışı olarak işgal eden 36 binden fazla Türk askeri birliğinin varlığıdır” ifadelerini kullanan Rum lider, Rusya’nın bu konudaki müdahalesinin yersiz olduğunu, bunun, Kıbrıs’ta gerçekten olanlarla hiçbir ilgisi bulunmadığını söyledi. Anastasiadis, AB ülkelerini bölen göç konusuyla ilgili görüşünü de dile getirdi #Anastasiadis: Adanın doğal zenginlikleri 4’e 1 nüfus oranı üzerinden yapılmalı 1 Tatar, Asaf İnhan’ın vefatı dolayısıyla bir... 2 MEB bütçesi ile Sayıştay ve Ombudsman bütçeleri... 3 12 araç trafikten men edildi 4 Rusya Dışişleri Bakan Yardımcısı Neofitu’yla... 5 Evlere güneş sistemleri yerleştirilmesi ve yenilenmesi... 6 Nöbetçi Eczaneler 7 “Türk Siyasetinde Kimlik” konusu ile tamamlandı 8 "4 yaş grubuna eğitim veren yeterli okul yok" 9 "Akademik yılın sorunlarla ve eksikliklerle... 10 "Devlet Tiyatroları’nın bina projesi hazır" Rum Sözcü: "Türkiye, 8.parselle ilgili verilere sahip" Güneydeki üniversitelerde paravan evlilik gündemde 400 Milyon Euro'luk batık kredi sattı Kıbrıslı Türkün arabanın bagajında Güneye yabancı uyruklu geçirmeye çalıştığı iddia edildi Tatar, Asaf İnhan’ın vefatı dolayısıyla bir...
allenai/c4/00323/2581
2020-01-24T00:14:58
https://www.kibrisgenctv.com/guney/anastasiadis-adanin-dogal-zenginlikleri-4e-1-nufus-orani-h39842.html
allenai/c4
s3://tokenize-bucket20241130064257132900000001 /tokenize-dir-1024/data_input/output/00323.jsonl.gz
Mutluluğu yakalamak mümkün mü? Kimse çileci bir hayatın esaretinde avurtları çökmüş, gözleri kan çanağı dönmüş olunsun istemez ancak mutluluğun doyumsuzluk duygusuyla at başı gidişi insanı korkutmuyor da değil doğrusu. 03 Eyl 2019 11:13 İnsanın belki de en yegâne amacıdır mutluluğun sırrını çözmek. Sır çözülmeye her uğradığında insanın da, insanlığın o korkulu rüyası olan ölümle baş edebilmesi daha mümkün hale gelmiştir. Tarihten beridir nice kralın, büyücünün ve sıradan insanın bilincini, uykularını kaçıran bu korkulu rüyadan geri alabilmesinde gizemi çözülen mutluluğun payı büyüktür. Homo Sapiens’e doğanın “efendisi” unvanını kazandıran şey de budur işte! Gerçeğe dönüşmüş beklenti mutluluk getirir ve Homo Sapiens de beklentilerini mutluluğa dönüştürmüş bir varlıktır. Bilişsel donanımını üstüne katlayarak zenginleştiren ve rakiplerine doğal seçilimden başarıyla çıkarak fark atan H. Sapiens’in mutluluk anlayışı 2,5 milyon yılda onu bugünün siber gücü haline getirdi. Sadece Taş Devri’ndeki avcılık meziyetleri ile yetinmekle kalmayan bir varlık oluşu onun mutluluk arayışı ile ilgilidir kanımca. Antik Yunan şüpheci düşünürü Epikür’ün de mutluluğun hayatın yegâne amacı olduğunu söylemesi bu arayışın bir parçasıdır. Öteki dünyaya dair beklentilerin boş birer fanteziden ibaret olduğuna 2 bin 300 yıl önce kanaat getiren düşünürün insanlığa yönelik mutluluk arayışı daveti hayatı hem daha yaşanılır kılmak hem de insanın özünden uzaklaşmaması adına değilse nedir peki? Sorunun cevabı, gönlümüzden geçene göre değil de objektif durumlar göz önünde bulundurularak verilebilir elbette ki. 2 bin 300 yıl öncesinin kodları ile düşünüldüğünde insanları tek bir mutluluk tanımında ya da tatmininde buluşturmak mümkünken, günümüzde bunu gerçekleştirmek epey imkansız duruyor. Yedi milyarlık dünyamızda hepimizin aynı duyguları paylaşması nasıl mümkün ki? Mutluluğun zamana ve kişisine göre farklılıklar gösteren algılanışı onu herkes için tatmin sağlayıcı objektif bir olgu olarak literatürde sabitlemeyi olanaksız kılıyor. İnsanın tarih boyunca gelişim serüvenine bir bütün olarak bakıldığında diğer bir sürü konu gibi mutluluk olgusunun da coğrafi ve kültürel farklılar barındırdığı görülür. Sosyal-psikologlar bu yorum farklılıklarını algıda seçicilik olarak yorumluyor. Örneğin birkaç dakika önce ayinini sonlandıran bir Budist’in yüzünde açan güllerle McDonald’s’dan çıkan Amerikalı bir ailenin yüzlerinde açan güllerin koku, renk, canlılıkları bakımlarından birbirleriyle ne kadar büyük farklılıklar içerdikleri görülür. Ya da hangi dine mensup olduğu fark etmeksizin bir dindarın içselleştirdiği “Protestan” ahlakı onu maddi olarak zenginleştirip, yetmezmiş gibi bir de onda cennet hayalleri kurdurtuyorsa bu bir mutluluk bulgusudur. Siz istediğiniz kadar öteki dünya ile ilgili şüphelerinizi dile getirin onun açısından, kendisini bekleyen cennet mefkûresi daha önemlidir. Mutluluğa dair örnekler çoğaltılabilir tabii ki ancak esas mesele fazlasıyla göreceli bir konu olan mutluluğun günümüz insanındaki ne derecede karşılığıdır. İhtiyaçlarıyla beklentileri çok hızlı bir şekilde artarak değişime ve dönüşüme uğrayan insanın mutluluk noktasında pek de tamahkâr olduğu söylenemez. Kimse çileci bir hayatın esaretinde avurtları çökmüş, gözleri kan çanağı dönmüş olunsun istemez ancak mutluluğun doyumsuzluk duygusuyla at başı gidişi insanı korkutmuyor da değil doğrusu. İnsanın yaşam şartlarındaki belirleyici iyileşmeler, insanın biraz daha kanaatkâr olmasını gerektirirken aksine kişileri daha doyumsuzca beklentilere sürükledi. Ekonomik, sosyal ya da politik koşullarla en iyi seviyeye gelsek de tatmin edici bir hazzı hissetmiyor gibiyiz. Artan yüksek refah, çapını genişleten sosyalizasyon, tüm epistemolojik birikim bile insanın kapıldığı iç buhranlarının üstesinden gelmesinde yeterli gelmiyor. Günümüzdeki artan intihar ve cinayet vakaları durumun vahametini gözler önüne sermeye yetiyor. Eskiden ülkeler ve kabileler arasındaki savaşlardan, ülkeler arası talan ve fetihlerden kaynaklanan saldırılarda insan ölümleri yaşanırken günümüzde ise kişiler arası cinayetlerden kaynaklanan insan ölümleri savaş kayıplarının da çok üstünde. Bizzat yaşayarak ya da medya aracılığıyla tanık olduğumuz günümüzdeki ülkeler arası savaş ya da işgallerde yaşanılan insan kayıpları ise intihar kayıplarının çok altında. İkinci Dünya Savaşı’ndan beridir görece bir barış ve huzur ortamına bile geçildi ama bireyler arası ihtilaflar, bireylerin kendi iç dünyalarında yaşadıkları kavgalar bir türlü durmak bilmedi, bilmiyor. Hepimiz bir nevi birer maktul ve fail adayı konumundayız. Hâlihazırda bir mutluluk var ancak insan türündeki doyumsuzluk bir 100 yıl öncesinin kanaatkâr insanın mutluluğundan keskin çizgilerle ayrılmaktadır. Küresel mutluluk seviyesinin gerilediği dünyamızda 21’inci yüzyıl insanının hali hal değil. Bilişsel becerileri, zekâsı ile doğal ayıklanmadan kurtulan Homo Sapiens’in bayrağını devrettiği bu yüzyılın iflah olmaz, psikiyatrik ilaçlara sığınan melankolik insanı mutluluğun nitelikli gücüne gölge düşürmüştür maalesef. Bireye kattığı değer oranında hayatı da anlamlandırdığına inanılan mutluluğun motivasyon sağlayıcı misyonu günümüzde maksadını aşan bir düzeye gelmişse insanın doyumsuzluğu/obur tarafı yüzündendir. Başarılar, kazanılan zaferler insan türü açısından anlık bir hazzın bile ötesine geçemeyen birer günü kurtaran faaliyetten farksız. Neredeyse, Mars’ta emlak işine girişeceği bir geleceğin beklediği insan ise, yapabileceklerinin sınırsızlığında debeleniyor. Bu durum insanın doyumsuzluğunda yeşeren kaotik bir antagonizmadır. Belki de insana bunu yaptırtan şey yaratma gücünün verdiği ekabirine özgüvendir? Ya da özgüveni ardında gizlediği zayıf tarafıdır? Bunlardan hangisi olursa olsun hazzın ve mutluluğun bir dengede tutulması gereği tarihi tecrübeler ışığında insan için en faydalı olanıdır. Bilimi ihtiyaçları ölçüsünde yaratan ve geliştiren insanın kendisiyle barışmayı sağlaması o kadar zor olmasa gerek. Herkesin mutluluğu yakalamasını sağladığı kadar onu sabote ettiren bir iç sesi vardır muhakkak. İç sesimiz dinlerde iyiliğin ve kötülüğün melekleri olarak betimlenir. Her iki omzumuzda iyilik ve kötülük melekleri olarak durduğu söylenilen mitsel anlatım çoğu kutsal kitapta da geçer. Tanrıların jandarmalarıdır bu melekler ve bir panoptikon** sistemiyle aslında insanların karar verme becerilerini tanrıların tasarrufunda tutmak adına geliştirilmiş bir mittir. Hâlbuki insan tarihten bu yanadır iç sesini dinleyerek ne böylesi mitlere ne de tahakküm aracı olan başka herhangi bir şeye kendini ve mutluluğunu heba ettirdi. Tanrıların mutluluğunu kendi mutluluğunun üstünde görmeyen bir tür olan insan mütevazılıktan da vazgeçmeden gücünün önemini bir an önce hatırlamalıdır. Çünkü iç sesim bana bunları dedirtiyor! **Panoptikon, İngiliz Filozof ve toplum kuramcısı Jeremy Bentham’ın 1785 yılında tasarlamış olduğu hapishane inşa modelidir. [4s 33d] Barış İçin Akademisyenler vakasının seyrine baktığımızda baskıda özerkliğin nasıl işlediği açıkça görülür. Aynı bildirinin imzacıları, aynı mevzuata tabi olan farklı üniversitelerde birbirinden çok farklı uygulamalara muhatap oldular. [5s 8d] Bana göre, Mümtaz Soysal aslında Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin ta kendisidir. Bu devletin kültürü ve ideolojisi ile en sembol kişisidir. Belki de Mustafa Kemal'in en çok özlediği Türk insanının vücut bulmuş hali gibidir, Mümtaz Hoca. [1g 19d] Rêxistin û partîyên Kurdan rê li ber medyayeke azad û bi vê va girêdayî jî li ber dînamîzma fikrê girtine ku herdu jî bingeha civateke sîvîl û pêşdeçûyî ne! [1g 4s 58d] Bolivya’da Morales döneminde yerlilerin ve yoksulların kazanmış olduğu hakların ve ekonomik iyileştirmelerin geleceği hakkında bugün pek umutlu konuşamıyoruz. Yeniden ekonomik kriz ile boğuşan Arjantin’de yeni seçilen sosyalist hükümetin nasıl bir yol izleyeceği merak konusu; Şili, Venezuela, Brezilya, Kolombiya gibi ülkeler hâlâ istikrara kavuşmuş değiller. [1g 8s 23d] Davalarda, özellikle iş davalarında,“işçiyi korumak” adına mümkün olan en kısa sürede yargılama yapılması gerektiğine dair yasada hüküm bulunsa da yargılamalar oldukça uzuyor. Bu duruma çözüm adına birçok yenilik getirilmeye çalışıldı. Son dönemin en favori uygulaması arabuluculuk. Arabuluculuk ile davalara kısa sürede çözüm getirileceği savunulsa da kazın ayağının öyle olmadığı kısa zamanda anlaşıldı. Yargıyı piyasalaştırmanın bir ayağı ile davalarda daha zayıf durumda olanın haklarının kısmi olarak elinden alındığı bir mekanizma arabuluculuk. [2g 16s 42d] Gerçek sendika iktidarların yanlışlarını eleştiren sendikadır. Toplumsal cinsiyet eşitliğini, demokrasiyi, özgürlükleri savunandır. Din, dil, ırk ayrımı yapmayandır. Emeğin, emekçinin yanında yer alandır. Cesur olandır. Tüm emekçiler, emeği için hak-hukuk-adalet için, demokratik, eşit insanca yaşanılabilecek yarınlar için üstüne düşeni yapmalı ve değişimin bir parçası olmalıdırlar. [3g 2s 24d] Ortadirek Şaban'da, Neşeli Günler’de, Bizimkiler’de hatta Kaynanalar’da bunu izlemiştik. Mizah dergilerinde bunları okurduk. Orta direk mutluluk demekti, zenginlik ise kibir, dert, vesvese. Özal’ın seçim kazandıran bu icadı toplumun dayanağı olmuştu. Orta direk olmak, onur verici bir şeydi. [3g 5s 23d] Toplumun dışlanmış kesimleri Morales döneminde kamusal alanda daha görünür hale geldi. Kolonyal dönemden beri var olan ırkçılık ve diğer ayrımcı politikalar Morales iktidardayken tartışmaya açıldı. Buna mukabil, karşıt kutup Morales’i toplumu bölmekle ve ülkeyi otoriter bir şekilde yönetmekle suçluyor. Örneğin, Morales’in her türlü muhalif grubu faşist ya da ırkçı olarak ötekileştirmesi toplumun önemli bir kesiminde dışlanmışlık hissine yol açtı. [3g 6s 31d] Sebastian Haffner’in Bir Alman’ın Hikâyesi ve Stefan Zweig’in Dünün Dünyası kitaplarında da Avrupa’nın yaşamış olduğu iki büyük savaş ve nasyonal sosyalizmin insanları nasıl etkilemiş olduğu çarpıcı biçimde anlatılmış. Bunlar birlikte okunduğunda Avrupa’nın 20. yüzyılda yaşadığı korkunç deneyimler daha iyi anlaşılıyor. [3g 16s 43d] 2000’li yıllarda yani Guantanamo, Afganistan ve Irak toplama kamplarında yapılan işkence ve her türlü insanlık dışı muamele cihatçıların savaş sahnesinde boy göstermelerine yol açmıştı. Irak’ta cihatçı terör örgütlerine karşı operasyonlardan sorumlu Tümgeneral Doug Stone, Amerikalı hukuk profesörü Andrew Keane Woods’a “Tutuklama kampları, terörist cihatçılar için üniversite işlevi görmektedir” demişti. [4g 16s 42d] Medet Serhat'ın hayatı ve ölümünün bir halkın hayatı ve ölümü olarak okunmasının basit bir ölüm yıldönümü vefakarlığı olarak anlaşılmaması gerektiğini göstermek isterim ki bir ölüm yıldönümünün gerçekten hakkını verebilelim. Onca yıldan sonra bize düşen ilk görev, puslu dünyanın içinden Avukat Medet Serhat'in ömrünü ortaya çıkarmak olmalıdır öncelikle. Çünkü o Türkiye'de ve Ortadoğu'da avukatlığı bir meslek olmanın ötesine taşıyarak bir halkın kimliği ve mücadelesi haline getiren avukatların başında geliyor. [4g 16s 42d] Türkiye’deki 1 milyon kişinin olası intihar eğilimi ile iki ailenin intiharı medyada her ne kadar münferit bir eylem şeklinde yansıtılmaya çalışılsa da bu intihar vakaları sosyolojik bir olgunun parçalarıdır.
allenai/c4/00322/62856
2019-11-17T13:45:16
https://www.gazeteduvar.com.tr/forum/2019/09/03/mutlulugu-yakalamak-mumkun-mu/
allenai/c4
s3://tokenize-bucket20241130064257132900000001 /tokenize-dir-1024/data_input/output/00322.jsonl.gz
Chp Çözüme Niye Destek Veremez.. » Geyve Medya "Geyve'nin Gür ve Hür Sesi" Chp Çözüme Niye Destek Veremez.. Geyve Medya | 09 Nisan 2013 | Gündem, Siyaset CHP’nin büyük çaresizliğinin nedenleri “CHP’nin büyük çaresizliği Bu sorular, neredeyse “fotokopisi” diyebileceğim benzerliklerle 2009’daki “açılım” sürecinin başlangıcında da dile getirilmişti. Oysa bunların tamamı Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) hakikatinden değil, kafalarda oluşturulmuş bir modelinden hareket ederek sorulmuş sorulardı ve dolayısıyla “anlamlı” değillerdi. 20 Ekim 2009’da kaleme aldığım yazıda işte bu türden sorularla halleşmeye çalışmış, CHP’nin hakikatinden yola çıkacaksak, varacağımız sonucun, CHP’nin “açılım”a destek vermemesinin değil vermesinin şaşırtıcı olacağını savunmuştum. Hatta daha da ileri gitmiş, CHP’nin “açılım”a destek vermesinin “şaşırtıcı” olmak bir yana imkânsız da olduğunu öne sürmüştüm. Zaten yazının başlığı da “CHP ‘açılım’a destek veremez; verirse, biter”di… O günlerden bugünlere CHP’de hiçbir şey değişmedi (muhteva anlamında). Dolayısıyla, çözüm süreci başladığında CHP’nin tavrının ne olacağı benim açımdan belliydi: CHP, çözüm sürecine (de) destek veremezdi, verirse biterdi. CHP’nin büyük çaresizliğinin kısa ve uzun tarihleri Peki, bu neden böyleydi? Sosyal demokrat olduğunu öne süren bir parti, kendisini ne zaman ve nasıl böyle büyük bir çaresizliğin içine sokmuştu? Bence bu çaresizliğin 1923’te başlayan 80 yıllık bir uzun tarihi; 1993’te başlayan 20 yıllık bir kısa tarihi var… Biraz sonra, bu tarihlerin içinde ilerlerken, öne sürdüğüm “çaresizliğin” zaman içinde nasıl oluştuğunu göstermeye çalışacağım… Fakat ondan önce, “çaresizlik” derken neyi kastettiğimi kısaca özetleyeyim… CHP’nin büyük çaresizliği, dünyaya ayak uydurmak için partinin ideolojik deli gömleğinden sıyrılması gerektiğini düşünen (ya da hisseden) “bir kısım CHP”nin bu yönde atmak istediği her adımın, tabandaki, artık bir düşünce olmaktan çok bir duygu hâline gelmiş katı bir ulusalcılığa ve laikliğe çarpıp tuz-buz olmasından kaynaklanıyor. Bu betonlaşmış taban o kadar sert ki, onda herhangi bir delik açmak mümkün olmuyor… Ne var ki ne “bir kısım CHP”, ne de iflah olmaz bir nostaljiyle “yazık değil mi bu ‘çağdaş’ tabana” diye sorular soran aydınlar kabullenebiliyor bu toplumsal tabanın gerçek niteliğini… Kabullenemeyince de, CHP analizlerini sadece parti yönetimi üzerinden kuruyorlar ve yönetimi “neden barışı desteklemiyorsun”, neden “katı laikliği terk edip özgürlükçü bir pozisyonu benimsemiyorsun” diye sıkıştırıyorlar… Bu türden eleştirilerin siyaseten de ahlaken de problemli olduğunu, önceki yazılarımdan birinde şöyle anlatmıştım: “Türkiye’de siyasi liderleri ve siyasal partileri, temsil ettikleri ‘ya da duyarlılığını yansıttıkları’ kalabalıkları ‘by-pass’ ederek eleştirmek gibi bir gelenek var. ‘Kitleler’e ve onların fikirlerine hiç dokunmayıp, onların oy verdiği liderleri ve partileri kıyasıya eleştirmenin ahlaken problemli bir pozisyon olduğu, sanırım izahtan varestedir… Öte yandan böyle bir pozisyon kitlelerin etkileme gücünü hesaba katmadığı için liderlerden ve partilerden olmayacak beklentiler içine girdiği ölçüde siyaseten de problemlidir.” Uzun tarih: Türklük ve “çağdaşlık” üzerinden ideolojik hegemonya Milli Kurtuluş Savaşı öncesinde ve sırasında idrak edilen siyasal çoğulculuk, yerini, Cumhuriyet’in ilanından (1923) ve esas olarak da Takrir-i Sükûn’dan (1925) sonra Türklük ve laiklik (çağdaşlık) üzerinde yükselen hegemonik-baskıcı bir siyasete bıraktı. Bu yeni düzen, sadece devletin ve onun silahlı bürokrasisinin “sert” gücüne dayanmıyordu… “Laik” (çağdaş) ve “Türk” bir hegemoniden kaynaklanan “yumuşak” bir gücü de vardı. “Çağdaş Türk”ler bu pozisyonlarını, “kurtulurken” birlikte mücadele ettikleri Kürtleri ve Müslümanları kenara iterek, bastırarak elde etmişlerdi ama bu, onların haklılık duygusuna halel getirmiyordu… Biz, gücü ellerinde bulunduranların kendi meşruiyetlerine duydukları inancın, onları yıkmak üzere harekete geçen güçsüzlerin kendi meşruiyetlerine duydukları inançtan çok daha zayıf olduğunu düşünürüz… Hatta sık sık, güçlülerin, kendi pozisyonlarının ahlakî olarak sorunlu olduğunu bildiklerini varsayarız… Oysa öyle değildir… Zaten, güçlülerin ve güçsüzlerin kendi haklılıklarına duydukları inançlar (maneviyatlar) arasında bu kadar büyük bir fark olsaydı, güçlüler, kendi iktidarlarını yıkmak üzere harekete geçen güçsüzler karşısında tarihte yüzlerce örneğini gördüğümüz kıyıcılıklara girişemezlerdi… 1990’lar ve “çağdaş Türk” hegemonyasına itirazlar “Çağdaş Türk”ler, 1924’ten itibaren elde ettikleri “üstün” pozisyonlarını, herhangi bir ahlaki kaygı ve pişmanlık duymaksızın giderek konsolide ettiler… Bu pozisyonlarını, ciddi itirazlarla karşılaşmaksızın 1980’lerin sonuna, yani başını Sovyetler Birliği’nin çektiği Komünist Blok’un yıkılmasına kadar sürdürdüler. ABD ve Batı Avrupa, “komünizme karşı mücadele”deki rolü nedeniyle o âna kadar “çağdaş Türk” kimliği dışındaki bütün kimliklerin bastırılmasına ses çıkarmamıştı… Fakat artık dünya değişiyordu ve doğal olarak ilk hareketlenenler Müslümanlar ve Kürtler oldu. Aslında, darbe yapma “hakkı” olduğuna inanan bir ordusu olmasaydı, iyi-kötü bir demokratik geleneğe sahip Türkiye Cumhuriyeti devleti, komünist devletlerin bile demokratikleşmeye çabaladığı o tarihsel momentte Müslümanlar ve Kürtlerle yeni bir sözleşme yapabilir, yoluna öyle devam edebilirdi (“belki” diyorum)… Ne var ki Türkiye Cumhuriyeti devletinin “yönetmeden hükmeden” bir ordusu vardı, dolayısıyla bu yol izlenemedi… Onun yerine, ordunun Kürt ve Müslüman kimliklerini kriminalize ettiği, “darbe hakkı”nı bu iki korku temelinde korumayı sürdürdüğü yeni bir döneme geçildi. Türk “ordu devlet”i, 1990’lardan itibaren “çağdaş Türk”leri Müslümanlar (irtica) ve Kürtler (bölücülük) üzerinden büyük bir korkunun girdabına çekmeye başladı, onları kendisiyle birleşmeye çağırdı. 1990’ların ilk yıllarında Güneydoğu’da köy yakmalar, faili meçhul cinayetler yaşanırken “Batı”da laik aydın cinayetlerinin birbirini izlemesi tesadüf değildi. Her iki faaliyet de, “çağdaş Türk”lerin “irtica” ve “bölücülük” korkularını tetikleyerek, onları “devletleri”yle birleşmeye ikna etmeye yönelikti. 1993, devletin bu çağrısına CHP’nin icabet etmeye karar verdiği yıl oldu… CHP, özellikle 24 Ocak 1993’te öldürülen Uğur Mumcu’nun cenaze törenindeki “laik kabarma”dan çok etkilenmiş, oradan bir iktidar devşirebileceğinin hesabı içine girmişti. O tarihten itibaren devlet, CHP ve “çağdaş Türk”ler “irtica” ve “bölücülük” karşısında bir tür kader birliği içine girmeye başladılar. 1993, “çağdaş Türk”lerin Müslümanları ve Kürtleri kendi varoluşlarına bir tehdit olarak görmeye başlamalarının sembolik başlangıç yılı olarak görülebilir. Cuma günü, önce, Müslümanlarla ve Kürtlerle ilgili farklı politikalar izlemek isteyecek muhayyel bir CHP yönetiminin anasından emdiği sütü burnundan getirecek CHP tabanının, yani “CHP’nin büyük çaresizliği”nin kaynağının oluşma sürecinin kısa tarihine (1993’ten bu yana) bakacağız… Ardından da uzun ve kısa tarihler boyunca oluşan ve esasen CHP’nin tabanını oluşturan “çağdaş Türk” bilincinin tıpkı Müslümanların en temel haklarına karşı çıkması gibi Kürtlerin de en temel haklarına karşı çıkmasının neden “normal” olduğunu göstermeye çalışacağım. Etiketler: chp, CHP'nin tabanı, güneydoğu, kürtler, laiklik, müslümanlar, Partiler, Partiler haberleri, Taraf Gazetesi yazarı Alper Görmüş
allenai/c4/00320/22348
2019-12-13T04:54:33
https://www.geyvemedya.com/chp-cozume-niye-destek-veremez/
allenai/c4
s3://tokenize-bucket20241130064257132900000001 /tokenize-dir-1024/data_input/output/00320.jsonl.gz
ÇALMAK | Suay Karaman , İsveç Postası 25 Mayıs 2018, 06:22 Bu yazı 24 Nisan 2017, Pazartesi 07:58:09 tarihinde eklendi. 305 kez okundu. ÇALMAK - Suay Karaman 16 Nisan Pazar günü yapılan halk oylamasından sonra, ülkemizin gündeminde mühürsüz oy pusulaları yer almaktadır. Evet ile hayır arasındaki farkın 1.3 milyon olduğu bir oylamada, en az 2.5 milyon mühürsüz oy pusulası bulunması, halk oylamasının güvenilirliğine büyük gölge düşürmüştür. Siyasi iktidar bu durumu “atı alan Üsküdar’ı geçti, boşuna uğraşmayın” biçiminde özetleyerek, yapılan hukuksuzluğa da kılıf uydurmuştur. Özellikle son 15 yıldır her alanda ülkemiz, tüm dünyanın alay konusu yapılmış ancak ülkeyi yönetenler, iktidardan düşmemek için her türlü hukuk dışı tutum ve davranışlara başvurmaktan çekinmemektedirler. Tek adam yönetimini isteyen dikta severler devletin parası, makam araçları, uçakları, helikopterleri, mülki amirleri, yerel yöneticileri, güvenlik güçleri olmak üzere her şeyi kullandılar. Bunlar yetmedi diyanetiyle, imamlarıyla, camileriyle dini kullandılar, tek adamı peygambere eş gösterdiler. Mitinglere devlet kurumlarında çalışanlar ile öğrencilerin katılımını zorunlu tuttular. Her yere evet yazdılar, posterler astılar. Medyadan sürekli yalan söylenerek, eşit olmayan koşullarda halk oylaması yapıldı. Cumhuriyet yanlıları ve yurtseverler ise sürekli engellerle karşı karşıya kaldılar. Salon ve miting meydanı verilmedi, pankart asmalarına izin verilmedi. Taşıtları ve kendileri saldırıya uğradı, dövüldüler, yaralandılar. Ama hiç yılmadan, büyük bir özveriyle yollarına devam ederek, anayasa değişikliğine karşı toplumu bilgilendirdiler. Yapılan bütün bu hukuksuzlukların yanında sandıklarda yapılan hile ve sahtekarlıklar da yeterli olmayınca Yüksek Seçim Kurulu devreye sokularak, kendileriyle ve hukukla çelişen karar alarak %1 farkla ‘evet” oyları öne geçirildi ve ülkemizin demokratik sistemine son verilme kararı açıklandı. Böylece adaletin, hukukun, güvenliğin ve eşitliğin olmadığı; buna karşılık korku, gözdağı ve şiddetin yaygın olduğu OHAL koşullarında yapılan halk oylamasını, tek adam yönetimini isteyen dikta severlerin çok az bir farkla kazanması sağlandı. Halk oylaması bitti ancak kesin olan tek sonuç; ülkemizin ‘çalmak’ yoluyla ele geçirildiğidir. Ama halkımız teslim olmadı, bu açık şekilde görülmektedir. Yapılan protesto gösterileri, mutlaka sonuç getirecektir. Bu halk oylamasının sonucu Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne taşınacaktır. Birgün bu sivil darbeye son verilecektir. Önce devlet malını çalarak işe koyuldular, sonra soruları çaldılar. Yetmedi 2007 yılından itibaren her seçimde oyları çaldılar. Şimdi Yüksek Seçim Kurulu’nu çaldılar ve hukuksuz kararlar almasını sağladılar. Toplum bu ‘çalmak’ olaylarından, yasa ve hukuk tanımazlıklardan sıkıldı. Ancak mücadele daha yeni başlıyor, çünkü herşey bitmiş değildir. Tüm bu ‘çalmak’ olaylarının, halk oylamasına düşen hukuksuzluk ve güvensizliğin hesabı mutlaka sorulacaktır. Bu hesap sadece yurtseverlerin ve demokratik kitle örgütlerinin emekleriyle bir yere kadar sorulabilir. Hesabın kesin sorulabilmesi ancak siyasi bir hareket ile olabilir. Bunun için muhalefet partilerinin yönetimlerinde en kısa sürede köklü bir görev değişikliği olmalıdır. Muhalefet partilerinin yönetimlerine öngörülü, yetenekli, bilgili, bilinçli, birikimli, kitleleri sürükleyebilecek ve “biz” diyebilen yöneticilerin gelmesiyle ülkemizin bu sıkıntılardan kurtulması sağlanacaktır..
allenai/c4/00329/77037
2018-05-25T03:22:46
http://www.isvecpostasi.com/kose-yazisi/852/calmak.html
allenai/c4
s3://tokenize-bucket20241130064257132900000001 /tokenize-dir-1024/data_input/output/00329.jsonl.gz
Güneş Enerjisi – UGSAM UGSAM Haftalık Haber Bülteni 04 – 11 Kasım UGSAM Haftalık Araştırma Merkezleri Bülteni 04 – 11 Kasım UGSAM Haftalık Uluslararası Organizasyon Bülteni 3 – 10 Kasım UGSAM Ekim Bülteni UGSAM Haftalık Haber Bülteni 28 – 03 Kasım UGSAM Haftalık Uluslararası Organizasyon Bülteni 28 Ekim- 3 Kasım Anasayfa / Enerji / Güneş Enerjisi Ugsam 2 hafta önce Enerji yorum Yap 86 Görünümler Mutluhan KARAGÖZ – UGSAM Araştırmacısı Güneş, hidrojen ve helyum gazlarından oluşan orta büyüklükte bir yıldızdır. Sıcaklığı merkez de yaklaşık (8-40)x106 oK’ni bulur. Yüzey sıcaklığı ise 6000 oK civarındadır. Bu yüksek sıcaklık nedeniyle elektronlar, atom çekirdeklerinden ayrılırlar. Bu sebeple, güneşte atom ve molekül yerine elektronlar ve atom çekirdekleri bulunur. Bu karışıma “plazma” adı verilir. Dört hidrojen çekirdeği bir helyum çekirdeği yapar. Birleşme çok yüksek sıcaklıkta olur. Füzyon adı verilen bu olay yüksek sıcaklıkta ve atom çekirdeği yardımıyla olduğundan “Termonükleer Reaksiyon” adını alır. Güneş çok yoğun sıcak gazlarla meydana gelmiş olup ve çapı 1,39×109 m, kütlesi 1,99×1030 kg civarında olan bir yıldızdır. Dünyadan Uzaklığı yaklaşık 1,5×108km’dir. Dünyamızın kütlesi 5,97×1024 kg olduğuna göre güneşin kütlesel olarak dünyamızın 332.500 katıdır. Güneşin yaklaşık 4 haftada bir kendi etrafında dönmektedir. Bu dönmeyi ekvator kısmı 27 günde, kutuplar 30 günde tamamlar. Güneşin ortalama yoğunluğu 1409 kg/m3, dünyamızın ortalama yoğunluğu 5517 kg/m3, güneşin yüzeyinde ki çekim ivmesi 273,98m/s2, dünyamızın 9,81m/s2‘dir. Güneşte oluşan helyum miktarı, harcanan hidrojen miktarından daha azdır. Aradaki fark, güneşten ışın olarak çıkan enerjiyi verir (güneş radyasyonu). Güneşin merkezinde 1 saniyede 564 milyon ton hidrojen, 560 milyon ton helyuma dönüşmektedir. Arada ki 4 milyon ton fark karşılığı ısı ve ışık enerjisi halinde uzaya 386.000.000 EJ (Eksa joule) enerji yaydığı tahmin edilmektedir. Bu enerji çeşitli dalga boylarında ışınlar halinde dünyaya ulaşır. Güneşin 1 saniyede ürettiği enerji miktarı, insanlığın şimdiye kadar kullandığı enerji miktarından fazladır. Dünya, güneşten gelen enerjinin sadece milyarda birini alır. Bu enerji 15 dakika depo edilebilse toplam dünya nüfusunun yıllık enerji ihtiyacı karşılanırç Atmosfere gelen güneş radyasyonunun yaklaşık %17,5’i atmosferi ısıtmak için harcanır. Yaklaşık %35’i bulutlardan ve yerden yansıyarak tekrar uzaya döner. Güneşten gelen radyasyonun tümü 100 birim kabul edersek atmosferi ısıtmak için harcanan ve yansıyarak uzaya dönen değerlerin toplamından sonra geriye 47,5 birim kalır ki bu miktar yeryüzüne düşmekte ve burada ısıya dönüşmektedir. Yeryüzüne gelen ortalama güneş ışınımı değeri mevsim ve enleme bağlı olarak yaklaşık 300-1000 W/m2‘dir. Dünyanın yörüngesi üzerinde, uzayda, birim alana ulaşan Güneş ışınları, Güneş’e dik bir yüzey üzerinde ölçüldükleri zaman 1,366 W/m2’dir. Bu değer Güneş enerjisi sabiti olarak da anılır. Gezegen atmosfer bu enerjinin %6’sını yansıtır, %16’sını da sönümler ve böylece deniz seviyesinde ulaşılabilen en yüksek Güneş enerjisi 1,020 W/m2’dir. Bulutlar gelen ışımayı, yansıtma suretiyle yaklaşık %20, sönümleme suretiyle de yaklaşık %16 azaltırlar. Örneğin Kuzey Amerika’ya ulaşan Güneş enerjisi 125 ile 375 W/m2 arasında değişirken, günlük elde edilebilen enerji miktarı, 3 ila 9 kWh/m2 (kilowatt.saat/metrekare) arasında değişmektedir. Bu değer, elde edilebilecek mümkün en yüksek değer olup, Güneş enerjisi teknolojisinin sağlayacağı en yüksek değer anlamına gelmez. Örneğin, PV panelleri (fotovoltaik panel), bugün için yaklaşık %15’lik bir verime sahiptirler. Bu nedenle, aynı bölgede bir Güneş paneli, 19 ile 56 W/m2 ya da günlük 0.45-1.35 kWh/m2 enerji sağlayacaktır. Bugünkü %8 verime dayalı teknoloji ile dahi, işaretli bölgelere yerleştirilecek Güneş panelleri, bugün fosil yakıtlar, hidroelektrik vb kaynaklara dayalı tüm santrallerin ürettiği elektrik enerjisinden biraz daha fazlasını üretebilecektir. Küresel ısınma, atmosferin Dünya yüzeyine yakın kısımlarında ortalama dünya sıcaklığının doğal olarak ya da insan etkisiyle artması olarak tanımlanır. Küresel ısınmayı daha ayrıntılı bir şekilde belirtecek olur isek; Dünya’nın yüzeyi Güneş’ten gelen ışınlar tarafından ısıtılmaktadır. Dünya bu ışınları tekrar atmosfere yansıtmaktadır. Fakat bazı ışınlar su buharı, karbondioksit, metan vb. Gazlar tarafından dünyanın üzerinde oluşturulan doğal bir örtü tarafından tutulur. Bu durum da Dünya’nın ısınmasına neden olur. Küresel ısınma yaklaşık elli yıldır ölçülebilir duruma gelmiş ve önem kazanmıştır. Şekil de görüldüğü gibi, Dünya’nın atmosfere yakın yüzeyinin ortalama sıcaklığı 20. yüzyılda 0.6 (± 0.2) °C artmıştır. İklim değişimi üzerindeki yaygın bilimsel görüş, “son 50 yılda sıcaklık artışının insan hayatı üzerinde fark edilebilir etkiler oluşturduğu” yönündedir. Son yüzyılda yağış düzeyinde de değişmeler olduğu gözlenmiştir. Yağışlar, kuzey yarımkürenin orta ve yüksek bölgelerinde %5-10 arasında artarken, subtropikal karaların önemli bir bölümünde yaklaşık %3 oranında azalmıştır. Dünyada yaşamın başladığı dönemden günümüze kadar ortalama yüzey sıcaklığının 3 °C arttığı hesaplanmakta, bu artışın zamana bağlı olarak en yüksek hızını son yarım yüzyıl içinde aldığı belirtilmektedir. Yaklaşık 1 °C’lik daha artış, kutuplardaki buzulların erimesi ve iklim değişiklikleri gibi etkiler oluşturacak dünyadaki canlı yaşamı için önemli sorunlar ortaya çıkaracaktır. İklim ile ilgili yapılan çalışmalar, küresel ortalama sıcaklığın önümüzdeki yüzyılda 1,4 ile 5,8 °C arasında artacağını belirtmektedir. Sıcaklık değerlerindeki artışın su döngüsünde değişmelere, kutup bölgelerinde bulunan buzulların erimesine, buzulların erimesinin doğal sonucu olarak deniz seviyelerinin yükselmesine, şiddetli fırtınalara, kuraklık ve çölleşme gibi etkilere sebep olarak canlı yaşamını doğrudan ve dolaylı olarak etkileyeceği ifade edilmektedir. Çevre ve Orman Bakanlığı’nın yaptığı bir çalışmaya göre, insanların çeşitli aktivitelerinin küresel ısınmaya katkısında, enerji kullanımının %49, sanayinin %24, ormanların yakılması ve tahribinin %14, tarım aktivitelerinin payı ise %13 olarak tespit edilmiştir. Aynı konuda yapılan diğer araştırmalarda da insanların enerji kullanımının küresel ısınmaya etkisi en yüksek oranda bulunmuştur. Dünya küresel sıcaklığındaki artış, iki nedene dayanmaktadır. Birinci neden, enerji tüketiminin doğrudan etkisidir. İkinci neden ise fosil yakıtlardan enerji üretmek için gerçekleştirilen yanma olayı sonucu ortaya karbondioksit (CO2) gazı çıkmasıdır. Atmosfere karışan karbondioksit gazı küresel ısınmaya neden olmaktadır. Fosil yakıtların yanması sonucu ortaya çıkan karbondioksit gazının atmosferdeki yoğunluğu, şimdilik normale göre 1,3 kat artmış bulunmaktadır. İnsanlığın önündeki en büyük çevre sorunu, atmosferdeki sera etkisine neden olan karbondioksitin ısı tuzağı oluşturmasından ve artan yoğunluğu ile etkisinin giderek artmasından kaynaklanmaktadır. Yazının tamamına ulaşmak için DN 19 – Güneş Enerjisi Etiketleraraştırma enerji güneş nesil Yeni Önceki ABD – TÜRKİYE İLİŞKİLERİNDE BİR BAŞKA DÖNEMEÇ Sonraki UGSAM Haftalık Uluslararası Organizasyon Bülteni 28 Ekim- 3 Kasım 2018 afrika Akdeniz amerika analiz arabistan arakan araştırma asya Avrupa aylık bir bölge bülten bülteni dünya ekim enerji enstitü eylül haber islam IŞID kasım KKTC Kıbrıs merkez merkezi müslüman organizasyon ortadoğu petrol rapor senaryo sudan suriye suudi suudiarabistan Türkiye uluslararası yemen Yeni yenibirdünya çin örgüt
allenai/c4/00336/36638
2018-11-15T08:15:41
http://www.ugsam.com/?p=460
allenai/c4
s3://tokenize-bucket20241130064257132900000001 /tokenize-dir-1024/data_input/output/00336.jsonl.gz
Türk dünyası, YDÜ’de buluştu Türk Dünyası’nı temsilen 10 ülkeden 16 ressamın katılımıyla gerçekleşen YDÜ & TÜRKSOY Ressamlar Sergisi, YDÜ’de açıldı. Cumhurbaşkanı Akıncı “Bu üniversiteye her geldiğimizde ayrı bir heyecan duyuyoruz” dedi 26 Mayıs 2018 Cumartesi 10:26 0 A + A - Yazdır Yakın Doğu Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi ve Uluslararası Türk Kültürü Teşkilatı TÜRKSOY işbirliğinde düzenlenen, Yakın Doğu Üniversitesi & TÜRKSOY Ressamlar Sergisi, Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı'nın katılımıyla Yakın Doğu Üniversitesi Hastanesi Sergi Salonunda açıldı. Türk Dünyası’nı temsilen 10 ülkeden 16 ressamın katılımıyla gerçekleşen sanat buluşmasının açılış konuşmasını YDÜ Rektörü Prof. Dr. Ümit Hassan yaptı. Hassan şöyle dedi: “TÜRKSOY Genel Sekreterimizle Kurucu Rektör Dr. Suat İ. Günsel’in birlikte ivme kazandırdığı bu muazzam birleşme tabi istikbalde daha da büyük günlere aday olacak. YDÜ Müzesinin uluslararası kimliği itibari ile büyük günlere gebe olacaktır. Uluslararası sözünü, yüksek mertebelere taşımak için söylemiyorum. Gerçekten o niteliğe ulaşacak. Zaten bu gelişme sadece bize özgü birşey değil, TÜRKSOY’umuzun ve tabi yönetim heyetlerinin yeni perspektifler katarak uluslararası kelimesine kavramına vurgu yaptıklarını biliyoruz. Değerli sanatkarlar, ressamlar her ne resmetmiş olursanız olunuz sizlerin birikim ve ustalığınızdan geleceğin de nasıl olduğunuzu biliyoruz.”Dedi. Prof. Dr. Hassan şöyle devam etti; “Asıl hedef olan müzemizde yer almanızla müzemizin niteliğini yükseltmeniz gerçekleşmiş olacaktır. Şimdi böyle gelecekte de istikbalde de böyle olmalıdır. İleride üreteceğiniz eserlerle yeni boyutlara ulaşmış olacağız. Böylece YDÜ sarıp sarmalanacak TÜRKSOY’la beraberliği daha da büyüyecektir. Şunu önemle kaydetmek isterim ki Kıbrıs Türk Ressamlarının olağanüstü estetik güzellikte resimleri sayesinde bugüne ulaşıyoruz.” TÜRKSOY Genel Sekreteri Prof. Dr. Düsen Kaseinov ise konuşmasında; “Yakın Doğu Üniversitesi ile uzun yıllara dayanan işbirliğimizle yine güzel bir etkinliğe imza attık. Üniversitenin kültür ve sanata vermiş olduğu yüksek değerin sonucu olarak yapılması planlanan Güzel Sanatlar Müzesine, TÜKSOY olarak önemli bir katkı sağlamak istedik. Bunun için Uluslararası Türk Kültürü Teşkilatı (TÜRKSOY)’un 20 yıllık deneyimi olan TÜRKSOY ressamlar buluşmasına katılan en yetenekli sanatçılarımızın bu etkinlikte yer almalarını sağladık” diye konuştu. Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı ise; “Bir güzel etkinlikte daha sizlerle birlikte olmanın mutluluğunu yaşıyorum. 10 ülkeden sanatçı arkadaşlarımızın eserlerini hep birlikte izleyeceğiz. Kültür ve sanat sınır tanımaz gücü ile bizi yeniden birleştiriyor. Gönül arzu eder ki KKTC’nin hiç bir sınırı olmasın. Ne spor, ne siyaset, ne sanat. Ama gelin görün ki hayatın gerçeği bu değil. Kıbrıslı Türk olarak bir çok alanda ambargo ile karşı karşıyayız.” ifadelerine yer verdi. Cumhurbaşkanı Akıncı; “ Bunu aşabildiğimiz tek yer sanat. Çünkü sanatın ve kültürün evrensel bir dili var. Salona girer girmez ilk bakışta çok güzel eserlerin olduğunu görüyoruz. Bu sergilenen eserler bizim onları görmemizi bekliyor. Bu nedenle uzun söze gerek yok diye düşünüyorum. Bütün sanatçı kardeşlerimizi tebrik ediyorum. Yakın Doğu Üniversitesi'nin Kurucu Rektör ve Rektörüne yine güzel bir olaya imza attıkları için teşekkür ediyorum. Bu üniversiteye her geldiğimizde ayrı bir heyecan duyuyoruz. Ayrıca müjdelenen sanat müzesinin de şimdiden üniversiteye ve KKTC’ye hayırlı olsun diyorum.” diyerek sözlerini sonlandırdı. Konuşmaların ardından YDÜ Kurucu Rektörü Dr. Suat Günsel Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı'ya ve TÜRKSOY Genel Sekreteri Prof. Dr. Düsen Kaseinov'a günün anlam ve önemine binaen birer plaket takdim etti. Daha sonra TÜRKSOY Genel Sekreteri Prof. Dr. Düsen Kaseinov'da Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı’ya TÜRKSOY ve KKTC isimli bir kitap takdim etti. Daha sonra sergide eserleri sergilenen ressamlara sırasıyla plaketleri takdim edildi. Plaket takdiminin ardından Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı, TÜRKSOY Genel Sekreteri Prof. Dr. Düsen Kaseinov, Kurucu Rektör Dr. Suat Günsel ve diğer konuklarla birlikte serginin açılışı yapıldı. Sergi, Yakın Doğu Üniversitesi Atatürk Eğitim Fakültesi Müzik Öğretmenliği Bölümü Öğretim Elemanı İlyas Abdullin’nin verdiği keman dinletisi ile devam etti.Sergi, TÜRKSOY Genel Sekreteri Prof. Dr. Düsen Kaseinov ve Ressamlara Kıbrıs'a özgü Lefkara İşiyle birlikte çeşitli hediyelerin takdimiyle son buldu.
allenai/c4/00319/75376
2018-09-26T04:23:21
http://www.halkinsesikibris.com/kultur-sanat/turk-dunyasi-ydude-bulustu-h96508.html
allenai/c4
s3://tokenize-bucket20241130064257132900000001 /tokenize-dir-1024/data_input/output/00319.jsonl.gz
TÜRKİYE’DE SİYASET SAHNESİ – Prof. Dr. Ahmet SALTIK Yalnızca bizde değil, hemen tüm demokratik Ülkelerde Siyasal Partileri ideolojik bir çizgi üzerinde tesbih taneleri gibi yan yana dizmek alışkanlığı vardır… Aşırı Sağ, Sağ, Ortanın Sağı, Orta (neyse?) Ortanın Solu, Sol ve Aşırı sol diye…. sanki “Renk spektrumu” mübarek.. Bu tek boyutlu skalada (eşelde) her Parti göreceli olarak solundaki Parti tarafından “Sağcı” sağındaki Parti tarafından da “solcu” olarak algılanır… ki bu çok basit, ama bir o kadar da kafa karıştırıcıdır. Aynı cenahta birbirine çok yakın iki Parti başka bir konuda birbirinden fersah fersah farklıdır. Öyleyse Siyasal Partileri bir Çizgi üzerine dizmek hiç de mantıklı değildir. Siyasal Partilerin varlık nedenleri ve misyonları her şeyden önce Devleti yönetmektir; yani Devletten beklenen işlevleri yerine getirmek iddiasındadırlar. Devletin 3 temel görevi ise, Yurt içinde Vatandaşların (Milletin) 1-Özgürlük, 2-Güvenlik ve 3-Gönencini sağlamaktır. Dolayısıyla Devleti Yönetmek iddiasıyla ortaya çıkan Siyasal Partileri tek boyutlu değil, 3 boyutlu ideoloji uzayında konumlamak, kıyaslamak en doğrusudur. Ben şimdilik Gönenç (ekonomi) boyutunu erteleyerek, salt 2 boyutlu siyasal düzlem üzerinde Partilerimizi kabaca konumlandırmak istiyorum.. Özgürlük Boyutunda “Laiklik“, Güvenlik Boyutunda da “Ulus Devlet” Aydınlık Çağda erişilen en uç noktalardır… Bu değerlerin sıfır olduğu noktada (eksenlerin kesim noktası) Orta Çağ toplumlarının yaşam modeli (Despotizm, Feodalizm, Şeriat) vardır.. Mustafa Kemal‘in “Bilimin rehberliğindeki Ulus Devlet anlayışı” ile 1923 te kurduğu Türkiye Cumhuriyeti bu Çağdaş değerleri benimsemiş bir Devlettir ve ilk kurulan siyasal Parti CHP de bu değerlerin kesim noktası koordinatta yer almıştır… Oy alabilmek, Seçim kazanmak uğruna CHP bu değerlerden (Laiklik ve Ulus Devlet) zamanla ödün vermek durumunda kalmışsa da, yine bu köşeye en yakın Parti konumundadır… (Keşke çok Partili Siyasal Yaşama geçildiğinde, “Altı Ok” amblemi TBMM Bayrağı olarak belirlense ve O milli Çatı altındaki tüm Partilerin tartışılmaz ortak değerleri haline gelebilseydi!) Bugün için TBMM’de temsil edilen Partilerin bu 2 boyutlu siyasal alan üstündeki konumlanmalarına baktığımızda, “AKP+MHP+BBP grubu” nu sınırlayan çizginin öte yanında İYİP, CHP ve HDP’yi görüyoruz. Partilerin Oy potansiyelini gerçekçi bir değerlendirmeyle göz önüne aldığımızda, bu 2 blok arasındaki Oy farkının en çok %2 kadar olabileceğini söyleyebiliriz. HDP her ne kadar Laiklik ortak Paydasında CHP ile bir araya gelebilse de “Ulus Devlet” anlayışında o denli bir örtüşümün olmadığı görülüyor. İYİP ve CHP arasında da elbette farklılıklar olabilecektir; İYİP ve HDP arasında da aşılması zor, ama olanaksız olmayan ideolojik farklılıklardan söz edebiliriz; Bakalım bu Üçlü Akıl; İzan, Feraset, Zeka, Mantık, Yurt Sevgisi, Tevazu, gösterebilecekler ve “Amacımız iktidar olmaksa, farklılıklarımız teferruattır..” diyebilecekler mi? Muhalefet için tartışmasız TEK ÇÖZÜM var; İYİP+CHP+HDP ittifakı ! Eğer bu ittifak gerçekleşmezse, seçimi “AKP+MHP+BBP ittifak Grubu” nun alacağına kesin gözüyle bakabiliriz? Bu böyle biline, çare buluna ! æ Yayın tarihi 21 Nisan 2018 Yazar Ahmet SALTIKKategoriler Yurttaş SaltıkEtiketler Ali ERcan, Mustafa Kemal'in "Bilimin rehberliğindeki Ulus Devlet anlayışı", TÜRKİYE'DE SİYASET SAHNESİ Önceki Önceki yazı: TTB’nin aşı konusunda hazırladığı yasa değişikliği önerisi TBMM’ye sunuldu Sonraki Sonraki yazı: AKP İLE ABD ARASINDA GÜLEN PAZARLIĞI MI?
allenai/c4/00331/47216
2019-03-22T10:35:58
http://ahmetsaltik.net/2018/04/21/turkiyede-siyaset-sahnesi/
allenai/c4
s3://tokenize-bucket20241130064257132900000001 /tokenize-dir-1024/data_input/output/00331.jsonl.gz
ANA SAYFA > Yazarlar > Sevgi Molva > Biz; Her birimiz İzmir’iz 08 Mart 2019, Cuma 13:02 Demokrasi, özgürlük, hoşgörü kenti İZMİR’imizde, birlikte yaşamak, kardeşçe paylaşmak, şehri, daha yaşanası, daha huzurlu, daha zengin, daha yeşil yapabilmek, genç-yaşlı, büyük-küçük herkesi mutlu etmek, şehrimizin, Akdeniz, Anadolu ve Balkan kökleriyle bağlarını güçlendirerek refahı arttırabilmek için yola çıktı değerli Büyükşehir Belediye Başkan adayımız Tunç Soyer. Keyfi de sorumluluğu da çok büyük bu yolun. Adını telaffuz edemedik önceleri, “vizyon ve başkan” dedik yazılarımızda ama hep onu tanımladık. İlk dileğimiz oldu, çok keyifliyiz. İçimizde bir heyecan, yürekte bir kıpırtı, bin bir umut şimdi. Sayın Soyer; “İzmirlilerle birlikte düşüneceğiz, hayallerimizi birlikte gerçekleştireceğiz” diyor ve büyük bir gönüllü ordusu ile çalışmalarını sürdürüyor. Kardeşlik ve barış olmadan, ne adalet ne kalkınma mümkün değil, demokrasi her şeyden daha önemli hiç kimseyi ayırt etmeden biz birlikte yürüyeceğiz, enerjimizi yeni bir hayat inşa etmek için harekete geçireceğiz, diyor. Pek çok da projesi var. SOSYAL PROJELER: Kadın kooperatiflerinin kuruluşunu ve gelişimini teşvik edecek. Halk Gıda Kooperatifini kuracak. Hem üretici, hem esnaf, hem de tüketici kazanacak. Kooperatifleri e-ticaret ile ülkeye ve dünyaya açacak. Halk Süt, Halk Taşıt uygulaması başlatacak. DEMOKRASİ: Meslek odaları, sivil toplum dernekleri, hemşehri dernekleri, ilçe belediyeleri ve bölge halkı ile birlikte kararlar alacak. Merkezi hükümet ile “İzmir Vizyon Ortaklığı” kuracak. Çocuk, genç, kadın, engelli meclisleri oluşturup, karar ve önerilerini öncelikle onlarla ele alıp hayata geçirmeye çalışacak. Kurum içi iletişimi mükemmel hale getirecek. Çalışanların temel gücümüz olarak işlerimizin sahibi, denetleyicisi ve kendi oturduğu mahallesindeki gözlemcisi olmasını sağlayacak. İzmirlilerin öncelik ve tercihlerini karar alma süreçlerine dahil edecek. KENTİN PLANLANMASI: İzmir’i yerinde adil ve uzlaşıyla dönüştürmeye devam edecek. Tüm bölge ve ilçelerde sağlıklı, estetik bir yapılaşma gerçekleştirecek. SÜRDÜRÜLEBİLİR ULAŞIM: 179 km olan raylı sistem 470 km’ye çıkaracak. Buca metro hattının, inşaatına başlayacak. Halkapınar - Otogar metrosunu yapacak. Çiğli’ye tramvayı getirecek. Trafiğin kilitlenmesine neden olan 111 noktada kavşak düzenlemeleri gerçekleştirecek. Ana Transfer Merkezleri’ni insanların ihtiyaçlarını karşılayabilecekleri alanlara dönüştürecek, 3 yeni Ana Transfer Merkezi açacak. İzmir genelindeki 62 bin araçlık otopark kapasitesini 100 bin araca çıkaracak. Üç kritik noktada trafiği yer altına alarak yaşayan meydanlar yaratacak. Bisiklet ve yaya ulaşımını geliştirecek. Yeni iskele ve gemilerle deniz ulaşımını 4 kat artıracak. İzmir’den Akdeniz kentlerine denizden ulaşımı sağlayacak. DOĞA: Tüm doğal yaşam alanlarını itinayla koruyup, Gediz Deltası’nın “UNESCO Dünya Doğa Mirası” ilan edilmesini sağlayacak. Yeşil Altyapı Stratejisi ile yeşil bir İzmir, 2,5 milyon m² yeni yeşil alan yaratacak. Harmandalı’nda başlayan rehabilitasyonu hızla tamamlayıp yeni ve modern bertaraf tesislerini kuracak. Tıbbi Atık Sterilizasyon Merkezini hayata geçirecek. Can dostlarımıza tedavi, aşılama, kısırlaştırma gibi gerekli hizmetleri sunacak. ALTYAPI: İçme suyu, kanalizasyon ve yağmur suyu yatırımlarına hız kesmeden devam edip, eskiyen altyapıları yenileyecek. 2019 -2024 yılları yollarımızın yenilendiği rekor asfalt yılları olacak. ENERJİ: Enerji kooperatiflerine destek verecek. Belediyenin tüm yapı ve tesislerinde güneş enerjisi kullanımına öncelik verecek. Ticari taksiler ve minibüslerin kademeli olarak elektrikli / hibrit araçlara dönüşmesini sağlayacak. ÇOCUK VE GENÇLİK: İzmir Kültür ve Ekolojik Çocuk Aktivite Merkezleri kuracak. Çocuk Belediyesi ve Gençlik Meclisi’ni hayata geçirecek. Öğrenci yurtları açacak, girişim ve iş geliştirme merkezlerinin sayısını artıracak. Teknoloji ve iletişim üsleri kuracak. SPOR: Uluslararası spor organizasyonlarına ev sahipliği yaparak, spor altyapısını geliştirecek. Amatör Spor Kulüplerini destekleyecek. Kentin her bölgesindeki çocuklarımızı mutlaka sporla buluşturacak çözümler üretecek. KÜLTÜR - SANAT: İzmir’i sinema sektörü için çekim merkezi haline getirecek. Kültürpark’a kültürünü geri verecek. Kültürpark; festivallerle yılın 12 ayında sanatseverlerin buluşma noktası olacak. İzmir’i tasarım kenti yapacak. Şehir Tiyatrosu’nu kuracak. Elektrik Fabrikasını kente kazandırıp bir kültür vahası olarak konumlandıracak. DÜNYA KENTİ İZMİR: Fuar İzmir’in hemen yanına büyük bir Kongre Merkezi inşa edecek. Kemeraltı’na UNESCO Dünya Kültür Mirası statüsü kazandıracak. İzmir; EXPO’ya yeniden aday olacak. İzmir’i Avrupa Gençlik Başkenti ve Avrupa Kültür Başkenti, Akdeniz çanağının öncü kenti yapacak. Akdeniz Kentler Yönetim Ağını kuracak. Projelerin bir özeti böyle… Şimdi bir karar verelim. Bu güzelliklerin gerçekleşmesi için hepimiz elimizden geldiği kadar gayret edelim ve tüm gücümüzle destek olalım ama önce seçimlerde oy kullanmaya herkesi ikna edelim, rekor oyla kazanalım ve İzmir’den başlayarak inşa edilecek olan bu yeni hayatı tüm Anadolu’ya, Akdeniz’e, Türkiye’mize yayalım.
allenai/c4/00324/59644
2019-07-21T10:38:23
https://www.karsiyakahaber.com/yazarlar/sevgi-molva/biz-her-birimiz-izmiriz/2079
allenai/c4
s3://tokenize-bucket20241130064257132900000001 /tokenize-dir-1024/data_input/output/00324.jsonl.gz
Doğan Sahir: 'Acil önlem alınmalı' Doğan Sahir, taş ocaklarının denetimsiz şekilde çalıştığını, Beşparmak Dağları’ndaki tahribatın son noktaya ulaştığını belirtti. Beşparmak Dağları’ndaki tahribatın son noktaya ulaştığını ve devletin buna seyirci kaldığını savunan Yeşil Barış Hareketi Başkanı Doğan Sahir, Kuzey Kıbrıs’ta genellikle birçok şeyin plansız yapıldığını söyledi. Sahir, taş ocaklarının da bunlardan sadece bir tanesi olduğunu belirterek, “Bu ocakların kullanımı konusunda hiçbir plan yapılmadı. Böylelikle orada başıboş çalışma başlamış oldu. Hala daha düzene oturmuş değil” dedi. Diyalog gazetesinin dün gündeme getirdiği Beşparmak Dağları’ndaki tahribat vatandaşların yanı sıra çevre örgütlerinin de tepkisini çekti. Konu ile ilgili olarak Diyalog’a açıklama yapan Yeşil Barış Hareketi Başkanı Doğan Sahir, söz konusu durumun yeni olmadığını devletin bu duruma artık köklü bir çözüm bulması gerektiğine işaret etti. “Hala düzene oturmuş değil” KKTC’de daha önce inşaat malzemelerinde ham madde olarak dere yataklarından alınan kum ve çakılların kullanıldığı bilgisini veren Sahir şöyle dedi: “Güzelyurt bölgesinden alınan kum- çakıl malzemeler çok önceden alınması tehditkâr olduğu saptanmış denizin tuzluluğunun yeraltı sularını etkilediği raporlanmıştı. 1974’te onaylanmıştı söz konusu durum. Biz bu tarihten sonra bu rapor yokmuş gibi devam ettik. Ta ki kilometrelerce deniz kıyıya nüfus edip bahçeler kuruyana kadar. Ondan sonra bugüne kadar hiç düşünmediğimiz bir fikirle dağlara hücum edercesine bu malzemelerin temin edilebilmesi için taş ocakları kurdurduk. Hiçbir plan yapılmadı. Ne kaynak ne görsellik açısından ne miktar ne de diğer araştırmalar hususunda… Böylelikle orada başıboş başladı çalışmalar, hala daha düzene oturmuş değil. “Nerede ne kadar kullanmamız gerektiğini bilmiyoruz” Biz ülkemizde ne malzeme istediğimizi ne kadar malzemeyi nereden kullanmamız gerektiğini hala daha ortaya koymuş değiliz. Oysaki özellikle adalarda bu tür kaynaklar ki 1,5 milyon ile 3 milyon Euro arasında bu dağları göz bebeği gibi koruması gerekir insanların ve ya yöneticilerin… Ancak bunu hiç kale almadan bunları uydurduk. Hatta politikasızlık nedeniyle bunların satışını da teşvik ettik. “İhtiyaç fazlası yol yapılıyor…” Bir başka yanlışlık da ülkemizde plan yapılmadan gereğinin çok çok üzerinde yollar yapılmaktadır. İhtiyacın ötesinde… Oysa var olan yolların iyileştirilmesi bize yetecekken hiç olmayan yerlerde hiç olmayan arazilerde yollar yapılıyor. İsteyen istediği araziye uçurumun önüne derenin kenarına inşaat yapabiliyor. Bunun ihtiyaç olarak da çok miktarda istinat duvarları inşaatı gerekiyor. Bunlar binanın kendi maliyetinden daha yüksek maliyetlere sebep olacak ve daha çok malzeme tüketimine gidilmesine neden olmaktadır. Her yere imar veriliyor. İnşaat malzemeleri olarak değişik alternatifler varken biz hala daha taşın kullanımını teşvik etmekte ve onun üzerine temel kurmaya çalışmaktayız. Daha çok bir sürü neden var. Bunları politikasızlık ve plansızlık diye özetlemek gerekir. İleriye bakışın olmadığını söyleyebileceğimiz sorunlar nedeniyle bunlar bu hale geliyor.”
allenai/c4/00309/40485
2017-10-22T23:11:26
https://www.gundemkibris.com/mansetler/dogan-sahir-acil-onlem-alinmali-h111486.html
allenai/c4
s3://tokenize-bucket20241130064257132900000001 /tokenize-dir-1024/data_input/output/00309.jsonl.gz
Günbegün Adım Adım Çürüyorsun Ey Toplum! / Güncel / Milliyet Blog “Aynı evrende yaşamamalı cellâtlar ve çocuklar. Ya ölmeli cellâtlar ya da hiç doğmamalı çocuklar.” Ernesto Che Guevara Yazmak istiyor ama yazma konumu düşünmek istemediğim için elimi uzatıp uzatıp çekiyor, oturup oturup kalkıyorum. Ağzı kapatıldığı için kendi çığlığının basıncından kulak zarı patlayan 3 yaşındaki o minicik yavrunun atamadığı her çığlık kulaklarımda çınlıyor, soluğumu kesiyor, kanımı donduruyor! Türkiye Psikiyatri Derneği’nin Ekim 2017’de yaptığı araştırmaya göre, ülkemizde istismara uğramış çocuk oranı yüzde 33! Bu rakam her 3 çocuktan 1'i demektir. ‘Her üç çocuktan biri cinsel istismara uğruyor’ ne demek farkında mısınız?? Çocuk istismarında Güney Afrika ve Bangladeş’in ardından dünyada 3. sıradayız! Biz sokaklarda büyüyen çocuklardık... Konu komşu tüm mahalleli ailemiz sayılır, korur bizi, gözetirdi… Şimdi böyle nasıl insanlar olduk! Masum, bize muhtaç her canlıya zarar verir hale geldik! Kadın öldürmediğimiz gün kalmadı! Canlı-cansız, insan-hayvan, yaşlı-çocuk bırakmadık sapıklık yapmadığımız! Kadına ve çocuğa şiddet, taciz, tecavüz olayları artık haberlerde daha çok yer alıyor diye artmış gibi görünmüyor, kendinizi kandırmayın! yarım kaldı indirimi, eski sevgili indirimi , saygın tutum indirimi, ruh sağlığı bozulmadı indirimi, bakire değildi indirimi, cilve yaptı indirimi, kıyafeti tahrik etti indirimi, babasını kamuoyuna mahcup etti indirimi, rızası vardı indirimi, mahkemeye giderken takım elbise giydi/iyi hal indirimi ! gibi dehşet verici adaletiniz yüzünden arttı! Kadına oldum olası yönetilip yönlendirilmesi gereken bir varlık gibi bakan, kadınların aklını ve hatta imanını eksik bilen, onun varlığını bile tehlike ve öfke nedeni gören, mümkün olduğunca evde tutma, toplumdan soyutlama ihtiyacı içindeki bağnaz, hastalıklı zihniyetiniz yüzünden, her alanda erkek egemen sisteminizden dolayı arttı! Kadına tecavüze kılıfınız hazırdı! Şimdi ne diyeceksiniz? Çocuk mu tahrik etti, o mu istedi? Çocuk mu gece sokaklardaydı, mini eteği mi vardı, cilve mi yaptı?? Peki nasıl bir sonuca bağlayacaksınız? 3 yaşındaki, 4,5 yaşındaki çocukları kendine tecavüz eden öz babası/amcası/abisiyle evlendirecek misiniz?! Sürekli susan, olayları yalnızca izleyen, her şeyin çözümünü zamana bırakan bir millet olduk! Her kademen, kurumun, kuruluşun, tabakan, sınıfınla çürüyor, çürütülüyorsun!! Bu duruma ALIŞMA, ALIŞTIRMA! Dindar nesil (!) için çalışılırken iğrenç, sapkın, insanlık dışı davranışların; sapık, hasta ruhlu insanların sayısı git gide artıyor. Bir şeylerin ters teptiği ortada da nerede yanlış yaptığımızın ayırdında mısınız acaba sayın devlet büyüklerimiz? Biz biliyor biliyoruz da… Tecavüzcüye, çocuk istismarcısına gerek görmediği müebbeti eline silah değil kalem almış bir kadına hak görecek kadar ERKEK bir ülkede her şeyi yazamıyoruz işte… Filiz Alev, Abbas Oğuz, Cemile Torun ve 1 diğer kişi bu blog'u önerdi. “Kirlettikten sonra bir de öldürülüyor çoğu kez. O şekil bırakılsa. Panik diyorlar bilim adamları. Korkudan yapıyormuşsunuz. Konuşulamayan, sözlerin insanın boğazında düğümlenip kaldığı bir durum. Toprakla hemen üzerini örtüyorlar zaten. Biliyor musun sayın katil, çocuğa tecavüz ettikten sonra öldürmekle aslında iyi yapıyormuşsunuz. Çocuk için de ailesi için de en iyisi buymuş. Bunu da konuşmalıyız seninle. Biliyorum, olay konuşmaya pek müsait değil. Ama böyle çok sayıda çocuğumuzun hayatı gidiyor. Gerekmiyorsa öldürmeyin, diyeceğim. Varsın kirletilmiş olsunlar. Biz onları gözyaşlarımızla temizleriz” (Cellatların son günü adlı yazımdan) Hayasızlığın hüküm sürdüğü zamanın kaygı ve huzursuzlukları aşılmalı mutlaka.İnsan alnındaki bu lekelerin silinmesi için gerekirse böylesi suçlara iğdam getirilmeli ve kendini çürümeye terkeden insanlığın vurdumduymazlığı bu aşağılık duygusundan kurtarılmalıdır...Duyarlılığınız için çok sağolun.Selam ve saygılarımla. Bilmukabele Abbas Bey... En ağır cezalar geçiyor insanın içinden bunlar için, haklı olarak... Ama en ağırını idamı bırakın normal bir ceza da verseler yine biraz rahatlatacak belki toplumun kafası, vicdanı olmasa da... 23.05.2018 21:35 Türkiye'de her 2 çocuktan biri aile içinde şiddet görüyor ve bilimsel tespitlere göre çocukların % 54'ü anneleri ve % 46'sı babaları tarafından dayakla terbiye ediliyor. Başka bir bilimsel araştırmaya göre de küçük yaşta şiddete maruz kalan çocuklar büyüdüklerinde de şiddete meyilli oluyorlar. Hal böyleyken, yani eğitim çağında şiddet ekenlerin % 54'ü anneler iken sizin ERKEK bir ülkeden bahsetmenizi son derece yanlı buluyorum. Başka bir araştırmaya göre de 2016 yılında ülkemizde 2.056 kişi cinayete kurban gitmiş ve bunların 397'si kadın, geri kalanı ise ERKEK. Kısacası her öldürülen bir kadına karşılık dört ERKEK öldürülmüş. Evet ülkede büyük bir şiddet sorunu var ama bu sorun cinsiyet ayrımı yapıldığı müddetçe çözülemeyecek. Şiddet tohumları daha aile eğitimi sürecinde ANNE ve BABA'lar tarafından ortaklaşa ekiliyor. Bence bu sorun cinsiyet ayrımı yaparak değil objektif bir şekilde incelenmelidir. Selamlar Selamlar, Sayın Matilla,( adını bile yazma cesareti gösteremeyen) sayın ERKEK arkadaş... 1.Bir çocuğun eğitiminde, evdeki sorumluluğunda anne ile babayı nasıl bir tutarsınız?! Annenin çocuk üzerindeki emeği ile babanınki aynı oranda mı sizce? Anne gece gündüz çocuğu ile ilgi halindeyken babanın çocukla geçirdiği zaman sizce ne kadardır? Akşamdan akşama! Bir saat? İki saat? Annenin çocukla geçirdiği zaman % 80 ise erkeğinki en çok en çok %20'dir? Şimdi oransal bir karşılaştırma yapın isterseniz? Bu kadar sınırlı zamanda bile çocuğa %46 şiddet göstermişler!!! Olaya düz mantık bakmanızdan da ERKEK olduğunuzu anlamakta güçlük çekmiyor insan. 2. Annenin eşinden gördüğü şiddeti çocuğa yansıtma olasılığını da hiç düşünmek istemiyorsunuz, yine belli ki ERKEK olmanız dolayısıyla... 3.Cinayete kurban giden erkek ile kadınların sayılarını vermişsiniz... "bakın biz daha çok öldürülmüşüz" diyorsunuz... Ama yine şurayı atlıyorsunuz: Bu kadınları da erkekleri de öldürenler ne yazık ki %99 ERKEK! 22.02.2018 22:01 Benim oğlum henüz 18 yaşında ve ben hergün onun geleceğini ilmek ilmek ellerimle işliyorum..Bu olayı duyduğu okuduğu gün sabaha kadar kâbuslar gördü uyuyamadi düşünün nasıl etkilendiğini..El kadar bebeklerin geleceği yok edilirken ben ogluma nasıl bir gelecekten bahsedebilirim..Ikna olur mu sizce ? en sinir bozucu olan da sapığin can güvenliği için hangi cezaevinde olacağı bile söylenmiyor haberleri..Ya küçücük bebeklerin can güvenliğini kim koruyacak..O sapiklar naklen canlı yayın yapilarak asılmalı ki herkesin yüreğine biraz olsun su serpilsin..Biraz olsun caydırıcılık olsun..Selamlar.. Kesinlikle haklısınız... Teşekkürler ilgi ve yorumunuz için Selda Hanım. 02.06.2018 1:29 Kendi Var Adı Yok Yıllar geçti Duygu Asena Kadının Adı Yok dediğinden beri, cismi var, ismi yok pek çok kadının, Duygu Asena “Kadının adı yok!” adlı kitabını yazdığında olduğum yaşımda çocuklarım var şimdi,.. 17 Şubat 2018 - 23:44 Kartal belediyesi ve Maltepe Üniversitesi ortak çabasıyla Hasan Ali Yücel Kültür Merkezinde üniversiteler arası tiyatro festivali düzenlendi. (28 Nisan 2018 Cumartesi 13 Mayıs 2018 Pazar).. 23 Mayıs 2018 - 14:23 Kime ve Neye Göre? İyi Kötü , hayal gerçek, var yok, yoksul varsıl, mutlu mutsuz, umutlu umutsuz, cahil alim, ilk son, deniz kara diye sürüp giden zıt anlamlı sözcüklerden sadece biri cesaret ve esaret!.. Peki nerde.. 15 Mayıs 2018 - 02:20 Türkçe Öğretmeni. Eğitim, siyaset, sosyoloji ve güncele ilişkin düşünür, konuşur, yazar... ..
allenai/c4/00316/61123
2019-10-17T17:14:50
http://blog.milliyet.com.tr/gunbegun-adim-adim-curuyorsun-ey-toplum-/Blog/?BlogNo=582138
allenai/c4
s3://tokenize-bucket20241130064257132900000001 /tokenize-dir-1024/data_input/output/00316.jsonl.gz
LOZAN ANTLAŞMASI - Aydan SEVİM - TURAN-SAM : TURAN Stratejik Araştırmalar Merkezi - http://www.turansam.org LOZAN ANTLAŞMASI - Aydan SEVİM Tarih: 08.08.2011 > Kaç kez okundu? 2553 Lozan Antlaşması (24 Temmuz 1923); Ulusal Kurtuluş Savaşımı sonucunda, “YURDUN HER KÖŞESİNİ SULAYAN KANLARIN KARŞILIĞI” olarak elde edilen bağımsızlık, egemenlik, özgürlük belgesidir. Emperyalist güçlerin imzalamak zorunda kaldığı bu antlaşma ile Türkiye Cumhuriyeti Devleti varlığını tüm dünyaya duyurmuştur. Ezilen, sömürülen dünya halklarına da sömürgeciliğin kaçınılmaz bir yazgı olmadığını, o günlerde “Düveli Muazzama” denilen emperyalist güçleri yenerek somut olarak göstermiştir. Bu anlamda dünya tarihinde bağımsızlık ve özgürlük savaşımlarına ivme kazandırmıştır. Lozan Antlaşması’nın 88. yıldönümünde; emperyalist güçler ve işbirlikçileri, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne ve Türk Ulusu’na yeni Sevr’ler dayatmak üzere harekete geçmişlerdir. Türkiye Cumhuriyeti’nin varlığı ve bağımsızlığı tehlikededir. Türk Devrimi’nin “eşsiz önderi” M. Kemal Atatürk, Lozan Antlaşması’nı, Söylev’de tarih bilinci çerçevesinde bilimsel yöntemle gerçekçi biçimde değerlendirir: “Lozan Antlaşması, Türk Ulusu’na karşı yüzyıllardan beri hazırlanmış ve Sevr anlaşmasıyla tamamlandığı sanılmış, büyük bir yok etme eyleminin çökertilişini anlatan belgedir.” Türk Ulusu’nu “yüzyıllardan beri hazırlanan yok etme eylemi”; Sanayileşme ve Aydınlanma Devrimlerini, Avrupa Devletleri ile eş zamanlı olarak gerçekleştiremeyen Osmanlı Devleti’nin yarı sömürge duruma getirilme süreciyle ivme kazanmıştır. Osmanlı Devleti; önce İngiltere daha sonra da diğer Avrupa devletleri ile kapitülasyon niteliğinde serbest ticaret ayrıcalıkları sağlayan ve özel haklar tanıyan 1838 Balta Limanı Antlaşmasıyla AÇIK PAZAR durumuna getirilmiştir. Böylece gelişmekte olan sanayisini çökertmiş, yatırım ve üretim yapmayan dışa bağımlı, asalak bir ekonomik model ortaya çıkmıştır. Kırım Savaşı (1854) sırasında, ekonomik zorlamalar nedeniyle ilk dış borçlanmasını yapmak zorunda kalan Osmanlı Devleti, borçlanma sürecini kesintisiz ve artarak sürdürmek zorunda kalmıştır. Kısa bir süre sonra da, borçlarını ödemek için yeniden borçlanmak gereği doğmuş ve 1875 yılında da iflas ettiğini açıklamıştır. Rus Çarı’nın 1853 yılında, İngiltere Büyükelçisine “hasta adam” olarak nitelendirdiği Osmanlı Devleti’nin başına, dış borçların ödenmesine karşılık olarak 1881 yılında, kaçınılmaz biçimde getirilen “Duyunu Umumiye belası” ile de yalnız ekonomi de değil, siyasal yönetimde de yabancılar söz sahibi olmuşlardır. Emperyalist devletlerin masalarında bölüşüm hesapları yapılan Osmanlı Devleti’nin mirası; Birinci Dünya Paylaşım Savaşı’nın ardından, İstanbul hükümetiyle yapılan ve ölüm belgesi demek olan Sevr anlaşmasıyla (10 Ağustos 1920) paylaşılmıştır. Ankara’daki M. Kemal başkanlığındaki Ulusal Hükümetin hiçbir zaman kabul etmediği bu ölüm belgesi, 3 yılı aşkın bir süre sürdürülen Ulusal Kurtuluş ve Bağımsızlık Savaşı’nın sonunda tarihin çöplüğüne atılmıştır. Temel ilkeyi Türk Ulusunun onurlu yaşaması olarak gören bunun da bağımsız yaşamakla olanaklı olacağına inanan Atatürk, “Türk’ün onuru ve yetenekleri çok yüksektir. Böyle bir ulus tutsak yaşamaktansa yok olsun daha iyidir. Öyleyse YA BAĞIMSIZLIK YA ÖLÜM!”, diyerek çıkılan kurtuluş yolunda, “Uçurumun kıyısına getirilmiş” parçalanmış, orduları dağıtılmış, yetişmiş insan gücü kalmamış, yoksul, yıkıntı bir ülkeden ulusal egemenliğe dayalı tam bağımsız onurlu, çağdaş bir devlet yaratmıştır. ABD’nin Kuzey Afrika ve Genişletilmiş Ortadoğu Projesi, Tunus, Libya, Mısır, Suriye ve diğer Ortadoğu ülkelerinde uygulamaya konmuştur. Bu Amerikan projesinin eş başkanlarından birisi olduğunu söyleyen kişi bugün başbakanlık koltuğunda oturmaktadır. Bu projenin Türkiye ayağı Kürt etnik topluluğu üzerinden açılımlarla yürütülmektedir. Aynı kapsamda mezhep ayrılıkları da etnik farklılıklar gibi öne çıkartılmaktadır. Ülkelerde ayrılıklar körüklenerek iç çatışma çıkarma, kardeşi kardeşe kırdırma hesapları emperyalizmin sömüreceği her ülkede her zaman uyguladığı şaşmaz bir yöntemdir. İktidar da, kapalı kapılar ardında, cezaevinden terör örgütünü yöneten, 35 bin kişinin katili ile görüşmektedir. Amaç ve pazarlık konusu kamuoyuyla paylaşılmamaktadır. Her ne olursa olsun, “Özerklik, federasyon” adı altında 5 bin yıllık Türk Yurdu’nun bölünmesi konusunda kesinlikle pazarlık yapılamaz. Bu çerçeveye hukuksal zemin sağlayacak “Yeni Anayasa” kabul edilemez. Esas olarak Meclis’te var olan siyasal yapının hazırlayacağı yeni Anayasa, toplumun gerçek düşüncelerini ve isteklerini yansıtmayacaktır. “Laiklik karşıtı eylemlerin odağı olduğu” Anayasa Mahkemesince saptanan, demokrasiyi hedefine ulaşmak için araç olarak gören iktidar partisinin ve ayrılıkçı terör örgütünü destekleyen bir başka muhalefet partisinin bulunduğu Meclis’in hazırlayacağı yeni Anayasa evrensel hukuk değerlerinden ve demokrasiden uzak olacaktır. Bir başka tehlike de; Osmanlı padişah ve halifesi özentisi içerisinde olan iktidarın başının, neo-Osmanlıcılık özlemiyle, İslam dünyasını yönlendirme düşleri, Türkiye’yi hiç istenmeyen Ortadoğu bataklığına, savaşlara sürükleyebilecektir. Böylesine yakın tehlike ve tehditlerin yaşandığı ortamda, Türkiye Cumhuriyeti’ni içerde ve dışarıda koruması Anayasal bir görev olarak kendisine verilen Türk Ordusu, sistemli bir biçimde yıpratılmakta, güçsüzleştirilmekte, yürek ve direnme gücü sarsılmaktadır. Bu kapsamda, Ordunun onurlu subaylarına yönelik kurgulanan komplolar da açığa çıkartılmalıdır. Demokrasilerde Yasama ve Yürütme ile birlikte üçüncü sacayak olan Yargı, bağımsızlığını ve yansızlığını yitirmiştir. HSYK’nın yapısında yapılan son değişiklik bu olumsuz durumu daha da belirginleştirmiştir. Adalete güven sarsılmıştır. Vicdanlar yaralanmıştır. Tutuklamalar cezaya dönüştürülmüştür. Ucu açık ve uzun süren yargılamalar düşünen kafalarda kuşku yaratmaktadır. Bunlardan başka ülkemizde ekonomik ve sosyal durumlarda da olumsuzluklar, gerilemeler sürmektedir. IMF ve Dünya Bankası’nın önerileri doğrultusunda uygulamaya sokulan özelleştirmeler, devleti küçültme operasyonları, Küreselleşen Yeni Dünya Düzeninin dayattığı neoliberal, serbest piyasa düzeni, ülke ekonomisini çökertmiştir. Oysa “ekonomik egemenlik sağlanmadan siyasal egemenlik de sağlanmaz.” Bu uygulamaların uzantısı olarak işsizlik, açlık artmıştır. Toplumda sosyal güvenceler azaltılmıştır. Sendikasızlaştırma ve taşeronlaştırma sürmektedir. Üretmeyen ekonomik sistem, aşırı tüketimi kızıştırmaktadır. Yatırımlar durmuştur. Dış borçlar tehlikeli biçimde sürekli artmaktadır. Cari açık tehlikeli boyutta fazlalaşmıştır. Demokrasinin “olmazsa olmaz” koşulu, din, devlet ve toplum işlerini ayıran, devlet düzenini ve toplumsal yaşamı bilime ve akla dayandıran LAİKLİK ilkesi ortadan kaldırılmaktadır. Din siyasete ve ticarete alet edilmektedir. Siyasette, TARİKAT, AŞİRET, TİCARET bağlantıları geçerlidir. Partilerde tek adam yönetimi sürmektedir. Eğitim ve sağlık gibi sosyal devletin temel görevi olan hizmetlerde özelleştirmeler ve nitelik yitimi yaşanmaktadır. Kamuoyu yandaş kitle iletişim araçları ve emperyalizmin işbirlikçisi sesyayarları ile yanlış yönlendirilmektedir. Toplumda bilgi kirliliği ile beyin yıkama olgusu, düşünsel ve beyinsel uyuşukluk, algılama bozukluğu yaratılmaktadır. Bugün yaşanan tüm bu ağır, çok tehlikeli, acıklı durum karşısında, Kurtuluş Savaşı tarihimiz bize çıkış yolunu gösteriyor. 20. Yüzyılın ilk çeyreğinde yok olmanın eşiğinde, yoksunluklar içerisinde, varoluş savaşımı vererek örnek çağdaş bir devlet kuran Türk Ulusu, günümüzde dayatılan yeni Sevr’in planlarını boşa çıkartacak güç ve kararlılığındadır. “ATATÜRK GİBİ DÜŞÜNEREK”, Onun yolundan giderek, ATATÜRK DEVRİMİNİ ve ilkelerini KUVAYI MİLLİYE ruhuyla yeniden yaşama geçirerek bugünkü sorunlarımızı aşabileceğimize güvenimiz tamdır. Türkiye saptırıldığı ATATÜRK DEVRİMİ rotasından, tarihinin gösterdiği bu doğru yöne yeniden yönelecektir. Bu doğrultuda tüm engeller çiğnenip aşılacaktır. YURDUMUZU, ULUSUMUZU ÖZÜMÜZDEN ÇOK SEVİYORUZ.
