Dataset Viewer
Auto-converted to Parquet Duplicate
images
imagewidth (px)
1.65k
1.65k
predictions
stringlengths
119
762
page_number
int64
1
126
file_hash
stringclasses
1 value
total_page_count
int64
134
134
text
stringlengths
362
2.89k
processor
int64
2
2
[{"class": "Diğer", "confidence": 0.912073016166687, "polygon": [[1425, 559], [1425, 228], [357, 228], [357, 559]]}, {"class": "Metin", "confidence": 0.7988993525505066, "polygon": [[1525, 1685], [1531, 263], [270, 257], [264, 1680]]}, {"class": "Sayfa Numarası", "confidence": 0.6694325804710388, "polygon": [[1507, 2187], [1509, 2143], [1460, 2141], [1459, 2186]]}]
6
134
## ÖZET ## Safa Mete Han ÇOLAK ## Türk Dış Politikasında Yeni Araçlar: Yumuşak Güç ve Kamu Diplomasısı Yüksek Lisans Tezi İstanbul, 2024 Soğuk Savaş'ın sona ermesiyle birlikte devletlerin güvenlik ve tehdit anlayışlarında köklü değişiklikler meydana gelmiştir. Bu değişikliklerin neticesinde ise devletler askeri ve ekonomik güçten oluşan sert gücün kullanımının yanı sıra yumuşak güç ve kamu diplomasisi araçlarını kullanarak diğer devletler üzerinde etki bırakmak ve nüfuz alanını genişletmek yoluna gitmeye başlamışlardır. Bu araçların gündeme gelmesi ve neticesinde de yaygınlaşması ile birlikte salt güç odaklı bakılan uluslararası ilişkilerin yanına güç ile birlikte önem kazanan kültür, gelenekler, evrensel değerler, normalar ve kimlik gibi kavramlar da eklenmiştir. 21. yüzyıl ile küreselleşmenin ve devletlerarası etkileşimlerin artmasıyla birlikte de yumuşak güç ve kamu diplomasısı araçları daha da önem kazanmış ve ülkelerin dış politikalarının temel unsurlarından birisi haline gelmiştir. Türkiye, Soğuk Savaş sonrası yeni düzene adapte olabilmek amacıyla bu dönemde ortaya Türki Cumhuriyetler ile ilgili olarak etkin bir dış politika izlenmesi yoluna gitmiş ve bunu yaparken de kullanmış olduğu yumuşak güç ve kamu diplomasisi zamanla dış politikanın temel unsurlarından birisi haline gelmiştir. 2000'li yıllarla Türkiye'nin yumuşak gücünü arttıracak olan kurumlar dönüştürülmüş (TIKA-TRT) buna ek olarak da Yurtdışı Türkler Akrabalar Topluluğu, Yunus Emre Enstitüsü, ve Türkiye Maarif Vakfı gibi kurumlar da oluşturulmuştur. Bu çalışmada Türkiye'nin kamu diplomasisi ve yumuşak güç araçları detaylı olarak incelenecektir. Bununla birlikte şu sorulara cevap aranacaktır. Yeni oluşturulan kurumların Türk dış politikasına ve Türkiye'nin yumuşak gücüne katkısı nedir? Bu kurumlar hangi alanlarda faaliyet göstermektedir? Yumuşak güç ve kamu diplomasisi Türk dış politikasının araçları haline gelmiş midir? ## Anahtar Kelimeler Türkiye, Türk dış politikası, kamu diplomasisi, yumuşak güç, kurumlar
null
[{"class": "Diğer", "confidence": 0.9389201998710632, "polygon": [[362, 559], [1419, 558], [1419, 231], [362, 231]]}, {"class": "Metin", "confidence": 0.6975838541984558, "polygon": [[1487, 1704], [1505, 541], [325, 522], [306, 1685]]}, {"class": "Sayfa Numarası", "confidence": 0.6413295865058899, "polygon": [[1508, 2186], [1509, 2143], [1463, 2142], [1462, 2185]]}]
7
134
## ABSTRACT ## Safa Mete Han ÇOLAK ## New Tools in Turkish Foreign Policy: Soft Power and Public Diplomacy Master's Thesis Istanbul, 2024 With the end of the Cold War, radical changes have occurred in the security and threat understanding of states. As a result of these changes, states began to influence other states and expand their sphere of influence by using soft power and public diplomacy tools, as well as using hard power consisting of military and economic power. As these tools came to the fore and as a result became widespread, concepts such as culture, traditions, universal values, norms and identity, which gained importance with power, were added to international relations, which were viewed as purely power-oriented. With the increase in globalization and interstate interactions in the 21st century, soft power and public diplomacy tools have gained more importance and have become one of the basic elements of countries foreign policies. In order to adapt to the new order after the Cold War, Turkey pursued an effective foreign policy regarding the Turkic Republics during this period, and the soft power and public diplomacy it used while doing this became one of the basic elements of foreign policy over time. In the 2000s, institutions that would increase Turkey's soft power were transformed (TIKA-TRT), and in addition, institutions such as the Overseas Turks Relatives Community, Yunus Emre Institute, and Turkish Maarif Foundation were established. In this study, Turkey's public diplomacy and soft power tools will be examined in detail. In addition, answers to the following questions will be sought: What is the contribution of the newly created institutions to Turkish foreign policy and Turkey's soft power? In what areas do these institutions operate? Have soft power and public diplomacy become tools of Turkish foreign policy? ## Keywords Turkey, Turkish foreign policy, public diplomacy, soft power, institutions
null
[{"class": "Metin", "confidence": 0.9468462467193604, "polygon": [[1514, 2121], [1520, 343], [283, 339], [277, 2118]]}, {"class": "Sayfa Numarası", "confidence": 0.646789014339447, "polygon": [[1461, 2188], [1506, 2188], [1506, 2145], [1461, 2145]]}]
13
134
## GİRİŞ Dünya genelinde güç, neredeyse her alanda varlığıyla kendinden söz edilmesini sağlayan bir kavramdır. Güç niteliği ve kaynakları açısından bugüne kadar birçok düşünür tarafından yorumlanmıştır. Kendinden söz edilince daha çok ekonomik ve askeri unsurları içinde barındıran sert güç akla gelmektedir. Küreselleşmenin etkileri, uluslararası ilişkilerde yaşanan yemilikler ve evrensel değerlerin önem kazanmasın güç algılamalarında ortaya farklılıkların çıkmasına neden olmaktadır. Değişen güç algılamaları neticesinde yumuşak güç kavramı günümüzde uluslararası politika alanında en önemli kavramlardan biri olmaya başladığı görülmektedir. Yumuşak güç ve kamu diplomasisi tüm ülkelerin dış politikalarını etkileyen ve son yılların en popüler dış politika aracları arasında sayılmaktadır. Soğuk Savaş sonrası çıkan durumun etkilerini ortadan kaldırabilmek ve dış politika alanında yeni etki alanları oluşturabilmek adına birçok kaynağı kullanarak ortaya konulan yumuşak güç faaliyetleri 21. yüzyılda kavramsallaştırılmaya başlanıldığı görülmektedir. Bu çalışma esas itibariyle yumuşak güç ve kamu diplomasısının son yirmi yılda Türk dış politikasında önemli bir yer edindiği fikrine dayanmaktadır. Diğer bir deyişle yumuşak güç ve kamu diplomasisinin 21. Yüzyılda Türk dış politikasında yer alan temel argümanlardan olduğu düşünülmektedir. Bununla birlikte TRT ve TIKA gibi kurumların yumuşak güç ve kamu diplomasısı alanında uygun politikalar izlenebilmesi amacıyla dönüştürüldüğü, yeni kurulan TMV, YEE ve YTB gibi kurumların da bu alanda faaliyet göstermek üzere dizayn edildiği gözlenmiştir. Böylece Türk dış politikasının uluslararası ilişkilerde yeni araçlar edindiği görülmüştür. Bu araçların da Türk dış politikasında uygulanacak olan yumuşak güç ve kamu diplomasısı uygulamalarında bir derinlik ve artış göstermesine katkı sağlayacağı beklenmektedir. Böylelikle Türk dış politikasının yabancı ülkelerle ilişkilerinde dönüşüm sağlanmasının amaçlandığı gözlemlenmektedir. Bu bağlamda Türk dış politikasında yumuşak güç ve kamu diplomasisi kaynaklarından olan kültür, siyasi değerler, dış politika ve eğitime önem atfedilmektedir. Bu çalışmanın temel hipotezi: Türk dış politikası araçlarından sayılan, yeni oluşturulan ve yeniden dizayn edilen kurumlar Türk dış politikasında yumuşak güç ve kamu diplomasısı için etkili bir araçtır ve dış politikanın dönüşümü için kullanılabilmektedir. Bu bağlamda Türk kültürüne ait unsurlar ve eğitim imkanları bu yöntemlerden
null
[{"class": "Metin", "confidence": 0.9493622779846191, "polygon": [[1504, 2099], [1510, 301], [285, 297], [279, 2095]]}, {"class": "Sayfa Numarası", "confidence": 0.8088303208351135, "polygon": [[1508, 2187], [1509, 2146], [1461, 2145], [1460, 2187]]}]
14
134
sayılmaktadır. Türk dış politikasının yumuşak gücüne ait kaynaklardan olan kültür, siyası değerler, dış politika ve eğitim gibi unsurların etkili kullanılabilmesi amacıyla Türk dış politikasında bu alanlarda faaliyet gösteren kurumların oluşturulduğu görülmektedir. Bu kurumların yurt içi ve yurt dışında birçok alanda faaliyetlerde bulunduğu, bu faaliyetlerin Türk dış politikasında yumuşak gücüne önemli katkılar sağladığı anlaşılmaktadır. Bu çalışmanın konusu Türk dış politikasının dönüşümünde yumuşak gücü arttırıcı kurumların değerlendirilmesidir. Yumuşak güç herhangi bir kurum olmadan sadece devletin bu yöndeki isteğiyle şekillenememektedir. Devletlerin yumuşak güç uygulayabilmeleri için bazı kurumlara ihtiyaçları vardır. Bu kurumlar yumuşak gücün kaynaklarının birer araç haline getirilmesine imkân tanıyarak bu yönde faaliyetlerin arttırılmasını mümkün kılmaktadır. Bu çalışmanın temel amacı yumuşak güç ve kamu diplomasısinin açıklanmasıyla birlikte Türk dış politikasında bu amaçla kurulmuş ve dönüştürülmüş olan araçların örnekleriyle beraber incelenerek faaliyet alanlarının ortaya konulmasıdır. Bu kapsamda kamu diplomasısı ve sosyal inşacı yaklaşım kapsamında kurumların analizleri yapılacaktır. Bu çalışmada temel olarak "yeni oluşturulan ve dönüştürülen kurumların Türk dış politikasına ve Türkiye'nin yumuşak gücüne katkısının ne olduğu" sorusuna yanıt aranmaktadır. Bu bağlamda çalışma aşağıda yer alan alt sorularla derinlik kazanmaktadır: Bu kurumlar hangi alanlarda faaliyet göstermektedir? Yumuşak güç ve kamu diplomasisi Türk dış politikasının araçları haline gelmiş midir? Bu çalışma kapsamında birincil kaynaklardan faydalanılmaktadır. Birincil kaynaklar olarak teorik çerçeveyi oluşturan bilimsel yayınlardan ve resmî açıklamalardan faydalanılmış; ikincil kaynak olarak ise konu ile ilgili kitap, makale, gazete ve internet haberleri gibi kaynaklardan faydalanılmıştır. Bu çalışmada geniş alanda araştırma yapabilmek ve detaylı analizler yapabilmek adına vaka analizi yöntemi kullanılması tercih edilmiştir. Yumuşak güç ve kamu diplomasısının son dönemde kendinden sıkça söz ettirmesi aslında sert güce nazaran daha kolay kullanılabiliyor olmasından kaynaklandığı düşünülmektedir. Sert güç kaynakları ve uygulama araçları bakımından birçok hazırlık süreci ve maliyeti içerisinde barındırmaktadır. Sert güç kullanımının sonucunda telafisi
null
[{"class": "Metin", "confidence": 0.9462785720825195, "polygon": [[1525, 1950], [1532, 266], [264, 261], [257, 1946]]}, {"class": "Sayfa Numarası", "confidence": 0.7818453311920166, "polygon": [[1510, 2188], [1511, 2140], [1460, 2139], [1459, 2187]]}]
15
134
mümkün olmayan zararların ortaya çıktığı ve ülke imajları için olumsuz sonuçlar barındırdığı görülmektedir. Yumuşak güç kullanımı bakımından daha az zahmetli ve daha az maliyetli olması sebebiyle tercih edilebilirliği daha yüksek olmaktadır. Yumuşak güç kullanımı açısından sürdürülebilir olmasıyla da ülkeler için daha verimli sonuçlar doğurmakta olduğu görülmektedir. Türkiye de yumuşak gücü kamu diplomasisi alanında oluşturduğu kurumlarıyla birlikte kullanmaya çalışan ülkelerin arasında yer almaktadır. 1990'larda tüm dünyada olduğu gibi Türkiye'de de güç algılamalarında değişim yaşanmış ve bu değişim neticesinde yumuşak gücü kullanabilecek yeni kurumlara ihtiyaç olduğu anlaşılmıştır. Yumuşak güç uygulamalarını gerçekleştirebilecek yeni kurumların kurulması amacıyla her ne kadar adımlar atılsa da bu dönemde kamu diplomasisi alanında yeterince etkin rol oynanmadığı görülmektedir. SSCB'nin dağılmasıyla birlikte yeni oluşan uluslararası ortamda Türkiye'nin de söz sahibi olmak istemesi TIKA'nın kuruluşunu hızlandırmış olduğu görülmektedir. 2000'lerden sonra Türkiye'de bulunan birçok yumuşak güç kaynağının kullanılmaya çalışıldığı ve etkin bir Türk dış politikası oluşturulması adına kamu diplomasisi alanında birçok kurumun faaliyete geçtiği görülmektedir. Bu çalışma giriş ve sonuç bölümü hariç toplam üç bölümden oluşmaktadır. Bu tez çalışmasının ilk bölümünde, Türk dış politikasında yeni kullamılmaya başlanmış olan araçlardan yumuşak güç ve kamu diplomasisi teorik çerçevede incelenerek yumuşak güç ve kamu diplomasisinin ne anlama geldiği, kaynaklarının neler olduğu, kamu diplomasisinin boyut ve aşamalarının neleri içerdiği incelenecektir. Çalışmanın ikinci bölümünde; 21. yüzyılda Türk dış politikasının Cumhuriyet'in kuruluşundan bugüne kadar ne tür aşamalardan geçtiği ve temel dinamikleri anlatılacak, yumuşak güç ve kamu diplomasısının Türk dış politikasındaki kaynakları esas alınarak Türkiye'deki yeri ve öneminden bahsedilecektir. Bu tez çalışmasının üçüncü bölümünde ise Türk dış politikasında önemli yer edinen kurumlardan olan TIKA, TMV, YEE, YTB ve TRT'nin kuruluşları ve çalışma alanlarından bahsedilecek olup ayrıca bu kurumların kamu diplomasisi alanında gerçekleştirdiği faaliyetler hakkında örnekler verilerek incelemelerde bulunulacaktır.
null
[{"class": "Metin", "confidence": 0.9442243576049805, "polygon": [[1503, 2085], [1508, 299], [284, 296], [279, 2081]]}, {"class": "Sayfa Numarası", "confidence": 0.777768075466156, "polygon": [[1508, 2187], [1509, 2145], [1463, 2144], [1461, 2186]]}]
16
134
## BİRİNCİ BÖLÜM: TEORİK ÇERÇEVE Sosyal bilimlerin her alanında olduğu gibi uluslararası ilişkiler disiplininde de gerçekleşen olaylara belirli bir anlam katabilmek adına teorilerden yararlanılmakta olduğu bilinmektedir. Bu tez çalışmasının ilk bölümü olan bu bölümde güç, yumuşak güç, kamu diplomasisi ve sosyal inşacılık gibi kavramlar açıklanmaya çalışılacaktır. ## 1.1. Güç Kavramının Tanımı Güç kavramıyla ilgili olarak yapılan tanımlamalara bakıldığında farklı disiplinlerde farklı şekillerde kullanıldığı görülmektedir. Türk Dil Kurumu güç kavramını; "Fizik, düşünce ve ahlak yönünden bir etki yapabilme veya bir etkiye direnebilme yeteneği, bir olaya yol açan her türlü hareket, kuvvet" şeklinde tanımlamıştır (Sözlük: Türk Dil Kurumu Sözlükleri Web Sitesi, 2023). Güç önemli bir araç olmasına karşın içerik, etki alanı, nüfuz alanı, amaç ve hedefleri, karakteri gibi birçok farklı şekillerde açıklanmaya çalışılan ve üzerinde tartışmalar olan bir kavramdır (Çağlar, 2015: 3). Güç kavramı dünya var olduğundan beri insanoğlu ve diğer canlıların birbiriyle olan ilişkilerinde önemli bir rol oynamaktadır. İnsanlar ve diğer canlılar birbirine üstünlük kurma ve etkileme yeteneği olarak gücün farklı özelliklerini kullanmışlardır. Uluslararası Ilişkilere dayalı analizlerde de genellikle kullanılan bir kavram olmakla beraber tanımı konusunda kesin bir fikir birliği sağlanmadığı görülmektedir. Güç hava durumu gibidir; yani herkesin hakkında konuştuğu ancak çok az insanın işleyiş mantığını anladığı bir kavramdır (Nye, 1990a: 177). Bu kavram kişiye, zamana, mekâna ve yeniliklere göre değişime uğrayabilen; kendinin başka bir şekilde tanımlanmasına müsaade eden bir kavramdır. Küreselleşmeye bağlı olarak ekonomik ilişkilerin ön plana çıkması, askeri gücün etkisini kaybetmesine, onların yerine devlet-dışı aktörlerin ve ekonomik unsurların ön plana çıkmasına neden olmaktadır (Nye, 1990a: 156-157). Devletlerin uluslararası politikada etkin bir rol oynayabilmesi güç kullanımına bağlı olduğu bilinmektedir. Üluslararası ilişkilerde gücün önemi bir devletin diğer devletler üstünde normalde onların yapmak istemeyecekleri bir şeyi zorla yaptırabilmesine yöneliktir. Devletlerin siyasetleri ise bu etkiyi ulusal çıkarları için kullanabilmesiyle şekillenmektedir (Yılmaz, 2011: 31). Bu bağlamda uluslararası ilişkiler düzeyinde devletlerin hangi güçlerini hangi yöntemlerle kullandıkları son derece önemlidir.
