sentences
listlengths
35
35
labels
listlengths
35
35
[ "O zaman 28 Şubat neden yapıldı? \r\n \r\n\r\n \r\nMİLLİ Güvenlik Kurulu Genel Sekreteri Orgeneral Tuncer Kılınç'a şu soruyu sormak istiyorum: \r\n\r\n- Avrupa Biliği'ne alternatif olarak Türkiye'nin İran'la bir eksende bulunma arayışı içinde olması gerekiyorsa o zaman bunu gerçekleştirmek isteyen Erbakan ve Refahyol hükümetine karşı neden 28 Şubat yapıldı?\r\n\r\nAnımsanacağı gibi, Erbakan 1996'da Tansu Çiller ile hükümet kurar kurmaz başbakan olarak ilk dış gezisini İran'a yapmıştı.\r\n\r\nBaşta Silahlı Kuvvetler olmak üzere devletin bütün kurumlardan ve halkın büyük bölümünden sert tepkiler almıştı. \r\n\r\nRefah Partisi liderinin bu gezisi, devletin temel dış politikasında köklü bir değişiklik niyeti olarak yorumlanmıştı. \r\n\r\n28 Şubat 1997 günü yapılan Milli Güvenlik Kurulu toplantısında asker üyelerin bastırması sonucunda laik demokratik cumhuriyete tehlike oluşturan irtica olaylarına karşı bir dizi önlemler alındı. \r\n\r\nBu önlemlerin zaman yitirilmeden Refahyol hükümeti tarafından yürürlüğe sokulması istendi. \r\n\r\nBu kararların alınmasına Refahyol hükümetinin irticaya ödün veren icraatı neden olmuştu. \r\n\r\nİran gezisi de bunlardan biriydi. \r\n\r\n* * *\r\n\r\n28 Şubat'a en fazla sahip çıkan kurum da Türk Silahlı Kuvvetleri'ydi. \r\n\r\nŞimdi ne değişti de Türk Silahlı Kuvvetleri'nin bir orgenerali Avrupa Birliği'ne karşı İran'la aynı ekseni paylaşmamız gerektiğini önerdi? \r\n\r\nAvrupa Birliği bu kadar mı büyük bir tehlike oluşturuyor Türkiye için?\r\n\r\nİran, bilindiği gibi siyasi İslam modelini uygulayan ve bunu başta Müslüman ülkeler olmak üzere tüm dünyaya ihraç etmeyi hayal eden bir molla rejimidir. \r\n\r\nMollaların yıkmak için kafalarındaki en büyük hedefin de laik, demokratik Türkiye Cumhuriyeti olduğunu bütün dünya biliyor. \r\n\r\nTürkiye'nin yüzünü Batı'ya dönmesi ve onunla bütünleşme çabaları en fazla İran rejimini rahatsız etmiyor mu?\r\n\r\nOrgeneral Tuncer Kılınç'ın bunları bilmemesi düşünülemez. \r\n\r\nO zaman komutanın önerdiği Rusya-Türkiye-İran ekseni neyin nesidir?\r\n\r\nBu yaklaşım hiçbir mantığa oturmamaktadır. \r\n\r\n(Kuşkusuz Türkiye İran ve Rusya ile iyi ilişkiler içinde olmalıdır. Ona kimse karşı çıkamaz. O başka.) \r\n\r\n* * *\r\n\r\nAslında Türkiye'nin artık Avrupa Birliği'ne girip girmemeyi tartışmaması gerekir. Çünkü geldiğimiz nokta bunun çok ötesindedir. \r\n\r\nTürkiye aday bir ülkedir. \r\n\r\nÖnümüzdeki günlerde de tam üyelik görüşmelerine başlama sürecine girilecek veya Avrupa sevdasından vazgeçilecektir. \r\n\r\nBu kadar kritik bir noktadayız.\r\n\r\nHálá girelim mi, girmeyelim mi tartışmaları hiçbir anlam taşımaz. \r\n\r\nAyrıca Avrupa Birliği'nin hiçbir ülkeyi zorla üye yapmak gibi bir derdi de yoktur. \r\n\r\nBirlik, kriterlerini, koşullarını belirlemiş, üye olmak isteyenlerin bunlara uyması gerektiğini açıklamıştır. \r\n\r\nTürkiye bu koşulları yıllardan beri görüşüp, aşama aşama karara bağlayıp bugünlere gelmiştir. \r\n\r\nHenüz tam üyelik görüşmeleri de başlamış değildir. Daha önümüzde uzun, çetin, engellerle dolu bir pazarlık dönemi vardır. \r\n\r\n40 yıllık süreç bir kenara bırakılıp, Rusya-Türkiye-İran ekseni işte böyle bir dönemde ortaya atılmaktadır. \r\n\r\nHem de İran rejimine en fazla tepki gösteren, 28 Şubat kararlarının mimarı olan Türk Silahlı Kuvvetleri'nin bir generali tarafından. \r\n \r\n", "O zaman 28 Şubat neden yapıldı? \r\n \r\n\r\n \r\nMİLLİ Güvenlik Kurulu Genel Sekreteri Orgeneral Tuncer Kılınç'a şu soruyu sormak istiyorum: \r\n\r\n- Avrupa Biliği'ne alternatif olarak Türkiye'nin İran'la bir eksende bulunma arayışı içinde olması gerekiyorsa o zaman bunu gerçekleştirmek isteyen Erbakan ve Refahyol hükümetine karşı neden 28 Şubat yapıldı?\r\n\r\nAnımsanacağı gibi, Erbakan 1996'da Tansu Çiller ile hükümet kurar kurmaz başbakan olarak ilk dış gezisini İran'a yapmıştı.\r\n\r\nBaşta Silahlı Kuvvetler olmak üzere devletin bütün kurumlardan ve halkın büyük bölümünden sert tepkiler almıştı. \r\n\r\nRefah Partisi liderinin bu gezisi, devletin temel dış politikasında köklü bir değişiklik niyeti olarak yorumlanmıştı. \r\n\r\n28 Şubat 1997 günü yapılan Milli Güvenlik Kurulu toplantısında asker üyelerin bastırması sonucunda laik demokratik cumhuriyete tehlike oluşturan irtica olaylarına karşı bir dizi önlemler alındı. \r\n\r\nBu önlemlerin zaman yitirilmeden Refahyol hükümeti tarafından yürürlüğe sokulması istendi. \r\n\r\nBu kararların alınmasına Refahyol hükümetinin irticaya ödün veren icraatı neden olmuştu. \r\n\r\nİran gezisi de bunlardan biriydi. \r\n\r\n* * *\r\n\r\n28 Şubat'a en fazla sahip çıkan kurum da Türk Silahlı Kuvvetleri'ydi. \r\n\r\nŞimdi ne değişti de Türk Silahlı Kuvvetleri'nin bir orgenerali Avrupa Birliği'ne karşı İran'la aynı ekseni paylaşmamız gerektiğini önerdi? \r\n\r\nAvrupa Birliği bu kadar mı büyük bir tehlike oluşturuyor Türkiye için?\r\n\r\nİran, bilindiği gibi siyasi İslam modelini uygulayan ve bunu başta Müslüman ülkeler olmak üzere tüm dünyaya ihraç etmeyi hayal eden bir molla rejimidir. \r\n\r\nMollaların yıkmak için kafalarındaki en büyük hedefin de laik, demokratik Türkiye Cumhuriyeti olduğunu bütün dünya biliyor. \r\n\r\nTürkiye'nin yüzünü Batı'ya dönmesi ve onunla bütünleşme çabaları en fazla İran rejimini rahatsız etmiyor mu?\r\n\r\nOrgeneral Tuncer Kılınç'ın bunları bilmemesi düşünülemez. \r\n\r\nO zaman komutanın önerdiği Rusya-Türkiye-İran ekseni neyin nesidir?\r\n\r\nBu yaklaşım hiçbir mantığa oturmamaktadır. \r\n\r\n(Kuşkusuz Türkiye İran ve Rusya ile iyi ilişkiler içinde olmalıdır. Ona kimse karşı çıkamaz. O başka.) \r\n\r\n* * *\r\n\r\nAslında Türkiye'nin artık Avrupa Birliği'ne girip girmemeyi tartışmaması gerekir. Çünkü geldiğimiz nokta bunun çok ötesindedir. \r\n\r\nTürkiye aday bir ülkedir. \r\n\r\nÖnümüzdeki günlerde de tam üyelik görüşmelerine başlama sürecine girilecek veya Avrupa sevdasından vazgeçilecektir. \r\n\r\nBu kadar kritik bir noktadayız.\r\n\r\nHálá girelim mi, girmeyelim mi tartışmaları hiçbir anlam taşımaz. \r\n\r\nAyrıca Avrupa Birliği'nin hiçbir ülkeyi zorla üye yapmak gibi bir derdi de yoktur. \r\n\r\nBirlik, kriterlerini, koşullarını belirlemiş, üye olmak isteyenlerin bunlara uyması gerektiğini açıklamıştır. \r\n\r\nTürkiye bu koşulları yıllardan beri görüşüp, aşama aşama karara bağlayıp bugünlere gelmiştir. \r\n\r\nHenüz tam üyelik görüşmeleri de başlamış değildir. Daha önümüzde uzun, çetin, engellerle dolu bir pazarlık dönemi vardır. \r\n\r\n40 yıllık süreç bir kenara bırakılıp, Rusya-Türkiye-İran ekseni işte böyle bir dönemde ortaya atılmaktadır. \r\n\r\nHem de İran rejimine en fazla tepki gösteren, 28 Şubat kararlarının mimarı olan Türk Silahlı Kuvvetleri'nin bir generali tarafından. \r\n \r\n", "Cumhuriyetin en kritik yerel seçimi \r\nMURAT Karayalçın CHP Genel Başkanı Baykal'a solda işbirliği için teklif götürdüğünde Baykal'ın ilginç teklifiyle karşılaştı. \r\n\r\nGörüşmede Karayalçın, DSP ile CHP dışındaki 8 sol partinin anlaştıklarını, CHP'nin de bu işbirliğine katılmasını istedi.\r\n\r\nBaykal CHP'nin ancak sosyal demokrat partilerle işbirliği yapabileceğini, özellikle DEHAP'a sıcak bakmadığını söyledi.\r\n\r\nSosyal demokrat partiler arasında da işbirliği girişimleri olmuş ancak Ecevit yanaşmadığı için bu gerçekleşememişti. \r\n\r\nBuna rağmen Karayalçın İtalya'dan örnek vererek bugünkü koşullarda tüm solun işbirliği yapması gerektiği konusunda ısrarlı olduklarını belirtti.\r\n\r\nBunun üzerine Baykal, Karayalçın'a şöyle bir öneride bulundu:\r\n\r\n‘‘Bu söylediğini gerçekleştirmek çok zor. Onun için daha geçerli yollar aramak gerekir. Sen gel bizim Ankara belediye başkanı adayımız ol.’’\r\n\r\nKarayalçın teşekkür etti ama bu teklifi kabul edemeyeceğini, çünkü arkadaşlarını ortada bırakamayacağını söyledi.\r\n\r\nBöylece Baykal-Karayalçın görüşmesinden bir sonuç alınamadı.\r\n\r\nÖnceki gün bu kez Karayalçın ile Bülent Tanla bir araya geldi ama yine aynı nedenlerden dolayı bir anlaşma noktası bulunamadı.\r\n\r\n* * *\r\n\r\nHalk AKP'ye karşı solda işbirliği istiyor, bunun yararlı olacağına inanıyor. \r\n\r\nAma işbirliği isteyenlerin de DEHAP'a, CHP gibi sıcak bakmadığı biliniyor.\r\n\r\nErdal İnönü döneminde yapılan işbirliğinin ne sonuçlar verdiğini hep birlikte yaşadık. \r\n\r\nO nedenle Baykal'ın Karayalçın'a yaptığı teklif, bana göre de çok daha gerçekçi. \r\n\r\nEğer solda bir işbirliği zorunluysa bunun solun en büyük partisi CHP'nin şemsiyesi altında olması kaçınılmazdır. (Bunu Karayalçın da kabul ediyor. Ama nedense gereğini yapmıyor.) \r\n\r\nBurada bir örnek vermek istiyorum.\r\n\r\nEcevit İzmir belediye başkanlığı için Yüksel Çakmur'a öneride bulundu.\r\n\r\nÇakmur bunu kabul etmedi ve gerekçesini şöyle açıkladı:\r\n\r\n‘‘Birlikteliğe, bütünleşmeye en çok ihtiyaç olan bir ortamda bu denli bölünme hoş görülemez. Maalesef sosyal demokratların bölünme kronik hastalığı sürmektedir. Koltuk mücadelesi yapmanın yanlış olacağına inandığımdan, tüm çabalarıma rağmen birliktelik, bütünleşme sağlanamadığından aday olamayacağımı açıklıyorum.’’\r\n\r\nYılların politikacısı Çakmur'un bu davranışını saygıyla karşılamamak mümkün değil. \r\n\r\nSolda herkesin bu bilinç ve sorumluluk için hareket etmesi gerekir.\r\n\r\n* * *\r\n\r\nSolda ve sağda işbirliği olamadığına göre yerel seçimlerde AKP karşıtı oyların bölüneceği, bundan da Tayyip Bey'in partisinin kazançlı çıkacağı kesin. \r\n\r\nBelediyelerin büyük bölümünü iktidar çok az oy farkı ile de olsa alacak. \r\n\r\nBen AKP'ye oy vermeyen insanların bilinçli bir şekilde bazı adaylar üzerinde birleşebileceğine pek olasılık tanımıyorum.\r\n\r\nAKP kamuoyu yoklamalarındaki gibi belediye başkanlıklarını siler süpürürse, rejim ciddi şekilde sıkıntıya düşer. Bunu herkes bilsin. \r\n\r\nÇünkü merkezden sonra yerel yönetimlerde de çok güçlü hale gelen AKP'yi denetleyebilmek, gerektiğinde frenlemek kolay değil.\r\n\r\nBöyle bir durum AKP'nin de zararına olur. \r\n", "Çekilin artık kamera karşısından \r\nHER kar yağışında böyle olur. İstanbullular hep birlikte aynı tiyatroyu oynarlar. \r\n\r\nVatandaşlar yolları tıkamak için her şeyi yaparlar. \r\n\r\nGünlük güneşlik havada bile doğru dürüst araç kullanamayanlar karda direksiyon başına geçip olmadık gösteriler yapmaya kalkarlar. \r\n\r\nHemen hiç kimse kar lastiği, zincir kullanmaz. Kayıp bir başka araca ya da yolun korkuluklarına bindirirler ve yolu tıkarlar. \r\n\r\nBazıları da uyanıklık yapıp ters yola girerler. \r\n\r\nKimilerinin de benzinleri bittiği için yolda kalırlar. \r\n\r\nÇoğunlukla belediye ekipleri tam siper olurlar. \r\n\r\nTrafikçiler de öyle... \r\n\r\nKarayolları ekipleri ise ‘‘Kent içi yollar beni ilgilendirmez’’ diye üslerinden çıkmazlar. \r\n\r\nİstanbul'u yönetenler ne yapar? \r\n\r\nOnların hiç değişmeyen işleri vardır. Onlar kanal kanal dolaşıp alınan sanal önlemleri ballandıra ballandıra anlatırlar. \r\n\r\nHalkı soğukkanlı hareket etmeye çağırır, her şeyin kontrol altında olduğunu söylerler.\r\n\r\n(Uygar ülkelerde bu işi yöneticilerin görevlendirdiği sözcüler yapar. Belli aralıklarla bu sözcü basına açıklamalar yapıp bilgi verir.)\r\n\r\nOysa yetkililerin TV'lerde açıklama yaptığı saatlerde ‘‘A Planı, B Planı, C Planı’’ diye sundukları önlemlerin tümü iflas etmiş, halk sokaklarda perişan olmuştur.\r\n\r\nKent de Allah'a emanet edilmiştir. \r\n\r\n* * *\r\n\r\nBen bu tiyatroyu gazeteci olarak tam 35 yıldır seyrederim. \r\n\r\nHiçbir şey değişmez, bir sonraki karda yine aynı facia yaşanır. \r\n\r\nBizim taşrada görevli gazeteci arkadaşlar da bizim çektiğimiz bu çileyi hiç ciddiye almazlar. \r\n\r\n‘‘İstanbul'a kar yağınca ortalığı birbirine katar, tam sayfa yaparsınız. Tüm Anadolu'yu kar kaplasa, sel götürse tek sütun verirsiniz.’’\r\n\r\nBu eleştiriler haksız değildir. Biz İstanbul'dakiler de bu yakınmalara hep aynı yanıtı veririz:\r\n\r\n‘‘Unutmayın ateş düştüğü yeri yakar. Bir kar yağdığında İstanbul'da olursanız felaketin ne kadar büyük olduğunu görürsünüz.’’ \r\n\r\nİstanbul'un bir kötü yanı vardır, o da felaket bastırdığı gibi çabucak yok oluverir.\r\n\r\nYa lodos eser, ya da yağış yağmura dönüşür, karlar eriyiverir. \r\n\r\nİstanbul'da hem yönetenler, hem de yönetilenler yaşadıkları felaketi bir sonraki kara kadar unutup giderler.\r\n\r\n* * *\r\n\r\nŞurası bir gerçek ki İstanbul bir mega kent olarak bu tip afetlere hazır değil.\r\n\r\nAltyapı felaket. \r\n\r\nBu tip olaylarda hemen elektrikler gider. Elektrik gidince kaloriferler yanmaz, sular akmaz. \r\n\r\nİşte o zaman da yaşam durur. \r\n\r\nKurumlar arasında bir bağlantı olmadığı için işler sarpa sarar. \r\n\r\nHer kurum bir şeyler yapar, ama birbirlerinden haberi olmadığı için hiçbirinin yaptığı bir işe yaramaz. \r\n\r\nİnsanlar kábus dolu saatler yaşamak zorunda kalır. \r\n\r\nSonuçta halk yöneticiden, yönetici de halktan şikáyet eder. Feryatlar birbirine karışır. \r\n\r\nSonra bir dahaki karda açılmak üzere perde iner. \r\n", "Lorant'ın heyecan veren hedefi \r\n \r\n\r\n \r\nFENERBAHÇE'nin teknik yöneticisi Werner Lorant'ın önceki gün yaptığı basın toplantısında söylediği bir cümle beni çok heyecanlandırdı.\r\n\r\nMutlaka sizin de dikkatinizi çekmiş, yüreğinizde kıpırtılar yaratmıştır.\r\n\r\nLorant dünya çapında bir takım kurmak, hem lig şampiyonluğunu hem de kupayı kazanmak istediğini söyledikten sonra şöyle dedi:\r\n\r\n- Şampiyonlar Ligi'nde Galatasaray'la finali oynamak istiyorum.\r\n\r\nBu hedefin beni heyecanlandırmasının nedeni, iki Türk takımını kapsaması.\r\n\r\nDüşünün, böyle bir hedef gerçekleştiği zaman Avrupa'nın en büyüğü iki Türk takımı olacak.\r\n\r\nNe muhteşem, ne gurur verici bir olay olur bu Türkiye için.\r\n\r\nBüyük hedefler işte bunun için heyecanlandırıyor insanı.\r\n\r\nLorant'ı kutluyorum...\r\n\r\nTürkiye ve Türk futbolu için hiçbir yerli ve yabancı teknik direktörün öngöremediği kadar büyük bir hedefi ortaya koyuyor.\r\n\r\nBu hedef kesinlikle bir düş olarak kabul edilmemeli. \r\n\r\nÇünkü hem Fenerbahçe, hem Galatasaray bu yıl öyle bir rekabet içinde olacaklar ki, bu hedefi her ikisi de rahatlıkla yakalayabilir.\r\n\r\n* * *\r\n\r\nÇok değil, beş yıl öncesine gidelim...\r\n\r\nO yıllarda Türkiye'ye gelen bir yabancı teknik adamın bırakın böyle bir hedefi ortaya koymayı, ağzına almak bile aklına gelmezdi.\r\n\r\nAma Alman teknik adam, bugün böyle bir hedefi kapılar arkasında söylemiyor, milyonlarca insanın izlediği basın toplantısında kameralar önünde açıklıyor.\r\n\r\nDemek ki bu heyecan verici hedefe inanıyor.\r\n\r\nİşte bu sözler, Türk futbolunun bugün geldiği noktayı göstermesi bakımından da çok önemli.\r\n\r\nHem Fenerbahçe, hem Galatasaray çok rahat bir şekilde Avrupa'da finali oynayabilirler.\r\n\r\nAvrupa futbolu inişte, Türk futbolu ise yükselişte.\r\n\r\nAynı büyük hedefin Milli Takım'ımız tarafından da benimsenmesi gerekir.\r\n\r\nŞenol Güneş ve öğrencileri, kesinlikle dünya şampiyonluğu için Güney Kore'ye uçmalılar.\r\n\r\nEğer bu hedefe yürekten inanırlarsa dünya şampiyonasında kupaya uzanabilir Türkiye.\r\n\r\nFutbolumuzun bugün geldiği yer bunu başarmaya yeterlidir.\r\n\r\nÖnemli olan, hedefe inanmak ve oraya varabilmek için işi ciddi tutmak.\r\n\r\nBana göre Lorant bilerek veya bilmeyerek Türkiye'nin önüne çok muhteşem bir ufuk açtı:\r\n\r\nİki Türk takımının Avrupa Şampiyonlar Ligi'nde finali oynaması.\r\n\r\n\r\nNOT YORUM\r\n\r\n\r\nNeden ödümüz koptu\r\n\r\n\r\nHÜKÜMETE hem kızıyoruz, hem de ‘‘Bu hükümet gitsin’’ diyenlere ateş püskürüyoruz.\r\n\r\nEcevit'e hem öfke duyuyoruz, hem de ona bir şey olur diye ödümüz kopuyor.\r\n\r\nİnsanlarımız garip çelişkiler içinde...\r\n\r\nBaksanıza, ekonomi allak bullak olur diye zavallı Ecevit'i iki gün olsun hasta yatağında yatırmadılar. Apar topar taburcu ettiler.\r\n\r\nTatile çıkıp birkaç gün dinlenmesine de Rahşan Hanım izin vermiyor.\r\n\r\nBu durumda koltuğuna sarılmayıp da ne yapsın zavallı Ecevit?\r\n \r\n", "Gerçekten de gülüp geçilecek bir öneri \r\nGAZETECİ arkadaşlar, Başbakan Erdoğan’a Erkan Mumcu’nun yaptığı öneriyi sormuşlar.\r\n\r\nGülmüş, ‘Hepinize iyi geceler’ deyip yürümüş.\r\n\r\nİçtenlikle söyleyeyim ki, ben de aynısını yapardım. \r\n\r\nBaşbakan’a Anayasa’yı değiştirip türbanı serbest bırakalım, YÖK’ü kaldıralım, Cumhurbaşkanlığı sistemini değiştirip yarı başkanlık, hatta başkanlığı getirelim önerilerini yapan Erkan Mumcu, acaba ne yapmak istiyor?\r\n\r\n‘Doku uyuşmazlığımız var’ diyen, ‘Dünya görüşlerimiz çok farklı’ diyen, ‘Bu yüzden AKP’de kalmam mümkün değil’ diyen kendisi değil miydi?\r\n\r\nAma ANAP Genel Başkanı’nın yaptığı öneriler, benim gördüğüm kadarıyla Başbakan’ın hem dokusuyla, hem dünya görüşüyle tıpatıp örtüşüyor.\r\n\r\nTürbanı serbest bırakarak laik devlet ilkesini delmek, YÖK’ü kaldırarak üniversiteleri AKP’nin idealindeki Müslüman üniversitelere dönüştürmek, Çankaya’ya malum dünya görüşüne sahip birini oturtmak için Anayasa’yı değiştirmeyi önermek, AKP ile aynı çizgide buluşmak değil mi?\r\n\r\n* * *\r\n\r\nO zaman Erkan Mumcu’ya şu soruyu sormak gerekmez mi:\r\n\r\n‘Recep Tayyip Erdoğan’ın yapmak isteyip de göze alamadığı konularda madem ona destek olacaktın, o zaman neden AKP’den ayrıldın?’\r\n\r\nDemek ki, ‘doku uyuşmazlığı’, ‘dünya görüşü farklılığı’ gibi gerekçelerin gerçek değilmiş.\r\n\r\nDemek ki Erkan Mumcu, ANAP’ı kuruluşundaki kimliğine ve felsefesine yeniden kavuşturmayı değil, partisini AKP’nin payandası haline getirmeyi amaçlamış.\r\n\r\nYa da bir başka planı var.\r\n\r\nÖrneğin, siyaseten çökmüş olan ANAP’ı yeniden diriltmek için AKP’nin dinci politikalarına arka çıkıp onun seçmeninden oy almak.\r\n\r\nGenç politikacının kafasındaki eksantrik düşünceler ne olursa olsun, bu politika çıkar yol değil.\r\n\r\nGerçeği varken taklidine kimse oy vermez.\r\n\r\nPolitikanın en temel kuralıdır bu.\r\n\r\nHiçbir küçük parti, taklit ettiği büyük partiden oy alamamıştır. Siyasal tarihimizde bunun örneği yoktur.\r\n\r\n* * *\r\n\r\nErkan Mumcu sanırım bu çıkışını uzun süre düşünmüş olmalı.\r\n\r\nHerhalde bu öneriyle gündemi belirleyeceğini, ortalığı sarsacağını hesapladı.\r\n\r\nKısa süreli de olsa amacına ulaştı denilebilir. \r\n\r\nAma tutarsızlıkla dolu olan bu çıkışın, getirisinden fazla götürüsü olacağı kesin.\r\n\r\nAKP’ye giden, oradan milletvekili seçilen, bakanlık koltuğuna oturan, sonra da ‘doku uyuşmazlığı’, ‘dünya görüşü farklılığı’nı gerekçe gösterip istifa eden ve eski partisine dönen bir politikacının böyle tutarsızlıklar yapma lüksü yoktur.\r\n\r\nErkan Mumcu genç bir siyasetçi. Aile yaşamıyla modern bir insan. Eşi sanatçı. Çağdaş bir Türk kadını.\r\n\r\nBöyle bir politikacı, AKP çizgisinde siyaset yapmaya kalkarsa, o partinin motiflerini kullanarak oy toplamayı düşlerse büyük yanılgılara düşer.\r\n\r\nPartisini de bir yere taşıyamaz.\r\n\r\nDünyanın doludizgin bilgi çağını yaşadığı günümüzde, Müslüman ülke kadınlarının (buna Humeyni’nin torunu da dahil) modernleşmek için şeriatçı yöneticileri zorladığı bir dönemde, Türk kadınını örtme çabaları akla mantığa sığmaz.\r\n\r\nBu, çağa da ters düşer.\r\n\r\nBu tutarsız çıkışlar, 40 yaşındaki, eşi sanatçı bir politikacıya ise hiç ama hiç yakışmaz.\r\n\r\nOnun için diyorum ki, Recep Tayyip Erdoğan bu öneri karşısında gülüp geçmekte haklıdır.\r\n\r\nBen de olsam aynısını yapardım. \r\n", "Mercedes çeşitlemeleri \r\nTÜRK insanı, Mercedes markasına düşkündür. Bu düşkünlük, tutku düzeyindedir. \r\n\r\nGerçi son yıllarda bu soylu marka, ne kadar yeni zengin varsa altına Mercedes çektiği için biraz imaj erozyonuna uğradıysa da yine de insanlarımızın gösteriş idolü olma özelliğini hiçbir zaman yitirmedi.\r\n\r\nBizlerin gözünde ve gönlünde Mercedes her zaman değerini korudu. \r\n\r\nAslında toplumumuzdaki bu Mercedes tutkusunun ünü Avrupa’da da biliniyor.\r\n\r\nBu konuda yaşadığım bir olayı anlatmak istiyorum.\r\n\r\nYıllar önce Berlin’de arkadaşlarla bir lokantaya gitmiştik. Aramızdaki konuşmalardan Türk olduğumuzu anlayan bir Alman, beni gözüne kestirmiş olmalı ki, yanıma geldi ve ‘Özür dilerim, size bir soru sormama izin verir misiniz?’ dedi. \r\n\r\n‘Buyurun’ dedim.\r\n\r\n‘Ben Mercedes fabrikalarında Ortadoğu ülkeleri satış müdürüyüm. Sizin Türk olduğunuzu anladım. Şunu çok merak ediyorum; Türkiye’deki bizim otomobillere olan düşkünlüğün sırrı nedir?’\r\n\r\nŞaşırdım, ‘Bizim insanlarımız lüksü sever, o yüzden Mercedes’e meraklıdır’ filan diye bir şeyler söyledim.\r\n\r\nAlman müdür, ‘Yanlış anlamayın, bundan çok memnunuz. Satışlarımızın düştüğü dönemlerde bile Türkiye’deki satışlarımız aynen devam etti. O nedenle Türkiye’yi ve Türkleri çok merak ediyorum’ diye bir açıklama yapma gereğini duydu.\r\n\r\n* * *\r\n\r\nAslında sadece halkımız düşkün değil Mercedes’e. Politikacılarımız da tutkundur.\r\n\r\nBaşbakan Erdoğan bile tasarrufa çok önem verdiğini söylemesine rağmen daha geçen gün Başbakanlığa 10 tane 350 S Mercedes ısmarlamış.\r\n\r\nBunların tutarı 1.5 milyon Euro’ymuş. \r\n\r\nBu alımla 11 yıldır Başbakanlığa ilk kez Mercedes marka araç alımı gerçekleşecekmiş.\r\n\r\nSon olarak 1994’te Tansu Çiller’in döneminde 5 Mercedes alınmış.\r\n\r\nHaberlere göre, şu anda Başbakanlık ve bakanlıklarda 27’si zırhlı olmak üzere 52 Mercedes bulunuyormuş.\r\n\r\nZırhlıların 16’sını Başbakanlık kullanıyormuş.\r\n\r\nDevletimizi yönetenlerin Mercedes satın almalarını eleştiriyor değilim. \r\n\r\nTabii ki alacaklar. Tabii ki Mercedes’lere binecekler.\r\n\r\nBenim yadırgadığım durum başka.\r\n\r\nBen, Başbakan Erdoğan’ın Mercedes fabrikalarının yeni bölümlerinin açılış töreninde söylediği sözlere takıldım.\r\n\r\n* * *\r\n\r\nBaşbakan Erdoğan şöyle diyor:\r\n\r\n‘İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olduğum sırada ‘Bütün vatandaşlarımız Mercedes otomobile binemiyor’ diye düşünerek İETT için 500 adet Mercedes otobüs aldım. O da yetmedi, belediye cenaze araçlarını da Mercedes’e çevirdim.’\r\n\r\nEh ne demeli, Allah razı olsun. Doğrusu, bu kadar düşünceli bir Başbakan zor bulunur. \r\n\r\nÖyle ya, o günden beri yaşarken Mercedes’e binemeyen gariban vatandaşlarımız, Başbakan Erdoğan sayesinde hiç değilse mezara giderken olsun Mercedes’e binebiliyorlar.\r\n\r\nAslında Başbakan Erdoğan’ın yaklaşımı pek de adil olmamış, ama neyse...\r\n\r\nÖlü veya diri binseniz de Mercedes yine Mercedes’tir.\r\n\r\nKimine yaşarken, kimine de öldükten sonra binmek nasip olur.\r\n\r\nBaşbakan ikide bir, ‘Biz tüccar siyaseti uyguluyoruz’ deyip durmuyor mu? \r\n", "Yazarın çilesi \r\n \r\n\r\n \r\nZAMAN zaman yazarları kendi iç dünyalarının yalnızlığı sarıverir. Kapıldıkları o hüzünlü ortamlarda kalemlerinden gönül kırıklıklarının sesleri yükseliverir.\r\n\r\nÇetin Altan'ın geçen günkü yazısındaki şu tümce gibi:\r\n\r\n- Ben yazmasam ne olur? Hiçbir şeycik olmaz.\r\n\r\nÜnlü yazar da çok iyi bilir ki, o yazmazsa yazın dünyamızın en lezzetli pınarlarından biri kurur.\r\n\r\nBen hep söylerim; Çetin Altan şanssız bir zamanda, şanssız bir mekánda gelmiş dünyaya. \r\n\r\nOkuma yoksunu bir toplumun yazarı olmuş.\r\n\r\nÖmrünü yazıya harcamış bir kalem adamı için dayanılmaz bir talihsizliktir bu...\r\n\r\nÇetin Altan ve onun jenerasyonu yine çok iyi dayanmışlar bu vefasızlığa. \r\n\r\nGeçenlerde bir yazar arkadaşım, bilim adamı bir dostuna rastlamış. \r\n\r\nProfesör arkadaşı sormuş yazara:\r\n\r\n- Bir gün benim öğrencilerime bir konferans verir misin?\r\n\r\n- Tabii... Büyük bir zevkle... Ara beni.\r\n\r\nProfesör, yazar arkadaşımın yıllar önce çalıştığı gazetenin adını söylemiş ve ‘‘Oradan değil mi?’’ diye sormuş.\r\n\r\nYazar şaşkın, ‘‘Yahu, ben 20 yıl önce ayrıldım o gazeteden’’.\r\n\r\nVe anlamış ki profesör hiç gazete okumuyor.\r\n\r\n* * *\r\n\r\nBir ilginç olay da benim başımdan geçti.\r\n\r\nBir yazar arkadaşla bir dostumuzu ziyarete gittik. Büyük binadan içeri girince bizi iki güzel genç kız karşıladı. \r\n\r\nŞirketin sahibiyle görüşeceğimizi, randevumuz olduğunu söyledik. Telefon ettiler ve kızlardan biri ‘‘Sizi ben çıkaracağım. Buyurun’’ dedi.\r\n\r\nGenç kız önde biz arkada asansöre bindik. Arkadaşıma güleç bir yüzle sordu:\r\n\r\n- Siz ne iş yapıyorsunuz? \r\n\r\n- İhracat.\r\n\r\n- A bakın, o da güzel iş. \r\n\r\nArkadaş dayanamadı, önce bana dönüp muzip muzip güldü, sonra genç kıza ‘‘Ama ben hayalisini yapıyorum’’ dedi.\r\n\r\nGenç kız birkaç saniye duraladı, sonra gülmeye başladı. \r\n\r\nAsansörden inince dayanamayıp sordum:\r\n\r\n- Siz hangi okulu bitirdiniz.\r\n\r\n- İletişim fakültesini.\r\n\r\n- Sizi kutlarım.\r\n\r\nVe ikimiz de anladık ki, bu iletişim fakültesi mezunu genç kız eline gazete almamış.\r\n\r\n* * *\r\n\r\nYıllar önce sosyal ve toplumsal röportajlarıyla döneminin en ünlü gazetecisi olan bir arkadaşım anlatmıştı. \r\n\r\nAnadolu'da bir kente gitmiş. Akşam yemekte o kentin ileri gelenleriyle birlikte olmuş.\r\n\r\nBir genç hanım, bizim arkadaşa şöyle demiş:\r\n\r\n‘‘Sizin Fenerbahçe-Kaşımpaşa maçıyla ilgili yazınız çok güzeldi.\r\n\r\nArkadaşın başından aşağı kaynar sular dökülmüş.\r\n\r\nNedenini şöyle anlatmıştı:\r\n\r\n- Düşün, toplumda ses getiren sosyal röportajlarımdan birini bile hatırlamayan bu hanım, gidiyor laf olsun diye kırk yılda bir spordaki çocukların ısrarıyla yazdığım kısacık bir maç yorumunu anımsıyor. Belli ki bu hanım gazetenin sadece ve sadece spor sayfasını okuyor. O gece inan bana yıkıldım.\r\n\r\nÇetin Altan haklı; okuma yoksunu bir toplumun yazarı olmak inanın dayanılacak bir işkence değildir.\r\n \r\n\r\n", "Tüm yazı konularını silip süpüren fotoğraf \r\nMEZAR, eğri büğrü dizilmiş briketlerle çevrelenmiş.\r\n\r\nBaşucuna da kırmızı teneke kutu içinde bir çiçek bırakılmış. \r\n\r\nBunları görünce kafamdaki bütün konular uçup gitti.\r\n\r\nNe cumhurbaşkanlığı tartışmaları, ne Erdoğan’ın yaldızlara sarıp sarmaladığı grup konuşmaları, ne de öteki incir çekirdeğini doldurmayan konular... \r\n\r\nHepsi o mezar fotoğrafının gerisinde silindi. \r\n\r\n15 yaşında bu dünyadan göçen talihsiz Remziye’yi, ölülerinin yanına bile gömülmesini çok gören kasaba halkının baskısı nedeniyle mezarlığın boş bir köşesinde vermişler toprağa. \r\n\r\nMezarlığın taş duvarının dibine yapmışlar genç kızın kara talihini yansıtan derme çatma kabrini.\r\n\r\nRemziye’nin kısacık, acılarla dolu yaşamı, 13 yaşındayken evlenmek umuduyla kaçtığı bir adamın ihanetiyle başlamış. \r\n\r\nO rezil ruh, onu, kendi gibi rezil ruhlu adamlara satmış.\r\n\r\n13 yaşındaki kızla yatanların belki de çok küçük bir kısmı ırza geçmek suçuyla hálá yargılanıyor. \r\n\r\nİnsan olmaktan hiç utanmadan...\r\n\r\n* * *\r\n\r\nRemziye’yi yaşının küçüklüğü nedeniyle Niğde yetiştirme yurduna yerleştirmiş devlet. \r\n\r\nYurttan kaçan Remziye kara yazgısının peşinden sürüklenerek belli ki onun bunun sermayesi olmuş.\r\n\r\nPisliklerin, iğrençliklerin girdabından kurtulamamış.\r\n\r\nGeçtiğimiz günlerde birkaç kişi onu baygın bir halde getirip devlet hastanesine bırakmış.\r\n\r\nGörevliler ‘Getirildiğinde ölüydü’ diyorlar bir böcekten söz eder gibi... \r\n\r\nOna bakan doktorlar raporlarına ölüm nedeni olarak ‘zatürree’ yazmışlar. \r\n\r\nRemziye toprak altında. Bunların doğru olup olmadığını artık ancak Tanrı bilir. \r\n\r\nRaporu görenler zaman geçirmeden Remziye’yi mezarlığın o kuytu köşesine sessizce gömüvermişler. \r\n\r\nCenazesine annesi ve birkaç görevli katılmış.\r\n\r\nTabutunu üç beş belediye işçisi koymuş toprağa. \r\n\r\n15 yaşında taptaze bir yaşam böyle sönüp gitmiş işte... \r\n\r\n* * *\r\n\r\nSiz istediğiniz kadar yasalar çıkarın, istediğiniz kadar insan hakları, uygarlık, çağdaşlık diye nutuklar atın. \r\n\r\nRemziye’nin acı sonu yasayla, lafla uygar olunmayacağını bir kez daha gösterdi hepimize.\r\n\r\nUygarlığı kafalarda yaratamadığınız sürece Remziye’lerin yaşamlarının baharında çürüyüp gitmelerini önleyemezsiniz. \r\n\r\n13 yaşındaki bir yavrucuğun üzerine yüzlerce kişi çullanıp utanmadan ona tecavüz eder.\r\n\r\nOndan sonra da onu fahişe diye dışlar. \r\n\r\nÖlülerinin yanına bile gömülmesine izin vermez.\r\n\r\nİnsanları eğitemediğimiz sürece uygarlaşamayacağımızı ne zaman öğreneceğiz bilemiyorum. \r\n\r\nTürk toplumunun tek çıkar yolu çağdaş eğitime yönelmek, akıl ve bilim yoluna konmak istenen engelleri temizlemek olmalı. \r\n\r\nToplumu çağından kopararak yüzyıllar öncesinin karanlıklarına sürüklediğiniz sürece bu tip insanlık dışı acı olaylardan kurtulamayacağımızı bazı kafalar anlamalıdır. \r\n", "Şark’ta böyledir bu işler... \r\n \r\ntturenc@hurriyet.com.tr \r\n \r\nSIK sık bir araya gelip dış politika değerlendirmeleri yaptığımız emekli büyükelçi dostum şaşkınlık içinde anlatıyordu:\r\n\r\n‘Yıllarca birlikte çalıştığım, meslekte çok başarılı olmuş bir arkadaşım var. İnanamıyorum ama şimdi Erdoğan hayranı oldu.’\r\n\r\nArkadaşım adını da söyledi. Ben de tanıyorum.\r\n\r\nGerçekten de döneminin en önemli diplomatlarından biriydi. Çok önemli postlarda görev yapmış, çok kritik kararlara imza atmış, ağır sorumluluklar taşımıştı.\r\n\r\nEmekli diplomat dostum, ‘Onunla uzun meslek yaşamımız boyunca kaç tane başbakan, dışişleri bakanı ile çalıştık’ diyor ve sözlerini şöyle sürdürüyor:\r\n\r\n‘Düşünün, Tayyip Bey’in cumhuriyet tarihinin en iyi başbakanı olduğunu iddia ediyor. Ben itiraz edince de son 30 yılın en iyi başbakanı olsun diye değiştiriyor.’ \r\n\r\nBurada dayanamayıp soruyorum:\r\n\r\n‘Siz ve o arkadaşınız yıllarca dış politikanın labirentlerinde dolaştınız. Sayısız tarihi olayların içinde oldunuz. Dış politikanın ne kadar ince bir sanat olduğunu biliyorsunuz. Arkadaşınız bunları unuttu mu yoksa?’\r\n\r\n‘Sanmıyorum. Zaten onun için de hayretler içindeyim.’\r\n\r\n* * *\r\n\r\n‘Peki o arkadaşınız, Tayyip Bey’in dış politikada kırıp döken, bütün diplomasi kurallarına ters düşen üslup ve davranışlarını görmüyor mu?’\r\n\r\nEmekli diplomat başını iki yana sallıyor:\r\n\r\n‘Maalesef görmüyor. Anlayamadığım da bu zaten. Çünkü o, bu politikayı olağanüstü buluyor.’\r\n\r\n‘Peki AB ve ABD ile ilişkilerdeki dengesizlikler, Kıbrıs’ta bu kadar ödüne karşı Batı’nın verdiği sözleri yerine getirmemesi, Irak politikasında gelinen nokta, Türkiye’nin Ortadoğu’da bu kadar etkisizleşmesi, Ermeni olayında yaşanan olumsuzluklar için ne diyor?’\r\n\r\n‘Garip ama ona göre hepsi olağanüstü başarılı.’\r\n\r\n‘Tayyip Bey’in dünya görüşünü, din ve devlet ilişkileri konusundaki tutumunu, laiklik anlayışını, eşinin örtünmesinin yarattığı olumsuz imajı nasıl değerlendiriyor?’\r\n\r\n‘Bunları söylediğiniz zaman bizi Tayyip Bey’e karşı önyargılı olmakla suçluyor. Bir yanıt vermiyor.’\r\n\r\n* * *\r\n\r\nBen diplomat dostumun anlattıklarına hiç şaşırmadım.\r\n\r\nŞaşırmadım; çünkü böyle değişime uğrayanlara her gün rastlıyorum.\r\n\r\nBunlar arasında kimler yok ki.\r\n\r\nİşadamları, politikacılar, bürokratlar, taşralı çarıklılar ve de bizim meslektaşlar...\r\n\r\nBaşbakan’ın çevresinde aslında çizgisi bambaşka olan o kadar çok insan görüyorum ki...\r\n\r\nHepsinin nasıl pervane olduğuna hiç şaşırmıyorum... Sadece gülüyorum.\r\n\r\nİşte taptaze bir örnek.\r\n\r\nBüyük bir kuyumcu, Erdoğan’ın memleketi Rize Güneysu’ya Başbakan’ın annesi adına bir hastane yaptırdı.\r\n\r\n‘Tenzile Erdoğan Güneysu Gün Hastanesi’nin açılışı bizzat Başbakan, eşi ve annesi tarafından önceki gün yapıldı. Hayırlı uğurlu olsun diyelim.\r\n\r\nBir küçük örnek daha...\r\n\r\nYine Rize’nin Derepazarı İlçesi’nde Başbakan’ı, ‘Seni yıldızlara benzetiyoruz; ama yıldızlar milyonlarca. Sen bir tanesin’ pankartıyla karşıladılar.\r\n\r\nBelediye başkanının hazırlattığı bu pankart, Başbakan’ın çok hoşuna gitti. Hemen cebinden çıkardığı káğıda pankartta yazılanları not etti.\r\n\r\nBunu da doğal karşılıyorum. \r\n\r\nÇünkü demokrasi var.\r\n \r\n", "ABD gezisi öncesi ABD'den bir üniversite örneği \r\nHÜRRİYET'in gündeminde en ‘‘garipsediğim’’ olay, hükümetin üniversitelere attığı son ‘‘kazık’’la ilgili olandı. \r\n\r\nHükümet ani bir kararla üniversitelerin ‘‘araştırma fonlarına’’ el koymuştu.\r\n\r\nZaten araştırma yapacak parayı bulamayan, zaten araştırma yapana enayi gözüyle bakılan bir ülkede, üniversitelerin üç kuruşuna göz ve el koymanın bir manası yoktu ama rektörlerin tepkisine bakılırsa haber gerçekti. Hükümet, bizim üniversitelerin üç kuruşluk ‘‘araştırma fonlarına’’ el koyadursun, ben size ABD'deki bir üniversiteden birkaç rakam vereyim de, üniversite ne demek, gelişmişlik ne demek görün.\r\n\r\nVereceğim rakamlar ABD'nin en iyi üniversitelerinden birine, Harvard'a ait. Harvard Üniversitesi'nin 2003 yılı geliri 2.5 milyar dolar. Aynı yıl için üniversitenin giderleri toplamı 2.4 milyar dolar. 2003 yılı sonu itibarıyla Harvard'ın bağışlar yoluyla elde ettiği varlıklar toplamı ise 19.3 milyar dolar. Bunlar size üniversitenin büyüklüğü hakkında bir fikir vermiştir. Gelelim bizim üniversitelerde ‘‘artık’’ olmayan ‘‘araştırma fonlarına’’.\r\n\r\nHarvard Üniversitesi'nin 2003 yılında araştırmalar için ayırdığı toplam para 522 milyon 105 bin dolar. Bu araştırmaların 127 milyon 970 bin dolarlık bölümü, özel kuruluşların veya üniversitenin kaynaklarıyla finanse edilmiş.\r\n\r\nGeri kalan 394 milyon 135 bin dolarlık kısmı federal bütçeden gelen kaynaklarla sponsor edilmiş.\r\n\r\nYani bir anlamda devlet bu araştırmaları üniversiteye ısmarlamış ve 394 milyon dolarlık kaynağı araştırma yapılması için üniversiteye aktarmış. Böylece üniversitenin elindeki fonlara el koymak bir yana, üniversiteye fon aktarımı yapılmış.\r\n\r\nÜstelik de bu sadece bir tek üniversite. ABD'deki üniversite sayısı göz önüne alınırsa araştırmaya ayrılan kaynağın ve buraya sadece federal hükümet tarafından aktarılan paranın miktarı üç aşağı beş yukarı tahmin edilebilir.\r\n\r\nBazıları diyebilir ki, ‘‘Kardeşim bizdeki üniversiteler araştırma mı yapıyor?’’\r\n\r\nYeterince yapmıyor olabilirler.\r\n\r\nAma Türkiye'yi çağdaş medeniyetler seviyesine ulaştırmak isteyenlerin yapması gereken, araştırmayı teşvik etmektir. Zaten az olan araştırmalara ayrılan kaynağı kesmek değil.\r\n\r\nVergiler, Anayasa Mahkemesi yolunda\r\n\r\nBİR işçi emeklisi, dünkü yazımla ilgili bir faks yolladı. ‘‘Ben çalıştığım şirkette 25 yıl boyunca büyük sıkıntılar yaşayarak Maltepe'de bir ev sahibi oldum. 10 yıl bu evde oturdum. Emekli olduğum 1995 yılında emekli ikramiyemle hem ek gelir olsun hem de çalıştığım yere yakın olsun diye ikinci bir ev aldım. İlk evimi de kiraya verdim. Hay o ikinci evi almaz olaydım. Çünkü emekli işçinin şayet bir evi varsa devlete vergi ödemiyor. Şayet yanılıp da ikinci evi aldıysa yandı gülüm keten helva. Sen misin tasarruf edip ikinci evi alan. Devlet hemen cezayı kesiyor ve iki evinizden birden vergi alıyor. Ara sıra canı sıkılınca bir de ek vergi koyuyor ki, kaymaklı ekmek kadayıfı olsun.\r\n\r\nİkinci evi ek gelir olsun diye kiraya veriyorsun. Bu kez de dükkán değil, ev aldığımız için cezalandırıldık. Ev kirası gelirinden muafiyet az olunca bakın kira geliri ne oluyor? İki aylık kira eskiyen apartmanın bitmek bilmez yenilenme çalışmalarına, iki aylık kira gelir vergisine, iki aylık kira da kira zamanında yatırılmadığı için enflasyona gidiyor.’’\r\n\r\nMotorlu Taşıt Vergileri ile ilgili şikáyetler ise binlerce...\r\n\r\n130 bin Euro'luk otomobilin birkaç misli vergi ödeyen 30 bin Euro'luk araçlar, iki yıllık vergisi aracın değerini aşan oranlar... Her türlü saçmalık. Tek iyi haber ise CHP'den geldi. CHP Grup Başkanvekili Haluk Koç aradı.\r\n\r\nMotorlu Taşıtlar Vergisi'ni Anayasa Mahkemesi'ne götürmeye hazırlanıyorlar. Anayasamızda bir damla ‘‘eşitlik ilkesi’’ var ise bu yasa oradan döner.\r\n\r\nBazıları adam olamaz!\r\n\r\nNE zaman adam oluruz köşelerini herkes kendine göre yorumluyor ve burada yazılan üç beş kelimeyi ‘‘öznelendirmeye’’ çalışıyor.\r\n\r\nHal böyle olunca da komik ve saçma ötesi yaklaşımlar oluyor.\r\n\r\nBirkaç gün önce burada başarısız yöneticilerin görevi bırakması ile ilgili bir küçük ‘‘Ne zaman adam oluruz’’ notu vardı.\r\n\r\nTek hedefi, iki yılda Galatasaray'ı çökme noktasına getiren Özhan Canaydın'dı.\r\n\r\nAma ruh hastaları olayı inanılmaz noktalara taşımaya çalıştılar.\r\n\r\nBilsinler ki, biz bu saçmalıklara gülüyoruz.\r\n\r\nO kadar.\r\n\r\nNE ZAMAN ADAM OLURUZ?\r\n\r\nİnternet siteleri, işsiz gazetecilerin şantaj ve yalan yoluyla iş bulma aracı haline getirilmediği zaman. \r\n", "Bu sol Türkiye'de nasıl iktidar olur? \r\n \r\n\r\n \r\nÖNCE Sosyal Demokrat ya da Ecevit'in tanımıyla Demokratik Sol partileri sayalım:\r\n\r\n- DSP... Lideri Ecevit... Halen iktidardaki koalisyonun en büyük ortağı (Şimdi MHP ile sandalye sayıları eşitlendi ama Bahçeli bunu sorun yapmıyor.) \r\n\r\nDSP'nin iktidarda çok yıprandığı kesin. Uzmanlara göre barajı aşamaz.\r\n\r\n- CHP... Lideri Deniz Baykal... Muhalefette olmanın verdiği avantajı kullanıyor. Kumuoyu yoklamalarına göre yükselme trendi içinde. Barajı aşacağına, ilk seçimde iktidar ortağı olacağına kesin gözüyle bakılıyor.\r\n\r\nTDP... (Toplumcu Demokratik Parti) Lideri Sema Pişkinsüt. Yeni kuruldu. Ama bugüne kadar toplumda bir heyecan yaratmadı. Seçimde bir varlık göstermesi beklenmiyor. \r\n\r\n- SHP... Kurulma aşamasında. Liderliği Murat Karayalçın ile Fikri Sağlar dönüşümlü olarak yapacak. Eski SHP'lilerin bir kısmını toplaması bekleniyor. Yaygın kanı önemli bir hareket yaratamayacağı şeklinde. \r\n\r\n- Yeni Oluşumcular... Kurulma hazırlıkları yapılıyor. Ne zaman hayata geçirileceği belli değil. Aydın Güven Gürkan, Ercan Karakaş, Yiğit Gülöksüz, Zekeriya Temizel, İlhan Tekeli gibi isimler başı çekiyor. Henüz bir şey söylemek için zaman çok erken.\r\n\r\n- BCH... (Bağımsız Cumhuriyetçiler Hareketi) Hareketin başını Mümtaz Soysal çekiyor. Yekta Güngör Özden, Vural Şavaş, Osman Özbek gibi isimler de bu harektin içinde. Partileşme hazırlıkları sürüyor.\r\n\r\n* * *\r\n\r\nSosyalist partilere gelince... \r\n\r\nOnların sayısı çok daha fazla. Onların sadece isimlerini saymakla yetinmek zorundayım çünkü her birinin hakkında kısacık bilgiler de vermeye kalksam hem yerimiz buna el vermez, hem de bu bilgileri bulmam mümkün değil. \r\n\r\n- İP... Lideri Doğu Perinçek, ÖDP... (Özgürlük ve Dayanışma Partisi) Lideri Ufuk Aras, Sosyalist İktidar Partisi, Türkiye Sosyalist İşçi Partisi, Devrimci Sosyalist İşçi Partisi, Sosyalist Birlik Hareket Partisi, TKP (Türkiye Komünist Partisi).\r\n\r\nBelki bu kadar değil ama gerisini pek saymaya bile değemez... Vesaire vesaire diyelim. \r\n\r\nŞimdi soldaki tablo bu... \r\n\r\nSosyalist partileri bir kenara bırakalım. Önemsiz oldukları için değil. Hem küçük partiler bunlar, hem de birleşmeleri ve bir güç haline gelmeleri olanaksız. \r\n\r\nEsas üzerinde durmamız gereken sosyal demokrat yelpazede, yani merkez soldaki dağınıklık. \r\n\r\nTürk siyasetinin belini büken işte bu bölünmüşlük. \r\n\r\n* * *\r\n\r\nŞu anda mevcutlarla ve kurulacak olanlarla birlikte merkez sol şu anda tam 6 parça. \r\n\r\nMerkez solun toplam oyu ise yüzde 30-35 civarında.\r\n\r\nŞimdi böyle bir tabloya bakınca merkez solun Türkiye'de iktidar olabileceğine inanma olanağı var mı?\r\n\r\nMerkez solun bu dağınıklığı merkez sağı da etkiliyor. Çünkü merkez sol her zaman merkez sağın kemikleşmesi için itici güç oluşturmuştur. \r\n\r\nTarihi süreç de göstermiştir ki merkez solun toparlanması merkez sağın toparlanmasını getirir. \r\n\r\nİşte o zaman Türkiye siyasi istikrarı yakalama noktasına gelebilir. \r\n\r\nMerkez solda bütünleşmeyi siyasetçiler beceremediklerine göre bu çok önemli görev halka düşüyor demektir. \r\n\r\nHalk o eşsiz sezisiyle bu işi sandıkta başarmalıdır. Başka çare yok. \r\n \r\n", "Tanrı'nın insana verdiği en değerli hazine \r\nBAŞBAKAN Erdoğan'ın Cidde Ekonomik Forumu'nda yaptığı değişim ve reform çağrıları hem ilginç hem de doğru. \r\n\r\nİslam Ortak Pazarı'na karşı çıkması da tutarlı; çünkü biz Türkiye olarak Avrupa Birliği'nde sürekli şu tezi savunuyoruz:\r\n\r\n‘‘Avrupa Birliği bir Hıristiyan kulübü olmamalı. Bunun için de Türkiye bu birliğe mutlaka girmeli.’’