allenai/c4/00328/14342
2018-01-19T11:31:58
http://www.turansam.org/makale.php?id=3301
allenai/c4
s3://tokenize-bucket20241130064257132900000001 /tokenize-dir-1024/data_input/output/00328.jsonl.gz
Çorlu tren katliamı davasında mahkeme heyeti davadan çekildi - Evrensel.net 25 kişinin hayatını kaybettiği Çorlu tren katliamının ilk duruşması Çorlu 1. Ağır Ceza Mahkemesinde görüldü. Dava mahkeme heyetinin çekilme kararı ile başlamadan bitti. 03 Temmuz 2019 09:20 Son Güncellenme Tarihi: 03 Temmuz 2019 14:27 Tekirdağ'ın Çorlu ilçesinde 25 kişinin hayatını kaybettiği, 340 kişinin yaralandığı tren ‘kazasına’ ilişkin “Taksirle ölüme ve yaralanmaya neden olma” suçundan haklarında kamu davası açılan 4 TCDD görevlisinin yargılandığı davanın ilk duruşması Çorlu 1. Ağır Ceza Mahkemesinde bugün görüldü. Duruşma öncesi ve salonda polislerin aileleri engellemek istemesi ve darbetmesi üzerine avukatlar suç duyurusunda bulundu. Mahkeme heyeti ise salondakilerin kendilerine ilişkin kanunsuz emir verdiği iddiasını öne sürerek davadan çekildiğini açıkladı. Mahkeme dosyayı Çorlu 2. Ağır Ceza Mahkemesine gönderdi. Mahkeme heyetinin çekilmesi sonrası aileler adliye çıkışında isyan etti. AİLELER ENGELLENDİ, DARBEDİLDİ Tekirdağ’ın Çorlu ilçesinde meydana gelen ve 7'si çocuk 25 kişinin yaşamını yitirdiği tren kazasına ilişkin 4 TCDD çalışanı hakkında açılan davanın ilk duruşması Çorlu 1'inci Ağır Ceza Mahkemesi'nde görüldü. Mahkeme salonunun küçük olması nedeniyle duruşma adliyenin konferans salonunda görüldü. Konferans salonunun yetersiz kalması üzerine, aile ve izleyicilerin büyük çoğunluğu duruşma salonuna giremedi. Aile ve izleyicilerin salona girmek istemesi üzerine polisler aileleri engellemek istedi. Gerginlik üzerine duruşma salonu kapıları içeriden kitlendi. İçerideki aile ve avukatların dışarı çıkmasına, dışarıdakilerin de içeri girmesine izin verilmedi. Çorlu tren katliamı davasında adliye güvenlik görevlileri ve polisler tarafından engellenen aileler, 'Kapıyı açın', 'Adalet istiyoruz', diyerek alkışlarla engellemeyi protesto etti Duruşma salonundaki aileler durumu, alkışlarla ve "Kaza değil cinayet" sloganları protesto etti. Mahkeme heyeti uzun süre duruşma salonuna gelmedi. Duruşma salonunun kilitli kapısı, izleyicilerin içeriden zorlaması ile açıldı. Kapının açılması üzerine polis içeri giren bazı aileleri darp etti. Avukatların araya girmesiyle kapıda kalan aileler de içeriye girebildi. Bazı aileler fenalaşarak, kriz geçirdi. Kazada, anne ve babasını kaybeden İsmail Kartal, duruşma salonuna girdiği sırada uğradığı darbın vücudundaki izlerini mahkeme heyetine gösterdi. AVUKATLAR: SORUŞTURMA BAŞLATILMASINI İSTİYORUZ Mahkeme heyetinin yerini alması ile avukatlar, duruşma öncesinde yaşanılanlara ilişkin beyanlarda bulundu. Avukat Mürsel Ünder ailelerin darbedildiğini belirterek sorumlular hakkında suç duyurusunda bulundu: "Mağdur müşteki sayısının fazlalığı, dosyanın toplumsal mahiyeti sebebi ile duruşmanın kalabalık olacağını size defalarca söyledik, kabul etmediniz. Bu katliamda yakınlarını kaybeden ailelere konferans salonunun tahsis edilmiş olmasını lütuf olarak algılayamayız. Sizin yetkinizde olmasa da bilmeniz gerekiyor. Sabah 09.00 itibariyle buraya bir yürüyüş yaparak gelmek istedik. Yakınlarını kaybedenlerin aileleri, yürüyüş boyunca adalet istedikleri için polis tarafından suçlu muamelesi gördü. Herkesin elini kolunu sallayarak girebildiği adliyenin bahçesine bile giremedik. Üzerimize güvenlik diye demir kapıları çektiler. Konferans salonunun kapısına geldiğimizde, daha açılmamış duruşma için kim olduğu belli olmayan birileri kimlik tespiti yapıp salona bu şekilde almaya çalıştı. Bunu yaparken de yine güvenlik gerekçesi ile yaptılar. Nihayet bir kısmımız içeri girdikten sonra, yine siz daha duruşmayı açmadan ve duruşma hakkında bir kapalılık kararı verilmeden salonun kapıları kitlendi. İçeridekiler İçin hürriyeti tahdit suçunu işlediniz. Dışarıda kalan aileleri, biz avukatları darp ettiler. Görmediniz, anlatıyoruz. Müvekkillerimiz de anlatacaklar. Bundan sorumlu olanlar hakkında şu anda size ve cumhuriyet savcısına suç duyurusunda bulunuyoruz. Bu sizin göreviniz kapsamındadır." Ünder, "Müvekkillerimize de dışarıda uğradıkları darba dair beyanda bulunmaları için söz verilmesini talep ediyoruz" diyerek sözlerini bitirdi. Avukat Can Atalay da "Duruşma salonun önünde avukatlar, hayatını kaybedenlerin yakınları saldırıya uğradı. Ben gözümle İsmail Kartal'ı saldırıya uğradığı ve darp edildiğini gördüm. Biz şüpheliymişiz gibi görüntülerimizi çektiler. Bize yaşatanlara heyetiniz sorumlu değilse, Cumhuriyet savcısı sorumlu. Onları darp eden kişilerin tesbiti edilmesi heyetinizi ya da Cumhuriyet savcısının karar vermesi gerek. Avukatlar darp ediliyor heyetiniz bu kişilerle ilgili kimlik tespiti yapmak zorunda. Bizim evlatlarımız öldü kapıda yine dayak yiyen biziz. Duruşma salonunda polisler silahla bulunamaz. Heyetiniz suç duyurusunda bulunmalı, olay bir suç üstü hali" dedi. Mahkeme saldıran polislerle ilgili suç duyurusunda bulunulması talebini oybirliğiyle reddetti. Ardından avukatlar darp edildiklerini anlatmaya devam edince savcıdan görüşü soruldu. Savcı, sorumlular hakkında suç duyurusunda bulunulmasını istedi. Mahkeme heyeti verdiği kararında, salondakilerin kendilerine ilişkin kanunsuz emir verdiği iddiasını öne sürerek davadan çekildiğini açıkladı. Heyet, kararı verip salondan ayrıldı. Dosya, mahkeme heyetinin çekilme kararının değerlendirilmesi için Çorlu 2'nci Ağır Ceza Mahkemesi'ne gönderildi. Aileler mahkeme heyetinin çekilme kararına "Memlekette hukuk bırakmadınız. Dalga mı geçiyorsunuz bizimle", "Adalet anlayışınız bu mu" diyerek isyan etti. Aileler ve avukatlar duruşma sonrası adliye önünde açıklama yaptı. Burada ilk sözü Çağdaş Hukukçular Derneği İstanbul Şube Başkanı Başkanı Gökmen Yeşil aldı. Yeşil'in aileler ve avukatlar adına yaptığı açıklama şöyle: "ASIL SORUMLULAR AKLANMAK İSTENİYOR" "Bu katliamın yaşandığı andan arama kurtarma çalışmalarına kadar katliam öncesinde yerine getirilmeyen görevlerden, alınmayan tedbirlerden ve yerine getirilmeyen arama kurtarma çalışmalarından, yürütülmeyen soruşturmalardan bugün geldik katliamın birinci yıldönümünde ilk duruşmaya. Ailelerin sesinin duyulmasını istiyoruz. Burada bir soruşturma yürütülmedi. Burada delil toplanmadı, bilirkişi incelemeleri yapılmadı, TCDD'den ihale alan kişileri, bilirkişi olarak seçtiler. Bu bilirkişiler TCDD'den aldığı bilgiler doğrultusunda bir rapor hazırladılar. Sürekli "TCDD’den aldığımız bilgiye dayanarak" ifadelerinin yer aldığı bir rapor hazırladılar. TCDD'nin yani katliamı yapanların düzenlediği belge, iddianame olarak karşımıza çıktı. Savcılık tarafından hazırlanmış bir iddianame yok, faillerin ve sorumlu kurum olan TCDD’nin hazırladığı rapor iddianame olarak karşımızda. Ulaştırma Bakanı Ahmet Aslan aklandı, TCDD Genel Müdürü İsa Apaydın aklandı. Genel Müdür yardımcıları aklandı. Ve bugün karşımıza sadece 4 tane sanık çıkardılar. Alt düzey 4 tane görevli” "Tren katliamında ölen bu çocukların babası, annesi, yakınları, avukatları duruşma salonlarında darbedildi ve saatlerce duruşma salonuna alınmadılar. Burda bir adalet tiyatrosu gerçekleştirilmesine izin vermeyeceğiz. 25 kişiyi öldürdünüz organize bir şekilde. Devlet demiryolları, savcılıklar, bilirkişiler organize bir şekilde öldürdüler, delilleri kararttılar ve sanıkları akladılar. Burda sahtekarca adalet tiyatrosuna izin vermeyeceğiz. Ailelerin acıları gerçek. Katliamın üzerinden bir yıl geçti ve çocukları yanlarında yok. Biz hakimlik savcılık yapıyoruz diyenler duyun ve anlayın. Devlet demiryollarının yönetimini ve bakanlığı aklayamayacaksınız. Katiller er ya da geç gelecekler ve bu insanların önüne onların gözlerine bakarak hesap verecekler." "MAHKEME HEYETİ KAÇTI" Ankara'da aileleri darbettiler, burada darbettiler bunların hesabı sorulacak. Mahkeme heyetine duruşma başladıktan sonra biz duruşma salonunun önünde 1 buçuk saat bekletildikten sonra mahkeme heyeti veya savcılığın talimatıyla darbedildik, "kayıt altına geçilsin" dedik suç duyurusunda bulunduk. Mahkeme heyeti aileler, sanıklar hazırken, insanlar dertlerini anlatmaya gelmişken yargılama yapmak yerine duruşma salonunu bırakıp kaçtılar. Mahkeme heyetinin ilk kararı biz dosyadan çekiliyoruz oldu. Yapamayacağınız yargılamalar için ailelerin karşısına çıkmayın zaten. Şayet amirleriniz kolluk güçleri ise bu yargılamaları yürütemezsiniz." "Bu dava yarım kalmayacak. Eninde sonunda sanıklar gerçek failler, Ulaştırma Bakanı Ahmet Aslan, yenileme çalışmaları boyunca hem Ulaştırma Bakanı olarak hem Başbakan olarak sorumluluğu bulunan Binali Yıldırım, TCDD Genel Müdürü İsa Apaydın yargıya, halka ve ailelere hesap vereceksiniz.” Avukat Can Atalay: İçişleri Bakanı kapısında yargılamanın tarafı olan aileleri dövdürtebileceğini düşünüyorsa, Adalet Bakanı avukatları duruşma kapısında dövdürtebileceğini düşünüyorsa onların anladığı dilden siyaseten de konuşuruz. Türkiye’de adaletsizlik yerin kırk kat dibinde saray kurmuş. Türkiyenin dört bir yanında insanlar adalet istiyorlar. Duruşma salonlarına sığmıyorlar. Sokakta adalet talebini yükseltiyorlar. Bu devran böyle sürdürülemez. Çorlu Kaymakamı, Çorlu İlçe Emniyet Müdürü, Çorlu Cumhuriyet Başsavıcısı, hepiniz sorumlusunuz. Hukuka aykırı emri kim verdi, bunun ortaya çıkması gerekir. Eğer böyle bir emir yoksa Çorlu Emniyeti bu hadsizliği kimden almaktadır?" İstanbul Barosu Başkanı Mehmet Durakoğlu: Bu bir tren kazası değil bir vahşet. 1 yıl sonra ancak dava başladı. 4 tane alt düzey çalışan yerine daha üst düzey sorumluların buraya çıkması gerekirdi. Biz onların sadece hesap vermesini istedik, olmadı oldurulmadı. Bir duruşmayı dahi yapamayan başsavcılıkla karşı karşıyayız. Mahkeme heyeti adına çekilme dedikleri bir kaçma gerçekleştirdi. Başsavcılık makamı burda oturacak bir makam değildir, gerekeni yapmalıdır. Adliyeler yurttaşı korumak için vardır, kurumları korumak için değil. Bunları bilecekler gereğini yapacaklar. Bihter Bilgin'in annesi Zehra Bilgin: 30 Haziran'da bende canlarımın neler yaşadığını görmek için o trene bindim, gördüm ki onların orada tutunabilecekleri hiçbirşey yokmuş. Buna şahit oldum. Bugün sormak istediğim tek birşey vardı o tren menfezlerden kontrollü geçiyordu bunu sormak istedim. Adaletin olmadığına bugün bir defa daha şahit oldum. 4 alt düzey çalışanı bile bugün yargılayamadılar. Bizi dinleyemediler. Sanki onlar haklı da biz haksızmışız gibi davrandılar. Kapılar kapandı kitlendi. 12 aydır kime ne yaptık? 4 sanığa kızımın kanı olan bu pantolonu gösterdim. 'Bakın bunda benim kızımın kanı var' dedim, hakaret etmedim sadece gösterdim. Fotoğrafını gösterdim ben size böyle teslim ettim, siz bana böyle verdiniz" dedim. Bana bıyık altından gülümsedi. Kime güvenerek gülümsüyor? Ne yazık ki adalet yok. Adaletin olmadığına şahit olduk. Biz asla bu davanın peşini bırakmayacağız." Oğuz Arda Sel'in annesi Mısra Öz: Acılarımız çok fazla. Temmuz ayında bu duruşmayı kaldıramayacağımızı söylemiştik buna rağmen Temmuz ayında buradayız. Bugün 8 Temmuz’da trenin üzerinden geçerek parçalanan bedenlerimizin üzerinden bir de hukuksuzluğun ve adaletsizliğin geçtiğine ve onları bir kez daha öldürdüğüne şahit olduk. Utanç duyuyorum. Bu ülkenin vatandaşı olduğum için ve oğlumu bu dünyaya getirdiğim için de utanç duyuyorum. Bugün Çorlu'da ikinci bir katliam yaşandı bunun hesabını soracağız." Annesini ve babasını kaybeden İsmail Kartal: Mahkeme kapısında polisin girişime zorluk çıkartması sonucu içeriye girebilmek için direndim ve polis tarafından darp edildim. Sadece adalet istiyoruz. Düşünün sadece babam dan geriye kalan bir çift ayakkabı oldu. Yeni aldığı konforlu ayakkabısı, son defa giyebildi" dedi. DURUŞMA ÖNCESİ AİLELER AÇIKLAMA YAPTI: HAK, HUKUK, ADALET, KAZA DEĞİL CİNAYET Duruşma öncesi kazada yaşamını yitirenlerin yakınları ve hak savunucuları Orion AVM önünde bir araya gelip, "Adalet İstiyoruz" pankartı açtı. Buradan ellerinde kazada yaşamını yitirenlerin fotoğrafları ile Çorlu Adliyesi’ne yürümek isteyen ailelerin önü polislerce kesildi. Polisin engellemesine tepki gösteren avukatlar ile polis arasında gerginlik yaşandı. Aileler, polis engelini "Hak, hukuk, adalet" ve "Kaza değil, cinayet" sloganlarıyla protesto etti. Kazada hayatını kaybedenlerin yakınları kaza sonrası hukuki sürecin etkin bir şekilde işletilmemesine tepki gösterdi: “Bu kaza, kaza olmaktan çıktı. Yetkililerin elinde katliama dönüştü. Biz aileler davamız görülsün diye bugün duruşmaya çağrıldık yasımızı tutmamız gerekirken. Kendini bilmez yöneticilerimiz bu yola sürükledi bizi. Sesimizi duyurabildiğimiz yere kadar taşıdık. Bugün yanımızda baro başkanları ve dernekler var. Bundan çok mutluyuz. Bu destek bizim için çok önemli.” Basın açıklaması sonrası aileler “Hak hukuk adalet, kaza değil cinayet” sloganlarıyla adliyeye yürüdü. Yürüyüş esnasında hayatını kaybedenlerin isimleri anıldı. Adliye önünde bir açıklama daha yapan aileler, “Adaletiniz, adliye binası gibi yerin altına girsin” dedi. Polislerin kendilerini iterek taciz etmesine tepki gösteren aileler, “Ankara’da yaşanan rezillikten sonra burada da rezillik yaşamak istemiyoruz” dedi. Aileler, polis engeline rağmen yürüyüşe devam etti. Mahkeme salonuna geçmek üzere adliye binasına giren yakınlar duruşma salonunda yer olmadığı gerekçesiyle salona alınmadı. Salon önünde engellenen aileler, '25 canımızı aldınız dışarıda hiç bir canımızı bırakmayacağız' diyerek engellemeyi protesto etti. Ailelerin tepkisi üzerine kapı açılarak ailelerin tümü salona alındı. Destek için gelenler ise duruşma salonu dışında kaldı. Siyasetçiler dahil, bakan ve TCDD genel müdürünün de hesap vermesini isteyen aileler gerçek sorumluların hesap vermesi için nisan ayında Çorlu Adliyesi önünde ‘Adalet Nöbeti’ başlatmıştı. Aileler, Çorlu'nun ardından Uzunköprü ve İstanbul’da da eylemlerini sürdürdü. Son olarak Ankara’da Anayasa Mahkemesi (AYM) önünde de bir araya gelerek taleplerini dile getirip mahkemeye dilekçe veren aileler bir de polis saldırısına maruz kalmıştı. (Çorlu/EVRENSEL)
allenai/c4/00326/80960
2019-07-16T08:56:06
https://www.evrensel.net/haber/382348/corlu-tren-katliami-davasinda-mahkeme-heyeti-davadan-cekildi
allenai/c4
s3://tokenize-bucket20241130064257132900000001 /tokenize-dir-1024/data_input/output/00326.jsonl.gz
GÜNEY AFRİKA-TÜRKİYE, ULUSAL SORUN-SINIF SORUNU: YAKIN DÖNEM TARİHİ İÇİN BİR KARŞILAŞTIRMA DENEMESİ Malum, son yıllarda, Cumhuriyet üzerine yürütülen tartışmalar gündemin en önemli maddelerinden birisini oluşturuyor. Bir yandan Cumhuriyet’in kuruluş sürecini, gerçekliği karşıladığı su götürür bir “merkez-çevre” analizinden hareketle okuyup, AKP iktidarına ilericilik vehmedenler, diğer yanda da Cumhuriyet’i ve tarihini, onun yaşadığı tarihsel gelişimler ile arasına belirli bir mesafe koy(a)madan, duygusal ve 1930’lara öykünen bir “ruh hali” ile okuyup, Cumhuriyet ile özdeşleştirilen en baskıcı ve sermaye yanlısı kurumlara bile “ilericilik” atfederek okuyanlar. Bu yazı bir yandan, bu iki kutup arasında sıkışıp kalmanın zorunlu olmadığını, başka bir okuma biçiminin de olabileceğini ve böylesi bir okumanın aynı zamanda bir “sosyal cumhuriyet”e kapı aralayabileceğini iddia etmektedir, öte yandan da, bu noktada karşımıza çıkabilecek kimi açmazların görülebilmesi açısından, Türkiye değerlendirmesinden sonra Güney Afrika’nınn apartheid’ten bu yana yaşadığı tarihsel deneyimlere gözatmaktadır.1 1. Kuruluştan Bugüne: Türkiye’nin Kapitalist Gelişme Sürecine Dair Kısa Bir Çerçeve Denemesi Cumhuriyet, Kemalistlerimizin sıkça iddia ettiği gibi, 1923’te aniden gelen bir sürecin ürünü değil. Bir sürekliliğin, daha doğrusu, Osmanlı’nın son dönemlerinden itibaren yaşanan, çatışmalı, çelişkili bir dizi gelişmenin, yani bir sürecin mantıki bir sonucu. Öte yandan, söz konusu süreçte, kimi çekişmelerin, tasŞyelerin, çatışmaların ardından, sonraları kurucu kadroları oluşturacak kesimler, elbette ki ne istediklerini biliyorlardı ve bunu “muasır medeniyet” hedeŞ ve ifadesi ile gayet güzel ortaya koymuşlardı. Yeni kurulan bir Cumhuriyet’te, cılız ulusal sermaye elbette ki kendi sermaye birikim koşullarını güvence altına almak isteyecekti. Bu, Cumhuriyet’in ilk dönemlerinde görülen anti-kapitalist olmayan, “anti-emperyalist” söyleminin en önemli zeminiydi. Bununla birlikte, Chester Demiryolları Projesi’nin ABD’li bir şirkete verilmesi, İş Bankası’nın kuruluşunun özellikle Fransız sermayesi ile Cumhuriyet’in Şlizlenmekte olan sermayesinin proje ve ilişki geliştirme merkezi olarak işlev görmesi, bu antiemperyalist söylemin, söylem olmaktan ileriye gitmediğini daha da iyi ele veriyordu. Daha ileri gidemezdi, çünkü kapitalist sermaye birikiminin uluslar arası ölçekte hızlanmasının doğal bir sonucu olan emperyalizme karşı olmak, ancak onu ortaya çıkaran koşullara, yani kapitalizmin kendisine eleştirel yaklaşan bir perspektife sahip olmakla mümkündü. Yazar: Tolga Tören İndirmek için tıklayın (117 İndirmeler) İŞÇİ SINIFININ KADINLAŞMASI İŞÇİ SINIFI: GÜNCELDEN TARİHSELE... EKMEK(SİZLİK), ADALET(SİZLİK) ve İŞÇİ SINIFI SINIF MÜCADELESİNDE KAVRAMLARIN ROLÜ: “ACCESIBILITY/ERİŞEBİLİRLİK” ÖRNEĞİ İŞÇİ SINIFININ YENİ-SAĞ POLİTİKALARA EĞİLİMİ: KOCAELİ PİRELLİ LASTİK FABRİKASI ÖRNEĞİ Bu kategorideki diğerleri: « ERGENEKON’U SORUNSALLAŞTIRMAK: SORUNLAR ve OLANAKLAR ÜZERİNE DÜŞÜNCELER TÜRKİYE’DE HÜKÜMET ve MEDYA İLİŞKİSİ: AKP ve DOĞAN GRUBU ÖRNEĞİ »
allenai/c4/00311/63963
2020-02-19T02:12:52
http://almanak.net/index.php/tr/item/313-guney-afrika-turkiye-ulusal-sorun-sinif-sorunu-yakin-donem-tarihi-icin-bir-karsilastirma-denemesi
allenai/c4
s3://tokenize-bucket20241130064257132900000001 /tokenize-dir-1024/data_input/output/00311.jsonl.gz
Yaşayan ve yaşatan bir kütüphane Özgen Berkol Doğan Bilimkurgu Kütüphanesi, Türkiye’de bir ilk ve tek. Sadece fantastik sevenlerin müdavimi olduğu bir kütüphane değil, aralıksız düzenlenen ve alanında yetkin isimlerin söyleşiler düzenlediği etkinliklerle bir kültür merkezi de. Gamze Akdemir / Cumhuriyet Kitap Eki 28 Şubat 2020 Cuma, 17:48 Türkiye’nin ilk ve tek bilimkurgu kütüphanesine ismi verilen Özgen Berkol Doğan, doktorasını yaptığı Boğaziçi Üniversitesi Fizik Bölümü’nde deneysel yüksek parçacık fiziği üzerinde uzmanlaşmış ve CERN’e (Centre Européen des Recherches Nucléaires) kabul edilmiş geleceği parlak bir fizikçiydi. Fizik dışında bilimkurgu, dans, resim, fotoğrafçılık ve dağcılıkla da ilgilenen çok yönlü bir kişiliğe sahipti. Özgen Berkol Doğan, 30 Kasım 2007 tarihinde, fizikçi arkadaşları ve hocalarıyla yüksek fizik kongresine giderken Isparta’da düşen uçakta yaşamını kaybeden 57 kişiden biriydi. 27 yaşındaydı. Anısını onurlandırmak isteyen ailesi, annesi Ferhan Özgen Doğan’ın oğlunun bir bilimkurgu hayranı olmasından yola çıkarak kütüphane kurma fikrini dile getirmesi üzerine harekete geçti. Ve babası Prof. Dr. Nevzat Doğan, kız kardeşi Bülay Doğan, halası Şehnaz Yüzer Doğan ve amcası Necdet Doğan ile birlikte çalışmalara başladı. Özgen Berkol Doğan Bilimkurgu Kütüphanesi, Türkiye’nin ilk ve tek bilimkurgu kütüphanesi olarak bugün Moda’daki yeni yerinde (Kadıköy Anadolu Lisesi’nin karşısındaki - Eski Maarif Koleji - Safa Sokak No: 20) tüm bir kültür merkezi olarak hizmet veriyor. Özgen Berkol Doğan’ın kız kardeşi olan ve kütüphanenin müdürlüğünü üstlenen Bülay Doğan’la, hem kütüphanenin kuruluş sürecini, misyonunu, kitap seçkisini, aralıksız düzenlenen etkinliklerle bir kültür merkezine evrilen yapısını konuştuk hem de fantastik edebiyata ilişkin değerlendirmelerini aldık. Kütüphaneyi 2012 Aralık’ta kurduk, 2007’de abim Özgen Berkol Doğan’ı kaybettikten sonra onun anısına sevdiği, hayatını anlamlandırdığı alanlar üzerinden birkaç girişimde bulunmuştuk. Öğrencilere burs vermeye başladık, bir yıl kadar sonra lisedeyken abimin dans grubunda olduğu Robert Kolej’de bir dans festivali düzenlemeye başladık. Bilim adamıydı, CERN’e kabul edilmiş geleceği parlak bir fizikçiydi. Boğaziçi Üniversitesi’nde Fizik doktorası yapıyordu aynı zamanda asistandı. Yanı sıra çok yönlü, sosyal bir kişilikti. Fotoğrafçılığa, dağcılığa meraklıydı. Bilim kurguyu çok seviyordu ki kütüphane fikri oradan yeşerdi. Bütün bunlar bize ilham verdi. Evde de birçok kitabı vardı. Kütüphane tam anlamıyla kurumsallaşınca abimin kitaplarının yanı sıra kendi yaptığı maketleri, oyuncakları da buraya getirdik. Artık bizim için tam anlamıyla anıların somutlandığı bir yer haline de geldi. Kütüphane kurma fikri özellikle annemin desteklediği bir şeydi. Kitaplık denemelerimiz olmuştu. Tam teşekküllü bir kütüphane kurmaya çok cesaretlenememiştik çünkü maddi olarak bir yerden destek almıyorduk. Bazı destekler almaya çalıştık, belediyelerle görüştük fakat öyle bir yardım bulamadık. Kütüphane fikri tam olarak oluştuktan sonra ise bize destek veren, neden olmasın, ufak da olsa bir yerden başlanabilir diyerek cesaretlendiren insanlar oldu. Onlara kütüphane dostlarımız diyoruz. Bütün ilanlarımızı, duyurularımızı da “kütüphane dostlarına” seslenişiyle veriyoruz. Kadıköy’de yaşadığımız için bu bölgeyi tercih ettik. Kadıköy özellikle son 10-15 yıldır bir kültür merkezi konumunda. Dolayısıyla Moda Caddesi’nin sonunda Kadıköy tarafında Balıkçılar Çarşısının bir üst sokağında eski bir Ermeni evinin birinci katını uygun bir fiyata kiraladık. İlk yer orasıydı. Küçük de olsa atmosferi çok sıcak bir yerdi. İlgilenmeye başlayan insanları hemen kütüphane dostu yapıyorduk ve hatta onun bir göstergesi söyleşiler esnasında sandalye taşımak oluyordu. 30 Kasım abimin hayatını kaybettiği kazanın yıl dönümüydü, biz 1 Aralık 2012’de kütüphaneyi açtık. Metis Yayınları çok destek oldu. Fantastik, bilimkurgu alanında yayın yapmasa da Pan Yayınları, kısa süre önce yitirdiğimiz Refik Durbaş çok destek oldu. Ülkü Tamer sonra… Ülkü Tamer de Robert Kolej mezunudur, o da hem dans festivaline hem kütüphaneye çok destek oldu. Bir kütüphane kurarken bir yandan şunu da öğreniyorsunuz; kitap aldığınız kadar kitabı seçip elemeniz de gerekiyor. O nedenle dermemizin çok nitelikli olmasına özen gösterdik. Edebiyat alanında dermeyi Refik amca yaptı meselâ. Biz daha çok sosyal bilimler alanında yaptık. Bilimkurgu, fantastik diye yola çıkmıştık ama daha sonra ona korkuyu da ekledik. Ayrıca ortalama bir üniversite öğrencisinin ya da araştırmacının tatmin olabileceği kadar bilim alanında, sosyal bilim, iletişim bilimleri, sinema, doğa bilimleri alanlarında referans kitaplar yanı sıra yine ortalama bir okuyucuyu tatmin edecek kadar da edebiyat eserlerinin bulunmasını hedefledik. Kitap sayımız 10 bini aştı. Harry Potter serisi 27 dilde, diğer tüm kitaplar ise 37 dilde kütüphanemizde mevcut. Büyük kütüphanelerin bilimkurgu bölümleri bu kütüphaneden çok daha büyük ama tek başına, kurum olarak Özgen Berkol Doğan Bilimkurgu Kütüphanesi Türkiye’de ilk ve tek. Pek çok etkinlik düzenliyoruz. 2013 Ocak’tan itibaren yaz dönemi dışında her hafta söyleşiler yapmaya başladık. Bir kütüphaneyi sadece kitapla doldurup bırakmamalı, yaşayan ve yaşatan bir mekân haline getirmeliyiz diye düşündük. Bunun için bu eserlerin tartışıldığı bir yer olmalı dedik. Hatta ilk açılış metnimizi yazarken şu ifadeyi kullandık: “Eski hayalleri yenileriyle buluşturmak”. Üretici, psikolojik açıdan da destekleyici bir yer olmasını, insanların hem kendilerini iyi hissedebilmesini hem de gelişmeye açık olabilmesini hedefledik. 2013’ten bu yana her hafta farklı konularda gerçekleştirilen Perşembe söyleşilerimiz var. Ayın ilk perşembesi doğa bilimleri; ikinci Perşembe edebiyat; üçüncü Perşembe serbest yani sosyoloji, ekonomi olabilir, sinema, çizgi roman olabilir; son Perşembe ise bilimkurgu, fantastik sineması üzerine bir film gösterisi ve söyleşisi oluyor. Benim fantastik edebiyata ilgim ortaokul dönemimde başlamıştı. Yüzüklerin Efendisi ile başladım. Kısa süre sonra Yerdeniz serisi (Metis Yay.) sayesinde Ursula K. Le Guin’le tanıştım. Le Guin’in bilimkurguyla fantastiği, edebiyatla bu türler arasında ve hatta edebiyatla toplumsal yazın arasındaki sınırları muğlaklaştıran ve bir arada nasıl var olabileceğini gösteren büyük bir yazar olduğunu düşünüyorum. Aynı zamanda, ki bu kütüphaneyi kurma amaçlarımızdan biri de odur: Günümüzdeki her şeyin, toplumsal düzenin, sistemin aslında bambaşka şeyler olabileceğini gösteren bir kapı aralıyor size bilimkurgu, fantastik edebiyat. Ve aslında günümüze dair metinlerdir ve hatta şu da vardır, baskı dönemlerinde bu tür yapıtlar daha da artar. Şunu netleştirmek istiyoruz: Buranın bir tarzı ve dünya görüşü var. Belli konularda siyasi bakıyoruz meselâ ırkçı birini, nefret söylemini tetikleyen birini, kadın düşmanı birini söyleşilerimize, etkinliklerimize çağırmıyoruz. Şu an yayınevleriyle yeterli bir iletişimimiz olduğunu söyleyemeyiz. O konuda kırıldığımız bazı yayınevleri de var. Yayınevlerinin bu alandaki yayınları konusunda katkılarına, desteklerine açığız. Son dönem başladığımız ama daha etkin olarak devam edebileceğimiz projelerimizden biri Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları’yla ortak gerçekleştirdiğimiz bir proje. Çok destek oldular bu anlamda. Bu alanda çıkardıkları kitapların üzerine kütüphanemizin adını koymaları üzerinden ilerleyen bir proje. FANTASTİK SEVİYORLAR ÇÜNKÜ... Alan edebiyatını sıkı takip eden iki fantastik okuru da sayfalarımıza konuk ediyoruz. Özgen Berkol Doğan Bilimkurgu Kütüphanesi’nde buluştuğumuz Cankut Değerli ve Sena Akyüz İbrişim, fantastik edebiyata bakışlarını yapıtlar üzerinden değerlendirmeleri eşliğinde paylaştılar. 25 yaşındayım. 10 yıldır Kayıp Rıhtım forumlarında aktif olarak yorumlar yazıyorum. Fantastikle lise yıllarımda tanıştım. 15 yaşındaydım. O zamanlar Hortkuluk Avcısı vardı Harry Potter sitesi. Çok ciddi takipçisiydim. Kayıp Rıhtım’a da o sitede paylaşılan Percy Jackson ve Olimposlular (Doğan Egmont) serisine ilişkin verilen linki takip ederek girdim. Giriş o giriş! Bir daha da bırakamadım. Fantastiğe başlamam biraz şöyle oldu; ben görme engelliyim. Görmeyen birinin kitap okuması zorludur. Biz okuyamayız ama annemiz babamız okur ya da kendim tarar, Word formatında bilgisayar ekranında okuyucuyla okurum. O zamanlar annem babam okuyordu. Derken Dönüşüm (Altın Kitaplar) adlı çocuk serisini okudum. Sonra sinemaya Harry Potter’ın ilk filmi Felsefe Taşı’nı izlemeye gittim ve devamı gelişerek geldi. Harry Potter benim için bir ilk sayılabilir. Harry Potter’dan önce hiç sinemaya gitmemiştim çünkü çok gürültülü geliyordu. Ses betimleme var, bazı filmleri betimleyen bir dış ses aracılığıyla takip edebiliyorsunuz. O dönemler çok olmasa da bazı filmler için yapılmaya başlanmıştı. Sonrasında Harry Potter’ın kitaplarını (Yapı Kredi Yay.) keşfettim. Fakat tam olarak ilk okuduğum Percy Jackson ve Olimposlular serisi oldu. Bende çok özel bir yeri var; arkadaş tavsiyesiyle başladığım ve taradığım ilk seridir. Fantastik edebiyatı tercih ediyorum çünkü bir kere o epik aksiyonu, o gizemciliği, karakterlerin atıldığı maceraları okumayı çok seviyorum. Ayrıca fantastiğin insan ruhunu ana akım kurgudan, klasiklerden çok daha iyi bir şekilde işlediğini, çok daha güzel anlattığını düşünüyorum. Meselâ Robert Jordan’ın serisi Zaman Çarkı’nın (İthaki Yay.) bir bölümünde yazar tek tek, satır satır altı yedi ana karakterin neden savaştığını öyle şiirsel, öyle etkili yazmış ki nutkum tutulmuştu. Fantastik edebiyatta güçlü bir evrensellik var. O evrenselliği en iyi fantastik edebiyat yakalıyor çünkü doğrudan ruha odaklanıyor. Ciddi yaratıcılık gerekiyor. Masallar falan deyip azımsayanlar olabiliyor oysa masallar insanlara ciddi değer yargıları verir. Masalların ahlâk bekçiliği yapmak için yazıldığını düşünmüyorum elbette ama yine de fantastik edebiyattan da insanlar neler neler çıkarabilir. Meselâ Brandon Sanderson’ın Sissoylu (Akılçelen Kitaplar) diye bir serisi var. O seride yazar asla mesaj vermiyor, okurun kendi mesajını çıkarmasını sağlıyor. Fırtınaışığı (Akılçelen Kitaplar) adlı bir serisi de var Sanders’ın ki bence başyapıtıdır. Özgün, mükemmel bir dünyası vardır. Orada Aletiler vardır, bir ülke. Sanders, “Ben bu ülkeyi Moğollara bakarak tasarladım” dedi. Fantastiğin her türünü okurum. Urban fantastik de okurum şehir fantastiği de. Epiklerin yanı sıra şehir fantastiğinden de özellikle de daha günümüz şehirlerine ilişkin fantastiklerden çok ilginç yapıtlar çıkabiliyor. Meselâ Londra Nehirleri (Epsilon Yay.) buna çok iyi bir örnek. Kevin Hearne’in Demir Druid Günlükleri (Artemis Yay.) serisini de çok severek okudum. Zaten Jim Butcher’ın Dresden Dosyaları (İthaki Yay.) kanayan yaramız! Keşke devam etseymiş. Kılıç ve büyü çok okuduğum bir tür değil ama Andrzej Sapkowski’nin The Witchers’ını (Pegasus Yay.) çok seviyorum. Ustaca yazılmış bir seri. Yazarın manzara anlatımı o kadar başarılı ki kendimi oradaymışım gibi hissediyorum. Öyle bir yoldan geçmeyi anlatıyor ki sanki o kırdan ben geçiyormuşum gibi hissediyorum. Yapıtta zaten Doğu Avrupa havası çok belirgin. Kitabın teması da çok farklı mesela “Sürpriz Kanunu”nun mitolojide bir karşılığı yok, yazarın iyi düşünüp yarattığı bir nokta. David Eddings kitaplarını da çok seviyorum. Hiçbir fantastik edebiyat kitabında The Belgariad gibi bir büyücü göremezsiniz. Silk var Garian var. Karakterler arasındaki bağlar güçlü ve doğal. En gergin ortamda bile sizi güldürecek anları da var. David Eddings’in Malloryon serisini (Metis Yay.) deli gibi okudum, bir hafta içinde bitirdim. Robert Jackson Bennett’ın İlahi Kentler (İthaki Yay.) serisini de tavsiye ederim. Anatolia efsaneleri de kesinlikle okunmalı. Barış Müstecaplıoğlu’nun Perg Efsaneleri (İthaki Yay.) aynı şekilde. İblis Döngüsü (Epsilon Yay.) güzel bir seri sonlara doğru aksıyor olsa da okunmalı derim. Tracy Hickman ve Margaret Weis’in Ejderha Mızrağı (İthaki Yay.) serisini sonra yine eski ama özgün bir seri olan Raymond E. Feist’in Gedik Savaşları’nı (İthaki Yay.) önemli bulurum. Robert Jordan’ın Zaman Çarkı (İthaki Yayınları) serisini mutlaka okuyun derim ama şöyle uyararak; bir kere çok zorlu bir seri ama sabrınız varsa ve o kadar detayı okumayı seviyorsanız pişman olmazsınız. Zaman Çarkı’nı seven var, sevmeyen var ama biraz sevdim diyen yok; böyle bir seri. Bir Guy Gavriel Kay tarihi fantastiğin başarılı yazarlarındandır. Ayrıca Terry Pratchett’ın Diskdünya serisini (DeliDolu Yay.) mutlaka tavsiye ederim. Tolkien’e gelince beni taşlayacaklar ama Tolkien’ın dünyası güzel olsa da olarak bana hitap etmiyor, yavan geliyor. SENA AKYÜZ İBRİŞİM 30 yaşındayım. Fantastik seviyorum çünkü bence bu insanın hayalleri, rüyalarıyla ilgili bir şey. Yaşadığım, büyüdüğüm yer küçük bir sahil kasabasıydı. Evimiz de kasabanın merkezine de uzak, orman kenarında göle yakın bir yerdi. Benim için çocukluğum zaten fantastik bir hayattı. Çok eğlenceli bir düş dünyam vardı. Çocukken görünmez ördeklerin olduğuna inandığım bir dünya. Büyük ihtimalle alışık olduğum şeyi aradım hep. Ve fantastik kitapları okuyup, onların içine girdiğimde evet, burası ait olduğum dünya dedim. Beni mutlu ettiğini ve o özlediğim yere götürdüğünü düşündüğüm, her korktuğumda, her yalnız hissettiğimde onlara sarılıyorum. Evet, güvendeyim diyorum. İlk duyduğum hikâye Kral Arthur’unkidir, dedemden dinlemiştim. Okuduğum her mitte ayrı büyüleniyorum. Büyük bir Harry Potter hayranıyım. İlk filme gittiğim günü hatırlıyorum, dehşete kapılmıştım. İçinde tasvir edilen hiçbir güzel şey yoktu. Nasıl yani diye hayretle sorgulamıştım. Fakat kitaplarda o duyguyu hissetmemiştim. Film olarak bir tek sonuncusu bu anlamda kültleşebildi diyebilirim. Terry Pratchett’ları öneririm, DiskDünya serisi (DeliDolu Yay.) özellikle. Derek Landy’nin Dedektif Kurukafa serisi (Artemis Yay.) çok keyifli ve sıra dışıdır. Ve bir de Mary Poppins’ten (Kelime Yay.) vazgeçemem. Benim hayatımı değiştiren kitap o olabilir. Mary Poppins’i okuduktan sonra bir daha ayaklarım yere değmedi. Michael veya Jane olmak istedim hep.
allenai/c4/00311/76479
2020-04-01T08:12:04
http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/yasayan-ve-yasatan-bir-kutuphane-1724081
allenai/c4
s3://tokenize-bucket20241130064257132900000001 /tokenize-dir-1024/data_input/output/00311.jsonl.gz
Pro's Kit 8Pk-220 Mıknatıs Fiyatı - Taksit Seçenekleri Kapat Pro's Kit 8Pk-220 Mıknatıs Tornavida, cımbız ve diğer küçük aletleri manyetize ve demanyetize edebilirsiniz. Manyetize etmek için: Aletin ucunu yavaşca (+) kutuplu alana sokarak ileri geri hareket ettirin. İstediğiniz manyetizma seviyesine kadar bu işlemi tekrar ediniz. Demanyetize etmek için: Demanyetizer boşluğunun en dip noktasına (-) kutup girişinden değdiriniz ve ileri geri hareket ettiriniz. Pro's Kit 8Pk-220 Mıknatıs Yorumları
allenai/c4/00328/84180
2017-04-23T13:13:29
http://www.hepsiburada.com/pro-s-kit-8pk-220-miknatis-pm-hrmtv8pk220
allenai/c4
s3://tokenize-bucket20241130064257132900000001 /tokenize-dir-1024/data_input/output/00328.jsonl.gz
"Su Hakkı Anayasal Güvence Altına Alınsın!" kampanyası başladı | Su Hakkı Kampanyası Ana Sayfa Öne çıkanlar “Su Hakkı Anayasal Güvence Altına Alınsın!” kampanyası başladı “Su Hakkı Anayasal Güvence Altına Alınsın!” kampanyası başladı 17 Ekim’de İstanbul’da CHP İstanbul Milletvekili Melda Onur, İstanbul Eski Milletvekili Ufuk Uras, Dikili Belediye Başkanı Osman Özgüven, Açık Radyo Genel Yayın Yönetmeni Ömer Madra, Bahçeşehir Üniversitesi öğretim görevlisi Doç. Dr Cengiz Aktar, İstanbul Ticaret Üniversitesi öğretim görevlisi Prof. Dr. Mehmet Bekaroğlu ve Küresel Eylem Grubu aktivisti Şenol Karakaş’ın basın toplantısının konuşmacılarıydı. Kampanyaya destek veren ilk yüz imzacı arasında da yer alan konuşmacıların ortak vurgusu su hakkının yaşam hakkı olduğu ve bu hakkın korunması için birlikte mücadele etmenin önemiydi. Basın toplantısının Su Hakkı Kampanyası adına moderatörlüğünü yapan Nuran Yüce açılış konuşmasında yeni bir kampanya başlatmalarına rağmen yeni bir hak talebinde bulunmadıklarını, “Su Hakkı Anayasal Güvence altına alınsın” talebiyle aslında yaşam hakkını koruduklarını ifade etti. “Çünkü su tüm canlıların yaşam kaynağıdır. Tüm canlıların en temel hakkı olan yaşam hakkı içinde de yeter miktar ve kalitede suya erişim hakkı da vardır. Nasıl ki hiç kimse yaşam hakkının ticaretini yapamaz, yaşam hakkı alınıp satılamaz, parası olmadığı için ya da başka herhangi bir nedenle kimse yaşam hakkından mahrum bırakılamazsa, yaşamın vazgeçilemez unsuru olan suya erişim hakkı da hiçbir koşulda sınırlandırılamaz. Tüm canlıların ve gelecek kuşakların suya erişiminin sağlanması devletin en temel görevleri arasındadır” diyerek, suyu ekonomik bir kaynak olarak görülemeyeceğini, ticarileştirilemeyeceğini ve özelleştirilemeyeceğini söyledi. Türkiye’deki egemen bakış açısından suyun; yaşamsal önemde bir varlık olmanın dışında her anlama geldiğini belirten Yüce, “egemenler açısından su stratejik bir silah, ekonomik bir kaynak, ‘ekonomik kalkınma’nın ve politik baskının bir aracı olarak görülüyor. Dünya baraj literatürüne Türkiye’nin katkısı güvenlik barajı kavramı olmuştur. Bu egemen anlayış sosyal-ekolojik yıkımlara yol açtı, suya erişimde adaletsizliği arttırdı, yaşam hakkını tehdit ediyor, su varlıklarını korumak yerine her alanda tüketimini, kullanımını teşvik ediyor” dedi. Yüce bütün bu uygulamaları durdurmak için su hakkı talep ettiklerini ve su hakkının anayasal güvence altına alınması için kampanya başlattıklarını belirtti. TBMM’nin Çevre Komisyonu’nda yer alan Melda Onur ise, “Su akar Türk bakar, sular boşa akıyor” söyleminin belli bir bakış açısını yansıttığını, suyun doğal bir hak değil de bir rant odağı olarak görülmesi için dile getirildiğini ifade etti. Bu söylemlerin doğal hakların gaspına yönelik ifadeler olduğunu belirten Onur, “artık günümüzde su deyince aklımıza borulara hapsedilen, pet şişelere doldurulan, kimyasal yapısı H20 olan suya benzeyen bir sıvı gelmekte. Oysa su yaşamın kaynağıdır. Ekolojik anayasının da önemli bir kısmını oluşturmaktadır” dedi. Su politikaları belirlenirken entegre havza yönetimine de vurgu yapan Onur, karar alma süreçlerinde suyun kullanıcısı ile servis sağlayıcısını bir araya getiren entegre havza yönetiminin İspanya’nın bazı bölgelerinde uygulandığını belirtti. HES karşıtlarının eylemlerine destek veren ve eylemciler hakkında açılan davaları da takip eden Onur şöyle devam etti: “suyla iç içe yaşayan Erzurum’un Bağbaşı köylüsü ve HES’lerle suyu elinden alınmak isteyenler için su sadece H20 değil. Onlar için su kutsal. Suyla yaşıyorlar, hayvanlarını besliyorlar, su onlar için vazgeçilmez. Bağbaşı köylüleri su benim doğal hakkım diyor. Şimdi Erzurum da bütünşehir olacak ve Bağbaşı köylüleri tarlalarını suladıkları ve önlerinden akan suya artık para ödeyerek ulaşacaklar. Bunun sonucu bölgedeki halkın yüzyılladır yaşadıkları toprakları terk edip, göç etmeleri ve TOKİ evlerine hapsolmaları demektir.” Onur, “buna karşı mücadele edilmesi, bu yıkımın önüne geçilmesi gerekmektedir” dedi. Dikili Belediye Başkanı Osman Özgüven suyun elimizden alınmasına karşı tepki göstermenin önemine değinirken bazı ülkelerde kontörlü sayaçları halkın söküp attığını bunun da çok meşru bir tepki olduğunu ifade etti. Önce pet şişelerin, ardından damacanaların, HES’lerin şimdi de göllerin, göletlerin özelleştirilmesi gündemdeyken, suyun özelleştirilmesine karşı belediyelere büyük görevler düştüğünü belirten Özgüven suyun ücretsiz olarak verilmesinin sadece yaşam hakkı olduğu için değil, sudan tasarruf edilmesi açısından da büyük önem taşıdığını belirtti. Belirli bir kotaya kadar suyun ücretsiz sağlanmasının Dikili’de çok önemli boyutlarda su tasarrufuna yol açtığını söyleyen Özgüven, “Belediyelere suyu en az yüzde on kâr ekleyerek satmak zorundasınız deniyor ama biz ne suyu ne toprağı ne de havayı üretiyoruz” dedi. Suyun yaşam hakkı olarak kabul edilmesi ve özelleştirilmesine karşı durmanın önemine vurgu yapan Özgüven, “yaşam hakkını yok sayan kontörlü sayaçların takılmasına karşı çıkmak ve takılı olanları da söküp atmak gerekir” dedi. Basın toplantısına Açık Radyo’dan katılan iklim aktivisti Ömer Madra ise, gezegenin ve tüm canlı yaşamının geleceğini tehdit eden iklim krizinin geri dönülemez noktaya hızla yaklaştığını vurguladığı konuşmasında birçok medeniyetin çok kısa sürelerde iklim şartlarından dolayı yok olup gittiğini, aynı durumun bugün de yaşanabileceğini söyledi. Bir yanda yangınların, öte yanda sellerin yaşandığı gezegenimizde kutsal kitaplarda sözü edilen “cehennem ve tufan” durumuna benzer bir durumun yaşandığı belirten Madra, şirketlerin egemenliği altında olan devletlerin yeni bir aşamaya geçtiklerini ve ekosistem yok oluşa gitmesine rağmen hala bundan faydalanarak kâr elde etmeye çalıştıklarını söyledi. Bu durumu ekosoykırım olarak tanımlayan Madra, temel haklar ve doğanın hakları için mücadele etmenin tek ve aynı mücadelenin bir parçası olduğunu belirtirken, su hakkı için mücadelenin zorunlu ve kaçınılmaz olduğunu belirtti. İsminde de kalkınmanın adının yer aldığı Adalet ve Kalkınma Partisi hükümetinin kalkınma saplantısı olduğunu ifade eden Doç. Dr. Cengiz Aktar, hızla kalkınma politikalarının uygulanmasına yönelik idari ve hukuki düzenlemeler yapıldığını söyledi. Aktar, Tabiatı ve Biyolojik Çeşitliliği Koruma Yasası, Kentsel Dönüşüm Yasası, 2B Yasası, Nükleer Yasası, HES’ler için idari altyapı düzenlemeleri, büyük projeler için ÇED muafiyetinin getirilmesi, Mühendis ve Mimar Odaları’nın denetim haklarının ortadan kaldırılıp, denetim işlerinin özel şirketlere verilmesi gibi düzenlemelerle bütün kamusal zenginliklerin şirketlere devrinin sağlandığını söyledi. Aktar şöyle devam etti: “Sadece Türkiye’nin yüzde beşi olan SİT alanlarının Tabiatı ve Biyolojik Çeşitliliği Koruma Yasası ile su ticaretine, enerjiye, sanayiye, tarıma, madenciliğe ve turizme, yani piyasaya açıldı”. 2009 yılında Türkiye’de yapılan Dünya Su Forumun aslında suyla hiçbir alakası olmadığının katılımcıları olan inşaat şirketlerinden de anlaşılacağını belirten Aktar, DSİ’nin 2023 yılı hedefleri içinde “akan su” diye bir şeyin olmadığını belirtti. 600 HES ile 1700 baraj projesinin yapılmasının planlandığını belirten Aktar, kalkınma saplantısının aynı zamanda anti-demokratik uygulamalara yol açtığını, çevreyi, doğayı, insanı hedef alan bu saldırının esasında medeniyeti hedef aldığını belirtti. Aktar, sözlerini bu topyekun saldırı karşısında farklı itirazları bir araya getirebilmenin önemine vurgu yaparak bitirdi. Mehmet Bekaroğlu, “sular boruların içine alınıyor ve buna altmış yaşında kadınlar bile direniyor. Çünkü suları elinden alınanlar bu işin enerji için yapıldığına inanmıyorlar. Sularının ellerinden alınacağını düşüyorlar” diyerek söze başladı. Meselenin sadece AK Parti’nin kalkınmacı anlayışa sahip olmasıyla açıklanamayacağını, neoliberal politikaların, kapitalizmin ve modernizmin de ele alınması gerektiğini belirten Bekaroğlu, “bu Habil Kabil’den beri dünyaya kendi mülkü gibi bakan ve istediği gibi tasarruf edebileceğini düşünen anlayışın ürünü. Modern zamanlarda teknolojinin gelişmesi, şirketlerin güçlenmesi, kapitalizmin yaygınlaşması , küreselleşmesiyle beraber çok büyük bir saldırı karşısındayız. Dünyaya mülk olarak bakıldığı sürece istediğiniz kadar tasarruf edersiniz” dedi . Bekaroğlu şöyle devam etti: “Millet bizi seçti ben de dört beş yıl istediğimi yaparım diyorsunuz ama sizi seçenler size bütün iradesini teslim etmedi. Yaşam haklarını ellerinden alan işleri yapmanıza izin vermedi. Dünya bize emanet, bizden öncekilerden bize kaldı biz de bizden sonrakilere devredeceğiz”. HES’lere karşı çıkanların marjinalize edilmeye çalışıldığını belirten Bekaroğlu “hareket kendi içinde parçalı olunca yeterince tepki verilmemiş olunuyor. Eylemlerin basında yer almaması için ciddi bir çalışma var. Halkın önünde kimse duramaz ama bu mücadelelere halkı nasıl dahil edeceğimizi de düşünmemiz gerekiyor” diyerek konuşmasını bitirdi. Ufuk Uras sözlerine 2009’da İstanbul’da Alternatif Su Forumu’nu gerçekleştirirken su hakkının fuzuli bir iş olduğunu ima edenlerin bugün haksız çıktığını belirterek başladı. “Suyun ticaretleştirilmesi yönünde çok ciddi adımlar atıldı” diyerek başlayan Uras “Su akar, Türk bakar” lafını tuhaf bulduğunu ve aslında suyun akıp, Türk’ün de bakmadığını söyledi. “Son araştırmalarda Marmara Bölgesi’ndeki yüksek arsenik oranı su ile bakma seyretme dışında bir ilişkimiz olduğunu gösteriyor” diyen Uras neoliberal anlayışın anahtar noktasının “su bedava olunca kimse musluğunu tamir etmez” iddiası olduğunu söyledi. Bu anlayışın “parayla terbiye etme ve giderek terbiyesizleşen bir dünyanı denetim altına alma” çabası içinde olduğunu belirten Uras “en büyük sorun kapitalizmin kendisini değil, sonuçlarını yargılıyor olmamız” diyen Uras sonuçlar üzerinden bir tutum belirlemenin yetersiz kaldığını ifade etti. Su hakkı talebinin öncelikli konu haline getirilmesinin önemini vurgulayan Uras imza kampanyasının çok önemli olduğunu söylerek konuşmasına son verdi. Son konuşmacı Şenol Karakaş ise sözlerine Karadeniz’de akarsuların artık akmadığını belirterek başladı. “Bütün dereler AKP ile anlaşmalı bir kaç şirketin eline bırakılmış” diyen Karakaş şöyle devam etti: “Eskiden su denilince aklımıza nehirler gelirdi ama şimdi Recep Tayyip Erdoğan, İdris Naim ve DSİ geliyor”. Karakaş tüm olanlara rağmen çok umutsuz olmadığını belirtti. “36 köy bir araya gelmiş, köyün gençleri HES inşaatlarını basıp, makinaları kırıp geri çekiliyorlar. Gençler 24 saat oradalar. 10 köy bir araya gelip avukat tutuyor, çadır açıyor” diyen Karakaş HES, baraj ve termik santlar gibi yapıların inşa edildiği yerlerde yaşayan köylülerin, kentlilerden çok daha farklı bir şekilde mücadele ettiğini, bunun nedeninin de neleri kaybedeceklerinin daha farkında olmaları olduğunu söyledi. “Oralarda muazzam bir öfke var” diyen Karakaş, “bu hükümetin en zayıf karnı onları bekleyen bir su savaşı” diye ekledi. Suyun bir insan hakkı ve yaşam hakkı olduğu konusunda hem fikir olan konuşmacılar, bu hakkın anayasal güvence altına alınmasını talep etmenin ve bu hakkın gaspına yönelik uygulamalar karşısında güçlü bir tepki göstermenin önemini vurguladı. Toplantı, “Su Hakkı Anayasal Güvence Altına Alınsın!” adlı imza kampanyasına çağrı ile sona erdi. Su Hakkı Talep Ediyoruz! basın açıklamasının videosunu aşağıda izleyebilirsiniz: Önceki İçerik“Su Hakkı Talep Ediyoruz!” Kampanyası – Tüm İmzalar Sonraki İçerikVideo: Su Hakkı ve Türkiye’de Suyun Özelleştirilmesi
allenai/c4/00309/8202
2019-08-20T02:51:34
https://www.suhakki.org/2012/10/su-hakki-anayasal-guvence-altina-alinsin-kampanyasi-basladi/
allenai/c4
s3://tokenize-bucket20241130064257132900000001 /tokenize-dir-1024/data_input/output/00309.jsonl.gz
Adana İmamoğlu Kontör Bayiliği Adana İmamoğlu ilçemizde iş yeriniz varsa ya da Adana İmamoğlu nda yeni işe başlayan Gsm mağazaları, Büfe, Kantin, Kafe vs gibi ek gelir elde etmek isteyen tüm işletme sahiplerimiz, -Telefoncu, Telefon Aksesuar Mağazaları Oyuncakçı, Kırtasiye, Tekel Bayi, Bakkal, Market vb. -vergi levhası bulunan tüm işletmeler- sitemizden Kontör Bayiliği alarak, Türk Telekom Avea - Vodafone - Turkcell operatörlerine ait tüm TL ve paketlerin yüklemelerini yaparak fazladan gelir elde edebilirsiniz. İmamoğlu ilçesini tarihi Adana ili ve Kozan ilçesinin tarihi içerisinde ele alınmalıdır. İlçe merkezinin oluşumu sonraki tarihlere rastlarsa da ilçeye bağlı köylerde yerleşimin tarihi daha öncelere kadar dayanmaktadır. Bu nedenle ilçenin tarihini bağlı köylerin Adana’nın ve Kozan’ın tarihinden ayrı tutmak doğru olmaz. İmamoğlu ilçe merkezi Adana il merkezine 45 km Kozan ilçe merkezine 27 km mesafede olup Adana’dan Kozan, Feke, Saimbeyli ve Tufanbeyli’ye giden yol güzergahı üzerinde bulunur. İlçenin bu coğrafi konumu aynı zamanda ilçenin tarihini de etkilemiştir. İmamoğlu’nun en eski yerleşim kalıntıları Çörten köyü Pekmezci mahallesindeki Altınini kalıntıları ile Koyunevi köyünde bulunan mozaik kalıntıları, mağaralar ve eski küplerdir. Ayrıca Ufacıkören gibi çevre köylerde Örenler mevcuttur. 1965 fırka-i İslahiye olayından sonra Kozan-Adana arasında emniyetli ulaşım sağlanması için yol güzergahı üzerinde bir han ve hanın yanında güvenliği sağlayacak zabıta teşkilatının kurulması politikası neticesinde bu günkü İmamoğlu ilçe merkezi oluşmuştur. Ayrıca çevredeki köylerin oluşumu da gerçekleşmiştir. Kozan 1923-1926 yılları arasında vilayetlik yapmıştır. 1926 yılında tekrar Adana vilayetine bağlı ilçe haline dönüştürülmüştür. İmamoğlu ilçesini bugünkü köylerinin çoğu Cumhuriyetin ilk yıllarında vardı ve Kozan’a bağlı köylerdi. Çevre köylerin Cumhuriyetin ilk yıllarında var olduğu tartışılmazdır. Ama İmamoğlu’nun ismi nereden geldiği ve nasıl olduğu henüz belli değildir. İmamoğlu isminin kaynağı konusunda farklı rivayetler bulunmaktadır. Bugünkü İmamoğlu ilçe merkezinin yerinde eskiden garipler mezarlığı bulunurmuş, çevredeki konar göçerler cenazelerini buradaki mezarlığa defnederlermiş, bu mezarlık zaman içerisinde kaldırılarak yerleşime açılmıştır. Bu bölgenin aynı zamanda önceleri bataklık olduğu ve bol miktarda sivrisinekten dolayı sıtma hastalığı olduğundan yerleşime açılmadığı, ancak yol güzergahı konumu nedeniyle geliştiği rivayet edilmektedir. İmamoğlu ismini “kör imam” lakabıyla anılan bir kişini toroslardan doğan çepelce deresi üzerinde konulan köprü başında inşa ettiği han olan konaklama yerinden aldığı söylenmektedir. Bugünkü ilçe merkezinde toroslardan doğan çepelce deresinin üzerinde bulunan köprü başı konaklama yeri olarak bir hanın bulunduğu rivayet edilmiştir. Bu rivayet Kozan ile Adana arasında doğru kabul edilmiştir. İmamoğlu ilçe merkezi boş alan olduğundan devlet tarafından iskana müsait bölge olarak belirlenmiştir. Anadolu dışından gelen Türk asıllı göçmenlere tahsis edilmiştir. Bu yüzden 1936 yılında Romanya’dan gelen göçmenler ilçeye bağlı Koyunevi, Yazıtepe ve Ayvalı köylerine yerleşmişlerdir. Ayrıca 1938 yılında gelen göçmenlerde bu günkü ilçe merkezinin bulunduğu yere hükümetçe yerleştirilmişlerdir. Daha sonra Ceyhan ve Kozan ilçelerinde bulunan Romanya göçmenleri de İmamoğlu’na taşınmışlardır. İmamoğlu Romanya ve Bulgaristan’dan gelen göçmenlerin ve çevre ilçe ve köylerden gelen yerli halkın yerleşmesiyle Koyunevi köyünün bir mahallesi olmuştur. Koyunevi köyünün mahallesi iken 1940 yılında köy tüzel kişiliğine kavuşmuştur. İmamoğlu köyü kurulduktan sonra bir cazibe merkezi haline gelmiş ve 1945 yılında İmamoğlu pazarı kurulmuştur. 1946 yılından itibaren göçer yörükleri ile civar köylerde barınan yarı göçebe hayatı yaşayan aşiretler de İmamoğlun’u mesken tutmuştur. 02/10/1949 tarihinde daimi asayiş karakolu olarak jandarma teşkilatı kurulmuştur. 1950 yılında Bulgaristan’dan gelen Türk asıllı göçmenler iskan edilmişlerdir. 30/07/1959 tarihinde bucak teşkilatı statüsüne kavuşmuştur. 1964 yılında belediye teşkilatı kurulmuştur. Adana İmamoğlu Kontör Bayiliği almak için sayfamızın üst kısmında bulunan Bayilik Başvuru kısmına tıklayınız...
allenai/c4/00215/20832
2017-10-18T09:09:15
http://kalitelikontor.com/hizmetler.php?x=Adana%20%C4%B0mamo%C4%9Flu%20Kont%C3%B6r%20Bayili%C4%9Fi&y=woe0rQ%3D%3D
allenai/c4
s3://tokenize-bucket20241130064257132900000001 /tokenize-dir-1024/data_input/output/00215.jsonl.gz
AKP'li Metiner'den Bülent Arınç ve Kuzu'ya tepki: Bunların aklıyla varılacak yer siyaseten hüsrandır! - HABERDAR - Gerçekler Sadece Gerçekler Ana Sayfa / SİYASET / AKP'li Metiner'den Bülent Arınç ve Kuzu'ya tepki: Bunların aklıyla varılacak yer siyaseten hüsrandır! Eski AKP milletvekili ve Star gazetesi yazarı Mehmet Metiner, bugünkü köşesinde eski TBMM Başkanı ve Cumhurbaşkanı Yüksek İstişare Kurulu üyesi Bülent Arınç ile AKP'li Burhan Kuzu'yu isim vermeden eleştirdi. AKP'li Kuzu'nun 19 Mayıs Atatürk'ü Anma Gençlik ve Spor Bayramı'ndaki "Mustafa Kemal Paşa, 30 Nisan 1919'da Resmi Gazete'de yayınlanan Sultan Vahdettin imzası ile Samsun 9. Ordu Müfettişliği’ne tayin edilmiştir. Mustafa Kemal, Samsun'a herhangi bir kişi olarak değil Osmanlı'nın en parlak subayı olarak çıkmıştır. Sultan Vahdettin Han’ı rahmetle anıyorum"paylaşımına göndermede bulunan Metiner, "Cumhurbaşkanımızın kendilerine tevdi ettiği sıfatları üstünde taşıyanlar artık sadece kendileri değildirler. Sözleri bin tartarak konuşmak mevkiindedirler. Gazi Mustafa Kemal’in dönemin Padişahının oluruyla Samsun’a gönderildiğini artık herkes biliyor. Hiç gereği yokken 19 Mayıs’ta münhasıran Padişah övgüsü yapmak doğrusu siyasi akılla bağdaşır bir tutum değildir. Cumhurbaşkanımızı hak etmediği polemiklerin içine çekmek yanlıştır." düşüncesini dile getirdi.
allenai/c4/00315/57391
2020-07-07T18:25:03
http://www.haberdar.com/siyaset/akp-li-metiner-den-bulent-arinc-ve-kuzu-ya-tepki-bunlarin-akliyla-varilacak-yer-siyaseten-husrandir-h174097.html
allenai/c4
s3://tokenize-bucket20241130064257132900000001 /tokenize-dir-1024/data_input/output/00315.jsonl.gz
Prof. Dr. Ata ATUN Kişisel Web Sitesi » Rumların Enosis Hayalleri Son mu buluyor? 18 Ocak 2008 Saat : 12:12 Siz bakmayın gerek Türk tarafındaki gerekse de Rum tarafındaki veya AB’nin Kıbrıs ile ilgili masasındaki yetkili kişilerin, henüz önümüze bir plan veya görüşme programı konmadı demelerine. Masaya planın konması zaten son aşama. Geri dönüşü olmayan aşama. Sonrası, Kıbrıs sorununun artık sonlanması ve dünya gündeminden düşmesi. İleriki yıllarda, 1963’de olduğu gibi gene iki halk arasında çatışmalar başlarsa, Kıbrıs konusu dünya gündemine zembille düşecek ama sonrasında da ne zembil kalacak ne de gündem. 2008 ve 2009 yılları Kıbrıs sorununun kökünden çözümünün son raundu olacak. Masaya konacak çözüm planı, 1977 Denktaş-Makarios ve 1979 Denktaş-Kyprianou “Doruk Antlaşmaları”nın üzerine inşa edilmiş ve üzerinde biraz bizim “Evet” oylarımız nedeni ile oynanmış olan “Annan Planı” esas alınmış yeni bir plan olacak. İçinde Türkiye’nin garantörlüğü olacak mı? Olacak. Aslında bunu tartışmaya açmak bile abes. Türkiye’nin garantörlüğü, Kıbrıs Türk halkının ve tabii Türkiyemizin de “Kırmızı Çizgi”si. İçinde Türkiye’nin, 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasasının, Garanti Anlaşması Ekine göre “diğer Garantör ülkeler ile birlikte” (müştereken) veya “tek başına” (münferiden) müdahale hakkı olacak mı? Olacak. Bu madde de “Kırmızı Çizgi”lerden bir tanesi. Bu plana göre, aynen 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasasında olduğu gibi adada konuşlanmış Türk Askeri olacak mı? Elbette Olacak. Bu madde “Kırmızı Çizgi”den de öte, antlaşmaya “Kırmızı kalem”le yazılacak. 1974 sonrası adaya Türkiye’den gelen kardeşlerimiz, soydaşlarımız geri gidecek mi? Hayır gitmeyecekler. Şimdi onlar, 1974 sonrası güney Kıbrıs’ta doğan 300,000 Rum’dan çok daha fazla Kıbrıslı. Türkiye Cumhuriyeti, “Kıbrıs Sorununa, adil ve kalıcı bir çözüm bulmak” konusuna 24 Nisan 2004 tarihinden itibaren büyük bir ağırlık koydu. Elindeki “% 65 Evet” oyları, 26 Nisan 2004 tarihli “Mali Yardım ve Direk Ticaret” tüzükleri ve 29 Nisan 2004 tarihli “AB Kıbrıs Tüzüğü) kendisine büyük kozlar verdi. Türkiye’nin yıllardır devam eden ve gerek ekonomik alandaki gerekse de siyasi platformlardaki durdurulamayan yükselişi, elindeki kozlarla birlikte, Kıbrıs konusundaki çözüm girişimlerinde oynadığı role ve ağırlığa yeni bir görünüm kazandırdı. Artık ne Orta Doğu’da ne de Kıbrıs’ta, Türkiye’nin onaylamadığı bir çözümün veya gelişmenin hayat bulması ve sürdürülebilmesi olanaksız. 24 Nisan 2004 Annan Planı Referandumunda, Papadopulos’un 22 Nisan Cuma gecesi göz yaşları içinde Rumları “Hayır” oyu vermeye davet etmesinin ve oylamada çıkan %76’ya yakın “Hayır” oylarının tartışması ve bedeli, o günlerde yapılması gerekirken her ikisi de şimdi yapılıyor. Tartışmanın başlamasına neden olan olay, 17 Şubat Cumhurbaşkanlığı seçimleri. Seçim ortamı daha kızışmadı. Hasımlar aynen Kırkpınar güreşlerinde olduğu gibi şimdi daha sadece birbirlerini yokluyorlar. Ortam Şubatın ilk haftasında sonra iyice kızışmaya başlayacak. Geçmiş yıllarda alınan yanlış kararlar, Enosis ülküsüne aykırı söylenmiş sözler, yapılmış hatalar bir bir ortaya dökülecek bu kez. Takiyye’nin (gerçek düşünceyi saklamak) bini bir para edecek. Özellikle AKEL, bu seçimi kazanmak için tüm ağırlığını ortaya koyacak ve “Makyavel” misali “hedefe ulaşmak için mubah olan her yolu deneyecek”. EDEK (Sosyal Demokrat Hareketi) yanına çağırdığı gibi, Glafkos Klerides’in kurduğu DISY (Kıbrıs’ın yeniden Demokratik Birleşmesi) ile de kapalı kapılar ardında “Cumhurbaşkanlığı” ve “İktidara Ortaklık” pazarlığı yapacak ve bence işbirliğine ikna da edecek. Türkiye, BM ve AB daha şimdiden, baskılara başladılar. Türkiye, uluslararası camianın 2008 yılı içinde ve büyük bir olasılıkla bahar aylarında yapacağı hareketi lehine çevirmek için Kıbrıs’taki başkanlık seçimleri öncesindeki durgun dönemi siyasi sorun açısından zekice kullanmaya başladı ve girişimlerini de gittikçe arttırıyor. Türkiye’nin ABD, BM ve AB’de girişimlerde bulunması, Cumhurbaşkanı Gül’ün ve Başbakan Erdoğan’ın Cumhurbaşkanları ve BM Genel Sekreteri düzeyinde Kıbrıs sorununa ilişkin görüşmeler yapmaları ve Türk tezlerini ve haklılığını ortaya koymaları Tasos’u ve Hristofyas’ı kara kara düşündürmeye başladı. Her ikisi de Bizans entrikaları çevirmek için manevra yapacak zamanın olmadığının farkında. Seçimi kazanacak olan, ister istemez, ne kadar da gecikme mazereti yaratırsa yaratsın, masaya oturmak zorunda kalacak. 4 Mart 1964’den beridir BM Güvenlik Kurulu kararı ile Kıbrıs’ta tanına tek hükümet şapkası ile oturdukları masadan, Kıbrıs’ta, evli veya boşanmış iki tanınan devletle kalkacaklar. Enosis hayali bitti. Bir daha çıkarılmamak üzere tarihin mezarlığına gömülecek.
allenai/c4/00319/3151
2018-09-20T09:19:43
http://www.ataatun.org/rumlarin-enosis-hayalleri-son-mu-buluyor.html
allenai/c4
s3://tokenize-bucket20241130064257132900000001 /tokenize-dir-1024/data_input/output/00319.jsonl.gz
Mustafa Turan ve Hasanoğlan Köy Enstitüsüne yapılan ilk bina / Eğitim / Milliyet Blog Mustafa Turan ve Hasanoğlan Köy Enstitüsüne yapılan ilk bina Mustafa Turan'ın Kars Cılavuz Köy Enstitüsü diploması Mustafa Turan, Kars’ın Kağızman Camuşlu köyünde 1923 yılında doğmuştur. Kötek ilkokulunu ve Sarıkamış Ortaokulu’nu bitirdikten sonra 1940 yılında açılan Kars Cılavuz Köy Enstitüsü’ne giren ilk öğrencilerdendir. Burada yapıcılık kolunda okuduğu için Kars ve çevresinde gereksinim duyulan birçok köye ve yerleşim birimlerine okul binaları yapmıştır. Bir grup arkadaşı ile 1941 yılında da Kars Cılavuz Köy Enstitüsü ekibi olarak Hasanoğlan’a geldiler. Görevleri bir bina yapmaktı. Hasanoğlan’da henüz okul binaları olmadığından çadırlarda kaldılar. Bu zor koşullara aldırmadan yüreklerini de ortaya koyarak, tüm özverilerini kullanıp Hasanoğlan’a 20 günde bir işlik binası yapıp armağan ettiler. Gelirken yapıda kullanacakları araç-gereçleri alarak uzun bir kamyon yolculuğu ile Erzurum’a, oradan da tren yolculuğu ile Ankara’ya varacaklar, oradan Lalabel istasyonuna gelip trenden onca eşyaları ile inecekler ve Hasanoğlan’a değin 4 kilometrelik yolu yaya yürüyeceklerdi. Kars’ta kamyon kasasına tahtadan oturaklar yapıp oturdular, yanlarına da inşaat için gerekli araç-gereçlerini ve battaniyelerini aldılar. Çok zor koşullarda yolculuk yaparak Erzurum istasyonuna geldiler. Yolculukları uzun ve zor olacaktı. Onlar aldırmadılar, çünkü başarmanın sevinciyle bu zor koşullar onlara vız gelirdi ve de geldi. Mutlulukla ve de görevlerini tamamlamanın sevinciyle okullarına aynı koşullarda güle oynaya görevlerini yerine getirmenin sevinci ile geri döndüler. Hasanoğlan Köy Enstitüsü’ne Mustafa Turan ve arkadaşları ilk binayı 20 günde yaptılar. Başlarında iki öğretmen vardı. Ekip 10 eğitmen ve 10 da öğrenciden oluşuyordu. Yaptıkları bu bina yola en yakın olan bir binaydı. Bu yol köye dek uzanırdı. Hasanoğlan köylüleri de bu yolu kullanarak evlerine giderlerdi. Şimdi bu yol okulun tam ortasından geçen yoldur. Bina da yemekhane binasının karşısında yer alan, bir süre resim dersliği olarak kullanılan ve şimdilerde depo olan işliklerden biridir. Bunun altında yer alan ve diğer enstitülü öğrencilerce yapılmış olan diğer dört işlik binası daha vardı. Ancak bunlar 1990’lı yıllarda yıkılmıştır. Burada yaptığı çalışmalar sonucu Hasanoğlan onda bir sevda haline geldi. Yetmiş beşli yıllarda oğlu okulu kazanınca; çok sevdiği, yanından ayırmaya kıyamadığı oğlunu; bu sevda nedeniyle buraya, -deyim yerindeyse- davul zurna ile uğurladı. O günlerde bozkır olan bu alanda kurulan okul, Mustafa Turan gibilerin emekleriyle gelişip değişmiş, ağaçlar boy salarak küçük bir ormana dönüşmüştü. Bu nedenle yaptıkları binayı bulamadı ya da tanıyamadı. Bulamadığı için hüzünlense de emekleri boşa gitmemiş, ektikleri tohumlar yeşerip gelişmiş, binalara yeni binalar katılmış, okul alanı çağdaş bir görünüme bürünmüştü. Kendisinin ve arkadaşlarının alın terlerinin boşa gitmediğini görmüş ve çok mutlu olmuştu. O ve arkadaşları bu coşkularla dopdolu olarak çalıştılar, başardılar Mustafa Turan aynı zamanda, “… aydın, çağdaş düşünceli bir eğitimci olmasının yanı sıra, halkbilimci özelliğiyle de memleketini ve toplumunu kültürel değerleriyle tanıma ve tanıtma çabasında yorulmaz çalışmaların simgesi olmuş bir kişilikti. Anadolu’nun ücra bir köşesinden, dünyanın en önemli kültür merkezlerine memleketimizin değerlerini taşıyıp, kültür ve coğrafya zenginliğimizi en yetkin şekilde temsil etmesi bu gayretlerin en son örneğidir.”(1) Cumhuriyetimizin Köy Enstitülerinden yetişen öğretmenlerinden biriydi. Tüm gücünü aydınlatmaya verdi. Başöğretmenlik yaptı. Araştırdı, yazdı, belgeledi. Bölgesinin gelenek ve göreneklerini derinlemesine araştırarak uluslar arası kongrelerde bildiriler sundu. Bölgesinde tarihe tanıklık eden Kars Kağızman ilçesi Camuşlu Köyü civarında 12 bin yıllık Yazılı Kaya’yı arkeolojik kazılarla bulup tanıttı. Dolu dolu bu huzurlu yaşam, 2007 yılında sona erdi. Ama O; köyüne ve kültüre yaptığı katkılarıyla, Hasanoğlan’da akıttığı terleriyle yaşıyor. Huzur içinde ol, rahat uyu. Sizlerin alınları ak biliyoruz ve de sizleri çok seviyoruz. Huzur içinde olun köy enstitüleri mezunları. Çok yönlü bir yapıya sahip olan Mustafa Turan’ın 1975 yılında kurmuş olduğu Kars halk oyunları ekibi Fransa Dijon kentinde dünya birinciliği kazandı. O bu mutluluğunu şu dizelerle dile getirdi: Bakın al bayrağa yine yükseldi İşte Avrupa’dan haber geliyor Dijon caddeleri nasıl renklendi Davulların sesi gökler deliyor Köklü kültür ile güreştik başa Bunda da dünyayı getirdik tuşa Dedi Avrupalı “yaşa Türk yaşa” Hakkı böyle teslim edebiliyor Tokat’tan Burdur’dan çiçek toplandı Antep, Anamur’dan deste katlandı Bir de Karadeniz nasıl çalkalandı El ele tutuşmuş coşup gülüyor Gelin kendi kendin biz de bilelim Bu milli kültüre sahip olalım Hem sevelim sevinç ile gülelim Bu duygu kalplerden pası siliyor.(2) Köy enstitülüler; sizlere olan duygularımız her zaman taze ve diridir. Çünkü sizleri, yaptıklarınızı düşünmek kalplerimizdeki pası siliyor, beyinlerimizi çalışkanlık ilkesiyle doldurup, bizleri sürekli düşünceler üretmeye yönlendiriyor. İyi ki bu ülkeye yeni bir eğitim ışığı sundunuz. İyi ki bizlere örnek oldunuz. Bu nedenle sizleri unutamıyoruz. Eğitim anlayışınız dünyaya örneklik ediyor, bizler ve dünya eğitimcileri hala sizleri arıyoruz. Bizimlesiniz, sonsuza dek de bizimle olacaksınız… (1)Kars-Kağızman Camuşlu Köyü Kültür ve Dayanışma Derneği, Mustafa Turan’ın ardından
allenai/c4/00319/75197
2020-02-27T22:08:42
http://blog.milliyet.com.tr/mustafa-turan-ve-hasanoglan-koy-enstitusune-yapilan-ilk-bina/Blog/?BlogNo=334044
allenai/c4
s3://tokenize-bucket20241130064257132900000001 /tokenize-dir-1024/data_input/output/00319.jsonl.gz
Kaynak Yayınları: TBMM gizli zabıtlarında Kürtler TBMM gizli zabıtlarında Kürtler 27 Nisan’da bu köşede “Vekiller Heyeti’nin Haziran 1920’de aldığı özerklik kararını” yazmıştım. Kaynak olarak Prof. Dr. Ayşe Hür’ün “Öteki Tarih II” kitabını göstermiştim. Bu konuda Hukuk Fakültesi’nden arkadaşım, o dönem İdare Hukuku Asistanı olan Doğu Perinçek’ten bir açıklama yazısı aldım. Doğu Perinçek “Kemalist Devrim-4 Kurtuluş Savaşı’nda Kürt Politikası” kitabında bu konuyu etraflıca anlatmıştı. Satırlarını yer durumum kısıtlı olduğu için bazı yerlerini atlayarak yansıtıyorum: BMM Vekiller Heyeti, “Büyük Millet Meclisi Reisi Mustafa Kemal” imzasıyla Elcezire Cephesi Kumandanlığı’na yolladığı yazıda, “iç ve dış siyasetin gereği” olarak “mahalli idareler kurulması” talimatını vermiştir. TBMM’nin 22 Temmuz 1922 günlü gizli oturumunda okunan talimatın, 27 Haziran 1920 tarihinde gönderildiği, Meclis zabıtlarında kayıtlıdır. Demek ki, Bakanlar Kurulu konuyu görüşmüş ve uygulamaya geçilmek üzere, “Kürdistan hakkında bir düzenleme” yapmıştır. ........ bu düzenleme altı ay sonra anayasa hükmü olmuştur. 20 Ocak 1921 tarihli Teşkilatı Esasiye Kanunu, mahalli idareler sistemi öngörmüştür. 1920 yılı Haziran’ında, Kürtlerin oturduğu belli bölgelerde mahalli idare uygulamasına geçmek için, özel bir düzenleme yapıldığı anlaşılmaktadır. Uğur Mumcu da, bu talimatın hükümetçe alınmış “gizli bir karar” olduğunu saptamıştır. Hükümet kararının “Kürdistan hakkında verilen özel bir talimat” olduğunu, bizzat Elcezire Cephesi Kumandanı Nihat Paşa belirtmektedir. “1. Adım adım bütün memlekette ve geniş ölçüde doğrudan doğruya halk tabakalarının ilgili ve etkili olduğu mahalli idareler kurulması iç ve dış siyasetimizin gereklerindendir. Kürtlerin oturduğu bölgelerde ise, hem iç siyasetimiz ve hem de dış siyasetimiz açısından adım adım mahalli bir idare kurulmasını gerekli bulmaktayız.” Üçüncü maddede ise, “Kürdistan’da Kürtlerin Fransızlar ve hele Irak sınırında İngilizlere karşı silahlı çarpışmalara sevkedilmesi” istenmektedir. Kürtlerin Fransızlara ve özellikle İngilizlere düşmanlığının “değiştirile-meyecek bir dereceye vardırılması ve yabancılarla Kürtlerin anlaşmasına engel olunması” görevi belirlenmiştir. Devamla, Kürtlere, “adım adım mahalli idareler kurulması sebeplerinin açıklanması ve böylece bize yürekten bağlanmalarının sağlanması” talimatı verilmektedir. İç siyasetle kastedilen, Kürtlerin haklarıdır. Nitekim Atatürk, bu talimatın yazıldığı tarihlerde, 1 Mart 1922 günü yaptığı konuşmada, “ırki hukuka, toplumsal hukuka ve çevresel şartlara saygının iç siyasetin esas noktalarından” olduğunu belirtir. Kürtlerin oturduğu bölgeler için talimatta, “mahalli idareler” yerine “bir mahalli idare” ibaresi kullanılmıştır. Bu bölgelerin kaderini tayin için halk oyuna başvurulmasının kabul edildiği de dikkate alınırsa, özerk bir yönetim kurmak için adımlar atıldığı saptanır. Talimatta, Kürtlerin oturduğu bölgelerde mahalli idareler kurulması, aynı zamanda dış siyasetten doğan bir ihtiyaç olarak görülmüştür. O dönemde büyük devletler, özellikle İngiltere, Kürtlere özerklikten bağımsızlığa kadar çeşitli vaatlerde bulunuyordu. Milli Hareket’in bu faaliyeti etkisiz kılmak için, “Kürtlere gelişme serbestliği sağlama” kararında olduğunu, Müdafaai Hukuk Cemiyeti belgelerinden ve Amasya Protokolü’nden biliyoruz. Kürtleri Türkiye’ye “yürekten bağlama” ihtiyacı, “mahalli idareler” politikasının temel nedenini açıklamaktadır. Hükümetin aldığı karar gereği, Musul ve Irak’taki ihtilalci Kürt örgütleriyle ortak çalışma yürütülmüştür. Nihat Paşa, bölgedeki İngiliz ve Fransız denetimine karşı Kürt aşiretlerine silah dağıtmış, hatta Kürtlerin Necef’te geçici bir hükümet ve Meclis idareleri kurmalarını sağlamıştır. TBMM Hükümeti, bu amaçla Antep Kuvayı Milliye komutanlarından milis albayı Özdemir Bey’i 1922 baharında Revandiz bölgesine göndermiştir. Yine eski Musul Valisi Haydar Bey başkanlığındaki bir heyete, Kürt liderleri Simko ve Şeyh Taha ile görüşme görevi verilmiştir. Buluşma, 15 Haziran 1922 günü gerçekleşmiştir. Bu görüşmeden sonra Simko, bölgedeki önemli Kürt aşiretlerini toplayarak daha yoğun direniş kararı alır. 1922 yılı başlarından itibaren Musul’da Türkiye yanlısı eğilimin yaygınlaştığı ve Kürt aşiretlerinin Mustafa Kemal Paşa ile gizli temaslarda bulundukları İngiliz raporlarına da yansımıştır. Milli Mücadele önderliği, İngilizlere karşı Kürt aşiretlerini harekete geçirmekte başarılı olmuştur. 30 Ağustos 1922 zaferinden bir gün sonra bir zafer de Irak cephesinde kazanılır. Özdemir Bey komutasındaki Kürt kuvvetleri Derbent Savaşı’nda İngiliz kuvvetlerini yener ve 18 Eylül 1922 günü Şaklava ilçesini işgal eder. Not: Yukarıdaki satırlarda “Özerklik” başta olmak üzere katılmadığım bazı yorumlar sayın Doğu Perinçek’e aittir. Kaynak: Mlliyet Gazetesi Kurtuluş Savaşı'nda Kürt Politikası "Kemalist Devrim-4" Kitabını %25 İNDİRİMLİ Satın Almak için Tıklayın; Kemalist Devrim Seti %25 İNDİRİMLİ Satın Almak için Tıklayın; KURTULUŞ SAVAŞI'NDA KÜRT POLİTİKASI KEMALİZMİN FELSEFESİ VE KAYNAKLARI ATATÜRK'ÜN CHP PROGRAM VE TÜZÜKLERİ TOPRAK AĞALIĞI VE KÜRT SORUNU
allenai/c4/00320/44283
2019-04-19T13:02:14
http://kaynakyayinlari.blogspot.com/2013/05/tbmm-gizli-zabtlarnda-kurtler.html
allenai/c4
s3://tokenize-bucket20241130064257132900000001 /tokenize-dir-1024/data_input/output/00320.jsonl.gz
Palinoloji Nedir? Polenlerden Kriminolojiye Uzanan Bir Bilim Dalı... - Evrim Ağacı Palinoloji Nedir? Polenlerden Kriminolojiye Uzanan Bir Bilim Dalı... Yayınlanma Tarihi 30/04/2019 12:19 Okunma Süresi 8 dakika 56 saniye Son Düzenlenme 13/08/2019 16:24 Palinoloji; polenleri, sporları ve bazı mikroskobik planktonik organizmaları hem canlı hem de fosil formda inceleyen bir alan olup jeoloji biliminin alt dalıdır. Bu alan bitki bilimleriyle olduğu kadar, jeolojik bilimlerle özellikle tarihi jeoloji ve paleontoloji ile ilgili alanlarla da ilgilidir. Ayrıca, arkeoloji, adli tıp ve olay yeri incelemesi ve alerji çalışmalarında da palinoloji alanından yararlanılmaktadır. Palinoloji terimi ilk kez 1944’te Hyde ve Williams tarafından kullanılmıştır. Yunanca’da paluno (serpmek) ve pale (toz) kelimelerinden türetilmiştir. Latince’deki pollen kelimesini andırmaktadır. Palinoloji bilimi 1990 yılından sonra bilgisayar ve optik teknolojisinin ilerlemesi ile büyük ilerleme kaydetmiştir. Polen ve Spor Nedir? Çiçekli bitkiler, çanak yaprak, taç yaprak, dişi ve erkek organlardan oluşur. Erkek organların ip gibi olan sap kısımlarına filament, bu sapların uçlarındaki baş kısımlara ise anter ya da stamen adı verilir. Anterlerin üzerinde polen kesecikleri bulunur. Polenler bu keseciklerde oluşur ve anterlerin açılması ile ortaya çıkarlar. Çiçek tozu olarak bilinen bu polenler bitkinin erkek gametini dişi gamete taşırlar. Polenler erkek gameti koruyabilmek için ekzin ve intin adı verilen iki koruyucu tabaka ile çevrilmiştir. Ekzin çok dayanıklı ve sindirimi çok zor olan sporopolenin denilen maddeden oluşur. Polenlerin iç tabakası ise selülozdur. Polen taneciklerinin boyu 15-100 µm (µm=mikrometre; milimetrenin binde biridir) arasındadır. Polenler çok farklı renk, boyut ve şekillerde olabilir. Polenlerin rengi karotenoidler sayesinde oluşur ve klorofil içermezler. Elektron mikroskopu ile gözlemlenen ve çeşitli bitkilerden elde edilen polen tanecikleri. Sporlar; su yosunu, kara yosunu, eğrelti otu ve mantar gibi bazı bitkiler, bakteri ve protozoalar gibi bazı tek hücreli canlılar tarafından üretilen genellikle tek hücreli aseksüel üreme hücreleridir. Döllenme olmadan yeni yetişkinlere dönüşme yeteneğine sahiptirler. Sporla üreyen bitkilerin gözle görülen bir üreme organları yoktur. Sporlar ana bitkiden ayrıldıktan sonra kendi kendilerine ya da dış etkenlerle yer değiştirebilirler. Uygun bir ortam bulduklarında çimlenerek yeni bir bitkiyi oluştururlar. Olumsuz koşullar altında hayatta kalabilen dirençli yapılardır. Genel yapıları polenlere benzer. Boyut, renk ve şekil olarak polenler gibi farklılıklar gösterirler. Spor ve polen partikülleri elastiktir ve tonlarca basınca dayanabilirler. Kabukları asitli ve alkali ortamlara dayanabilir ancak yüksek oksidasyonla veya insan vücudundaki kanda tahrip olabilir. 250 °C'den yüksek sıcaklıklara dayanabildikleri için magmatik kayalarda bulunabilirler. Polen ve sporlar her zaman her koşulda hayatta kalmasalar da sahip oldukları bitkilerden daha dayanıklıdırlar. Hayatta kalabilen spor ve polen örneklerine genellikle nehir ve göllerin diplerinde rastlanır. Çiçeğin erkek organı olan sapçık (filament) ve başçık (anter) bölümleri. Polenler başçık bölümünde yapışık halde bulunurlar. Plankton, hareket yeteneği suyun akıntısına bağlı olan canlılardır. Genellikle mikroskobik boyutta ve tek hücreli oldukları varsayılmasına rağmen, denizanaları veya kopmuş yosunlar da plankton olarak tanımlanır. Planktonlar palinoloji biliminde kullanılan önemli organizmalardır. Polen ve sporlar gibi, su birikintileri olan topraklarda hayatta kalırlar, fosilleşmiş örneklerine ise kurumuş deniz ve nehir yataklarında rastlanır. Tozlaşma Nedir ve Nasıl Gerçekleşir? Bitkinin erkek organının baş kısmında bulunan polenlerin çeşitli yollarla dişi organın tepecik bölümüne yapışmasına tozlaşma denir. Tozlaşma sayesinde polenler dişicik borusundan yumurtalığa inerek döllenmeyi gerçekleştirirler. Bazı bitkiler kendi kendine tozlaşır, bitki kendi polenini kendi yumurtalığında döller. Bitkilerin çoğu çapraz tozlaşma yapar; aynı türden başka bir bitkinin döllenebilmesi için diğer çiçeklerin polenlerine ihtiyaç duymasıdır. Üstün yapılı bitkiler adını verdiğimiz çiçekler, otlar, çalılar, iğne yapraklı ve geniş yapraklı ağaçlar tozlaşma yolu ile döllenen bitkilerdir. Yosun ve eğrelti otları gibi basit bitkilerde ise döllenmeye ihtiyaç duyulmayan sporla üreme gerçekleşmektedir. Fotoğrafta polene bulanmış, Phyllonycteris poeyi türü bir polenli yaldızlı yarasa görülüyor. İçerisinde bulunduğu bitki ise Talipariti elatum türü bir Mavi Maho Ağacı'nın çiçeği... Postu sayesinde bol miktarda polen taşıyabiliyor, bu sayede bitkinin üremesini sağlıyor. Bunun karşılığındaysa besleyici bitki özüyle ve meyvelerle beslenebiliyor. Bu yarasa doğu Küba'da yaşıyor. Tür, genelde 1 milyon bireyin bir arada bulunduğu sürüler halinde geziyor! Tozlaşma genellikle doğal yollardan meydana gelir; bazen rüzgar yardımı ile bazen de böcek, kuş ve yarasa gibi küçük memeli hayvanların yardımı ile gerçekleşir. Çiçekli bitkilerin yapışkan polenleri böcek ve hayvanların vücutlarına yapışır ve diğer bitkilere taşınırlar. Böcekleri ve diğer hayvanları çiçeklere çeken şey ise nektar dediğimiz şekerli sıvıdır. Çiçeklerin kokusu, rengi ve parlak yaprakları taze nektara işaret etmektedir. Tozlaşma, bitkilerin yaşam döngüsü için çok önemlidir. Tozlaşma olmadan meyve ya da tohum üretilemez. Çapraz tozlaşmanın nasıl gerçekleştiğini gösteren görsel. Bal arıları muhtemelen en iyi bildiğimiz tozlaşma uzmanlarıdır. Yediğimiz bitkisel ürünlerin üçte biri bal arıları tarafından tozlaştırılarak oluşmuştur. Tozlaşmayı diğer arı türleri, kelebekler ve sinekler gibi diğer böcekler de sağlar ama bal arıları en iyi tozlaştırıcıdırlar. Bir kuş türü olarak sinek kuşları da bu konuda iyidir. Yarasalar ise gece açan çiçeklerin nektarlarını yalarlarken yüzlerine bulaşan çiçek tozlarını öbür çiçeklere taşırlar. Bazı su bitkilerinin polenleri ise akarsularla taşınır. Tozlaşma rüzgarla da olur. Bazı bitkiler ve ağaçlar rüzgarlar sayesinde tozlaşmaktadır. Arılar genellikle parlak mavi ve mor renkli çiçekler tarafından cezbedilirken, sinek kuşları kırmızı, pembe, fuşya veya mor tonlarında boru şeklindeki çiçekleri severler. Kelebekler güzel kokulu ve sarı, turuncu ve pempe gibi parlak renkli ve düz yaprakları olan çiçekleri tercih ederler. Koku, böcekleri ve hayvanları çekmenin bir başka yoldur, özellikle güve ve yarasa gibi gece dışarı çıkan hayvanlar tarafından çekici olur. Arılar polenleri arka bacaklarında bulunan polen sepetlerinde toplarlar. Sinek kuşları tozlaşmaya yardımcı olan canlılardan biridir. Palinoloji sayesinde bal yapımına ve bal türlerine dair bilgilere kolayca ulaşırız. Bal Nasıl Oluşur? Arıların ne kadar çalışkan ve üretken canlılar olduğunu hepimiz biliyoruz. Arılar yiyecek olarak çiçeklerden nektar ve polen toplarlar. Nektarı bal yapımında ve yiyecek olarak, polenleri ise protein ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla sadece yiyecek olarak kullanırlar. Nektar, çiçeklerin ürettiği şekerce zengin olan salgıdır. Nektar için gelen böcekler ve kuşlar sayesinde tozlaşma sağlanmaktadır. Arılar kendi ağırlığına yakın nektar veya polen taşıyabilirler. Topladıkları nektarı bal midesi denilen organlarında invertaz enzimi sayesinde kimyasal değişime uğramasıyla bala dönüştürürler. Kovana dönen bal arısı, nektarı kovanda çalışan arılara ağız yoluyla verir. Bu bal diğer arılar arasında nem oranı yeterli seviyeye düşene kadar ağızdan ağıza geçirilir ve daha sonra kovandaki petek hücrelerine yerleştirilir. Kovandaki hücrelere yerleştirilen ve üzeri mumdan bir kapakla örtülen bal, özel bir havalandırma sistemi sayesinde bala dönüşür. Bal saklamanın amacı bebek arıları beslemektir. Arılar poleni bal ile karıştırıp protein açısından zengin bir gıda yaparak larvaları beslerler. Balın rengi, kıvamı ve tadı toplanan nektarların yani çiçeklerin cinsine bağıdır. Bal, güneş ışığı ve nem gibi dış etkilere maruz kalmadıkça bozulmaz. Yarım kg ham nektarı elde edebilmek için yaklaşık 900 bin arı bir gün boyunca çalışmak zorundadır. Tabii toplanan bu nektarın tamamı bala dönüşmez. Peteklere bal doldurmaya çalışan arılar. Palinoloji, Kriminolojide Nasıl Kullanılır? Yaklaşık 50 yıldır polenler ve sporlar farklı suçların çözümlenmesinde yardımcı olmak için kullanılıyor. Polen ve sporların kullanıldığı suç davalarının arasında cinayet, tecavüz, soygun ve terörizm gibi pek çok faklı suçlar yer alıyor. Polen ve spor delilleri ile tarihi eserlerin, resimlerin ve antikaların sahte olup olmadığı gibi farklı hukuk davaları da çözülmektedir. Neredeyse yarım milyon polen ve spor çeşidi vardır. Dolayısıyla bu işle uğraşacak kişilerin yeterli bilgi ve deneyime sahip olması gerekir. Suç mahalli ve çevresindeki bitki ekolojisi hakkında yeterli bilgiye sahip olmalıdırlar. Polen ve spor delilleri olaydan sonra hiç gecikmeden toplanılmalıdır. Doğru zamanda toplanan deliller sayesinde suçun işlendiği zaman hakkında doğru tespitler yapılabilinir. İngiltere’nin Hull şehrinde 1984 yılında işlenen bir çocuk cinayetini çözmek için polenler kullanılmıştır. Katil hakkında yeterli delillere ulaşılamadığından, cinayetin çözülmesi 2012 yılında gerçekleşmiştir. Polen ve sporların tanımlanmasında uzmanlaşmış adli bir palinolog soruşturmaya yardımcı olması çağrılmış ve çocuğun kıyafetlerinden alınan polen ve spor delillerinin katilin bahçesindeki bitkilerden elde edilen polen ve sporlarla aynı olduğu kanıtlanmıştır. Palinoloji insanlık için önemli ve desteklenmesi gereken bir alandır. Palinoloji paleobotanikte kullanılır yani bitkiler ve kökenlerini araştıran palinoglar ekosistemlere ve denizlere dair bir çok bilgiye ulaşabilirler. Doğal yaşamın nasıl oluştuğu hakkında bilgilere ulaşılabilinir. İklim değişiklikleri ve neden olan faktörlere, geçmişteki bu değişikliklerin canlıları nasıl etkilediğine dair sorulara cevap bulmamızı sağlar. Doğal süreçlerin iklimi nasıl etkilediğine bakabilmemizin yanısıra topografyanın zaman içinde nasıl değiştirdiğine bakmak için yine palinolojiyi kullanırız. Palinoloji, arkeolojide birçok uygulamaya sahiptir. Polen analizi sayesinde Neolitik Devrim'in yayılmasını izleme şansımız olmuştur; özellikle buğday, arpa ve diğer tahıllar gibi bitkilerin seçici olarak yetiştirilmesinde çok önemli olmuştur. Geçmişteki insan ve hayvanların beslenmelerine dair ipuçlarına palinolojiden yararlanarak ulaşırız. Özellikle, bataklık gibi yerlerde bulunan kadavraların mide içeriği çalışmaları bize çok şey öğretir. Vejeteryan diyetlerde mide içerikleri büyük oranda korunur dolayısıyla bağırsaklarından alınan organik madde o canlının diyetine dair büyük kanıtlar sunar. Sadece mideden alınan içeriklerden değil ayrıca insan ve hayvan dışkıları da bu şekilde incelenir. Palinoloji taksonomi ve evrimsel çalışmalarda da kullanılır. Polenler ve sporlar, aynı aile veya cins altındaki bitki türlerini sınırlandırmak için taksonomik veri kaynağı olarak kullanılır. Palinoloji ve hidroloji aralarında dayanıklı bir çalışma halindedir. Hidroloji, yalnızca su ile ilgili tortuların varlığını ve kaynağını, suyun akışını ve su numunesi içindeki maddeleri inceleyen bir alandır. Palinoloji ile birlikte çalışarak su kaynağındaki polen ve sporların belirlenmesinde yardımcı olur. Palinolojinin büyük yardımı sağladığı alanlardan biri de tıp olmuştur. Polenlerin alerjik reaksiyonları nasıl oluşurduğuna dair bilgileri palinoloji sayesinde sağlarız. Dolayısıyla aleji tedavileri için de yeni çözümler üretebiliriz. Palinoloji adli bilimde de kullanılır. Polen ve spor izlerine dayanan kanıtlar sayesinde olay yeri ve tarihi tespiti yapılabilinir. Palinoloji bilimi sayesinde birçok suç ve cinayet çözümlenmiştir. Encyclopaedia Britannica, et al. Palynology. (2019, Nisan 30). Alındığı Tarih: 30 Nisan 2019. Alındığı Yer: Encyclopaedia Britannica Sporomex, et al. Spores And Pollens. (2019, Nisan 30). Alındığı Tarih: 30 Nisan 2019. Alındığı Yer: Sporomex Helen Keating. What Is Pollination? And How Does It Work?. (2016, Temmuz 22). Alındığı Tarih: 30 Nisan 2019. Alındığı Yer: Woodland Trust Nature Works Park, et al. What Is Pollination?. (2019, Nisan 30). Alındığı Tarih: 30 Nisan 2019. Alındığı Yer: Nature Works Park Australian Honey Bee Industry Council, et al. How Bees Make Honey. (2019, Nisan 30). Alındığı Tarih: 30 Nisan 2019. Alındığı Yer: Australian Honey bee Industry Council BBC, et al. Christopher Laverack Murder: 'Melvyn Read Was The Killer'. (2019, Nisan 30). Alındığı Tarih: 30 Nisan 2019. Alındığı Yer: BBC National Petrographic Service, et al. Important Facts About Palynology. (2019, Nisan 30). Alındığı Tarih: 30 Nisan 2019. Alındığı Yer: National Petrographic Service Matthew Mason SCIENCE, et al. With Palynology We Can See The Tiniest Details. (2019, Nisan 30). Alındığı Tarih: 30 Nisan 2019. Alındığı Yer: Environmental Science Çıktı Bilgisi: Bu sayfa, Evrim Ağacı yazdırma aracı kullanılarak 21/09/2019 08:39:00 tarihinde oluşturulmuştur. Evrim Ağacı'ndaki içeriklerin tamamı, birden fazla editör tarafından, durmaksızın elden geçirilmekte, güncellenmekte ve geliştirilmektedir. Dolayısıyla bu çıktının alındığı tarihten sonra yapılan güncellemeleri görmek ve bu içeriğin en güncel halini okumak için lütfen şu adrese gidiniz: https://evrimagaci.org/s/7776 Doğal Bilimler > Yer Bilimleri > Jeoloji > Palinoloji Doğal Bilimler > Biyoloji > Botanik > Paleobotanik “Aslen mühendis olacaktım. Ancak pratik gündelik yaşamı, sırf açgözlü bir maddi kazanç amacıyla daha da geliştirmek için yaratıcı zekamı harcama düşüncesi bana katlanılamaz geldi.”