null
[{"class": "Metin", "confidence": 0.9433161616325378, "polygon": [[286, 630], [1486, 628], [1485, 218], [285, 221]]}, {"class": "Metin", "confidence": 0.9432291984558105, "polygon": [[1511, 2121], [1557, 736], [287, 693], [241, 2078]]}, {"class": "Tablo", "confidence": 0.8718994855880737, "polygon": [[250, 2094], [1548, 2089], [1543, 721], [245, 726]]}, {"class": "Sayfa Numarası", "confidence": 0.8063972592353821, "polygon": [[1509, 2188], [1509, 2145], [1462, 2145], [1462, 2188]]}, {"class": "Resim/Tablo Açıklaması", "confidence": 0.7801967263221741, "polygon": [[1410, 709], [1410, 657], [403, 656], [403, 708]]}]
17
134
Devletlerin gücü nasıl kullandıkları olumlu veya olumsuz olarak kendilerine farklı sonuçlar doğurmakta olduğu görülmektedir. Bu durum karşısında yeri geldiğinde uzun yıllar boyunca devam eden başkalarını etkileme politikası yanlış bir güç kullanımıyla alt üst olabilmekte, sonrasında yaşanacak süreç için bu durum devletler açısından içinden çıkılmaz bir hale gelebilmektedir. Üluslararası ilişkiler analizleri yapılırken farklı yaklaşımlar tarafından da olsa her zaman başvurulan kavramlar güç ve çıkar olduğu görülmektedir (Yılmaz, 2012: 237). | Dönem | Lider Devlet | Asıl Kaynak | |------------|-----------------------------|----------------------------------| | 16. Yüzyıl | Ispanya | Külçe altın, sömürge ticareti, | | | | paralı<br>ordular,<br>hanedan | | | | bağları. | | 17. Yüzyıl | Hollanda | Ticaret, sermaye piyasaları, | | | | donanma. | | 18. Yüzyıl | Fransa | Nüfus, kırsal endüstri, kamu | | | | yönetimi, ordu. | | 19. Yüzyıl | Ingiltere | Sanayi, siyasi uyum, finans | | | | ve kredi, savunması kolay | | | | coğrafi ada konumu. | | 20. Yüzyıl | Amerika Birleşik Devletleri | Ekonomik ölçek, bilimsel ve | | | | teknik<br>liderlik<br>evrensel | | | | kültür,<br>askeri güçler<br>ve | | | | ittifaklar, liberal uluslararası | | | | rejimler, işlemsel iletişim | | | | merkezi. | | | | | Tablo 1. Lider Ülkeler ve Asıl Güç Kaynakları, 1500'ler - 1900'ler Kaynak: (Nye, 1990b: 34) Tablo 1'de görüldüğü üzere 20. yüzyıla gelindiğinde bilgi ve kurumların güçlenmesi uluslararası güç olgusunda ön plana çıkan olgulardan olmaya başlamıştır. Onceki yüzyıllarda var olan ve somutluğa dayanan güç olgusu yavaş yavaş soyut bir hal almaya başlamıştır. Güç kullanımı daha soyut bir kavram haline dönerek nedenleri ve sonuçları çok da belli olmayan bir olguya dönüştüğü düşünülmektedir. Bununla birlikte güç
null
[{"class": "Metin", "confidence": 0.949539303779602, "polygon": [[1500, 2092], [1507, 289], [286, 285], [280, 2088]]}, {"class": "Sayfa Numarası", "confidence": 0.8365691900253296, "polygon": [[1509, 2188], [1510, 2146], [1463, 2145], [1462, 2187]]}]
18
134
kavramını dar kapsamlı ve tek bakış açısı ile açıklamaya çalışmak oldukça yanlış bir yol olarak görünmektedir. Sosyal bilimlerde bazı düşünürlere göre gerçek güç kavramı, kullanılabilen ve bunu kendinin dışında kalan devletler kapsamında etki oluşturmak nıyetiyle gerçekleştirmeyi hedefleyen devletlere ait bir olgu olarak kabul edilmektedir. Güç kullanımı sonucunda arzu edilen etkiyi oluşturmak için öncellikle planlanarak kullanılması gerekmektedir. Bazı düşünürler ise güç kavramının göreli olduğunu ve mutlak olmadığını iddia etmektedirler. lki devletin birbirine karşı uyguladıkları güç karşısında herhangi bir etki ortaya çıkması gücün birçok kaynağına bağlı olduğu bilinmektedir. Böyle bir durumda güç kavramının etki, ilişki ve kapasite unsurları ön plana çıkmaktadır. Güç kavramı denilince akla her ne kadar bir şeylere müdahalede bulunarak etkileme işlevi gelse de bazen gücün pasif halde kullanımı da etkinliğini ortaya koymaktadır. Bir devletin diğer bir devlet tarafından ortaya konan bir güç uygulamasını püskürtmesi veya o yaptığı şeyi devam ettirmesini sağlaması da gücünün etkinliğini ortaya koyan hallerden olup böyle bir durumda süreklilik ve etkileşim önem arz etmekte olduğu bilinmektedir. Bir diğer güç unsuru olan algılamada ise gerçeği yansıtan ile abartı olanlar, hâlihazırda bulunan güç kapasitesinde ne kadarlık bir kullanım olacağı gibi sorular olduğundan daha farklı bir etki yaratabildiği düşünülmektedir (Arı, 2006: 134-136). Gücün yeniden şekillenmesi sonucunda; güvenlik ve asimetri ile karşı karşıya olan devletler, üstesinden gelemeyecekleri tehdit unsurlarından kurtulmak için kendi gibi aynı tehdit unsurunu hisseden diğer devletler ile birlikte hareket etmeye çalışmaktadırlar (Kut, 2019: 10). Bu bağlamda devletler uzun yıllar boyunca denge sağlayacak ve kendine faydalı olabilecek birtakım eğilimlerde bulunmuşlardır. 20. yüzyılın bitimine doğru etkinliğini sürdüren ve derinlere inen karşılıklı bağımlılık olgusu, gücün anlaşılmasını daha karışık bir hale getirdiği görülmektedir. Ulus-devlet şeklindeki yapıların meşru zeminde varlığını sürdürmesini sağlayan etkilerin ortadan kalkması ve kültür gibi değerlerin küresel anlamda ortaya çıkmasıyla birlikte ülkeler uluslararası alanda kendilerine yeniden bir yer belirleme arayışına girmişlerdir. Yaşadığımız yüzyıl içerisinde Soğuk Savaş dönemi ve benzeri dönemler gibi ne tek kutuplu ne de iki kutuplu bir düzenin varlığından söz etmek neredeyse imkânsız hale geldiği görülmektedir. Güç başka bir boyut kazanmış, tek elde barınamaz hale gelmış ve evirilerek başka boyutlara
null
[{"class": "Metin", "confidence": 0.9528457522392273, "polygon": [[1504, 2084], [1510, 298], [283, 294], [277, 2080]]}, {"class": "Sayfa Numarası", "confidence": 0.7515947222709656, "polygon": [[1508, 2188], [1509, 2144], [1462, 2143], [1461, 2187]]}]
19
134
taşındığı anlaşılmıştır. Başta Rusya, Avrupa Birliği, ABD ve Japonya olmak üzere çok kutuplu, rekabetçi ve çıkarları doğrultusunda hareket edebilen ilişkiler ortaya çıkmaya başlamıştır (Kut, 2019: 15). Klasik olarak devletler düzeyinde güç denilince akla gelen ilk olgu askeri üstünlük sağlayan güç araçları ve onların kullanım şeklidir. Kandırma(havuç) veya tehdit(sopa) temelinde ilerleyen sert güç kimi zaman askeri kimi zaman da ekonomik olarak devletlerin kendileri faydasına oluşacak durumlar için kullandığı görülmektedir. Bu şekilde oluşacak bir düzenle birlikte devletler yeni etki alanları oluşturmak veya elindekini etki alanında olanı kaybetmeyi istememektedirler. Değişmeye zorlayan ülkelerin etkisinin de her şeyden evvel tehditlerin ve paranın sert gücüne dayandığı görülmektedir (Nye, 2005: 14-15). Anlaşıldığı üzere güç kavramı ve kullanımı konusunda birçok anlam çıkarılabilmekte ve farklı şekillerde yorumlanmaktadır. Devletlerin elinde bulundurdukları unsurları etkili kullanabilmesi adına güce dönüştürebilmesi gerekmektedir. Bu değişim aşamasındaki önemli faktörler ise yetenek, ticarı yapılar ve kararlar neticesinde oluşan siyasi süreçler olarak bilinmektedir (Ozdemir, 2008: 117). Bunlarla birlikte devletlerin kendi yapıları, coğrafyaları ve tarihleri gibi birçok unsur o devletin güç kapasitesini doğrudan etkilemektedir. İnsanlar gibi devletler de yaşanmışılklardan tecrübe edinmekte ve jeopolitik konumunun olumlu ve olumsuz yönlerinden etkilenebilmektedirler. İşte bu durum Morgenthau tarafından açıklanmaya çalışılmış, bir devletin diğer devlet üzerinde uyguladığı kuvvetin unsurlarını nicel ve nitel unsurlar olarak ikiye ayırmıştır. Bu unsurların bütünü o devletin sahip olduğu kapasite olarak tanımlanmıştır. Morgenthau'ya göre nicel unsurlar doğal kaynaklar, askeri hazırlıklar, nüfus ve coğrafya gibi unsurlar iken nitel unsurlar ulusal karakter yapıları, ulusal moral ile diploması ve hükümete ait nitelikler olarak açıklanmıştır (Arı, 2006: 137). Arquilla ve Ronfelt kavramı, Amerika'da var olan evrensel değerlerin çekici yönlerine kapılarak bu durum üzerinden Amerika'ya ait ideolojilerin kabul edilmesi için uygun zemin oluşturmak olarak tanımlamaktadır (Talu, 2005: 8). ABD eski başkanlarından Clinton döneminde Ülusal Danışma Konseyı Başkanı ve Savunma Bakanı Yardımcısı olarak görev yapmış olan ve 1990'larda bu kavramı kullanmaya başlayan bir diğer düşünür olan Nye ise, yumuşak gücü başkaları ıçın cazip gelen ve onları ikna ederek hedefleri kabul ettirdikten sonra istenilene ulaşmak
null
[{"class": "Metin", "confidence": 0.9570398926734924, "polygon": [[1509, 1258], [1515, 229], [290, 222], [284, 1251]]}, {"class": "Tablo", "confidence": 0.8154631853103638, "polygon": [[1513, 2079], [1519, 1299], [264, 1290], [258, 2070]]}, {"class": "Sayfa Numarası", "confidence": 0.7912868857383728, "polygon": [[1511, 2188], [1511, 2142], [1461, 2141], [1460, 2187]]}, {"class": "Resim/Tablo Açıklaması", "confidence": 0.788044810295105, "polygon": [[570, 1319], [1204, 1317], [1204, 1255], [570, 1258]]}, {"class": "Diğer", "confidence": 0.3881051540374756, "polygon": [[264, 2074], [1506, 2072], [1505, 1301], [262, 1304]]}]
20
134
olarak tanımlamaktadır (Nye, 2003: 10-11). Nye'e göre yumuşak güç etkilemenin dışında kaynaklarıyla birlikte çekici olan bir güç çeşididir (Nye, 2004: 6). Alexander Vuving yumuşak gücü dar anlamda kültürel etkilere benzetmekte geniş anlamda ise kültürel ve ekonomik gücü içeren ancak askeri güçten farklı olan olarak tanımlar (Vuving, 2022: 3). Yumuşak güç ve sert güç ayrı birer güç tanımı olarak ayrı özelliklere sahiptir. Sert güç denince akla daha çok zorlayıcı unsurlar içeren askeri ve ekonomik tedbirler gelmekte, yumuşak güç denince ise akla devletlerin politik amaçlarını yerine getirmek için kullandığı ve genelde askeri-ekonomik tedbirlerin haricinde kalan uygulamalar gelmekte olduğu görülmektedir. Sert güç kullanılırken asıl amaç karşıdaki aktörü askeri ve ekonomik unsurlar ile doğrudan ya da dolaylı olarak zorlayarak hedefe ulaşmak olduğu bilinmektedir. Yumuşak güç kullanımında ise hedefe daha yavaş ulaşılması, etkisinin zaman içinde ortaya çıkması ve cazibe yaratarak diğerlerinin düşüncelerini etkilemeye çalışılması gözlemlenmektedir. Nye kendi yazmış olduğu kitabında "yumuşak güç" terimini anlatmış, güç ve gücün nasıl kullanıldığını davramışlar, gücün kullanımındakı temel araçlar ve hükûmet politikaları bazında incelemiştir (Nye, 2005: 37). Sert-yumuşak güç ayrımını anlamak açısından Nye'a ait eserde belirtilen farkların yer aldığı tabloya bakmak ayrımı anlayabilmek açısından faydalı olacaktır. | | Davranışlar | Temel Araçlar | Hükümet | |------------------------|-------------------------------------|------------------|----------------------| | | | | Politikaları | | Askeri Güç | Zorlama | Tehdit | Zorlayıcı | | | Caydırma | Kuvvet Kullanımı | Diplomasi | | | Koruma | | Savaş | | | | | İttifak | | Ekonomik Güç | Tesvik | Para Verme | Yardım | | | Zorlama | Yatırım | Rüşvet | | | Yumuşak Güç Hayranlık Uyandırma | Değerler, Kültür | Kamu Diplomasisi | | | Gündem Yaratma | Politikalar | İkili ve Çok Taraflı | | | | Kurumlar | Diplomasi | | Karnak 1000 Dollar 21) | | | | ## Tablo 2. Joseph Nye'a Göre Güç Çeşitleri Kaynak. (1996, 1990a. 34)
null
[{"class": "Metin", "confidence": 0.9445011615753174, "polygon": [[1506, 2124], [1513, 295], [283, 291], [277, 2120]]}, {"class": "Sayfa Numarası", "confidence": 0.8321170806884766, "polygon": [[1509, 2187], [1509, 2147], [1463, 2146], [1463, 2186]]}]
21
134
Nye'ın ortaya koyduğu tablodan da anlaşılacağı üzere askeri ve ekonomik güç kavramlarının davranışları, temel araçları ve hükümet politikaları yumuşak güçten farklı olarak daha geleneksel yapıda olduğu görülmektedir. Sert güç uygulamalarında görülen bu durumlar 21. yüzyıl dünyasında her zaman işe yaramamakla birlikte devletlerin birikimleri ile elde ettikleri bazı kazanımların da sonunu getirebilmektedir. Gelişen teknoloji dünyada her şeyin değişime uğraması anlamına gelmekle beraber güç üzerinde de önemli etki bırakmaktadır. İster ekonomik olsun sert güç kullanırken devletlerin bu teknolojik gelişmeyi göz önünde bulundurarak kendilerini riske atmayan bir dış politika izlemeleri gerekmektedir. Devletler artık gerek ekonomik yükünden dolayı gerek ise toplumlar tarafından askeri müdahalenin sıcak karşılanmaması ve meşru sayılmaması gibi sebeplerden dolayı sert güç uygulama stratejilerinden vazgeçmeye başladıkları görülmektedir. Tablo 2'de belirtildiği üzere askeri ve ekonomik güç unsurlarının kullanımları her ne kadar yumuşak güç unsurları kadar küresel dünyada kabul görmese de her devletin aynı zamanda sert güce ihtiyaç duymaktadırlar. Sert gücü yerinde ve zamanında kullanabilme yetisine sahip devletler elbette uluslararası düzeyde daha kalıcı ve etkileyici izler bırakabilmektedir ancak sert güç kullanımı da devletlerin her koşulda başvurabilmeleri için hazırlıklı olmaları gerekli olan bir alan olarak görülmektedir. Her ne kadar maliyetli bir kullanım gerektirse de teknolojik ve entelektüel olarak geri kalmış toplumlar askeri ve ekonomik olarak çok da güçlü olmamalarına rağmen askeri güçten vazgeçemedikleri anlaşılmaktadır. Sert güç ve yumuşak güç arasındaki en büyük farklardan birisi de yumuşak gücün sert güce kıyasla daha çok yanlı olma imkânı veriyor olmasıdır. Unsurları gereği diplomatik ve sosyal olarak uzun vade sonunda ancak sindirilmiş bir etki oluşturması sebebiyle yumuşak gücü kullanan devletler diğer devletler nezdinde daha kolay kabul görmektedir. Böylece yumuşak gücü uygulayan aktör güç uyguladığı aktör tarafından kabul gördükçe reddedilmesi zor bir hale gelerek kalıcılığını artıracağı düşünülmektedir. ## 1.2. Yumuşak Güç Günümüzde uluslararası anlamda örgütlerin artmasına bağlı olarak sivil toplum anlayışı insanlar arasında tamamıyla kabul görür hale gelmeye başlamış ve güçlenmiş, bunların sonucunda devletlerden bağımsız olarak örgütlenen kurum ve kuruluşların sayısının bir haylı artığı görülmektedir. Son yüzyıl içınde uluslararası anlamda demokratik olan
null
[{"class": "Metin", "confidence": 0.9220274090766907, "polygon": [[1500, 2128], [1504, 284], [282, 282], [278, 2125]]}, {"class": "Sayfa Numarası", "confidence": 0.824431836605072, "polygon": [[1508, 2187], [1509, 2143], [1449, 2142], [1448, 2186]]}, {"class": "Footer", "confidence": 0.39841172099113464, "polygon": [[1459, 2111], [1460, 1934], [288, 1932], [288, 2109]]}]
22
134
toplum yapıları güçlenerek silahlanma çabaları azalmaya, bireysel hak ve özgürlüklere saygı, küresel değerleri sindirme, devletlerin toprak birliği ve bütünlüğüne saygı benzer birçok kavram önem kazanarak çoğu devlet tarafından kabul görmeye başlanmıştır. Bu uluslararası durumun etkileri, ülkelerin artık eskisi kadar sert güce başvurmak istememeleri, küreselleşme, medya ve iletişim kanallarının gelişmesi ve çeşitlenmesi, uluslararası hukukun ülkelerarası ilişkilerde bir düzenleyici olarak daha önemli olmaya başlaması meşruiyet algısının değişmesine neden olduğu görülmektedir (Büyükgöze, 2016: 41). Askeri olarak müdahale yöntemini sert güçleri olarak belirleyen devletlerin diğer devletlere müdahalede bulunması uluslararası hukuk kurallarının gelişimi ile görece azalmaya başlamış olup bu tür güç uygulamaları belirli şartlara bağlanmıştır. Askeri güç uygulayan devletlerin uygulamaları bazı istisnalar hariç meşru olarak görülmemiş hem hukuki anlamda hem de toplumsal algı anlamında hoş karşılanmayarak uluslararası mahkemelerce yargılama yoluna gidildiği görülmüştür". Bu yargılamalar neticesinde de birçok ağır yaptırımlara maruz kalmışlardır. Dolayısıyla devletlerin günümüzde en az maliyetli olan ve en yüksek etki alanı oluşturabilecek güç unsurunu kullanmaya hevesli oldukları bilinmektedir. Son zamanlarda teknolojinin gelişmesiyle birlikte eskiye nazaran daha farklı askeri savaş malzemeleri üretilmeye başlanmış olsa da bunlar çok ciddi maliyetleri içinde barındırmaktadırlar. Bu doğrultuda askeri maliyet ön plana çıksa da asıl maliyetin insani malıyet olduğu unutulmamalıdır. Güvenlikle ilgili durumlar dışında savaş olası bir seçenek olsa da günümüzde askeri araçların kullanımı geçmişe göre daha az tercih edildiği görülmektedir (Nye, 2002: 3). Silah kullanımı ve savaşlar ülkeler arasındaki güven duygusunu azaltarak sonraki süreçlerde hareket alanın daralmasına sebep olabilmektedir. Savaşların devletler/hükümetler arasında yaşanan gerginliklere sebep olmalarının haricinde; savaşan ülkelerin toplumlarında huzursuzluklara ve psikolojik sorunlara, kullanılan sılahlara göre çevre kirliliğine, sert güç kullanan tarafın diğer devletler nezdinde itibar kaybetmesi ve başkaca yaptırımlar uygulamasına sebebiyet verdiği görülmektedir. Hızlı ve kapsamlı bir My Lai Katliamı olarak bilinen olayda, Vietnam savaşı yaşanırken ABD güçleri tarafından köylerde yaşayan 347 sivilin katledilmesi olayı, İngiliz bir gazeteci tarafından ortaya çıkarılarak savaş suçu olarak kabul edilmesine sebep olmuş ve ABD bu sebepten savaş suçlarından yargılanıp mahkûm edilmiştir. Yaşanan katliamda olay yerindeki ABD komutanı için ömür boyu hapis cezası verilmiştir (Russel, 1970: 703-705)
null
[{"class": "Metin", "confidence": 0.9484740495681763, "polygon": [[1503, 2095], [1509, 284], [283, 279], [276, 2090]]}, {"class": "Sayfa Numarası", "confidence": 0.8198109269142151, "polygon": [[1504, 2189], [1505, 2142], [1447, 2141], [1447, 2188]]}]
23
134
iletişim ağıyla donanmış olan günümüz dünyasında devletler askeri maliyetlerinin yanında bir de yaşadıkları itibar kaybının maliyeti ile karşıya kalmaktadırlar. İşte bu yüzden artık devletler bu tür güç uygulamalarının yanında yumuşak güç uygulamalarını tercih etmeye başlamışlardır. Dünya genelinde ülkeler tarafından kabul edilebilir, malıyeti daha düşük ve mevcut hukuk anlayışıyla daha uygun araç ve yöntemler popülerlik kazanmaya başladığı görülmektedir (Büyükgöze, 2016: 41-49). Üluslararası ekonomideki değişimlerin sonucu olarak; uluslararası hukukun devletlerarası ilişkilerde daha etkili ve caydırıcı hale gelmesi ve askeri anlamda sert güç kullanımıyla artan insanı, mali ve sosyolojik olumsuzluklar, kullanılacak güç yöntemlerini de değiştirdiği görülmektedir (Arsava, 2012: 351). Devletler genel olarak güvenlik anlamında sıkıntı yaşamamak, dışardan gelen olumsuzluklara karşı koymak ve istedikleri sonuçlara ulaşabilmek amacıyla askeri güçlerini kullandıkları bilinmektedir. Devletlerin ekonomik olarak güçlerini kullanması da çoğunlukla, askeri güç gibi basit ve kısa zamanda sonuç veren bir güç kullanımı olmasından kaynaklandığı fakat yumuşak gücü kullanmanın diğer güç kullanımlarına göre daha zor, zaman gerektiren ve uygulamada hedef olanların kabul etmesine bağlı olan bir kullanım olduğu bilinmektedir (Nye, 2005: 100-101). Karşı tarafı zorlayıcı uygulamalar genel olarak dığer yöntemlere göre daha ölçülebilir olarak değerlendirilebilir. Machiavelli'nin güç hakkında düşüncelerini ortaya attığı dönemlerde ya da bilgi ve teknolojinin insanoğlunu henüz etkisi altına almadığı zamanlarda "güç" daha somut bir kavramdı ve etkisinin ölçülebilmesi daha kolaydı. O döneme ait güç kavramını tanımlarken askeri ve ekonomik güç ön plandaydı. Bilçi ve teknolojinin hayatımızı bu kadar derinden etkilediği, çoğu zaman teknolojinin özel hayatımıza bile etki ettiği günümüzde güç kavramı askeri ve ekonomik gücün çok daha ötesinde; somut verilerle ölçülmesi zor bir yerde olduğu bilinmektedir. Yumuşak güç zor kullanmadan ve alışılmış maliyetlere katlanmadan karşı tarafa yaptırılmak istenilen şeyin karşı tarafın bunu kabul ederek kendiliğinden yaptırabilme gücü olarak bilinmektedir. Yumuşak gücün kendi dışındakilerin düşüncelerini şekillendirebilme kabiliyetine dayandığı bilinmekte olup hedeflenen şeye ulaşmak için diğer aktörleri zorlamak yerine ikna etme ve aynı fikirlerde buluşmak için onları etkilemek esas olmaktadır. Bunu yapabilme yeteneği o ülkenin sadece askeri ya da ekonomik kapasitesinden değil, kültürel
null
[{"class": "Metin", "confidence": 0.9511898756027222, "polygon": [[1505, 2105], [1510, 307], [286, 303], [280, 2101]]}, {"class": "Sayfa Numarası", "confidence": 0.8198525905609131, "polygon": [[1506, 2187], [1507, 2146], [1449, 2145], [1449, 2186]]}]
24
134
değerlerinden, toplumsal özelliklerinden, hedeflerinden ve uygulamalarının diğerleri üzerinde oluşturduğu olumlu etkiden de kaynaklanmakta olduğu bilinmektedir (Nye, 2003: 10). Nye güç kavramını temel dayanakları bakımından anlaşılması zor, soyut unsurlarıyla ve sonuca dayalı olarak incelediğini belirtmek mümkün olup iş birlikleri kurarak ve cazip hale getirme yöntemlerini uygulamaya koyarak istediğini yaptırma olarak nitelendirmektedir. Bu şekilde gücün uygulanması sırasında herhangi bir tehdit, kandırma veya zorlama olmadığı görülmektedir. Ornek verecek olursak; yumuşak gücü uygulayan tarafın toplumsal ve tarihsel olarak ortaya çıkan birikimleri, geçmişten günümüze vatandaşlarına sunduğu refah seviyesi ve sosyal yönden ahlaki değerleri güç uygulanan topluluk tarafından benimsenirse ancak o zaman verimli bir sonuç alınacağı düşünülmektedir. Aslında sert güç ve yumuşak güç diğerlerinin davranış biçimlerini etkileyerek değiştirmeyi ve sonuç olarak hedeflerine ulaşmayı sağlamanın iki farklı şekli olarak karşımıza çıkmaktadır. Her ne kadar kullanılan metot ve kaynakların somutluğu farklı ise de aslında istenilen sonuç her zaman "etki alanı oluşturmak" olduğu anlaşılmaktadır. Bu etki alanı oluşturma çabası yumuşak güçte karşı tarafı cezbetme şeklinde açıklanmakta ancak bu cezbetmenin çoğu zaman ekonomik ve askeri güce de dayalı olabileceğini belirtilmelidir (Nye, 2003: 12). Yumuşak gücün kavramsallaştırılması üzerine çalışmaları olan Geun Lee, yumuşak gücün uygulanmasını beş başlıkta ele almıştır. Yumuşak gücün sert kaynaklar ile değil gelenek, kültür, eğitim, siyasi söylemler, ulusal ve küresel semboller gibi yumuşak kaynaklar ile kullanılabildiğini belirtmiştir. Yumuşak kaynak ve yumuşak güç arasındaki bu ilişkinin Kaynak Tabanlı Yumuşak Güç Teorisi'nı ortaya koyma adına önemini vurgulamıştır. Lee'ye göre yumuşak güç veya sert güç zorlayıcı veya işbirlikçi olmakla birlikte bu ikisi arasındaki farkın kaynak kullanımına dayalı olduğu görülmektedir. Lee yumuşak gücün yeri geldiğinde zorlayıcı olabileceğini ve sert gücün de iş birliğine dayanabileceğini savunarak Nye'e göre farklı bir çerçeve sunduğu görülmektedir (Lee, 2009). Yumuşak gücü haklı kılan en önemli şey onun meşru zemine oturtularak uygulanıyor olması olduğu düşünülmektedir. Eğer bir ülke gücünü diğer ülkeler nezdinde meşrulaştırabiliyor ise bu o ülke üzerinde çok daha kolay etki alanı oluşturup istediklerini
null
[{"class": "Metin", "confidence": 0.9519633650779724, "polygon": [[284, 742], [1480, 740], [1479, 244], [284, 246]]}, {"class": "Metin", "confidence": 0.9457533359527588, "polygon": [[1512, 2051], [1512, 1749], [310, 1748], [310, 2050]]}, {"class": "Tablo", "confidence": 0.9061712026596069, "polygon": [[1494, 1717], [1500, 837], [303, 830], [298, 1709]]}, {"class": "Sayfa Numarası", "confidence": 0.8001218438148499, "polygon": [[1507, 2188], [1507, 2142], [1449, 2141], [1448, 2187]]}, {"class": "Resim/Tablo Açıklaması", "confidence": 0.7393898963928223, "polygon": [[1340, 839], [1340, 773], [458, 772], [457, 839]]}, {"class": "Resim/Tablo Açıklaması", "confidence": 0.35294845700263977, "polygon": [[693, 1711], [1112, 1711], [1112, 1675], [693, 1675]]}]
25
134
rahat şekilde kabul ettirmesine müsaade etmektedir. Sert güç ve yumuşak güç birbirinden ayrı düşünülemez olduğu için yumuşak güç kaynakları bazen sert gücü artırıp azaltabilirken, bazı durumlarda sert güç kaynakları da yumuşak gücü artırıp azaltabilir. Orneğin bir ülkenin pozitif imajı güçlü ise müttefik sayısı artar ve ülkenin savunma gücü de buna bağlı olarak yükselir, her türlü işgale karşı ülkenin savunma ve askeri yetenekleri güçlü ise o ülkenin imajını yükseltebilmektedir (Gallarottı, 2011: 10-11). Gallarotti yumuşak güç var olduğunda kaynakların da yumuşak, sert güç var olduğunda ise kaynakların da sert olduğunu savunur. Gallarotti'ye göre yumuşak gücün kaynakları aşağıda verilen Tablo 3'te belirtilmiştir. | Üluslararası Kaynaklar | Ulusal Kaynaklar | |-----------------------------------------------|--------------------------------| | Uluslararası hukuk, norm ve kurumlara | Kültür, | | saygı, | Yüksek yaşam kalitesi | | Çok taraflılığa teminat veren tek taraflılığa | Sosyal uyum | | karşı mesafeli duruş, | Ozgürlük | | Uluslararası anlaşmalara ve taahhütlere | Yeterli fırsatlar | | saygı ve riayet, | Tolerans | | Herkesin yararına olabilecek kazanımları | Çekici yaşam stili | | adına kısa vadeli<br>edinmek<br>ulusal | Siyasi kurumlar, | | etme<br>çıkarlardan<br>feragat<br>yolunda | Demokrasi | | sergilenen irade, | Hukukun üstünlüğü | | Ozgürlükçü liberal ekonomi politikaları | Liberalizm | | | İyi işleyen devlet bürokrasisi | ## Tablo 3. Gallarotti'ye Göre Yumuşak Gücün Kaynakları Kaynak: (Gallarottı, 2011: 26) Yumuşak güç üzerine çalışmalar yapan diğer bir isim olan Alexander L. Vuving, Nye'ın başkalarının isteğimiz yönünde istemelerini sağlama tanımına, başkaları tarafından isteğin güçlü bir istek mi yoksa pasif bir kabullenme mi olması gerektiğine dikkat çekmiştir. Böylece yumuşak gücü başkalarını kendi istediğimizle aynı şeyleri istemelerini sağlama ve bunu kabul ettirme olarak tanımlamaktadır (Vuving, 2022: 9).