\r\n\r\nBu nedenle Erdoğan, Cidde'de İslam Ortak Pazarı'nı savunamazdı. Bu tutarsızlık olurdu. \r\n\r\nAncak Erdoğan değişim konusunda aynı tutarlılık içinde değildi. \r\n\r\nİslam álemine değişim öneren bir Başbakan'ın kendi özel yaşamında Arap geleneklerini ısrarla sürdürmesi kuşkusuz bir çelişki yarattı. \r\n\r\nErdoğan'ın eşinin ve kızlarının tesettürlü olmaları ve Başbakan'ın verdiği demeçlerde türbanı savunması bu değişime ters düşüyor. \r\n\r\nBirçok İslam düşünürü (Devlet Bakanı Prof. Dr. Mehmet Aydın dahil) baş örtmenin İslam'ın emri olmadığını, bir yorum meselesi olduğunu savunuyor. \r\n\r\nDemek ki Erdoğan'ın İslam dünyasına yaptığı değişim çağrısı, kadın-erkek eşitliğini, kadının modern yaşamda yerini almasını tam içermiyor.\r\n\r\n* * *\r\n\r\nCidde toplantısında Clinton'ın söyledikleri de çok çarpıcıydı.\r\n\r\nEski ABD Başkanı da Erdoğan gibi reform ve değişim çağrılarında bulundu. Ama doğrusu, söylemleri ve verdiği örnekler daha ilginçti. \r\n\r\nÇünkü Clinton, çağdaşlığın ve değişimin birinci koşulunun kadın-erkek eşitliği olduğunu özellikle vurguladı. \r\n\r\n‘‘Hazreti Muhammed yaşasaydı eşinin otomobil kullanmasına izin verirdi’’ dedi.\r\n\r\n‘‘1400 yıl önce otomobil olsaydı, Suudi Arabistan ilk otomobili yapan bir ülke olurdu ve Hazreti Muhammed de eşini otomobil endüstrisinin başına getirirdi’’ diye ekledi. \r\n\r\nClinton'ın bu çarpıcı örneklerini, salonun cam bölmelerle ayrılmış diğer tarafında oturan kadınlar uzun uzun alkışladı.\r\n\r\nBu da gösteriyor ki, İslam áleminin kadınları artık modern yaşamın içinde yer almak, çağdaş ülkelerdeki hemcinsleri gibi yaşamak istiyorlar. \r\n\r\nHiç kuşku yok ki, Clinton işin özüne değiniyor.\r\n\r\nÇünkü İslam dünyası, kadın-erkek eşitliğini halletmeden ve kadının çağdaş yaşama katılmasını sağlamadan köklü değişimleri gerçekleştiremez.\r\n\r\n* * *\r\n\r\nClinton'ın sözleri bana Özal'ın yıllar önce İstanbul'da bir toplantıda yaptığı konuşmayı anımsattı. \r\n\r\nÖzal, muhafazakár işadamları ile gazetecilerin katıldığı bu toplantıda önce dünya ekonomisini anlattı, sonra Türkiye'ye sözü getirdi. \r\n\r\nDönemin başbakanı, Türk ekonomisinin havalanıp uçması için bir transformasyon gerektiğini söyledi, yapmayı düşündükleri değişiklikleri anlattı.\r\n\r\nSonra da şöyle dedi:\r\n\r\n‘‘Yapmamız gereken reformlara dini inançlarımız engel olmamalı. İslam'ın emirlerini, kurallarını bugünün koşullarıyla yorumlamalıyız. Bunu yapamazsak kalkınmış Batılı ülkelerle rekabet edemeyiz.’’\r\n\r\nVe şu ilginç örneği vermişti:\r\n\r\n‘‘Bakınız Kuran-ı Kerim şöyle der: 'Düşmanlarınıza karşı karargáhlar, at besleme alanları oluşturun.' Bu şu demektir: Savaşı kazanmak, düşmanlarınıza üstünlük sağlamak için yeni stratejiler uygulayın ve atlı birlikler kullanın. Bunu bugün uygularsanız karşı taraf sizi perişan eder. Aslında Kuran-ı Kerim 'çağınızın en modern silahlarını kullanın' demek istiyor. Bunu böyle anlamak lazım.’’\r\n\r\nAradan bunca yıl geçtikten sonra Clinton da Özal gibi köklü değişim öneriyor. Böylece iki lider aynı akıl çizgisinde buluşuyorlar.\r\n\r\nZaten insan denen varlığın en değerli hazinesi, Tanrı'nın kendisine verdiği akıl değil mi?\r\n\r\n", "Kara Şahin gelecek mi? \r\nTÜRKİYE'de Black Hawk helikopterlerinin üretilmesine yönelik proje beni heyecanlandırdı. \r\n\r\nOlayın ne derece doğru olduğunu hemen araştırdım. \r\n\r\nOlay henüz net ve kesin değil. Bir ön teklif gibi. \r\n\r\nHelikopteri üreten Amerikan firması Skorsky, Black Hawk'ın şu anda dünya üzerinde yaygın kullanımda olan UH 60 ve UH 70 modellerini üretmeyi durduracak. Bunun yerine Amerikan Savunma Bakanlığı ile yapılan yeni anlaşma gereği, Black Hawk'ların henüz tasarım aşamasında olan ‘‘M’’ modelinin üretimine geçecek. \r\n\r\nÜretimden kalkan modellerin üretimi ile ilgilenecek kuruluşlara teklifler yapan Skorsky Türkiye'de de TAI'ye öneride bulunmuş. \r\n\r\nAnlaşma sağlanırsa üretim teknolojileri ve üretim bandı Türkiye'ye getirilecek. \r\n\r\nAncak konunun uzmanlarına bakılırsa projenin önünde iki engel var. İlki TAI'nın daha önce yapılan benzer ortak üretim veya parça üretimi tekliflerine ‘‘yüksek fiyat’’ vererek anlaşmaları kaçırması. \r\n\r\nDiğeri ise piyasanın UH 60 ve 70 tipi helikopterlere doymuş olması ve yıllık üretimin 20'yi aşmasının mümkün görünmemesi. \r\n\r\nSuudi Arabistan Batılı oluyor, biz mi olmayacağız!\r\n\r\nTÜRKİYE ‘‘Müslüman demokrat’’ olduğunu söyleyen bir iktidarın Türkiye'yi Doğu'ya döndürüp döndürmeyeceği şeklindeki ‘‘anlamsız’’ soruya yanıt ararken, çevremizdeki gelişmeler ‘‘Doğu’’ olarak adlandırılan ülkelerin yüzlerini ‘‘Batı’’ya çevirmek için nasıl bir uğraş içinde olduğunu gösteriyor. \r\n\r\n‘‘Türkiye bir İslam ülkesi mi olacak?’’ sorusu Türkiye'deki zihinleri kurcalarken, ‘‘hakiki’’ bir İslam ülkesinin ‘‘Batılılaşma’’ arayışlarıyla ilgili ilginç gelişmeler oluyor. \r\n\r\nBirkaç gün sonra, ayın 17'sinde Cidde'de ilginç bir toplantı var: Cidde Ekonomik Forumu. \r\n\r\nTürkiye Özal'lı yıllardan beri ‘‘Davos Ekonomik Forumu’’nu biliyor ama Cidde Ekonomik Forumu pek çok Türk için yeni bir kavram. \r\n\r\nOysa Cidde'de bu forum bu yıl 5. kez yapılacak. \r\n\r\nÇünkü Suudi Arabistan gibi İslami kuralların, daha da ötesi Vehhabiliğin egemen olduğu bir ülke dünyadaki gelişmelerin kendi kurallarıyla çelişmesinin toplumda yarattığı sosyal ve ekonomik baskıyı fark ediyor ve ‘‘açılmak’’ istiyor. \r\n\r\nBu yüzden de birtakım arayışlara giriyor. \r\n\r\nCidde Ekonomik Forumu'nda bu arayışların bir sonucu olarak ‘‘berbat’’ bir tablo ile karşılaşmışlar. \r\n\r\nSuudiler oturup durumlarına bir bakmışlar ve bir özet çıkarmışlar: \r\n\r\n%4'lük bir nüfus artışı, %60'ı 20 yaş altı bir nüfus, 70'li yıllarda kişi başına 16.000 USD olan milli gelirin 2004'te 6.000 USD'a gerilemesinin yanı sıra 10.000 civarında prens ve prenses, 70.000 kraliyet ailesi mensubu. Kuran anayasa. Katı bir dini yapı.\r\n\r\nBütçenin önemli bir bölümü sosyal hizmetlere ayrılmış, yatırım için yeterli kaynak yok. Eğitim medrese düzeni, kadınlara sadece sağlık ve eğitim branşlarında üniversite tahsili. Diğer branşlar yasak. Ülkede her seviyede çok ciddi yetişmiş insan sıkıntısı. Bu tablo ile Suudi Arabistan'ın petrole rağmen parlak bir geleceği olmadığını görmüşler. \r\n\r\nVe bir dizi reform planlamışlar. \r\n\r\nİnsan açığını kapatmak için eğitim müfredatında ve kitaplarında değişiklik yapılacak (mollalarla görüşmeler sürüyor). Kadınlara üniversitede branş seçme özgürlüğü sağlanacak. Meslek okullarına ağırlık verilecek. İlk kez bu yıl belediye seçimleri yapılacak. Kadınlar oy verebilecek, ancak aday olamayacaklar.\r\n\r\nTelekom, enerji sektörleri ve havaalanları özelleştirilecek.\r\n\r\nKörfez ülkeleri gümrük birliğine 2005'te tam geçilecek. 2004'te Dünya Ticaret Örgütü'ne üye olunacak. Deutche Bank'a bankacılık faaliyetleri için izin verilmiş bile. Bankacılık sektörü çerçevesi hazırlanmış, yasalar hazırlanıyor. Yabancı yatırımcı için 'tek noktada işlem ve izin' için yasal ortam sağlanmış. Bürokrasinin azaltılması, ülkeye giriş çıkışın kolaylaştırılması için gerekli altyapı hazırlanıyor. Yabancı sermaye vergileri %45'ten % 20'ye indirilmiş. \r\n\r\nBu reformlarla Suudiler yurtdışında bulunan 700-800 milyar dolar tutarındaki Suudi parasını ülkeye çekmek ve önümüzdeki yirmi yıl için gereken 120 milyar dolar tutarındaki enerji yatırımına yabancı sermaye katkısı sağlayabilmek istiyorlar. \r\n\r\nYine aynı süre için su ve sulama altyapısı için gereken 30 milyar dolar civarındaki kaynağın temini. Genç nüfusa iş imkanları yaratabilmek ve bozuk olan ve giderek bozulan sosyo-ekonomik durumu iyileştirmek. \r\n\r\nCidde Ekonomik Forumu da aslında bu durumun dünyaya duyurulması için kullanılan bir toplantı. \r\n\r\nSuudiler bile dünyaya açılır, Batı'ya dönerken, Türkiye'nin içe kapanma, yüzünü Doğu'ya dönme riski bence artık yok.\r\n\r\nTürkiye'deki tek risk hálá ‘‘iyi yönetilmek’’ ve genç kuşaklara umut aşılayacak açılımlar yaratmak konusunda.. \r\n\r\nBunu da yapabilirsek, vehimlerle yaşamamıza hiç gerek kalmayacak. \r\n\r\nNE ZAMAN ADAM OLURUZ?\r\n\r\nDoğrularla yıpratamadığımız kişileri, yalanlarla yıpratmaya çalışmadığımız zaman. \r\n", "Keyifli bir zehir \r\n \r\nSİGARA içtiğim ve her gün karar vermeme rağmen bir türlü bırakamadığım dönemlerde hep Deniz Baykal'ın bir yerde okuduğum sözü aklıma gelirdi. \r\n\r\nBaykal bir gazeteciye sigara ile ilgili görüşlerini şöyle özetliyordu: \r\n\r\n‘‘Uygar bir insanın sigara içmesini kabul edemiyorum.’’\r\n\r\nGerçekten de binlerce zehir içeren ve yaşamı kısalttığı artık bilimsel olarak kesinleşen sigaraya insanların bu kadar tutkuyla bağlanmasını anlamak zor. \r\n\r\nDaha iki üç gün önce dünyanın ikinci en büyük sigara şirketi British American Tobacco'nun patronu Martin Broughton'un dürüstçe söylediği ‘‘Sigara zararlı, içmeyin’’ sözlerini okuyunca bir kez daha toplumumuzdaki sigara tutkusunun uygar dünyayla taban tabana zıt bir pervasızlık içinde olduğunu düşündüm.\r\n\r\nBizde insanlar daha sabahın köründe en olmadık yerlerde, en olmadık durumlarda fosur fosur sigara içmeye başlıyorlar. \r\n\r\nÖrneğin adam suratında bir karış sakal, elinde kazma, onarım için bir yeri kazıyor, ya da sırtında koca yük, kan ter içinde ama bir bakıyorsunuz ağzında sigara. \r\n\r\nBir başkası koca aracın direksiyonuna geçmiş kent trafiğinin en karmaşık ve bunaltıcı yerinde bir yandan sıkışıklıktan kurtulmak için çabalıyor, bir yandan da sigarasını içmeyi ihmal etmiyor. \r\n\r\nHele gençler... Ah hele onlar... \r\n\r\nNasıl analarının emziği gibi inanılmaz bir tutkuyla çekiyorlar o zehirli dumanı körpecik ciğerlerine...\r\n\r\n* * *\r\n\r\nSon araştırmalara göre her yıl dünyada 4 milyon insan tütünden ölüyormuş. \r\n\r\nBunların büyük bölümü kalkınmamış veya kalkınmakta olan ülkelerde. \r\n\r\nUygar ülkeler sigara konusunda çok ciddi ve köklü önlemlere gittiler. Çok büyük ve etkili kampanyalar düzenlediler.\r\n\r\nBununla da kalmayıp insanların sigara içmemesi için her türlü caydırıcı yolu kullandılar. \r\n\r\nSonuçta büyük başarı elde ettiler. \r\n\r\nBatı'da, özellikle de Amerika'da sigara içme oranında ciddi başarılar elde edildi. \r\n\r\nPeki Türkiye'de ne oldu?\r\n\r\nYine bir araştırmaya göre son on yılda Türkiye'de sigara içen sayısında yüzde 40'ın üzerinde artış belirlendi. \r\n\r\nDünyada sigara tüketimindeki artışta Endonezya'dan sonra ikinci sıradayız. \r\n\r\nBu büyük bir fiyaskodur. \r\n\r\nDevleti, devletin ilgili kurumlarını, sivil toplum örgütlerinin tümünü kutlamak gerekir.\r\n\r\n* * *\r\n\r\nŞimdi Türkiye'den çok daha ürkütücü bir rakam vermek zorundayım. \r\n\r\nKentlerde 15-18 arası yaş grubunda nüfusun yüzde 60'ı sigara içiyor. \r\n\r\nYine kentlerde orta yaş grubunda erkek ve kadınların yarısı sigara tutkunu.\r\n\r\nÜniversite gençleri konusunda bir rakam benim elimde yok ama sanırım onlardaki oran 15-18 yaş grubunun altında değildir. \r\n\r\nYazık, ben en çok gençlere üzülüyorum. \r\n\r\nKızlı erkekli nasıl fosur fosur içiyorlar o zehri. \r\n\r\nOysa özellikle kentlerde beslenmenin giderek bilinçli hale gelmesi nedeniyle ne kadar güzel ve sağlıklı bir genç nesil yetişiyor ülkemizde. \r\n\r\nKabul ediyorum, tütün denen meret insanlara doyulmaz bir keyif veriyor ama ağır ağır ve hiç çaktırmadan onların güzelim ömürlerini kemiriyor. \r\n\r\nOnlara ilerlemiş yaşlarında zehirlenmiş, bir sürü hastalığa yakalanmaya hazır çürük çarık bir vücut bırakıyor.\r\n \r\n", "Yüzde 25’le cumhurbaşkanı olmaya kalkılırsa... \r\nBAŞBAKAN’a bakarsanız Başkan Bush’la yaptığı görüşme son derece verimli geçti. \r\n\r\nBir sonuç çıkmadı diye yorumlar yapan Amerikalı stratejistler, Beyaz Saray’a yakın olan uzmanlar, olumlu yazmak zorunda olmayan Amerikalı ve Türk gazeteciler hepsi konuyu Başbakan’ın deyimiyle ‘speküle’ ediyorlar.\r\n\r\nBen Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakanı’na inanırım. \r\n\r\nO nedenle geziden bir sonuç çıkmadı diyenlerin (bunların arasında ben de varım) yanıldığını kabul ediyorum! \r\n\r\n‘Doğruları söyleyenler Başbakan’ın çevresindeki bir avuç insan bile olsa onların dedikleri ve yazdıkları tamamen gerçeği yansıtıyor!’ diyelim ve bu konuyu geçelim.\r\n\r\nŞimdi esas soruna, cumhurbaşkanlığı seçimine gelelim ve biraz bu işe kafa yoralım.\r\n\r\nBence AKP 2007’ye kadar dayanabilirse Recep Tayyip Erdoğan cumhurbaşkanı seçilir. \r\n\r\nSakın kimse bir ihtilal filan beklediğimi sanmasın. Kendisinden öncekiler gibi bu iktidarın da erken seçime gitmek zorunda kalacağına inanıyorum.\r\n\r\nOnun için AKP normal seçim tarihi olan 2007 Kasımı’na kadar dayanamaz diye düşünüyorum. \r\n\r\n* * *\r\n\r\nErdoğan’ın iddiasını esas alalım ve seçimin 2007’de yapılacağını kabul edelim. \r\n\r\nBu durumda 2007 Mayısı’nda cumhurbaşkanını bu Meclis seçecek. \r\n\r\nBu Meclis seçtiği zaman da Recep Tayyip Erdoğan cumhurbaşkanı, Emine Hanım da ‘First Lady’ olacak.\r\n\r\nBildiğiniz gibi Erdoğan’ın partisi seçime katılanların yüzde 34.28’inin oyunu alarak tek başına iktidar oldu. \r\n\r\nBuna karşın AKP Meclis’teki sandalyelerin yüzde 65’ini kazandı. Bu seçim sisteminin azizliğinden kaynaklandı. \r\n\r\nKuşkusuz bunun suçu AKP’ye değil, geçmiş iktidarlara aittir.\r\n\r\nBir de partilerine kızdıkları için sandığa gitmeyen 10 milyon seçmen var. Bu seçmenlerin tamamına yakını AKP karşıtı. \r\n\r\nEğer bu seçmenler sandığa gitmiş olsaydı AKP’nin aldığı oy yüzde 25 olacaktı. \r\n\r\nBu durumda AKP bırakın Meclis’te yüzde 65 sandalye kazanmayı, tek başına iktidar bile olamayacaktı. \r\n\r\nBugün AKP yüzde 25 oyla tek başına iktidar, Erdoğan da yüzde 25’le başbakan.\r\n\r\n* * *\r\n\r\nBaşbakan’ın ‘Millet bize yetki verdi. Biz istediğimizi yaparız’ yollu meydan okumasının demokrasi açısından ne kadar havada kaldığını düşünün. \r\n\r\n2007 Mayısı’na kadar AKP’nin yıpranmasını düşünürseniz bu yüzde 25 oranı daha da aşağılara düşer. \r\n\r\nHadi düşmediğini varsayalım. Eğer bu Meclis cumhurbaşkanını seçerse Erdoğan seçmenin sadece yüzde 25’inin iradesiyle Çankaya’ya çıkacak.\r\n\r\nSiyaset erbapları yüzde 25’lik bir irade ile 7 yıl cumhurbaşkanlığı koltuğunda oturmaya kalkmanın ne kadar sıkıntılı olacağını çok iyi bilirler. \r\n\r\nBiz toplum olarak yakın tarihimizde bunun örneklerine Turgut Özal’ın Çankaya’ya çıkışında tanık olduk. \r\n\r\nÜstelik Özal, Erdoğan kadar sivrilikleri olan bir insan değildi ve dört eğilimi birleştirerek iktidar olmuştu. \r\n\r\nErdoğan eğer bu koşullarda cumhurbaşkanı seçilmeyi göze alırsa, sahip olduğu dünya görüşü ülkede sürekli gerginliğe neden olacağı için Çankaya’da rahat oturamayacağını bilmelidir.\r\n\r\nBütün hesap, kitap ve yorumlardan ortaya çıkan sonuç şu: Partilerine kızıp sandığa gitmeyenler acaba Türkiye’nin önüne ne kadar büyük bir fatura koyduklarının farkındalar mı? \r\n", "Bu bürokrasiyle turizm hedefi zor tutar \r\nBAŞBAKAN Erdoğan, turizm için hazırladıkları projeksiyonu sundu. \r\n\r\nGereğinden fazla iddialı hedefler beni hep ürkütmüştür. Ancak bu kez öyle değil. Hayalci olmadan, ulaşılabilir hedefler koymuşlar. Ancak Türkiye'deki bürokrasiyle en ulaşılabilir hedeflerin bile nasıl ulaşılamaz hale geldiğini ben biliyorum.\r\n\r\nÖzellikle de turizmde.\r\n\r\nÖrnek mi?\r\n\r\nHemen anlatayım.\r\n\r\nHatırlayacaksınız, bu köşede Antalya'da turizme açılan ‘‘Aksu-Lara’’ sahil bandında dev oteller yapıldı, yapılıyor ve yapılacak. \r\n\r\nBinlerce yataklı enfes bir sahil şeridi oluşuyor.\r\n\r\nAncak burada çok ciddi bir sorun vardı. Bu milyar dolarlık tesislere turisti ulaştırabilecek bir yol yoktu.\r\n\r\nBu durum, bu köşede defalarca dile getirildi ve sonunda konu bizzat Başbakan'ın müdahalesiyle çözüldü. \r\n\r\nBaşbakan kendi çabalarıyla bu yol için ‘‘ekstra’’ bir kaynak yarattı ve yol yapımı belirli bir aşamaya geldi. Yaza kadar bitecek.\r\n\r\nAynı bölgede yine bu köşede dile getirilmiş bir başka sorun vardı. \r\n\r\nTurizm açısından müthiş potansiyel barındıran bu sahil bandının en güzel kesimi, kamuya ait kamplar ve kiralık ‘‘obalarla’’ işgal edilmişti. \r\n\r\nYaza yaza bunların da ‘‘yıkılmasını’’ sağladık. \r\n\r\nBurada aynen Konyaaltı'nda olduğu gibi bir turistik tesisler bütünü oluşturulacaktı.\r\n\r\nProjenin adı ‘‘Lara Beach Park’’tı ve çok modern bir projeydi. \r\n\r\nAncak bu iş nedense yürümüyor. \r\n\r\nBırakın buraya yeni tesislerin yapımına başlanmasını, yıkılan kamp ve obaların molozları bile kaldırılmıyor.\r\n\r\nAntalya'nın en yeni ve en güzel turizm bandı bir mezbelelik.\r\n\r\nNedeni ise bir vali yardımcısı. \r\n\r\nBir yılda kendini amorti edebilecek ve büyük turizm geliri sağlayacak bu proje, bir vali yardımcısı yüzünden yürümüyor. \r\n\r\nBu durumu vali biliyor, ilgili belediyeler biliyor ancak kimse bir şey yapamıyor.\r\n\r\nİddialara göre söz konusu vali yardımcısı, buranın Konyaaltı gibi tek parça halinde yapılıp ihalelerle kiralanmasını istemiyor ve bu yüzden projeyi engelliyor.\r\n\r\nBunu yaparken de arkasında AKP'nin olduğu havasını yayıyor.\r\n\r\nAntalya'nın en kısa sürede hayata geçecek, en güzel projesi duruyor.\r\n\r\nBaşbakan ise turizmde büyük hedeflerden bahsediyor.\r\n\r\nBen de gülüyorum.\r\n\r\nSes kötü, yanıt güzel\r\n\r\nAYŞE Hatun Önal, albümüne yönelik eleştirime son derece ‘‘şık’’ bir yanıt vermiş.\r\n\r\n‘‘Fatih Altaylı benim yaptığım müzik türü için biraz yaşlı.’’\r\n\r\nAyşe Hatun Önal'ın yanıt verme düzeyi, umarım Türk basınındaki kimi yazarlar için de örnek teşkil eder.\r\n\r\nHem zeká dolu, hem iğneleyici, hem de çok fazla kırıcı değil.\r\n\r\nPopstar sadece bir ses midir?\r\n\r\nPOPSTAR yarışmasından Elena elendi. Herkes şokta. Ben ise hiç şaşırmadım. \r\n\r\nBence o yarışmaya katılan çocuklar içinde en güzel sesi olan, en iyi şarkı yorumlayan ve büyük ihtimalle müzik bilgisi en fazla olan Elena idi.\r\n\r\nAma Türkiye'nin popstarı olması mümkün değildi. Bunu o da, o yarışmayı düzenleyenler de, o yarışmaya oyları ile katılanlar da biliyordu.\r\n\r\nElena'nın oradaki varlığı, güzel bir ‘‘fantezi’’ idi ve bence buraya kadar gelmesi bile büyük başarıydı. \r\n\r\nAllah aşkına doğru söyleyin; Rus aksanıyla Türkçe konuşan, şirin ve sempatik olması dışında hiçbir ‘‘sürükleyici’’ özelliği olmayan birinin Türkiye'nin ‘‘popstarı’’ olması sizce mümkün müydü?\r\n\r\nBence değildi. \r\n\r\nElena'nın elenmesi aslında çok önemli bir gerçeği ortaya çıkardı. Sadece bu yarışma örneğinden hareket etsek bile ‘‘popstar’’ demek, sadece ‘‘en iyi ses’’ demek değil. ‘‘Popstar’’ demek, en yakışıklı ya da en güzel de demek değil (Selçuk da elenmişti). ‘‘Popstar’’ demek, en iyi müzik bilgisi olan anlamına da gelmiyor.\r\n\r\nPopstarlık başka bir şey. \r\n\r\nBir ışık, bir etki... Moda tabiriyle bir ‘‘karizma’’.\r\n\r\nKalan yarışmacılarda bu ne kadar var bilmiyorum ama Elena'da hiç yoktu, üstüne üstlük bir de yabancı kökenliydi. \r\n\r\nO yüzden elendi.\r\n\r\nJüri halk değil de müzik otoriteleri olsaydı, Elena yarışmanın kuşkusuz birincisi olurdu.\r\n\r\nAma jüri halk. \r\n\r\nHalk dediğinin büyük bölümü ise mevcut popstarlar için ölüp biten ve yenileri için ölüp bitmek isteyen, daha da ötesi yenisinin seçiminde pay sahibi olmak isteyen ‘‘varoş kızları’’.\r\n\r\nÜstelik onlar için popstarın anlamı bizimkinden farklı. \r\n\r\nİbrahim Tatlıses'in ayağından çıkarıp fırlattığı çorabı kapışanlar onlar...\r\n\r\nEmrah'ı görünce düşüp bayılanlar onlar...\r\n\r\nElena'yı eleyenler de onlar...\r\n\r\nAma yine de ben en çok Elena'yı dinlemeyi özleyeceğim.\r\n\r\nNE ZAMAN ADAM OLURUZ?\r\n\r\nGüvenin korkuyla tesis edilemeyeceğini anladığımız zaman. \r\n", "Gerçekten de gülüp geçilecek bir öneri \r\nGAZETECİ arkadaşlar, Başbakan Erdoğan’a Erkan Mumcu’nun yaptığı öneriyi sormuşlar.\r\n\r\nGülmüş, ‘Hepinize iyi geceler’ deyip yürümüş.\r\n\r\nİçtenlikle söyleyeyim ki, ben de aynısını yapardım. \r\n\r\nBaşbakan’a Anayasa’yı değiştirip türbanı serbest bırakalım, YÖK’ü kaldıralım, Cumhurbaşkanlığı sistemini değiştirip yarı başkanlık, hatta başkanlığı getirelim önerilerini yapan Erkan Mumcu, acaba ne yapmak istiyor?\r\n\r\n‘Doku uyuşmazlığımız var’ diyen, ‘Dünya görüşlerimiz çok farklı’ diyen, ‘Bu yüzden AKP’de kalmam mümkün değil’ diyen kendisi değil miydi?\r\n\r\nAma ANAP Genel Başkanı’nın yaptığı öneriler, benim gördüğüm kadarıyla Başbakan’ın hem dokusuyla, hem dünya görüşüyle tıpatıp örtüşüyor.\r\n\r\nTürbanı serbest bırakarak laik devlet ilkesini delmek, YÖK’ü kaldırarak üniversiteleri AKP’nin idealindeki Müslüman üniversitelere dönüştürmek, Çankaya’ya malum dünya görüşüne sahip birini oturtmak için Anayasa’yı değiştirmeyi önermek, AKP ile aynı çizgide buluşmak değil mi?\r\n\r\n* * *\r\n\r\nO zaman Erkan Mumcu’ya şu soruyu sormak gerekmez mi:\r\n\r\n‘Recep Tayyip Erdoğan’ın yapmak isteyip de göze alamadığı konularda madem ona destek olacaktın, o zaman neden AKP’den ayrıldın?’\r\n\r\nDemek ki, ‘doku uyuşmazlığı’, ‘dünya görüşü farklılığı’ gibi gerekçelerin gerçek değilmiş.\r\n\r\nDemek ki Erkan Mumcu, ANAP’ı kuruluşundaki kimliğine ve felsefesine yeniden kavuşturmayı değil, partisini AKP’nin payandası haline getirmeyi amaçlamış.\r\n\r\nYa da bir başka planı var.\r\n\r\nÖrneğin, siyaseten çökmüş olan ANAP’ı yeniden diriltmek için AKP’nin dinci politikalarına arka çıkıp onun seçmeninden oy almak.\r\n\r\nGenç politikacının kafasındaki eksantrik düşünceler ne olursa olsun, bu politika çıkar yol değil.\r\n\r\nGerçeği varken taklidine kimse oy vermez.\r\n\r\nPolitikanın en temel kuralıdır bu.\r\n\r\nHiçbir küçük parti, taklit ettiği büyük partiden oy alamamıştır. Siyasal tarihimizde bunun örneği yoktur.\r\n\r\n* * *\r\n\r\nErkan Mumcu sanırım bu çıkışını uzun süre düşünmüş olmalı.\r\n\r\nHerhalde bu öneriyle gündemi belirleyeceğini, ortalığı sarsacağını hesapladı.\r\n\r\nKısa süreli de olsa amacına ulaştı denilebilir. \r\n\r\nAma tutarsızlıkla dolu olan bu çıkışın, getirisinden fazla götürüsü olacağı kesin.\r\n\r\nAKP’ye giden, oradan milletvekili seçilen, bakanlık koltuğuna oturan, sonra da ‘doku uyuşmazlığı’, ‘dünya görüşü farklılığı’nı gerekçe gösterip istifa eden ve eski partisine dönen bir politikacının böyle tutarsızlıklar yapma lüksü yoktur.\r\n\r\nErkan Mumcu genç bir siyasetçi. Aile yaşamıyla modern bir insan. Eşi sanatçı. Çağdaş bir Türk kadını.\r\n\r\nBöyle bir politikacı, AKP çizgisinde siyaset yapmaya kalkarsa, o partinin motiflerini kullanarak oy toplamayı düşlerse büyük yanılgılara düşer.\r\n\r\nPartisini de bir yere taşıyamaz.\r\n\r\nDünyanın doludizgin bilgi çağını yaşadığı günümüzde, Müslüman ülke kadınlarının (buna Humeyni’nin torunu da dahil) modernleşmek için şeriatçı yöneticileri zorladığı bir dönemde, Türk kadınını örtme çabaları akla mantığa sığmaz.\r\n\r\nBu, çağa da ters düşer.\r\n\r\nBu tutarsız çıkışlar, 40 yaşındaki, eşi sanatçı bir politikacıya ise hiç ama hiç yakışmaz.\r\n\r\nOnun için diyorum ki, Recep Tayyip Erdoğan bu öneri karşısında gülüp geçmekte haklıdır.\r\n\r\nBen de olsam aynısını yapardım. \r\n", "Çok konuşmak ve Başbakan’ın çelişkileri \r\nHİÇBİR ülkenin başbakanı ve bakanları bizdekiler kadar televizyonlara ve gazetelere konuşmuyor. \r\n\r\nBizde az konuşan politikacının çalışmadığı izlenimi doğacak gibi yanlış ama yaygın bir kanı var.\r\n\r\nBaşbakan Erdoğan da bu yanılgıdan kendini kurtaramadı. \r\n\r\nSanırım Başbakan’ın çok konuşma alışkanlığında, gördüğü imam hatip eğitiminin de etkisi var.\r\n\r\nDoğal olarak çok konuşan insanların çok hata yapması, çelişkilere düşmesi gibi risklerden Başbakan da kurtulamıyor.\r\n\r\nBazı somut örneklerle konuyu açalım.\r\n\r\nBaşbakan kaçak Kuran kurslarının serbest bırakılmasına gösterilen tepkilere kızmış. Esip yağıyor:\r\n\r\n‘Benim tezgahımdan geçmiş olanların ülkeme ne zararı var ki?’ \r\n\r\nBaşbakan’ın geçtiği tezgah bir zamanlar övünerek söylediği Milli Görüş tezgahıdır.\r\n\r\nBu tezgah madem o kadar iyiydi ve ülkeye yararlıydı da neden o zaman aynı tezgahtan geçmiş olan arkadaşları ile birlikte ‘Milli Görüş gömleğini çıkarıp’ o tezgahı terk etti?\r\n\r\nDemek ki Başbakan ve arkadaşları içinde bulundukları ve yıllarca hizmet verdikleri o tezgahın ülkeye yararlı olmadığı kanısına vardılar.\r\n\r\nBaşbakan şimdi hangi gerekçe ve mantıkla bilgi çağını yakalamak için çabalayan Türkiye’nin çocuklarını aynı tezgahtan geçirmek istiyor?\r\n\r\n* *Ê *\r\n\r\nBaşbakan, hepimizin bildiği gibi Atatürk’ün gösterdiği ‘Muasır medeniyetler seviyesine çıkmak’ hedefini ağzından düşürmüyor.\r\n\r\nAma aynı zamanda Türk kadınlarının örtünmesini savunuyor, ailesinde bunun uygulamasını yaparak kadınlarımızı o yönde yürümeleri için teşvik ediyor.\r\n\r\nDünyadaki hangi muasır medeniyet kadınlarının örtünmesi için çaba harcıyor?\r\n\r\nMüslüman ülkelerdeki kadınlar bile modern giyim kuşam özlemi ile yanıp tutuşurken...\r\n\r\nTürkiye Avrupa Birliği ile bütünleşmek için varını yoğunu ortaya koyarken...\r\n\r\nBu geri gitme özleminin akılla, mantıkla bağdaşır yanı var mı?\r\n\r\n* *Ê *\r\n\r\nErdoğan Amerika’da CNN Televizyonu ile yaptığı canlı söyleşide sanırım ülkesini dünyaya şikáyet eden ilk başbakan oldu. \r\n\r\nTürkiye’ye döndükten sonra aynı şikáyeti AB elçilerine verdiği yemekte de yaptı. \r\n\r\nHedefinin ülkesini muasır medeniyetler seviyesine çıkarmak olduğunu ikide bir açıklayan, Türkiye’yi bir uygarlık projesi olan Avrupa Birliği’ne sokmak istediğini söyleyen bir Başbakan, türbana özgürlük tanınmadığını iddia edip ülkesini Batılılara şikáyet eder mi?\r\n\r\nÜlkesinde Diyanet İşleri Başkanlığı’nın gözetim ve denetiminde 5 bin Kuran kursu varken...\r\n\r\nBuralarda on binlerce küçücük çocuğa papağan gibi anlamadıkları dilde Arapça Kuran ezberletilirken...\r\n\r\nKalkıp da, kaçak Kuran kurslarının serbest bırakılmasına gösterilen tepkiler için ‘Tommiks, Teksas okumak serbest de Kuran okumak neden yasak’ diyebilir mi?\r\n\r\nDerse, bunun için yorum yapılabilir mi?\r\n\r\nBence bunu Erdoğan’a yönelik en ufak eleştiriye bile tahammül edemeyenler vicdanlarında yapmalıdırlar.\r\n\r\n\r\nCumartesi günkü yazımda değerli sanatçı Yekta Kara’nın adı yazım yanlışlığı nedeniyle Yekta Okur olarak çıktı. Kendisinden ve okurlarımdan özür dilerim.\r\n\r\n", "Türbanlı genç kızın iç dünyası... \r\n \r\n\r\n \r\nKARŞIMDAKİ genç kız 22 yaşında. Başı ve boynu örtülü. Üzerinde uzun kollu bir bluz, topuklarına kadar inen bir etek var. Ayakkabıları orta boy kalın topuklu. \r\n\r\nAçık Öğretim'de iki yıllık bir bölümü bitirmiş. Doğru dürüst bir iş bulamamış. Yeniden sınavlara girmek için hazırlanıyor. İyi bir fakülte kazanmak istiyor. \r\n\r\nAma türbanı nedeniyle endişeli. \r\n\r\n- Bilmiyorum nasıl olacak? Üniversitelerde de türban sorunu var.\r\n\r\n- Kurallar böyle. Bazı formüller bulunabilir. Üniversite içinde türbanı çıkarılıp bere veya peruk takılabilir. Eğer amaç siyasi değilse...\r\n\r\n- Benim için örtünmek hiçbir zaman siyasi olmadı. Buna karşıyım. Bir formül bulunması gerektiğine ben de inanıyorum. \r\n\r\nSonra sustu. Bir süre düşündü.\r\n\r\n- Biliyor musunuz Tufan Bey. Ben çok açılmak istedim ama yapamadım. Çevremden çekindim. Ben İmam Hatipliyim ve yıllardan beri kapalıyım. Şimdi açılırsam çevrem beni dışlayabilir. \r\n\r\n- Seni zor durumda bırakacaksa açılma. Ama türbanın okumanı engellemesine de razı olma. Ailene, toplumuna vermen gereken şeyler var. Bunlardan vazgeçme...\r\n\r\n- Hayır, hayır... Kesinlikle vazgeçmem. \r\n\r\n* * *\r\n\r\nKonuşma üniversitelerden İmam Hatiplere kaydı. Oradaki eylemlere. \r\n\r\n- Benim okuduğum dönemlerde böyle eylemler olmadı. Keşke İmam Hatiplere kız öğrenci alınmasaydı. \r\n\r\n- Politikacıların halt yemesi işte. Zaten İmam Hatipler tümden yanlıştı. Bunlar hep oy toplamak uğruna yapıldı. \r\n\r\n- Aldılar o kızları, örtünmelerine ses çıkarmadılar, şimdi de açılın diyorlar. Çevrenin baskısı ne olacak? Yıllardan beri kapalı yaşayan bir insanın açılması kolay mı? \r\n\r\nİmam Hatip'teki öğrencilerin durumunu kendi zorluklarıyla örtüştürüyor.\r\n\r\n- Benim babam açık fikirlidir. Örtünmemi istemedi. Annem zorladı beni. İmam Hatip'e de o gönderdi. \r\n\r\nBelli ki yaşıtlarından ayrı bir dünyaya düşmek, sınırlamalar nedeniyle gençliğini özgürce yaşayamamak onu mutsuz ediyor. \r\n\r\n- Bilir misiniz, bizim İmam Hatiplerde de öteki liseler gibi gırgırlar, haylazlıklar olur. \r\n\r\n- Mutlaka... Siz de gençsiniz. \r\n\r\n- Örneğin biz de çok kırdık okulu. Biz de gizli gizli sigara içtik. Biz de çok ceza yedik. Bizim de erkek arkadaşlarımız oldu. \r\n\r\n- Bütün bunlar doğal. \r\n\r\n- Bizim okulda duymadım ama öteki İmam Hatip liselerinde çocuk aldıran arkadaşlarımız bile oldu. Birçok lisede olduğu gibi. \r\n\r\n- Onlar sıradışı olaylar. Onaylanacak şeyler değil. \r\n\r\n- Kuşkusuz değil. Onayladığım için söylemiyorum. Ama liselerde oluyor bütün bunlar. İmam Hatiplerde de oluyor. Onu vurgulamak istiyorum. \r\n\r\n* * *\r\n\r\nSonra genel konulara giriyor. Kafasında çözemediği sorunlara yanıt arıyor. \r\n\r\n- Bir insanın inançsız yaşayabileceğini aklım almıyor. Örneğin ateistler. \r\n\r\n- Onların da inançları var. Tanrı değil ama başka bir ideal. Örneğin insanlara hizmet etmek, bilime, doğaya, sanata yönelmek gibi... Unutma ki dünyada tanrısı olmayan milyarlarca insan var. Örneğin Japonlar, Çinliler, Hindular...\r\n\r\n- Ama ben inançla yetiştiğim için aklım almıyor. Örneğin camiye girince içimi bir huzur kaplıyor, mutlu oluyorum. Sizin de oluyor mu?\r\n\r\n- Oluyor tabii... Yalnız senin değil, her Müslümanın olur. \r\n\r\n- Ama kiliseye girince aynı duyguları duyamıyorum. Oysa kilise de dinimizce kutsaldır.\r\n\r\n- Caminin bize sıcak gelmesi doğal. Bir Hıristiyan da kiliseye girince bizim camiye girdiğimizde duyduğumuz duyguları duyuyor. \r\n\r\nTürbanlı genç kızla konuşmamız çok daha uzun. Ben burada gündemdeki türban eylemlerine bazı pencereler aralayan bölümleri özetlemeye çalıştım. (Genç kızın kimliğinin anlaşılmaması için mekán ve bazı isimleri özellikle yazmadım.)\r\n \r\n", "Bu Galatasaray da çok oluyor ama... \r\n \r\n\r\n \r\nİTALYANLARIN saldırılarının altında yatan psikoloji, Avrupalıların kendileri dışındaki toplumları ikinci sınıf görme alışkanlığından kaynaklanmaktadır.\r\n\r\n\r\nNasıl olur da daha birkaç yıl öncesine kadar çantada keklik olarak gördükleri Türk takımlarından biri onlara, hem de kendi sahalarında kafa tutabiliyor?\r\n\r\nRoma Olimpiyat Stadı'nda nasıl oluyor da onların Şampiyonlar Ligi'ndeki yolunu kesme cüretini gösterebiliyor?\r\n\r\nEvet, evet bu Galatasaray da çok oluyor.\r\n\r\nİtalyanları futbolcusuyla, yöneticisiyle, gazetecisiyle ve en vahimi polisiyle gözleri dönmüş saldırganlar ordusu haline getiren psikoloji işte budur.\r\n\r\nŞimdi şu soruyu vicdanlı ve de mantıklı UEFA yöneticilerine soralım:\r\n\r\n- Aynı olaylar Ali Sami Yen'de olsaydı, İtalyan futbolcular coplanıp yerlerde sürüklenseydi UEFA'nın tutumu ne olurdu?\r\n\r\nBu soruya dürüstçe yanıt verecek bir UEFA yetkilisi çıkacağını sanmıyorum.\r\n\r\nO zaman yanıtı ben vereyim:\r\n\r\n- UEFA hiç zaman yitirmeden toplanır ve Galatasaray, Şampiyonlar Ligi'nden çıkarılır, 3 yıl da bu şampiyonaya katılmama cezasına çarptırılırdı.\r\n\r\n- Bunun dışında bütün dünya basını Türkleri barbar olarak ilan eder, Avrupa'nın bütün takımları İstanbul'da maç yapmayacaklarını ilan ederlerdi.\r\n\r\n* * *\r\n\r\nAllah'tan Roma'daki olaylar dünyanın gözleri önünde oldu.\r\n\r\nAma bakalım Batılı ülkeler olayları hangi gözlükle görecekler?\r\n\r\nRoma takımına kesin olarak ağır bir ceza verilmesi gerekirken kimbilir nasıl bin dereden su getirilecek?\r\n\r\nRoma'nın suçunu küçültmek için kimbilir nasıl akla hayale gelmez bahaneler bulunacak?\r\n\r\nSenaryo üstüne senaryo uydurulacak.\r\n\r\nSonuç olarak benim önerim şu:\r\n\r\n- Hüsrana kapılmamak için sakın Galatasaray'ın haklılığını teslim edecek bir karar beklentisi içine girmeyin.\r\n\r\n- Hatta UEFA'dan Galatasaray'a da ceza gelirse sakın şaşırmayın.\r\n\r\nNOT YORUM\r\n\r\nDaha önce neredeydiler\r\n\r\nBİR şeyi merak ediyorum; Korkut Eken'e destek veren sayın paşalarımız uzun yargılama süreci içinde nerelerdeydiler?\r\n\r\nNeden aylarca suskun kaldılar?\r\n\r\nNeden o günlerde savcıya başvurup ifade vermediler ve mahkemede tanıklık yapmak istediklerini söylemediler?\r\n\r\nYorumsuz\r\n\r\nAgah Oktay Güner (ANAP Balıkesir Milletvekili):\r\n\r\nÇiller, Türk hanımefendilerine yakışır edep ve üslupla konuşursa kendisini dinlemeye değer bulacağız. (2 Mayıs 1997)\r\n\r\nAgah Oktay Güner (ANAP Balıkesir Milletvekili):\r\n\r\nÇiller bir ruh ve sinir hastalıkları kliniğine müracaat etsin. Hem partisini, hem kendisini, hem de memleketi kurtaracak bir tedaviyle salah görürse siyasete dönsün. (26 Eylül 1997)\r\n\r\nAgah Oktay Güner (DYP Milletvekili):\r\n\r\nGüzeller güzeli Çiller. (9 Mart 2002)\r\n \r\n", "Olağanüstü Alicia \r\n \r\n\r\n \r\nNE matematik dehası John Forbes Nash Jr'ın derin bir hastalığa tutulan aklını yenmek için gösterdiği insanüstü savaş, ne yaşamdan koptuğu 30 yılda çektikleri, ne yarattığı ‘‘Oyun teorisi’’ ne de kazandığı Nobel ödülü...\r\n\r\nBunların hiçbiri beni Akıl Oyunları (A Beautiful Mind) filminin kadın kahramanı Alicia’nın güçlü kişiliği kadar etkilemedi.\r\n\r\nFilmi izlemeyenler için konuyu kısaca özetlemem gerekiyor.\r\n\r\nJohn Nash ünlü Princeton Üniversitesi'nin matematik bölümüne kaydolur. \r\n\r\nSıradışı bir beyin olduğu için onun öğrenciliği de sıradışıdır. \r\n\r\nÜniversitede öğretim görevlisi olarak kalan Nash kısa sürede modern ekonomide devrim yaratan teorisiyle ünlenir. \r\n\r\nTıp fakültesi öğrencisi güzel Alicia'ya rastlayınca yaşamında bilimin dışında bir sayfa daha açılır. \r\n\r\nAlicia'ya áşık olan Nash onunla evlenir. Bir çocukları olur. \r\n\r\nAma bu mutluluk çok kısa sürer ve Nash paranoyak şizofreniye yakalanır. \r\n\r\nYaşamı altüst olur. Çevresiyle bağlantısı kopar ve tam 30 yıl sürecek bir sessizlik girdabına yuvarlanır. \r\n\r\nOnu bir gün fakülteden karga tulumba alarak akıl hastanesine kapatırlar. Uzun tedaviler bir sonuç vermez. \r\n\r\nNash, hastanede ömrünü yitiren binlerce şizofreni hastası gibi yok olmakla karşı karşıya kalır. \r\n\r\nAma buna karısı Alicia izin vermez ve Nash'ı zorlu bir savaşa zorlar. \r\n\r\nNash çileli yıllar geçirdikten sonra bu olağanüstü savaşı kazanır ve üniversiteye döner. Çalışmalarına bıraktığı yerden devam eder. \r\n\r\n1994 yılında da 66 yaşında Nobel'i kazanır. \r\n\r\n* * *\r\n\r\n‘‘Akıl Oyunları’’ ünlü matematik bilgini Nash'ın gerçek yaşam öyküsüdür. \r\n\r\nNash bugün 74 yaşındadır, karısı Alicia ve oğlu ile ülkesi Amerika'da mutlu bir yaşam sürmektedir.\r\n\r\n36 yaşında yakalandığı hastalık sonucunda yok olmakla karşı karşıya kalan bu deha, düştüğü dipsiz kuyudan nasıl kurtulup başarının doruklarına çıkabilmiştir?\r\n\r\nBu mucizenin yaratıcısı olağanüstü bir kadın olan karısı Alicia'dır. \r\n\r\nNash hastaneden taburcu olduktan sonra evinde çevresinden kopuk olarak yaşarken yeniden kuruntular dünyasında yolunu kaybeder. \r\n\r\nÇocuğu ve karısı için tehlikeli olmaya başlar. \r\n\r\nDoktorlar onu yeniden hastaneye kapamaya karar verirler. Nash yeniden o soğuk odalara dönmek istemez. Ama çaresizdir. \r\n\r\nİşte o anda Alicia girer devreye...\r\n\r\nBüyük bir sevgiyle bağlı olduğu kocasının elini tutar ve hastalığı birlikte yenebileceklerini söyler. \r\n\r\nNash karısından aldığı güçle savaşı kabul eder. \r\n\r\n* * *\r\n\r\nOndan sonra büyük bir irade sergilemeye ve aklıyla boğuşmaya başlar. \r\n\r\nKarısı Alicia ise insanüstü bir sabır ve direnç göstererek kocasının savaşında onunla omuz omuza dövüşür. \r\n\r\nAlicia ailenin bütün yükünü sırtlanır, bununla da kalmaz Nash'ı inanılmaz bir inatla yeniden yaşama dönmesi için sürekli yönlendirir. \r\n\r\n30 yıl sonra 1994'de Nash aklını kemiren şizofreninin prangalarından kurtularak bilincine kavuşur ve üniversiteye döner. \r\n\r\nAlicia'nın olağanüstü irade gücü ve desteğiyle çalışmalarını sürdüren Nash aynı yıl Nobel'i kazanır. \r\n\r\nÖdül gecesi mikrofona gelen Nash yüreğinin taa derinlerinden gelen bir sesle bu geceyi karısına borçlu olduğunu söyler.\r\n\r\nAlicia ise mucizeyi yaratan bir kadın gibi değil, büyük bir alçakgönüllülükle kocasını alkışlar. İnsan iradesinin aşamayacağı bir engel olmadığını bir kez daha kanıtlayan Alicia işte bu yüzden beni çok etkiledi. \r\n \r\n\r\n", "Yasemin'lerin dramı \r\n \r\n\r\n \r\nİYİ bir ailenin çocuğunun karmakarışık ortamlarda, karmakarışık insanlar tarafından yerlerde sürüklenmesi, tokatlanması iç paralayan bir olay. \r\n\r\nYasemin Kozanoğlu'nun yaşadıkları, içine düştüğü acıklı durum bana gençlik yıllarımda tanık olduğum bir arkadaşımın başına gelenleri anımsattı. \r\n\r\nOrtaokul yıllarında bir arkadaşım vardı. Çok zeki ve akıllı bir çocuktu. \r\n\r\nNeşeli, gırgır, cin gibi bir oğlandı. \r\n\r\nOnu ders çalışırken hep kıskanırdım. Çünkü hepimizden çok daha az çalışır ama ertesi gün derste hepimizden yüksek not alırdı. \r\n\r\nO kadar zekiydi ki bizim saatlerce çalışmak zorunda kaldığımız konuları o çok daha kısa zamanda bizden iyi yüklerdi belleğine. \r\n\r\nBize her gün Fransızça şiir ezberletirlerdi. Ertesi gün tek tek tahtaya kalkar bu şiirleri okurduk. \r\n\r\nBen ezberden nefret ettiğim için hep şaşırır ve şiiri zar zor bitirebilirdim. \r\n\r\nOysa o arkadaşım benden çok daha az sürede ezberlemesine rağmen su gibi okurdu şiiri. \r\n\r\nO her yıl sınıfın ya birincisi, ya da ikincisi olurdu.\r\n\r\nBu parlak durum ortaokul ikiye kadar sürdü. \r\n\r\nSonra bu arkadaşımızın günden güne artan bir şekilde içine kapandığına tanık olduk. \r\n\r\nDersleri de giderek düştü ve o yıl sınıfta kaldı. Sonra okuldan ayrıldı bir daha da onu göremedik. \r\n\r\n* * *\r\n\r\nSonradan öğrendik ki annesi ile babası bir yıl önce ayrılmışlar. Bizim arkadaş babası ile kalıyormuş. \r\n\r\nAnnesi ise bir başka kentte yaşayan ailesinin yanına taşınmış. Sonra da bir başkasıyla evlenmiş galiba...\r\n\r\nBabası ise onunla hiç ilgilenmemiş. Kadınlarla gezmeye başlamış. \r\n\r\nBizim arkadaş tek başına kalakalmış. Doğal olarak aile düzeni bozulduğu için delikanlılığa yeni yeni adım attığımız bir dönemde okul dışından birtakım arkadaşlar edinmeye başlamış.\r\n\r\nZaman zaman okula hiç gelmediği günler de oluyordu. \r\n\r\nBabası kendisini rahatsız etmesin diye ona bol bol para veriyormuş. \r\n\r\nO da okul dışından edindiği arkadaşlarıyla kendini serseriliğe vurmuştu.\r\n\r\nBiz onun yaşadığı dramı o günlerde bir türlü anlayamadık. \r\n\r\nSonuçta bu iş yürümedi ve o kadar başarılı olan çocuk hem sınıfta kaldı, hem de okuldan atıldı. \r\n\r\nAnnesinin yanına gittiğini duyduk. Bir daha da ondan haber alamadık. \r\n\r\nAma sonuçta o zeki çocuk ailesinin dağılması nedeniyle ziyan oldu gitti. \r\n\r\n* * *\r\n\r\nYasemin Kozanoğlu dramının altındaki nedenin de bu olduğunu sanıyorum. \r\n\r\nİyi, varlıklı bir ailenin çocuğu olan Yasemin'in de annesi ile babası o daha çocukken evliliği götüremeyip ayrılmışlar. \r\n\r\nÇocuk da doğal olarak ortada kalmış. Kendi ifadesine göre Yasemin'i anneannesi ile dedesi büyütmüş. \r\n\r\nAma anne baba sevgisinin birleşip bütünleştiği aile ortamları olmadığı zaman çocukların ruhsal yapıları böyle depremlere dayanamıyor çoğu zaman. \r\n\r\nBu durumda olan binlerce, on binlerce çocuk var çevremizde. \r\n\r\nAnne babalar, çocukları için evliliklerini sürdürme özverisinde bulunmalılar. \r\n\r\nÇünkü sonuçta olan, çocuklara oluyor. \r\n\r\nİşte en taze örnek... Pırıl pırıl bir genç kız Yasemin Kozanoğlu ama düştüğü hallere bakın.\r\n\r\nBirtakım gece kulüplerinin kapı önlerinde, birtakım adamlar tarafından yerlerde sürükleniyor, tokatlanıyor.\r\n\r\nYasemin'lerin ortak dramı sevgi dolu aile ortamından yoksun kalmaları. \r\n \r\n", "Şaron, Arafat ve uzaklardaki kovboy... \r\n \r\n\r\n \r\nİSRAİL halkı Ariel Şaron'u seçmenin, Filistin halkı da terör örgütleri karşısında Arafat'ın aciz kalmasının faturasını ödüyor.\r\n\r\nŞaron tarihe adını kanla yazdırırken, Arafat toplumunun terör örgütlerinin oyuncağı haline gelmesine izin veren lider oluyor. \r\n\r\nEğer İsrail halkı sözlerine kanıp Şaron'u seçmeseydi, Arafat da terör örgütlerine karşı direnebilseydi bugün bölge kan, ölüm ve gözyaşı içinde boğulmazdı. \r\n\r\nArtık barış bir hayal olarak çok gerilerde kaldı. \r\n\r\nTaraflar daha çok öldürme, daha fazla kan akıtma şizofrenisine tutulmuş durumdalar.