allenai/c4/00215/18101
2019-09-21T05:39:00
https://evrimagaci.org/palinoloji-nedir-polenlerden-kriminolojiye-uzanan-bir-bilim-dali-7776
allenai/c4
s3://tokenize-bucket20241130064257132900000001 /tokenize-dir-1024/data_input/output/00215.jsonl.gz
HELALİ HARAMI SENDEN ÖĞRENECEK DEĞİLİZ « Öz Diyarbakır Gazetesi | Diyarbakır Bu haber 08 Kasım 2018 - 0:10 'de eklendi ve 1.302 kez görüntülendi. Sayın Kılıçdaroğlu konuşmasında “AK Partiye oy verenler harama ortak olmuş demektir” Sayın Kılıçdaroğlu, Haramı helalı senden öğrenecek değiliz, Bu konuşmanla AK Partiye oy verenlerin haram yediğine gelir, Eğer AK Partiye oy verenler harama ortak oluyorsa Peki CHP ye oy verenler neye ortak oluyor, Bu konuşmalar CHP’nin oyunu artırmaz bilakis oy kaybına uğratır, Siyasetinde bir edebi var, Siyaset yapacam diye AK Partiye oy veren Milyonlarca vatandaşı haram yiyiyor diye yargılayamazsın. 16 senedir iktidarda olan AK Partiye oy veren insanlara bu şekilde hitap etmen hiç sana yakışmadı, Türkiye Cumhuriyeti ayakta durduğu müddetçe Hiçbir zaman iktidar olamazsınız. Sizi 1950 den evvel gördük, bu ülkenin başına neler getirdiniz, 1950 den evvel 27 sene iktidarda kaldınız ne yaptınız? Bu 27 sene içinde kaç Başbakan değiştirdiniz Bazı Başbakanlar bir ay bazıları da 24 saat ancak Başbakanlık yaptı CHP İktidarı o zamanlar gömlek değiştirir gibi Başbakan değiştirdi. SSK’yi Batırdınız Şimdide Türkiye Cumhuriyetini mi Batıracaksınız. Peki sormazlar mı size CHP iktidarı kaç yıl sürdü : 27 yıl CHP’den kaç Cumhurbaşkanı oldu ve kaç yıl bu görevi üslendi? Rahmetli Mustafa Kemal Atatürk: 29 Ekim 1923’ten 10 Kasım 1938’e kadar, Tam 15 yıl Cumhurbaşkanlığı yaptı. (CHP) Rahmetli İsmet İnönü: 1938 ‘den 1950’ye kadar 12 yı Cumhurbaşkanlığı yapan bu İnsanlar hangi partinin kurucularıdır Tabiki CHP’nin İkisin toplamda yapmış olduğu cumhurbaşkanlığı süresi tam 27 yıl. Peki Şimdiki Cumhurbaşkanı olan Sayın recep Tayyip Erdoğanın 16 yıllık İktidarı ve 4 yıllık Cumhurbaşkanlığı neden çok görülüyor?. Hem 27 yıl iktidarda kaldınız hemde 27 yıl Cumhurbaşkanlığını üslendiniz, Peki ne oldu. Bekleyin AK Partide 27 yıl iktidarda kalsın ve Erdoğanda Cumhurbaşkanı olarak 27 yıl Kalsın ondan sonra konuşun. Vatandaşın günahıyla uğraşacağınıza kendi günahlarınızın hesabını vermeye çalışın, Kimin Günahkar, Ki0min Günahkar olmadığını Ancak Allah bilir sizin buna karar vermeye hakkı yoktur. Allahın vereceği Kararlara hiçbir kulun karar verme yetkisi yoktur, Her şeyin en iyisini ancak Allah bilir.
allenai/c4/00323/75901
2019-04-19T17:21:44
http://www.ozdiyarbakirgazetesi.com/helali-harami-senden-ogrenecek-degiliz/
allenai/c4
s3://tokenize-bucket20241130064257132900000001 /tokenize-dir-1024/data_input/output/00323.jsonl.gz
‘1923’te kurulan Türkiye Cumhuriyeti sona erecek’ Yıldıray OĞUR Köşe Yazıları 09.10.2012 - Bu Yazı 12502 Kez Okundu. Nasıl olacağını buyurun okuyalım: “AKP Kongresi’nin en önemli boyutunu gelecek 10 yılda hedeflenen reformlar ile ilgili 63 maddenin bazıları oluşturmaktadır. Erdoğan’ın bir kısmını okuduğu bir kısmını okumadığı 2023 manifestosunda 63 maddelik reformdan bahsedilmekte. Bunlardan bazıları doğrudan PKK/Kürt açılımı ile ilgilidir. Bu maddelerin gösterişsiz bir şekilde yazıldığı, adeta önemsizleştirildiği ve değişik bölümlere dağıtıldığı görülmektedir. Adeta bu maddeler kurultayda gözden kaçırılmak istenmiştir. Ancak bu maddeler gerçekleştirildiği zaman 1923’te İstiklal Savaşı ile kurulan Türkiye Cumhuriyeti sona ermiş olacaktır. Yerine çok milletli, federal/özerk bölge yapılı bir devlet oluşacaktır. Bu maddeler yaşayan sahte Suriye krizinden daha önemlidir. Peki, nedir kastettiğimiz maddeler? 1) Anadilde savunmanın sorun olmaktan çıkarılması. Bugün Türkçe bilmeyen bir Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı için anadilinde savunma yapması sorun değildir. Demek ki sorun anadilde savunma yapmak isteyene tercüman sağlanması değildir. Kürtçenin de yargılama dili olmasıdır. KCK davasında kendi aralarında Türkçe konuşan PKK’lılar mahkemede Kürtçe savunma diye itiraz etmişlerdir. Bu adım ile sadece KCK’ya taviz verilmekle kalmayacak aynı zamanda Kürtçe yargı dili olacaktır. 2) Anadilde kamu hizmetlerine erişim. Kimse kimseyi kandırmasın, bu ikinci resmi dil demenin üstü örtülü yoludur. Kamu hizmetlerinin Türkçe yanında Kürtçe de yapılmasıdır. 3) Ayrımcılıkla mücadele ve eşitlik komisyonu kurulması. Bu komisyonun adı bile Türkiye Cumhuriyeti’nin yurttaşları arasında ayrım yaptığını, Türkleri öncelediğini Kürtleri ise geri plana ittiğini kabul etmektir. Ayrıca bu komisyon A. Öcalan’ın yol haritasındaki çatışma sonrası hukuki düzenlemeleri yapmasını istediği ve Güney Afrika’da beyaz ırkçı rejim sonrasında kurulan komisyondur. 4) Kamu hizmetlerinde Kürtçe tercümanlık. Kamu hizmetlerine Kürtçe erişim hakkı verildikten sonra bu hizmet ancak geçici bir süre için geçerli olur. 5) Nüfusunun 3’te 2’si Büyükşehir Belediyesi sınırlarında yaşayan bir Türkiye. AKP’nin Büyükşehir sınırlarını, il sınırlarına kadar genişletmeyi hedefleyen yasa düzenlemesi ile ilgili olarak ilk önemli çıkışı, AKP hükümetini çok sert bir şekilde savunan ancak milli birlik konusunda ise taviz vermediğini bildiğimiz Hasan Celal Güzel, Sabah gazetesinde yazdığı yazıda ortaya koymuştur. Güzel, şöyle demektedir: ‘...Bununla katılımcı demokrasinin uygulandığı yerel birimler kaldırılacak; halk kendisini yöneten muhtar, belde belediye başkanı gibi kişilerle muhatap olamayacaktır. c) Bu uygulama ihtiyaçların en yakın yönetim birimlerince karşılanması ilkesine de aykırıdır. d) Yüzyılların birikimi ile meydana gelen köy hükmi şahsiyeti ortadan kalkacaktır. e) Mülki idarenin zayıflatılması üniter devlet yapısını tahrip edecek ve merkezi idarenin nüfuzunu da tesirsiz hale getirecektir. ...Bütün bu saydığımız mahzurlardan çok daha önemli olan husus, bu uygulama sonunda Diyarbakır merkezli, Van, Mardin, Şanlıurfa’nın dahil olduğu yeni bir etnik bölge ve terör örgütünün hakimiyetinde ayrılıkçı yönetimler oluşturulmasıdır. Bu da federatif sisteme ve özerk bölgeye yol açacaktır... Böylesine tehlikeli bir kanunun çıkarılması, sadece teröre hizmet olacaktır.’ Bizim bu tespitlere ekleyecek bir sözümüz yok. Bütün bu maddeleri alt alta koyduğunuz zaman ortaya İkinci Oslo/Öcalan görüşmelerinin çerçevesi çıkmaktadır.” Kimse kızmasın, kendim yazmadım. Yazı Ümit Özdağ’a ait. 5 Ekim 2012 günü Yeniçağ’da “AKP’nin Kürt açılımı en radikal aşamasında” başlığıyla yayımlandı. İbret-i âlem için aynen yayımlamak istedim. Tarihî bir vesika. Son AKP kongresi, Kürt açılımı ve demokratikleşmede gelinen son durumu çok iyi analiz etmiş, esas meselenin gizli olduğu ayrıntıları çok iyi yakalamış. Ümit Özdağ’ın bu AKP ve Türkiye okumasının yarısı bile doğruysa iyi şeyler oluyor demektir. Ama ortada büyük bir paradoks da var demektir. İnanmış, iyi bir milliyetçi akademisyenin böyle gördüğü AKP kongresi liberal-demokrat sol aydınlara göre milliyetçi, Türk İslam sentezci, onun sona erecek dediği Türkiye Cumhuriyeti de demokratikleşmeden hızla uzaklaşmakta. Galiba biri fena hâlde yanılıyor. Birinin gözüne bir önyargı perdesi indi, maksimalizm zehirlenmesi yaşıyor, memleketin bulaşıcı karamsarlık hastalığına kapıldı, algıda seçicilik renk körlüğüne neden oldu. Umarım o kişi Ümit Özdağ değildir. Umarım haklı çıkar ve bütün korkuları da bir bir gerçekleşir. Kesin olan bir şey var, milliyetçilerin ve liberallerin baktıkları aynı şeyleri bile böyle taban tabana zıt gördüğü bir ülkede hükümetlerin işi çok zor. Bir daha da düşündüm de belki de bu aşırı yorum, yanlış okuma ve maksimalist tekfircilik hâlleri hükümetin işini kolaylaştırıyor da olabilir. Liberale milliyetçi, milliyetçiye bölücü, Kürt’e Türkçü, Türk’e Kürtçü görünmektir belki de bu iki kişiden birinin oyunu alarak güvenlik şeridinden giden reformculuğun sırrı... Yine de ihtiyaç olursa demokratlara indirim yapan tanıdığım iyi bir gözlükçü var... Can Celilogul 10.10.2012 - 13:07:51 Yıldıray bey, "....biliyorsunuz Kılıçdaroğlu Alevi" diye söze başlayıp önyargılı kalabalıklara Kılıçdaroğlunu ve gıyabında Aleviliği yuhalatan Erdoğan gibi bir adama ve onun tek adamcı partisine ne kadar fazla demkratik vizyon ve misyon yüklüyorsunuz. Bu yaptığınız çok yüksek doz demokrat iyimserlik mi akıl tutulması mı, geri planda ükümetten ikbal beklentisi mi bilemedim. muco 10.10.2012 - 11:23:30 aslinda sana en gzel cevabı patronun vermiş. fetocu toy acemi. zerafet ve saygı ve terbiye edilmemiş bir yazı. Banu Vardar 10.10.2012 - 00:08:42 Yani çaktırmadan demokrasi mi geliyor ülkeye? Hiç kimseye yaranamayan, böyle bir derdi de olmayan bir iktidar ne kadar demokrasi getirebilir? Yazınıza göre, her kesimi karşısına almaya çalışan, onlara rağmen, halka rağmen halk için demokrasi. Müthiş bir plan! Biraz zorlama olmuyor mu Yıldıray Bey? Size inanmak istiyorum ama bu iş artık inandırıcılığını iyice kaybetti. Ne olacaksa olacak. Hep birlikte göreceğiz. Ancak genellikle görünen köy kılavuz istemez. Saygılarımla. Çelebi Turan 09.10.2012 - 20:54:59 Allahını seversen bu dandik adımları çok çok büyük devrimler gibi pazarlamanız yok mu? Bunu da ancak Genç Sivil gibi fethullahçı ajan yapılanmanın toy bir elemanı yapardı.. Onu okudunuz, o kadar işte.. Yıldırado efendi, gün gelecek Kürdistan'ın sınırları üzerine tartışacaksınız bizimle, bırakın bu pavyon muhabbetini..Bu eften püften yazılarınız size kalacak, dolma gibi yutacaksınız.. Rize Hemşinli-Başhemşin Ermenisi 09.10.2012 - 15:18:28 Bu göçmen köylülerinin kurduğu sahte çete devleti olan tc yıkılır inşallah,yakındır o günler.
allenai/c4/00316/60009
2019-06-20T05:55:32
http://www.duzceyerelhaber.com/Yildiray-OGUR/10928-1923te-kurulan-Turkiye-Cumhuriyeti-sona-erecek
allenai/c4
s3://tokenize-bucket20241130064257132900000001 /tokenize-dir-1024/data_input/output/00316.jsonl.gz
Gazeteci-Yazar Arif Arslan’ın 35 yılı aşkındır bu kentin arşınlamadığı sokağı kalmadı. Dile kolay 35 yılı aşkın bir süre bu kentte günlük gazete çıkarmak, öyle çok kolay değil. Maharet ve beceri istiyor. Sabır gerektiriyor ve iyi sinirlere sahip olmak gerekiyor. Bölgede gazetecilik yapmak hayli zordur ve 90’lı yıllarda yapmak daha da zordu. Günlük gazete çıkarmak ve bu kentin sokaklarında gazeteci olmak iyi kaynaklara da sahip olmak demektir. Bu kentin 35 yılın anlağına sahip olmak gibi önemli bir meziyet sunar. Gazeteci Arif Arslan kafasında bu kentle ilgili kitap yazmak varmış ve tam 19 yıl sonra bu düşüncesini hayata geçirmeyi başardı. ‘Yüz Yüze Batman’ adı altında Batman için başucu kitabı olacağına inandığım kitabını yayınladı. Batman’ın detaylarıyla bire bir görüşmeler ve verilerle, metinli ve resimli yayınladığı kitabı şimdiden Batmanlıların dikkatini çekti. Yüz Yüze Batman, Batman için ve geçmişini hatırlamak adına önemli bir kitap. Arif Arslan bize ‘Yüz Yüze Batman’ kitabını anlattı. Doğaçlama bir söyleşi oldu. Umuyorum ki beğenirsiniz… ‘Yüz Yüze Batman’ kendisini yazdırmaya nasıl başladı? 19 yılı aşkın bir süredir kafamda kitap ile ilgili bir düşünce vardı. Her gün yazan biri olarak bunu bir kitaba dönüştürmemek bende büyük eksiklik yaratıyordu. Son yılların en önemli akademik, mesleki, ekonomik ve siyasi yaşam birimi olan kentime yani Batman’a karşı bunu borç biliyordum. Değerli dostlarımın da devamlı hatırlatmaları düşüncemi daha çok güçlendirdi. Kısmet bugüneymiş ve ‘Yüz Yüze Batman’aymış. Neden peki ‘Yüz Yüze’? Batman 70 yıllık geçmişi olan bir kent. Tarihi bir insan ömrü kadar olan bu genç şehirde çok azımız düne dair bir şeyler biliriz. Batman’ın ne zaman il olduğunu sorsanız, çoğumuz belki bunu bilmeyecek ya da hatırlamayacak. Ki, bu çok eski bir tarih olmamasına rağmen. 14 haneli nüfustan, bugün 500 bin nüfuslu bir kente dönüştük. Günahı, sevabıyla bu şehri bu toplumu biz var ettik. Biz yaşadık, biz sahip çıktık ya da çıkamadık. Yaşayarak kaybettiğimiz anlatacağımız çok şey var. Hevesle ya da hüzünle anlatacağımız çok şey… Batman 14 haneli iken nasıl bir yerdi, kimler vardı, neler yaşandı, kimleri konuk etti, bu kentin ilk okuyanları, ilk meslek sahibi olanları, ilk başkanları, ilk esnafları, ilk tüccarları kimlerdi. Nasıl bir hikâyesi vardı. Tüm bunların cevabını Batman’ın dününü yaşayanlar verecekti. İlk’lerin bu kent ile ilgili söyleyecekleri önemliydi. Onlar bu şehrin her halini yaşayarak gelen canlı tanıklarıydı. Yaşadığımız şehrin bir geçmişi vardı ve bunu en iyi onlar biliyordu. Haliyle bu da yüz yüze olacaktı. Benim de bu kente vefa borcumu ödeme vaktim gelmişti, hatta gecikmiştim bile. Ve merak ederek çıktınız yola? Evet, bu petrol kentinin tarihini yazmak için koyuldum yola. Gecikmeli de olsa, bugün ilk çalışmam olan ‘Yüz Yüze Batman’ ile buluştum-buluşturdum. ‘Yüz Yüze Batman’1949’dan bugüne bir zaman tünelinden geçiyor galiba? Doğru, 1949 yılından başlıyor, yani Batman’ın ilk yıllarını başlangıç alıyor... İluh’tan bugüne akan simalar ve anlatılar var. Anılar, anlatılar sadece mekâna değil, zamansal olarak bir ömre tekabül ediyor. ‘Yüzyüze tarihçilik’ detayıyla derinleşen birçok anıyı taşıyor bu sayfalar. Kişilerle tek tek görüşmek, doneleri toplamak kolay olmamıştır, çok zaman aldı mı? Belli bir hedef kitlem vardı. Onlarca tanığa başvurarak, onların aktardığı gözlem, bilgi hatta hissiyatı derleyip toparlayarak, kısa ama öz, üstelik de özgün bir kent monografisini ortaya çıkarmak biraz zaman aldı. Sonuçta bu kentin dününü yaşamış ve hala hayatta olan birçok simaya ulaşmam gerekiyordu. Bazıları başka şehirlerde yaşıyordu. Bir de aktif gazetecilik yapıyor olmam var. Roman veya öykü yazıyor olsam belki farklı olurdu. Ama bu kentin geçmişini ele alan bir kitap olması gerçek bilgiye ulaştırmayı gerektiriyordu. Bu da ancak yüzyüze olabilirdi ve haliyle kolay olmadı. Geçmişten günümüze kopyalar veren bu eser için, ‘Batman’ın belleği’ diyebilir miyiz? Sanırım yerinde bir tespit. Bu petrol kentini var eden petrol sektöründeki ilk petrolcüleri, ilk esnafları, ilk yöneticileri gün gelecek tarihe dipnot düşecek. Batman’ın küçücük bir yerleşim merkezinden önemli bir kent haline gelişindeki aşamalarını tanıkların ağzından aktarıyorum. Üstelik de olabildiğince farklı kesimlerin, alanların temsilcileri, insanları ile konuşarak. Öyle ki, Batmanlı olan herkes bu kitapta bir yakınını görebilecek. Herkesi bilemem ama bu kitapta benim bir yakınım var, Batman’ın ilk mühendisi ağabeyim Süleyman Barış… Evet, ağabeyiniz de var. İluh’un ilk mühendisi aynı zamanda rafinerinin de ilk Batmanlı mühendisi. Zaten o dönemler üniversite okuyan sadece iki kişi varmış. Biri ağabeyiniz Süleyman Barış diğeri ise merhum Mustafa Ramanlı. O da hukuk okumuş, avukat olmuş. Yani dünden bugüne köprü oluşturmuşları bulmak mümkün? Aslında bir kentin dününü bir kitaba sığdırmak da kolay değil. Buna rağmen Batman’ın dününe şahit olmuş ve bugüne köprü oluşturmuş çok değerli şahısların hikâyelerini bulmak mümkün. Onlarla tek tek görüştüm. Görüştüğünüz simalardan bazı anekdotları sizden dinlemek istersek? Mesela, Batman’da iki dönem belediye başkan vekilliği yapmış olan Şevki Akın var. 1923 doğumlu, Cumhuriyetle yaşıt bir tüccar. Çok şeye tanık olmuş. Düşünsenize belediye başkanlığına bakmak istemiyor ama zoraki tekrar başkan koltuğuna oturtuyorlar. Oysa bugün belediye başkanlığı için insanlar neleri feda etmiyor. Batman’ın ilk tüccarı olan Akın’ın çok ilginç bir yaşam öyküsü var. Çoğunu sayfalarımıza yansıtamadık. Onu dinlerken çok keyif aldım. Acaba bende mi kendisiyle bir röportaj yapsam? Çok iyi olur. Şevki Akın 95 yaşında. Çok şey görmüş geçirmiş. Canlı bir tarih ve en tecrübeli olanlarından. Aklında kaldıklarından ve bildiklerinden kesinlikle beslenmek gerekiyor. Batman’ın ilk Kaymakamı Altay Kancaal’ın söyledikleri de bana ilginç geldi… Kancaal, TPAO’nun cazibesine dayanamayıp istifa ediyor. 1950’lerde Amerikalılar siteyi kurarken her şeyi düşünmüşler. Bir küçük dünya oluşturmuşlar. Batman adeta ikiye bölünmüş. Rafinerinin sitesi bahar bahçe iken, diğer tarafı yoksul bir kent. Yeşil alanlar, geniş asfalt caddeler, bahçeli evler, müzikli geceler hepsi petrolcülerin sitesinde mevcuttu. 1950 yıllarında Amerika’dan örnek alınmış bir şehir kurulmuş. İlk küçük rafineri meymune boğazında idi. İlk mühendisler, ilk petrolcüler bu coğrafyada kara altınla orada buluşmuş ve bir yaşam biçimi oluşturmuşlar. Site sayesinde Batman Türkiye’de ilk Avrupai şehre terfi etmiş, refahın, huzurun, zenginliğin, işsizliğin beldesi bir Güneydoğu kenti olmuş. Batman’ın ilk kaymakamı Altay Kancaal, o dönemler TPAO’un cazibesine dayanamayıp basıyor istifayı. Bir anda petrolcü oluyor. Mesela dağları titreten Koçero’yu çoğumuz belki de acımasız bir eşkıya diye biliriz, Oysa dönemin Devlet Bakanı Esat Kıratlıoğlu, Koçero’nun insaflı bir eşkıya olduğunu, haklı olanın yanında yer aldığını, kimseye haksızlık etmediği, adil bir eşkıya olduğunu, Garzan Kampında bir ihbarla öldürülen Koçero’nun yaşamı boyunca kimseyi öldürmediği ilginç anlatılardan. Kitabınızda hep ilkleri görüyoruz. İlkleri belirlerken nasıl bir yol izlediniz? Öncelikle petrolün var ettiği bu şehrin ilk petrolcülerini bulmalıydım. İlk mühendisi, ilk petrolcüsü, ilk müdürü vs. İlk görüşmemden sonra yaptığım her görüşme, diğer bir tanığa işaret etti. 70 yıl önce petrolün bulunduğu bu kentte tarihi bir insan ömrü kadar olan bu genç şehirde, birçok anı aslında henüz tarih olamayacak kadar yakınımızda idi. Birebir kaç kişiyle görüştünüz? 100’e yakın farklı simalarla görüştüm ama kitapta bunun 60’nı bulacağız. Bu şehrin dününe tanık olanları seçmeye çalıştım. Bazı önemli simaların anlattıklarını sayfalarımıza şimdilik taşıyamadık ama kentin geçmişine tanık olanları tek tek dinledim. Bilimsel malzemeyi derleyerek çıkardığınız bu kitapta şaibeli bir durum yok yani? Kesinlikle evet. Her anlatım bir tanığın dilinden döküldü. Kurgulanmış bir anlatım yok. Sanırım belli bir yaş grubu ele alındı, öyle değil mi? Evet. Özellikle 70 ile 100 yaşını bulan simalarla kitapta buluştuk. Sadece Batman da değil ‘Bir zamanlar Batmanlı’ gibi gelenek ve göreneklerine bağlı olan bu şehir dışındakilerine de kulak verdim. Görüştüğünüz kişilerden sonra Batman’ı var eden gerçekten nedir? Batman’ı var eden şey kesinlikle petroldür. Bu bölgede petrol çıkmamış olsaydı belki de Batman Diyarbakır’ın küçük bir ilçesi olarak kalacaktı? Eskiden Diyarbakır-Siirt il sınırı Kira dağı eteğiydi. El Medina, Diyarbakır’a bağlı ilçeydi. İluh köyü El Medina’ya bağlıydı. Bende kitaba çalışırken bunu öğrendim. Bunun içindir ki, Batman kendini hep Diyarbakır’a daha yakın görür. Kültürel bir çalışma mı bu? Kültürel kokan yönü de var. Siyasetten de ayrıntılar var. Sonuçta bu kentin dünü söz konusu. Batman’la ilgili böylesine detaylı kişilerle görüşülmüş bir başka eser yok, bu sizde nasıl duygular uyandırdı? Kimsenin yapmadığını yapmak bende her zaman heyecan uyandırmıştır, işte bu kitapta öyle çalışma. Kusursuz oldu diye bir ideam yok, ilk denememde yapabildiğimin iyisini yapmaya gayret ettim. Bundan böyle Batman’ın geçmişine dair bulacağım her şeye dipnot düşeceğim. Bu kenti en güzel yönleriyle tanıtmayı kendime görev biliyorum. İmza günü olacak mı? Evet, bunun için özel bir organizasyon düşünüyorum. Okurlarla buluşmayı heyecanla bekliyorum, düşüncelerini doğrusu çok merak ediyorum. Bu ilk eseriniz oldu, bundan sonra da sizden bunun gibi farklı çalışmalar bekleyelim mi? Elbette. Bu güzel heyecanı yaşadım bir kere. Hatta neden daha önce yazmadım diye de kendime kızdım. Bir kitabının olması her gün gazeteye yazmaktan daha farklı bir duyguymuş meğer. Önce ‘Yüz Yüze Batman’ın ikinci baskısı için tekrar çalışacağım. Bazı ilaveler olacak. Yine bu şehri ele alacağım ama bu sefer kentin daha çok folklorik yönünü işleyeceğim. Mesela, Batman Çağdaş Gazetesi’nin bugüne kadar aldığı 94 ödülü var ve her ödülün ayrı bir hikâyesi var. Sadece ödülleri işlesem bu bile bir kitap olur. Görüştüğünüz şahıslar 70 yaş ve üzeri. Merak ettim, tarihe tanık bu simalar daha çok neye özlem duyuyorlardı? Konuştuğum kişilerin hemen hepsinde eskiye özlem var. Geçmişi konuştuklarında gözlerindeki ışıltıdan da bunu görebiliyordum. Teknolojinin nimetlerini inkâr etmiyorlar ama içtenlik ve samimiyet noktasında eskiyi arıyorlar. Daha çok eski dostlukların kalmadığından yakınıyorlar. O zamanlar şevberklerin (gece sohbetleri) samimi dostluklara dönüşme noktasında güzel bir gelenek olduğunu, televizyon ve internetin bu sohbetleri bitirdiğine değiniyorlardı. Ne yazık ki, eski içtenliği ve samimi dostlukları şimdi bulamadıklarından muzdaripler. Okur açısından bir kitabın kapağı önemli bir ayrıntı, ‘Yüz Yüze Batman’da kapak ayrı bir hoşuma gitti… Kapak, petrolü simgeliyor. Kitabın ön tarafında Atbaşı dediğimiz kuleleri gösteren çizgiler ve petrolün rengi hâkim. Arka kapakta ise Batman’ın 1949 yılında çekilmiş bir fotoğrafı var. Kitaptan sonra Batman’ın dününü ve bugününü nasıl yorumluyorsunuz? İluh’un, kabuğuna sığmayan bir petrol şehrine çok hızlı bir şekilde dönüştüğünü hep birlikte görebiliyoruz. Dünü unutmadan geleceğe ışık tutan bir kenttir Batman. Dünüyle bugünüyle yaşanması çok güzel bir şehirdir. ‘Yüz Yüze’ sohbetimizi toparlayacak olursak… 35 yılı aşkındır bu şehirde gazetecilik yapıyorum, yaşadığım bu kente sahip çıkma adına bu yola koyuldum. Kentle ilgilenen her okur açısından bu kitabın önemli bir işlevi olacağını umuyorum. Yüz Yüze Batman’a tanıklık edenlerin çoğu 5-10 yıl sonra belki de aramızda olamayacak. Yeni jenerasyon bunları tanıma fırsatını belki de hiç bulamayacak. İşte o zaman bu kentin dününü merak edenler için bu kitap daha özel bir seçenek olacak. Batmanlıların kentlerini bu kitapta daha iyi tanıyacaklarını düşünüyorum. Son Güncelleme: 14.12.2014 16:40 güldeste 2014-12-15 09:08:07 Sohbet havasındaki söyleşiniz çok güzel olmuş elinize sağlık kitabıda merak ettim inşallah okuyacağım batman sevdalısı 2014-12-15 11:46:47 söyleşi çok tatlı olmuş. bir solukta okudum. şimdi kitabı daha çok merak ettim. tebrikler arif arslan, tebrikler melek barış
allenai/c4/00324/37331
2018-09-25T11:09:43
http://www.batmancagdas.com/roportajlar/arif-arslanla-yuz-yuze-h37402.html
allenai/c4
s3://tokenize-bucket20241130064257132900000001 /tokenize-dir-1024/data_input/output/00324.jsonl.gz
Çalıkuşu, ABD'de sahne alacakNEW YORK - New York Türk Amerikan Sanat Topluluğu (TAASNY), Reşat Nuri Güntekin'in önemli eseri Çalıkuşu tiyatro oyunuyla New York'ta seyircisinin karşısına çıkıyor. 15 Mart’ta Manhattan Park West Salonu'nda Türkçe sahneye konulacak Çalıkuşu, Amerikalı seyircilerin anlayabilmesi için İngilizce alt yazıyla sunulacak. Çaykur Rizespor-Trabzonspor maçının ardından Takımımın oyunundan çok memnunum ama kaçan gollerden memnun değilim. Taraftarımız müthiş bir destek verdi. Oynadığımız oyunu galibiyetle süslemek isterdik. Elazığspor'dan 'Ligden çekilebiliriz' tehditiELAZIĞ - Spor Toto Süper Lig'in 19. hafta maçında Kardemir Karabükspor maçında yaşanan hakem hatasına ve oyuncuları Sow'un kırmızı kartına tepki gösteren Elazığspor Kulübü, hakemlere ateş püskürdü. TESK’ten patates ve bakliyattaki ani artışa tepkibaşlayan artışların kabul edilemez olduğunu belirterek, “Spekülatörler tarafından başta pirinç, kuru fasulye, nohut ve patates olmak üzere uygulanmaya konan oyun bozuldu. Fiyatı 5 liraya çekilmeye çalışılan pirinç raflarda 2,90 liraya satılmaktadır. Şükrü Ergün: Çok güzel bir galibiyet aldığımız için çok mutluyuz Bu maçta takımımızın arzusunu, isteğini ve ortaya koyduğu oyun kalitesini herhalde herkes takdir etmiştir. İlk devre sonunda, ikinci devre değişik bir Galatasaray göreceğimizi söylemiştim. İşte değişik bir Galatasaray görmeye başladık. Egecan Çevir: Oynadıkça daha iyi olacağımKÜTAHYA - PTT 1. Lig takımlarından TKİ Tavşanlı Linyitspor'un genç oyuncusu Egecan Çevir, Ankaraspor maçı öncesi Arif Peçenek Tesisleri'nde açıklamalarda bulundu.Egecan, artık takım ruhunu ortaya koyarak puanlar almak istediklerini belirterek, ''2. Eriş: 9 hafta sonra kazanmak önemliydi İyi oynayıp kazanan oyuncularıma teşekkür ederim." dedi. Eriş, Kahramanmaraşspor’u 3-1 mağlup ettikleri karşılaşmanın ardından yaptığı açıklamada, uzun bir süreden beri galibiyet yüzü görmediklerini kaydetti. Hamzaoğlu: Seyircilere keyifli 90 dakika izlettik Yüksek tempolu maç oynandığını belirten Hamzaoğlu, "Oyuncularımı tebrik ediyorum. Maça iyi başladık, golleri bulduk. 2-1'lik skordan sonra oyun biraz döner gibi oldu ama attığımız üçüncü golden sonra rahatladık. Galatasaray: 4 - Bursaspor: 0 (İlk yarı) Hollandalı oyuncu, yaklaşık 20 metreden sert bir vuruşla kaleci Frey'i mağlup etti: 2-0.23. dakikada Galatasaray, mutlak bir gol pozisyonundan yararlanamadı. Kafkas: Ligin en az gol yiyen takımlarından biriyiz Maçın ilk yarısını gol yemeden bitirirsek yapacağımız müdahalelerle oyunu koparacağımızı planladık. İlk yarı istediğimiz gibi oldu. Devre arasında gerekli uyarıları yaptık. İyi bir atakla golü bulduk. Balıkesirspor Teknik Direktörü Ertekin: Üç puan bizim için ilaç oldu Maç boyunca 44. dakikada bir pozisyon verdik. Pozisyon vermediğimiz için de ayrıca mutluyum. Oyuncularımı kutluyorum. Torku Konyaspor: 2 - Sivasspor: 0 (İlk yarı) Sonrasında oluşan karambolde topu önünde bulan Ali Çamdalı'nın vuruşu üst direkten oyun alanına geri döndü. 6. dakikada Torku Konyaspor öne geçti. Hasan Kabze’nin pasında cezaalanı içinde topla buluşan Djalma, düzgün bir vuruşla kaleciyi mağlup etti. Ertuğrul Sağlam: Bu maçtan alnımızın akıyla çıktık Oyuncularımızın fedakarlığıyla buradan başarıyla çıktık." dedi. Sağlam, maçın ardından düzenlenen basın toplantısında, Fenerbahçe karşısında güzel bir performans ve oyun ortaya koyduklarını kaydetti. Trabzonsporlular, 'Temiz fubol' eylemi yaptı Türk futbolunun aslında adil bir oyun olmadığı hepimizin malumu. 1. Etik Kurulu raporuyla birlikte her şeyin ne olduğu açıkça belliydi zaten. Disiplin kurulunda sembolik cezalar alındı. Kamboçya’da iç savaştan kalan roket patladı: 3 çocuk öldü Oyun esnasında çocuklardan birinin iç savaştan kalma rokete dokunduğu ve patlama meydana geldiği kaydedildi. Patlama sonucu çocuklardan ikisi olay yerinde, diğeri ise hastahaneye götürülürken hayatını kaybetti. Ali Palabıyık: Korkulan değil sevilen hakem olmak istiyorumMüsabaka tebligatı geldikten sonra, iki takımın önceki maçlardaki pozisyonlarını ve oyun sistemlerini analiz ettiğini de belirten Palabıyık, "Oyuncuların pozisyonlardaki hareketlerini ve hakeme karşı gösterdiği tepkileri incelerim. Futbol maçında en çok çalınan dakika Türkiye'de Süper Lig'in ilk yarısında topun oyunda kaldığı sürenin ortalaması sadece 52 dakika. İzleyici 90 dakikanın parasını ödüyor ama bunun 38 dakikasını izleyemiyor. Türkiye'de çok tartışılan bu süre Premier Lig'de 62, Bundesliga ve La Liga'da 61 dakika. Pele: Artık zirvede kalabilmek çok zor Ne var ki Fransız oyuncu üçüncü sırada kaldı. Bu yılki Altın Top'ta çok anlamlı bir ödül daha verildi. Futbol oynadığı yıllarda, kural gereği bu bir ödülü kazanma şansı bulunmayan Pele, Altın Top onur ödülüne layık görüldü. Erman Kılıç: Mücadeleyi asla bırakmamSarı-kırmızılılarda çok kısa bir süre kaldıktan sonra Eskişehirspor’un bu sezonki Avrupa kupalarına katılma hedefini gerçekleştirebilmek için bu kulübe geçiş yapan usta oyuncu, kariyer hikayesini TamSaha’ya anlattı. Taksit sınırlaması arefesinde teknoloji ürünlerinin satışı arttıİSTANBUL - Kredi kartına taksit sınırlamasına 2 gün kala teknoloji ürünleri ilgi odağı. Web ortamı www.hizlial. Mehmet Özdilek: Antrenöre artık daha uzun süre sabır gösteriliyor İyi bir hakem, zaman zaman hata olabilir ama oyun içerisinde. Oyuncular da, bizde, hakemlerde hata yapabiliyor önemli olan geneline bakmak. Genelinde başarılı mı evet bana göre başarılı bir hakem. İrfan Saraloğlu: Kupada hala şansımız var Genç oyunculara şans verdik. İyi oynadılar diyebilirim. Ancak rakibin rotasyon yapmasına rağmen kadro derinliği bizden daha iyi organize olmuş rakibe karşı oynadık. Duran toptan attıkları golle hem öne geçtiler hem de moral buldular. Manisaspor, Mersin İdmanyurdu maçı hazırlıklarını sürdürdü 5’e 2 çalışmasıyla devam eden antrenmanın ana bölümünde, tam sahada taktik oyun oynandı. Belinde ağrısı bulunan orta saha oyuncusu Kenan Aslanoğlu, antrenmanda yer almadı. Manisaspor, hazırlıklarına yarın saat 13. Türk bankacı: Rusya’da kriz beklenmiyor, ancak yatırımcılar karamsar Burada yabancıların oyun değiştirecek etkisi olacağını düşünmüyorum. Mali açıdan Rusya’nın durumu çok iyi. Kriz başlamadan önce 220 milyar dolarlık bir istikrar fonu vardı. Tolunay Kafkas: Ligi nereden bıraktıysak oradan başlayacağız Onun için ben, oyuncularım ve camiamız ayrı bir önem veriyoruz. Eğer bu maçı kazanabilirsek daha farklı bir yerlere oynayacağımızı düşünüyorum. Daha iyi olacağını düşünüyorum. Yanal: Maçın nasıl kazanılması gerektiğini kazanma arzusuyla gösterdik Özellikle yeni transferleri Hleb'in oyuna katkısının yüksek olacağını biliyorduk. Oyunun başlangıcında biraz yumuşaktık. Ve bu yumuşaklık rakibe fazlaca oynama imkanı da sağlamıştı. Fenerbahçe: 1 - Torku Konyaspor: 1 (İlk yarı) Bu oyuncu düzgün bir vuruşla kaleci Volkan'ı mağlup etti: 0-1.37. dakikada Mehmet Topal'ın cezasahası dışından sert şutu kalecinin ellerinde kaldı. Milli karateciler Türk zeka sporu 'mangala' oynuyor Milli takım sporcuları, İstanbul’da sürdürdükleri hazırlık kampında boş vakitlerini, en eski zeka ve strateji oyunu olarak gösterilen mangala oynayarak değerlendiriyor. Tarihi zeka ve strateji oyunu mangalanın Türkiye temsilcisi Serdar Asaf Ceyhan, milli takım kampını ziyaret ederek, sporculara ve teknik heyete toplam 20 adet Lopez: Oyuncu arkadaşlarımızı tebrik ediyorum Oyuncu arkadaşlarımızı tebrik ediyoruz. Uzun bir çalışma dönemi yaşadılar. Bir çok maç oynandı ve bir çok antrenman dönemleri geçti. Bu yüzden onları göstermiş oldukları çaba ve özveriden dolayı tebrik ediyoruz. Kahramanmaraşspor – Şanlıurfaspor karşılaşmasının ardından Karşılaşmanın genelinde oyunun kontrolünün kendilerinde olduğunu anlatan Kapsal, şöyle konuştu: “Oyunun genelinde kontrol bizdeydi. İkinci yarı zaman zaman baskı yedik. Daum: Taraftarlarımız açısından çok sevinçliyim 1-0'dan sonra oyun dengelendi gibi ama bir tane gol pozisyonu vermedik. Devre arasında baskıyı nasıl devam ettirebiliriz onu konuştuk. Ferhat'ın soldan, Ozan Tufan'ın sağdan kullandığı kanatları konuştuk. Marco Abbondanza: Çok önemli bir galibiyet aldıkVakıfbank'a Avrupa kupasında final kaybettiğini de belirten Marco Abbondanza, ligin ilk yarısında da 3-0 kaybettikleri rakiplerini güzel bir oyun ve 3-0'lık bir sonuçla mağlup etmenin sevincini yaşadıklarını da sözlerine ekledi. Sağlam'dan tepki: Yorum yapmanın bir anlamı yok Oyun da çok iyi olmadı. Onun dışında bir çok kötü şeyler vardı. Çok fazla yorum yapmanın benim açımdan bir anlamı yok, iyi akşamlar." diyerek basın toplantısını terk etti. Kayseri KASKİ: 57 - Fenerbahçe: 67 hafta mücadelesinde, deplasmanda Kayseri KASKİ ile karşılaşan Fenerbahçe Bayan Basketbol Takımı, rakibini son periyotta oynadığı etkili oyun ile 57-67 mağlup etti.Sarı-lacivertli ekipte Angel MCoughtry 19, Cappie Pondexter ise 14 sayıyla galibiyette önemli rol oynayan isimler oldu. As Osmaniye Gençlik, İzmir Büyükşehir’i farklı yendi Maçın ikinci periyodunda da üstün bir oyun sergileyen As Osmaniye Gençlik, devreyi 47-27 üstün kapattı. Karşılaşmanın üçüncü çeyreğinde de potada ağırlığını hissettiren As Osmaniye ekibi, bu periyot sonunda da rakibine 64-41 üstünlük sağladı. Osman Özköylü: Benim için büyük hayal kırıklığı"Bugün sahada Ankaraspor'un oynadığı oyun bu takımın hocası olarak benim için büyük bir hayal kırıklığı, bunu net biçimde söyleyebilirim. Maalesef maçtan önce konuştuklarımızı ne de temmuz ayından beri çalıştığımızı oturtmak istediğimiz oyun sisteminin hiçbir parçası, bugün ortaya çıkmadı. Mehmet Özdilek: Ankara'da bize karşı oynamak zor İlk devreye bakılınca yavan bir oyun ve ortada geçen bir müsabaka vardı. Daha çok kontrollü bir oyunla ilk devreyi geçirdik. Devre arasında oyuncularıma uyarıları yaptım. Cihat Arslan: 3 puanı hak etmiştik Önde basarak istediğimiz önde baskılı oyunu gerçekleştirebildik. Bugün takımım kazanamadı belki; ama son saniye penaltısıyla 3 puanı almayı hak etmiştik. Ben oyun olarak ekibimi beğendim. Türkiye'nin en büyük bilim müzesi eğitimin hizmetinde Dünya üzerinde yaşamış olan Müslüman bilim adamlarının bu dönem boyunca bilime ve teknolojiye yaptıkları katkıyı gözler önüne seren sergi; astronomi, yön bulma, matematik, tıp, eczacılık, enstrüman yapımı, mühendislik, su taşıma teknikleri, optik ve uçak gibi birçok konuda Müslüman Melo: Dünya Kupası'nda oynamayı çok istiyorum Çok yönlü bir oyun oynadım ve 2010 Dünya Kupası'nda Brezilya'nın en iyi pasörü oldum." ifadelerini kullandı. Super Bowl final maçından 600 milyon dolar bekleniyor Oyun için bölgeye akın edecek taraftarların ekonomiye önemli katkıda bulanacağı tahmin ediliyor. Geçtiğimiz yıl New Orleans’ta oynanan final maçının yerel ekonomiye 480 milyon dolarlık bir katkı sağladığı belirtilmişti. ESİDEF: Yüzyılın barış hareketine sahip çıkmak herkesin vazifesi 17 Aralık tarihinde başlayan rüşvet ve yolsuzluk operasyonlarının ve akabinde yürütme erkinin icraatlarının, gerek ulusal gerekse uluslararası kamuoyunda yargıya müdahale tereddütleri doğurduğunu ifade eden Özkara, yaşanan süreci McCarthy-Cadı Avı’na benzetti: “Her soruşturma olayının ardından yargı ve emniyet Medical Park Antalyaspor: 4 - Tokatspor: 0 (ilk yarı) dakikada Antalyaspor’da Giray’ın hatasını değerlendiren Recep Yaşar’ın ceza sahası dışından sert vuruşu üst direkte patlayarak oyun alanına döndü. 15. dakikada Antalyaspor’da Enoh’un getirdiği topu Semihle buluşturdu. Kutlu: Önemli bir maçı kazandığımız için mutluyuz Oyuncularımız almış oldukları galibiyet nedeniyle kutluyorum." diye konuştu.İlk yarı iyi futbol oynayan, futbol için gereken her şeyi yapan, pozisyona giren, rakiplerine pozisyon vermeyen bir takım görüntüsünde olduklarını anlatan Kutlu şöyle konuştu: "Soyunma odasına 2-3 farklı galibiyetle Akçay: İlk 6 arasında olabilirsek bu yıl için kendimizi başarılı sayabilirizSavunma ağırlıklı bir oyun oynattığı eleştirilerine de cevap veren Akçay, bir teknik adamın elinde bulunan oyuncu yapısını dikkate almak zorundu olduğunun altını çizdi. Yapısal organizasyonlar üzerinde kısa süreli değişiklikler yaparak başarıya ulaşma şansının olmadığını savunan deneyimli hoca Akçay, "Savunmaya değer veren bir teknik adamım Mancini: Antalyaspor beraberliğinden üzgün değilim Melo’nun yeni oyun bölgesi hakkında açıklama yapan Mancini, şuanda bulunduğu mevkide iyi oynadığını, ancak o bölgede bir oyuncuya da ihtiyaçları olduklarını aktardı.Maçlarda duran toplara önem verdiklerini açıklayan Mancini, adam markajına dikkat etmeleri gerektiğini, maçın genelinde kazanmayı hak eden Galatasaray olduğunu Medical Park Antalyaspor: 1 – Galatasaray: 1 dakikada Sneijder’in ara pasıyla kaleci Hakan’la karşı karşıya kalan Drogba’nın sert vuruşunu kaleci aynı güzellikle kurtararak oyun alanına gönderdi. 81. dakikada Galatasaray’da Melo’nun geliştirdiği atakta topla buluşan Sneijder ceza sahası içerisine kadar indi. Chelsea, Eto'o'nun hat-trick yaptığı maçta Manchester United'ı 3-1 mağlup etti Daha sonra oyunun kontrolünü ele geçiren Chelsea, 17. dakikada Eto’o’nun attığı golle seyircisi önünde 1-0 öne geçti.Bu dakikadan sonra Manchester United daha fazla rakip kaleye gelmeye başlarken, savunmada açıklar verdi. Medical Park Antalyaspor: 0 – Galatasaray: 1 (İlk yarı) Ayağının dışıyla sert vuran Selçuk’un şutunu kaleci Hakan son anda çelerek oyun alanına gönderdi. 35. dakikada Sneijder’in kullandığı köşe vuruşunda ceza sahası dışında topla buluşan Emre Çolak’ın sert vuruşu az farkla kale direğini sıyırarak auta çıktı. 2014’te globalde 375 milyar dolarlık akıllı telefon satışı yapılacak• Oturma odalarımıza hakim beş cihaz: İnternete bağlı televizyonlar, bilgisayar, oyun konsolları, akıllı telefonlar ile telefon yanı olan ve olmayan tabletlerin satışının 2014’te 750 milyar doları bulacağı öngörülüyor.
allenai/c4/00324/74327
2017-04-27T09:01:39
http://www.gazetegercek.com/haber-konusu/oyun/
allenai/c4
s3://tokenize-bucket20241130064257132900000001 /tokenize-dir-1024/data_input/output/00324.jsonl.gz
Yeminler | CeReZFoRuM Konusu 'Genel Türk Tarihi' forumundadır ve Suskun tarafından 16 Mart 2011 başlatılmıştır. * Askerlik Yemini * Cumhurbaşkanı Yemini * Hipokrat Yemini * Milletvekili Yemini * Türk Mukavemet Teşkilatı Yemini * Veteriner Hekimlik Yemini​ Barışta ve savaşta, karada, denizde ve havada her zaman ve her yerde milletime ve cumhuriyetime doğruluk ve muhabbetle, hizmet ve kanunlara ve nizamlara ve amirlerime itaat edeceğime ve askerliğin namusunu Türk Sancağının şanını canımdan aziz bilip icabında vatan, cumhuriyet ve vazife uğrunda seve seve hayatımı feda eyliyeceğime namusum üzerine andiçerim. Türkiye Milletvekili Yemini Devletin varlığı ve bağımsızlığını, vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü, milletin kayıtsız ve şartsız egemenliğini koruyacağıma; hukukun üstünlüğüne, demokratik ve laik cumhuriyete ve Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı kalacağıma; toplumun huzur ve refahı, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde herkesin insan haklarından ve temel hürriyetlerden yararlanması ülküsünden ve Anayasa'ya sadakatten ayrılmayacağıma; büyük Türk milleti önünde namusum ve şerefim üzerine ant içerim Kıbrıs Türkünün yaşayış ve hürriyetine, canına, malına ve her türlü anane ve mukaddesatına, her nereden ve kimden olursa olsun veki olacak tecavüzlere karşı koymak için kendimi Türk Milletine adadım. Ölüm dahi olsa verilen her vazifeyi yapacağım. Bildiğim, gördüğüm, işittiğim ve bana emanet edilen her şeyi, canımdan aziz bilip, sonuna kadar muhafaza edeceğim. Gördüklerimi, işittiklerimi, hissettiklerimi ve bana emanet edilenleri, hiç kimseye ifşa etmeyeceğim. İfşaatın bir ihanet sayılacağını ve cezasının ölüm olacağını biliyorum. Yukarıda sıralanan hususları harfiyen tatbik edeceğime, şerefim, namusum ve bütün mukaddesatımüzerine söz verir ant içerim. Veteriner Hekimlik Yemini Hekimlik mesleği üyeleri arasına katıldığım şu anda yaşamımı insanlık yoluna adayacağıma, Meslek sahibi olmamda bana emeği geçenlere saygı ve minnettarlığımı koruyacağıma, sanatımı doğrulukla yapacağıma ve mesleğimi onurlandıracağıma, Meslektaşlarımla ve görevim gereği ilişki kuracağım diğer iş ve meslek sahipleri ile tam bir anlayış ve işbirliği içinde çalışarak hayvan ve insan sağlığına hizmet edeceğime, Hayvan sahiplerinin duygu ve düşüncelerine saygı duyacağıma, insan yaşamına özen göstereceğime, Meslek sanatımın uygulanması sırasında öğreneceğim sırları açıklamayacağıma, Bilimsel yöntemlere uyarak tedavi ve araştırma yapacağıma, yararsız yöntemlerden kaçınacağıma, Hasta sahiplerinin ve görev götürdüğüm kişi ve kurumların politik, sosyal eğilimlerini ve dini inançlarını gözetmeksizin hizmet edeceğime şerefim üzerine söz verir, and içerim. Forum software by XenForo™ ©2010-2017 XenForo Ltd. | 24 Eylül 2017 15:28
allenai/c4/00325/2413
2017-09-24T12:28:14
http://www.cerezforum.net/konu/yeminler.58418/
allenai/c4
s3://tokenize-bucket20241130064257132900000001 /tokenize-dir-1024/data_input/output/00325.jsonl.gz
Samsun'dan Önce Bilinmeyen 6 Ay - Kitap incelemeleri - Alev Coşkun Alev Coşkun Okuyacaklarıma Ekle · 10 okunma · 5 beğeni · 432 gösterim 6 Ay, karşıdevrimcilere bilimsel bir tokattır! -İlhan Selçuk- Alev Coşkun, Atatürk'ün Samsun'a çıkmadan önceki altı ayını az bilinen yanlarıyla aktarıyor. -Hasan Pulur- Alev Coşkun, 6 Ay adlı kitabıyla tarihe nasıl bakılacağının dersini veriyor. -Server Tanilli- Güzel yazılmış, güzel okunan, bizleri o günlere götüren bir başucu kitabı... -Oktay Akbal- 6 Ay, Can Dündar'ın Mustafa'sının yarattığı tartışma ortamında çıktı ve cuk oturdu. -Ali Sirmen- İşgal İstanbul'unda esaretten kurtulmak için başkaldırıya niyetli o kadar az kişi vardı ki... Alev Coşkun işte bu dönemi hayli kapsamlı bir kitap yapmış. -Melih Aşık- Titizlikle hazırlanmış, kararlı bir dâhinin Kurtuluş Savaşı'nı nasıl oya işler gibi işlediğini anlatan bir çalışma. -Emre Kongar- "Mustafa" filminin gösterime girdiği günlerde, 6 Ay'ın çıkışı bence ancak "ilahi bir rastlantı" olarak nitelendirilir. Alev Coşkun'a ne kadar teşekkür etsek azdır. -Vural Savaş İyi de Alev Coşkun bunu ilk kez yapmıyor ki... Yıllardır Atatürk ve Kurtuluş Savaşımızın "gizleri"ne ışık tutan nice araştırmalara imza attı. Dahası kitaplaştırdı. -Oktay Ekinci- (Tanıtım Bülteninden) Alev Coşkun'un titiz ve usta kaleminden Mustafa Kemal Paşa'nın Şam'dan geldiği 13 Kasım 1918'den Samsun'a hareket ettiği 16 Mayıs 1919'a kadar İstanbul'da kaldığı altı ay içinde gün be gün yaptığı çalışmalar. Bir döneme ışık tutan çarpıcı bir belgesel. (Arka Kapak) Baskı Tarihi: BİROL COŞKUN 16 Eyl 15:38, Kitabı okudu, 10 günde, Beğendi, 10/10 puan Henüz kitabın üçte birini okumama rağmen, kurtuluş destanımızın belkide en özel safhası olan ve her şeyin başlangıcı, planlanma bölümü olan 19 mayıs öncesine ışık tutan bu çok özel eseri biran önce yorumlamak ve 1000 KİTAP okurlarına tavsiye etmek istedim. Birinci dünya savaşından yenik çıkmış, imzaladığı Mondros ateşkes antlaşması ile işgal ülkelerine yurdun her sathını altın tepside sunmuş bir İmparatorluğun; İşgali, boyunduruğu, mandayı, himayeyi asla kabul etmeyen, bu uğurda ölümü göze almış evlatlarının, beş yıl süreyle işgal altında kalacak İstanbul'da ki "altı ayını" anlatan, titiz bir çalışmayla bu sürece dair onlarca kaynaktan yararlanarak hazırlanmış muhteşem bir çalışma. Murat ÇALIK 15 Eki 2015, Kitabı okudu, 8 günde, 7/10 puan Mustafa Kemal'in Kasım 1918'de geldiği işgal altındaki İstanbul'da, Mayıs 1919'da Samsun'a çıkana kadarki yaptıklarını, siyasi çalışmalarını, propaganda faaliyetlerini anlatan belki de piyasadaki tek kitap. İstiklâl Savaşı'nın "hazırlık çalışması" olan bu 6 ay'ı incelemeden sonuca nasıl ulaşıldığı konusu eksik kalacaktır. BİROL COŞKUN 13 Eyl 22:26, Kitabı okudu, İnceledi, Beğendi, 10/10 puan Tarih kitapları ciddidir. Ne de olsa yüzleri asıktır; güleç değildirler. Belgelere dayanıyorsa dipnot zorunludur. Ama dipnotlu kitap okumak zordur, zahmetlidir.Samsun'dan Önce Bilinmeyen 6 Ay, Alev Coşkun (Sayfa 7) BİROL COŞKUN 20 Eyl 20:35, Kitabı okudu, İnceledi, Beğendi, 10/10 puan "İhtilaller kendi çocuklarını yer."Samsun'dan Önce Bilinmeyen 6 Ay, Alev Coşkun (Sayfa 300) BİROL COŞKUN 14 Eyl 14:52, Kitabı okudu, İnceledi, Beğendi, 10/10 puan "Ben her ne durum ve konumda bulunursam bulunayım doğru olduğuna inandığım ve gerekenlere söylemeyi ve ulaştırmayı memleketin esenliği gereği kabul ettiğim görüşlerime uymaktan kendimi alıkoyma gücünde değilim." Mustafa Kemal AtatürkSamsun'dan Önce Bilinmeyen 6 Ay, Alev Coşkun (Sayfa 35) BİROL COŞKUN 17 Eyl 17:15, Kitabı okudu, İnceledi, Beğendi, 10/10 puan Sorularımı bitirip veda etmek üzere ayağa kalktığımda dedi ki: -"Nasıl olur Paşa’m?" diye yerimden fırladım. Paşa sakindi: O günlerde, o şartlar içinde İstiklal Mücadelesi’ne atılıp Türkiye’yi kurtarmaktan söz edenlere karşı herkes benim gibi düşünürdü. O günlerde böyle düşünen tek adam oydu; tek adam!Samsun'dan Önce Bilinmeyen 6 Ay, Alev Coşkun BİROL COŞKUN 14 Eyl 15:13, Kitabı okudu, İnceledi, Beğendi, 10/10 puan Çanakkale’de yenilerek yüz geri edilen bu donanma işte şimdi, hiçbir engelle karşılaşmadan İstanbul’a gelip demirlemişti. Düşman gemileri arasından boynu bükük geçen 37 yaşındaki genç Mustafa Kemal’in ruhunda yaşadığı fırtınalar… İşte, boynu bükük Mustafa Kemal’in bu acı tablo karşısında dışavuran duygularını yansıtan üç kelime… Geldikleri gibi giderler!Samsun'dan Önce Bilinmeyen 6 Ay, Alev Coşkun BİROL COŞKUN 14 Eyl 15:04, Kitabı okudu, İnceledi, Beğendi, 10/10 puan Ulusal bağımsızlık savaşımız genellikle, 19 Mayıs 1919 tarihinde başlatılır. Oysa Prof.Dr. Stanford J.Shaw “Osmanlı İmparatorluğu ve Modern Türkiye” adlı iki ciltlik ve daha sonra yayımlanan İngilizce “From Empire to Republic” adlı 5 ciltlik eserinde, “Türk Bağımsızlık Savaşı”nın başlangıç tarihini Kasım 1918 olarak gösterir. Mustafa Kemal’in Mondros Ateşkesi’nden hemen sonra İstanbul hükümeti ile tartışma açması, Mondros Ateşkesi’nin koşullarına karşı çıkması, İskenderun limanına çıkacak olan İngiliz güçlerine engel olmak için silahla karşılık verilmesini emretmesi ve sonunda Ali Fuat Paşa ile görüşüp, ileriye dönük direniş örgütü kuruluşunun ilk önlemleri alması, “Türk Bağımsızlık Savaşı”nın tohumlarının atıldığını gösteriyordu.Samsun'dan Önce Bilinmeyen 6 Ay, Alev Coşkun BİROL COŞKUN 22 Eyl 19:47, Kitabı okudu, İnceledi, Beğendi, 10/10 puan General Milne’nin Mustafa Kemal’in acilen İstanbul’a dönmesini istemesinden bir gün sonra (7 Haziran 1919) Samsun yoluyla İstanbul’a gönderilmekte olan 10.000 tüfek sürgü kolu ile 12 top kamasına Mustafa Kemal el koydu. Havza’daki silâh deposundaki silahları da halka dağıttı ve evlere taşıttı.Samsun'dan Önce Bilinmeyen 6 Ay, Alev Coşkun BİROL COŞKUN 14 Eyl 14:28, Kitabı okudu, İnceledi, Beğendi, 10/10 puan "İstanbul'un ufuklarından yükselen şeyler, yalnız düşman sesleri, düşman hareketleri, düşman bayrak ve süngüleriydi."Samsun'dan Önce Bilinmeyen 6 Ay, Alev Coşkun (Sayfa 24) BİROL COŞKUN 16 Eyl 18:50, Kitabı okudu, İnceledi, Beğendi, 10/10 puan Mustafa Kemal, İnönü’ye, “Hiçbir sıfat ve yetki sahibi olmaksızın Anadolu’ya geçmek ve orada milleti uyandırarak kurtuluş çareleri aramak için en uygun bölge ve beni o bölgeye götürecek en kolay yol hangisi olabilir?” sorusunu sordu.Samsun'dan Önce Bilinmeyen 6 Ay, Alev Coşkun BİROL COŞKUN 16 Eyl 19:02, Kitabı okudu, İnceledi, Beğendi, 10/10 puan “İngilizlerin, Mustafa Kemal’i tutuklayıp, Malta adasına götürecekleri duyulunca, onun arkadaşlarından birisi Kont Sforza’ya gelir ve herhangi bir tehlike durumunda Mustafa Kemal’in İtalya Büyükelçiliği’ne sığınıp sığınamayacağını sorar. Kont Sforza’nın cevabı ‘memnuniyetle evet’tir. Böylesi bir durumda bir skandalla karşılaşmamak için İngilizler Mustafa Kemal’i tutuklatmaktan vazgeçerler. İtalyanlar aslında Ege bölgesini kendileri istiyordu. Yunanlılara zorluk çıkarılması için de bir taşeron arıyorlardı. Mustafa Kemal gibi karakteri bağımsızlık olan bir lider de böylesi bir taşeronluğu kabul edemezdi.Samsun'dan Önce Bilinmeyen 6 Ay, Alev Coşkun
allenai/c4/00309/43655
2016-10-25T17:22:00
http://1000kitap.com/kitap/samsundan-once-bilinmeyen-6-ay--10810
allenai/c4
s3://tokenize-bucket20241130064257132900000001 /tokenize-dir-1024/data_input/output/00309.jsonl.gz
Bakan Ömer Çelik Agos\'ta Türklüğe kin kustu İstanbul 10° Bakan Ömer Çelik Agos\'ta Türklüğe kin kustu KÜLTÜR ve Turizm Bakanı Ömer Çelik, Türklük kavramı ile ilgili değerlendirmelerde bulundu. Devlet kurulurken, tek tipleştirici bir devletkurulmak istendiğini savunan Bakan Çelik, “Bu yapı içinde de hiçbir ihtilaflı alankalmasın istendi. Türklerin bile hafızalarındakarşılığı olmayan bir Türkçülük ve milliyetçiliküretildi” dedi. Agos Gazetesi’ne röportaj veren BakanÇelik, geçen ay azınlıklara yaptığı “dönün” çağrısı ile ilgili olarak detaylı açıklamalardabulundu. Bakan Çelik, “Geçmişin acılarınıtaşıyan bu insanlar güvence ve somut adımbekliyor. Bu konuda hükümetin bir programıvar mı?” sorusu sonrasında şöyle konuştu: KARŞILIĞI OLMAYAN TÜRKÇÜLÜK “Devlet kurulurken, ulus devlet mantığı içinde, tek tipleştirici bir devlet kurulmak istendi. Bu yapı içinde de hiçbir ihtilaflı alankalmasın istendi. Türklerin bile hafızalarındakarşılığı olmayan bir Türkçülük ve milliyetçiliküretildi. Ve bunun somut siyasiuygulamaları oldu. Batı’da ulus devletmodernleşmenin sonucunda, muazzam bir sosyolojik değişim sonucunda oluştu. Bizde ise ulus devlet, bir ‘devlet ulus’ olarakoluştu. Yani, devlet kendisine yönetecek bir ulus oluşturmak istedi. Tek parti döneminde bu tek tipçi anlayış her kesim için travmalar yarattı. ESKİ TÜRKİYE MENTALİTESİ MARJİNALLEŞTİ Çağrı yaptıklarımıza şunu dedik: ‘Unutmayın ki, sizin yaşadığınız acıların yakın zamanlardabenzerini yaşamış bir kadro yönetiyor Türkiye’yi. Birtakım darbe teşebbüsleri eğer başarıyaulaşsaydı, bugün pek çoğumuz belki hayatta olmayacaktık. Bu kadronun bunu söylüyorolması başlı başına bir güvencedir zaten.’ Bugün eski Türkiye mantalitesi büyük ölçüde marjinalleşmiş durumda ve bu bize eski zenginliğimizi üretme şansı veriyor. Bunları, bizTürklerin zihniyet dünyasında olmayan sentetik bir Türkçülük adına devletin içinde birtakım kesimler yaptı. Ki bunu yapanlar, Türklüğe ve Anadolu’ya aidiyeti de sorunlu kimselerdi. Bunun sebebi de, devlet içindeki bir çeteleşmeyi, bir iktidar oluşumunu sürekli kılmaktı. Üretilen travmayla devlet içindeki çeteleşme birbirini besledi. TÜRKLERDE ETNİK İSİM KULLANILMADI Türkiye’de, bu tip bir özgürlükçü tavır, başka partilerden, özellikle sosyal demokratpartilerden beklenirken, bizde muhafazakârlardan geliyor. Çünkü Anadolu’daki tarihsel akış,daima kozmopolitti. Türklerde, Göktürkler hariç hiçbir devlette etnik isim kullanılmadı. Türkkültürü sadece Türk etnisitesine ait bir kültür olarak ortaya çıkmadı, çoğulculuğu kuşatan birkültür olarak ortaya çıktı. Türkler, Türk milleti kavramını hiçbir zaman etnik veya ırkçı anlayışlakullanmadılar. Aksine, toplumu tek tipleştirmeye çalışan oligarşik oluşumlar bunu ırkçılığa veya etnik radikalizme dönüştürdüler. TÜRKLÜK ADINA IRKÇILIK ÜRETİLDİ Geçmişte, Türklerin tarihi Ermenilerden, Ermenilerin tarihi Türklerden bağımsız yazılamazken, Türklük adına ırkçılık üretenler, Türk kimliğinin çoğulcu yapısını ortadan kaldırarak, kimliği reaksiyoner bir kimlik haline getirmeye çalıştılar. Bunun içerisine de, Ermeni kimliğini ve diğer bazı kimlikleri öteki kimlik olarak koydular. Buna reaksiyon olarak da Anti-Türk bazı kimliklerdoğdu. Burada, halklar arasında bir kavga yoktu; siyasi elitlerin kendi aralarındaki kavgalarının aşağıdaki izdüşümüydü.”
allenai/c4/00321/4157
2017-02-22T22:09:27
http://www.gazete2023.com/gundem/bakan-omer-celik-agosta-turkluge-kin-kustu-h285.html
allenai/c4
s3://tokenize-bucket20241130064257132900000001 /tokenize-dir-1024/data_input/output/00321.jsonl.gz
Robert Boyle Kimdir? / Filozoflar / Felsefe.Gen.TR 25 Ocak 1627'de İrlanda'da, Lismore'da doğmuştur. Robert Boyle'un henüz altı aylıkken konuşmaya başladığı ve bir buçuk yaşını doldurduğunda da okumayı ve yazmayı öğrendiği rivayet edilmektedir. Ardından çocukluk yıllarında ana dili olan İngilizcenin yanında Latince, Yunanca ve Fransızca öğrenen Boyle, eğitim hayatında da her daim yükselen bir yıldız olarak okuduğu okulların gözde öğrencisi olmuştur. Üniversitede kimya eğitimi almış ve alanında dünyanın önde gelen isimlerinden birisi olarak adını tarihe yazdırmıştır. Robert Boyle, yaşadığı dönemde kimya bilimini o dönemde girdiği çıkmazdan kurtaran bilim insanı olarak bilinmektedir. Gaz basıncının hacimle olan ilişkisini ortaya koyarak vakum altında sesin değil elektrik kuvvetlerinin iletildiğini keşfetmiştir. Boyle, elementler, bileşikler ve karışımları tanımlayan bilim insanıdır ve yeni bir “kimyasal analiz” kavramı geliştirmiştir. Gaz kanunlarının ilki olan Boyle Yasası'nı bulmuştur. Kendisinin bulduğu yasadan sonra ikinci gaz yasasının bulunması kendisinden yüz yıldan daha fazla süre sonra, 1787'de gerçekleşmiştir. Bunların yanında parçacık hareketinin ısıyla da ilişkili olduğunu ortaya koymuştur. - Robert Boyle'un bilime ve kimyaya katkıları nelerdir?
allenai/c4/00322/78578
2019-03-26T22:13:10
http://www.felsefe.gen.tr/filozoflar/robert-boyle-kimdir.asp
allenai/c4
s3://tokenize-bucket20241130064257132900000001 /tokenize-dir-1024/data_input/output/00322.jsonl.gz
DNA Translasyonu - Genetik BIYOLOGLARDERS NOTLARIGenetikDNA Translasyonu Proteinlerin sentezinde veya üretiminde 'haberci Ribonükleik Asit' veya mRNA'yı çözme işlemi yapılır. Bu süreçteki ilk adımdır ve çeviri olarak bilinir. Translasyonda dekode edilen mRNA lar, transkripsiyon olarak bilinen bir işlemden elde edilir. Çeviri işlemi, hücre sitoplazmasında, özellikle de hücre organelinin, ribozomun bulunduğu yerde gerçekleşir. Çeviri, mRNA'yı kod çözme sonucunda polipeptitler üretir.- EtkinleştirmeÇevirim süreci aslında bir adım değil, işlemin başlangıç noktası olan 'aktivasyon' ile başlar. Aktivasyon sırasında, amino asitler 'transfer RNA' ile kovalent bağlar oluştururlar.- BaşlatmaÇevirme işleminin bir sonraki adımı 'başlatma'. İnisiyasyonda önemli rol oynayan unsurlar şunlardır.Başlama sürecinde yer alan ribozomların iki alt birimi vardır.Haberci RNA (mRNA).Aminoasil transfer RNA (tRNA)Guanozin-5'-trifosfat (GTP) çeviri işlemi için enerji sağlar.Başlatma faktörleri (IF), başlatma sürecine katılan bileşenleri bir araya getirir.Nükleotidler - DNA ve RNA ipliklerden oluşur. Bir ipin bir ucu "3 'ucu" olarak bilinirken diğeri "5' ucu" olarak bilinir. Başlama sürecinde, ribozomlardan küçük bir alt birim haberci RNA'nın 5 'ucuna bağlanır. Bağlama sürecinde 'Başlatma Faktörleri' olarak bilinen özel proteinler yardımcı olur. 'EIF3' veya ökaryotik başlatma faktörü, küçük ribozom ünitesini mRNA'ya bağlamaya yardımcı olur. Ribozom ile birlikte, transfer RNA (tRNA) da mRNA'ya bağlanır. TRNA mRNA'ya bağlandığında, amino asitleri kendisi ile birlikte taşır.mRNA, 'kodon' olarak adlandırılan üç nükleotidden oluşur. Nükleik asitler (DNA'lar ve RNA'lar) üzerinde bulunan kodonlar, proteinlerde bulunan amino asitlere karşılık gelir. Her kodon için, tRNA'nın ucuna eklenmiş bir dizi nükleik asit vardır. Bunlara "antikodon" denir.tRNA başlangıç kodonu için mRNA yı aramaya başlar. mRNA'da bulunan başlangıç kodonu çoğunlukla 'AUG' (Adenine, Uracil, Guanine) 'dir. Ökaryotik organizmaların hücrelerinde başlangıç kodonu için ilgili amino asit metiyonindir. Translasyonun aktivasyon aşaması sırasında metiyonin ile kovalent bir bağ oluşturan tRNA 'ribozomal kompleks' adı verilen kompleks yapının bir parçası haline gelir. Protein sentezi metionin ile başlar. Bir ökaryotik Başlama Faktörü 2 (eIF2) tRNA'yı ribozomun küçük bir alt-birimi'ne getirir. Bu, GTP'nin hidrolizini gerçekleştirir. Ayrıca komple bir ribozomun oluşumuna ve ardından küçük ve büyük alt birimlerinin ayrışmasına yol açar. Bu, başlatma evresini sona erdirir ve uzatma evresi bundan sonra başlar.- UzamaPolipeptit zincirinin uzaması tRNA'nın ribozomun 'P' bölgesine girmesiyle başlar. Ribozomun 'A' bölgesi artık aminoasil-tRNA'yı almak için hazır. Uzama fazında, protein zincirinin uzaması için üç adımdan oluşan bir döngü takip edilir.Aminoasil ribozoma doğru yerleştirilir.Peptid bağının oluşumu.Her peptit bağ oluşumundan sonra, mRNA bir kodon ile kayar.- SonlandırmaÇeviri işleminin son aşamasıdır. Sonlandırma kodonu herhangi biri ribozomun 'A' bölgesine girerse, çeviri işlemi durdurulur. Bu, tRNA'nın bu kodonları tanımaması nedeniyle olur. Bu kodonlar bunun yerine 'serbest bırakma faktörleri "tarafından tanınır ve hidroliz adı verilen bir reaksiyonu tetikler. Tüm bu işlemin sonucu olarak oluşan protein ribozomdan salınır ve çeviri işlemi sona erer.Prokaryotik hücrelerde saniyede 18 amino asit üretilirken bakterilerde 1000 amino asit üretilir. Protein sentezi, canlı varlıkların hücrelerinin ribozomlarında gerçekleşen hayati bir süreçtir ve Translasyonun önemli bir parçasıdır. dna translasyonu -->
allenai/c4/00330/11841
2017-03-23T14:19:55
http://biyologlar.com/dna-translasyonu
allenai/c4
s3://tokenize-bucket20241130064257132900000001 /tokenize-dir-1024/data_input/output/00330.jsonl.gz
Kadınlar Nevin’e bakıyor, Yargıtay’a değil / Gülfer AKKAYA - Gazeteler, Haber Manşet, Son dakika Gelişmeleri 1 Haziran 2019 Okunma : 127 views Yorum Yap Nevin Yıldırım yıllarca sistematik şekilde tecavüze uğradı. Bunu yaşadığı köy, çevresindeki herkes biliyordu. Ama o herkes de kadınlara tecavüz edilmesini normal gördüğünden kimse olan bitene ses çıkarmıyordu. Zaten ülkenin köyleri toplu tecavüz merkezi gibi. Basına sık sık yansıyan böyle ne çok olay okuduğunuzu anımsıyorsunuzdur. Hiç! Hiçbir şey olmazdı. Nevin’in tecavüzcüyü öldürmesi ve başını köy kahvesinin önüne atarak “Namusumu temizledim” demesi bu saldırılara açık olma durumunu ortadan kaldırıp dedikoduları sonlandırma maksatlıdır. Kendini korumak içindir. Zaten haberi okur okumaz bunu anlamayan kadın sanırım yoktur. Yıllarca devam ettirilen bu sistematik erkeklik ağından çıkabilmek için yapayalnız kalan bir kadının direnişi elbette karşılık bulacaktı. Yargıtay adaletin değil, erkeklerin sesi oldu, bu davada açıkça taraf oldu. Verdiği kararın bu nedenle kadınlar nezdinde hiçbir hükmü yoktur. Bu karar kimi erkekler dâhil, toplumda çok geniş kesimlerce adil bulunmadı, insanların adalet ve vicdan duygularını karşılamadı. Aksine bir kez daha ve çok derinden adalete olan güveni sarstı. Yargıtay böyle yaparak Nevin Yıldırım’ı ya da onun kişiliğinde kadınları değil, kendisini cezalandırdı. Yasaları bilenler de, cinsiyetçi toplumun yasaları içinde yaşayan biz kadınlar da, erkekler de bunu böyle olduğunun farkındayız. Herkes tüm çıplaklığı ile görüyor olup biteni. Yapılan devasa hukuksuzluğu. Haksızlığı. Yasaların, direnen kadınlardan nasıl öç aldığını herkes görüyor. Aslına bakarsanız bugüne dek söylediğimiz gibi kadınlar Nevin Yıldırım’ın sesi olmuyor. Aksine Nevin Yıldırım kadınların sesi oldu. Ahlakçı, cinsiyetçi, muhafazakâr bir toplumda Nevin Yıldırım bir kadından en beklenilmeyen şeyi yaptı. Direndi. Erkekliği kesik bir baş şeklinde onun öznesi olan erkeklerin önüne fırlattı. Direnişini en son ana dek sahiplendi. Ülkedeki herhangi bir sıradan kadın olarak yaptı bunları. Onun yaptıkları feministlerin on yıllardır dillendirdikleriydi. Oysa mevcut hukuk erkekleri tüm suçlarına rağmen korumakla, kollamakla yükümlü. Kamuoyunun ve kadınların takip ettiği bazı davaları saymazsak bugüne dek genel olarak böyle işledi hukuk. Erkekler için kepçeyle “adalet” dağıtmakla yükümlü cinsiyetçi yargının, üstelik Nevin Yıldırım’ın davası gibi kadınlar için sembol bir davada adil karar vermesi imkânsızdı. Nevin Yıldırım davası bundan sonra Anayasa mahkemesinde görülecek. Bu dava kadınlar için Nevin Yıldırım davası değildir. Bu dava bizzat tek tek her kadının ve toplu olarak hepimizin davasıdır. Nevin değil, biz, hepimiz yargılanıyoruz ve aslında Nevin’e verilen bu haksız ceza bu davanın Nevin’i de şahsını aşan böyle bir yanın olması ile ilgili. #Feminizm#gazeteler#Gazetelink Medya#Gülfer Akkaya#haberler#kadın cinayetleri#kesik baş cinayeti#köşe yazıları#nevin yıldırım#tecavüzcüsünü öldürdü#yazarlar
allenai/c4/00331/1426
2020-01-18T21:14:26
https://www.gazetelink.com/kadinlar-nevine-bakiyor-yargitaya-degil-gulfer-akkaya/
allenai/c4
s3://tokenize-bucket20241130064257132900000001 /tokenize-dir-1024/data_input/output/00331.jsonl.gz
GÖNÜLLÜ B0MBACI ALİ ÇAVUŞ - Adana UlusAdana Ulus Bu haber 21 Mart 2019 - 10:33 'de eklendi ve kez görüntülendi. Ali Reşat… Henüz 14 yaşında. Namı bombacı Ali Çavuş. Babası Ali Bey Makedonya alayında; Balkan dağlarında eşkıya avıyla görevli bir yüzbaşıydı. Kumanova’da düşman kurşunuyla şehit düştü. Ali Reşat tarihimizin son büyük dramı Balkan Savaşı’nda bir Sırp çetesinin saldırısında annesini ve kardeşlerini de yitirdi. Hayatta tek başınaydı. Sığınabileceği tek yer, baba ocağı askeriyeydi. Babası ve bütün ailesi şehit düşen Ali Reşat askeriyede el üstünde tutuldu. Askeriye bir aile sıcaklığıydı Ali Reşat için. Ali Reşat’ın barındığı birlik 1915’de Çanakkale’de görevlendirildi. Ali çocuktu ama kendini asker sayıyordu. Ayrıcalık istemiyordu. Düşman hatlarına sızıp gözcülük yaptı. Her görev dönüşünde İngiliz Ordusu’ndan silâh ya da teçhizat getirdi. Hücumlarda hep en öndeydi. Ağabeylerine cesaret veriyordu. Gece keşiflerinde düşman siperlerine hayalet gibi sızıyor, el bombasıyla düşman cephaneliklerini imha ediyordu. İki kez ağır şekilde yaralandı: Bacakları kalbura döndü, sol akciğeri parçalandı. Ama hemen kendini toparladı. İyileşme sürecinde bile askeri kampta kaldı. Birliğini yalnız bırakmak istemiyordu. İyileştikten sonra çıktığı ilk keşif görevinden Browning marka tabanca ve İngiliz dürbünüyle döndü. Ölümle dalga geçen cesareti, liderlik özelliği ve başarılı sicili, İstanbul’daki Harbiye Nezaretini ve Osmanlı Orduları Başkomutan Vekili Enver Paşa’nın da kulağına ulaştı. Paşa bir cephe teftişinde Ali’yi çavuş rütbesiyle ödüllendirdi. Ne yazık ki, Ali’nin akıbeti hakkında bir bilgimiz yok. 2007 yılında Genel Kurmay Başkanlığı Alinin fotoğrafını yayınladı. Aksiyon dergisi de fotoğrafı haber yaptı. Haberin kaynağı, Almanya’da yayınlanan BerlinerIllüstrirteZeitung isimli haftalık derginin 22 Ağustos 1915 tarihli sayısı idi. Dergi Türk ordusunun bu en genç savaşçısıyla röportaj yapmış ve Ali’nin kahramanlıklarını da uzun uzun anlatmıştı. VE BİZ DE BÖYLECE.. • BU ÇOCUK KAHRAMANIMIZIN HİKAYESİNİ YÜZ YIL SONRA ÖĞRENEBİLDİK. • BUGÜNÜMÜZÜ BORÇLU OLDUĞUMUZ DAHA KAÇ KAHRAMANIMIZ TARİHİN KARANLIK BELLEĞİNDE SESSİZCE YATIYOR. SEVGİSİZ ‘DEVRİM’ OLMAZ
allenai/c4/00311/20327
2019-04-22T16:55:24
http://www.adanaulus.com/gonullu-b0mbaci-ali-cavus/
allenai/c4
s3://tokenize-bucket20241130064257132900000001 /tokenize-dir-1024/data_input/output/00311.jsonl.gz
Mustafa ÖZBEY - Padişahlar Neden Hacca Gitmezlerdi ? - Padişahlar Neden Hacca Gitmezlerdi ? ünümüzde pek çok insanın merak ettiği bu konuya değinmek isterim. Zira Osmanlıyı sevmeyenler veya birtakım çıkar peşinde olan kimseler bu meseleyi kullanarak Osmanlıya ağır iftiralar atmaktadır. Bu işin aslı nedir? Gerçekten Padişahlar Hacca gitmemiş midir? Gimediyse Neden? Aklınız da bu gibi sorular oluşmuş olabilir. Bu soruları gidermeye başlayalım.. Öncelikle Osmanlıya hilafet 1517 yılında Ridaniye Harbi ile geçmiştir. Bu savaş sonrası Memlüklüler yıkılmış ve halifelik Osmanlıya geçmiştir. İlk Osmanlı halifesi ise “ Bayezid oğlu Selim Handır ”namı değer Yavuz Sultan Selimdir. Yavuz Sultan Selimden itibaren kutsal topraklara hizmet artmıştır. Tabiî ki hilafeten öncede kutsal topraklara hizmet edilmiştir. Buna en basitinden örnek verecek olur isek Portekiz donanması Babül Mendep’ten kuzeye doğru çıkarak Haremeyn bölgesini tehdit etmeye başlayınca Osmanlı donanması kutsal toprakları koruyamayan Memlüklerin’den onay alarak Memlüklü kara sularında Portekiz donanmasıyla çarpışmış ardından, Portekiz donanması geri çekimleştir. Bir başka örnek Surre Alaylarıdır. Ridaniye savaşında yenilen Memlüklü sultanı Tolunbay Mısırda yenilgiyi kabul ederek Yavuz Sultan Selime bağlılığını bildirmiştir. Bunun üzerine padişah Tolunbayı Mısır beylerbeyi yapmayı dahi düşünmüş ,lakin padişah üst kadrosundaki sadrazam ve vezirler Tolunbay’ın çabuk kandırıla bilineceğini olası bir Tolunbay’ın Mısır beylerbeyliği verilmesi durumunda bağımsızlık ilan edip Osmanlıyı zor günlere sürükleyeceğini ve Ridaniye savaşının boşuna yapılmış olacağını belirtmişti. Padişah bunu göz önünde bulundurmuş ve belli bir süre Tolunbay ‘ın kimlerle görüştüğünü padişaha rapor edilmiştir. Tolunbay’ın gizli görüşmeler yapıp Aliyeyi Osman(Osmanlı Devleti) aleyhine hareket etme teşebbüsü sergiledi için idam edilmiştir.Yavuz Sultan Selim yaklaşık 9 ay Mısır da durmasının başlıca sebebi şudur. Olası bir isyan durumunda hemen olayın bastırılması ve bölgede ki hâkimiyetin düzgün bir şekilde sağlanması kontrol etmek olduğu kanısına varılmıştır. Peki, 9 aylık bu sürede neden hacca veyahut umreye gitmedi diye soracak olur iseniz. Eğer ki padişah daha kontrolü sağlanmamış bir bölgeye gittiğinde ”hem Haremeyn’de hem de Mısır’da” isyan çıkabilirdi. Diyelim ki bu isyanları bastırmak için devasa bir ordu ile gitse bu seferde ordu içerisinde malum bir isyan çıkabilirdi. Varsayalım ki küçük bir ordu birliği ile Haremeyne(Mekke_Medine’ye)haç ve umreye ziyaretine gitse. Bunu duyan Safevî hükümdarı Şah İsmail padişaha pusu kurarak ortadan kaldırmak isteyebilirdi. Tarihte hiçbir Osmanlı padişahı saltanat yıllarında hacca gitmemiştir. Cem Sultan şehzadelik yıllarında hacca gitmiştir. Genç Osman hacca gitmeye çalışmış lakin muvaffak olamamıştır. Zamanın uleması onu bu gerçeklerden vazgeçirmeye çalışmıştır. Genç padişah buna rağmen onları dinlemeyip hacca gitmeyi teşebbüsüne devam ettirdi. Neticede başına gelen felaketler çok ibretliktir. Bu yolda önce tahtını, sonra canını kaybetti. Saltanat kaldırıldıktan sonra Sultan 6.Mehmet Vahdettin Hicaz Kralı’nın daveti üzerine kutsal topraklara gitmiştir. Lakin kutsal topraklarda hastalandığı için haç vazifesini yerine getirememiştir. Şu algıda tamamen yanlıştır. Osmanlı padişahları kutsal topraklara ziyaretleri ve haccı hiç umursamamıştır. Tekrar ediyorum yanlıştır çünkü padişahlar devlet işiyle ilgileniyorlardı vakti maalesef yoktu. Lakin kızlarını, eşlerini yolluyorlardı. Yani haccı umursamayan bir padişah kızını eşini neden yollar ki… Mehmet Vahdettin (6) O dönemlerde İstanbul’dan, Medine’ye yaklaşık 7 ay hatta bazen 8 buçuk ayı bile bulabiliyordu. Padişahların kılıç kuşandıkları Eyüp sultan, Osmanlı padişahları için bir manevi kutsal toprakların elçilik binası gibiydi. Ve bu kutsal elçiliklerde kılıç kuşanır ve dua ederlerdi. Ümit ederim ki kafalarda ki soru işaretini bir nevi olsun aydınlatmış isem ne mutlu bana.. Osmanlı Padişahları Yavuz Selim’den itibaren bütün Müslüman alemin Halefisi olmuş yani yöneticisi konumuna gelmiştir. Elbette bu tarihten itibaren önceki padişahlara nazaran hemen hacca gitmesi gerektiğini düşünebilirsiniz. Haklısınız da.. Peki o dönemin şartlarını hiç düşündünüz mü? Mesela Payitaht’tan Mekke Medineye 7-8 ay gibi ortalama ile gidildiğini.. Böyle bir durumda tahtın tehlikeye girebileceği veya Osmanlı devletinin savaş halinde olduğu devletlerce saldırıya uğrayabileceğini… Pekala Osmanlı’nın ilk devrinden ulaşım sıkıntısı çekildi. Buharlı makinelerin gelmesi ile mesafeler kısaldı o zaman neden gidilmedi? Filhakika yurt dışına geziye çıkan padişahlar olmuştur. Yurt dışına çıkıyorsa Mekke medine de gitmesi gerekir denilebilir. Burada haklısınız.. Lakin Osmanlı devleti yıkılma sürecine girdiğini de o devirde unutmamak ona göre akıl yürütmek gerekir.. UYARI: Osmanlı Padişahları hacca gitmez diye yaftalama yapanlara şunu belirtmek isterim ki diğer Müslüman devletler de o zamanın şartlarına bağlı olarak hiçbirisi de hacca gidememişti.. Ahmet Şimşirligil/Sorularla Osmanlıyı Anlamak/Timaş yayınevi/Nisan 2016/sayfa:187 Ahmet Şimşirligil/Kayı 3,Kayı 4 Kitabı Talha Uğurluel,Cansu Canan Özgen/ Osmanlının Şifreleri Ahmet Şimşirligil/Sorularla Osmanlıyı Anlamak Yazar : Berat ÜNAL
allenai/c4/00331/1074
2017-11-23T12:44:14
http://www.pressturk.com/yazarlar/mustafa-ozbey/padisahlar-neden-hacca-gitmezlerdi/843/
allenai/c4
s3://tokenize-bucket20241130064257132900000001 /tokenize-dir-1024/data_input/output/00331.jsonl.gz
Üç Said birbirine nasıl karıştırılıyor? « NUR SANATI « Said Nursi hakkında bunları biliyor muydunuz? Bediüzzaman Said Nursi’nin Büyük Doğu Sevgisi » Üç Said birbirine nasıl karıştırılıyor? Said Nursi, Şeyh Said ve Said Molla’nın fikirleri ve yaşantıları birbirine karıştıralacak kadar yakın mı? Bu üç Said’in birbirine sık sık karıştırılması cehalet mi, kasıt mı? “Halbuki Said Nursi ve başlattığı hareket hakkında bir şeyler bilmek, bugünü ve geleceği anlamak için mutlaka gerekli.” Bu ifadeler Prof. Mümtaz’er Türköne’nin Zaman gazetesinin 23.11.2007 tarihli nüshasında yayınlanan “Bediüzzaman Said Nursi” başlıklı yazısında yer almakta. Prof. Türköne’nin üzerine basarak ifade ettiği “cehalet,” Bediüzzaman Said Nursi’ye bilgisizce ve bilinçsizce muhalefet etmenin ilginç ve ibret verici örneğini ortaya koyuyor. Tabii işin içinde kolaycılık ve “el çabukluğu marifet” anlayışı da var. Böyle bir yaklaşım ise, yine Prof. Türköne’nin de yazısında konu ettiği uluslararası bir sempozyuma, “dünyanın değişik yerlerinden, ağırlıklı olarak Batı dünyasından bilim adamları”nın bir araya geldiği, “ciddi ve önemli konuların” konuşulduğu akademik bir organizasyona karşı kolaylıkla sergilenebiliyor. Üstelik aynı dönemlerde yaşayıp, ülke olarak yaşanan hadiselere birbirine taban tabana zıt tavır ve yaklaşım sergileyen iki isim Bediüzzaman Said Nursi’yi ve Şeyh Said’i aynı kefeye koyarak. Daha da ötesi onları aynı kişiymiş gibi görerek ve göstererek. Aynı yaklaşım ve art niyetin bir diğer örneğine TBMM çatısı altında da şahit olundu. 18-20 Kasım 2007 tarihlerinde İstanbul Kongre ve Gösteri Merkezi’nde gerçekleştirilen “Adalet: Risale-i Nur’a Göre Daha İyi Bir Dünyanın İnşasında Adaletin Yeri ve Rolü” başlıklı uluslararası sempozyumun sponsorları arasında Türk Hava Yolları (THY) da bulunuyordu. CHP milletvekili Kemal Anadol, Meclis TBMM Başkanlığı’na bir önerge sunmuş, bu önergesinde “Atatürk önderliğinde kurulan THY’nin, 1925’teki Şeyh Said isyanı nedeniyle hakkında soruşturma açılan ve sürgün edilen Said-i Nursi’nin kurucusu olduğu dini cemaatin öğretilerini konu alan toplantıya sponsor olması sizce doğru mudur?” sorusunu yöneltmişti. Bu ifadelerde üç ismin, Atatürk, Şeyh Said ve Said Nursi’nin gayet bilinçli ve özellikle tercih edildiği açıkça görülmekte. Hele Said Nursi’nin böyle bir olayda yer almadığı, hatta engellemek için elinden gelen gayreti sarfettiğinin bilincinde olduğu da kendisini göstermekte. Bu yüzden de böyle bir hareketin mazlumları arasında yer aldığını söylemek yerine, hakkında soruşturma açıldığı ve sürgün edildiği sinsice dile getirilmekte. Aynı programla ilgili sergilenen bilinçli bilgisizlik zincirinin bir başka halkasına daha değinelim. CHP’li Anadol’un soru önergesini 22 Kasım 2007 tarihli nüshasında “THY’den cemate sponsor olur mu?” başlığıyla veren Milliyet gazetesi, okurlarını Bediüzzaman’la ilgili bilgilendirme maksadıyla şu kısa tanıtım yazısını sunmayı ihmal etmemişti: “Said-i Nursi, Büyük Larousse Sözlük ve Ansiklopedisi’nde ‘Yapıtlarıyla çağdaş uygarlığın, laikliğin karşısında yer aldı’ diye tanıtılıyor. Atatürk’e deccal diye saldıran Said-i Nursi, radyo, otomobil, elektrik gibi buluşları cin ve meleklerle açıkladı.” Tezat içinde tezat, kasıt içinde kasıt, art niyet içinde art niyet dolu ifadeler, yaklaşımlar ve iftiralar… Sanki Bediüzzaman, 13 Şubat 1925’te patlak veren ve adını Palulu Şeyh Said’den alan Şeyh Said Hadisesi öncesi ve sonrasında olaya kesinlikle katılmadığını söylememiş gibi. Sanki çevresindeki insanlara da katılmamaları yönünde ısrarlı telkinlerde bulunmamış gibi. Sanki o hararetli dönemde görüşlerini dikkate alan binlerce kişinin hayatının kurtulmasına vesile olmamış gibi. Sanki haksız ve mesnetsiz bir şekilde yerinden yurdundan alınıp ömrünün son demine kadar maruz kaldığı sürgünlere, baskı ve zulümlere rağmen müsbet tavrından ve duruşundan taviz vermemiş gibi… Bir yanda yüzlerce kişinin ölümü, idamı; onbinlerce kişinin yerinden yurdundan sürülmesiyle neticelenen silahlı mücadeleye kalkışan Şeyh Said. Diğer yanda bu hareketin yanlışlığını ifade için çırpınan, engellemek için elinden geleni yapan Said Nursi.Aralarında bir benzerlik, bir yakınlık kurabilen var mı? Bediüzzaman Said Nursi ile karıştırılan, özellikle karışık gösterilen bir başka isim daha var: Said Molla. Dilerseniz biraz tanıyalım. 14 Temmuz 1930 Romanya doğumlu. Uzun süre Osmanlı topraklarında misyonerlik faaliyetlerinde bulundu. Mondros Mütarekesi’nden (30 Ekim 1918) sonra İngiliz haber alma servisi ajanı olarak İstanbul’da bulunan, Milli Mücadeleyi engelleyebilmek için çalışmalar yürüten, Batı Anadolu’da Albay Emiling adıyla faaliyetlerde bulun İngiliz ajanı rahip Robert Frew (Rahip Fru) ile yakın ilişkileri oldu. 20 Mayıs 1920’de İstanbul’da İngiliz Muhipleri Cemiyeti’ni kurdu. Ajan Robert Frew aracılığıyla İngiliz yönetiminden parasal destek sağladı. 1918-1921 arasında İstanbul Gazetesi’ni yayımladı. İngiliz casusu olduğu saptanınca, Kurtuluş Savaşı’ndan sonra Romanya’ya kaçtı. 1924’te “Yüzellilikler” listesine alındı ve 1927’de vatandaşlıktan çıkarıldı. Said Molla’nın Rahip Frew’a yazdığı bazı mektupların Nutuk’taki belgeler bölümünde “Said” imzasıyla yer verildiğini, Said Molla’nın Rahip Frew’a “Üstadım” “Sayın Üstad,” “Aziz Üstadım” gibi ifadeler kullandığını ifade edelim. Prof. Dr. Zeynep Korkmaz tarafından sadeleştirilerek tekrar düzenlenen “Kemal Atatürk Nutuk” isimli eserde “Said Molla Nasıl Çalışıyordu” başlığı altında sunulan mektuplar ibretli ifadelerle dolu. Mustafa Kemal’in Said Molla hakkındaki şu cümlesinde, bir vatan haininin portresi çok net olarak ortaya konulmakta: “Said Molla’nın cemiyetin alenî teşebbüsatında olduğu gibi hafî (gizli) cihetinde de ondan daha ziyade rolü olduğu görülecektir.” Said Molla’yı az da olsa tanımış olduk. Peki aynı dönemlerde yaşayan Üstad Bediüzzaman ne yapıyordu? Yıl 1922. Mondros Ateşkes Antlaşması’nın imzalanmasının ve İstanbul’un işgalinin ardından, İngilizler Osmanlı yönetimi üzerinde yoğun baskı kurma çabası içinde. Dârü’l-Hikmeti’l-İslâmiye azâlarından olan Said Nursi, İstanbul’daki tüm güç ve etki alanlarından kendi amaçları doğrultusunda faydalanmak için her aracı kullanan işgalci İngilizlerin ve işbirlikçilerinin bölücü ve yıkıcı tesirlerine karşı koymak için mücadele vermekte. İngilizlerin Dârü’l-Hikmeti’l-İslâmiye aracılığıyla Anadolu’daki Kuva-yı Milliye’yi kınayan broşürler yayınlaması talebine şiddetle karşı çıkanlardan birisiydi Üstad Bediüzzaman. Yine İngilizler, 10 Nisan 1920 tarihinde Saray’a baskı yaparak, Anadolu’daki bağımsızlık mücadelesi veren grupların isyancılar olduğuna ve onlarla savaşıp bertaraf etmelerinin bütün Müslümanların omuzlarına bir vecibe olarak yüklendiğini ifade eden fetva yayınlamaya mecbur etmişlerdi. Said Nursi, mezkûr fetva aleyhinde kaleme aldığı bir makalesinde şunları ifade etmişti: “İşgal altındaki bir memlekette İngilizlerin emri ve tazyiki altında bulunan bir idarenin ve Meşihat’ın fetvası mualleldir; mesmu’ olamaz. Düşman istilâsına karşı harekete geçenler asi değillerdir. Fetva geri alınmalıdır.” İngiliz Muhipleri Cemiyeti kurucusu Said Molla yine işgalci İngilizlerin yönlendirmesiyle Kürdistan Teali Cemiyeti’nin kurulmasında önemli rol oynamıştı. Bu cemiyetin önde gelen isimleri, Doğu bölgesinde özerk bir Kürt devletinin kurulması yönünde Said Nursi’nin desteğini kazanabilmek için çeşitli teşebbüslerde bulundular. Fakat o, gelen teklifleri kesin bir ifadeyle reddetti. Üstelik bununla da kalmayıp, Türklerle ittihada zarar verebilecek her türlü hareketi kınadı. Sözü edilen maksada yönelik Said Nursî’ye gelenlerden birisi, mezkur cemiyetin başkanı olan Seyyid Abdülkadir’e Said Nursi’nin verdiği cevap şu oldu: “Allah-u Zülcelâl Hazretleri, Kur’ân-ı Kerim’de, [mealen] ‘Öyle bir kavim getireceğim ki, onlar Allah’ı severler, Allah da onları sever’ [5:54] diye buyurmuştur. Ben de bu beyan-ı İlâhî karşısında düşündüm, bu kavmin bin yıldan beri âlem-i İslâm’ın bayraktarlığını yapan Türk milleti olduğunu anladım. Bu kahraman millete hizmet yerine, dört yüz elli milyon hakikî Müslüman kardeş bedeline, birkaç akılsız kavmiyetçi kimsenin peşinden gitmem.” Said Nursi’nin, o dönemde İngilizlere karşı yaptığı mücadelenin en etkili vasıtalarından birisi Hutuvât-ı Sitte isimli risalesi oldu. Bediüzzaman, bu eserinde, İngiliz ve Yunanlıların, Müslümanlar arasında ihtilaf ve kavga çıkarmak için kullandıkları altı yöntemi açıklıyordu. Said Nursî, daha sonraki dönemlerde telif ettiği eserlerinde bu risaleyi, “İstanbul’daki efkâr-ı ulemâyı İngiliz aleyhine çevirip harekât-ı milliye lehinde ehemmiyetli hizmet eden” ve “İstanbul’u işgal eden İngilizlerin başkumandanının dehşetli planını kıran” bir eser olarak tarif eder. Kendi ifadesiyle bu plan, “İslâm içinde ihtilaf atıp, hatta Şeyhülislâm ve bir kısım hocaları kandırıp birbiri aleyhine sevk ederek itilâfçı, ittihatçı fırkalarını birbiriyle uğraştırmasıyla Yunanın galebesine ve harekât-ı milliyenin mağlûbiyetine zemin hazırlamaktı.” Said Nursî’nin halk üzerindeki tesirini fark eden İngilizler ne mi yaptılar? Cevap basit: Derhal ondan kurtulmanın yollarını aramaya başladılar. O sıralarda Bediüzzaman’ın yanında bulunan Molla Süleyman isimli talebesinin aktardığı şu hatırada önemli mesajlar bulunuyor: “Divanyolu’na müteveccihen yola koyulduk. Mısırlı Said Molla (Mısır’da bir süre bulunduğu için bu unvanla aktarılmış) vardı. İngiliz Muhipleri Cemiyeti ikinci başkanı, itikatsız birisi, mason muydu neydi? Bu adam Hazret-i Üstad’ı İngilizlere ihbar ediyor. Üstad’ın şeklini, şemailini, kıyafetini, kaldığı yeri haber veriyor. Çünkü Hazret-i Üstad İngilizlere gazetelerde yazdığı yazılarda müthiş hücumlar ediyordu. … Bir gün Ayasofya meydanında, işgal kuvvetlerinin askerleri bekliyorlardı. Üstad’ı yakalamak üzere idiler. Ben çok korktum. Bana dedi: ‘Süleyman sen arkamdan gel. Peşimi bırakma.’ Bu arada Yasin Sûresi’nden ‘Biz hem önlerinden bir set, hem arkalarından bir set çektik. Böylece onları sarıverdik. “Artık görmezler” meâlindeki âyeti okuyordu. Onlar bizi göremediler. Hemen yanlarından geçip eve geldik. Kapıyı vurdum, kapının açılması biraz gecikince içerdeki arkadaşa, ‘Çabuk aç kapıyı, yanımda Bediüzzaman var’ dedim. Hemen kapıyı açtı ve içeri girdik. Hazret-i Üstad, divana oturdu. Ben ayaklarından çizmelerini çıkardım. Sonra bana sordu: ‘Süleyman ne anladın bu işten?’ ‘Efendim, bilmiyorum’ dedim. Buyurdu ki: ‘İşgal kuvvetleri beni vurmak için emir almışlar. Ben seni kurtarmak için öyle yaptım. Ben sana acıdım. Çünkü senin silahın yoktu. Yoksa ben onlardan on tanesini sıraya dizmiş ve hedefe almıştım. Ben ölene kadar onlardan en az on tanesini öldürürdüm.” Bir yanda İngilizlerin ölüm listesine aldığı Said Nursi, diğer yanda İngilizlerin adamı Sait Molla. Aralarında en küçük bir yakınlık, bir benzerlik görebilen, bir bağlantı kurabilen var mı? This entry was posted on Mayıs 26, 2008 4:12 pm and is filed under Bediüzzaman Said Nursi. Etiketler: araştırma, Bediüzzaman Said Nursi, belge, kim, kim kimdir, NUR, NURCULUK, risale, Risale-i Nur, RISALEINUR, said molla, tarih, şeyh said. You can follow any responses to this entry through the RSS 2.0 feed. You can skip to the end and leave a response. Pinging is currently not allowed.