null
[{"class": "Metin", "confidence": 0.9235353469848633, "polygon": [[292, 704], [1500, 703], [1499, 213], [292, 214]]}, {"class": "Tablo", "confidence": 0.9192484021186829, "polygon": [[1552, 1721], [1557, 762], [285, 756], [281, 1715]]}, {"class": "Metin", "confidence": 0.9157503843307495, "polygon": [[1506, 1961], [1506, 1713], [315, 1712], [315, 1960]]}, {"class": "Sayfa Numarası", "confidence": 0.7911903262138367, "polygon": [[1507, 2188], [1507, 2140], [1448, 2139], [1448, 2188]]}, {"class": "Resim/Tablo Açıklaması", "confidence": 0.7871577739715576, "polygon": [[1319, 792], [1319, 732], [470, 731], [470, 791]]}]
26
134
## 1.2.1. Yumuşak Güç Kaynakları Ulkelerin kullandıkları yumuşak güçleri kendi ülkelerinde veya başka ülkelerde yaşayan toplumların hoşuna gidecek ve ilgisini çekecek sanat, eğitim sistemi, eğlence alışkanlıkları vb. olgulardan oluşabilmektedir. Yumuşak güç kavramını ilk ortaya atan araştırmacı olan Nye (Nye, 2005: 20), ülkelerin yararlanabilecekleri yumuşak güç kaynaklarını üç ana başlık halinde ele almaktadır; kültür, siyasi değerler ve dış politika. Tablo 4'te yumuşak gücün kaynakları, yumuşak gücün kullanımını sağlayan araçlar ve yumuşak gücün hedef kitlesi yer almaktadır: | Yumuşak Güç | Meşruiyet ve Güvenilirlik | Yumuşak Güç Alıcıları / | |--------------|---------------------------|-------------------------| | Kaynakları | Sağlayan Araçları | Hedefleri | | | | | | Dış Politika | Hükümetler, Medya, | Başka Hükümetler ve | | | STK'lar Uluslararası | Halklar | | | Orgütler | | Tablo 4. Yumuşak Güç Kaynakları, Araçlar ve Alıcılar/Hedefler | İç Siyasi Değerler ve | Medya, STK 'lar, | Başka Hükümetler ve | |-----------------------|------------------------------------------------|--------------------------------| | Politikalar | Uluslararası örgütler | Halklar | | Yüksek Kültür | Hükümetler, STK 'lar,<br>Üluslararası örgütler | Başka Hükümetler ve<br>Halklar | | Popüler Kültür | Medya, Piyasa | Başka Halklar | | | Kaynak: (Nye, 2008: 107) | | Nye'ın yumuşak güç araçlarını tanımlamasından sonra gerçekleştirdiği eklemede eğitim de yumuşak güç araçlarından birisi olarak kabul edilmeye başlandığı görülmektedir. Böylece yumuşak güç kaynakları kültür, siyasi değerler, dış politika ve eğitim olarak kabul edilmektedir.
null
[{"class": "Resim", "confidence": 0.9086808562278748, "polygon": [[1513, 956], [1519, 248], [245, 238], [239, 946]]}, {"class": "Metin", "confidence": 0.9079217910766602, "polygon": [[1506, 1995], [1508, 1058], [295, 1056], [293, 1994]]}, {"class": "Sayfa Numarası", "confidence": 0.8360995054244995, "polygon": [[1508, 2189], [1508, 2139], [1447, 2138], [1446, 2189]]}, {"class": "Resim/Tablo Açıklaması", "confidence": 0.5335690379142761, "polygon": [[649, 1034], [1158, 1032], [1157, 955], [649, 957]]}]
27
134
Şekil 1. Yumuşak Güç Kaynakları ## 1.2.1.1. Kültür Nye, yumuşak gücün kaynaklarının başında kültürü sayarak onu bir toplumun kendisi için olan değer ve uygulamaların tamamı şeklinde tanımlamıştır. Ayrıca kültürün toplum içerisinde yer alan çeşitli gruplar tarafından yapılan sosyal davranışlar bütünü olduğunu söylemiştir. Nye kültürü iki farklı alt boyuta ayırmaktadır. Ilk grup seçkinlere hıtap eden eğitim, edebiyat ve sanat gibi unsurlar, ikinci grup ise genele hitap eden popüler kültür unsurlarıdır (Nye, 2005: 20). Dünya üzerinde insanın yaşadığı her yerde insandan ufak da olsa bir eser kalmakta ve bunlardan bazıları günümüze varlığını sürdürebilmektedir. Oyle ki dünya üzerinde her ülke ve içinde yaşayan toplumun kendine ait bir sosyal birikimi, yaşanmışlığı ve doğal olarak bir kültür yapısının var olduğu bilinmektedir. Bunun yanında her topluma ait farklı kültür dinamikleri bulunmaktadır. Bir ülke kültürünün yumuşak güç olarak değerlendirilebilmesi için o kültürel yapının başka toplum ve ülkeler tarafından da çekici bulunması ve benimsenmesi gerektiği bilinmektedir. Bir kültürün uluslararası anlamda etkileyici olabilmesi onun cezbedici olmasıyla yakından ilgilidir.
null
[{"class": "Metin", "confidence": 0.9417106509208679, "polygon": [[1510, 2078], [1532, 287], [297, 272], [275, 2063]]}, {"class": "Sayfa Numarası", "confidence": 0.822834312915802, "polygon": [[1507, 2188], [1508, 2141], [1449, 2140], [1448, 2187]]}]
28
134
Kültürün bir yumuşak güç aracı olarak kullanılabilmesi onun evrensel değerler içermesine, kendi toplumundan sıyrılıp başka toplumları da etkileyebilmesine bağlı olduğu düşünülmektedir. Toplumların kültürel birikimleri kendinden önceki yaşayanların alışkanlıkları ile yakından ilgilidir. Ornek vermek gerekirse; Endonezya'nın Sulawesi Adası'nda yaşayan Toraja halkı, ailelerinden ölmüş olan insanların cesetlerini her yıl düzenli olarak mezarlarından çıkarıp onları temizledikleri ve onlara kıyafetler giydirerek gezdirdikleri bilinmektedir. Bu durum orada yaşayan halkın ölmüş olan akrabalarına olan özlemlerini gidermeleri için kutsal bir gün olarak kabul edilmektedir. Bu kültür örneği her ne kadar Toraja halkı için kutsal olarak kabul edilse de başka ülkelerde yaşayan insanlar için herhangi bir anlam ifade etmeyecek, tüm dünya tarafından kabul edilebilir bir kültür anlayışını yansıtmayacaktır (Olüleri Mezardan Çıkartıp, Giydirip, Gezidiriyorlar: Sözcü Gazetesi Web Sitesi). Kültür, içeriği bakımından her toplumda farklı dinamiklere sahip bir olgu olması sebebiyle yöresel etkilerin baskın olduğu bir araçtır. Yumuşak güç kullanımında kültürün etkin sayılabilmesi onun yöresel olmasının aksine evrensel olmasıyla alakalı olduğu değerlendirilmektedir. Evrensellik olgusunun oluşmasında en önemli etkenlerden olan iletişimin günümüzde birçok kanal yoluyla yapılıyor olması bazı kültürel ögelerin evrensel hale bürünmesine yardımcı olduğu görülmektedir. ABD, Hollywood aracılığıyla başka toplumları inanç, kültür, fikir ve ekonomik anlamda etkileyebilmek adına faaliyetlerde bulunduğu görülmekte bu film endüstrisi tarafından ortaya konulan yapımlar küreselleşen dünyada iletişim araçlarının yaygınlaşmasıyla çok daha kolay bir şekilde insanlara sunulduğu anlaşılmaktadır. Bu sinema yapımlarıyla birlikte ABD tarafından ülke içi veya dışına verilmek istenen mesajlar ve kültürel etkiler kolaylıkla karşı tarafa aktarılmakta olduğu görülmektedir (Medin ve Koyuncu, 2017: 390). Bir Hollywood yapımı olan The Avengers (Yenilmezler) filminde yer alan Thor karakterinin çekicini kaldırabilecek güç ve iyilikte olan tek karakterin Kaptan Amerika olması filmde "Amerika" üzerine yapılan bir vurgulama olduğu görülmektedir. ABD yapımı olan bu filmde, aslında imkânsız olan bir olayı isminde Amerika geçen bir karakterin gerçekleştirebiliyor olmasının ona bir güç ve ihtişam katmak amacıyla gerçekleştirildiği görülmektedir. Böylece Amerika denildiğinde imkânsız olanı başarabilen iyi kalpli ve güçlü bir varlığın algılanmasının amaçlandığı görülmektedir.
null
[{"class": "Metin", "confidence": 0.954108715057373, "polygon": [[1511, 2101], [1516, 333], [280, 329], [274, 2097]]}, {"class": "Sayfa Numarası", "confidence": 0.8328698873519897, "polygon": [[1506, 2188], [1506, 2145], [1448, 2144], [1447, 2187]]}]
29
134
## 1.2.1.2. Siyasi Değerler Yumuşak gücü oluşturan araçlardan biri olan siyasi değerler, bir ülkede olan siyası etkenler ve hükümetlerin ortaya koyduğu faaliyetler olarak kendini göstermektedir. Yumuşak güç araçlarından olan siyası değerler hükümetlerin içe dönük faaliyetleri bağlamında yerel olanla ilgili olarak karşımıza çıkmaktadırlar. Devletlerin ve hükümetlerin dış ilişkileri açısından en çok etkilendiği yumuşak güç araçlarından birisi olan siyasi değerler, onların dış ilişkilerini kısa ve uzun vadede büyük ölçüde etkileyebilecek güce sahip olabilmektedir. Bu yüzden siyasi değerlerin yumuşak güç aracı olarak kullanılması sırasında yerel dinamikler ön planda tutulmakla birlikte yumuşak güç uygulamak istediği tarafların da iç dinamiklerini göz önünde bulundurmaları gücün etkinliği açısından önemli olacağı düşünülmektedir (Nye, 2004: 61-62). Dış politikada ortaya çıkan sorunların çözüm yollarının büyük kısmı yumuşak gücün içinde saklı olduğu ve sert gücün aktif olarak kullanılması istenildiğinde yumuşak güç ile birlikte kullanılmasının önemli olduğu bilinmektedir. Bu duruma örnek olarak; bir ülkenin sınırında yaşanan bir güvenlik sorunu karşısında sert güç kullanımı doğal bir yöntem olarak görülmekle birlikte o sınır bölgesinde yaşayan insanların hakları, güvenlikleri ve özgürlüklerine gösterdiği saygı o ülkenim yumuşak gücünün artmasına katkı sağlayacaktır. Yanı devletler ve hükümetlerin dış politika uygulamalarında evrensel değerleri de göz önünde bulundurarak ona uygun politika üretmeleri gerektiği düşünülmektedir (Nye, 2004: 61). Devletlerin siyasi değerlerinin oluşmasında iç dinamikteki politika uygulamaları var olsa da bu durumdan ortaya çıkan sonuçlar sadece yurt içi yönetimi etkilemekle kalmayacaktır. Bu siyasi değerlerin ne şekilde oluştuğu ve neleri barındırdığı devletlerin dış politikadakı etkinliklerini ve uluslararası varoluş amaçlarını da ortaya koymakta, küreselleşen bir dünya düzeninde gelişen iletişim olanaklarıyla birlikte insanlar bireysel olarak etkileşim çeşitliğiyle karşılaşmaktadırlar. Bu etkileşim çeşitliliğinin devletlerin siyası değerlerinin oluşumunda ve dışarıya aktarılmasında da büyük rol oynadığı görülmektedir. Yumuşak güç aktarımındakı temel araçlardan olan sıyası değerlerin iletişim kaynaklarının etkisinde kalarak kimi zaman farklı yönelimlere doğru kaydığı gözlemlenmektedir. Küreselleşen bir dünyanın sonucu olarak her değerde olduğu gibi yumuşak gücü etkileyen sıyası değerlerde de güncelleme yapmanın zorunlu olduğu
null
[{"class": "Metin", "confidence": 0.956030547618866, "polygon": [[1502, 2090], [1508, 295], [285, 290], [279, 2086]]}, {"class": "Sayfa Numarası", "confidence": 0.8413395285606384, "polygon": [[1508, 2188], [1509, 2144], [1449, 2143], [1449, 2187]]}]
30
134
gerçeğini ortaya koymaktadır. Eğer bu değerlerin tek düze devam etmemesı gerektiğini anlamayan bir siyasi değer oluşumu var ise yumuşak gücü kullanırken devletlerin etkin olmayan bir dış politika izlemesine sebep olabilmektedir. Siyasi değerlerin güncelliğini yitirmemesinin ekonomi, gelişmişlik düzeyi, tarihsel altyapı, adalet sisteminin güvenilir ve güçlü olması gibi unsurlardaki olumlu yaklaşımlarla gerçekleşebileceği bilinmektedir. (Akgün, 2001: 7-10). Her ne kadar devletler yumuşak gücü artırmak için sıyası değerlerini derinleştirmek isteseler de bazen bu her uygulama tarafında aynı etkiyi göstermeyebilir. Çünkü kimi ülkelerde normal ve olumlu karşılanabilecek durumlar kimi ülkelerde ilkel veya gereksiz karşılanabilmektedir. Avrupa ülkeleri ve Amerika'daki feminizm hareketleri kimi ülkeler tarafından hoş karşılansa da ataerkil toplumlarda aynı pozitif etkiyi yaratmamakta olduğu görülmektedir (Nye, 2004: 87-88). ## 1.2.1.3. Dış Politika Kendimize ait olan hedefleri zorlama veya tehdit unsurları olmadan kendi belirlediğimiz ölçüde hayat geçirmeye yumuşak güç denilmektedir. Bu durumda önemli olan şey, ulusal merkezli, kapsamlı ve birden çok görüşe hıtap eden politikalar, dar kalıplarda ve sığ kalmış politikalara göre karşısındakine daha çekici gelmesidir (Nye, 2004: 61). Başka bir deyişle kıymetli olan unsurlar içeren evrensel değerleri benimsemiş politikalar bunları paylaşma çabası içine girdiğinde daha çekici olacaktır. Dış politika, yumuşak gücü en çok etkileyen araçlardan biri olmakla birlikte devletlerin ve hükümetlerin de uluslararası vitrin anlamında en çok dikkat ettiği unsurlardandır. Devletler bu yumuşak güç kaynağını kullanırken kimi zaman kendi fikirleriyle örtüşmüyor olsa bile kendilerine zarar verecek tutumlardan kaçınıp bulunduğu duruma göre hareket etmeyi tercih etmektedirler. Devletler uluslararası ilişkilerde statülerini korumak ve geliştirmek amacı içerisindedirler. Bu sebeple dış politika yapım sürecinde yumuşak güç kavramı dikkate alınmazsa sadece çıkar odaklı üretilen dış politika ülkenin yumuşak gücünü zedeleyebilmektedir. Bir ülkeye ait ortaya konulan dış politikanın yumuşak güç olarak ortaya çıkmasına yardım eden bir diğer durum ise ortaya konulan politikaların ortak değerlerde kesişiyor olmasıdır. Ortak değerler denince akla gelen tüm insanlığın ortak olarak kabul ettiği insan hakları, demokrası vb. gibi kavramlar yumuşak
null
[{"class": "Metin", "confidence": 0.9533417820930481, "polygon": [[1508, 2106], [1513, 299], [279, 296], [273, 2102]]}, {"class": "Sayfa Numarası", "confidence": 0.8043261170387268, "polygon": [[1507, 2188], [1508, 2143], [1449, 2142], [1449, 2187]]}]
31
134
gücün etkili kılınmasında çıkça ortaya çıkan kavramlar olarak bilinmektedir. (Nye, 2005: 60-72). Tüm bu anlatılanların yanı sıra dış politika üreticileri ortaya koyduğu bu politikaları pekâlâ uygulayıp yumuşak güçlerini artırmak isteyeceklerdir ancak bu politikaları yerine getirirken kullanılan üslubun da önemli olduğu görülmektedir. Uygulanan politikalar ne kadar doğru olursa olsun politika dilindeki kibir ve nefret hissi yumuşak gücün etkisini yitirmesine sebep olduğu anlaşılmaktadır. Nye, 2003 yılı içerisinde 11 ülkede yapılan anket çalışmalarından çıkan sonuçlarda ABD'nın katılımcıların %65'i tarafından kibir sahibi bir süper güç olarak değerlendirildiğinden bahsetmiştir. Böyle bir imaja sahip olmak ABD'nin yumuşak gücünde bir erimeye sebep olduğu, ABD'yi desteklemeyi ihmal etmeyen Ingilizlerin bile git gide bu kibirli söylemlerden rahatsız oldukları görülmektedir (Nye, 2005: 68-72). Bütün bu anlatılanların gerçekleşmesi ve yumuşak gücün etkili olması iç ve dış politikanın birbiriyle uyumlu olmasıyla da yakından ilgilidir. İçerde uygulanan politikanın aksine üretilmiş bir dış politika, dışardan bakan bir göz tarafından tutarsız görülebilmektedir. Devletler tarafından ortaya konulan böyle bir tutarsızlık ise politika uygulanmasını zorlaştırarak kendisine olan güveni kaybetmesine sebep olacağı düşünülmektedir (Nye, 2005: 112). ## 1.2.1.4. Eğitim Yumuşak güç araçlarının sonuncusu olarak sayılan eğitim, diğer araçlara göre daha sonraları kabul görmeye başlamış ve günümüzde de en önemli araçlardan birisi haline gelmiştir. Yumuşak gücün araçlarından olan kültür, sıyası değerler ve dış politika her ne kadar ülkelerin her alanda gelişimini ilgilendirse de eğitim unsurunun da yadsınamaz bir gücünün olduğu anlaşılmaktadır. Devletlerin yükseköğretime verdikleri değerler onların ulusal düzeyde de derinleşen bir gelenek oluşturmasına imkân tanımaktadır. Çeşitli eğitim programları ile donatılmış ülkelerde çeşitli kültürlere bağlı olarak birçok farklı çalışma üretilmektedir. Son zamanlarda Türkiye'de de sıkça uygulanan uluslararası eğitim programları ülkedeki eğitimin bakış açısını küresel bir boyuta taşıyarak çekicilik kazandığı söylenebilir. Bu durumun hem öğrenim görenleri hem de çalışan kesimi küresel bir bakış açısına sahip olmaya ittiği görülmektedir (Chitoran, 1984: 5).
null
[{"class": "Metin", "confidence": 0.9540917873382568, "polygon": [[1498, 2095], [1504, 295], [288, 291], [282, 2091]]}, {"class": "Sayfa Numarası", "confidence": 0.812991201877594, "polygon": [[1507, 2187], [1508, 2145], [1449, 2143], [1448, 2186]]}]
32
134
Eğitimde küreselleşme uluslararası eğitim programlarıyla kendim gösterirken buna örnek olarak Erasmus öğrenci değişim programı gibi programların bu konuda etkili olduğu söylenebilir. Bu öğrenci değişim programı ile ülkelerin ulusal eğitim müfredatları başka ülkelerin vatandaşları tarafından da deneyimlenerek geliştirilmesine imkân tanımaktadır. Sadece okul içi eğitim değil sosyal hayat düzenine adapte olabilme açısından da farklı ülke vatandaşlarına bu şekilde imkân sunulmaktadır. Erasmus gibi öğrenci değişim programlarının ülkelerin her konuda akreditasyon edilmesi anlamında da büyük önem taşıdığı görülmektedir. Gelişen durumlara bağlı olarak yasal düzenlemeler, sağlık hizmetleri, ulaşım, eğlence alanları vb. birçok konuda güncellemeler yapılmaktadır. Yapılan bu tür eğitim programlarının kalıcı etki bırakarak yumuşak güce dönüşebilmesi adına öğrenci olarak ülkeye gelmiş insanlara öğrenim hayatlarından sonra da ülkede iş imkanlarının sunulması önemli olarak görülmektedir (What is Erasmus: European Commission Web Sitesi, 2024). Sonuç olarak İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde devletlerin uluslararası alanda imajlarını geliştirmeye yönelik politikalarının arasında eğitimin de yer aldığı görülmektedir. Bu bağlamda devletler eğitim politikalarını yumuşak güç aracı olarak kullanmaktadırlar (İnan, 2021: 30). ## 1.3. Kamu Diplomasisi Kamu diplomasisi devletlerin iç ve dış ilişkileri ile kamuoylarına kendi istedikleri gibi yön vermek amacıyla ortaya konulan politikalarını içerdiği bilinmektedir (Purtaş, 2013: 13). Kamu diplomasisi devletlerin muhatap olduğu toplumlara karşı bilgi sahibi olmasını gerektirmektedir. Başarılı bir kamu dıplomasısının ortaya konulabilmesi, karşıdaki toplumun tecrübelerini, alışkanlıklarını, geleneklerini, inançlarını ve normlarımı bilmekle alakalı olduğu düşünülmektedir. Kamu diplomasısının toplumlar arasında iş birliğinin artmasına ve dostluk bağlarının kuvvetlenmesine de yardımcı olduğu anlaşılmaktadır. Edmund Gullion kamu diplomasisini dış politikaların düzenlenmesi ve yürütülmesi üzerindeki kamu tutumlarının etkilenmesi olarak açıklamaktadır. Kamu diplomasisi, kendi egemenliğini elinde bulunduran bir ülkenin, dış politikada belirlediği hedefleri gerçekleştirmek ve ulusal çıkarlarını teşvik etmek adına başka ülkeleri etkilemeyi amaçlayan, diğer ülkelerdeki kamuoyuyla şeffat bir şekilde iletişim kurulmasını sağlayan
null
[{"class": "Metin", "confidence": 0.9389677047729492, "polygon": [[1521, 1932], [1545, 286], [288, 268], [264, 1914]]}, {"class": "Sayfa Numarası", "confidence": 0.8107188940048218, "polygon": [[1504, 2189], [1505, 2140], [1447, 2139], [1446, 2188]]}]
33
134
bir araç olarak görülmektedir. Kamu diplomasisi ülkelerin dışışleri bakanlıkları gibi uluslararası aktörlerinin yerini almayacağı ancak yeni küresel aktörlerle çok taraflı diploması kullanılmasına olanak sağlayacağı düşünülmektedir. Kamu diplomasisi bir anlamda devletlerin bırakmak istedikleri çeşitli kurumlar aracılığıyla yabancı toplumlara aktarmasıdır. Bunu yaparken güdülen amaç ise uzun soluklu ve kalıcı etkiler oraya çıkarmaktır (What's PD: USC University of Southern California, 2024). Kamu diplomasısını geleneksel diplomasiden ayıran en büyük fark doğrudan başka bir ülkenin toplumuna hitap eden bir yapıya sahip olmasıdır ve başka bir topluma hitap ederken hiyerarşik olarak belli adımları vardır. Kamu diplomasisinin hiyerarşık olarak dört adımı şu şekildedir: - lık adım olarak ülkeye yabancı olan toplumların kamu diplomasısı uygulayacak ülkeye olan aşınalığını artırmak gerekli olacaktır. Yabancı toplumların bu ülkeyi yakından tanımaya başlaması, söylenti halinde dolaşan olumsuz algıları ortadan kaldırarak ülkenin imajının yükselmesine yardımcı olacağı düşünülmektedir. - Ikinci adım, yabancı toplumların o ülkeye olan takdirlerini ve minnettarlıklarını artırarak kamu diplomasisi uygulanmasını kolaylaştırmaktır. Bunu gerçekleştirmek için de pozitif bir algı yönetimi oluşturulmasına ihtiyaç duyulacaktır. - · Üçüncü adım, yabancı sermaye sahiplerinin ilgisini çekerek onların ülke içinde yatırım yapmalarını sağlama ve toplumlar arası bağları güçlü hale getirmektir. Toplumlar arası bağları güçlendirmek amacıyla birçok alanda iş birliği yapmak, yabancı toplumları o ülkenin turistik alanlarını ziyaret etmesi için teşvik etmek, öğrencilerin o ülkeye gelip eğitim alması için uygun imkanlar sağlamak ve ihracat yaparak ülke içinde üretilen malların tanıtımını sağlamak kamu diplomasısının önemli adımlarındandır. - Dördüncü ve son adım ise yabancı toplumların tüm bu yapılanlardan etkilenmesi ve o ülkede yatırım yapmalarının sağlanmasıdır. Buna istinaden kamu diplomasisinden etkilenen toplumlar o ülkenin dış ilişkilerinde ortaya koyduğu politikaları uluslararası alanda destekleyebilmektedirler.