\r\n\r\nŞaron şavaşların içinden gelmiş bir insan. Sorunların barışla çözüleceğine inanmıyor. \r\n\r\nBöyle bir politikacıya bir milletin kaderi teslim edilmemeliydi. \r\n\r\nAma İsrail halkı etti. Sonuç ortada. \r\n\r\nArafat ise yaşamı boyunca terörle yoğrulmuş bir insan. Yıllarca terörü silah olarak kullanmış. \r\n\r\nBugün kendi terör yapmıyor ama içinde barınan terör örgütlerine karşı inandırıcı bir mücadele vermiyor. \r\n\r\nBunun da sonucu ortada. \r\n\r\nYaşlı lider yıllardan beri tırnaklarıyla tırmanarak kazandığı bütün mevzileri yitirdi. \r\n\r\nBugün bir bodrum odasında tutsak. \r\n\r\nFilistin topraklarından çok uzaklara sürgün edilmesi güçlü bir olasılık.\r\n\r\n* * *\r\n\r\nBugün İsrail'in yürüttüğü acımasız operasyon masum insanları da hedef alıyor.\r\n\r\nTıpkı dalga dalga gelen intihar saldırılarının masum insanları paramparça etmesi gibi. \r\n\r\nOlaylar yalnız bugünün insanlarına acı vermiyor, gelecek nesillere de beyinlerden kazınmayacak kin ve düşmanlık duyguları aşılıyor. \r\n\r\nArap álemine gelince...\r\n\r\nFilistin halkının çektikleri umurlarında değil. Cılız seslerin ötesinde bir tepki yok. \r\n\r\nO kadar ki gazeteler Yemen Devlet Başkanı Ali Abdullah Salih'in Arapların bu tepkisizliği yüzünden bunalıma girdiğini yazıyor. \r\n\r\nHaberlere göre Salih Arap áleminin İsrail'den duyduğu korkuyu protesto etmek için kendini makamına kitlemiş, telefonlara bile çıkmıyormuş. \r\n\r\nŞaron kararlı, ‘‘Bu işi kanla bitireceğim’’ diyor.\r\n\r\nArafat'ın ise şu anda eli kolu bağlı. Yapacağı bir şey yok. \r\n\r\nBu çılgınlığı ancak ve ancak Amerika durdurabilir. \r\n\r\nAma ne yazık ki orada da işin başında dünyadan habersiz bir kovboy var. \r\n\r\n\r\nNOT YORUM \r\n\r\n\r\nİstanbul polisinin büyük başarısı \r\n\r\n\r\nİSTANBUL gibi karmakarışık dev bir kentte banka soyguncularını bu kadar kısa zamanda yakalayan Hasan Özdemir ile ekibi çok büyük bir başarıya imza attı.\r\n\r\nBu işin ne kadar zor olduğunu, nasıl bir uzmanlık yetisi istediğini polis muhabirliğinden geldiğim için çok iyi bilirim. \r\n\r\nGelir dağılımının uçurumlar yarattığı, adaletsizliklerin diz boyu olduğu bu dev kentte polisin işi hiç de kolay değil. \r\n\r\nHasan Özdemir ve ekibini kutluyorum. \r\n \r\n", "Kabus geceleri \r\nÖNCE salı gecesini anlatmalıyım. Gazeteden 18.30'da çıkarken kapıda karşılaştığım bir arkadaş ‘‘Sakın çıkma. Herkes perişan halde geri dönüyor’’ dedi. \r\n\r\nAldırmadım, ‘‘Bir türlü giderim canım’’ dedim ve çıktım.\r\n\r\nÇıkmaz olsaydım. Bizim Mahmutbey Kavşağı kilitli olduğu için yukarı, Güneşli taraflarına vurduk. \r\n\r\nOraları görmediyseniz anlatayım. Hani zaman zaman Kuzey Irak'taki eciş bücüş kentlerden görüntüler veriyor ya televizyonlar, inanın onlardan besbeter. \r\n\r\nAdlarını bile bilmediğim semtlerde, caddelerde kaybolduk. Simsiyah yollara girdik ve oralarda saatlerce bekledik. \r\n\r\nArabayı kullanan arkadaşla birlikte sinirlerimizi bozmamak için birbirimizi şöyle yüreklendirdik:\r\n\r\n‘‘Yüz metre ilerde bir kavşak var. Orayı geçersek yol açılır.’’\r\n\r\nHer kavşağı atladığımızda değişen bir şey olmadı ama biz hep bir sonraki kavşağa umut bağlayarak santim santim ilerlemeye devam ettik. \r\n\r\nTam iki buçuk saat. Bir kilometrelik mesafeyi, yanlış okumadınız tam iki buçuk saatte alarak TEM Otoyolu'na fıttırmadan ulaşmayı başardık. \r\n\r\nKafayı yemedik ama İstanbul'un gelmiş geçmiş bütün yöneticilerinin kulaklarını bol bol çınlattık. \r\n\r\nTEM'e çıktıktan sonra on beş dakikada Etiler'e ulaştık. \r\n\r\n* * *\r\n\r\nDurun, kábus bitmedi. Bir gün sonra yani çarşamba akşamı Yeditepe Üniversitesi'nde Fikret Ercan'la birlikte juri üyeliğini yaptığımız Genç İletişimciler Yarışması'nın ödül törenine gitmeye kalktık. \r\n\r\nBir gün önceki deneyimlerimiz nedeniyle Fikret'le saat 18.00'de yola koyulduk. \r\n\r\nTEM kilit. Adım adım ilerliyoruz. Bir saat, iki saat, üç saat...\r\n\r\nBu arada radyodan dinlediğimiz Galatasaray maçı bitti. Beşiktaş maçı başladı. \r\n\r\nGalatasaray'la dalga geçiyoruz. Ben Fenerbahçeli, Fikret Beşiktaşlı olduğu için ikimizin de keyfine diyecek yok. \r\n\r\nKıkır kıkır gülüyoruz. \r\n\r\nKöprüye iki yüz metre kala iyice durduk. Saat 21.10... \r\n\r\nKöprüye girmek gafletinde bulunsak Yeditepe Üniversitesi'ne ulaşabilmek için en az bir, bir buçuk saat daha sürüneceğiz. \r\n\r\nO saate kadar törenin sona ereceğini, insanların dağılacağını hesapladık ve Etiler çıkışından saptık. \r\n\r\nEve geldikten sonra düşündüm. İstanbul artık yönetilemiyor. Yani bu kadar insan İstanbul gibi garabet bir kentte yaşamını sürdüremiyor. \r\n\r\nBu koskoca köyü bir salgın hastalıktan kesin olarak Tanrı koruyor. \r\n\r\nBir de şunu düşündüm: Bu kenti tam on yıldır bugün iktidarda olan anlayış yönetiyor. \r\n\r\nİki ay sonraki seçimden sonra İstanbul'u yine bu anlayış yönetecek. \r\n\r\nBu anlayışın yöneticilerine bakıyorum. Kimi kokteyl kokteyl dolaşıyor, kimi uyuyor, kimi hacca gidiyor, kimi işi gücü terklemiş belediye başkanı olmak için uğraşıyor.\r\n\r\nBu kafayla yönetilen güzelim İstanbul da her geçen gün çağından kopuyor. \r\n\r\n\r\nGeçmişler olsun \r\n\r\n\r\nANAYASA Mahkemesi TÜBİTAK'taki hukuksuzluğa ‘‘Dur’’ demek için toplanıp yürütmeyi durdurma kararı verinceye kadar atı alan AKP iktidarı Üsküdar'ı çoktaaaan geçti... \r\n\r\nTÜBİTAK da uçtuuuu gitti. \r\n\r\nAnayasa Mahkemesi'nin sayın üyeleri... Hepinize günaydınlar olsun efendim. \r\n", "Avrupa Birliği ve gemlenemeyen hırslar \r\n\r\n \r\nHİÇ kuşku duyulmasın gelecek kuşaklar, yani çocuklarımız, onların çocukları, Bahçeli ile Çiller'i hiç de hayırla yád etmeyecekler.\r\n\r\nHer iki lideri de Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne girmesine engel olan politikacılar olarak anacaklar.\r\n\r\nOnların safında yer alan pek çok insandan ise sadece onların yandaşları olarak bahsedilecek.\r\n\r\nTarih ikisinin adını öne çıkaracak.\r\n\r\nAvrupa Birliği, Türkiye'nin yazgısını baştan sona değiştirecek bir olay. \r\n\r\nTürkiye haziran ayında ya Avrupalı olma belgesi alacak, ya da üyelik görüşmeleri belirsiz bir tarihe bırakılacak.\r\n\r\nİşte Türkiye'nin geleceğinin Avrupa'da olduğuna inanan insanların bütün telaşı buradan kaynaklanıyor.\r\n\r\nÖnümüzdeki üç ay içinde Türkiye'nin yazgısı bir daha geri dönülmeyecek biçimde şekillenecek.\r\n\r\nDevlet Bahçeli, Tansu Çiller ve yandaşları, iç politika uğruna veya bazı vehimleri yüzünden bu ülkeye ne kadar büyük kötülük ettiklerinin farkındalar mı bilmiyorum.\r\n\r\n* * *\r\n\r\n21-22 Haziran'da Sevilla'da yapılacak Avrupa Birliği zirvesi bizim için bir dönüm noktası özelliği taşıyor.\r\n\r\nBu zirvede ya Türkiye'ye tam üyelik görüşmelerinin başlama tarihi bildirilecek, ya da görüşmeler belirsiz bir tarihe bırakılacak.\r\n\r\nZirveden tam üyelik için bir tarih çıkarsa bu iş bitti demektir. Çünkü bundan dönüş yok.\r\n\r\nTürkiye belirlenen tarihte tam üyelik görüşmeleri için masaya oturacak ve süreç sonunda Avrupa'nın bir parçası olacak.\r\n\r\nBu takvim belirlendikten sonra Türkiye'nin üyeliğinden ne Avrupa Birliği vazgeçebilecek, ne de Türkiye...\r\n\r\nİşte bu yüzden mart sonuna kadar Avrupa Birliği'ne yaptığımız kısa vadeli taahhütleri yerine getirmek, bizim için bir ölüm kalım meselesi.\r\n\r\nBunu bitiremezsek Sevilla'da tam üyelik tarihinin çıkması olanaksız.\r\n\r\nAcaba Bahçeli ile Çiller ve onlar gibi bu işi bilerek ya da bilmeyerek engelleyenler, işin bu kadar kritik bir noktada olduğunun farkındalar mı?\r\n\r\n* * *\r\n\r\nOy toplama uğruna ‘‘Apo'yu asalım’’ naraları atabilmek için çocuklarımızın, torunlarımızın yarınlarını karartmayı göze almaya değer mi?\r\n\r\nTürkiye'nin Avrupa Birliği'ne girmesi durumunda üniter devlet yapısının bozulmayacağını, tersine daha da güçleneceğini bilmiyorlar mı?\r\n\r\nAvrupa Birliği içinde olmanın Türkiye'ye 5-10 yıl içinde çağlar atlatacağını görmüyorlar mı?\r\n\r\nBal gibi biliyorlar ve görüyorlar.\r\n\r\nO zaman niye karşı çıkıyorlar ve niye bu tarihsel fırsatı Türkiye'nin kaçırıp bir Ortadoğu ülkesi olması için çabalıyorlar?\r\n\r\nİdam cezasında ısrar, AB defterini kapatmak demek. Çocuklar bile bunun farkında.\r\n\r\nO nedenle ‘‘asalım sonra kaldıralım’’ mantığı tam bir şark kurnazlığıdır.\r\n\r\nZaten Türkiye 1984 yılında Avrupa Konseyi'ne sunduğu moratoryumda ölüm cezalarının infaz edilmeyeceği güvencesini verdi.\r\n\r\nBu moratoryuma uyularak o tarihten bugüne kadar bir tek infaz yapılmadı.\r\n\r\nProf. Bakır Çağlar'ın belirttiği gibi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Türkiye lehine karar verse bile moratoryum çerçevesinde idam yapılamaz.\r\n\r\nÇünkü o zaman her şey biter.\r\n\r\nSanırım Bahçeli, Çiller ve onlar gibi düşünenler bunu biliyordur.\r\n\r\nAma ne acıdır ki gemlenemeyen hırslar, bazen kişisel çıkarları ülke çıkarının önüne geçiriyor. \r\n\r\n \r\n\r\n", "Saddam, Taliban değil \r\n \r\n\r\n \r\nTOPLA tüfekle yaparsa onu bilemem ama Amerika, Saddam'ı bir halk ayaklanması çıkarıp devireceğini düşlüyorsa fena halde yanılıyor.\r\n\r\n\r\nÇünkü Irak halkı, Saddam'ı seviyor. Astığı astık kestiği kestik diktatörün sağladığı düzenden de şikáyetçi değil. Hatta memnun. \r\n\r\nBen 1994 yılında kalabalık bir işadamı ve gazeteci grubuyla Bağdat'a gitmiştim. O günler ambargonun en katı bir şekilde uygulandığı günlerdi. \r\n\r\nHemen her kesimden insanla konuştum, çarşıda pazarda saatlerce dolaştım. \r\n\r\nBağdatlı bir işadamının evinde verdiği yemeğe de katılma olanağı buldum. \r\n\r\nSaddam hakkında olumsuz bir hava görmedim. Sadece bazı aydınlar, üstü örtülü şikáyetlerde bulundular.\r\n\r\nBir gün bir taksiye bindik. Konuşmalarımızdan bizim Türk olduğumuzu anlayan taksi şoförü, inerken hiç unutmam şöyle dedi:\r\n\r\n‘‘Siz Türk'sünüz. Heyetinizin geldiğini televizyonda izledim. Saddam belki sizi kabul eder. Eğer onunla konuşursanız, lütfen benim onu çok sevdiğimi ve her gün onun için dua ettiğimi söyleyin kendisine.’’\r\n\r\nŞoförün bu içten sözlerinin düzmece olabileceğini hiç sanmıyorum. \r\n\r\nHemen her konuştuğum insandan buna benzer sözler duydum.\r\n\r\n* * *\r\n\r\n1994'ten bu yana Irak halkının duygularında bir değişiklik olup olmadığını öğrenmek için Bağdat'ta büyükelçilik yapmış olan emekli diplomatımız Nüzhet Kandemir'i aradım.\r\n\r\nNüzhet Bey, Bağdat'a son olarak altı ay önce gitmiş.\r\n\r\n‘‘Durumda bir değişiklik yok, hatta halk Saddam'ın etrafında daha da kenetlenmiş’’ dedi ve şunları anlattı:\r\n\r\n‘‘Irak, üçüncü ülkelerin yüzeysel değerlendirmeleriyle anlaşılabilecek bir ülke değil. Halkın her saniyesinde Saddam var. Saddam da halka kötü davranmıyor. Örneğin, ev yapıp kötü yerlerde yaşayanları oralara yerleştiriyor, bedava sağlık hizmeti veriyor, belediye hizmetlerinin büyük bölümü de bedava. Benim gördüğüm bir memnunsuzluk yok.’’\r\n\r\nIrak halkının bu kadar sıkıntılara rağmen hálá Saddam'ı tutmasının nedenleri, ancak o ülke görülünce anlaşılabiliyor.\r\n\r\nSaddam, ambargonun verdiği sıkıntıları halka hissettirmemek için çok pratik yöntemler bulmuş. \r\n\r\nÇarşı pazarı sıkı bir denetim altında tutuyor. Keyfi zam yok. Halka gıda yardımı yapıyor. Yolsuzluğa, karaborsaya izin vermiyor, halkı kazıklamaya kalkanların kellesini uçuruyor.\r\n\r\nBir de ambargoyu, Irak halkının dünyaya karşı direnme, emperyalistlere kafa tutma aracı olarak kullanıyor.\r\n\r\nBeyinleri sürekli ‘‘ulusal savaş veriyoruz’’ propagandasıyla yıkıyor, milliyetçi duyguları körüklüyor.\r\n\r\n* * *\r\n\r\nNüzhet Bey'in ilginç bir değerlendirmesi de şöyle:\r\n\r\n‘‘İncirlik'ten kalkan Amerikan uçaklarının her attığı bomba, halkın Saddam'ın etrafında daha çok kenetlenmesini sağlıyor.’’\r\n\r\nDoğal olarak halk, bu bombaların sorumlusu olarak da Amerika'dan çok Türkiye'yi görüyor.\r\n\r\nTürkiye izin verdiği için Amerika'nın bombaladığına inanıyor.\r\n\r\nAyrıca düşündürücü bir durum daha var. Irak yönetimi, Kuzey'de egemen değil. Bu yüzden orada resmi olmasa da bir Kürt devleti kurulmuş.\r\n\r\nÜstelik Habur'dan Irak'a geçen her araç, bu sözde devlete haraç vermek durumunda kalıyor.\r\n\r\nRakam az buz değil, yılda 300-350 milyon dolar. \r\n\r\nKürt bölgesinden geçmeyip doğrudan Irak topraklarına açılan ikinci bir sınır kapısına ise Amerika şiddetle karşı çıkıyor.\r\n\r\nÇünkü bu kapının açılması ile Kürtlere verdiğimiz haraç ortadan kalkacak, Amerika bölgeye yaptığı yardımı artırmak zorunda kalacak.\r\n\r\nYani Amerika, kendi vereceği parayı Türkiye'ye ödettiriyor.\r\n\r\nBiz de bilinen nedenlerden buna razı oluyoruz.\r\n \r\n\r\n", "Yüzde 25’le cumhurbaşkanı olmaya kalkılırsa... \r\nBAŞBAKAN’a bakarsanız Başkan Bush’la yaptığı görüşme son derece verimli geçti. \r\n\r\nBir sonuç çıkmadı diye yorumlar yapan Amerikalı stratejistler, Beyaz Saray’a yakın olan uzmanlar, olumlu yazmak zorunda olmayan Amerikalı ve Türk gazeteciler hepsi konuyu Başbakan’ın deyimiyle ‘speküle’ ediyorlar.\r\n\r\nBen Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakanı’na inanırım. \r\n\r\nO nedenle geziden bir sonuç çıkmadı diyenlerin (bunların arasında ben de varım) yanıldığını kabul ediyorum! \r\n\r\n‘Doğruları söyleyenler Başbakan’ın çevresindeki bir avuç insan bile olsa onların dedikleri ve yazdıkları tamamen gerçeği yansıtıyor!’ diyelim ve bu konuyu geçelim.\r\n\r\nŞimdi esas soruna, cumhurbaşkanlığı seçimine gelelim ve biraz bu işe kafa yoralım.\r\n\r\nBence AKP 2007’ye kadar dayanabilirse Recep Tayyip Erdoğan cumhurbaşkanı seçilir. \r\n\r\nSakın kimse bir ihtilal filan beklediğimi sanmasın. Kendisinden öncekiler gibi bu iktidarın da erken seçime gitmek zorunda kalacağına inanıyorum.\r\n\r\nOnun için AKP normal seçim tarihi olan 2007 Kasımı’na kadar dayanamaz diye düşünüyorum. \r\n\r\n* * *\r\n\r\nErdoğan’ın iddiasını esas alalım ve seçimin 2007’de yapılacağını kabul edelim. \r\n\r\nBu durumda 2007 Mayısı’nda cumhurbaşkanını bu Meclis seçecek. \r\n\r\nBu Meclis seçtiği zaman da Recep Tayyip Erdoğan cumhurbaşkanı, Emine Hanım da ‘First Lady’ olacak.\r\n\r\nBildiğiniz gibi Erdoğan’ın partisi seçime katılanların yüzde 34.28’inin oyunu alarak tek başına iktidar oldu. \r\n\r\nBuna karşın AKP Meclis’teki sandalyelerin yüzde 65’ini kazandı. Bu seçim sisteminin azizliğinden kaynaklandı. \r\n\r\nKuşkusuz bunun suçu AKP’ye değil, geçmiş iktidarlara aittir.\r\n\r\nBir de partilerine kızdıkları için sandığa gitmeyen 10 milyon seçmen var. Bu seçmenlerin tamamına yakını AKP karşıtı. \r\n\r\nEğer bu seçmenler sandığa gitmiş olsaydı AKP’nin aldığı oy yüzde 25 olacaktı. \r\n\r\nBu durumda AKP bırakın Meclis’te yüzde 65 sandalye kazanmayı, tek başına iktidar bile olamayacaktı. \r\n\r\nBugün AKP yüzde 25 oyla tek başına iktidar, Erdoğan da yüzde 25’le başbakan.\r\n\r\n* * *\r\n\r\nBaşbakan’ın ‘Millet bize yetki verdi. Biz istediğimizi yaparız’ yollu meydan okumasının demokrasi açısından ne kadar havada kaldığını düşünün. \r\n\r\n2007 Mayısı’na kadar AKP’nin yıpranmasını düşünürseniz bu yüzde 25 oranı daha da aşağılara düşer. \r\n\r\nHadi düşmediğini varsayalım. Eğer bu Meclis cumhurbaşkanını seçerse Erdoğan seçmenin sadece yüzde 25’inin iradesiyle Çankaya’ya çıkacak.\r\n\r\nSiyaset erbapları yüzde 25’lik bir irade ile 7 yıl cumhurbaşkanlığı koltuğunda oturmaya kalkmanın ne kadar sıkıntılı olacağını çok iyi bilirler. \r\n\r\nBiz toplum olarak yakın tarihimizde bunun örneklerine Turgut Özal’ın Çankaya’ya çıkışında tanık olduk. \r\n\r\nÜstelik Özal, Erdoğan kadar sivrilikleri olan bir insan değildi ve dört eğilimi birleştirerek iktidar olmuştu. \r\n\r\nErdoğan eğer bu koşullarda cumhurbaşkanı seçilmeyi göze alırsa, sahip olduğu dünya görüşü ülkede sürekli gerginliğe neden olacağı için Çankaya’da rahat oturamayacağını bilmelidir.\r\n\r\nBütün hesap, kitap ve yorumlardan ortaya çıkan sonuç şu: Partilerine kızıp sandığa gitmeyenler acaba Türkiye’nin önüne ne kadar büyük bir fatura koyduklarının farkındalar mı? \r\n", "Yılmaz'ın sıkıntıları \r\n \r\n\r\n \r\nKAPLUMBAĞAYI sırtında heybesi, tozlu Anadolu yollarında görenler sormuşlar:\r\n\r\n- Hayrola nereye?\r\n\r\nKaplumbağa kan ter içinde ‘‘Hicaz'a’’ demiş.\r\n\r\nSoruyu soranlar gülmüşler:\r\n\r\n- Senin bu hızla Hicaz'a varmaya ömrün yetmez ki...\r\n\r\nKaplumbağa ters ters bakmış:\r\n\r\n- Olsun, varamasam da yolunda ölürüm ya...\r\n\r\nBizim Avrupa Birliği yolculuğumuz da buna benziyor. \r\n\r\nİçte ve dışta bir sürü unsur tam bir birlik içinde Türkiye'nin hızını kesiyor. \r\n\r\nGeçtiğimiz hafta cuma akşamı bir gazeteci grubu ile yemek yiyen Mesut Yılmaz'ın gözlemlediğimiz sıkıntısı bundan kaynaklanıyordu. \r\n\r\nBirileri AB yolunda Türkiye'nin önüne sürekli engeller çıkarıyor. \r\n\r\nVe Türkiye bütün gayretine rağmen bu engelleri bir türlü aşamıyor. \r\n\r\nBen o gece Mesut Yılmaz'ın anlattıklarına, duyduğu endişelere hiç şaşırmadım. Çünkü Yılmaz aylardan beri bu uyarıları hemen her konuşmasında yapıyordu.\r\n\r\nAma dinleyen yok. \r\n\r\nBelli ki son günlerdeki Avrupa Birliği karşıtı koronun çıkardığı ses onun endişelerini artırmış.\r\n\r\n* * *\r\n\r\nYılmaz'ın anlattıklarını özetlersek bugün geldiğimiz noktada iyimser olma olanağı yok. \r\n\r\nHaziran ve aralık ayındaki Avrupa Birliği zirvelerinde Türkiye'nin yazgısı belirlenecek. \r\n\r\nYa bize tam üyelik görüşmelerinin başlama tarihi verilecek, ya da bu macera belirsiz bir tarihe ertelenecek. \r\n\r\nEğer tarih belirlenirse olay bitmiş demektir. Çünkü tam üyelik görüşmelerinden her iki taraf için dönüş yok. \r\n\r\nGörüşmeler tamamlanınca Türkiye Avrupa Birliği'nin üye ülkesi olacak. \r\n\r\nEğer tarih belirlenmezse ne olacak?\r\n\r\nO zaman iş yukarda anlattığımız kaplumbağa öyküsüne dönecek. \r\n\r\nBöyle bir sonuç ve onun getireceği gelişmeler Yılmaz'ın tanımıyla tam bir felaket sanaryosu olur. \r\n\r\nBen her şeye rağmen bu kadar karamsar olmak istemiyorum.\r\n\r\n* * *\r\n\r\nBu felaket senaryosunun gerçekleşmemesi aslında bizim elimizde. Ama ah bu Avrupa Birliği karşıtları yok mu?\r\n\r\n- Oy için ilerisini, gerisini düşünmeden APO'yu asacağım diye tutturanlar.\r\n\r\n- Türkiye bölünür paranoyasına tutulanlar.\r\n\r\n- AB'ye üye bir Türkiye'de çıkarları bozulacak, güçleri sona erecek olanlar.\r\n\r\n- Atatürk'ün gösterdiği ‘‘muassır medeniyet hedefi’’ ni anlayamayanlar.\r\n\r\n- Uygarlaşmak, çağdaşlaşmaktan korkanlar.\r\n\r\nİşte tüm bu unsurlar ülkenin yazgısını çıkmaz bir yola sürüklemek için var güçleriyle uğraşıyorlar.\r\n\r\nMesut Yılmaz ‘‘Bunu aşmamız için dört siyasi kriteri yerine getirmemiz gerekiyor’’ diyor ve bunları sayıyor: \r\n\r\n- İnsanlara ana dillerini öğrenme hakkını tanımak. \r\n\r\n- Kürtçe TV yayınına olanak sağlamak.\r\n\r\n- Ölüm cezasını kaldırmak. Avrupa'da bir tek bizde kaldı. \r\n\r\n- Kıbrıs'ta çözüm için olumlu adımlar atmak. \r\n\r\nYılmaz'a göre geldik, burada tıkandık. \r\n\r\nPeki bu tıkanıklığı aşamaz mıyız?\r\n\r\nYılmaz bu soruya şu yanıtı veriyor: \r\n\r\n- Aşarız ama bunun tek yolu var, o da halkı arkamıza almak. \r\n\r\nHalk, Cumhuriyet tarihinin Kurtuluş Savaşı'ndan sonraki en yaşamsal kararı için ağırlığını koyarsa tüm engelleri kırıp bu zorlu kapıyı açarız. \r\n \r\n", "Ribery’den de bıktık bu kafalardan da... \r\nGÜNLERDİR Ribery ile yatıyoruz, Ribery ile kalkıyoruz. Bu futbolcuyu kaçırdığı için Galatasaraylılar, Başkan Canaydın’a ateş püskürüyor. \r\n\r\nOnu alaşağı etmek için toplantı üstüne toplantı yapılıyor.\r\n\r\nİyi güzel de, Canaydın’ı devirip ne yapacaklar?\r\n\r\nGalatasaray’ın sorunu para. Geliri borca ve giderlere yetmiyor.\r\n\r\nBaşkanı devirmek için demeç üstüne demeç patlatanların hiçbirinin eli cebine gitmiyor.\r\n\r\nPara vermeden nasıl olacak bu iş?\r\n\r\nBu koşullarda Ribery de gider, öteki futbolcular da.\r\n\r\nBu parasal çöküntü içindeki Galatasaray, başa kim gelirse gelsin düzlüğe çıkamaz.\r\n\r\nBen ve sanırım pek çok insan, Ribery’nin adını duymaktan bıktık.\r\n\r\nGalatasaray’ı istemeyen adamı, Galatasaray da istememeli.\r\n\r\nKoca Galatasaray’ın yanında Ribery kim oluyor ki, birileri büyük bir camianın kaderini bu adama bağlı görüyor?\r\n\r\n* * *\r\n\r\nRibery’den, Denizli’de benim canımı sıkan koyu bir ilkellik gösterisi olaya geçmek istiyorum.\r\n\r\nAvrupa uygarlığına girmeye layık olduğu iddiasındaki Türkiye’ye yakışmayacak bir tutuculuk sergilendi Denizli’de.\r\n\r\nOlay, kent çıkışındaki ‘outlet’ mağazasında yaşandı.\r\n\r\nSunset mayolarını satan mağaza, vitrinine bir reklam afişi astırdı.\r\n\r\nDev afişte bir manken, Sunset mayosuyla poz vermiş.\r\n\r\nAfiş asıldıktan sonra umreden yeni dönen mağaza sahibine tehdit telefonları yağmaya başlamış.\r\n\r\nTelefonda gözdağı verenler şöyle demiş:\r\n\r\n‘Sen orada kadın mı satıyorsun? Dini bütün bir Müslümansın, bu resimleri nasıl asarsın?’\r\n\r\nMağaza sahibi bu telefonlardan korkup afişi indirmiş.\r\n\r\nOlayı duyan Sunset’in sahibi ise durumu şöyle değerlendiriyor:\r\n\r\n‘Takım elbiseyi nasıl erkek manken tanıtıyorsa, mayoyu da mayolu manken tanıtır. Denizli’deki bu tepkiyi çok yadırgadım.’\r\n\r\nYadırganmayacak gibi değil. Denizli tekstil ihracatında lider kentlerden biri. Yüz binlerce insan buradan ekmek yiyor.\r\n\r\nAma gelin siz bu çağdışı kafalara bunu anlatın.\r\n\r\nBen bu olayı çok endişe verici buluyorum.\r\n\r\n* * *\r\n\r\nTürkiye bu iktidar anlayışının elinde ciddi bir geriye gidiş yoluna girdi.\r\n\r\nKadınların örtünmesini savunan bir kafanın, mayolu manken afişine tahammül etmesi zaten beklenemez.\r\n\r\nAynı kafa daha önce de Atatürk Havalimanı’ndaki benzer bir afişi indirtmişti.\r\n\r\nSanırım bu iktidar, türbanlı reklam afişleriyle Türkiye’yi pazarlayabileceğini hayal ediyor.\r\n\r\nBu kafayla giderlerse bunlar turizmin de canına okuyacaklar.\r\n\r\nHerkes şunu iyi bilsin ki, İran, Suudi Arabistan görüntülerine bürünen Türkiye’ye turist murist gelmez.\r\n\r\nAçık saçık diye reklamları kaldır, plajları izole et, içilmesin diye içkiye zam üstüne zam yap, her fırsatta aydın düşünceye set çek...\r\n\r\nBu işin sonu nereye gidecek?\r\n\r\nEl yordamıyla ülke yönetilemez. Bu ufuk darlığıyla bir yere varılamaz.\r\n\r\nHükümetin aklı fikri kaçak Kuran kurslarına af getirmek, türbanı serbest bırakmak, bütün liseleri imam hatiplere dönüştürmek, üniversiteleri kendi dünya görüşündeki insanların yönetimine terk etmek.\r\n\r\nGeçmiş iktidarları beğenmeyen, ‘Biz tüccar siyaset yapıyoruz’ diyen AKP hükümeti, 2.5 yıllık iktidarında bu ülkeyi 100 milyar dolar daha borçlandırdı.\r\n\r\nBu oran, cumhuriyet tarihinin rekorudur.\r\n\r\nAKP’nin en büyük başarısı da işte budur. \r\n", "Neden TÜBİTAK \r\nBU sorunun yanıtını kurumun çalışanları bile bulamıyor. \r\n\r\nAncak bazı olasılıklar akla geliyor. \r\n\r\nGörünen birinci neden, AKP'nin kurumları ele geçirme planı. \r\n\r\n‘‘TÜBİTAK da bizim olsun, orayı da bizim insanlarımız yönetsin’’ tutkusu. \r\n\r\n(Yani kendi kafalarındaki, onlar gibi düşünen insanlar.) \r\n\r\nYeni moda tanımlama ile ‘‘Muhafazakár Demokrat’’ olanlar. \r\n\r\n(Muhafazakár insanın nasıl demokrat olduğuna doğrusu ben bir türlü akıl erdiremiyorum, ama buna inananlar var.)\r\n\r\nİyi güzel, iktidar bu, istediğini yapar. \r\n\r\nAncak burada küçük, küçücük bir sorun var. \r\n\r\nBu iktidarın TÜBİTAK'ı yönetecek bilimsel birikimde ve yeterlilikte kadrosu yok.\r\n\r\nBu yüzden Başbakanlık Müsteşarı Ömer Dinçer işe el koyuyor ve onun önerdiği Prof. Nüket Yetiş TÜBİTAK'ın başına Başbakan tarafından atanıyor.\r\n\r\nBilim çevrelerine göre Prof. Yetiş'in bilimsel karnesi oldukça cılız. Uluslararası yayınlarda yayınlanan bilimsel makale sayısı 5'i geçmiyor. \r\n\r\nMakalelerinden yararlanan yabancı uzman ise hiç yok. \r\n\r\nAma TÜBİTAK gibi çok önemli bilimsel bir kurumun başına getirilen Prof. Yetiş'in bundan sonraki bilimsel performansı belki yükselebilir. \r\n\r\nMarmara Üniversitesi'nde çeşitli akademik görevlerde bulunan Prof. Yetiş dekanlık yaptı, rekörlük seçimlerinde aday oldu ama seçilemedi. \r\n\r\nÜniversite çevrelerinde dinci görüşleriyle tanınan ve bazı tarikatlara yakın olduğu söylenen Prof. Yetiş'in ilginç bir özelliği var, o da çağdaş ve modern görünümlü bir insan olması.\r\n\r\n* * *\r\n\r\nİkinci neden de şu olabilir: Üniversitelerde ‘‘eli kalem tutmayan’’lar olarak tanınan, bilimsel liyakatları yeterli olmayan bir kesim var. \r\n\r\nAKP ile aynı dünya görüşünü paylaşan bu kesimin en büyük ideali TÜBİTAK ve benzeri bilim kurumlarında görev almak.\r\n\r\nBunlar oralarda çalışarak bilimsel saygınlık kazanmayı hep isterler.\r\n\r\nÜçüncü olarak, TÜBİTAK'ın 2 bin kişilik kadrosunun iktidarın iştahını kabartması. \r\n\r\nBir dördüncü olasılık da şu olabilir: Kurumun yıllık bütçesi 300 trilyon lira. \r\n\r\nBu paranın 100 trilyon lirasını TÜBİTAK yürüttüğü projelerden kazanıyor. \r\n\r\nİktidar bu bütçeyi yönetmek isteyebilir.\r\n\r\n* * *\r\n\r\nTÜBİTAK'ta çalışanların kanısı, kurumun iktidar tarafından ele geçirildiği yönünde.\r\n\r\nBana göre de TÜBİTAK gitti. \r\n\r\nBundan sonra iflah olmaz. Çünkü bu bilimsel kuruma siyaset sokuldu.\r\n\r\nBundan daha önemlisi, dünya bilim çevrelerinde saygın bir yeri olan bu kurumun bundan sonra özelliğini yitireceği. \r\n\r\nZaten iktidar, kurumun boşalması için çok akıllıca bir karar daha aldı. TÜBİTAK'ta çalışan bilim adamlarına verilen ücreti, asgari ücretin bile altına indirdi. \r\n\r\nBu da TÜBİTAK'a bilimsel saygınlık ve verimlilik kazandıran yetenekli ve nitelikli bilim adamlarının kurumdan ayrılması demek.\r\n\r\nZaten iktidarın da istediği bu.\r\n\r\nBu operasyonla TÜBİTAK'ın bilimsel verimliliği düşecekmiş, kurumun yürüttüğü çok önemli ve gizlilik içeren projeler yarım kalacakmış, bunlar AKP iktidarının pek umurunda değil.\r\n\r\nAKP soruna ‘‘benim kurumum, benim olmayan kurum’’ olarak bakıyor.\r\n\r\nVe cumhuriyetin bütün kurumlarını ele geçirip kendi kurumu haline getirmek için kararlılıkla yürüyor. \r\n", "Çok uzaklardaki bize yakın Ermeni \r\n \r\n\r\n \r\nTÜM beyin işlevlerini ve enerjilerini, iki milletin barış içinde kucaklaşmalarına değil de, kin ve düşmanlık içinde birbirlerinin gırtlağına sarılmalarına harcayanların o gece, o salonda olmasını isterdim. \r\n\r\nElimde güç olsaydı bizden çok uzaklarda, Amerika'da doğup büyüyen udi Hagopian'ın, Türk-Ermeni İş Konseyi Başkanı Kaan Soyak'ın büyük gayretleriyle düzenlenen konserinde en ön sıraya dizerdim hepsini... \r\n\r\nBiraz insanlık öğrensinler, Türk ve Ermenilerin nasıl birbirlerinden kopamayacak kadar birbirlerinin kopyaları olduklarını görsünler diye...\r\n\r\nRichard A. Hagopian şimdi 65 yaşında. Türkiye'ye ilk kez geliyor. Maraş'tan göçen dedesinden, babasından öğrenmiş Türkçe'yi. \r\n\r\nTürk müziğini de kendisini bir üstat yapan hocası udi Hrant'dan...\r\n\r\nHagopian ve oğlu, (baba ud, oğlu keman çalıyor) udi Hrant'ın 100. doğum yıldönümü anısına cumartesi günü Boğaziçi Üniversitesi'nde verdikleri konserde ünlü udinin bestelerini Türkçe ve Ermenice seslendirdiler. \r\n\r\n‘‘Yaşamdaki en büyük düşüm bir gün Hrant'la İstanbul'da birlikte çalmaktı. Kısmet bugüneymiş’’ diyen Hagopian iki milletin genlerinin nasıl tıpatıp birbirine uyduğunu kanıtlıyordu sahnede. \r\n\r\nTürkiye'den binlerce kilometre uzakta, hiç görmediği Anadolu'yu bu kadar eksiksiz ve kusursuz yaşayabilmek Türk-Ermeni kardeşliği düşmanlarının anlayabileceği bir olgu değil kuşkusuz. \r\n\r\n* * *\r\n\r\nTürk musikisine sayısız eserler veren ünlü udi Hrant'ın öğrencisi olan Hagopian şarkı söylerken kusursuz Türkçesi, uda hükmedişindeki ustalıkla salonu dolduranları soluksuz bıraktı. \r\n\r\nHagopian'a eşlik eden ve konserin birinci bölümünde Ermeni bestekárların eserlerini seslendiren TRT sanatçılarından oluşan Lalezar Grubu da mükemmeldi. \r\n\r\nHagopian'la öyle bir uyum içinde çaldılar ki sanki yıllardan beri yan yanaydılar. Oysa ilk kez bir araya gelmişlerdi. \r\n\r\nBen cumartesi gecesi o konseri yaşadıktan sonra Türk ve Ermeni toplumlarının birbirlerine düşman olamayacaklarına daha güçlü bir şekilde inandım. \r\n\r\nKim ne yaparsa yapsın, ne kadar kötülük tohumları saçarsa saçsın, en az bin yıl iç içe yaşamış, gelenekleri, görenekleri, sevgileri, hüzünleri, duyguları, zevkleri, keyifleri tıpatıp aynı olan bu iki toplum asla düşman olamaz.\r\n\r\nOnlar Anadolu'nun hoşgörüyle, sevgiyle, sabırla harmanlanmış toprağında doğup büyümüşler. \r\n\r\n\r\nNOT YORUM\r\n\r\n\r\nSaadet Partisi Konya Milletvekili Lütfü Yalman Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'in uzun devlet hizmetinde eşiyle birlikte yaptığı birikimlerle satın aldığı villasını soruşturacağına Balgat'taki kendi Hoca'sının, alt alta yazıldığında sayfalar tutan mallarının kaynağını sorsun. \r\n\r\nAvrupa Birliği ikide bir Türkiye'ye atıp tutan komiser Verheugen'in babasının çiftliği değil. Türkiye, Avrupa Birliği'ne üyeliğine bir komiserin karar vermeyeceği kadar büyük bir ülke. Verheugen boşuna sürece gölge düşürmek için çırpınıp durmasın. Kendi küçülüyor.\r\n\r\nDoğrusu UEFA beni yanılttı. Galatasaray-Roma maçı için bu kurumdan beklenmeyecek kadar dürüst bir karar verdi. UEFA'yı kutlarım. Ama onlardan daha fazla maçın Yunanlı gözlemcisini kutlarım.\r\n \r\n", "Erdoğan’ın kullandığı ‘muamma’ sözcük \r\nCHP İstanbul Milletvekili Bülent Tanla Başbakan Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığı seçimi için yaptığı konuşmadaki şu cümleye, daha doğrusu cümledeki bir sözcüğe dikkatimi çekti:\r\n\r\n‘Bu parlamento bu görevini (cumhurbaşkanı seçme) gayet asil bir şekilde yapacak, onlara (CHP’lilere) gereken dersi vakti geldiğinde verecektir. Bu böyle biline...’ \r\n\r\nBu cümledeki ‘muamma’ sözcük ‘Asil’. \r\n\r\nBu sözcükle Başbakan neyi anlatmak istiyor?\r\n\r\n‘Vakti gelince AKP Ali Topuz’un tanımladığı gibi bir ‘Molla’yı mı cumhurbaşkanı olarak seçecek, yoksa kamuoyu tarafından yadırganmayacak tarafsız bir ismi mi Çankaya’ya gönderecek?’\r\n\r\nBülent Tanla, Başbakan Erdoğan’ın ‘asil’ sözcüğüyle AKP’nin ülkeyi germeyecek bir ismi cumhurbaşkanı seçeceğini ima ettiğini söylüyor. \r\n\r\nÇok önemli bir noktanın daha altını çiziyor:\r\n\r\n‘AKP grubu cumhurbaşkanı seçiminde 1 Mart Tezkeresi’nden çok daha duyarlı bir şekilde hareket edecek. Böylece AKP’de ortak aklın egemen olacağı görülecek.’\r\n\r\n* * *\r\n\r\nCumhurbaşkanlığı seçimi tartışmalarının çok erken başladığı yolundaki değerlendirmeler yaygın.\r\n\r\nBaşbakan Erdoğan da buna katılıyor, yapılacak çok işleri olduğunu, vakti zamanı gelince asil bir şekilde bu işi halledeceklerini söylüyor.\r\n\r\nPeki, Başbakan’ın gönlünde cumhurbaşkanı seçilip Çankaya’ya çıkmak yatmıyor mu acaba?\r\n\r\nTanla’nın bu konudaki görüşü şöyle: \r\n\r\n‘Tayyip Bey aday olmaz. Eğer olursa AKP seçime Tayyip Bey’siz katılmak zorunda kalır. AKP bu durumda iktidar olacak kadar oy toplayamaz. Çünkü Tayyip Bey’in popülaritesi AKP’nin 10-15 puan önünde.’\r\n\r\nBir de şu var: Tayyip Bey parlamento yaşamının daha başında sayılır.\r\n\r\n2007 Kasımı’nda yapılacak normal seçime kadar çok büyük olumsuzluklar yaşanmazsa önünde uzun bir siyasi yaşam var. \r\n\r\nCumhurbaşkanlığı ise siyasal yaşamı noktalamayı gerektirir. \r\n\r\nTanla’nın vurguladığı gibi Tayyip Bey’in cumhurbaşkanlığına seçilmesi ile sadece kendi siyasi yaşamı noktalanmayacak, AKP’nin iktidar şansı da azalacak. \r\n\r\n* * *\r\n\r\nBurada Demirel’in ‘Elinde cumhurbaşkanı olacak gücü tutan bir politikacı bu fırsatı kullanmamazlık etmez’ yaklaşımı doğrudur ama bu Tayyip Bey için geçerli olabilir mi?\r\n\r\nÇünkü Erdoğan henüz 51 yaşında. 53 yaşında cumhurbaşkanı seçilecek. 7 yıl sonra, yani görevi bittiğinde yaşı 60 olacak. \r\n\r\nYani 60 yaşında 11. cumhurbaşkanı olarak köşesine çekilmek zorunda kalacak.\r\n\r\nErdoğan için gerçekten çok zor bir seçim. \r\n\r\nEğer Türkiye bu arada başkanlık sistemine geçerse o zaman iş değişir ve Tayyip Bey cumhurbaşkanlığına hiç düşünmeden aday olur. \r\n\r\nAncak başkanlık sistemine geçmek bugün ve yakın gelecekte Türkiye için olası gözükmüyor.\r\n\r\nCemil Çiçek’in ‘Belli odaklar AKP’yi bölmek istiyor’ değerlendirmesi ise Tayyip Bey’in siyasi yaşamına nokta koyup Çankaya’ya çıkması durumunda gerçeklilik kazanabilir.\r\n\r\nTayyip Bey’siz bir AKP, çıkacak iç çekişmeler ve genel başkanlık kavgaları nedeniyle kaosa sürüklenmekten kolay kolay kurtulamaz. \r\n", "Beşiktaş maçının düşündürdükleri \r\nBİR konuşma için bir koşu Almanya'nın Ousburg kentine gidip geldim. \r\n\r\nCumartesi günü İstanbul'u karlar altında bıraktım. Stuttgart'ı, oradan geçtiğim Ousburg'u tertemiz görünce biraz şaşırdım doğrusu. \r\n\r\nAncak akşama doğru kar başladı. \r\n\r\nO sırada ben arkadaşlarımla birlikte bir bira evinde özel yapılmış ‘‘Pils’’ ve ‘‘Alt’’ tipi nefis biralar içiyordum.\r\n\r\nDışarı çıktığımızda her taraf bembeyazdı. \r\n\r\nAma ne trafik sıkıştı, ne kent halk yollarda perişan oldu, ne elektrikler kesildi, ne kaloriferler söndü, ne de musluklar kurudu.\r\n\r\nBir iki saat içinde beyazlara bürünen tarihi Ousburg bir gelin gibiydi. \r\n\r\nMeğer kar ne kadar güzelmiş.\r\n\r\nBir günlük gezinin sonunda vardığım kanı şu oldu: Almanya'daki aşırı düzen de, Türkiye'deki aşırı düzensizlik de insanın canını sıkıyor. \r\n\r\nDönüş yolunda gazetelerden Beşiktaş'ın başına gelenleri okudum. \r\n\r\nZaten Türkiye'den ayrılmaya hiç gelmiyor. Bir günde ortalık karışıveriyor. \r\n\r\nAkşam (pazartesi) Beşiktaş olayını anlayabilmek için TV başına oturdum. \r\n\r\nİzleminlerim dürüstçe aktarmam gerekirse şöyle: \r\n\r\nHakem gösterdiği kırmızı kartların tümünde doğru karar vermiş. \r\n\r\nBeşiktaşlılar sakın kızmasınlar. Görüntüleri tekrar tekrar izlesinler, bu hakkı teslim edeceklerdir. \r\n\r\nAncak, hakem yine de hatalıdır. \r\n\r\nÇünkü, maçı yöneten insanın tek görevi düdük çalmak ya da ceza vermek değildir. \r\n\r\nOyunun psikolojisini de düşünmek zorundadır. \r\n\r\n* * *\r\n\r\nDünyanın hiçbir ülkesindeki hiçbir maçta kart göstererek, futbolcu atarak otorite kurmaya kalkan hakem başarılı kabul edilemez. \r\n\r\nHakemin en önemli görevlerinden biri de futbolcuların sinir sistemini maç boyunca sağlıklı tutabilmektir. \r\n\r\nHakem Cem Papila maçı yönetirken bu oyunun insanlar tarafından oynandığını, insanların davranışlarını da sinir yapılarının belirlediğini unuttu. \r\n\r\nPsikolojisi bozulan insanların her türlü akıl ve mantık dışı hareketler yapabileceğini düşünemedi. \r\n\r\nOlgun bir hakem maç başlar başlamaz futbolcuların gerginliğini sezebilmeli, ona göre davranmalıdır. \r\n\r\nCem Papila bunu başaramadı. \r\n\r\nDoğrusu Beşiktaş teknik adamları da başta Lucescu olmak üzere hakemin bu eksiğini giderecek bir tutum içinde olmadılar. \r\n\r\nHatta sahadaki futbolcularının öfke ateşinin üzerine körükle gittiler.\r\n\r\nSonuçta Beşiktaş gereksiz ama çok ağır bir darbe yedi. \r\n\r\n* * *\r\n\r\nBiraz seyircinin psikolojisine de değinmek istiyorum. Türk futbol seyircisi (tümü) yenilgiyi kabullenmek olgunluğuna henüz erişemedi. \r\n\r\nYenilginin ardında daima öfke duyacağı mazeretler arıyor. Bulamazsa yaratıyor. \r\n\r\nMaç boyunca bu psikoloji hiç aralıksız sürüyor. Hakemin her kararına, rakip futbolcunun her davranışına karşı öfke gösterisinde bulunuyor. \r\n\r\nEline ne geçerse sahaya fırlatıyor, önce hakeme, sonra rakip takıma, basına, daha da hızını alamazsa kendi futbolcusuna ve yöneticisine basıyor kalayı. \r\n\r\nBana göre Beşiktaş Başkanı Serdar Bilgili de bu öfke baskısıyla rahat konuşamadı. Sağlıklı değerlendirmeler yapamadı. Onu anlıyorum. \r\n\r\nAma Lucescu'yu anlayamıyorum. \r\n\r\nDemek ki, bir futbol adamından beklenmeyecek kadar üst kültür çizgisine sahip bir insanı da kendi psikolojimize sokmayı başarmışız. \r\n", "1960'taki Türk filmleri hálá etkili \r\nBAŞBAKAN ve iki bakanın türbanlı eşlerinin Amerika'da yarattığı imaj, modern Türkiye imajıyla uyuşmuyor. \r\n\r\nEmine Erdoğan, Hayrunisa Gül ve Zeynep Babacan'ın Arap geleneklerine göre örtünmelerinin, modern Türk kadınının giyimiyle uzaktan yakından ilgisi yok.\r\n\r\nEmine, Hayrunisa ve Zeynep hanımlar, Atatürk Türkiye'sinin görüntüsünü yansıtmıyorlar. \r\n\r\nDüşündürücü olan, Türkiye'nin 80 yıl sonra böyle bir imajla Batı'nın karşısına çıkması. \r\n\r\nSöylenecek bir şey yok... \r\n\r\nBen aslında türbanla ilgili Anadolu'dan bazı gözlemlerimi aktarmak istiyorum. \r\n\r\nBir iki ay önce Malatya'ya gitmiştim. Orada iki fabrika gezdim. Biri kayısı paketleme, öteki de bir konfeksiyon fabrikasıydı. \r\n\r\nİki fabrika arasında ilginç farklılıklar vardı. \r\n\r\nKayısı fabrikası, tümü kadın olan geçici işçi çalıştırıyordu. \r\n\r\nHemen hepsi çevre köylerden gelen genç kız ve kadınlardı. \r\n\r\nHepsinin de başı örtülüydü. \r\n\r\nAma bu örtünmenin simge olarak kullanılan türbanla alakası yoktu.\r\n\r\n* * *\r\n\r\nHepsi tülbent bağlamışlardı başlarına. Saçlarının yarısı açıktaydı.\r\n\r\nYani geleneksel şekilde örtünmüşlerdi. Siyasi İslam veya tarikatla bağlantılı değildi. \r\n\r\nBiz fabrikayı gezerken herhangi bir rahatsızlık da duymadılar. \r\n\r\nSorduğumuz sorulara gayet uygarca yanıtlar verdiler. \r\n\r\nKonuşmama, yüzünü saklama ve kaç-göç kesinlikle olmadı. \r\n\r\nTarikatların bütün zorlamasına karşın Anadolu kırsalında kadınların Arap geleneklerine göre örtünmeyi reddettiğini bir kez daha gördüm.\r\n\r\nKonfeksiyon fabrikasına gelince...\r\n\r\nOrada türban egemendi. \r\n\r\nİlginç olan, bu genç kızların tümü de Malatya'nın içindendi.\r\n\r\nDemek ki siyasi İslamcılar kent varoşlarında etkililer.\r\n\r\nBizi gezdiren Malatya Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı Mücahit Fındıklı, çok ilginç şeyler anlattı. \r\n\r\nModern fabrikaların Malatya'da kurulması için büyük uğraş vermişler. \r\n\r\nHatta bu fabrikalara işçi seçme işini de oda üstlenmiş.\r\n\r\nAncak bu seçimlerde çok zorlanmışlar. \r\n\r\nÖzellikle babalar, kızlarının konfeksiyonda çalışmasını istemiyorlar, ‘‘Başka bir iş olsun ama ille de konfeksiyon olmasın. Kızımı konfeksiyona göndermem’’ diyorlarmış.\r\n\r\nBunun nedenini araştırmışlar ve bulmuşlar. Fındıklı şöyle anlatıyor:\r\n\r\n‘‘Sonunda çözdük, babaların neden kızlarını konfeksiyona vermek istemediklerini. Bilirsiniz 1960'lı yıllarda çevrilen Türk filmleri hep fakir kız, zengin oğlan veya tersi konuları işlerdi.\r\n\r\nFakir kızlar da genellikle konfeksiyonda çalışırlardı. Bunların birçoğunun başına da tatsız olaylar gelirdi. Kimi pavyona düşer, kimi de zengin adamlara metres olurdu. Veya zengin oğlanın ailesi konfeksiyonda çalışan kızı gelin olarak istemezdi.’’\r\n\r\nO dönemin Türk filmleri öylesine etkilemiş ki halkı, aradan yıllar da geçse babalar kızlarını konfeksiyona vermek istemiyorlarmış. \r\n\r\nSinema korkunç etkili bir silah.\r\n\r\nFındıklı mutlu sona nasıl ulaştıklarını da şöyle anlattı:\r\n\r\n‘‘Neyse, çok uğraştık ama sonunda başardık. Bunun film olduğunu, gerçekle ilgisi bulunmadığını anlattık günlerce. Sonunda hepsi kızlarının çalışmasına izin verdi. Bugün artık modern bir fabrikada çalışmanın değerini hem genç kızlar, hem de babalar anladı. Şimdi hepsi çok mutlu.’’ \r\n" ]
[ "ttu", "ttu", "ttu", "ttu", "ttu", "ttu", "ttu", "ttu", "ttu", "ttu", "ttu", "ttu", "ttu", "ttu", "ttu", "ttu", "ttu", "ttu", "ttu", "ttu", "ttu", "ttu", "ttu", "ttu", "ttu", "ttu", "ttu", "ttu", "ttu", "ttu", "ttu", "ttu", "ttu", "ttu", "ttu" ]