allenai/c4/00331/3795
2018-01-23T01:41:29
https://sanatsever.wordpress.com/2008/05/26/uc-said-birbirine-nasil-karistiriliyor/
allenai/c4
s3://tokenize-bucket20241130064257132900000001 /tokenize-dir-1024/data_input/output/00331.jsonl.gz
Dezavantajlı gençler için ‘Hayata Sporla Yeşil Işık Yak’ projesi | Livestock Farming Videos Uploaded by Gerard Dawn on November 19, 2018 at 3:29 pm Malazgirtli gençlerin antrenman yapması -Çift kale maç yapılması -Başkan Türeli ile röp. -Mehmetcan Kurşun ile röp. -Görkem Yatmaz ile röp. ( MUŞ -HD) Dezavantajlı gençler için “Hayata Sporla Yeşil Işık Yak” projesi- Malazgirtli gençler; sosyal, kültürel ve sportif faaliyetlerle zararlı alışkanlıklardan uzak tutuluyor MUŞ – Muş’un Malazgirt ilçesinde Yeşilay’ın desteğiyle yürütülen “Hayata Sporla Yeşil Işık Yak” projesi kapsamında gençler; sosyal, kültürel ve sportif faaliyetlerle zararlı alışkanlıklardan uzak tutuluyor. 1071 Malazgirt Spor Kulübü tarafından gerçekleştirilen proje doğrultusunda, ilçede dezavantajlı gençler belirlendi. Şubat ayında başlayan proje kapsamında 100 genç, futbol branşında gerçekleştirilen spor etkinliklerine katılıyor. Gençler, sporun yanı sıra sosyal ve kültürel etkinliklerle de buluşuyor. İHA muhabirine açıklamalarda bulunan 1071 Malazgirt Spor Kulübü Başkanı İbrahim Türeli, Yeşilay’ın uyuşturucu madde bağımlılığında engelleyici rol üstlendiğini söyledi. Türeli, projeye yönelik çok olumlu tepkiler aldıklarına dikkati çekerek, “Biz yaklaşık 7-8 aydan beri Yeşilay Cemiyeti ile bağımlılıkla mücadele kapsamında ‘Hayata Sporla Yeşil Işık Yak’ projemiz doğrultusunda 100 gencimizle şubat ayından beri etkinliklere devam ediyoruz. Bizler bu projemizin meyvelerini da inanın çok kısa bir zamanda aldık. Nisan ayında 15 yaş grubunda şampiyon olarak başarımızı taçlandırdık. Diğer yaş gruplarında da çalışmalarımız halen devam ediyor. Bizim buradaki amacımız; sokakta uyuşturucu, alkol ve sigara gibi kötü alışkanlıklar ile internet bağımlılığı gibi son zamanlarda günümüzün en kötü hastalığı olan bu alışkanlıklardan gençlerimizi kurtarıp sporla hayata bağlamaktır. Bu projenin ilçemizde yürütülmesine sebep olan Yeşilay Cemiyetine başta şansım olmak üzere tüm Malazgirt halkı adına teşekkür ediyorum. Bu projemizin kapanış programını 26 Ağustos Zafer Bayramı dolayısı ile 25 Ağustos’ta yapmayı planlıyoruz. Kapanış programımıza başta kaymakamımız olmak üzere tüm kurum müdürlerini ve Malazgirt halkını bekliyoruz” ifadelerini kullandı. “Hayata Sporla Yeşil Işık Yak” projesi ile hayata tutunan gençlerden Mehmetcan Kurşun, Yeşilay ve 1071 Malazgirt Spor Kulübüne teşekkür ederek, “Biz buraya çok büyük hayallerle geldik. Bazı arkadaşlarımız sigarayı, alkolü bıraktı. Bunun için çok mutluyum. Kulüp Başkanımız İbrahim Türeli ağabeyimize çok teşekkür ediyoruz. Ayrıca Yeşilay ve Malazgirt Spora da çok teşekkür ediyorum” dedi. Tags: Dezavantajlı, gençler, Hayata, İçin, ışık, Projesi, Sporla, yak', Yeşil
allenai/c4/00215/72256
2019-05-27T11:28:51
http://www.guidetoprofitablelivestock.com/livestockvideos/2018/11/19/dezavantajli-gencler-icin-hayata-sporla-yesil-isik-yak-projesi/
allenai/c4
s3://tokenize-bucket20241130064257132900000001 /tokenize-dir-1024/data_input/output/00215.jsonl.gz
Bir dönem 28 Şubatçıların, bir dönem paralelcilerin zulmüne maruz kalan Şahımerdan Sarı, ülkemizde yaşanan hukuksuzlukların en bariz örneklerinden biri olarak karşımızda duruyor. Yaklaşık 10 yıl bilfiil cezaevinde kalan Şahımerdan Sarı, 2007 yılında tahliye olmuş ve paralelci oldukları açığa çıkan savcıların uydurma delilleri ile yeniden yargılanmış ve ikinci bir ceza daha verilmişti. İki oğlu halen hukuksuz bir şekilde cezaevinde bulunan Şahımerdan Sarı, hicret ettiği Erbil’de de rahat bırakılmamış ve çeşitli iftiralar ile Erbil zindanında tutulmaktadır. Devlet Şahımerdan SARI’yı neden görmezden geliyor ? Devletten kastettiğiniz şeyin müesses nizam tabiri diğerle rejim olduğu ön kabulüyle cevap vermem gerekirse şunları söyleyebilirim: malumunuz Türkiye Cumhuriyetinin kurulduğu 1923’ten beri devlet kendisini İslam’a karşı konumlandırdı, İslam’ı her zaman kendisine bir tehdit olarak gördü.Bu tehdit algılamasında haklıydı da zira kendisini, yıktığı hilafet rejiminin üzerine bina etti. Dolayısıyla İslami düzeni yeniden ikame edecek tüm oluşumlara, hatta bireysel manada İslam üzere yaşama hassasiyeti olan insanları dahi baskı altında tuttu, tutukladı, yargısız infazlarla mağdur etti. Cumhuriyet tarihimiz bunun sayısız örnekleri ile doludur. Dolayısıyla inancından dolayı mağdur ettiği insanları görmezden gelmesi gayet normaldir. Yani mağdur etmeden önce görür, denetler ancak mağdur ettikten sonra ise görmez, zira kendi oluşturduğu cezalandırma sistemiyle Şahimerdan SARI gibi alimleri ve çevresindeki insanları cezaevine kapatarak görünmez hale getirmeye çalışmaktadır. Şahimerdan SARIdava dosyasına temel oluşturan fiziki ve teknik tape içerikleri tarafsız yani şahsi kanaatlerin, önyargıların, ideolojik bakış açılarının bir tarafa bırakıldığındave yürürlükteki ceza hukuku temel alınarak değerlendirildiğinde hiç bir suç unsuru taşımamaktadır. Yapılan telefon görüşmelerinin bir kısmı günlük olağan hayatla ilgili konular, bir kısmı da Şahimerdan SARI hocaya yöneltilen İslam fıkhı ve akaidi ile ilgili sorular ve hocanın verdiği cevaplarla alakalıdır. Nihayetinde “terör örgütü senaryosu” olarak hazırlanan fezlekeye göre düzenlenen savcılık iddianamesinde, Şahimerdan SARI hocanın “ vasat silahlı terör örgütü yöneticisi olmak” suçlamasıyla TCK. 314/1 maddesine göre 10 yıldan 15 yıla kadar hapis cezası ve Terörle Mücadele Kanunun 5.maddesine göre ise alt ve üst sınırı belirtilen bu cezadan ½ oranında arttırım yapılarak cezalandırılması istenmiştir. Aynı dosyada yargılanan diğer şahıslar için ise “vasat silahlı terör örgütüne üye olmak” suçlamasıyla TCK. 314/2 maddesine göre 5 yıldan 10 yıla kadar hapis cezası ve Terörle Mücadele Kanunun 5. Maddesine göre ise verilecek cezanın ½ oranında arttırılması istenerek dava açılmıştır. Paralel yapı ile mücadelede hükümet bu yapının öncelikle kendisine yönelik tuzaklarına karşı mücadele etti. Bu bağlamda Paralel Yapıyla Mücadele konsepti üzerinden bu yapıyı FETÖ ( Fethullahçı Terör Örgütü) olarak ilan etti ve terör örgütleri listesine aldı, hatta Milli Güvenlik Siyasetinin öncelikli sorunlarından biri haline getirdi. Bu yönde yaptığı çalışmalarla Türkiye genelinde bir çok operasyon gerçekleştirildi ve bu operasyonlar devam ediyor. Bu yapılanmaya karşı açılmış bir çok dava var. Ancak operasyonlar daha önce ifade ettiğim gibi sadece devlet güvenliği ve hükümetin çalışma düzenini korumakla alakalıdır. Diğer taraftan bu yapılanmanın özellikle emniyet ve yargıda etkin olduğu dönemde başta Şahimerdan SARI ve çevresi olmak üzere birçok İslami şahıs ve kesime yönelik emniyet ve yargıyı araç olarak kullanarak yaptığı kumpaslar ve neticesinde neden olduğu mağduriyetler hala devam etmektedir. Şahımerdan SARI hoca ve Vasat davası/kumpası mağdurları için hükümetin ve yargının harekete geçmesi noktasında yapmış olduğumuz girişimlerden şu ana kadar bir netice alamadık. Şahimerdan SARI hoca başta olmak üzere Vasat davası mağdurları hakkında tamamen zulmü ve hukuksuzluğu “hukukileştiren” şeklen geçerli ve kesinleşmiş bir mahkeme kararıyla karşı karşıyayız. Ancak böyle bir mahkeme kararının dayandığı fezlekeyi hazırlayan emniyet mensupları, iddianameyi hazırlayan savcı ve yargılamayı yürüten bazı yargıçların Paralel Yapının, diğer bir ifadeyle FETÖ’nün talimatlarıyla “görev”lerini yaptıkları bilinmektedir. Dolayısıyla FETÖ’nün etkin ve hatta müdahil olduğu bir davada verilen kararın “Türk Milleti Adına” verilmiş bir karar olmadığı ortadadır. Hükümetin bir an önce Adalet Bakanlığına bağlı bir komisyon oluşturarak FETÖ’nün etkin ve müdahil olduğu siyasi nitelikli İslami davaları mercek altına alarak Ergenekon ve Balyoz Darbe Planı davalarına gösterdiği hassasiyeti bu davalarda da göstermesi ve uyduruk silahlı terör örgütü davaları mağduru yüzlerce mütedeyyin Müslümanın mağduriyetini gidermesi gerekmektedir. Hadis-i Şerifte geçtiği ve bilindiği üzere (gerçek) alimler Peygamberlerin varisleridir. Hadis-i Şerifte geçen alimler Peygamber efendimizin ahlakını, İslam’ı yaşama, yaşatma ve davet misyonunu yüklenmiş insanlardır. Şahimerdan SARI hoca da bu alimlerden biridir. Şahimerdan SARI hoca, Ehl-i Sünnet ve’l cemaat itikadına ve fıkhına titizlikle riayet eden, her türlü ifrat ve tefritten uzak vasat bir ümmet olmanın şuurunu Müslümanlara vermeye çalışmış, bu misyonu hayatının anlam ve gayesi haline getirmiş bir alimdir. Şahimerdan SARI hocadavet çalışmalarında insanlara şirkten, bidat ve hurafelerden arındırılmış Peygamber efendimizin ve ashabının yaşadığı İslam’ı anlatmıştır. Din nasihattır düsturuna bağlı kalarak ve ilmini kullanarak insanlara İslamı tebliğ etmiştir. Bu çalışmalarını yürütürken de insanları ne şiddet kullanmaya sevk etmiş ne de şiddeti övmüştür. Kısacası hocanın misyonu İslam’ın tecdidi ( İslam’ı eski saflığına getirme ) ve Müslümanların ıslahı için çalışmaktır. Şahimerdan SARI hocanın insanlara tebliğ ettiği İslam ne fazla ne de eksik vahiy ve sünnet İslamı’dır. Yani Allah Resulünden (s.a.s) ümmete intikal eden İslamdır. Bu İslam – ki başka İslam yoktur - reel politiğin çıkarlarına hizmet etmeyen, çağın modern değerlerini ve beşeri düşüncelerini merkeze almayan merkezde kendisi olan bir İslam’dır. Dolayısıyla reel politiğe ram olmuş, İslam düşmanlarına zarar vermeyen, cahiliye hayatını değiştirmeyen, onun değerlerine ve dünya görüşüne karışmayan hatta onunla barışık olan ve hak ile batıl arasında bir yol tutan İslamanlayışı savunucularını ve düşmanlarını hocanın ilmi faaliyetleri rahatsız etmiştir. En büyük rahatsızlığı da “dinler arası diyalog ” çalışmalarıyla bildiğimiz FethullahGülen ve camiası hissetmiştir. Ak parti hükümetinin kendilerine iyi niyetle sağladığı imkanları kullanarak başta emniyet ve yargı olmak üzere birçok bürokratik kurumda örgütlendiler. Daha sonra ele geçirdikleri devlet gücünü kendileri dışındaki İslami şahsiyet, vakıf,dernek ve cemaatleri ya kendilerine biat ettirmek ya da elimine etmek için kullandılar. Nitekim en son olarak da bu güçlerini Ak Parti hükümetine karşı kullandılar ama bu son hamle onların sonunun başlangıcı oldu. Ancak şunu da belirtmeden geçmek haksızlık olur Paralel yapının diğer bir adıyla FETÖ’nün neden olduğu mağduriyetler sadece Hoca,çocukları ve bazı talebelerinden ibaret değil tabiki. Bu yapının mağdur ettiği değişik vakıf, dernek ve cemaate mensup yüzlerce Müslüman mevcuttur ve bu mağduriyetler halen devam etmektedir. Bir defa İslam’ı bütüncül bir hayat nizamı olarak kabul edip bu doğrultuda hayatını şekillendirmeye çalışırken “terör örgütü yöneticisi ya da üyesi” olarak uyduruk operasyonlarla ve hukuksuz yargılamalarla mahkum edilip cezaevine giren Müslümanların cezaevinde olmasından ancak kafirler ve münafıklar,kısacası İslam düşmanları fayda temin edebilir. Bunun ilmen ve mantıken başka bir izahı olamaz diye düşünüyorum. Aslında Türkiye’deki müslümanlarda kamuoyu oluşturma ve hükümet politikalarını yönlendirme potansiyeli var hem de çok yüksek. Ancak bu potansiyeli harekete geçirecek, bu potansiyeli kuvveden fiile geçirme niyet ve cesareti olan alim, kanaat önderi malesef pek yoktur.Deyim yerinde ise her islami grup,yapı oluşum ne derseniz artık kendi elindeki ile övünüyor ve oyalanıyor.Oysa devam eden bu yargı zulmü müslümanların ortak sorunudur.Müslümanlara bu zumü yıllarca derin devlet yaptı, dün paralel yapı denen FETÖ yapıyordu yarın başka bir yapı bunu devam ettirecektir bundan kimsenin kuşkusu olmasın.Üstelik her İslami yapı kendisini rejime nasıl tanıtırsa tanıtsın, istediği kadar kendisini rejime hoş göstersin potansiyel olarak her zaman rejimin tehdit algılamasının hedefindedir. Nitekim en son “Şeyhmiz Mahmut Ustaosmanoğlu, liderimiz Tayyip Erdoğan” diye slogan atan, Ak Partiye açık açık oy verme çağrısında bulunan İsmailağa Cemaati'nin Külliyesini Toma ile yıkan da güzelleme yaptıkları, yaranmaya çalıştıkları iktidar olmuştur.Bu durum şüphesiz tekil bir örnek değil bu türden yüzlerce örnek var ortada.Dolayısıyla İslami kesim bir defa iktidara yaranma heves ve yarışından vazgeçmelidirler.Eğer dertleri gerçekten İslam ise İslam’ın ve müslümanların yararına çalışmalı ve Allah’ın (c.c) rızasını ön plana çıkarmalıdırlar. Malesef bu gün bir çok islami camia kendi varlıkların amaç haline getirdiği için varlıklarını geliştirme ve büyütme hassasiyetleri, birçok hassasiyetin önününe geçmiş durumdadır. Iskaladıkları hassasiyetlerden biri de yargı mağduru müslümanların sorunlarıdır. Bugün Şahimerdan SARI hocanın karşı karşıya kaldığı zulmün ve mağduriyetin yarın kendi başlarına ve camialararının başına gelmeyeceğinin hiç bir garantisi yoktur. Daha önceki bir sorunuzun cevabını verirken kısmen bu hususa değindim. Cevabı biraz daha genişletecek olursam şunları söyleyebilirim. Öncelikle Türkiyedeki bütün İslami vakıf, dernek, cemaat gibi İslami sivil toplum kuruluşlarının, sivil toplum kuruluşu olma görev ve sorumluluğunu yerine getirmeleri lazım.Çünkü sivil toplum kuruluşlarının, ki bu kuruluşlar İslami olabileceği gibi laik-seküler sivil toplum kuruluşları da olabilir, asli görevleri toplum ile iktidar/devlet arasında aracılık rolü oynamak, iktidarın/devletin sivil alana ait hukuka aykırı, özgürlükleri kısıtlayıcı politikalarına ve yasama faaliyetlerine karşı sivil toplumun haklarını ve özgürlüklerini savunmaktır.Sivil toplum kuruluşlarının ilk defa Avrupa’da ortaya çıkış nedeni modern ulus-devletin tahakkümcü, baskıcı uygulamalarına karşı sivil topluma özgür ve özerk bir alan açmaktır. Oysa Türkiye’de STK’ların, özelliklede birçok İslami STK’nın giderek kuruluş amaç ve ilkelerinden taviz vererek tabiri yerinde ise SİVİL DEVLET KURULUŞUNA (SDK) evrildiğini görüyoruz.Bir anlamda iktidarın arka bahçesi haline geldiğini, siyasal iktidarın talimatlarına ve hassasiyetlerine göre yönlerini tayin ettiklerini müşahade ediyoruz. Oysa yapmaları gereken şey temsil ettikleri mütedeyyin müslümanların hak ve özgürlüklerini devletin/iktidarın baskısına karşı korumak, toplumdaki İslami yaşantıyı dik ve diri tutmak, vahye ve sünnete uygun bir hayatı yaşamak için devlet üzerinden kamuoyu baskısı oluşturarak, iktidarı bu yönde yasal düzenlemeler yapmaya ikna etmek ve hatta zorlamak olmalıdır. Örneğin Paralel Yapı /FTÖ’nün neden olduğu yargılama mağduriyetleri konusunda özellikle bu yapılanmanın etkin ve müdahil olduğu dosyalarda yeniden yargılama yolunun açılması için iktidar üzerinde bir kamuoyu baskısı oluşturarak yada ortak bir bildiri imzalayıp yayınlayarak gerekli yasal düzenlemeler hükümete yaptırılabilir. Aslında bu hiç de zor bir mesele değil. İnanın Türkiye’de İslami STK sayısı ve kitlesel tabanı kadar sol orjinli STK’lar olsa hükümete Anayasayı bile değiştirttirebilirlerdi.Ama malesef Türkiye’deki birçok İslami STK’nın böyle bir derdinin ve gündeminin olmadığını, birşeyleri değiştirmek bir yana statükonun savnuculuğunu yaptığını görüyoruz. Hatta bir çok İslami STK’nın iktidar yanlısı gözükmek için yarıştıklarını dagörüyor ve duyuyoruz.
allenai/c4/00313/84784
2017-09-25T20:45:59
http://www.haksozhaber.net/devlet-sahimerdan-sariyi-neden-gormezden-geliyor-72475h.htm
allenai/c4
s3://tokenize-bucket20241130064257132900000001 /tokenize-dir-1024/data_input/output/00313.jsonl.gz
Psikiyatri ve Toplum | Forumdaş Psikiyatri ve Toplum 'Sağlık Rehberi' forumunda Amon Goeth tarafından 20 Ağustos 2010 tarihinde açılan konu Psikiyatri ve Toplum Hacettepe Üniversitesi Psikiyatri Polikliniği'nin bekleme odasında duvara çerçevelenmiş bir yazı psikiyatristlerle görüşmeyi bekleyen hastalara dünyayı değiştirmekle uğraşacaklarına önce kendilerine değiştirmelerini öğütlüyor. Yani kişilere mevcut dünyaya uyum yapmaları öneriliyor. Varsayım çevreye uyum yapmanın, çevreyle uyum içinde yaşamanın sağlıklı olduğu. Ancak burada uyumdan anlaşılan tek yönlü bir ilişki yani kişinin çevreye uyum yapması. Çevrenin insan sağlığına uyum ve uygunluğundan sanki çevre, yaşam koşulları ve tarih değişmeyen birer sabitmiş gibi söz edilmiyor. Çevreye uyum yapabilmeyi bir sağlık belirtisi olarak değerlendiren görüş kendi içinde de çelişkiye düşerek egemen düzenin koşulları dışında yaşayan kişilerin kendi çevre, kültür ve beklentilere uyumunu sağlıksızlığın bir belirtisi, hatta ruh hastalığının bir seyri olarak değerlendirebiliyor. Ruh bilimcilerinin çevreye uyumu hastalığın gidişatı olarak görebildiklerinin en belirgin örneği akıl hastaneleri. İşte Bakırköy'den bir örnek: Psikoloji öğrencilerimle birlikte bir koğuştayız. Yanımızda hastalar ve koğuşun sorumlusu doktor, hastaların önünde kendilerine ilişkin bilgi veriyor. «Bu gördüğünüz insanların, kimi hastaneye ilk yattıklarında diretir, sağlıklı olduğunu iddia eder, kimi sürekli gazete okur, radyo dinler, dış dünyayı izler, bizlerle konuşmaya târtışmaya çabalar. Zamanla bu ilginin kesildiğini görürüz. Giderek içlerine kapanırlar, kendilerine bakmaz olur, sessiz sedasız bir köşeye ilişip dururlar. Giderek hastalanırlar. Çoğu iyileşmez. Bu arada konuşmayı dinleyen hastalar arasından bir yaşlı kadın «Ben iyileşeceğim doktor bey, buradan çıkıp çocuklarıma kavuşacağım,» diyor. Doktor açıklamasına devam edip, «Evet, çoğu iyileşeceğini zanneder ama maalesef giderek hastalanırlar. Burada onuncu yıl da dolduktan sonra ümit kesilir.» Tüm hastaların açıkça görebileceği önümüzdeki küçük kara tahtadaki kayıtlar da doktoru doğruluyor. Tahtadaki sayılara göre koğuştan iyileşerek çıkanların sayısı çok düşükken, ölerek çıkanların sayısı oldukça yüksek. Psikiyatrist, Bizans zindanlarını anımsatan Bakırköy gibi bir yerde tecrid edilen kişinin giderek dış dünyayla ilişkisini kesmesini, yani hastane ortamına uyum yapmasını, hastalığın bir seyri olarak nitelendiriyor. Halbuki bu Bizans zindanı yardım ve bağış kampanyalarıyla bir Hilton Oteli rahatlığına bile kavuşturulsa, hastalar belki daha iyi bakılacaklar ama dış dünyada yaşama gücü bulmak açısından iyileşmeyecekler. Bu konuya ilişkin gözlemler sağlıklı kişilerin bile çocuk yuvalarından göçmen kamplarına kadar bakım vermeye yönelik ortamlarda kendi kaderini değiştirme (internal locus of control) olanağının elinden alınması ile giderek tembelleştiğini, çevresine ilgisinin azalarak kayıtsızlaştığını ve adeta robotlaşmış bağımlı bir kişilik yapısını geliştirdiğini belirtiyorlar. Çünkü bu modelde yatırım kişiye değil kişinin bakımı için gerekli olan alt-yapı tesislerine; yani binaya, yemeğe, ısıtmaya, temizliğe, personel giderlerine, makam arabalarına v.s. yapılıyor. Bina ister sıcak ve güzel olsun ister soğuk ve çirkin, hastane ortamında kişi bir yandan çevreye yani hastaneye, yani diğer hastalara, yani hastalığa uyum yapmasını öğrenirken diğer yandan da hastanede geçen zamanla dış dünyada başarılı olma, dış dünyada uyum yapma becerilerini giderek kaybediyor. Bakırköy'e otuz milyon değil üçyüz milyon bağış yapılsa bile belki hastalara daha iyi bakılacak ama iyileşenlerin sayısı eskisine göre pek değişmeyecektir. Dolayısıyla hastane modelini ruh hastalıklarının tedavisinde genel bir yaklaşım olarak benimseyen psikiyatrinin toplumsal işlevi hastalığı gidermek yerine hastalığı arttıran ortamları pekiştirmek oluyor. Medikal modeli yani iç hastalıkları, kulak-burun-boğaz hastalıkları gibi akıl hastalıkları da vardır diyen klasik psikiyatristlerin başlıca dayanağı, tıbbın diğer dallarında da olduğu gibi, gözlenen belirtilere göre hastaya nevrotik depressive, manik-depressive vb. gibi tanı koymak ve bu tanıya göre ilaç, psikoterapi, elektroşok, psikoanalitik, davranışcı yaklaşım gibi çeşitli yöntemlerle tanı kategorilerine göre saptanan hastalığın (kişinin değil) tedavisiyle uğraşmak. Acaba bu tanıların geçerliği nedir? Tıbbın diğer dallarında bir telefon bağlantısı aracılığıyla bile kendisine belirtilen bulgulara göre hastadan binlerce kilometre uzakta olan bir hekimin o kişinin hastalığı tedavi etmesi mümkün. Hatta artık bilgisayarlar bile hangi tedavi yöntemine başvurulması gerektiğini hangi ilacın kullanılmasının doğru olacağını bildirecek bir biçimde programlanabiliniyor. Medikal modeli benimseyen psikiyatride tanılar ne ölçüde geçerli? Bu konuya ilişkin araştırmalar tıbbın diğer alanlarında olduğu gibi psikiyatrik tanıların geçerli olmadığını gösteriyor. Üstelik Rogerian yaklaşım veya Gestalt tedavisi gibi tanıyı reddeden psikolojik danışma yöntemlerinin de en az tanıya dayalı yaklaşımlar kadar başarılı olduğuna göre sıklıkla yanılabilen medikal modelin gereksizliği apaçık ortada. Peki medikal modele göre bireylerin tanılanması topluma nasıl yansıyor? Araştırmalar kimlerin hangi tanılara göre değerlendirildiğinin sınıfsal bir temele dayalı olduğunu gösteriyor. Bu konuya ilişkin yapılan en önemli çalışma yoksulların şizofreni gibi tedavisi güç tanılarla damgalanırken, zenginlere psikoterapiye cevap verecek nitelikte tanılar konduğunu gösteriyor. Yoksullardan bambaşka bir sınıf ve kültürden gelen psikiyatristler, bu insanlara yabancılıklarından onlarla ilişki kuramayınca, yani psikoterapinin temel koşulunu sağlayamayınca yoksulların içgörüden yoksun olduklarını, dolayısıyla psikoterapiye cevap veremeyeceklerini ileri sürerek, yoksullara ya birkaç ilaç yazıp onları kendi kendileriyle başbaşa bırakıyorlar ya da Bakırköy gibi depo hastanelerine gönderiyorlar. Bir yanda bakımsız hastane tımarhane koşullarında yoksullar ilgisizlikten kıvranır, daha kötüye ve yıllarca hastanelerde sürünmeye mahkum kalırken, öbür yanda psikiyatristin terapi gereği gösterdiği yakın, sıcak ilgi ve sempati sonucu, zenginler sorunlarıyla birlikte yaşayabilerek hayatlarını idame ettirebiliyor. Böylece medikal modeli benimseyen psikiyatrik yaklaşımın bir toplumsal işlevi de genellikle işçi ve köylü kökenli insanlara ümitsiz hasta gözüyle bakıp bir daha iflah olmamak üzere yüzlerce, binlerce insanı akıl hastanelerine kapatırken, çiçekli, müzikli, huzur verici bireysel psiko-terapi ortamlarında teker teker zenginlerin sorunlarına eğilmek oluyor. Tanılamanın önemli bir sakıncası daha var. Türkiye'de egemen değer yargıları, Batıyla bütünleşme çabasında bir egemen sınıfın çarpık, schizoid değer yargılarından oluşuyor. Dolayısıyla İslam, OrtaDoğu, Balkan, Ege, Akdeniz kültüründen gelen Türk insanının sağlılıklığı Washington'da bir kongrede Amerikan Anglo-sakson protestan psikiyatristlerin görüşüne göre kararlaştırılıyor. İnsanlarımız Batı'nın ölçülerine göre değerlendiriliyor. Bireyleri tanılara göre sınıflandırma ve tanılama olayının geçerliliği apriori kabullenerek genelde kişilik bozukluklarından psikozlara kadar tanılar Kuzey Amerikada karar verilen esaslara göre yapılıyor. Örneğin eşcinsellik bundan birkaç yıl öncesine kadar Batı da hastalıklar kategorisinde yer alırdı. Ancak Amerikada eşcinsellerin bir baskı grubu oluşturması sonucu bu hastalık kitaplardan çıkartıldı. Bundan böyle Amerikan nosolojisine göre eğitilen ruh bilimcilerimiz şimdiye kadar olduğu gibi bize yabancı bir kültürün değer yargıları ışığında, bizim insanlarımız üzerinde karar verecek, onları sanki çok sağlıklı olan Amerikan insanlarının ölçülerine göre değerlendirecek. Kısacası teknolojimizden ulusal savunmamıza kadar olan dışa bağımlılık psikiyatri gibi alanlarda da kendini gösteriyor. Bu açıdan psikiyatrinin bir toplumsal işlevi de bir anlamda dışa bağımlı egemen sınıfın değer yargılarını insan ruh sağlığında bir ölçüt olarak dışa bağımlılığın, yani kültür emperyalizminin süregelmesini sağlamak oluyor. Başka bir deyişle kişinin sağlıklı olması için uyum yapması beklenen çevre kendi kültürüne yabancı kişilerce tanımlanmış bir çevre oluyor. Bu eleştiriler ışığında psikiyatrinin toplumsal işlevi ne olmalı? Medikal modeli benimseyen diğer tıp alanlarının bugün artık toplum hekimliği veya koruyucu hekimlik anlayışını iyice benimsemiş olmalarına karşın bu anlayışı benimsemede psikiyatri çok geride kalmıştır. Benimsendiğinde de mekanik bir yaklaşımla hizmet anlayışında biçimsel değişiklikler vurgulanmış, sorunun özüne yani psikolojik sorunu olan veya olması olası kişi, grup ve toplulukların desteklenmesine, güçlendirilmesine, kendilerine güven duygularını geliştirici ortamların yaratılmasına gidilmemiştir. Örneğin özellikle Amerikada 1960'lardan bu yana kurulan yarı-yol evleri, gece ve gündüz hastaneleri ve mahalle poliklinikleri sayesinde akıl hastaneleri eskisine göre yarı yarıya boşaltılmıştır. Yani önceden belirttiğim eleştirilerin doğrultusunda hastanelerin dipsiz bir kuyu olduğunun bilincine varılarak yeni yaklaşımlar benimsenmiştir. Ancak, bireylerde huzursuzluklara, psikolojik sorunlara yol açan ortamların denetlenmesi veya alternatif sağlıklı ortamların geliştirilmesinde hiç başarı sağlanmamıştır. Başka bir deyişle her ne kadar «Toplum Ruh Sağlığı» akımının öncüsü Caplan'ın önerileri doğrultusunda sorunlar büyümeden sorunların üzerine gitme ve psikolojik sorunları olabilecekleri önceden saptayarak onlara yardım elini uzatma yaklaşımları benimsenmişse de temeldeki anlayış ruh sağlığını geliştirmek yerine ruh hastalığını önlemenin yollarını aramak olmuştur. Gene bu anlayışın altında yatan felsefe de medikal modelden kaynaklanmaktadır. Tek tip bir elbiseye uymayan kişilere gene hasta denmekte ancak, bundan önceki klasik yaklaşımlardan farklı olarak, elbiseye uymayan yani ruh hastası denilen kişiyi çeşitli tedavi yöntemleriyle elbiseye uyacak şekle dönüştürmek yerine, ruh sağlığı eğitimi gibi yaklaşımlarla kişilerin elbiseye uygun şekilde gelişmeleri sağlanmaya çalışılmaktadır. Esas olan tek tip elbisedir yani evrensel ruh sağlıklı bir insan tipi, yani her insan için tek bir ölçü, yani mutlak bir doğru anlayışıdır. Sınıflı toplumlarda bu anlayışın evrensel değil egemen sınıfın değer yargılarına göre belirlendiği ise hem burada hem de başka kaynaklarda sık sık vurgulanmıştır. Hem bireyin hem de çevrenin değişken olduğunu ve her ikisindeki değişmelerden karşılıklı etkilenmeler olduğu varsayımından hareket eden toplum psikolojisi (community psychology) ise sağlığın kişi-çevre ve çevre-kişi uyumunun bir sonucu olduğu ve dolayısıyla ruh sağlığı kavramının kişiye ve çevreye bağlı göreceli bir kavram olduğunu vurgular. Böylece normları ve içerikleri birbirlerinden farklı ancak kendi içlerinde kişi-çevre uyumunun sağlandığı birçok sağlıklı ortamlar olabilir. Sağlıklı ortamın sağlanması o ortamdaki iş, eğitim, sağlık hizmetleri, sosyal güven gibi maddi ve psikolojik olanakların herkesin gereksinmelerine göre karşılanmasıyla olabilir. Örneğin, bir yanda istenmeyen çocuk sahibi olma durumunda, rahatlıkla kürtaj yaptırabilen zenginler varken, yasak olduğu ve parası olmadığı için bu yönteme başvuramayan ve bu yüzden ya canını kaybeden ya da istenmeyen bir çocuk dünyaya getirerek çeşitli maddi ve psikolojik sorunlarla karşı karşıya olan yoksul kişiler vardır. Psikiyatristin toplumsal işlevi onun burada kürtajdan yana çıkmasını kürtajın serbest olması için aktif bir kavga vermesini, kürtajı destekleyen siyasal parti ve derneklerle ve kendi meslek kuruluşları aracılığı ile somut bir işbirliği yapmasını gerektirir. Eğer Diyarbakırda ilkokul çağındaki çocukların % 40'ı milli eğitim hizmetlerinden yararlanamıyorsa, psikiyatrist bu sorunun giderilmesi için aktif bir tutum almalıdır. Aksi takdirde, maddesel kaynakların adaletsiz dağıtımından kaynaklanan psikolojik sorunlu yüz binlerce kişiden ancak birkaçını iyileştirmeye çalışan psikiyatristin akıntıya karşı kürek çekmesi süregelecektir. Psikiyatristin toplumsal işlevi maddi ve psikolojik olanakların sağlanması ve bu olanaklardan eşit yararlanılmasında ezene karşı ezilenden yana aktif bir tutum almasını gerektirir. Medikal modelin tersine kişinin sağlıklı olma ölçütü tek değil bir çoktur. İnsan türünü zengin kılan, sağlıklı kılan birbirine benzemesi değil tam tersine birbirinden farklı olmasıdır. Tek tip insan gerektiren bir ruh sağlığı modeli anlayışı Darwin'in evrim kuramına bile karşıdır. Hayvanların doğaya karşı mücadeleleri türdeki fizyolojik değişkenlik (varyasyon) sayesinde sağlanırken, insan türünün doğaya karşı mücadelesi ve uygarlığın gelişmesi insan türündeki bireysel ayrılıkların zenginliğine bağlıdır. Yeter ki çevrenin maddesel ve psikolojik koşullarından eşit yararlanma ortamı sağlansın. Psikiyatrinin toplumsal işlevi kişilerin toplumsal olanaklardan aynı şekilde yararlanırken aynı zamanda birbirlerinden ayrı olma hakkını savunmasını gerektirir. Tek tip bir ruh sağlığı modelinin altında yatan felsefe tek tip bir insan otoriter, faşist bir devlet anlayışıdır. Bu anlayış insan türünün sağlıksızlaşmasına hatta ortadan silinmesine yol açabilir. Nazi Almanyasında tek tip üstün Aryan insanının yaratılması için başvurulan eugenics deneyleri bu tehlikenin ve bu anlayışın iflasının açık kanıtıdır. Dolayısıyla psikiyatri toplumsal işlevinde anti-faşist ve demokrasiden yanadır. 19. yüzyıl Viyana burjuvazisi üzerinde incelemeler yapan Freud'un takipçisi olup, Anadolu - İslam kültüründen bihaber bir psikiyatrist toplumuna yabancı olmakla kalmaz, yabancı bir kültürün istemeyerek misyoneri olmak durumuna düşebilir. Günün askeri ve ekonomik olarak gelişmiş Batı toplumlarının gücünü üstün kültürlerine borçlu olduğunu varsayanlar, kendi tarih ve kültürlerini aşağılayarak, insanların gelişmiş ülkelerin insanlarına benzetmek ve onlar gibi eğitilmesini, giyinmesini, konuşmasını davranmasını isteyerek özgüvensiz, çelişik değer yargıları içinde sağlıksız ve olumlu özdeşim modellerinden yoksun kuşakların gelişmesine yol açarlar. Sağlıklı kuşakların gelişmesinden yana olan psikiyatri toplumsal işlevinde aynı zamanda anti-emperyalistdir. Türkiye'de toplumcu bir psikiyatrinin gelişmesi için, psikiyatrist eğitimi yeni baştan ele alınmalı, bu alanda çalışacak kişiler fizyoloji, farmokoloji gibi derslerin yanısıra folklor, sosyoloji, antropoloji, din gibi konularda derinlemesine okumalı, Türkiye insanını ve tarihini yakından tanımalıdır.
allenai/c4/00317/70912
2017-05-25T13:02:16
https://www.forumdas.net/konu/psikiyatri-ve-toplum.62931/
allenai/c4
s3://tokenize-bucket20241130064257132900000001 /tokenize-dir-1024/data_input/output/00317.jsonl.gz
Alparslan Nas Mühim Hadiseler Enstitüsün de yazdı:Esra Erol'u Foucault ile okumak | Özgürlükçü Sol Anasayfa Kültür-Sanat Alparslan Nas Mühim Hadiseler Enstitüsün de yazdı:Esra Erol’u Foucault ile okumak Alparslan Nas Mühim Hadiseler Enstitüsün de yazdı:Esra Erol’u Foucault ile okumak Foucault okumak ve özellikle de bir ders dahilinde onu anlatmak oldukça zor bir iş. İktidar, yönetimsellik, söylem, disiplin, itaaktar bedenler, gözetim vs gibi kavramların içselleştirilmesi, gündelik hayatla birlikte düşünülmesi ve öğrencilerin bakış açılarında yer edinmesi gerekiyor. En zor kısmı da budur zaten; bireylerin içine adeta batmış oldukları gündelik hayatlarına mesafe alarak, kuramsal aracılar vasıtasıyla onlara eleştirel yaklaşmak ve yaşananları kavramsallaştırmak… İşte Esra Erol’un Foucault üzerinden okunması tam olarak da böyle bir zeminde hiç beklenmedik bir durumda gerçekleşmişti. “İletişim Sosyolojisi” üzerine bir derste Foucault haftasında belli başlı temel kavramları ikinci sınıf lisans öğrencilerine anlaşılır bir şekilde aktarmak gerekiyordu. Öncelikle “Hapishanenin Doğuşu” üzerinden disiplin ve gözetim olgusunu açıklayarak başladım. Sınıfı da toplu bir diyaloğa davet ederek hemen ardından kendimizin nasıl gözetlendiği ve disiplinli bir hale getirildiği üzerinden bir resmi ideoloji eleştirisinde bulduk kendimizi. Dersin ilk kısmı bittiğinde, Foucault ile bu ders vesilesiyle tanışmış olan öğrencilerin bakış açılarının ne derece etkilendiğini kestirmek güçtü. Sınavları zerre kadar önemsemeyen ben, derslerin kendisinin farklı bireyler arasında bir karşılaşma fırsatı olabileceğine, bu yönüyla toplumsal bir deneyime işaret ettiğini düşünüyor ve ders ortamlarını bireylerin “hayatına dokunacak” sohbetler için ortam hazırladığını, bakış açılarını çoğullaştırabilecek, onları radikal bir şekilde demokratik bir düzlem için dönüştürebilecek bir fırsat olarak değerlendiriyordum. Acaba Foucault ile bu dönüşüme katkı sağlayabilecek miydim? İkinci derse başlarken Foucault’nun “disiplin” kavramından devam ederek, “itaatkar bedenler” olgusunun günümüzde neye işaret ettiğine, militarizmin gündelik hayatlarımıza nasıl sirayet ettiğine ve ne türden öznellikleri bizler için kurguladığına değiniyor ve gündelik hayattaki hadiselerden hareketle örneklendirmeye çalışıyordum. Sonrasında “söylem” üzerine tartışmaya başladık. Söylem’in tam olarak neyi ifade ettiği, sıradan bir konuşmadan ne gibi farklıklar arz ettiği, nasıl “eyleme geçtiği” ve “eylemde bulunduğu”, ne türden “toplumsal gerçekliğimizi” ürettiği üzerinden kuramsal bir çerçeve çizdiğimde, halen daha konuşmalarımızın bireylerin hayatlarına dokunamadığını hissediyor ve içimde bir kaygıyla dersi sürdürüyordum. Öğrencilere hiç beklenmedik bir yerden dokunacak bir örnek üzerinde durmak gerekiyordu. Günümüz toplumunun mühim evlendiricisi (!) Esra Erol, tam böyle bir zamanda imdadıma yetişti. “Arkadaşlar, aranızda Esra Erol izleyen var mı” diye sorduğumda herkesi bir gülme aldı. Kimsenin kendisini işaret etmeyeceğinden zaten emindim. “Ben mümkün olduğunca izlemeye çalışıyorum; özellikle akşam eve gittiğimde son bir yarım saatine yetişmiş oluyorum” dediğimde sınıf kahkahaya boğulmuştu. Derken yaklaşık bir saat içinde, Esra Erol üzerinden Foucault’nun en önemli kavramlarını nasıl geçebildiğimizi görmek oldukça çarpıcı bir deneyim olmuştu. Esra Erol’un evlilik programı, Foucault’nun kavramsal hale getirmek istediği bir boyutuyla söylemin (discourse), toplumsal gerçekliğimizi nasıl kurgulamış olduğunu gösteren oldukça iyi bir örnek. Bu program dahilinde aile, evlilik, toplumsal cinsiyet, babalık, annelik, cinsel yönelim vs üzerine söylemlerin yeniden üretildiğini görüyoruz. Heteronormatif bir söylem, mevcut düzlemin önde gelen olgusu. Bunu, lezbiyen bir kadın, “bir kadına talip olmak” için telefona bağlandığında Esra Erol’un sinirden titreyişinden ve homofobik tepkisinden zaten anlamıştık. İkincisi, Esra Erol “kadınlar” ve özellikle “çocuk gelinler” üzerine bir kitap yazmış durumda. Buna rağmen programa “çocuk” sayılamayacak ancak 18-20 yaş arası genç kadınların katılarak, yoksunluk koşullarından “kurtulmak” amacıyla “erkek ile evlendirilmeleri” sürecine karşı Esra Erol’un hiçbir müdahalede bulunmadığına, tam aksine bunu meşrulaştırdığına rastlıyoruz. Onun için genç kadınların evlenmesi hiçbir sorun arz etmediği gibi, mümkün olduğunca hemen çocuklarının olması da oldukça önemli. Yoksul çiftler mi? Sorun değil; “ne de olsa Allah rızkını verir”. Bir keresinde yaklaşık 20 sene evli kalan ancak çocuğu olmayan 50 yasındaki bir erkek katılımcıya çok kızdığını, onun çocuk sahibi olmamasına hayret ettiğini ve bunun için stüdyodaki seyircilerden de destek gördüğünü hatırlıyorum. Evlenmeye gelen erkek katılımcı ise sadece şunu diyordu: “Maddi durumumuz iyi değildi”… Belki erkeğin çok daha farklı sorunları da olabilirdi ancak Esra Erol’un “baskısı”, aslında “çocuk üretmeyen bir erkeğin iktidardan düşeceği” şeklinde inşa edilmiş bir “erkeksilik” kavramının altı çizilmiş oluyor; evlenmeye gelecek müstakbel damatlar bu gibi konularda dikkat etmeleri için uyarılıyordu. Kapitalizm ve patriyarkanın kesişimselliğinde “mükemmel hayat” söylemi de, toplumsal cinsiyet dahilinde Esra Erol’un “gösterisine” eklemleniyor. Ali Özbir ile evli olan Esra Erol, çocuk sahibi olmasının öncesi ve sonrasında özel hayatını sürekli olarak bir gösteriye dönüştürerek programında seyircilerle paylaşmıştı. “Anne” olacak kadar şanslı bir kadın olduğu için Allah’a şükrediyor, ağlıyor ve seyirciler de onunla birlikte ağlıyorlardı. “Annelik” söylemi, Erol’un mükemmel kişiliğinde şekil buluyordu. Ayrıca Erol, “zor koşullarda” kendini yetiştirmiş, televizyoncu olmuş ve şimdi, “jeep’inden ayrı otobüste seyahat eden insanlara bakarken onların hallerine üzülüyor, ağlıyordu.” Sınıfsal bir kibir, kapitalizmin söylemine eklemleniyor ve gözetleyici bakışlarını yoksullara doğrultuyordu. Eşi Ali Özbir, Erol’un canlı yayını süresince kimi zamanlarda kuliste onu bekliyor; hatta ve hatta katılımcılarla sosyalleşiyor, pek çok katılımcı “Ali abiyle de konuştuk bunu” diyerek yorum yapıyor, “Ali abiye selam söylüyör” ve bazı zamanlarda olumsuz olaylara müdahale ederek “koruyucu” bir rol oynarken, “ideal erkek” olarak kodlanan toplumsal cinsiyet rolü yeniden inşa ediliyordu. Kendi hayatından parçaları sürekli olarak kameralara aktaran Esra Erol, son olarak programına yeni bir format ekleyerek evlenmeye gelen kadınları ayrı bir evde ağırlıyor ve onların hayatından kesitleri adeta “BBG” evini anımsatan şekillerde izleyiciye sunuyor. Kadınlar hep bir arada kalıyor, evlilik, kadınlık, annelik söylemlerini hep beraber yeniden üretiyor, Erol’un ekibinin “fedakar” çabaları ile her kadın bir hafta kuradan çıkarak “güzellik salonuna” götürülüyor, “çok güzelleştiriliyor” ve ertesi hafta canlı yayında “defile yapıyor”… Bu sırada onun “güzelliği”, daha fazla erkeğin onu aramasını sağlarken, kadının “pazarlık payını” güçlendiriyor ve erkeklere daha fazla “naz” yapabilmesi noktasında onu güya “güçlendiriyor”. Halbuki söz konusu süreç, kapitalizmin ve patriyarkanın “disipline eden bakışlarının” kadın bedenine yönlendirilmesinden başka bir şeye işaret etmiyor… Bu sırada; katılımcı kadınlar ve erkeklerin, Esra Erol’dan habersiz bir şekilde flört etmeleri de yasak. Şayet birbirinen hoşlanan bireyler varsa bunu mutlaka Erol’a bildirmek ve ondan sonra flört etmeye başlamak durumundalar. Evlendirme oyununun kuralları, “disiplini” ve gözetimli bakışları bu şekilde oluşuyor. Esra Erol, evliliğe hak veren bir “otorite” olarak söylemleri idare eder ve yönetimselliğini sağlarken, “izin verdiği” ilişkiler üzerinden “ebeveynlerin” disiplinli bakışlarını program dahilinde simüle etmiş oluyor. Bu da oyun içinde adeta bir oyun demek. Esra Erol’un evlilik programı da, gündelik hayatın gözden kaçırılan ve “önemsiz” sayılan bir pratiği dahilinde, toplumsal cinsiyetle ilgili tüm dayatmaları gayet “uysal” bir şekilde bize iletiyor ve “itaatkar bedenler” olarak bizi “gözetliyor”. Programda birbirinden farklı bakma-görme ilişkilerinin mevcudiyeti, söz konusu gözetlemeye dikkat çekiyor. Stüdyoda kenarda duran ve talip bekleyen katılımcılar, birbirine talip olmak üzere sahneye çıkanlara bakan bir konumda; onları sürekli olarak “yorumluyorlar”. Talibi gelen katılımcı, “bir yorum rica edeceğim” derken, mikrofon hemen “yorum çevrelerine” uzatılıyor ve “ideal erkek” ve “ideal kadın” üzerine inşa edilmiş tüm steryoptipler tekrarlı bir şekilde söyleme dökülüyor. Bu sayede Foucault’nun tabiriyle, toplumsal cinsiyete, kapitalizme ve toplumda baskı yaratan tüm olgulara dair söylemlerin “yönetimselliği” sağlanıyor. Bütün bu süreci bize aktaran kamera ise, seyiciyi bir görme-bakma ilişkisi dahilinde stüdyodaki disipliner görsel rejime dahil ediyor. Nihayetinde seyirci stüdyoyu değil; stüdyo seyirciyi izliyor. Stüdyoya doğrultulduğu düşünülen kamera, aslında seyirciye doğrultulmuş durumda. Evlilik, annelik, babalık, kadınlık, erkeklik vs söylemleriyle her an “gözetlenebilir” olan seyirci, söyleme dökülen anlamlarla kendisini sınıyor; “yanlış” birşey varsa onu düzeltmek zorunda hissediyor; doğruysa rahat bir nefes alabiliyor ve kim bilir, kendisi de “doğru” bir talip olabilmek için mevcut söylem, gözetim ve disiplin oyununun içine dahil olmak üzere telefonla Esra Erol’u arıyor. Toplumsal cinsiyet, kapitalizm ve patriyarka ekseninde dile dökülen ve yeniden üretilen bütün bu söylemler insanlar için bir “mutluluk” vaat etmiyor. Aksine, toplumsal cinsiyet eleştirisinde sıklıkla dile getirdiğimiz gibi bireyleri, belirli davranışlarla gerek “kadınlıklarını” gerekse “erkekliklerini” belirli bir formatta eyleme geçirmeye ve adeta “kanıtlamaya” zorladığı için insanlara baskı yapıyor, onlara dayatmalarda bulunuyor ve mutsuz hayatlar yaşamamıza neden oluyor. Tıpkı Esra Erol’u seyreden ve ona katılan bireylerde olduğu gibi. Bu mutsuzlukla baş etmemiz, öncelikle ona eleştirel yaklaşmaktan geçiyor. Esra Erol’u Foucault üzerinden okuma çabasında sınıfça yaptığımız gibi…
allenai/c4/00316/79911
2018-03-24T02:14:33
http://www.ozgurlukcusol.com/alparslan-nas-muhim-hadiseler-enstitusun-de-yazdiesra-erolu-foucault-ile-okumak/
allenai/c4
s3://tokenize-bucket20241130064257132900000001 /tokenize-dir-1024/data_input/output/00316.jsonl.gz
8. Sınıf Türkçe Meb Yayınları Yaşamaya Dair Metni Sayfa 262, 263, 264, 265, 266, 267 Soruları ve Cevapları 10:00 Dua ederken neler hissedersiniz 09:00 Hz. Nuh (a.s.), insanları doğru yola çağırırken ne gibi sorunlarla karşılaşıyor 01:00 03 Nisan 2020 8. Sınıf Türkçe Meb Yayınları Yaşamaya Dair Metni Sayfa 262, 263, 264, 265, 266, 267 Soruları ve Cevaplarını yazımızın devamından okuyabilirsiniz. Yaşamaya Dair Metni Sayfa 262 Cevapları 1. Hayatı dolu dolu yaşamak sözünden ne anlıyorsunuz? Yapmak istediğimiz her şeyi yapabildiğimiz, her anında mutlu hatıraların olduğu bir yaşamı anlıyorum. 2. “En çok yaşamış olan, uzun yıllar yaşamış olan değildir; yaşamanın anlamını en fazla anlamış olandır.” Soren Kierkegaard (Sörın Kirkıgıd) sözünden ne anladığınızı açıklayınız. Yaşamın ve yaşamdaki her saniyenin değerini bilerek yaşayan kişilerin daha çok yaşadığını söyleyebiliriz. Yaşamaya Dair Metni Sayfa 264 Cevapları Aşağıdaki sözcükleri anlamlarıyla eşleştiriniz. Eşleştirmede açıkta kalan sözcüğün anlamını bularak sözcüğü bir cümlede kullanınız. ajans (4) 1. Üzgün. hücum (5) 2. Çok koyu. hınç (6) 3. Çok küçük parçacık. zerre (3) 4. Haber toplama, yayma ve üyelerine dağıtma işi ile uğraşan kuruluş. zifirî (2) 5. Saldırı. mahzun (1) 6. Öç alma duygusu ile dolu öfke, kin, gayz. Anlamı: Derin üzüntü veya acı, sıkıntı Cümlem: Hayatı boyunca çektiği kahırlar yazılsa film olur. “Yaşamaya Dair” şiirinden hareketle aşağıdaki soruları yanıtlayınız. 1. Şair, şiirin birinci bölümünde yaşamanın nasıl olması gerektiğini düşünüyor? Açıklayınız. Cevap: Yaşamanın ciddiye alınması gerektiği, sadece kendin için değil; başkalarının yaşamını da ciddiye alarak, çıkar gözetmeden, yaşamın sürmesi için elinden geleni yaparak yaşamak gerektiğini düşünüyor. 2. “Bir sincap gibi mesela, Yani bütün işin gücün yaşamak olacak.” dizeleriyle şairin anlatmak istediği ne olabilir? Cevap: Hayvanlar her işlerini, her hareketlerini yaşamlarını sürdürmek için yaparlar. Sadece yaşamayı düşünürler. Şair de hayvanların yaşama olan bağlılıkları gibi insanların da her işlerini yaşamak için yapması gerektiğini anlatmaktadır. Yaşamaya Dair Metni Sayfa 265 Cevapları 3. Şiirde geçen, fedakârlıkla ilgili dizeleri bulup yazınız. Cevap: “Mesela, kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda,” “İnsanlar için ölebileceksin,” “Daha orda ilk hücumda, daha o gün Yüzükoyun kapaklanıp ölmek de mümkün.” 4. Şiirde yaşama sevinci ile ilgili verilen örnekleri tespit ediniz. Cevap: Yetmişinde bile zeytin ağacı dikmek, ameliyat masasında bile gülebilmek, hapishanede bile olumsuz düşüncelere kapılmamak. 5. Şiirde örneklere sıkça yer verilmesinin anlatıma katkısı hakkında ne düşünüyorsunuz? Cevap: Örnekler anlatımın daha açık ve anlaşılabilir olmasını sağlamıştır. 6. Okuduğunuz şiirde sizi en çok etkileyen dizeleri yazınız. Cevap: “Mavi kadifede bir yaldız zerresi yani, Konu: Yaşama sevinci Ana Duygu: İnsanın yaşama amacı sadece yaşamak olmalı. Yaşamaya Dair Metni Sayfa 266 Cevapları Şiirde geçen söz sanatlarını bulunuz. Söz sanatlarının yer aldığı dizeleri yazınız. Söz Sanatının Yer Aldığı Dizeler Benzetme Bir sincap gibi mesela, Karşıtlık Mavi kadifede bir yaldız zerresi yani, Abartma Bu dünya soğuyacak günün birinde, a) “Millî Eğitim Bakanlığı Demokrasi Eğitimi ve Okul Meclisleri Yönergesi”nin amacını okuyunuz. Bu yönetmelikle “Cumhuriyetimizin demokrasi ile güçlendirilmesi; öğrencilerimizde yerleşik bir demokrasi kültürünün oluşturulması; kendi kültürünü özümsemiş, millî ve manevi değerlere bağlı, evrensel değerleri benimseyen nesillerin yetiştirilmesi; öğrencilere seçme, seçilme ve oy kullanma kültürünün kazandırılması; katılımcı olma, iletişim kurabilme, demokratik liderliği benimseyebilme ve kamuoyu oluşturabilme becerilerinin kazandırılması” amaçlanmaktadır. b) Okul Meclisi başkanlığına aday olduğunuzu düşünerek arkadaşlarınıza, sizi seçmeleri için ikna edici bir konuşma yapınız. Saygıdeğer Müdürüm, Müdür Yardımcılarım, Değerli Öğretmenlerim, Sevgili Arkadaşlarım, İsmim Ahmet Türk, 8/B sınıfındayım. Okulu meclis başkanlığı için ben de adayım. Karşılaştığımız sorunları, yaşadığımız olumsuzlukları, mesajlarınızı okul idaresine zamanında ve eksiksiz ileteceğime söz veriyorum. Erkek öğrenciler için futbol turnuvası, kız öğrenciler için voleybol turnuvası düzenlenmesi konusunda beden eğitimi öğretmenimiz ve okul idaremizle görüşmeyi düşünüyorum. Aynı zamanda çeşitli gezi organizasyonları düzenlenmesine aracılık ederek sosyal aktiviteleri arttırmayı planlıyorum. Rehber öğretmenimizin yardımıyla hazırladığım ve okulumuzu temiz tutmamızı sağlayacak “Çevre Polisi” isimli bir projeyi hayata geçirmek istiyorum. Bununla ilgili bilgileri sınıf panolarınıza astım. Kermesler düzenleyerek elde edeceğimiz gelir ile okul kütüphanemizi ve spor malzemelerimizi zenginleştirmeyi planlıyorum. Ama bu görevleri yapabilmek için sizin desteğinize ihtiyacım var. Bu yüzden oylarınızı bekliyorum. Teşekkür ederim. Aşağıdaki metinde geçen anlatım bozukluklarını bulunuz. Anlatım bozukluklarını düzelterek cümlelerin doğrusunu defterinize yazınız. Proje ortağım Ali ile çalışmak çok zordur. Bugünkü düzeltmeyi ben, yarınki düzeltmeyi o yapacak diye anlaşmıştık. Verdiği sözü tutmadı. Aynı zamanda son günlerde işe gelmiyor, çok ihmal ediyordu. Yarına kadar bu projeyi bitirip patrona sunulacak. Patronumuz birçok projelere baktı bugüne kadar sıra bize geldi. O her zaman “Emeksiz yemek olmaz.” demiş ve en çok emek verilen projeyi seçmek için çok detaylı inceliyor. Proje ortağım Ali ile çalışmak çok zordu. Bugünkü düzeltmeyi ben yapacağım, yarınki düzeltmeyi o yapacak diye anlaşmıştık. Verdiği sözü tutmadı. Aynı zamanda son günlerde işe gelmiyor, işini çok ihmal ediyordu. Yarına kadar bu proje bitirilip patrona sunulacak. Patronumuz bugüne kadar birçok projeye baktı, sıra bizim projemize geldi. O her zaman “Emeksiz yemek olmaz.” der. En çok emek verilen projeyi seçmek için çok detaylı inceliyor. Yaşamaya Dair Metni Sayfa 267 Cevapları Aşağıdaki “En İyisi Ol” şiirinden hareketle, günlük hayatınızdan örnekler vererek bilgilendirici bir yazı yazınız. Yazınıza uygun bir başlık koyunuz. EN İYİSİ OLMAK Hayatta herkesin bir önemi, bir değeri vardır. Önemsiz hiçbir varlık, hiçbir canlı yoktur. Yaşamanın bir amacı varsa o da dolu dolu yaşamak ve hayatta bir iz bırakabilmektir. Yaşamda bir iz bırakabilmek için yapılan işte en iyisi olmak gerekir. Yaptığı işi ciddiye alan, başarı peşinde koşup yaşama değer katabilen herkes yaşamda iz bırakabilir. Mesela ampulü ilk icat eden kişi Joseph Wilson Swan’dır. Fakat Swan’ın icat ettiği ampul dayanıksızdır. Edison ise çok daha dayanıklı, daha çok ışık verebilen ampulü icat ederek insanların kullanmasını sağlamıştır. Bizim bugün ampul dendiğinde aklımıza gelen ilk kişi Swan değil Edison’dur. Edison yaptığı işte en iyisi olduğu için bugün hatırlanmaktadır. Çok zeki, çok başarılı bir insan olmayabiliriz. Yaptığımız işler diğer işlere göre önemsiz gibi görülebilir. Fakat ne iş yaparsak yapalım, yaptığımız işte en iyisi olursak hayattan zevk alabilir, hayata renk katabiliriz. • Cumhuriyet’in ilk yıllarında yapılan 1923 nüfus mübadelesi ile ilgili araştırma yapınız. • Grup arkadaşlarınızı belirleyerek memleketinden ayrılan bir insanın yaşadıklarını anlatan bir tiyatro metni yazınız. Mehmet - Sen de benim gibi köyümüzü çok özledin değil mi? Ayşe - Ahhhh ah hiç sorma nasıl da zledim hem. Mehmet - Ne yapsak buralarda çalışmak zorundayız ama köyümüzden memleketimizden uzakta yaşamak da çok ağır geliyor bize. Ayşe - Olsun bir gün bitecek bu özlemler. Mehmet - Bitecek de o güne biz tükenmeyelim. Ayşe - Yok hiç merak etme, biz de bu vatan aşkı varken kolay kolay tükenmeyiz.
allenai/c4/00319/18970
2020-08-14T10:11:47
https://www.egitimsistem.com/yasamaya-dair-metni-cevaplari-74398h.htm
allenai/c4
s3://tokenize-bucket20241130064257132900000001 /tokenize-dir-1024/data_input/output/00319.jsonl.gz
Ana SayfaGünün HaberleriArşivSitene EkleAnasayfam YapBIST 89.270Altın 146,921Dolar 3,6543Euro 3,9297İstanbul 9 °CAnkara -1 °C140 ve 180 barajı için Kaç Net Lazım?2017 YGS Sonuçları AçıklandıTüp Mide Ameliyatı Nasıl Yapılır?Psikoloji Tarihinin En Ünlü KuramcılarıDepresyonda Bilişsel Psikoterapi YaklaşımıErkeklerin Cinsel Korkuları Nelerdir?Amca Katili Psikologa 15 Yıl Ceza'ByLock' kullanan psikolog tutuklandıYÖK: Psikologlar Sağlık Lisansiyeri SayılacakZeki İnsanların Ortak Noktası Ne Olabilir?Psikolojinin Muhteşem Üçlüsü: Endişe Kaygı PanikYaygın Anksiyete İle Kalp Krizi İlişkisiÇocuklar Neden Ağlayarak Bir şey İsterler?Sahte Psikolog Kime Denir?Bilinçaltı Bilgiye Ulaşmak Mümkün mü?GÜNDEMPSİKOLOJİPSİKİYATRİREHBERLİKÖZEL EĞİTİMKİTAPLIKSINAV HABERCİNSEL YAŞAMMAKALELERPSİKOLOGLARDİĞER »DİN PSİKOLOJİSİKONGRE-SEMİNERDUYURULARAİLE SAĞLIĞIKİŞİSEL GELİŞİMGENEL-SAĞLIKSIRADIŞIDOKÜMANLARKADIN SAĞLIKFRAGMANKAVRAMLARVİDEO/GÖRÜNTÜTERAPİ MERKEZLERİSORU & CEVAPKARİKATÜRPSYCHOLOGY NEWSRÖPORTAJPOLİTİK PSİKOLOJİREKLAMYARDIMPSİKOLOJİK DESTEKYAŞAMARAŞTIRMALARFOTO HABER3. SAYFARESİM GALERİSİARŞİVPSİKOLOJİ BÖLÜMÜPSİKO-MAGAZİNONLİNE SATIŞAkademik Başarıları Arttı Ama MutsuzlarAna Sayfa» Psikoloji11.11.2013 17:54Son yüzyılda çocuk ve gençlerde depresyon, madde kullanımı, okulda şiddet, okuldan kaçma, oranları önemli oranda artmış durumda. Aristo yüzyıllar öncesinde şöyle der: “Herkes kızabilir, bu kolaydır. Ancak doğru insana, doğru ölçüde, doğru zamanda, doğru nedenle ve doğru şekilde kızmak, işte bu kolay değildir”.Araştırmalar, çocukların zeka ve başarı puanlarının son yüzyılda yaklaşık 20 puan arttığını, yani akademik bilgi ve beceri bakımından daha başarılı nesiller yetiştiğini gösteriyor. Ancak araştırmalar başka bir noktaya da işaret ediyor: Son yüzyılda çocuk ve gençlerde depresyon, madde kullanımı, okulda şiddet, okuldan kaçma, okula silah götürme, riskli davranış oranları önemli oranda artmış durumda.Geçtiğimiz yüzyılın IQ çılgınlığından sonra EQ (duygusal zeka) ve sosyal-duygusal öğrenmenin önemi gittikçe anlaşılıyor. Çünkü “hayat” başarısı sadece akademik başarıyı değil; belki ondan da önce duygusal zekayı gerektiriyor. Bugün artık duygusal zihnin hayatta kalma mücadelesini gerektiren durumlarda akılcı zihinden (düşüncelerimizden) bir-iki dakika kadar önce devreye girdiğini, işlenmeden kalmış duygu yüklü anılarımızın “savaş ya da kaç” sistemini devrede tutarak travmatik deneyimler olarak karşımıza çıktığını, yani duygusal beynin önemini biliyoruz.Duygusal zeka ile ilgili çalışmalar hala devam ediyor. Şimdiye kadar duygusal zeka kavramının ortaya çıkan bileşenleri şunlar:1- Özbilinç: Kendi duygularını tanımak ve isimlendirebilmek; duygularının nedenini anlayabilmek; duygu ve davranışlar arasındaki ilişkiyi kavrayabilmek. Trafikte kızdığınızı fark edebilirsiniz; ancak asıl duygunuzun sunuma yetişememe ve eleştirilme kaygısı olduğunu ve bu nedenle küfrettiğinizi fark etmek bir duygusal zeka becerisidir.2- Duygu yönetimi: Engellenmişlik, çaresizlik gibi kırılgan duygulara katlanabilme; dürtüsel davranmadan öfke gibi zorlayıcı duyguları idare edebilme stresle baş edebilme. Sınav stresini yönetmekte, kaygı duygusunu aktarmakta zorlanan bir genç için bu süreç depresyonla sonuçlanabilir.3- Kendini harekete geçirmek: Duyguları bir amaç doğrultusunda toplayabilme, dikkat edebilme, kendini motive edebilme ve kendini harekete geçirebilme. Duygusal özdenetim- doyumu erteleyebilme ve dürtüleri kontrol edebilme- her başarı için gereklidir. Akademik başarısı iyi bir çocuk, sınav çalışma zamanını karşı koyamadığı bilgisayar oyunu için kullanırsa gerçek performansını sergileyemeyebilir.4- Başkalarının duygularını anlamak: Karşımızdakinin duygusunu, ihtiyaçlarını anlayabilmek, onun bakış açısından bakabilmek ve etkin dinleme. Empati becerisi özbilinç üzerine inşa olur ve sosyal sinyalleri okuyabilmemizi sağlar. Arkadaş gruplarına dahil olmak bir çocuğun en büyük başarısıdır. Arkadaşlık kurabilmek için grubun ihtiyaçlarını da dikkate alabilmek, sıra beklemek, dönüşümlü oynamak gibi beceriler gerekir.5- İlişkileri yürütebilmek: İlişkilerdeki sorunlara çözüm üretebilme, uzlaşmaya ve işbirliğine yatkın olma, ilişkide olunan kişinin ihtiyaçlarına duyarlı olabilme, ilişkide demokratik olma ve kendini güvenli bir şekilde ortaya koyabilme. Yapılan çalışmalar işinde çok başarılı kişiler arasında liderin kim olacağını belirleyen unsurun ilişkileri yönetebilme becerisi olduğunu gösteriyor. Küresel bir yönetici arama firmasının araştırma bölümü başkanı şöyle diyor: “CEO’lar zekalarına ve iş konusundaki uzmanlıklarına bakılarak işe alınmakta ve duygusal zeka yoksunluğundan işten atılmaktadırlar”. Bu haber toplam 1255 defa okunmuştur UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.SON EKLENEN GALERİLERPsikolog Fal Bakarsa :) Barnum EtkisiÜnlülerin Gerçek İsimleriPsikopatlığın 20 Belirtisi - GALERİEndonezya Akıl Hastanesinden Şok GörüntülerDiğer HaberlerYÖK: Psikologlar Sağlık Lisansiyeri SayılacakYükseköğretim Kurulu Psikoloji mezunlarının sağlık bilimi lisansiyerine sayılmamasına yönelik kararını iptal etti.Psikolojinin Muhteşem Üçlüsü: Endişe Kaygı PanikKaygı bozuklukları yaşayan biri hem fiziksel hem duygusal ve psikolojik ip uçları verir bizlere. İşte Psikolojinin Muhteşem Üçlüsü: "Endişe Kaygı Panik"Çocuklar Neden Ağlayarak Bir şey İsterler?Çocuğun bildiği tek dikkat çekecek yol ağlamak mı? Ağlamak çaresizliğin dışa vurumu mudur? Ağlamak öğrenilmiş bir davranışa dönüşür mü? işte uzmanlara göre çocuklarda ağlama davranışının temelleri....Sahte Psikolog Kime Denir?Sahte Psikolog Kimdir? Psikolog ve Klinik Psikolog ünvanını kimler kullanabilir? Maruf BEÇENE'nin köşe yazısıDepresyon alarmlı saat gibidirUzman Psikolog Özge Genlik “Depresif bozukluğu, alarmlı çalar bir saat olarak değerlendiriyorum. Bir an gelir ve o saat kurduğunuz vakit çalmaya başlar.Yalnızlık Alışverişi Etkiler mi?Günümüz dünyasında ilişkilerin zayıflaması ve bunun neticesinde ortaya çıkan yalnızlık duygusu, kişilerde alışveriş bağımlılığının oluşmasına neden olabiliyor.Beyin Yaşınızı Hesaplayın22 Ocak 2017 Pazar 14:15Erkeklerde Terkedilme Psikolojisi22 Ocak 2017 Pazar 10:25Tükenmişlik Sendromu Çalışan Kadınlarda Yayılıyor!22 Ocak 2017 Pazar 09:53Ruhsal Sorunlar İnternet Bağımlısı Yapıyor11 Ocak 2017 Çarşamba 19:38Öfke Nedir? Öfke Kontrolü Nasıl Yapılır?07 Ocak 2017 Cumartesi 10:33Çocuklarda Ergenlik Dönemine Dikkat!02 Aralık 2016 Cuma 18:44Yalnızlık Kaygısı Evliliğe Zorluyor!02 Aralık 2016 Cuma 17:53İndirimli Alışveriş ve Mutluluk İlişkisi01 Aralık 2016 Perşembe 07:44Öğretmen-Öğrenci İlişkisi Nasıl Olmalı?25 Kasım 2016 Cuma 18:247 Adımda Kış Depresyonunu Yenin!24 Kasım 2016 Perşembe 18:21EDİTÖRÜN SEÇTİKLERİKıskançlığı Nasıl Yenebilirsiniz?Ağlamanın Faydaları?Sağlık haberleri ‘sağlıklı’ bilgiler veriyor mu?”Kadınlar İçin Tehlike Yaratan 3 Kanser!“Burun Farkıyla” Gelen Tarz!Akıllı Telefonlar Seks Yaşamı Olumsuz Etkiler mi?!FOTO GALERİÜnlülerin Gerçek İsimleriTuhaf Psikolojik GerçeklerPsikopatlığın 20 Belirtisi - GALERİEndonezya Akıl Hastanesinden Şok Görüntüler12345678ÇOK OKUNANLAR140 ve 180 barajı için Kaç Net Lazım?Tüp Mide Ameliyatı Nasıl Yapılır?2017 YGS Sonuçları AçıklandıDepresyonda Bilişsel Psikoterapi YaklaşımıDÜN|BU HAFTA|BU AYYAZARLARMaruf BEÇENESahte Psikolog Kime Denir?Fatih KılıçarslanTükenmişlik Çalışan Kadınlarda Yayılıyor!Prof. Dr. Medaim YanıkPsikolojik TravmaVİDEO GALERİPsikolog Fal Bakarsa :) Barnum EtkisiTravma Nedir?Travmanın Duygusal Belirtileri Nelerdir?Travmaya Neden Olan Olaylar Nelerdir?12345678
allenai/c4/00327/42868
2017-03-30T04:54:04
http://www.aktuelpsikoloji.com/akademik-basarilari-artti-ama-mutsuzlar-14509h.htm
allenai/c4
s3://tokenize-bucket20241130064257132900000001 /tokenize-dir-1024/data_input/output/00327.jsonl.gz
'Annelerin Hakkı Ödenmez' Valimiz Sayın Osman Kaymak, 12.05.2019 Pazar günü saat 19.46’da Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Demir ile birlikte 19 Mayıs 1919'un 100. Yılı kapsamında Anneler Günü dolayısıyla Samsunum 1 Gemisi'nde düzenlenen iftar yemeğinde, Samsunlu milli sporcularımız ve onları yetiştiren fedakar anneleriyle bir araya geldi. Milli Mücadelenin başlangıç yılı 19 Mayıs 1919'un 100. Yılı kapsamında Anneler Günü dolayısıyla, Samsunlu milli sporcularımız ve onları yetiştiren fedakar anneleri için düzenlene iftar yemeğinde Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Demir yaptığı konuşmasında, “Bu akşam 30 dalda 130 milli sporcumuz ve onları yetiştiren fedakar anneleri ile birlikteyiz. Özellikle bu gün bu programı sporcu kardeşlerimizin annelerinin anneler gününü kutlamak için düzenledik. Bu birbirinden başarılı yavruları yetiştirdiğiniz için hepinize ayrı ayrı teşekkür ediyorum. Hepinizin ‘Anneler Günü’ kutlu olsun. Ellerinizden öpüyoruz.” dedi. Öncelikle hepinizin ‘Anneler Günü’nü kutluyorum diyen Valimiz Sayın Osman Kaymak yaptığı konuşmasında, “Bu akşam, ilimizi ve ülkemizi uluslararası müsabakalarda temsil ederek Şanlı Bayrağımızı göklerde dalgalandıran birbirinden başarılı milli sporcularımızla ve onları yetiştiren fedakar anneleri ile bir arada olmaktan büyük mutluluk duyuyoruz. Birbirinden başarılı sporcuları yetiştirdiğiniz için hepinize çok teşekkür ediyorum. Annelik çok fedakarlık ve özveri gerektiren bir iş. O yönüyle annelerin hakkı ödenmez. İnşallah annelerinin kıymetini bilen, onları üzmeyen, saygısızlık yapmayan bir nesil yetiştirmek için gayret edeceğiz. İnşallah bu vesileyle annelerimiz ve babalarımız bizlerden razı olur.” şeklinde konuştu. Annelerin yaşlandıklarında çocuklarından daha çok ilgi beklediğini ifade eden Valimiz Sayın Osman Kaymak, “Sadece öz anneler değil, kayınvalidelerde annedir. Kayınvalideleri de unutmayalım. Onlara da saygıda ve hürmette kusur etmeyelim. Kendi annemiz gibi onlara da saygı gösterip eksikliklerini giderelim. İnşallah göreceksiniz ki annesine ve kayınvalidesine hizmet eden kimse hizmeti bulur. Atalarımız, hizmet edersen hizmet bulursun demiş. Sizler birbirinden başarılı milli sporcular yetiştiren annelersiniz. Sizin evlatlarınız uluslararası müsabakalarda milli birliğimizin sembolü olan Türk Bayrağını göndere çektirip, İstiklal Marşımızı okutturuyorlar. Bu yönüyle siz mili sporcularımıza ve sizleri yetiştiren fedakar annelerinize çok teşekkür ediyorum. Allah hepinizin yolunu açık etsin.” diye konuştu. Konuşmaların ardından Valimiz Sayın Osman Kaymak ve Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Demir, milli sporcularımızın annelerine çiçek hediye ederek, başta şehit anneleri olmak üzere tüm annelerin Anneler Günü'nü kutladı. Daha sonra Valimiz Sayın Valimiz Sayın Osman Kaymak ve Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Demir, iftarın ardından Samsunum 1 gemisinin güvertesinde milli sporcularımız ve anneleriyle sohbet ederek, hatıra fotoğrafı çektirdi. İftar yemeği programında Gençlik ve Spor İl Müdürü İsmail Kasapoğlu da hazır bulundu.