null
[{"class": "Metin", "confidence": 0.9453224539756775, "polygon": [[1502, 2121], [1508, 299], [296, 295], [291, 2117]]}, {"class": "Sayfa Numarası", "confidence": 0.8106124997138977, "polygon": [[1505, 2186], [1506, 2146], [1449, 2146], [1448, 2185]]}]
34
134
Kamu diplomasisinin dört hiyerarşik adımında sıra gözetilerek uygulanması durumunda başarılı olunması aksi takdirde uygulanması zor olacağından başarılı sonuçlanamayacağı düşünülmektedir (Leonard, Stead, ve Smewing, 2002: 9). ## 1.3.1. Kamu Diplomasisinin Boyutları Kamu diplomasisi uygulanmasında üç temel boyut olduğu bilinmektedir. Kamu diplomasisi boyutlarından ilki günlük iletişimdir. Günlük iletişimin ülkelerin yerel ve dış politikalarını etkileyen önemli unsurlardan olduğu bilinmektedir. Günlük iletişim boyutunda hem yerel hem de yabancı basın aktif rol oynamaktadır. Yabancı basının yerel basına nazaran ülkelerin dış politikalarında daha etkin rol oynamasına karşın yerel basında diğer toplumlarla ilgili çıkan haberler dış politikayı etkilediği görülmektedir. Ulkenin yerel ve yurt dışı imajında pay sahibi olan yerel basında yabancılar hakkında yapılan olumsuz haberlerle eğer yabancılar rahatsız ediliyorsa bu durumun devletlerin kamu diplomasısı adımlarını etkileyeceği düşünülmektedir. Yerel basın tarafından yayınlanan ve doğruluğu kesin olmayan haberlerle birlikte dış politika olumsuz etkilenmiş ise kamu kurumları tarafından gerekli açıklamalar yapılarak bu durumun düzeltilmesi önem arz etmektedir (Leonard, Stead, ve Smewing, 2002: 11; Nye, 2008: 102). Kamu diplomasisinin ikinci boyutu günlük iletişimin haricinde stratejik iletişimdir. Kamu diplomasisinin bu boyutu günlük iletişim gibi olağan iletişim kanallarının olağan akışına göre değil belirli bir konsept ile belirli bir plana uygun olarak uygulanmakta olduğu görülmektedir. Bu yöntemde önceden planlanmış bir konu olduğu için asıl amaç ülkenin veya ülkenin bir değerinin markalaştırılmak istenilmesidir. Ülkeler siyasi faaliyetlerini sağlıklı ve tutarlı şekilde yürütebilmek adına akılda kalıcı ve ikna etmeye dayalı mesajlar vermek durumundadır. Kamu diplomasısınde verilmek istenilen mesajlar birçok kanal aracılığıyla verilebilmektedir. Bu kanallardan yayılan mesajların gerçek etkiler oluşturabilmesi adına her birinin doğru ve birbiriyle tutarlı mesajlar aktarması gerekmektedir (Leonard, Stead, ve Smewing, 2002: 11; Nye, 2008: 102). Kamu diplomasisinin üçüncü boyutu ise gelişen kalıcı ilişkilerdir. Toplumlar arasındaki ilişkiler birçok etkene bağlı olarak değişkenlik gösterebilmektedir. Toplumlar arası kalıcı ilişkilerin sağlanmasında pek çok farklı yöntem kullanılıyor olsa da en etkili yöntemin eğitim programlarının olduğu düşünülmektedir. Gelişen kalıcı ilişkilerin sağlanması
null
[{"class": "Metin", "confidence": 0.9496625661849976, "polygon": [[1503, 2100], [1510, 290], [288, 286], [281, 2096]]}, {"class": "Sayfa Numarası", "confidence": 0.8434666395187378, "polygon": [[1506, 2189], [1507, 2144], [1448, 2143], [1448, 2188]]}]
35
134
amacıyla kullanılmakta olan eğitim programları kapsamında, ülkelerin yurt dışından gelen öğrencilere burs imkânı tanıması ve değişim programlarıyla çeşitli ülke vatandaşı öğrencilere çeşitli kolaylıklar sağlanması hedeflenmektedir. Farklı ülkelerden gelen öğrenciler eğitim aldıkları ülkenin çeşitli kültür varlıklarından etkilenebilir, eğitimini tamamlamasına müteakip kendi ülkesine döndüğünde kendinde bıraktığı pozitif etkileri çevresine aktararak eğitim aldığı ülke hakkında olumlu bir imaj bırakılmasını sağlayabilmektedirler. Üluslararası staj programları da ülkelerin diğer toplumlar üzerinde gelişen kalıcı etkiler bırakılmasında etkili olduğu söylenebilir. Ulkelerin kamu diplomasisi kapsamında burs verdiği veya değişim programlarıyla gelip eğitim almasına yardımcı olduğu kişiler, zaman içerisinde kendi ülkelerinde önemli mevkilere gelebilir ve bu durumda yardım aldığı bu ülkelerle ilgili olarak pozitif bir kamuoyu oluşmasına katkı sağlayabilirler (Leonard, Stead, ve Smewing, 2002: 11; Nye, 2008: 102). Kamu diplomasisinin üç boyutu da önem arz etmektedir. Ülkelerin yabancı ülke vatandaşları nezdinde olumlu bir imaja sahip olması bu üç boyutun da birlikte kullanılmasıyla gerçekleşebilmektedir. Kamu diplomasisinin etkili kılınmasına yardımcı olan bir diğer etken ülkelerin kendisi dışındaki aktörlere karşı hoşgörülü olmalarıdır. Kısa ve uzun vadeli iş birlikleri için ülkelerin istekli olması kazan stratejisiyle birlikte ülkelerin kamu diplomasisini olumlu etkileyerek yumuşak güçlerini artırdığı değerlendirilmektedir (Karslı, 2021: 29). ## 1.4. Sosyal İnşacılık Inşacılık yaklaşımı birçok sosyal bilim dalında kullanılan bir yaklaşım olmakla beraber fikir olarak bilim felsefesi ve sosyal teorilerde bulunan birbirinden farklı görüşleri içeren bir yaklaşımdır. İnşacı yaklaşım, bilginin sosyal bir öğrenme sürecine dayalı olduğunu ve aktif olduğunu söyleyen felsefi yaklaşımlara dayanmaktadır (Küçük, 2016: 328). İnşacı yaklaşımda; inanç ve düşüncelerin, kavram ve fikirlerin, söylem ve dillerin, millet ya da devlet gibi topluluk anlayışlarının sosyal dünyanın kurulmasında etkili olduğu belirtilmektedir (Jackson ve Sorenson, 2013: 211-212). Inşacılık kavramının Onuf'un çalışmalarıyla uluslararası ilişkilerde kullanılmaya başlandığı, Wendt ve Kratochwil gibi düşünürlerin çalışmalarıyla da daha tanınır hale
null
[{"class": "Metin", "confidence": 0.9532499313354492, "polygon": [[1507, 2095], [1513, 291], [280, 287], [275, 2091]]}, {"class": "Sayfa Numarası", "confidence": 0.8349135518074036, "polygon": [[1506, 2190], [1507, 2144], [1448, 2143], [1447, 2189]]}]
36
134
geldiği görülmektedir. Sosyal inşacı yaklaşımın analıtık çerçeve ortaya koyarak bilginin sosyal inşasını gerçekleştirdiği ve sosyal gerçekliği ortaya koyduğu görülmektedir (Guzzini, 2000: 147). Onuf, uluslararası ilişkilerin diğer sosyal gerçeklerde olduğu gibi devletler veya insanlar tarafından inşa edildiğini söylemiştir. Onuf sosyal düzenin ortaya çıkışını ve nasıl işlediğini açıklamaktadır. Onuf'un World of Our Making isimli kitabında, sosyal düzeni kurallar ile açıklamaya çalıştığı görülmektedir (Onuf, 1989: 1-33). Uluslararası ilişkilerde sosyal inşacılığın ortaya çıkmasının nedenlerinden birisi de neoliberal ve neorealist teorilerin Soğuk Savaşın sona ereceğini tahmin edemeyişi olduğu görülmektedir. Bu teorilere göre Soğuk Savaş'ın sona ermeyeceği düşünülmüş ancak savaşın sona ermesi bu teorilerin başarılı olmamasına sebep olduğu anlaşılmaktadır. Bu teorilerin tahmınlerinde yanılmasının uluslararası ilişkilerde yeni teorilerin ortaya çıkışını hızlandırdığı görülmektedir (Viotti ve Kauppi, 2016: 277). 1980'lere gelindiğinde neoliberal ve neorealist teorilerin sosyal inşa yaklaşımı ile uluslararası ilişkilere toplumsal bakış açısı kazandırdığı görülmektedir. Sosyal dünya oluşurken düşünsel olguların da önemli bir rol oynadığı anlaşılmaktadır. Sosyal inşa yaklaşımı ile uluslararası siyaset alanında toplumsal bilinç ve algının önem arz ettiği görülmeye başlanmıştır. Bu yaklaşım ile uluslararası alanda rol oynayan aktörlerin çıkar ve kimliklerinin nasıl oraya çıktığı anlaşılmaya çalışılmaktadır (Küçük, 2016: 371). Nesnellik kavramının imkansızlığına dikkat çekip insanın öznelliğiyle ilgili vurgulama yapılması inşacılığın varsayımları arasında yer almaktadır. Devlet veya bireylerin birer aktör olarak faaliyetlerini düzenleyen fikirlere dayalı yapıların varlığı söz konusudur. Fikirlere dayalı olarak bahsedilen bu yapıların materyale dayalı yapılardan daha etkili olacağı düşünülmektedir. Kültürel ve toplumsal dinamiklerin uluslararası ilişkilerde önemli bir yere sahip olduğunu ve uluslararası dünyanın da farklı hallerde yeniden kurulabileceği düşünülmektedir. Sosyal inşacılıktaki bu varsayımlar uluslararası ilişkiler alanında değişimin yeniden gündeme geldiğinin bir göstergesi olarak ortaya çıkmaktadır. (Reus-Smit, 2017: 294). Sosyal inşacılıkta yapının iki şekilde ele alındığı görülmektedir. Mikro ve makro yapı olarak konuyu ele alan sosyal inşacılara göre kurucu aktörün toplum olduğu
null
[{"class": "Metin", "confidence": 0.9516323804855347, "polygon": [[1510, 2114], [1516, 303], [287, 299], [281, 2110]]}, {"class": "Sayfa Numarası", "confidence": 0.8296932578086853, "polygon": [[1506, 2188], [1506, 2145], [1449, 2144], [1449, 2187]]}]
37
134
düşünülmektedir. Diğer aktörlerin toplum tarafından oluşturulduğu ve sisteme kazandırıldığı düşünülmekte ancak diğer aktörler olmadan da toplumun eksik kalacağı belirtilmektedir. Bu anlatılanlara göre mikro olarak toplum ve diğer aktörlerin birbirini inşa etmeleri sonucu ortaya çıkarılmaktadır. Makro olarak değerlendirildiğinde ise aktörlerin bir bütün olarak var olması ve birbirini desteklemesi uluslararası ilişkilerde yer alan sistemlerin işlevselliğini artıracağı düşünülmektedir (Ozev, 2013: 511-517). Sosyal inşacılıkta kurallar ve kimliğin uluslararası sıstemi inşa eden kavramlar olduğu savunulurken bu kavramların sosyal inşa sürecinin temellerinden olduğunu savunulmaktadır. Uluslararası ilişkilerde sosyal yapının önemini vurgulayan sosyal inşacılar neoliberal ve neorealist teorilere de eleştiri getirdiği görülmekte ve dünyada sürekli bir yapım olduğunu savunmaktadırlar. Sosyal inşacılık, kimliklerin birey veya devletleri şekillendirdiğini savunarak onların çıkarlarına etki ettiğini vurgulamaktadır (Viotti ve Kauppi, 2016: 278-279). Sosyal inşacı teorisyenler, ortaya koydukları teorinin aslında geneli kapsamayacağını ve hatta uluslararası ilişkiler alanında var olacak uzun soluklu bir genel kanı olmayacağına vurgu yapmaktadırlar. Bu duruma istisna olarak Wendt'in sosyal inşacılığın uluslararası ilişkilerde etkili bir varsayım olacağını düşünmekte olduğunu belirtmişlerdir (Reus-Smit, 2017: 301). Sosyal inşacılık varsayımı ile ilgili sistematik analizleri bulunan Wendt uluslararası ilişkilerde devletlerin birbiriyle olan etkileşimlerini vurgulamaktadır. Devletlerin çıkarlarının sosyal etkileşim ve fikirler ile şekillendiğini belirten Wendt, devletlerin askeri güçlerinin başka devletler nezdinde tehdit unsuru olarak görülebileceğini ancak askeri anlamda güçlenmenin vazgeçilmez unsurlar olduğunu savunmaktadır. Bu görüşe istinaden Wendt, devletlerin birbiriyle olan sosyal etkileşimlerinin askeri anlamda daha yumuşak bir ilişki çerçevesi oluşturacağını düşünmektedir (Wendt, 2003: 224). Üluslararası ilişkilerde güç ilişkilerinin etrafında şekillendiği düşüncesinin realist düşünceye özgü olmadığını ve hemen tüm teorisyenlerin güç ile alakalı önemin farkında olduklarını belirten Wendt, realistlere göre gücün kaba kuvvetleri içerdiğini ancak maddi kuvvetlerin aslında fikirlere dayalı olduğunu söylemektedir (Wendt, 2003: 37). Wendt güç dağılımında çıkarların etkili olduğunu ve çıkarların da fikirler tarafından ortaya çıktığını belirtmektedir. Devletin kimliğinin çıkarlara bağlı olarak şekillendiği ve
null
[{"class": "Metin", "confidence": 0.9530542492866516, "polygon": [[1499, 2087], [1505, 282], [286, 278], [279, 2083]]}, {"class": "Sayfa Numarası", "confidence": 0.8389944434165955, "polygon": [[1507, 2189], [1508, 2144], [1449, 2143], [1448, 2187]]}]
38
134
eylemlerin de buna uygun gerçekleştiği düşünülmektedir. Wendt devlet kimliğinin belirlenmesinde devletin var oluşunu sağlayan iç faktörlerden olan ideolojik ve kültürel değerlerin pek fazla önünde bulundurulmadığını belirtmekte, onun yerine uluslararası yapı ve toplumun devlet kimliğinin belirlenmesinde etkili rol oynadığını belirtmektedir (Reus-Smit, 2017: 298). Uluslararası ilişkilerde devletlerin davranış biçimleri ve ortaya koyacağı şeyleri belirlemek için dışarda var olan kamuoyu algısının önemli olduğu görülmektedir. Sosyal inşacılığa göre devlet veya birey aktörünün algısı değerler, kimlik ve politikaları oluşturan kurallardan oluşmaktadır (Cross, 2013: 4). Soğuk Savaş'ın sonrasında uluslararası ilişkiler sistemini açıklamada yeni varsayımların ortaya çıktığı görülmekte ve sosyal teorilerin ortaya çıktığı anlaşılmaktadır. İki kutuplu uluslararası sistemin değişmesi yeni aktörlerin ortaya çıkmasına yol açmış; ideolojik, kültürel ve etnik kökenli unsurların devletlerin uluslararası politikalarında etkin rol oynamaya başladığı görülmüştür. Yalnızca materyal unsurlara vurgu yapmayan sosyal inşacı teoriye göre şekillendiği görülen bu uluslararası sistemin aktörleri kimlik ve çıkarların ön planda olduğunu göstermektedir (Oran F. Ç., 2017: 13-15). Çalışmanın bu bölümünde, dış politika alanında gerekli analizleri yapabilmek adına teorik çerçeve incelenmiş, çalışmanın temel konusu olan yumuşak güç kavramı da detaylı olarak anlatılmaya çalışılmıştır. Yumuşak gücün nüfüz kavramından çok daha farklı şekilde kaynaklara ve farklı yöntemlere dayandığı görülmektedir. Nüfuz kullanırken zor kullanma, tehdit ve para aracıyla sert güç ortaya konulması esas olmaktadır. Yumuşak güç ise bunlardan farklı olarak daha önce de belirtildiği gibi insanları ikna etme, konuşulan sözler ile fikir ve davranışları değiştirme, kendine yanaştırma ve ilgileri üstüne toplama yoluyla ikna etme yeteneği olarak karşımıza çıkmaktadır. Yumuşak güç kavramı davranışsal olarak değerlendirildiğinde çekici etkiye sahip bir güç olarak da nıtelendirilebilir. Yumuşak gücün unsurları arasında adalet, demokrası anlayışı ve insan hakları gibi değerler, ülkelerin vatandaşlara sağladığı güvenli ortam, geleceğe dönük oluşturduğu ortam ve yüksek bir refah düzeyi de yer almaktadır (Tezkan, 2005: 141). Yumuşak güç kullanırken ülkeler kendi çıkarlarıyla önderlik ettiği ülkelerin ulusal çıkarlarını uyumlu hale getirerek her iki tarafın da memnun kalacağı biçimde hareket etmeleri gerektiği anlaşılmaktadır (Nye, 2005: 10-11). Yumuşak güç kullanırken ülkedeki
null
[{"class": "Metin", "confidence": 0.9687646627426147, "polygon": [[1533, 1738], [1540, 239], [286, 234], [280, 1732]]}, {"class": "Sayfa Numarası", "confidence": 0.7530677318572998, "polygon": [[1506, 2189], [1507, 2140], [1446, 2138], [1445, 2188]]}]
39
134
sılahlı kuvvet sayısı, mühimmat yeterliliği, ekonomik yaptırım uygulayabilme yeteneği veya savunma kapasitesinden çok ülkenin sahip olduğu kültürel yapı, sanatsal kapasite ve sanatsal geçmiş, eğitim sistemi, pıyasalardaki güven ve rekabet ortamı, bilim ve teknolojideki gelişmişlik düzeyi, bireysel özgürlük ve haklara verilen önem, demokratik yapı, küresel alanda var olma, yaşam için sunduğu kalite düzeyi, sosyal sermayesi, tarihi, kültürel zenginliği, kendini güncel tutma kapasitesi, uluslararası arenada diploması yeteneği ve kendini ifade edebilme yetenekleri önemli unsurlar olarak değerlendirilmektedir. Yumuşak güç günümüzde her ne kadar kullanılması en mantıklı ve sonuçlarının niteliği bakımından en kalıcı uygulama çeşidi olsa da yumuşak güce ait kaynakların kullanımının sert güce ait kaynakların kullanımına göre daha zahmetli olduğu bilinmektedir. Yumuşak gücün ortaya çıkması ve geliştirilmesinde devletler kadar sivil toplum örgütlerinin de etkisi mevcuttur. Diğer bir deyişle vakıflar, üniversiteler ve Sivil Toplum Kuruluşları bu süreçte önemli olan temel unsurlar olarak görülmektedir. Yumuşak güç uygulamalarında devletlerin karşılık almaları nispeten daha uzun zaman alabilmektedir. Etkinin zamana yayılmasına sebep olmakla birlikte bu yolda ortaya çıkacak maliyetleri de yanında getirmektedir. Geniş anlamda yumuşak gücün hem işleyiş hem de üretim olarak daha uzun bir süreye ihtiyaç duyduğu anlaşılmaktadır (Nye, 2005: 18-26). Sonuç olarak yumuşak güç, başkalarının tercihlerini şekillendirebilme becerisi olmakla beraber havuç ya da sopa kullanan sert gücün aksine, istediğimiz sonuçlara somut para ya da tehdit kullanmadan, dolaylı yoldan yanı gücün ikincı yüzünü kullanarak erişebilme yeteneği olarak karşımıza çıkmaktadır. Yumuşak güç, tartışma yoluyla ikna ve aynı zamanda cezbetme yeteneği olup davranışsal açıdan çekici güç olduğu bilinmektedir. Yumuşak güç ortak değerlere çekme ve bu değerlere katkıda bulunma doğruluğu ve sorumluluğunu hissettirme olarak da nitelendirilmektedir (Nye, 2005: 14-17).
null
[{"class": "Metin", "confidence": 0.9472352266311646, "polygon": [[1502, 2116], [1509, 296], [287, 292], [281, 2111]]}, {"class": "Sayfa Numarası", "confidence": 0.8046147227287292, "polygon": [[1507, 2187], [1507, 2146], [1449, 2145], [1449, 2186]]}]
40
134
## İKİNCİ BÖLÜM: 21. YÜZYIL TÜRK DIŞ POLİTİKASINDA YUMUŞAK GÜÇ VE KAMU DİPLOMASİSİ Devletler kendilerinden önceki öncül devletlerin gelenek, norm, inanç ve yapılarından etkilendikleri görülmektedir. Bu durum Türk Devlet geleneğinde çok açık şekilde ön plana çıkmaktadır. Asya Hun Imparatorluğu'ndan itibaren Türk Devletleri, bünyesinde Türk töresini barındırmış ve devlet yapılarını da Türk töresinin gerektirdiği şekilde düzenlemişlerdir. Bu durum sadece Osmanlı Devleti zamanında Yavuz Sultan Selim sonrası dönemde Türk töresinin bırakılıp yerine kimlik olarak Sünni İslam anlayışının getirilmesiyle sekteye uğramıştır. Nitekim sonraki padişah olan Kanuni Sultan Süleyman dönemi sonrasında da Türk kimliğinin arka planda bırakıldığı, Sünni kimlik anlayışının esas alınmasından ötürü devletin yükseliş döneminin son bulduğu görülmektedir (Onal, 2018: 1259-1261). Cumhuriyet'in kurulmasıyla birlikte devlet yönetiminde ve dış politika anlayışında da önemli değişimler yaşandığı, dış politikada kullanılan araçlarda çağa ayak uyduracak yeniliklerin ortaya çıktığı görülmektedir. Osmanlı Devleti'nin son dönemleri ve Cumhuriyet'in kuruluşundan sonra Türk dış politikasında ne gibi değişimler yaşandığının ortaya konulması kamu diplomasisi uygulamalarındaki yeniliklerin anlaşılması açısından önemli olacaktır. ## 2.1. Osmanlı Devleti'nden Cumhuriyet'e Türk Dış Politikası Osmanlı Devleti'nin gerileme döneminde devleti harekete geçirecek ve dinamik tutacak farklı fikirler ortaya konulmaya başlanmış ve bu fikirler ile birlikte devletin gerileme döneminden kurtulacağı düşüncesinin hâkim olduğu görülmektedir. Fransız İhtilali ve dünya üzerinde yaşanan birçok gelişmenin yaratmış olduğu yıkıcı etkilerden korunmak amacıyla Osmanlı Devleti'nde yaşayan vatandaşlara ait bir kimlik yaratma anlamında yeni sosyolojik fikirler ortaya atılmıştır. Birçok etnik kimliğe sahip insanı bünyesinde barındıran Osmanlı Devleti aynı Avrupa'da olduğu gibi bölünme ve dağılma endişesi ile karşı karşıya kaldığı için vatandaşlarını bir arada tutma gayesi içinde olduğu bilinmektedir (Türkmenoğlu, 2019: 411). Avrupa'da önemli eğitimler alıp ülkesine dönmüş olan bir grup, Tanzimat Fermanı sonrasında devlet yönetiminde önemli bir yer edinmişlerdir. Devam eden süreçte ise devletin yapısında radikal değişiklikler olması gerektiğini savunarak Osmanlıcılık kavramının ortaya çıkmasında etkili oldukları
null
[{"class": "Metin", "confidence": 0.9354841709136963, "polygon": [[1520, 2027], [1533, 281], [266, 272], [254, 2018]]}, {"class": "Sayfa Numarası", "confidence": 0.8404273390769958, "polygon": [[1508, 2190], [1508, 2140], [1448, 2139], [1448, 2189]]}]
41
134
görülmektedir. Yeni Osmanlılar olarak adlandırılan bu gruba mensup olanlar Osmanlı Devleti'nin üst yönetimi ile hürriyet konusunda uyum sağlayamamış ve akabinde Avrupa'ya iltica ederek orada faaliyetlerini sürdürmüşlerdir. İçinde birçok etnik unsuru barındıran Osmanlı Devleti Osmanlıcılık fikrinin yaygınlaşması için adımlar atmış olsa da toplum içinde yaşanan kutuplaşmaların buna engel olmaya başladığı görülmüştür (Mardin, 1991: 85-90). Osmanlı Devleti'nin kuruluş aşamasından yıkılışına kadar neredeyse her döneminde devlet yönetimi anlayışında İslam anlayışı kendini göstermektedir. Fransız ihtilali sonrasında milliyetçilik anlayışında dünya üzerinde değişimler yaşanmış, Osmanlı Devleti de bu değişimden etkilenen ülkelerden olmuştur. Milliyetçilik anlayışının yayılmasında dini faktörlerin etkili olduğunu düşünen Genç Osmanlı hareketi Osmanlıcılık hareketinin başarılı olmadığını öne sürerek İslamcılık anlayışının yayılmasında söz sahibi olmuşlardır. Tanzimat ve İslahat fermanı ile Avrupa'dan alınan fikirlerin herhangi bir düzenleyemeye tabi tutulmadan Osmanlı Devleti'ne aktarıldığını ve bunun olumsuz etkileri olduğunu düşünen İslamcılar, Batıcılığın karşısında durmuşlardır (Karpat, 2019: 49). Osmanlı Devleti'nde Osmanlıcılık ve İslamcılık gibi fikirler ortaya atıldıktan sonra bu fikirlerin yayılması ve uygulanması için gerekli şartların oluşmadığı ve bu fikirlerin Osmanlı Devleti için kurtarıcı nitelikte olmadığının anlaşılmasına müteakip milliyetçilik olgusunun da yaygınlaşması ile Türkçülük fikri ortaya atıldığı görülmektedir. Türkçülük fikri genel hatları itibari ile iki ana eksende kendini göstermektedir. Ziya Gökalp'e göre Türkçülük; birden çok etnik unsuru içerisinde barındıran, kültür ve dini inancı esas alan homojen bir ulusun var oluşunu amaç edinir. Yusuf Akçura'ya göre ise Türkçülük; Osmanlı Devleti bünyesindeki Türkler ve dünyadaki diğer Türkleri kapsayan kültürel ve siyasal bir birlikteliği ifade etmektedir. Osmanlı Devleti'nin son dönemlerinde kendini gösteren Türkçülük fikrini savunan Türkçü düşünürler tarafından ilmi ve siyası faaliyetlerin yanı sıra Kuvâ-yi Milliye hareketine de destek verilerek milli mücadelede aktif rol oynamışlardır. Osmanlıcılık ve İslamcılık gibi gerçeklerden uzak ve duygusal yaklaşıma ziyadesiyle yer veren yaklaşımlara benzer Turancılık akımı da o dönem için gerçeklikten uzak amaçlarla ortaya atıldığı görülmektedir (Ertekin, 2008: 349-350).