[ "Hekimin reçetesinden elinizi çekin \r\n \r\nBURSA'dan Dr. Kenan Ergus, SSK Genel Müdürlüğü'nün 17.1.2002'de Resmi Gazete'de yayınlanan ilaç yönetmeliğine göre, bundan sonra SSK'lılara antidepresan ve antipsikotik ilaçların sadece psikyatri uzmanları tarafından reçeteye yazılabileceğini veya kişinin bu ilaçları kullanması gerektiğine dair heyet raporunun varsa diğer hekimler tarafından da yazılabileceğini anımsattıktan sonra şöyle diyor:\r\n\r\n‘‘SSK'nın tedavi giderlerini azaltmak için birtakım tedbirler alması doğaldır. Tedbirler alırken bilimsel ve etik değerleri de gözetmesi gerekir. Antidepresanlar sadece depresyonda kullanılmazlar; migren, psikosomatik bozukluklar, kimi gastro-enterolojik hastalıklar ve ağrılı durumlar başta olmak üzere birçok alanlarda kullanılırlar. Antidepresanların gelenekselleşmiş isimlerinden hareketle sadece depresyonda kullanılabileceğini sanmak bizim dar kafalı bürokratlarımıza yaraşır bir anlayış olabilir ama dünyanın hiçbir yerinde akla hayale gelmeyecek bir komedidir. Bu kararı alanlar zahmet edip antidepresanların prospektüslerini incelemiş olsalardı; depresyon dışında hangi hastalıklarda kullanılabileceğini görmüş olurladı. Anlaşılan bu kadar basit bir çaba göstermeyi bile gereksiz görmüşlerdir. Kaldı ki depresyon, iyi hekimlik yapan her doktorun hiçbir laboratuvar tetkikine gerek duymaksızın sadece iyi bir gözlem ve anamnezle (hastanın şikáyetlerini sorgulama) tanı koyabileceği bir hastalıktır.’’\r\n\r\nDr. Ergus, usulsüz işlemlerin önüne geçilmek isteniyorsa kayıtdışı işçilikle, hak edilmeden alınan emekli maaşlarıyla, ihalelerde dönen yolsuzluklarla mücadele edilmesini istiyor ve ‘‘Eğer bu konuda yolsuzluğa bulaşmış doktor varsa; hiç kuşkunuz olmasın, onlara haddini bildirirken iyi hekimlik yapan doktorlar da yanınızda olacaktır. Ama lütfen iyi hekimlik yapan doktorun reçetesinden elinizi çekin’’ diyerek şu örneği veriyor:\r\n\r\n‘‘1 milyonluk Laroxyl için, 8-9 milyonluk Anafranil için, Tofranil için günlerce sürecek ve belki hiç muayene edilmeden verilmek durumunda kalınacak heyet raporlarıyla vatandaşın depresyonunu daha da derinleştirmeyin. On binlerce migrenli, irritabl kolon sendromlu vb. hastaları düşünerek bu rezalete son verin. Lütfen aldığınız kararlarda bilimselliği, etik değerleri, hasta-hekim ilişkisini ve ülke gerçeklerini göz önünde bulundurun, kendinizden başka herkesi defolu görme ve ‘‘Ben yaptım, oldu...’’ anlayışını terk ediniz.’’\r\n\r\n\r\n\r\nUrfalılara TEDAŞ zulmü\r\n\r\n\r\n‘ŞANLIURFA TEDAŞ'ta geçen yıl yaşanan yolsuzluk olayından sonra bu kurum adeta kangrenli bir hastaya dönüştü. Vurgunu vuranların çarptığı trilyonlar yanına kár kalıp sokaklarda gezerlerken olan binlerce Şanlıurfalı'ya oldu. Sayaç okuyan taşeron firmaların anlaşmaları askıya alındı ya da feshedildi. Sonuçta 6-7 aylık 500-600 milyon gibi yüksek faturalar binlerce fatura vatandaşa çıktı. Taksitlendirme ile bunları güçlükle ödemeye çalıştılar. Aradan geçen zaman içinde iyileşme görülmedi; işe politika girince bir yıl içinde üç müdür arka arkaya değiştirildi. Bu arada tabii korkudan yeni müteahhitlerle anlaşma sağlamaya üç müdür de yanaşamadı. Bu ihmalin ikinci büyük faturası yine abonelere çıktı. Bir kez daha yüzlerce milyonluk faturalar dağıtıldı. Nasıl olsa kurum suçlu diyerek borçlarını taksitlendirmeye giden insanlara büyük bir pişkinlikle 'Taksitlendirme artık yok. O bir kereye mahsustu. Bilgisayarın programı da ona göre hazırlandı. Bilgisayar da bunu kabul etmiyor'' yanıtını verildi. Dünyanın hiç bir yerinde hem suçlu hem de güçlü olmanın böyle bir örneği yoktur. Bilgisayarın kabul etmediğini hiçbir vicdan kabul etmez. Eskiden halk günlerinde ilaç gıda yardımı isteklerinin yerini şimdi milyonluk elektrik faturalarının ödenmesi yakarışları aldı. Vatandaşa artık zulmetmeyin.’\r\n\r\nMehmet ALTUNDAĞ-Şanlıurfalı TEŞADZEDELER adına\r\n\r\n\r\nTürk Gecesi maskaralıkları\r\n\r\n\r\n'TÜRK Gecesi' adı altında düzenlenen eğlenceler yetersiz ve hatalıdır. Bizleri de rencide etmektedir. Dansözler Arap havaları ile dans etmekte; turistlere sanki Arap ülkesiymişiz gibi yüzme havuzu etrafında fesli adamlarca deve gezileri yaptırılmaktadır. Müzisyen ekipleri tam bir 'Sulukele ekibi' görünümündedir ve Türk imajı ile uzaktan yakından bağlantı kurulacak bir durumda değildir. Kıyafetler, bir çadır tiyatrosu ortamındadır. En kötüsü de böyle bir ortamın güzelim Türk bayrakları ile süslenmesidir. Tatil köyleri tarafından yöredeki Türk kültürünü bilmeyen özel girişimcilere ihale edilen geceler, tam bir panayır görüntüsü vermektedir. Bu geceler yasaklanmasın ama bu organizasyonların nasıl yapılacağı başka kültürel boyutlarda biçimlendirilmelidir. Türk imajı, dansözlü, develi, fesli gösterilere bırakılamaz.\r\n\r\nAbdullah ŞEVKİ-ANKARA\r\n\r\n\r\nVan kedilerinin acınacak hali\r\n\r\n\r\n23 NİSAN tatilinde Van'a gezi yaptık. Daha önce gazetelerden ‘‘Van'a gelin ve kedilerimizi görün, sevin. Koruma altına aldık’’ diye okuduklarım kedilere olan tutkumu artırdı ve rehberden rica edip Van 100. Yıl Üniversitesi bünyesindeki kedi bakımevine gittik. Ancak kedievi kapalı; saat 10'dan 12'ye kadar bekledik; bakıcı gelmedi. Kedilerin durumu içler acısı. Kedi yolları yapılmış olan yerlerden tel örgülü bahçelerine çıkıyorlar. Kiminin kulaklarının yanı uyuz, kiminin o güzelim gözü akmış, kiminin kuyruğu yolunmuş gibi tel-tel, göz yaşartıcı bir manzara... Kedievi mi yoksa kedi tutukluevi mi karar veremedik. Bazı kediler odalarda hapis...\r\n\r\nVan'ın meydanına kedi heykeli dikmek marifet değil! Marifet canlı kediye bakmak. Türü yalnız bize ait olan bu kedilerin bakıcısını da eğitmek lazım. İlgililere sesleniyorum. Van kedisine sahip çıksın.\r\n\r\nAyşe ŞENOK-İSTANBUL\r\n\r\n\r\nSuçlu, tepkisiz kalanlarda\r\n\r\n\r\n‘ATATÜRKÇÜ bürokratlar, Tayyip mitingini (Rize) görmediler mi?’ diye soruluyor. Ne yazık ki o günlerde medyamızın gerekli tepkiyi göstermediğini söyleyebilirim.\r\n\r\n12 Eylül askeri ve sonrasındaki sözde sivil yönetimin, Türk-İslam sentezini esas alan ideolojisinin gereği olarak İslami hareketliliğe yaktığı yeşil ışık, bir kısım siyaset adamı ve bürokratlar tarafından çok iyi kullanılarak, bu sentez İslami yanı ağır basan İslam-Türk sentezi haline getirilmiştir. Eski Cumhurbaşkanı Demirel'in İslam birliğinden söz etmesi, Kur'an'ın getirdiği nizami yaşamının gerektiğini savunması, dini eğitime önem vererek 28 Şubat öncesindeki 600'ü aşan İmam Hatip okullarının yarısından fazlasını açmakla övünmesi ve nihayet Tevhid-i Tedrisat Kanunu'nun yanlışlığını ileri sürmesi hep 12 Eylül'ün siyasal İslam'ın palazlanmasına neden olan yönetim süreci içinde olmuştur. Bu süreç de laikliğin Kur'an ayetlerinde aranmasıyla başlamıştır.\r\n\r\nSiyasal İslam'ın iktidara gelme şansının arttığı bu dönemde, bu yönetim içinde yer alabilme düşüncesi, zamanın siyaset adamlarının ve siyasi bürokratlarının bu ve benzeri İslami çıkışları karşısında sessiz ve tepkisiz kalmasını gerektirmiştir. Aynı süreç içinde 12 Eylül'ün Türk-İslam sentezi ideolojisine yatkın yetiştirilen ve kendilerine '12 Eylül Atatürkçüleri' denen kesimden de ciddi sayılabilecek bir karşı tavır da beklenemezdi zaten. Birkaç yürekli gerçek Atatürkçü de bu özel Atatürkçüler arasında seslerini duyuramamıştı. \r\n\r\nDr. Şerafettin YAMANER Şehremeni-İSTANBUL\r\n\r\n\r\nDurmuş’un kazığı\r\n\r\n\r\nEN kahraman 'sağlıklı' bakanımızdan alın size bir bomba; özel hastanelerde bile 12.5-15 milyona bakılan 'otomatik hemagrom' tahlili Sağlık Bakanlığı hastanelerinde kaça bakılıyor biliyor musunuz? Tam 20 milyon liraya! Peki bunun maliyeti ne biliyor musunuz? Tam 200 bin lira! İstediğiniz Devlet Hastanesi'ne gidin hemagroma baktırın sizden 20 milyon lira alınacaktır. Herhangi bir özel hastanede ise bunun % 60-70'ine aynı tahlili yaptırabilirsiniz.\r\n\r\nBenden uyarması.\r\n\r\nHüseyin DİZ-ORTAKÖY\r\n\r\n\r\nGÜNÜN SÖZÜ\r\n\r\n\r\n‘‘Bir af yasasını bile elinize yüzünüze bulaşırdınız, 'Türkiye'yi yönetmeye hazırım’’ demeye hakkınız yok.''\r\n\r\n(Ayberk İ.-GÖZTEPE)\r\n\r\n\r\nMESAJ \r\n\r\n\r\nBİRLEŞEN bankalardaki personel arkadaşlarımız toplam hizmet süreleri kadar tazminatlarını alırken biz Etibanklılar hizmet süremiz ne olursa olsun (20 yıllık olanlar var) 3 senelik tazminat aldık. Dava açmamıza rağmen karşımızda Etibank'ın tüzel kişiliği kalmadığından muhatap bulamıyoruz. Kanunda belirtildiği üzere bir işyerini satın alan firma personelin bütün özlük haklarını devralmasına rağmen geçmiş hizmetlerimiz yok sayılarak resmen gasp edilmiştir. Yeni bir iş bulmak için limit yaş olan 30 yaşında olmana mı yanarsın, işini kaybettiğine mi, 'Hukuk devletiyiz nasıl olsa hakkımızı alırız' diye düşünüp safdilliğine mi yanarsın artık sana kalmış.\r\n\r\nBizimle muhatap olacak biri yok mu acaba.\r\n \r\n", "KKTC'deki yol ihalesine açıklama \r\n \r\n\r\n \r\nKARAYOLLARI Genel Müdürü Dinçer Yiğit, ‘‘KKTC'deki (Dörtyol-Geçitkale-Girne karayolu ihalesine fesat karıştırılmıştır -Örnek bir yargı kararı’’ (10.5.2002) başlıklı belgelere dayalı yazımız üzerine uzun bir açıklama gönderdi.\r\n\r\nKarayolları ile Üstyapı İnşaat firması arasında ihalenin tüm aşamalarında mali, hukuki ve idari yönden anlaşmazlıkların sürdüğünü, firmanın ilgili çevreleri 'karalamaya' çalıştığını belirten Dinçer, ‘‘KKTC'deki karayolu ihalesine fesat karıştırılmış mıdır?’’ sorusunu sorarak şöyle diyor:\r\n\r\n‘‘Üstyapı firmasının C. Başsavcılığı'na şikáyeti üzerine şahsımın da dahil olduğu 13 üst düzey yönetici hakkında 4483 sayılı yasa kapsamında her türlü inceleme ve soruşturma yapılmış olup, Danıştay 2. Dairesi ile Ankara C. Başsavcılığı'nın anılan ihalenin rekabet ilkelerine uygun olarak yapıldığını, ihaleye fesat karıştırılmadığını, ihalenin yasalara uygun yapıldığını, ihaleyi alan ve katılan firmaların suç teşkil eden eylemlerinin bulunmadığını açıkça ifade eden 9.7.2001 tarih ve 14.11.2001 tarihli kararları sunuyorum. O halde İdari Yargı ve C. Başsavcılığı kararları ile ihaleye fesat karıştırılmadığı açık olarak belirlendiği halde Üstyapı firması neden hálá kamuoyunu yanıltmaya yönelik asılsız ve gerçek dışı iftiralarını ileri sürebilmektedir? Yoksa bir ihaleye fesat karıştırılıp karıştırılmadığı konusunda Danıştay ve Cumhuriyet Savcılığı değil de Üstyapı firması mı karar vermektedir?’’\r\n\r\nDİNÇER'DEN 3 İDDİA\r\n\r\nYiğit, Üstyapı'nın anılan ihaleye, daha önce aldığı Ankara-Pozantı-Sivrihisar (2. kısım) yolu inşaatında, ihale şartnamesine uygun çalışması için uyarıldığı iddiasında bulundu. Ayrıca Üstyapı'ya sadece Karayolları'nın değil Ulaştırma Bakanlığı DLH'nin de, KKTC Ercan Havaalanı pist-apron, taksi sahalarının onarım işinin de, yeterli bulunmadığından davet edilmediğini söyledi. Üstyapı'nın 1998'de Aydın-Denizli otoyolu inşaatı işine de başvurduğunu, ancak idarece verilmiş olan kredi niyet mektubunun CSFB bankasının bilgisi ve izni dahilinde hazırlanmamış olduğunu, bazı belgelere dayanarak ileri sürdü. Ve ‘‘Yukarıdaki bu açıklamaların Üstyapı firmasının teknik gücü, kapasitesi, tutum ve davranışı hakkında yeterli bilgiyi verdiği kanısındayım’’ dedi.\r\n\r\nYiğit, KKTC'deki ihalenin durdurulması için Üstyapı'nın Ankara 8. İdare Mahkemesi'ne iptal davası açtığını (22.12.2000), bu arada Maliye Bakanlığı'nın vize işlemini tamamladığını 6.5.2001), mahkemenin yürütmeyi durdurma kararının iptal edildiğini (9.5.2001), daha sonra ihalenin Sayıştay'ca tescil edildiğini (19.7.2001), firmanın ikinci kez yürütmeyi durdurma talebinde bulunduğunu ve reddedildiğini (17.8.2001) belirterek ‘‘Aynı mahkemece iki kez yürütmeyi durdurma talebi reddedildiği halde 11.12.2001'de mahkeme başkanının karşı oyu ve 2'ye 1 oy çokluğu ile bu defa ihalenin iptaline karar verilmiştir. Bu karar üzerine idaremiz Danıştay 10. Dairesi nezdinde kararı temyiz etmiş ve öncelikle yürütmenin durdurulması talebinde bulunmuştur. Danıştay 10. Dairesi'nin 19.2.2002 tarihli kararı ile yürütmeyi durdurma talebimiz reddedilmiş olup, halen davanın esastan incelenmesi devam etmektedir’’ dedi.\r\n\r\nDinçer'e göre, 10. Daire'nin ret kararı 8.4.2002'de tebliğ edildi, 18.4.2002'de de ihale iptal edildi. Yargı kararları, geciktirilmeden ve kamu zarara uğratılmadan uygulandı. \r\n\r\nGenel Müdür Dinçer, ‘‘Gerek teşkilatım gerekse şahsım yargı kararlarına daima saygılı olmuş ve hiçbir zaman gereklerini yerine getirmekte tereddüt etmemiştir’’ dedi.\r\n\r\nFirmasına yönelik haksız uygulamaları yargıya götürüp bir hukuk savaşı veren Hüseyin Gündoğdu'nun söyleyecekleri var mıdır acaba? \r\n\r\n\r\n\r\nCoşkunoğlu iş ortağıymış\r\n\r\n\r\nKKTC'deki karayolu ihalesini, daha önce iş ortaklığı oluşturan Kolin ile Murtezaoğlu firmalarının özel davetle aldığını yazmıştık. Ancak, ‘‘... Karayolları eski Genel Müdürü Atalay Coşkunoğlu'nun da ortak olduğu Kolin firması...’’ ifademiz üzerine Kolin İnşaat Yönetim Kurulu üyesi Celal Koloğlu ve Coşkunoğlu'ndan açıklamalar aldık. Koloğlu, ‘‘Coşkunoğlu, Murtezaoğlu firması ortakları arasında olup, firmamız halen KKTC'de yürütmekte olduğu yol yapımında Murtezaoğlu ile iş ortaklığı (joint-venture) halinde çalışmaktadır’’ dedi. Coşkunoğlu da, Kolin'le ortaklığı olmadığını yinelerken, ‘‘Kolin ile hissedarı olduğum Murtezaoğlu, ortak olarak biri Kıbrıs'ta (Ercan-Magosa yolu) ve diğeri İstanbul'da (Mahmutbey Kavşak düzenlemesi) olmak üzere iki iş yapmaktadır. Bir, iki işte ortak olmak, bütün işlerin ortak yapılacağını tazammun etmez. Nitekim, hissedarı olduğum Murtezaoğlu şirketinin, yazınızda belirttiğiniz karayoluyla veya ihalesi ile hiçbir ilişkisi olmamıştır. Aslı esası olmayan bu kabil haberler geçmişte benim ve ailemin çok acı çekmesine sebep olmuşlardır.’’\r\n\r\n\r\n3. köprü\r\n\r\n\r\nİSTANBUL Arnavutköylülerden: Yıllar önce 'tüp değil, köprü olmalı' diyen köprücüler, bu aşamada ‘‘İstanbul'un büyüyen sorunları için hem köprü, hem de tüp yapılmalı’’ demektedir. Daha önceki bakanlar gibi, şimdiki Ulaştırma Bakanı Oktay Vural da ‘‘tüp geçiş projesinin 10 köprünün kapasitesine eşdeğer olduğunu’’ söylemektedir. Ancak 3. köprü projesi hakkında olumsuz yorum yapmamaktadır. \r\n\r\nKöprücüler bu raundu kaybedeceklerdir. \r\n", "Hamzabeyli manzarası \r\nBULGARİSTAN’da bugünkü seçimle ilgili hızlı bir tur attık; seçmenin nabzını tuttuk.\r\n\r\nAma önce yeni açılan Hamzabeyli sınır kapımızdan başlayalım. \r\n\r\nTEM otoyolunun Edirne bitiminden sağa dönüldüğünde, Lalapaşa ilçesinin az ilerisinde Hamzabeyli gümrük kapısı karşınıza geliyor. Karşıdaki Bulgar kapısının adı Lesovo...\r\n\r\nBizimki 19 Haziran’da açılmış; noksanları çok, proje ve inşaat hataları ile dolu... Hele dördüncü bir TIR kanalı var ki; hiçbir araç geçemez... Çünkü binanın saçağı, bu ‘kanal’ın üzerine isabet ediyor. Bulgar sınır kapısı daha güzel ve derli toplu... AB’ye girecek Bulgaristan’a yakışan bir tesis olmuş... Projenin danışmanlığını İsveçliler yapmış...\r\n\r\nBizimki ise ‘bayındırlık’ standartlarının en alt düzeyi sanki... Bu projeyi kim yapmış, kim onaylamış! Müteahhidin projedeki hataları bildirmesine karşın düzeltilmemesi büyük bir umursamazlık...\r\n\r\nBu kadar basiretsizlik olamaz... Bizi Bulgaristan’a mahcup edenlerin kulağını, Maliye Bakanı ve Edirne Milletvekili Kemal Unakıtan çekmeli. Açılış için Bulgarlar’dan üç kez erteleme talep etmemiz de ayrı bir ayıp! \r\n\r\nİhracatçıların çok yakındığı Kapıkule sınır kapısındaki yığılmaların da böylece hafifletilmiş olması gerekiyor. Bakalım bu düşünüldüğü gibi olacak mı?\r\n\r\n103 KM DAHA KISA\r\n\r\nHamzabeyli, Türk TIR’ları ve otobüs şoförlerinin uğrak yeri olan ‘Yanbol’a (Beşyol) 80 kilometre uzaklıkta ve Romanya ve Ukrayna gibi ülkelere giden araçlar için 103 km daha kısa bir güzergah... (Bu arada hatırlatalım, Bulgaristan’da mazota 5.5 ayda %21.2 oranında zam yapılmış; yıllık zam oranı %23 olmuş.)\r\n\r\nYol boyunca binlerce dönüm arazi ekilememiş; nadasa bırakılmış gibi... Hele üzüm bağlarını ot tutmuş... Bakımsız meyve ağaçları olduğu gibi duruyor. 15 yıl önce böyle miydi? Her yer ‘çiçek bahçesi’ gibiydi. \r\n\r\nKomünizmin çökmesinin ardından özelleştirmeyle elden çıkartılan eski kooperatif tesislerinin çoğu hálá enkaz halinde... Bulgaristan, AB’ye girerken bunları toparlamanın çabası içinde... ‘SAPARD’ denilen AB kredi fonlarıyla şimdi şarapçılık, mandıracılık ve et kombinaları ayağa kaldırılmaya başlanmış... İnanılmaz ölçüde yoksulluk çeken, çoğu eğitimsiz Türklerin bulunduğu bölgeler, yıllık 13 milyar Euro’luk bütçeden hemen hemen hiç pay almamış dört yıl içinde... Seçimlerde Türklere verilen sözlerin tutulmadığı ileri sürülüyor.\r\n\r\nBir ilgili çıkıp da şu evrakı şöyle doldurursanız para desteği alırsınız, dememiş. Örneğin, ormanların kullanımını da kendi yandaşlarına tahsis ettirmiş HÖH... Bu çok ciddi eleştirilen bir konu. HÖH’ün oylarının %80’i Türklerden geliyor.\r\n\r\nEkonomik yapıya gelince... Yabancı yatırımcıların başını Avusturya ve Almanya bankacılık-sigortacılık, leasing , telekominikasyon, lojistik, inşaat, gıda perakendeciliği sektörlerinde ‘ağırlıklarını’ koymuşlardır. Yunanistan’ın da ülke dışında bu kadar yatırımı olmadığı bu sektörlerde üçüncü sırada yer aldığını söylemek şaşırtıcı sayılmamalı... İngilizler ve Hollandalılar, tarım ve hayvancılık yatırımlarına çoktan girmişler; önemli miktarlarda araziler satın almışlar. Bizim yatırımcılarımız, tarım topraklarının Türkiye’den daha ucuz olduğunu görmelidirler.\r\n\r\nAma hem siyasetin, hem de ekonominin arkasında bir Rusya faktörü olduğunu herkes bilmeli.\r\n\r\nSosyalistler geliyor\r\n\r\nBULGARİSTAN’da, 240 milletvekili seçilecek parlamento seçimleri için bugün ülke içinde ve dışında 3.5 milyon seçmenin oy vermesi bekleniyor. Bulgar resmi ‘Toplumsal Görüşü Araştırma Vakfı’nın en son anketine göre barajı beş parti geçebilecek.\r\n\r\nPartilerin oy oranları şöyle:\r\n\r\nSosyalist Parti (eski komünistler- BSP) %35-36, NDSV (Çar’ın partisi) % 20-21, Nadejda Mihailova’nın Demokratik Güçler Birliği (ODS) %8.5-9.5, Ahmet Doğan’ın Hak ve Özgürlükler Hareketi (DPS) % 8-9; eski Başbakan İvan Kostov’un Güçlü Bulgaristan İçin Demokratlar (DBS) %5-6, Sofya Belediye Başkanı Stefan Sofyanski’nin önderliğindeki Popüler Bulgaristan Birliği (VMRO) %6, aşırı milliyetçi ATAKA (Hücum) %4.5-5... Eski öğrenci direnişinin lideri Emil Koçlukov’un başkanlığındaki Novoto Vreme (Yeni Zaman) %4-5... Türk bölgelerini Türk adaylara bırakan Aleksandr Tomov’un, sosyal demokrat ‘Gül Koalisyonu’nun barajı zorlayabileceği iddia ediliyor. ‘Euro-Roma’nın (Çingene Partisi) kurucu lideri eşcinsel şarkıcı Azis’in gösterişli kıyafeti ve makyajı kamuoyunda büyük ilgi görüyor. Saçları da İstanbul’daki ‘Şakşuka Tarık’a benziyor. Ülkedeki 750 bin Çingene’ye karşılık parlamentoya girme şansının olmadığı belirtiliyor.\r\n\r\nÇAR ADAY OLMUYOR\r\n\r\nBaşbakan Simeon Saksoburgotski, geçen seçimde olduğu gibi yine aday değil; ‘Ben Çar’ım’ diyerek Bulgaristan siyasetinin ortasında bir manivela gibi. Ancak, 2001 seçimlerdeki gibi ‘Çar rüzgarı’ hissedilmiyor. Sosyalist Parti iktidar olursa partisi muhtemelen ortak olabilecek hükümete. ‘Çar’, 1.5 yıl sonra Cumhurbaşkanlığı seçiminde aday olabilir. HÖH lideri Ahmet Doğan TV’deki son konuşmasında, ‘kilit parti’ konumunda olduklarını ifade etmesine rağmen, siyasi gözlemciler anketlerin dışında bir tablo ile de karşılaşılabileceğini ileri sürüyorlar. Bulgaristan’ın dengeleri çok farklı, ülke üzerinde ‘oynayan’ birçok ülke var.\r\n\r\nAmerika, yıllar önce yüzlerce Bulgar gencini yetiştirdi, onlar bugün siyasette artık. ABD, Sofya’nın göbeğinde Balkanların en büyük elçilik binasını yaptı; iki NATO üssünün yapımı da gündemde...\r\n\r\nSonuç... Seçim sonuçlarının ülkeye ‘istikrar’ getirmeyeceği yolunda değişik yorumlar yapılıyor. Batılı gözlemcilere göre, ‘AB kapısının eşiğinde olan ülkede bu seçimlerde eski komünistlerin yükselen değer olması Bulgaristan’a mutluluk getirmez’... Aynı şekilde aday olmayan eski İçişleri Bakanı Bonev’in, ‘Bir hükümet kurulsa bile 7-8 ay sonra düşebilir’ biçimindeki sözleri bu iddiayı doğrular mahiyette görülüyor.\r\n\r\nBiliyor musunuz?\r\n\r\nKAYSERİ Ticaret ve Sanayi Odası Başkan Vekili iken Erdemir Yönetim Kurulu üyeliğine getirilmiş olan Ahmet Erkan’ın, Özelleştirme İdaresi Başkanı Metin Kilci’nin akrabası ve Kayseri Hacılar ilçesinden hemşeri (aynı zamanda Abdullah Gül’ün de yakını) olduğunu... \r\n", "Özerklik mi çiftlik mi? \r\n\r\n \r\nKore yolcuları heyecanla 1 Haziran'ı bekliyor\r\n\r\nFUTBOL Federasyonu'nun Genel Kurul delegesi olan 112 kişi, 1 Haziran'ı heyecanla bekliyor.\r\n\r\n1 Haziran'da federasyonun mali kongresi yapılacak; akşam da FİFA'nın düzenlediği Dünya Kupası için Güney Kore'nin başkenti Seul'e hareket edilecek.\r\n\r\nSpor çevreleri, Futbol Federasyonu'nun 'ballı gezisi' için fısıltı gazetesinin manşetlerinde; ilgili çevreler birbirlerine 'davet var mı?' diye soruyor.\r\n\r\nYolcu listesi sır gibi saklanıyor.\r\n\r\nSpor dünyasının içindeki bir okurumuz, ‘‘Bu gezinin hesabı gelindikten sonra değil gitmeden verilmelidir’’ diyor.\r\n\r\nFutbol Federasyonu'nun özerk bir kurum olduğunu ancak yöneticilerin bunu 'babalarının çiftliği' gibi kullandıklarını söylüyor. \r\n\r\nFederasyon bu gezi için şeffaf olmak zorunda değil mi?\r\n\r\nKimler davet edildi, kimler götürülüyor; ne kadar harcama yapılacak?\r\n\r\nMilli takım ne zaman gidiyor?\r\n\r\n- 16 Mayıs'ta...\r\n\r\nFederasyon heyeti nasıl gidiyor?\r\n\r\n- Sadece yönetim değil federasyonun 112 Genel Kurul üyesi de davetli... Nedense bu davet edilen isimler sır gibi saklanıyor. Ayrıca davet edilenler arasında bir parlamento heyeti dışında ilgili-ilgisiz spor medya mensupları olduğu da konuşuluyor. Ancak daveti reddedenler de var.\r\n\r\n- Kimler... Davetli FB Kulübü Başkanı Aziz Yıldırım, bazı gazetelerin spor servisi yöneticileri... Büyük bir olasılıkla Özhan Canaydın ve Serdar Bilgili de reddedebilir.\r\n\r\nÖzel uçak mı tutuluyor?\r\n\r\n- THY'nin elinde uzak menzilli 280 kişilik Airbus'lar var... THY'den özel uçak tutulacağına göre, 280 yolcuya kadar yolu var... Olayın ilginç yanı federasyonun 1 Haziran'da mali kongresinin yapılması... Yani genel kurul delegeleri, federasyonun bir yıllık mali çalışması için oy kullandıktan sonra otobüslerle havaalanına götürülüp uzun yolculuğa çıkarılacaklar. Yani gel ibra et, sonra geziye çık demektir bu... Konukların transfer ve otel harcamaları da federasyon tarafından karşılanacak. Güney Kore'de milli takımımız üç ayrı kentte oynayacak; konuklar da 3 Haziran'da Ulsan'daki Türkiye-Brezilya karşılaşmasını izleyecekler. 9 Haziran'a kadar tatil yapıp İncheon'da Türkiye-Kostarika maçından sonra ayın 13'üne kadar yine izin var... Seul'daki Türkiye-Çin maçından sonra 14 Haziran'da Türkiye'ye hareket edecekler.\r\n\r\nYa Türkiye tur atlarsa...\r\n\r\n- Bir 15 gün daha kalabilirler...\r\n\r\n- Devlet Bakanı Fikret Ünlü ve ekibi...\r\n\r\n- Ayrı olarak tarifeli uçakla gidebilirler.\r\n\r\nTürkiye ağır bir ekonomik kriz yaşıyormuş; 20 milyon insan açmış kimsenin umurunda mı?\r\n\r\nHerkese hayırlı yolculuklar!\r\n\r\n\r\n\r\nPTT'yi yürekten kutluyorum\r\n\r\n\r\nALMANYA'da okuyan kızıma zaman zaman gönderdiğim dergi, mektup ve kolileri son derece nazik, güleryüzlü görevlilerce, özel şirketlerin yarı fiyatına üstelik çok kısa sürede bizzat kızımın kapısına kadar gönderen Kadıköy Postanesi'ne teşekkür etmek istiyorum.\r\n\r\nBelki buraya kadar normal gelebilir ama son yaşadığım olay beni bu yazıyı yazmaya mecbur etti.\r\n\r\nAnneler Günü dolayısıyla kızımın yolladığı doğal káğıt hamurundan yapılmış (Türkiye'de henüz yok) bir zarflı mektubu ıslanarak bozulmuş kabul edip özel bir ambalaja koyarak ve ‘‘Ekli gönderinizin ambalajı hasarlı olarak merkezimize intikal ettiğinden yeniden emniyete alınarak size gönderilmiştir. Bu aksaklıktan dolayı özür dileriz’’ yazısıyla posta kutuma değil, kapıma kadar getiren Kadıköy posta idaresi son yıllarda ne yazık ki insan hayatının bile umursanmadığı ülkemizde (yurtdışında bu tür olaylar normal karşılansa bile) takdirle karşılanacak bir çalışma örneği sergilemiştir. Bunu okuyucularınızla da paylaşmak istedim.\r\n\r\nKamerhan KIRLI ERENKÖY\r\n\r\n\r\nÇiftçiye destek Mardin'de unutuldu\r\n\r\n\r\nDÜNYA Bankası'nın çiftçilere doğrudan destek programı çerçevesinde 2001 yılı için dağıtılmasına başlanan yardımı Türkiye'nin birçok bölgesindeki çiftçiler 7-8 ay önce almasına rağmen ailemin oturduğu Mardin ili ve civarındaki çiftçiler hálá alamadılar. Bu olayın bile tek başına, bölgelerarası ayrımcılığın ve ikinci sınıf vatandaşlığın bir örneği olmadığı, yaşanan bunca acı deneyimden sonra nasıl açıklanabilir? Konya, Mersin, Adana, Kırşehir, Elazığ gibi iller nerdeyse ikinci yardımı alacakken ilimize karşı takınılan bu ve buna benzer onlarca uygulamadan sonra eşitlikten, kardeşlikten, birlik ve beraberlikten dem vurarak kimi inandırabilirler? Anarşinin, terörün ve bölücülüğün tırmanmasında bu ve benzeri uygulamaların rolü yok mudur?\r\n\r\nProf. Dr. Yusuf DURAK-Konya Selçuk Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Biyoloji Bölümü.\r\n\r\n\r\nKavaklar kesilsin\r\n\r\n\r\nKAVAK ağaçları mayıs ve haziran aylarında polen üretiyor. Kent merkezinde, sokakta, parkta gökten pamuk yağdığını hep beraber görüyoruz.\r\n\r\nAstımlıların, alerjik hastaların yaşamını tehlikeye atıyor. Yaşlılar, çocuklar ve tüm insanlar yuttukları kavak polenlerinden etkileniyorlar.\r\n\r\nKavak ağacı, kerestesi sanayide kullanılan kıymetli bir ağaç; kent merkezlerini yeşillendirmek için kullanılacak bir ağaç türü değildir.\r\n\r\nİstanbul'un geçmişindeki yeşil doksuna baktığımızda erguvan, at kestanesi, ıhlamur, akasya, çınar ve çam ağaçlarını görürüz.\r\n\r\nBelediyeler, halka alternatifini göstererek kavak ağaçlarını tasfiye etmek zorundadırlar.\r\n\r\nKonunun gündeme taşınmasını diliyorum.\r\n\r\nYaşar HANGÜN\r\n\r\nGüngören-İSTANBUL\r\n\r\n\r\nGÜNÜN SÖZÜ\r\n\r\n\r\n‘‘Kazanacağına inanç duymadan savaşa girmek, yenilgiyi garantiler.’’\r\n\r\n \r\n", "Atatürk'ün Kıbrıs vasiyeti \r\n \r\n\r\n \r\nKIBRIS Türklerini tek ve vazgeçilmez güvence kaynakları olan Atatürk Türkiyesi'nden soğutmak ve koparmak isteyenlerin propagandası şu temayı içeriyor:\r\n\r\n‘‘Türkiye, Kıbrıs Türkleri için değil, kendi güvenliği, esenliği ve geleceği için mücadele veriyor. Kıbrıs'ta Türklerin yok olması, Türkiye'nin umurunda değil, Tek bir Kıbrıslı Türk kalmasa bile Türkiye'nin Kıbrıs'a ilgisi sürecektir...’’\r\n\r\nİlkelerini ve miras bıraktığı çağdaş düşünce sistemini hiçbir zorlamaya gereksinim duymadan gönülden ve toplumca özümsediğimiz büyük Atatürk'ün Kıbrıs'a bakış açısını irdelemeden önce varoluş mücadelemizin ilkesini bir kez daha anımsayalım:\r\n\r\nKıbrıs Türklüğünün Türkiyesiz var olabilmesi kesinlikle olanaksızdır. Bizi bugünlere getiren yurtseverliğimizin ve milliyetçiliğimizin temelinde, gerektiğinde Anavatan ve yüce ulusal çıkarlar uğruna kendimizi feda edebilme bilinci vardır. Bu temel bilinçten yoksun olsaydık, bugüne kadar varlığımızı sürdüremezdik. Türk halkını 'cemaat' düzeyinden devlet kurumlaşmasına taşıyan TMC'ciler kutsal göreve başladıklarında, kendilerini Türk ulusuna adadıklarına ilişkin ant içerlerdi.\r\n\r\nAnadolu Türklüğünün Kıbrıs'a olan ilgisini her zaman sıcak tutabilmek için mücadeleci Kıbrıs Türkünün, adanın Türkiye açısından taşıdığı yaşamsal ve stratejik önemi ön plana çıkarması da, bu bilincin akılcı göstergesidir. Bu bağlamda, Anadolu ile yürütülen kader dayanışması hep başarılı oldu. Kıbrıs'ın Yunanistan'a ilhakını önleyen ve halkımızı uluslararası siyasal haklarla donatan dayanışmanın bundan sonra da sürdürüleceğine hiç kimsenin kuşkusu olmasın..\r\n\r\nEge Denizi'nde, Yunanistan'a el çabukluğuyla ve altın tepsi içinde verilen adalarla kuşatılmış bulunan Türkiye'nin tek açık olan kıyı kapısı güneydedir.\r\n\r\nEge'den başlayan Yunan kuşatmasını kıracak ve Türkiye'nin tek açık kıyı kapısını güvenceye alacak stratejik ada Kıbrıs'tır. Türkiyesiz Kıbrıs Türklüğünün var olabileceğini düşünmek ise saçmalıktır.\r\n\r\nKıbrıs Türkü, böylesine stratejik bir platformda varlığını ulusal davaya ve Anavatan'a adamaktan asla eziklik duymaz; onur duyar... Türkiye de varlığını Kıbrıs'a adayan bir duyarlık içindedir.\r\n\r\nBöylesine onurlu bir ilke birlikteliğinin savaşımcısı olmak, Atatürkçülüğün de gereğidir.\r\n\r\nNeden mi?\r\n\r\nÇünkü Atatürk, vasiyet nitelikli vurgulamasında, Kıbrıs'ın Anadolu'nun güvenliği, esenliği ve ekonomisi açısından taşıdığı yaşamsal öneme dikkatleri şöyle çekmiştir:\r\n\r\n‘‘Efendiler, Kıbrıs düşman elinde bulunduğu sürece ikmal yollarımız tıkanır. Kıbrıs'a dikkat ediniz. Bu ada bizim için çok önemlidir...’’\r\n\r\nOnun için diyoruz ki, Atatürkçü olduğunu öne süren hiç kimse Atatürk'ün Kıbrıs'la ilgili vasiyetini çiğneyen yaklaşımlara itibar edemez. Ederse, Atatürkçülüğün yanından geçemez.\r\n\r\nKıbrıs'la ilgili vasiyetini, kritik günlerde bir kez daha anımsatan ebedi ışığımız Mustafa Kemal Atatürk'e saygı, minnet ve şükran...\r\n\r\nBugünlerin ortamında da rehberliğini sürdürüyor.\r\n\r\nAhmet TOLGAY-Cumhuriyet Meclisi Özel Kalem Müdürü-LEFKOŞA\r\n\r\n\r\n\r\nTürkler, NBA'yı futbol maçı izler gibi izliyor\r\n\r\n\r\nAMERİKA'da yaşayan bir Türk'ün, Hido'lu NBA'dan izlenimini aktarırken ‘‘Amerikalılar, basket maçlarını sinema izler gibi izliyor. Ancak biz Türkler farklıydık. Bir anda salonda bir uğultu koptu; 2 bin Türk ‘Hido buraya yumruk havaya' diye tempo tuttu’’ demesine kızan Mahmut Ekenel (Missouri-ABD) bakın nasıl karşılık veriyor:\r\n\r\n‘‘Bu arkadaşımız zahmet edip o haftanın Fox Sport kanalının NBA özetlerini izlemiş olsaydı, Amerikalıların biz Türklerle nasıl dalga geçtiğini görürdü. Haberin başlığı şöyleydi: ‘‘Türkler NBA maçını soccer (futbol) maçı gibi izlediler.’’\r\n\r\n\r\nTürk ne demek?\r\n\r\n\r\nBBG'den kısa saçlı olan genç bayan arkadaş, taksisine binen sanırım üç genç öğrencinin onunla yaptığı muhabbeti diğerlerine anlatıyordu; özellikle onların yorumlarını, düşüncelerini BBG'ye katılanlar hakkında... O ara konuyu detaylandırmak için ‘‘Adları değişik yabancıydılar’’, bir ara düşündükten sonra ‘‘Sanırım Ermeniydiler’’ dedi. Gerçi kötü bir niyet yok ama yanlış bir bakış açısı var. Böyle çok insan olduğunu düşünüyorum.\r\n\r\nHala öğrenemiyoruz. Adları farklı olan, inançları değişik olan ya da hiçbir inancı olmayan, Türkiye pasaportu taşıyan, bu ülkenin yurttaşı olan herkes en az bu arkadaş kadar Türk'tür, hatta daha fazla bile Türk olabilir. Onlar yabancı değildir. Turist hiç değildir. Keza birçok turist (özellikle birçok iyi eğitimli Alman başta olmak üzere) bizim tarihimizi, ülkemizi yani bize ait olan birçok şeyi milyonlarca Türk olduğunu söyleyen insandan iyi bilirler. Adları Ayşe, Mehmet değil diye veya başka farklılıkları var diye binlerce yıldır bu topraklarda yaşayan ve bizden daha biz olan bu insanlara lütfen 'yabancılar' demeyelim. Sanırım buna en fazla Almanya'da hem adları, hem inançları, hem yaşam tarzları ayrı olan, orada sadece 40 yıllık bir tarihi olan ve 'yabancı' diye bir kenara itildiğini hisseden ve bu tavırdan kurtulma mücadelesi veren gurbetçi Türkler üzülürler.\r\n\r\nG.SARAÇ-İSTANBUL\r\n\r\n\r\nGÜNÜN SÖZÜ\r\n\r\n\r\n‘‘Türkiye'de hiçbir okulumuzda çevre dersi yok. Çevre hareketinin kurumsallaşması eğitimle olur. Öğrencilerimiz, daha yeşilin ekolojisini bilmiyor. Yeşili, göze hoş gelen bir renk olarak tanımlıyor.’’\r\n\r\n(Prof. Dr. Güven GÖK Muğla Üniversitesi Öğretim Üyesi)\r\n\r\n\r\nMESAJ \r\n\r\n\r\nBAYRAM'da Metro firması müşterilerine saygılı davranmadı. Antalya'dan Ankara'ya dönmek üzere bilet bulamadık; daha sonra 00.30'da bir otobüs bulunduğunu söylediler. Eski bir otobüs ve korsan çalışıyordu. Tangır tungur Ankara'ya geldik. Metro aynı saatte Ankara'ya tam 8 korsan otobüs kaldırdı. Böyle günleri fırsat bilerek korsan otobüslerle yolcu taşıyan, haksız kazanç elde eden ve yasalara meydan okuyan Metro ve diğer otobüs firmaları için neden önlem alınmaz, kontrol yapılmaz?\r\n\r\nB.Ö. / ANKARA\r\n\r\nORD. Prof. Hıfzı Veldet Velidedeoğlu ölümünün 10. yıldönümünde yarın T.Z. Tunaya Kültür Merkezi'nde (Tünel, Beyoğlu) anılacak. Prof. Necla Arad'ın konuşmasından sonra Meriç Velidedeoğlu'nun hazırladığı Ali Düşenkalkar ve Özlem Karaman'ın sunacakları '88 Yıllık Yaşamdan Anılar' adlı saydam gösterinin ardından 'AB Çerçevesinde Ulus-Devlet' konferansının konuşmacıları; Prof. Erol Manisalı ve Şükran Soner.\r\n\r\nEMİNÖNÜ Tiyatro Caddesi'nde (Azak Yokuşu) iki aydır patlayan lağımla ilgilenen yok. Burası oteller caddesi, turist kaynıyor. Kokudan duramıyoruz. Lütfen bir çare.\r\n\r\nHayrettin BİNGÖL Esnaf-EMİNÖNÜ \r\n", "Solda el ense turları hızlandı \r\n \r\n\r\n \r\nCHP dışındaki solun birlikteliği konusunda ciddi sıkıntılar yaşanıyor. Karayalçın, SHP'yi yeniden oluşturmak için son adımını atarken, diğer gruplar ise güçlü bir oluşum için uzlaşma arayışlarının sürdürülmesini öneriyorlar.\r\n\r\nKarayalçın 1995'ten beri yönlendirdiği 'Düşünce Atölyeleri'nin, İstanbul üyeleriyle önceki gün bir araya geldi. Yaklaşık 100 kişinin arasında ağırlıklı olarak eski SHP döneminin yöneticileri bulunuyordu.\r\n\r\nKarayalçın ekibinin ileri sürdüğü görüşe göre; ‘‘CHP'den ayrılanlar partisiz kalmıştır. Kamuoyunun beklentisi karşısında hemen partileşmemiz gerekiyor.’’\r\n\r\nNasıl bir parti?\r\n\r\n‘‘Evrensel sosyal demokrat ilkeleri ve ulusal değerleri öne çıkaran, kamuoyunun beklentilerini karşılayacak bir parti...’’ \r\n\r\nProgram ve tüzüğü hazırlanmış yeni SHP'nin...\r\n\r\nPARTİLEŞME GEREĞİ\r\n\r\nBazı üyeler ‘‘lider kim olacak tartışması yerine yeni yüzlerle sahneye çıkılmasını’’ istiyorlar. Karayalçın genel başkanlıkta ısrarlı; nitekim kendisine önerilen İlhan Selçuk, Gülsüm Toker ve Burhan Şenatalar'a karşı özveride bulunabileceğini bildirdiğini ancak gelinen son noktada artık ‘‘partileşme gereğinin doğduğunu’’ belirtiyor. İnönü'nün çekilmesinden sonra aracılarla CHP'ye dön çağrısını reddeden Karayalçın'ın iddiası şu:\r\n\r\n‘‘Kurulacak parti 100 binde bir oy alsa dahi kendimi yenilmiş saymam ama parti kurulmazsa kendimi yenilmiş sayarım.’’\r\n\r\nKarayalçın'la birlikte hareket eden ancak genel başkanlık düşüncesinde olan Fikri Sağlar'ın da arkadaşlarıyla kararını önümüzdeki haftaya kadar verebileceği konuşuluyor. Karayalçın, ekibiyle yarın Kızılcahamam'da son bir toplantı yapacak; 'Sosyal Demokrat Haraket' dergisi ile 'Düşünce Atölyeleri' kapatılacak, ortaya çıkan fikir ve görüşler SHP'ye aktarılacak.\r\n\r\nYA GÜÇLÜ İSİMLER?\r\n\r\nPeki solun diğer güçlü isimleri ne yapıyor:\r\n\r\nCHP'den ayrılmayı düşünmeyen Altan Öymen CHP ve DSP'yi de içine alan bir büyük ittifaktan yana... Tarhan Erdem/Yiğit Gülöksüz/İlhan Tekeli yeni bir oluşum için aceleci davranmıyor. Zekeriya Temizel, Erdem grubuyla dirsek temasını korurken, arkadaşlarıyla durum değerlendirmesi yapıyor. Aydın Güven Gürkan, 'birliktelik'ten yana ancak Karayalçın'a acele etmemesini öneriyor. Ercan Karakaş ve arkadaşları ‘‘Solda hedef kişi partileri değil, iktidarı hedefleyen büyük bir oluşum’’ görüşü ile Ufuk Uras'ın ÖDP'sini de kapsayan partiden yana. Prof. Mümtaz Soysal 'Bağımsız Cumhuriyet Hareketi' olarak daha ulusalcı bir çizgide partileşme hazırlıklarını yürütüyor. Yekta Güngör Özden, Vural Savaş, Osman Özbek, İsmet Solak, Özer Ozankaya ve M. Kemal Palaoğlu, Atatürk'ün düşünce sistemine dayanan bir çizgide partileşme çalışmalarını sürdürüyorlar. Hepsinden hızlı davranarak partisini kuran Sema Pişkinsüt ise gelişmeleri 'dikkatle' izliyor.\r\n\r\nHerkes birbirine inceden el ense çekiyor; dağınıklık sürüyor.\r\n\r\nCHP penceresinden ise manzara şöyle:\r\n\r\n‘‘Bakın Baykal nasıl haklı çıktı.’’\r\n\r\n\r\n\r\nKibiroğlu da seks kitabı yazdırmış\r\n\r\n\r\n‘‘EMİNÖNÜ'nde neler oluyor’’ başlıklı dünkü yazımız üzerine bir okurumuz Belediye Başkanı SP'li şair Lütfi Kibiroğlu'nun yayınladığı bir kitabı göndermiş... İlginç 'yatak tavsiyeleri'nin yer aldığı kitabı Kibiroğlu, Osmanlı İmparatorluğu'nun 700. kuruluş yıldönümünde Ahmet Muhtar Büyükçınar'a yazdırmış... Parasını da belediye kaynaklarından karşılamış. ‘‘Mutlu Bir Aile Yuvası’’ başlıklı kitaba bakıldığında, nasıl demokratik, laik hukuk devleti düzenine karşı çağdışı ve yeni Medeni Kanun'a taban tabana zıt görüşler taşıdığı hemen dikkat çekiyor.\r\n\r\nİstanbul'un dünyaya açılan penceresi olan tarihi-turistik Eminönü gibi bir ilçede belediyenin bastırdığı irtica kokan, kadın-erkek eşitliğine aykırı kitabı, Kütahya'nın SP'li Belediye Başkanı Süleyman Canan'ın 'Evlilik Rehberi' kitabıyla aynı içerikli...\r\n\r\nKibiroğlu'nun nikahını kıyıp evlenenlere hediye ettiği kitapta yazdığı önsözde ‘‘Yaptığımız her faaliyet, her etkinlik, her adım kurtuluşumuz için bir gayrettir. Bir bilinci, bir uyanmayı, bir sevdayı taşımak için bağlanmalıyız birbirimize...’’ diyor.\r\n\r\nBu sözlerin, TCK'nın 312. maddesinden mahkum olan Kayseri eski Belediye Başkanı RP'li Şükrü Karatepe'nin ‘‘Bu nefreti, bu kini içinizden atmayın’’ sözlerinden bir farkı var mı? Kitaptan 'cinsel' yönden bazı satırbaşlar şöyle:\r\n\r\n‘‘Kadın ve erkek cinsel ilişkiye başlamadan önce 'besmele' çekmeli... Cinsel ilişki sırasında bütün işi sadece organlara bırakmaktan kaçınılmalı... Kadın ilişki sırasında ölü gibi hareketsiz yatmamalı, eşine karşılık vermeli; eşine cimri davranmamalı... Cinsel ilişkinin azı yararlı çoğu zararlıdır.... Çok ilişki israftır, yüzü çirkinleştirir, gözlerin fer'ini azaltır, altlarını morartır...’’\r\n\r\nİşte SP'nin Dünya Kadınlar Günü'nde 'Cumhuriyet kadını'na bakışı...\r\n\r\n\r\nYazıklar olsun\r\n\r\n\r\nASKER babasıyım. Sıvas'ın bir köyünde ikamet ediyorum. Kıraç birkaç dönüm arazi, bir-iki de koyunum var. Vatanını milletini canı kadar seven, dedesi de İstiklal Savaşı şehidi olan bir aile reisiyim. 20 yıldır emek vererek yetiştirdiğim oğlumu vatan hizmeti için Türk ordusuna emanet ettim. Askerde komutanlarımız bize 'Er'in tarifini şöyle öğretmişti: 'İhtiyaçları devlet tarafından deruhte ve temin edilen rütbesiz askere er denir.''\r\n\r\nBursa'da vatani görevini yapmakta olan oğlumu geçenlerde ziyaret ettim. Asker arkadaşlarıyla görüştüm. Hepsi yoksul aile çocuklarıydı. Söylediklerinden utandım, şaşırdım. Belediye otobüsleri, artık askeri bilet almadan bindirmiyormuş. Devleti iç ve dış düşmanlara karşı koruyan Mehmetçik'ten böyle bir şeyi esirgeyen kurum ve kişilere yazıklar olsun.\r\n\r\nİsmail YILMAZ Asker babası\r\n\r\n\r\nHatay’ı Suriye’ye güldürmeyelim\r\n\r\n\r\nHATAY'da 8-9.5 2001 tarihlerinde yaşanan sel felaketi üzerinden 10 ay geçti. Felaket sonrasında akın akın ilimize gelip yardım sözü verenlerden bugün ses çıkmıyor. Bölge halkının yarası halen sarılmış değil.\r\n\r\nHasar tespitinde 122'si yıkık ve ağır, 119 orta ve 2026'sı az hasarlı olmak üzere toplam 2267 konuta hasarlı kaydı tutulmuştur. 3 resmi bina ağır hasar görmüş, Antakya Küçük Sanayi Sitesi'nde sular altında kalan 1000'e yakın işyerinde önemli ölçüde maddi hasar meydana gelmiştir. Sağanak sonrasında 125.332 dekar hububat, 19.530 dekar sebze, 5.600 dekar zeytin, 5.400 dekar tütün, 4.939 dekar bostan, 4.530 dekar meyve, 3.517 dekar narenciye zarar görmüştür. 440.112 dekar ekili pamuk alanı kapaklanma nedeniyle sökülerek yeniden ekilmiştir. \r\n\r\nAfet Kararnamesi biraz daha geciktirilir ve Allah korusun ama Hatay, Cumhuriyet tarihinin 4. büyük sel felaketini yaşarsa, hasarlı altyapı nedeniyle bu kez çok korkunç boyutlu kayıplar yaşanabilir. Atatürk'ün emanet ettiği ilimizi, Suriye'yi kendimize güldürmeden sonsuza dek korumalı ve var olan yarasını kangren olmadan sarmalı, tedavi etmeliyiz. Vakit varken üzerinde yetkililerce çalışılmış Afet Kararnamesi bu ay içerisinde çıkarılmalı ve büyük yanlıştan mutlaka dönülmelidir...\r\n\r\nDoğan SÜSLÜ / İSKENDERUN\r\n\r\n\r\nTrenimi arıyorum\r\n\r\n\r\nBEN Erzurumluyum. İstanbul'dan Erzurum'a otobüsle 16 saatte gidilebiliyor; bizim gibi tercih edenler ise 36 saatte... AB'ye girmek için mücadele verdiğimiz bu dönemde bu, Türkiye'nin, hem de TCDD'nin ayıbıdır. Atatürk'ün bıraktığı noktadan bir adım atmayan siyasetçilerimiz hiç ders çıkarmıyorlar mı?\r\n\r\nNaci GÜNDOĞAN-İSTANBUL\r\n\r\n\r\nGürsu, Osmanlı beldesi mi?\r\n\r\n\r\nBURSA'nın Gürsu İlçesi'ne girişte belediyenin astığı 'Osmanlı beldesi Gürsu'ya hoş geldiniz' yazısı ile karşılaşılıyor. Yazıyı görenler, Türkiye Cumhuriyeti'nin inkılap kanunlarının ve Anayasa'nın inkar edildiği endişesine kapılıyorlar. Bu levha, cahilliğin ve irticai anlayışın hangi boyutlara ulaştığını gösteriyor. Bu Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin inkarı demek değil mi? Vatandaşlar arasında huzursuzluk yaratan bu duruma son verilmedi. Kaymakamlığa yapılan başvurular da dikkate alınmadı ve yazı hálá yerinde duruyor.\r\n\r\nGürsu halkından 25 kişi\r\n\r\n\r\nMESAJ \r\n\r\n\r\nANKARA Yukarıbahçelievler 7. Cadde ve bağlı sokaklarda son günlerde 'Cafe' adı altında Ankara'nın bazı tiplerine ait olduğunu söylenen mekanlar süratle açılmaktadır. Bu cadde ve civarında okul, cami ve Milli Kütüphane olması dolayısıyla içki yasaktır. El altından her türlü içki verilmekte ve nargile (!) içirilmektedir. Her mekanın önünde 5-6 maganda beklemektedir. Semt sakinlerine korku ve dehşet saçmaktadırlar. Çünkü rant paylaşımından her an bir çatışma çıkabilir. Buralarla ne polis, ne de zabıta kuvvetleri ilgileniyor. Polis evvelce bu noktaların önünde devriye gezerken şimdi semtine bile uğramamaktadır. Semt sakinleri olarak rahatsızız.