allenai/c4/00328/6191
2019-08-26T09:17:42
http://www.samsun.gov.tr/valimiz-sayin-osman-kaymak-samsunlu-milli-sporcularimizin-anneler-gununu-kutladi
allenai/c4
s3://tokenize-bucket20241130064257132900000001 /tokenize-dir-1024/data_input/output/00328.jsonl.gz
EYY AKP´LİLER İYİCE OKUYUN Tarih: 29.11.2016 10:57:51 Makedonyalı Büyük İskender´in Hocası Aristo´yu bilir misiniz?Hani, Batı düşüncesinin en önemli iki filozofundan biri olan Aristo´yu!Milattan Önce 350´li yıllarda Fizik- Gökbilim-İlk Felsefe-Zooloji-Mantık-Siyaset-Biyoloji gibi konularda pek çok eserler vermiş biri!Hah işte o Aristo, Mutlak Hükümdarlık yani bu günkü adıyla “Diktatörlük” için bakın ne demiş;“Mutlak gücü (diktayı) elde tutmaya yarayan araçlar şunlardır;Güçlüleri zayıflatmak, kişilikli insanları ezmek, çeşitli yaşam belirtilerini hatta bilimsel tartışmaları bile denetlemek, sürekli bir baskı havası yaratmak, ortalığa ajanlar salmak, kışkırtmak, savaş açmak…” Aristo´nun 2300 küsur yıl önce dediklerinden hangileri Türkiye´de var?Türk Özel Sektörünün büyük bir kısmı, AKP tarafından uluslararası tefecilerin kucağına itildikleri için batmak üzere!Bir gerekçe uydurarak insanların mallarının-paralarının üstüne çökmek bizde!En ufak bir toplumsal protesto gösterisi bile yasak, başını kaldıranın başınıpolis copu-Toma-Biber Gazı-Tazyikli su ile ezmek bizde! Akademisyenleri-gazetecileri-bilim insanlarını içeri atmak bizde! Tartışmayı yasaklamak bizde!Aman beni bile dinliyorlar, konuşursam başıma bela olurlar korkusu bizde! Toplumu parçalayıp birbirine düşürmek bizde! Yok yere ve aptalca Suriye ile savaşmak bizde! Türkiye dört nala tek adam diktatörlüğüne gidiyor! Ben bu tehlikeyi yıllar öncesinden gördüğümden uyarı görevimi yapmak için yazıyorum.Ya sizler ne yapıyorsunuz? Yazdıklarımdan birisi için bile “Serdaroğlu, bu dediğin doğru değildir, doğrusu budur, özür dile” diyemeden ha babam küfür mesajları yolluyorsunuz.Benim yerim de yurdum da belli. Yüzüme karşı söz söyleme cesareti olmayan zavallı kişilerin sözlerini ciddiye almam!Bana söz söyleyecek kişi, yüzüme karşı söyleyebilmelidir. Eyy AKP´liler iyi okuyun;Biz Serdaroğlu Ailesi olarak 1950 yılından beri Türk kamuoyunun huzurundayız. Askeri darbelerden en büyük sıkıntıyı çekmemize rağmen Milli Ordumuza hiç laf söyletmedik, söyletmeyiz. Türk Milletine siyaset yoluyla hizmet etmenin onurunu taşırız ve tüm aile fertlerimiz başımız dik gezeriz.AKP´nin lider kadrosu dahil, bizi tanıyan yönetici kadrosu, ceketlerini iliklemeden yanımıza gelemezler.Benim çırpınmam, AKP´ye oy veren ama bunların gerçek yüzlerini bilmeyen inanmış insanların yoluna ışık tutmak içindir. Ne dokunulmazlığım var ne de koruma ordum.Türk Devleti ve Türk Milleti için kendimce neyi doğru görüyorsam, onu yazıyorum. Bir taraftan yazıyorum, bir taraftan FETÖ´nün, diğer taraftan cübbesini iktidara satmış AKP´nin Yargı mensupları ile mahkemelerde boğuşup duruyorum.Bu yüzden bana fikirle, projelerle, ülkeni hayrına düşüncelerle gelin, küfürle hakaretle değil… Eyy AKP´liler;Şimdi yazacaklarımı iyi okuyun ve yüreğinizde bir parça Allah korkusu ve vicdan kırıntısı kaldıysa lütfen bana ne düşündüğünüzü yazın. Yüreğiniz ve cesaretiniz varsa tabii ki… Soru 1:AKP Liderlerinin ve Bakanlarının çoğunluğunun servetlerinin, helal yoldan kazanılmış servetler olduğunu Allah ve Türk Milleti huzurunda söyleyebilecek kimse var mı?Veya 2002 yılından beri AKP´de ve AKP Hükümetlerinde görev yapıp da fakirleşen bir Allah´ın kulunu bana gösterebilir misiniz? Soru 2:AKP, Türk Milletinin partisi midir? Eğer böyle düşünüyorsanız;-Türkiye´nin onlarca yerinde, Türk Askerini-Polisini şehit eden PKK katillerinin, “Anıt Mezarlıklarının” yani “PKK Şehitliklerinin” yapılmasına AKP neden izin verdi?-Yüzlerce Türk Diplomatını ve elçilik çalışanlarını şehit eden Ermeni Asala Terör Örgütünün kurucularından Monte Melkonyan ve Armenak Bakırcıyan´ın, Tunceli-Pembelik Baraj Gölü kıyısında inşa edilen “Asala Şehitliği” kurulmasına AKP neden izin verdi? Soru 3:Yüzlerce yıllık Diyarbakır “Dağkapı Meydanı”nın adı niçin değiştirildi?Türk Askerlerini öldürten, Türk Devletine silahlı isyana kalkışan, İngiliz Uşağı “Şeyh Said”in isminin bu meydana konulmasına, AKP nasıl ve niçin izin verdi? Eyy AKP´liler;Parti, “Din” değildir. Parti yanlışa düşmüşse, ülkeyi felakete sürüklüyorsa ve laf dinlemiyorsa, o parti terk edilir. Sonuçta hepimiz aynı gemideyiz.Hadi şimdi varsa bilgisayarınızın, yoksa kâğıt-kalemin başına geçin ve bu 3 basit soruya cevap verin… Sağlık ve başarı dileklerimle 29 Kasım 2016Rifat Serdaroğlu Anahtar Kelimeler: LİLER, İYİCE, OKUYUN
allenai/c4/00332/80752
2017-02-25T04:42:01
http://bandirmamanset.com/kose-yazilari/eyy-akpliler-iyice-okuyun-6948.html
allenai/c4
s3://tokenize-bucket20241130064257132900000001 /tokenize-dir-1024/data_input/output/00332.jsonl.gz
İç Kuvvetler Nelerdir? | Konu Anlatımı | HÜRBİLGİ 20 Ağustos 2016 admin COĞRAFYA 11 comments İç kuvvetler nelerdir? İç kuvvetler konu anlatımı, Orojenez, epirpjenez, volkanizma, depremler hakkında bilgi. İç kuvvetlerin Kaynağı magmadır. Tektonik hareketler, volkanik olaylar ve depremler iç kuvvetlerin etkisiyle oluşur. Yeryüzünde kıtaların su altına dalmaları, yükselerek yüzeye çıkmaları, dağ kuşaklarının oluşumu, volkanik dağ ve volkanik arazilerin oluşumu iç kuvvetlerin etkisiyle olur. İç kuvvetler yer şekillenip oluşturarak yükselti farklarına yol açarlar. İç kuvvetler 4’e ayrılır. 1. Orojenez (Dağ oluşumu) 2. Epirojenez (Kıta Oluşumu) 1) OROJENEZ (Dağ Oluşumu) Sıradağ kuşakları iki farklı şekilde oluşmaktadır. Bunlar; a) Kıvrımlı dağların oluşumu: Akarsu, rüzgâr gibi dış kuvvetler, karalardan (kıta) aşındırdıkları maddeleri uzun yıllar boyunca deniz ya da okyanus tabanlarında biriktirirler. Deniz tabanında biriken ve binlerce metre kalınlığa ulaşan bu tortullar, tektonik hareketlerin etkisiyle sıkışır. Kıvrılarak su yüzeyine doğru yükselen bu tortullar zamanla kıvrım dağ kuşaklarını oluşturur. Tortul tabakaların kıvrılıp yükselmesiyle oluşan kubbe şeklindeki yapıya “antiklinal“, çanak biçiminde alçalan kesimlere ise “senklinal” adı verilir. III. jeolojik devirde oluşan Alp ve Himalaya dağ sıraları kıvrım dağlara örnek olarak gösterilebilir. b) Kırıklı dağların oluşumu: Yerkabuğunun esnek olmayan sert yapılı tabakaları şiddetli yan basınçların etkisiyle kırılır. Bu kırılmalar sonucunda bazı kütleler fay hattan boyunca çöker, bazıları ise yükselir. Bunun sonucunda çöken alanlarda “graben”, yükselen alanlarda ise “horst (kırık dağ)” adı verilen yer şekilleri oluşur. Kırık dağlara en iyi örnek, Kıyı Ege bölümündeki sıradağlardır. Horst ve grabenlerin birbirinden ayrıldığı yerlerde tektonik deprem riski ve sıcak yeraltı sularının görülme olasılığı fazladır. 2) EPİROJENEZ (Kıta oluşumu) Yer kabuğu su üzerinde duran bir kayığı andırır. Kayık dengede durabilmek için sürekli salınım halindedir. Ağırlığın olduğu yerde batma, hafif yerde ise yükselme olur. Yeryüzünde de çukur alanlarda birikme, ağırlaşma ve çökmeler görülürken, aşınmanın olduğu yerlerde hafiflemeye bağlı olarak yükselme görülür. Buna izostatik Denge denir. Aşınan alanlarda magmanın baskısıyla yükseltme birikimin olduğu alanlarda ise ağırlaşmayla çökmeler olur. Bu mantığa göre (izostatik denge) yeryüzünün tamamen düzleştirilmesi olanaksızdır. Bu hareketler esnasında yeni karalar ya da kıtalar oluşur. Yükselme ile meydana gelen geniş kubbemsi karalara jeoantiklinal, alçalarak çanaklaşan geniş alanlara ise jeosenklinal denir. Kıtalar birer jeoantiklinal iken deniz ve okyanus çanakları jeosenklinaldir. Buna Epirojenik hareketler denir. Karaların alçaldığı yerlerde deniz kara içlerine doğru ilerler. Karaların yükseldiği yerlerde ise deniz geri çekilir. Deniz ilerlemesine Transgresyon, Deniz gerilemesine ise Regresyon denir. Deniz ilerlemesinin görüldüğü yerlerde akarsuyun ağız kısmı deniz suları altında kalır. Akarsuyun enerji potansiyeli azalır ve biriktirme gücü artar. Deniz gerilemesi varsa akarsuyun yatak eğimi ve aşındırma gücü artar. Eğer bir yerde akarsu vadisi deniz içinde de devam ediyorsa, deniz ilerlemesinden bahsedilebilir. Kıyı şekilleri yüksekte veya kara içlerinde kalmışsa deniz gerilemesi olmuştur. Epirojenik hareketler esnasında daha önce orojenik hareketlerle kıvrılmış tortul tabakaların şekilleri bozulmaz. Tabakalar bütün olarak yükselir ya da alçalır. Bu sırada yer yer faylar oluşur. Yeryüzünün yükselti ve eğim şartları değişir. Orojenik hareketlerin süresi epirojenik hareketlere göre daha kısa sürelidir. Orojenik hareketler dar alanlarda etkiliyken epirojenik hareketler çok geniş sahalarda meydana gelir. Epirojenik hareketler üzerinde iklim değişikliklerinin de etkisi vardır. Örneğin 4. Zamanın başında Amerika’nın kuzeyi, Grönland, Avrupa’nın kuzeyi (İskandinav ülkeleri), Asya’nın kuzeyi buzullar altında kaldığından karalar ağırlaşarak alçalmıştık 4. zamanın ikinci yarısında, iklim değişikliklerini bağlı olarak buzullar erimiş ve karalar yükselmeye başlamıştır. Magma ve çeşitli gazların, yerkabuğunun kırık hatlarından patlama veya püskürme biçiminde yeryüzüne çıkmasına “volkanizma” denir. Volkanizma kendi arasında ikiye ayrılır. Bunlar; a) Derinlik volkanizması: Magmanın yeryüzüne çıkmadan, I yerkabuğunu oluşturan tabakalar arasında yavaş yavaş soğumasıyla gerçekleşir. b) Yüzey volkanizması: Katı I maddeler, gazlar ve magmanın, yerkabuğunun kırık hatlarından yeryüzüne kadar çıkmasıyla gerçekleşir. Yeryüzünün en aktif volkanları Pasifik Okyanusu çevresinde (Ateş Çemberi) yer alır. Yerkabuğunda doğal nedenlerle oluşan, salınım ve titreşimlerle ortaya çıkan kısa süreli sarsıntılara “deprem“denir. Depremi oluşturan gücün kaynaklandığı, yerkabuğu içindeki noktaya “İç merkez (hiposantr)”, yeryüzünde depremin iç merkezine en yakın olan “dış merkez (episantr)” denir. Depremin en şiddetli merkezden uzaklaşıldıkça depremin etkisi azalır. Depremler oluşumlarına göre üçe ayrılır; a) Tektonik depremler: Yerkabuğunun zayıf (faylı) yerlerinde meydana gelen kırılmalar sırasında oluşan yer sarsıntılarıdır. Yeryüzünde oluşan depremlerin çoğu bu türdendir. b) Volkanik depremler: Aktif volkanların bulunduğu yerlerde, patlama ve püskürmelerin etkisiyle oluşan yer sarsıntılarıdır. c) Çöküntü (göçme) depremleri: Çözünebilen kayaçların yaygın olduğu arazilerde, yer altında bulunan doğal boşlukların tavanlarının çökmesiyle oluşan yer sarsıntılarıdır. Yeryüzünde depremlerin en sık görüldüğü yerlere örnek olarak; Büyük Okyanus çevresi ve Alp – Himalaya kıvrım kuşağı verilebilir. Akarsu yataklarındaki şekillerin ve kıyı kuşağındaki taraçaların oluşmasında epirojenik hareketlerin önemli payı vardır. Günümüzde, epirojenik hareketlerin en belirgin olduğu yerler; İskandinavya, Doğu Kanada ve Japon adalarıdır. Maar, kaldera, krater ve tüflerin oluşumu volkanizmayla ilgilidir. Volkanik topraklar çok verimlidir Çünkü mineral bakımından zengindir Deprem dalgalarını ölçerek kaydeden alete sismograf denir. Depremin şiddeti; odak derinliğine, depremin aletsel büyüklüğüne, depremin dış merkezine uzaklığa, arazi yapısına ve binaların sağlamlığına göre değişir. Orojenez ve Epirojenez Nedir? Akarsu Nedir? | Konu Anlatımı | Hakkında Bilgiler 18 Şubat 2017 at 10:59 merhaba bana cok yardimci oldunuz tesekur ederim 19 Mart 2017 at 17:28 Bilgi için çok teşekkürler. 🙂 23 Mart 2017 at 19:44 Verdiğiniz bilgiler işime yaradı teşekkürler 25 Nisan 2017 at 15:14 bu benim performans ödevimdi. tabi hoca sözlüde yaptı 100 aldım. çok işime yaradı teşekkür ederim. 8 Mayıs 2017 at 17:28 Aferin size beğendim veletler😆😆😆😆😆😁😅😆😄😃😁 8 Mayıs 2017 at 17:31 30 Eylül 2018 at 17:45 cok yardımcı oldunuz
allenai/c4/00334/46644
2019-10-23T00:07:33
http://www.hurbilgi.com/index.php/2016/08/20/ic-kuvvetler-nelerdir-konu-anlatimi/?replytocom=4878
allenai/c4
s3://tokenize-bucket20241130064257132900000001 /tokenize-dir-1024/data_input/output/00334.jsonl.gz
Atamız Adem İle Havva Dostoyevski, Selçuk Orhan (Çevirmen) 8.2/10 (2.512 Oy) · 9.553 okunma @KafkaeskAtayistDubliner·26 Tem 2018·Kitabı okudu Felsefeciler çok çeşitli yollarla dünyayı sadece açıklamaya çalıştılar, ama asıl mesele dünyayı değiştirmektir. 100 Soruda Oğuz Atay, Selçuk Orhan @Rumsvnc·15 Eyl 17:07·Kitabı okudu “Tutunamayan, Oğuz Atay’ın edebiyat ve düşünce dünyamıza soktuğu, bir insan türüdür. Zayıf, sahipsiz ve sevgiye açtır. Kolay güvenir, kolay aldanır. Çıkarını koruyamaz, sürekli oyuna gelir. Yerleşik düzene uyum sağlayamamış ama içsel olgunluğunu da tamamlayamamış bir çeşit yarım bireydir. Tutunamayan bir bakıma birey olma olgunluğuna erişememiş Türk toplumunun eleştirisidir.” Sayfa 23 - Karakarga Talihleri vardır bu gibilerin: her zaman bir acı bulurlar çekecek... Ülkemiz büyük bir oyun yeridir. Her sabah uyanınca biraz isteksiz de olsak, hepimiz sahnenin bir yerinde bizi çevreleyen büyük ve uzak dünyanın sevimli bir benzerini kurmak için toplanırız. Ömer ADIGÜZEL bir alıntı ekledi. @Omer_X·22 Eyl 10:43 Romanlarda, intihar herşey den önce bir kurmacadır;bir düşünceyi başlatır, sürdürür ya da sonlandırir. — Ben de bir devrim çocuğuyum. — Ne yazık ki devrimin çocuğu olduğum için ilk günlerinin heyecanını yaşayamadım. Ben kendimi bildiğim zaman bütün devrimler yapılıp bitirilmişti. Ben hiçbir devrime yetişemedim üstad! — Ben bazılarında hazır bulundum. — Hangi devrimler yaklaşıyor? Birçok devrim var biliyorsun; geçici devrimler var, sürekli devrimler var. — Görünüş devrimleri var. Ne demiş Cenap Şahabettin: ‘Güzel bir kıyafet, iyi bir tavsiye mektubudur,’ demiş. @KafkaeskAtayistDubliner·25 Tem 2018·Kitabı okudu Bana evlenmenin nasıl kötü bir burjuva alışkanlığı olduğunu anlattı Burhan. Doğrusu çok güzel ifade etti durumu. Bir hafta sonra evlendi. Bana haber bile vermedi. Sen öldüğünden beri daha ‘muhafazakâr’ oluyorum babacığım. Meselâ, Allah kimseyi genç yaşta anasız babasız bırakmasın filân diyorum. İsa’nın ikinci gelişinin de geciktiğini görünce,birden ortaya çıktı ve insanlara şöyle buyurdu: Ne yazık onlara ki çıkarlarına dokunulmadıkça doğru yola gitmezler ve Allah’ın kendilerine sunacağı nimetleri bilmezler. Ne yazık onlara ki kalpleri temiz olmadığı için herkesi kötü sanırlar ve günahsıza ve günahkâra bir fark gözetmeden kötülük ederler. Ne yazık onlara ki duygulu çekingenliği korkaklık, samimiyeti yaltaklanma ve yardımı bir baskı sayarlar. Ne yazık onlara ki kendilerine açılan saf bir kalbi zaaflarından istifade edilecek, istismar edilecek bir akılsız sayarlar. Onların, geleceği yaratan insanlar arasında yeri yoktur. Unutulacaklardır. İntiharı alaya almak, insanı intihara sanıldığından daha fazla yakınlaştırabilir. Meliha İnsancıklar'ı inceledi. @Komorebiii·17 Tem 23:52·Kitabı okudu Büyük yazarlar büyük, iyi adamlar gerçekten iyiler. Kitaptaki adam ve kadını o kadar hayretle okudum ve gözümde canlandırdım ki gerçekten inanılmaz. Başkasıyla evlenirken halâ başka bir insana hitabı benim hiç anlamlandıramadığım cinstendi. Bizim inancımız ve yaşantımız gereği bana çok uzaktı karakterler ama yazar öyle bir kurgulayıp anlatmış ki gerçekten o parasızlığı bizzat hissettim ve çizmelerin,düğmelerin vs. Yani dış görünüsteki her şeyin (günümüzde özellikle araba) insanlar üzerindeki etkisine bizzat şahit oldum. Şuan üniversiteler tatil, eğer fırsatınız varsa bir şehir gezin yoksa bu kitabı okuyun ve farklı bir yaşantıya konuk olun 2 günlüğüne de olsa. Kitapla kalın :)) 8.2/10 (2.512 Oy) R 100 Soruda Oğuz Atay'ı inceledi. @Rumsvnc·17 Eyl 00:29·Kitabı okudu Oğuz Atay, daha önce iki kitabını okuduğum ve külliyatını tamamlamak istediğim, çok sevdiğim bir yazar. Kitaplarını yıllar önce okuduğumdan, en baştan etkili bir okumayla külliyatını tamamlamak istedim bu sebeple de Oğuz Atay ve eserleri hakkında bilgi edinebileceğim bir kitap arayışı içine girdim. Selçuk Orhan’ın bu kitabını okuyarak doğru bir seçim yaptığımı düşünüyorum. Oğuz Atay ve eserleri hakkında oldukça önemli bilgiler edinmemi sağlayan bu kitap aynı zamanda edebi akımlar, edebiyatta kullanılan teknikler gibi genel bilgiler de içeriyor. Bunların yanında birçok eser ve edebiyatçıyla tanışmamı sağlayarak bana yeni kapılar açtı. Bazı kısımlarda yer yer tekrara düşse de okumamın akıcılığına olumsuz bir etkide bulunmadı. Oğuz Atay severlere veya onun eserlerini daha bilinçli ve etkili bir şekilde okumak isteyenlere tavsiye ederim. 100 Soruda Oğuz Atay Selçuk Orhan Penbegül Yılmaz İnsancıklar'ı inceledi. @penbe18·12 Kas 2018·Kitabı okudu Keşke daha önce okusaydım dediğim bir kitap daha. İçerik öylesine duygusal öyle akıcı ki... Sıkıcı demek imkansız. Kitap biraz bana Milena'ya Mektuplar adlı kitabı anımsatmadı değil hani. Bülent Yüney 100 Soruda Oğuz Atay'ı inceledi. @byuney·27 May 2018·Kitabı okudu Yıllar önce zar zor okuyup bitirdiğim Tutunamayanlar'a yeniden bir heves başlamamı sağlayan ve güzel bir teşekkürü hak eden başarılı bir Oğuz Atay incelemesi olmuş.
allenai/c4/00319/42469
2019-11-21T20:21:28
https://1000kitap.com/yazar/Selcuk-Orhan
allenai/c4
s3://tokenize-bucket20241130064257132900000001 /tokenize-dir-1024/data_input/output/00319.jsonl.gz
Hakan Oran - Boykot Yankeeee 15 Ağustos 2018, 10:35 Türkiyenin yanında yer alma zamanıdır. Türk gençliği 6.filo defol derken ne kadarda haklıymışlar.Bazı şeylerin önemi ne yazık ki yıllar sonra daha iyi anlaşılıyor. Türkiye sınırlarının güvenliği için cephede Mehmetçikleri ile teröre ve terör destekçilerine karşı savaş verirken bir taraftanda büyük bir ekonomik savaşı ayni anda püskürtmeye çalışıyor.Her ikisininde planlayıcısı ABD.Bu Savaş 71 yıldır Türkiyeyi hegemonyası altında tutan Amerikaya karşı. Sanayileşmesini istemeyen sırasında terör örgütleri ile Türkiyeye karşı işbirliği yapan yalnızca Tarım ülkesi kalmasını isteyen sözde müteffik ABD. Azerbaycan ,Pakistan, Katar Türkiyenin haklı durumuna desteği verirken hatta AB ve İngiltere Rusya Çin Türkiyenin haklılığını Dünya kamuoyu önünde seslendirirken bizim sessiz kalmamız vefasızlıktan başka birşey olamaz. Son 60 yıldır Kıbrıstaki Türk varlığının korunması adına bizlere elinden gelen hertürlü katkıyı vermeye çalışan Türkiye bu desteği bizdende görmek zorunda. Elinizi vicdanınıza koyup bir düşünün.ENOSİS hedefleri ile Kıbrıslı Türklere yönelen şiddet ve katliamlara Türkiye garantör devlet olarak müdahale etmemiş olsaydı bugün herbirimiz kimbilir nerelerde olacaktık. 1974 den önce bir iki iş adamı dışında hiçbir sektörde esamesi okunmayan sadece Rumun yanında işçi olarak çalışan Kıbrıslı Türkler olarak kalmaya devam etmeyecekmiydik .Yada sağ kalanlarımız tası tarağı toplayıp Londra yollarını tutmayacakmıydık. Bugün belki iyi seçim yapamıyoruz .Bizi yönetenler iyi yönetemiyorlar .Sağlık ve eğitimde çuvallıyoruz.Halkı koruyucu tedbirleri zamanında almaktan uzağız.Fakat en azından hürüz.Yüzlerce iş adamımız var. Birçoğumuz mal mülk sahibi.Çocuklarımızın altında son model otomobiller.Maaşlarımız, iş yerlerimiz var. Birtek iyi günde değil kötü gündede bir ve beraber olmak gerek. Bu saldırıların etkisi, ulus olarak ortaya koyacağımız tavra göre ya minimumda kalır, ya da maksimuma çıkar. Kendini Türk ulusunun bir ferdi gören herkesinde elini taşın altına koyma zamanıdır. Türkiye için yapabileceğimiz çok şey yok belki ama yapabilecek hiçbirşeyimizde yok değil . Kıbrıs Türk halkı olarak Amerikan meşeli ürünleri kapımızdan içeri sokmamakla başlayabiliriz mesela. Türkiye hiç olmazsa bunu hakediyor ve Türkiye Cumhuriyeti insanına bu vefa borcunun böylesi bir zamanda ödenmesi gerekiyor. Hadi açın interneti ve paylaşın Amerikan menşeli malları ve birde Kıbrıstan ,Kıbrısın kuzeyinden korkmadan bağırın BOYKOT YAKKEE diye.
allenai/c4/00334/5944
2019-06-25T02:22:04
http://www.haberalkibrisli.net/boykot-yankeeee-makale,9.html
allenai/c4
s3://tokenize-bucket20241130064257132900000001 /tokenize-dir-1024/data_input/output/00334.jsonl.gz
KKTC’deki siyasilerden Özgürgün, Özersay, Denktaş, Sucuoğlu ve Arıklı terörü lanetleyip, Türk ordusuna güçlü destek verdi; Akıncı’nın sessizliği dikkat çekti Türk Silahlı Kuvvetlerinin (TSK) Suriye’nin Afrin bölgesinde terör odaklarına yönelik olarak başlattığı ‘Zeytin Dalı’ Harekatına KKTC’den destek yağdı. Başbakan Hüseyin Özgürgün, Başbakan Yardımcısı Serdar Denktaş, Dışişleri Bakanı Tahsin Ertuğruloğlu, Sağlık Bakanı Faiz Sucuoğlu, HP Genel Başkanı Kudret Özersay ve YDP lideri Erhan Arıklı, TSK’nın harekatına güçlü destek verirken, Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı’nın sessizliği vatandaşların dikkatini çekti. Harekatın ikinci gününde Diyalog Medya’yı arayan çok sayıda vatandaş Cumhurbaşkanı’nın sessizliğine dikkat çekerek, bunun nedenini sordu. Bu arada CTP Genel Başkanı Tufan Erhürman ile TDP Genel Başkanı Cemal Özyiğit, sosyal medya aracılığıyla hem Suriye, hem de Türkiye’nin toprak bütünlüğüne destek veren açıklamalar yaptı.Afrika gazetesinin ‘Zeytin Dalı’ harekatını ‘İkinci işgal harekatı’ olarak nitelemesi ise önce Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’dan, daha sonra da KKTC’deki bazı siyasilerden tepki gördü. KKTC genelindeki tüm camilerde dün sabah namazında Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Afrin sınır ötesi harekatının zaferle sonuçlanması için dua edildi. Din İşleri Başkanlığı’ndan yapılan açıklamaya göre, Din İşleri Başkanı Prof. Dr. Talip Atalay’ın din görevlilerine gönderdiği mesajla, tüm camilerde sabah namazında Fetih Suresi okundu, Türk ordusunun muzaffer olması, Müslüman Türk Milleti’nin bekası için dua edildi. Ne dediler?.. Ne dediler?..Ne dediler?.. Özgürgün: Mehmetçiğin yanındayız Başbakan Hüseyin Özgürgün, terör örgütü PYD/PKK'nın işgal ettiği Suriye'nin Afrin bölgesine yönelik Zeytin Dalı Harekatı'na ilişkin, Kıbrıs Türk Halkı olarak kalben anavatan Türkiye ve Mehmetçiğin yanında olduklarını bildirdi. UBP’den Afrika’ya kınama UBP Genel Merkezi’nden yapılan açıklamada, Türk Silahlı Kuvvetlerinin (TSK) Afrin’e yönelik başlattığı Zeytin Dalı Harekatı’nı ‘İşgal’ olarak niteleyen Afrika Gazetesi kınandı. Yapılan açıklamada şunlar aktarıldı: Türk Silahlı Kuvvetleri'nin Anavatan Türkiye'mizin sınır güvenliği, toprak bütünlüğü ve Türkiye Cumhuriyeti'nin bekası adına düzenlediği "Zeytin Dalı Harekatı"nı "işgal" diye gösteren gazeteyi şiddetle telin ediyoruz! Rum-Yunan cuntasının darbesinden kaynaklanan 20 Temmuz Mutlu Barış Harekatı ile adaya gelen ve bu coğrafyada yaşayan herkesin huzur, barış ve güvenliğinin garantörlüğünü üstlenen Türk Silahlı Kuvvetleri'ni her fırsatta işgalci, harekatı ise işgal diye niteleyen bu zihniyetin, basın özgürlüğünün arkasına sığınarak sergilediği bu ihanetini kınamanın çok ötesinde, lanetliyoruz Anavatan Türkiye Cumhuriyeti tüm seçenekleri denedikten sonra ülke sınırlarında oluşan tehlikeyi yok etmek amacıyla giriştiği harekatı adeta terör örgütlerinin saflarında yer alarak haksız bulan, dil uzatan bir milletvekilini de şiddetle kınar, sessiz kalmakla onaylayan partisini de uyarmayı görev biliriz. Kıbrıs Türk halkı olarak mensubu olmaktan her zaman onur ve gurur duyduğumuz Türk milletinin kahraman evlatlarının canları pahasına verdikleri mücadeleyi hainlik ölçülerini zorlayan, bu tür zihniyetlerin başkalarına da hizmet adına dil uzatmasına asla sessiz kalmayacağımızın bilinmesini isteriz.” Denktaş:Haklı müdahaleye saygı gösterilmeli Başbakan Yardımcısı ve Maliye Bakanı, DP Genel Başkanı Serdar Denktaş, Türkiye’nin terör örgütlerine yönelik başlattığı “Zeytin Dalı Harekatı”na ilişkin yaptığı açıklamada, Türkiye’nin toprak bütünlüğü ve güvenliği için yaptığı müdahaleye saygı gösterilmesini isteyerek “Allah Türk askerinin yar ve yardımcısı olsun” dedi. Denktaş açıklamasında şöyle dedi: “Amerika’nın, Rusya’nın, İngiliz’in Alman’ın Suriye’ye sınırı bile yokken Ortadoğu’da cirit atmasına laf etmeyenlerin ‘barışseverliği’ nedense her seferinde sadece Türk askerine karşı ortaya çıkıyor. 1974 yılında aynı Türk Ordusu, toplumsal varlığımıza yönelik Rum Saldırısına karşı ’barışsever’ olup müdahale etmese bugün belki de kendi soyadımızı kendi dilimizde yazamayacaktık. Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı Güney Doğu’da oynanan oyunu herkes bilmektedir.” Denktaş, Türkiye’nin kendi toprak bütünlüğü ve güvenliği için yaptığı müdahaleye saygı gösterilmesini isteyerek, “Allah Türk Askerinin yar ve yardımcısı olsun” dedi. Sucuoğlu: Allah Mehmetçiğe güç ve zafer versin Sağlık Bakanı Faiz Sucuoğlu dün bir açıklama yaparak Türkiye’nin Afrin’e yönelik başlattığı harekata destek belirtti. Sucuoğlu, "Zeytin Dalı Harekatı " Türkiye Cumhuriyetimizin sınır güvenliği, toprak bütünlüğü ve ülkenin bekası için düzenlenen bir operasyondur. Allah Türk Milleti ve ordumuzun yardımcısı olsun. Mehmetçiğimize güç ve zafer versin” dedi. Vatanın toprak bütünlüğü ve sınırlarını korumak amacıyla uluslararası teamüllerin kendisine verdiği yetkileri kullanan Türk Silahlı Kuvvetleri'nin Suriye'nin sınır bölgesi Afrin de yuvalanan terör örgütlerini bölgeden temizlemek için başlattığı "Zeytin Dalı Harekatı" ile "Kıbrıs Barış Harekatı" arasında bağlantı kurarak eleştiri sınırı ve haddini aşan Afrika gazetesinin böylesine hassas bir konuda Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı, Başbakanı ve Türk Silahlı Kuvvetleri'ni hedef alan yayın ve ifadeler asla Kıbrıs Türk halkının görüşleriyle örtüşmemektedir. Kıbrıs Türk halkının görüşlerini hiçbir şekilde yansıtmayan bu yayınlar ve ifadeleri şiddetle kınıyor, kahraman Türk Silahlı Kuvvetleri mensuplarının başlattığı harekatın en düşük zayiatla ve üstün başarıyla tamamlanmasını diliyoruz.” Özersay: Tehdit varsa Halkın Partisi (HP) Genel Başkanı Kudret Özersay dün bir açıklama yaparak Türkiye’nin Afrin’e yönelik başlattığı Zeytin Dalı Harekatını değerlendirdi. Özersay açıklamasında şöyle dedi: Kendi topraklarını başkalarının güvenliğine karşı faaliyette bulunan silahlı gruplara kullandırtmaları durumunda devletler, toprak bütünlüğüne saygı ilkesinin arkasına saklanamazlar. Her devlet kendi güvenliğini sağlamak için tedbirler alır, belirli şartlarda sınır ötesi harekatlar da yapar. Özellikle komşularınız ya kendi topraklarını kontrol edemedikleri için ya da bilerek sizin toprak bütünlüğünüze ve siyasi bağımsızlığına karşı bazı silahlı gruplarca kendi topraklarının kullanılmasına müsaade ettikleri için sınır ötesi harekatlar yapılabilir. Suriye’de bir nevi iç savaş yaşandıktan sonra hükümetin kontrolü altında olmayan Suriye topraklarında Türkiye’nin güvenliğini, toprak bütünlüğünü tehdit eden ve aslıda bölgede yeni bir devlet yapılanmasına neden olup Suriye’nin de toprak bütünlüğünü tehlikeye sokan yapılar ortaya çıktı. Türkiye’nin Afrin harekatını bu bağlamda değerlendirmek gerekir diye düşünüyorum. Harekatın tüm terör örgütlerini etkisiz hale getirecek şekilde, Türkiye ve Suriye’nin toprak bütünlüğünü ve güvenliğini sağlamaya dönük sonuçlar elde edilerek başarıyla tamamlanmasını diliyorum. Türkiye, bölge ülkelerine de uluslararası aktörlere de, kendi güvenliği ve toprak bütünlüğü söz konusu olduğunda gereğini yapmaktan çekinmeyeceğinin de mesajını veriyor. Geleceğe dönük olarak caydırıcılık bağlamında da bunun önemli olduğunu düşünüyorum. Umarım tez zamanda sonuç alınır ve bölgede sulh sağlanır Ertuğruloğlu: İşgal harekatı değil terörü temizleme operasyonu Erhürman: Barışçıl bir ortam tesis edilmeli Cumhuriyetçi Türk Partisi (CTP) Genel Başkanı Tufan Erhürman, Zeytin Dalı Operasyonuyla ilgili açıklama yaptı. Tufan Erhürman, sosyal medya hesabı üzerinde yaptığı açıklamada, Afrin harekatının, Türkiye Cumhuriyeti’nin ve Suriye’nin toprak bütünlüğünün korunması ve bölgede güvenliğin tesis edilmesi hedeflerine ulaşılmasını sağlayacak biçimde tamamlanmasını diledi. Erhürman, “Umudumuz, bölgede yaşanan terörün ve çatışma ortamının daha fazla can kaybına yol açmadan bir an önce son bulması, bölge ülkelerinin toprak bütünlüğüne saygıyı ve bölgede yaşayanların huzur ve güvenliğini sağlayan barışçı bir ortamın tesis edilmesidir” ifadelerini kullandı. barış hüküm sürsün TDP Genel Başkanı Cemal Özyiğit, Türkiye ve Suriye halklarının huzur ve güvenliğinin önemine işaret ederek, “Umarım bölgemizde barışın hüküm süreceği günlere kısa zamanda kavuşuruz.”dedi Cemal Özyiğit sosyal medya hesabı üzerinden yaptığı açıklamada, “Silahların gölgesinde yaşanan her gelişmenin bedelini maalesef en çok masum insanlar ödüyor. Türkiye ve Suriye halklarının huzur ve güvenliği bizler için her şeyden önemli. Umarım bölgemizde barışın hüküm süreceği günlere kısa zamanda kavuşuruz.”ifadelerini kullandı. YDP: Türkiye’ye hakaret fikir özgürlüğü değil Yeniden Doğuş Partisi (YDP) Afrika gazetesinin dünkü sayısında Türkiye’nin sınır güvenliğini korumak için yaptığı Zeytin Dalı Harekatını bir işgal harekatı olarak lanse etmesini, en hafif tabiri ile “Anavatan Türkiye’ye hakaret” olarak niteledi. YDP’den yapılan açıklamada şunlar aktarıldı: İşin acı yanı Afrika gazetesinin Kıbrıs harekatını da bir işgal harekatı olarak yorumlamasıdır. Oysa Afrika gazetesinin ihanet ölçüsünde özgürce yayın yapmasına ortam hazırlayan anayasamızın başlangıç bölümü, 20 Temmuz’un nasıl bir harekat olduğunu açıkça belirtmektedir. Ülkemiz elbette demokratik bir ülkedir ve fikir özgürlüğü önemlidir. Ama Anavatan Türkiye'ye, Türkiye yetkililerine ve Türk Ordusuna hakaret, fikir özgürlüğü kapsamında değerlendirilemez. Afrika gazetesine hatırlatmak isteriz ki; Barış Harekatı olmasaydı, Ada'da bir tek Türk kalmayacak ve bugün Afrika gazetesini yayınlayanlar Rumca bir isimle bu gazeteyi yayımlayacaklardı. Türkiye’yi işgalcilikle suçlayan Afrika gazetesini şiddetle kınıyor ve gazeteyi bu rezil yayın dolayısı ile yüce Türk milletinden özür dilemeye çağırıyoruz. Çakır: Küstahça atılan manşet Din Görevlileri Sendikası (Din-Gör-Sen) Başkanı Süleyman Çakır, Türkiye'nin Afrin operasyonunu 1974 Kıbrıs Barış Harekatı ile ilişkilendirerek işgal harekatı olarak niteleyen" Afrika gazetesine sert tepki gösterdi. Afrika’nın manşetinin küstahlık olduğunu ifade eden Çakır, “Türk Milletine ait her değere ahlaksızca saldırmayı kendisine misyon edinen Afrika gazetesi, Bugün işi iyice azıtmış, Türkiye’nin Afrin’de yuvalanan terör örgütlerine yönelik başlattığı “Zeytin dalı harekatı” adlı askeri harekatı “Türkiye’den bir işgal harekatı daha” diyerek küstahça bir manşet atmıştır” dedi. Çakır açıklamasının devamında şunları kaydetti: Bilindiği üzere, Türk halkı yıllardır 3 milyondan fazla Suriyeli mülteciye şefkatle, merhametle, bir ailenin fertleriymişçesine sıcak duygularla kucak açmış bir ülkedir. Dünyanın neresinde olursa olsun, darda kalan, zorda kalan, zulme uğrayan herkesin yardımına koşan tek ülke Türkiye’dir. Bu nedenle teröristlerin hedefi olmuş, tüm dünyada terör yandaşlarının yayın organlarında hedef alınmıştır. Kıbrıs Türkü kaderini Türkiye’deki kardeşlerinden farklı mecralarda tasavvur etmemektedir. Marjinal yayınlar Kıbrıs Türkünün gerçeğini yansıtmamaktadır. Yılmaz: İşgal demek küstahlıktır Konyalılar Kültür Derneği, Türkiye’nin terör örgütlerine yönelik başlattığı Zeytin Dalı Harekatına destek belirtti. “Kahraman Mehmetçiklerimizin Allah yar ve yardımcısı olsun” denilen açıklamada, Afrika Gazetesinin dünkü manşeti de kınandı. Dernek Genel Sekreteri Uğur Yılmaz tarafından yapılan açıklamada, “Afrika Gazetesi, Türkiye’nin Afrin’de yuvalanan terör örgütlerine yönelik başlattığı askeri harekata ‘İşgal’ deme küstahlığını göstermiştir. Aynı gazete Kıbrıs Türk toplumuna barış ve huzur getiren Barış harekatına da dil uzatarak çirkin emellerini ve kimlere hizmet ettiğini bir kez daha gözler önüne sermiştir” denildi. Yılmaz açıklamasının devamında, “Kahraman Türk Ordusunun, Afrin’deki terör yuvalarını tek tek imha ederek yeni bir zafere daha imza atacağına inancımız tamdır. Allah Türk Milleti ve ordumuzun yardımcısı olsun” dedi. Güncelleme Tarihi: 22 Ocak 2018, 11:44 1 Harekat sürüyor 2 Sıkıntılar aşılırsa daha da yükselir 3 “Bürokratik engel çok” 4 Meclis eylemlerle açılıyor 5 Liseli Veli’nin gizemli vedası 6 “Ahlaksızca bir başlık” 7 Paylaşıma karşılar 8 Ecevit Caddesi karıştı 9 “Allah bizimle beraber” 10 Fransa öncülük etti
allenai/c4/00327/11183
2018-06-21T20:14:04
https://www.diyaloggazetesi.com/kibris/seninleyiz-turkiye-h59122.html
allenai/c4
s3://tokenize-bucket20241130064257132900000001 /tokenize-dir-1024/data_input/output/00327.jsonl.gz
İncinmek ile ilgili sözler | Güzel Cümleler İncinmek ile ilgili sözler Bu sayfada incinmek ile ilgili sözler ve incinme sözlerini bulacaksınız. Sayfa içeriği; incitmek ile ilgili sözler, incinmeyle ilgili sözler, incinen sözler, incinen insanlar için sözler Yalan söyleseydim bana incinecekti. Yalan söylemedim. Gitti. - Özdemir Asaf En büyük mazoşist biziz. Yarıldık, incindik, kırıldık, param bin parça olduk ve yine sevmenin verdiği şerefle her acıya göğüs gerdik, sevgilidendir dedik. Ulan en büyük acıları sevdaya dahil ettik. Selim kalp, ne incinir ne incitir. İncinmemek incitmemekten daha zordur. - M. Sami Ramazanoğlu İncinsen de incitme. - Hacı Bektaş Veli Hep beklediğim yerden incitiliyorum; ama yine de, bile isteye olmamıştırlarla kendimi avutuyorum. İnsanları incitmeden önce sizinde bir insan olduğunuzu hatırlayın sizi de incitecek insanlar elbette vardır. Deveden büyük fil var. Seninde sıran gelir. Bazen Allah, insanların seni incitmesine izin verir ki böylece bir dahaki sefere yalnızca O'na koşman gerektiğini bilesin. - Omar Suleiman Eğer bir kadın seni görmezden gelmeye başladıysa, onu çok fazla incittiğindendir. Sana bakmak çehreni incitir diye yüzüne yakın bir kelime aradım. - Cengizhan Konuş Kadınlar iki sebepten dolayı değişirler. Ya çok şey öğrenmişlerdir ya da çok fazla incinmişlerdir. Sen susuyorsun. Ve o iki sözcük yüzünden, inciniyor papatyalar. - Birhan Eroğlu Öfkelenmek, kızmak ya da küsmek değil, incinmek, bir insanı var iken yok gibi davranmaya itecek kadar karşısındakinden soğutuyor. Zaaflarını belli ettiğinde kullanmaktan çekinmezler. Çünkü kırılacağın noktayı bilir, seni acıtmayı seçerler. Kimseye eksikliklerini belli etme. Gün gelir belli ettiğin kadar kırılıp incinirsin. Ruhum incindi, kalbimden öte. Yere düştüğünde kolu incinen, ayağı incinen çocuklar gibi değil. Bağırışlar içinde koşuşturmadım kimseye. "Anne kolum çok acıyor!" diyemedim. Ruhum incindi benim. Kalbimden öte kimseye seslenemedim. İncine incine sevdim seni. Sigaranın da zararlı olduğunu bildiğim gibi... Bir kez daha incinmek ya da kırılmak korkutsa da bundan sonra sadece köşende sessizce beklersin... Bazen olgunlaşmak için incinmek, tecrübe kazanmak için kaybetmek gerekir. - La Edri En kötüsü de, her seferinde incinmemiş gibi davranmak zorunda kalmak... Karıncayı bile incitmem deme! Bile'den incinir karınca. Söz söylemek irfan ister, anlamak insan. - Fuzuli Aşk incitmez, beklentiler incitir. Seni kimsenin incitmesine izin vermeyeceğim derken, bu işi kendim yapacağım demek istediği, hiç aklıma gelmemişti. - Elif Şafak Ne kadar az yüksekten uçarsan, düştüğün zaman o kadar az incinirsin.- Tibet atasözü İncitme sen ahbabını incinmeye senden, bu alem-i fanide zarafet budur işte. İnsan odur ki, başkasının incitişiyle incinmesin. Ve insan odur ki, incitilmeye müstahak olanı incitmesin. - Hz. Mevlana Sevdiklerinizi incitmeyin. Çünkü onları birgün; incitmek için bile bulamayabilirsiniz. - Jean Christophe Grange Hiç kimse izlemiyormuş gibi dans et, Hiç incinmemiş gibi sev, Hiç kimse dinlemiyormuş gibi şarkı söyle, Dünya cennetmiş gibi yaşa. - Mark Twain İncinmemek incitmemekten daha zordur. - Hz. Mevlana Aynı şeyleri konuşup, farklı anlamlar çıkarıyorsak ve o anlamlarla kararıyorsak; üzülme aynı dili öğrenirim ben! Alimin her bir kelamı tende canı incidir, cahilin her bir kelamı tende canı incitir. Alim ile sohbet etmek lalü mercan incidir, cahil ile sohbet etmek her gün bir can incitir. Oturma cahil ile sözü can incitir. Otur alim ile her sözü mercan incidir.
allenai/c4/00215/76744
2019-09-20T14:30:53
https://www.guzelcumleler.com/incinmek-ile-ilgili-sozler
allenai/c4
s3://tokenize-bucket20241130064257132900000001 /tokenize-dir-1024/data_input/output/00215.jsonl.gz
Çanakkale Destanı Nerede Yazıldı? malatya, darende, darendehaber, somuncu baba, tohma kanyonu, 1767 Okunma Okunma Osmanlı´nın 1514´den 1918´e kadar, 414 yıl yönettiği bir coğrafyanın adıdır, Hicaz. Yıllarca İstanbul´da beslenen Şerif Hüseyin, İngilizlerle işbirliği halindedir. Hicaz´da bazı urbanlar para ve makam karşılığında kışkırtılarak Osmanlı yönetimine karşı isyanlar ateşlenmek üzeredir. İşte böyle bir atmosfer içerisinde şâir Mehmet Âkif başkanlığında bir heyet, teşkilat-ı mahsusa adına Hicaz´a, Necid ve Yemen´e kadar gidecekleri uzun bir yolculuğa çıkarlar. Amaç, bölge insanlarına güven vermek ve emperyalizmin oyununa gelmemeleri konusunda onları uyarmakla birlikte ayrıca bölgede olup bitenleri payitahta rapor etmek gibi özel görevleri yerine getirmektir. Bilindiği gibi Sultan II. Abdülhamit Han, İstanbul´dan Medine´ye kadar raylar döşeterek Hicaz demiryolu yaptırmıştır. Demiryolu ağı; İstanbul, Bağdat, Şam, Medine üçgeninde uzayıp gidiyor. Mehmet Âkif ve arkadaşları İstanbul´dan Medine´ye giden trene biniyorlar. Şam-ı Şerîf´i geçip Tihame çölünde bulunan el-Muazzam´a tren istasyonunda duruyorlar. Burası, M. Akif´in ?Necid Çöllerinden Medine´ye şiirinde: ?Üç ay "Tihame!" deyip çiğnedim beyabanı. Kemiklerim bile yanmıştı belki sahrada. Yetişmeyeydin eğer, ya Muhammed, imdada? dediği yakıcı çöl ortası.. 18. Mart.1915. el-Muazzama tren istasyonu. Dışarıda kavurucu sıcakla birlikte kum fırtınası vardır. el-Muazzama, Medine tren istasyonundan bir önceki istasyonun adıdır. Tren mola verir. Bu istasyonda inen Mehmet Âkif ve arkadaşları sadece İstanbul, Şam ve Medine ile görüşme imkânı olan telefon kulübesine koşarlar. Akılları fikirleri geride bütün hızıyla devam eden Çanakkale savaşındadır. Epey bir uğraşıdan sonra İstanbul´la telefon bağlantısı kurulur. Karşıda Enver Paşa´nın gür sesi: ?Müjde! Müjde! Kahraman Mehmetçiklerimiz Çanakkale´nin geçilmez olduğunu yedi düvele gösterdi. Çanakkale Savaşında ordumuz muzaffer oldu. Düşman mağlup, mahcup ve mecruh (yaralı) olarak çekiliyor...? el Muazzama tren istasyonundaki sevinç, muazzamdır. Orada bulunanlardan biri haberi duyunca Kuşbaşı Eşref Bey´in boynuna sarılır ve bir çocuk safiyetinde hıçkıra hıçkıra ağlamağa başlar. Bu hıçkıran vatanperver, yüreği yanık memleket evladının adı, Mehmet Akif´tir. Başta Mehmet Âkif ve arkadaşları büyük bir sevinç çığlıklarına karışmış tekbir ve gözyaşlarıyla kızgın kumların üzerinde şükür secdesine kapanırlar. Çoktan beri, zafer kavramına hasret kalmıştır, Anadolu insanı. el-Muazzama tren istasyonu.. Mehmet Akif, büyük vatan sevgisi ve meftun olduğu istiklal ve hürriyet sevdasıyla yavaşça kalabalığın arasından sıyrılır. Gökte Ay, bedir halindedir. Çöl gecelerinin parlak yıldızlı semasını, zaferimizin şerefine aydınlatan ayın bu efsanevi ışıkları altında Mehmet Akif, bu güneşi unutturacak kadar parlak çöl gecesinde sabahlar. Mehmet Âkif, çok dolu, âdeta şiire hâmiledir. İstasyon binasının arkasındaki hurmalığın içine çekilir. Arkadaşlarının anlattığına göre, uzaktan, sadece hıçkırıkları duyulur; içli, derin hıçkırıklar....önündeki çöl kumları yağmur yağmış gibi ıslaktır. Yönünü Medine´ye Ravzâ-i Mutahhara´ya çevirmiş, Muhammed Mustafa´ya (a.s) müjde verir gibi, gözyaşları içerisinde Çanakkale Destanı´nı yazmaya başlar. O, aslında Boğaz Harbi şiirinde, ?Ey şehîd oğlu şehîd! İsteme benden makber/Sana aguşunu açmış duruyor Peygamber? derken, manen Resûl-i Ekrem´i görür gibiydi. Evet.. Çanakkale ya da Boğaz Harbi şiiri İstanbul´da değil, Hicaz´da, civar-ı Resûlüllah´da, el-Muazzama tren istasyonunda yazılmıştır. Sabah olunca vazifesini tamamlamış fanilerin az kula nasip olan rahatlığıyla Mehmet Akif, arkadaşı Eşref Bey´in yüzüne derin derin bakarak: ?Artık ölebilirim. Gözlerim açık gitmez!? der. Netice olarak söylemek gerekirse, bugün Çanakkale Destanı´nı okumaya ve muhtevasını kavramaya daha çok ihtiyacımız vardır. Çanakkale savaşlarının yıldönümünü idrak ettiğimiz bu günlerde Çanakkale´de destanlar yazdıran kahramanlarımızın güç ve destek aldıkları maneviyat kaynağını bir kere daha hatırlayalım. O rûha, o irfâna şuurlu bir şekilde sahip çıkalım. Senin de rûhun şâdolsun nur sakallı Âkif´imiz.
allenai/c4/00319/59128
2019-11-17T05:53:09
http://www.darendehaber.com/kose-yazilari/-canakkale-destani-nerede-yazildi-823.html
allenai/c4
s3://tokenize-bucket20241130064257132900000001 /tokenize-dir-1024/data_input/output/00319.jsonl.gz
:: Askeri Bölüm ve TÜRK Ordusu :: Türk Silahlı Kuvvetleri Paylaş | Konu: Jandarma Genel Komutanlığı Tarihçesi Perş. Ekim 30, 2008 2:23 pm Türklerin hayatı, tarihin akışı içerisinde tetkik edildiğinde; devletin idari, adli ve zabıta hizmetlerinin komutanlarca veya başbuğlarca yürütüldüğü görülür. Eski Türklerde Başbuğ, Kağan, Hakan diye anılan hükümdarlar aynı zamanda emniyet ve asayiş hizmetleriyle bizzat uğraşmışlardır. Orhun Kitabeleri’nde Yargan olarak geçen ve Hakanların emrinde, emniyet ve asayişi sağlayan bir zabıtanın bulunduğu bilinmektedir. Osmanlı Devletinde, kazalarda Kadılar emrindeki Subaşılarla,sancaklarda Mirliva veya Sancak Beyleri eyaletlerde ise Mirmiran veya Beyler askeri ve mülki birer otorite olarak emrindeki askerlerle emniyet ve asayiş hizmetlerini yürütmüşlerdir. Devletin başkenti İstanbul'da ise emniyet ve asayiş hizmetleri farklı bir teşkilat tarafından yürütülmüştür. Bu amaçla İstanbul'un içinde ve dışında asayiş karakolları açılmış ve bu karakollarda Karakullukçu denen Yeniçeriler görev almıştır. Yeniçeri Ağası, Cebecibaşı, Cebeciler, Kaptan Paşa, Topçubaşı ve Topçular, Bostancıbaşı ve Bostancılar, devletin emniyet ve asayişinin sağlanmasında görevli ve sorumlu isimler olarak tarihe geçmişlerdir. 18 Haziran 1826'da Yeniçeriliğin ortadan kaldırılmasından sonra emniyet ve asayiş hizmetleri; "Asakir-i Muntazama-i Mansuri","Asakir-i Muntazama-i Hassa" ve 1834 tarihinde Anadolu ve Rumeli'nin bazı eyaletlerinde "Asakir-i Redife" adı altında kurulan askeri teşkilatlar tarafından yürütülmüştür. 03 Kasım 1839’da ilan edilen Tanzimat Fermanı (Tanzimat-ı Hayriye – Gülhane Hattı Hümayunu) ile halkın can ve mal emniyetinin korunması görevi eyalet ve sancak valilikleri emrine gönderilen subaylar tarafından yürütülmüştür. 16 Şubat 1846 tarihinde Zaptiye Müşirliği kurulmuş, eyalet ve sancaklardaki Umuru Zaptiye hizmetleri doğrudan doğruya bu makama bağlanmıştır. Bu devreye "Tevhidi Zabıta" (zabıtanın birleştirilmesi) devresi de denilmektedir. Zaptiye Müşirliği, bir üst seviyedeki askeri bir makam olan "Seraskerlik" makamına bağlanmıştır. Böylece asıl görevi iç güvenlik ve düzeni sağlamak olan ve tek elden sevk ve idare edilen yeni bir askeri zabıta sınıfı doğmuştur. Jandarmanın 1839 Tanzimat Fermanından sonra kurulmuş olduğu, Tanzimat Fermanını takip eden (1840,1841...) yıllarında yayınlanan tayin kararnamelerinde Jandarma adına rastlanılmış ancak kuruluş günü kesin olarak tespit edilememiştir. J.Gn.K.lığı tarihi yazılması sırasında 893 ve 894 sayılı Jandarma Emirnamelerine rastlanılmış ve bunlarda yer alan emirlerden 1846 yılının gerçek kuruluş yılını yansıtmadığı anlaşılmıştır. Bu nedenle Asakiri Zaptiye Nizamnamesinin kabul tarihi olan 14 Haziran 1869'un "14 Haziran" ı ile Tanzimat Fermanının yayınlandığı 1839 yılı birleştirilerek, 14 Haziran 1839 Jandarmanın kuruluş tarihi olarak kabul edilmiştir 1877-1878 Osmanlı- Rus harbinden sonra Sadrazam Sait Paşa modern bir zabıta teşkilatı kurmak için İngiltere ve Fransa'dan subaylar getirtmiş, teşkilatlanmada değişiklik yapılmış ve 20 Kasım 1879’da Seraskerlik makamına bağlı Umum Jandarma Merkeziyesi kurulmuştur. Jandarma Birlikleri, 1914 yılında başlayıp 1918 yılında biten Birinci Dünya Savaşı ile 1919 yılında başlayıp 1922 yılında biten Kurtuluş Savaşımızda, hem iç güvenlik görevlerini sürdürmüşler hem de bir çok cephede Silahlı Kuvvetlerin ayrılmaz bir parçası olarak yurt savunmasına iştirak etmişlerdir. Jandarma Birliklerinin bu savaşlarda gösterdiği kahramanlıklar ve yararlılıklar her türlü övgünün üzerindedir. Taburlarının kahraman askerleri anısına dikilen anıt ve buradaki şehitlik. 1974 yılında Jandarma Komando Birlikleri ile Jandarma Havacılık Birlikleri Kıbrıs Barış Harekatı'na katılmış ve Kıbrıs Türkünün bağımsızlık mücadelesinde de ön saflarda yerini almıştır. Jandarma Komandolar Kıbrıs Barış Harekatında 1982 yılında 2692 Sayılı Yasa ile kıyı ve karasularımızın korunması görevi Sahil Güvenlik Komutanlığı'na devredilmiştir. Jandarma birlikleri 1984 yılından günümüze kadar geçen süre içerisinde, ülkemizin bölünmez bütünlüğüne kasteden PKK ve diğer terör örgütlerine karşı, özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgeleri olmak üzere bütün ülke sathında terörle mücadelenin en önemli unsuru olmuştur. Bu uğurda binlerce şehit ve yaralı veren Jandarma, bundan sonra da her ne pahasına olursa olsun ülkemizin birlik ve beraberliğini korumaya devam edecektir. :: Askeri Bölüm ve TÜRK Ordusu :: Türk Silahlı Kuvvetleri
allenai/c4/00320/41946
2018-05-24T00:27:08
http://qencasker.yetkin-forum.com/t9-jandarma-genel-komutanlg-tarihcesi
allenai/c4
s3://tokenize-bucket20241130064257132900000001 /tokenize-dir-1024/data_input/output/00320.jsonl.gz
CNC Boru Bükme Operatörü İş İlanları - Yenibiris.com YBWEB02 Yenibiris.com Üye Girişi FACEBOOK İLE GİRİŞ Veya E-posta Şifre Beni Hatırla GİRİŞ YAP Şifremi unuttum Yenibiris.com üyesi olmak istiyorum. FİLTRELE KAYDET Yenibiris.com › İş İlanları › CNC Boru Bükme Operatörü İş İlanları CNC Boru Bükme Operatörü iş ilanı bulunamamıştır. CNC Boru Bükme Operatörü iş ilanları TemizleFiltrele Sana uygun iş fırsatlarını kaçırmamak için bu aramayı kaydedebilir, yeni ilan çıktığında e-postandan takip edebilirsin. BU ARAMAYI KAYDET Seçili FiltrelerAnahtar Kelime : İlan Başlığında Pozisyon : CNC Boru Bükme Operatörü Şehir :Ülke :İlan Tarihi :Sektör Bilgileri :İş Alanı Bilgileri :Eğitim Bilgileri :Askerlik Durumu :Tecrübe Bilgileri :Pozisyon seviyesi :Çalışma Şekli :Görüntüleme seçenekleri :Tümünü Temizle Sana uygun iş fırsatlarını kaçırmamak içinbu aramayı kaydedebilir, yeni ilan çıktığında e-postandan takip edebilirsin. İŞ POSTASI OLUŞTUR Şu an aranılan kriterlerle eşleşen ilan bulunamamıştır!Kriterlerini değiştirerek tekrar arama yapabilirsin.Bu aramayı kaydederek, daha sonra tekrar aynı kriterlerle arama yapmayı deneyebilirsin.Aramayı genelleştirerek tercihine yakın ilanları listeleyebilirsin.Farklı iş arama yöntemleri için aşağıdaki seçenekleri değerlendirebilirsin :Son Bir AySon Bir HaftaSon Bir GünSon DakikaBaşvuru Süresi Dolmak Üzere olan İlanlar Diğer Eleman İlanlarıTümünü Görüntüle mantar fabrikası üretim bölümüGERMAN MANTARKocaeliÇeşitli Eleman 500 tl'ye web sitesi yapılır!!!HAKAN GÖKBAŞKocaeliÇeşitli Eleman müşteri temsilcisierdem karacaKocaeliÇeşitli Eleman elektrik formeniZM ELEKTROMEKANİKKocaeliÇeşitli Eleman bayan ön muhasebe elemaniTÜRKER ERTÜRKKocaeliÇeşitli Eleman Sektörel İlanlar Eğitim(2596)Turizm-Otelcilik(1122)Mağazacılık (Ticaret)(1014)Perakende(964)Eğitim Kurumları(573)Gıda(560)Danışmanlık Hizmetleri(499)Sağlık-Tıp(493)Yapı-İnşaat(477)Otelcilik(445)Tüm SektörlerBölgesel İlanlar İstanbul Avrupa Yakası(5980)İstanbul Anadolu Yakası(3837)Ankara(1819)İstanbul - Gebze(769)İzmir(679)Antalya(646)Bursa(530)Kocaeli(342)Adana(272)Kocaeli - Gebze(266)Tüm BölgelerPozisyona Göre Satış Danışmanı(637)İngilizce Öğretmeni(399)Gayrimenkul Danışmanı(236)Mağaza Müdürü(205)Müşteri Temsilcisi(202)Matematik Öğretmeni(192)Depo Elemanı(190)Öğretmen(181)Satış Temsilcisi(173)Saha Satış Temsilcisi(135)Tüm PozisyonlarEtikete Göre Engelli İlanları (100) Staj İlanları (86) Yarı Zamanlı İlanlar (591) Eleman İlanları (7057) Yönetici İlanları (1473) Bugünün İlanları Bu Haftanın İlanları (1352) Yurtdışı İlanları (29) Sektörel İlanlar Bölgesel İlanlar Firmaya Göre Uğur Okulları (915)ZİYLAN MAĞAZACILIK VE PAZARLAMA A.Ş.(820)TURKCELL SUPERONLINE(316)Bemar Kariyer Okulu(250)Üstün Dökmen Yaşam Boyu Gelişim Eğitim ve Danışmanlık Akademisi (225)AMERİKAN KÜLTÜR A.Ş(220)DAMLA İNSAN KAYNAKLARI(215)SINAV BASIN YAYIN LTD. ŞTİ(201)YILDIZ HOLDİNG AŞ (184)GARANTİ KOZA İNŞAAT SAN.VE TİC.A.Ş(159) Yenibiriş Cebinde! Sana uygun iş fırsatlarına iPhone ve Androiduygulamalarımız ile anında ulaşabilirsin! Apple Store’danücretsiz indir Google Play’denücretsiz indirKullanımİş İlanlarıÖzgeçmiş Oluşturİlan Yayınlama (Firmalar için)Şifremi UnuttumÜye GirişiBireysel Üyelik (aday)Kurumsal Üyelik (firma)Akademi.net EğitimleriKurumsalİletişim & HakkımızdaKullanım ŞartlarıGizlilikBasında Yenibiris.comSite HaritasıSosyal Medyada Yenibiris.com bizeyazin@yenibiris.comYenibiriş Cebinde! Sana uygun iş fırsatlarına iPhone ve Android uygulamalarımız ile anında ulaşabilirsin! Apple Store’danücretsiz indir Google Play’denücretsiz indir Uluslararası telif hakları ve ticari marka kanunları dahil ancak bunlarla sınırlı olmamak kaydıyla Yenibiris.com web sitesinin içeriği, yazılımı ve video ile içeriklerine dair her türlü fikri ve mali haklar Hürriyet Gazetecilik ve Matbaacılık A.Ş.'ye aittir. Copyright © 2000 - 2016 Yenibiriş İnsan Kaynakları Hizmetleri Danışmanlık ve Yayıncılık A.Ş. İş arayanlar bölümümüzü en iyi şekilde görüntüleyebilmek için; Internet Explorer 8.0 ve üzeri, Firefox 4.0 ve üzeri tarayıcılar kullanmanızı öneririz. Yenibiris.com, Yenibiriş İnsan Kaynakları Hizmetleri Danışmanlık ve Yayıncılık A.Ş.'ne ait bir sitedir. Yenibiriş İnsan Kaynakları Hizmetleri Danışmanlık ve Yayıncılık A.Ş., 4904 sayılı Türkiye İş Kurumu Kanununun 19. maddesi gereği, işarayanlardan hiçbir ücret ve menfaat talep etmeyen bir kurum olup, Türkiye İş Kurumu İstanbul İl Müdürlüğü'ne bağlı olarak 26.12.2013 tarihli, 164 numaralı izin belgesi ile faaliyet göstermektedir. Yenibiris.com, Yenibiriş İnsan Kaynakları Hizmetleri Danışmanlık ve Yayıncılık A.Ş.'ne ait bir sitedir. Yenibiriş İnsan Kaynakları Hizmetleri Danışmanlık ve Yayıncılık A.Ş., 4904 sayılı Türkiye İş Kurumu Kanununun 19. maddesi gereği, işarayanlardan hiçbir ücret ve menfaat talep etmeyen bir kurum olup, Türkiye İş Kurumu İstanbul İl Müdürlüğü'ne bağlı olarak 26.12.2013 tarihli, 164 numaralı izin belgesi ile faaliyet göstermektedir. Anahtar Kelime : İlan Başlığında Pozisyon : CNC Boru Bükme Operatörü Şehir :Ülke :İlan Tarihi :Sektör Bilgileri :İş Alanı Bilgileri :Eğitim Bilgileri :Askerlik Durumu :Tecrübe Bilgileri :Pozisyon seviyesi :Çalışma Şekli :Görüntüleme seçenekleri :Tümünü Temizle Tüm İlanda İlan Başlığında Firma Adında Konum İstanbul Avrupa Yakası İstanbul Anadolu Yakası İstanbul - Gebze Ankara İzmir İzmir - Çeşme Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Antalya Antalya - Alanya Antalya - Belek Antalya - Kemer Antalya - Korkuteli Antalya - Manavgat Antalya - Serik Ardahan Artvin Aydın Aydın - Didim Aydın - Kuşadası Aydın - Nazilli Balıkesir Balıkesir - Bandırma Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Bursa - Gemlik Bursa - İnegöl Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Kocaeli - Gebze Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin(İçel) Muğla Muğla - Bodrum Muğla - Dalaman Muğla - Fethiye Muğla - Marmaris Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tekirdağ - Çerkezköy Tekirdağ - Çorlu Tekirdağ - Ergene Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak Tüm Türkiye ilanlarını gösterme Pozisyon Adı CNC Boru Bükme Operatörü Benzer pozisyonları dahil etme İlan Tarihi Bugün yayına girenler Dün yayına girenler Son 1 haftada yayına giren Son 1 ayda yayına giren Firma Sektörü Arşiv Yönetimi ve Saklama Basım - Yayın Dijital Baskı Elektronik Yayıncılık Kitabevi Matbaacılık Süreli Yayınlar Yayıncılık Bilişim Bilişim Danışmanlığı Coğrafi Bilgi Sistemleri Elektronik Kart Sistemleri İnternet Makine ve Ekipmanlar Servisler Tüketici Ürünleri Veri Merkezi Yazılım Çevre Atık Yönetimi Çevre Danışmanlığı Çevre Düzenleme Çevre Laboratuvarı İş Sağlığı ve Güvenliği Danışmanlık Hizmetleri Avukatlık ve Hukuki Danışmanlık Bilişim Danışmanlığı Çevre Danışmanlığı Eğitim Danışmanlığı Finans ve Yatırım Danışmanlığı İletişim Danışmanlığı İnsan Kaynakları Danışmanlığı Pazarlama Danışmanlığı Yönetim Danışmanlığı Dayanıklı Tüketim Ürünleri Denizcilik Deniz Taşımacılığı Deniz Ürünleri Gemi Acentaları Liman İşletmeleri ve Hizmetleri Tersane / Gemi İnşa Diğer Fotoğrafçılık Harita - Planlama Hediyelik Eşya Kamu / Devlet Konsolosluk Oyuncak - Oyun Grupları ve Sistemleri Saatçilik Spor Faaliyetleri Eğitim Çocuk Gelişimi ve Eğitimi Dershane ve Kurslar Eğitim Danışmanlığı Eğitim Kurumları Okullar Öğrenci Yurtları Üniversiteler Yurtdışı Eğitim Danışmanlığı Eğlence - Kültür - Sanat Alışveriş Merkezleri Eğlence Hizmetleri Eğlence Tesisleri Müzik ve Müzik Organizasyon Restaurant - Bar - Cafe Sanat Sinema - Tiyatro Elektrik & Elektronik Akü - Pil - Batarya Aydınlatma Barkod Elektrik - Elektronik Malzemeleri Elektrik Üretim ve Dağıtımı Elektrikli ve Elektronik Aletler Isıtma, Havalandırma ve Klima Işık, Ses ve Görüntü Sistemleri Kablo ve Tel Otomasyon Ölçü ve Kontrol Sistemleri Proje Taahhüt Enerji Doğalgaz Enerji Üretim ve Dağıtım Gaz Sanayi Jeneratör Petrol ve Ürünleri Yenilenebilir Enerji Ev Eşyaları Beyaz Eşyalar Elektrikli Ev Aletleri Ev Tekstili Halı / Kilim Mutfak Gereçleri Yatak ve Yan Ürünleri Züccaciye Finans - Ekonomi Bankacılık Borsa Faktoring Leasing / Finansal Kiralama Yatırım Gıda Alkollü İçecek Bebek Besinleri Bisküvi, Çikolata ve Şekerleme Catering Çay Sanayi Deniz Ürünleri Et ve Et Ürünleri Gıda Hizmetleri Gıda Makine / Ekipmanları İçecek Kuruyemiş Pastane Restaurant - Cafe - Bar Su Ürünleri Süt ve Süt Ürünleri Tavukçuluk ve Yumurta Un ve Unlu Mamülleri Güvenlik Elektronik Güvenlik Sistemleri Güvenlik Servisleri İş Güvenliği Ekipmanları Havacılık Hava Taşımacılığı Uzay Teknolojileri Hayvancılık Arıcılık Balıkçılık Evcil Hayvan Küçükbaş ve Büyükbaş Hayvancılık Tavukçuluk ve Yumurta Yem Sanayi Hızlı Tüketim Malları Hizmet Araştırma Hizmetleri Çağrı Merkezi Hizmetleri Çeviri Hizmetleri Dağıtım Hizmetleri Denetim Hizmetleri Eğlence Hizmetleri Emlak Geliştirme Gayrimenkul Değerleme Gayrimenkul, Emlak İşleri Gıda Hizmetleri Gümrük Hizmetleri Mali Müşavirlik - Muhasebe Marka - Patent Hizmetleri Medya Takip Hizmetleri Mühendislik Hizmetleri Network Proje Hizmetleri Ortak Sağlık Güvenlik Birimi Oto Kiralama Sağlık Hizmetleri Temizlik Hizmetleri Kaynak ve Kesme Ekipmanları Kimya Boya Sanayi Dermokozmetik Kimya Sanayi Kozmetik Lastik / Kauçuk Oto Lastiği Plastik ve Ürünleri Tekstil Boya ve Kimyasalları Temizlik Malzemeleri Yapı Kimyasalları Maden ve Metal Sanayi Alüminyum Çelik Montaj Üretim Değerli Madenler ve Mamülleri / Kuyumculuk Demir- Çelik Hırdavat Sanayi Madencilik - Metalurji Mermer Sanayi Metal Sanayi Mineraller Mücevherat Medya Basın ve Haber Ajansları Medya Satınalma Firmaları Medya Takip Hizmetleri Prodüksiyon Radyo-TV Reklam Satış Firmaları Seri İlan Ajansları Mobilya & Aksesuar Aksesuar Bahçe Mobilyaları Ev Mobilyaları Ofis / Büro Malzemeleri Ofis Mobilyaları Şehir Mobilyaları Büro Makineleri Kırtasiye Ofis Mobilyası ve Dekorasyonu Orman Ürünleri Ağaç - Kereste Kağıt ve Selüloz Sanayi Otomotiv Bisiklet ve Motosiklet Oto Aksesuarları Oto Kiralama Oto Yedek Parça ve Yan Sanayi Oto Yetkili Satıcıları Otomobil Lastiği Tamir, Bakım, Servis ve Ekipmanları Perakende Reklam ve Tanıtım Açık Hava Reklamcılığı Film, Grafik ve Renk Ayrım İşleri Fuarcılık Halkla İlişkiler / Tanıtım Manken Ajansları Organizasyon ve Animasyon Hizmetleri Promosyon Ürünleri Reklamcılık Teşhir Malzemeleri Sağlık-Tıp Ambulans Servisleri Bakım, Diyet ve Güzellik Merkezleri Biyoteknoloji Dermokozmetik Ecza Depoları ve Eczaneler Evde Bakım Hizmetleri Hastaneler İlaç Sanayi İş Güvenliği ve Sağlığı Klinikler Medikal Ürünler Optik Sağlık Hizmetleri Sağlık Kuruluşları Tıbbi Cihaz ve Malzemeler Tıbbi Laboratuarlar Veterinerler Sigortacılık Elementer Hayat ve Emeklilik Sağlık-Tıp Tarım / Ziraat Bağcılık Bitki Besleme Ürünleri Üretimi Çay Sanayi Fidancılık - Çiçekçilik Gübre Üretimi Seracılık Tarım Araç ve Ekipmanları Tarım İlaçları Tarım Ürünleri Tütün Sanayi Lojistik / Taşımacılık Demiryolu Taşımacılığı Deniz Taşımacılığı Depo-Antrepo Gümrük Hizmetleri Hava Taşımacılığı Karayolu Taşımacılığı Kargo-Kurye Nakliye Otobüs Şirketleri Sevkiyat Uluslararası Taşımacılık ve Nakliyat Tekstil Aksesuar Ayakkabıcılık Çorap Sanayi Deri Giyim Hazır Giyim Kumaş & İplik Mağazacılık (Tekstil) Moda Tasarım Tekstil Boya ve Kimyasalları Tekstil Makineleri ve Parçaları Telekomünikasyon Cep Telefonları ve Aksesuarları Çağrı Merkezi Ürün ve Hizmetleri Makine ve Ekipmanlar Network Proje Hizmetleri Servis Sağlayıcılar Tüketici Ürünleri Ticaret Alışveriş Merkezi Birlikler Dernekler E-ticaret Holding / Şirketler Grubu İç Ticaret İthalat - İhracat Mağazacılık (Ticaret) Market Sivil Toplum Kuruluşları Topluluklar Vakıflar Turizm-Otelcilik Otelcilik Seyahat Acenteleri Üretim / Endüstriyel Ürünler Ambalaj Bağlantı Elemanları Boru Sanayi Boyama Sistemleri Cam Sanayi Demiryolu Araçları Sanayi Döküm Kaynak Kaplama Gıda Makineleri ve Ekipmanları Hidrolik İş Makineleri Kalıp Sanayi Kazan Makine ve Ekipmanları Savunma Sanayi Seramik - Porselen Takım Tezgahları Tekstil Makineleri ve Parçaları Yapı-İnşaat Altyapı Arıtma Asansör Beton Çevre Düzenleme, Peyzaj Çimento Dekorasyon-İç Mimarlık Emlak Geliştirme Endüstriyel Tesis Gayrımenkul, Emlak İşleri Hazır Mutfak - Banyo Isıtma, Soğutma, Havalandırma ve HVAC İnşaat Kapı - Pencere Sistemleri Kazı Yıkım Hafriyat Mimarlık Proje Taahhüt Proje ve Taahhüt Proje Yönetimi Taşıma Sistemleri Tesisat Yalıtım Yapı Kimyasalları Yapı Malzemeleri Yapı Market Yapı-Denetim Pozisyon Seviyesi Eleman İşçi Orta Düzey Yönetici Şef-Amir Uzman Uzman Yardımcısı Üst Düzey Yönetici Çalışma Şekli Yarı Zamanlı / Part-Time Tam zamanlı Dönemsel Sözleşmeli Stajyer Ülke Türkiye Almanya ABD Afganistan Andorra Angola Antigua ve Barbuda Arjantin Arnavutluk Avustralya Avusturya Azerbaycan Bahamalar Bahreyn Bangladeş Barbados Batı Sahra Belçika Belize Benin Beyaz Rusya Birleşik Arap Emirlikleri Bolivya Bosna Hersek Botsvana Brezilya Brunei Bulgaristan Burkina Faso Burundi Butan Cezayir Cibuti Çad Çek Cumhuriyeti Çin Dağlık Karabağ Cumhuriyeti Danimarka Doğu Timor Dominik Cumhuriyeti Dominika Ekvador Ekvator Ginesi El Salvador Endonezya Eritre Ermenistan Estonya Etiyopya Fas Fiji Fildişi Sahilleri Filipinler Filistin Finlandiya Gabon Gambiya Gana Gine Gine Bissau Grenada Guatemala Guyana Güney Afrika Güney Kore Güney Sudan Gürcistan Haiti Hırvatistan Hindistan Hollanda Fransa Honduras Hong Kong Irak İngiltere İran İrlanda İspanya İsrail İsveç İsviçre İtalya İzlanda Jamaika Japonya Kamboçya Kamerun Kanada Karadağ Katar Kazakistan Kenya Kırgızistan Kiribati KKTC Kolombiya Komorlar Kongo Kongo Demokratik Cumhuriyeti Kore Kosova Kosta Rika Kuveyt Küba Laos Lesotho Letonya Liberya Libya Lihtenştayn Litvanya Luksemburg Lübnan Macaristan Makedonya Malavi Maldivler Malezya Mali Malta Marshall Adaları Meksika Mısır Mikronezya Moğolistan Moldavya Monako Moritanya Moritius Mozambik Myanmar Namibya Nauru Nepal Nijer Nijerya Nikaragua Norveç Orta Afrika Cumhuriyeti Özbekistan Pakistan Palau Panama Papua Yeni Gine Paraguay Peru Polonya Portekiz Porto Riko Romanya Ruanda Rusya Suudi Arabistan Saint Kitts ve Nevis Saint Lucia Saint Vincent ve Grenadinler Samoa San Marino Sao Tome ve Principe Sealand Senegal Seyşeller Sırbistan Sierra Leone Singapur Slovakya Slovenya Solomon Adaları Somali Somaliland Sri Lanka Sudan Surinam Suriye Svaziland Şili Tacikistan Tanzanya Tayland Tayvan Togo Tonga Transdinyester Trinidad ve Tobago Tunus Tuvalu Türkmenistan Uganda Ukrayna Umman Uruguay Ürdün Vanuatu Vatikan Venezuela Vietnam Yemen Yeni Zelanda Yeşil Burun Yugoslavya Yunanistan Zambia Zimbabve Sadece yurt dışı ilanları getir Görüntüleme Seçenekleri Firma adı gizli ilanları gösterme Danışmanlık firmalarını gösterme Engelli ilanlarını gösterme Sadece engelli ilanlarını göster
allenai/c4/00321/21668
2017-04-30T03:16:58
http://www.yenibiris.com/cnc-boru-bukme-operatoru-is-ilanlari
allenai/c4
s3://tokenize-bucket20241130064257132900000001 /tokenize-dir-1024/data_input/output/00321.jsonl.gz
Nesini seveceğimizi şaşırdık bu takımın Hürriyet>Yazarlar>Kanat ATKAYA>Nesini seveceğimizi şaşırdık bu takımın SAHAYA ilk kez ‘Cumhuriyet’in ilanından üç gün önce, 26 Ekim 1923’te çıkmıştır A Milli Futbol Takımı. Teknik Direktör, Galatasaray’ın kurucusu Ali Sami (Yen), takım kaptanı da Fenerbahçe efsanesi Hasan Kâmil’dir. Romanya ile oynanan ve 2-2 biten bu tarihi (laf olsun, manşet dolsun diye değil, hakikaten tarihi) maçta golleri atan da kaptanın yine Fenerbahçeli kardeşi Zeki Rıza’dır. Mesela Taksim Stadı’nda oynanan o maçta “ay-yıldızlı forma” için sahaya çıkan, ter döken futbolculardan bir efsane, “Kelle” İbrahim prim tartışması yapmış mıdır? Olur mu öyle şey?! Prim olmadığına eminim; formaları bizzat terletmiş futbolcuların yıkadığı bir devirde ne primi? Mesela “Baron” Fevzi kampta arkadaşlarının oda bastıklarına, silah çektiklerine şahit olmuş mudur? Fenerbahçeli ve Galatasaraylı futbolcuların aynı evde yaşadıkları, dostluklarıyla Türk futbolunu inşa ettikleri bir çağdan söz ediyoruz. Mümkün mü?.. Mesela Galatasaray’a “Aslan” lakabını armağan eden “Aslan” Nihat Asım (Bekdik), maç sonrası eleştiri gelmesi durumunda “Adamlığı sizden mi öğreneceğiz; hieeeeyt!” diyen bir karakter olsa efsaneye dönüşebilir miydi? Olur mu öyle şey?! Kurtulan ve inşa edilmeye hazırlanan ülkelerini hakkıyla temsil etmek tek dertleriydi futbolumuzun “kurucu babaları”nın... Bugün yaşananlara, konuşulanlara, kullanılan dile, basına yansıyan perde arkası detaylarına “ibretle” bakınca yüzümüz kızarıyor artık utançtan... Futbolun artık ne kadar “porofosyonel” hale geldiğini, “mangıraj” bakımından bacasız sanayiye dönüştüğünü biliyorum. Aradan geçen neredeyse bir asırlık süreçte futbol forma aşkıyla, yüce duygularla, sporcu ahlakıyla vedalaşarak bir sektör haline geldi, bunu da biliyorum. Bir futbolcunun kulübünün teklifini reddederken “Spor olsun diye yapmıyoruz bu işi” dediği çağda olduğumuzu da biliyorum. Ama “Milli Takım”dan bahsediyoruz burada. “Kim haklı kim haksız?” noktasına takılmak, isimler vesaire gerçekten anlamsız hale geliyor bu manzara karşısında... Ne var elimizde şimdi? 150 bin Euro primi beğenmeyen, 500 bin Euro’yu yetersiz bulan, 650 bin Euro prim dağıtıldıktan sonra da öyle veya böyle kavgaya tutuşanlar... Berbat futbol oynanan bir lig... Süperlig (Ama ne süper ya!) dışında orman kanunlarının hâkim olduğu alt ligler, sadece bireysel yetenekleri yukarı çekmeye dayalı bir futbol dünyası... Kibir, şımarıklık, mafya dizisi senaryolarından cımbızlanan kelimelerle inşa edilmiş bir dil... Ve gurur yerine bıkkınlık veren tartışmalar gölgesinde yuvarlanan, “sevimsiz” hale gelmek için elinden geleni ardına koymayan, içinde çözemediği kayıkçı kavgalarını zaten kendi dertleriyle zor uğraşan ülkenin gündemine taşıyan bir yapı... Ali Sami, Hasan Kâmil, Baron Fevzi, Aslan Nihat, Zeki Rıza, İsmet, Nedim, Cafer, Bedri Bey filan görse bu manzarayı “neresine” inanamayacaklarını, “neresinden” utanç duyacaklarını şaşırırlardı herhalde. Sonra “Milli Takım niye sevilmiyor?” diye soruyorlar. Nesini seveceğimizi şaşırdığımızdandır...
allenai/c4/00315/16243
2017-08-17T10:40:46
http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/kanat-atkaya/nesini-sevecegimizi-sasirdik-bu-takimin-40488063
allenai/c4
s3://tokenize-bucket20241130064257132900000001 /tokenize-dir-1024/data_input/output/00315.jsonl.gz
Milli Türk Talebe Birliğİ (MTTB) Sakarya İl Başkanlığı TBMM Başkanı İsmail Kahraman'a destek amaçlı basın açıklaması düzenlendi. MTTB üyesi gençler, Cuma Namazı çıkışı Orhan Cami önünde bir basın açıklaması yaptı. Açıklamayı yapan MTTB Sakarya Şube Başkan Yardımcısı Ümit Gülhan, "TBMM Başkanımızın, İstanbul Üniversitesindeki bir konferansta, "Yeni Türkiye" ve "Yeni Anayasa" ile ilgili değerlendirmeleri gündeme oturmuş ve tartışmalara sebep olmuştur. Bu tartışma atmosferi, bir kısım medya, siyasetçi ve kışkırtıcılar tarafından bir linç kampanyasına dönüştürülmek istenmiştir. Burada ifade etmek isteriz ki, gelişmiş ülkelerden, sadece Fransa Anayasasında laiklik ilkesi vardır. Burada da devletin, dine, felsefeye ve siyasete karışmayacağı şeklinde sınırlar açıkça belirlenmiştir. Laiklik ilkesine anayasasında yer veren çok az ülke olup, bu sayı üçü ya da dördü geçmemektedir. Tarihimizdeki, 1876, 1921 ve 1924 Anayasalarında laiklik ilkesi yoktur. 1924 Anayasasında "Devletin Dini İslam'dır ifadesi yer almaktadır. Laiklik ilkesi, CHP tarafından sonradan anayasaya konulmuştur. Laiklik, ülkemizde uygulayıcısına göre olması gereken amacın dışında kullanılmıştır. Laiklik ilkesine dayanarak insan hak ve hürriyetleri, din özgürlüğü ihlal edilmiş, laiklik bir zulüm aracı haline getirilmiştir. TBMM Başkanımızın laikliğin anayasada yer almaması gerektiği fikrine katılıyoruz. Bu vesileyle, bu tartışmayı bir fırsat bilip, milletle, milletin seçtikleriyle ve milletin değerleriyle hesaplaşmaya çalışanları, kaos ve kutuplaşma çağrısı yapanları, bu ülkede hiçbir zaman birlik ve huzur tarafında olmamış olanları şiddetle kınıyoruz. Yedi düveli dize getiren Kahraman Meclisin, kahraman başkanını destekliyoruz" diye konuştu.