null
[{"class": "Metin", "confidence": 0.9343708753585815, "polygon": [[1502, 2079], [1532, 291], [301, 271], [271, 2059]]}, {"class": "Sayfa Numarası", "confidence": 0.7759594917297363, "polygon": [[1507, 2187], [1507, 2142], [1450, 2141], [1449, 2186]]}]
42
134
Türkçülüğün ilk kuşağı olarak nitelendirilen, Türklüğe siyası ve toplumsal hayatta önemli bir yer veren, yayın ve başka birçok araç ile birlikte Türkçülüğün gelişımıne katkı sağlayan, bu süreçte aynı zamanda kendilerini de geliştiren kuşak, aynı zamanda Cumhuriyet'in de kurucu kadroları içerisinde yer almıştır. Ziya Gökalp, Yusuf Akçura, Veled Çelebi İzbudak, Haşan Ferit Cansever, Omer Seyfettin, Hamdullah Suphi, Necip Asım, Mehmet Emin Yurdakul gibi aydınlar, Mustafa Kemal, İsmet İnönü, Kazım Karabekir vb. asker-politikacılar Türkçülüğün birinci kuşağı arasında sayılmaktadırlar. Osmanlı Devleti'nin her alanda Türkleştirilmesi için çaba sarf eden bu kuşak Cumhuriyet'in kurulması aşamasında da aynı çabayı sarf ettiği söylenebilmektedir (Ertekin, 2008: 350-351). Birinci Dünya Savaşı sonrasında oluşan ortamda ulus devletlerin kendi bağımsızlıklarını edinmek istemeleri Türkçülük fikrinin Cumhuriyet kuruluşunda da etkin olan fikirlerden olmasına sebep olduğu söylenebilir. Atatürk'ün Cumhuriyet kurulurken Fransız İhtilali ve milliyetçilikten esinlenerek modern anlayışta bir devlet kurduğu, özelikle Ziya Gökalp ve Abdullah Cevdet gibi Türk aydınlarının Osmanlı Devleti'nin kurtuluşu için öne sürdüğü önerileri de yakından takip ettiği için bu fikirlerden etkilenerek yeni kurulan devletin politikalarının belirlenmesinde etkileyici rol oynadığını söylemek mümkündür (Kılıç, 1999: 230). Türkiye'nin kuruluş dönemindeki kadroların fikirlerinde Ziya Gökalp'in Türkleşmek, İslamlaşmak ve Muasırlaşmak en önemli etkileyici unsurlardan olmuş ve ulus devlet yapısının oluşturulmasında temel ilkelerden sayılmıştır. Osmanlı Devleti'nin gerileme döneminde kurtarıcı olarak görülen üç hareket (Osmanlıcılık, İslamcılık ve Türkçülük) arasında ayakta kalabilen tek ideolojinin Türkçülük olduğu görülmektedir (Erkan, 2020: 112-114). Ziya Gökalp, Türkçülük anlayışını, Türkleşmek, İslamlaşmak ve Muasırlaşmak fikirleri üzerine inşa etmiştir. En basıt tanımıyla Türkleşmek, özünü yeniden hatırlamak, Türklüğü yeniden keşfetmek; İslam'ın etik değerlerini gündelik yaşama ve topluma kabul yansıması; Muasırlaşmak ise muasır medeniyetler seviyesine ulaşmak anlamına geldiği görülmektedir. Bu ilkelere bağlı ulus devlet olarak kurulan Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş döneminde bu üç düşüncenin ele alınarak uygulanması gerektiğini savunmuştur (Gökalp, 2014: 10-15). Lozan Antlaşması'na bakıldığında gerçekten de bu üç düşüncenin Türk Dış Politikasında etkili olduğu; Batılı devletlere Türk kimliğinin tanıtıldığı, İslam ahlakına vurgu yapıldığı ve muasırlaşmanın
null
[{"class": "Metin", "confidence": 0.9095385074615479, "polygon": [[1501, 2040], [1512, 268], [268, 260], [257, 2033]]}, {"class": "Sayfa Numarası", "confidence": 0.825567901134491, "polygon": [[1505, 2188], [1505, 2139], [1448, 2139], [1447, 2188]]}]
43
134
da hayatın neredeyse her alanında nihai amaç olarak kabul edildiği görülmektedir (Erkan, 2020: 113-114). ## 2.2. Türk Dış Politikasının Temel Dinamikleri Türk Dış Politikasının temel dinamikleri, Cumhuriyetin kurulduğu dönemde ulus devlet anlayışı ile ortaya konulan ve sonraki dönemlerde de bazı değişimlere uğrayan dinamiklerdir. Bu temel dinamiklerin Osmanlı Devleti'nin son döneminden başlayarak ortaya çıkan sorunlar ve sonrasında bir ulus devlet olarak kurulan Türkiye Cumhuriyeti'nın kuruluş esasları dikkate alınarak belirlendiği görülmektedir. Bunlar; - Batıcılık ● - Statükoculuk - Ulus Devlet temelli dış politika - Bağımsızlığın korunması . Şeklinde belirtilebilir (Erkan, 2020: 115). ## 2.2.1. Batıcılık Türkçe'deki batı kelimesi, Kâmûs-1 Türkî'den Türk Dîl Kurumu Sözlüğü'ne kadar, 'güneşin battığı tarafta bulunulan yerler', 'güneşin battığı yön', 'garb', 'mağrıb' gibi ifadelerle tanımlanmıştır (Sözlük: Türk Dil Kurumu Sözlükleri Web Sitesi, 2023). Günümüzde batı kelimesi kullanılırken de buna benzer anlamlarda kullanılmakla birlikte Avrupa'yı akla getiren ve birçok düşünsel kavramı içeren bir anlamı da içerdiği anlaşılmaktadır. Batıcılık konusundan bahsederken akla gelenin bir coğrafya kavramının olmadığı, aksine içerisinde başka bir kapsam barındırdığı görülmektedir. Batı; altyapısal olarak kapıtalızmı barındıran, üst yapı açısından ise ilahi beklentiler yerine insan aklını ön plana çıkaran pozitivist bir uygarlık biçimi olarak bilinmektedir (Oran, 2009: 49). Diğer bir deyişle Batı, dünyevi sorunlara ilahı cevaplar aramayan ve çözüm için aklı kullanan uygarlık olarak nitelendirildiği görülmektedir. Batıcılık, Osmanlı Devleti döneminde başlayıp Cumhuriyetin kurulmasıyla Türkiye'de yeni boyutlar kazanan Batı Avrupa'nın fikirsel ve toplumsal bileşimini ülaşılması gereken bir hedef olarak gören bir yaklaşım olarak karşımıza çıkmaktadır (Mardin, 1991: 11).
null
[{"class": "Metin", "confidence": 0.9530194997787476, "polygon": [[1497, 2085], [1503, 291], [285, 287], [279, 2081]]}, {"class": "Sayfa Numarası", "confidence": 0.7998241782188416, "polygon": [[1506, 2187], [1507, 2145], [1449, 2144], [1449, 2186]]}]
44
134
Osmanlı Devleti önemine bakacak olursak, Batıcılık düşüncesi 1839 yılında Tanzimat Fermanı ile birlikte büyük bir değişime uğradığı görülmektedir. Osmanlı Devleti II. Mahmut döneminde Kavalalı Mehmet Ali Paşa'ya karşı yenilgiye uğraması, başta ordu olmak üzere birçok alanda yenilik yapılması ihtiyacını doğurduğu görülmüştür. Bu değişim hareketi ile birlikte neredeyse hayatın her alanında farklı düzenlemelere gidilmiş; matematık, doğa bilimleri ve tıp eğitim/öğretim alanında daha etkin kullanılmaya başlanılmıştır. Yine bu dönemde Osmanlı Devleti'nin dış politikasında da önemli reformlar yapılmaya başlanılmış bununla birlikte dış politikada daha etkin bir rol oynayabilmek adına 1835 yılında Hariciye Nazırlığı kurulmuştur (Ozgöker ve Iba, 2010: 82-83). Tarihsel boyut açısından Kavimler Göçü ile başlayan sürecin Türkleri daima Batı'ya yönelttiği görülmektedir. Büyük Selçuklu Devleti, sonrasında Anadolu Selçuklu Devleti ve nihayetinde Osmanlı Devleti yönünü hep batıya çevirdiği anlaşılmaktadır. Buna ek olarak Osmanlı Devleti'nin gerileme döneminde etkili olan ideolojilerden birisi olan Batıcılık da Osmanlı Devleti'nden Türkiye Cumhuriyeti'ne miras olarak kaldığı görülmektedir. Ozellikle Balkan coğrafyasındakı askeri idadilerde yetişen neslin Avrupa toplumları ile temasının üst düzey olması sebebiyle Osmanlı Devleti'nin karar vericilerinin aksine pozitivizme önem attetmişlerdir. Nitekim bu nesil ilerleyen süreçte Cumhuriyetin kurucu kadroları olmuştur. Toplumsal açıdan bakıldığında ekonomik kalkınma için gerekli olan yapı öncelikle burjuvazının oluşmasıdır. Türkiye Cumhuriyeti kapitalin birikmesini sağlayabilmek adına Devletçilik ilkesini uygulamış ve kendi buruvazısını yaratmıştır. Bu durum toplumda sınıfların Batı toplumlarında olduğu gibi oluşmasına yol açmıştır. Sınıfların bu şekilde oluşması da toplumun batıcılık ilkesini kabul etmesini kolaylaştırmıştır (Erşan, 2006: 41-42). Batıcılık diğer bir anlamıyla Türk dış politikası ve dolayısıyla Türkiye için Ziya Gökalp'in muasırlaşmak, Atatürk'ün ise "Muasır medeniyetler seviyesine ulaşmak" hedefleri ile ilintilidir. Ziya Gökalp batılılaşmayla ilgili olarak birçok öneri ortaya koymuş ve bunun muasırlaşan batıyı yakalayarak iyi yönlerini tercih etmek olarak görülmesi gerektiğinden bahsetmiştir. Ziya Gökalp batılılaşmanın kabul edilmediği takdirde; Türkiye Cumhuriyeti'nin doğu devletlerinin esiri olarak kalacağı, doğu medeniyetine ya hakimiyet sağlanacağı ya da mahkûm olunacağı, bunun dışında bir
null
[{"class": "Metin", "confidence": 0.9308130145072937, "polygon": [[1518, 2034], [1530, 284], [267, 275], [255, 2025]]}, {"class": "Sayfa Numarası", "confidence": 0.8050272464752197, "polygon": [[1506, 2188], [1507, 2141], [1449, 2140], [1449, 2188]]}]
45
134
seçenek olmadığını belirtmiştir. Ziya Gökalp, Avrupa'ya karşı bağımsızlığın korunabilmesini Avrupa medeniyetlerinin müspet ilim ve sınai tekniklerinin Türkiye'de de uygulanması ile olacağını savunmaktadır (Erşan, 2006: 41-42). Atatürk'ün 1924 yılında söylediği "Medeniyete girmek arzu edip de Garp'a teveccüh etmemiş devlet hangisidir?" sözü de Batı emperyalizmine karşı çıkarken oradaki çağdaş uygarlık göstergelerinin Türkiye'de uygulanmasının ülkenin gelişmesine katkı sağlayacağı inancına işaret olduğu görülmektedir. Atatürk bu duruma olan inancını; bilimin gelişmesine olanak sağlayan rasyonel düşüncenin Batı'da uygulanabilir olduğu, insanoğlunun ekonomik refahını sağlaması için gerekli olan teknolojinin Batı'da bulunduğu ve temel hak ve özgürlükleri koruma altına alan hukuk anlayışının yıne Batı'da yer aldığına dayandırmaktadır (Çaycı, 1992: 650). Cumhuriyetin kurucuları Batıcılık dışında bir çare olmadığına, ortaya çıkan sorunların Batıcılık ile çözülebileceğine ve her alanda ilerlemenin Batı ile olacağına kanaat getirmişlerdir. Bunun neticesinde devletin dış politikasının temeline de bu kavramı koyarak devletin temel dinamiklerinden birisi olarak nitelendirmişlerdir. Netice olarak bu dönemin siyası seçkinlerinin ideolojilerinde; Batı önemli bir rol oynamıştır. (Erol ve Ozan, 2012: 367). Osmanlı Devleti'nden Türkiye'ye kalan insan bakiyesinin eğitimsiz ve hala dünyevi sorunlara ilahi çareler aramasından dolayı Türkiye'de Batıcılığın esas olarak yukarıdan aşağıya doğru devrim ile uygulanmak zorunda kaldığı görülmektedir. Toplumun kültürel birikiminin kısıtlı olması ve tüm sorunlara kader ve ilahi çerçeveden bakmasından mütevellit kalkınma, değişim ve dönüşümün toplumdan beklenmesi imkânsız olarak görülmektedir. Bundan dolayı Türkiye'deki Batıcılığı anlayabilmek için ülkedeki seçkin/aydın olarak adlandırılan kesimin doğru anlaşılabilmesi gerekmektedir (Oran, 2009: 51). En kapsamlı olarak tanımlamak gerekirse aydın; modernleşmenin kendi ülkesine varmasını beklemeden modernleşmenin ürünü olan ögedir (Kautsky, 1962: 46). Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren eğitim, sosyoloji, hukuk ve ekonomi gibi çoğu alanda Batılı ülkelerin benimsediği tarzda gelişmeler gösterilmiştir. Batının benimsediği güncellemelerin uygulanmasında da bazı sorunlar yaşanmıştır. Bu yaşanan sorunlar devlet eliyle farklı yöntemlerle çözülmeye çalışılmış ve birçoğu başarılı olarak hayata geçirilmiştir. Bu dönemde Ortadoğu'ya olan ilgisizliğin bir sebebi de batılılaşma
null
[{"class": "Metin", "confidence": 0.9488487839698792, "polygon": [[1510, 2116], [1515, 299], [288, 295], [283, 2112]]}, {"class": "Sayfa Numarası", "confidence": 0.8174147009849548, "polygon": [[1506, 2187], [1507, 2146], [1449, 2145], [1448, 2186]]}]
46
134
hareketleri çerçevesinde ülke içinde yapılmakta olan devrimlerin olumsuz olarak etkilenmemesi gerektiği fikrinden kaynaklanmaktadır (Özgöker ve İba, 2010: 79-84). Sonuç olarak Batıcılık Türk dış politikasında bir zümreye üye olmayı ya da belirli bir coğrafyaya ait olmaktan çok toplumun gelişmesini, ülkenin ve toplumun gelişmiş ülkeler arasına girmesini temsil etmektedir. Bu minvalde Batıcılık anlayışının Türk dış politikasının çok yönlü ve tarafsız duruşunu zedeleyebileceği görülmektedir. Nitekim kuruluş döneminden bugüne uluslararası konjonktürün izin verdiği her anda Türk dış politikası kendisini çok boyutlu olarak ortaya koymuştur. ## 2.2.2. Statükoculuk Statüko kavram ve nitelik olarak Türk Dil Kurumu Sözlüğünde; süre gelen düzenin korunması, sürer durum anlamına gelmektedir (Sözlük: Türk Dil Kurumu Sözlükleri Web Sitesi, 2023). Statükoculuk ise dış politika analızınde kullanıldığı anlamıyla mevcut durumu bozmama politikası olarak tanımlanmaktadır (Oran, 2009: 46). Dış politikada mevcut durumunu değiştirmek istemeyen ya da mevcut durumdan kazançlı olan aktör konumunu korumak için statükocu davrandığı görülmektedir. Statükoculuk, Osmanlı Devleti'nin 1606 yılında Sadrazam Sokullu Mehmed Paşa'nın ölümü ile girdiği duraklama devrinden itibaren Türk dış politikasının temel ilkelerinden biri olarak görülmektedir. Osmanlı Devleti gerek Türk kimliğini geri plana bırakmasından gerek ise yenilikleri takip etmek yerine dini dogmaları esas alan politikalar üretmesinden ötürü üst üste yenilgiler almaya başladığı ve yenilgiler karşısında toprak bütünlüğünü korumak isteyen devlet yöneticilerinin de statükoculuk ilkesini uygulamaya başladıkları görülmektedir (Öğuzlu, 2012: 41-42). Türk dış politikasının temel ilkelerinden birisi olan statükoculuğun birçok nedene bağlı olarak benimsendiği görülmektedir. Osmanlı Devleti'nin tarih boyunca uğradığı en büyük mağlubiyetlerden birisi olarak nitelendirilen Balkan Savaşları sonrasında Osmanlı Devleti Rumeli topraklarından ayrılarak Anadolu topraklarına çekilmek zorunda kalmış, bu savaş sonrasında büyük göçler yaşanmıştır. Balkan Savaşları sonrasında Osmanlıcılık fikrinin son bulmasıyla birlikte milliyetçilik söylemleri de ön plana çıkmaya başladığı görülmüştür. Balkan Savaşları ardından birçok ülke gibi Osmanlı Devleti'nı de derinden etkileyen Birinci Dünya Savaşı'nın vuku bulmasıyla birlikte ekonomik olarak zayıflama
null
[{"class": "Metin", "confidence": 0.9225156307220459, "polygon": [[1529, 2034], [1534, 270], [242, 267], [237, 2030]]}, {"class": "Sayfa Numarası", "confidence": 0.7787712812423706, "polygon": [[1505, 2185], [1506, 2145], [1450, 2144], [1449, 2184]]}, {"class": "Footer", "confidence": 0.6639992594718933, "polygon": [[1456, 2115], [1456, 2017], [282, 2017], [282, 2115]]}]
47
134
devam etmiş, birçok toprak kaybı yaşanmıştır. Askeri ve ekonomik olarak zayıf hale gelen Türkiye'nin savaşları sürdürülemeyecek olması ve savaşlara harcanacak bütçenin yeni kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyeti'nin kalkınması içın harcanacak olması Türkiye'yi statükocu bir dış politika izlemesi durumuna soktuğu söylenebilir. Atatürk savaştan çıkmış olan bir milletin muasır medeniyetler seviyesine çıkabilmesi adına birçok ilke belirlemiş, bu ilkeleri hayatın her alanında gerçekleştirmeye çalışmıştır. Siyasal hayatta yapılan düzenlemeler ile birlikte Saltanatın Kaldırılması , Cumhuriyetin ilanı ve Halifeliğin Kaldırılması gerçekleştirilmiştir. Hukuk alanında yapılan düzenlemelerle birlikte Türk Medeni Kanunu ve diğer kanunlar (1924-1937) çıkarılmış, sosyal alanda yapılan değişikliklerle şapka ve kıyafet devrimi , tekke, zaviye ve türbelerin kapatılması ve kadın ve erkeklere eşit haklar verilmesi (1926-1934) gibi yenilikler getirildiği görülmüştür. Toplumun gelişimini etkileyen en önemli faktörlerden olan eğitim alanında ise öğretimin birleştirilmesi , yeni Türk harflerinin kabulü ve Türk Dil ve Tarih kurumlarının kurulması (1931-1932) gibi yenilikler gerçekleştirilmiştir. Savaş sonrası ekonomik bir zayıflama dönemi yaşayan ülke olarak planlı bir ekonomik kalkınma gerçekleştirilmesi için ise Aşârın kaldırılarak çiftçinin özendirilmesi, Sanayiyi Teşvik Kanununun çıkarılması ve 1933 ile 1937 yıllarını kapsayan Birinci ve Ikinci Kalkınma Planlarının uygulamaya konulması gibi düzenlemeler hayata geçirilmiştir (Atatürk Devrimleri: Atatürk Ansiklopedisi Web Sitesi, 2024). Statükoculuğun benimsenmesinde bir başka sebep olarak da yeni kurulan devletin temellerinin sağlamlaştırılması ve toplum nezdinde kalkınma gerçekleştirilmesi amacıyla Atatürk önderliğinde yapılan bu devrimlerin gerçekleştirilmek istenmesi önemli olmuştur. Türk dış politikasının yapısı ve ilkeleri gereği irredentist2 olmaması münasebetiyle Türkiye sınırları dışında kalan soydaşlarını bulundukları ülkelerden koparacak veya onların bulunduğu yerleri kendi topraklarına katacak politikalardan kaçındığı görülmektedir. Statükoculuk iki ayrı anlamda ifade edilmektedir. Bunlar mevcut sınırları ve mevcut dengeleri sürdürme olarak bilinmektedir. Mevcut sınırları sürdürmek Statükoculuğun bir unsuru olarak karşımıza çıkmakta ve mevcut olan sınırları değiştirmeden sürdürebilirliğini artırma çabasıdır. Mevcut sınırları sürdürmek Kurtuluş ² Kurtarımcı sözcüğünden hareketle diğer bağımsız devletlerdeki soydaşlarını "kurtararak" aynı devlete mensup haline getirme (Azizata, 2023: 307)
null
[{"class": "Metin", "confidence": 0.9349457621574402, "polygon": [[1520, 2030], [1530, 283], [266, 276], [255, 2023]]}, {"class": "Sayfa Numarası", "confidence": 0.8020745515823364, "polygon": [[1507, 2189], [1507, 2141], [1449, 2140], [1449, 2188]]}]
48
134
Savaşı döneminden itibaren Türkiye Cumhuriyeti'nın kurucusu olan Atatürk tarafından devletin temel amaçlarından birisi olarak görülmüştür. Birçok savaşın sonrasında ekonomik ve askeri olarak zorluklarla karşılaşan Türkiye için yeni sınırlara sahip olmak benimsenen dış politika açısından imkânsız olarak görülmekteydi. Böyle bir dönemde Atatürk'ün söylediği "Yurtta Sulh, Cihanda Sulh" sözü yıllardır barışın simgesi olarak kullanılmaktadır. Bu slogan Cumhuriyet kurulduktan sonraki dönemde iktisadi, askeri ve sosyolojik olarak yorgun olan bir devletin durgun bir dış politika izlemek istediğinin göstergesidir. Yurtta Sulh, Türkiye'nın kendi içindeki yapı taşlarını oynatmadan, her anlamda birlik ve bütünlüğü sağlamasını ifade etmektedir. Cihanda Sulh ise, kendi içinde birliğini sağlamış bir ülke olan Türkiye'nın dışarda da barış içinde kalmak istediği, kendi sınırlarına ve egemenliğine el uzatılmazsa herhangi bir yeni sınır arayışına gırmeyeceğini ifade ettiği düşünülmektedir (Oran, 2009: 47-48). Cumhuriyet kurulduktan sonraki dönemde Montrö Anlaşması'nın imzalanması ve Hatay'ın vatana katılmasını sağlamak gibi yaşanmış olan gelişmeler silahsız gerçekleşen olaylar olması sebebiyle Statükoculuğa aykırı sayılmamıştır. Gelişen süreç içinde Kıbrıs Barış Harekatı'nın düzenlenmesi , Kuzey İrak'a yönelik yapılan harekatlar (1980-1990), Somali , Bosna , Kosova , Makedonya , Afganistan , Lübnan 'da askeri yardımda bulunma girişimleri de bir nevi Batıcı Statükoculuk anlamında birer gösterge olarak görülmektedir (Oran, 2009: 48). Türk dış politikasında statükoculuğun bir diğer ifade şekli de mevcut dengeleri sürdürme halidir. Bu durum kurulu düzenin içinde bulunduğu hali sürdürerek denge sağlamaya dayalı bir uygulamadır. Türkiye Batıcı politika oluşumlarına rağmen kendi jeostratejik konumunun gereği olarak Batı ve Batı'ya karşı olanlar arasında sürekli bir denge kurmaya çalışmış, buna bağlı olarak Batı'yı oluşturan dinamikler arasında da bunu sağlamaya çalıştığı görülmektedir (Oran, 2009: 49). Türkiye imkân verdiği ölçüde çok yönlü ve çok boyutlu bir dış politika takip etme yoluna gittiği anlaşılmaktadır. Sadece güvenlik tehdidi algıladığı ya da uluslararası konjonktürün uygun olmadığı durumlarda Batı Bloku içerisinde yer aldığı görülmektedir. Türk dış politikasına 1980'lere kadar genel hatlarıyla bakacak olursak, dönemsel olarak yalnızca 1945 ile 1960 yılları arasında Batı Bloku ekseninde yer alan Türkiye, diğer dönemlerde uluslararası konjonktürün elverdiği ölçüde
null
[{"class": "Metin", "confidence": 0.9505916237831116, "polygon": [[1507, 2117], [1512, 301], [287, 298], [282, 2113]]}, {"class": "Sayfa Numarası", "confidence": 0.755852460861206, "polygon": [[1506, 2186], [1507, 2145], [1449, 2145], [1448, 2185]]}]
49
134
bağımsız davranmayı tercih ederek çok yönlü dış politika izlediği görülmektedir (Oran, 2009: 5-6). Sonuç olarak Türk dış politikası irredentist olmayan yapısından ötürü statükoculuğu benimseyerek, ülkenin mevcut sınırları dahilinde varlığına devam etmesi ve etrafında yaşanan her türlü çatışmadan olduğunca uzak kalınması yolunu benimsediği görülmektedir. ## 2.2.3. Ülus Devlet Temelli Dış Politika Devletlerin birbirinden farklı yönetim yapıları olmakla birlikte Fransız ihtilali gibi kitleleri etkileyen bir olay sonrasında meydana gelen toplumsal hareketler ulus devletlerin ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Meşruryetin kaynağı artık değişmeye başlamış, krallar, padişahlar ve gücünü ulus dışında başka temellere dayandıran yöneticilerin yerini ulusların kendisi almaya başlamıştır. Bu dönüşümden nasıbini alan Türkiye de ulus devlet olma yolunda önemli adımlar atarak ulus devlet inşa etmek adına düzenlemeler ortaya koymuştur. Atatürk ve Cumhuriyet'in kurucu kadroları Osmanlı Devleti'nin son dönemlerinde ortaya çıkmış ancak etkisini yitirmiş olan İslamcılık ve Osmanlıcılık fikirlerinden ziyade Türkçülük fikrini benimseyen insanlar olması ulus devlet inşasında yapılan işleri kolaylaştırmıştır (Sürgevil, 1999: 7). TBMM'nin kuruluşundan sonra "Egemenlik kayıtsız şartız milletindir" ifadelerinin kullanılıyor olması, meşruiyetin millet eline geçtiğine, ulus bilincinin yönetim kadrosundan tabana kadar yaygınlaştırılmak istendiğine örnek gösterilebilir. Türkiye'nın dış politika dinamiklerinden sayılan ulus devlet anlayışı irredentist olmayan bir tutumda ilerleyen, Ziya Gökalp'in "Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak" fikrine dayalı devlet ve toplum yapısı oluşturmasını mümkün kıldığı görülmektedir (Erkan, 2020: 118). Ulus devlette egemenlik belirli bir kişiye değil milletin kendisine aittir. Bu nedenle dış politika belirlerken ulusun çıkarları ön planda tutularak gerekli kararlar alınmakta ve buna göre tesis edilmektedir. Diğer bir deyişle, ulusun çıkarları haricinde hiçbir din ya da kimliğin bu minvalde ön plana alınmaması anlamına gelmektedir. Cumhuriyetin kurulduğu dönem itibariyle Türk dış politikasında sürekli olarak ulus devlet vurgulaması yapılarak o dönem imzalanan anlaşmalarda Türk kimliğinden taviz vermeden Türk kimliğinin tanınırlığının artmasına imkân tanındığı görülmektedir (Erkan, 2020: 119).