\r\n\r\nYukarıbahçelievler sakinleri-ANKARA\r\n\r\nCİHANGİR'E BOMBA Cihangir Güzelleştirme Derneği Yönetim Kurulu'ndan açıklama: İstanbul'un göbeğinde Sıraselviler Caddesi'nde faaliyette bulunan benzin istasyonunda iki adet 6'şar tonluk LPG dolum istasyonu yapıldı. SİT alanı olan Beyoğlu'nda tarihi camiler, çeşmeler ve çok sayıda tescilli binaların bulunduğu Cihangir gibi semtlerde bu tip tesislerinin büyük tehlike yarattığı ortadadır. Çevrede, Taksim, Alman ve İtalyan Hastaneleri bulunuyor. Yerin ruhsatsız olduğu Boğaziçi Bölgesi İtfaiye Müdür Vekili Mehmet Sümeli tarafından tespit edilmiştir. Söz konusu benzin ve LPG dolum ruhsatının iptal edilerek kapatılmasını talep ediyoruz. \r\n\r\n", "Oğlum nasıl tarikatçı oldu \r\n‘BEN Hatay-Dörtyol’dan 1942 doğumlu, emekli Rıfkı Duran’ım. Evliyim, üç kızım, bir oğlum var. Kızlarım evli, oğlum bekárdır. \r\n\r\nKızlarımızı okutamadım. Oğlumu her zorluğa göğüs gere gere okuttum; kendisi ziraat mühendisi... Askerliğini yedek subay olarak yaptı. Bir ilaç firmasına girerek Elazığ’da temsilcilik yaptı. \r\n\r\nFirma tarafından işten atıldıktan sonra Dörtyol’a, evimize geldi ve Adıyaman Nakşibendi tarikatına girdiğini söyledi. Bir konuşmamızda bana ‘geri zekálı’ ve ‘sen benim babam değilsin’ dedi. Ve evden, geri gelmemek üzere gitti. Fakat bir ay içinde geri döndü. Bu arada Adıyaman’a gidip gelmeye başladı. Kendisine az da olsa hep harçlığını veriyor ve üzerine elbise, gömlek, çamaşır alıyordum. ‘Sana iş bulalım’ dediğimde ‘Ben Dörtyol’dan dışarı çıkmam. Dörtyol’da iş bulursan çalışırım’ dedi. \r\n\r\nHer sabah 08.00 civarında Dörtyol’daki tarikat dergáhına giriyor, gece 22.00’den sonra eve geliyordu. 300 YTL aylıkla bir işe girdi. Daha sonra bu işi, ‘dergáhı ihmal ettiği’ için bıraktı. Ben de bu arada kalp krizi geçirerek by-pass oldum. 15 gün sonra Ankara’da dinlendiğim eve ziyarete geldi, ondan sonra hiçbir zaman halimi hatırımı sormadı. \r\n\r\nSon Ramazan ve Kurban bayramlarında elimi öpmedi. Annesine ‘Babamı gördüğüm zaman şeytan görmüş gibi oluyorum’ demiş. Annesi ‘Oğlum, baban sana bir şey mi yaptı?’ diye sorduğunda ‘Hayır hiçbir şey yapmadı’ demiş. Oğluma hiçbir zaman kötü bir davranışta bulunmadım, sigara ve içki de içmem.\r\n\r\nBir gün annesine aynı tarikatta, falan yerde bir kız var onu bana isteyin, diyor. Ben, anne ve ablaları bu işe razı olmadığımızdan kızı istemedik. Fakat tarikat üyelerinden dört erkek, iki kadın, kızın evine gidip oğluma istiyorlar. Kızın, anne-babası da bize sormadan vermişler. Kızı isteyen tarikat üyeleri S.T., G.A., İ.A. ve hanımları; kızın babası da B.K. Bunlardan bir kısmı kamu görevlisiymiş...\r\n\r\nBir telefon görüşmesi sırasında oğlum bana ‘Senin ayaklarını kırarım’ dedi. Kızı istemeden önce de evi terk etti. Yaklaşık 2.5 ay oldu. Kızı isteyenlere sorduğumuzda ‘Siz razı olmadığınız için biz gittik, istedik’ dediler. Ben oğlumu hangi koşullarda büyüttüm, okuttum ama tarikat bir şekilde elimden alıp aklını çeldi.\r\n\r\nOğlum şu an da tarikat üyelerinin yanında 300 YTL’ye çalışıyor, sigortası da yok. Bunu, başka anne-babaların oğullarını da tarikat ellerinden almasın, bir ibret alınsın diye yazdım.’\r\n\r\nHangi OGS\r\n\r\nOTOYOL ve köprülerden rahat geçiş için tüketicinin tercih ettiği OGS’ye kredi yüklemek, bankalarda yaşanan kuyruklar nedeniyle eziyete dönüşmüştür. OGS yükleme yetkisinin Ziraat ve Vakıflar Bankası’na verilmesi bu bankaların çalışma anlayışları ve sistemleri nedeniyle uzun kuyruklar oluşmaktadır. Üstelik iki banka, birbirlerinin sattıkları cihazlara kredi yüklemesi yapamamaktadırlar. Dolayısıyla tüketiciyi otoyol ve köprü trafiğinden kurtaran OGS, bu kez banka kuyruğuna sokmaktadır. Kredi yüklemek için yetkili kuruluş sayısı arttırılmalı, PTT ve banka ATM’lerinden yaralanılmalıdır.\r\n\r\nÖzbek TOPUZ \r\n\r\nTüketiciler Birliği Pendik Şube Başkanı \r\n\r\nHÖH: 72 bin oy bekliyoruz\r\n\r\nAHMET Doğan’ın liderliğindeki Hak ve Özgürlük Hareketi’nin Başkan Yardımcısı Kasım Dal, Bulgaristan’da cumartesi günü yapılacak seçimler için şöyle konuşuyor:\r\n\r\n‘Türkiye’den oyların çoğunluğunun her zaman olduğu gibi HÖH’e geleceğini ümit ediyoruz. 2001’deki seçimlerde Türkiye’de kurulmuş olan 42 sandıktan 36 bin oy almıştık. Bu kez iki misli oy bekliyoruz. Türkiye’de Bal-Göç ile Balkan Türkleri Dayanışma ve Kültür Derneği’ne bağlı 23 dernek üyelerinin bir bildiriyle partimizi desteklediklerini biliyoruz. Gücümüzü koruyacağız.’\r\n\r\nTürkiye’de 76 sandık yetmez\r\n\r\nTÜRK kökenli Bulgar vatandaşların oy kullanacağı yerlerde incelemeler yapan Hak ve Özgürlükler Hareketi’nin (HÖH) Türkiye temsilcisi Enver Hatipoğlu, Bulgaristan makamlarının 74 sandık sayısının yeterli olmaması nedeniyle bu sayıyı 76’ya çıkardığını bildiriyor.\r\n\r\n‘Ama bu da yetmez’ diyor.\r\n\r\nHatipoğlu’nun verdiği bilgiye göre, sandıklar yaklaşık her 1000 seçmene bir sandık hesabıyla kurulmuş. Kurulan sandıkların kentlere göre dağılımı şöyle:\r\n\r\nAntalya, Ankara, Eskişehir 1’er, İzmir 9, Bursa 18, Kocaeli 5, Yalova 3, Edirne ve Kırklareli 2’şer, Çorlu 8, Lüleburgaz ve Çerkezköy 2’şer, Tekirdağ 1, İstanbul 21 (Avcılar, Güneşli, GOP, Kartal).\r\n\r\nHÖH’e göre, bu sandıklarda 45-50 bin kişinin oy kullanması bekleniyor. Seçim cumartesi günü olmasına karşın Türkiye’den 5-6 bin seçmenin de Bulgaristan’da oy kullanabileceği hesap ediliyor.\r\n\r\nTürkiye’de bu kadar ‘çok’ sandığın kurulması, Türkiye’deki 4 bine yakın göçmenin Bulgaristan temsilciliklerine verdiği dilekçeler sayesinde oldu. Buna rağmen oy verme işlemi sırasında sandık başlarında sıkıntı yaşanması bekleniyor. Türkiye’deki sandık sayısının aslında bir misli artırılması gerekiyor. Örneğin, Fransa’da 20’şer imzalı 56 dilekçeye karşılık 3 sandık kurulma kararı dikkat çekerken, genelde bir sandığa 200 seçmen düşmesi temel alındığında Türkiye’de bu kadar seçmene karşılık sandık sayısı oranı düşük kalıyor.\r\n\r\nBu arada Bulgaristan’ın 117 ülkede sandık kurduğu resmi kayıtlarında yer alırken; bazı kaynaklar ülke sayısını 74 ile 79 arasında gösteriyor.\r\n\r\nAğaçları katlediyorlar\r\n\r\nKARABURUN’a (İzmir) bağlı Karareis’te kurulu Yunus Konut Yapı Kooperatifi’nin genel kurulunda ‘Site yönetim planının 9. maddesine aykırı olarak dikilen ve diğer komşuların görüşünü engelleyen ağaç ve bitkiler konusunun görüşülüp karara bağlanması’ maddesi var. Tam bir katliam değil midir bu? Aynı yönetimin denetim görevlisi de, kendisine emanet edilen ortak alandan tam 10 adet 10 yıllık ağacı 2004 yılında kesmiş; sonra da ‘Evet kestim; çünkü dökülen yapraklarıyla benim meyve ağaçlarıma zarar veriyorlar’ demiştir. Lütfen bu ağaç katliamına engel olunuz. Bir ağaç kendi ağırlığının 10 katı oksijen, 100 katı su buharı yayarak insanlığa hizmet etmektedir.\r\n\r\nÜmit BORA-Çevre gözlemcisi\r\n\r\nGÜNÜN SÖZÜ\r\n\r\n‘Beraber ağlamaktaki tatlılık kadar hiçbir şey kalpleri birbirine bağlamaz.’\r\n\r\n(Rousseau)\r\n\r\nBiliyor musunuz\r\n\r\n9 TEMMUZ’da yapılacak ilçe kongresi öncesinde CHP Küçükçekmece İlçe Başkanı İbrahim Semint’in dün il yönetimi tarafından görevden alındığını; Semint’in, ‘İl Başkanı Şinasi Öktem’in ‘suyuna gitmediğim’ ve boyun eğmedim için görevden alındım’ dediğini...\r\n\r\nEMİNÖNÜ Belediye Başkan Yardımcısı Dr. Şaban Kızıldağ’ın (28 Şubat sonrası Sakarya Üniversitesi’nden uzaklaştırıldı) AKP hakkında hazırladığı ‘Nereden Çıktı Bu AKP- AKP’nin Siyasal Kimliği’ adlı anketten dolayı görevinden alındığını, bu yoldaki talimatın Başbakan ve AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan tarafından verildiğinin ileri sürüldüğünü... \r\n\r\n2 TEMMUZ 1993’te 37 kişinin yakıldığı Madımak Oteli’nin müze yapılması için Türkiye ve Avrupa’dan farklı mesleklerden bin kişinin ‘Madımak müze olsun’ başlıklı imza kampanyası başlattığını... Toplanan imzaların 1 Temmuz’da Ankara’da yapılacak basın toplantısından sonra Cumhurbaşkanı ve Başbakan’a sunulacağını... \r\n", "Bakan Akcan keyifsiz \r\n \r\n\r\n \r\nYa kar yolları keserse..\r\n\r\nBAYINDIRLIK ve İskan Bakanı Prof. Abdülkadir Akcan, dünkü ‘‘Karayollarımız delik deşik olacak. Gidemediğin yer senin değildir’’ başlıklı 'ülkemiz için son derece önemli' yazımızı zevkle okuduğunu bildirdi.\r\n\r\nAkcan şöyle dedi:\r\n\r\n‘‘Bakanlık olarak kendilerine bağlı Karayolları'nın bazı bölge müdürlüklerinin kapatılması ile ilgili yazınızda ifade ettiğiniz gerçekleri hemen her platformda dile getirdim. Ancak hükümetin sorumlu bir bakanı olarak reformları engelleyen ve statükoyu muhafaza eden bir görüntü vermeme ayrıca ekonomik bakımdan hassas bir dönemden geçen ülkemizde yeni sorunlara yol açmama adına alınan karara da zorunlu olarak uymak durumundayım ve uydum.\r\n\r\nAncak bölge müdürlüklerinin kapatılmasından maksat tasarruf ve bütçeye ek gelir sağlamak ise Karayolları Genel Müdürlüğü hiçbir bölgeyi kapatmadan mevcut teşkilat yapısını koruyarak, hizmetleri de aksatmayacak şekilde sahip olduğu gayrimenkulleri satarak, bütçeye 600 trilyon liranın üzerinde bir ek gelir sağlayabilecektir. Bu konuyla ilgili görüşlerimizi içeren bir yazıyı, Başbakanlık, Maliye Bakanlığı, Hazine, DPT ve Devlet Personel Başkanlığı'na gönderdim. Söz konusu yazıda, gerekçelerini de izah ederek, Karayolları'nın 2002/3849 sayılı Kararname'den muaf tutulmasını istedim.\r\n\r\nSizin de haklı olarak işaret ettiğiniz gibi Karayolları Bölge Teşkilatlarının sorumluluk alanının genişlemesi, personel ve araç gereç sayısının da önemli ölçüde azalmasıyla hizmetin kalitesi de zorunlu olarak düşeceği için; benzin, yağ, lastik, bakım, amortisman gibi taşıt işletme giderleri alabildiğince artacaktır. Özellikle trafik, bakım ve kar mücadelesi çalışmaları önemli ölçüde aksayacaktır. Öyle ki; başlı başına bir hayat kaynağı olan suya ve özellikle yeraltı sularına kaynaklık eden kar, yeterince mücadele edilemediği takdirde karayollarında belki bir kábusa, hatta afete dönüşebilecektir. Böylece ‘Kar yolları kesti' haberlerine daha sık rastlayacağız.’’\r\n\r\nBakan, ortaya çıkacak tabloyu da şöyle anlattı:\r\n\r\n‘‘Hepsi birer milli servet olan taşıt araçlarının tekerleklerini çukurdan kurtarma adına levhasından yol çizgilerine, kar mücadelesinden buzlanma önlemlerine kadar 63 bin km'yi aşkın bir güzergáhta büyük bir özveriyle hizmet veren Karayolları Genel Müdürlüğü'nün bazı bölge müdürlüklerinin kapatılması, tasarruf bir yana zamanla devlete ek maliyet getirecek bir mahiyet arz edecektir.’’\r\n\r\nAklın yolu bir galiba...\r\n\r\n\r\n\r\nOrman yangınları başlıyor!\r\n\r\n\r\nTARABYA’dan Mak. Müh. Mustafa Uz, ‘‘Bu başlığın ne kadar gerçek olduğunu anlamanız için bir pazar günü Sarıyer Fatih Ormanı'na gitmeniz yeterli’’ dedikten sonra vahim tabloyu anlatıyor:\r\n\r\n‘‘Ormanın her köşesinden yayılan yakılmış mangalların dumanları eski Kızılderili kabilelerinin birbirleriyle haberleşmelerini anımsatıyordu. Giriş bölümünde bir statta konser verecek güçte sesle şarkılar, türküler çevreye yayılıyordu. Çevrede ise kulübede bilet kesen görevliden başka kimse yoktu. Ayrıca yürüdüğümüz 5 km. yolda da hiçbir görevliye rastlamadık. Ben buralarda her istediği yerde ateş yakan bu insanları değil, bunlara bu serbestliği tanıyan görevlileri kınıyorum.\r\n\r\nÖnlem şu; orman içinde ateş yakılmaz.\r\n\r\nAyrıca bir de sorum var; orman içinde araçla gezinmenin anlamı ne?’’\r\n\r\n\r\nProf. Ercan: Deprem Konseyi sukutu hayal yarattı\r\n\r\n\r\nJEOFİZİK profesörü Ahmet Ercan, İTÜ Maçka'da bugün yapılacak ‘İstanbul depremine çözüm girişimi’ adlı toplantıya bizi davet ederken, kendisine Ulusal Deprem Konseyi'nin önceki günkü ‘‘Deprem Zararlarını Azaltma Ulusal Stratejisi’’ raporu üzerinde ne düşündüğünü sorduk... ‘‘Sukut-u hayal’’ dedikten sonra şunları söyledi:\r\n\r\n‘‘Konseyin yapılanması bir kere ters; seçimle gelecekler denildi ama atamayla geldiler. Dolayısıyla jeofizikciler olarak kendilerini tanımıyoruz. 20 kişilik Konsey'de 2 jeofizik mühendisi olur mu? Japonya'da ise 12 kişilik Konsey'de 9 jeofizikçi var. İki yılda ancak iki saatlik iş ürettiler. Gerçi önerileri kötü değil ama bunun için de iki yıl beklemeye gerek yoktu. Halk somut öneriler bekliyordu; yarın benim halim ne olacak? Biz ise somut önerilerle geliyoruz. İstanbul acilen şantiye haline dönüştürülmelidir, diyoruz. Yarınki (bugünkü) toplantıda dört öneri getireceğiz: Yık; büz ve yükselt; deprem sönümleyicileri yap; güçlendir ve kurut (yeri) ve trafiği yeraltına al... Bu ekonomiye işlerlik sağlayacak; 200 kalem inşaat malzemesi çalışacaktır. Devletin yatırımına gerek kalmayacaktır. Günde 1 $'dan 20 yılda ödenecek sağlam yapılar oluşturulacaktır. Ya da vatandaşın evi veya arsası alınacak, kendisine yapılacak gökdelenlerde daire verilecektir. Sıfır kuruşla İstanbul kurtarılacaktır. Bunlar yapılmazsa depremde 100 milyarımız kayıp olacaktır. 150 milyar dolar milli geliri olan bir ülkede bunun ne kadar büyük bir tahrip olduğunu düşünün.’’\r\n\r\n\r\nBenzinci bitişiğinde içki ruhsatı olur mu\r\n\r\n\r\nİÇİŞLERİ Bakanlığı'nın 30.12.1999'da yayınlanan ilgili yönetmeliğine göre; patlayıcı, parlayıcı ve yanıcı tehlikeli maddeler üretilen, satılan ve depolanan yerler ile gaz dolum tesislerinin 50 metre yakınına içki ruhsatı verilemiyor. Baltalimanı'nda benzin istasyonunun bulunduğu parsele bitişik yerde 'Şaziye' adlı müzikli bir bar var. Ruhsatı 02.00'ye kadarken, 04-05'e kadar nasıl açık kalıyor? Gel de müzik sesi ve araç gürültüsünden uyu!... Geçenlerde Asayiş Polisi gelmiş ve 04.30 sıralarında 18 yaşından küçükleri canlı müzik eşliğinde içki içerken yakalayınca kapattı. Tam rahatlamışken yukarıdan gelen siyasi baskılarla Şaziye'ye bu kez 'pavyon-diskotek' ruhsatı verileceğini öğrendik. Bildiğimiz şimdiye kadar Beşiktaş ve Sarıyer'de 'pavyon' ruhsatı ile açılan bir işyeri yok. Hem de Polis Moral Eğitim Merkezi'ne yaklaşık 100 metre uzaklıkta, benzin istasyonunun bitişiğindeki bir yerin içkili ruhsat alması mümkün değilken, pavyon-diskotek ruhsatı vermek ne oluyor? Muhtarımız burasının içkili yerler krokisinde olmadığını Sarıyer Kaymakamlığı'na bildirmiyor mu? \r\n\r\nBaltalimanı Mahallesi sakinlerinden bir grup-RUMELİHİSAR\r\n\r\n\r\nBayrak değil t-shirt olsun\r\n\r\n\r\nBOĞAZ Köprüsü'ne asılan GS bayrağı yeniden yapılacakmış... Maksat hasıl oldu, yenisini yapmaya gerek yok. Bunun yerine 3 yıldızlı GS'lı t-shirtler yapıp dağıtılsa nasıl olur. Hem de FB ile inatlaşma durumu ortadan kalkar. Ne dersiniz?\r\n\r\nAtilla ENGİNAL-İSTANBUL\r\n\r\n\r\nT GÜNÜ *\r\n\r\n\r\n57. hükümet üç yıllık icraatında. 2 milyon kişi işsiz kaldı; 400 bin esnaf kepenk kapattı; 25 bin fabrikanın 15 bini kapandı; 40 bin bankacı işsiz kaldı; 20 bin işadamı yurtdışında yatırım yapıyor; ABD'de 1 lt. mazot 300 bin lira, Türkiye'de milyon yani üç misli... Köylü, traktörüne mazot koyamaz, üretim yapamaz durumda. Tarım Kredi Kooperatifine borçlarını ödeyemiyor, tek eğlencesi kahvede çayı veresiye içiyor. 1.5 milyon telefon, 1 milyon elektrik kesildi, 900 bin kartzede bankaların % 240 temerrüt faizi kıskacında. İcra daireleri dosyadan geçilmiyor; 7.8 milyon dosya var... Elektrik 8.4 kwh/sent, sanayide (ABD) 4 sent. Fransa ve Yunanistan'da (C) sent, SSK primi % 50 arttı. Sanayici ne yapacak? İhracat rakamları aldatıcı, (serbest bölgeler de bunlara dahil); ekonomiyi IMF ve Sn. Derviş'e teslim edip dolar-faiz-borsa üçgenine sıkıştırdılar. Programda insan unsuru yok. Üretmeyen toplum olmaz. İstihdam yok, yatırım yok. Seçim zamanında olacakmış. İsmet Paşa'nın güzel bir lafı vardır:\r\n\r\n‘‘Hadi canım sende’’ diyoruz.\r\n\r\nSn. Demirel, ‘Bu böyle gitmez, halkın perişanlığını görmüyorlar mı? Seçim sandığı boya sandığı değildir, çözümdür. Şapka eskidiyse şapkayı değiştireceksin, başı değiştireceğim diyemezsin’ diyorsa bu ses Türk halkının gür sesidir.''\r\n\r\n* (T günü; seçim günü, tokat günü)\r\n\r\nNecmettin DÖNMEZ \r\n\r\nİnşaat Mühendisi-Orhangazi-BURSA\r\n\r\n\r\n\r\nMESAJ \r\n\r\n\r\n\r\nSARIGERME Güzelleştirme Derneği Başkanı Maksut Akgün diyor ki: Muğla Ortaca'nın cennet köşesi Sarıgerme'de 1.5 km'lik yolu yapamayanların, TV'lere çıkıp milyonlarca turist bekliyoruz diye reklam yapma hakları yoktur.\r\n\r\nMEÇHUL kişiler tarafından yaklaşık 15-20 günden beri evime niteliğini bilmediğim gaz verilmektedir. Bunların takip ve yakalanmasını istiyorum. Bu konuda Göztepe karakoluna ve Kadıköy Savcılığı'na dilekçelerim var. \r\n", "Bakan Çelik’in eğitim karnesi \r\nCHP Denizli Milletvekili, Meclis Eğitim Komisyonu üyesi Mustafa Gazalcı, eğitimimizin halini çok güzel özetlemiş: \r\n\r\n‘MEB Bakanı Sayın Hüseyin Çelik, göreve geldiğinden beri devlet okullarından çok özel okulların sorunlarını çözmeye çalışıyor. Onların açıklarını kapatmak için 10 bin yoksul öğrenciyi devlet parasıyla özel okullarda okutmaya kalkıştı. Şimdi de, Maliye Bakanı’na sunduğu ‘Özel Okullara Destek Paketi’nde; özel okullara vergi indirimi, bedelsiz arsa tahsisi, bu okullarda çocuğunu okutanlara faizsiz kredi gibi destekler öngörüyor.\r\n\r\nBu, eğitimi bir kamu hizmeti değil, özel kesimin alıp sattığı ticari bir alan olarak görme yaklaşımıdır. \r\n\r\nEğitimi adım adım özelleştirme anlayışıdır. Başbakan’ın ‘Eğitim işinden devlet çekilmeli, özel kesim yapmalı’ anlayışının yaşama geçirilmesidir.\r\n\r\nEğitimdeki payı %2’yi bulmayan özel okullarla ülkemizin eğitim sorunlarını çözmek olanaksızdır. Dünyanın her yerinde eğitim, devletin öncelikli işidir. Hele Türkiye gibi gelir dağılımı adaletsizliği büyük olan, %80’i yoksulluk içinde bulunan bir ülkede, devletin eğitim işinden ayrılması yoksul halk çocuklarının okumaması demektir. Yoksul halk çocuklarının zorunlu eğitimden sonra orta ve yüksek öğretimden uzaklaştırılması demektir.\r\n\r\nYıllardır eğitime bütçeden yeterince pay ayrılmaması sonucunda okullaşma oranı çağdaş ülkelere göre düşüktür. \r\n\r\nİzlenen yanlış politikalar yüzünden devlet okullarında bile iki Türkiye’nin iki eğitimi vardır. Birinde çoğu varlıklı kesimin çocuklarının okuduğu olanakları iyi okullar, diğerinde de yoksulların yokluk içinde okuduğu okullar. \r\n\r\nDEVLET OKULLARI YETİM BIRAKILDI\r\n\r\nNiçin Anayasamıza göre parasız olması gereken ilköğretimin bütün harcamalarını devlet karşılamaz? Neden 12 yıllık zorunlu eğitim gerçekleştirilmez? Fiilen paralı duruma getirilmiş eğitimde velilerin yükü azaltılmaz?\r\n\r\nÖzel okul ve dershanelerin birçoklarının laiklik ve Öğretim Birliği’ne aykırı olduğu bir gerçektir. Üstelik özel okul ve yurtların denetimini de yönetmelik değişikliği ile Milli Eğitim Bakanı üstüne almıştır. Yani bakan istemedikçe bu kurumlar denetlenemeyecektir.\r\n\r\nEğitim bir ülkenin geleceğidir.\r\n\r\nÇocukların, gençlerin bir bütünlük içinde, bilimsel olarak eğitilmesi ülkemizin en yaşamsal sorunudur.’\r\n\r\nBu tespitlerden sonra Gazalcı’nın Bakan’a uyarısı şu:\r\n\r\n‘Sayın Hüseyin Çelik özel okullara, dershanelere harcadığı çabalar kadar, ödeneği olmadığı için birçok gereksinimi karşılanamayan, yükü velinin sırtına bırakılmış devlet okullarının sorunlarıyla da ilgilense daha iyi olacak.’ \r\n\r\nYanlış mı?\r\n\r\nİstanbul kimi yiyecek \r\n\r\nMİMAR ve Kentbilimci Prof. Ahmet Vefik Alp, ‘İstanbul Tarantula oluyor’ başlıklı yazı göndermiş; imar uygulamalarına ağır eleştiriler getiriyor. Yazısına ‘Kaşif Dr. Reemer açlığa çare bulmak için hayvanları hızla büyüten radyoaktif bir serum üzerinde çalışıyordu. Tarantula örümceğinde dozu fazla kaçırınca ortaya korkunç dev çıktı. Hem Dr. Reemer’i yedi hem de şehirdeki insanları... 1955, Clint Eastwood filmini orta yaşlılarımız hatırlayacaklardır ‘ diye başlayarak şöyle diyor:\r\n\r\n‘Son günlerde ülkemizin kalbi İstanbul’u dört yönde genişleten ancak altı boş projeler birbiri arkasına basında yer alıyor. 40 senedir plan, proje, altyapı hazırlığı olmadan akar kırsal nüfusun oy ve rant beklentileriyle beslenerek İstanbul’un güvenliğini, ekolojisini, tarihini, coğrafyasını, ulaşımını altüst ettiğini, şehrin kanser tümörleri gibi devleştiğini biliyoruz.\r\n\r\nHaliç’e yerleşen sanayi İstanbul’un kuyusunu kazmıştı. Pendik-Tuzla tersaneleri şehrin kıyı sayfiyesini kesti attı. Kuş cenneti Tuzla kurudu. Olimpiyatköy gecekonduların arasına oturtturuldu.\r\n\r\nBaşbakanımız bunlara Silikon Vadisi, 3. Köprü, 7 Gökdelenli Haydarpaşa gibi sansasyonel projeler ekledi. Sabiha Gökçen Havalimanı’nda in cin top oynarken şimdi de 3. havalimanından bahsediliyor. \r\n\r\nSayın Başbakan, Dr. Reemer’e heves etmesin. İstanbul’un genleriyle oynamasın, oynatmasın. Sonra aynen Tarantula gibi İstanbul hem onu yer hem bizi!’\r\n\r\nVapurlarımız\r\n\r\nARALARINDA Mehmet Güleryüz, Alp Orçun, Sumru Yavrucuk, Vecdi Sayar, Ufuk Uras, Oktay Ekinci, Genco Erkal, Lale Mansur, Dilek Zaptçıoğlu, İpek Çalışlar, Ayşegül Devrim, Kamil Masaracı, Ataol Behramoğlu’nun da imzaları olan 200’den fazla öğretim üyesi, sanatçı ve gazetecicilerin yeraldığı grubun, ‘İstanbul’a duyarsız kalmayacağız’ bildirisinde şöyle deniliyor:\r\n\r\n‘Bakımı ve üretimi Türkiye’de yapılabilen vapurlarımızı seviyoruz! Onları bakımsızlaştırarak ?bakın artık eskidiler? deyip kaldırmak isteyen anlayışa karşıyız! Vapurları olmadan düşünemiyoruz! Vapurlarımızı vermeyeceğiz!’\r\n\r\nTeşekkür ederim\r\n\r\nKÖŞENİZDE dün (Niğde Bor) Akkaya Barajı ile ilgili yazımın yer alması üzerinden Niğde Çevre ve Orman İl Müdürü Ali Kumral aradı. Baraj için titiz bir çalışmaya girdiklerini, özellikle belediyenin baraja akan atıklarla ilgili arıtma tesisinin düzenli çalışması için uyarıldığını, 6 ay içinde Akkaya Barajı’nın bir kuş cenneti düzeninde korunacağını söyledi. Niğde Üniversitesi öğretim üyeleri Bekir Necati ve Ahmet Karataş konu ile ilgili bir dizi çalışma başlatmışlar. Dün akşam (önceki akşam) 21.00 sıralarında filamingoların havada olduğunu bölgedeki dostlardan öğrendim. Normalde o saatte yerde olmaları gerekirmiş. Yazının çıkmasından sonra belki önlem almaya başlarlar. Çok önemli bir konuda çok yararlı bir yazı oldu. Sağolun.\r\n\r\nÖmer Fethi GÜRER\r\n\r\nKeçi düşmanı bir başkan\r\n\r\nADANA Belediye Başkanı Aytaç Durak’ın, Ankara Çankaya’da açtığı 2. Fotoğraf Sergisi’nin davetiyesinde ‘Keçi bitkiler için bir felakettir. Bütün Akdeniz çevresi ülkelerde ormanları mahveder’ diyor.\r\n\r\n‘Keçi, orman ve yeşil örtüyü yok ediyor, genç Toroslar’ın dik yamaçlarında flora kalmayınca, toprak bir daha dönmemek üzere akarak yok oluyor.’ 15 yıllık fotoğraf makinesiyle hep bunları görüntülemiş Durak...\r\n\r\nSergiyi Cumhurbaşkanı açacakmış ancak belindeki rahatsızlık nedeniyle gelememiş, sergiyi Devlet Bakanı Mehmet Aydın açmış.\r\n\r\n- Neden keçi?\r\n\r\n- Keçinin gezdiği yerde orman olmuyor, gelişmiyor. Onun için ya orman, ya da keçi; bir karar verilmeli. Zaten keçi lafını hiçbir ormancı etmez. Bu milli sorunların başındadır, yangından kötüdür. Sayın Osman Pepe, ormanları keçilerden koruyan tel örgüler için 22 trilyon harcandığını söylüyor.\r\n\r\n- Siz öpüşmemekle tanınırken bu keçi düşmanlığınız nereden çıktı?\r\n\r\n- Keçi lafını hiçbir ormancı etmez. Ederse, köylü kendisini şikayet eder, sürülür. Onun için bir tek ben laf ediyorum. Hafta sonları dağlarda gezerek ormanların keçiler tarafından nasıl tahrip edildiğini tespit ediyorum. Bu sergiyi bu amaçla düzenledim, toplumu uyarmak için.\r\n\r\n(Cabbar’dan not: Sayın Aytaç Durak, dağdaki keçilerle değil de Adana’daki imar keçileriyle uğraşsa daha doğru olmaz mı?)\r\n\r\nZararlılara öneri\r\n\r\nKASTAMONU Orman Bölge Müdürü Yılmaz Özcan, ağaçlara zarar veren kabuk böcekleriyle mücadele için bakın neler yapmış:\r\n\r\n‘Yaptığımız araştırmalarla kabuk böceklerinin çoğaldığı bölgelerde kuş türlerinin azaldığını tespit ettik. Biz de başka bölgelerden böceklerin yoğunlukta olduğu bölgelere kuş transferi yaptık. Bu kuşlar için 2000 adet özel ev yaptırarak ormana bıraktık. Sakarca, ibibik, serçe, sığırcık gibi kuşlar kendi ağırlıklarının iki katı kabuk böcek yiyebiliyor.’\r\n\r\nGÜNÜN SÖZÜ\r\n\r\n‘Özelleşirmeninne olduğu Türk halkına anlatılmıyor. IMF ve Dünya Bankası, Arjantin’i özelleştirdi de ne oldu? 20-25 milyar dolar para aldılar, ülkeye maliyeti de 150-200 milyar dolar oldu. Türkiye içten ve dıştan karartılıyor.’\r\n\r\n(DSP Genel Sekreteri Tayfun İçli)\r\n\r\nBiliyor musunuz\r\n\r\nAKARYAKIT kaçakçılığını araştırma komisyonunun çalışmalarını bitirdiğini ve raporunu bir hafta sonra TBMM Başkanlığı’na sunacağını... ASKERİ yasak bölgelerin kültür, turizm ve spor faaliyetlerine açılabilmesini öngören tasarının TBMM Başkanlığı’na sunulduğunu... CHP Genel Sekreterliği’nin genelgesinde ilçe kongrelerinin 2 Temmuz’da başlayacağı duyurulmasına karşın bazı ilçelerde (örneğin Ümraniye’de) ilçe kongresinin 25 Haziran’da yangından mal kaçırırcasına yapılacağını... ANKARA’da görevden alınan il başkanlarının daveti ile partiiçi muhalefet kanadının Konya Yolu’ndaki Puis Otel’de bir araya geleceğini... BURSA’da dil eğitimi veren bir firmanın etkinliğinde, zarf içinde bazı medya mensuplarına para verilmesini Bursa Gazeteciler Cemiyeti ve Çağdaş Gazeteciler Derneği, Bursa Halkla İlişkiler ve Reklamcılar Dernekleri tarafından ‘İletişim hakkı satılık değildir’ başlıklı bir bildiriyle kınandığını..\r\n\r\nMESAJ PANOSU\r\n\r\nÖZEL halk otobüslerinde göz göre göre vergi kaçırılıyor. Vatandaş verdiği ücret karşılığında bilet almıyor, görevli de vermiyor. Ne vatandaş vatandaşlık görevini yapıyor, ne de biletçi... Kemal Unakıtan’ın kulakları çınlasın. Dr. Latif AKÇA\r\n\r\nDİGİTÜRK abonesiyim. Ligler başlamadan önce Süper Paket’e aylık 64.8 YTL ödeyerek abone oldum. Liglerin bitmesine ve maç yayını olmamasına rağmen ayda 30 YTL fazladan ödüyorum. Madem maç yayını yok 30 YTL hangi hizmetin karşlığı? \r\n\r\nNilgün Erkmen-ETİLER\r\n\r\nİDO, her cumartesi 100 km. uzaklıktaki Şile’ye sefer başlatıyor. Bostancı’dan 08.00’de kalkacak deniz otobüsü, 08.30’da Yenikapı’ya, 08.45 de Üsküdar’a uğrayıp 10.20’de Şile’ye varacak; dönüş ise 19.00’da Şile’den başlıyor. \r\n\r\n\r\n", "Komşuda örnek seçim \r\nBULGARİSTAN’da cumartesi günü genel seçimler yapılıyor. Bulgaristan’da ve yurt dışında 3 ve 4 milyon arasında seçmenin sandık başına gitmesi bekleniyor 240 parlamenterin belirleneceği seçimlere 22 parti (5’i ittifak yaptı) katılıyor. \r\n\r\nSeçimlere, Türk uyruklu seçmenlerin yine damgasını vurması bekleniyor. 1989’dan sonra 900 bin civarında Türk’ün İçişleri Bakanlığı’ndan ‘kimlik’ aldığı düşünülürse, Türkiye’deki seçmen sayısının en az 300 bin civarında olabileceği hesaplanıyor. Bunlardan 60-70 binin oy kullanması bekleniyor. Bulgaristan’da ise 800 ile 1 milyon arasında Türk bulunuyor; bunların 200 bininin oyunun sandığa yansıyabileceği tahmin ediliyor. Seçimin pazar değil de cumartesi gününe alınması, Türkiye’deki seçmenler için ayrı bir şikayet konusu sayısı oluyor.\r\n\r\nParlamentoda güçlerini gösterebilmesi için Türkleri sandık başına çekmek için başta Ahmet Doğan’ın önderliğindeki HÖH ile diğer Türk partilerinin katıldığı ‘Güller Koalisyonu’nun adayları, özellikle İstanbul, Bursa ve Trakya bölgesinde yoğun bir propaganda yürütüyorlar.\r\n\r\nBulgaristan, Türkiye’deki ‘vatandaşları’ için 76 sandık kurma kararı aldı. Bu sandıkların sadece 56’sı Bulgaristan’ın İstanbul Başkonsolosluğu’nca Marmara ve Ege; Edirne Başkonsolosluğu da Trakya bölgelerinde kurulacak. Yani Antalya’dan, Kocaeli’ne, Gebze’den İzmir’e kadar bütün bölgelerde göçmenlere ‘oy’ hizmeti sunulmuş oluyor. Ancak her sandığa 1000 seçmen hesabı yapılması göçmen derneklerince şikayet konusu olurken, ‘Daha fazla sandık konulabilirdi’ deniliyor.\r\n\r\nAB ile ‘serbest dolaşım’ hakkının elde edilmesi üzerine Bulgaristan onbinlerce Bulgar vatandaşı dünyanın çeşitli ülkelerinde yaşıyor. Şikago’da 180, Avustralya’da 40 bine yakın nüfus bulunuyor. İlgili yasaya göre, en az 20 imzalı dilekçe veren Bulgar vatandaşlarının oturdukları kentlerde sandık kurulması gerekiyor. Bu durumda 117 ülkede sandık kurulmuş oluyor. Buna göre, dış ülkelerden 900 bin oy bekleniyor. Bu kendi dalında bir rekor... \r\n\r\nTürklerin oyları ikiye bölünecek\r\n\r\nJİVKOV döneminde Türklerin adlarının değiştirilmesine karşı direnen ‘Viyana 89’a Destek Cemiyeti’nin kurucusu ve başkanı Avni Veli, Bulgaristan pasaportu ile Türkiye’de yaşıyor. Eğitimci, Balkan tarihini, Bulgaristan’ı çok iyi biliyor.\r\n\r\nİsimlerinin Bulgarcaya çevrilmesi üzerine tepki gösteren Türklerin başına geçerek eylemleri bizzat yönettiği bilinen Veli, 1989’da Jivkov’un yıkılmasına yolaçan bir ‘halk önderi’ olarak tanınıyor.\r\n\r\nAvni Veli, seçimler için şu değerlendirmeyi yapıyor:\r\n\r\n‘25 Haziran seçimi bir anlamda da Ahmet Doğan’a dönük bir uyarı olacaktır. Doğan, 16 yıldır\r\n\r\nverdiği sözlerden hiçbirini tutmamış; partisi Hak ve Özgürlük Hareketi’ni, ‘Hak ve Özgürlüklerden Kaçma Hareketi’ haline dönüştürmüştür. Çevresine topladığı eski komünistlere özenen yöneticilerle halkın sorununu çözme yerine psikolojik ve maddi baskı uygulama yoluna gitmişlerdir. Şu anda Bulgaristan’da yaşayan Türkler, hiddetini içine gömmüştür; oylarıyla da bugünden ne olacağı belli olmayan bir bomba gibidir.\r\n\r\nTürkiye’de oy kullanacak soydaşlarımız..\r\n\r\n- Türk seçmenini tanımak biraz zordur. Ancak her iki taraftaki seçmenler tamamen ikiye bölünmüşlerdir. Türkiye’deki seçmenler özgürce hür iradelerini ifade edebilirler. Ama Bulgaristan’dakiler için öyle değil. Gerçekleri görenler HÖH’e karşı gözüküyorlar ama yoğun bir baskı altında olduklarını da bilinmesi gerekiyor.\r\n\r\nNe gibi...\r\n\r\n- Bulgaristan’ı iyi tanımak gerekiyor. Şu anda Jivkov’suz bir Stalinizm uygulanıyor. Türk bölgelerindeki baskı ve zulüm karşısında hiç kimse kendi fikrini açıkca ifade edememektedir.\r\n\r\nSiz niye katılmıyorsunuz?\r\n\r\n- Gelecek AB’ye girmiş Bulgaristan’ın seçimlerine hazırlanacağız artık.\r\n\r\nPartilerin güç dengesi\r\n\r\nGÖÇMEN derneklerinden ve adaylardan aldığımız bilgiye göre partilerin konumları şöyle:\r\n\r\nII. Simeon Ulusal Hareketi (NDSV) Bulgaristan’ın sürgündeki kralı sayılan Simeon Saksoburgotski’in kurduğu parti 2001’deki gücünde değil. Başbakan olarak ‘ortalama maaşın 500 Leva (yaklaşık 1 leva=1$) olacağı’ vaadini gerçekleştiremedi. İkinci parti durumuna düşmesi bekleniyor.\r\n\r\nPeter Pırvanov’un Cumhurbaşkanlığı’na seçilmesi üzerine Bulgaristan Sosyalist Parti’nin (BSP) başına getirilen genç lider Stanişev ‘değişimin yeni yüzü’ sayılıyor. Eski komünistlerin ‘çocukları’nın devamı sayılan BSP’nin seç imlerden birinci parti olarak çıkmasına kesin gözle bakılıyor.\r\n\r\nBir önceki dönemin Başbakanı olan ve ‘Türkçe’ye izin veren İvan Kostov’un partisi ‘Güçlü Bulgaristan için Demokratlar’ (DSB), ortanın sağında bir politika güdüyor. ‘Alman yanlıları’nın ağırlığı dikkat çekiyor. Kadrolarında, ‘eski komünist’lerden hiç bir üye yok.\r\n\r\nTÜRKLERİN PARTİLERİ\r\n\r\nAleksandr Tomov’un ‘Sosyal Demokrat Parti’si (SDP) önderliğinde oluşturulan ‘Gül Koalisyonu’ adıyla seçime giriyor. Koalisyonun diğer ortakları; Güner Tahir’in ‘Ulusal Hak ve Özgürlükler Hareketi’ (UHÖH); Prof. Krıstyo Petkov’un Emek Grubu (Grup TRUD) ve Osman Oktay’ın da ‘Balkan Demokratik Kanat’ (DDK) partileri... (Güner Tahir’in garip bir şekilde yediği yemekten fare zehiri ile zehirlenmesi etrafında değişik yorumlar var.) Bazı internet sitelerinde, Türk bölgelerinde Türk isimlerin ağırlıklı olması dikkati çektiğinden ‘Gül Koalisyonu’nun, %4’lük barajı aşabileceği yorumlarının aksine, HÖH çevreleri bu koalisyonun baraj altında kalacağını anketlere dayanarak ileri sürülüyor.\r\n\r\nAhmet Doğan’ın liderliğindeki ‘Hak ve Özgürler Hareketi’(HÖH) seçime tek başına katılıyor. HÖH, 2001 seçimlerinde %6.3 oy alarak parlamentoya 22 milletvekili (Osman Oktay daha sonra istifa etti) çıkarmıştı. Ağırlıklı olarak Türk seçmenlerin oyunu sağlayan HÖH’ün bu kez aynı oyunu sağlamasının zor olduğu yorumları yapılıyor. Doğan’a yöneltilen eleştirilerin başında, Türk bölgelerine yatırım yapmaması ve AB fonlarından ekonomik yardım götürmemesi konuları geliyor. Buna karşın, Türklerin güçünün bir partide toplanması için oyların dağılmaması gerektiği görüşü ağırlık kazanıyor. AKP iktidarının da HÖH’e daha yakın durduğu biliniyor. Ahmet Doğan’ın Türk oylarını ağırlıklı olarak toplayıp en az 24 milletvekili çıkarırsa, bu kez Sosyalist Parti ile koalisyon yapabileceği Bulgar gazetelerinde yeralıyor.\r\n\r\nİleri Bulgaristan Hareketi’nin (NB) liderliğini Jivkov’un damadı İvan Slavko yürütüyor. Balkan Türkleri Dayanışma ve Kültür Derneği Başkanlığı’ndan düşürülen Seyhan Türkkan’ın (yerine eski ANAP milletvekili Rıfkı Atasever getirildi) bu partiden aday olması, göçmen derneklerinin tepkisini çekiyor.\r\n\r\nBulgar işadamlarının Serbest Ticaret Federasyonu adı altında yeni kurduğu partiyi, Türkiye’de ‘ampullü ve 5 oklu’ bir parti kurmak isteyen ancak seçimlere katılmasına izin verilmeyen Bedri Şefik’in İstanbul’daki afişleri ile desteklemesi ilginç bir gelişme sayılıyor.\r\n\r\nBulgaristan’da seçim barajı %4... En az 5 partinin barajı aşacağı anlaşılıyor. En önemli soru, parlamentoya kaç Türk girecek? Her iki partiden 30 üye sayısı yakalanibilirse,\r\n\r\nBulgaristan’ın 2007’den sonra AB parlamentosunda 3-4 Türk üye bulunabilecek. \r\n", "Atçılığın geleceği tehlikeye düşüyor \r\nAT yarışı ve spor dergisi ‘Yarışçı’nın Yayın Koordinatörü Mehmet Ayan yetiştiriciler ve atçıları ciddi şekilde kaygılandıran bir soruna değiniyor,'Atçılığın geleceği için tehlike canlarının çaldığını' söylüyor. \r\n\r\nBu konudaki gelişmeleri şöyle özetleyebiliriz:\r\n\r\nAt yarışları ile ilgili doping cezalarının affını kapsayan yasa aralık ayı ortalarında Meclis'ten geçti. Değişiklik yasası, ocak ayı başlarında Cumhurbaşkanı Sezer tarafından doping cezalarının affını öngören bölümün Anayasa'nın eşitlik ilkesine aykırı olduğu gerekçesiyle yeniden görüşülmek üzere Meclis'e iade edildi.\r\n\r\nTBMM'ye iade edilen at yarışlarına ilişkin yasa, TBMM Tarım Orman ve Köyişleri Komisyonu'nda aynen kabul edildi. \r\n\r\nAncak, yasa görüşülürken, Türk atçısının sigortası olarak kabul edilen ve 7000 sayılı kanunla düzenlenen fon, konulan bir ek madde ile Tarım Bakanlığı'nın tümüyle kontrolüne geçti. Komisyondan gelen haliyle yasa hükmünde bu fonun en fazla %25'inin diğer hayvancılık sektörlerine kullanılabileceği öngörülürken, Genel Kurul'da yapılan son dakika değişikliği ile fonun tamamının atçılık dışındaki hayvancılık alanlarına da aktarılabileceğini hükme bağladı. Bu beklenmedik gelişme atçılık ve yetiştiricilik sektöründe tepkiyle karşılandı. Ancak camia her zaman olduğu gibi tepkisini kamuoyuna iyi anlatamadı.\r\n\r\nBu arada Tarım Bakanı Sami Güçlü'nün Fanatik'te (12.1.2004 ) yer alan'Müşterek bahis oynayan kişileri bağımlı halden kurtarmak gerekir...' sözü tepkilere neden oldu. Güçlü'nün, 1925'te Atatürk'ün bizzat kurduğu Yarış Islah Encümeni ile tohumları atılan ve 'modern toplumlar için sosyal bir ihtiyaçtır' sözüyle tanımladığı yarışçılığın bugünü ile çelişti.\r\n\r\nATÇILIK KUMAR MIDIR?\r\n\r\nBir başka çelişki de şu: \r\n\r\nBakanlık bir yandan at yarışlarına bir bağımlılık yaftası yapıştırırken, diğer yandan da yaptığı son dakika değişiklikleriyle Türk atçısının fondaki trilyonlarına el koyuyordu. At yarışlarını uyuşturucu ve alkol gibi kötü alışkanlıklarla bağdaştıracak kadar bu sektörü küçük görürken, doğum yeri olan Konya'da 2003 Ağustos'unda hipodrom temeli atmayı da ihmal etmediğini kayda almak gerekiyor.\r\n\r\nAt yarışlarından sadece 2003 yılında Savunma, KDV, eğitime, Tanıtma Fonu'na ve Yurtkur'a 35 trilyon katkı sağlandı. Devletten hiçbir şey istemeyen ve devlet tarafından kesintilerle girdaba sokulan böylelikle de çok ciddi bir gelecek kaygısına düşürülen yarışçılık sektörü, 30 bin kişiye iş olanağı veriyor. Bunun yanında da her kaynak arayışında da hedefteki ilk akla gelen sektör... Ancak Türkiye'de 'tahmin' dışında 'yarış basını' gelişmediğinden bunların kamuoyu ile paylaşılması olanaksız hale geliyor.\r\n\r\nBunları yazarken Sezer'in iade ettiği bu tasarı Tarım, Orman ve Köyişleri Komisyonu'nda aynen kabul edilmez mi? Yasanın aynen çıkmasında ısrar edildiğine göre, fonda biriken trilyonlarda Tarım Bakanlığı'nın gözü var demezler mi?\r\n\r\nCHP tarihi görevini ihmal edemez\r\n\r\nSEÇİM süreci yaklaştıkça, solda işbirliği konusunda çeşitli çağrılar yapılıyor.\r\n\r\nESENYURT Belediye Başkanı Gürbüz Çapan şöyle diyor: Solun bir işbirliğine gidememesini hüzünle izliyorum. Türkiye için kimse hovardalık yapamaz. Koca bir parti, HADEP'e'SHP'yi bırakın bize gelin', SHP'ye de'HADEP'i bırakın bize gelin' dememelidir. Buna köylü kurnazlığı denir. Sayın Baykal, hiç olmazsa bu seçimde solu dizayn etmelidir. Sorumluluğu üzerine almalı, her türlü açılımı yapmalıdır. CHP anket yapsın kim güçlü ise onu aday göstersin. Bunu yapamıyorsa büyük kentlerde karşılıklı alan boşaltılsın. Birbirimizin koluna girelim.’\r\n\r\nBAYKAM\r\n\r\nCHP eski PM üyesi Bedri Baykam, parti yöneticilerine ve örgüte açık bir mektup yayınlayarak,'Lütfen tüm kişisel beklentilerinizi durdurun ve 15 dakika boyunca, 29 Mart sabahı neler olabileceğini düşünün. CHP'nin acilen diğer sol liderlerle masaya oturup, tüm belirsizlikleri gidererek yerel seçime yön vermesi gerekmektedir. Hatırlatmakla görev bildiğim tek gerçek, ebedi liderimizin Mustafa Kemal Atatürk olduğu ve onun mirasını da hiçbir egosantrik kişiliğin yıpratma hakkı olmadığıdır.'\r\n\r\nPERİNÇEK\r\n\r\nİP Genel Başkanı Doğu Perinçek, Baykal'a gönderdiği mektupta'Türkiye'nin, Türkiye'yi savunan bir hükümeti yok. AKP yönetimi Türkiye'yi içerden vuruyor. Ülkemiz istikrarsızlığa doğru gidiyor. Bu koşullarda milli güçbirliği yapmayan partiler, önümüzdeki sürecin hengamesi içinde kaybolacaklardır. Milli güçbirliğini gerçekleştirme inisiyatifini göstermek, en başta CHP'nin sorumluluğundadır. Milli güçbirliği için uygun göreceğiniz partilerin genel başkanlarını davet etmenizi ve bu konudaki çözümünüzü herkesin önüne koymanızı değerlendirmenize sunuyorum.'\r\n\r\nEski İstanbul Eczacılık Odası Başkanı Erkan Önsel,'Baykal'ın çağrı yaptığı DYP, ANAP, MHP gibi partilerin liderleri sorumlu tavır almalıdır. Bu çağrı yanıtsız bırakılamaz. Baykal'ın DEHAP'a kapılarını kapatan tavrı da olumludur' dedi.\r\n\r\nBiliyor musunuz?\r\n\r\nDSP'nin Antalya Belediye Başkan adaylığına (E) Tuğgeneral ve Mehmetçik Vakfı İstanbul Bölge Müdürü İsmail Arıcı'yı gösterdiğini, Sakarya'nın Karasu Belediyesi başkanlık seçimine, AKP'den şimdiki başkan Ahmet Genç, müteahhit Cevat Ekşi ve Sedat Peker'in şoförü Cengiz Cansız'ın aday olduklarını.... \r\n\r\nGüngören AKP'de eğilim yoklamasında 'Ali Cengiz' oyunları oynandığını; ilçe başkanı Abdullah Başcı'nın kendisi için 'işaretlenecek aday' Şakir Yücel için 'istenen aday' ve şimdiki belediye Başkanı İbrahim Kurşun için ise 'istenmeyecek aday' diye yazdırıldığını..\r\n\r\nBiliyor musunuz?\r\n\r\nMesaj panosu\r\n\r\nMİGROS Center'daki Odeon Cineplex Sineması'nın, büyükler daha avantajlı olmasına karşın sadece küçük popcorn satmasını; sinema fiyatlarının da 7'den 9 milyona çıkartılmasını Faruk Süren'in nezdinde kınıyorum.\r\n\r\nCelal GÜNEY/ANKARA\r\n\r\nGÜNÜN SÖZÜ\r\n\r\n‘‘Toplum ilerici, siyasetçi gerici.'\r\n\r\n", "O kaynağı beğenmedim \r\nTÜRK TV'lerden dün (önceki) gece Boğaziçi Köprüsü ile ilgili haberi izlerken, bir şey dikkatimi çekti. \r\n\r\nTaşıyıcı halat papucunun kaynatılması sırasında kaynak tekniğinin yanlış yapıldığına kanaat getirdim. Çünkü yapılan kaynağın, daha önce yapılan kaynak koptuğuna göre yanlış yapıldığı inancındayım. Konunun içindeki bir uzman olarak halen çalışmakta olduğum Azerbaycan Bakü'den düşüncelerimi aktarmak zorunda kaldım.\r\n\r\nKaynak yapan kaynakçı, gayet rahat bir sanayi çarşısı mantığı ile kaynağı yapmaktaydı. Bu kadar yüksek mahalde soğuk ve rüzgar altında kaynağa uygun ön ısıtma yapılmalı ve de kaynaktan sonra sarılarak gerilme giderici işlem olmalıydı. İşin önemlisi Boğaziçi Köprüsü'ndeki bu taşıyıcı halatlar, 1970 yılında kalın ve özel bileşimdeki çelikten yapılmıştır. İlkin arşivlerden bu malzeme ile ilgili kaynak prosedürüne bakılıp nasıl kaynak yapılacağı ve hangi elektrod ile yapılacağı tespit edilmeli idi. 34 yıl geçtiğine göre muhtemelen bu kaynağı yapacak veya gören bir kimsenin Karayolları kadrosunda kaldığını düşünemiyorum.