allenai/c4/00336/7296
2018-06-22T04:04:41
https://www.istanbulhaber.com.tr/mttb-sakarya-subesinden-meclis-baskanina-destek-haber-372765.htm
allenai/c4
s3://tokenize-bucket20241130064257132900000001 /tokenize-dir-1024/data_input/output/00336.jsonl.gz
İleri demokraside 19 aydır hapisteler – Simurg İleri demokraside 19 aydır hapisteler 4 Mart 2011 günü Abdi İpekçi Spor Salonu’nda Tayyip Erdoğan’ın atraksiyonlarından biri olarak düzenlenen Roman Çalıştayı’nda Başbakan konuşma yaparken “Parasız Eğitim İstiyoruz, Alacağız” yazılı pankart açtıkları için tutuklanan Berna Yılmaz ve Ferhat Tüzer 6 Ekim Perşembe günü Beşiktaş’taki 10. Ağır Ceza Mahkemesi’nde 4. duruşmalarına çıkacaklar. 25 Mayıs 2011 günkü oturumda savcı iki gence Halk Cephesi, Halkın Özgürlükler Cephesi ve Gençlik Federasyonu’na üye olup olmadıklarını sormuştu, Soruya cevaben Ferhat Tüzer bu örgütlerin üyesi olmadığını, eyleme demokratik bir hak olarak katıldığını, herkesin talebi olan parasız eğitim ve ulaşım isteklerini dile getirdiklerini söylemişti. Tüzer ayrıca F Tipi cezaevinde işkence gördüğünü sözlerine ekleyerek buna ilişkin sağlık raporlarının bulunduğunu da belirtmişti. Berna Yılmaz ise; Gençlik Federasyonun üyesi olduğunu söylemiş ve “Demokratik birt ülkede eğitim herkesin hakkı olmalıdır. Bugün eğitim masrafını karşılayamadığı için okuyamayan çok sayıda genç bulunuyor. Parayı bulmak için ağır şartlarda çalışan aileler var. Ben bu sorunu dile getirmek istedim. İnsanlar bizi terörist olarak görmüyorlar, sahipleniyorlar” demişti. Savcıya gelince, mütalaasında, Ferhat Tüzer ve Berna Yılmaz’ın fiillerini toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkı ve düşünceyi açıklama özgürlüğü kapsamında değerlendirerek, sanıkların beraatlerini istemişti. Anayasaya ve uluslar arası sözleşmelere göre silahsız ve saldırısız toplantı ve gösteri yürüyüşünün önceden izin alınmaksızın yapılabileceğini kaydeden savcı, demokratik toplumlarda ifade özgürlüğünün etkili kullanımı için gerekli düzenlemelerin kanun koyucu ve idare tarafından yapılması gerektiğini ifade etmiş, bu hakların devletin dikey ve yatay sorumluluğu bakımından etkin olarak kullanılmasının zorunlu olduğunu belirtmişti… Haklarında kapatılma ve yasaklanma kararı olmayan ve faaliyete devam eden dernek ve sivil toplum kuruluşlarının eylemlerine katılanlara sırf katılımlarından dolayı ceza hukuku anlamında sorumluluk isnat edilemeyeceği, böyle yapmanın anayasal hakların etkili bir şekilde önüne geçtiğini de ifade ederek sanıkların şiddet içeren eylemlere başvurmadıklarının anlaşıldığının vurgulayarak Berna Yılmaz ve Ferhat Tüzer’in ayrı ayrı beraatlerini istemişti. Tayyip Erdoğan’ın ileri demokrasisinin hakimler heyeti ise vekillerin ve savcının tahliye taleplerini reddederek, duruşmayı inadına 4,5 ay sonraya ertelemişti. Hiç kuşku yok ki, iki gencin suçu rastgele pankart açmak değildi, Onları mücrim kılan ve 19 aydır hapiste tutan etmen Tayyip Erdoğan’ın konuştuğu toplantıda pankart açmalarıydı. nin başbakanının ne denli bir geri demokrasinin başbakanı olduğu, kendisine karşı yapılan en ufak bir demokratik talebe veya protestoya asla tahammül gösteremeyeceği sadece bu olayda ortaya çıkmadı. Aynı şiddet, aynı celal daha sonra, seçim kampanyası sırasında, Hopa’da miting alanının uzağındaki HES protestosunda da ve özellikle Metin Öğretmenin biber gazıyla öldürülmesi konusunda takındığı çirkin tavırda da görüldü. Ferhat Tüzer ve Berna Yılmaz 4. Oturumları öncesinde kamuoyuna kısa birer çağrı notu yazdılar. Sözü onlara bırakalım. “1.5 yıl oldu tutuklanalı. Bu ülkede parasız eğitim istemenin bedeli yıllara varan tutsaklık. Ferhat ve ben, en başta kendi hakkımız, genelde de tüm öğrencilerin, ailelerin hakkını dile getirdiğimiz için 1.5 yıldır bedel ödüyoruz. 15 yılla yargılanıyoruz. Evet, parasız eğitim istemenin bedeli 15 yıl. Herkes duysun ve bilsin ki Anayasa’da var olan bir hakkı yazmak kolay, istemek suç. İşte Ferhat ve ben bu ülkede bu hakkı dile getirdiğimiz için suçlu ilan ediliyoruz. Hem de “kuvvetli bir suç” bizimkisi. Nedir kuvvetli suç? Cevabı yok! Çünkü gerçekte ortada suç falan yok. Anayasa’da var olmasına rağmen gasp edilen bir hak var. Parası olmadığı için ölen binlerce öğrenci var. Ve tüm bunları bilmesine rağmen, kılını bile kıpırdatmayan bir hükümet var. Ferhat ve ben bu gerçekleri yaşayan, gören öğrenciler olarak “Parasız Eğitim İstiyoruz, Alacağız” yazılı pankartı açtık. Paralı eğitim, bu ülkede yakıcı bir sorun. Çünkü asgari ücretin 655 TL olduğu ülkemizde, halkımız ya çocuklarını okula göndermemeyi tercih ediyor ya da kıt kanaat geçinerek okutabiliyor. Annemiz, babamız, sırf biz okuyalım diye insanlık onuruna yakışmayan işlerde, zor şartlar altında çalışıyor. Okulun halılarını yıkıyor örneğin. Hem de canını ortaya koyarak, sakat kalmayı göze alarak. Böyle bir ülkede, parasız eğitim istemek suç değil, bir haktır. Mayıs ayında görülen üçüncü mahkememizde savcı, bu talebi dile getirmenin kişi hak ve özgürlüğü olduğunu söyleyerek, beraatımızı istedi. Yani savcı diyor ki: “Sizi aylarca içeride tutarak bir suç işledik. Bu bir haktır, serbest bırakılmalısınız.” Ama heyet tutukluluğa devam kararı verdi. Mahkeme beş ay sonraya, 6 Ekim 2011’e ertelendi. Bu süre içerisinde Ferhat ve ben, hızla okuldan atıldık. Bize beraat kararı veren savcı ise sürgün edildi. Hukuksuzluğun biri bitiyor, diğeri başlıyor ve biz tüm bunların ortasında ısrarla ‘parasız eğitim’ talebini dile getirerek, binlerce öğrencinin umudu olmaya devam ediyoruz. 6 Ekim 2011’de Beşiktaş 10. Ağır Ceza Mahkemesinde dördüncü kez hakim karşısına çıkacağız. Bu mahkemeye hepinizi çağırıyorum. Gelin hep birlikte haykıralım: “Parasız eğitim istemek suç değil, haktır…” Bu hukuksuzluğa göz yummayalım. Hepinizi duyarlı olmaya, duyarlı olmanın ötesinde mahkemenin önüne gelerek sesimize ses olmaya çağırıyorum. Bunu, kendi hakkımız ve geleceğimiz için yapalım.” “Size, parasız eğitim istediğim için 18 aydır tutuklu kaldığım ve Tekirdağ 2 No’lu F Tipi’nden zorla, yerlerde sürüklenerek sürgün getirildiğim Kandıra 1 No’lu F Tipi’nden yazıyorum. Sürgün edilenlerin arkasından soruşturma açıldığını duyunca şaşırır mısınız bilmiyorum ama benimle birlikte sürgün edilen herkese aylara varan görüş cezaları verildi. Sebebi ise sürgün edilirken, “buna karşı gelişimiz”miş! Ben ve Berna, Anayasa’nın güvence altına aldığı eğitim hakkını “parasız” talep ettiğimiz ve bunu bu ülkenin en ilgili makamında yer alan Başbakan’a bir pankartla duyurmak istediğimiz için 1,5 yıldır tutukluyuz. Son mahkememizde mütalaasını okuyan ve bu eylemimizi, düşüncenin ifadesi olarak değerlendirip tahliyemizi ve beraatimizi isteyen savcıya rağmen, mahkeme heyeti her defasında ve ısrarla “tutukluluğun devamına” kararı alıyor. Kararın altında, parasız eğitim talebini yargılamak yatıyor. Hatta öyle ki, Edirne Savcısı bizim için masa açıp imza toplayan arkadaşlarımızın “suçu ve suçluyu övmek” iddiası ve örgüt propagandası yaptıkları gerekçesiyle yargılanmalarını istiyor. Sürekli demokrasiden, hak ve özgürlüklerden bahsedenlerin gerçek yüzü bu davaya bakıldığında rahatlıkla görülebilir. Ülkemizdeki milyonlarca öğrenci gibi bizlerin de yakıcı sorunu olan eğitimin paralı olması, öğrencileri akademik çalışmalar yerine bu sorunla boğuşmaya itiyor. Parası olmadığı için kilometrelerce yol yürüyen, yemek ve yurt parası bulamadığı için okuldan sonra çalışmak zorunda kalan öğrencilerin sayısı, azımsanmayacak ölçüde. Harç parasını çıkarabilmek uğruna, inşaatlarda hayatlarını kaybeden öğrenciler hâlâ akıllarda. Yeni bir eğitim dönemi başladı. Bu aynı zamanda birilerinin ceplerini doldurma zamanı demek. Har(a)ç, katkı payı, kayıt parası vb. o kadar meşrulaştırıldı ki! Arada bir “Sakın para ödemeyin. Zorla alan olursa bize bildirin” diye açıklamalar yapılıyor. Ama bunun denetimi kesinlikle yapılmıyor. Eğitimin ticarileştirilmesine, bir sektör ve rant alanı haline getirilmesine ses çıkarmak, buna karşı olmak, yıllara varan hapis cezalarıyla yargılanmayı getiriyor. Yoksul halk çocuklarının okuyamadığı bu ülkede, zenginler için daha çok özel okul açılıyor. Bu okullar binbir çeşit reklamlar eşliğinde pazarlanırken buna sessiz kalabilmek mümkün mü? Bizler bu adaletsizliğe karşıyız. İnsani bir hak olan eğitimin eşit ve parasız olmasını istediğimiz için aylardır tutukluyuz. Bu tutuklulukla beraber, üniversite öğrencisi olan ben ve Berna’nın öğrenim hakkı da gasp edilmiş oldu. Tutukluluk sürecinde yaşadığım işkence ile birlikte yıllara varan görüş ve iletişim cezaları verildi. Tüm bu yaşanılanların nedeni, “demokratik” bir ülkede anayasal bir hak olan eğitimin “parasız” olmasını istemek! Bunların karşılığı ise 15 yılla yargılanmak! Peki, kimden yana bu “demokrasi, adalet ve eşitlik” sözleri? “Padişahım çok yaşa!” demeyenlerin çoğu bizim gibi hapishanelerde. Ancak savcının “Sanıkların eylemleri, anayasal düşünceyi açıklama ve ifade etme sınırları içindedir” diye belirtmesine rağmen “suçu işlediklerine dair kuvvetli şüphe!” nedeniyle “tutukluluğun devamına” kararı manidardır. “Ferman yazıldı, cezanız kesildi” anlayışı hüküm sürüyor. Herhalde bu dava nezdinde bu talebi tekrar edenlere gözdağı, bizlere ise “had” bildirmek isteniyor. Biz tüm bunlara rağmen haklı ve meşru talebimizin arkasındayız. 19 ayımızı dolduracağımız 6 Ekim günü, Beşiktaş Adliyesi 10. Ağır Ceza Mahkemesi’nde beşinci mahkememiz görülecek. Bu davayı sahiplenen herkesi sizin aracılığınızla davet ediyorum.” 1.5 yıl oldu tutuklanalı. Bu ülkede parasız eğitim istemenin bedeli yıllara varan tutsaklık. Ferhat ve ben, en başta kendi hakkımız, genelde de tüm öğrencilerin, ailelerin hakkını dile getirdiğimiz için 1.5 yıldır bedel ödüyoruz. 15 yılla yargılanıyoruz. Evet, parasız eğitim istemenin bedeli 15 yıl. Herkes duysun ve bilsin ki Anayasa’da var olan bir hakkı yazmak kolay, istemek suç. İşte Ferhat ve ben bu ülkede bu hakkı dile getirdiğimiz için suçlu ilan ediliyoruz. Hem de “kuvvetli bir suç” bizimkisi. Nedir kuvvetli suç? Cevabı yok! Çünkü gerçekte ortada suç falan yok. Anayasa’da var olmasına rağmen gasp edilen bir hak var. Parası olmadığı için ölen binlerce öğrenci var. Ve tüm bunları bilmesine rağmen, kılını bile kıpırdatmayan bir hükümet var. Ferhat ve ben, bu gerçekleri yaşayan, gören öğrenciler olarak “Parasız Eğitim İstiyoruz, Alacağız” yazılı pankartı açtık. 6 Ekim 2011’de, Beşiktaş 10. Ağır Ceza Mahkemesinde dördüncü kez hakim karşısına çıkacağız. Bu mahkemeye hepinizi çağırıyorum. Gelin hep birlikte haykıralım: “Parasız eğitim istemek suç değil, haktır.” Bu hukuksuzluğa göz yummayalım. Hepinizi duyarlı olmaya, duyarlı olmanın ötesinde mahkemenin önüne gelerek sesimize ses olmaya çağırıyorum. Bunu, kendi hakkımız ve geleceğimiz için yapalım.” Kaynak: Sesonline.net, 5 Ekim 2011 Yayın tarihi 5 Ekim 2011 Yazar SimurgKategoriler Günce Önceki Önceki yazı: Ziya Yılmaz Sonraki Sıradaki Yazı: Odalar ve Sofalar
allenai/c4/00315/26854
2017-10-17T03:56:55
https://simurg.info/2011/10/05/ileri-demokraside-19-aydir-hapisteler/
allenai/c4
s3://tokenize-bucket20241130064257132900000001 /tokenize-dir-1024/data_input/output/00315.jsonl.gz
Samsun sevgisini şiirlerde yaşatıyor Yazdığı şiirlerinde Samsun sevgisini ve özelliklerini işleyen Şair Hâkim Sabri Semiz, tam bir Samsun sevdalısı. 100. Yıl Kutlamaları Tanıtım Görüşmeleri Devam Ediyor Atatürk ve Silah Arkadaşlarının Samsun’a Çıkışının 100. Yılı kutlamaları çerçevesinde yurt içi ve yurt dışından Samsun’a gelecek misafirlere tanıtım amacıyla yapılacak çalışmalarla ilgili 100. Yıl Koordinasyon ekibinin görüşmeleri sürüyor. Bağımsızlığa atılan ilk adım anısına : “100. Yılda 19 Bin 19 Fidan” Projesi Atatürk ve silah arkadaşlarının Samsun’a çıkışının 100. Yılı etkinlikleri çerçevesinde “100. Yılda 19 Bin 19 Fidan” projesi Samsun’da hayata geçirilecek. 100. Yılda 100 Gönüllü Arıyoruz 19 Mayıs 2019 Mustafa Kemal Paşa ve Silah Arkadaşlarının Samsun’a çıkışının 100. Yılı olması dolayısıyla Samsun'da çeşitli etkinlikler gerçekleştirilecektir. Bunun yanı sıra 23 Nisan Çocuk Şenliği’nin 14-21 Nisan 2019 tarihleri arasındaki faaliyetlerin Samsun’da gerçekleştirilmesi planlanmaktadır. Bu amaçla 41 ülkeden 800 kişinin Samsun’u ziyaret etmesi öngörülmektedir. Bu proje ile ziyaretçilerin Samsun ve tarihi hakkında doğru ve güncel bilgilere ulaşabilmesi için 18- 25 yaş arası, Samsun’da yaşayan 100 gönüllü gence eğitim verilecektir. Eğitim alan gönüllü gençler, 14-21 Nisan ve 13-24 Mayıs aralıklarında Tütün İskelesi, Cumhuriyet Meydanı, Atatürk Anıtı, İstiklal Caddesi, Mecidiye Caddesi, AVM'ler gibi merkezi yerlerde gezici danışma hizmeti vereceklerdir. Başvuru formları değerlendirilip kabul edilen başvuru sahipleri görüşmeye çağrılacaktır. Son Başvuru Tarihi : 28 Şubat 2019 Samsun Valiliği 100. Yıl Koordinasyon Merkezi Ünyeli Kulfani’den “Kurtuluş Destanı” Şiiri Kültür Bakanlığının halk şairleri arasında yer alan ‘Ünyeli Kulfani’ lakaplı Ünyeli Halk Şairi Mustafa Uğur Alan, 19 Mayıs 1919’un 100. yılı anısına 'Kurtuluş Destanı' adlı şiiri kaleme aldı. Pontusçu Rumların çalışmalarına karşı koymak amacıyla Samsun’da Karadeniz Türkleri Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti kuruldu. Dernek,Tokat’a gönderdiği bir yazıda şube açılmasını istedi. • Söke’de ikinci bir Rum ayaklanması baş gösterdi Pontusçu Rumların çalışmalarına karşı koymak amacıyla Samsun’da Karadeniz Türkleri Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti kuruldu. Dernek,Tokat’a ... → Samsun Açıklarında Tehlike Sinyali Alınan Gemiyle İlgili Arama Kurtarma Çalışmaları Devam Etmektedir. Bugün sabah saat 08:10 da Sahil Güvenlik Komutanlığımız, Samsun açığı 80 mil mesafede Pana 2972 sayılı Mahalli İdareler ile Mahalle Muhtarlıkları ve İhtiyar Heyetleri Seçimi Hakkında Samsun Hava Durumu 8°
allenai/c4/00318/69527
2019-02-19T13:57:14
https://www.samsun2019.com.tr/index.php
allenai/c4
s3://tokenize-bucket20241130064257132900000001 /tokenize-dir-1024/data_input/output/00318.jsonl.gz
İklim değişikliği öğrencilere anlatılacak - Eğitim Haberleri Beşiktaş'ta flaş gelişme! Love izin istedi Mkhitaryan Arsenal'e, Alexis Sanchez Manchester United'a Kayserispor - Galatasaray maçında tartışmalı pozisyon! Lynetta Kizer, Fenerbahçe'de! Galatasaray'ın eski yıldızı Fenerbahçe'de Kyrie Irving'in 40 sayısı yetmedi Milli kayakçı Fatih Arda İpçioğlu'ndan tarihi başarı Stoichkov: "Naim'den büyük sporcu yok" Dev transfer böyle duyuruldu! Satın alma opsiyonuyla... Son dakika transferleri! Biten transferler burada... Onur Saylak ve Tuba Büyüküstün aylar sonra bir arada Ünlülerin Instagram paylaşımları (22.01.2018) Mert Öcal 'Kameralara alışkın değil!' Merve Çağıran ve Ali Burak Ceylan kavga ederken kaza yaptı Fatih Terim: Hayatımda ilk defa böyle bir şey yaptım Cumhurbaşkanı video konferans ile harekatın durumu hakkında bilgi aldı Darbe sanığı eski üsteğmen uçak ve bomba seslerini duymamış Kilis'te bir asker şehit oldu Abbas'tan AB'ye "Filistin'i hızla tanıyın" çağrısı Cumhurbaşkanı Erdoğan'dan kararlılık mesajı! 'Zeytin Dalı' piyasaları hareketlendirdi! Dolar düştü... Erdoğan'dan kredi derecelendirme kuruluşlarına sert tepki Ertem: Artık Türkiye ekonomisinin ciğerlerini KGF üzerinden görebiliyoruz MÜSİAD Başkan Kaan: Zeytin Dalı Harekatı en başından sonuna kadar meşrudur Milli Piyango - On Numara çekiliş sonucu - 22 Ocak 2018 Yurt dışındaki öğrenciler için taahhütname süresi uzatıldı Sultanahmet Camii'nde Mehmetçik'e zafer duası Son dakika: Beyaz Saray'dan flaş Türkiye açıklaması BAE, Katar'ı "haritadan sildi" Pentagon'dan kritik Türkiye açıklaması Bozdağ'dan ABD'nin 'işbirliği' mesajına yanıt Sabah Mehmetçik'i cephede görüntüledi WhatsApp'a bakın hangi özellik eklendi! Android telefon kullanıcılarını yakından ilgilendiriyor İlhan Cavcav'ın mezarı başında duygusal anlar Brad Pitt ve Angelina Jolie neden ayrıldı? Burkina Faso'da Zeytin Dalı Harekatı için dua Bekir Bozdağ'dan önemli açıklamalar Haberler > Eğitim Haberleri > İklim değişikliği öğrencilere anlatılacak İklim değişikliği öğrencilere anlatılacak Milli Eğitim ile Orman ve Su İşleri Bakanlığı arasında yapılan işbirliği ile meteoroloji uzmanları okullara giderek bilgiler verecek, iklim değişikliğini anlatacak. AJANSLAR Eğitim Haberleri Giriş Tarihi: 5.3.2014 10:30 Milli Eğitim Bakanı Nabi Avcı ile Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu, Eskişehir'de düzenlenen törenle "Meteorolojik Faaliyetlerin, Erken Uyarıların Öğrencilere Anlatılmasına İlişkin Protokolü" imzaladı. Eroğlu, meteorolojik faaliyetlerin bütün okullarda öğrencilere tanıtılması için ortak çalışma yürütüldüğünü anlatarak şöyle dedi: "Bilgi çok fakat bunu kim, nasıl, nereden alacak? Şu anda Eskişehir'de her hangi bir ilçemizdeki hava durumunu dünyanın her yerinden görmek mümkün. Haftalık tahminleri görmek mümkün hatta karayolunda giderken yol durumunda buzlanma var mı, yok mu? Bunları daha meteorolojinin sitesinden görmek mümkün. Bunları özellikle vatandaşlarımızın öğrenmesi açısından en uygun yol, Milli Eğitim Bakanlığı. Ortak çalışma ile 22 milyon kişiye bunu aktarmanın mutluluğunu yaşayacağız. Bakanlığımız ile Milli Eğitim Bakanlığı arasında bir protokol hazırladık. Meteoroloji Genel Müdürlüğü elemanları, bütün okullara giderek, meteorolojik bilgilere nasıl ulaşılabileceği hakkında bilgi verecek. İklim değişikliği hakkında genel meteorolojik tahminler nasıl yapılıyor, bunlara nereden ulaşmak mümkün, bunlar hakkında bilgi verecekler." Bakan Avcı ise şunları söyledi: "Bugüne kadar Türkiye genelinde ve Eskişehir'de öğrencilerimizin, okullarımızın, ağaçlandırılması konusunda bir protokol imzalamıştık. Onun çalışmaları sürüyor. Mart, Nisan yani dikim aylarında okullarımızdan istekleri toplamaya başladık. Bu ağaçlandırma faaliyetleri devam edecek. Bugün de o anlamda bunların tamamlayıcısı gibi çocuklarımız hava olaylarını, nasıl öğrenebileceklerini, yorumlayabilecekleri, meteorolojik olguları nasıl değerlendirebilecekleri konusunda eğitim verilecek. Orman ve Su İşleri Bakanlığının uzmanları, okullarımızda, öğretmenlerimize, öğrencilerimize bilgilendirme faaliyetlerinde bulunacak. Bu kadar geniş bir kitlenin meteorolojik bulgular konusunda bilgilendirilmesi çok önemli. Sadece ulaşım imkanları bakımından değil, tarımsal faaliyetler açısından da gerekli." Konuşmanın ardından Eroğlu ile Avcı, protokolü imzaladı.
allenai/c4/00323/65725
2018-01-22T22:54:52
https://www.sabah.com.tr/egitim/2014/03/05/iklim-degisikligi-ogrencilere-anlatilacak
allenai/c4
s3://tokenize-bucket20241130064257132900000001 /tokenize-dir-1024/data_input/output/00323.jsonl.gz
 Prof.Dr Celalettin YAVUZ - Afrin Üzerinden ‘Strateji’Türetmek! - Detaytürk Ekonomi Anlı şanlı Tv kanallarına ‘Strateji Uzmanı’ diye çıkarılanlar, acaba kullandıkları ‘Strateji’ ile ilgili kavramların anlamını biliyorlar mı? Bu strateji (güvenlik uzmanı, terör uzmanı veya savunma uzmanı) olarak yansıtılanların bazıları TSK’den emekli veya erken yaşlarda ayrılmış.Milletin strateji, jeopolitik ve jeostrateji gibi kavramları bilmediğinden hareketle, bilenleri rahatsız edercesine kurusıkı attıkları oluyor.Bazen çıkıp da ‘Biraz ufak atın da civcivler de yesin bari kardeşim!’ diyesim geliyor. Bu muhteremler bölge halkı için ‘populasyon’ diyor, bu ve buna benzer yabancı kelimelerle Türkçe’mizi kirletiyorlar. Sokak jargonunu sıkça kullanıyor, en fazla da abartıya bayılıyorlar! Bir kere Türkiye’nin ‘savaş’ değil, sınır güvenliği için ‘terörle mücadele’ icra ettiği ‘Zeytin Dalı Harekâtı’nıorantısız abartıylabir ‘bağımsızlık savaşı’ ayarında göstermeye çalışıyorlar. Bu hazretlere göre PYD-PKK’nın Afrin bölgesindeki ‘savunma tahkimatı’ stratejik düzeydeymiş. Bunu oradaki teröristler kendilei için söyleyebilir. Ama Mete Hanları, Attilaları, Fatihleri, Yavuz Sultan Selimleri, Kanunileri, Gazi Mustafa Kemal Atatürk gibi cengâver ve komutanlara sahip bir bölgesel güç için bu kadar küçük bir saha ‘stratejik’ görülebilir mi? Kurusıkı atan bu ‘stratejistler’harekâtın başladığı tarihlerde, harekâtın ne siyasi hedefini ve askeri hedeflerini söyleyememişlerdi. Bu normaldir, çünkü bu bilgiye sahip olabilecek eğitim ve mesleki tecrübeden yoksunlar. O günleri hatırlıyorum 23 Ocak’ta ‘AfrinHarekâtı’nın Hedefleri Nedir?’ başlıklı yazımla (http://www.ulkucumedya.com/afrin-harekatinin-hedefleri-nedir-14234yy.htm) ve az sayıda çıktığım Tv kanallarında bunu açıklamıştım. Daha sonra da emekli Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ, bu konuya değinmiş, o da üstü kapalı olarak bu‘strateji uzmanlarını’ da eleştirmişti. Türkiye, 1974’te deniz aşırı Kıbrıs Harekâtı’nı yaptığında bile ‘stratejik’ değil, taktik bir harekât yapmıştı. I. Dünya Harbi’nde Çanakkale Harbi’nde stratejik savunma yapılmıştı. Keza Kilis’ten Süveyş Kanalı’na kadar uzanan yüzlerce km’lik sahada stratejik savunma yapılmış, Afrin’de stratejik olarak düşünülen KatmeHattı’nda taktik seviyeli bir çatışma çıkmıştır. İstiklal Harbi’nde ‘Güney Cephesi’ni Ankara Anlaşması ile Fransa’nın boşaltması stratejik idi. Batı Cephesi’nde Sakarya Meydan Muharebesi ve Büyük Taarruz’la9 günde yaya olarak Afyon’dan İzmir’e ulaşan şahlanış stratejik, diğer muharebeler ‘taktik’ seviyeliydi. Son Söz: Unutmayalım ki, kavramlar yerli yerinde kullanılsa ve magazinsel yorumlarla milletimiz kandırılmasa da milletimizin ve evlatlarımızın kahramanlığı halel görmez!
allenai/c4/00336/28641
2018-06-23T08:26:43
https://www.detayturk.com/yazarlar/celalettin-yavuz/afrin-uzerinden-stratejituretmek/63/
allenai/c4
s3://tokenize-bucket20241130064257132900000001 /tokenize-dir-1024/data_input/output/00336.jsonl.gz
Güney Güneyan, (d. 9 Eylül 1992, İstanbul) köşe yazarı, muhabir, genel yayın yönetmeni, gazeteci ve yazar 2011 yılında İstanbul merkezli yerel bir gazetede mesleğe başladı. Görev aldığı bu 14.01.2020 11:34 Türkiye 2011 yılında İstanbul merkezli yerel bir gazetede mesleğe başladı. Görev aldığı bu gazetede iki yıl kadar muhabirlik yaptı. Çalışmalarının multidisipliner bir anlayışa sahip olduğu farkedilmeye başlandığında yerel basındaki meslek macerası da son buldu. Bu yayında görev aldığı süre boyunca haberleştirdiği bazı aktüel ve ekonomik konular, gerçek dışı gerekçelere dayandırılarak işinden uzaklaştırıldı. Yerel gazetecilik macerasını sonlandıran bu olay sonrasında askerlik görevini tamamlamak üzere Van, Özalp’te bulundu. Verilen bu zorunlu ara sonrası mesleğe döndü. Bir süre özel sektörde redaktör ve editörlük görevinde bulundu; medya planlama görevlerini üstlendi. 2017 yılında yayıncılık sektöründe faaliyetler gerçekleştirmek üzere Komplike Medya Grubu’nu kurdu. Bu çatı altında sosyal bilimler ve kültür alanında çalışmalar yapmak üzere Komplike dergiyi yayına hazırladı. Halen yayının kurucu genel yayın yönetmenliğini yapıyor. Ayrıca 2019 yılı itibariyle yeni nesil dijital haber televizyonu Komplike TV’yi yayına hazırladı, test yayınları sundu. 2018 yılında MTM Medya Takip Merkezi’nde bir yıl boyunca editör olarak görev aldı. Sırasıyla enformasyon personeli, basın yayın analisti ve temsilcilik pozisyonlarında da görev yaptı. Medya ölçümleme ve raporlama alanlarında uzmanlaştı. 2019 yılında Gazete Karınca’da haftalık olarak kaleme aldığı köşe yazıları yer buldu. Bu yayında muhabirlik görevinde de bulundu. Yine aynı yıl içerisinde Milliyet gazetesinde köşe yazarlığına başladı. Yayının yaşam kategorisinde sosyoloji alanında yaptığı gözlem, araştırma çalışmaları gerçekleştirmek üzere “Toplum Analizi” adlı köşesinde köşe yazıları kaleme alıyor. 2019 yılının son çeyreğinde Kutlu Yayınevi etiketiyle “Nepotizm Hipotezi: Sosyal Dışlanma ve Yoksulluk” adlı ilk araştırma kitabı yayımlandı. Bu eser yurtiçi ve yurtdışında satışa sunuldu. 2019 yılında IPA tarafından düzenlenen Uluslararası Basın Ödülleri kapsamında “Nepotizm Hipotezi: Sosyal Dışlanma ve Yoksulluk” eseriyle aday gösterildi. Yarışmada yer aldığı ve yarıştığı için onur ödülüne mahsar oldu. İYAD üyesi olan Güneyan, ayrıca çeşitli edebiyat, müzik, sanat ve sosyal bilimler dergilerinde yazdı. Anbean, Bakku, Faraza, Fular, Gaia, Gece, Kadran, Karga, Lemur, Mukavemet, Öteki, Rave Mag, Samsa, Simas, Son Gemi, Söylenti ve Vagon dergi bunlardan bazılarıydı. Bu yayınlarda deneme, eleştiri, makale ve şiirleri yer buldu. Ayrıca Art Fanzin, NouvArt adlı kültür sanat portallarında görüldü.
allenai/c4/00215/6228
2020-08-06T13:07:51
http://onlinebasin.net/-14012003.html
allenai/c4
s3://tokenize-bucket20241130064257132900000001 /tokenize-dir-1024/data_input/output/00215.jsonl.gz
“Devlet bizi unuttu” - KKTC - Yeni Bakış Gazetesi “Devlet bizi unuttu” Ana Sayfa KKTC “Devlet bizi unuttu” Editor: Yeni Bakış Editör 3 25 Ağustos 2019 - 12:58 Sipahi Köyü Muhtarı Göksal Hacıhasanoğlu, “Devlet tarafından unutulduğumuzu hissediyoruz” diyerek, 1974 öncesi Sipahi köyünün çok canlı bir köy olduğunu, ancak köyün 1974 sonrası çok geriye gittiğini, bölgenin 45 yıldır hiç gelişmediğini belirtti. Hükümet değişikliğinin çok sık olduğunu ve bölgede yapılması düşünülen projelerin sonuçlanmadan rafta kaldığını vurgulayan Hacıhasanoğlu, “Umarız artık bu son bulur, istikrar gelir, bölgeye yatırımlar gelir ve biz de bunlardan faydalanabiliriz” dedi. Bölgede emirname olduğu için köye yeni ev yapılamadığını ifade eden Hacıhasanoğlu, yeni ev yapmak isteyen insanların köyün dışına çıkmak zorunda kaldığını belirtti. Hacıhasanoğlu, köyde kırsal kesim arsaları konusunun da sıkıntılı olduğunu belirtti. Devletin 2012 yılında 60 kişiye kırsal kesim arsaları verdiğini söyleyen Hacıhasanoğlu, verilen arsaların hiçbir alt yapısının olmadığını ve kimsenin ev yapamadığını ifade etti. Karpaz Yarımadasında yer alan ve 1974 öncesi Agia Trias adıyla bilinen, 1974’ten sonra ise Türk ve Kıbrıslı Rumların birlikte yaşadığı karma bir köy Sipahi. Kıbrıslı Rum ve Türklerin 45 yıldır kardeş gibi yaşadığı Sipahi köyünde, köy halkının sorunları diz boyu. Yaklaşık 650 Türk, yaklaşık 60 Rum nüfusa sahip olan Sipahi köyünün en büyük sorunu bölgenin “Kıbrıs Görüşmelerinde” pazarlık konusu olması, işsizlik, genç nüfusun köyden göç etmesi ve emirname. “KKTC Devleti tarafından unutulduk” diyen Sipahi köyü muhtarı Göksal Hacıhasanoğlu, köy halkının insanca hayatını idame ettirebilmesi ve gençlerin köyden göç etmesini önleyici devlet politikalarının uygulanmasını istiyor. Bölge halkı belirsizlik içinde Yeni Bakış’a konuşan Sipahi Köyü Muhtarı Göksal Hacıhasanoğlu, bölgedeki en büyük sıkıntının, Karpaz bölgesinin Kıbrıs görüşmelerinde pazarlık konusu edilmesi olduğunu söyledi. Karpaz, Sipahi, Adaçay, Erenköy adlı 4 köyün geleceğinin bölge halkı tarafından her zaman sorgulandığını ifade eden Hacıhasanoğlu, bölge halkının her zaman “Acaba kalacak mıyız? Gidecek miyiz?” düşüncesiyle bir türlü aidiyeti sağlayamadıklarını belirtti. “Tam bir belirsizlik içerisindeyiz” diyen Hacıhasanoğlu, ‘Emirname’ konusunun da bölge halkını oldukça etkilediğini vurguladı. İşsizlik oranı çok yüksek Muhtar Göksal Hacıhasanoğlu, bölgedeki işsizlik oranının çok yüksek olduğunu söyledi. Bölgedeki gençliği bölgede tutmak için çok zorluk çektiklerini belirten Hacıhasanoğlu, “Bizler de dışarıya gidip tekrar geri gelenlerdeniz. Bizler de zaman içinde göç ettik ve geri geldik” dedi. Hacıhasanoğlu, işsizlik sorununun bölge halkını çok zorlandığını vurguladı. Köyde hayvancılığın bittiğini, çiftçilik adına ise bir şey kalmadığını ifade eden Hacıhasanoğlu, 5-6 ailenin küçükbaş hayvancılık yaptığını ve geçimlerini sağlamaya çalıştıklarını söyledi. Hacıhasanoğlu, köy halkının eskiden 5 veya 6 tane inek bakarak bir aileyi geçindirebildiğini söyleyerek, hayvancılığı bitmesiyle birlikte şuanda bölge halkının köle misali otellerde çalıştığını belirtti. Eskiden ailede 1 kişinin çalıştığını ve yaptıkları hayvancılık, çiftçilik sayesinde geçimlerini sağlayabildiğini anlatan Hacıhasanoğlu, artık günümüzde karı kocanın çalışmasına ve eve iki maaş girmesine rağmen geçinemediklerini belirtti. Hacıhasanoğlu, bölgede inşaat sektörünün olduğunu ama bu sektörün de emirnameden dolayı tamamen durduğunu söyledi. Aile yapıları bozulmaya başladı Göksal Hacıhasanoğlu, otellerde çalışmak zorunda kalan karı kocaların ailelerinde sosyal hayatın kalmadığını dile getirerek, aile yapılarının bozulmaya başladığına dikkatleri çekti. Anne babanın çalıştığını, çocukların ise evde yalnız kaldığını ifade eden Hacıhasanoğlu, çocukların her türlü kötülüğe açık olduğunu savundu. Hacıhasanoğlu, “Bölgemizde çocuklarımız için bu açığı sosyal aktivitelerle kapatmaya çalışıyoruz” diyerek, gençler için spor kulübü kurduklarını söyledi. Atletizmlerde başarı aldıklarını, Sipahi Türk Spor Kulübü olarak liglere katıldıklarını, Süper lig takımlarıyla oynadıklarını ve çeyrek finale çıktıklarını anlatan Hacısanoğlu, “Karpaz bölgesinde bu bizim için büyük bir başarıydı. Bu sene daha da iddialıyız. Bütün liglere katılacağız” şeklinde konuştu. “İnsanlarımızı köyde tutamıyoruz” Göksal Hacıhasanoğlu, bölgede emirnameye bağlı inşaat sorunu da yaşandığını kaydetti. Bölgede emirname olduğu için köye yeni ev yapılamadığını ifade eden Hacıhasanoğlu, yeni ev yapmak isteyen insanların köyün dışına çıkmak zorunda kaldığını belirtti. Hacıhasanoğlu, köyde kırsal kesim arsaları konusunun da sıkıntılı olduğunu belirtti. Devletin 2012 yılında 60 kişiye kırsal kesim arsaları verdiğini söyleyen Hacıhasanoğlu, verilen arsaların hiçbir alt yapısının olmadığını ve kimsenin ev yapamadığını ifade etti. Hacıhasanoğlu, insanları köyde tutamadıkları için büyük sıkıntı yaşadıklarını dile getirdi. Köyde genç nüfusun çok yüksek olduğunu ifade eden Hacıhasanoğlu, genç nüfusun köyde tutulmaması halinde bölgeyi kaybetmeye başlayacaklarını belirtti. Güneyden Sipahi’ye göç başladı Sipahi muhtarı Göksal Hacısanoğlu, Güney Kıbrıs Rum Kesimi’nın buradaki kendi vatandaşlarına köyde kalması için teşvik verdiğini belirtti. Hacıhasanoğlu, Rum hükümetinin burada yaşayan Rumlara evlerine tadilat yapmaları için ve köyde yaşayıp Güneye giden ancak daha sonra Sipahi’ye geri dönen vatandaşlarına 15 bin Euro’ya kadar teşvik verdiğini ifade etti. Karpaz bölgesinin Kıbrıs’ın en kritik noktası olduğuna dikkatleri çeken Hacıhasanoğlu, KKTC hükümetinin burada devlet politikası uygulamadığını savundu. Hacıhasanoğlu, “Buradaki nüfusun kökleşip yerleşebilmesi için, gençler için hiçbir devlet politikasının olmadığını gördük” şeklinde konuştu. 1990’lı yıllarda Sipahi nüfusunun şimdiki nüfustan daha kalabalık olduğunu söyleyen Hacıhasanoğlu, 1990’lı yıllarda nüfusun Rumlarla beraber 800-900 civarı olduğunu, şu anda ise nüfusun 650-700’e kadar gerilediğini açıkladı. Hacıhasanoğlu, doğan nüfusun çok olduğunu ama gençlerin Girne’ye, Lefkoşa’ya ve Mağusa’ya göç ettiğini çünkü köyde kalmak için bir sebeplerinin olmadığını söyledi. Hacıhasanoğlu, Rum hükümetinin köyde bulunan çok az sayıdaki nüfusunu çoğaltmak ve vatandaşına sahip çıkmak için elinden gelen bütün politikaları uyguladığını vurguladı. Köyde 650 civarında Türk, 50 civarında ise Rum olduğunu belirten Hacıhasanoğlu, buna ek olarak 10 kişinin de Rum tarafından, Rum hükümetinin verdiği teşvik ile yeni göç ettiğini söyledi. Hacıhasanoğlu, Güney Kıbrıs’tan Sipahi’ye gelip yerleşmek isteyenlerin sayısının günden güne arttığını ifade etti. Hacıhasanoğlu, köyde boş evler olduğu için Güneyden göç eden insanların olduğunu ancak sıkıntı yaşandığını söyledi. Köydeki boş evlerin Rum malı olduğu gerekçesiyle KKTC devleti tarafından bölge insanına verilmediğini ve bu durumun bölge halkında huzursuzluk ve devlete karşı bir güven eksikliği yarattığını dile getiren Hacıhasanoğlu, “Çünkü Rum devleti buradaki 50 nüfusuna sahip çıkıp bize karşı daha iyi hayat şartları sağlıyor. Rumlar burada özel sektörde veya devlette çalışmıyor. Hayatlarını çiftçilik ve Rum devletinin kendilerine verdiği teşvik ile idame ediyorlar” şeklinde konuştu. Gençlere yönelik yeterli aktivite yok Bölgede gençlere yönelik yeteri kadar aktivite olmadığını söyleyen muhtar Göksal Hacıhasanoğlu, kendi imkanlarıyla gençler için bir şeyler yapmaya çalıştıklarını dile getirdi. Hacıhasanoğlu, sosyal aktivite olarak çok diğer bölgelere göre çok geride olduklarını ifade ederek, bunları aşabilmek için devletten katkı istediklerini ama sürekli hükümetin değişmesinden dolayı her seferinde projeleri sonuçlanmadan sil baştan yaptıklarını söyledi. Hükümet değişikliğinin çok sık olduğunu ve bölgede yapılması düşünülen projelerin sonuçlanmadan rafta kaldığını vurgulayan Hacıhasanoğlu, “Umarız artık bu son bulur, istikrar gelir, bölgeye yatırımlar gelir ve biz de bunlardan faydalanabiliriz. Devlet tarafından unutulduğumuzu hissediyoruz” şeklinde konuştu. Hacıhasanoğlu, 1974 öncesi Sipahi köyünün çok canlıydı bir köy olduğunu, ancak köyün 1974 sonrası çok geriye gittiğini söyleyerek, bölgenin 45 yıldır hiç gelişmediğini dile getirdi. “Rumlarla Türklerin bir arada sorunsuz yaşayabileceğini kanıtlamış bir köyüz” Karadeniz’den gelip 1975’ten itibaren Sipahi’ye yerleştiklerini belirten Göksal Hacıhasanoğlu, 44 yıldır Sipahi’deki Rumlarla birlikte yaşadıklarını söyledi. Bugüne kadar hiçbir sıkıntı yaşanmadığını dile getiren Hacıhasanoğlu, Rumlarla çok iyi anlaştıklarını söyledi. Hacıhasanoğlu, Sipahi köyü ve Dipkarpaz köyü’nün, Türk egemenliği altında Türkler ile Rumların hiçbir sıkıntı olmadan bir arada yaşayabileceğini kanıtlamış köyler olduğunu dile getirerek “44 yıldır Rumlarla iç içe yaşıyoruz, beraber iş yapıyoruz, beraber eğleniyoruz, düğünlerimize gidiyoruz, beraber cenazelerimize katılıyoruz. Saygı duyduktan sonra kültür çatışması da olmuyor çünkü biz birbirimize saygı duyuyoruz. Mesela kilise faaldir. Kilise kullanılıyor. Rumlar gayet medeni ve çok rahat bir şekilde her türlü etkinliklerini yapabiliyor. Burada herkes kendi inancını ve hayatını yaşıyor” dedi. sipahi köyü göksel hacıhasanoğlu muhtar açıklama Pilli: 3 Yeni vaka 7 taburcu Can Ersoy'dan eleştirilere yanıt Erdoğmuş: 4 hastamızı daha taburcu ettik İlçeler arası seyahat yapılamayacak Aracını ateşe verdi tutuklandı İngiltere Başbakanı Boris Johnson hastaneye... Tatar: Mayıs ayından itibaren bazı yerlerin açılması... Türkiye can kaybı 574'e, toplam vaka sayısı 27 bin 69'a... Güney'de 1 ölü 20 yeni vaka
allenai/c4/00330/12971
2020-04-05T22:02:02
https://www.yenibakisgazetesi.com/devlet-bizi-unuttu/43637/
allenai/c4
s3://tokenize-bucket20241130064257132900000001 /tokenize-dir-1024/data_input/output/00330.jsonl.gz
Bugün ulusal egemenliğimizin inşa edildiği, Atatürk’ün ifadesi ile “Milli tarihin başlangıcı”nın 99. yıldönümü. Atatürk’ün TBMM’nin kuruluşunun (açılışının) yıldönümlerinde yaptığı önemli açıklamaları hatırlamak bugün daha da büyük önem taşıyor. Büyük önderin açıklamalarını (daha önceki çalışmamda) soru-yanıt biçiminde kitaplaştırmıştım (“Gizli Sözler”). MECLİS’İN 1. YILDÖNÜMÜNDE ŞOK AÇIKLAMALAR* Atatürk’ün yıllara göre yaptığı açıklamaları şöyle. Hulki Cevizoğlu: Tam bir yıl önce, 23 Nisan 1920’de, Büyük Millet Meclisi’ni kurarak işgal ortamında bile demokrasi için büyük adım attınız. Millet Meclisi'nin toplanmasını ve açılmasını sağlamak için çalıştığımız günlerde sizi en çok uğraştıran, Düzce, Hendek, Gerede gibi Bolu bölgesindeki yerlerden başlayıp Nallıhan, Beypazarı üzerinden Ankara'ya yaklaşacak gibi görünen gericilik ve ayaklanma dalgaları idi.** Meclis’i açmadan önce sizi dışlamaya yönelik bireysel saldırıları, iç isyanları ve bilmediğimiz diğer gelişmeleri anlatır mısınız? Mustafa Kemal: (Sakin, düşünceli ve ağır ağır anlatıyor) 16 Mart feci vakası (İstanbul’un İngilizler tarafından resmi işgali-HC) üzerine artık İstanbul'a büsbütün kement vurulmuş, millet ve memleket başsız kalmıştı. Onun bağımsızlığını düşünmek ve kurtarmak için Ankara'da milli bir meclis toplamak lazım geldi. Bu kanaat üzerine lazım gelen çarelere giriştik. Böylece geçen Nisan ortalarında milletvekilleri Ankara'da toplanmaya başladı. Ancak, memleket geniş ve nakliye vasıtaları sınırlıydı. Bunun için vekillerin ulaşması daima gecikiyor ve bu gecikme bana azap veriyordu. Bu azap içinde bütün mesai arkadaşlarım ile gece ve gündüz dinlemeden çalışarak vaziyete ait çareleri düşünüp tatbik ile meşgul oluyordum. Milletin saflığı ve temizliği ve bağımsızlığı için beslediği aşk ve imanı yakından bildiğim için, bence bazı taraflarda alametler gösteren sapkınlık hastalığına karşı, bütün millet ve memleketi koruyacak tedbirler alınabildiği takdirde, vaziyetteki vahametin bertaraf edileceğne şüphe yoktu. SORUMLULUĞU BİR ARKADAŞA VEREREK İNZİVAYA ÇEKİLMEYİ DÜŞÜNDÜM! O esnada dâhilde halkın fikirlerini zehirlemek ve hariçte dünya kamuoyunu bulandırmak maksadıyla çalışanların kullandıkları vasıtalardan birisi de doğrudan doğruya benim şahsiyetim idi; memleketimizdeki milli heyecanı, hak ve bağımsızlığı müdafaa uğrunda gösterdiği hayati kabiliyeti inkâr için bu kimseler, bütün hücumlarını bana yöneltiyorlardı. Gerek millete ve gerek İstanbul'daki hükümete resmen diyorlardı ki: "Mustafa Kemal'i tanımayınız; Mustafa Kemal'e emniyet ve itimat etmeyiniz. İtilaf devletlerinin Türkiya'ya karşı gösterdiği şiddet, onun yüzündendir." Onlar böyle söylüyorlar ve ben bertaraf edildiğim takdirde, millet ve memleketin hariçten her türlü dostluğu ve iyiliği göreceğini ileri sürüyorlar, kamuoyunu bu suretle aldatmaya çalışıyorlardı. Ben bu teşebbüste ne kadar zehirli, fakat mahirane bir kasıt olduğunu bütün açıklığıyla görüyordum. Ancak milletimin üstüne konan baskı ve esaret yükünün, benim yüzümden ileri geldiğini düşünebileceklerin mevcudiyetini zaman zaman düşündükçe, kalbimin pek derin üzüntülerle çarptığını hissediyordum. Hem kendimi bu üzüntüden kurtarmak, hem de böyle düşünebilecekleri vehimden kurtarmak için, o güne kadar meydana getirilen tarihi vaziyetin ve bu vaziyetin o günden sonraki safhalarına ait mesuliyeti diğer bir arkadaşa bırakarak bir köşeye çekilerek unutulmanın ve inzivaya çekilmenin uygun olacağını düşündüm; ve bu fikrimi, o zamanlar temasımda bulunan mesai arkadaşlarımın hepsine açık ve kati bir lisanla bildirdim. Mustafa Kemal: Fakat arkadaşlarım, böyle bir hareketin düşman niyetlerini ve arzusunu artır¬maktan başka semere (sonuç) vermeyeceği iddiasında bulundular. Bu vaziyet karşısında şöyle düşündüm: Ortaya çıkan vaziyetten -her ne fikre dayanırsa dayansın- çekilmek iki suretle yorumlanabilirdi. Birincisi, tutulan işte ümitsizliğe düşmüş olmak; ikincisi, tutulan işin mesuliyetinin ağırlığına tahammül edememek. Hakikaten bu gibi yanlış zehaplar hem mukaddes maksadı zarara uğratabilir, hem de bu maksat etrafında toplanan kuvvetleri dağıtırdı. Dolayısıyla arkadaşlarımın samimiyetine, milletimin azim ve imanına ve düşmanlarımızı er geç aczi itirafa mecbur edeceği hakkındaki kati kanaatime ve Allah'ın yardımına dayanarak eskisi gibi sonuna kadar milli mücahedemizin şahsıma yüklediği namus ve vicdan vazifesini yerine getirmekte devama karar verdim. Ve artık genel harekâtın kanuni bir şekilde yürütülmesine başlamak gününün daha ziyade ertelenmeye de müsaadesi kalmadığından, 1920 senesi Nisan'ının 23. günü Meclis'in açılması münasip görüldü. İşte 23 Nisan Cuma günü, öğleden sonra takriben saat ikide Meclis binasının kapısından girerken, günlerden ve gecelerden beri bütün mevcudiyetimi işgal eden bu fikirlere ve hislere boğulmuş bulunuyordum. İçeriye girip Meclis salonunu dolduran milletvekillerinin emniyetli ve itimatlı bakışlarla bana dönmüş olduklarını gördüğüm zaman, teşebbüslerimizin milletin emellerine tamamen uygunluğunu bir kere daha idrak ettim. Ve artık benimle fikir ve emelde müşterek milletin fikir ve emelini tamamen temsil eden bu kadar arkadaşla beraber çalışacağımdan dolayı büyük bir bahtiyarlık hisseyledim. Mustafa Kemal: Hürriyet ve bağımsızlık benim karakterimdir. Ben milletimin ve büyük ecdadımın en kıymetli miraslarından olan bağımsızlık aşkı ile yaratılmış bir adamım. Çocukluğumdan bugüne kadar ailevi, özel ve resmi hayatimin her safhasına yakından vâkıf olanlarca bu aşkım malumdur. Bence bir millette şerefin, haysiyetin, namusun ve insanlığın vücut ve beka bulabilmesi, mutlak o milletin hürriyet ve bağımsızlığına sahip olmasıyla kaimdir. Ben şahsen bu saydığım vasıflara çok ehemmiyet veri¬im ve bu vasıfların kendimde mevcudiyetini iddia edebilmek için, milletimin de aynı vasıfları taşımasını esas şart bilirim. Ben yaşayabilmek için mutlaka bağımsız bir milletin evladı kalmalıyım. Bu sebeple milli bağımsızlık bence bir hayat meselesidir. Millet ve memleketin menfaatleri icap ettirdiği takdirde, insanlığı teşkil eden milletlerden her biriyle medeniyet gereklerinden olan dostluk ve siyaset münasebetlerini büyük bir hassasiyetle takdir ederim. Ancak benim milletimi esir etmek isteyen herhangi bir milletin de bu arzusundan vazgeçinceye kadar amansız düşmanıyım. Mustafa Kemal: Bu hakikate, herkesin gözü önünde cereyan eden bu tecavüzlere ve tahriklere karşı koca İstanbul içinde padişahından, hükümet ricalinden, kumandanlarından, subaylarından en son neferine kadar bir buçuk milyon can, toplu, tüfenkli, zırhlı, kırılması müşkül ve kalın zincirlerle sımsıkı bağlandıklarını anlamaksızın, şaşkınlık ve tevekkül içinde duruyordu. Mustafa Kemal: Ben de bu zincirle kuşatılmış ve kendime hemdert aramakla meşgul idim. O şaşkınlık ve tevekkül içindeki kütleler içinde zaman zaman müteşebbis görünen insanlar fark ediyordum. Bunlar fenalığı genel olarak hissediyorlar ve ona çare bulmak istiyorlardı. Fakat dayanak noktalarını yine İstanbul surlarının içindeki kütlede aradıklarını görüyordum. Sayısız programlar ve bu programların etrafında esaret zincirine vurulmuş olduklarının farkında bulunmayan yine o insanlar, zümreler, fırkalar, cemiyetler, gruplar... Bütün bu teşekküllerin istikameti benim ruhumdaki tecelli ile tamamen tezat teşkil ediyordu. Çünkü bu teşekküllerin hiçbirinde söz konusu olan davanın hakiki mahiyetini idrak etmiş olmak isabetini göremiyordum. En aydın sayılan insanların manda tutkunluğu ile adeta milletin bağımsızlık ru-hunu yıkmak için gafilane bir çalışma ve devamlı çaba içinde çırpındıklarını hayretle görüyordum. Ben artık şu noktalan gayet açık değerlendirebilirdim: Düşmanlar bağımsızlığımızı imhaya karar vermişlerdir; bu gerçeği millet henüz tamamıyla keşfetmemiştir. Çünkü İstanbul karanlık sisler içinde boğulmuştur. Oradaki zekâlar, oradaki vicdanlar bir taraftan doğrudan doğruya düşmanın baskısı, diğer taraftan dolaylı olarak düşmanın aldatmasıyla bunalmış ve bunaltılmış bir halde idi. Hiçbir kudret bu muhit içinde, gerçek duruma göre doğru hedef göstermeyi başaramaz ve hedefe milleti yöneltmek için kuvvetli bir dayanak zemini bulamazdı. Erkânıharbiyei Umumiye'de (Genelkurmay Başkanlığı’nda) vicdanlarına emin olduğum reislere maksadımı anlattım ve icraatımın zorluğa uğratılmaması için mümkün olan yardımlarını rica ettim. Vapura binmeden evvel Babıâli'ye uğradığım zaman, Yunanlıların bu tecavüzünü gaflet içinde haber alan Bakanlar Kurulu toplantı halinde bulunuyordu. Benim gelişimden haberdar oldukları zaman müzakerelerini tatil ederek bir kısmı yanıma geldi: Hulki Cevizoğlu: Samsun’a ayak bastığınızda ilk yaptığınız şey ne oldu? Mustafa Kemal: Samsun'a ayak bastıktan sonra derhal memleket ve milleti yokladım; gördüm ki, memleketin ve milletin eğilimleri, bağımsızlık müdafaasında tereddüt edenleri utandıracak mevkide bırakabilecek yüce bir mahiyettedir. Hakikaten iki seneden beri bütün dünyanın şahit olduğu vakalar ve hadiseler düşüncelerimde isabet ve milletin azim ve imanında hakiki sağlamlık olduğunu ispat etti. Bundan dolayı cidden iftihar etmekteyim. Mustafa Kemal Atatürk, TBMM’nin kuruluşunun 2. yılında da önemli açıklamalar yaptı. Hulki Cevizoğlu: Bugün Büyük Millet Meclisi’nin kuruluşunun 2. yıldönümü. Bunun manasını bir kez daha açıklar mısınız? Bütün bir düşmanlık dünyasına karşı kıyam eden Türkiya halkının Türkiya Büyük Millet Meclisi'ni vücuda getirmek ve onun etrafına toplanarak en hukuki manasında milli bir hükümet kurmak hususunda gösterdiği harikayı ifade eder. *- Mustafa Kemal’in açıklamaları 22 Nisan 1921 tarihlidir(HC). ABE, Cilt 11 (1921), a.g.e., s.141. (Hâkimiyeti Milliye, 24 Nisan 1921, Numara: 167, s. 1. Mülakatın geniş bir özeti için bkz. Vakit, 5 Mayıs 1921, sayı 1224. Ayrıca bkz. Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri III, Toplayan: Nimet Unan, Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü Yayımları, Ankara, 1954, s.22-28.) **- Bu paragraftaki sözler, Mustafa Kemal’in Nutuk’ta yer alan kendi ifadesidir(HC).
allenai/c4/00328/61065
2020-05-27T00:23:31
http://cevizkabugu.com.tr/yazilar.asp?procid=570&page=2
allenai/c4
s3://tokenize-bucket20241130064257132900000001 /tokenize-dir-1024/data_input/output/00328.jsonl.gz
Okkalar İnşaat Çengelköy'e 2 yeni proje yapacak! - Emlak Ansiklopedisi Okkalar İnşaat Çengelköy'e 2 yeni proje yapacak! Konya ve İstanbul’da tamamlanan projelerinin teslimlerine başlayan Okkalar İnşaat, aynı zamanda İstanbul'da yeni projeleri için de start verdi. 31.08.2018 14:59:18 Projeler Firmalarından ev alanları yeni yaşam alanlarına kavuşturmanın mutluluğunu yaşadıklarını söyleyen Okkalar İnşaat Yönetim Kurulu Üyesi Mahmut Okka, yeni projeyle ilgili şunları açıklamalarda bulundu: "2018 yılında biri Konya Selçuklu’da, biri İstanbul Kartal’da olmak üzere iki yeni projemizi tamamladık. Yine İstanbul’da bulunan 2 projemizde de 1 ay ve 3 ay sonra teslimlerimiz var. Selçuklu’da yer alan Arma Kent projemizde anahtar teslimlerine başladık. Üç ay sonunda, yıl bitmeden Kartal’da bulunan Arma Menta projemizin de teslimlerine başlayacağız. Arma Menta projemizi inşaata başladığımızda söylediğimiz gibi 7 ay erken teslim edeceğiz. Müşterilerimizin hayallerindeki eve bir an önce kavuşmalarını sağlamayı hedefliyoruz. Türkiye ekonomisine güvenimiz yerindendir. Bunun için yatırımlarımıza hız kesmeden devam ediyoruz. Konya’da Yazır bölgesinde yeni projemiz Arma Vita’nın inşaatına başladık. Ayrıca İstanbul Çengelköy’de iki yeni proje başlatıyoruz. 2019 yılında Çengelköy’deki projemizin inşaatına başlayacağzı" Okka açıklamalarına şu şekilde devam etti; ""Sektörde 40 yıllık geçmişi olan bir aileden geliyoruz. Şirket olarak doğru zamanda doğru hamleleri yaparak ulaşılabilir fiyatlarla halkımızı ev sahibi yapıyoruz. Bunu yaparken de özellikle kentsel dönüşüme giren bölgeleri tercih ediyoruz. Bu sayede hem depreme dayanıksız yapıların dönüşümünü sağlayarak güvenli konutlar inşa ediyoruz hem de ülkemizdeki binaların çehresini yenileyerek estetik bir görünüme kavuşmasını sağlıyoruz. Projelerimizi hayata geçirirken kaliteden ve dürüstlükten ödün vermiyoruz. Başarımızın sırrı da burada gizli" Okkalar İnşaat Çengelköy Okkalar İnşaat Çengelköy projesi Okkalar İnşaat Çengelköy konutları Kahramanmaraş Türkoğlu 37 konut başvuruları başladı!Pekerler ile Emlak Konut İzmir'de 2,2 milyarlık proje yapacak!Esenler Havaalanı Konutları!Hüseyin Keskin kimdir?İndirimli çevre temizlik vergisi nedir?Ankara Seğmen Bağlıca Konutları 2017'de teslim!PonzaTOKİ Sakarya Sapanca 325 konut başvuru işlemleri!Zirve İnşaatGaziosmanpaşaLevent Darı kimdir?1915 Çanakkale Köprüsü İhalesi'nin kazananı belli oldu!Yedi Sekiz Hasan Paşa YalısıJapon Evler HaliçNasih Arkan kimdir?
allenai/c4/00318/18872
2018-11-18T12:29:53
http://emlakansiklopedisi.com/wiki/okkalar-insaat-cengelkoye-2-yeni-proje-yapacak
allenai/c4
s3://tokenize-bucket20241130064257132900000001 /tokenize-dir-1024/data_input/output/00318.jsonl.gz
Yeni Anayasa YARSAV Görüşü YARSAV - Yargıçlar ve Savcılar Birliği Yeni Anayasa YARSAV Görüşü TBMM ANAYASA UZLAŞMA KOMİSYONUNA 1) 1982 Anayasası bir darbe anayasasıdır. Birey-devlet ilişkisinde devleti kutsayan yapısı, toplumu devlete tabi kılan hiyerarşik modeli, farklılıkları ve çeşitliliği tehlike olarak gören tek tipçi yapısı ve hak ve özgürlükleri otoriteye feda etmesi gibi özellikleriyle çağdaş demokrasi standartlarından uzak olduğu kadar, toplumun yapısına ve ihtiyaçlarına da ters düşmektedir. Bu nedenle kaldırılıp yerine demokratik, özgürlükçü, insan hak ve onurunu esas alan, hak ve özgürlük eksenli bir anayasa yapımı zorunluluktur. 2) Temsili demokrasinin merkezinde Parlamento yer almaktadır. Demokratik meşruiyet sahibi bir anayasa, kurucu irade olarak toplumun tüm kesimlerinin katılımıyla yapılır, anayasa metninin yazımı ise parlamento tarafından yapılır. Dolayısıyla demokrasinin en temel unsuru olan halk egemenliğinin temsil edildiği TBMM tarafından yapılan bir davete TBMM’nin manevi şahsiyetine saygımız gereği icabet etmeme nezaketsizliği gösteremeyeceğimiz için burada bulunuyoruz. 3) Ancak öncelikle gözetilmesi gereken husus şudur: Hiçbir siyasi partinin topluma anayasa dayatma hakkı yoktur. Anayasalar ülkenin tüm sorunlarını çözen sihirli metinler olmamakla birlikte toplumları için gerçek bir konsensusun kristalize olmuş hallerini yansıtan toplumsal barışın mimari projesidir. Dolayısıyla gerçek anlamda bir toplum sözleşmesi niteliği taşıyabilecek bir anayasa için öncelikle toplumun tüm kesimlerinin özgür iradelerini ortaya koyabileceği bir ortamın oluşturulması hayati önem arzetmektedir. Şu anda ise siyasi iktidar kaynaklı bir gerilim ve kutuplaşma ortamında bulunuyoruz. Bu ortamda toplum sözleşmesi anlamında anayasa yapma koşulları bulunmamaktadır. Otoriter bir zihniyet ve uygulamalarının başta yargı olmak üzere tüm kurumlarda ve toplumun önemli bir kısmında yarattığı travma gittikçe artan bir dozda devam etmekte iken evrensel saygınlığa sahip bir anayasa yapmak mümkün değildir. Anayasa yapım sürecinin yol emniyeti yoktur. Özel yetkili mahkemelerin yol çevirmeleri ve tevkifleri, kimsenin bu yola girmemesi sonucunu doğurmaktadır. Başta Cumhurbaşkanının görev süresi, Genelkurmay Başkanının yargılanacağı yer olmak üzere en temel konularda bile anlaşamıyoruz. Konuşurken sağa sola bakmadan yapamıyoruz ve bu durum sağlıklı bir hale işaret etmemektedir. En yeni ve sade hukuksal metinler dahi birbirine taban tabana zıt yorumlarla başta hukukçular olmak üzere medya ve nihayetinde toplumu ortadan ikiye bölmektedir. Derin etnik ve kültürel çatlaklar yaşayan bir toplum olarak bir tutkala ihtiyacımız var ve bu mutlaka demokrasinin oydaşmacı-müzakereci versiyonu olmalıdır. Çünkü biliyoruz ki çoğunluk egemenliği demokrasiden ziyade çoğunluk diktatörlüğü ve sonrasında mutlaka iç kargaşadır. Çoğunlukçu anlayış üzerinden kurulan tahakkümün demokrasi ambalajı, toplumsal bilinci de kör etmektedir. Özellikle bu anlayışın yeni HSYK’daki uygulamalarını yakıcı bir şekilde yaşamaktayız. Demokratik meşruiyet, yalnızca seçimle elde edilen ve keyfi olarak kullanılacak bir değer değildir. Yargıda yaşanan son bir yılı anlatmak en az bir yıl alır. Sürgün kararnameleri, hiçbir kıstasa dayanmayan terfi ve taltifler, temelsiz ve intikam-gözdağı amaçlı soruşturmalar ve sonrasında verilen ölçüsüz ve insafsız cezalar vs. Yargı mensuplarına yapılanlara bakan toplum kendisini nasıl güvende görebilir. Birçok güvencesi olduğu kabul edilen (ki artık yerinde yeller esiyor) kendi meslek kamuoyumuz bile derin bir sessizliğe gömülmüş, konuşmaktan ve en tabii haklarını aramaktan çekinir vaziyette iken toplumdan bir şey beklemek fazla hayalcilik olarak gözükmektedir. Ayrıca, zaman zaman kentsel dönüşüm, hidroelektrik, nükleer santral inşaatı vb. olaylarda barınma hakkı, çevre hakkı için mücadele eden halka, sosyal ve ekonomik hakları için mücadele eden emekçilere, eğitim ve öğrenim hakkı için mücadele veren öğrencilere yöneltilen şiddet ve ötekileştirme hareketleri kendi vatandaşını düşman gören bir zihniyetin eseridir. Yine, siyasi iktidara mensup kişiler tarafından; muhalif sivil toplum kuruluşları, sendikalar ve diğer örgütlerin hedef alındığı, düşüncenin, şiirin, karikatürün terör silahı sayıldığı, kitapların bombadan daha tehlikeli görüldüğüne yönelik ifadeler toplumdaki gerilim ve kutuplaşmanın daha da artmasına yol açmaktadır. Toplumsal uzlaşma belgesi olan özgürlükçü, demokratik bir anayasanın böyle gerilimli bir ortamda yapılması mümkün görülmemektedir. Eğer gerçekten toplumun tüm kesimlerinin katılımıyla demokratik yeni bir anayasa inşa edilmek isteniyorsa süreç aceleye getirilmemelidir. Bu nedenle bir yandan yeni Anayasa çalışmaları sürerken, diğer taraftan bu sürece katkı sağlayabilecek mevzuat değişiklikleri yoluyla, toplumda çeşitli gerilimlere ve kutuplaşmalara yol açan, demokrasi ve temel hak ve özgürlüklerin önündeki engellerin kaldırılması demokratik ve katılımcı bir anayasa yapma sürecinin gereğidir. 4) Demokratik, şeffaf ve özgür bir ortamın oluşması için yasal düzenlemelerde yer alan ifade özgürlüğü, örgütlenme özgürlüğü ve basın özgürlüğü başta olmak üzere temel hak ve özgürlüklere ilişkin ağır tehdit içeren hükümlerin ortadan kaldırılması öncelikli bir sorundur. a) Türk Ceza Kanunu (215, 288, 301, 305 ve 318. maddeler gibi), Terörle Mücadele Kanunu, Ceza Muhakemeleri Kanunu (250. madde gibi) ve Basın Kanunu’ndaki ifade özgürlüğü önünde engel teşkil eden, adil yargılanma hakkını ihlal eden maddeler kaldırılmalıdır. b) Demokratik hukuk devletlerinde siyasetin kendi kurum ve araçlarıyla yapılması gerekmektedir. Siyaset dışı olması hatta onu dengeleme adına frenlemesi gereken yargının siyasi bir aparata dönüştürülerek siyasi yaşamı dizayn etme aracı haline getirilmesi ve devletin ideolojik aygıtı olarak kurgulanması demokratik toplum düzenini rayından çıkarır. Bu bağlamda; özel yetkili ağır ceza mahkemeleri, kendisini Türkiye Başsavcılığı veya mahkemesi olarak görme eğilimine sahip olanların uygulamalarına da bakıldığında iktidar savaşının bir aracına ve temel hak ve özgürlükler yönünden de ciddi bir tehdit kaynağına dönüştüğünden derhal kaldırılmalı, olağanüstü kovuşturma ve soruşturma usulleri ile adil yargılanma hakkını hiçe sayan bu kuruma artık son verilmelidir. c) Çağdaş toplum örgütlü toplumdur. Örgütlenme özgürlüğü, çoğulcu ve demokratik toplumun sosyal ve siyasal yaşamının asli unsurlarından ve olmazsa olmazıdır. Ancak bu alandaki uluslar arası sözleşmelerin varlığına rağmen hâlâ yasalarda var olan yasaklayıcı hükümler dolayısıyla demokrasinin fidanlığı olan sivil toplum örgütleri engellenmekte, işlevsizleştirilmekte hatta kapatılmaktadır. Nitekim derneğimiz de kuruluşundan itibaren uzunca bir süre idare tarafından açılan kapatma ve fesih davalarıyla uğraşmak zorunda kalmış, yine geçtiğimiz yıl içinde; yargı bağımsızlığı ve yargıç güvencesinin gerçek anlamda sağlanabilmesi ve mesleki sorunlarla mücadelenin en etkin biçimde yapılabilmesi amacıyla kurulan Yargıçlar ve Savcılar Sendikası (Yargı-Sen) birkaç ay sonra mahkeme kararıyla kapatılmıştır. Adalet beklentisi içinde yargı organlarına başvuran bireylere, her koşulda ve ülkenin her yerinde, gerçek anlamda adalet dağıtmakla görevli yargıç ve savcılar, hak arama özgürlüğünü kullanamaz, kendi haklarını örgütlü bir güç halinde arayamaz hale getirilmişlerdir. Örgütlenme özgürlüğüne ağır tehdit içeren yasal düzenlemeler bir an önce kaldırılmalıdır. 5) Ülkemizde seçimlerde uygulanan %10 barajı dolayısıyla Parlamento toplumdaki bütün siyasi görüş ve partilerin temsiline imkân vermemektedir. Haziran 2011 seçimlerinde %10’luk seçim barajının yarattığı temsil açığı minimum düzeyde gerçekleşmiş olsa dahi (%87 katılım, katılanlarda %95, toplam seçmende %81 temsil oranı), işlemeyen parti içi demokrasi sorunu meşruiyet açığı yaratmaya devam etmektedir. Bu nedenle, en azından ilkelerin oluşturulması sürecinde meclis dışında kalan partilere de temsil imkânı verilmelidir. Ayrıca, yeni anayasa yapım sürecinde ilkelerin belirlenmesi yalnızca Anayasa Uzlaşma Komisyonu’na bırakılmamalı, sivil toplum örgütlerinin, üniversitelerin, meslek kuruluşlarının eşit şartlar altında ve aktif olarak karar alma sürecine dahil edildiği bir mekanizma oluşturulmalıdır. Aksi takdirde, herkesin önerisini vermesi yolunda çağrı yapıp, tüm önerileri topladıktan sonra bir metin ortaya çıkarmak, sonuçta üzerinde uzlaşılan değil, bir iradenin uygun gördüğü metnin ortaya çıkarılması anlamındadır. 6) Günümüzde siyaset, 1982 Anayasası’nın kabulünden sonra Milli Güvenlik Konseyi döneminde çıkarılan Siyasi Partiler Yasası ve Seçim Yasaları gibi 12 Eylül döneminden kalan yasalarla yapılmakta, demokrasinin vazgeçilmezi olarak nitelenen siyasi partilerin her türlü faaliyetleri, genel olarak bu yasalarla düzenlenmektedir. Dolayısıyla yeni Anayasa yapım sürecinin sürükleyici aktörü konumundaki siyasi partilerin parti içi demokrasi ortamını sağlayabilme adına Siyasi Partiler ve Seçim yasalarında değişiklikler yapılarak anti-demokratik hükümlerden arındırılması gerekmektedir. Demokratik hukuk devletinin korunması ve güçlendirilmesi için, siyasetin 12 Eylül kuralları ve anlayışından arındırılmadan, çağdaş demokratik değerler esas alınarak yapılmadan ortaya konulacak anayasa yine yeni bir 12 Eylül anayasası görünümü taşıyacaktır. 7) Açık konuşmak gerekirse bu koşullarda yapılacak bir anayasa yeni elitlerin tasavvur ettikleri devlet ve toplum düzenine uygun formülasyonlar içeren bir metin olmaya namzettir. 2010 yılında gerçekleştirilen ve henüz bir yılını dolduran Anayasa değişikliği sonrasında ideallerindeki devleti yaratmak adına; tüm toplumun güven bunalımına düşürülerek, halkı denetleme, gözetleme, röntgenleme ve bu yolla anayasal kurumlar başta olmak üzere tüm toplumun sindirilmesi ve susturulması suretiyle hukuka güven duygusu azaltılarak korku toplumu yaratıldığı ve demokrasinin olmazsa olmazı çoksesliliğin yok edildiği olgusu apaçık ortadayken, samimi olmayan ve sadece kendi kafalarındaki amaçlarını gerçekleştirme niyetiyle kurallar icat etme işinin, toplum sözleşmesi niteliğindeki Anayasa yapımıyla yakından uzaktan bir alakası bulunmadığından YARSAV olarak bu aşamada bu tür bir araçsallığa alet olmak istemediğimizi ifade ediyoruz. Ancak siyasi iktidar tarafından bahsettiğimiz sorunların çözülmesi için irade ortaya konularak demokratik ve özgürlükçü bir iklimin oluşturulmasının ardından yeni anayasa yapımı sürecine katkı sağlayacağımızı, bu konuda çalışmaktan ve fedakârlıktan kaçınmayacağımızı, nihayetinde esasa ilişkin Anayasa görüşümüzün TBMM’ne ve kamuoyuna sunulacağını tüm kamuoyuna deklare ediyoruz.
allenai/c4/00335/3709
2017-05-27T02:36:42
http://yarsav.org.tr/index.php?p=274
allenai/c4
s3://tokenize-bucket20241130064257132900000001 /tokenize-dir-1024/data_input/output/00335.jsonl.gz
Teröristlerin Seyahatlerinin Önlenmesi, Küresel Çabalar ve Türkiye - Ortadoğu Araştırmaları Merkezi Teröristlerin Seyahatlerinin Önlenmesi, Küresel Çabalar ve Türkiye IŞİD’in Musul ve Rakka’yı kaybedişini takiben örgütün hem lojistik bağlamında hem de ekonomik ve askeri gücündeki düşüş açısından tartışmalar giderek artmış, örgütün düşüşünün örgüte farklı ülkelerden gelen Yabancı Terörist Savaşçılar’ın (YTS) ülkelerine veya bir üçüncü ülkeye geçişine dair endişeler uluslararası güvenlik gündeminde üst sıralara yükselmiştir. Örgütün gücünün zirvesindeyken sayısı 25 binden az olmadığı tahmin edilen bu savaşçıların sahadaki kayıplara karşın mevcudunun bölgesel ve küresel anlamda ciddi bir güvenlik tehdidi oluşturduğu değerlendirilmektedir. Bu bağlamda bu kişilerin takibi son yıllarda artan bir önem arz etmiş, Paris ve Brüksel saldırıları gibi vakalar da YTS’lerin ve genel olarak IŞİD sempatizanlarının hareketliliğine dikkat çekmiştir. Türkiye açısından algılanan terörizm tehdidinin IŞİD’le sınırlı olmadığı da açıktır. Bu kapsamda Türkiye’nin Suriye sınırındaki çabalarında görüldüğü üzere fiziki ve askeri tedbirleri de içeren sınır güvenliği kavramının daha bütüncül ve yakın uluslararası işbirliği içerisinde ele alınması gerekliliği artmıştır. İşte bu daha geniş çerçeve içerisinde önemi artan mücadele araçlarından birisi de Gelişmiş Yolcu Bilgileri (API) ve Yolcu İsim Kaydı (PNR) aracılığıyla toplanan verilerin şüpheli veya yasaklı kişilerin verileriyle eşleştirilmesi ve bu eşleştirme neticesinde seyahatlerin önlenmesi ve ilgili makamlara iletilmesidir. API, iAPI ve PNR Verileri Gelişmiş Yolcu Bilgileri (API) sistemi havayolu operatörlerinin ellerindeki temel uçuş bilgileri ile birlikte yolcunun pasaportundaki biografik datayı toplayan bir elektronik iletişim sistemi olarak özetlenebilir. Bu veriler daha sonra havayolları arasındaki iletişim ağı yoluyla yolcunun varacağı ve/ya ayrıldığı ikamet ettiği ülke sınır kontrol birimlerine aktarılmaktadır. Bu aşamada sınır kontrol birimlerinin ellerindeki şüpheli/suçlu veri tabanıyla gerekli eşleştirmeleri yapması mümkün kılınmaktadır. Bununla birlikte API sistemlerinin karmaşıklık ve masraf açısından farklılaştığını da ifade etmek yerinde olacaktır. Burada en önemli ayrımlardan biri sistemin yığın tarzı olması ile interaktif (iAPI) olması arasındadır. Yığın tarzı API sistemlerinde havayolu operatörü olan firma ilgili birimlere tüm yolcuların verilerini toplu olarak uçuş kapandığında aktarmaktadır. Dolayısıyla bu tip API sitemlerinin kullanımı uçuşa alınacak yolcularla ilgili bir kriminal endişe olduğu takdirde bu uçuşta yer almamalarını değil, inişleri itibariyle vardıkları yerde bu durumla ilgili gerekli adımların atılmasını mümkün kılmaktadır. Öte yandan iAPI sisteminde gerçek zamanlı ve birey bazlı olarak ilgili birimlere veriler aktarılmakta, böylelikle kimi bireylerin uçuşunun da engellenmesine imkan tanınmakta, maksimum 4 saniye içinde her bir yolcu için onay alınmaktadır. Böylelikle önceden ilgili kurumlar olası veya suçu ispatlanmış kimseleri tespit ederek uçuşta yer almalarını engelleyip gerekli hukuki süreci işletme yoluna daha erken gitme imkanına kavuşmaktadır. Bu durum diğer yandan da varış ülkesinde bu kişilerin illegal bir ağ üzerinden geçiş sağlama imkanı varsa ya da o ülkede korunacaklarına inanıyorlarsa -ki pek çok kriminal vakada yolculuğun önemli gerekçelerini bunlar oluşturmaktadır-, varış ülkesinde böylesi bir sorun ortaya çıkmadan kişinin hukuk önüne çıkarılması sağlanabilmektedir. Öte yandan Yolcu İsim Kaydı (PNR) sitemleri API veri havuzunu detaylandıran, bilgi akışını daha anlamlı hale getiren bir diğer veri seti sunmaktadır. PNR verisi daha ziyade rezervasyon bilgisini, dolayısıyla biletleme ve ödeme detaylarını ve uçuş bilgilerine dair detayları bu havuza rezervasyonu takiben ilave edebilmektedir. Dolayısıyla, PNR verisinin sunduğu avantajların başında daha önce şüpheli olmayan bir kimsenin geriye dönük araştırma sürecinde finansal izinin sürülmesi ve seyahat düzenlemelerinin kim ya da hangi kurum tarafından yapıldığının takibi gelmektedir. IOCA’ya göre API verileri uçağın kalkışından en az 30 dakika önceden daha erken olmamak kaydıyla, ideal olarak ise kapılar kapandıktan ve uçak kalkışa hazır olduktan sonra ve mümkünse tek mesaj aktarımıyla iletilmelidir. iAPI verilerinde ise yolcunun check-in yaptığı ve seyahat belgelerini sunduğu zaman verilerin paylaşılmasını, dolayısıyla uçuşa 24 saatten 1 saat kalana kadarki süre içerisinde ve her yolcu için tek seferde verilerin anlık paylaşılmasını hedeflemektedir. Bu durum PNR verilerinde tam verinin aktarılması için olabildiğince uçak kalkışına yakın sunulmalı, böylelikle de tekrarlanan ve olay/kişi odaklı veri talepleri kısıtlanmalıdır Dolayısıyla esas itibariyle API ve PNR verileri, birlikte değerlendirildiğinde hem şüpheli ya da suçluların tespiti, hem seyahatlerinin engellenmesi, hem finansal ve beşeri networklerinin ortaya konması açısından oldukça değerli bir veri seti sunmaktadır. Uluslararası Toplum ve Teröristlerin Seyahatlerinin Engellenmesi Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 2014 sayılı ve özellikle Yabancı Terörist Savaşçılar (YTS) üzerindeki odağıyla meşhur 2178 sayılı kararında uçuş bilgileri ve bunlar üzerinden gerekli kişilerin takibine dair önemli bir vurgu yapıldığını bu bağlamda hatırlamakta fayda olacaktır. 2178 sayılı karara göre BM, üye ülkelerdeki havayolu operatörlerinin ilgili kurumlara API bilgilerini sağlaması ve böylelikle bu kişilerin ülkeden ayrılışının, ülkeye giriş çabasının ya da kendi toprakları üzerinden transit geçişinin tespit edilmesi yönünde bir çağrıda bulunmaktadır. Bu çağrı 2016 yılındaki 2309 sayılı kararla yinelenmiştir. 2016 yılının IŞİD’in sahada kayıpları ve dönen YTS’lerin gündemde giderek daha fazla önem kazandığı bir dönemle örtüşmesi de tesadüf değildir. Böylelikle BM bu tehdidi ve bu yükselen tehdidin farkında olduğunu ifade etmekle birlikte üye ülkelerin çabalarını artırmasına olan gereği ifade etmiş, böylelikle aynı zamanda konu üzerinde gerekli farkındalığa sahip olmayan ya da gerekli teknik altyapıya sahip olmayan ülkelere de önemli bir mesaj vermiştir. 2017’nin Aralık ayındaki 2396 sayılı karar ise bu çerçevedeki en güncel karardır. Bu kararda BM, üye ülkeleri sınır güvenliğini, bilgi paylaşımını ve dönen YTS’ler ile ilgili diğer araçların güçlendirilmesine çağırmaktadır. Bu kapsamda üye ülkelerin, YTS’lerin ve terör faaliyetlerinde bulunduğundan şüphelenilen kişilerin API, PNR ve biometrik verilerini toplamak, izleme listeleri geliştirmek ve bu listelerle eldeki verileri eşleştirmek, bu kapsamda bilgi paylaşımını güçlendirmek ve INTERPOL, IATA, IOCA, BM çatısı altındaki CTED gibi yapılarla da koordineli olarak bu verilerin eşleştirilmesi ve gerekli adımların atılması noktasındaki kapasitelerini artırmaları gerekmektedir. Bu mesajla bağlantılı olarak, halihazırda 56 BM ülkesi API sistemini kullanmaktadır. Bu sayının çok daha yüksek olmasının terörle küresel bir mücadele için oldukça hayati olduğu açıktır. Zira bu 56 ülke haricinde şüpheli kişilerin yapacağı seyahatlerin takibi ve uluslararası bilgi paylaşımına bu verilerin dahli konusu önemli bir sorun olarak ortaya çıkmaktadır. Özellikle de dönen YTS’ler, bunlarla ilgili nasıl hukuki süreçler işletileceği, tespitlerinin ve örgütten koparılmalarının nasıl mümkün olacağı gibi konuların güvenlik gündeminde giderek daha fazla yer işgal ettiği bugünlerde bu sayı dikkat çekicidir. Burada API sisteminin hem masraflı hem de ciddi teknik know-how gerektiren bir sistem olduğunun, sitem kurulduktan sonra bakım ve sürdürme maliyetlerinin de önemli bir kalem teşkil ettiğinin altının çizilmesi gerekmektedir. İlaveten, API sitemleri işler hale getirilmeden önce de gerekli yasal ve idari düzenlemelerin yapılması gerekmektedir. Dolayısıyla kısaca API sisteminin uygulanabilmesi için teknik bilgi ve yetişmiş personel, ekonomik kaynak ve hızlı adaptasyon kabiliyetine sahip devlet mekanizması gibi gerekler bulunmaktadır. Dolayısıyla burada bu ögelerden bir ya da birkaçına sahip olmayan ülkelere bu konuda destek verilmesi de hem BM hem de Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT) gibi uluslararası kuruluşların gündeminde önemli bir madde olmaya devam etmekte, konuya dair çalıştaylar yapılarak hem API sisteminin önemi hem de kurulum ve işletilmesine dair eğitim çalışmaları öncelenmektedir. Uluslararası Sivil Havacılık Örgüt (IOCA) da bu konu üzerinde detaylı çalışmalar yapmakta, dünyada konuya dair uzmanlığın ve havayolu firmalarının kabiliyetlerinin geliştirilmesi yönünde çalışmalar yapmakta ve veri paylaşımına dair getirilmesi gereken standartlar üzerinde durmaktadır. IOCA bu bağlamda API, iAPI ve PNR verilerine dair bilgilendirme faaliyetlerinin yanı sıra verilerin zamanlı biçimde ve iletimin standart hale getirilerek paylaşılmasına dair belgeler yayınlamakta ve bu belgeler temelinde kapasite inşasını odağa almaktadır. Ülkeler arasındaki güvenlik odaklı hassasiyetlerin ise bu gibi veri havuzu odaklı sistemlerin kurulumunda işbirliği noktasında anlaşılabilir bir yavaşlamaya neden olduğunu da iddia etmek gerçekçi olacaktır. Türkiye’nin Teröristlerin Seyahat Girişimleriyle Küresel Mücadeledeki Rolü Türkiye özelinde bakıldığında ülkemizin farklı motivasyonlara sahip terör örgütleriyle coğrafi yakınlığı hem bu örgütlerin ülke içerisinde faaliyet göstermeleri hem de seyahatler bağlamında önemli bir konumda bulunuyor olması nedeniyle Türkiye’nin elindeki veriler, uluslararası bilgi paylaşımı ve Türkiye’nin buna sunacağı katkının ne denli hayati önem arz ettiği görülmektedir. Yukarıda bahsi geçen, API sisteminin etkin olduğu 56 BM üyesi ülkeden biri olan Türkiye, uluslararası bilgi paylaşımı noktasındaki kritik önemini Brüksel ve Paris saldırıları sürecinde göstermişti. Bu gibi saldırıların yanı sıra önümüzdeki “dönen YTS’ler” sorunu bağlamında ülkemizin daha da kritik bir güvenlik aksında bulunduğunu söylemek mümkündür. Bu kapsamda Terörle Mücadele Küresel Forumu (TMKF)’nun kurucu eş başkanı olan ve yukarıda da bahsi geçen 2178 sayılı kararın mimarlarından olan Türkiye, 26 Eylül 2018 tarihinde gerçekleştirilen “teröristlerin seyahat girişimleri” odaklı, “Teröristlerin Seyahatlerinin Güçlendirilmiş Terörist İzleme ve Bilgi Paylaşımı Yoluyla Tespiti ve Müdahalesi” başlıklı 9. TMKF Bakanlar toplantısında Dışişleri Bakanı düzeyinde katılım göstermiştir. Bu toplantıda da üzerinde durulan ana meseleler yukarıda bahsi geçen veri havuzuyla karşılaştırmanın gerçekleştirileceği “izleme listeleri”, bu listelerin sınır kapılarında görevli yetkililerin erişimine açık olması, uluslararası düzeyde entegre bir veri tabanı oluşturulması ve tüm bu çabaların kişisel verilerin korunmasına dair hukuki kaideler gözetilerek yapılmasıdır. Türkiye’nin bu kapsamda halihazırda 70 bine yaklaşan bir yasaklı listesini elinde bulundurması, 16 ilde 22 noktada risk analiz birimlerinin aktif olması, 6 binden fazla şüphelinin Kabul Edilemez Yolcu (INAD) kapsamına alındığı ve yaklaşık olarak 6 bin kişinin de şimdiye değin sınır dışı edilmiş olması gibi veriler uluslararası toplumda Türkiye’nin yalnız istisnai coğrafi konumu itibariyle değil, konuya ciddiyetle eğilimi itibariyle de öne çıktığını göstermektedir. Bununla birlikte, gerekli uluslararası işbirliği sağlanmadan dünyanın neredeyse her coğrafyasından katılımın sağlandığı bir örgütle mücadelede tüm yükün bir ülke tarafından taşınmasına dair beklenti de gerçekçilikten uzaktır. Bunun ötesinde zamanlı ve isabetli biçimde paylaşılan verilerin muhataplar tarafından takibinin ne denli etkin yapıldığına dair de önümüzde Brüksel ve Paris saldırıları örnekleri bulunmaktadır. İlaveten, veri paylaşımı ve terörist seyahatin izlenmesi noktasında pek çok ülkenin bütüncül bir yaklaşım sergilemediği de bir vakıadır. Türkiye’nin güvenlik hassasiyetlerini göz önünde bulunduran bir terör örgütü sınıflandırması ve buna dair ortak bir bakış olmaksızın bu bilgi paylaşımı ve uluslararası çabaların yalnızca IŞİD, el-Kaide gibi yapılarla sınırlı kalması gibi bir tehlike de söz konusudur. Dolayısıyla Türkiye’nin coğrafyasında bu meseleye dair önemli bir sorumluluk üstlenerek ciddi bir çaba sarf ettiği ve uluslararası toplumun giderek artan biçimde farkına vardığı bu sorunla ilgili önemli bir know-how ve uygulama geçmişine sahip olduğu görülmekle birlikte uluslararası toplum üyesi aktörlerin bu uluslararası çabayı ne denli somut biçimde destekleyeceği, örgüt sınıflandırması ve terörizm yaklaşımında ne denli bütüncül ve adil bir tutum sergileyeceği de teröristlerin seyahatlerinin önlenmesine dair en az teknik verilerin toplanması kadar geleceğe dönük başarıyı belirleyecek faktörler arasındadır.
allenai/c4/00326/75199
2018-11-15T10:54:21
http://orsam.org.tr/tr/teroristlerin-seyahatlerinin-onlenmesi-kuresel-cabalar-ve-turkiye/
allenai/c4
s3://tokenize-bucket20241130064257132900000001 /tokenize-dir-1024/data_input/output/00326.jsonl.gz
Gençliğe Hitabe'den günümüze Haberi - HaberTire Gazetesi 25 Ekim 2011 Salı 23:49 Ulu önder Atamızın Nutuk(Söylev) adlı eserini hepimiz biliriz. Atamız, kitaplığımızın en başköşesinde yerini alan bu değerli eseri 1927 yılında geçirdiği bir kalp krizinden sonra yazmaya karar vermiştir. Yurdumuzun Mondros Ateşkes Antlaşması ile parçalanıp işgal edildiği 1919 yılında Samsun’a çıkışından başlayarak, 1927 yılına dek, Kurtuluş Savaşı’nı, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunu ve devrimlerin gerçekleştirilmesini anlatan Nutuk, siyasal ve ulusal tarihimizin en önemli kaynak eseridir. Atatürk, bu eserini 15–20 Ekim 1927 tarihleri arasında Cumhuriyet Halk Fırkası’nın 2. Kurultayı’nda 36,5 saatte okur. Eserin 2. cildinin sonu “Türk Gençliğine Hitabe” metni ile biter. Gençliğe bu son sesleniş, Türkiye’de tüm resmi daire ve sınıflarda Atatürk resminin hemen yanı başında İstiklâl Marşı ile birlikte çerçeveli bir şekilde asılı olup metnin en can alıcı yanını oluşturur. Bu bölümde gençliğe Atamız tarafından koşullar ne olursa olsun cumhuriyetimizi ve bağımsızlığımızı koruma ve savunma görevi verilmiştir. Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi’ni bir kez daha dikkatlice okuyun. İçinde birçok mesaj barındırdığını göreceksiniz. İsterseniz şöyle bir göz atalım. Hitabede Türk Gençliğine seslenen Atatürk, onlara en önemli görevi vermiştir. Nedir bu görev? “Türk Bağımsızlığını, Türk Cumhuriyeti’ni sonsuza dek korumak ve savunmak” Atatürk, cumhuriyetimizi sağlam temeller üzerine kurmuştur. Ancak, içteki ve dıştaki kötü niyetli kişilerin asla vazgeçmeyeceklerini bildiği için, cumhuriyetimize sahip çıkmayı birinci görev olarak tekrar tekrar vurgulamıştır. En değerli varlığımız olan bağımsızlığımızı yok edip, Türkiye Cumhuriyetini ele geçirmek isteyen iç ve dış bedhahlar(kötü niyetli kişiler), Atamızın zamanında da vardı, bugün de var, yarın da olacaktır. Koşulların güçlüğüne bakmadan mücadeleye atılmayı emreden Atatürk, bu olumsuz koşulları şöyle sıralıyor. Dış düşmanlar çok güçlü olabilir, büyük başarılar kazanmış olabilir, vatanın her yanı işgal edilmiş, ordusu dağıtılmış olabilir. Hepsinden kötüsü iktidara sahip olanlar gaflet(dikkatsiz, boş bulunma), dalalet(sapkınlık) hatta hıyanet(ihanet) içinde olabilir. Bu iktidar sahipleri, kişisel çıkarlarını, dış düşmanların siyasi istekleri ile birleştirebilir. Günümüz Türkiye gerçeğine baktığımızda, ne kadar düşündürücü, değil mi? Ulu önder tüm bu olumsuz koşullarda dahi gençliğin görevinin Türk Bağımsızlığını, Türkiye Cumhuriyeti’ni kurtarmak olduğunu dile getiriyor. Sevgili gençler bu sesleniş size. Cumhuriyetimiz Marshall Planı, Kore Savaşı, ABD ile İkili Anlaşmalar, NATO’ya giriş, ulusal ekonomi ve planlı kalkınmadan vazgeçiş gibi yaptırımlarla yeniden yarı sömürge durumuna getirildi. Bugün yeraltı ve yerüstü kaynakları yerli yabancı tekelci sermayeye peşkeş çekilmiş durumda. Devlet iç ve dış borç batağında. Cumhuriyetin temel kurum ve kuruluşları çökertildi. Yargısı, ordusu, üniversitesi teslim alındı. Her gün verdiğimiz şehitlerle işbirlikçi teröre mahkûm edilen ülkemizi tam bağımsız olarak görebiliyor musunuz? Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı 88 yıldır süren ve gelecekte de sürecek olan iç ve dış tehlikelere, tehditlere, saldırılara ve plânlara karşı Türk gençliği daima hazırlıklı olmak, çağın gerektirdiği bilgilerle donanımlı olmak, hazinesini(Türk İstiklâli ve Türkiye Cumhuriyeti) koruma azim ve bilincinde olmalıdır. Hiçbir mazeret öne süremeyiz. Çünkü karşımıza çıkabilecek en olumsuz koşulları Gençliğe Hitabe’de sıralayan sevgili önderimiz, Türk Bağımsızlığını, Türk Cumhuriyeti’ni kurtarmak yolunda bizlere kesin emir vermektedir. Yapacağımız tek şey Atamızın izinde yürümek, O’nun düşüncelerini çağımız koşullarına uygulayarak daima ileri götürmek, bağımsızlığımıza, Cumhuriyetimize sahip çıkmaktır. Muhtaç olduğunuz güç damarlarınızdaki o asil kanda mevcuttur. Hoşça kalın, saygılarımla. 1 12 öğretmen savcı karşısına geçecek 2 Tire'nin eğitim neferi Gaziemir'e gidiyor 3 Final Gençlik'e boyun eğdik 4 Sokak ortasında vuruldular 5 Aydınlı savcı ve hakimler Tire'yi çok beğendi 6 Tire'de kalorifer ateşçileri yetişiyor 7 Kızılay Tire'de deprem yardımları topluyor 8 Gökçen'e Ödemiş Belediyesi'nden destek 9 Ot yakmak isterken, feci şekilde yandı 10 Ticari taksi yoldan çıkarak duvara çarptı
allenai/c4/00324/27040
2020-07-08T14:54:33
http://www.habertire.com/genel/genclige-hitabeden-gunumuze-h9668.html
allenai/c4
s3://tokenize-bucket20241130064257132900000001 /tokenize-dir-1024/data_input/output/00324.jsonl.gz
Türkiye’ye Vatandaş İthalinin Felaket Niteliğindeki Sonuçları - 21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü AnasayfaKurumsalVakıf HakkındaYönetim Kurulu Başkanı'ndanBaşkandanVizyonumuzYönetim Kuruluİcra KuruluStrateji KuruluKadroBaşkanMerkez BaşkanlarıUzmanlarımızBilimsel DanışmanlarMisafir YazarlarGenç StratejistlerMerkezlerBölgesel Araştırma Merkezleriİşlevsel Araştırma MerkezleriSiy.,Str. ve Lid. OkuluStaj ProgramlarıSiyaset, Strateji ve Liderlik Okulu FaaliyetlerTürk Strateji GünüSafranbolu KongresiDiğer FaaliyetlerAmasya Türk Dünyası ÇalıştayıAntalya Türk Dış Politikası Kongresiİncek Tartışmaları (Incek Debates)BasınStrateji TVVeritabanlarıASAM ArşiviAvrasya Dosyası ArşiviStratejik Analiz Dergisi ArşiviTerörle Mücadelede Verdiğimiz Şehitler 1984-2013Faili Meçhuller DosyasıTürk Üniversiteleri Uluslararası İlişkiler Öğretim Üyeleri VeritabanıStratejik AnalizDuyurularDergi Suriye|14 Temmuz 2016 Perşembe Erdoğan’ın bu politikası, Anadolu’yu anavatan yaptığı 1071 yılından sonra Türk Milleti’nin Anadolu’da başına gelen en büyük üçüncü felaket olacaktır. Anadolu’da Türk Milleti’nin başına gelen ilk büyük felaket 1402 Ankara Savaşı’nda Yıldırım’ın Timur’a yenilmesidir. Bu yenilgi ile Fetret Devri başlamış ve Anadolu’nun birliği gecikmiştir. İkinci büyük felaket 30 Kasım 1918’de imzalanan Mondros Mütarekesi ve sonrasında yaşanan işgaldir. Erdoğan, sadece 250 bin kişiye vatandaşlık verileceğini açıklayarak tepkileri azaltmak istemektedir. Bu 250 bin kişi kısa zamanda eşler ve çocuklar ile 1.5 milyonu aşacaktır. Türk toplumunun direncinin kırıldığı aşamada ise bütün Suriyelilere Türk vatandaşlığı verilecektir. Nitekim bu yalan çok kısa zamanda kendisini göstermeye başlamıştır. Nurettin Canikli, Allah akıl fikir versin, Suriyeli mahallelerinin kurulacağından bahsetmektedir. Madem sadece üstün vasıflılara vatandaşlık verilecek, neden mahallelerin kurulması planlanmaktadır? Bu arada “üstün vasıflılara vatandaşlık vermek” deyince aklıma AKP İktidarı’nın kendisine ve 5 yakınına vatandaşlık verdiği Rıza Sarraf gelmektedir. Erdoğan’ın Suriye Politikasının Amacı ve Sonuçları Nelerdir? Özetle Erdoğan, yabancı, satın alınmış oylar ile rejim değişikliği yapmayı hedeflemektedir. Bu milli iradeye karşı açık bir saldırı ve müdahaledir. Başkanlık sistemi tesis etmek için ihtiyaç duydukları oy vatandaş ithali ile temin edilmeye çalışılmaktadır. Bu suçtur. Milli iradenin kendisine karşı yapılacak bir saldırıya cevap verme hakkı olduğu unutulmamalıdır. Bu yazı 3298 defa okundu.