null
[{"class": "Metin", "confidence": 0.9600573778152466, "polygon": [[1531, 1922], [1537, 270], [268, 266], [262, 1917]]}, {"class": "Sayfa Numarası", "confidence": 0.8125472664833069, "polygon": [[1507, 2187], [1508, 2140], [1449, 2139], [1448, 2186]]}]
50
134
## 2.2.4. Bağımsızlığın Korunması Türk milliyetçiliğinin en önemli sözcülerinden olan Ziya Gökalp kendi Türkçülük anlayışında Osmanlıcılık ve İslamcılık fikirlerinin büyük ölçüde etkilerini yitirdiği kabullenmiş ve Türk dış politikası uygulayıcıları da bu fikri benimseyerek politikalar üretmeye çalışmışlardır. Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş döneminde imparatorluktan ulus devlete geçiş sürecinde toplumun üzerindeki sosyolojik algıyı hafifletmek amacıyla yayılmacı olmayan ve kaybedilen toprakları geri almayı hedeflemeyen (irredentist olmayan) bir politika izlenmiştir (Parla, 2009: 22-23). Türk dış politikasının sağlam temeller üzerine oturtulması amacı ile Ziya Gökalp'in de savunduğu gibi barışın sağlanması en önemli ilkelerden birisi haline geldiği görülmüştür. Türkiye'nin ekonomik kalkınması için de barışın sağlanarak ve diğer ülkelerde yer alan teknolojik gelişmelerin Türkiye'ye getirilerek ilerleme sağlanabileceği düşüncesi hâkim olduğu anlaşılmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti kuruluş döneminde de herhangi bir ülkeye taviz vermeden bağımsızlığına zarar getirmeyecek dış politikalar üretilmeye çalışıldığı görülmektedir (Erkan, 2020: 134). Türk dış politikasında temel dinamiklerden olan bağımsızlık, tüm meselelere akılcı ve gerçekçilik merceğiyle yaklaşan Atatürk'ün dış politikada da aynı hassasiyetle yaklaşması sonucunda Türkiye için en önemli dış politika davranış biçimlerinden olmuştur. Nitekim, zor şartlar altında gerçekleştirilen Kurtuluş savaşı sırasında benimsenerek hayata geçirilen dış politika çızısınde ilk hedef milli sınırlar içerisinde bağımsız bir Türk Devleti kurulması olmuştur. Yayılmacı ve maceracı eğilimlerden uzak ancak tam bağımsızlığı merkeze koyan dış politika anlayışı ile, Sevr, Mondros ve Lozan gibi Anlaşmalarda ortaya konulan tavır Türkiye'nin koşulsuz bağımsızlığı savunduğunun göstergesi olarak sayılabilmektedir. Kurtuluş Savaşı sonrası dönemde dünya genelinde savaşların bitmiş olmasıyla kendi dış politikasında güven ve istikrar sağlamaya çalışan Türkiye'nin bu durumun barış ortamında ve yeni dostluk ilişkileri ile olabileceğini sürekli vurguladığı görülmektedir (Atatürk Döneminde Türk Dış Politikası: Türkiye Cumhuriyeti Dışışleri Bakanlığı Web Sitesi, 2024).
null
[{"class": "Metin", "confidence": 0.9587875604629517, "polygon": [[1519, 1943], [1525, 275], [269, 270], [263, 1939]]}, {"class": "Sayfa Numarası", "confidence": 0.7676272988319397, "polygon": [[1507, 2186], [1508, 2144], [1449, 2143], [1448, 2185]]}, {"class": "Footer", "confidence": 0.7514360547065735, "polygon": [[1472, 2118], [1472, 1966], [274, 1964], [274, 2116]]}]
51
134
## 2.3. AKP Dönemi Türk Dış Politikası Ulkelerin dış politikaları onların sahip olduğu iç ve dış dinamiklere bağlı olarak oluştuğu bilinmektedir. Ulkeler tarafından değiştirilmesi zor ve sınırlı olan uluslararası sitem nıtelikleri, bu sitemin bölge üzerindeki etkisi ve jeostratejik konum ülkelerin dış dinamiklerini oluşturmaktadır. Ülkeler tarafından değiştirilmesi mümkün olan siyasal, ekonomik, kültürel ve hukuksal yapı ülkeyi yönetenler tarafından iç dinamik olarak kullanılmaktadır (Oran, 2013: 130). 2002 yılında AKP'nin iktidara gelmesiyle birlikte Türk dış politikasının dinamikleri ve uygulanma biçimleri açısından önemli değişim ve dönüşümler yaşanmıştır. 21. yüzyıla gelindiğinde Soğuk Savaş'ın bitmesiyle Osmanlı Devleti'nden bu yana sürekli tehdit unsuru olarak görülen Rus tehdidi olgusu son bulmuş, güvenlik açısından da ABD'ye muhtaçlık olgusu zamanla önemini yıtırmeye başlamıştır. Ciddi bir ekonomik krizin3 içine düşmüş olan Türkiye, ekonomik reformlar yaparak daha önceki dönemlerde yaşadığı ekonomik sıkıntıları gidermeye çalışmıştır. Türk dış politikası AKP'nin iktidara geldiği ilk yıllarda, 1990'larda olduğu gibi Soğuk Savaş sonrası dönemde kendine dünya düzeninde yeni yer edinmeye çalışan Balkan devletleri ve Orta Asya'daki Türki devletlerle fazla ilgili olmamış, bunun yanı sıra AKP bu dönemde dikkatini Orta Doğu'da yer alan ülkeler üzerinde toplamaya çalıştığı görülmektedir. İrak'ta yaşanan olaylar sebebiyle Orta Doğu'da ABD'ye karşı nefret söylemleri başladığı, Arap ülkelerine SSCB'nin desteğinin kalmadığı, Filistin sorunu çıkmaza girmeye başladığı, Mısır ve İran gibi ülkelerde de belli başlı sorunlar baş göstermeye başladığından dolayı Orta Doğu'da liderlik yapacak ülke kalmayacak duruma gelindiği görülmüştür (Oran, 2013: 130-132). Türk dış politikası AKP dönemine kadar daha önce belirtildiği üzere dört temel dinamik üzerine kurulu bir yapıda gerçekleştirilmektedir. Bunlar batıcılık, statükoculuk, ulus devlet temelli dış politika ve bağımsızlığın korunmasıdır. Bu temel dinamikler üzerinden yürütülen Türk dış politikası AKP dönemiyle belli başlı dönüşüm ve değişimlere uğramıştır. AKP dönemi Türk dış politikasında batıcılık ve bağımsızlığın korunması dinamıklerinin kısmen devam ettirildiği görülmüş ancak statükoculuğun Türkiye'nin Şubat 2001 tarihli Milli Güvenlik Kurulu toplantısında, Sezer'in Ecevit'e anayasa kitapçığı fırlatması olayından sonra Başbakan'ın "devlet yönetiminde kriz var" açıklamasıyla birlikte mali piyasalarda panikle başlayan süreç 2001 Türkiye ekonomik krizi, ya da Kara Çarşamba adıyla Türkiye tarihinin en büyük ekonomik krizlerinden biri olarak sonuçlanmıştır (Celasun, 2024: 2).
null
[{"class": "Metin", "confidence": 0.9349178075790405, "polygon": [[1553, 2045], [1566, 257], [248, 248], [235, 2036]]}, {"class": "Sayfa Numarası", "confidence": 0.7076507806777954, "polygon": [[1506, 2185], [1507, 2146], [1450, 2144], [1449, 2184]]}]
52
134
önceki dönem dış politikalarına göre farklılıklar gösterdiği anlaşılmıştır. AKP kendi iç yapısı ve onu oluşturan yönetici yapı itibari ile Sünni İslam temelli muhafazakâr bir görüşe sahip olması sebebiyle Orta Doğu'da yer alan Arap ülkeleriyle olan ilişkilere önem verdiği görülmektedir. Orta Doğu'ya yapılan ihracatın da bu dönemde artış gösterdiği göz önüne alınırsa Arap ülkelerinde AKP yönetimi özelinde sempati de oluşmaya başladığını söylemek mümkündür (Oran, 2013: 134). Türk dış politikasının temel dinamikleri AKP döneminde değişim ve dönüşüme uğrayarak aşağıda belirtildiği haliyle gerçekleştiği görülmektedir (Oran, 2013: 139-140): - · Türkiye'nin bölgesel olarak yaşanan olaylarda kendisi baş aktör olmasa bile arabulucu olarak rol alarak bunalımlar patlak vermeden önüne geçebilmeyi hedefleyen vizyon sahibi dış politika, - · Her bölgede aynı temel ilkelerin esas alındığı tutarlı ve sistematik bir politika izlenmesi, - · Türkiye'nin yumuşak gücünü bölgede yaygınlaştıracak yeni bir kamu diplomasisi oluşumu, - · Demokrasının gelişmesiyle birlikte etkili olan yumuşak güce bağlı olarak güvenlik dengesi, - · Komşularla sıfır sorun politikası, - · Proaktif ve kriz öncesi önlem almaya yarayan önalıcı politika, - Çok yönlü dış politika, . - · Küresel konulara yakın ve etkin bir biçimde müdahil olmayı sağlayacak ritmik diplomasi. AKP tarafından Türk dış politikasında temel alınan bu ilkeler çerçevesinde 2023 yılında AB'ye üye olmak, ekonomik ve güvenlik iş birliği anlamında bölgesel uyum, bölgesel çatışmaların çözümünde etkin rol alma, küresel alanlarda yer edinme ve uluslararası örgütlerde yer edinerek dünyada başta gelen ekonomiler arasına girmek gibi ilkelerin de yer aldığı görülmektedir (Oran, 2013: 139-140). AKP dönemi Türk dış politikasında her ne kadar Cumhuriyet döneminde benimsenen dinamıklere kısmen uyulduğu görülse de iç ve dış ortamda dış politika dinamiklerinin farklı yerlere dönüştüğü tartışmaları da ortaya çıkmıştır. Uç temel tartışma konusu olarak
null
[{"class": "Metin", "confidence": 0.9506192207336426, "polygon": [[1503, 2093], [1509, 282], [284, 278], [278, 2089]]}, {"class": "Sayfa Numarası", "confidence": 0.8345121741294861, "polygon": [[1504, 2188], [1505, 2144], [1449, 2143], [1449, 2187]]}]
53
134
Türkiye'nin Batıcı dış politika yerine Sünni kimlik temelli dış politika benimsediği, Türkiye'nin önemli düzeydeki İslam toplumlarında demokratikleşmeye örnek olan bir yapıya büründüğü ve Osmanlı Devleti dönemindeki emperyalist politika benzeri bir "Yeni Osmanlıcılık" politikası izinde olduğu ön plana çıkmaktadır (Oran, 2013: 193). ## 2.4. Türk Dış Politikasında Yumuşak Güç ve Kamu Diplomasisi Coğrafi olarak stratejik bir konumda kurulmuş olan Türkiye yumuşak güç kullanabilmek ıçın birçok kaynağa ve alana sahip bir ülkedir. Kendi gibi öncesinde aynı topraklarda varlığını sürdürmüş olan Osmanlı Devleti de bu avantaşlardan yararlanmıştır. Afro-Avrasya kıtasının merkezinde yer alması, diğer ülkelere olan sınırlarıyla küresel anlamda etki yaratabilecek bir pozisyonda olması Türkiye'nin yumuşak güç kullanımını yakından etkilediği görülmektedir. Türkiye'nin kuruluş yıllarından itibaren dış politikasında yumuşak güç ve kamu diplomasısı uygulamaları varlığını göstermiştir. Yumuşak güç Türkiye'de uluslararası ilişkiler çerçevesinde 20. yüzyılın sonlarından itibaren aktif olarak kullanılmakta olan bir kavram olmakla beraber etkinlik alanlarını gün geçtikçe arttığı anlaşılmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulduğu ilk yıllardan itibaren devletin uluslararası ilişkilerdeki imajına ve yabancı toplumlar nezdindeki algısına çok önem verdiği ve diğer devletler ile olan ilişkilerinde bu durumu gözettiği görülmektedir. 1928 yılında Afganistan Emiri Emanullah Han'ın Türkiye'yi ziyaret etmesiyle Türkiye-Afganistan arasında sonsuza dek uzanan bir dostluk olacak vurgulanmış, bu ziyaret sonrasında Türkiye'den pek çok meslek dalında yetişkin insan Afganistan'a gönderilmiştir (Oran, 2013: 195). Bu durum Afgan toplumu üzerindeki Türk imajının değiştirilmesi amacıyla gerçekleştirilmiş olup Afganistan nezdinde Türkiye'nin yumuşak gücünü artıran bir eylem olarak değerlendirilmektedir. Cumhuriyetin ilk yıllarında Türkiye'nın tanıtımı ve kamu diplomasisi faaliyetleri amacıyla dönemin Ticaret Bakanı Alı Cenani Bey tarafından Atatürk'e sunulan öneri neticesinde; Karadeniz Vapuru'nu bir fuar alanına dönüştürülmüş, bu vapurun içerisi Türkiye'de üretilmiş olan sanat eserleriyle süslenerek içine Kütahya çinileri, Hacı Bekir lokumları, Türkiye'den çıkarılan madenler, hububatlar, kumaşlar ve bırçok yerli malı yüklenmiştir. Sergilenmek amacıyla vapura yüklenen üzerine dört ayrı dilde
null
[{"class": "Metin", "confidence": 0.9558525681495667, "polygon": [[1504, 2088], [1510, 304], [286, 300], [280, 2084]]}, {"class": "Sayfa Numarası", "confidence": 0.7455806136131287, "polygon": [[1507, 2188], [1507, 2144], [1449, 2143], [1449, 2187]]}]
54
134
ürün bilgisi içeren etiket yapıştırılmıştır. Karadeniz Vapuru'nda sergilenmesi amacıyla yüklenen ürünlerin tanıtılması görevini üstlenecek kişiler de özenle seçilmiştir. Vapurda TBMM'yi temsil etmek üzere milletvekilleri, İstiklal Marşı bestecisi Zeki Beyin başkanlığını yaptığı Cumhuriyet Orkestrası, ilk kadın heykeltıraşlardan Nermin Haruki Hanım, Anadolu Ajansının kurucularından Kemalettin Kamu ve Orhan Veli Kanık'ın müzisyen babası gibi isimler yer almaktaydı. Türkiye'yi tanıtan çeşitli ürünlerin yer aldığı Karadeniz Vapuru 12 Avrupa ülkesini ziyaret ederek Cumhuriyet döneminin en önemli kamu diplomasisi uygulamalarından olduğu anlaşılmaktadır (Doster, 2018: 7-8). Cumhuriyet döneminde Atatürk tarafından belirlenen ilkeler gereği olarak hem iç hem dış politikayı güçlendirecek hamleler yapıldığı bilinmektedir. Hem kalkınma hem de savunma sanayı anlamında dönemin en önemli girişimlerinden olan Tayyare ve Motor Türk Anonim Şirketi (TOMTAŞ)'nin 1926'da Kayseri'de faaliyete geçmesiyle kurulan uçak fabrikasında üretilmiş olan ilk Fledgling markalı uçak Atatürk'ün emir ve talimatları neticesinde Iran'a hediye edilmek üzere Pilot Yüzbaşı tarafından İran'a götürülmüştür (Yalçın, 2010: 579). Atatürk'ün çağdaşlaşma ve diplomasiye verdiği önemin bir diğer göstergesi olarak; Atatürk'ün kendi isteğiyle Ahmet Adnan Saygun tarafından bestelenen Özsoy Operası 1934 yılında ilk kez İran Şahı Rıza Pehlevi karşısında sergilenerek Türkiye'nin kendi kültürel ögelerini Batı yöntemleriyle nasıl sentezlendiği ön plana çıkarılmak istenmiştir. İran Şahı'nın Türkiye ziyareti sırasında Anadolu Ajansı'nın kuruluşu hakkında da bilgiler edinerek kendi ülkesinde Anadolu Ajansı'na benzer bir yapıda ajans kurulması içim adımlar atması Türkiye'nin tanınırlığı açısından önemli sayılabilecek gelişmelerden olmuştur (Doster, 2018: 5-6). Almanya'da 30 Ocak 1933'te iktidara gelen nasyonel sosyalistler, ideolojik ve ırkçı yaklaşımlarla üniversitelerde çalışan öğretim zorla emekli etmeye ve tutuklamaya başladığı bir dönemde Almanya'yı terk etmek zorunda kalan öğretim üyelerinden bazıları Türkiye'ye davet edilerek burada bilimsel çalışmalara katkı sunmaları istenilmiştir. Bu öğretim üyelerine belli şartlar getirilerek kısa zamanda Türkçe öğrenip derslerini Türkçe dilinde vermeleri böylece kısa zamanda Türkiye'nin de bilim alanında gelişmesi sağlanması amaçlanmaktadır. Bilim insanlarının davet edilmesi ve onların korunması, iş ve barınma imkanları sağlanması Türkiye'nin o dönemki kamu diplomasısı uygulamalarına örnek olarak gösterilebilmektedir (Namal, 2012: 15).
null
[{"class": "Metin", "confidence": 0.9501121044158936, "polygon": [[1498, 2104], [1504, 274], [290, 270], [284, 2100]]}, {"class": "Sayfa Numarası", "confidence": 0.8216486573219299, "polygon": [[1507, 2189], [1508, 2142], [1450, 2141], [1449, 2188]]}]
55
134
Türkiye Cumhuriyeti kurulduğu dönemde sert güç uygulamalarından kaçınarak yeni bir savaş ortamı olmasını engellemek adına dış ilişkilerde anlaşma ve protokollere çok önem verdiği görülmektedir. Dönemin otoritelerinin ortaya konulan dış politika uygulamalarının her zaman için barış odaklı olmasına dikkat ederek yeni kurulmuş bir devleti kargaşalardan uzak tutmaya çalıştığı anlaşılmaktadır. Türkiye'nin ortaya koyduğu dış politikalarda barışçıl bir çizgide karşı tarafı ikna etmeye ve kendi düşündüğü tarafa çekmeye çalıştığı görülmektedir. Bu duruma örnek olacak yumuşak güç uygulamalarından birisi de dünyanın birçok ülkesi tarafından ekonomik, askeri ve coğrafi önem arz eden Istanbul ile Çanakkale Boğazlarındaki kontrolü Türkiye'nin Montrö Boğazlar Sözleşmesi ile elde etmesidir. Bu sözleşme ile herhangi bir sert güce başvurmadan anlaşmaya taraf olan-diğer devletleri ikna ederek barış ve diploması kurallarına dayanan bir çözüm yolu üretilmiştir. Neticesinde Türkiye'nin Boğazlar üzerindeki hakımıyetinin hukuksal altyapısı oluşmuştur (Bal, 2005: 152). Hatay'ın anavatan topraklarına sağlanması Atatürk'ün Cumhuriyet kurulduktan sonra üzerinde çokça durduğu ve önemsediği meselelerden birisi olarak görülmektedir. Atatürk bu toprakları ne kadar önemsediğini "Hatay benim şahsı meselemdir." sözüyle belirtmiştir. Bu toprakların anavatana katılım sürecinde dış politikanın alışılmış unsurlarının kullanılmasının yanı sıra yumuşak güç adına birçok uygulama yapılmıştır. Türkiye'de uygulanan birçok devrim Hatay'da da uygulanmış, bayrak düzenlemesi yapılırken Türkiye Cumhuriyeti'nin bayrağı örnek alınmış, resmi dil Türkçe olarak kabul edilmiş ve kültürel bağların daha sıkı hale getirilmesi amacıyla halkevleri kurulmuştur. Ekonomik olarak da bazı adımlar atılmış, Merkez Bankası'nın bir şubesi burada açılarak yerel para biriminin Türk Lirası olması kabul edilmiştir. Aynı zamanda Hatay Cumhuriyeti için ödenecek nakdi yardım paketleri de hazırlanarak diplomasiye katkı sunması amaçlanmıştır (Baba ve Karagül, 2012: 23-26). Türkiye Cumhuriyeti'nin yurt dışındaki ilk radyo yayını da sayılan bir yayın politikası uygulamasıdır. Türkiye katılım sürecinin sağlıklı işletilebilmesi adına bağımsız Hatay'da yayın yapan bir radyo kanalı kurulmuş, bu radyo kanalında yörenin halkının anlayıp Türkiye lehine etkilenebileceği şekilde Arapça yayınlar yapılmıştır. Bu radyo yayınları Hatay'ın anavatana katılmasıyla sonlandırılmıştır (Demirkıran, 2011: 427). Bu yöntemlerle yapılmak istenenin sert güce başvurmadan yumuşak gücün kalıcılığı ile istenilen sonucu elde etmek olduğu görülmektedir.