\r\n\r\nKaynağın kopmuş olması sadece yanlış kaynak metodundan kaynaklanmamıştır. Ayrıca görünen manzaradan kaynağın tamamen etrafı kapalı bir ortamda hiç rüzgar almadan yapılması hayatidir. Kaynak sonrası, çatlakların tespiti için gerçek ultrasonic muayenenin yapılmış olması da gerekirdi. Esas paniğe kapınılmamalı; Karayolları kadrosunda bu işi cesaretle ve bilgisine güvenerek yaptıracak bir uzman yoksa derhal firmanın yapıcısı İngiliz firmasından uzman getirtilerek kaynağın yapılmış olması gerekirdi.\r\n\r\nMuhtemelen bu kaynağı yapan kaynakçının aynı malzeme ve kalınlık için yapılmış olan AWWA veya LYDO sertifikası da bulunmamaktadır.\r\n\r\nUmuyoruz ki, Karayolları'nın da kendi bakım kadrosunda bu teknolojiyi bilen bir grup mevcuttur. Bence bundan sonra hiçbir kaynak yapma teşebbüsünde bulunmadan işin ehline yaptırılması gerekmektedir.\r\n\r\nBu uyarı ve görüşümü yapılan kaynağın tekrar kırılması ve görüntüdeki manzara karşısında yapıyorum. Kaldı ki kaynak prosedürünün elektro ak yerine daha iyi sonuç veren MIG kaynak metodu ile olması da buradan olası gözükmektedir.\r\n\r\nAslan ÖZMEN-Tekfen İnşaat ve Tesisat AŞ/Bakü-CWP Platform Projesi Direktörü.\r\n\r\nGürtuna’nın ilginç anketi \r\n\r\nMEDYAYA önceki akşam üzeri 'İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanlığı Seçimleri Araştırması' başlıklı 27 sayfalık bir anket geçildi. 12, 13 ve 14 Ocak'ta 52 denek üzerinde gerçekleştirilen ankette 18 soru sorulmuş. Araştırmanın sonuçları AKP Bilim Kurulu Başkanı Prof. Kemal Görmez'in denetiminde uzmanlar tarafından da değerlendirilmiş. Araştırmaya göre Gürtuna, AKP'den aday olması halinde AKP Büyükşehir'i kesin olarak kazanıyor. AKP seçmeninin %88'i Gürtuna'ya sıcak bakıyor. Gürtuna, diğer partilerden aday olması halinde AKP'den %10-15 oranında oy kaparıyor. CHP'den aday olması halinde ise CHP'nin oyu 17'den 30'lara çıkıyor. AKP'ye karşı oluşacak blokta DYP, ANAP, GP ve hatta MHP'den bir kısım oyun CHP'ye kaymasına yol açabilir, bu şartlarda da AKP Büyükşehir seçimlerini alamayabilir.\r\n\r\nGürtuna, AKP'ye son çağrısını yapıyor:Beni aday yapmak zorundasınız!' Ama AKP kendisine kapıları açmıyor.\r\n\r\nMemurlar feryatta\r\n\r\nMERSİN'den emekli memur Mızrap Gök:Geçmiş iktidarlar, bayramdan önce maaşlarımızı veriyorlardı. Bayramı nasıl geçireceğiz? Peki nasıl kurban keseceğiz? Torunlarımıza hediye alamayacak mıyız?'\r\n\r\nAHMET Ekinci: Hükümet 1.800.000, aileleriyle 5 milyonu bulan emekli sandığı emeklisini unuttu. Memurlar 2003 yılında kaybetti de, emekliler kaybetmedi mi? Memurlara verilen 160 milyonu emekliye vermediler. Sebebi ise emeklilerin artışının göstergeden dolayı %6'dan fazla olması olarak gösterildi. Geçen dönem çalışanların aile yardımı ve çocuk paralarını artırdıkları zaman emekliye ne verdiler?\r\n\r\nNe yazık ki, emeklinin sahibi yok, Allah'tan başka...''\r\n\r\nBiliyor musunuz?\r\n\r\nAKP Kemer Belediye başkan aday adayı Süleyman Yorulmaz'ın, seçilmesi durumunda ilçeye kilise yaptıracağını söylediğini... DEHAP, Diyarbakır Bağlar beldesinden aday adayı olan Çanakkaleli antropolog Yurdusever Özsökmenler'in, adaylığına şaşıranlara karşıBen Türküm, ancak Türk ve Kürt halklarının kaderlerinin ortak olduğuna inanıyorum' dediğini... AKP'den İstanbul Selimpaşa Belediye Başkan adayı gösterilen (eski DYP ve ANAP'lı) Süleyman Yağcıoğlu'nun bu adaylığına karşı beldedekilerin, geçmişte çok yakın olduğu Süleyman Demirel ve Kadir Has'ın ne düşündüklerini merak ettiklerini... DSP'li Mustafa Yılmaz'ın bakanlığında, Genel Müdürlük çalışanlarının oylamasıyla Köy Hizmetleri Genel Müdürlüğü'ne getirilen, Türkiye'deki tüm köprülerde damgası olan ve AKP döneminde görevden alınan Hüseyin Alioğlu (Araklı) ile eski Turizm Müdürü Volkan Canalioğlu'nun (Maçkalı) CHP Trabzon Belediye Başkan adaylığı için yarışacaklarını... CHP'den Bodrum Belediye Başkan adaylıklarında Mazlum Ağan (Belediye Başkanı), Osman Öneş, Musa Gökbel (eski milletvekili), Mehmet Kocair, Dr. Kerim Cangır, Mehmet Özalın ve Veysel Yapıcı'nın; Milas'ta da Fevzi Topuz (Başkan), Hüseyin Kurtuluş ve Ahmet Çevikkol'un (CHP Kadıköy Meclis üyesi) çekişeceklerini... AKP Adana Büyükşehir aday adaylarından Zafer Kara'nın kamu ihalelerinden yasaklı olduğunun ortaya çıktığını... İZMİT AKP'den aday adayı olan İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür Dairesi Başkanı Cengiz Özdemir'inİstanbul'da kültür alanında yaptıklarımız ortada; başkan olursam İzmit'i dünya kentine taşıyacak 41 projemizi hemen devreye sokacağım' dediğini... Başbakan Tayyip Erdoğan'ın, Eskişehir Belediye Başkanı Prof. Yılmaz Büyükerşen'in DSP'den yeniden aday olması üzerine, AKP örgütüne kuvvetli bir aday bulunması talimatını verdiğini... \r\n\r\nBiliyor musunuz?\r\n\r\nAçıklama\r\n\r\nBAKIRKÖY Belediye Başkanı Ahmet Bahadırlı, Özgürlük Meydanı'na AKP'nin çadır kurması üzerine çıkan olaylarla ilgili olarak'Bu meydan, ana arter sayıldığı için Büyükşehir'indir. Çadır kurma iznini Büyükşehir'in verdiğini, Kaymakamlığın da onayladığını öğrendik. Biz de, Cumhuriyet Bayramı etkinliklerimiz için Büyükşehir'den izin alıyoruz. Bunun dışında bizim yapacağımız bir şey yok.' dedi.\r\n\r\nGÜNÜN SÖZÜ\r\n\r\n‘‘(Avrupa) Kürt sorununun çözümünü istemezler. Kürt sorununu Türkiye'nin başında Demokles'in kılıcı gibi sallarlar. 100 bin Kürt'e pasaport verdiler, bana vermediler. Niye, çünkü oyunu bozacağımı biliyorlardı. Avrupa Türkiye'yi de kullanıyor.'\r\n\r\n(Abdullah Öcalan) \r\n", "Kilyos Turban’ın başına gelenler \r\n \r\n\r\n \r\nÖZELLEŞTİRME İdaresi'nin Kilyos Turban Tesisleri'ni kime vereceğini 2000 Mayıs'ında sormuştuk. Aslında sahibi çoktan belli olmuş; Sarıyer Belediyesi... \r\n\r\nİstanbulluların bir dönem en önemli turizm merkezlerinden olan tesisler, 'ballı özelleştirme'den sonra 'ballı kiralama'nın kurbanı olup gitmiş.\r\n\r\nEski ANAP'lı olduğunu söyleyen bir okurumuzdan (Kilyoslular da anlatmışlardı) tesisin başına gelenleri öğreniyoruz:\r\n\r\n‘‘TURBAN, 247 dönümü tapulu; 142 dönümü de Hazine'den tahsisli olmak üzere toplam 389 üzerinde kuruluydu. Özelleştirme İdaresi, buranın tapusunu bilabedel Sarıyer Belediyesi'ne verdi. ANAP'lı Belediye de geçen yıl aylığı 70 milyardan 10 yıllığına kiraya verdi. Sözleşmede, tahsis alanı 80 dönüm geçiyor. Ancak kiracı veya kiracılar alanın tümünü tel örgü ile çevirdiler. Futbol sahası yaptılar; yeşil alanı mahvederek otopark yeri açtılar. Yani ranta kurban ettiler Turban'ı.\r\n\r\nAnlamadım; burasını bir kişi mi, birkaç kişi mi kiraladı?\r\n\r\nEfendim kiracı Erdal Delikara isimli bir şahıs gözüküyor. Daha önce Laleli yöresinde 'Dallas' Oteli'ni işletmiş. Halen başkanlığını Belediye Başkanı Sedat Özsoy'un yaptığı Sarıyerspor yöneticisi. İnanmak istemiyorum ama Başkanın da gizli ortağı olduğu konuşuluyor. 2001 Mayıs'ında bu yer kendisine ihalesiz kiralanırken, bir holdingin sahibi olan Halil Durmuş'un, Delikara'ya yardımda bulunduğu belirtilmişti. Ancak daha sonra çekildi. Onarımda çalışan işçilere para ödenemiyor; kriz fena vurdu.\r\n\r\nSarıyer Belediyesi'ne bu imtiyazı kim verdi?\r\n\r\nOrasını bilmem; zamanın Özelleştirme İdaresi'nden sorumlu Devlet Bakanı Yüksel Yalova'ya sormak lazım.\r\n\r\nOtelin şimdiki durumu nedir?\r\n\r\nSözleşmeye göre, kiralayan iki yıl içinde 4 yıldızlı otel yapacak; süre 2003 Mayıs'ında bitiyor. Şu ana kadar ortaya çıkan bir şey yok. Birkaç konaklama binasında onarım yapıldı, altyapı tesisatı yenilendi. İşin ilginç yanı kira 70 milyar ama belediye 35 milyarını onarım masrafına katkıda bulunmak için almıyor. Bu nedenle sözleşmeye uyulup uyulmadığı tartışma konusu oluyor. Kilyoslular, kapatılan plajın halka açılmasını istiyorlar; Bu konuda muhtarlık ve Güzelleştirme Derneği Sarıyer Kaymakamı'na şikayette bulunuyorlar.\r\n\r\nİşte size bir özelleştirme öyküsü...\r\n\r\n\r\n\r\nEfsane-fesane\r\n\r\n\r\nTOPLUMUMUZDA her zaman abartı egemendir’’ diyen bir okurumuz FB için geçen yıl bazı çevrelerce dile getirilen ‘‘Efsane geri döndü’’ sözüne takılmış:\r\n\r\nFB'nin geçen yılki şampiyonluğu o kadar abartıldı ki adeta gerçeklerle birlikte başarısı örselenir oldu.\r\n\r\nBelli ki efsanenin sözlük anlamı unutulmuş veya efsane ile fesane karıştırılmıştı.\r\n\r\nMeydan Larousse, efsane'nin zamanla fesane olarak da adlandırıldığını vurgulayarak, efsanenin sözlük anlamı ‘‘Nakledenin hayal gücünde biçim değiştirerek olağaünüstü niteliklerle donatılarak anlatılan öykü, söylence...’’ şeklinde tarif ediyor.\r\n\r\nBence Fener efsanesi; M. Larousse tarifiyle örtüşmenin yanında fesane tanımı ile eşdeğer bir nitelemedir. Fesane bildiğiniz gibi ansiklopedik sözlük tanımı ‘‘Gerçeğe dayanmayan asılsız öykü.’’\r\n\r\nPeki zaferleriyle ulusu onure eden ve gönence boğan GS'yi nasıl tanımlayacağız? GS'nin ülkemiz 'ilk'lerini sıralamak kanıksandı artık; sıra Avrupa ve dünya ilklerinde.\r\n\r\n\r\nArabacı olmaktan aciz kişiler araç sürüyor\r\n\r\n\r\nSABAH evden çıkıyoruz, akşama sağ salim dönebilecek miyiz hiçbir şeyin garantisi yok. Bu yüzden daha evvel yazdığım gibi bir kere ehliyet sahibi olanlar uzun yıllar ne sağlık kontrolünden ne de trafik kursundan geçiyorlar. Allah'a şükür bari bu konuda devletimiz ehliyet verdiği vatandaşına sonuna kadar güveniyor! Ama kullandığı aracına ise en çok iki yılda bir muayeneyi şart koşuyor (ama ne muayene, aynen resmi geçit ve haraç verme). Sonra da Türkiye'de neden trafik canavarları türüyor deniyor. Bence asıl sebep bu... Salı günü Ankara'daki kazada şoför otobüsün freni patladı demiş. Alakası yok. Otobüsün içindeki yolcuların dediğine göre yokuş aşağı hareket halindeki otobüste asıl kullanan muavinle şoför yer değiştiriyormuş. Cahilliği düşünebiliyor musunuz? Şimdi ne olacak? Ben söyleyeyim; 4 kişiyi öldürüp 7 kişiyi ağır yaralamanın cezası 1 ay hapis ve 5 milyon ağır parası cezası! Elinize silah alıp adam öldürmeye gerek yok. Husumet beslediğine arabanla kazaen çarp öldür, bir ay yat çık.\r\n\r\nNe yazık ki, bugün trafikte yer alan taksi, minibüs ve otobüs şoförlerinin pek çoğu kullanma özürlü... Zira yurdumuzda ilkokul diplomasını dışardan zorla almış, at arabası bile kullanmaktan aciz kişilerin en kolay icra edebildikleri meslek şoförlüktür. Ama denilebilir ki, sabahtan akşama kadar bu trafikte direksiyon sallayan ve günümüz ekonomik şartlarında bu kişiler çıldırmayıp ne yapsın? Ayrıca tahsilli sürücülerin de ne biçim araç kullandığına dair kötü örnekler yok mudur? Tabii vardır ama kötü örnek kurallara uymamayı gerektirmez. Ayrıca ileri sürücülük tekniği uzmanı Sayın Demir Bükey'in dediği hiçbir zaman akıldan çıkartılmamalı:\r\n\r\n‘‘Aracınızı kullanırken o anda hayatınızın en önemli işini yapıyorsunuz.’’\r\n\r\nDSP Milletvekili ve Trafik Komisyonu Başkanı Sayın Ahmet Tan'ın meşhur trafik yasa taslağının bir türlü TBMM gündemine alınmamasıyla ilgi şikáyeti vardı. Kendisinin bile taslağın gündemin kaçıncı sırasında olduğunu bilmediğini öğrendik. Yine tatil dönemi geliyor. Allah hepimizi trafik kazalarından korusun.\r\n\r\nM. Selçuk DAMGACI ANKARA\r\n\r\n\r\nSuçumuz sakat olmak mı?\r\n\r\n\r\nSORUNLARIMIZI ve özrümüzü anlatacağımız bir yetkili bulamıyoruz. Devlet de bu ülkede yaşayan %6'lık bir çoğunluğun sesine kulak vermiyor.\r\n\r\nFeke'de doğdum; 1.5 yaşında çocuk felci hastalığı geçirdim. Babamın durumu iyi olmadığı için tedavi ettiremedi ve sol bacağım sakat kaldı. Liseyi bitirdim; S.Ü. Karaman Meslek Y.O'nun tarım alet ve makineleri bölümünü bitirdim. %40 sakat raporum ile iş aramaya başladım. Devlet bu bölümle ilgili işçi almıyor. Bir özel sektör ilanında 'fiziği düzgün olanlar...' diye yazıyor. Devlet büyükleri sakat ve eski hükümlü çalıştırma oranını artırdık diyorlar. Hani nerde uygulama gösterin, lafla olmuyor, uygulama gerek. Onların çocukları sakat değil. Bugüne kadar kaç sakat istihdam edildi. Ancak torpille yeğenleri ve yakınları işe yerleştirildi.\r\n\r\nSakıp Sabancı diyor ki: \r\n\r\n‘‘Keşke benim fabrikalarım olmasaydı da çocuklarım sağlıklı olsaydı.’’\r\n\r\nAllah kimseyi sakatlıkla terbiye etmesin.\r\n\r\nM.ELİBOL-ADANA\r\n\r\n\r\nDemokrasi\r\n\r\n\r\n‘‘Demokrasi ile yönetilen ülkelerde, devletin üst makamlarında bulunan kişiler yasalar çerçevesinde gösterilen tepkilere karşı hoşgörülü olmalıdır. Her önüne geleni aşırı ciddiye alacak yerde, biraz esprili, esnek olamaz mıyız?’’\r\n\r\n(Abdullah ŞEVKİ-ANKARA)\r\n\r\n\r\nPolonya bile bizi aşağılıyor\r\n\r\n\r\nTELEFONDA ‘‘Dayanamadım, kanıma dokunduğu için size iletmeye karar verdim’’ diyor hiddetli bir şekilde Selçuk Dinç:\r\n\r\n‘‘Polonya vize ücreti olarak 128 milyon lira alıyor. Türkiye ise 10 dolar... (Macarlar 98, Çekler de 60 milyon TL. alıyormuş.) Yani Türk vatandaşlarından yaklaşık 10 misli fazla vize ücreti tahsil ediliyor. İstanbul Konsolosluğu'nda da aşağılayıcı bir davranışla karşılaşıyorsunuz. Bizlere yapılan onur kırıcı davranıştan utandım. Ankara Dışişleri Bakanlığı'nı aradık; Vize İşleri Dairesi Müdürü Recep Peker yerinde yokmuş; Vize İşleri Genel Müdürü Umur Apaydın da telefona çıkmadı. Yani şikáyetimizden kaçtılar. Yahu bir ülkenin onuru, şerefi ve haysiyeti vardır. Bu beylerin, mütekabiliyet esası olduğundan haberleri yok mudur? Ankara uyuma!’’\r\n\r\n\r\nMESAJ \r\n\r\n\r\nHALKIMIZ artık siyasilerin yaptığı beyanlara itibar etmemektedir. Bundan sonra da yazarlar suya sabuna dokunmadan yazılarını yazmaya devam ederlerse aynı akıbetin başına geleceğini söylemek kehanetlik olmayacaktır. Millet artık gözünü açmıştır, bu böyle biline.\r\n\r\nHasan Yaşar ÖZFİDAN\r\n\r\nTELEFONDA ‘‘Kanıma dokunduğu için size iletmiyorum’’ diyor Selçuk Dinç:‘‘Polonya vize ücreti olarak 128 milyon lira alıyor. Türkiye ise 10 dolar... (Macarlar 98, Çekler de 60 milyon TL alıyormuş.) Yani Türk vatandaşlarından yaklaşık 10 misli fazla vize ücreti tahsil ediliyor. İstanbul Konsolosluğu'nda aşağılayıcı davranışla karşılaşınca utandım. Bir devletin onuru vardır; Dışişleri mütekabiliyet diye bir sözcüğü bilmiyor mu?\r\n\r\nÇAĞLAR Dönmez'den; 2.1.2001'de Opel Omega 2.2 AT tipi aldım; 13 Mart'ta arıza nedeniyle servise verdim. Tüketici Yasası'na göre, tamir süresi en fazla 30 gün olmasına karşın arabam hálá teslim edilmedi. Bu nedenle ilgili yasanın 'değiştirme yükümlülüğü'ne göre değiştirilmesini istiyorum.\r\n\r\nÖYKÜCÜ Sait Faik Abasıyanık yarın Burgazada'da törenlerle anılacak. Öykü yarışmasını kazanan Yekta Kopan'a da ödülü verilecek. Kültür Bakanı Talay'ın da katılacağı törende çeşitli dinletiler ve gösteriler de yer alacak.\r\n\r\nKADIKÖY'den Ahmet Parman'dan: Bağdat Caddesi'ni Taksim'e bağlayan çift katlı özel halk otobüsünü kaldırmakla yanlış yaptınız. Bağdat Caddesi'nde fakirler de oturuyor. \r\n", "Dünyanın en büyük spor organizasyonu \r\nÜNİVERSİTELERARASI Spor Oyunları’nın tarihsel gelişimi 20. yüzyılın hemen başlarında ABD, İngiltere ve İsviçre’de yapılan yarışmalarla başlamış. Daha sonra Uluslararası Üniversite Sporları Federasyonu (FISU)kurulmuş, etkinlikler her iki yılda bir yapılmaya başlanmış. \r\n\r\nOyunların, İzmir’de yapılması için Fikret Ünlü’nün Gençlik ve Spor Bakanlığı döneminde başvuru yapılmış. 2001’de Pekin’deki federasyon toplantısında da 2005 oyunlarının 11-21 Ağustos tarihleri arasında İzmir’de yapılmasına karar verilmiş.\r\n\r\nİzmir’de herkes 1.5 ay sonra yapılacak bu oyunların eksiksiz gerçekleşmesi için harıl harıl çalışıyor.\r\n\r\nOyunların uluslararası adı üniversite ve olimpiyat sözcüklerinden oluşan ‘Universiade’... Felsefesi, sportif değerlerin duyurulması ve spor çalışmalarının üniversite ruhu ile uyumlu bir şekilde özendirilmesi olarak değerlendiriliyor. Katılım için üniversite veya dengi okullarda öğrenci olmak; 17-28 yaşları arasında bulunmak temel koşul.\r\n\r\nOyunlar için TBMM’den geçen kasım ayında ‘Universiade Kanunu’ çıkartılmış; bürokrasinin eli rahatlamış. Kanunla, tüzel bir kişilik olan kurumun görev ve yetkileri belirlenmiş ve bazı vergilerden muafiyet sağlanmış.\r\n\r\nBireysel sporlar olarak atletizm, yüzme, eskrim, tenis, jimnastik temel dallar; güreş, tekvando, okçuluk ve yelken ise seçmeli... İzmir’deki oyunlar 28 dalda yapılacak; 185 ülkeden (yoksul sınıfındaki 50 ülkeyi FİSU destekliyor) rekor şekilde 9 bini aşkın sporcu gelecek İzmir’e... Uzundere mevkiinde 350 dönümlük alanda 64 blokta 934 konuttan oluşan ‘Oyunlar Köyü’nün yapımı bitirilmiş; 8 bin yatak kapasitesi yaratılmış. Katılımın çokluğundan dolayı ranza sistemine geçilirken, köyde katolik, Hıristiyan, Musevi ve Müslümanlar için ayrı ayrı idabet merkezleri de kurulmuş. Köye, özel güvenlik kartlı sporcu ve görevlilerden başka kimse giremeyecek.\r\n\r\nEGE’NİN MAVİSİ\r\n\r\nOyunların sloganı; ‘Dünya, Ege mavisiyle İzmir’de buluşuyor’, özel müziklerini ise Mercan Dede hazırlıyormuş. Açılış ve kapanış seramoni ve gösterilerin konsepti belirlenmiş; ana tema olarak ‘Anadolu’ kültürünün zenginliğini tasvir eden bir mizansen olacakmış. Ancak etkisi ve görsel zenginliği açısından çarpıcılığı ‘sürpriz’ olarak gizleniyor. Gösterilerin provası, yakın bir ilde ‘gizli’ olarak sürdürüldüğü de öğreniyoruz. Organizasyonun master, bilgisayar ve yarışma sonuç sistemleri projesini Sidney ve Atina Olimpiyatları’nda çalışmış; Pekin Olimpiyatları’nda da görev alacak olan yabancı bir ekip hazırlıyor. Açılış ve kapanış gösterilerinin ses ve ışık sistemlerini Türk Teamcon ve Tigris firmaları yapacakmış; Atina ve Barcelona’da da görev yapan deneyimli personel İzmir’e getirilmiş şimdiden. Aynı şekilde Atina’da kullanılan bazı donanım ve malzemeler taşınmış...\r\n\r\nEUROVİSİON GİBİ\r\n\r\nUniversiade’ya bağlı İcra Komitesi 102 kişiden oluşuyor; buna bağlı grafikerden, programcıya kadar 1000 kişi de geceli-gündüzlü çalışıyor. Oyunlar sırasında 9 bini ‘gönüllü’ olmak üzere bilgisayarcıdan hizmetliye, tercümandan rehbere kadar 24 bin kişi hizmet verecek. Bu da uluslararası spor dalında bir rekor sayılıyor. Bu kişilere uygulamalı tanıtım dersleri veriliyor günlerdir.\r\n\r\nBir komite üyesi ‘İzmir, İstanbul’da düzenlenen Eurovision finali gibi başarılı çıkacaktır. Bundan kimsenin şüphesi olmasın’ dedi bize...\r\n\r\nRakamlarla Universiade\r\n\r\nHesaplamalara göre, organizasyona katılacak ülkelerin sporcu ve yöneticileri İzmir’e 2000’den fazla uçakla gelecekler. \r\n\r\nKonukların ulaşımı için 500’er otobüs, midibüs ve otomobil tahsis edilecek. \r\n\r\nSporcu ve idarecilerin günlük yemek ve ulaşım maliyeti 45 dolar olarak hesaplanıyor; bu bedel katılımcı ülkelerin federasyonlarınca Universiade örgütüne ödeniyor.\r\n\r\nOyunlar için 60 tesis hazırlandı. Bunların 29’u yarışmalarda, 31’i de antrenmanlar için kullanılacak. Örnekköy’de, inşa edilen 10 tenis sahasının Wimbledon düzeyinde olduğu belirtiliyor. Açılış ve kapanışların yapılacağı, 1972 Akdeniz Oyunları için yapılan 70 bin kişilik Atatürk Stadyumu yenilerek, UEFA standartlarına göre 57 bin kişiye indirildi.\r\n\r\nOyunlar nedeniyle hükümetten 220 trilyon, Büyükşehir Belediyesi de 100 trilyon kaynak ayrılmış. İzmir İl Özel İdaresi de, spor tesislerine 20 trilyon harcamış.\r\n\r\nPiriştina’nın vasiyeti\r\n\r\nBÜYÜKŞEHİR Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu, ‘Kültür ve spor amaçlı oyunların dünyanın en büyük spor organizasyonu olacağını şimdiden söyleyebilirim’ diyor.\r\n\r\nKocaoğlu, Piriştina’nın bıraktığı projelerini bir ‘vasiyet’ sayıyor. ‘Göreve başladıktan sonra ilk olarak Universiade’ye sarıldık. Bu organizasyon bir kente veriliyor ama aslında Türkiye’nin organizasyonu... Hükümet de organizyonunda yer aldı ve desteğini esirgemedi.’\r\n\r\nAh güzel Ahmet Abim\r\n\r\nKORDON’da, arkası Körfez’e dönük posterinin altında Edip Cansever’in ‘Mendilimde kan sesleri’ şiirinde şu dizeler vardı:\r\n\r\n‘Boynu bükük duruyorsam eğer, içimden böyle geldiği için değil\r\n\r\nAma hiç değil,\r\n\r\nAh güzel Ahmet Abim benim\r\n\r\nİnsan yaşadığı yere benzer\r\n\r\nO yerin suyuna, o yerin toprağına benzer.’\r\n\r\nCansever sanki Piriştina’yı anlatıyordu bu şiirinde. Onu kaybedeli bir yıl geçmişti. Ama İzmirliler onu unutmamıştı. Binlerce insan Narlıdere Mezarlığı’ndaki kabrinin başındaydı sabahın erken saatlerinde... Ellerinde kırmızı karanfiller... Sevgi ve hüzün dolu gözlerinde yaşlar vardı. Panolarda posterleri, taksilerde fotoğrafları asılıydı. Esnaf, vitrininin camına, ‘Seni unutmadık, büyük başkan, kalbimizdesin’ yazısını yapıştırmıştı. İzmir basını da aynı şekilde andı Ahmet Piriştina’yı; sevgiyle, hasretle ve muhabbetle... Bazı muhtarlar mahallelerinde ‘lokma’ döktürdüler.\r\n\r\nAhmet Piriştina’nın en büyük özlemlerinden biri Üniversite Olimpiyatları’nı, İzmir’de yapabilmekti... Güney Kore’nin Deagu kentinde 2003’de yapılan oyunların kapanış töreninde FISU ve kentin belediye başkanından olimpiyat bayrağını büyük bir heyecanla teslim aldığını ve İzmir’e nasıl mutlu döndüğünü anlattılar.\r\n\r\nAncak ne var ki ömrü vefa etmedi. Ve şimdi bu oyunlar ‘Universiade İzmir 2005’ projesi adı altında hayata gerçekleşmek üzere.\r\n\r\nDün Piriştina için çeşitli anma toplantıları yapıldı. Kordon’da Ahmet Piriştina’nın yaşamını anlatan bir fotoğraf sergisi açıldı, belgesel nitelikte bir film gösterimi yapıldı. Rutkay Aziz anısına şiirler okudu. İzmir’de müzik okulu bulunan Maria Rita Epic’in Piriştina için bestelediği bir şarkı seslendirildi. Epic, Uğur Mumcu için de bir şarkı yapmıştı. Anma toplantılarına Zekeriya Temizel, Güldal Mumcu, Fikret Ünlü, Arif Keskiner, Güher Pekinel ve Gönül Yazar İzmir’e gelmişlerdi. \r\n\r\n\r\n", "Ermenistan, Batum’dan Karadeniz’e inebilir \r\nSAKARYA Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesi, Doç. Dr. Emin Gürses, Kafkasya bölgesinde bir süredir araştırmalar yapıyor. Gürses’e son gelişmeleri soruyoruz: \r\n\r\nBölgede ne var, ne yok?\r\n\r\n- Amerika’nın ağırlığı gittikçe pekişiyor. Tiflis’in kuzeyinde, yarım saat uzaklıkta bir askeri üs kuruyorlar; üssün İncirlik’ten daha donanımlı olduğu söyleniyor.\r\n\r\nErmenistan...\r\n\r\n- Ermenistan’ın nüfusu 2 milyonun altına düşmesine rağmen son zamanlarda bölgede büyük bir hareketlilik dikkat çekiyor. Ermenistan, ABD’nin tam kontrolüne girmiş durumda. Amerika’daki Ermeniler yatırım yapmaya başlamış, bu nedenle istihdam artışı olmuş... Amerikalılar, başkent Erivan Havaalanı üzerinde, İstanbul’daki konsolosluktan daha büyük bir elçilik binası yapmışlar. Ayrıca askeri bir üssün altyapısı hazırlanmaya başlamış. Bu şekilde Körfez’den olduğu gibi Kuzey’den de İran’ı kontrol altına alma operasyonu tamamlanmış oluyor. Bu gelişmeler karşısında Ermenistan ilerde Türkiye’yi artık bir güç olarak görmeyebilir. \r\n\r\nDoç. Gürses, Ermenistan’da Türkiye’ye yönelik Türk düşmanlığına dikkat çekiyor ‘Ancak’ diyerek anlatıyor:\r\n\r\n‘Ermeni bir turizmciyle görüşürken bana her yıl 1000’e yakın Ermeni’yi Antalya’ya gönderdiğini, bunların ülkelerine döndükleri zaman ‘Türklerin iyi insanlar olduklarını, düşmanca hiçbir tavır görmediklerini’ söylediklerini anlattı. Ama Türkiye’yi tanımayan ve bilmeyenler arasında Türkiye’ye yönelik önyargı sürüyor.’\r\n\r\nAzerbaycan’ın Ermenistan’la ilişkileri...\r\n\r\n- Önce şunu belirtmek isterim. Gürcistan-Türkiye arasındaki Cevakhati denilen bölgede Ermeni nüfus daha ağırlıklı... Ermenistan, Gürcistan yönetiminden bölgenin ‘otonomi’ olmasını istiyor. Eğer bu bölgeye ‘otonomi’ verilirse, ki bu bölge Karadeniz’e açılan Acaristan’la sınırdaş, böylece Ermenistan, Acaristan’ın deniz kıyısındaki başkenti Batum’dan denize açılma olanağı sağlayabilir... Rusların çekilmesinden sonra Batum kenti, Amerika’nın kontrolü altında olduğundan bu ihtimal hiç uzak sayılmamalı... \r\n\r\nDoç. Gürses, ‘Azerbaycan lideri İlham Aliyev’in durumunun dikkatle takip edilmesi gerekiyor. Dış güçler, Türkiye’nin ağırlığından ötürü rahatsızlık duyuyor. Özellikle de İngilizler tarafından... Çünkü İngilizlerin büyük petrol yatırımları var Bakü’de... Bu arada Türkiye’ye gelen George Soros’un, Azerbaycan muhalefet lideri İsa Kamberov’la İstanbul’da görüşmesi, Bakü’de iktidar çevrelerince epeyce rahatsızlık yaratmış durumda.\r\n\r\nAmerika; Bulgaristan ve Romanya’dan sonra doğudaki komşularımıza da yerleşiyor.\r\n\r\nTürkiye yavaş yavaş kuşaklanıyor.’ diyor.\r\n\r\nBaşbakanlığa Anayasa kitabı\r\n\r\nLAİKLİK bir Anayasa ilkesidir ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin varoluşunun temelidir. Son günlerde karşılaşılan Kuran kursu problemleri bir yana, Çankaya’daki Kuran ve ‘oku eylemi’ beni çok derinden etkiledi. \r\n\r\nCumhuriyetçi, laik vatandaşları göreve çağırıyorum: Herkes bir Anayasa satın alsın ve Başbakanlık binasının önüne bıraksın ve tümü için ‘oku’, ‘insan zekásıyla oku’ talebinde bulunsun.\r\n\r\nÜlkemizin geleceğini korumanın zamanıdır.\r\n\r\nTimurhan TAŞTUTAR BERLİN\r\n\r\nAKP 1. Kongresi AİHM’ye gidiyor\r\n\r\nAKP’nin, 12.10.2003’teki 1. Olağan Kongresi’nde, Tayyip Erdoğan’ın karşısına genel başkan adayı olarak çıkan Mustafa Reşit Burkan’ın ‘basın açıklaması’ özetle şöyle:\r\n\r\n‘Kongrede aday olmuştum. Ancak benden tedirgin olduklarından adaylığımı engellediler. Kongrenin iptali için açtığım davalarda iç hukuk yollarının tükenmesi nedeniyle AİHM’ye gitme zarureti hasıl oldu.\r\n\r\nGerçekler er veya geç ortaya çakacaktır. Ak ile kara belli olacaktır. AKP milletten aldığı bu gücü millet için yolsuzluk, yoksulluk ve yasaklara karşı kullanması gerekirken benim siyasi hakkımı, hukuku çiğneyerek almıştır. \r\n\r\nTürkiye’de AKP’li seçmen yoktur, AKP’ye oy verenler vardır.’\r\n\r\nUlusal uzlaşma ve toplumsal güven kaybolmaktadır.\r\n\r\nHissiyatımızı kamuoyu ile paylaşmak istiyorum.’\r\n\r\nHasankeyf soruları\r\n\r\nANAVATAN Partisi Genel Sekreteri, Mardin Milletvekili Muharrem Doğan, Hasankeyf konusunda Başbakan Erdoğan’ın ‘Antik kenti Ilısu Barajı’na feda edemeyiz. Hasankeyf’i kurtarıp turizme açacağız’ sözlerine atıf yaparak kendisine ‘zor’ sorular yöneltiyor:\r\n\r\n‘Bu sözlerinizden sonra antik kent Hasankeyf’in korunması konusunda ne gibi çalışmalar yapılmıştır. Hasankeyf, Ilısu Barajı’na feda edilecek midir? Baraj yerinin değiştirilerek tarihi varlıkların sular altında kalmasının önlenmesi için yeni bir proje düşünülmekte midir? Yoksa suyun enerjiye dönüştürülmesinden yana olup; insanlık tarihinin ve kültürünün yaşatılmasına karşı mısınız? AB kriterleri açısından bunlar bir sorun olacak mıdır?’\r\n\r\nGazeteci kitapları\r\n\r\nHULUSİ Turgut ‘Adriyatik’ten Çin Seddine-Avrasya ve Demirel’ (ABC), Nurettin Kurt ‘Olay-Polis-Adliye Gerilim Üçgeninde Kurt Gazeteci’ (Ümit Yayıncılık); Altemur Kılıç ‘Kılıç’tan Kılıç’a’ (Remzi Kitabevi); Mehmet Aycan ‘Yeni Türkiye’nin Doğuşu’ (Toplumsal Dönüşüm Yayınları); Nedim Şener ‘Fırsatlar Ülkesinde Bir Kemal Abi’ (Güncel Yayıncılık), Umut Veli Develi ‘Noter Onaylı Yolsuzluk Hikáyesi’ (kendi yayını), Erol Ulubelen ‘İngiliz Belgelerinde Türkiye’ (Cumhuriyet Kitapları), Arda Uskan ‘Güle Güle Bebeğim’ (Doğan Kitap), Sefa Kaplan ‘90. Yılında Ermeni Trajedisi-1915’te Ne Oldu’ (Hürriyet), Saygı Öztürk ‘Kırmızı Klasör’ (Birharf Yayıncılık)\r\n\r\nGÜNÜN SÖZÜ\r\n\r\n‘İnsanların çoğuna çekici gelen temel güdüler-dürtüler, aç gözlülük, kibir, rekabet ve güç tutkusudur. Örneğin, siyasette insanların eylemleri bu dört temel güdü-dürtüden kaynaklanır.’\r\n\r\n(Bertrand Russel)\r\n\r\nBiliyor musunuz\r\n\r\nSEDAT Peker’le ilgili olarak ‘Organize suç örgütü lideri olmak, adam kaldırmak, zorla şirket elde etmek’ iddiasıyla başlatılan soruşturmada 72 kişiden 49 kişi hakkında takipsizlik kararı verildiğini, son duruşmadaki 5 tahliyeyle birlikte davada sadece Sedat Peker, abisi Atilla Peker ve iki çalışanı olmak üzere 4 kişinin tutuklu kaldığını... \r\n", "‘Özgürlük’ işgal edildi \r\nBAKIRKÖY’den Z.S. Bakırköy’de dün yaşanan manzarayı şöyle anlatıyor: \r\n\r\n\r\n'AKP Kaymakamlık ve Emniyet’ten izin almadan Bakırköy Özgürlük Meydanı’na, üzerine ’AKP ile 400’ yazılı bir çadır kurdu. Başında polis de nöbet tutmaya başladı. İlçe Seçim Kurulu’nun izni olmadan kalkıştığı cüretkar duruma önce MHP’liler tepki gösterdi; kavgalar çıktı. CHP ve ANAP’lıların itirazları üzerine çadırdan bazı kişilerin 'Biz hükümetiz' diye bağırdıkları dikkati çekti. Bakırköy Belediye Başkanı Ahmet Bahadırlı, Kızılay yönetimine seçilince AKP’nin bu yasadışı tutumuna göz yumuyor. AKP’lilere, Özgürlük Meydanı’nda ’iyi adaletler’, Kaymakama ’iyi görevler’, polise de ’iyi nöbetler’ diliyoruz.'\r\n\r\n2005 banknotları için bir öneri\r\n\r\nAVRUPA’da bir engelli, evinin kapısından çıktığı zaman bir başkasına ihtiyaç duymadan her türlü işini yapabiliyor. \r\n\r\nOysa Türkiye'de bir başkası olmadan görme engelli parayı bile kullanamıyor.\r\n\r\nHükümetin 1.1.2005'ten itibaren paradan 6 sıfır atma kararını, engelliler fırsat görüyorlar. Yapılacak olan şey aslında çok kolay; paraların enleri farklılaştırıldığı zaman sorun ortadan kalkıyor. Euro'da bu uygulanıyor. \r\n\r\nBakırköy Belediyesi Engelliler Koordinasyon Birimi'ne mensup bir grup görme engelli, geçtiğimiz günlerde Bakırköy Belediye Başkanı Ahmet Bahadırlı'yı ziyaret etmişler... Bakırköy Belediyesi Basın Sorumlusu Yalçın Çetin toplantıda görüşülen bu konuyu bize iletiyor. 'Görme engellilerin bu feryadını Hazine'ye, Darphane'ye ve hükümete sizin kanalınızla iletmek istediler.'\r\n\r\nKonunun asıl muhatabı olan Merkez Bankası bu öneriyi elbette dikkate alacaktır.\r\n\r\nHavaalanlarını kim temizler?\r\n\r\nTHY ile Ankara'ya giderken seferin iptal edilmesi üzerine duruşmaya katılamayan avukat bir okurumuz, öğrendiklerini şöyle anlatıyor:\r\n\r\n'İstanbul'da pistin kapalı olduğunu söylediler. Alandan Ankara'ya telefon ettim, uçaklar inebiliyormuş. Ancak İstanbul'dan kalkış olmadığından benim gibi herkes perişandı.\r\n\r\nTHY'de tanıdıklarım vardır. Öğrendiğime göre, ağır kış koşullarının yaşandığı 22-26 Ocak tarihleri arasında 209 sefer iptal edilmiş... Rötarlar da çok fazlaymış. 10 saatlik rötar bile olmuş... Alanda anlattılar; donmaya karşı yıkanan bir uçak 15 dakikada kalkması lazımmış; ancak pist hazır olmayınca yine beklemeye gidiliyormuş. Sorun ise DHMİ'den kaynaklanıyormuş. Asıl felaketin yaşandığı günlerde koca bir alan niye temizlenmez? Pistin açılması için DHMİ'nin elinde bir kar küreme makinesi de mi yoktur? İstanbul'da olmayınca, 'siyaseten' yapılan diğer havaalanlarının halini düşününce plansız yatırımların nelere mal olduğu daha iyi anlaşılıyor. Araç gereç olsa bile yöneticiler bunu ne kadar kullanabiliyorlar; önceden önlem alıyorlar mı? Böyle bir durum olunca pilotlar da haklı olarak risk almıyorlarmış. Zaten uluslararası kurallar da bunu gerektiriyormuş. Sonuç olarak sefer iptalleri ve rötarlar bu hizmetlerin noksanlığından kaynaklanıyor. THY'yi öyle boşuna suçlamayalım; hizmetleri öbür kurumlardan da bekleyelim.'\r\n\r\nRüyama giriyor\r\n\r\nHERGÜN Kadıköy'den gidip geliyoruz. Boğaz Köprüsü’nden geçişlerde, kopan tel nedeniyle ürkmeye başladık artık. Emin olun aşağıya bakamıyoruz. Dün gece rüyamda, gece köprüden can simidi ile denize düşerken uyandım. İlgililer ne olur bize inandırıcı bir açıklama yapsın. Dünyada çöken köprüleri düşündükçe... Nihal BAYTOK\r\n\r\nÇevre vergisi yüzde 65’e yükselmiş\r\n\r\n2003 yılında büyük kentlerde normal bir dairenin yıllık Çevre ve Temizlik Vergisi 15.396.000 TL idi ve iki taksitte ödeniyordu. Hükümetin yaptığı yeni düzenlemeyle bu vergi, su faturaları aracılığıyla tahsil edilecek. 2004 takvim yılından itibaren konutlarda kullanılan her metreküp su bedeline 100.000 lira ilave edilecek.\r\n\r\nBüyük kentlerde normal bir konutun ayda 20 metreküp su kullandığı düşünülerek yapacağımız bir hesaplamada 2004'te bu vergiye yapılan zam oranı % 65 oluyor.\r\n\r\n20m3x100.000=2.000.000x12 ay=24.000.000 TL\r\n\r\n15.396.000 TL, 24.000.000 TL'ye ulaşıyor.\r\n\r\nHükümetin % 10 enflasyon hedefi var; ama zam yüzde 65.\r\n\r\nBuna, vur abalıya denir.\r\n\r\nGüven TORUN\r\n\r\nMali Müşavir-ANKARA\r\n\r\nKarı biraz da biz temizleyelim\r\n\r\nKAR yağışı ile birlikte eksik bir şeyimizi gözlemledim. Her şeyi devlet veya belediyeden bekliyoruz.\r\n\r\nAvrupa ülkelerinde, Bulgaristan da dahil herkes evinin, dükkánının önünü temizlemek zorundadır. Aksi halde belediye onlara ceza keser. Bizde ise lüks sitelerde bile bahçesi temizlenmiş, ama sokak çıkışları öylece bırakılmıştır. Yolun temizlenmesinde hiç sorumluluğumuz yokmuş gibi davranıyoruz. Başkalarını suçlamayı bırakalım; kent yaşamına nasıl yardımcı oluruz diye bakalım; sorumluluk duygusundan ayrılmayalım. Leyla PEKCAN-ETİLER\r\n\r\nSedat Peker’in açıklaması\r\n\r\nSEDAT Peker'in avukatları Erol Aras ile Muhittin Beyaz ayrı ayrı arayarak özetle şu açıklamayı yaptılar: 'AKP'den Karasu Belediye Başkan adayı olan Cengiz Cansız'ın, müvekkilimiz Sedat Peker'in şoförü olduğunu yazmışsınız. Sedat Bey, 'Ben Adapazarılıyım, yüzde 60'ını tanırım. Dolayısıyla Cengiz Cansız'ı da tanırım. Ancak şoförlüğümü yapmadı. Zaten ben hiçbir zaman şoför demem, aracımı süren bu arkadaşlara 'araç sürücüsü' derim' dedi. Bunu size iletiyoruz.'\r\n\r\n155 neye yarar\r\n\r\n23.1.2004 günü saat 17.00'de Balçova'da bir kadının sille tokat dövülerek bir araca bindirilmek istendiğini 155 No'lu telefona bildirdiğimde, telefona çıkan görevli umursamaz bir şekilde 'Bana ne' dedi. Olay büyük bir alışveriş merkezinin girişine yakın bir yerde olduğu için kadın buradaki görevlilerin müdahalesi ile kurtarıldı. Ben polisime güvenemeyecek miyim?\r\n\r\nEngin DİKBAŞ-İZMİR\r\n\r\nBu kişi nasıl öğretmen olmuş?\r\n\r\n27.1.2004 Salı gecesi Kanal D'de 'Şansa Dansa' programına Çankırı'dan katılan bir sınıf öğretmeninin konuşmalarını duyup genel kültür seviyesini öğrenince onur duyduğum öğretmenlik mesleğinden utandım. Program sunucusu M.Ali Erbil'in bu öğretmenle dalga geçtiğini görünce böyle öğretmenlerin Milli Eğitim'den bir an önce emekli edilmeleri ve yerlerine yeni üniversite mezunu, alan bilgisi yanında genel kültürü de çok iyi olan ve sırada bekleyen genç öğretmenlerin getirilmesini gerektiğini belirtmek istiyorum.\r\n\r\nBir zamanların öğretmen yetiştirme ve seçme programlarındaki eksikliklerin ne kadar yanlış olduğunu bu öğretmenimizden bir kez daha anladık. Bütün öğretmenler tabii ki böyle cahil ve seviyesiz değil. Hatta öğretmenlerin çoğunun yüksek kültür seviyesinde olduğunu biliyoruz. Ama böyle çürükler de meslekten ayıklanmalı.\r\n\r\nFerruh TUNÇ-Fizik öğretmeni\r\n\r\nBİLİYOR MUSUNUZ?\r\n\r\nFATMA Girik döneminde, Uğur Dündar'ın 'Arena' programında, 'yeşil alanda plan tadilatı' yapılarak Ayazağa OYAK Sitesi'nde daire sahibi oldukları gündeme gelen A.C., H.T., H.E.K., B.Ö., F.Y. ve A.Y'nın CHP Şişli'den Belediye Meclisi aday adaylığı için başvurduklarını...\r\n\r\nGÜNÜN SÖZÜ\r\n\r\n'Yasal değişiklik yapılmadığı müddetçe otopark mafyasıyla mücadele bitmez.'\r\n\r\n(Kadıköy Kaymakamı Yüksel Peker)\r\n\r\nMESAJ PANOSU\r\n\r\nKADIN örgütlerinin de aralarında olduğu 40 kuruluş dün ortak bir açıklama yaparak ‘Cumhuriyet’in, Atatürk ilke ve devrimlerinin kararlı savunucusu, Kuvayı Milliyeci rektör Kemal Alemdaroğlu'na bir merkezden yönlendirilen ve son günlerde adeta kampanya halinde yıpratma faaliyetlerini esefle karşılıyoruz'' denildi.\r\n\r\nPENDİK Belediye Başkanı Erol Kaya, Büyükşehir adaylığına hazırlanırken yeni açılan alt geçidin giriş-çıkışında özellikle akşam saatlerinde yığılan işportacı ve seyyar satıcıların yarattığı rezaleti görmüyor mu? Sayın Kaya bizi ihmal etmeyin. \r\n\r\nAysun D.-PENDİK\r\n", "Batı’da uyanan Anadolu gerçeği \r\n \r\n\r\n \r\nTruva üzerine kültür savaşları\r\n\r\n‘DÜŞ ya da gerçek-Troia...’ Türk ve Alman Devlet Başkanları'nın 17 Mart 2001'de Stuttgart'ta birlikte açtıkları çok ayrıcalıklı bir serginin adı...\r\n\r\nTaşındığı Braunschweig kentinde de izleyici rekorlarını kırmıştı bu etkinlik. Şimdilerde Bonn'da ‘‘Hititler ve İmparatorluğu’’ ile ‘‘Pers Sanatında 7000 Yıl’’ gibi dünya sanat tarihinin devleriyle aynı sanat galerisinde yarışmakta, her ikisini de gölgeleyen ilgi çokluğuyla yarışı açık ara önde götürmekte...\r\n\r\nBu ilgi birilerini çok rahatsız etmişe benziyor. Çünkü Truva'nın Alman kazıcısı Prof. Dr. Manfred Korfmann'ın on yıldır yazdıkları, ne hikmetse, ilk kez bu muhteşem serginin gördüğü benzersiz ilgiyle birlikte sert eleştiri oklarına hedef olmaktadır. Ve bir Anadolu prehistoryacısı ‘‘arkeolojik bulguları çarpıtarak sunmakla’’ suçlanmaktadır. \r\n\r\n1989'da başladığı ‘‘Likya Projesi’’ni 2000 yılında tamamlayan Eskiçağ Tarihçisi Prof. Dr. Frank Kolb'un başını çektiği karşıt gruba göre Truva VI kenti, ‘‘1000'den az insanın yaşadığı sıradan bir yerleşimdir, kültürel ve sanatsal etkisi kendi dar çevresiyle sınırlıdır, limanıyla dış dünyaya açılabilecek önemde bir ticaret merkezi değildir ve Homeros'un İlyada Destanı'nda yazdığı Truva Savaşı olmamıştır, o bir masaldır; Avrupa'yı Truva'dan başlatmak ve Batı Uygarlığı'nın köklerini bu Anadolu kentinde aramak hayalciliktir’’.\r\n\r\nYAKIŞIKSIZ TARTIŞMA\r\n\r\nAlmanya'nın en eskilerinden olan Tübingen Üniversitesi'nin bu iki eskiçağ bilimcisini ve eski dostunu Temmuz 2001'den bu yana karşı karşıya getiren, salt bu ‘‘tartışılabilir’’ gerçekler değildir. Prof. Korfmann'ın -sözde- ‘‘kazı sonuçlarını saptırma’’ nedeninin, ‘‘Türklere yaranmak için bilime politika karıştırıyor’’ gibi yakışıksız bir gerekçeye dayandırılmasıdır da... \r\n\r\nAnıtlar ve Müzeler Genel Müdürümüz Dr. Alpay Pasinli'nin Prof. Kolb'tan istediği yanıt da, maksadı aşan bu bilim dışı davranışa yönelik olmuştur. Konu, Temmuz 2001'den beri usandıran aynı demeçlerle ‘‘Yeni Truva Savaşı’’ olarak medyada sıcak tutulunca ‘‘savaş’’ rektör tarafından üniversiteye ‘‘çekilmiş’’; 15-16 Şubat 2002 günlerinde ‘‘Geç Tunç Çağ'da Truva'nın Önemi’’ başlıklı sıradışı bir sempozyumla ‘‘sulha’’ bağlanmak istenmiştir.\r\n\r\nHer iki düşünceden eşit sayıda, toplam 13 arkeolog ve eskiçağ tarihçisinin bildiriler sunduğu, Amerika'dan ve Avrupa'nın çok ülkesinden gelen çok sayıda eskiçağ bilimcisinin tartışmalarla katıldığı toplantı, benzeri yaşanmamış bir ‘‘bilimsel arenaya’’ dönüşmüştür. Türkiye'den ben ve Prof. Dr. Coşkun Özgünel çağrılıydık... 800 kişilik salonda üç saat süren ‘‘final’’ eyalet TV'sinden naklen yayınlanmış; Akha Helenleri'ne kaybedilen gerçek savaştan 3200 yıl sonra kazanan bu kez ‘‘Truvalılar’’ olmuştu. Şimdiki bir ‘kültür savaşıydı’, Avrupa Uygarlığı'nın ‘‘köken savaşı’’. Çünkü ‘‘Truvalı’’ Korfmann, ‘‘Avrupa'yı Truva'dan başlatmakla’’ da suçlanmaktaydı; yani Anadolu'dan başlatmakla. Birilerini çok rahatsız eden de, Türkiye'ye AB kapılarını açacak olan bu ‘‘kilit’’ olmalıydı...\r\n\r\nDÜNYA KABULLENMEDEN TÜRKİYE KABULLENMEZ\r\n\r\nBonn'da Hitit Sergisi'nin tanıtım filminde Prof. Dr. Tahsin Özgüç, ‘‘Anadolu bizlerin anayurdudur, tüm kültürel hazinesi bizlere mirastır, çağdaş Avrupa Uygarlığı bu mirasın ürünüdür’’ demekteydi. Yaşayan en ünlü Homeros araştırmacısı sayılan Prof. Dr. Joachim Latacz, 9.10.2001 günlü Frankfurter Allgemeine Zeitung'ta tam sayfa yayınlanan Truva makalesinde ‘‘Avrupa kültürünün en güçlü kökleri Anadolu'dadır; çünkü gerçekte Avrupa'nın anakenti Atina değil Milet'tir’’ diye yazmaktaydı. ‘‘Batı Uygarlığının Yaratıcıları’’ içerikli konferans dizilerinden birinde ben, Fazıl Say'ın ‘‘Dünya kabullenmeden Türkiye kabullenemiyor’’ özdeyişiyle yakınmıştım.\r\n\r\nVe Türkiye'nin genelde habersiz olduğu ‘‘Truva-Kültür Savaşı’’nın zamanlaması, Truva Sergisi'ne ‘‘Yunan'dır’’ diye giren Avrupalı'nın, ‘‘Anadolu'ymuş’’ diye çıkmasıyla örtüşmektedir. Bizde ise zaman, kültür politikasının rotasını bu bilimsel gerçeğe çevirme zamanıdır. Türkiye Mimarlar Odası'nın 9-10 Mart 2002 günü İstanbul'da öngördüğü ‘‘Anadolu Uygarlıklarından 3. Binyıla Mesajlar’’ sempozyumunun hedefi budur.\r\n\r\nProf. Dr. Fahri IŞIK-Akdeniz Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü-ANTALYA\r\n\r\n\r\n\r\nİstifa edebilmek\r\n\r\n\r\nKUVEYT Petrol Bakanı'nın istifası, Mısır Ulaştırma Bakanı'nın trendeki yangından sonra istifası... Bizde de tam bir yıldır ekonomide muazzam yangın oldu ve hálá tam sönmüş değil. Peki neden bizde hiçbir siyasetçi sorumluluk alıp çekilmedi?\r\n\r\nAcaba sorumluluğu Kuveyt ve Mısır'dan mı öğreneceğiz? Ve ne zaman?