allenai/c4/00313/7565
2017-02-22T17:20:32
http://www.21yyte.org/tr/arastirma/suriye/2016/07/14/8471/turkiyeye-vatandas-ithalinin-felaket-niteligindeki-sonuclari
allenai/c4
s3://tokenize-bucket20241130064257132900000001 /tokenize-dir-1024/data_input/output/00313.jsonl.gz
İDAM GERİ GELMELİ Mİ? - denizlihaber.com - Denizli Haber, Denizli'nin en çok okunan gazetesi Kadın cinayetlerinin adeta gündelik olay haline gelmesi, ardı arkasının kesilmemesi, toplum vicdanını sürekli kanatması ; “idam” cezasını tekrar tartışılır hale getirdi. Mademki canavarlaşan insanlar; evlatlarının gözü önünde kadınları hunharca öldürebiliyorlar; öyleyse onlar da bu cürümlerinin karşılığında; canlarından olmalıydılar. Bu gözü dönmüş katiller; ülkemizde idam cezası olmadığı için mi, bu kadar rahat cinayet işleyebiliyorlar? Can aldıklarında can vereceklerini baştan bilseler, caydırıcı olur mu? Türkiye’de idam cezası varken işlenen cinayetlerle, idam cezası kalktıktan sonra işlenen cinayet sayıları arasındaki ilişki nedir? Böyle bir istatistik var mı? İnsanlar eskiden daha mülayim, daha munis, daha uzlaşmacı idiydi de; şimdiki yaşam şartlarında mı agresifleşti? Bakanların, başbakanların asılabildiği bir ülkede; katiller asılamaz mı? Ülkemizin varlığına, birliğine, dirliğine kastedenler ömür boyu hapishanelerde muhafaza mı edilecek? Bu irade kimin iradesi? Türkiye’de 35 yıldır idam cezası fiilen uygulanmamış ve 17 yıldan beri de ceza hukukumuzda yeri yok. Şu anda Ceza İnfaz Kurumlarında kaç caniyi misafir ediyoruz sorusunu yönelttiğimizde; karşımıza çıkacak rakamın küçümsenmeyecek ölçülerde olacağı muhakkak. İstiklal Mahkemeleri sonucunda yapılan idamlar hariç olmak üzere; 1920 ila 1984 arasında 712 kişi idam edilmiş. 27 Mayıs 1960 darbesinden sonra Başvekil Adnan Menderes ve bakanları Fatin Rüştü Zorlu, Hasan Polatkan; 12 Mart 1971 muhtırasından sonra Hüseyin İnan, Yusuf Aslan ve Deniz Gezmiş; 12 Eylül 1980 darbesinden sonra 50 kişi; 1984’te de Hıdır Aslan ve İlyas Has idam edilenler listesinde. Apo Türkiye’ye teslim edilirken; kapalı kapılar arkasında yapılan görüşmelerde “idam edilmemesi” şartının koşulduğu söylenir. Terörist başına 29 Haziran 1999’da verilen idam cezası; Apo Türkiye’ye teslim edilirken verildiği iddia edilen teminat mucibince bir türlü infaz edilmez ve yasalardan idamın kaldırılmasıyla (1) müebbeten İmralı’da bakıma alınır. Böylelikle Öcalan; yakalandığı zaman uçakta verdiği sözünü yerine getirmekte ve Türkiye’nin huzuruna, barışına, bölünmez bütünlüğüne hizmet etmektedir.(!) Ne var ki, ne Selahattin Demirtaş, ne de Kandil; Öcalan’ın Türkiye’nin milli birlik ve bütünlüğüne hizmet etmek için yaptığı atılımlar ile verdiği beyanatları takmamakta, kıymet vermemektedir. Terörist başının başı (portresi) HDP kongrelerinde ve mitinglerde görsel amaçlı kullanılmaya devam etmektedir. Uğur Mumcu; yanında Aziz Nesin’in de olduğu bir panelde; ismi meçhul olan bir mizah dergisinden alıntı yaparak, hukuki açıdan “Türk Vatandaşı”nı şöyle tarif eder: “İsviçre Medeni Kanunu’na göre evlenen, İtalya Ceza Yasası’na göre cezalandırılan, Alman Ceza Muhakemeleri Usulü Yasası’na göre yargılanan, Fransız İdare Hukuku’na göre idare edilen ve İslam Hukuku’na göre gömülen kişidir.” Hukuk sistemimizin bize özgü olmadığı, Türk toplumunun yapısına uygun hükümler içermediği, diğer ülkelerin yasalarının transfer edildiği, kopyalanıp yapıştırıldığı konusu hep tartışıla gelmiştir. Avrupa Birliği (AB) ‘ ye girmek hedefi; hükümetlerimizin adeta “kızıl elma”sı halindedir. Tüm müktesebatımızı AB müktesebatına uydurmak için yıllardan beri uğraşılmakta ve fakat açılan fasıllar bir türlü kapatılamamakta, bitirilememektir. Bu bağlamda; idam cezasının geri getirilmesi AB’ye girmek hedefini terk etmek anlamına gelecektir. AB’ne girmek “olmazsa olmaz” bir amaç mıdır? Bu iradeden vazgeçilirse; Türkiye Avrupa’dan uzaklaşıp, bir “Ortadoğu” ülkesi haline mi gelir? AB ülkelerinde vizesiz serbest dolaşımın başlaması zaten bir “hayal” gibi dururken; rüyalarımızdan da çıkmış mı olur? AB bu kadar önemliyse; İngiltere halkı niye “Brexit” oylamasıyla bu birlikten çıkmayı düşünmüştür? Türkiye 31 Aralık 1995’te Gümrük Birliği’ni kabul etmiş; 1 Ocak 1996’da da yürürlüğe girmiştir. Böylece AB ülkelerinin sanayi mallarına ithalatta uygulanan vergiler kaldırılmıştır. Türkiye; AB’ye girmeden Gümrük Birliği’ne giren bir ülke olarak tarihe geçmiştir. Tansu Çiller’in başbakanlığı döneminde Gümrük Birliği’ne girmek halkımız nezdinde AB’ye girmek gibi algılattırılmış; bu karar havai fişekler eşliğinde bayram havasında kutlanmıştır. Toparlayacak olursak; şahsi görüşümüz; idam cezasının geri getirilmesidir. İdam cezasını geri getirmek; AB’ne girmekten peşinen vaz geçmek anlamına gelmektedir. Dolayısıyla bu kararı milletimiz vermeli, şu sorularla referanduma gidilmelidir: 1-Türkiye AB’ye girme hedefinden vaz geçmeli ve 2-İdam cezası geri getirilmeli midir? İdam cezasının TBMM tarafından kaldırılması 3 Ağustos 2002 tarihinde ve ANAP_MHP_DSP koalisyon hükümeti zamanında olmuştur. İstisnası ise ; “Savaş ve çok yakın savaş tehdidi hallerinde işlenmiş suçlar”dır. Bundan sonraki kronoloji şöyledir: 15 Ocak 2003; Barış zamanında idam cezasının kaldırılmasını öngören Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS)’ne ilişkin altıncı protokolün imzalanması ve bu protokolün 26 Haziran 2003’de TBMM tarafından onaylanması. 2004: Savaş ve yakın savaş tehlikesi zamanında işlenmiş suçlar için idamın uygulanabileceğine dair istisnanın 13. protokolle kaldırılması. 17 Mayıs 2004:Anayasa’mızın idam cezası ile ilgili hükümlerden temizlenmesini takiben yasalardan da çıkartılması. Süleyman uysal - Bağlantı 20 Eylül 2019, 18:54 Evet idam gelmelidir çünkü kişiler kendilerininde ölmesini göze alamayıp yapacak oldukları katliamı bırakacaktır katliamlar her gün artmaktadır çaresi öldürenin idamıyla çözülmelidir. yani idam gelmelidir, 33 - 0,169
allenai/c4/00318/5391
2019-10-16T02:05:02
https://www.denizlihaber.com/yazarlar/erdal-otcu/idam-geri-gelmeli-mi/
allenai/c4
s3://tokenize-bucket20241130064257132900000001 /tokenize-dir-1024/data_input/output/00318.jsonl.gz
ER YORGOS MAGNİS’TEN BÜYÜKBAŞLAR’A | YİTİK ÜLKE Edebiyat ve Kültür Sanat Dergisi Küçük anlatıcının en iyi arkadaşı aynı yaşlardaki Türk Ali’ydi. “Küçük Asya”da (Anadolu) savaşın en yoğun olduğu, Yunan ordusunun hızla Sakarya’ya doğru ilerlediği günlerde, içine kapanık, suskun Ali’yi Rum arkadaşlarına karşı korumaya çalışıyordu; Ali de onu. Neden mi? Ailesi, annesi, Ali’nin ailesiyle sık sık görüşüyor, küçük anlatıcının annesi, evlerine milliyetçiliğin kirli tohumlarının serpilmesine izin vermiyordu. Oysa anne ne kadar direnirse dirensin “Reaya” “Büyükbaşlar”a dönüşmüştü. Reaya, Osmanlı’nın müslüman olmayan azınlıklarıydı. Onlar Rumeli’de, (4) Yunanistan’da, Girit’te, öteki Osmanlı illerinde atlarına üstlerine sürüp ayaklar altına alabildikleriydi. “Büyükbaşlar” ise Hıristiyanların Girit’te zengin ve işbirlikçi sınıfına verilen addı. Zamanlar değişirken, toplumsal konumlar da değişmeye başlamıştı. 1900’lerin başında, Girit’in Osmanlılığının simgesi haline gelmiş, aynı zamanda mert, ezilen insanın yanında olmasıyla Osmanlının kendi içindeki değişimlerin de simgesi olmuş Şerif Bey’in öldürülmesi bu “değişen zamanların” ilk habercisiydi. ( Zaten romanın ortalarına doğru Şerif Bey’in zaten “Büyükbaşlar”ın ve onlarla iyi geçinmeye çalışan zengin Osmanlı artıklarının tuttuğu bir katilce öldürüldüğü ortaya çıkacaktı.) Şerif Bey’in adadaki cenazesine katılan tek Hıristiyan, romanın küçük anlatıcısının babasıydı. Romanın başlarında anlatıyı elinde tutan bugünkü anlatıcıdır ve soruyor: “Dünya nasıl da böyle tersyüz oldu!” (5) Her şey değişiyordu. Osmanlının 1. Paylaşım Savaşı’ndan yenilgiyle çıktığı 1915 ile Yunan ordusunun 1922’de Küçük Asya’daki bozgunundan sonra, Anadolu’da Cumhuriyet’in kurulup, mübadele yaşanana kadar geçen süreç Büyükbaşlar merkeze konularak anlatılıyor. Değişimin farkında onların, çıkarcı, her dönemin adamları Büyükbaşlar merkeze konularak romanın kurgulanması elbette önemli. Bunun nedenlerinden biri, emperyalist ülkelerin adadaki çıkarlarının temsilcileri olan konsoloslarla birlikte (Bu konsoloslar da adanın Büyükbaş ailelerinden seçilmiş aslında adalı işbirlikçilerdir.) hareket ederek zamanın dayattığı “değişimin” kendi konumlarını daha da sağlamlaştırmak, çıkarlarını dönemsel koşullara göre ayarlayabilmek gibi sınıfsal karakterlerinin getirdiği esnekliği nasıl kullandıklarını da görebiliyoruz. Onlar şimdi “bu zamanların”, zaman da onların zamanıydı. Gelecekte olacaklar içinse yine “konsoloslarla birlikte” düşünüp karar vereceklerdi. Halksa yükseldiği gibi yozlaşmaya da başlayan bu sınıfın kendi arasındaki çıkar çatışmalarının ve politik manevralarının –tüm zamanlardaki gibi!- zavallı kurbanlarından başka ne olabilirdi? Onlar adanın köylerinde, tuz üretip, alaçalara (tuz tüccarı) sattıktan sonra birkaç lokma ekmek, birkaç parça eşya aldıktan sonra tekrar köylerine dönerler. Kendi ürettiklerin tuzun adada artık karaborsada bulunduğunu, birazcık tuz üzerlerinde olsa “tuz kaçakçılığından” tutuklanıp, dayak yerlerken; adanın en büyük alaçası ve tuz tekelenin büyükbaşı, bütün doyumsuzluğuyla adaya “Cennet” adını verdiği saray gibi bir otel yaptıracaktır. Bu alaça romanın aynı zamanda en önemli Büyükbaşları’ından biridir. Çünkü adanın en zengini olduğu gibi romanın sonundaki iğrenç ölümü ile de “değişen zamanların” da değişmeye başladığının simgesi olacaktır. “Kral Aleksandros 25 Ekim 1920’de aniden öldü ve 1 Kasım yapılan seçimlerde Venizelos karşıtları (Kralcılar. N.A.) büyük bir zafer kazandı. Venizelos istifa ederek yurtdışına çıktı.(6) İşte bu seçimler Nenedakis’in Girit’inde de her şeyi halk için daha da zorlaştıracaktır. Yunanistan’da kral geri dönmüş, adada savaş yanlıları işi şiddete dökmeye başlamışlardır. Küçük anlatıcımızın babası seçimlerde Venizelos için çalışacak ve seçimlerden sonra sürgüne gönderilmiştir. Venizelos’un kazanmasını özellikle adada İngiliz konsolosu Vu istememektedir. Çünkü adada telgraf hizmeti İngiliz telgraf şirketinin tekelindedir ve Vu’nun tefecilikten kazandığının yanı sıra buradan yüklüce bir geliri vardır. Venizelos ise telgraf hizmetlerinin kamulaştırılmasını düşünüyordur. Bir yandan da Fransız konsolosu Lardotiros ve Alaça birlikte bir telgraf şirketi kurma arayışına girmişlerdir. Ama anlatıcının yorumu meselenin nasıl sonuca bağlandığını bizlere sezdirir: “İngilizlerden kurtulmak kolay değil. Bir yere yerleştiler mi, öyle kök salıyorlar ki, yerlerinden kımıldatmak mümkün değil. Ne yaparsan yap, bir yolunu bulup tekrar tepene biniyorlar. (7) Türkler giderek sessizleşmişlerdir. Seçimlerle ve Anadolu’daki savaşın giderek yitirilmesiyle ada barut fıçısına dönmüştür. En küçük bir hareketleriyle öfkenin üzerlerine boşalmasına yol açabileceklerini düşünüyorlar ve olacakları beklemeye ve sadece gözlemeye çalışıyorlardı. Gazetelerin yazdıklarının aksine asker kaçakları da sayıca artmaya başlamış, bir yandan da içlerinden bazıları halk tarafından “kahraman” olarak görülmeye başlamıştır. Büyükbaşlar’ın çocukları kentteki garnizonda, orduevlerinde, askerlik şubelerinde askerlik yaparken, halk çocukları cepheye, ölüme gönderiliyordu. (Ne kadar tanıdık değil mi!) Savaş yanlıları hemen her yerde toplanıyor ve biri çıkıp söylev vermeye başlıyordu. İşte bu toplantılardan birinde romanın en çarpıcı ve kimbilir daha kimlerin başına geldi diye düşündürten bir olay gerçekleşir: Savaş yanlıların toplantısında bir köylü, belkide tam Er Yorgos Magnis’in Sakarya’da öldüğü sıralarda “Kahrolsun savaş” diye bağırır. Herkes adamı dövmek için üzerine çullanır. Gerisini romandan okuyalım: “Az jandarma adamı tutuklayıp nezarete attı. Sorgulamaya gelen komutan, tutuklunun oğlunun Ukrayna’da şehit düştüğünü öğrenince küplere bindi. Adamcağıza ana avrat girişti. Şehit düşen oğluyla gurur duymalı, onun intikamını almak için askere gönüllü yazılarak cephenin ön saflarında savaşmalıydı. Savaşa hayır demek, şehit düşen oğlunun kanının yerde kalmaması için savaşanları engellemekle eşdeğerdi. “Ama ordumuz Ukrayna’da savaşmıyor ki komutanım!” “Doğru Türklerle savaşıyoruz ama onların arkasında Bolşevikler var. Bolşeviklerin Türkleri desteklediğini bilmiyor musun?” “Ukrayna cephesinde Türklerle mi savaştık peki?” “Bolşevik misin ulan sen?” “Bolşeviklerin ne menem bir şey olduklarını bilmiyorum. Oğlumun Ukrayna’da yok yere öldüğünü biliyorum, başkalarının da ölmesini istemiyorum.” “Senin kafandan zorun var, Bolşevikler gibi konuşuyorsun.” (8) dedikten sonra zavallı adamı askerlik şubesine gönderir. Askerlik şubesinde doktor adamı muhayene eder ve adamcağız komutana söylediklerini ona da tekrarlar. Doktor da adamı azarlar ama komutan gibi askere değil, akıl hastahanesine gönderir. Zavallı adamın “sonrası” ise asla bilinmeyecektir. Artık Küçük Asya kaybedilmiş, cepheden askerler dönmeye başlamışlar dönüşleriyle de bütün kaybeden askerler gibi “sorun” olarak görülmeye başlanmışlardır. Her şeyden önce “kaybettikleri” için suçludurlar. Öte yandan da herkes yokluklarına “alışmıştır.” Er Yorgos da dönseydi “Megala İdea”sı ile başbaşa kalacak, değişen zamanlarda, uğrunda savaştığı şeyin, cephenin gerisinde hiçbir değerinin kalmadığına tanıklık edecek, Büyükbaşlar’ın kendisini savaşa gönderdiği çıkarları değişmeye başlamış, kaybedilen savaştan nasıl yarar sağlayacaklarının arayışına girdiklerini görecekti. Kendi ülkeleri “kendileriyle” ne yapacağını bilememektedir. Çok geçmeden “mübadeleye” uğrayan Rumlar da adaya gelmeye başlıyorlardı. Tıpkı oralardan Türkiye’ye gönderilen mübadele insanlarının yaşadıklarını yaşayacaklardı. Çoğu Anadolu’da çiftçilikle geçinmiştir. Ama geldikleri yerde kendilerine ekip biçecekleri bir toprak parçası gösterilmediği gibi barınacak bir yer bulamayacaklardır. Günlerce indirildikleri rıhtımda yağmur ve ayaz altında bekletilecekler, sonunda ancak bazıları okullara yerleştirilecektir. Türklerden kalan evler, konaklar ise hileli satışlarla çoktan yerli kodamanların eline geçmiştir bile. -Ne kadar tanıdık değil mi?- Cepheden dönen askerlerle mübadiller zaman birbirleriyle tanış çıkıyorlar. İzmir’de, Manisa’da, Bodrum’da, Foça’da savaşırken onlarla karşılaşmışlardır.(9) İki tarafta “kurban.” Ne için ne adına olduğunu yeni yeni sormaya başlayacaklardı. Bizim edebiyatımızda tarihçilerle, edebiyatçıların kavgaları pek bilinmez ama bilinmediği kadar küllenmez de. Zaman zaman ortaya çıkar ve sönümlenir. Tarihçiler, “tarih romanlardan öğrenilmez,” roman da “bir şeyler öğrenmek için okunmaz.” En güçlü tezleri bu savsözlerde düğümlenir. Edebiyatçılar bu konuda çok fazla bir şey söylemezler kimi haklıdırlar der, kimi çok haklı olarak “tarih diye bir edebiyat türünden”(10) söz eder. İnsanın tarih içindeki serüveninin duygusal ve ruhsal boyutta geçirdiği aşamaları anlamak içinse edebiyattan daha iyi bir olanak yok. Büyükbaşlar-1922 gibi bir “cephe gerisi” romanını, cepheden hareketle, nedenleri ve sonuçları açıklayan bir tarih kitabını okumanın daha iyi ya da daha kötü olduğunu söyleyemesek bile Er Yorgos Magnis’i anlatan “gerçek” bir kitap ile bir “roman”ın kitap olmaktan daha öte bir ilişkilerinin olduğunu da söylemek zorundayız. Nenedakis “tarih biliminden” çok “tarihten” roman çıkarmayı bilen bir edebiyatçı. Romandaki “değişim zamanlarının” niteliklerinin tüm boyutlarıyla kavranması için tarihe gereksinim duyabiliriz ama tarihin de Ali ile Büyükbaşlar-1922’nin küçük anlatıcısının ilişkilerinin boyutunu kavrayabilmesi için “roman”a gereksinimi olduğu kesin. 1-Akilas Millas, Oğlunuz Er Yorgos Savaşırken Öldü -12 Ağustos 1921, Kızıltepe, Sakarya- Kitap Yayınevi, 1. Basım, Mart 2004, çev: Herkül Millas, s. 56 3-Anderas Nenedakis, Büyükbaşlar-1922, Epsilon Yayıncılık, 1. Baskı Haziran 2005, çev: Ari Çokana 4-Özellikle bu dönemi anlatan bir başka bir roman için bkz. Cemalettin Aykın, Zor Zamanlar, Belge Yayınları, 2002 5-Büyükbaşlar-1922, s. 14 6-Akillas Millas, s. 7 7-Büyükbaşlar-1922, s. 201 8-a.g.e, s. 179 9-a.g.e, s. 220 10-Rene Girard, Romantik Yalan, Romansal Hakikat, Metis Yayınları, İlk Basım, Nisan 2001, çev: Arzu Etensel İldem, s. 26 ← TÜRKİYE’DE ELEŞTİRİ VAR MIDIR YOK MUDUR ELEŞTİRİ Mİ TANITIM MI →
allenai/c4/00319/83858
2018-03-18T11:46:30
http://www.yitikulke.com/er-yorgos-magnis%E2%80%99ten-buyukbaslar%E2%80%99a/
allenai/c4
s3://tokenize-bucket20241130064257132900000001 /tokenize-dir-1024/data_input/output/00319.jsonl.gz
Röportaj/ irem Uzunhasanoğlu | İrem Uzunhasanoğlu İrem Uzunhasanoğlu | Ağustos 1, 2017 | Söyleşiler Röportaj/ irem Uzunhasanoğlu Yazar İrem Uzunhasanoğlu, mübadele yıllarında Yunanistan’dan Anadolu’ya göç eden 600 bin Müslüman Türk’ün anısına bir roman yazdı. Kitapta ağıt yakmadığı ve acısını belli etmediği için sesleri şimdiye kadar çok duyulmayanların öyküsü var… Göç ağrısı, yer ağrısı, yurt ağrısı, toprak ağrısı çekendi onlar. Gitmeyi sessizce kabullenenlerdi. Kimi zaman kolyenin ucunda kalan bir fotoğrafa, kimi zamansa Ege Denizi’nin öteki ucuna baka baka dalıp gidenlerdi. 1923 Lozan Anlaşması’nın ardından gerçekleştirilen mübadele ile Yunanistan’dan Anadolu’ya göç eden muhacirlerdi. Her göçün her acının hikayesi anlatıldı, sayfalarca yazıldı. Ama onlarınki ne yazıldı ne de anlatıldı. Hatta Yaşar Kemal ‘Bir Ada Hikayesi’ dörtlemesini yazana kadar mübadeleyle ilgili neredeyse tek satır bile yoktu. Çünkü ağlamazdı Rumeli insanı, ağıt yakmazdı. Tefekkür ve tevekkül ederdi, acısını belli etmemek için gülümser, mazinin tatlı anılarını anlatırdı yalnızca zeytin ağaçlarının gölgesinde… ‘KÜÇÜK ASYA FELAKETİ’ Yazar İrem Uzunhasanoğlu, 70-80 yıl neredeyse hiç anlatılmamış mübadele hikayelerini anneannesinin hatıralarından yola çıkarak romanlaştırdı. Epsilon Yayınları’ndan çıkan ‘Gitme, Gül Yanakların Solar’ isimli romanı yazarken neredeyse hiç yazılı kaynağa ulaşamadığını söyleyen Uzunhasanoğlu, “Mübadelede Anadolu’dan Yunanistan’a göç eden Rumlar yaşadıkları her şeyi yazmış. Onlar ‘Küçük Asya felaketi’ diyorlar bu göçe. Biz ise maalesef sadece büyüklerimizden duyduklarımızla bir şeyler yazmaya çalışıyoruz şimdi” diye konuşuyor. Serez ve Midilli’den göç ederek Edremit’e yerleşen göçmen bir ailenin dördüncü kuşak üyesi olan Uzunhasanoğlu, kitap yazmaya karar verişini “Anneannemin annesi henüz 29 günlükken göç etmiş ve 7 yaşında hem öksüz hem yetim kalmış. Bunu öğrendikten sonra roman kafamda şekillenmeye başladı” sözleriyle anlatıyor. Kitapta adı geçen dört kadının da müşterek kaderi olan yolculuklar, bavullar, mektuplar ve acılar her şeye rağmen umutla birbirine bağlanıyor. Nafia Hanım’la başlayan hikaye, Mediha ve Leman ile devam ediyor. Uzunhasanoğlu, mubadillerin 1910’larda Yunanistan’da başlayan zorunlu göç hikayesini, oradan oraya sürüklenen annelerin gözünden anlatarak tarihle aramızdaki mesafenin o kadar uzak olmadığını hatırlatıyor. PİŞMEMİŞ BİR EKMEK KARŞILIĞINDA ELMAS YÜZÜK Romanı konuşmak üzere anneanne Leman Atamer ve torun İrem Uzunhasanoğlu ile bir araya geldik. Kendimizi birden anneannenin çocuklukta hafızasına kazınan hikayelerin içinde bulduk. İşte Atamer’in anlattığı anılar: “Babaannem hep uzaklara dalardı. Ne düşünüyorsun diye sorardım. Zamanında kimdik şimdi ne olduk diye sigara içip dağlara bakardı. Hacı Eyüpağa’nın kızıymış. Çok zenginlermiş. Edremit’te halktan hiç yardım görmemiş göçmenler. Fırından bir pişmemiş ekmek alabilmek için babaannem bir elmas yüzük verdiğini anlatırdı hep…” “16’sında göç eden babam Edremit’te bir ayakkabıcıda çalışmaya başlamış. Bölgedeki Yunan askerlerini korkutmak için geceleri duvarlara ‘Mustafa Kemal’in askerleri çok yakında geliyor’ diye el yazısıyla ilanlar hazırlayıp yapıştırırmış. Yunanlı komutan yapıştırıcının ayakkabıcılıkta kullanıldığını anlayınca bütün ayakkabıcıları toplamış. El yazısından dolayı babamı yakalamışlar. Babaannem mücevherlerini dağıtmış hep babamı kurtarabilmek için. Sonunda da kurtarmış…” “Babaannem Yunanlı askerlerin konuşmalarını duyup korkup eve kaçarmış. Bunların hepsini keseceğiz diyorlarmış.” “Dedemler çok büyük zenginlikten göç ile birden büyük yoksulluğa düşmüşler. Dedem ticaret yapıp biraz para kazanabilmek için Midilli’ye gitmiş. Kazanmış da para. Dönüşte Yunan askerleri bütün parasını almış, Mustafa Kemal’in askerlerine silah yardımı yapacak diye. Kuvayi Milli’ye yardımdan bir sürü kişiyi tutuklayıp bir bodruma hapsediyorlar Edremit’te. Sonra çeteler ve efeler Burhaniye tarafından çalılarla tozlu toprakları süpürmeye başlıyorlar. Yüzlerce kişi toprak yolda toz kaldırıyor. Karşıdan bakan toz dumana katılmış, atlılar geliyor sanır. Bir taraftan da Mustafa Kemal geliyor diye laf yayıyorlar. İşte Yunanlıları denize böyle döktüler. Askerler gelmeden 3 gün önce kaçmaya başlamış zaten Yunanlılar toz duman görünce. Dedem bodrumdan çıkınca bir bakıyor ki Yunan askerin yediği karpuz bile çatalı üzerinde ortada duruyor. Öyle aceleyle kaçıp gitmişler tozları görünce.”
allenai/c4/00321/56979
2020-07-06T13:26:46
http://www.iremuzunhasanoglu.com/roportaj-irem-uzunhasanoglu/
allenai/c4
s3://tokenize-bucket20241130064257132900000001 /tokenize-dir-1024/data_input/output/00321.jsonl.gz
Rahmi Koç Müzesi Gezici “MÜZEBÜS”ü Ezine’de – Ezinetürk 18 Aralık 2017 18 Aralık 2017 Birol GÜNGÖRDÜ Rahmi M. Koç Müzesinin Türkiye’nin her yerindeki öğrencilere ulaşmak için hayata geçirdiği “Müzebüs” ün yeni durağı Ezine oldu. Rahmi Koç Müzesi koleksiyonundan seçilmiş ulaşım, iletişim, kuvvet-hareket ve çevre bilinciyle ilgili teknolojik gelişimi gösteren ve aralarında, Buhar makinesi, kronometre, radyometre, telgraf, gramofon, güneş saati, güneş pilli araba vb. 70 objenin bulunduğu gezici “Müzebüs”, Türkiye’nin her yerindeki öğrencilere ulaşmak için hayata geçirdiği proje kapsamında geldiği Çanakkale’de Ezine ilçesine bağlı Geyikli İlkokuluna geldi. Kısıtlı imkanlar ve uzaklık gibi nedenlerle müzeye gelemeyen öğrencilere ulaşmak amacıyla Rahmi Koç Müzesi’nin 2003 yılından bu yana sürdürdüğü gezici müze geleneği “Müzebüs”, bu kez Geyikli İlkokulunu ziyaret etti. Rahmi Koç Gezici Müze Eğitim Uzmanları tarafından öğrencilere tarihe ışık tutan eserler hakkında bilgiler verildi. Verilen bilgilerle öğrenciler teknolojinin nasıl bir değişim geçirdiğini öğrenme fırsatı buldular. Rahmi Koç Gezici Müzesinin okullarını ziyareti için bir süre önce talepte bulunduklarını söyleyen Geyikli İlkokulu Müdürü Oğuz Gökhan Develioğlu, “Gezici Müzenin ziyaret programına bizim okulla birlikte Çanakkale toplam 3 okul dahil edildi. Öğrencilerimizin istek ve hayallerine kulak vererek onların derslerde gördükleri ancak sadece gözlerinde canlandırabildikleri objeleri birebir görmelerine imkan sağlayarak, hem derslerini, hem de hayatı çok daha iyi kavrayabilmelerine katkıda bulunan Rahmi Koç Gezici Müze yetkililerine teşekkür ediyorum” dedi. “MÜZEBÜS” Öğretmeni Tayfun Karabacak’ta yaptığı açıklamada, öğrencilerin ayağına müzeyi götürerek eğitimlerine paralel olarak dersler verdiklerini ifade ederek, “Öğrencilerin isteklerine ve hayallerine kulak veriyoruz. Derslerde gördükleri konuları gözlerinde canlandırabilmeleri güç olabiliyor. Objeleri birebir gördüklerinde ise hem derslerini hem de hayatı çok daha iyi kavrayabiliyorlar. Çanakkale’de de son okulumuz olan Geyikli İlkokulunu ziyaret ettik. Burada öğrencilerimizin ilgisi bizleri çok memnun etti. Burada çocuklarımıza Müze bilincinin yanı sıra, ulaşım, iletişim ve çevre bilinci hakkında müzeden getirmiş olduğumuz objeler üzerinden ders anlattık. Umarım faydalı olmuştur. Çocuklarımızın beğendiğini düşünüyoruz. Amaç tamamen eğitime destek olmak. Çocukların kitaplarında gördüğü şeyleri bire bir görmelerini sağlayarak onlara deneyim yaşatmaya çalışıyoruz” dedi. ← Bozcaadaspor U-14 : 11 Onurspor U-14 : 0 Bozcaadaspor U-16 : 1 Bigaspor U-16 : 3 1915 Çanakkale Köprüsü, 288 Kilometrelik Rüzgara Dayanıklı →
allenai/c4/00325/46914
2018-01-24T11:41:24
http://www.ezineturk.com/rahmi-koc-muzesi-gezici-muzebusu-ezinede/
allenai/c4
s3://tokenize-bucket20241130064257132900000001 /tokenize-dir-1024/data_input/output/00325.jsonl.gz
Çaycuma Müftüsü Tarafından Umre Semineri Verildi İstanbul Caddesi estetikle buluşuyorFıtık sanıyordu genital varis çıktıAydın jeotermal zenginiCan sıkıntısı nedeniyle yapılan AVM gezileri cüzdana da zarar veriyorKarşılaşmadan Nazilli 2.’lik Köşk 3.’lük kupası ile döndüBelsa önünde maç keyfiAkhisar Belediyespor’da moraller yükseldiKatil zanlısı: "Namusumu temizledim"Şok cihazlı tacizci tutuklandıOsmaniye Sarayları’nda geri sayımBaşkan Turgut: "Muhtarlarımızla iç içeyiz"Silifke’de Çarşı Camii ve Sosyal Market’in açılışı yapıldıCeylanpınar’da Semt Pazarı Çalışması Devam EdiyorLisede geleneksel aşure etkinliğiDünya Miras Listesi’nde yer alan Ani Harabeleri herkesin ilgisini çekiyorİSTANBULHABERGÜNDEMSİYASETDÜNYAEKONOMİSPORENERJİMAGAZİNMEDYAULAŞTIRMADİĞER »TEKNOLOJİSAĞLIKHUKUKÇEVRESEKTÖRYAŞAMFİNANS3.SAYFAİLETİŞİMKÜLTÜR-SANATEĞİTİMİŞ DÜNYASIRÖPORTAJTÜRKİYE »AdanaAdıyamanAfyonkarahisarAğrıAksarayAmasyaAnkaraAntalyaArdahanArtvinAydınBalıkesirBartınBatmanBayburtBilecikBingölBitlisBoluBurdurBursaÇanakkaleÇankırıÇorumDenizliDiyarbakırDüzceEdirneElazığErzincanErzurumEskişehirGaziantepGiresunGümüşhaneHakkariHatayIğdırIspartaİstanbulİzmirKahramanmaraşKarabükKaramanKarsKastamonuKayseriKilisKırıkkaleKırklareliKırşehirKocaeliKonyaKütahyaMalatyaManisaMardinMersinMuğlaMuşNevşehirNiğdeOrduOsmaniyeRizeSakaryaSamsunŞanlıurfaSiirtSinopŞırnakSivasTekirdağTokatTrabzonTunceliUşakVanYalovaYozgatZonguldakÇaycuma Müftüsü Tarafından Umre Semineri VerildiAna Sayfa» İSTANBULHABER14.01.2016 13:23 Diyanet İşleri Başkanlığı organizasyonu ile Çaycuma'dan umreye gidecek olan 70 kişiye Merkez Yeni Camii'nde umre semineri verildi.Diyanet İşleri Başkanlığı organizasyonu ile Çaycuma'dan umreye gidecek olan 70 kişiye Merkez Yeni Camii'nde umre semineri verildi.Ocak ayı içerisinde kutsal topraklara gidecek olan umrecilere yönelik düzenlenen ve yoğun katılımın olduğu seminerlerde ilk dersi İlçe Müftüsü Mahmut Rauf Arcaklıoğlu yaptı. Derste katılımcılara konuşan İlçe Müftüsü Arcaklıoğlu, "Umre yolculuğuna çıktığınızda gözleriniz hep güzellikleri görsün. Eksikliklere ve kusurlara odaklanmayınız. Gittiğiniz yollarda kusur ararsanız, Allah (C.C.) da sizin kusurlarınızı ortaya çıkarır. Ama siz, bir kardeşinizin ayıbını örterseniz, Allah da sizin ayıplarınızı örter. Unutmayınız ki, umre ve hac ibadeti herkese nasip olmaz. Bu nedenle umre seyahatinizi iyi değerlendiriniz. Kutsal beldelerde tavaf, namaz, dua, zikir, tövbe ve Kur'an-ı Kerim tilaveti gibi ibadetlere daha fazla zaman ayırınız. Kul hakkı konusunda da gerekli hassasiyeti gösteriniz. Bu yolda sabırlı ve hoşgörülü olunması gerektiğini unutmayınız ve yol arkadaşlarının hukukuna riayete büyük önem veriniz" dedi.Müftü Arcaklıoğlu, Çaycuma'dan umreye giden vatandaşlara iyi yolculuklar temennisinde bulunarak kutsal seyahate hazırlık, yolculuk sırasında yapılması gerekenler, umrenin dini boyutu ve önemi, fıkhi hükümler ve beşeri münasebetler konusunda bilgiler verdi.Kaynak: Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
allenai/c4/00215/31706
2016-10-24T07:12:03
http://www.istanbulhaber.com.tr/caycuma-muftusu-tarafindan-umre-semineri-verildi-haber-268805.htm
allenai/c4
s3://tokenize-bucket20241130064257132900000001 /tokenize-dir-1024/data_input/output/00215.jsonl.gz
"Halkın güvenliğinden ödün verilmemelidir" ​Kurulacak yeni hükümetten beklentilerini dile getiren Batman Düşünce ve İnanç Özgürlüğü Platformu, halkın güvenliğini tehdit eden bütün unsurlarla mücadelenin devam edilmesi gerektiğine vurgu yaptı. Batman Düşünce ve İnanç Özgürlüğü Platformu, yeni kurulacak hükümetten beklenti ve taleplerini yazılı bir açıklama paylaştı. Platform adına açıklamayı yapan Dr. Davut Okçu, halkın güvenliğini tehdit eden her türlü unsurlara karşı mücadelenin devam edilmesi gerektiğini belirtti. Okçu, “İktidar ve muhalefeti oluşturan bütün siyasi partiler milletimizin verdiği mesajı iyi okuyarak başta yasama olmak üzere, yürütme ve denetleme görevlerini yerine getirmelidir.” dedi. Askıya alınan çözüm sürecinde yeniden başlatılması ve bu sürece tüm kesimlerin dahil edilmesi gerektiğini belirten Okçu, daha kapsamlı bir anayasanın yapılmasının elzem olduğunu kaydetti. Okçu, diğer beklenti ve taleplerin şöyle sıraladı: “Seçim yasalarında temsilde adalet ve istikrar esas alınarak yeni düzenlemeler yapılmalıdır. Ülkemizin ve vatandaşlarımızın güvenliğini tehdit eden her türlü terör eylemi ile hukuk çerçevesinde mücadele devam ettirilmeli; vatandaşlarımızın can ve mal güvenliğinden ödün verilmemelidir. Bu arada PKK silah bırakmalı ve her türlü problemin çözümü için siyasetçilere alan açmalıdır. Başta Suriyeli komşularımız olmak üzere bütün mazlum milletlere gösterilen yakın ilgi ve destek devam ettirilmelidir.”
allenai/c4/00310/23314
2017-12-14T19:10:48
http://www.balikligol.com/gundem/halkin-guvenliginden-odun-verilmemelidir-h40905.html
allenai/c4
s3://tokenize-bucket20241130064257132900000001 /tokenize-dir-1024/data_input/output/00310.jsonl.gz
Cushing Hastalığı ve Sendromu Nedir, Neden Olur, Belirtileri Neler ? - Doktorix.com Cushing Hastalığı ve Sendromu Nedir, Neden Olur, Belirtileri Neler ? Cushing sendromu, vücudun yüksek seviyedeki kortizol hormonuna uzun süre maruz kalmasıyla oluşan bir hormonal bozukluktur. Bazen “hiperkortizolizm” adı da verilir. En yaygın olarak 20 ila 50 yaşları arasındaki yetişkinleri etkiler. Cushing sendromunun belirtileri nelerdir ? Belirtileri değişir, ancak çoğu insan üst vücut obezitesi, yuvarlak yüzü, boynunda yağ artışı ve ince kollara ve bacaklara sahiptir. Çocuklar yavaşlayan büyüme oranları ile obez olma eğilimi gösterirler. Deri kırılgan ve incedir. Kolayca çürükler oluşur ve zor iyileşir. Karın, kalçalar, kollar ve göğüslerde morumsu pembe gerilmeler oluşabilir. Kemikler zayıflar ve basit etkinlikler bile sırt ağrısı, kaburga ve omurga kırığına neden olabilir. Çoğu insanda şiddetli yorgunluk, kas zayıflığı, yüksek tansiyon ve yüksek kan şekeri bulunur. Sinirlilik, kaygı ve depresyon sık görülür. Kadınların genellikle yüzlerinde, boyunlarında, göğüslerinde, karın ve uyluklarında aşırı kıllanma vardır. Menstrüel dönemleri düzensizleşebilir veya durabilir. Erkeklerde de azalmış cinsel istek ve infertilite riski oluşur. Cushing sendromuna neden olan şey nedir ? Cushing sendromunun ana nedeni kortizol üretiminde artıştır. Birçok kişide neden astım, romatoid artrit, lupus ve diğer enflamatuvar hastalıklar için prednison gibi glukokortikoid hormonları veya transplantasyondan sonra bağışıklık baskılamasında kortizol kullanılmasıdır. Diğerlerinde neden, kortizolün vücut tarafından aşırı üretilmesidir. Normalde, küçük bir şeker küpü boyutunda olan beyindeki hipotalamus bezi, hipofiz bezine kortikotropin salma hormonu (CRH) gönderir. CRH hipofizden adrenal bezleri uyaran bir hormon ACTH (adrenokortikotropin) salgılar. Böbreklerin hemen üzerinde yer alan adrenaller ACTH’yi aldığında, kortizolü kan dolaşımına salarak tepki verirler. Kortizol vücutta hayati görevleri yerine getirir. Kan basıncını ve kardiyovasküler fonksiyonları korumaya yardımcı olur, bağışıklık sistemini güçlendirir ve iltihap tepkisini azaltır, enerji için şekeri parçalamada insülinin etkilerini dengeler ve proteinlerin, karbonhidratların ve yağların metabolizmasını düzenler. Kortizolün en önemli görevlerinden biri, vücudun strese cevap vermesine yardımcı olmaktır. Depresyon, alkolizm, malnutrisyon ve panik rahatsızlığından muzdarip olan kişilerde de bu nedenle kortizol seviyeleri yüksektir. Hipofiz adenomlarının çoğu Cushing sendromuna neden olur. Bunlar, artmış miktarda ACTH salgılayan, benign veya kanserli olmayan, hipofiz bezlerinin tümörleridir. Çoğu hastada tek bir adenom bulunur. “Cushing hastalığı” olarak bilinen sendromun bu formu kadınları erkeklerinkinden 5 kat daha fazla etkiler. Hipotez dışında ortaya çıkan bazı benign veya malign (kanserli) tümörler ACTH üretebilir. Bu durum ektopik ACTH sendromu olarak bilinir. Bu vakaların % 50’sinden fazlasına akciğer tümörleri neden olur. Erkekler kadınlardan 3 kat daha fazla etkilenir. ACTH üreten tümörlerin en yaygın biçimleri, tüm akciğer kanseri vakalarının yaklaşık yüzde 25’ini oluşturan yulaf hücresi veya küçük hücreli akciğer kanseri ve karsinoid tümörlerdir. ACTH üretebilen diğer daha az yaygın tümör türleri, timomalar, pankreatik adacık hücreli tümörler ve tiroidin medüller karsinomlarıdır. Bazen adrenal bezlerde anormallik, çoğunlukla adrenal bir tümörün varlığı, Cushing sendromuna neden olur. Ortalama başlangıç ​​yaşı yaklaşık 40’tır. Bu vakaların çoğunda adrenal dokuda adrenal adenomlar denilen ve aşırı kortizol salan kanserli olmayan tümörler bulunur. Adrenokortikal karsinomlar veya adrenal kanserler, Cushing sendromunun en az rastlanan nedenidir. Adrenokortikal karsinomalar genellikle çok yüksek hormon düzeylerine ve semptomların hızlı gelişimine neden olurlar. Ailesel Cushing Sendromu Nadiren bazı bireylerde, bir veya daha fazla endokrin bez tümörü gelişme eğilimi nedeniyle Cushing sendromunun özel nedenleri vardır. Primer Pigmentli Mikronodüler Adrenal Hastalığında çocuklar veya genç erişkinlerde adrenal bezlerin küçük kortizol üreten tümörleri mevcuttur. Multiple Endokrin Neoplazi Tip I’de (MEN I), paratiroid bezlerinin hormon salgılayan tümörleri, pankreas ve hipofiz adenomu oluşur. Cushing sendromu nasıl teşhis edilir ? Tanı, hastanın tıbbi öyküsü, fizik muayene ve laboratuvar testlerinin gözden geçirilmesine dayanır. Adrenal veya pituiter bezlerin röntgen muayeneleri genellikle tümörlerin tespiti için kullanışlıdır. Laboratuvar testleri ise fazla miktarda kortizol olup olmadığını ve nedenini belirlemeye yardımcı olur. 24 Saatlik Üriner Serbest Kortizol Seviyesi Bu, en özgül tanısal testtir. Hasta idrarını 24 saat boyunca toplar ve kortizol miktarı test edilir. Bir erişkin için günde 50-100 mikrogramdan daha yüksek seviyelerde kortizol Cushing sendromunu destekler. Normal üst sınır, hangi ölçüm tekniğinin kullanıldığına bağlı olarak farklı laboratuvarlarda değişiklik gösterir. Cushing sendromu teşhis edildiğinde, fazla kortizol üretimine yol açan anormalliklerin tam yerini bulmak için başka testler yapılır. Testin seçimi, kısmen, endokrinolog veya testin yapıldığı merkezin tercihine bağlıdır. Bu test, ektopik ACTH üreten tümörlü hastalardaki hipofiz adenomlarına bağlı aşırı ACTH üretimi olan hastaları ayırt etmeye yardımcı olur. Deksametazon, sentetik bir glukokortikoidtir ve 4 saat boyunca her 6 saatte bir ağız yoluyla verilir. İlk 2 gün boyunca düşük dozda deksametazon verilir ve son 2 gün boyunca daha yüksek dozlar verilir. Deksametazon uygulanmadan önce ve testin her gününde 24 saatlik idrar toplamaları yapılır. Deksametazon aldıktan sonraki normal yanıt hipofizdeki ACTH salınımının azalması ve kan ve idrarda kortizol düzeylerinde bir düşüştür. Kortizol’ün deksametazona farklı yanıtları, Cushing sendromunun nedeninin bir pituiter adenom veya ektopik ACTH üreten bir tümör olup olmadığına bağlı olarak değişir. Deksametazon süpresyon testi, depresyon, alkol bağımlılığı, yüksek östrojen seviyeleri, akut hastalık ve strese sahip hastalarda yanlış pozitif sonuçlar doğurabilir. Tersine, fenitoin ve fenobarbital gibi ilaçlar, deksametazon supresyonuna yanıt olarak yanlış negatif sonuçlara neden olabilir. Bu nedenle, hastalar testten en az bir hafta önce bu ilaçları almayı doktorlarıyla konuşu kesmelidir. CRH Uyarıcı Testi Bu test, pitüiter adenomalı hastalar ile ektopik ACTH sendromu veya kortizol salgılayan adrenal tümörler arasında ayrım yapmaya yardımcı olur. Hastalara, CRTH, kortikotropin salma hormonu enjekte edilerek hipofizden ACTH salgısına neden olunur. Pituiter adenomalı hastalarda genellikle ACTH ve kortizol düzeylerinde artış görülmektedir. Bu yanıt, ektopik ACTH sendromlu hastalarda nadiren görülür ve kortizol salgılayan adrenal tümörler bulunan hastalarda hiçbir zaman görülmez. Görüntüleme testleri, pituiter ve adrenal bezlerin boyut ve şeklini ortaya çıkarır ve bir tümör olup olmadığını saptamaya yardımcı olur. En yaygın olanları CT (bilgisayarlı tomografi) taraması ve MR (manyetik rezonans görüntüleme) yöntemidir. Petrosal Sinüs Örneklemesi Bu test her zaman gerekli değildir, ancak birçok durumda, hipofiz kaynaklı Cushing sendromunun ektopik nedenlerinden ayrılması için en iyi yoldur. Kan numuneleri petrozal sinüslerden, hipofize drenaj damarlarından çekilir. Petrozal sinüslerde ACTH seviyeleri ölçülür ve bir önkol venindeki ACTH seviyeleri ile karşılaştırılır. Petrosal sinüslerde önkoldan daha yüksek ACTH seviyeleri, bir hipofiz adenomu varlığına işaret eder; Benzer düzeyler ektopik ACTH sendromu olduğunu düşündürmektedir. Bazen başka koşullar Cushing sendromunun semptomlarının çoğuyla ilişkili olabilir. Menstrüel rahatsızlıklara neden olabilecek polikistik over sendromu, ergenlik döneminde kilo artışı, aşırı kıllanma ve bazen de insülin direnci ve şeker hastalığı gibi durumlara yol açabilir. Genellikle, kilo alımı, yüksek tansiyon ve anormal seviyedeki kolesterol ve trigliseridler, insülin direnci ve diyabet ile ilişkili olan “Metabolik Sendrom-X” adlı durumda anormal derecede yüksek kortizol düzeyleri yoktur. Cushing sendromu nasıl tedavi edilir ? Tedavi, kortizol fazlalığının spesifik nedenine bağlıdır ve ameliyat, radyasyon, kemoterapi veya kortizol inhibe edici ilaçların kullanımı içerebilir. En yaygın kullanılan tedavi, transsfenoidal adenomektomi olarak bilinen tümörün cerrahi olarak çıkarılmasıdır. Tedavi edici pituiter cerrahiden sonra, ACTH üretimi düşer. Bu, ACTH üretiminde doğal ancak geçici bir düşüştür ve hastalara sentetik bir form kortizol verilir (hidrokortizon veya prednizon gibi). Çoğu hasta bu replasman tedavisini bir yıldan az bir sürede bırakır. Transsfenoidal cerrahi başarısız olan veya cerrahi için uygun aday olmayan hastalar için radyoterapi başka bir olası tedavi yöntemidir. Fazla kortizol üretimini kontrol etmek için tek başına veya kombinasyon halinde kullanılan diğer ilaçlar aminoglutetimid, metirrapon, trilostan ve ketokonazol’dür. Ektopik ACTH sendromunun yol açtığı aşırı kortizolün tedavisi için ACTH salgılayan tüm kanserli dokuları ortadan kaldırmak gerekir. Cerrahi, adrenal bezlerin benign ve kanserli tümörlerinin tedavisinde temel dayanak oluşturur. Primer Pigmente Mikronodüler Adrenal Hastalık ve ailesel Carney kompleksinde adrenal bezlerin cerrahi olarak çıkarılması gereklidir. Vitiligo Nedir, Nedenleri, Belirtileri ve Tedavisi ← Akondroplazi (Cücelik, Bodurluk) Nedir, Belirtileri ve Tedavisi Alfa-1 Antitripsin Eksikliği Nedir ? →
allenai/c4/00316/55510
2018-07-17T02:08:01
http://www.doktorix.com/cushing-hastaligi-ve-sendromu-nedir-neden-olur-belirtileri-neler/
allenai/c4
s3://tokenize-bucket20241130064257132900000001 /tokenize-dir-1024/data_input/output/00316.jsonl.gz
En Ağır “Balyoz” Özel’den... İşte O Açıklamanın Şifreleri... | Haber Güncel En Ağır “Balyoz” Özel’den... İşte O Açıklamanın Şifreleri... Tam 12 gün sonra konuştu... Bir konuştu, pir konuştu... Kendini “AK”ladı, silah arkadaşlarına en ağır “BALYOZ”u indirdi... Arkadaşlarının “acısını paylaştı”, ama bir “geçmiş olsun” dileğinde bile bulunmadan “Başka kapıya” dedi... Hâsılı Genelkurmay Karargâhı, Balyoz hesabını kapattı... 9 Ekim kararından beri süren dikkat çekici suskunluk için askeri kaynaklar, “Boş durmuyoruz, biz de birşeyler yapıyoruz” bilgisini veriyordu. Özel’in bir açıklama yapacağı haberini 2 gün önce aldım. Bu kadar hukukçuları var, muhakkak dosyalar üzerinde çalışıp, kamuoyu, ondan da önce silah arkadaşlarını dolu dolu bilgilendirecekler sandım. Bayram zehir olmuş, arkadaşları cezaevlerinden feryat ederken meğer Genelkurmay Başkanı Özel “şahsına yönelik sözlü ve yazılı eleştiri ve saldırıların” dozunu tartıp, bardağın taşmasını bekliyormuş. Yani bardak taşmasa, açıklama falan yapılmayacakmış!.. Yargıtay Onursal Başkanı Prof. Sami Selçuk’un yeni bir “Dreyfus” davasına benzettiği Balyoz kararları için herkes, “Suçluyorum” diyecek bir Emil Zola çıkmasa da en azından güçlü bir ses bekliyordu. Evet Genelkurmay Başkanı Özel çıktı, “Suçluyorum” dedi. Ama, kararı değil, “Dreyfusları” yani, silah arkadaşlarıyla, ailelerini suçladı. İşte “Ben Masumum” başlığını hak eden o “manifestonun” önemli bölümleri ve içerdiği mesajlar: “Görevimi devraldığım zaman, ‘BALYOZ’ adı verilen davada; deliller toplanmış, tutuklamalar yapılmış, soruşturma tamamlanmış, savcılık iddianamesi hazırlanmış, iddianame yetkili mahkeme tarafından kabul edilmiş ve yargılama süreci başlamış bulunuyordu.” Mesaj: Herşey ben göreve gelmeden önce olmuş-bitmişti. Neden sadece beni suçluyorsunuz? Ne yapabilirdim ki?!. Soru: Yurtdışındaki askerlere, "Gelin teslim olun, serbest bırakılacaksınız" ve "Aman savunmalarınızı kısa tutun, dava bitecek ve kurtulacaksınız" mesajları gönderen kimdi? “Görevim boyunca; bir taraftan aslî görevlerimizin ifası için gayret sarfederken, diğer taraftan, yine yasal görev ve sorumluluğum ile Türk Silahlı Kuvvetlerinin örf ve adetleri gereği mensuplarımız ile ilgili yürütülen bütün soruşturma ve davalarla yakından ilgilendiğimi, günlük olarak bilgilendiğimi ve halen de ilgilenmeye ve bilgilenmeye devam ettiğimi, Anayasamızda belirtilen ‘DEMOKRATİKHUKUK DEVLETİ’ ilkesine, mevcut yasal mevzuata ve YARGI’nın ayrı bir ‘ERK’ olarak bağımsız ve tarafsız olması gerektiğine olan inancım çerçevesinde, arkadaşlarımın durumuna hukuki çözümler aradığımı ve bu yöndeki düşüncelerimi ilgili ve yetkili olduklarını düşündüğüm makam sahipleri ile paylaştığımı...” Mesaj: Davalar asli görevim değil. Ama TSK’nın örf ve adetleri gereği, ilgilendim. Bu konudaki düşüncelerimi Cumhurbaşkanı, Başbakan, Adalet Bakanı ile paylaştım. Elimden gelen budur!.. Açıklamada, büyük harflerle “demokratik hukuk devleti... Yargı’nın ayrı bir erk” olduğu vurgusu yapılıyor ya, burada bir parantez açıp, “Askeri kaynakların” 10 Ağustos’ta Milliyet’ten Fikret Bila, 11 Ağustos’ta da Vatan Gazetesi’nden Murat Çelik’e yaptığı ve bugüne kadar yalanlanmayan şu beyanlarını hatırlatalım: “Komuta kademesi, yargılanan TSK mensuplarından (özellikle de general seviyesinin altındaki rütbelerde bulunan personelin) büyük bölümünün sadece verilen emirler gereği yaptıkları çalışmalar sebebiyle (Ergenekon’un yanı sıra özellikle Balyoz ve 28 Şubat davalarında) hüküm giydikleri görüşünde ve bu konudaki rahatsızlığını yasal platformlarda muhataplarına iletti, iletiyor. Yani Genelkurmay Başkanı; davalarda ‘sap ile samanın ayrılmasını’, ‘kuruların yanında yaşların da yanmamasını’ istiyor...” Soru: Adalet tecelli etti ve "sap ile saman" ayrılmış oldu mu? “Karar sonrası tahliye edilen arkadaşlarımın çoğunluğunun Kara Kuvvetleri Komutanlığı mensubu olduğu ifade edilerek Türk Silahlı Kuvvetleri içinde ayrımcılık yapma, nifak sokma ve huzur bozmaya yönelik girişimleri kınıyorum.” Mesaj: O arkadaşların tahliyesinde hiçbir dahlim olmadı. Bu tamamen TSK’ya nifak sokma girişimidir. Soru: Bu nifağın sebebi ve kaynağı, yukarıda hatırlatılan açıklamaları yapan “askeri kaynaklar” olmasın? “Görevi devraldıktan birkaç ay sonra, EKİM 2011’de, gerek insani gerekse yasal görev ve sorumluluğumun gereği olarak, HASDAL Askeri Cezaevi’nde tutuklu bulunan arkadaşlarımı ziyaret ettim. Ziyaretimin amacı; sorumlu ve vefalı bir kişi olarak arkadaşlarımı dinlemek, onlar için hukuken ve idari olarak ne yapabileceğimi belirlemek ve her şeyden önemlisi MORAL VERMEK’ti. Bu ziyaret esnasında bazı arkadaşlarıma; ‘Suçun şahsiliği prensibine karşın, yürütülen davanın aynı zamanda TSK’nın kurumsal kimliği ile de yakından ilgili olduğunu, davayı yakından takip ettiğimi, TSK’nın kurumsal yapısını, emir-komuta sisteminin işleyiş tarzını ve iddialarla ilgili mevcut bilgileri yetkili ve ilgili kişilerle DİYALOG kurarak yüz yüze görüşeceğimi, bu konuda Basın-Yayın yolu ile bilgilendirme yapmayı düşünmediğimi’ belirttim. Mesaj: Hasdal ziyaretimde kimseye, “Hepiniz göreve dönecek şekilde hazır olun. Ben müzakere yoluyla işleri hallederim. Halledemezsem diğerleri gibi çeker giderim…” sözü vermedim. O yüzden istifa etmemi istemeyin, beklemeyin. “Tarihi davalarla ilgili verilen yargı kararlarının; ihtisas sahipleri tarafından tartışılmasının, sonuçlarının Yürütme ve Yasama Organları tarafından değerlendirilmesinin ve vicdani muhasebesinin de Yüce Milletimiz tarafından yapılmasının daha doğru olduğunu düşünüyorum.” Mesaj: Ben uzman değilim, yargı kararını konuşmam, tartışmam. O yüzden derdinizi bana değil, hükümete ve Meclis’e anlatın. Gerisini de milletin vicdanına bırakın. “Daha huzurlu,müreffeh ve her yönüyle gelişmiş TÜRKİYE hedefine; geçmişte yaşadığımız olayları sorgulayarak, gerekli dersleri çıkararak ve bu dersleri hayata geçirerek, ancak geçmişte yaşanmış hadiselere takılıp kalmadan, bu olayları sürekli olarak gündemde tutmayarak, geleceğimize ait plan ve projeler yaparak ve bunları uygulama alanına sokarak, birlik ve beraberliğimizi ve iç huzurumuzu koruyarak, birbirimizi dinleyerek ve anlayarak, mevzubahis VATAN ve MİLLET olduğunda saplantılarımızı bir kenara bırakarak ve ‘HERŞEY TÜRKİYE İÇİN’ diyerek ulaşabileceğimize inanıyorum." Mesaj: Yanlış yaptınız, bundan ders çıkarın. Başınıza gelenleri kabullenin, saplantı yapmayın, iç huzuruyla “Mevzubahis vatan ve millettir. Her şey Türkiye için” deyip, paşa paşa yatın. Genelkurmay Başkanı Özel’in açıklaması, “Yüce Milletimizin bağrından çıkan Türk Silahlı Kuvvetlerine ve onun fedakâr mensuplarına karşı daha duyarlı olunması” ricasıyla bitiyor. Bir vakitler bu insanlar da “TSK’nın en fedakâr” mensupları arasında yer alıyordu. Onların da tek beklentisi ömürlerini verdikleri TSK’nın, uğradıkları haksızlık ve hukuksuzluklara karşı daha “duyarlı” olması, kendilerine ve ailelerine sahip çıkmasıydı, hepsi bu!.. Vatana, millete geçmiş olsun!..
allenai/c4/00314/57753
2020-01-29T00:18:17
https://haberguncel.blogspot.com/2013/10/en-agir-balyoz-ozelden-iste-o-aciklamanin-sifreleri.html
allenai/c4
s3://tokenize-bucket20241130064257132900000001 /tokenize-dir-1024/data_input/output/00314.jsonl.gz
10 08 2016 Mutlaka Bilmeniz Gereken 15 Türk Kadın Şair Leyla Saz, 1934’te Soyadı Kanunu’nun çıkmasından sonra Saz soyadını almıştır. Bu soyadını almasının nedenini ise,“Kendimi bildim bileli günüm müziksiz geçmedi” ifadesiyle açıklamıştır. Leyla Hanım’ın, “Yaslı gittim şen geldim” mısrasıyla başlayan marşı bilhassa Cumhuriyet’in ilk yıllarında çok beğenilmiş, uzun süre dillerden düşmemiştir. Atatürk’ün de çok sevdiği “Mani oluyor halimi takrire hicabım”şarkısının sözleri ve “Nerdesin, nerde acep gamla bıraktın da beni” şarkısının bestesi, “Seni sevda çiçeğim, tac-ı serim”şarkısının sözleri Leyla Saz’a aittir. Eşinin çapkınlıkları, evle ilgisizliği, maddi sıkıntıların olduğu bir dönemde 14 yaşından beri yazdığı şiirlerini topladığıEfsus adlı eseri yayınlandı. 3 yıl sonra Efsus’un 2. kısmı da basıldı. Artık çevresinde yeni dostları vardı. Bir müddet sonra 15 yıllık evliliğini bitirdi. Ama en büyük sızısı çocuklarını görememek onların hasretiydi. Arkadaşı Cemile Hanım’ın eşi Salih Münir Paşa’yla bir gönül macerasının ardından, İran sefirinin yakınlığına ilgisiz kalmadı. Ardından ulaşamayacağı bir adama aşık oldu. Ona, nazenin diyordu: Marki Carlotti. Bir İtalyandı. Bir Müslüman kadın Hristiyan biriyle evlenemezdi o dönemde. Carlotti ülkesine döndü, Nigar Hanım aşkını günlüğüne gömdü ve sustu. Günlükleri ölümünden 50 yıl sonra açılması kaydıyla Aşiyan Müzesi’ne teslim edildi. II. Abdülhamid tarafından Şefkat Nişanı ile ödüllendirildi. Ömrünün son on dört yılını tedavisi imkânsız bir hastalığın esiri olarak yatakta geçirdi. Denemeler, hikâyeler de yazdı. Sağlığında yayımlanan şiirlerinin sayısı on iki. BunlarMakes-i Hayal (1896) adıyla bir araya getirildi. Ölümünden sonra bu eser, eşi tarafından, Makbule Leman hakkında yazılanlarla birlikte ikinci kez bastırıldı. 10. Gülten Akın (1933 – )
allenai/c4/00322/75417
2017-06-27T00:20:49
http://alsahindex.blogcu.com/mutlaka-bilmeniz-gereken-15-turk-kadin-sair/23300072
allenai/c4
s3://tokenize-bucket20241130064257132900000001 /tokenize-dir-1024/data_input/output/00322.jsonl.gz
Kıbrıs Türk Orta Eğitim Öğretmenler Sendikası, “Yeni Vatandaşlık Yasa Tasarısı” konulu basın açıklamasında, hükümetin Meclis kapalıyken çıkardığı, “yeni vatandaşlık yasasının”, dünyada görülmemiş bir uygulama olduğunu, bu uyg Kıbrıs Türk Orta Eğitim Öğretmenler Sendikası, “Yeni Vatandaşlık Yasa Tasarısı” konulu basın açıklamasında, hükümetin Meclis kapalıyken çıkardığı, “yeni vatandaşlık yasasının”, dünyada görülmemiş bir uygulama olduğunu, bu uygulamayla “kültürü ve kimliği ile yok edilmek istenen bir topluma, son olarak kefen giydirilmek istendiğini” ifade edildi. Basın açıklamasını tam metni şöyle; “Kıbrıs Türk Toplumu kesintisiz, sistemli saldırılar altındadır. Kendi ülkesinde sadece kararları uygulayan pozisyonundaki işbirlikçi UBP HÜKÜMETİ ise ihanet içerisinde, iyi bir acenta görüntüsü vererek, koltuğunu koruma derdindedir. Yıllardır uygulanan yanlış, politikalarla Kıbrıs Türk Toplumu üretimden koparılmış, Kıbrıs sorununu buzluğa konulmuştur.Bu gün ise kriz bahane edilerek, Kıbrıs Türklerini fakirleştirip, mülksüzleştirecek politikalar geliştirilmiştir. Yapılan yanlışlıklar yıllardır varoluş mücadelesi veren Kıbrıslı Türkleri yok edecek, onları bu adada eşit ortak olma pozisyondan uzaklaştıracak noktaya gelmiştir. Özellikle nüfus üzerinde oynanması, yanlış nüfus politikaları, 1974’ten sonra adaya dıştan gelip yerleşen tüm nüfusu riske edecek, Kıbrıslı Türkleri adadan göç ettirerek Kıbrıs’ı sadece işgal tartışmaları içerisine sürükleyecek seviyeye çoktan gelmiştir. Bu durumu değerlendirip vatandaşlıklar konusunu , giriş-çıkışları kontrol etme yerine yeni vatandaşlıklara kapı açan politikalarla bu risk daha da artırılmaktadır. Anayasaya aykırı davranılarak ülke darbe yönetimleri gibi yasa gücünde kararnamelerle yönetilmekte, halka polis gücü ile şiddet uygulanmakta, her fırsatta aşağılamakta, hiş kimseyi dinlemeyen Faşizan bir rejim profili çizilmektedir. Kıbrıs’ın Kuzeyinin kolonize edilmesi yasaları zor ve şiddet de kullanılarak bir bir geçirilmektedir. Bu topraklar üzerinde yaşayanlar, bu ülkeyi yurt yapanlar stratejik öneme kurban yapılmak istenmektedir.Meclis bay-pas edildiği gibi yargı kararları ya geciktirilerek fiili durum yaratılmakta ya da yargı kararları uygulanmamaktadır. Halkından kopmuş işbirlikçi UBP hükümeti, yıllarca usülsüzce dağıttığı vatandaşlıklar yetmezmiş gibi yangından mal kaçırırcasına, meclis de kapalıyken yeni vatandaşlık yasası yapmıştır. Kaç kişinin yararlanacağı, sonuçlarının ne olacağı bilinmeden bu yasa yapılmıştır. En az %30 işsizlik olan bir ülkede , iş analizi yapılmadan resmi açıklamalarla 40 bin üzerinde yeni vatandaşlıklar verilmesi planlanmaktadır. Dünyada görülmemiş bir uygulama ile yabancıların tüm haklardan yararlanacağı yeni vatandaşlık yasası çıkarılmıştır. Dünyanın herhangi bir ülkesine çalışmak için gidenlere kaldığı süreye göre vatandaşlık hakları verildiği görülen bir durum değildir. Kültürüyle , kimliği ile yok edilmek istenen bir topluma son olarak kefen giydirilmek istenmektedir. Kıbrıs Türk Toplumunun artık kabuklarını kırma zamanı gelmiştir. Dünya vatandaşı olmuş bir toplum Sürekli saldırılar karşısında savunma yaparak varlığını koruyamayacağını anlamalıdır. Bu adayı yurt yapan her kesim esas saldırının Kıbrıs Türk Toplumunun bekasına yönelik olduğunu algılamalıdır. Ekonomik kriz bahane edilerek siyasi bir projenin yürürlüğe konulduğu kavranmalıdır. Dayatana da işbirlikçilere de, yanlış politikalara da kararlılıkla karşı çıkmalıdır. Her alanda kuşatılan, saldırıya uğrayan, demografik yapısı bozulmuş, göç ettirilmeye, kültürüyle, benliğiyle yok edilmeye çalışılan toplumumuz bu saldırılara cevap verecek tecrübelere sahiptir. Hep birlikte mücadele ederek bunu göstermelidir.”
allenai/c4/00332/30279
2017-10-20T23:21:56
http://www.yeniduzen.com/basin-aciklamasi-11225h.htm
allenai/c4
s3://tokenize-bucket20241130064257132900000001 /tokenize-dir-1024/data_input/output/00332.jsonl.gz
Bozdağ'dan tahliye tepkisi: AYM sınırı aştı - Artı Gerçek Bozdağ'dan tahliye tepkisi: AYM sınırı aştı 12 ocak 2018 - 08:44 2018-01-12 08:44:11 Hükümet Sözcüsü Bekir Bozdağ, twitter'dan Mehmet Altan ve Şahin Alpay'a tahliye kararı veren AYM'yi, 'sınırını aşmak'la suçladı HABER MERKEZİ- Başbakan Yardımcısı ve Hükümet Sözcüsü Bekir Bozdağ, sosyal paylaşım sitesi twitter hesabından AYM'nin Mehmet Altan ve Şahin Alpaş kararına tepki gösterdi. Bakan Bozdağ, AYM'nin yasal sınırlarını aşıp vaka ve delil durumunu değerlendirmekle itham etti. Kararı, 'Can Dündar kararının kötü bir tekrarı' olarak tanımladı. Hürriyet'in haberine göre, Bozdağ, paylaştığı mesajda "Alpay ve Altan kararıyla Anayasa Mahkemesi;anayasa ve yasaların çizdiği sınırı aşmış, kendini ilk derece mahkemesi yerine koyarak vaka ve delil değerlendirmesi yapmış;suçun oluşumunu ve delil durumunu değerlendirmiştir" dedi. Bozdağ, "Anayasa ve yasada belirtilen konularla sınırlı bireysel başvuruları incelemek ve karara bağlamak, Anayasa Mahkemesi’nin yetkisi ve görevi dahilindedir." diyerek AYM'nin görev ve sorumluluklarını hatırlattı. Bozdağ, bireysel başvuruları değerlendirme konusunda AYM'nin sınır aşımı yaptığını ileri sürdü: " Bireysel başvuru, Anayasa Mahkemesini güçlendirdiği gibi kişisel hak ve özgürlükler bakımından da önemli bir yargısal güvencedir. Bireysel başvuruları karara bağlarken Anayasa Mahkemesi, anayasa ve yasaların kurallarıyla bağlıdır; anayasa ve yasaların belirlediği sınırları aşamaz; ilk derece veya istinaf ya da temyiz mahkemesi gibi hareket edemez; hiç bir kurala bağlı değilmiş gibi karar veremez." dedi. ALPAY VE ALTAN KARARINDA SINIR AŞIMI Bozdağ açıklamalarını şöyle sürdürdü: "Alpay ve Altan kararıyla Anayasa Mahkemesi;anayasa ve yasaların çizdiği sınırı aşmış, kendini ilk derece mahkemesi yerine koyarak vaka ve delil değerlendirmesi yapmış;suçun oluşumunu ve delil durumunu değerlendirmiştir. Bireysel başvuruları inceleyip karara bağlarken Anayasa Mahkemesi,ilk derece mahkemesi veya istinaf mahkemesi ya da temyiz mahkemesi veyahut da süper temyiz mahkemesi gibi davranamaz ve bu mahkemeler gibi karar veremez" Can Dündar kararına da atıfta bulunan Bekir Bozdağ, AYM'yi eleştirdiği açıklamasında, "Anayasa Mahkemesi’nin Alpay ve Altan kararları, Can Dündar kararının kötü ve yanlış bir tekrarından ibarettir.Anayasa Mahkemesi, algıları değil anayasa ve yasaları gözetmek ve gereğini yapmakla yükümlüdür." ifadelerine yer verdi. NE OLMUŞTU? ANAYASA Mahkemesi (AYM) Genel Kurulu, 'FETÖ' üyeliğinden hukuksuz şekilde tutuklu olduklarını savunan gazeteciler Mehmet Altan ve Şahin Alpay’ın,'kişi hürriyeti ve güvenliği hakkı' ve 'ifade ve basın özgürlüklerinin' ihlal edildiğine 6’ya karşı 11 oyla karar verdi. AYM, Altan’a ayrıca 20 bin lira manevi tazminat ödenmesine de karar verdi. AYM, 9 ay tutukluluktan sonra tahliye edilen gazeteci Turhan Günay’ın ise 'kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının' ihlal edildiğine karar verdi. Eski AYM üyesi Alparslan Altan’ın FETÖ üyeliğinden tutukluluğuna ilişkin bireysel başvurusunu ise 'açıkça dayanaksız' gerekçesiyle oybirliği ile reddetti. İLGİLİ HABER: İLGİLİ HABER: MEHMET ALTAN VE ŞAHİN ALPAY'A TAHLİYE: TÜM TUTUKLU GAZETECİLER İÇİN EMSAL KARAR OLABİLİR BOZDAĞ'DAN TEPKİ GÖREN KARAR AYM ihlal kararlarında, gazetecilere dönük Adalet Bakanlığı’nın 'Salt gazetecilik faaliyetinden tutuklu değiller' savunmasını yerinde bulmadı. AYM gazetecilere tutuklamayı 'hukuksuz', 'basın özgürlüğüne ölçüsüz müdahale' şeklinde değerlendirdi. OHAL’in basın özgürlüğüne müdahaleyi meşru kılmadığı savunulan AYM kararında, “Olağanüstü hâl döneminde temel hak ve özgürlüklerin kullanımının durdurulmasını ve sınırlandırılmasını düzenleyen Anayasa’nın 15. maddesinin kişi hürriyeti ve güvenliği hakkına yönelik Anayasa’nın 19. maddesinin üçüncü fıkrasında belirtilen güvencelere aykırı bu müdahaleyi (tutuklama) meşru kılmadığı değerlendirilmiştir” ifadelerine yer verilmişti. MHP'den AKP'ye 'fındık' tepkisi: Köyün imamına mı soracağız? AKP’nin 'HKS'si CHP’nin 'Ürün Takip Sistemi' çıktı
allenai/c4/00215/7247
2018-10-19T07:04:30
https://www.artigercek.com/haberler/bozdag-dan-tahliye-tepkisi-aym-siniri-asti-1
allenai/c4
s3://tokenize-bucket20241130064257132900000001 /tokenize-dir-1024/data_input/output/00215.jsonl.gz
Yeni Petkim son teknoloji ile donanacak - Vahap MUNYAR | Köşe Yazıları Haberler>Yazarlar>Vahap MUNYAR>Yeni Petkim son teknoloji ile donanacak BP’nin Global Rafinaj ve Pazarlama CEO’su Tufan Erginbilgiç’in yolu hafta içi İstanbul’a düşünce buluştuk BP Türkiye Dış İlişkiler Direktörü Hakan Türker’in de eşlik ettiği buluşmaya giderken Erginbilgiç’in daha önceki açıklamalarına göz attım. Erginbilgiç’le 1.5 yıl önce İstanbul’da verdiği mesaj dikkatimi çekti: - Bakü-Tiflis-Ceyhan (BTC) Boru Hattı, TANAP ve Şahdeniz projelerindeki yatırımımız 8.5 milyar doları buldu. Türkiye’den çıkmamız söz konusu değil. Buluştuğumuzda önce BTC’yi örnek gösterdi: - BTC ilk devreye girdiğinden bugüne 3.2 milyar varil ham petrol akmış. BTC’den geçen günlük ham petrol miktarı 700 bin varile yakın. Yani, önemli bir ham petrol taşıma görevi görüyor. Ardından Şahdeniz 1 ve Şahdeniz 2 projelerine işaret etti: - Şahdeniz 1 Erzurum’a kadar olan bölüm. Şahdeniz 2 Eskişehir’e uzandı. Türkiye üzerinden İtalya’ya gidecek. 40 milyar dolarlık bu proje, bizim dünyada da en önemli projemizdi. TANAP’ta yüzde 12 payımız var. TP ve Botaş da projenin içinde. BP’nin 107 yıldır Türkiye’de olduğunu anımsattı: - Türkiye, BP için stratejik öneme sahip. Türkiye’ye bugüne kadar çok yatırım yaptık, yapmaya devam edeceğiz. Bu noktada Petkim’i alarak Türkiye’ye giren, Aliağa’da Star Rafinerisi yatırımını tamamlayan Azerbaycan’ın devlet şirketi Socar’la görüşmelerini paylaştı: - Socar’la Aliağa’da dünyadaki en yeni teknolojiyi getirmeyi düşündüğümüz bir petrokimya tesisi kurmak üzere görüşüyoruz. Görüşmelerinin yılın ikinci çeyreğinde netleşebileceğini belirtti: - Şu anda en yüksek teknolojiye sahip petrokimya tesisi Belçika’da faaliyet gösteriyor. Eğer ortak yatırım için Socar ile anlaşırsak, Aliağa’daki tesis, dünyanın en son teknolojisine sahip olacak. Socar yönetiminin bu konudaki açıklamalarını anımsatıp, sordum: - Socar yönetimi sözünü ettiğiniz yatırımı, “Aliağa’da ikinci Petkim’i kuracağız” şeklinde duyurmuştu. Ne kadarlık bir yatırım öngörülüyor? Yaklaşık bir yatırım bedeli hesapladı: - Sözünü ettiğimiz petrokimya yatırımı için 1.5 milyar dolarlık bir harcama gerekir. Tesisin yaratacağı ciroyu merak ettim, şu bilgiyle yetindi: - Yeni tesiste üretilecek petrokimya ürünleri halen Türkiye’ye ithalat yoluyla geliyor. Yani, Türkiye’nin petrokimya ithalatını önemli ölçüde azaltacak bir tesis olacak. Tesisin ne zaman devreye gireceğini öğrenmek istedim, yapım süresini paylaştı: - Tesisin yapımı 2 yıl kadar sürüyor. Faaliyete giriş takvimi 2022’nin sonu gibi görünüyor. Ortaklıktaki payları için de şu mesajı verdi: - BP, küçük ortak olarak girmez. Yüzde 50-50 gibi düşünülebilir. BP’nin Socar’la Aliağa’da 1.5 milyar dolarlık petrokimya yatırımına girmesi, yabancı yatırımcılar için önemli işaret olacak... TÜRKİYE’NİN TRANSİT OYUNCU ROLÜNE DESTEK OLUYORUZ BP’nin Global Rafinaj ve Pazarlama CEO’su Tufan Erginbilgiç, ham petrol boru hattı BTC ile gaz boru hattı TANAP’a işaret etti: - Türkiye son 10-15 yılda ham petrol ve gazda transit oyuncu olarak öne çıkmaya başladı. BP, bu projelerle Türkiye’nin “transit oyuncu” rolünü, bu yöndeki stratejini destekliyor. Türkiye, bulunduğu stratejik konumla bizim için de çok önemli. ZORLUKLAR VAR AMA BİZ TÜRKİYE’YE KISA VADELİ BAKMAYIZ TUFAN Erginbilgiç’e BP’nin global merkezinden Türkiye ekonomisinin nasıl göründüğünü sordum, şu değerlendirmeyi yaptı: - Şu anda bazı zorluklar var. Ancak, bizim gibi şirketler ülkelere kısa vadeli bakmaz. Türkiye’ye de kısa vadeli bakmıyoruz. Yatırımcının belirsizlik sevmediğinin altını çizdi: - Yatırımcı öngörülebilir bir ortam ister. Ancak, bugünkü sıkıntılar bir yana, Türkiye’nin potansiyeline güveniyoruz. Yetişmiş insan kaynağını önemli avantaj olarak görüyoruz. TURQUALITY İÇİN EN AZ 5 RESTORAN KURALI DEĞİŞİR Mİ TURİZM, Restoran Yatırımcıları ve Gastronomi İşletmeleri Derneği (TURYİD) Başkanı Kaya Demirer, Ticaret Bakanlığı’nın Turquality desteğini yöneten bürokratlarıyla bir görüşme sırasında restoranlar için konulan kuralı anımsattı: - Bir restoran işletmesinin yurtdışına açılırken Turquality desteğine başvurusu için Türkiye’de en az 5 restoran sahibi olması kuralı var. Bu kural bizim üyemiz lüks restoran işletmeleri için uygun değil. Michelin yıldızını anımsattı: - Diyelim ki bir Michelin yıldızlı restoranımız var. O işletmenin Türkiye’de en az 5 restoran açması söz konusu olmaz. Bu durumda Michelin yıldızlı Türk restoranı, yurtdışına açılırken Tuquality desteğinden yararlanamayacak mı? TURYİD’den veriler paylaştı: - Üyelerimizin ülkemizde 1254, yurtdışında 248 restoranı var. 90 milyar lira olan restoranlar cirosunun 20 milyar lirası TURYİD üyelerinin mekanlarında gerçekleşiyor. İstihdam 50 bin kişiyi buluyor. 12 Mart 2019’da İstanbul’da gerçekleşecek Gastroekonomi Zirvesi’ndeki oturumlardan birinin başlığına işaret etti: - Yükselen Değer Restoran İhracatına Turquality Desteği. Oturuma Ticaret Bakanlığı Serbest Bölgeler Yurtdışı Yatırım ve Hizmetler Genel Müdür Yardımcısı Emel Emiroğlu’nu da davet etti. Bu oturum sonrası Turquality’de en az 5 restoran kuralı değişir mi?
allenai/c4/00317/32313
2019-10-18T12:20:47
http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/vahap-munyar/yeni-petkim-son-teknoloji-ile-donanacak-41143963
allenai/c4
s3://tokenize-bucket20241130064257132900000001 /tokenize-dir-1024/data_input/output/00317.jsonl.gz
Tüp bebekle insan klonlama arasında fark nedir? | Sorularla İslamiyet Tarih: 06.09.2011 - 07:53 | Güncelleme: 09.08.2016 - 03:32 - İnsan klonlaması mümkün ise, ruhun olmayacağı iddiası doğru mudur? - Eğer her şey DNA’da kayıtlı ise, insan kendini klonlamakla ölümsüzlüğe erişebilir mi? - Tüp bebekle insan klonlama arasında fark nedir? Normal şartlarda bir bebeğin teşekkülü için, anne rahminde annenin yumurta hücresi ile babanın sperminin birleşerek zigotu hâsıl etmesi gerekir. Tek hücreli olan zigot da anne rahminde gelişerek Allah’ın izni ile bebeği verir. Şayet normal şartlarda yumurta ile sperm birleşerek zigot hâsıl edemiyorsa, o zaman tüp bebek olayına müracaat edilir. Bunun için, anne rahminden alınan yumurta, babadan alınan sperm ile anne rahminin sıcaklık ve besin şartlarını ihtiva eden bir tüpte bir araya getirilir. Böyle bir tüpteki sperm ile yumurta hücresi birleşerek tek hücreli zigotu hâsıl eder. Kısa bir süre sonra bu zigot, yumurtanın alındığı anne rahmine yerleştirilir ve bu zigotun normal gelişmesiyle yaklaşık dokuz ay sonra bebek teşekkül eder. Demek ki, tüp bebek olayı, normal şartlarda birleşemeyen sperm ve yumurta hücrelerinin anne rahmi dışında bir araya getirilerek zigot teşekkülünün sağlanması ve bu zigotun tekrar anne rahmine konulmasıyla normal zigot gelişimini sağlanması olayıdır. Burada insanın rolü, sadece olumsuz şartları ortadan kaldırarak, spermle yumurtayı bir araya getirmek ve sonra tekrar anne rahmine yerleştirmektir. Sperm ve yumurta hücrelerinin yaratılması ve zigotun teşekkülü, gelişip farklılaşması, organ ve dokuların teşekkülü, ruhun bedene gelmesi tamamen insanın irade ve kontrolünün haricinde olup, Allah’ın ilim, irade ve kudretinin eseridir. Klonlama veya Kopyalama Klonlama hadisesi, kopyalama olarak da ifade edilebilir. Klonlama hadisesi, tüp bebek olayından az farklıdır. Bu ilk defa bir koyunda denenmiştir. Bilindiği gibi, canlılarda, yani hem bitkilerde, hem hayvanlarda ve hem de insanlarda, sperm ve yumurta hücrelerinin kromozom sayısı belli bir devrede yarıya iner. Böylece yumurta ile sperm birleşince ikisinin toplam kromozomu, normal hücrenin kromozomu kadar olur. Kromozomlar, genetik yapının esası olan DNA’ları, yani genleri ihtiva ederler. İnsanda normal hücrede 46 adet, yumurta ve sperm hücrelerinde ise, 23’er adet kromozom vardır. Yumurta ve spermin birleşmesiyle teşekkül eden zigotun kromozom sayısı 46’dır. Bu zigot hücresi önce ikiye, sonra dörde v.s. bölünerek hem çoğalır ve hem de farklılaşarak doku ve organları hasıl eder. Ama her bölünmede kromozomlar da bölünerek kendi eşleri yapılır ve kromozom sayısı her hücrede sabit kalır. Yani, insanda üreme hücreleri olan sperm ve yumurta hücrelerinin dışındaki bütün hücrelerde kromozom sayısı 46’dır. Koyunun normal hücrelerinde kromozom sayısı 54, sperm ve yumurta hücrelerinde 27’dir. Klonlamada, koyunun rahmindeki 27 kromozomlu yumurta hücresi dışarıya çıkarılır. Bu yumurta hücresinin 27 kromozomlu çekirdeği alınır. Bunun yerine, koyunun 54 kromozomlu normal hücresinin çekirdeği yerleştirilir. Artık bu yumurta hücresi, spermle birleşmeden kromozom sayısı 57 olmuştur. Bu 57 kromozomlu ve zigot adını alan hücre tekrar koyunun rahmine yerleştirilir ve normal gelişmeye bırakılır. Yumurta hücresi bölünme yeteneğinde olduğu için, spermle döllenmiş gibi gelişip farklılaşarak normal sürede kuzuyu verir. Burada araştırıcının rolü, sadece yumurtanın çekirdeğini çıkarıp, onun yerine normal vücut hücresinin çekirdeğini koyarak bu hücreyi tekrar koyunun rahmine yerleştirmek olmuştur. Yumurta hücresinin ve normal hücrelerin yaratılması ve zigotun gelişip farklılaşması, organ ve dokuların teşekkülü, ruhun kuzunun bedenine gelmesi tamamen insanın irade ve kontrolünün haricinde olup, Allah’ın ilim, irade ve kudretinin eseridir. - Bazı çevreler klonlama mümkün ise ruh yoktur, diyorlar. Bunu da ilk klonlanan koyun Dolly’nin DNA’sı aynı olan koyunla aynı tarz hareketleri yaptığını söylüyorlar. Bunda doğruluk payı var mı? Her canlının ruhu ayrıdır ve kendine hastır. Tek yumurta ikizlerinin bazı konularda benzer davranış göstermesi, onların aynı ruha sahip olduklarına mı delildir? Böyle saçmalık olur mu? Bunun bilimle ve mantıklı düşünce ile bir ilgisi olabilir mi? - İnsanın hafızası, kişiliği, karakteri DNA’da mı kayıtlı? Eğer DNA’ da kayıtlı ise, insan kendini klonlamakla ölümsüzlüğe erişebilir mi? İnsanın bütün özellikleri DNA’sında kayıtlı olmakla beraber, onların aktif hâle gelmesi ruhun varlığıyla mümkündür. Ruh da her fert için müstakildir. İnsanın ölümsüzleşmesi iki cihetle mümkün değildir. Birisi, her canlının ruhu ayrı olduğu için, maddî yapısının benzer olması, o ferdi ayni kılmaz. Ruhun yaratılışı müstakil olduğu için, her ruhun kendine has hususiyetleri vardır. Mesela, zeki bir kimsenin klonlanmasıyla, geri zekalı bir kimsenin de meydana gelmesi pekala mümkündür. - Şu ana kadar insan klonlanması yapılmış mıdır? İnsanın klonlanması yasaktır. Böyle bir çalışma yapılsa da gizli kalacaktır. - Geçmişte ölmüş insanları yüzde yüz klonlamak mümkün mü? Klonlamanın usulü yukarıda açıklandı. Bunun için annenin rahminden yumurta hücresinin alınması gerekir. Çünkü başka hücreler bölünüp çoğalarak organ ve dokuları verme kabiliyetinde değildir. Ayrıca, normal vücut hücresi bulunmalıdır. Çünkü onun çekirdeği alınarak yumurta hücresine konacaktır. Sorunun cevabı bu şartlarda düşünülmelidir.