null
[{"class": "Metin", "confidence": 0.9495932459831238, "polygon": [[1503, 2112], [1508, 301], [285, 297], [279, 2108]]}, {"class": "Sayfa Numarası", "confidence": 0.7741663455963135, "polygon": [[1507, 2187], [1507, 2146], [1449, 2145], [1449, 2186]]}]
56
134
Türk dış politikasının en önemlerinden sayılan Soğuk Savaş sonrası döneme gelindiğinde; Batı bloğunun içinde yer alan bir Türkiye'den ziyade bölgede daha etkin bir güç potansıyeline sahip Türkiye modeli ortaya çıktığı görülmektedir. Bu dönemde SSCB'nin dağılması ve sonucunda ortaya çıkan yeni devletlerin dünya üzerinde kendilerine yer edinme arzuları, bölgede tarihi ve kültürel açıdan bu ülkelerle benzerlik gösteren Türkiye için etkin bir dış politika uygulayabilmesi adına firsat olarak görülmektedir. Savaş sonrası dönemde SSCB'nin dağılmasıyla birlikte Rusya kendi iç karışıklıklarına odaklanmış, Kafkaslardakı devletler de kendilerini kalkındıracak yöntem arayışına girmişlerdir. SSCB'nin yıkılması ABD'nin bu bölgedeki komünizmin tehdit algısında rahatlamaya sebep olmuş ve Türkiye'ye olan ihtiyacının kısmen azaldığı görülmektedir. Balkanlar açısından da üzerlerindeki komünist kontrol mekanızmasının sonlanması bu bölgede de yeni yapılanmalara neden olmuştur. Bu dönemde artık alışılmış dengeler üzerinden dış politikaların hareket etme olanağı bilhassa yeni tür dış politikaların uygulanması zorunluluğu doğmaya başladığı söylenebilir (Oran, 2009: 357-360). Zorunluluktan doğan bu değişim ise İsmail Cem ile birlikte gerçekleşmeye başlamıştır. İsmail Cem 1940 yılında dünyaya gelmiş, devletin birçok kademesinde çeşitli görevlerde bulunmuş, Türkiye'deki yumuşak güç ve kamu diploması alanında yeni dönemin başlangıcı sayılabilecek adımları atmış olan; 30 Haziran 1997 ile 11 Temmuz 2002 tarihleri arasında Türkiye Cumhuriyeti Dışışleri Bakanı olarak görev almış bir devlet adamıdır (Dışışleri Bakanları Listesi: Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı Veb Sitesi, 2023). Stratejik bir dönemde Dışışleri Bakanlığı görevinde bulunan İsmail Cem, dönemin şartlarına göre yeni ve daha farklı bir dış politika uygulanması gerektiğini savunmuştur. İsmail Cem'e göre, geleneksel anlayıştan kopamayan Türk politikacılar; dost ve düşman ülkeler olarak belirlenen kalıpların dışına çıkamamakta ve bu durumun rasyonel bir anlayış geliştirilmesinin önünü tıkamakta olduğu görülmektedir (Karpuzcu, 2022: 9). İsmail Cem dış politikada rasyonel bir yaklaşım sergileyerek alışılmış bir sistemin dışında hareket edilmesi gerektiğini düşünmektedir. Sadece Batı veya sadece Doğu yanlısı olunarak sığ kalınacağını, çok yönlü dış politika yaklaşımının daha faydalı olacağını savunmaktadır. Dünyada her şey zamanla değişime uğrarken dış politikada kullanılan yöntemlerin aynı kalmasının yanlış olacağını düşünmektedir. Tüm dünya ülkelerinde Soğuk Savaş dönemi sonrası uyanan yumuşak güç kavramının da kendini
null
[{"class": "Metin", "confidence": 0.949314296245575, "polygon": [[1501, 2111], [1507, 297], [289, 293], [283, 2107]]}, {"class": "Sayfa Numarası", "confidence": 0.7968957424163818, "polygon": [[1506, 2187], [1507, 2146], [1450, 2145], [1449, 2185]]}]
57
134
dinamik tutan, değişime ve dönüşüme açık dış politika uygulamalarıyla kendine yer bulacağı düşünülmektedir. Dünya artık artı veya eksi kutup halinde bir gruplaşma içinde olmayıp yeni devletler ve birliklerin oluştuğu, devletler arası iş birliği yapılabilecek, askeri temelli saldırıların yerini başkaca aktörler alan bir düzene bürünmeye başladığı görülmektedir. İsmail Cem'e göre dış politika üç ana temel üzerine kuruludur. Bunlardan ilki ülkenin kültürel özelliği ve tarihi, demokratik açıdan gelişmişliği, yönetim becerisi ve imajıdır. İkincisi ülkenin sahip olduğu askeri güç ve bu gücün caydırıcılığıdır. Uçüncüsü ise o ülkenin ekonomik etkinliği, ülke içinde ve dışında bulunan dinamizmi oluşturan varlıklardır (Cem, 2009: 52). İsmail Cem Dışışleri Bakanı olmasıyla birlikte Türk dış politikasının yeni bir boyut kazandığı söylenebilir. İsmail Cem, Ozellikle Ortadoğu ülkelerinde, Kuzey ve Güneydoğu Afrika'da ortak tarihi doğru bir şekilde harmanlayarak bunu ilişkilerin güçlendirilmesinde kullanılması gerektiğini söylemiş ve bu ülkelerde Türkiye'nin imajını güçlendirdiği görülmüştür. Türk dış politikasını yenileyip tarihsel yakınlıklar ile daha geniş coğrafyaya ulaşmayı hedeflemiştir. Böylece ekonomik ilişkiler açısından belirli bir siyası zemin oluşturarak Türkiye'nin ihracatına yön verecek uygulamalar geliştirmeye çalışmıştır. Suriye ve Irak gibi Orta Doğu ülkeleriyle yakınlaşma içine girerek çok yönlü dış politika uygulanması adımlarını atmıştır (Cem, 2009: 68). İsmail Cem tarafından benimsenen ve tek taraflı olmayan dış politika fikirleri ülkenin yumuşak güç uygulama yeteneğini de artırmaya yönelik bir hareket olduğu görülmektedir. Çeşitli proaktif dış politika uygulamalarının ilk örneği 1990'ların sonlarında İsmail Cem döneminde görülmesine karşın bu dönemde yaşanan uluslararası ve yurtıçı olaylardan etkilenerek uygun bir ortam ve program oluşturulamamasından dolayı uygulamaya konulamadığı görülmüştür (Oran, 2013: 140). Ismail Cem'in bu yaklaşım biçimi Türk Dış Politikası açısından yumuşak güç uygulamalarının yeni bir dış politika anlayışında daha rahat uygulanabileceğinin habercisi olmuştur. SSCB'nin dağılmasıyla birlikte bağımsızlıklarını kazanan Orta Asya ve Kafkasya'daki Türki Cumhuriyetleri ilk tanıyan devlet Türkiye olmuştur. Türkiye bu devletlerin mensubu olan vatandaşlarla olan kan bağı ve kültür/tarih birliğini asla görmemezlikten gelmemiş ve bu süreçte somut adımlar atarak bunu göstermiştir. Bağımsız olan ve Türkiye ile birçok ortak paydaya sahip bu devletlerin toplumsal, siyasi ve teknik anlamda
null
[{"class": "Metin", "confidence": 0.9398092031478882, "polygon": [[1504, 2158], [1511, 272], [286, 267], [279, 2154]]}, {"class": "Sayfa Numarası", "confidence": 0.8023673892021179, "polygon": [[1506, 2187], [1507, 2146], [1450, 2144], [1449, 2186]]}, {"class": "Footer", "confidence": 0.5763559341430664, "polygon": [[285, 2108], [1448, 2108], [1448, 1979], [285, 1979]]}]
58
134
yeniden yapılanmasına yardım etmek amacıyla 1992 yılında Başbakanlık Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığı kurulmuştur (Hakkımızda: T.C. Kültür Ve Turizm Bakanlığı Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığı Web Sitesi, 2023). 21. yüzyılda devletlerin alışılagelmiş diploması yollarının yanı sıra küresel anlamda etki bırakacak hükümet dışı kurumların da uygulanmasına önem verdiği görülmektedir. Böylece devletlerin kendi toprakları dışında da ürkütücü bir hale bürünmeden etki alanı oluşturmasına imkân tanınmış olmaktadır. Soğuk Savaş sonrasında küreselleşme kavramı doğrudan gündeme gelen kavramlardan olmuş, savaş sonrası dönemde devletlerin birbirine olan tehdit dizeylerindeki azalmayla birlikte güvenlik endişelerinin yerini artık ekonomik kalkınma ve toplumların refahı sorunları almaya başladığı görülmektedir. SSCB'den ayrılan eski Sovyet ülkeleri alışık oldukları komünist ekonomi sısteminden sıyrılıp serbest piyasa ekonomisine uyum sağlamaya çalışmış ancak bunu yaparken zorluk yaşamışlardır. Bu devletler serbest piyasa ekonomisine uyum sağlamak isteseler bile bunu gerçekleştirebilecek yeterli insan gücü ve altyapıya sahip halde olmadıkları anlaşılmaktadır. Böyle bir dönemde kalkınma yardımlarının sağlanması önemini göstermeye başlamıştır. Ulkeler bu dönemde kalkınma yardımlarında donör konumunda yer almayı yeteri kadar önemsememiş ancak kalkınma yardımlarının ülkelerin yumuşak gücüne olan katkısını gördükçe bu alanda etkin faaliyetler sürdürmeye başladıkları görülmektedir. Kalkınma yardımları 21. yüzyılda ülkelerin kalkınma sağlayabilmeleri açısından büyük önem taşımakla beraber bu ülkelerde ekonomik krizlerin oluşması, zorunlu göç sonucu mülteci krizlerinin oluşması ve bölgesel çatışmaların yaşanmaması adına önemli olduğu bilinmektedir. Ülkeler bu kalkınma yardımlarını direkt olarak devlet eliyle yapmanın dışında devlet eliyle kurulan yarı özerk hükümet kurumları4 aracılığıyla gerçekleştirmektedirler (Erkan, 2021: 119-120). Küreselleşen dünya düzeninde artık savaş ile toprak kazanmaktan ziyade başka ülkelerdeki etki alanlarının genişletilmesi önem kazanmıştır. Bu yöntemin daha az maliyet ve risk ile ortaya konulması da bu durumu cezbedici hale getirdiği görülmektedir. Dünya üzerinde gelinen noktada artık devletlerin farkındalıkları değişmiştir. Bilgi ve Kavram ilk defa Hakan Sezgin Erkan tarafından hükümetlerin kontrolünde olan fakat kamu diplomasisi ya da yumuşak gücü arttırıcı eylemlerde bulunan kurumlar için semi-governmental institutions olarak kullanılmıştır.
null
[{"class": "Metin", "confidence": 0.9521797299385071, "polygon": [[1501, 2092], [1507, 294], [283, 290], [278, 2088]]}, {"class": "Sayfa Numarası", "confidence": 0.8322156667709351, "polygon": [[1506, 2188], [1507, 2145], [1449, 2144], [1448, 2187]]}]
59
134
teknolojinin gün geçtikçe geliştiği bir dönemde imaj ve algı yönetimi dış politikada asıl vurgu yapılması gereken kavramlar haline gelmeye başlamıştır. 20. yüzyılda yaşanan savaşlar ile birçok devletin sınırları değiştiği, ekonomik ve sosyolojik farklılıkların ortaya çıktığı ancak teknolojinin de ilerlemesiyle birlikte bilginin dünya üzerindeki dolaşımının hızlanarak devletlerin yönetiminde de değişim ve dönüşüme neden olduğu görülmektedir. Bu durumun yumuşak güç ve kamu diplomasısı faaliyetleri için hem avantaj hem de dezavantaj olduğu düşünülmektedir. Bilginin hızlı yayılması sebebiyle ülkenin gerçekleştirdiği her politika ve hamle yabancı toplumlar tarafından takip edilebilmektedir. Bu durum yumuşak gücün arttırılması ve kamu diplomasısı faaliyetlerinin yürütülebilmesi için bir avantaj olsa da ortaya çıkacak hatalar neticesinde ülkenin yumuşak gücüne zarar verilmesi ve kamu diplomasısı faaliyetlerinin amacından çıkarak propaganda malzemesi haline dönüşmesine de sebep olabileceği düşünülmektedir. Bu sebepledir ki Türkiye'nin her yumuşak güç kaynağı için farklı bir kurum organize etmeye ve bu kurumları Türk dış politikasında özerkleştirmeye çalıştığı görülmektedir (Erkan, 2021: 119-120). Soğuk Savaş sonrası dönemde İsmail Cem ile başlayan kamu diplomasısını geliştirme faaliyetleri içerik ve uygulanma biçimleri açısından güncellenerek AKP döneminde de kendini göstermiştir. AKP döneminde Dışışleri Bakanlığı ve Başbakanlık gibi birçok önemli görevde bulunan Ahmet Davutoğlu'nun Orta Doğu, Balkanlar ve Kafkasya'da bulunan devletleri "Türkiye'nin arka bahçesi" olarak nitelendirdiği görülmektedir (Davutoğlu, 2012: 85-90). Bu nitelendirmeden yola çıkarak Türk dış politikasında etkin rol oynamış olan bu ismin hedef gösterdiği coğrafya üzerinde Türkiye'nin kamu diplomasisi faaliyetlerini sürdüğünü söylemek mümkündür. Türk dış politikasında yer alan kamu diplomasisi faaliyetleri daha önce de belirtildiği üzere yarı özerk hükümet kurumları aracılığıyla yerine getirilmekte ve bu kurumlardan her birisinin farklı bir çalışma alanı bulunmaktadır. Türk dış politikasının uygulanması ve diplomatik anlamda ilişkilerden sorumlu olan Dışışleri Bakanlığı, yurt dışında bulunan temsilcilikleri eliyle sanatsal, sosyal ve kültürel faaliyetler düzenlemektedir. Yabancı ülkelerden Türkiye'ye davet edilen diplomatlara ilişkin olarak Diploması Akademisi aracılığıyla eğitimler düzenlemekte olup Türkiye'nin tanıtılmasına katkı sağladığı görülmektedir (Kamu Diplomasısı Nedir: İletişim
null
[{"class": "Metin", "confidence": 0.9513461589813232, "polygon": [[1498, 2090], [1504, 287], [285, 283], [279, 2086]]}, {"class": "Sayfa Numarası", "confidence": 0.7740992903709412, "polygon": [[1507, 2187], [1508, 2144], [1450, 2143], [1449, 2186]]}]
60
134
Başkanlığı Web Sitesi, 2024: 41). Türkiye Cumhuriyeti Dışışleri Bakanlığı, 2021 yılından bu yana düzenlemiş olduğu Antalya Diploması Forumu'nda Devlet ve Hükümet Başkanları, Bakanlar, diplomatlar, iş dünyası katılımcıları, akademisyenler, medya ve gençlik temsilcileri gibi grupların katılımıyla diplomasının değişimi ve dönüşümü konularında toplantılar yaparak, bölgesel ve küresel meselelere çözüm üretilmesi, Türkiye'nin marka değerine katkıda bulunması gibi faaliyetler yürütmektedir (Hakkımızda: Antalya Diplomacy Forum Web Sitesi, 2024). Türkiye'de kamu diplomasisi alanında faaliyetlerde bulunan, 2018 yılında Cumhurbaşkanlığı'na bağlı olarak kurulmuş olan İletişim Başkanlığı Türkiye'de ki en yeni kamu diplomasısı kurumlarının arasında yer almaktadır. İletişim Başkanlığı, uluslararası ve ulusal kamuoyu, medya, karar alıcı aktörler ile ilişkilerin güçlendirilmesi amacıyla iletişim ağında bulunan tüm araçların kullanımını sağlayarak Türkiye'nin temsilini gerçekleştirmek ve Türkiye markasını güçlendirmek amaçlarını gütmektedir. lletişim Başkanlığı'nın, Türkiye Cumhuriyeti'nin basın ile ilişkilerini düzenlemek ve uluslararası düzeyde sağlıklı bir iletişim stratejisi elde etmek amacıyla çalışmalarını sürdürmekte olduğu anlaşılmaktadır (Hakkımızda: İletişim Başkanlığı Web Sitesi, 2024). Türkiye'de yer alan ve kamu diplomasisi faaliyetlerinde bulunan, çalışmamızın da sonraki bölümünde inceleyeceğimiz diğer kurumlar ise TRT, TIKA, YTB, YEE ve TMV'dir. 1964 yılında kurulan Türkiye Radyo ve Televizyon Kurumu (TRT), Türkiye Cumhuriyeti adına televizyon ve radyo yayınları yapmak amacıyla kurulmuş ve günümüzde birçok farklı yayın aracıyla ulusal ve uluslararası yayıncılık yaparak kamu diplomasisi faaliyetlerinde bulunan bir kurum haline gelmiştır. 1992 yılında kurulmuş olan Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığı (TIKA) Soğuk Savaş sonrası dönemde ortaya çıkan yeni ülkelerin ve Türkiye ile tarihi-kültürel bağları bulunan ülkelerin kalkınmalarına yardımcı olmak, bu ülkelerle ekonomik, ticarı, teknik, sosyal, kültürel ve eğitim alanlarındaki iş birliğini projeler ve programlar aracılığıyla geliştirmek hedeflerini gütmekte olan bir kamu diplomasisi kurumudur. Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı (YTB) yurtdışı vatandaşlar, kardeş topluluklar ve uluslararası öğrenciler alanlarında kamu diplomasısı icra etmek amacıyla 2010 yılında kurularak faaliyetlerine başlamıştır. Türkiye'ye ait olan kültürel birikimin, sanatın, Türk dili ve kültürünü tanıtılarak bu alanda yurt içinde ve dışında gerekli eğitim programlarının
null
[{"class": "Metin", "confidence": 0.9517646431922913, "polygon": [[1506, 2102], [1512, 297], [286, 293], [280, 2098]]}, {"class": "Sayfa Numarası", "confidence": 0.7521928548812866, "polygon": [[1506, 2186], [1507, 2145], [1450, 2144], [1449, 2184]]}]
61
134
hazırlanması amacıyla 2007 yılında Yunus Emre Enstitüsü (YEE) kurulmuştur. Çalışmamızda bahsedeceğimiz son kamu diplomasisi kurumu olan Türkiye Maarıf Vakfi (TMV) da 2016 yılında kurulmuş, Milli Eğitim Bakanlığı haricinde Türkiye Cumhuriyeti adına yurt dışında doğrudan eğitim kurumları açma yetkisi olan tek kuruluş olarak faaliyetlerine devam etmektedir (Kamu Diplomasisi Nedir: Hetişim Başkanlığı Web Sitesi, 2024: 39-49). Uluslararası yapılan araştırma ve anketlere göre; 2023 yılı Küresel Yumuşak Güç Endeksi sıralamasında il üç ülkenin sırasıyla Amerika Birleşik Devletleri, Birleşik Krallık ve Almanya olduğu görülmektedir. Türkiye'nin bu sıralamada 2022 yılında 22. sırada yer almaktayken 2023 yılında 23. sıraya gerilediği görülmüştür. Bu araştırmada bir diğer dikkat çeken detay ise Rusya-Ukrayna arasında yaşanan savaş neticesinde Rusya'nın geçen yıl bulunduğu 9. sıradan 2023 yılında 13. sıraya gerilemiş olmasıdır (Küresel Yumuşak Güç Endeksi 2023: Brand Finance Brandirectory Web Sitesi, 2023). ## 2.4.1. Türk Dış Politikasında Yumuşak Güç ve Kamu Diplomasisi Kaynakları Daha önceki bölümde yumuşak güç kaynakları olarak bahsettiğimiz dört ana unsur olan kültür, eğitim, siyasi değerler ve dış politika Türkiye için de yumuşak güç kaynakları arasında sayılmaktadır. ## 2.4.1.1. Kültür Kültür, bir toplumun tarihsel birikimlerinin oluşturduğu yaşanmışlıklar bütünü olarak adlandırılmaktadır. Kültür ve tarih birbirinden bağımsız olmayan iki kavramdır. Toplumlar tarihleri boyunca birçok olay ile karşılaşmış ve bazı dönüşümlere uğramıştır. Bu dönüşümler kimi zaman o toplumu ileriye taşırken kimi zaman olumsuz olarak etkilemişlerdir. Tarih sayfasındaki tüm bu yaşanmışlıklar o toplumun kültürel değerlerinin bir parçası olarak görülmektedir. Türk toplumu Türkiye Cumhuriyeti kurulmadan da önce varlığını sürdüren, kökleri itibarı ile çok eski bir tarihe sahiptir. "Türk" sözcüğü; "güç, kuvvet, güçlü, kuvvetli, cesur, türeli (kanun ve nizam sahibi) ve türeyen, çoğalan" anlamlarına gelmektedir. Asya Hun Devleti, tarihte bilinen ilk Türk devletidir ve Orta Asya'da yaşayan Türk boylarını bir araya getirerek, siyasî birliği sağlamıştır. Kuruluşu hakkında kesin bilgiler bulunmamakla
null
[{"class": "Metin", "confidence": 0.9496768712997437, "polygon": [[1505, 2107], [1511, 301], [290, 298], [284, 2103]]}, {"class": "Sayfa Numarası", "confidence": 0.7539817690849304, "polygon": [[1507, 2185], [1508, 2146], [1450, 2145], [1449, 2184]]}]
62
134
birlikte, M.O. 220 yıllarından Teoman tarafından kurulduğu ve devletin Mete tarafından bir imparatorluk hâline getirildiği, Çin kaynaklarından anlaşılmaktadır. Mete zamanında Hun Imparatorluğu; Sibirya, Çin Denizi, Japon Denizi ve Hazar Denizi arasında kalan topraklara hâkim olmuştur (Türk Kültürü: T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Web Sitesi, 2023). Görüldüğü üzere kelime anlamıyla müstesna bir kimliğe sahip olan Türk toplumu milattan önceye dayanan bir tarihe sahip olmakla birlikte devam eden süreç boyunca farklı devlet isimleri çatısı altında varlığını sürdürmüştür. Türk devletleri tarih boyunca farklı coğrafyalarda farklı milletlerle haşır olarak kültürel bir zenginliğe ulaşmıştır. Günümüzde de dünya üzerinde çoğu ülkede az da olsa bir Türk izine rastlamak mümkündür. Yaptığı göçler, savaşlar ve birçok sebep neticesinde Türk kültürü kendi çevresinden sürekli beslenen ve çevresini de bir o kadar etkileyen bir güce sahip olduğu bilinmektedir. Tarih boyunca hükmettiği topraklarda adaleti ve güveni sağlamayı kendisine görev edinen Türk toplumu kendine ait olmayan topraklarda bile kültürel etkileriyle varlığını sürdürmüştür. Türkiye Cumhuriyeti de kendinden önceki Türk devleti olan Osmanlı Devleti'nin kültürel mirasını devralmış ve İslam kültürüyle yoğrulmuş bir birikime sahip olmuştur. Türkiye günümüzde geleneksel ve modern kültürü harmanlayarak kullanmaktadır. Bu açıdan bakıldığında Osmanlı Devleti yönetimi altındaki bölgelerde pek çok bağımsız devlet kurulmuş ve aradan bir asırdan fazla zaman geçmiş olmasına rağmen "bu topraklardan çekilmiş ancak tuzunu bırakmış" Osmanlı Devleti'nden arta kalan bazı ortak kültürel değerler hissiyatını hala devam ettirmektedir. Bu etki özellikle Bosna Hersek, Arnavutluk, Kosova ve Karadağ'da açıkça hissedilmekte olduğu görülmektedir (Sancak, 2016: 20). Türkiye uluslararası anlamda önem verilen kültürel değerlere de sahip bir ülkedir. Türkiye UNESCO Dünya Kültürel ve Doğal Mirasının Korunmasına Dair Sözleşme'ye 16.03.1983 tarihinde resmen taraf olmuştur. 1972 Dünya Kültürel ve Doğal Mirasının Korunması Sözleşmesi'ne göre oluşturulan ve Dünya Mirası Komitesi (DMK) tarafından belirlenen Dünya Mirası Listesi'nde Dünya Miras Alanı olarak ilan edilen 1199 mirasın yer aldığı bilinmektedir. Bunlardan 933'ü kültürel, 227'si doğal ve 39'u karma (doğal ve kültürel) miraslardır. Türkiye'nin bu listede 19'u kültürel, 2'si karma olmak üzere 21 mıras alanı bulunmaktadır. Bu mıraslar ve kabul ediliş tarihleri şu şekilde sıralanabilir;
null
[{"class": "Metin", "confidence": 0.9505930542945862, "polygon": [[1502, 2100], [1508, 294], [283, 290], [278, 2096]]}, {"class": "Sayfa Numarası", "confidence": 0.7956607341766357, "polygon": [[1503, 2185], [1504, 2146], [1450, 2145], [1449, 2185]]}]
63
134