\r\n\r\nNezir KIRDAR-İSTANBUL\r\n\r\n\r\nOtosan teşekkürü hak etmiş\r\n\r\n\r\nTOPLUMUMUZLA paylaşılmasına yürekten isteyeceğim bir konuya değinmek istiyorum. Dolaşmak şansına sahip olduğum bir sanayi tesisinden bahsedeceğim. Bu tesis ki, kuruluşu öncesinde arazisinin tahsisi konusunda çok sert tartışmalara neden olmuştu.\r\n\r\nEfendim burası Ford Otosan Gölcük oto üretim tesisleridir. Çocukluğumun bataklık arazisi... Önce burayı ülkemize kazandıran sanayicimiz Koç ailesi ile birlikte devrin idarecileri Sayın Demirel ve Sayın Mesut Yılmaz'a bir vatandaş olarak yürekten sonsuz şükranlarımı alenen sunmayı borç biliyorum.\r\n\r\nBu tesis, mükemmel denebilecek çizgisi ve tüm üniteleriyle geleceğe dönük planlanmış bir yapıdır. Üretim kapalı alanları, arıtma ve çevre kirlilik koruma üniteleri, sahil terminali, ağaçlandırma ve peyzaj güzellikleri ve de yönetim binalarıyla muhtemel batılı örneklerinden daha iyi inşa edilmiş ve donatılmıştır. Koç Grubu sanayi tesislerinin mükemmeliyete ulaşma amaç ve ortak çizgileri o kadar belirgin ki...\r\n\r\nTesisin halen yaklaşık 3000 kişiye yakın çalışanı olduğunu ve tam üretime geçtiğinde bu sayının 5000 kişiyi bulacağını, yine Koç Grubu çalışanlarının saygın kişilerinden öğrenmiş bulunuyorum. Sayın Demirel ve Sayın Rahmi Koç'a inisiyatif ve yılmayan uğraşı güçleri için tekrar teşekkür eder ve sağlıklı uzun ömürler dilerim. \r\n\r\nGüner KUŞÇUOĞLU-İSTANBUL\r\n\r\n\r\nSembollerin gizemi\r\n\r\n\r\nMEHMET Ateş 15 yıllık araştırma sonucunda yazdığı, önce İngilizce olarak yayınlanan ‘‘Mitolojiler ve Semboller’’ adlı kitabını şimdi Türkçe olarak yayınladı. Ateş kitabında, tarih boyunca sembollerin anlamlarının; mitolojik söylemlerin ve gizemli dinsel ayinlerinin içine gizlenerek günümüze dek nasıl geldiğini ve sanata nasıl yansıdığını gözler önüne seriyor.\r\n\r\nAyrıca tarih öncesinin tüm bilgi ve inanç birimlerinin, diğer konularda olduğu gibi, doğum ve doğurganlık konularında da anlatılmak istenen fikri çoğunlukla doğadan seçtiklerini ve eş görüntülerle mitolojileri çizimlediklerini çeşitli örneklerle anlatıyor.\r\n\r\nGÜNÜN SÖZÜ\r\n\r\n‘‘Emin olun ki halk olarak sulu sunucular ve kalitesiz programlardan dolayı eğlenceden, güvensiz politikacılar yüzünden siyasetten soğuduk.’’\r\n \r\n", "Eminönü’nde neler oluyor? \r\n \r\n \r\nANAP Eminönü İlçe Başkanı Bekir Bozanoğlu, SP'li Eminönü Belediye Başkanı Lütfi Kibiroğlu'nu yasadışı uygulamalarını İçişleri Bakanlığı'na şikayet ediyor.\r\n\r\nKibiroğlu da ‘‘Beni, ANAP İlçe Başkanı çalışmıyor’’ diye İçişleri Bakanlığı'na karşı şikayette bulunuyor. Ancak sonunda İçişleri Bakanı Yücelen ‘‘Kim doğru söylüyor?’’ diye Mülkiye Başmüfettişi Celalettin Güven başta olmak üzere 6 müfettişi Eminönü'ne gönderiyor.\r\n\r\nİki aydır çalışan müfettişlerin, imar, kültür, ruhsat, hesap, zabıta ve otoparklarla ilgili iddialar yürüttükleri soruşturma şu konuları kapsıyor:\r\n\r\nİmar yolsuzlukları (Kaçak Çavuşpaşa Camisi ile Mesihpaşa Caddesi No 72, Şair Fitnat Sokak 26, Börekçi Ali Sokak 10, Koska Caddesi 50, Havuzlu Bostan Sokak 38, Dönüş Sokak 26'daki binalar, Küçükayasofya'daki kaçak Eresin Oteli, Sultanahmet'te bir kömürlüğün bir gecede işyerine dönüştürülmesi), Ramazan'daki Sultanahmet etkinlikleri (Eminönü Belediyesi'nin kasasına 556 milyon işgaliye bedeli girerken, yandaşların şirketi Emin Ltd'ye yaklaşık 500 milyar kazandırılması), yine Ramazan'da belediyenin içinde 21 üst düzey görevlinin Hatim indirmesi (Anayasa'nın 2 ve 24. maddelerine aykırı faaliyette bulunulmasına rağmen, SP'lilerin olayı başka kişilerin üzerine yıkılmak istenmesi), 1 nolu Koruma Kurulu'nun Belediyeye 'korumacılık' yapması (SİT alanındaki kaçak yapılaşmaların 2863 sayılı yasanın 65. maddesine göre işlem yapması gerekirken; 16. madde uygulamasına sokulması), iki kaçak oteli bulunan İmar Müdür Yardımcısı İlyas Bozyurt'un uygulamaları (1 nolu Koruma Kurulu'nda da belediyeyi temsil etmesi), yargı kararıyla ataması iptal edilen, daha önce otopark yolsuzluğundan dolayı gözaltına alınan Başkan Yardımcısı Metin Şair'in yasadışı olarak görevde tutulması, yasal olmamamasına rağmen 'Danışman' adı altında memuriyet unvan gasbında bulunulması (İbrahim Ayçiçek, Şevket Kalaycı gibi...), şeriatçı ve irticacı personelin korunması (Beyazıt'taki cami gösterilerine katılan AKP Milletvekili Hüseyin Kansu'nun yeğeni Cemal Kansu'nun Ruhsat Müdür Yardımcılığında; Ebubekir İlim Yayma Cemiyeti yöneticisi Osman Dinç'in de Satınalma Müdürü olarak görev yapması)\r\n\r\nBASKI VAR MI?\r\n\r\nMüfettişlerin SP'lilerin hemen her belediyede yaptıkları gizli 'uygulama beraberlikleri'ni çözmekte işlerinin ne kadar zor oldukları biliniyor. Gerçek anlamda iddialar incelendiğinde Büyükşehir Belediyesi'ndeki yolsuzluklar nasıl yargıya intikal ettirilmişse burada da aynı durumun ortaya çıkartılacağına kuşku duyulur mu acaba? Eminönülüler, geçen dönem ANAP'lı Belediye Başkanı Ahmet Çetinsay'ın korunduğundan kuşku duyarken, müfettişlerin üzerine iktidardaki büyük ortaktan baskı yapılmamasını dileyerek, her şeyin ortaya dökülmesini istiyorlar.\r\n\r\nDevlet adil olmalı\r\n\r\nBAZI kamu görevlilerinin maaşlarının iyileştirilmesine ilişkin kararname şimdiden tepki uyandırıyor. Kamuda çalışan mimarlar, mühendisler, doktorlar ve öğretmenler, kendilerinin kenara itilmesini ayrımcılık olarak nitelendiriyorlar.\r\n\r\nİlk tepkiyi TMMOB İnşaat Mühendisleri Odası Genel Sekreteri Şevket Çorbacıoğlu gösterdi.\r\n\r\nTMMO'ya üye 230 bin mühendis ve mimarın olduğunu, bunların 10 bininin kamuda çalıştığını ve maaş iyileştirilmesinden yararlandırılmadıklarını belirten Çorbacıoğlu, tepkilerini şöyle dile getiriyor:\r\n\r\n‘‘Ülkemizde 1970'lere dek kamuda çalışan mühendis ve mimarlar 4/10195 sayılı KHK sayesinde meslek etiği ve onuru ile örtüşebilen ücret almaktaydılar. 1970'te gündeme gelen 657 sayılı Devlet Memurları Yasası ile ilgili KHK iptal edildi. O günden sonra ilgili ücret politikaları teknik elemanları sürekli yaşam skalasının altında bıraktı.\r\n\r\nKamuda çalışan mühendis-mimarların ücretlerini işçi ücretleri ile karşılaştırarak dramatize etmek istemiyoruz; fakat ülkenin imarı ve ekonomik yapılanmasının en güçlü payandası olan mühendis-mimarların ülkemizdeki konumunu belirlemek adına 3. Dünya Ülkelerinin en yoksulu Bolivya'da mühendis-mimar ücretinin aylık 800 dolar, ülkemizde ise 500 dolar bile olmadığını vurgulamak isteriz.\r\n\r\nHal böyle iken... Bugün (dün) medyada yer alan haberlerde, ‘‘Profesör, doçent, kaymakam, daire başkanı düzeyinde bürokrat, yüksek yargı organı üyeleri, hákim, savcı ve bazı TSK mensuplarının ücretleri iyileştirilecek ve bu konuda 200 trilyon liralık kaynak ayrılacaktır’’ biçimindeki haber, mühendis-mimar camiasını derinden yaralamıştır. Nedense maaşların 250-450 milyon lira artırılmasıyla ilgili kararnamede bizler yokuz.\r\n\r\nBu ayrımcılık, böylesi bir ücret politikası ile daha da derinleşeceğinden onur kırıcı adaletsizliğin giderilmesini bekliyoruz.’’\r\n\r\nYurdun çeşitli yerlerinde kamu adına çalışan doktor ve öğretmenlerden tepkiler geliyor. Ortak tepkide özetle ‘‘Biz ikinci sınıf mıyız? Devlet adil olmalı. Maaşlarda bir iyileştirme yapılacaksa bu tüm memurları kapsamalı. Karar yeniden gözden geçirilmeli’’ deniliyor.\r\n\r\nErkeklere\r\n\r\n‘‘Kadınları akıllı ve özgür vatandaşlar yapmalı. İşte o zaman kadınlardan iyi eş ve anneler oluşur.’’\r\n\r\n(‘‘Kadın Haklarının Savunması’’ kitabının yazarı Mary Wallstonecraft)\r\n\r\nBiz darbeci değiliz\r\n\r\nBAZI yayın organlarında yayınlanan ‘‘BBG'nin Coşkun'u darbeci çıktı’’ haberi, tüm 21 Mayıs 1963 tarihinde Harbiye'de okuyan ve mahkeme sonucunda beraat etmelerine rağmen, nedenini bugüne kadar anlamadığımız bir kararla Ordu'dan ilişiği kesilen 1453 subay namzeti talebeyi derinden yaralamıştır.\r\n\r\nHaberde ismi geçen Coşkun Karadeniz'in Harbiyelilerle hiçbir ilişiği yoktur. Araştırmamıza göre, Erzincan Askeri Lisesi'nden ayrılmış veya çıkarılmış bir kişidir. Kendisini Harbiyeli olarak deklare ettiği kanaatindeyiz. Bazı gazeteler de bunu 21 Mayıs 1963 Harbiyeliler için 'darbeci' ifadesini kullanarak bizlere maletmiştir. \r\n\r\nBugün çoğumuz milletvekili, vali, kaymakam, profesör, doktor, mühendis, öğretmen olarak görev yapıyoruz. Ancak asker ocağından subay namzeti olarak ve haksız olarak Harbiye'den disiplin kurulu ile çıkarılan bizlere 'darbeci' yakıştırmasından rahatsız olduğumuzu ve haberlerde kullanılmamasını diliyoruz.\r\n\r\n63'lü bir eski Harbiyeli\r\n\r\nDenizli'ye köy yolu yakışmıyor\r\n\r\nİZMİR, Ege turizmi ile Antalya'nın Akdeniz turizmini birbirine bağlayan tek karayolu asırlık, çağdaşı kalmış Horsunlu-Sarayköy-Denizli karayoludur. Bu yol Afyon-Ankara'ya, Antalya-Muğla ve Salihli-Manisa'ya açılmaktadır. Ne yazık ki turistler, bir köy yolunu andıran bu yoldan geçerken şok olup sarsılmaktadır. En önemlisi de Türkiye'nin en önemli tekstil ihraç merkezi olan Denizli'nin ihraç mallarını taşıyan TIR'ların bu yolu aşarak nasıl ihraç limanı İzmir'e inebildiği hiç düşünülmemektedir.\r\n\r\nBu yolun akıbeti ilginçtir; 1997 yılında projelendirilip ihalesi yapılmış; ancak 5 yıldan beri bir arpa boyu yol alınmamıştır. 60 km'lik bu yolun 25 km'lik Denizli-Sarayköy-Köprü'nün arasında sadece dolgu ve köprü ayakları bitirilebilmiştir. Verilen ödeneklerle bu yolun 15 yıldan önce bitirilebileceği tahmin edilmemektedir.\r\n\r\nBu önemli kavşağın yolu niye unutulur?\r\n\r\nAhmet BULANIK Sarayköy-DENİZLİ\r\n\r\nMESAJ PANOSU\r\n\r\nOĞUZ Aral'ın 'Cemal Nadir'den Gırgır'a, Gırgır'dan bugüne Türk karikatürü ve mizah dergiciliği 'söyleşisi yarın 16.00'da Beyoğlu Zambak Sokak'taki Cumhuriyet Kitap Kulübü'nde.\r\n\r\nDEVLET Bakanı Sayın Ramazan Mirzaoğlu'na Meteoroloji Bölge Müdürlükleri'nin fazladan bir-iki müdür kadrosu haricinde ne işe yaradığını sorar mısınız? Çünkü bölge müdürlüklerinin sayısı son zamanlarda artırıldı. Biliyorsunuz ki, kamudaki fazlalık yüzünden bölge müdürlüklerinin kapatılması konuşuluyor. Bakanımız Kırşehir Milletvekili ve son Bölge Müdürlüğü olan yerlerden biri de Kırşehir. Ne ilginç tesadüf!\r\n\r\nMeteoroloji çalışanları\r\n \r\n", "AB’ye son tren Bulgaristan’dan kalkıyor \r\nKOMŞUMUZ Bulgaristan’la ilgili yazılarımızı, ekonomisi ve Türk girişimcilerin ne yaptıklarıyla bitirelim:\r\n\r\nBulgaristan’da en büyük Türk yatırımını Şişe Cam gerçekleştiriyor. \r\n\r\nEski Cuma’da (Tırgovişte) 160 milyon dolarla, tümüyle Türk sermayesiyle gerçekleştirilen (arsa ve özel tren hattını Bulgaristan yaptı) ve yapımını ‘Sistem Yapı’nın üstlendiği yatırımın gerçekleştirilmesi sonucu önümüzdeki ay düz cam üretimine başlanacak. Züccaciye üretimine de önümüzdeki yıl geçilecek. Başbakan Simeon Saksoburgotski ile Şişe Cam’ın ve Hamzabeyli sınır kapılarının temel atma töreninde bulunan Tayyip Erdoğan’ın, siyasi tablonun değişmesiyle bu tesisin açılış töreninde karşısında 36 yaşındaki Sosyalist Parti Genel Başkanı Sitanişev’i bulması muhtemel görünüyor.\r\n\r\nDoğuş Holding (Ferit Şahenk) ve Eko İnşaat (Cengiz Köksal) konsorsiyumunun üstlendiği 39 km’lik Burgas-Karnobat (Sofya yolu) otoyolu ve 14 km’lik yan yolların yapımı bitiyor.\r\n\r\n56 milyon Euro’ya mal olan otoyolun tümü yıl sonuna kadar hizmete girecek. (Bulgar Bayındırlık Bakanı’nın, yolun açılışını siyasi propaganda olarak değerlendirilmemesi için seçim sonrasına bırakması, bizim siyasetçilerimizin kulağını çınlatmış olmalı!) Doğuş-Eko’nun yeni otoyol projelerine ilgi gösterdikleri belirtiliyor.\r\n\r\nHÖH lideri Ahmet Doğan’ın girişimiyle davet edilen dünyanın en büyük inşaat ve baraj yapım firmalarından Avusturyalı ALPİNE projeyi yürütüyor. 220 milyon Euro’luk yatırımı kendi kaynaklarından karşılıyor. Bulgaristan, AB’ye girerken, Erdoğan hükümetinin bu yatırımla ilgili sorunları çözmesi, iki ülkenin gelecekteki ilişkileri açısından çok önemli sayılıyor.\r\n\r\nKoç Grubu’nun, Bulgar Telekom’u (BTK) almak için ihaleye girdiği ve kaybettiği malum... İhaleyi alan Avusturya kökenli VİVA Ventures firmasının patronlarının arkasında Bulgar hükümetindeki bazı bakanların olduğu söyleniyor. Türkiye, ‘ucuz’ ayak oyunlarıyla ihale dışı bırakılmış; ancak ‘diplomatik’ girişimlerde de Türkiye’nin ‘ihmalkár’ davrandığı bir gerçek. Gerçekten yazık olmuş... Daha da ileri gidilirse ‘Bulgar pazarı’ için ABD ile Rusya arasında gizli bir savaşın hüküm sürdüğü ayrıca değerlendirilmeli... BTK’nın, içinden çıkan GSM operatörü M-Tel’in lisans hakkının 1.2 milyar dolara bir Avusturya firmasına sattığını küçük bir not olarak aktaralım.\r\n\r\nİLGİNÇ YATIRIMLAR\r\n\r\nBulgaristan’da 14 akaryakıt istasyonu kurmuş olan Koç-Opet ortaklığı, yeni yatırımlarla bu sayıyı 32’ye çıkarmak istiyor. Koç, Sofya’daki Ramstore mağazalarının sayısını üçe çıkardıktan sonra şimdi de Makedonya’ya yönelmiş.\r\n\r\nŞumnu’da, Fikret Kuzucu’nun Alcomet’inin özelleştirmeden aldığı alüminyum fabrikasının bugün 10 milyon dolara yakın ihracat yaptığı bildiriliyor. Işıklar Holding káğıt; FAF Metal ve Maser tekstil, onlarca orta ölçekli küçük sermaye sahibi parke, kereste, yük paleti, tekstil ve konfeksiyon sektörlerinde üretim yapıyorlar. TAV’ın ortağı Akfen, Sofya’da modern bir iş merkezine imza atmış; Altınbaş Kuyumculuk’un da Sofya’da şık bir mağazası bulunuyor. Bankacılık sektöründe ise Ziraat Bankası ve D-Commerce bulunuyor.\r\n\r\nİĞNEADA’NIN DİBİNDE\r\n\r\n1990’lı yılların başında Bulgaristan’a gelen ilk Türk işadamlarından olan Zeki Bayram’ın, Grup ve Etap adlı iki otobüs firması bulunuyor. 60 otobüslük filosuyla pazarda söz sahibi. Ayrıca, Sofya Belediyesi ile ortaklaşa olarak 10 milyon Euro’ya yeni yapılan otogar da, Balkanlar’ın en büyük ve modern otogarı sayılıyor. Bayram, Burgas’ın Kiten adlı sayfiye kentinde eski bir dinlenme evini alarak ‘Dodo Beach’ adıyla 5 yıldızlı otele dönüştürmüş ve az ilerisinde 2 km’lik sahilde 3 bin kapasiteli Cote d’azur benzeri bir plaj yaratmış.\r\n\r\nEski milletvekili Yalçın Koçak, geçen yıl, ‘Avrupa eğitim alanı’na giren Bulgaristan’ın Varna Kenti’nde, ilk özel Türk üniversitesi ‘Balkan Universite’yi açmış, geçen yıl 170 öğrenciyle eğitime başlamış... Koçak, ‘İngilizce dilinde işletme, bilgisayar, elektrik-elektronik gibi bölümleri bulunan üniversite, Varna Teknik Üniversitesi’yle işbirliği yapıyor. Biz AB’ye hazır öğrenciler yetiştirmeyi hedefliyoruz’ diyor.\r\n\r\nGeç de olsa yedi ay önce kurulan Türk-Bulgar Sanayi ve Ticaret Odası’na bugüne kadar 50 Türk ve Bulgar firması üye olmuş... Sofya Ticaret ve Ekonomi Müşavirlikleri’nin, Mayıs 2007’de AB’ye girecek Bulgaristan’da Türk yatırımları için çok dikkatli çalışmalar yapması gerekiyor. İki ülke arasındaki ticaret hacminin 1.8 milyar doların üzerine çıkması için her iki tarafın da ticaretin önündeki engelleri kaldırması ve özendirici tedbirler alması gerekiyor. \r\n\r\nİşadamlarımıza uyarı: AB’ye son tren Bulgaristan’dan kalkıyor.\r\n\r\nMahcup oluyoruz\r\n\r\nYAPIMI Ceylan Holding’e üstlendirilen ve görkemli açılış törenine rağmen bugüne kadar bir çivi bile çakılmamış olan Arda Nehri üzerindeki ‘Gorna-Arda’ hidroelektrik santralı ve Pilovdiv-Kapıkule arasındaki 150 km’lik otoyol projesi, 7 yıldır bekliyor... Mesut Yılmaz’ın ve Kostov’un başbakanlıkları döneminde imzalanan anlaşma, Ceylan’ın Türkiye’de karşılaştığı sorunlar ve Bulgaristan’ın devlet garantisi vermek istememesi, karşı tarafın da yabancı kaynak bulamaması gibi sorunlar nedeniyle 400 milyon dolarlık proje bugün atıl olarak duruyor. Anlaşmaya göre, Türkiye bu yatırımla Bulgaristan’dan elektrik enerjisini alacaktı. Bulgaristan’ın, müteahhit firmanın değişmesini istediği, ancak Ceylanlar’ın da ‘hukuki’ güvencelerini elinde koz olarak tuttuğu belirtiliyor. Ceylan Holding bu yatırımı gerçekleştiremezken, Vica Nehri üzerinde iki yıl önce ‘Sankov-Kamak’ adlı ikinci bir barajın yapımına ise çoktan başlamış...\r\n\r\nKöy evleri ve tarlalar kapışılıyor\r\n\r\nBULGARİSTAN’da, 354 km kıyı şeridine, son dört yılda 2 milyar dolar tutarında 2000’e yakın konaklama tesisi yapılmış. Aynı sürede yaratılan 160 bin ek yatağın 65 bininin sadece Slançhev Brıyag’ta (Sunny Beach) yapıldığını görmek şaşırtıcı sayılıyor.\r\n\r\nBu bölge 15 yıl önce sazlıktı. Bir bölümü AB fonlarından turizm amaçlı kullanılan kredilerle 9 km uzunluğundaki sahilde, yoğun bir imar hareketi gözleniyor.\r\n\r\nRant için mi? O da var; AB fonlarını kullanmak da var. Ama önemlisi, Batılı turist Antalya’da sessiz bir ortamda güneş ve denizden yararlanmak istiyorsa, buraya gelen İngilizler de kalabalık ortamda güvenli bir şekilde 24 saat ‘eğlenmeyi’ istiyor. \r\n\r\nDidim’de, 300 sterline bir hafta tatil yapıp bol bol ucuz bira içen İngilizlerin bir üst sınıfı, buraya aynı süre için 700 sterlin ödüyorlarmış. Ne ilginçtir ki, Bulgaristan’dan tatil yapmak için ülke dışına çıkanlar en çok Türkiye’ye geliyorlar. Sudi Özkan’ın Sofya ve Filibe’de otel ve casinoları dışında elinde komünizm döneminin ünlü ‘Corecom’ mağazaları da bulunuyor. Antalya’daki Club Otel Sera’nın sahibi Yaşar Sönmez ‘casino’ yatırımlarını Bulgaristan’da büyütüyor. Avrupalılar, Bulgaristan’ın Istranca-Rodop ve Balkanlar’daki eski köy evlerini ‘yaşam ve dinlence’ amaçlı; verimli tarım alanlarını da eko-tarım yatırımları için kapışıyor. Termal sularının çıktığı sağlık ve kayak merkezleri ile av alanları da yabancıların gözbebeği sayılıyor. Biliniz ki, Türk yatırımcılar hálá uyuyor. \r\n", "İsrail Büyükelçisi Aygün’e ne söyledi \r\n \r\n \r\n \r\n‘8. Beş Yıllık Kalkınma Planı tartışmaya açılmalı ve yeniden düzenlenerek 'Ulusal Heyecan ve Moral Projesi' olarak uygulamaya konmalı.\r\n\r\nTBMM'de özel bir oturumda ele alınarak bir 'Ulusal Diriliş Programı'na dönüştürülmelidir. Bu program ülkenin ve toplumun geleceği için 'Toplumsal Yemin' niteliğinde olmalı, iktidarlarsa değişse bile iktidarı devralacak olanlar tarafından kesintisiz sürdürülmelidir. TBMM, 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı'nda yani Meclis'in açıldığı günün yıldönümünde, Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer başkanlığında toplanmalıdır. 'Özel gündemli' bu oturumda 'Ulusal Diriliş Programı' imzalanıp tüm ulusa ve dünyaya ilan edilmelidir.\r\n\r\nAnkara Ticaret Odası Başkanı Sinan Aygün'le bu önerisini konuşurken, az önce İsrail Büyükelçisi David Sultan'ı ziyaretten geldiğini söyledi. Aygün görüşmenin çok önceden bir ekonomik konu nedeliyle programlandığını ancak yeni yapılabildiğini söyledi ve ‘‘Bu arada güncel olaylar üzerinde de konuştuk’’ dedi.\r\n\r\nSUÇLU FİLİSTİN POLİSİ\r\n\r\nAygün, Arafat'ın içinde bulunduğu durumu kaygı ile izlediklerini, Ortadoğu'daki kaosun ticari ilişkileri olumsuz etkileyeceğini anlatmış Büyükelçi'ye... Sultan, 10 yılı aşkın süredir Filistin'le anlaşmaya çalıştıklarını anlatmış ve şöyle konuşmuş:\r\n\r\n‘‘Ancak Arafat müzakerelerde elde edemediğini şiddetle almaya çalıştı. Arafat terörle mücadele etmiyor. Ramallah'ta Filistin içinde intihar saldırıları için karar aldılar. Filistin tarafında sahte dolar, sahte İsrail parası ve para basımında kullanılan baskı aletleri bulundu. Üç ay içinde 300 İsrailli öldü, 1000 kişi yaralandı. Bir ay içinde 124 İsrailli öldürdüler. Bu saldırıların yarısından fazlasının HAMAS değil, Filistin polisi tarafından yapıldığını biliyoruz. Karakollarda canlı bombaların kullandığı bel kemerleri bulduk.\r\n\r\nARAFAT NEFRET AŞILIYOR\r\n\r\nArafat şu anda pek çok şey yapabilir; elindeki 30 bin polise olayları durdurmak için talimat verebilir. General Zihni, ateşkese yönelik öneriler sundu. İsrail kabul etti. Şu saate kadar Arafat, General Zihni'nin önerilerini kabul etmedi. Arafat serbestken olayları durdurmak için hiçbir şey yapmadı. Biz Filistin halkına değil teröre karşı savaşıyoruz. Arafat'ın taahhüt ettiği gibi terörü durdurmaya çalışıyoruz; terörün peşindeyiz. Kafe restoranlarda canlı bombaların peşindeyiz. Basın yayın organlarında belirtildiği gibi Filistin'e yönelik pornografik yayın yapmıyoruz. Böyle aptalca şeylerle uğraşmayız. Zehir kuyuları, uranyum silahları hiçbir zaman olmadı. Arafat bu topraklara geldiğinden beri nefret aşılıyor. Kendilerini kahraman yerine koyarak intihar saldırıları aşıladı. General Zihni'nin önerilerini kabul etmek durumunda Temet ve Michael'in raporunda belirtilen hususları istiyoruz. Gidin Filistin Büyükelçisi'ne bunları iletin. Ben ateşli bir barış taraftarıyım. Yakın bir zaman içerisinde ortamın düzeleceğine inanıyorum. Filistin halkı 80 yıldır kendi liderlerinin kurbanı olmuştur. Filistinliler, Arafat'tan önce kendi devletlerine sahip olabilirlerdi. Ayrıca İsrail-Türk ilişkilerinin de iyi olacağına inanıyorum.’’\r\n\r\n\r\n\r\nDersim ve Nevruz kavgası\r\n\r\n\r\nTUNCELİ'nin tarihini anlatan kitaplara bakıldığında Dersim kelimesinin Der=Kapı, Sim=Gümüş; 'Gümüşkapı' anlamına geldiğini görüyoruz. Kelime tamamen Farsça'dır. Ayrıca Dersim ismi, Türklerin buraya 13. yüzyılda yerleşmesi üzerine Türkler tarafından verilmiştir. Bu durumda Dersim diye tutturanların düştüğü yanılgı ortaya çıkmıyor mu?\r\n\r\nAynı şekilde Nevruz kelimesi de Farsça olup 'Yeni Gün' anlamına gelmektedir. PKK, Nevruz'a, Newroz diyerek Latince yazılan bir kelimeye yine Latince 'W' ve 'O' harflerini ekleyince kelime nasıl oluyor da Kürtçe oluyor? Neticede anlam Farsça, alfabe Latince...\r\n\r\nBasit oyunlar oynanıyor. PKK elbette ki, kelimenin nereden geldiğine bakmıyor. Amacı, vatandaşlarımızın bir kısmını diğer kısmından koparacak temalar üretmek. Ama bu oyun tutmayacak.\r\n\r\nTaner SARICI-ANKARA\r\n\r\n\r\nDenizciler perişan\r\n\r\n\r\nSELİM Sohtorik'in So-trans şirketinin 36 bin tonluk 'Manyas 1' gemisine geçen eylül ayında elektrik zabiti olarak girdim. Rusya'dan Brezilya'ya üre gübresi götürdük. 2600 dolar tutan iki aylık maaşımı alamadım. Ailem Türkiye'de beş kuruşsuz kaldı. Brezilya'da yasal haklarımı kullanmak isteyince gemiden artırmak istediler. Daha sonra süvari ile aralıkta Türkiye'ye döndük. Verdikleri çekin İktisat ve Garanti'de karşılıkları çıkmadı. 1.8 milyarını daha sonra alabildim. O günden beri kalan paramı alamıyorum. Yargıya gittim; avukatım ‘‘Haciz yaptıracağız, hiçbir şey bulamıyoruz’’ dedi. Benim gibi denizcilik sektöründe mağdur olan birçok denizci var. Haklarını aramak isteyenler bir daha iş bulamayız korkusuyla seslerini çıkaramıyor. Aradan 4 ay geçti ben ekmek parasını nereden bulacağım.\r\n\r\nTarkan UYGUR-İSTANBUL\r\n\r\n\r\n\r\nSığınağı da özelleştirdiler\r\n\r\n\r\nDİKMEN Zekibey Durağı civarında bulunan mülkiyeti Milli Savunma Bakanlığı'na ait olup sonradan Özel Tevfik Fikret Lisesi Vakfı'na satıldığını öğrendiğimiz arsanın altında bulunan 'sığınak'ta bugünlerde bazı kişiler tarafından kapıları açılarak ticari amaç için bir takım çalışmalar yapıldığı dikkat çekmektedir.\r\n\r\nAnkara'nın 3000 kişilik olduğu belirtilen bu en büyük sığınağı Körfez Savaşı sırasında milyarlar harcanarak onarılmıştı. Böyle bir sığınak bugün trilyonlar harcanarak meydana getirilemez. Peki bu sığınak kime peşkeş çekilmiştir?\r\n\r\nUmarım buranın durumunu anlatacak duyarlı bir makam çıkar.\r\n\r\nH.ÖZEL-ANKARA\r\n\r\n\r\nMESAJ \r\n\r\n\r\nÇUKUROVA Vergi Dairesi'ne... Kendi isteğiyle vergisini ödemek isteyen ve unuttuğu taksidin gecikme faizine razı olan mükelleflerden tahsilat yapmayan, ama vergi gelirini de artırmak için çare bulmaya çalışan bir kurumun gerekli düzenlemeyi yaparak bizim durumumuzda olanlar için çözüm yolu oluşuracağını ümit ediyoruz.\r\n\r\nNilüfer ÖZTÜRK-ADANA\r\n\r\nKÖYÜMÜZ merkez ilçe Anamur'a 32 km. uzaklıkta bulunuyor. Ekip dikecek bir karış toprağımız yok; çünkü her yer taş ve kayalık. İçme suyumuzu kuyulardan alabiliyoruz. Gençler yoksulluk nedeniyle evlenemiyor. Beş yıl önce kurulan 11 halı tezgáhında; metre karesi 15 milyondan haftada 5 metre kare halı dokuyabiliyordu kızlarımız... Halı dokuma kursumuz, 3-5 siyasetçinin oyununa kurban edilerek kapatıldı. Ekmek teknesinin kapatılması bizlerin açlığa mahkûm edilmesi demektir. Lütfen bu kursu yeniden açınız.\r\n\r\nHalil İbrahim ÇELİK-Sarıağaç köylüleri adına-ANAMUR\r\n\r\nTARIK Zafer Tunaya Kültür Merkezi'nde (Tünel) Çarşamba Toplantıları'nın bugünkü konusu ‘‘Türkiye-AB ilişkilerinde Siyasal Boyut’’; sunuş Dr.Emre Öktem, konuşmacı Hasan Cemal. Saat 17.30.\r\n\r\nKABATAŞ Feriye Toplantıları'nda yarın 19.30'da Prof. Remzi Ülker 'İstanbul'da yapıların depreme karşı güçlendirilmesi ve sağlamlaştırılması esasları' üzerine konuşacak.\r\n\r\nÜMRANİYE Yenidoğan Beldesi'ndeki Hüseyin T.Sipahi İlköğretim Okulu velilerinden bir grup, müdürün öğrencilerin pasoları konusunda ilgi göstermesini istiyorlar.\r\n\r\nBOĞAZ kıyıları çöp içinde. Geçen gün köşenizde bir Fransız'ın söylediği gibi ‘‘İstanbul bizim olsa dünyanın incisi yaparız’’ sözü yüreğimi sızlattı. Umarım o Fransız kıyıların pisliğini görmemiştir. Özellikle Kuleli açıkları... Balık tutanlar burayı berduş yuvasına çevirmiş. Dalan kıyıları doldurup park olarak düzenledi ama o taş yığınları şimdi çöp yuvası; denizin üzeri de... Hiç kimse rahatsız olmuyor mu? (Sayın Prof. Orhan Kural sizinle görüşmek istiyorum.\r\n\r\n \r\n", "‘Beyaz terör’ \r\nİSTANBUL'daki karakışın etkisini 'İstanbul çöktü', 'Beyaz afet', 'Kar kábusu' 'İstanbul felç' veya 'Ak felaket' sözcükleri anlatmaya yeter mi? \r\n\r\nTabii ki yetmez!\r\n\r\nFırtına ve kar, İstanbul'un yıllar içinde yaşamadığı şeyler değildir. Hiçbir zaman bir metre yüksekliğinde kar ve eksi 10'a varan hava sıcaklığının etkisi bundan daha büyük olmamıştır. Berlin ya da Roma'da böyle bir havanın etkisi doğal olarak günlük yaşamı etkiler ama bizdeki gibi birçok şey felç olmaz.\r\n\r\nİstanbul'un plansız gelişmesi, organizasyon bozukluğu ve toplumsal bilinçsizlik, yaşanan zorlukların ana nedenidir. Bu nedenle önümüzdeki yerel seçimlere katılacak partilerin nasıl bir aday tespiti yapmaları gerektiği konusunda ders olmalıdır.\r\n\r\nİyi ki radyolar ve televizyonlar var... Araç içindekiler için can yoldaşı oldular da, İstanbul'da neler olduğunu öğrenebildiler. 10 saat süreyle canlı yayında kalan Best FM'den Nihat Sırdar adeta İstanbul'u yönetti sayılabilir.\r\n\r\nBeylikdüzü'nde bir kadın sinir krizi geçiriyor; yakınının ise onu teskin ettiği telefondaki seslerden anlaşılıyordu. Avcılar'da 14 saattir araçlarda mahsur kalan kadınlar, tuvalet ihtiyaçlarını gideremedikleri için il yöneticilerine karşı isyan ediyorlardı.\r\n\r\n'HEPSİ YALAN'\r\n\r\nVefa Anadolu Lisesi'nden 6 kız öğrenci karnelerini aldıktan sonra bir minibüsle memleketleri Çorlu'ya giderken TEM'in Haramidere kesiminde 15 saat mahsur kaldıklarını, aileleri endişe ile bize duyuruyor.\r\n\r\nİstanbul Valisi Muammer Güler'in, çağrılar üzerine akaryakıt ve gıda yardımı yapıldığına ilişkin açıklamasına bir vatandaş tepki gösteriyor.\r\n\r\n'Hepsi yalan, hiçbir şey gelmedi.'\r\n\r\nBir hafta önce anjiyo olan Vali Güler, eleştiriler karşısında bir anda kızıyor, 'Bana mı, onlara mı inanacaksınız' diye tepki gösteriyor muhabire....\r\n\r\nBöyle bir manzara karşısında hiç kimse birbirine hoşgörülü değil.\r\n\r\nHaliç Köprüsü çıkışındaki rampada kalan yüzlerce araca Radyo’dan 'Gezegen Mehmet', Şişli Belediyesi'nin tuz döken ekibiyle sigara, su ve bisküvi yardımı götürüyor. Haliç-Mecidiyeköy yolu böylece açılıyor. Bir baba, benzini bittiği için köprüde çocuğuyla mahsur kaldığını belirterek yardım istiyor.\r\n\r\nTANKLAR KURTARDI\r\n\r\nHaramidere'den bir kadın arıyor:\r\n\r\n'Tansiyonum çıktı, doktor çağırabilir misiniz?'\r\n\r\nSırdar'ın çağrısıyla ekipler Bahçeşehir istikametine gönderiliyor.\r\n\r\nHadımköy kesiminde yüzlerce aracın, özellikle de yolu kapatan TIR'ların çekilmesi ancak 1. Zırhlı Tugay Komutanlığı'ndan gönderilen tanklar sayesinde sağlanabiliyor. Yaklaşık 350 kişi askeri birliklere götürülüyor ve onlara yemek veriliyor. Hamile bir kadın revire yatırılıyor.\r\n\r\nARABALARI SOYDULAR\r\n\r\nBenzini biten araçların sahipleri evlerine dönmek için çırpınıyorlar. TEM'in Mahmutbey'den Maslak istikametine giderken yolda yardım etmek amacıyla durduğumuz sürücü, lanet yağdırıyor:\r\n\r\n'Benzinim bittiği için almaya gittim, geldiğimde camı kırıp radyoyu sökmüşlerdi.'\r\n\r\n'Vicdansız' sözcüğünü kullanmak az bile.\r\n\r\nSaat 03.00-04.00'lere kadar TEM üzerinde bırakın belediyeyi, bir Karayolları aracı bile görmek mümkün olmadı.\r\n\r\nBüyükşehirin alarm düzeyinde sayılan sanal 'C Planı' tartışılıyor.\r\n\r\nİstanbullular, billboard'larda yazıldığı gibi 'Büyükşehir çalışıyor' yazısına uygun hizmet bekliyor.\r\n\r\nBu arada Şişli Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül'ün radyodan sesi duyuluyor:\r\n\r\n'Gösterişli değil, kalıcı hizmet vermek gerekiyor. Bir belediye başkanının yorgun olma hakkı yoktur.'\r\n\r\nTrafolar patladığı için ilk kez İstanbul'da bu kadar süreyle elektrik kesik kalıyor. 'Taşeron' ekipler, talepleri karşılayamıyor.\r\n\r\nSular akmıyor, doğalgaz verilemiyor.\r\n\r\nİnsanlar evlerinde donuyor.\r\n\r\nBİR DOZERCİ NE DİYOR\r\n\r\nDün 11.00'e doğru gazeteye geldiğimizde, bahçede bir dozerin kar temizlediğini görüyoruz. Operatörüne 'Siz Bağcılar Belediyesi'nden misiniz, Karayolları'ndan mı?' diye soruyoruz.\r\n\r\nŞaşırıyor önce; 'Ne Karayolları, ne belediyesi? Acaba ellerinde böyle bir araç var mı? Karayolları'nda belki bir iki tane vardır. Bizler hafriyat işleri yaparız. Karayolları'ndan da iş alırız. Ancak bu saate kadar bir tek Bahçeköy Belediyesi'nden kar temizlemek için iş aldık; bir de Başakşehir'de iki siteden... Şimdi de Hürriyet için çalışıyoruz.'\r\n\r\nKARAYOLLARI ÇÖKMÜŞ\r\n\r\nKamu kadroları, IMF'nin isteği doğrultusunda azaltıldığından ve de yeni araç alınamadığından tüm Türkiye'de çöküntü yaşanıyor.\r\n\r\nKarayolları Genel Müdürü, bir TV kanalında bu eksikliklerini kapalı şekilde ifade ediyor.\r\n\r\nİlgililer, İstanbul'a bin tonu Karayolları'ndan olmak üzere Büyükşehir tarafından 5 bin 500 ton tuz döküldüğünü iftiharla açıklıyor. Halbuki tuz asfaltı mahvediyor. Acaba tuzun etkisinin bazı kimyasallarla azaltıldığını ve bu tertibin kullanıldığını hangi ilgililerimiz biliyor. İnce kum dökmeyi kimse düşünmüyor mu?\r\n\r\nVe en önemlisi böyle bir karakış etkisi karşısında o ülkenin Başbakanı, Ulaştırma, İçişleri ve Sağlık bakanları kamuoyunun önüne çıkıp halka 'moral' verir.\r\n\r\nMaalesef İstanbullular böyle bir durumla karşılaşmadılar.\r\n\r\nUğur Mumcu, 11 yıl önce bugün katledilmişti\r\n\r\nDemode!\r\n\r\nUM-AG'ın yazarlık seminerine katılmış bir grup 'UM-AG gönüllüsü' adına Dr. Mehmet Gökağaç'ın, Uğur Mumcu'nun katledilişinin 11. yılında gönderdiği yazı şöyle:\r\n\r\nUğur Mumcu, namuslu, dürüst, yurtsever, objektif, duyarlı bir insan ve gazeteci... Onun kişiliği ve gazeteciliği hakkında söyleyebileceklerimiz birbirinin aynı! Uğur Mumcu, bir yaşam anlayışının, bir tavrın, bir duruşun simgesi.\r\n\r\nİşte hiç modası geçmeyecek olan da ondaki bu tutarlı duruş, tavır; insana güven veren yaşam anlayışı, o samimiyet, o içtenlik, o gerçeklik! O Uğur Mumcu!\r\n\r\nBugün tanık olduğumuz maskeli sahte duruşların, tutarsız tavırların yapay ortamında... Önceden hesaplanarak, kurgulanarak toplumun tüm katmanlarına dayatılan yaşam tarzında...\r\n\r\nTüketime dayanan tüketim yaşamında her şeyi tüketmeye çalışıyorlar!\r\n\r\nŞimdi de sıra Uğur Mumcu'nun anısını tüketmeye geldi...\r\n\r\nÇünkü, toplumun tüm katmanlarında, yaşamın her alanında, tüm mesleklerde ve gazetecilikte Uğur Mumcu'yu, Uğur Mumcu'nun duruş ve tavrını benimseyenler, yaşamaya çalışanlar, yaşatanlar, yaşayanlar var!\r\n\r\nUğur Mumcu'lar var!..\r\n\r\nHer şeyin tüketildiği, tükendiği ortamda tüketilmeleri, tükenmeleri, kaçınılmaz olanlara karşın Uğur Mumcu'nun tüketilmeye direnen duruş ve tavrını, 'demode' yaşam anlayışını, üretmeye, çoğalmaya devam ediyoruz!\r\n\r\nUğur Mumcu'yu, Uğur Mumcu'ları yaşatıyoruz... Tükenenlere ve tüketmeye çalışanlara inat. Daha da çoğaltmak, üretmek için.\r\n\r\nBugün 24 Ocak 2004; Türkiye'nin tüm alanlarında çoğalıyoruz! \r\n", "Vakit çok az \r\n \r\n\r\n \r\nİSTANBUL, deprem tehdidi altında; herkes endişeli bir bekleyiş içinde. Marmara'daki fayların büyük bir deprem üretebilecek denli gerildikleri kuşkusu, bazı verilerle doğrulanıyor.\r\n\r\nTMMOB İl Koordinasyon Kurulu, bir kampanya başlattı. Kampanyanın adı; ‘‘Barka'nın Vasiyeti’’ ve sloganı da ‘‘İstanbul'a sahip çıkılması için çok az umut kaldı’’. Ciddi endişelere yol açan depreme hazırlanılmasında yetersizlik ve vurdumduymazlık karşısında zaman yitirilmeden önlem alınması isteniyor. Bu konuda somut dayanağın da, Prof. Barka'nın ölmeden önce vurguladığı 'Ulusal Deprem Konseyi'nin hazırladığı 'Ulusal Deprem Strateji Raporu' olduğu belirtiliyor.\r\n\r\nNe yazık ki İstanbul'da bugüne kadar yapılanlar yalnızca deprem sonrasındaki kurtarma çalışmalarına yönelik kaldı. Kurtarma ekipleri oluşturuldu, donanımlar sağlandı, çadır yerleri seçildi, kurtarma çalışmalarında izlenecek yordam planlandı, hatta mezarlıklar hazırlandı. Yani bu işler için yepyeni bir ticari sektör oluştu. Fuar bile düzenlendi. Bu sözde hazırlığın içyüzünü Sayıştay'ın Haziran 2001'de hazırladığı rapor bütün açıklığı ile ortaya çıkardı. Rapor kamuoyuna yeterince mal edilmedi. Hiç kimse rapordaki acı gerçeklerden ders almadı. 8 yerbilimci, 8 inşaat mühendisi ve diğer bilimlerden 4 uzmandan oluşan Deprem Konseyi Başkanı Prof. Tuğrul Tankut, iki yılda 18 toplantı ve 10 açıklama yaptıklarını, ancak açıklamalarının yankı bulmadığını acı bir dille itiraf ediyor.\r\n\r\nYOKSA YOKSULLAŞIRSIN\r\n\r\nKonsey'in nihai raporunu önümüzdeki nisan ayında açıklayacağı belirtilirken, TMMO İl Koordinasyon Kurulu Sekreteryası'nı yürüten jeoloji mühendisi Tahir Ongur şunları söylüyor:\r\n\r\n‘‘Böylesi bir ulusal hazırlık kampanyasının önündeki yasal engellerin kaldırılması ve buna olanak sağlayacak bir yasal altyapı hazırlanması, özel ve yetkin bir kamu örgütü kurulması, eğitim ve standart çalışmalarının yapılması, kaynak bulunması ve fonlar oluşturulması; kredilendirmenin düzenlenmesi, semt ve yapı türü önceliklerinin saptanması ve bu programın 10 yılı geçmeyecek bir zaman dilimi içinde tamamlanacak şekilde uygulanması gerekli. Ancak yetkililerde hiçbir hareket yok...’’\r\n\r\nDeprem Konseyi'nin kendisini baskı altında hissetmeden hızlı bir çalışma yürütmesi gerekiyor.\r\n\r\nBoğaziçi Üniversitesi Deprem Mühendisliği Bölümü'nden Prof. Mustafa Erdik ve arkadaşlarının dile getirdiklerini okumak, muhtemel felaketin boyutlarını gösteriyor: Özeti şu: 7.4'lük bir depremde 50 bin kişi ölecek, 300 bin kişi yaralanacak ve 1 milyon 200 bin kişi evsiz kalacak...\r\n\r\nSevdiklerimizden ayrılmayı, daha da yoksullaşmayı istiyor muyuz?\r\n\r\n\r\n\r\nAvucumuzu yalıyoruz\r\n\r\n\r\nMETEOROLOJİDEN sorumlu Devlet Bakanı Ramazan Mirzaoğlu'na sesleniyor bir grup Meteoroloji çalışanı:\r\n\r\n‘‘Meteoroloji Genel Müdürlüğü'nün döner sermayesi, çalışmalarımızla her yıl trilyonlarca lirayı bütçeye aktarır. Diğer kurumların döner sermayelerinden çalışanlarına küçük de olsa bir pay verilir. Bizde böyle bir şey yoktur; bu konu Meclis'e gelir, MHP'li komisyon başkanı tarafından reddedilir. Sayın Bakan ise maaşları yetersiz durumdaki personelin özverili çalışmalarını yalnızca tahminler tuttuğunda TV'lere çıkıp övünerek mi takdir edecek? Maaş azlığından yetişmiş genç elemanların çoğu yurtdışındaki kurumlara transfer olurken ilerde çok para verseler de kalifiye personel bulunamayacaktır. Yalnızca teknolojiye yatırım yapılarak ileri gidilmez, biraz da insana yatırım yapmak lazımdır. Sadece genel müdürlükte çalışan 300 kadar torpilli personele sözleşmeli personel adı altında diğerlerinden çok fazla maaş verilmesi haksızlıktır. Kalan personel ise avucunu yalamaktadır. (Bakanımıza bağlı Kıyı Emniyeti Genel Müdürlüğü gibi denizcilikle ilgili kuruluşlarda personelin döner sermaye gelirlerinden pay aldığını da vurgulamak isteriz.)\r\n\r\n\r\nTOKİ neyi bekliyor\r\n\r\n\r\nDEVLETİN anlaşılması mümkün olmayan bir olayını öğrenmek ister misiniz?\r\n\r\nEMLAKBANK 3.4.2001'de kapanıp ticari gayrimenkulleri tüm hak ve yükümlülüğü ile Başbakanlık Toplu Konut İdaresi'ne (TOKİ) devredildi. TOKİ bir protokolle tüm konutları hak olarak aldı, ancak yükümlülük tarafı ile şu ana kadar hiç ilgilenmedi, sorumlu olmadı.\r\n\r\nBu söz konusu devirle yaklaşık 6200 konut TOKİ'ye devroldu. Şu an bunların ne satışı var, ne de satın alanlara konutların teslimi... Mağdurlardan bir grup da Bahçeşehir Ispartakula Konutları'ndan yer alanlar; ‘‘Konutlar bitmesine rağmen teslim edilmemekte direniliyor; iskan için belediyeye nedense başvurulmuyor. Ayrıca her ay konutların tüm güvenlik, bakım, aydınlatma, aşınma giderleri devletçe karşılanıp trilyonlar ödeniyor’’ diyorlar.\r\n\r\nEmlakbank'ın bu konutları devrolana kadar Devlet Bakanı Faruk Bal ‘‘Protokol imzalanırsa, hemen satışları açar, derhal hak sahiplerine teslim ederiz’’ diyordu. \r\n\r\nOysa TOKİ protokolle konutları teslim alalı 9 ay oldu. O günden beri de Bal'dan tek bir açıklama yapılmadı.\r\n\r\nHiçbir sorunu olmayan bu konutların sahiplerine tesliminin neden bekletildiğini Devlet Bakanı Bal veya TOKİ Başkanı Rıza Tuna Turagay açıklamalıdır.\r\n\r\n\r\nKırşehir'de vali bilmecesi\r\n\r\n\r\nKIRŞEHİR'den M.A.A. adlı okurumuz bildiriyor: İrfan Kurucu 3. kez Kırşehir Valiliği'ne başlıyor. 10 Kasım 1997'de Kırşehir Valiliği'ne atanan ve 2000 yılının Ağustos ayında çıkan kararnameyle merkeze alınan, daha sonra yargı kararıyla 15 Şubat 2001'de tekrar Kırşehir Valiliği'ne başlayan İrfan Kurucu, Mayıs 2001'de Selahattin Hatipoğlu'na devrettiği görevini bugün yeniden devralacak.\r\n\r\nSelahattin Hatipoğlu ile 3. kez yer değiştiren İrfan Kurucu, Danıştay kararınca görevi devraldıktan sonra, 5 Temmuz 2002'de yaş haddinden zorunlu emekli olacak.\r\n\r\nKırşehir'de 20 ayda 5 kez vali değişikliğinden rahatsızız. Yatırımların aksaması ve projelerin askıya alınmasına neden olan vali bilmecesinin çözümlenmesini istiyoruz.\r\n\r\nMehmet ATILGAN-KIRŞEHİR\r\n\r\n\r\nBurnunuz koku almıyor mu?\r\n\r\n\r\nTURİZM sezonu açılıyor. Yüreğimde bir çarpıntı... Çanakkale Boğazı'nı geçip Ege ve Akdeniz'e inecek on binlerce turist yine idrar kokulu feribotlara ve motorlara binecek. Tuvaletlerde klasik müzik istemiyoruz. Ama şu pisliğimizden bir arınabilsek diyorum. Gemiye veya motora bindiğimizde keskin idrar kokusu kimseyi rahatsız etmiyor mu? Burunlarınız koku almıyor mu? Bizim kendimize saygımız yok evet ama beyler, turistlere mecburuz. Ekmek teknenizden para kazanıyorsunuz. Biraz da yatırım yapın beyler!\r\n\r\nAsuman GÜLER-İSTANBUL\r\n\r\n\r\nM.Ü'ye yeni rektör Erem\r\n\r\n\r\nMARMARA Üniversitesi'nden bir grup öğretim üyesi ile üniversite sorunlarını görüştüğümüz sırada ‘‘Rektör Prof. Turay Yardımcı'nın görevinden ayrıldığını’’ bildirerek, şunları anlatıyorlar: ‘‘Prof. Ömer Faruk Batırel'den sonraki rektör de süresini tamamlayamadan istifa etmek zorunda kaldı. Bu istifanın içyüzü nedir? Bunu şu anda bilmek durumunda değiliz. YÖK bu kez geçen seferki gibi herhangi bir öğretim üyesini değil, M.Ü.'nün kurucu ve en büyük fakültesi olan İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dekanı Prof. Tunç Erem vekaleten atandı. Prof. Tunç Erem, akademik bir aileden geliyor. Babası Prof. Turgut Erem ve büyük amcası da Prof. Adnan Adıvar (Halide Edip Adıvar'ın eşi)... Pazarlama ve uluslararası işletmecilik alanında dünya çapında bir üne sahip olan Prof. Erem, 12 uluslararası ödülün de sahibidir. Türkiye Pazarlama Derneği Yönetim Kurulu Başkanlığı ile ABD Pazarlama Bilim Akademisi Türkiye Temsilciliği'ni yürüten Erem'in atanması olumlu bir karar olarak karşılanmalıdır. Dileriz YÖK'ün bu isabetli kararından sonra M.Ü.'de sular durulur.’’\r\n\r\n\r\nFaturaya dikkat\r\n\r\n\r\nYENİ Levent'ten Necip Bey'in ilginç bir tespiti var; müşterileri uyarıyor: Boğaziçi Elektrik AŞ'nin özele yaptırdığı saat okuma ve fiyat belirleme makbuzlarında yanlışlıklar oluyor. Bana gelen 152 milyonluk elektrik faturası, ilgili memura şikayetim üzerine 48 milyona indirildi. Peki itiraz etmeyenlerin durumunu düşünün. Lütfen bunu okurlarınız bilsin.\r\n\r\n\r\nMESAJ \r\n\r\n\r\nSIVAS Selçuk Lisesi 1. sınıf öğrencisiyim. Haftada 2 saat zorunlu ‘Çevre ve İnsan' adlı ders okutuluyor. Sayın Prof. Dr. Güven Gök'ün 4.3.2002'de köşenizde çıkan sözünden çevre ile ilgili endişesini anlıyorum. Ülkemizde çevre ile ilgili öğrencilere ders veriliyorsa bu eğitimi alan biri olarak okuluma sizin aracılığınızla teşekkür ediyorum.