allenai/c4/00332/72143
2020-01-22T12:35:42
https://sorularlaislamiyet.com/tup-bebekle-insan-klonlama-arasinda-fark-nedir
allenai/c4
s3://tokenize-bucket20241130064257132900000001 /tokenize-dir-1024/data_input/output/00332.jsonl.gz
1944 KIRIM SÜRGÜNÜ, AYNI ZAMANDA DİLİN SÜRGÜNÜDÜR..." Türk Dünyası 18.05.2020, 00:00 19.05.2020, 12:12 "1944 KIRIM SÜRGÜNÜ, AYNI ZAMANDA DİLİN SÜRGÜNÜDÜR..." Dil ve edebiyat araştırmacısı, Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Öğretim Üyesi, Türk Dil Kurumu Bilim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Hülya Kasapoğlu Çengel, uzun yıllar Rus istilâsına uğramış Türkistan topraklarında Türk dilini, etimolojik ve tarihî arka planlarına dayandırarak sosyal yarar ve ana dil şiirlerini, şairlerini konu edinerek Kırım Tatarcasının dününü ve bugününü Kırım Haber Ajansı (QHA) için ele aldı. NEDEN KIRIM TATARCASI? Kırım Tatarcasının kökeni nedir; nereden geliyor, sorularının yanıtını tartışmadan, bu yanıtın içinde etnolojik anlamda ‘ırk’ ve ‘dil’ ilişkisine dokunmadan, ‘milliyet duygusu’nun kaynağına inmeden Kırım Tatarlarının uzun soluklu varlık mücadelesini, dil ve kültürünü koruyarak varlık gösterme iradesini anlayamayız, anlatamayız. (Başlıkta yer alan +ca eki, yazı dilini ifade etmektedir.) TARİHÎ MİRAS VE KIRIM TATARCASI Sekizinci yüzyılda Orhun Vadisi’nden/Ötüken’den başlayarak birbirini takip eden asırlarda Turfan, Hoço, Kaşgar, Balasagun gibi kültür merkezlerinde bir edebiyat meydana getirildi. Bu eserler, farklı din muhitlerinde (Budizm/Maniheizm, İslam) farklı alfabelerle (Runik, Soğd, Arap alfabeleri) ve doğal olarak her dini muhite dayalı söz varlığıyla gelişen ve şekillenen bir edebî dille kaleme alınmıştı. Kırım Tatarcası, 19. yüzyıla kadar Türk tili, Türk Uygur tili, Türkçe ve Türkî adlarıyla edebî dil düzeyinde kesintisiz devam eden bu edebî dilin yani, Türk dilinin Kıpçak koluna mensuptur. Kaşgarlı’nın Dîvânu Lugâti’t-Türk’te (1077) Türk boylarının konuşma dilleri/diyalektleri anlamında kullandığı lugâti’t-Türk yani, ‘Türk dilleri’nden biridir. Edebî dil, millî dilin işlenmesi ve diyalekt ötesi karakter, tür ve üslûp zenginliği kazanması, demektir. Orhun Anıtları’ndaki şiirsel ve tahkiyeli ifadeler, ihtişamlı hitabet ve nasihat üslûbu, mecazlar, deyimler, tekrarlar ve veciz sözler, bu işlenmiş dilin tanığıdır. Bu veciz edebiyat ve bozkır ozanlarının hafızalarında yaşayan destanlar, Türklerin o dönemde özgün dünya görüşüne, felsefe, tarih ve coğrafya bilgisine sahip olduklarını gösterir. Sekizinci yüzyılda kültür anlamında çağdaşlarından geride olmadıklarına işaret eder. Bugün Kırım Tatarcası da dahil bütün Türk yazı dillerinin kaynağı bu edebî dile dayanır. OĞUZ-KIPÇAK DİL KARDEŞLİĞİ VE KIRIM OSMANLICASI On üçüncü yüzyıl itibarıyla Anadolu, İran ve Azerbaycan’ın Türk yurdu hâline gelmesi, Türk yazı dilinin Doğu ve Batı Türkçesi olmak üzere iki koldan gelişmesi, Türk dili tarihi bakımından önemli dönüm noktasıdır. Kırım, Osmanlı Devleti’nin coğrafi sınırlarını Karadeniz’in kuzeyine kadar genişletme planının, dil sınırlarına da yansıması örneğidir. 1475’te Osmanlı Türkçesinin Kırım’da özellikle Kefe’de hayat bulması ve 450 yıl bu bölgede edebî dil olarak kullanılması, Kuzey/Kıpçak Türkçesinin konuşulduğu Kırım’da özellikle güney sahillerinde Kırım Osmanlıcasını beraberinde getirmiştir. Kırım toprakları, daha sonra siyasi olarak Osmanlı’nın elinden çıksa da Osmanlı Türkçesi, bu topraklarda bir süre yaşamış; fakat, bazı dil özelliklerini miras bırakmak suretiyle edebî dil hüviyetini bu coğrafyada kaybetmiştir. Kırım Osmanlıcası, aynı ‘ana dil’e sahip olan, fakat tarih ve coğrafyanın, daha doğrusu Rusya’nın uzun süreçte birbirinden ayırdığı iki Türk boyunun ortak yaşamına, yani etnolojik anlamda ‘ırk’ ve ‘dil’ ilişkisine tipik örnek teşkil eder. SÖZLÜ DİLDEN YAZI DİLİNE: KIRIM TATARCASI İlk yazılı dil verilerinden yirminci yüzyıla kadar süreklilik gösteren bir Türkî ‘Türkçe’ terimi var. Çağatayca terimi ise Nevâyî’den beri var; ancak Nevâyî 100 kez Türkî til diyorsa bir kez Çağatay tili der. On dokuzuncu yüzyılın ortalarına kadar Çağataycanın Kazak ve Kazan ülkelerinin tamamında, bütün Batı ve Doğu Türkistan Türklüğü tarafından ortak edebî dil olarak kullanılması, dönemin aydınlarının bıraktığı edebî eserlerle takip edilebilir. SÖMÜRGECİ ÇARLIK RUSYASI VE KAPALI BOLŞEVİK POLİTİKALARI TÜRK BOYLARININ ORTAK DİLİNİ PARÇALADI Öyle ki on dokuzuncu ve yirminci yüzyıl Batı ve Doğu Türkistan şiirinde Türk ve Türkistan millî kodlarının yer aldığı pek çok şiir yazılmıştır. Bu yüzyıl, aynı zamanda Türkistan’ın Rus istilasına uğramasıyla birlikte ortak edebî dilin yerini konuşma dillerinin aldığı bir dönemdir. Tarih ve coğrafya, araya mesafe koysa da içinde Kırım Türklerinin de bulunduğu Türk boylarının konuşma dilleri, elbette ayrı bir dil olacak kadar birbirinden uzaklaşmamıştı; aynı ‘ana dil’in Kaşgarlı’nın belirttiği gibi diyalektleri durumundaydı; ancak, Çarlık Rusyası’nın sömürgeci ve dış dünyaya kapalılık politikası, Bolşevik rejiminin birey özgürlüğü ve millî kimliğe izin vermeyen anlayışı, bu anlayışla hayata geçirilen dil politikaları, Türk boylarının ortak edebî dilini ortadan kaldırdı. ‘TÜRKİ’ İFADESİ SOVYET DÖNEMİNİN AYRIŞTIRICI ÇABALARINDAN BİRİDİR Bu süreçte Kırım Tatarcası da Doğu Türkçesinden oluşturulan on dört edebî dil/yazı dilinden biri hâline geldi. Sovyet döneminde bu ayrıştırma çabası, en temel kavram olan Türk sözüne yapılan müdahalede bile kendisini gösterir. Kapsayıcı Türk kavramından vazgeçilerek bu dönem itibarıyla Türk, Türkiye Türkleri ve eski Osmanlı tebaasını; Türki (Arabî, Farsî gibi dil ismini ifade eder) Sovyet hâkimiyetindeki Türk halklarını ifade etmeye başladı. (Maalesef, Türki Cumhuriyetler ibaresi, bu kullanımın mirasıdır. Doğrusu Türk Cumhuriyetleri’dir.) MİLLİYET DUYGUSU, ANA DİL VE KIRIM Türk dilinin bağrından kopan Kırım Tatarcası, Kıpçak yâdigârıdır; Kıpçakçanın ta kendisidir. Kırım/Deşt-i Kıpçak’ta Hristiyan Kıpçaklardan derlenen Codex Cumanicus’un dilinin (on dördüncü yüzyıl) ve Ukrayna’da Gregoryen Kıpçakların meydana getirdiği yazılı mirasın (on altıncı-on yedinci yüzyıl) modern devamını temsil eder. Kırım Tatarcasının bu zengin tarihî arka planı, ‘milliyet’ ve milleti teşkil eden temel unsurların başında gelen ‘ana dil’ meselesini akla getiriyor. ‘MİLLET OLMANIN GEREĞİNİ YERİNE GETİRMİŞ MİLLETLER SÖMÜRGE ALTINA GİRSE DAHİ SONSUZA DEK VARLIĞINI SÜRDÜREBİLİR’ Sadri Maksudi Arsal, milliyet duygusunu sosyolojik ve biyolojik kaynağa dayandırırken ve ayrıca bu duygunun psikolojik niteliğinden söz ederken millet olmanın şartlarını da net çizgilerle ortaya koyuyor. Milletin, uzak mazide, uzun bir zaman diliminde, belirli bir toprak parçası üzerinde, aynı devletin çatısı altında kalabalık nüfusla ve bağımsız olarak yaşayan; aynı hukuk anlayışıyla, aynı dil, kültür, inanç sistemiyle ve etnolojik anlamda ırki mensubiyetle şekillenen sosyal bir varlık olduğunu ifade ediyor. Hobsbawm’ın ‘millet’ anlayışında da aynı esaslara yer veriliyor: Belirli bir toprak parçası, ortak değerlere, çıkarlara sahip topluluk ve bu topluluğun sürekliliğini sağlama adına sorumluluk üstlenen merkezi otorite… Arsal’ın sunduğu özelliklere tekrar dönecek olursak; bu şartlar, millet olmanın gereğidir ve bunlarla teşekkül etmiş bir millet, sömürge altına girse dahi sonsuza dek varlığını sürdürebilir. ‘MİLLÎ KÜLTÜR VE DİLİN KÖYLERE HAPSEDİLMESİ MİLLETİ ASLA YOK EDEMEZ’ Millî kültür eserlerinin yok edilmesi, millî dilin yazılı eserlerden ve şehirlerden silinerek köylere hapsedilmesi, milleti asla yok edemez. Bununla ilgili verdiği Çek milleti örneği, oldukça ilgi çekicidir. Asillerin ve aydınların yok edilmesi; Çek dilinde yazılan kitapların ve kütüphanelerin yakılıp yıkılması; neşriyatın yasaklanması; bu baskılar sonucunda aydınların vatanı terk etmesi; dilin resmî dil ve eğitim dili olmaktan çıkıp kırsal kesimde konuşma dili düzeyine indirilmesi; hatta aşağılanması; Çek milletinin Almanlaşması ve nihayet on dokuzuncu yüzyılda millî uyanış: Aydınlarının ana dillerine yönelişi; atasözleri, maniler, destanlar ve halk şiirlerinden yararlanmak suretiyle edebî dilin yeniden doğuşu; özellikle ana dil sevgisi ve millî şuurun şiirlerde ve eserlerde işlenmesi. Demek ki, köklü mazi, köklü devlet geleneğine sahip olan ve yukarıda belirtilen temel unsurlarla teşekkül etmiş toplumlar, esaret altında bile belirli bir ülkenin sınırları içinde yeterli nüfusla birlikte yaşıyorlarsa orada biyolojik ve sosyolojik esaslar gereği ‘millî kimlik’ asla kaybolmaz. ‘Millî kimlik’ arayışının en önemli unsurlarından biri ‘ana dil’dir. Arsal, bugün aramızda olsaydı Çek, Yahudi ve Fin örnekleri esasında açıkladığı milliyet duygusunu ve ‘ana dil’ anlayışını, günümüzde ana dilini koruma mücadelesi veren Kırım Türkleri için de ele alırdı. Arsal’ın 20 yaşlarında Gaspıralı İsmail Bey ile tanışması ve Paris’teki tahsili sırasında (1901-1906) Tercüman gazetesine yazılar göndermesi; Kırım ve Kazan Tatarlarıyla birlikte diğer Rusya Türklerinin istiklâl mücadelesi için görevler alması, onun Türk boylarının ortak kültür hayatı konusundaki hassasiyetini gösterir. KIRIM’IN YÜKSELEN DEĞERLERİ Kırım’ın 1880’li yıllarda Rusya Türklerinin millî aydınlanmasına hizmet eden merkez hâline gelmesi; Ceditçilik hareketinin öncüsü Gaspıralı İsmail Bey tarafından Rusya Türkleri arasında dil ve kültür birliğinin bu merkezde tesis edilmeye çalışılması; Usul-i Cedid adıyla eğitim reformunun ele alınması; bu reformla okullarda temel derslerin Rusça ve Türkçe yani, modern dillerde okutulmaya çalışılması; kültür faaliyetlerinin, Bahçesaray’da çıkan Tercüman/Perevodçik (1883-1917) gazetesiyle yürütülmesi; Tercüman’ın Türk Dünyası aydınları tarafından ciddi anlamda okunup takip edilmesi; Tercüman aracılığıyla Doğu ve Batı Türkistan’da Gaspıralı’nın fikirlerine destek veren aydınların günden güne artması ve bu hareketin yirminci yüzyılın ilk yıllarında Alaş Hareketi’ne ve 1926 Bakü Kurultayı’na zemin olması, Kırım’ın yükselen değerleridir. ‘DİL ANCAK KENDİ VATANINDA GURURLA HAYAT SÜRER’ Dil, ancak ve ancak kendi vatanında gururla hayat sürer. 1944 Kırım sürgünü, aynı zamanda dilin sürgünüdür; hatta yok edilişidir. Kırım Tatarcasının, 2009’da UNESCO tarafından ‘Tehlikedeki Diller’ kapsamına alınması da bunun kanıtıdır. EDEBİYATTA SOSYAL YARAR VE ‘ANA DİL’ ŞİİRLERİ Türk Dünyası’nda Ceditçilik, Milliyetçilik, Millî bağımsızlık hareketleri, tarih boyunca sanat ve edebiyata yön vermiş; hatta edebiyatın temel motivasyonu hâline gelmiştir. Bu kapsamda Gaspıralı İsmail Bey’in Ceditçi fikirlerinin kapsamına giren ‘ana dil’ kavramı, Bekir Çobanzade’nin (1893-1937) ‘Tuvğan til’, Abdullah Tukay’ın (1886-1913) ‘Tuğan til’, Mağjan Jumabay’ın (1893-1938) ‘Kazak tili’, Abdulhamid Süleyman Çolpan’ın (1893-1938) ‘Güzel Türkistan’, Abdurehim Ötkür’ün (1923-1995) ‘Uçraşkanda’, Bahtiyar Vahapzade’nin (1925-2009) ‘Ana dil’ şiirlerinde dramatik, fakat lirik tarzda vücut buluyor. Kırım Tatarı şair Çobanzade, dilinin geniş bir alanda kullanıldığını ifade ederken insanın yüreğindeki coşkuyu ve taşkınlığı en iyi kendi ana diliyle dile getirebileceğini vurguluyor. Kazak şair Mağjan, Kazakçanın köklü ve zengin bir dil olarak dünyanın her yerine dağılan Türk kardeşlerini kucaklayacak güce sahip olduğunu haykırıyor. Kazan Tatarı şair Tukay, dilini göklere çıkarıyor. Uygur şair Ötkür, ana dilin en büyük lezzet olduğunu, fakat ondan mahrum kaldığına hayıflanıyor ve Bahtiyar, kalpten kalbe yolun Fuzûlî diliyle mümkün olabileceğini söylüyor. Seni men Kırım’da Kazan’da taptım, Cüregim kaynağan taşkanda taptım. Taralğan Türki balaların bavrına, Ak kolınmen tarta alarsın sen tilim. İy tuğan til, iy matur til, etken enkemnin tili, Dönyada küp nerse bildim sin tuğan til arkılı. Dedim şeker nedur? Dedi tilimdur, Dedim bir ağzime, u dedi yak-yak. Ereb oğlu Mecnunun derdi sende dil açmış, Üreklere yol açan Fuzulinin sen’eti, Arsal S. M. (1972/2018). Milliyet Duygusunun Sosyolojik Esasları. İstanbul: Ötüken. Ercilasun A. B. (1988/2011). “Sadri Maksudi’nin Milliyetçiliği”. Türk Dünyası Üzerine İncelemeler. Ankara: Akçağ. 323-335. Ercilasun A. B. (2007). “Dilimizin Adı”. Makaleler Dil-Destan-Tarih-Edebiyat. Ankara: Akçağ. 15-38. Gumilöv L. N. (2000). Hazar Çevresinde Bin Yıl, Etno-Tarih Açısından Türk Halklarının ve Çevre Halkların Şekillenişi Üzerine. İstanbul: Birleşik Yayıncılık Etnoloji/Tarih. Hobsbawm H. J. (2017). Milletler ve Milliyetçilik – Program, Mit, Gerçeklik. İstanbul: Ayrıntı Yayınları. Klyashtorny S. G. /T. İ. Sultanov (2003). Kazakistan Türkün Üç Bin Yılı. İstanbul: Selenge. Magocsi, P. R. (2014). This Blessed Land-Crimea and the Crimean Tatars/Şu Mübarek Topraklar-Kırım ve Kırım Tatarları. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları. Tenişev E. R. (1989). “Millî Döneme Kadarki Türk Edebî Dilleri”. Türk Dili Araştırmaları Yıllığı-Belleten. S. 37, 301-307. Kırım sahasında Gregoryen Kıpçaklar ve Türkolog Agatangel Efimoviç Krımskiy #Kırım sürgünü #tatarca #Kırım Tatarcası #Kırım
allenai/c4/00313/19995
2020-08-08T06:34:27
https://www.turkcenindirilisi.com/turk-dunyasi/1944-kirim-surgunu-ayni-zamanda-dilin-surgunudur-h100153.html
allenai/c4
s3://tokenize-bucket20241130064257132900000001 /tokenize-dir-1024/data_input/output/00313.jsonl.gz
Terazi Burcuna Ne Hediye Alınır? 2014 - Hobi Chat Sohbet Forum Sayfası Hobi Chat Sohbet Forum Sayfası > GENEL VE GÜNCEL KATEGORİ > Günlük Burç Yorumları Terazi Burcuna Ne Hediye Alınır? 2014 Terazi Burcuna Ne Arma?an Alınır? TERAZİ BURCUNA NE HEDİYE ALINIR? Estetik,zarif ve güzel olan herşeyi beğenen terazi burçlarına arma?an alınacaksa,egzotik eşyalar satan bir dükkanın ya da zarif eşyaların bulunduğu mağazaları gezmenizde yarar var.Aslında bu burç grubunda olan insanlara arma?an seçmek çokta basit değildir, aldığınız şeyleri beğenmiş gibi gözüküp nezaketle alsa da lüks ve pahalı hediyeleri ilk sırada tercih etmişlerdir. Güzelliğine düşkün zarif terazi kadınları için:Şık bir şal,atkı,bere,gümüş takılar,renkli makyaj malzemeleri,bakım kremleri,yasemin çiçeği ve pahalı bir vatan dışı seyahatinebayılırlar tabi her güzel şeyin maddiyatıda okadar güzeldir Sosyal hayatı seven,hareketli terazi erkeği için:Kaliteli giyim eşyaları,Deri kemerler,mp3 Player,sevdiği müzik grubunun dvd’si ya da şık bir dolma kalemhediye edebilirsiniz. SevilyA nickli üyeye özel mesaj gönderin SevilyA nickli üyeye ait bütün mesajları arattır Üye Kontrol Paneli Özel Mesajlar Abonelikler Kimler Online Forumları ara Anasayfa GENEL VE GÜNCEL KATEGORİ Türkiye'den Haberler Aktüel Haberler Futbol Süper Lig Futbol Haberleri Diğer Takımlar Avrupa Ligleri Siyaset Haberleri Magazin Haberleri Dünya'dan Haberler Bunları Biliyor Musunuz ? Pratik Bilgiler İlginç Olaylar ve Yazılar Zeka & Bilmece Soruları Guinness Rekorlar Kitabı Doğru Bildiğimiz Yanlışlar Tuhaf Gerçekler Kadınların Dünyası Evlilik ve Cinsel Yaşam Anne ve Çocuk Genel Bilgiler Anne ve Bebek Sağlığı Gelinlerin Dünyası Egzersiz Örgü Dantel ve Elişi Haber Formu Gündem Gazete Manşetleri Sizin Sectikleriniz Makaleler & Köşe Yazarları Astroloji Rüya Tabirleri Fal Dünyası Günlük Burç Yorumları Koç Boğa İkizler Yengeç Aslan Başak Terazi Akrep Yay Oğlak Kova Balık Kadınca Güzellik - Moda Vücut - Cilt Bakımı Saç - Makyaj Bakımı Çanta - Ayakkabı Çocuklara Özel Çocuk Masalları Boyama Sayfaları Çocuk Giyim ve Moda Çocuk Şarkıları Okul Öncesi Eğitim ve Etkinlikleri Yemek Tarifleri Hamur İşleri Zeytin Yağlılar Etli Yemekler Tavuk ve Deniz Ürünleri Tatlılar - Kekler - Kurabiyeler Çorbalar Pilavlar Makarnalar Salatalar Soslar Yöresel Yemekler İçecekler Konserveler Turşular Dünya Mutfakları Reçel Tarifleri Mutfakta Püf Noktalar Kadın - Erkek İlişkileri Ev ve Dekorasyon Estetik ve Estetik Cerrahi Yüz Estetiği Genital Estetik Lazer Epilasyon Vücut Estetiği Burun Estetiği Eğlence & Hobiler Fotoğraf, Resim Galerisi Yerli Ünlü Resimleri Yabancı Ünlü Resimleri Doğa resimleri Kendi Çektikleriniz Sevimli Dostlarımız Türkiye ve Dünyadan Kareler Sanatsal Resimler Bebek ve Çocuk Resimleri Anime Resimler Diğer Resimler Wallpapers - Duvar Kağıtları Hobiler ve El Sanatlar Eğitim & Öğretim Öğretmenlerin Dünyası Eğitim Haberleri Psikoloji Ödevler Dünyası İlköğretim Dersleri Yabancı Dil İktisat-İşletme Sosyoloji Kompozisyonlar Türkçe - Edebiyat Felsefe Tarih Coğrafya Matematik Biyoloji Fizik Kimya Hukuk Uluslararası İlişkiler Muhasebe Diğer Dersler Eğitim Kurumları Üniversitelerimiz Açık Öğretim Dünyası Liseler ÖSYM Sınavları ALES KPSS Diğer Sınavlar DGS LYS YGS SBS Sanat ve Genel Kültür Forumu Genel Bilgiler Uzay Bölümü İş Dünyası Ekonomi & Para Borsa Hukuk Köşesi Meslek Tanıtımları Kitap Dünyası Kitap Özetleri Roman Dünyası Dergiler Yeni Çıkanlar Köşe Yazıları Kişisel Gelişim Biyografiler Bilim Adamları Sanatçılar Yerli Sanatçılar Yabancı Sanatçılar Sporcular Osmanlı Devlet Adamları Filozoflar Hayvanlar Alemi Sürüngen Hayvanlar Memeli Hayvanlar Yırtıcı Hayvanlar Bitkilerin Dünyası Engellilerin Dünyası Engelli Hakları Makale - Araştırma Ve Bilimsel Yazılar Eğitim Etkinlikleri Ve Materyaller Engel Türleri Ve Hastalıklar Tarih Forumu İslam Tarihi Moğollar ve Moğol Devletleri Genel Kültür Ülkeler Şehirler İlçeler ve Köy Tarihi İstiklal Marşı Türk Tarihi Dünya Tarihi Tarih Bilimine Giriş Tarihe Yardımcı Bilim Dalları Coğrafya Bilimi Arkeoloji Bilimi Felsefe Bilimi Sosyoloji Bilimi Kimya Bilimi Antropoloji Bilimi İnkılap Tarihi Selçuklu Tarihi Osmanlı Tarihi Müzeler ve Tarihi Eserler Asya Hun Devleti Avrupa Hun Devleti Göktürkler Uygurlar Selçuklular Efsaneler ve Destanlar Edebiyat Forumu Ünlü Edebiyatçılar Edebiyat Makaleleri Edebi Eserler Doğu Edebiyatı Türk Dili ve Edebiyatı Divan Edebiyatı Batı Edebiyatı Edebi Sanatlar Ağıtlar Uzun Havalar Kültür ve Sanat Yazarlar ve Şairler Diyar Diyar Anadolu Marmara Bölgesi Ege Bölgesi Doğu Anadolu Bölgesi Güneydoğu Anadolu Bölgesi İç Anadolu Bölgesi Akdeniz Bölgesi Karadeniz Bölgesi AŞK Ve SEVGİ Hikayeler Bilge Sözler Türkü Hikayeleri Kısa Hikayeler Aşk ve Sevgi Köşesi Güzel Sözler Aşk Mektupları Şiir Köşesi Resimli Şiirler Akrostiş Şiirler Ünlü Şairlerin Şiirleri Sizin Şiirleriniz Yaşam ve Sağlık Belirli Hastalıklar Ağız Diş Sağlığı Göz Sağlığı İlaçlar ve Yan Etkileri Genel Cerrahi Engellilerin Özgür Dünyası Kalp- Damar Hastalıkları Çocuk Sağlığı Diyabet Hastalığı Genel Bilgiler Erkek ve Kadın Hastalıkları Plastik Estetik Cerrahi Kulak Burun Boğaz Sağlığı Ruh & Sinir Hastalıkları Diğer Hastalıklar Aile & Aile Sorunları ve Çocuk Diyet - Sağlıklı Beslenme Genel Sağlık ve Püf Noktalar Alternatif Tıp ve Şifalı Bitkiler Genel Bilgiler Şifalı Taşlar Erkekce Erkek Bakım Erkek Dünyası Erkek Moda Hobiler - Fobiler Silah Dünyası Kız Tavlama Dersleri Araba Dünyası Vücut Geliştirme ve Fitness Bekar Erkeğin Düşünceleri Motosiklet Dünyası Askerlerimize Özel Sinema ve Televizyon Sinema Dünyası Film Frangmanları Film Afişleri / Fotoğrafları Film İncelemeleri Unutulmaz Filmler Türk Tiyatrosu Film Replikleri Vizyona Girecek Filmler Televizyon Dünyası Dizi Özetleri Dizi Fragmanları Dizi Replikleri Tv Programları Yabancı Dizi Tanıtımları Tüm Zamanlar GMT Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 19:34.
allenai/c4/00312/29036
2019-06-18T19:34:34
https://www.hobichat.net/gunluk-burc-yorumlari/7197-terazi-burcuna-ne-hediye-alinir-2014-a.html?s=41836269afaa5bbedbb654850377aa77
allenai/c4
s3://tokenize-bucket20241130064257132900000001 /tokenize-dir-1024/data_input/output/00312.jsonl.gz
2020 icin kahinlik yapalim. (Sene 2011) 24 Eylül 2019, 14:40:37 ► 2020 icin kahinlik yapalim. (Sene 2011) Başlatan bunalmis, 15 Nisan 2011, 04:32:40 15 Nisan 2011, 04:32:40 Haydi gelin kahinlik yapalim. 2011 yilindayiz. Omrumuz yeter de gorursek, 2020 yilinda ne tip malzemelerle calisacagiz? Kullanacagimiz denetleyiciler kac bit olabilecek? Hizlari ne civarda olacak? Denetleyicilere alternatif bambaska bir teknoloji cikacak mi? Smd direnc kondansator ve cip boyutlari ne olacak? Opamplarda ne gelismeler yasanacak? Ynt: 2020 icin kahinlik yapalim. (Sene 2011) 15 Nisan 2011, 04:52:05 #1 9 yil cok da uzun bir sure değil. Cok ciddi gelismeler beklemiyorum fakat programlanabilir onca digitale karsilik analog dunya cok terkedildi. Benim ongorulerim fazla ucuk değil. Icinde 10 kadar opamp, 50 kadar R ve C barindiran, her bir R ve C degeri bagimsiz sekilde secilebilen, bunlarin opamplarla baglantisi istendigi gibi programlanarak degistirilebilen analog islemci cipleri cikacak. Bunlari programlayarak analog devre tasarimimizi dogrudan cip icine gomebilecegiz. Dekuplaj kapasitorleri cip icine gomulu olarak gelmeye baslayacak. Kartlara baktigimizda cok az R,C gorecegiz. Devreler calisma esnasinda bile nA mertebesinde akim cekmeye baslayacak 64 bit ve 500Mhz ciplerle calisacagiz. Ciplerin besleme voltaji 1.5voltun altina inecek. Nanoteknolojik calismalar yeni bir transistorun haliyle de yeni nesil lojik ciplerin gelismesine neden olacak. 15 Nisan 2011, 04:59:28 #2 işlemcilerde 64 bite kadar yürürüz geçeriz belkide heralde microchipde bu gidişle o zamana batar ayrıca kart montaj olayı tamamen bitebilir universal soketler geliştirirler işlemciler kartlarıyla beraber satın alırız. o tarihlerde masaüstü bilgisayar diye bişey kalmaz teknoloji küçülür el kadar bilgisayarlarla çalışırız. Değişik şeyler beklemek lazım hocam bu gün ile 10 yıl öncesini karşılaştırırsak ne kadar sıradışı düşünsek azdır. belki matrix bile canlanır 15 Nisan 2011, 05:24:42 #3 @bunalmis hocam henüz tam olarak istekleri karşılamasa da fpaa (Field-programmable analog array) denen yapılar mevcut. O zamana kadar daha da geliştirilirler. Bilgisayar dünyası ise şu an bir değişimin eşiğinde. Bundan 5 yıl önce gözlemlediğim/yaptığım tahminin doğru çıktığını görüyorum. Benim öngörüm, her şeyi yapabilen bilgisayarlar yerine amaca yönelik kullanımı kolay pratik cihazların piyasaya gireceği yönünde idi. Bu cihazlar sadece terminal görevi yapacak. İşletim sistemi ihtiyacı ortadan kalkacak ve her şey internet üzerinden dönecek. Google2ın chrome os atağı bunun bir parçası. Kısaca masaüstü bilgisayarlar tamamen bitmeyecek belki ama daha çok şey bu terminaller (tabletler,akıllı telefonlar v.b) üzerinden dönecek. Mikrodenetleyiclerin işlem güçleri artacak, bence çok çekirdekli mikroişlemcilerle çalışıyor olabiliriz. Hatta fpga-cpu karşımı, bir kısmı programlanabilen bir kısmı da bildiğimiz mcu olarak çalışan entegreler de olabilir. Memristör denen yeni devre elemanı yaygınlaşarak belki de yeni hafıza türleri ortaya çıkaracak. Ya da daha enteresan uygulamalar. 15 Nisan 2011, 06:12:25 #4 Son düzenlenme: 15 Nisan 2011, 06:15:07 ByteMaster Öncelikle gaybı sadece Allah (c.c.) bilir. Ömür yeterde görürsek eğer; beklentilerim şu alanlarda; 1- Transistör teknolojisinde köklü değişiklik. ( Kendini soğutabilen transistörler sayesinde ısı problemlerinin önüne geçilmesi, süper iletkenler, v.s.) 2- Nano teknolojinin kullanımında büyük derecede hareketlilik. (MEMS, Biyoteknoloji, malzeme çeşitliliği ve dayanımı, v.s.) 3- Ev ve iş kullanımı için enerji alanında yeni ürünler. (Portatif nükleer santraller gibi...Demiradam, terminatördeki nükleer bataryalar gibi mesela.)(Bu konuyu meraklıları araştırsın ) 4- Quantum teknolojisi ürünlerinin gün yüzüne çıkması. 5- Bilgisayar teknolojisinde eksen kayması ve PC'lerde x86 ve x64 sistemlere olan bağımlılığın ortadan kalkması.(ARM PC'ler. Bu zaten bilinen birşey. Win8 ortalıkta gezmeye başladı bile. 2.5Ghz ARM Çok çekirdekli işlemciler var. Bknz; Cortex A15 ) 6- Robotik teknolojilerde ciddi gelişmeler. 7- Sibernetik ürünlerin ticari olarak gün yüzüne çıkmaya başlaması. 8- Yapay zeka uygulamalarının hissedilir şekilde hayatımıza girmesi. Geçtiğimiz aylarda xilinx tarafından piyasaya FPGA+Cortex A9 tümleşik chipler duyurulmuştu. 15 Nisan 2011, 07:50:43 #5 Son düzenlenme: 15 Nisan 2011, 08:09:47 muuzoo Alıntı yapılan: ByteMaster - 15 Nisan 2011, 06:12:25 Desene geride kaldık bile FxDev elektrik ile alakalı şeyler yazınca aklıma geldi. Geleceğin yönelimi ana şebekeden bağımsız hücresel enerji sistemleri olacak. Küçük kasabalar, köyler v.b. yerler alternatif enerji kaynaklarını kullanacaklar kah ana şebekeden kah kendi içinde ihtiyaçlarını karşılayacaklar. Eğer fazla üretim yapabilirlerse de ana şebekeye aktaracaklar. Merkezi yönetim yerine kısmen bağımsız birimler olacak. Bilgi işlem ve erişim davranışlarında da aslında bir geriye dönüş var. Eskiden ana bilgisayarlar vardı. Terminaller vasıtası ile ulaşılırdı. Sonra kişisel bilgisayarlar geldi. Şimdiyse tekrar "bulut bilgi işlem" modası var. Yine merkezi sunucular ve uzaktan erişim. Verimli enerji kullanımı devam edecek. Bu yüzden kullandığımız yongaların güç tüketimleri daha da düşecek ve muhtemelen silikon yerine başka bir malzeme kullanmaya başlayacağız. Nanometrik küçülmenin sınırlarına yaklaşıyoruz. Belki de quantum bilgisayarlarının ilk örnekleri ile tanışacağız. Ayrıca elektrikli araçlar da iyice yaygınlaşmaya başlayacak. Aslına bakarsanız araba tamirciliği evrim geçirecek. Muhtemelen işyeri açmak için emo'dan belge falan almak gerekecek. Elektrikli arabalar yaygınlaştıkça benzin istasyonları gibi elektrik istasyonları kurulacak. Bu istasyonlar da enerji ihtiyaçlarının bir kısmını alternatif enerjilerden karşılayarak rekabet güçlerini arttırıp daha ucuza "depo dolduracaklar". Aslında burda başka bir hayalim var. Ya pil gibi davranabilen süper kapasitörler olacak, ya pilleri hızlı şarj etmenin yolu bulunacak ya da tüm üreticiler ortak bir pil yapısında anlaşacaklar ve bu "enerji istasyonlarında" hazır dolu piller olacak. Biz boş olanı bırakıp dolusu ile değiştireceğiz. Aynı geçmişte tüp gaz da olduğu gibi. Hatta forumlarda elektrikli araç modlama hakkında yazılar dolanmaya başlayabilir. Motor devrini nasıl arttırırım? Motora ek soğutma için ne yapmalı. Aracın "beyni" için yazılım var mı? Servis menüsüne nasıl girilir? Ya da şu entegrenin muadili ne, yerine ne takılır? Daha da uzar. 15 Nisan 2011, 12:49:09 #6 DEĞİŞİK BİŞEY SÖYLEYİM UÇAN ARABALAR PAHALI BENZİN YOK AKÜ İLE ÇALIŞAN ARABALAR FALAN .NE GÜZEL OLUR 15 Nisan 2011, 13:13:30 #7 Alıntı yapılan: bunalmis - 15 Nisan 2011, 04:52:05 Biraz psocları inceleyin. 15 Nisan 2011, 13:17:22 #8 Icinde R ve C var oylemi? Hemde degeri atanabilen... 15 Nisan 2011, 13:19:49 #9 Custom IC olayı ayağa düşecek. Artık insanlar çok daha kolay bir şekilde -prototip amaçlı- kendi analog/dijital entegrelerini üretebilecek. Gömülü Linux Notları --> https://linux-readdocs.readthedocs.io/en/latest/index.html 15 Nisan 2011, 13:36:30 #10 Elektrikli arabalar kesinlikle garajlara girmeye başlıyacak. 15 Nisan 2011, 14:22:11 #11 Forumlarda öğrenciler hala 16f84 projeleri hakkında soru sormaya devam edecekler 15 Nisan 2011, 14:57:47 #12 Bana kalırsa artık 16F84 gibi eski işlemciler piyasadan kalkar. Aslında şimdi bile kalkması lazım ama daha üniversitede bazı öğretmenler hala 16F84 üzerine kurulu projeler istiyorlar öğrencilerinden. Bunu bizzat görüyorum. İlla 16F84 olacakmış. Ne varsa bu işlemcide 15 Nisan 2011, 15:13:51 #13 devre elemanı basabilen yazıcılar üzerinde çalışmalar vardı.belki bunlar şemayı çiz, devreyi yazıcıdan çıkar, pili tak çalıştır.. 15 Nisan 2011, 15:52:07 #14 Alıntı yapılan: bunalmis - 15 Nisan 2011, 13:17:22 R ve C lerle ne yapacaksınız bir takım analog devreler. Bir psocu inceleyin sonra yetersizlikleri varsa bakarsınız başka bir şeye. 2020ler analog devreleri daha çok barındıran çipler sayesinde, devrelerde analog bölümlerin yokoluşuna yolaçacak.
allenai/c4/00318/31150
2019-09-24T08:40:37
http://www.picproje.org/index.php?topic=32954.0
allenai/c4
s3://tokenize-bucket20241130064257132900000001 /tokenize-dir-1024/data_input/output/00318.jsonl.gz
DERGİ~LİK: Yayın Dünyasının Gözbebekleri-1 Uzun zamandır bu köşemi ihmal ettim, evvela okurlarımın kusura bakmamalarını rica ediyorum. İnşallah bu köşemde daha sık yazmaya riayet edeceğim. Kütüphanemize kazandırılan her dergi, kitap artık yayın dünyamızın göz bebeğidir. Bu yazımda, yayın dünyamıza yeni katılan, daha önceden katılıp yolunda doludizgin devam eden birkaç dergiyi tanıtacağım. Evvela komşu ilden olması sebebiyle, Bizim Külliye dergisinden başlamak istiyorum. Editörlüğünü emekli edebiyat öğretmeni Nazım Payam beyin yaptığı dergi, Elazığ’da çıkıyor. “Sesimiz Dağlarda Kaldı” başlıklı yazısıyla derginin açılışını yapan Payam, çetin kış şartlarında dergiyi okurlarına göndermeyi başardı. Dergi, “Mitoloji ve Edebiyat” ekseninde çevrelenmiş. Bu konuda birkaç yazıya dikkat çekmek istiyorum. Prof. Dr. Nurullah Çetin, “Mitoloji, Karanlıktan Aydınlığa Kaçış Özlemidir” başlıklı yazısını kaleme almış. Yakın zamanda Ötüken Yayınlarından çıkan “Türk Edebiyatında Fantastiğin Kökenleri” isimli kitabın yazarı Gönül Yonar ile söyleşi yapılmış. Fantastikten bahsolmuşken aklıma Hayat Yayınlarından çıkan Özlem Baş’ın kaleme aldığı “Meleklerin Fısıltısı” isimli fantastik roman geliyor. Sayfaları çevirmeye devam ediyorum. 2012 yılında ikinci baskısı yapılan “Gelenek ve İkinci Yeni Şiiri” isimli kitabın yazarı Cevat Akkanat’ın kitabından esinlenerek kaleme aldığını düşündüğüm “İkinci Yeni Şiirinde Batı Mitolojisi” isimlisi yazısını görüyorum. Dolu dolu 51. sayısıyla okurla buluşan Bizim Külliye dergisini temin etmek isteyenler, bkulliye@yahoo.com adresine e-posta gönderebilirler. Ayrıca dergiyi bilgisayar ortamında okumak ve kaydetmek isteyenler, www.bizimkulliye.com adresini ziyaret edebilirler. Sürekli olarak dergi mezarlığından dert yanarken zaman zaman çıkan dergiler de bizi sevindirmiyor değil. Elbette bu kulvarda herkesin söyleyeceği bir sözü var. Kimi daha geniş çapta söylüyor, tüm Türkiye’ye belki de dünyaya ulaşıyor. Kimiyse sadece kendi illerinde seslerini duyurmayı yeğliyor. Tabii yerel dergilerin de kendi kültürlerini ve yaşamlarını ölümsüzleştirmek ve gelecek kuşaklara aktarmaları açısından varlığını önemsiyorum. Bu düşüncelerin arasından sıyrılarak yeni bir edebiyat ve sinema dergisine merhaba diyoruz. İzmir’de birkaç genç öğrencinin heyecanla çıkmasını beklediği ve gecelerini gündüzlerine katarak büyük bir özveri ile çalışmalarının sonucunda “Âyîne Edebiyat ve Sinema Dergisi” okurla buluştu. Âyîne… Kişinin kendinin yansımasını göreceği bir dergi olsa gerek. Âyîne kelimesi her ne kadar ayna kelimesini çağrıştırsa da yazdığım metinlerde emin olmak için sözlüğe bakma gereği hissettim. Hemen Türk Dil Kurumunun sitesinde Güncel Türkçe Sözlüğe baktım, ama sözcük Farsça kökenli olduğundan ve günümüzde pek kullanmadığımızdan sözlükte bulamadım. Hemen yanı başımda duran “Osmanlı Türkçe Sözlüğü”ne baktım. Mehmet Kanar’ın hazırladığı bu sözlükte cevabını “ayna” olarak buldum. Bu yazımda yayın dünyasının göz bebeklerinden sıkça bahsedeceğim bunlar hem kitap olacak hem de dergi. Âyîne dergisinin bütün yükünü Sümeyye Karadoru ve Yusuf Ay arkadaşlarımız çekiyor. Derginin çıkış amacı şu sözde yatıyor aslında: “Küreselleştikçe yalnızlaştığımız şu çağda, birbirinden habersiz fakat ıstırabda ortak ne çok şahıs var. Farklı şehirlerde, farklı üniversitelerde, kendi küçük ortamlarında ‘bir şeyler yapmalıyız, bir şeyler üretmeliyiz; ama nasıl?’ çıkmazında kalan nice genç… Dergimiz ‘Küresel yalnızlığa bir mola’ diyerek birbirinden habersiz lakin aynı hisleri/düşünceleri taşıyan gençleri ortak bir platformda buluşturmayı ve bunu güzel bir kardeşlik çerçevesinde yapmayı planlıyor.” Âyîne Edebiyat ve Sinema Dergisi, edebiyata ve sinemaya dair sözü olan herkese kapısını açıyor. Nisan ayında gösterime giren “Fetih 1453 Kıyamet” filmine ilgi büyüktü. Her ne kadar tarihi hatalar yapılmış olsa da filmin büyük bir emek mahsulü olduğu açıktır. Elbette eksiklikleri görerek yeni yapılacak olan çalışmalarda bunlar dikkate alınmalıdır. Kendi tarihimizi, kültürümüzü işitsel, görsel ve duyusal her şekilde gelecek nesle aktarmak için gayret etmek kaçınılmazdır. Bu bağlamda sinema dergilerinin güzel ve faydalı projeler dile getireceğini diliyorum. Âyîne dergisi hakkında ayrıntılı bilgi almak isteyenler, sosyal paylaşım sitesindeki www.facebook.com/ayinedergisi sayfasını ziyaret edebilirler. Bu dizeleri söyleyen engin hoşgörü sahibi Mevlana Celaleddin Rumî’nin uzun süre yaşadığı Konya’da birkaç üniversiteli arkadaşımızın gayretleriyle çıkan Habis dergisine dikkat çekmek istiyorum. Öyküleriyle tanıdığımız Murat Çelik’in gayretiyle çıkan Habis dergisi şiirleriyle, öykü ve denemeleriyle okura sunulmuş. Gayet mütevazı bir şekilde yayın dünyasında ilerleyen Habis dergisi iki ayda bir çıkıyor. Yedinci sayısıyla sınırlı yerlerde dağıtımda… Dergi hakkında ayrıntılı bilgi almak isteyenler, sosyal paylaşım sitesindeki www.facebook.com/habissibah sayfasını ziyaret edebilirler. Diğer yazımda yayın dünyasının göz bebeklerinden bahsetmeye devam edeceğim. Yüzünüzden tebessüm eksik olmasın. Selamlar... Etiketler: ayine, bizim külliye, habis
allenai/c4/00333/62952
2018-06-24T04:58:36
http://dergilik.blogspot.com/2012/03/yayn-dunyasnn-gozbebekleri-1.html
allenai/c4
s3://tokenize-bucket20241130064257132900000001 /tokenize-dir-1024/data_input/output/00333.jsonl.gz
Sosyoloji Bölümü - Sosyolojik Makale Hazırlatma | Ödevcim Online maliye bölümü 24 Haziran 2019 akademik makaleler yazmak Çağdaş Sosyal Kurumlar Makale Hazırlatma Ekonomiye Giriş Makale Hazırlatma Güç ve Eşitsizlik Makale Hazırlatma İleri İngilizce Makale Hazırlatma Kültür ve Toplum Makale Hazırlatma Makale Akıcılık Makale Başlangıç Makale Bilimsel Veri Makale Cümle Makale Danışma Makale Danışmanlık Makale Danışmanlık Hizmeti Makale Dil Bilgisi Makale Gelişme Makale Giriş Makale Hazırlat Makale Hazırlatma Makale Kelime Makale Nerede ve Nasıl Yazılmalıdır? Makale Noktalama İşaretleri Makale Okumaya Dikkat Edin Makale Okuyucu Makale Sonuç Makale Ücretli Makale Yaptırma Makale Yayını Makale Yazdır Makale Yazdırma Makale Yazdırmak İstiyorum Makale Yazı Boyutu Makale Yazı Tipi Makale Yazım Kuralları Makale Yazımı Makale Yazımında Dikkat Edilinmesi Gereken Hususlar Makale Yazmak Makalenizin Konusu Makaleyi Dergide Yayınlatmak Psikolojiye Giriş Makale Hazırlatma Siyaset Bilimine Giriş Makale Hazırlatma Sosyal İstatistik Makale Hazırlatma Sosyoloji Bölümü Sosyolojik Analiz Makale Hazırlatma Sosyolojik Makale Hazırlatma Sosyolojik Makale Yazdır Sosyolojik Makale Yazdırma Sosyolojiye Giriş Makale Hazırlatma Toplumsal Değişme ve Gelişme Makale Hazırlatma Toplumsal Değişme ve Gelişme Ödev Hazırlatma Toplumsal Değişme ve Gelişme Proje Hazırlatma Toplumsal Değişme ve Sosyal Antropoloji Makale Hazırlatma Veri Analizi Makale Hazırlatma 0 Ödevcim Online, sosyolojik makale yazdırma, sosyolojik makale hazırlatma, sosyolojik makale hazırlatmak istiyorum talepleriniz için burada. Hemen sosyolojik makale yazdırmak veya diğer alanlarda danışmanlık talepleriniz için akademikodevcim@gmail.com mail adresinden bize ulaşabilir veya sayfanın en altındaki formu doldurup size ulaşmamızı bekleyebilirsiniz. Sosyoloji, Psikoloji alanın bir alt bölümüdür. İki bölümde birbirine bağlıdır. Sosyolojiyi Psikolojiden ayıran özellik Sosyolojinin toplum bilimi olmasıdır. Psikoloji ise daha geniş kapsamlı bir bölümdür. Sosyoloji yada bir diğer adıyla tolum bilimi, toplum ve insanların birleşimini inceleyen bir bilim dalıdır. Sokaktaki insanların birbiriyle ilişkisi, birbirlerine karşı olan tutumları, milletlerin temel taşlarından olan kültürde Sosyoloji Biliminin alanına giren konulardır. Sosyoloji Bölümünde Başarılı Nasıl Olunur ? İlk önce önemli olan kişinin Sosyoloji bilimine olan uyumudur. Sosyoloji bölümü konusu bakımından araştırmayı seven, meraklı yeniliklere açık olan kişilerin dikkatini çeken bir bölümdür. Sizde bu özelliklere sahipseniz Sosyoloji Bölümünde kolaylıkla yükselebilirsiniz. Sosyoloji Bölümünden Mezun Olduktan Sonra Ne İş Yapılır ? Buradan mezun olacak öğrenciler toplum ve insanları ilgilendiren her türlü alanda iş sahibi olabilirler. Bölümün İş Olanakları Nelerdir ? Hemen hemen her belediye bünyesinde bir sosyolog bulundurur. Kişiler genellikle tercihlerini bu yönde kullanır çünkü burada staj imkanı daha kolaydır. Aynı şekilde sivil toplum kuruluşlarında da çalışabilir, şirketlerde bulunan insan kaynakları departmanında da görev alabilirler. Diğer bölümlerin yapabileceği gibi yüksek lisans yaparak Akademik kariyer düşünebilirler. Bölümün Zorlukları Nelerdir ? Sosyoloji Bilimi yapısı gereği kültür ve insanlardan oluşur. Canlılar sürekli evrim geçirirler ve akabinde de gelişirler. Haliyle takip edilmesi oldukça zor bir iştir. Sosyologlar da bu sebeple kendilerini zamanla geliştirmek zorundadırlar. Sosyoloji insanlarla ve kültürlerle ilgilenen bir bilim dalıdır. Haliyle günümüzde de bunların önemi hayli artmış durumda. Şirketler artık insan kaynakları departmanına oldukça önem vermeye başlamış bunun içinse en ideal personel olarak sosyoloji mezunlarını tercih etmeye özen göstermektedirler. Aynı şekilde sivil toplum kuruluşları da bu doğrultuda oldukça sosyoloji mezunu almaya başlamıştır. Bu kurumların ilgi alanları, işlerin temel taşı insanlar oldukları için çalışan tercihlerini de doğal olarak bu doğrultuda insan ve toplum bilimi olarak bilinen Sosyoloji Bölümünün mezunlarından yapmaktadırlar. Çalıştıkları alana göre bu fiyat değişmektedir. Ama genel bir fiyat verecek olursak asgari ücret – 3000 civarı bir maaş alırlar. Sosyoloji Bölümünün Dersleri Nelerdir? – Sosyolojiye Giriş – Ekonomiye Giriş – Siyaset Bilimine Giriş – Sosyolojik Analiz – İleri İngilizce – Toplumsal Değişme ve Sosyal Antropoloji – Sosyal İstatistik – Kültür ve Toplum – Güç ve Eşitsizlik – Çağdaş Sosyal Kurumlar – Toplumsal Değişme ve Gelişme Bu alanda okuyor, makale yazmanız gerekiyorsa ve siz ne yapacağınızı bilmiyorsanız bize danışabilirsiniz. Hatta makalenizi bize yaptırabilirsiniz. Makale yazımı nasıl olur ? Nelere Dikkat edilmeli ? Yazarken hangi kurallardan yararlanabilirim ? gibi sorulara cevap bulabilirsiniz. Bize sadece makale için değil tez, ödev, proje gibi konularda da danışabilir ve yardım alabilirsiniz. Uzman arkadaşlarımız, alanında uzmanlaşmış öğretmenler , akademisyenler sizlere yardım etmek için burada. açıköğretim sosyoloji okuyanlar aöf sosyoloji 3.sınıf dersleri aöf sosyoloji 4.sınıf dersleri aöf sosyoloji ders özetleri Çağdaş Sosyal Kurumlar Makale Hazırlatma Ekonomiye Giriş Makale Hazırlatma felsefe bölümü dersleri Güç ve Eşitsizlik Makale Hazırlatma İleri İngilizce Makale Hazırlatma Kültür ve Toplum Makale Hazırlatma makale Makale Hazırlatma ödev Ödev Hazırlatma Psikolojiye Giriş Makale Hazırlatma Siyaset Bilimine Giriş Makale Hazırlatma Sosyal İstatistik Makale Hazırlatma Sosyoloji Bölümü sosyoloji bölümü nedir? sosyoloji dersleri istanbul üniversitesi sosyoloji dersleri zor mu Sosyolojik Analiz Makale Hazırlatma Sosyolojik Makale Hazırlatma Sosyolojik Makale Yazdır Sosyolojik Makale Yazdırma Sosyolojiye Giriş Makale Hazırlatma Toplumsal Değişme ve Gelişme Makale Hazırlatma Toplumsal Değişme ve Gelişme Ödev Hazırlatma Toplumsal Değişme ve Gelişme Proje Hazırlatma Toplumsal Değişme ve Sosyal Antropoloji Makale Hazırlatma Veri Analizi Makale Hazırlatma Önceki: Önceki yazı: Hukuk Bölümü – Hukuki Makale Hazırlatma Sonraki: Sonraki yazı: Psikoloji Bölümü – Psikolojik Makale Hazırlatma
allenai/c4/00334/78685
2020-01-20T11:58:41
https://odevcim.online/sosyoloji-bolumu-sosyolojik-makale-hazirlatma/
allenai/c4
s3://tokenize-bucket20241130064257132900000001 /tokenize-dir-1024/data_input/output/00334.jsonl.gz
Darıca'da Uyuşturucu Operasyonu, 3 Gözaltı Kızı ile tartışan baba kendini bıçakladı'çocuğum hasta' diye ağlayarak yolcuları dolandırdıRusya'dan açıklama: Lider TürkiyeDünyanın en uzun köprüsü 2023’te açılacakKentsel dönüşüm çalışmaları hızlandırılmalıBurun tıkanıklığı kalbe vuruyorTürkiye istedi anında durdurulduÖzel yumurtası nedeniyle karaborsaya düştü!Sağlık Bakanı'ndan 'Nutella' açıklamasıMutsuzluk sendromu nedir?Bir AyetBir HadisNamaz VakitleriHava Durumu"Görmedikleri hâlde Rablerinden korkanlar için bir bağışlanma ve büyük bir mükâfat vardır. Sözünüzü gizleyin, yahut onu açığa vurun; (fark etmez). Şüphesiz Allah, sinelerin özünü (kalplerde olanı) hakkıyla bilir. Yaratan bilmez mi? O, en gizli şeyleri bilir, (her şeyden) hakkıyla haberdardır."(Mülk, 12-14)"Her kim aşura gününde ailesine ve ev halkına ikramda bulunursa Cenab-ı Hak da senenin tamamında onun rızkına bereket ve genişlik ihsan eder."(et-Tergîb ve'l-Terhİb 2/116)AdanaAdıyamanAfyonAğrıAksarayAmasyaAnkaraAntalyaArdahanArtvinAydınBalıkesirBartınBatmanBayburtBilecikBingölBitlisBoluBurdurBursaÇanakkaleÇankırıÇorumDenizliDiyarbakırDüzceEdirneElazığErzincanErzurumEskişehirGaziantepGiresunGümüşhaneHakkariHatayIğdırIspartaİstanbulİzmirKahramanmaraşKarabükKaramanKarsKastamonuKayseriKilisKırıkkaleKırklareliKırşehirKocaeliKonyaKütahyaMalatyaManisaMardinMersinMuğlaMuşNevşehirNiğdeOrduOsmaniyeRizeSakaryaSamsunŞanlıurfaSiirtSinopŞırnakSivasTekirdağTokatTrabzonTunceliUşakVanYalovaYozgatZonguldak için namaz vakitleri İmsak 06:48Güneş 08:18Öğle 13:22İkindi 15:49Akşam 18:12Yatsı 19:375°C Kocaeli6°C İstanbul0°C Ankara3°C RizeBIST: 82.779 0.51Altın: 146,779 -0.07Dolar: 3,7701 -0.17Euro: 4,0274 -0.27GÜNDEMSİYASETASAYİŞSPOREKONOMİEĞİTİMMAGAZİNDÜNYATEKNOLOJİDİĞER »KÜLTÜR-SANATYAŞAMDİNİ HABERLERSAĞLIKDarıca'da Uyuşturucu Operasyonu, 3 GözaltıAna Sayfa» Gündem15.03.2016 09:44Darıca'da yaklaşık 1 kilo esrar maddesi ile yakalanan 3 kişi adliyeye sevk edildi. Osmangazi Mahallesi'nde Darıca İlçe Emniyet Müdürlüğü'ne bağlı ekipler şüphe üzerine bir araçta yapmış oldukları kontrollerde, 1 kilo esrar ele geçirdi. Ayrıca yapılan aramada bulunan hassas teraziye de el konuldu. Araçlarında uyuşturucu madde ile yakalanan B.K., Y.K. ve S.K. isimli şahıslar gözaltına alınarak, Darıca İstasyon Polis Merkezi'ne götürüldüler. Zanlılar hakkında uyuşturucu madde ticareti yapmak ve uyuşturucu madde kullanmaktan işlem yapıldığı öğrenilirken, ele geçirilen uyuşturucu ve teraziye savcı talimatı ile el konuldu. Emniyette işlemleri biten zanlılar adliyeye sevk edildi.Etiketler: darıca, uyuşturucu, operasyon, gözaltı, esrar UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.SON EKLENEN GALERİLERDiriliş Ertuğrul'daki bu sahne geceye damgasını vurduPadişahların sırlarıSeka Kağıt MüzesiTürk'ün İngilizceyle İmtihanıDiğer HaberlerDünyanın en uzun köprüsü 2023’te açılacakUlaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı Karayolları Genel Müdürlüğü dünyanın en uzun asma köprüsü olacak Çanakkale 1915 için müşavirlik ihalesine çıktı.Kentsel dönüşüm çalışmaları hızlandırılmalıAvrupa Hazır Beton Birliği (ERMCO) ve Türkiye Hazır Beton Birliği Yönetim Kurulu Başkanı Yavuz Işık, Zeytinburnu’nda bir binanın kendiliğinden yıkılması üzerine yeniden uyarılarda bulundu.Türkiye istedi anında durdurulduTürkiye'nin talebi üzerine Kerkük'ten petrol ihracatının durdurulduğu belirtildi.Erdoğan'dan FETÖ uyarısı: İçeride tanıdıklarım varCumhurbaşkanlığı Külliyesi'nde yargı mensuplarına hitap eden Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, cezaevindeki FETÖ mensuplarının itirafçı oyununa dikkat çekti.TÜİK'te 141 personel meslekten ihraçKalkınma Bakanı Elvan, Türkiye İstatistik Kurumu Başkanlığında 141 personelin, 672 ve 675 sayılı KHK'lar ile meslekten ihraç edildiğini bildirdi.Fikri Işık, Türkiye ve Kocaeli gündemine ilişkin çarpıcı açıklamalarda bulunduMilli Savunma Bakanı Fikri Işık savunma sanayisinde anlayış değişikliğine gittiklerini belirterek, “Kocaeli özel bir yere sahip. Burada bir atak yapıp savunma sanayisinden pay almamız zor değil...Kocaeli Sanayi Odası'nda bomba araması18 Ocak 2017 Çarşamba 11:14İki yıl sonra gelen itiraf: Ben dahil 8 kişi FETÖ üyesiyiz18 Ocak 2017 Çarşamba 11:00Türkiye'nin yeni hayalet gemisinin adı TCG İZMİT18 Ocak 2017 Çarşamba 10:15Yol verme kavgası ölümüne neden oldu!18 Ocak 2017 Çarşamba 10:0524 yaşındaki genç uyuşturucudan hayatını kaybetti18 Ocak 2017 Çarşamba 09:54Askeri alanlarda kentsel dönüşüm18 Ocak 2017 Çarşamba 09:42Türkiye resti çekti: Asla izin vermeyiz!18 Ocak 2017 Çarşamba 09:34Bursa'da patlama: Yaralılar Darıca Farabi'ye getirildi18 Ocak 2017 Çarşamba 09:26Yavru köpeğin kulağını kesenlere para cezası18 Ocak 2017 Çarşamba 08:59Reina saldırganının ilk hedefi ortaya çıktı!18 Ocak 2017 Çarşamba 08:58Güncel HaberlerDarıca Belediyesi Evsizleri UnutmadıKayıp kızın cesedi bulunduİmam ile mahallelinin 'Niye baktın?' kavgasıTimsah 2 yaşındaki çocuğu kaptıAlperen Ocakları:"Tepkimiz Çok Sert Olur"Tecavüzle suçlanan sahte doktora tahliyeKoyunlar çobanı uyutup geceye 'aktı'Eşini Boğazından Bıçaklayarak Öldürdü15 DAKİKA KURŞUN YAĞDI8’inci kattan düştü, ölmedi‘Özel güvenlik’ sistemi sil baştan1/20
allenai/c4/00314/79453
2017-01-19T06:28:55
http://www.millihakimiyet.com/daricada-uyusturucu-operasyonu-3-gozalti-57216h.htm
allenai/c4
s3://tokenize-bucket20241130064257132900000001 /tokenize-dir-1024/data_input/output/00314.jsonl.gz
HaberAnamur.Net | CHP’li Sağlar: ‘Laik devlet, inanç ve ibadetin güvencesidir’ CHP’li Sağlar: ‘Laik devlet, inanç ve ibadetin güvencesidir’ CHP Mersin Milletvekili Fikri Sağlar, laikliğin, hangi din ve mezhepten olursa olsun, inanan ya da inanmayanlar arasında ayrımcılığa yer vermediğine vurgu yaparak, “Laik devlet, inanç ve ibadetin güvencesidir. OHAL’i sadece, ülkenin rejimini değiştirme aracı olarak kullanmaya çalışılırsa. Bir de bakarsınız ki OHAL’in altında kalmışsınız. İşte o zaman film kopar” dedi. Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Parti Meclisi Üyesi ve Mersin Milletvekili Fikri Sağlar, ‘Gidişat kötü!’ başlıklı yazısında; yandaşların laikliği ‘din’ gibi göstermeye çalışarak, halkın arasına nifak soktuklarını belirterek, şunları söyledi: “Laikliğin demokrasinin temeli olduğunu yaşadıkça anlıyoruz. Çokbilmiş yandaşlar, ülkede laikliğin ‘bir din’ gibi gösterilmesi için ellerinden geleni yaptılar. Hem de ahlaksızca!.. Mütedeyyinlere bile bu yalanı kabul ettirdiler. Halkın arasına nifak soktular. Yalan yanlış, kendilerinin bile bilmedikleri ve de uymadıkları bir İslam dini tarif etmeye çalıştılar. Göstermelik namazlar, şaşalı iftarlar, yandaşı zengin eden bol harcamalı cami açılışları, sıkıştıkları yerde Diyanet’in akla ve ‘İslam’a uymayan fetvaları’, yazar diye tuttukları kalemşorlarının ‘rüşvet günah değildir’ açıklamalarıyla milleti bezdirdiler.” ALGI YÖNETİMİ UMUDUNU KAYBETMİŞ BİR TOPLUM YARATTI Laik devlete yönelen saldırıya değinen Sağlar, “Her gün söylenen yalanlar, yüksek sesle bağırış çağırışlar, bakanların hırsızlığı, evlerde toplanan dolarlar, sahtekârlıklar, yetim hakkı yemeler, kaçak villalarda işlenen günahlar, insanların psikolojisini bozdu. Bu kirli yönetimde ‘ibadet ve iman’ tartışmaları, inançları zorlar hale getirdi. Sonunda tüm değerleri yok eden bu algı yönetimi, giderek umudunu kaybetmiş bir toplum yarattı. Ülke yönetimi, evrensel hukuk, çağdaş normlar ve tarihsel kazanımlar üzerinden değil, meşreplerine uygun, dini kullanan, ‘biat’ı öne çıkaran, inanç değerlerini kendine yontan ve de korkutan bir anlayışa terk edildi. Laik devlete saldırıldı Oysa laik devlet yönetimi, hukuk, siyaset, ekonomi, eğitim, bilim ve sanatta din kurallarının belirleyici olmayacağını öngörür. Laiklik, hangi din ve mezhepten olursa olsun, inanan ya da inanmayanlar arasında ayrımcılığa yer vermez. Laik devlet, inanç ve ibadetin güvencesidir” dedi. YARGI HİÇ BU KADAR SİYASİLEŞMEMİŞTİ Bu anlayışın hukuk devletini de askıya aldığına dikkat çeken Sağlar, şöyle devam etti: “Yargı tarafsız ve bağımsız olmaktan çıktı. Deniliyor ki yargı ne zaman özgürdü? Belki önceleri asker/sivil bürokrasinin vesayetinde devlete karşı işlenen suçlarda taraftı, ancak hiç bu kadar siyasileşmemişti. Bugün ise, açıktan taraf ve göstermelik dincilik yapan tek bir adama bağlı. Yasama organı bile dini ritüellere açık hale geldi. TBMM içinde yaşam biçimi adeta çağdaşlıktan uzaklaştırıldı. Konuşmalar, ilişkiler ve de görüşmeler gerçek inancın gerektirdiğinin dışında yapaylaşan bir görüntüye büründü. Devlet kurumları ve kuruluşlarına girdiğinizde Cumhuriyet’in temelinden vazgeçirilmiş bir atmosferle karşılaşıyorsunuz.” LAİKLİĞİN OLMADIĞI YERDE DEMOKRASİ OLMAZ Laik olmayan bir ülkede demokrasinin olamayacağına vurgu yapan Sağlar, laik olmayan bir ülkede özgürlük, eşitlik ve insan haklarının oluşamayacağını belirterek, “Orada biat kültürü vardır” dedi ve şöyle devam etti: “İnsanlığın kazanımları, değişen dünyanın yaratıları, medeniyetin ortaya çıkardığı koşulları ve halkın talepleri yerine, dinin kuralları üzerinden adalet dağıtılmaya çalışılır. Ne özgürce düşünebilirsiniz, ne de düşüncenizi ifade edebilirsiniz. Emirlere uyan, yerinde sayan bir toplum olursunuz. Laik olmayan bir ülkede, dinin kurallarına göre adalet dağıtmak bugünün insanını ve çağın yaşamını inkâr etmek demektir. İnanç özgürlüğü en kutsal değerdir. Yurttaşların yaşamak istediği uhrevi mutluluğa saygı duymak gerekir. Üstelik insanın en temel hakkıdır. Ancak, toplumun yaşam biçimini belirleyen devlet de yönetim de gelişen dünyanın dışında kalamaz. Ayrıca; İslam dini ‘Allah ile kul arasına kimse giremez!’ der. İslam’ın diğer dinlere olan üstünlüğü ise, ‘ruhban sınıfının’ olmamasıdır. Hal böyleyken kimin ne kadar dindar ve inanç sahibi olduğuna başkası karar veremez. Ancak muktedir olmak isteyen, diktatörlüğünü ilan etmeye hevesli bir anlayış, inançlarla oynayarak bireyleri ayrıştırmaya, bağnaz bir kesimi kendi etrafında toplamaya çalışır. Hem de Müslümanlıkta şiddetle reddedilen bir niteliğe bürünerek bunları yapıyorsa durum vahimdir.” LAİKLİĞE SAHİP ÇIKAN YUTTAŞLAR TUTUKLANIYOR Yukarıdaki anlattıklarını ilk defa 12 Nisan 2015 günü yazdığını anımsatan Sağlar, “O günden bugüne kadar değişen çok şey oldu” dedi ve değişen şeyleri şöyle dile getirdi: “İktidar laiklik ilkesini kaldırma konusunda adım adım ilerledi. Önce Meclis Başkanı, ‘Laiklik ilkesinin anayasadan çıkarılmasını’ istedi. Sonra İktidar, laik devletin var olan tüm kurallarını yok saydı. Kamudan hizmet alan yurttaşın hizmet verene karşı güven duyabilmesini sağlayan düzenlemeleri kaldırdı. Dini sembollerin taşınmasına müsaade etti. Sağlıkta, yargıda, güvenlik güçleri arasında dini ritüellerin kullanılmasına öncelik verdi. Kamu yönetimi uzmana değil ‘ulemaya danıştı.’ Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan’ fetvalar’ alındı. Mesai saatleri cuma namazlarına göre ayarladı. Orta öğrenim okullarında öğle namazlarına katılanlara serbestlik tanındı. Eğitimde 5 gün okul, 1 gün camii yöntemini getirdi. İlköğrenimde kız çocuklarının türbanla okula gelmesinin yolu açıldı. Seçmeli derslerde çocuklar fen ve yetenek gelişmesini sağlayacak pozitif bilimlere değil, Arapça öğrenmeye zorlandı. Şimdi de, Anayasa’nın değiştirilemez maddeleri arasında bulunan ve demokratik rejimin temel ilkesi olarak duran ‘laikliğe’ sahip çıkan yurttaşlar tutuklanıyor. ‘Türkiye laiktir. Laik kalacaktır’ diyenleri, ‘toplumu kin ve nefrete yöneltiyorlar’ diyerek suçluyorlar. Düşünün; Reina saldırısının ardından ’laiklik çağrısı’ yapan Halkevleri üyeleri Hamit Dışkaya ve Ayşegül Başar’ı, çıkarıldıkları mahkemece alelacele tutukladılar. Dahası; tüm hükümet erkânı ‘laiklik’ taleplerinde bulunanları ve ‘Reina katliamı yaşam biçimine bir saldırıdır!’ diyenleri de ‘ülkede iç savaş kışkırtıcılığı yapıyorlar’ diyerek itham etti.” TÜRKİYE’DE CİDDİ BİR BÖLÜNME VAR Hükümetin 3. kez OHAL’i uzattığını hatırlatan Sağlar, “Hani denmişti ya!. ‘OHAL’in kime zararı var! Herkes işinde gücünde!.’ Gerçekten herkes memnun mu? Hayır! Türkiye’de ciddi bir bölünme var. Son 6 aya baktığınızda insanlar mutsuz. Baskı altında nefes alamıyor. Her gün TV’lerde biri tarafından aşağılanıyor, azarlanıyor. Psikolojileri bozuldu. Her an patlamak üzere. Önce aile içi dramlar başladı. Kadınlar, çocuklar öldürülüyor. Tecavüz, taciz, saldırılar, özelliklere çocuk istismarı çoğaldı” dedi. EKONOMİ ÇÖKÜYOR KİMSENİN UMRUNDA DEĞİL ‘Ekonomi iyiye gidiyor diyenlere ‘Paralı basın mensuplarına’ ya da TV’lerdeki ‘yevmiyeli konuşmacılara’ bakmak yerine çarşı pazar dolaşmalarını tavsiye eden Sağlar, “Ekonomi çöküyor! Kimsenin umurunda değil. Çiftçi, esnaf, KOBİ’ler mahvolmuş durumda. Üstüne, özellikle güneyde, Mersin’de doğa felaketler üst üste geliyor. Kurtuluş yolu bulamayanların toplumu daha da bunalıma götüreceği aşikâr. Israrla ekonomi iyi diyenler, çarşı pazar dolaşsınlar. ‘Paralı basın mensuplarına’ ya da TV’lerdeki ‘yevmiyeli konuşmacılara’ bakmasınlar. Orada halkın çığlıklarını, öfkesi ve de tepkisini duyacaklardır. İşte bu nedenle OHAL ilan ediliyor. Terör bahanesi” dedi. 6 AYDA 13 BOMBALI SALDIRI Son OHAL dönemine bakıldığında terörle mücadele edilmediğini ifade eden Sağlar, 6 ayda 13 bomba patladığını hatırlatarak, şunları söyledi: “Binlerce insan FETÖ ve terör örgütü üyesi olduğu gerekçesiyle açığa alındı, işten çıkarıldı, gözaltına alındı. Basın kuruluşları, vakıflar, dernekler kapatıldı. Hatta halen milletvekili olan HDP Eş Genel Başkanları ve milletvekilleri tutuklandı. Belediyelere kayyumlar atandı, yine de terör durmadı. Bu güne kadar bırakın ‘terör suçlusu’ olarak hüküm giyeni, iddianameler bile hazırlanıp yargıya sunulmadı. Binlerce insan kuşkuyla bekliyor. Demek ki; yapılması gerekenler yerine daha fazla baskı kurar, adaletin oluşmayacağı kuşkusunu güçlendirir, korkutma yoluyla toplumu sindireceğinizi sanırsanız başarılı olamazsınız. Uygulanan yöntemler terörü önlemiyor aksine körüklüyor. “Bilinmeli ki 3. Dünya Savaşı içindeyiz” diyen Sağlar, savaşın şeklinin, yol ve yönteminin değiştiğini belirterek, “Bu gerçekleri göremeyen bir vizyonla hareket edilirse, hele hele OHAL’i sadece, ülkenin rejimini değiştirme aracı olarak kullanmaya çalışılırsa, bir de ardından amaca ulaşmak için insanların üzerinde baskı kurulursa terör daha da azar. Bir de bakarsınız ki OHAL’in altında kalmışsınız. İşte o zaman film kopar” dedi.
allenai/c4/00332/72017
2018-06-19T08:38:09
http://www.haberanamur.net/28707/chpli-saglar-laik-devlet-inanc-ve-ibadetin-guvencesidir/
allenai/c4
s3://tokenize-bucket20241130064257132900000001 /tokenize-dir-1024/data_input/output/00332.jsonl.gz
Kılıçdaroğlu: "Fiili durum, anayasal statüye kavuşturulmak isteniyor" Ana SayfaE-GazeteGünün HaberleriArşiv28 Nisan 2017 CumaWEB TVFOTO GALERİKONYA SPORGÜNDEMİLÇELERPOLİTİKAEKONOMİTÜRKİYEMERHABA ŞEHİRSPOROTOMOBİL3. SAYFADÜNYAYAŞAMTEKNOLOJİBÖLGEKÜLTÜR SANATSAĞLIKRÖPORTAJMEDYACumhurbaşkanı Erdoğan cuma namazını Bezmialem Valide Sultan Camii’nde kıldı35 sığınmacı Türkçe öğrendiYıldırımlı karateciler madalyaları topladıŞili, Mersin firmalarını yatırıma çağırıyorVali Günaydın’dan köy ziyaretleriSakarya’da FETÖ ile mücadelenin başındaki polis, ’mahrem imam’ çıktıBafra’nın kanayan yarası markalaşamayan "Bafra pirinci"Yıldırım’da kıraathane kültürü yaşatılıyorTercan ve Çayırlı’da kursiyerler sertifikalarını aldıSeydişehir'de öğrenciler fidan diktiKonya21 °CHABERLERPOLİTİKAKılıçdaroğlu: "Fiili durum, anayasal statüye kavuşturulmak isteniyor"17:0318 Mart 2017Haber KaynağıKılıçdaroğlu: "Fiili durum, anayasal statüye kavuşturulmak isteniyor"CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, "Tek adama yetki verdiğimiz zaman Türkiye'nin itibarını düşünün. Hangi noktaya gelebileceğini düşünün. Bu...A+A- CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, "Tek adama yetki verdiğimiz zaman Türkiye'nin itibarını düşünün. Hangi noktaya gelebileceğini düşünün. Bu fiili durum. Bu fiili durum, anayasal statüye kavuşturulmak isteniyor" dedi.CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu, Yenimahalle Belediyesi Halk-Kart Tanıtım Töreni'ne katıldı. Yenimahalle Belediyesi Nazım Hikmet Kongre ve Sanat Merkezinde gerçekleştirilen törende konuşan Kılıçdaroğlu, "Sorumluluk duyan her vatandaşımın endişe taşıdığını biliyorum. Endişeli bir süreçten geçtiğimizi de biliyorum. Nasıl oldu da Türkiye bu noktaya geldi? 23 Nisan'da 1920'de Meclisi kurarken tek adam mı vardı? TBMM'ye Gazi Meclis diyoruz. Bu meclis bütün milletvekilleriyle milli Kurtuluş Savaşını yöneten Meclis, Kıbrıs Barış Harekatını yöneten Meclis, 15 Temmuz darbe girişimi sırasında sabaha kadar çalışıp darbeyi püskürten Meclis. Şimdi ne diyoruz, "Meclisin yetkilerinin alacağım bir kısmını" kime vereceğim? Bir adama vereceğim. Neden? Bir Allah'ın kulu çıkıp bana bunun akılcı gerekçesini açıklamak zorundadır. Meclis çalışmıyor diyorlarsa Meclis çalışıyor. Bütün yasama dönemlerinden çok daha fazla kanun bu yasama döneminde çıkmıştır. Hayır desinler, rakamları alsınlar baksınlar. Parlamento çalışıyor. İki hafta içinde 100'den fazla kanun çıktı, kavga mı oldu? Hayır. Uyum olursa, uyum içinde çalışılırsa kanunlar çıkıyor. 2 bin maddelik kanun kısa sürede niye çıkıyor, nasıl çıkıyor? Uzlaşarak çıkıyor. Parlamentoda şuanda 4 partinin grubu var, milletvekilleri var. AB ile uyum süreci içinde gelen bütün kanunlar oy birliğiyle çıkmıştır. Demek ki Türkiye'nin çıkarı söz konusu olduğunda oy birliğiyle çıkıyor" şeklinde konuştu."Bir kişiyi ikna ettiniz mi, 24 saat içinde Türkiye Cumhuriyeti Devletini ele geçiriyorsunuz? Buna "Evet" denir mi?""Devletin yapısı ve işleyişini bir kişi belirleyecek başkan. Başkan diyordum itiraz ediyorlardı şimdi onlar da başkan demeye başladılar" diyen Kılıçdaroğlu, konuşmasına şöyle devam etti:"Tek adam rejimi diyordum, önce inkar ettiler sonra "evet tek adam rejimi olacak" diyorlar. Biz o tartışmaları bir tarafa bırakarak, aklımızla ve mantığımızla düşünerek sandığa gideceğiz. Türkiye Cumhuriyeti kolay kurulmadı. Bağımsızlığını kolay elde etmedi. Bir mücadele var, kan var, gözyaşı var, şehitler, gaziler var. Bir kişi hem başkan olacak, hem başbakan olacak, kaç yardımcısı olacak belli değil, kaç bakan olacak belli değil. Arzu ederse en geç 24 saat içinde bütün valileri, kaymakamları, müftüleri, emniyet müdürlerini, müdürleri, büyükelçileri değiştirebilir. Bir kişiyi ikna ettiniz mi, 24 saat içinde Türkiye Cumhuriyeti Devletini ele geçiriyorsunuz? Buna "Evet" denir mi? Böyle bir saçmalık olur mu? Diyorlardı ki "FETÖ terör örgütü 30-35 yılda devletin içinde sızdı, paralel devleti kurdu." 30-35 yıla gerek yok. Bu modelde bir kişiyi ikna ettiniz mi, 24 saat içinde zaten ele geçiriyorsunuz. İstediğiniz rektörleri atıyorsunuz, vali yardımcılarını, kaymakamları istediğiniz gibi atıyorsunuz?""Bu fiili durum, anayasal statüye kavuşturulmak isteniyor""Ne diyor? "Rakka'ya gireceğiz'. Gir kardeşim. "Münbiç'e gireceğiz'. Gir kardeşim. "İkisine de giremiyoruz'. Niye konuşuyorsun o zaman?" ifadelerini kullanan Kılıçdaroğlu, "Tek adama yetki verdiğimiz zaman Türkiye'nin itibarını düşünün. Hangi noktaya gelebileceğini düşünün. Bu fiili durum. Bu fiili durum, anayasal statüye kavuşturulmak isteniyor. Bütün yetkiler var zaten. Parlamentoda çoğunluk var. İstediğiniz kanunu çıkarıyorsunuz. Bütün bakanlar sizden. İstediğiniz kararı alabiliyorsunuz. Eksik olan ne? Her şeyi yapıyorsunuz; ama deniyor ki; "Bütün yetkileri bir kişiye verelim. Türkiye'yi bir kişiye teslim edelim. 80 milyon büyük değil, bir kişi büyüktür'. 80 milyon bir kişinin önünde diz çöksün isteniyor. Bu ülkenin insanları onurlu insanlardır. Demokrasiyi savunurlar. Benim gibi düşünmeyenin de konuşmaya hakkı vardır, yazmaya hakkı vardır. Ayrımcılık, kutupculuk, toplumu ayrıştırmak olmaz. Siyasetin görevi toplumda uzlaşmayı sağlamaktır. Siyaset, uzlaşma sanatıdır, bölme sanatı değildir. İnsanları uzlaştıracaksınız, bir araya gelecekler, oturup konuşacaklar. Ayrıştık, bölündük. Neredeyse kavga edeceğiz. Komşumuzun kimliğini, inancını, yaşam tarzını sorgular hale geldik. Bu Türkiye'yi böler, Türkiye'yi ayrıştırır, Türkiye'yi kutuplaştırır. Tam tersini yapmalıyız. Bizim gibi düşünmeyenler de özgürce konuşabilmeliler, yazı yazabilmeliler" değerlendirmesinde bulundu."Mağdur olan biziz"Kılıçdaroğlu, "O kadar dengesiz, haksız koşularda çalışıyoruz ki, anlatmak mümkün değil. Devletin forsunu, arabasını, uçaklarını, parasını, televizyonlarını kullanıyorlar. Kendi televizyonları 24 saat yayın yapıyor. Biz, bu vatandaşa gerçekleri anlatmak için sokak sokak, meydan meydan, cadde cadde kendi imkanlarımızla gezip, anlatmaya çalışıyoruz. Ağrıma giden ne biliyor musunuz? Devletin forsunu, arabasını, uçaklarını, parasını, televizyonlarını kullanacaksın sonra meydana çıkıp, "Ben mağdurum" diyeceksin. Sen nasıl mağdursun kardeşim? Mağdur olan biziz. Her türlü engellemeyi yapıyorlar vatandaş doğruları öğrenmesin diye. Biz doğruları anlatmıyorsak, biz yanlış söylüyorsak senin televizyonuna çıkalım, orada oturalım adam gibi, medeni insanlar gibi tartışalım. Ben mi yanlış söylüyorum, sen mi yanlış söylüyorsun. Biri konuşuyor, 15 dakika sonra öbürü konuşuyor. Böyle bir referandum olur mu? Hangi eşit şartlarda gidiyoruz? Ama bütün bunlara rağmen ben bu milletin ferasetine, demokrasiye bağlılığına güveniyorum" ifadelerini kullandı."'Hayır" ne demek? Biz demokrasiye sahip çıkıyoruz, demek"Kılıçdaroğlu, konuşmasının devamında şunları kaydetti:"Vatandaşımıza soracaksınız, "partizan bir cumhurbaşkanı mı istiyorsun, tarafsız bir cumhurbaşkanı mı istiyorsun" bu kadar basit. "Partizan cumhurbaşkanı" istiyorum diyorsa nelerin olacağını anlatacaksınız. "Tarafsız bir cumhurbaşkanı istiyorum" diyorsa tarafsız bir cumhurbaşkanını bizde istiyoruz. o zaman sandığa gidecek hayırlı bir iş yapacak. "Hayır, çıkarsa kaos olacak" niye kaos olsun? Sayın Cumhurbaşkanı yerinde oturacak, 2019'a kadar. Binali Bey, başbakanlığını sürdürecek. Bakanlar, parlamento yerinde olacak. "Hayır" ne demek? Biz demokrasiye sahip çıkıyoruz, demek. Biz parlamentomuza sahip çıkıyoruz, demek. Biz milli iradeye sahip çıkıyoruz, demek. Biz milli iradenin üstünde hiçbir gücü tanımıyoruz demek. Herkes anayasal sınırları içinde görevini yapsın demek. Türkiye'nin saygınlığı artacaktır. Ekonomik olarak büyüyecektir Türkiye. İtibarı artacaktır Türkiye'nin. Otoriter bir yönetimden demokrasiyi savunan bir Türkiye sürecine girecektir Türkiye. Biz bunu savunuyoruz."Konuşmaların ardından Yenimahalle Belediye Başkanı Fethi Yaşar, Kılıçdaroğlu'na Halk Kart takdim etti.Önceki ve Sonraki HaberlerÇatalzeytin’de şehitler anıldıYazar Murat Tavlı hayranları ile buluştuHABERE YORUM KATUYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. Trafik kültürü oluşturuluyorKırsala hibe desteği sürecekGüçlü, ‘Hilafet dinî değil, siyasi’Üniversitelerde askeri vesayet sürdürülüyorUnilever’den Merhaba Gazetesi’ne ziyaretKırgız Rektörden, Rektör Şahin’e ziyaretKonya Atıksu Arıtma Tesisinden yine bir ilkÖğrenci velileri 'okuyorum' dediMAN Roadshow teknoloji rüzgarları estirdiRixos tiyatro festivaline ev sahipliği yapıyorBu Kategorideki Diğer HaberlerCumhurbaşkanı Erdoğan cuma namazını Bezmialem Valide Sultan Camii’nde kıldıDışişleri Bakanlığından Makedonya’da yaşanan siyasi krize ilişkin açıklamaBakan Albayrak: "Türk Akımı projesini 2020’ye kadar nasipse bitireceğiz"Başbakan Yıldırım: "2 Mayıs’ta Cumhurbaşkanımızın partiye üyeliğini tekrar başlatmış olacağız"CHP’li Tezcan’dan YSK kararlarına tepki
allenai/c4/00336/18758
2017-04-28T12:12:06
http://www.merhabahaber.com/kilicdaroglu-fiili-durum-anayasal-statuye-kavusturulmak-isteniyor-1055290h.htm
allenai/c4
s3://tokenize-bucket20241130064257132900000001 /tokenize-dir-1024/data_input/output/00336.jsonl.gz
SİYASETTE USUL VE ÜSLUP SORUNU “Adaletsizlik medeniyet mahveder.” İbn Haldun Yerel seçimlerin yaklaştığı ve kıyasıya mücadeleye sahne olduğu şu günlerde maalesef siyasetçilerde değişen bir şey yok. Aynı usul ve üslup halen devam ediyor. Hem de her geçen gün daha da bozularak, seviye düşürülerek… Seçimleri kazanmak için izlenen usul, yalana ve iftiraya indirgendi. Üslup ise hakaret, tehdit ve aşağılamalardan öteye gitmiyor. Özellikle iktidar partisi AKHP (AKP+MHP=Adaletçi Kalkınmacı Hareket Partisi) devletin bütün imkânlarını sanki kendi malları gibi rahatça saçıp savurdukları için her yoldan saldırıya geçmiş, adeta kendi partilerinden olmayanlara ülkede hayat hakkı tanımama raddesine gelmişlerdir. AKHP’li olmayan kimse; işe alınmaz, bir şekilde işe alınmışsa ya çıkartılır ya sesi kesilir, fikir üretenlerin fikrine değer verilmez, güvenilmez, hatta çok rahat bir biçimde inancı ve vatanı için canını feda edecek insanlar vatan haini olarak ilan edilir… Seçim meydanlarında da suçlamaların dozu arttırılıp bozuk bir üslup kullanılarak, halkın bir kısmı diğer kısmına bu şekilde düşman edilir. TCK’ya göre halkın bir kesimini diğer bir kesimi aleyhine kin ve düşmanlığa alenen tahrik etmek ve yine halkın bir kesimini alenen aşağılamak suç olmasına rağmen bu suçu işleyenler maalesef her türlü “adalet” mekanizmasını ellerinde tuttukları ve istedikleri gibi kullandıkları için onlara hiçbir şey olmaz… AKHP’li olmayanlar ise ağzını açacak olsa “adalet” mekanizması çalışır her türlü hukuki ve cezai yaptırım en ağır şekilde icraya konulur. AKHP her seçimde algı yönetimiyle halkımıza hayali korkular salarak, tehditler oluşturarak oylarını arttırma hiç olmazsa sabit tutma gayretinde. Daha önceki seçimlerde “istikrar” kavramı üzerinden giderken şimdi “beka” kavramı üzerinden gidiyorlar. Beka kavramına karşı çıkanlara terörle mücadeleyi anlatıyorlar. İyi ama biz terörle AKHP’nin öncesinde de mücadele ediyorduk. Türkiye’nin beka sorunu AKHP’nin var ya da yok olması ile ilgili değil. Türkiye tarihten bugüne her daim üzerinde dünyanın gözü olan stratejik bir bölge olmuştur. Bunun AKHP’nin iktidarda olup olmaması ile ilgisi yoktur. Bu AKHP iktidarda olsa da olmasa da böyledir. Bunu Türkiye’nin varlığına değil de kendi varlıklarına indirgemeleri yine kendilerinin dışında hiçbir şeye ehemmiyet vermediklerini, değer atfetmediklerini göstermektedir. Seçim meydanlarında halkın gözünün içine baka baka yalan söylemeleri fecaat bir durum arz etmekte. Bizim inancımızda yalanın yeri yoktur ve yalan her türlü kötülüğün anahtarıdır. Yalan ile ilgili ayet ve hadisler bizi defalarca ve en şedit biçimde uyarmaktadır. Büyük hadis âlimi Buhari binbir zahmetle hadis almak için gittiği yerde ev sahibinin elindeki boş kabı sanki içinde yem varmış gibi sallayarak atını çağırdığını görünce “atını kandıran beni de kandırır” diyerek hadisi almadan dönmüştür. AKHP’yi destekleyenlerin, iktidar temsilcilerinin birçok yalanı gözlerinin içine baka baka söylemesine rağmen hiçbir tepki vermeden hatta alkışlar tutarak onlara eşlik etmesi ise durumun en vahim tarafıdır. Beka sorunu düşmanın varlığıyla olmaz, Allah’ın izni ile bizim halkımız işgale yeltenen düşmana dünyayı dar eder. Asıl beka sorunu milleti kendi benliğinden, değerlerinden, töresinden, inancından uzaklaştırmakla olur. Bu süreçte usul ve üslup olarak en beğenilen lider Temel Karamollaoğlu oldu. Saldırgan üsluplardan artık bıktıklarını ifade ederek Karamollaoğlu’nu beğenen her kesiminden insanların sayısı her geçen gün artıyor. Zaten AKHP liderleri de bir önceki seçimde Saadet Partisi sorulduğunda cevap vermeye dahi tenezzül etmezken bu seçimde meydanlarda Saadet Partisi’nin ve Temel Karamollaoğlu’nun ismini dillerinden düşürmez oldular. Bu Saadeti ve liderini artık kendilerine bir rakip olarak gördüklerinin en büyük göstergesidir. İsmine varana kadar dil uzattıkları, halkın teveccühüne mazhar olan Karamollaoğlu’na kendileri yetmediği gibi bir de yandaş mafyaları dil uzatmaya cüret ediyor. Topluma hiçbir faydası olmayan, sadece gençlere kötü örnek olan mafyacılar, Temel Bey’e geçmişine bakmasını söylerken kendi kirli geçmişlerini görmüyorlar. Torunlarının olmasına kadar dil uzatıyor ama desteklediği AKHP’nin liderinin torunları olduğunu unutuyorlar. Bir yandan AKHP’den cesaret almadıklarını söylerken öbür yanda ölümüne onları destekleyeceklerini söylüyorlar. Sonra da hapishanede okuduğu kanunlarla hukuk dersi vermeye kalkıyorlar. Bu şekilde hukukçu olunsaydı her halde hâkim, savcı ya da avukat olmak için hukuk fakülteleri yerine mafya çetelerine girilirdi. Bu olay Bekri Mustafa’nın hikâyesini akla getiriyor. Gece gündüz içen Bekri Mustafa bir cenazeyi taşırken tabuta eğilerek “Sana oradakiler bu dünyanın ahvalini sorarlarsa Bekri Mustafa Sultan Ahmet’e imam oldu de gerisini onlar anlar…” der. Bizim halimizde çok farklı değil, “adaletiniz ne durumda?” diye soranlara “Mafyacılar hukukçu olmuş adalet dersi veriyor” denildiğinde içinde bulunduğumuz hal anlaşılır. Her seçim bir öncekinden daha mühim hale geliyor. Çünkü seçimler arasında yaşanan olumsuzluklar katlanarak bir sonrakine devrediyor. Aynı bir tacirin borç hanesinin artarak her sene bir sonraki seneye devretmesi ve sonunda iflas etmesi gibi… Seçimleri kazanan her aday bir öncekinden enkaz devralıyor ve bu enkazın müsebbipleri hiçbir şekilde sorumlu tutulmuyor. Beka sorunundan bahsediliyor, evet belki de beka sorununu konuşmanın en uygun olduğu dönemlerden birindeyiz. Çünkü AKHP iktidarı Cumhurbaşkanlığına bağlanan, Sayıştay denetimine ve İhale Kanunu’na tabi olmayan, SPK düzenlemelerinden bağımsız olan, sözde finansman garantisi sağlamak amacı ile kurulan Varlık Fonu’na devredilen tüm kamu varlıklarının satılmasının yolunu açtı. Bu yolu açan 12.Mart.2019 tarihli Resmi Gazete’de yayınlanan “Yatırım Fonlarına İlişkin Esaslar Tebliği” ile özelleştirme adı altında yabancılara veya yerli görünümlü yabancılara henüz yok pahasına satılmamış Türkiye’nin neredeyse kalan bütün varlıkları satılabilecek. Bu fonda olan birkaç Kurumu hatırlatmak gerekirse; Ziraat Bankası, BOTAŞ, Türkiye Petrolleri (TPAO), PTT, TÜRKSAT, Eti Maden İşletmeleri, ÇAYKUR, THY, Halkbank… Stratejik öneme sahip bor madenlerimiz Eti Maden İşletmelerine bağlı. Siyasetçilerin bütün icraatlarında sorumlulukları ve veballeri var ancak seçmen de aynı sorumluluk ve vebal altında olduğunu unutmamalı. Kur’an-ı Kerim’de “akletme” kelimesi 49 defa geçer. Bizler de eşref-i mahlûkat olmamızı sağlayan bu hasletin hakkını vermeliyiz. İnancımıza, değerlerimize aykırı olan söz ve davranış kime ait olursa olsun tepki vermeli, dünyalık menfaatler için bunlara destek verip alkış tutarak bu kişileri batıl bir yolda daha da cesaretlendirmemeliyiz. İnsanoğlu kendine benzeyeni sever, biz de adil olmalı, adil olanı sevmeliyiz aksi takdirde Hadis-i Şerif uyarınca içinde bulunduğumuz hal üzere yönetilir adaletsizlikten yakınır dururuz. Kendinize bir sorun; şu anda ülkemizde adalet var mı, yok mu? Cevabınız insanımızın şu anda içinde bulunduğu durumu gösterecektir. Yazarın diğer yazılarını görmek için seçiniz! 01.12.2018 - YOKSULLUK ARTIYOR 15.11.2018 - GÖÇMEN SORUNU DEĞİL İNSANLIK SORUNU! 15.09.2018 - GÖM: GENÇLİĞİ ÖĞÜTME MAKİNESİ 26.06.2018 - ZAMAN TOPLUMSAL BARIŞ ZAMANI 18.05.2018 - GÖĞSÜNÜ SİPER EDENLER 12.03.2018 - İSLAM DEĞİŞTİRİLEMEZ! 22.02.2018 - Kudüs ve askeri harekâtlar 24.11.2017 - OKULLARDA İNTİHAR VE EŞCİNSELLİK 30.10.2017 - BİR SAVAŞ SİLAHI OLARAK UYUŞTURUCU 12.09.2017 - MÜSLÜMAN ÜLKELERİN STOCKHOLM SENDROMU* 02.08.2017 - Şahsiyetsiz Turizm Anlayışı Bizi Nereye Götürür? 21.07.2017 - MESCİD-İ AKSA MÜSLÜMANLARINDIR! 13.05.2017 - SEÇİM BARAJI KALDIRILMALIDIR 12.04.2017 - MÜSLÜMAN ÖLDÜRMECE 15.03.2017 - REFERANDUM ÖNCESİ ALGI SAVAŞLARI AVRUPA’YA TAŞINDI 10.02.2017 - BAŞKANLIK SİSTEMİ DİKTATÖRLÜĞE DÖNÜŞÜR MÜ? 30.12.2016 - ÇANLAR TÜRKİYE ve İRAN İÇİN ÇALINIYOR! 13.12.2016 - AKP KIBRIS’I DA VERİYOR! 27.10.2016 - MANEVİ KALKINMA ŞART! 25.07.2016 - DARBE ENGELLENDİ ZİHNİYETİ DEVAM EDİYOR! 27.06.2016 - GÜNEŞ DOĞUDAN DOĞAR 02.05.2016 - Bugün referandum olsa laiklik anayasadan kalkar 26.03.2016 - SAHTE KURTARICILAR İÇİN KAOS ORTAMI OLUŞTURULUYOR 10.02.2016 - KIYIYA VURAN İNSANLIK! 22.01.2016 - MEL'ÛNA DOST EHL-İ KIBLEYE DÜŞMAN 03.12.2015 - MAHZUN KUDÜS-İ ŞERİF
allenai/c4/00215/53177
2019-04-22T04:22:52
http://www.kadinhaberleri.com/siyasette-usul-ve-uslup-sorunu-makale,992.html
allenai/c4
s3://tokenize-bucket20241130064257132900000001 /tokenize-dir-1024/data_input/output/00215.jsonl.gz
Endüstriyel Pişirme Mikseri Üreticisi - Seven Castle Ent. Co., Ltd. Seven Castle / Seven Castle, dünya çapında güler yüzlü, profesyonel ve deneyimli hizmet ile yüksek kaliteli ve güvenilir Pişirme Mikserleri sunmaktadır. En İyi Kalite, En İyi Fiyatla En İyi Performans. Pişirme Mikserleri - Çok Fonksiyonlu Asistan Aynı anda Isıtma ve Pişirme. Kâseye su dökmek ocak olabilir; kabın içine yağ dökün fritöz olabilir. Hepsi bir arada işlevli pişirme karıştırıcısı, pişirme karıştırıcısı su ısıtıcısı, wok, tava, karıştırıcı, fritöz vb. Kolay kullanım, yüksek esneklik, mükemmel dayanıklılık ve harika performans. Hazne Sabit (12/40/80/150 Litre - Küçük) 40L ila 150L arası en küçük kapasiteli Pişirme Mikseri. Kase Pişirme Mikserine sabitlenmiştir, eğilemez. Karıştırma kolu elle çıkarılır. Zamandan ve insan gücünden tasarruf edebilir. Bu Pişirme Mikserleri laboratuvar veya küçük el yapımı gıda üreticileri için iyidir. Kase Eğik + Karışım Kolu Çıkarılabilir (80/150/200/250 Litre - Orta) 80L'den 250L'ye kadar orta boy pişirme mikserleri. Farklı kase türleri vardır: SUS # 304 tek katmanlı kase, hem gaz hem de buharla ısıtma için SUS # 304 çift ceketli kase ve bakır kase. Müşteriler, ürünlere ve üretkenliğe bağlı olarak farklı pişirme karıştırıcılarına sahiptir. Karamel, şekerleme, çikolata, yerfıstığı şekeri, şurup, nuga gibi tatlılar, SUS # 304 tek katmanlı kase veya bakır kase ile pişirme karıştırıcıları kullanabilir. Biber sosu, köri sosu, biber sosu veya bazı katı yiyecekler: kıyma, toz SUS # 304 tek katmanlı kase ile pişirme karıştırıcılarını kullanabilir. SB-408, 80L ve 150L için kayış tahrikli en ekonomik pişirme karıştırıcısıdır. SC-410B pişirme mikseri, SC-420A pişirme mikseri ve SB-450 pişirme mikseri, daha dayanıklı ve uzun ömürlü olan dişli tahriklidir. Kase Otomatik Yatırılmış + Karıştırma Kolu Otomatik Kaldırılmış (150/200/300/400/500 Litre - Büyük) Seven Castle, 150L'den 500L'ye kadar büyük pişirme mikserlerinde uzmanlaşmıştır. Yedi Kale pişirme karıştırıcıları çok çeşitli gıda ürünleri, soslar, macun, tatlılar vb. Aynı anda pişirip karıştırabilir. Otomatik pişirme mikserleri, özellikle gıda fabrikası için verimliliği artırabilir ve insan gücünü azaltabilir. Otomatik pişirme mikserlerinde farklı modeller vardır: SB-420 pişirme mikseri, SB-430 pişirme mikseri, SB-460 pişirme mikseri ve SB-460S pişirme mikseri. Yedi Kale pişirme karıştırıcı CE onayı vardır. SB-420 pişirme karıştırıcısı sadece 150L kazanlı orta pişirme karıştırıcısıdır. SB-430, 80L ila 300L arası orta ila büyük boy pişirme karıştırıcısıdır. 250L'nin üzerinde, SB-460 pişirme karıştırıcısı en iyi seçim olacaktır. SB-460s, güvenlik sensörlü en son orta boy pişirme mikserimizdir. Müşteriler pişirme mikserini ürünlere, üretkenliğe ve yere bağlı olarak seçebilirler. Özel Pişirme Mikserleri mochi, muhallebi dolgusu, krema, nuga ve özel macun yapımında uzmanlaşmıştır. Farklı karıştırma tarzı ve karıştırıcı sayesinde, bu Pişirme Mikseri bu özel ürünlerde daha iyi performans gösterebilir. Ayrıca toz karıştırıcı, et karıştırıcı ve bisküvi karıştırıcı gibi bazı gıda işleme makineleri üretiyoruz. Seven Castle ayrıca farklı gıda ürünleri için başka gıda işleme makineleri de üretmektedir. Bisküvi Karıştırıcı bisküvi ve ay kek derisi konusunda uzmanlaşmıştır. Kavurma, fıstık, susam ve badem gibi farklı fındık türlerini kavurur. Küçük veya Orta kapasiteli yatay karıştırıcılar toz, et veya diğer katı yiyecekleri ısıtmadan karıştırmak içindir. Baskı ayağı nuga, fıstık çubuğu, ceviz ve hurma veya diğer sert şekerlerin kalınlığını ayarlayabilir. Ayrıca kaliteli sert şeker kesici ve küçük boyutlu mochi vurma makinesi imalatı.
allenai/c4/00330/9084
2020-05-30T23:25:00
https://www.seven-castle.com/tr/category/Kategori/index.html
allenai/c4
s3://tokenize-bucket20241130064257132900000001 /tokenize-dir-1024/data_input/output/00330.jsonl.gz