Divriği Ülu Camii ve Darüşşifası (Sivas) 1985, İstanbul'un Tarihi Alanları (İstanbul) 1985, Göreme Millî Parkı ve Kapadokya (Nevşehir) 1985 (Karma Miras Alanı), Hattuşa: Hitit Başkenti (Çorum) 1986, Nemrut Dağı (Adıyaman) 1987, Hieropolis-Pamukkale (Denizli) 1988 (Karma Miras Alanı), Xanthos-Letoon (Antalya-Muğla) 1988, Safranbolu Şehri (Karabük) 1994, Truva Arkeolojik Alanı (Çanakkale) 1998, Edirne Selimiye Camıi ve Külliyesi (Edirne) 2011, Çatalhöyük Neolitik Alanı (Konya) 2012, Bursa ve Cumalıkızık: Osmanlı Devleti'nin Doğuşu (Bursa) 2014, Bergama Çok Katmanlı Kültürel Peyzaj Alanı (İzmir) 2014, Diyarbakır Kalesi ve Hevsel Bahçeleri Kültürel Peyzajı (Diyarbakır) 2015, Efes (İzmır) 2015, Ani Arkeolojik Alanı (Kars) 2016, Aphrodisias (Aydın) 2017, Göbekli Tepe (Şanlıurfa) 2018, Arslantepe Höyüğü (Malatya) 2021, Gordion (Ankara) 2023, Anadolu'nun Ortaçağ Dönemi Ahşap Hipostil Camiileri (Konya-Eşrefoğlu Camii, Kastamonu-Mahmut Bey Camii, Eskişehir-Sivrihisar Camii, Afyon-Afyon Ulu Camii, Ankara-Arslanhane Camii) 2023 (UNESCO Dünya Mirası Listesi: UNESCO Türkiye Millî Komisyonu Web Sitesi, 2023). Türkiye'nin Dünya Mirası Listesi'nde yer alan kültürel varlıkları sayesinde diğer ülke vatandaşlarını cezbeden bir turizm algısı gelişmekte ve bu ülkenin birçok yönden gelişimine olanak sağlamaktadır. Popüler kültür anlamında çevresindeki ülkelere nazaran hatırı sayılır bir ivme kazanmış olan Türkiye, bazı ülkelere ihraç ettiği film, dizi ve yayınları sayesinde yumuşak gücü günümüzdeki en etkin araçlardan biri olan medya aracılığıyla uygulayabilmektedir. Türkiye'de kültürel endüstri ekonomik ve politik anlamda bir arka plana sahip olmakla beraber 1990'lı yıllarda gelişmeye başlamıştır. Bu alanda yaşanan gelişmeler 2000'lı yıllara gelindiğinde bölgesel ve küresel anlamda önem kazanmaya başlamıştır (Çevik, 2019: 227). Ortadoğu ve Balkan ülkeleri başta olmak üzere birçok ülkeye ihraç ettiği dizi ve filmler ülkenin turizm ve yatırım gelirlerinin artmasına da yardımcı olmaktadır. Günümüzde sosyal medya uygulamaları ve dijital medya platformlarının yaygınlaşması ile birlikte ülke içinde üretilen film ve dizi gibi içeriklerin anlık olarak başka ülkelere dağıtımı oldukça kolaylaşmıştır. Tarihi, kültürel ve aksiyon gibi birçok konuyu içeren Türk dizileri dünyada yaklaşık 150 ülkeye ihracatı yapılarak yayınlanmakta ve gün geçtikçe bunun yaygınlaştığı görülmektedir. Türkiye, ABD'den sonra en fazla dizi ihracatı yapan ülke olarak 150'den fazla diziyi Orta Doğu, Avrupa, Kuzey ve Güney Amerika, Afrika ve Orta Asya'da toplam 146 ülkede izleyiciye ulaştırdığı anlaşılmaktadır
null
[{"class": "Metin", "confidence": 0.9546738862991333, "polygon": [[1505, 2105], [1511, 288], [280, 284], [274, 2101]]}, {"class": "Sayfa Numarası", "confidence": 0.8220105767250061, "polygon": [[1508, 2188], [1508, 2144], [1449, 2144], [1448, 2187]]}]
64
134
(ABD'den Sonra En Fazla Dizi Ihraç Eden Ulke Türkiye: Anadolu Ajansı Web Sitesi, 2024). Dizi ve diğer medya içeriği ihracatı ile dünya genelinde ilk sıralarda yer alan Türkiye, kültürel etkileşim bağlamında başka toplumlara ulaşabilmenin yanı sıra ekonomik olarak da önemli bir boyutta işlem hacmine ulaştığı görülmektedir. Soğuk Savaş sonrası dönemde SSCB'nin dağılması ile birlikte Balkanlar ve Kafkaslar bölgesinde ortaya çıkan devletlere olan yakınlığı, onlar üzerinde yumuşak güç uygulama fırsatı doğurmuş, bu bölgelerdeki yaşayan topluluklar ile ortak paydalarının var olmasının yanı sıra coğrafi olarak yakın olması da yumuşak güç uygulanmasını kolaylaştırmıştır. Coğrafi öğelerin sağladığı avantaj geçmiş zamanlara göre azalmakta, bunun nedeni ise günümüzde ulaşım, iletişim ve savaş teknolojisinin gelişmesi olduğu görülmektedir (Arı, 2006: 71). Her ne kadar bu avantaj günümüzde azalmış olsa da Türkiye yumuşak gücünü kullanırken coğrafi avantajlarını teknolojik gelişmelerle harmanlayarak ortaya yeni yöntemler koymaya çalışmaktadır. Netice itibari ile; Orta Doğu, Orta Asya, Kafkaslar ve Balkanlar ve Avrupa'yı da kapsayacak biçimde çok yönlü tarihî mirasa sahip olan Türkiye'nın bu havzanın bir parçası olması yumuşak gücüne önemli katkılar sağlamaktadır. Bu açıdan Türkiye'nin geçmişten gelen kültürel birikimi bu coğrafyalarda bugün mevcut olan ülkelerle etkileşimde başvurduğu bir yöntemdir (Çavuş, 2012: 30) ## 2.4.1.2. Siyasi Değerler Osmanlı Devleti teokratik yapıyla yönetilen bir devletti. Batıda yaşanan Rönesans ve reform hareketleri neticesinde ise Batılı devletler din ve devlet işlerinin birbirinden ayrı şekilde yürütülmesi gerektiğinin idrakı ile devlet yönetiminde akılcı ilkeleri hâkim kılacak yenilikler yapmaya başlamışlardır. Cumhuriyetin kurulduğu yıllarda ülkenin kalkınması amacıyla Atatürk tarafından ortaya konulan ve uygulanan ilkeler çerçevesinde belli başlı devrimler gerçekleştirilmiştir. Atatürk'ün ülkenin siyasi bağımsızlığı ve tarafsızlığı bağlamında en çok önemsediği kavram olan laiklik de sıyası değerlerin gelişmesinde en önemli rolü oynadığı görülmektedir. Laikliğin Türkiye'deki siyası değerler açısından önemli olmasındaki bir diğer neden ise çoğunluğu Müslüman olan bir toplumun oluşturduğu ülkenin laikliği benimseyerek ona uygun siyası değerler üretmeye çalışmasıdır. Din işlerinin devlet işlerinden ayrı tutulması ve devletin insanları dini
null
[{"class": "Metin", "confidence": 0.9431632161140442, "polygon": [[1502, 2101], [1507, 302], [286, 298], [280, 2098]]}, {"class": "Sayfa Numarası", "confidence": 0.7841008305549622, "polygon": [[1506, 2185], [1506, 2146], [1450, 2145], [1450, 2184]]}]
65
134
inançlarına göre değil hukuki haklarına göre değerlendirmesi Türkiye'deki siyası değerleri düzenleyen en önemli etkenlerden olup Türkiye'nin imajının diğer ülkeler nezdinde artmasını sağladığı düşünülmektedir (Ozbudun, 1992: 429-435). Türkiye'de temel siyası değerlerin tanımlanmasına ilişkin gerçekleştirilen bir araştırmaya göre temel siyasi değerler; "sistem" ile ilgili değerler, "insan hakları" ile ilgili değerler, "dini yaşam" ile ilgili değerler ve "ekonomik politikalar" ile ilgili değerler olmak üzere dört bileşenden oluşmaktadır (Çaha, 2008: 9-12). Bu bileşenlerin yanında ülke içinde yaşanan birçok olay siyası değerlere temas etmektedir. Ülkedeki hukuk üstünlüğü, adaletin zamanında ve yeterli bir biçimde tesis edilmesi, temel hak ve özgürlüklerin kısıtlanmaması, şeffaflık ve farklı görüşlere saygı duyulması o ülkenin sıyası değerlerini temelinde etkilemektedir. Bu etki de yumuşak gücün uygulanması sırasında ne kadar etkili olunacağını yakından ilgilendirmektedir. Türkiye'de siyasi değerlerin bileşenlerinden olan insan hakları evrensel bir yapıda olması sebebiyle ülkelerin kendi içtihatlarının dışında farklı kanun ve düzenlemelerle de desteklenmesi ve uygulanması gereken kurallardandır (Alemdar, 2011: 115-116). Türkiye Cumhuriyeti 1954 yılında Avrupa Insan Hakları Sözleşmesine taraf olmuş ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine bireysel başvuru hakkını 1987'de kabul etmiştir. Bu bireysel başvuru hakkının zorunlu yargılama yetkisini ise 1990 yılında kabul etmiştir. 2010 yılında Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nda yapılan değişiklikler ile Anayasa Mahkemesine de bireysel başvuru yolu açılmıştır (Bireysel Başvuru: Anayasa Mahkemesi Web Sitesi, 2024). Avrupa Insan Hakları Mahkemesine 2002 ile 2022 yılları arasında Türkiye'den yapılan bireysel başvuru sayıları incelendiğinde son beş yıldır başvuru sayısında artış yaşandığı gözlemlenmektedir (İstatistikler: İnsan Hakları Dairesi Başkanlığı Web Sitesi, 2024). Bu durumdan da anlaşılacağı üzere Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine başvuruların artış trendinde olması; Türkiye adalet sisteminde yer alan kurumların tatmin edici veya evrensel değerlere uygun kararlar verilmemiş olması sebepleri değerlendirilebilmektedir. Türkiye Cumhuriyeti laik bir ülke olmasının yanı sıra toplumun dini inancı bakımından çoğunluğu Müslüman insanlardan oluşan bir yapıya sahiptir. Marmara Universitesi tarafından yapılan Sayılarla Türkiye'de İnanç ve Dindarlık isimli araştırmaya göre; Türkiye'de insanların %94,3'ü Allah'a inandığını belirtmekte olup Türkiye'de yaşayan
null
[{"class": "Metin", "confidence": 0.9528437852859497, "polygon": [[1496, 2093], [1502, 299], [287, 294], [281, 2088]]}, {"class": "Sayfa Numarası", "confidence": 0.8262981176376343, "polygon": [[1507, 2188], [1508, 2144], [1449, 2143], [1448, 2187]]}]
66
134
Müslümanların %83'lük kısmı rahat bir şekilde ibadetlerini yapabildikleri görülmektedir ancak Türkiye'de yaşayan ve kendini laik olarak tanımlayan insanların %64'ü kendi hayatlarını özgürce yaşayabildiklerini belirtmişlerdir (Sayılarla Türkiye'de İnanç ve Dindarlık Raporu: Euronews Web Sitesi, 2024). Ulkelerin toplumlar üzerindeki özgürlükçü yaklaşımları yabancı toplumlara karşı imajları açısından önemli bir faktör olmakla birlikte yumuşak güç ve kamu diplomasısı faaliyetlerine etkili olan unsurlardandır. Türkiye'de kamu diplomasısı kaynaklarından olan siyasi değerleri etkileyen bir diğer faktör olan ekonomik unsurlar ise en belirgin haliyle toplumun alım gücünde kendini göstermektedir. Avrupa Birliği İstatistik Ofisi tarafından ilan edilen 2023 verilerine göre; Satınalma Gücü Paritesi"ne göre kişi başına gayrisafi yurt içi hasıla endeks değeri, geçen yıl için 67 olarak saptandığı ve bu pariteye göre 27 Avrupa Birliği ülkesi için ortalama 100 birim olarak hesaplanırken Türkiye'nin ortalamanın %33 altında kaldığı görülmüştür (Türkiye'nin Satın Alma Gücü AB'Nin % 33 Altında: Bloomberg Web Sitesi, 2024). ## 2.4.1.3. Eğitim Eğitim insani gelişmeyi sağlayan, topluma ve dünyaya olan duyarlılığın gelişmesine yardımcı olan, ülkelerin uluslararası işgücünde kalifiye eleman yetiştirmesine olanak sağlayan ve yeniliklerin yakından takip edilebilmesine yardımcı olan en önemli araçlardandır. Eğitim toplum için yalnızca işgücü yetiştirilmesi anlamında değil siyasal ve kamusal güç olarak da potansiyel oluşumuna destek vermektedir. Sosyal devlet gereği olarak temel eğitimin ülke genelinde tüm yurttaşlara ücretsiz ve eşit şekilde sunulması gerekmektedir. Eğitim alanında fırsat eşitliği sağlanması, demokrası ve devlete olan güvenin sağlanması, toplumsal adalet ve barış gibi sürdürülmesi önemli konularda devletler gerekli tedbirleri alarak uygun programlar hazırlamalıdırlar (Gül, 2008: 181-182). Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Orgütü (OECD)tarafından yıllık olarak düzenlenen ve ülkelerin eğitim sistemlerine ait gidişatını belirli göstergelere dayanarak değerlendiren Türkiye'de Bir Bakışta Eğitim 2023 raporuna göre; 2015 ve 2022 yılları için yapılan karşılaştırmalar neticesinde 25-34 yaş arasında yer alan ortaöğretim mezunu dahi olmayan yetişkinlerin oranı hem kadın hem de erkekler için yaklaşık olarak %4 puan
null
[{"class": "Metin", "confidence": 0.9509226679801941, "polygon": [[1498, 2089], [1504, 285], [284, 281], [278, 2085]]}, {"class": "Sayfa Numarası", "confidence": 0.8048649430274963, "polygon": [[1507, 2187], [1507, 2144], [1450, 2143], [1449, 2186]]}]
67
134
azaldığı görülmekle beraber kadınlardaki en büyük düşüş oranının Türkiye'de gerçekleştiği görülmektedir. Buna rağmen OECD ülkeleri ortalamasına göre Türkiye'deki ortaöğretim mezunu dahi olmayan genç kadın oranı daha yüksek olduğu anlaşılmaktadır. Kanada, Çek Cumhuriyeti ve Litvanya gibi ülkelerde yetişkin genç nüfusun %90'lık kısmı en az ortaöğretim mezunuyken, Türkiye'de her üç yetişkinden birisi ortaöğretim mezunu dahi olmadığı görülmektedir. 2015 yılına ait verilere göre %27,5'lik bir oranla yükseköğretim mezununa sahip olan Türkiye'de bu oran 2022 yılında %41,2'ye yükselerek OECD ülkeleriyle arasındaki farkın azaldığı anlaşılmaktadır. Türkiye'de yetişkinlerin lisansüstü eğitim oranına bakacak olursak %2,5 gibi düşük bir oranla OECD ortalamasının çok altında kaldığı anlaşılmaktadır. Cinsiyete göre dağılımlara bakıldığında Türkiye'de kadınların erkeklere göre eğitim oranlarının OECD ortalamasına göre düşük kaldığı görülmektedir. Türkiye'de okullaşma oranlarında 6-14 yaş aralığında %100'lük bir oran sağlanırken 15-19 yaş aralığında bu oranın %70,5 olduğu görülmektedir (Education at a Glance 2023: OECD Web Sitesi, 2024). Kamu diplomasisi araçlarından olan eğitimin en önemli faktörlerinden olan uluslararası öğrencilerin eğitim durumu Türkiye açısından değerlendirildiğinde; lisansüstü programlarda diğer programlara göre daha yüksek olduğu görülmektedir. OECD ülkelerinin geneline bakıldığında yabancı uyruklu ve uluslararası öğrenci oranları ön lisans düzeyinde %3,4, lisans düzeyinde %4,9, yüksek lisans düzeyinde %13,6 ve doktora düzeyinde ise %23,6 olduğu görülmekte; bu oranların Türkiye'de sırasıyla %0,9, %3,2, %8,4 ve %6,7 olduğu anlaşılmaktadır. Türkiye'de eğitim gören uluslararası ve yabancı öğrencilerin oranları OECD ülkelerinin geneline kıyaslandığında daha düşük kalmaktadır (Education at a Glance 2023: OECD Web Sitesi, 2024). Eğitim alanında ilerlemenin ve yaygınlaşmanın temelinde finansal yatırım ve kamu harcamaları yatmakla birlikte bu finansal kaynakların doğru şekilde aktarılması önem arz etmektedir. Modern toplumlarda öğrencilerin iş hayatına hazırlanması, uluslararası öğrencilerin ilgisini çekecek eğitim faaliyetlerinin hazırlanması ve gelişmişlik düzeyinin artırılması gibi hususlar eğitim için yapılan kamu harcamalarının verimliliğiyle doğrudan ilgili olmaktadır. Türkiye'de 2020 yılındaki tüm eğitim kademelerine ait veriler değerlendirildiğinde öğrenci başına yapılan eğitim kurumları harcaması 5.352 dolar olduğu ancak bu tutarın OECD ülkeler ortalamasında 12.647 dolar olduğu görülmektedir.
null
[{"class": "Metin", "confidence": 0.9530801177024841, "polygon": [[1497, 2084], [1503, 296], [285, 292], [279, 2080]]}, {"class": "Sayfa Numarası", "confidence": 0.7987155914306641, "polygon": [[1506, 2186], [1507, 2145], [1450, 2144], [1449, 2185]]}]
68
134
Eğitim için yapılan kamu harcamaları içerisinde Türkiye'de en çok pay ayrılan kademe yükseköğretim kademesidir. Türkiye bu eğitim kamu harcamaları ile Kolombiya ve Meksika'dan sonra en düşük orana sahip ülke olmaktadır. Türkiye'de Gayrı Safi Yurtıçı Hasıla'nın %4,7'si eğitim kurumlarına kamu harcaması olarak aktarılmakla beraber Gayrı Safı Yurtiçi Hasıla'ya göre oransal karşılaştırmada en düşük seviyedeki OECD ülkelerinden birisi olduğu anlaşılmaktadır. Türkiye'de eğitim için kamu harcamalarının yanı sıra özel kaynaklı harcamalar da yapılmakta olup eğitim amacıyla yapılan özel harcama ve Gayri Safi Yurtiçi Hasıla açısından en yüksek orana sahip ülkelerdendir (Education at a Glance 2023: OECD Web Sitesi, 2024). Türkiye'de eğitim olanakları ve değerlendirilmesi açısından bakacak olursak; üniversitelerin müfredatlarının belirlenmesinde yetkili olan Yüksek Oğretim Kurulu tarafından açıklanan verilere göre, fakülte ve öğrenci sayısı, uluslararası öğrenci oranları, üniversitelerin yayımladığı akademik makaleler ve akademik itibar hususlarının esas alındığı QS 2024 Dünya Universiteleri Sıralaması'nda 2963 üniversitenin değerlendirildiği ve 1503 üniversitenin sıralandığı belirtilmiş, bu sıralamada Türkiye'de yer alan 25 üniversitenin yer aldığı görülmüştür. Bu sıralamaya göre ilk 500 üniversite arasında 3 Türk üniversitesinin olduğu anlaşılmıştır. 2024 yılı Scopus verilerine göre Türkiye adresli uluslararası yayın sayılarının artış gözlenmiş, doküman üretimine göre 2022 yılı içinde Türkiye'nin 17. Sıraya yükseldiği görülmüştür. Türkiye'de yayınlanan endeksli yayın sayılarında da artış gözlenmiş, 2022 yılı içinde 72 bin endeksli yayın yapıldığı ve bu endeksin dünya içindeki payının ise %1,84'e çıktığı görülmüştür. Bir diğer uluslararası sıralama kuruluşu olan Times Higher Education tarafından yapılan araştırmada, Dünya Universite Etki Sıralaması 2023'te 79 Türk üniversitesinin yer aldığı anlaşılmaktadır (YOK'ten QS'in 2024 Dünya Universite Sıralaması açıklaması: Ilk 500'e giren Türk üniversitelerinin sayısı 3'e yükseldi: Anadolu Ajansı Web Sitesi, 2024). Kamu diplomasisi kaynağı olarak eğitimin en etkin olduğu kademe olan yükseköğretim alanında akademik çalışmaların ve bu alandaki özgürlük endekslerinin önemli olduğu değerlendirilmektedir. İsveç'teki Göteborg Universitesi tarafından yayınlanan Akademik Ozgürlük Endeksine göre Türkiye'nin Kuzey Kore, Belarus ve Türkmenistan gibi ülkelerle birlikte düşüş eğiliminde olduğu görülmektedir. Yayınlanan çalışmada toplam
null
[{"class": "Metin", "confidence": 0.9415032863616943, "polygon": [[1506, 2111], [1528, 284], [288, 269], [266, 2096]]}, {"class": "Sayfa Numarası", "confidence": 0.7937072515487671, "polygon": [[1506, 2188], [1507, 2142], [1448, 2141], [1448, 2187]]}]
69
134
179 ülke yer almakla beraber Türkiye 166. sırada bulunmaktadır. Bu durum araştırmada insan hak ihlalleri ve özgürlüklerine getirilen kısıtlama iddialarının yansıması olarak değerlendirilmekte olup Türkiye açısından kamu diplomasısi kaynağı olarak eğitim alanında diğer toplumlar nezdinde olumsuz görüşlere sebep olabilmektedir (Research: Academic Freedom Index Web Sitesi, 2024). Türkiye'de yapılan akademik yayınlar ile ilgili olarak yapılan araştırmalar neticesinde 2015-2020 yılları arasındaki süreçte belirli bir ilerlemenin kaydedildiği ve bu ilerlemenin 2018 yılından itibaren arttığı görülmüştür. İlk %10'luk dilim için atıf alan yayın oranı ve uluslararası iş birliği çerçevesindeki yayın oranı dünya ortalamasının üstünde seyretmekteyken diliminde yer alan dergilerdeki yayın oranının dünya ortalamasının altında kaldığı anlaşılmaktadır. 2015-2020 yılları arasında Türkiye'de yayın sayısı %28,4 artmış ve öğretim üyesi sayısı da %29,7 oranında artmış olmasına rağmen öğretim üyesi başına düşen yayın sayısında %1'lik azalma yaşandığı görülmüştür (Raporlar: YOKAK Web Sitesi, 2024). Türkiye'nin kamu diplomasisi faaliyetleri kapsamında eğitim alanında en başarılı programlarından 1992 yılında başlattığı "Büyük Oğrenci Projesi" 2012 yılından itibaren Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı koordinesinde "Türkiye Bursları" adı altında devam ettirilmektedir. Bu proje kapsamında Türkiye'de eğitim alıp ülkesine dönenlerin Türkiye ile ülkeleri arasında ilişkilerin gelişmesine katkıda bulundukları ve Türkiye'nin yumuşak gücünde etkili oldukları görülmektedir. Türkiye Bursları yalnızca yabancı ülke vatandaşlarının faydalanabildiği bir proje olup başvuran öğrenciler çeşitli mülakatlardan geçtikten sonra burs almaya hak kazanmaktadırlar. Aldıkları bursların yanında dil eğitimi, barınma imkânı ve sosyal haklar gibi birçok haktan da faydalanabilmektedirler. Türkiye'de farklı kademelerde eğitim imkânı bulan mezunlar arasında eski Libya Başbakanı Muhammed El Mangus, Ürdün'de bakanlık yapan Abdurrezzak Tabişat, Karadağ'da İslam Birliği Başmüfüsü Rıfat Feyziç, Moğolistan Ulusal Kanalı Genel Direktörü Gandiinma Rentsendorj gibi isimlerin yer aldığı görülmektedir. Türkiye'de eğitim ve burs imkânı bulan yabancı ülke vatandaşları hem ülkeler arası ilişkilerin gelişmesine hem de Türkiye'nin tanınırlığının artmasına fayda sağladıkları anlaşılmaktadır (Türkiye Mezunları Ülkelerinin Liderleri: Anadolu Ajansı Web Sitesi, 2024).
null
[{"class": "Metin", "confidence": 0.9430803060531616, "polygon": [[1499, 2093], [1505, 276], [279, 272], [273, 2089]]}, {"class": "Sayfa Numarası", "confidence": 0.7726081013679504, "polygon": [[1507, 2187], [1508, 2144], [1450, 2143], [1449, 2186]]}]
70
134
Türk dış politikasının Osmanlı Devleti'nın son dönemlerinden itibaren günümüze kadar olan genel durumu incelendiğinde, Cumhuriyet'in kurulduğu dönemlerde batıcılık, statükoculuk, ulus devlet temelli dış politika ve bağımsızlığın korunması gibi ilkelerin ön plana çıktığı ve bu ilkelerin Cumhuriyetin kurucu kadroları tarafından benimsenen dinamıkler olduğu görülmüştür. Ziya Gökalp'in benimsediği Türkçülük fikrini esas alan bir yaklaşım ile belirlenen bu politikalar Atatürk'ün kuruluş döneminde muasır medeniyetler seviyesine çıkma fikrine de öncülük ettiği anlaşılmıştır (Erkan, 2020: 115). Cumhuriyet'in kuruluşundan 2000'li yıllara kadar batıcılık, statükoculuk, ulus devlet temelli dış politika ve bağımsızlığın korunması ilkeleri Türk dış politikasının temel dinamikleri olarak görülmüş, 2000'li yıllardan itibaren küresel ve bölgesel değişimlere bağlı olarak dış politikada esas alınan temel dinamiklerin de değişime uğradığı anlaşılmıştır (Oran, 2013: 193). 2000'li yıllara gelindiğinde Türk dış politikasının temel dinamıklerinin AKP hükümetinin temel politika anlayışı çerçevesinde şekillendiği, bölgesel ve küresel anlamda söz sahibi olmak adına sorunların odağında olmayıp sorun çözücü ve arabulucu rolde yer almak isteğinin ön plana çıktığı görülmüştür. Türk dış politikasında yumuşak güç ve kamu diplomasısı kaynaklarından olan kültür, siyasi değerler, dış politika ve eğitimin incelenmesi neticesinde; Türkiye'nin kamu diplomasisi faaliyetlerini yürütürken ihtiyacı olan temel aktörleri kültürel ve tarihsel açıdan kendi içinde barındırdığı, bu kaynakları kullanırken evrensel değerleri göz önünde bulundurmaya çalıştığı anlaşılmaktadır. Bu kaynakların kullanılmasında Cumhuriyet dönemine nazaran Soğuk Savaş sonrası dönemde özellikle Türk soydaşların yaşadığı topraklarda daha etkin faaliyetlerde bulunulduğu gözlemlenmiştir. Türk dış politikasında Cumhuriyet sonrası döneme bakıldığında sert güce başvurmadan uluslararası anlaşmalar ile çözümlere kavuşulması ve yabancı ülkelerle iyi ilişkiler kurmak adına birtakım faaliyetler yürütülmesi gibi kamu diplomasisi faaliyeti sayılabilecek pek çok örneğe rastlanılmış olsa da kamu diplomasısı faaliyetlerini yürütecek kurumsal yapıların Soğuk Savaş sonrası dönemde kendini göstermeye başladığı görülmektedir. Kamu diplomasisi faaliyetlerinde bulunan kurumların Soğuk Savaş sonrası dönemde yeni bir dış politika aracı olarak kullanılması tüm dünyada olduğu gibi Türkiye'de uluslararası ilişkilerde etkinliğin artmasına yardımcı olduğu anlaşılmaktadır.
null
End of preview. Expand in Data Studio
README.md exists but content is empty.
Downloads last month
622