\r\n\r\nUfuk SADEGÜZEL-SİVAS\r\n\r\nKIRŞEHİR Valisi Selahattin Hatipoğlu ile 3. kez yer değiştiren İrfan Kurucu, Danıştay kararıyla dün görevini yeniden devraldı. Kurucu, 5.7.2002'de yaş haddinden zorunlu emekli olacak. Ancak Kırşehirliler, 20 ayda 5 kez vali değişikliğinden rahatsızlar. Bunun sonucu yatırımlar aksamakta ve projeler askıya alınmaktadır. Vali bilmecesi artık çözümlenmelidir.\r\n\r\nGAZİOSMANPAŞA Emniyet Müdürü İbrahim Bıçakcı, ‘‘Konfeksiyon makinelerimiz kaçırılıyor’’ (2.3.2002) başlıklı yazı üzerine bir açıklama yaparak, ‘‘Evet bu hırsızlık olayları doğrudur; ancak 70 atölye değil, son iki ayda 6 atölyede hırsızlık olmuştur. 4'ünün failleri olan üç kişi yakalanmış, ancak ikinci duruşmada tahliye edilmiştir. 2 sanık da aranmaktadır. 25 konfeksiyon makinesi bulunmuş, 19 tanesi de kayıptır. Makinelerin Unkapanı ve Mersin'de satıldığı tespit edilmiştir.’’\r\n\r\nEMİNÖNÜ Belediyesi'nden: Ağaç kesme işi Kadırga Parkı'nda değil, Kumkapı Karakolu'nun bahçesindedir. Bahçe 600 değil yaklaşık 60-70 M2'lik bir alandır. Karakolda bulunan araçların içerisinde dönememesinden kaynaklanan ve karakol amirinin talebi üzerine iki adet ince kavak ağacı sökülerek yerlerine 2 metre ileriye 4 adet ağaç dikilmiş, alan rahatlatılmıştır. \r\n", "Karayolu kavgası büyüyor \r\n \r\n \r\nKKTC'de bugünkü değeriyle 23 trilyonluk Dörtyol-Geçitkkale-Girne karayolu ihalesinin iptal kararının uygulanmaması üzerine Üstyapı İnşaat firması sahibi Hüseyin Gündoğdu ile Karayolları Genel Müdürü Dinçer Yiğit arasındaki kavga sürüyor.\r\n\r\nBize yığınla mahkeme kararı ile ilgili bir sürü belge gönderen Gündoğdu, Yiğit'in bize yaptığı açıklamaların gerçekdışı olduğunu, bazı mahkeme kararlarını kendine yontarak yorumlamak istediğini söyledi.\r\n\r\nİhaleden önce bu işin Kolin İnşaat'a %15-20 tenzilatla verileceğini Yiğit'e bildirdiklerini, nitekim iddialarının doğru çıktığını, daha sonra onaylamaması için kendisini uyardıklarını ancak yine gerçekleri görmediğini anlatan Gündoğdu şunları söyledi:\r\n\r\n‘‘İhaleyi iptal ederse makamının tehlikeye girebileceğini düşünüyordu. Bunun üzerine Ankara 8. İdare Mahkemesi'ne ihalenin iptali davası açtık. Mahkeme bu konuda verdiği kararda ‘‘...öte yandan 22.12.2000 tarihinde yapılan ihale saatinden önce, ihalenin sonucuna ilişkin yazılı olarak yapılan ihbarlardaki iddiaların aynen gerçekleşmesi yapılan ihalede kuşkular oluşmasına yol açtığından bu durum ihale işleminde güdülmesi gereken 'açıklık' ilkesini ihlal eder niteliktedir’’ dedi. Gerekçede ayrıca gerekli rekabetin ve kamu yararının sağlanmadığı ve kuşkular yarattığı ifadesi yer aldı. Bu durumda iddiamızın nasıl asılsız olabildiğini söyleyebiliyor?’’\r\n\r\nREKABET ENGELLENDİ\r\n\r\n- Yiğit'in bize sunduğu Danıştay 2. Dairesi ve Ankara C. Savcılığı'nın kararları bir beraat midir?\r\n\r\n- Hayır tam tersine; 'yargılanmama' kararıdır (bulunduğu makamdan ötürü). Yani aklanmış değildir.\r\n\r\n- Peki bu durumda ne oldu?\r\n\r\n- Daha ne olsun; kendini aklamış gibi gösterdiği kararlardan sonra Ankara 8. İdare Mahkemesi'nin kararı ile ihaledeki kuşkular ortaya konulmuş, yapılan uyarıların dikkate alınmadığı ortaya çıkmıştır. Ve ihale iptal edilmiştir. Bir yolsuzluk olmasaydı ihale iptal edilir miydi? 'İhalede rekabetin engellendiği, kamu yararının sağlanmadığı, yapılan şikáyetin dikkate alınmadığı' yargı kararı ile tescil edilmesine ve devleti asgari 6.5 trilyon gerçek zarara uğratmasına rağmen bu kişinin halen nasıl bu görevde kalabildiğidir. Burada 'Vurgun Operasyonu'ndan tutuklu bulunan Sedat Aban'ın 'Karayolları ve İller Bankası Genel Müdürlerinin koruyucu melekleri var' sözünü unutmamak gerekiyor. İller Bankası ve Yapı İşleri Müdürleri gitti; Yiğit ise hálá görevde... \r\n\r\n- Bu durumda Bayındırlık Bakanı Akcan ne yapacak?\r\n\r\nAKCAN İZİN VERMEDİ\r\n\r\n- İlk önce Dinçer'in sizi uyuttuğunu bilin. Açıklamasında Danıştay 10. Dairesi'nin yürütmeyi durdurma talebinin ret kararının 8.4.2002'de Karayolları'na tebliğ edildiğini beyan etti. Gecikmiş olduğu 30 günlük süreyi kamufle etmek istedi. Ancak bu karar 2.3.2002'de tebliğ olunmuştu. Bir genel müdüre bu yakışır mı? Sayın Akcan'a gelince... Adalet Bakanlığı'na 7.5.2002 tarihinde gönderdiği yazıda; Yiğit'i koruyarak savcılığa yaptığımız şikáyetlere rağmen Kolin'in Kıbrıs'taki işi sürdürmediğini belirterek, yargılama iznini vermedi. Kıbrıs noterliğinin tespitlerini görmezlikten geldi.\r\n\r\nDinçer ve Gündoğdu arasındaki hukuk savaşı bitmeyecek gibi görünüyor.\r\n\r\n\r\n\r\nÜç konu üç yanıt\r\n\r\n\r\nÜSTYAPI firmasının sahibi Hüseyin Gündoğdu, Karayolları Genel Müdürü'nün açıklamasında yer alan üç konu hakkında da şöyle konuştu:\r\n\r\n- Yiğit, firmamız hakkında Ankara-Polatlı yolunu kötü yaptığımıza dair suçlamalarda bulunup 'kapasitesi yetersiz' diyor. Örnek bir yol olduğu konusunda iddialıyım. Bize diğer kamu kuruluşlarınca iş verilmediğini öne sürüyor. Biz ise ihalelere katıldığımızı ya da idare ile devir sözleşmesi imzaladığımızı yargıda tespit ettirince iddiaları itibarsız kaldı. Bu yoldaki açıklamasıyla da sizi yanıltmak istedi.\r\n\r\n- DLH'nın Ercan Havaalanı onarım işi ihalesine davet edilmediğimizi iddia ederek, firmamızı küçük düşürmeye çalışıyor. Kendi hatamızdan doğan basit bir belge eksikliği yüzünden yeterlik alamadığımızı DLH'ya sorabilir. 1.2 trilyonluk gibi küçük bir işe Üstyapı firmasının yeterlilik alamaması inandırıcı mıdır Dinçer Bey... Kendisi bize karşı husumet içindedir.\r\n\r\n- Aydın-Denizli otoyol ihalesinde, kredi niyet mektubunun CSFB bankasının bilgisi dahilinde hazırlanmadığı suçlamasına gelince... Bu karalama kampanyasının bir ayağıdır; böyle bir mektup var mıdır? Varsa niye ortaya çıkartıp gereğini yapmıyorlar? Yiğit hakkımızda Aydın-Denizli otoyolu ile ilgili ithamlarda -yargıda görüşeceğiz- bulunurken, 4.1.2001 tarihinde 234 milyon dolarlık bu ihalenin Bayındır İnşaat'tan devir almamızı bizi yeterli görerek izin veren ve sözleşmeyi imzalayan kendisi değil midir?\r\n\r\nSayın Bayer biliniz ki, Dinçer bazı konularda sizi yanıltıyor. Fatih Altaylı'ya otoyol ve köprü zamlarını yargı iptal ederken, bu nihai karar değildir diyor. Nihai kararı bekliyorum \r\n\r\n\r\nAnzaklar kadar duyarlı olalım\r\n\r\n\r\nTÜRK ulusuna bir vatan kazandıran ve büyük bir komutanı tarihe mal eden Çanakkale Savaşları'nın geçtiği bölgeye karşı ulusça duyarsız kalınması çok üzücü. Her 18 Mart'ta devlet tarafından görkemli törenler yapılıyor, Çanakkale Savaşları'nda can veren kahramanlar saygıyla anılıyor ama Gelibolu Yarımadası'ndaki bu törenlerde ülke insanını pek fazla görmek mümkün değil...\r\n\r\nTÜRSAB Başkanı Başaran Ulusoy, 81 ilin gençlerinin her 18 Mart'ta Çanakkale'de toplanmalarını ve Gelibolu Yarımadası'nda düzenlenen anma törenlerine katılmalarını öneriyor. Finansmanın da büyük firmalar tarafından karşılanacağını söylüyor.\r\n\r\nYalnızca 18 Mart'ta değil her zaman ve her yerde Çanakkale Savaşları'nda can veren isimsiz kahramanları saygıyla anmakta kusur etmemeliyiz. \r\n", "Binlerce hayvan aç ve korumasız \r\nKARAKIŞ ortasında insanların yaşadıkları meydandayken aç ve korumasız hayvanların 'yaşama hakkı' için ne yapıyoruz? \r\n\r\nAdana'daki Doğayı, Hayvanları Koruma ve Yaşatma Derneği (DOHAYKO) Genel Sekreteri Nesrin Çatık, editör arkadaşımız Doğaner Gönen'e hüzünlü bir mektup göndermiş, 'Hayvanlarımız da aç ve karın altında' diyor. İstanbul, Ankara ve İzmir hayvan barınaklarının, üç-beşi hariç birer birer ölüm kampı halinde olduğunu belirterek ne yaptıklarını şöyle anlatıyor:\r\n\r\n'Biz şu anda Hayvan Hakları Türkiye Aktif Güçbirliği Platformu (HAYTAP) olarak İstanbul barınakları için gönüllü gruplar oluşturduk; çalışmaları organize ediyoruz. İstanbul'un durumu şudur:\r\n\r\nYedikule ve Sarıyer barınaklarının dışında tam sayıyı kimse bilmiyor ama 30'a yakın barınak olduğu söyleniyor, tüm barınaklar feci durumda. Personel göstermelik. Tuzla'ya, Adana'dan yardım sağlıyoruz. Beykoz barınağındaki durum ise içler acısı; İstanbul temsilcimiz Berrin Olcay duruma müdahale etti; belediye bir ay içinde aç ve barınaktan yoksun hayvanlara çözüm getireceğine dair söz verdi. Mersin barınağındaki feci manzarayı delillendirici belediye başkanı, barınağın yönetimini derneğe verdi. Mersin'de hayvancıklar şimdilik kurtuldu. Adana'da zaten durum çok iyi, burada çok etkiliyiz.\r\n\r\nBirçok belediye, hayvanları gizlice öldürüp çöplüğe atıyor. Ancak bunun ispatı imkánsız. Kısırlaştırıp doğaya saldık, diyorlar. Doğa neresi, hayvanlar nerede bunun cevabı yok.\r\n\r\nBu kışta her gün 30 40 köpek ölüyor. Eskiden belediyeler, köpekleri sokaklarda vurup zehirliyorlardı. İnanın bu çok daha insani bir yol. Hayvanları toplayıp 'ölüm barınakları'nda yavaş yavaş açlık ve susuzlukla gelen bir ölüme terk etmek çok daha büyük bir vahşet değil mi?\r\n\r\nBu nasıl bir dünya, nasıl bir adalet!\r\n\r\nBarınakların peşini bırakmayıp kamuoyuna teşhir edeceğiz.' \r\n\r\nBaşta AKP'liler olmak üzere yerel seçimler bu açıdan bir sınav olacak.\r\n\r\nBeyaz terörün iki nedeni\r\n\r\nİSTANBUL Büyükşehir Belediyesi'den 15'e yakın bürokrat ve bağlı şirket yöneticileri istifa edip AKP'den aday adayı oldu. Bunlar, kış koşullarında deneyim kazanmışlardı. Ayrıca kar mücadelesi yapacak Karayolları ve Köy Hizmetleri'nin tecrübeli uzmanları, kadrolaşma nedeniyle İstanbul'dan gönderildiler.\r\n\r\nİTÜ Meteroloji Mühendisliği bölümü öğretim üyesi Prof. Mikdat Kadıoğlu ile konuşurken bakın ne diyor:\r\n\r\n'İstanbul'da bir hava tahmin radarı yok. 1 milyon dolarlık bu aygıt Büyükşehir'in AKOM'una alınamaz mı? Modern meteoroloji biliminde artık, 'kar geliyor, hava sıcaklığı şu kadar olacak' gibi olasılıkların ötesinde 'yer, zaman ve miktar' ölçüleri de yer alıyor. Neden bunlar yapılmaz! Ayrıca Meteoroloji Genel Müdürlüğü'nün siyasi arpalıktan kurtarılması, genel müdürlüğe meteoroloji uzmanlarının getirilmesi ve kent imar planlarında meteorolojik faktörlerin göz önüne alınmasının zamanı gelmedi mi?'\r\n\r\nÜzülüyoruz\r\n\r\nANKARA'dan Ahmet Çiftçioğlu, sol parti liderlerine sesleniyor: 'Her siyasi partinin iktidar olmak istemesinden doğal bir şey olamaz. Ama bir parti yalnız başına, iktidara gelebilecek durumda ise en azından seçimlerde kendi politik çizgisinde olan partilerle işbirliği yapmak zorundadır. Hiçbir lider ya da parti yöneticisi, taraftarlarından gelen ses ve önerilere kulaklarını tıkamamalıdır.\r\n\r\nBunca seçmen ve taraftarınızı umutsuzluğa sürükleyip lütfen üzmeyiniz. Toplumun huzuru, güveni ve geleceği bir araya gelip, vereceğiniz tarihi karara bağlı. Sorumluluğunuzun bilincinde olduğunuzdan asla ve asla kuşku duyulmamalıdır.'\r\n\r\nKöprüdeki halatın kopması çok önemli\r\n\r\nİSTANBUL'dan Reştan Aras özetle şunları yazıyor:\r\n\r\n'Ben, ABD'de geçirdiğim on yıla yakın sürenin yedi yılını, asma köprü tasarımında ABD'nin en ileride gelen iki isminin birinin müşavir mühendislik firmasında çalışarak geçirdim. Boğaz Köprüsü'nün kopan askısı mühendislik açısından çok önemli bir olaydır. Konunun '272 halattan biri koptu' diyerek küçümsenmeyeceğini ümit etmek istiyorum. \r\n\r\n\r\n\r\nKonuya yabancı olmayanların çok iyi bildikleri gibi Tacoma'da (ABD) rüzgárdan yıkılan asma köprü, yetkililerin konuyu bilimsel bir titizlikle izlemeleri sonucunda asma köprü tasarımında olağanüstü deneyimler kazanılmasını sağlamıştır. Boğaz Köprüsü'nün kopan askısı Türk ve uluslararası mühendislik topluluğunun dikkatine sunulmalıdır.' \r\n\r\n\r\n\r\n\r\nTRT’de liyakat\r\n\r\nBİR 'TRT çalışanı' şu notu göndermiş:\r\n\r\n'TRT Genel Müdürü Şenol Demiröz, Meclis KİT Komisyonu'nda da atamalarda tek ölçünün liyakat olacağını söyledi. Ancak Demiröz, Haber Dairesi Başkanı Aydoğan Kılınç'ı görevden alarak yerine İstanbul Haber Müdürlüğü'nden muhabir Tuğrul Utku'yu, (filmci başdanışman Adnan Atilla'nın önerisiyle) hizmet süresi yetmediğinden vekáleten atadı. Utku çok titizlikle seçilerek kuruma alınan kişilerden birisidir. Çünkü, iki önemli özelliğe sahiptir. 1- Sahip olduğu düşünce, 2- Ümit Utku'nun akrabasıdır. Üstelik kuruma 1992'de Tercüman'dan gelip sınavsız giren ve muhabir kadrosuna atanan sayılı kişilerden biridir. Atandığı duyulunca herkes birbirine 'Bu kim?' diye sormuştur. Çünkü kuruma girdiği günden bu yana altına imza attığı haber sayısı sınırlıdır. Programı ise hiç yoktur.'\r\n\r\nBiliyor musunuz?\r\n\r\nCENGİZ Erdoğan'ın seçilmesiyle YSK Başkanlığı'ndan ayrılan Tufan Algan'ın bu hafta hacca gideceğini...\r\n\r\nKendisi dahil 6 kişinin 132 milyara heykelini yaptıran, CHP'ye geçmek için DSP'den istifa etmesine karşın adaylığı kabul edilmeyen Avcılar Belediye Başkanı Mustafa Değirmenci'nin bu kez bazı MKYK üyeleriyle temas kurarak CHP'den aday olmak için yoğun bir kulis yürüttüğünü...\r\n\r\nBiliyor musunuz? \r\n\r\n\r\n", "Gıda terörü \r\nİSTANBUL'dan gıda uzmanı bir okurumuzun söylediklerini aynen aktarıyoruz: \r\n\r\n'Siz ne sanıyorsunuz Yalçın Bey.... İzmir'deki domuz olayı yeni mi sanıyorsunuz; bizlere yıllardır yediriyorlardı bunları.\r\n\r\nOrmanlarda yakalanan yabani domuzları sadece Ankara ve İstanbul'daki yabancı diplomatlar yemiyordu tabii.. Marmara Bölgesi'ndeki birçok domuz çiftliğindeki ürünleri kim tüketiyordu hiç düşündünüz mü?\r\n\r\nBu ülkede yaşayan insanlar, gıda terörü altındalar.\r\n\r\nÜlkede bugün at-eşek eti mafyası var... Bu etler toplu tüketim sektöründe yani sucuk, salam, sosis üretiminde, kavurmada kullanılıyor. Bunların arasına yemek firmalarını da sayarsak vahametin boyutları ortaya çıkar.\r\n\r\nVaroşlardaki bir fırının içini hiç gördünüz mü? Sadece İstanbul'da ruhsatsız yaklaşık 1000 fırının olduğunu resmi makamlar açıklıyorlar.\r\n\r\nGıda ile ilgili kontroller belediyelerden alınıp Sağlık Bakanlığı'na verildi. Peki ne oldu? İstanbul'da İl Sağlık Müdürlüğü'nün kaç ekibi var diye sorar mısınız? Veteriner sayısını öğrenseniz bile içinizin rahat olmayacağını biliniz.\r\n\r\nTabii bütün mesele kontrolsüzlükten başlıyor; sorumsuzluk ve özensizlik de çabası.\r\n\r\nGeçenlerde gazetelerde çıktı; İstanbul'da marketlerden alınan 1434 gıda örneğinde yapılan analizlerde bunların %51'inin sağlığa zararlı olduğu yazılıyordu.\r\n\r\nKaliteli Trakya beyaz peynirinin tenesi toptan 120 milyon; peki ucuz diye satılan tenekesi 40 milyonluk 'kireç gibi' peynirlerin içinde ne olabilir? Bir peynir üç ayda oluşur. Ancak 'kültürlü' peynir bir hafta içinde piyasaya sürülecek hale getiriliyor.\r\n\r\nİstanbul'da Aksaray Çukurçarşı'da ve Ankara'daki Ulus'ta et pazarları il sağlık müdürlükleri tarafından ayda kaç kez denetleniyor acaba? Kayseri, İzmir, Afyon, Adana, Adapazarı ve İzmir'de sucuk, salam, sosis üretenleri tüketici dernekleri takip ediyor mu? Garip markalar adı altında alıp yediğimiz bal da pek o kadar masum değil.'\r\n\r\nUzmanımız çok şey anlatıyor; bilhassa market ve kasaplardan açık tavuk alınmamasını öğütlüyor. 'Çünkü' diyor: 'Tavuk çok çabuk bozulduğu için Sarmuella hastalığı bulaşıyor. Türkiye'de tavuk eti üreten firmaları kim denetliyor diye Tarım Bakanlığı'na bir sorsanıza!.. Altyapısı tavuk üretimine yetersiz olan kesimhaneleri şimdiye kadar kim denetlemiş acaba!'\r\n\r\nAB'ye girecek bir ülke vatandaşına bu kadar sağlıksız kötü gıda maddesi yedirtmemeli.\r\n\r\n'Tuzcu' kafa\r\n\r\nSÖZDE araç trafiğine kapalı olan Taksim Gezisi'ne bir zehir olarak yıllarca kalacak tonlarca tuz neden döküldü?\r\n\r\nHemen söyleyeyim: Burada bulunan Park ve Bahçeler Şefliği'nin araçları rahatça içeri girsinler diye! Yollarda binlerce araç mahsur kalırken, İstanbul'un yerel yönetiminin İstanbul'un göbeğindeki parkın içindeki yürüyüş yollarını önce asfaltlaması, sonra da içine tonlarca tuz atması kadar trajikomik bir durum olabilir mi? Ayrıca Taksim Gezisi'nin belediye tarafından araç parkı olarak kullanılması, kullanıldığı zaman da bu işin Elmadağ tarafındaki giriş yerine parkın yürüyüş yollarına yapılması olacak iş mi?\r\n\r\nKorhan GÜMÜŞ-İSTANBUL\r\n\r\nBüyükşehir'de atbaşı yarış\r\n\r\nİSTANBUL'da, Büyükşehir Belediye başkanlığı için AKP'li üyeler haricindeki ilçe örgütleri ile kadın ve gençlik kollarının eğilim yoklamasında, Kadir Topbaş'a (Beyoğlu) %36, İdris Güllüce'ye (Tuzla) %35.6, Erol Kaya'ya (Pendik) 35.5 ve Veysel Eroğlu'na da %6 oy çıktığını; bu arada aday olmadığı halde il başkanı Mehmet Müezzinoğlu'na %5 oy çıkmasının dikkat çektiğini... Seçim kampanyası ile ilgili kulis çalışmalarını Tayyip Erdoğan Büyükşehir Belediye Başkanı iken yakın çevresinden olarak bilinen Harun Karaca, Ahmet Ergün ve Hüseyin Besli'nin yürüttüğü İdris Güllüce'nin evini üç ay önce Üsküdar'a taşıdığını, Büyükşehir adayı olamazsa Üsküdar Belediye Başkanlığı'na talip olacağını... RP/FP eski milletvekili Mukaddes Başeğmez'in, SP'den Bahçelievler'den olacağının konuşulduğunu...\r\n\r\nBiliyor musunuz?\r\n\r\nİmam nikahı\r\n\r\nKANAL D'de Seda Sayan'ın programını izlerken çıldırmamak içten değildi. Türbanlı Emine Kaplan'Boş ol derse ve iki rekat namaz kılınırsa nikahınız tekrar tazelenir. Erkek kabul ederse boşanma ya da birleşme olabilir.' Ne yazık ki Sayan onaylıyor; diğer türkücü ve psikolog konuklar da tartışmaya katılıyor. Böyle yasadışı bir şeyi nasıl kamuya açık ulusal kanalda konuşabilirler? \r\n\r\nP. ERGUN-İSTANBUL\r\n\r\nPepe’ye çağrı\r\n\r\nBİR okurumuz ağaçlar için şu öneride bulunuyor. Ağır kış koşularında hızı saatte 110 km'ye varan sert fırtına sonucunda birçok ağaç ya devrilmiş ya da dalları kırılmıştır.\r\n\r\nGeçmişin ve tarihin canlı tanığı, birçok asırlık ağacın kökünden sökülerek devrilmesi, gerçekten üzüntü verici bir durumdır.\r\n\r\nAcaba devrilen bu ağaçların yerine yenileri dikilecek mi veya dalları kırılanlar için bir budama yapılacak mı?\r\n\r\nSayın Çevre ve Orman Bakanı Osman Pepe'nin böyle bir proje yürütmesini diliyoruz.\r\n\r\nKURBAN DERİSİ\r\n\r\nSP AKP’ye çok kızıyor\r\n\r\nTÜRKİYE nereden nereye geldi!\r\n\r\nKurban derilerinin THK'ya verilmesine karşı çıkan 'Milli Görüş'çüler geçmişte olmadık çabalar gösterirlerdi.\r\n\r\nŞimdi işler değişti. İçişleri Bakanlığı yayınladığı genelgeyle ‘Kurban derilerini toplanmasında tek yetkili kurumun THK olduğunu' açıklıyor ve valiler, polis ve jandarmadan THK'ya her türlü yardımın yapılmasını istiyor.\r\n\r\nHükümetin, 'dini istismarcılara karşı' bu kararı aldığı savunuluyor. Ancak SP'liler bundan ciddi şekilde rahatsız... Hükümete söylemediklerini bırakmıyorlar. Milli Gazete'de 'Derilerimiz elden gidiyor' diye başlık atılıyor. SP Genel Başkan Yardımcısı Recai Kutan tepkisini şöyle dile getiriyor:\r\n\r\n'Bu düzenin adı ne? Bu demokrasi mi? Sana ne ya. Kurbanı kesen benim, derisini de kime istersem, neye inanırsam ona veririm.' \r\n\r\n'Milli Görüş gömleğini' çıkarttığını savunan parti ile bu gömleği hálá sırtında taşıyan diğerinin çekişmesi bayram sürecinde ilgi ile izlenecek. \r\n\r\nSoruşturma açıldı mı?\r\n\r\nİSTANBUL Milletvekili Berhan Şimşek, Başbakan Erdoğan'a soruyor:\r\n\r\n'İstanbul'da karakış nedeniyle olumsuzlukların yaşanmasında iktidarınız döneminde liyakat ilkesi gözetilmeden göreve getirilen bürokratların sorumluluğu nedir? Bu olayda gerekli ve yeterli önlemleri almayan yöneticiler hakkında görevlerini ihmal ettikleri gerekçesiyle herhangi bir soruşturma açılmış mıdır?'\r\n\r\nVatanseverlik \r\n\r\nBAŞBAKANIMIZ 'Vatanseverlik kimsenin tekelinde değil' diyor.\r\n\r\nPeki yıllarca din kimin tekelinde kaldı, Tanrı ile kul arasına girenler kimlerdi, din kimin tekelinde olmalıdır? Bu soruyu da cevap verilmesi gerekiyor.\r\n\r\n", "ERDEMİR, basına ‘taban fiyatı’ biçiyor \r\nKARADENİZ Ereğli'de 7'si günlük, 6'sı haftalık, geri kalanı da 15 günlük ya da aylık olmak üzere 22 gazete çıkıyor; 2 TV ve 4 radyo da yayın yapıyor. Medya mensuplarının derneğinin de 109 üyesi var. \r\n\r\nÜlkemizin yassı çelik üreten tek entegre tesisi olan ERDEMİR'in yerel gazetelere karşı nasıl bir reklam politikası uyguladığını Kdz. Ereğli'de çıkan Ekspres Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Seyfi Boyraz''dan öğrenelim:\r\n\r\n'Gazetelerin, Erdemir ve yönetim kurulu ile ilgili yaptıkları haberler olumlu ve olumsuz olarak ayrılıyor; bunların toplamı bulunuyor. Daha sonra da bir gazetenin kurum hakkında yaptığı 6 olumsuz haber, 1 olumlu haberi götürüyor. Geriye kalan haber sayısı yöneticiler tarafından belirlenen taban fiyatıyla çarpılıyor ve ortaya gazetelere verilecek reklam fiyatı çıkıyor. Yöneticilerin belirlediği taban fiyatı haftalıklar için olumlu haber başına 14 milyon, günlük gazeteler için ise her olumlu haber başına 6 milyon lira. Anlayacağınız, bir dünya şirketi olan ERDEMİR'in yönetimini ne kadar çok alkışlarsanız o kadar çok reklam alıyorsunuz. Eğer yönetimi eleştiriyorsanız o zaman size reklam yok.'\r\n\r\nDaha önce Ankara'da gazetecilik yapan Boyraz, çalıştığı gazetenin işadamı Zekeriya Sağ'a ait olduğunu belirtirken sorduk:\r\n\r\nBUĞDAY TABAN FİYATI GİBİ\r\n\r\nSize ilan alamıyor musunuz?\r\n\r\n- Patronumuzun ERDEMİR'le bir bağlantısı yok, bizim de öyle bir maddi beklentimiz yok. ERDEMİR'e de, AKP'ye karşı da bir önyargımız yok. Yeni çıkmamıza karşın da ilan verilmedi bize. 60 yıllık ERDEMİR tarihinde, kurum içinde ilk kez dini kitap sergisi açılıyor; bunu yazmayacak mıyız? Biz daha önce 6 Ocak'ta bu konuda bir haber yaptık; ERDEMİR'in yerel gazetelere taban fiyatı uygulayarak saygısızlık yaptığını yazdık. Aynı buğday, pamuk, fındık taban fiyatı uygulaması gibi... \r\n\r\nBu bayramki dağıtım...\r\n\r\n- Her gazeteye 500 milyon ile 1.5 milyar arasında ilan verildi; bize bir şey verilmedi. Neden; olumsuz haberler olumlu haberleri götürüyor ya!.. Yani kurumu ne kadar alkışlarsanız o kadar ödüllendiriliyorsunuz. Basına bu yaptırımı kınıyoruz. ERDEMİR bizim de gururumuz; ne gördüysek, öğrendiysek gazetecilik kuralları içinde yazıyoruz. Ama bize aba altından sopa gösteriliyor. Birçok meslektaşımız maddi bağımlı hale getirilmek isteniyor. ERDEMİR çeliğin fiyatını nasıl belirliyorsa, gazeteler de kendi reklam fiyatlarını belirlemelidir.\r\n\r\nBiz böyle bir uygulamayı ilk kez duyuyoruz.\r\n\r\nZorunlu bağış yasaklandı\r\n\r\n'YÜRÜRLÜĞE giren 5072 sayılı Dernek ve Vakıfların Kamu Kurum ve Kuruluşları ile İlişkilerine Dair Kanun ile tüm kamu dernek ve vakıflarının bağış alması yasaklanmıştır. Artık bu dernek ve vakıflar hiçbir şartta tüketiciden bağış alamaz. Türk halkı artık bu büyük işkenceden kurtulmuştur.'\r\n\r\n(Tüketiciler Birliği Konya Başkanı Kemal Özer)\r\n\r\nNihayet Mevláná aklımıza geldi\r\n\r\nYILLARCA sahip olduğumuz Mevláná, Hacı Bektaş-ı Veli ve Yunus Emre gibi dünya milletlerinin hálá varmaya çalıştıkları ve hálá ulaşamadıkları yüce değerleri yeni yeni hatırlamaya başladık. Buna vesile olan Sn. Başbakanımızın eşinin, bir Alevi yurttaş olarak, Bayan Bush'a Mevláná'nın şiirlerinin yer aldığı üç İngilizce kitap hediye etmesini kutluyorum. Keşke bu değerlerimizi sadece yurtdışına çıkıldığında hatırlamasak...\r\n\r\nKendimizi Hıristiyan alemine bu değerlerle tanıtmış olsaydık AB kapılarında bekletileceğimize, çoktan Avrupa bizim kapımıza gelmiş ve bize rica ediyor konumda olurdu.\r\n\r\nÜlkemizde bu eşi bulunmaz hümanist, hoşgörülü ve aydınlık yüzlerin, eğitim birliği (tevhid-i tedrisat) uygulamasına ve Diyanet İşleri'nin açtığı on binlerce Kuran kursundaki yavrulara da sunulmasını diliyorum.\r\n\r\nHerkesin birbirini daha iyi anlayıp sevdiği barış ortamında nice bayramlar görmemizi diliyorum. \r\n\r\nBülent GÜNDOĞDU İSTANBUL\r\n\r\nKurban kesimine ilişkin uyarı\r\n\r\nDOĞAYI, Hayvanları Koruma Derneği Genel Sekreteri Nesrin Çıtırık, 'Kurban kesilirken, bunun hayvanlara eziyet verilmeden ve çocuklara vahşet örneği olmadan yapılması gerektiğini' söyleyerek şu uyarıda bulunuyor: 'Hz. Peygamberimiz ‘Hayvanları kesmek durumunda kaldığınızda, bunu güzel yapınız, onlara eziyet vermeyiniz!' duyurmuştur. Eğer bu yıl da kurbanlar dini hükümlere, sağlık koşullarına ve çevreyi koruma kurallarına uygun biçimde yerine getirilmezse, bu konuda faaliyet gösteren dernek ve gönüllü kuruluşlar olarak konuyu AB Türkiye temsilciliği nezdinde uluslararası platforma taşımaya kararlıyız.'\r\n\r\nBozuk Türkçe\r\n\r\nKANAL D'de (Euro) Uğur Dündar'ın 'Arena'sını o güzel temiz arı Türkçesiyle izledikten sonra 'Ara ve Kazan' adlı yarışma programı başladı. Aman Tanrım ne kötü, ne bozuk Türkçe!... Gül Hanım'ı bir de sizler dinler misiniz? Bu ne tezat böyle. Türkiye'den Avrupa'ya bir dakikada dilimizle değişiverdik. Kanalın sorumlusu Kartal Ergür'e eleştirimi ilettim, ne yazık ki gülerek bana teşekkür etti.\r\n\r\nAvrupa'da yaşayan Türk çocukları kimden ve nasıl Türkçe öğrenecekler? Anadilimizde öğretmen diye inleyen halkımıza bu kötü, bozuk Türkçe ile mi seslenmeyi yeğ görüyorlar.\r\n\r\nLale SCHÖFER \r\n\r\nDreikırchen-ALMANYA\r\n\r\nBiliyor musunuz?\r\n\r\nAKP İstanbul İlçe Belediye Başkan aday adaylarının Genel Merkez'de iki günden beri 'mülakata' tabi tutulduklarını... Bakırköy Belediye Başkanı olan Ahmet Bahadırlı'nın 1995'teki ara seçimlerinde rakibi olan şimdiki Beyoğlu Belediye Başkanı Kadir Topbaş'ın Büyükşehir'e aday gösterilmezse Bakırköy adaylığının söz konusu olabileceğini... CHP'nin Bakırköy'de 14 aday adayı arasında yer alan Doç. Baha Çelik'in '30 bin hastam ve çevrem var' dediğini... Bahçeşehir beldesinde CHP aday adayı olan sanayici Mehmet Kaban'ın göreve geldiklerinde ana ilkelerinin 'temiz siyaset' olacağını açıkladığını...\r\n\r\nMesaj panosu\r\n\r\nTARSUS'ta tren rayları boyunca kariptos (söğüt) ağaçlarının kesildiğini öğrendim, çok üzüldüm. Kim karar vermiş bilmiyorum. Bir ağaç dikip büyütmeden yüzlerce ağacı kesmek hangi mantığa sığıyor.\r\n\r\nMeral DİZDAR\r\n\r\nGAZİ Üniversitesi İİBF öğretim üyesi Prof. Kemal Görmez, 'Gürtuna ile ilginç araştırma' yazısında geçen 'AKP Bilim Kurulu Başkanı' ifadesini 'AKP Ankara il Başkanlığı bünyesinde faaliyet gösteren Siyaset Akademisi'nde Bilim Kurulu üyesi' olarak düzeltiyor.\r\n\r\nANKARA Ticaret Odası; AB üyeliği konusunda ne düşünüldüğünü ölçmek amacıyla www.atonet.org.tr sitesinde 5 sorudan oluşan bir mini referandum yapıyor.\r\n\r\nGÜNÜN SÖZÜ\r\n\r\n'TÜRK kültür ve Türk toplum yapısı farklı din, dil ve kültürleri bir arada yaşatmanın tarihi tecrübesine sahiptir. Geçmişindeki çok kültürlü büyük tarihsel miras bugünkü Türkiye'ye de ağır sorumluluklar yüklemektedir.'\r\n\r\n(Mesut Yılmaz'ın Roma'da, 'Türkiye'nin Tarihsel Mirasındaki Çok Kültürlülük ve AB Süreci' konulu toplantıdaki konuşmasından) \r\n\r\n\r\n", "Sezer’in vetosu \r\nGÜMRÜKLERDEKİ atamalarla ilgili son üç hafta içinde dört yazı yazdık; yapılan atamaların hukuka uygun olmadığını, bazı görevlilerin ise irticai soruşturma geçirdiklerini yazmıştık. \r\n\r\nBu isimler hakkında ANAP döneminde müfettiş raporları bulunduğu da herkesin bilgisi dahilindeydi.\r\n\r\nAncak 16 gümrük başmüdürü bir gecede değiştirildi, hepsi tepkiliydi. 'Niye görevden alındığımızı bilmiyoruz; biz vatan haini miyiz, hırsız mıyız? İrticacı mıyız?!' diye soruyorlardı. Tepkilerde, isimlerin AKP Genel Merkezi'nden, Gümrük Müsteşarı bizzat aşılarak dikte edilen ve gönderilen isimler olduğu öne sürülüyordu.\r\n\r\nNitekim önceki gün Cumhurbaşkanı A.Necdet Sezer, atamalarla kararnameyi Başbakanlığa iade etti.\r\n\r\nSezer tarafından atamaları iptal edilen isimler ve görev yerleri şöyleydi:\r\n\r\nBaşmüdür Yardımcısı Selahattin Aldemir (Gaziantep), Başmüfettiş Arslan Günler (İstanbul), Başkontrolör Kaptan Kılıç (Ankara), Başkontrolör Mehmet Şahin (Bursa), Başmüfettiş Nevzat Er (Edirne), Başkontrolör Şükrü Keleş (Mersin), Başkontrolör Tevfik Usta (Hopa), Başmüdür Yardımcısı Avni Ertaş (Trabzon), Gümrük Muhafaza Müdürü Metin Yücedal (İskenderun), Gümrük Müdürü Sebahattin Çavdar (İzmir), Başkontrolör Mehmet Ergül (Antalya).\r\n\r\nBu isimler 'sakıncalı' bulunurken artık yeni bir kararnamede de yer alamayacak. 30 Aralık tarihli 18 kişilik atama listesi tek kararnamede topladığından Başkontrolör Mehmet Ergül (Antalya), Başmüdür Vekili Ali Fuat Kılıç (Gürbulak), Başmüdür Vekili Rüstem Danış (Habur) ve Başmüdür Vekili Süleyman Karadurmuş'un (Malatya) atamaları da otomatikman iade edilmiş oldu. Bunlar için bir kararname uygun görülürse yeniden atamaları yapılabilecek... \r\n\r\nSon kararnamede adları yer alan Başmüdür Mehmet Kut (Bursa'dan İzmit'e), Başmüdür İsmet Sözen (İskenderun'dan Samsun'a) ve Muammer Batur'un (Hakkári'den Sinop'a) ise 2001'deki bir başka kararname ile yer değiştirdiklerinden haklarında olumsuz bir değerlendirme yapılmadığı anlaşılıyor. Ancak bu atamalar da yine tek listede yer aldığından geri gönderilmiş oldu.\r\n\r\nGümrük müsteşarlığının şimdi nasıl bir işlem yapacağı merak konusu oldu.\r\n\r\nYemin etsinler\r\n\r\nSEZER'in önceki gün kararnameyi geri döndürdükten sonra dün Gümrükler Personel Dairesi Başkanı Hüseyin Şahin'den bir faks notu aldık. Şahin, atanan isimlerden sadece ikisinin İmam Hatipli bulunduğunu (Mehmet Şahin ve Mehmet Ergun) bildiriyor. (İmam Hatip'ten sonra klasik liselerden mezuniyet alanlar konusunda bir bilgi yok.) Şahin, kendisi dahil Gümrükler Genel Müdürü Vekili Sezai Uçarmak'ın, Tayyip Erdoğan döneminde Büyükşehir Belediyesi 'Beyaz Masa'da çalıştıkları iddiasını ise reddediyor. Evet bu isim Hüseyin Şahin değil, Müsteşar Yardımcısı Hüseyin Hüsnü Güler olacaktı, bu ismi biz yanlış yazmışız. Ancak Güler ve Uçarmak, İstanbul'da, o tarihte müfettiş olarak görev yaparlarken Beyaz Masa'da çalışmadıkları konusunda 'vallahi tallahi' diye yemin edebilirler mi? Yemin ederlerse o zaman biz kendilerinden özür dileriz. (Ankara'dan ataması geri dönen, Başkontrolör Kaptan Kılıç da, Giresun Ticaret Lisesi'nden sonra İTİA ve Hukuk'u bitirdiğini, 21 yıldan beri 'gümrüklerdeki yolsuzlukların üzerine kararlılıkla gittiğini' bildirdi.)\r\n\r\nTüzmen’e zor sorular\r\n\r\nCHP Diyarbakır Milletvekili Mesut Değer, gümrüklerdeki atamalarla ilgili olarak Devlet Bakanı Kürşad Tüzmen'e ilginç sorular yöneltti. Değer, Cumhurbaşkanı'nın iptal ettiği 'vekálet' atama isimlerin soruşturmadan geçip geçmediklerini, tarikat bağlantılarının olup olmadığını ve ağırlıklı olarak İmam Hatip mezunu olup olmadıklarını, atamalarda Müsteşar Nevzat Saygılıoğlu'nun neden devre dışı bırakıldığını, atanan üç kişinin Gümrükler Başmüdürü Sezai Uçırmak'ın hemşerisi olup olmadıklarını sorduktan sonra şöyle diyor:\r\n\r\n'Görevden alınanlar hakkında ne gibi soruşturma işlemleri yapıldı? 14 ay neden bu başmüdürler görevden alınmadı? 'Gümrüklerde yakalanan kaçak eşya miktarı devletin Gümrük Müsteşarlığı için ayırdığı bütçeden fazladır. Bu başarıya mevcut kadroyla ulaştık' dedikten iki gün önce görevden aldığınız kadroyu 'çıkar şebekeleriyle iş yapmakla' niçin suçladınız?'\r\n\r\nTaşıma oy rezaleti\r\n\r\nYEREL seçimler öncesinde sık sık 'taşıma' oy olaylarıyla karşılaşıyoruz. Gerçek görev yapan muhtarlar bunlara imkán vermiyorlar; siyasilerin getirdikleri isim ve adresleri karakollardan kontrol ediyorlar.\r\n\r\nEminönü'ndeki 'taşıma oy' sahtekárlığı karşısında SP, AKP, ANAP ve CHP karşılıklı olarak birbirlerini ihbar etmişler; itirazlar yapmışlar. Bunun sonucunda Eminönü'ndeki 33 muhtarlıktan 22 muhtar hakkında savcılığa suç duyurusunda bulunulmuş. Yapılan incelemede, bugünlerde 1.680 yeni yazılım tespit edilmiş; 3 Kasım seçimindeki 'taşımalarla' bu sayı 3 bin olarak saptanmış... Ve sonuçta iptal edilmiş. Bir tek DYP girmemiş bu oyunlara. SP ise yıkık dökük evlerde ve arsalar üzerinde 'yığma oy' yazdırmış... Eminönü'nde 30 bin 600 seçmen bulunduğuna göre, 3 bin taşıma oyun nelere mal olacağı görülüyor.\r\n\r\nBiliyor musunuz?\r\n\r\n'EL Tayyip Nasıl Umut Oldu' kitabı nedeniyle Başbakan Tayyip Erdoğan'ın, hakkında hakaret gerekçesiyle dava açtığı eski CHP İstanbul İl Başkanı Mehmet Bölük'ün Kadıköy 2. Asliye Mahkemesi'ndeki duruşmada savcının da talebiyle 'hakaret unsuru oluşmadığı' gerekçesiyle beraat ettiğini, beraat kararına karşı çıkan Erdoğan'ın avukatının 'Bu sanıkla, Marmara Üniversitesi'nden olan bilirkişiler YÖK yasası nedeniyle Sayın Başbakan'a karşılar; bu nedenle sanığın lehine rapor yazmışlardır' diye itiraz ettiğini...\r\n\r\nBiliyor musunuz?\r\n\r\nMESAJ PANOSU\r\n\r\nTEDAVİ sadece ayaktaki insana yapılmaz. SSK Kadıköy Süreyyapaşa Göğüs Hastalıkları Hastanesi'nde serum ve oksijen verilen dayıma tıbben yapılacak bir şey yok ama ayağa kalkacak durumda da değil, hiç olmazsa bu şekilde rahatlıyor. Kendisini cihazdan çıkartılmış sandalyede bulduk ve resmen kapı dışarı edildik. Sayın Başesgioğlu, isyan ediyoruz.\r\n\r\n", "Gidemediğin yer senin değildir \r\n \r\n\r\n \r\nKarayollarımız delik deşik olacak\r\n\r\nANADOLU'nun birçok kenti, bazı bölge müdürlüklerinin kapatılacağı hazırlıkları karşısında ayakta... \r\n\r\nKapatma ile ilgili sektördeki çöküntüden başka ülkenin stratejik çıkarlarının da zedeleneceği belirtiliyor. Karayolları, Orman, DSİ ve Köy Hizmetleri gibi önemli hizmet birimlerinin bölge müdürlükleri kaldırıldığında devletin varlığının hissedilmeyeceği vurgulanıyor.\r\n\r\nBakanlar Kurulu üyelerinin bu konuda imza attığı bir kararname var.\r\n\r\nAncak kararın altına sonradan eklenmiş bir listede hangi bölge müdürlüklerinin kapatılacağı yer alıyor. Ama bunu ne ilgili genel müdürlük, ne sendika ve ne de çalışanlar biliyor.\r\n\r\nBir bakana ‘‘Hangi bölge müdürlükleri kapatılıyor?’’ diye sorsanız ‘‘Bilemiyorum’’ yanıtını alıyorsunuz.\r\n\r\nAncak IMF ve Kemal Derviş böyle istiyor.\r\n\r\nBir söz vardır:\r\n\r\n‘‘Gidemediğin yer senin değildir.’’\r\n\r\nHİZMET ÇÖKER\r\n\r\nAlmanya'nın Bayern Eyaleti'nin yüzölçümü 70.5 kilometrekare; bölge sayısı 7 ve bölge başına düşen sorumluluk alanı 10 kilometrekaredir...\r\n\r\nTürkiye'nin yüzölçümü ise 779.4 bin kilometrekare... Karayolları'nın 17 bölge müdürlüğü bulunuyor; yani bölge başına düşen sorumluluk alanı 45.8 kilometrekareyi buluyor. Ama eğer 'tasarruf'a gidilip, bölge sayısı 11'e düşürülecek olursa hizmet alanı 70.8 kilometrekareye yükseliyor.\r\n\r\nAğır taşıt trafiği ve aşırı yüklenmeler nedeniyle bozulan yolların %25'i bölge teşkilatlarınca onarılamayacak; yollar köstebek yuvasına dönecek.\r\n\r\nAcaba bu kararlar alınırken, Anadolu'nun gerçeği biliniyor mu?\r\n\r\nKarayolları'nın organizasyon yapımında il müdürlükleri bulunmuyor; bunun yerine şube müdürlükleriyle sınırlı bakım, trafik ve kar mücadelesi yapılabiliyor. Örneğin, Köy Hizmetleri'nin her ilde müdürlüğü var. Vahamet burada... Karayolları'nın şeflikleri kaldırılınca hizmet standardı düşecek ve maliyet yükselecek.\r\n\r\nANAP'IN UYANIKLIĞI\r\n\r\nTÜRK-İş Başkanı Bayram Meral, binlerce işçinin açıkta kalacağı bölge müdürlüklerinin kapatılması konusunda ‘‘Sayın Derviş, Türkiye'nin koşullarını bilmiyor. Bir taşı kaldırırsan duvarın halinin ne olacağının hesabı yapılmıyor’ diyerek şunları anlatıyor:\r\n\r\n‘‘Ben Yol-İş Sendikası'nın başkanlığını yürütürken 60 bin kişi çalışırdı; bugün 18 bine düştü. Karayolları'nın bizzat yaptığı yollar bugün taş gibi; bir tek yaması dahi yoktur. Müteahhitlere yaptırılan bazı yolların bir hafta sonra bozulduğunu görürsünüz.’’\r\n\r\nMeral, bu konuda çalışanlar arasında büyük bir rahatsızlık bulunduğunu belirterek, ‘‘Bu uygulamayı belki yapamayacaklar ama ANAP nedense ısrarlı... Köy Hizmetleri, Toprak Su, Toprak İskan, YSE Müdürlükleri ve Orman Yolları hizmetlerini birleştiren ANAP'tı... O zaman memnundu. Toplam çalışan sayısını da 40 binden 70 bine çıkartmıştı. Şimdi bu kurumların bağlı olduğu Köy Hizmetleri, DSP'ye bağlı... ANAP'a bağlı olsaydı adından bile söz edilmezdi. Gariplik burada...’’ dedi.\r\n\r\nHükümetin, devletin varlığını gösteren bu müdürlüklerin kapatılmasına karşı, IMF'nin dayattığı karara karşı yeniden bir değerlendirmeye gitmesi gerekmiyor mu?\r\n\r\n\r\n\r\n'Mobil' santral doğalgaza dönüşsün\r\n\r\n\r\nSAMSUN Spor, Eğitim ve Tanıtma Vakfı (Sam-Sev) Başkanı Sadi Subaşı ile Genel Sekreter Ediz Durmuş Bilgin şu açıklamayı yaptılar:\r\n\r\n‘‘Samsun Tepeköy yöresinde yapımı hızla devam eden 6 No'lu fuel-oil ile çalışacak adı 'mobil', kendileri sabit ve kalıcı elektrik santralları ile olan haklı mücadelemiz, Samsun Çevre Birlikteliği'ni oluşturan 80 sivil toplum örgütü olarak yasal çerçevede sürdürülmekte olup; durdurulmasına veya en azından doğalgazla çalışır şekle dönüştürülene kadar devam edecektir.\r\n\r\nBu bağlamda Samsun Barosu'nun Samsun İdare Mahkemesi'ne açtığı 'yürütmeyi durdurma' davası sonuçlanmak üzeredir. Bu karar olumlu çıkınca ardından Bakanlar Kurulu kararına aykırılık yüzünden de iptal davası açılacaktır. Ayrıca vakfımızın TBMM İnsan Hakları Komisyonu Başkanlığı'na yaptığı başvuru değerlendirilmiş ve bu santralların 6 No'lu fuel-oil ile çalıştırılmaması, doğalgaz kullanılması şeklinde karara bağlanmıştır.\r\n\r\nSesimizi köşenizden duyurduğunuz için tüm Samsunlular adına teşekkür ediyoruz.’’\r\n\r\n\r\nTuğlayı çekersen duvar çöker\r\n\r\n\r\nTÜRK-İş Başkanı Bayram Meral, binlerce işçinin açıkta kalacağı bölge müdürlüklerinin kapatılması konusunda şöyle konuşuyor:\r\n\r\n‘‘Sayın Derviş, Türkiye'nin koşullarını bilmiyor. Bir taşı kaldırırsan duvarın halinin ne olacağının hesabı yapılmıyor.\r\n\r\nBen Yol-İş Sendikası'nın başkanlığını yürütürken 60 bin kişi çalışırdı; bugün 18 bine düştü. Karayolları'nın bizzat yaptığı yollar bugün taş gibi; bir tek yaması dahi yoktur. Müteahhitlere yaptırılan bazı yolların bir hafta sonra bozulduğunu görürsünüz.’’\r\n\r\nMeral, bu konuda büyük bir rahatsızlık bulunduğunu belirterek, ‘‘Bu uygulamayı belki yapamayacaklar ama ANAP nedense ısrarlı... Köy Hizmetleri, Toprak Su, Toprak İskan, YSE Müdürlükleri ve Orman Yolları hizmetlerini birleştiren ANAP'tı... O zaman memnundu. Toplam çalışan sayısını da 40 binden 70 bine çıkartmıştı. Şimdi bu kurumların bağlı olduğu Köy Hizmetleri, DSP'ye bağlı... ANAP'a bağlı olsaydı adından bile söz edilmezdi. Gariplik burada...’’\r\n\r\n\r\nBu soygun başka soygun\r\n\r\n\r\nKASIMPAŞA merkezinde son 2-3 ay içinde muhtarlık, camiler, cami derneği, lise de olmak üzere 30'a yakın yer soyuldu.\r\n\r\nSoygunzedelerden Camii Kebir Mahallesi muhtarı bendenize yakınıyor:\r\n\r\n‘‘Sonunda benim büromu da patlattılar, güzellim bilgisayar gitti!’’\r\n\r\nKendisine ‘‘Kaymakam'a git diğer soygunları da anlat, belki bir çare bulunur’’ dediğimde ‘‘Bir önceki Kaymakam'a gittim, durumu anlattım, o da bana kendi evinin de soyulduğunu anlattı’’ dedi.\r\n\r\nBu demek oluyor ki, gelecek üç ay içinde de 30'a yakın yer soyulacak.\r\n\r\nAf Yasası ile cezaevlerinen çıkacakları da hesaba katarsak, bu rakam 30'dan 60'a çıkacak.\r\n\r\nBu soygun başka soygun.\r\n\r\nBülent AĞIRGÜN-KASIMPAŞA\r\n\r\n\r\nHesabı küçük\r\n\r\n\r\nTAYYİP Erdoğan'ın Büyükşehir Belediye Başkanı seçilince ilk icraatlarından biri de vatanamızın kurtarıcısı yüce Atatürkümüzün Taksim'de bulunan anıtının karşısına bir WC konduracak kadar çocukca bir düşünceye sahip olduğu ve küçük hesaplar peşinde bulunduğu gözönünde tutulacak olursa, kendisinin Türkiye Cumhuriyeti'nin bir hükümet başkanı olabileceği düşünülebilir mi?\r\n\r\nİbrahim YILDIZ-KADIKÖY\r\n\r\n\r\n\r\nAf kargaşası\r\n\r\n\r\n‘‘Hukuk döndü lastiğe herkes bir yanından çekiştirir/ Bilinir ki devletin saygınlığını adalet pekiştirir/ Sindiremeyen midelere alkış karbonatı yetmez/ Umutlar bitmiş, onlar zamanı kargaşa ile geçiştirir.’’\r\n\r\n(Vasfi AYAZ-İSTANBUL)\r\n\r\n\r\n\r\nMESAJ\r\n\r\n\r\n\r\nEMEKLİ Sandığı'ndan maaş alan emekli memurlar, sağlık karnelerinin yerine geçerli 'akıllı kart'ların, postada veya apartman kutularında kaybolma ihtimaline karşı emekli maaşlarımızı aldığımız bankalara gönderilmesini rica ediyoruz. Hasan HALAZOĞLU-KADIKÖY\r\n\r\nEKONOMİ Muhabirleri Derneği'nin, İTO'da bugün düzenlediği 'Sürdürülebilir büyümenin unsurları; ihracat, turizm ve yabancı sermaye' konulu panelinin konuşmacıları; Celal Toprak (sunuş), Yavuz Canevi, Başaran Ulusoy, Oğuz Satıcı, Mehmet Yıldırım, Zafer Çağlayan, Faik Öztrak, Süreyya Serdengeçti.\r\n\r\nYAPILAN bunca yatırımın kalitesizliğini, sosyal gözlemleri, gereksiz yere harcanan milyarları görmek isteyenlere Başakşehir'i ziyaret etmelerini öneririm. K.S.-BAŞAKŞEHİR\r\n\r\nBAYRAMPAŞA Belediyesi'nce 20-26 Mayıs tarihleri arasında düzenlenen satranç turnuvası yarışmasına katılmak isteyenler 15 Nisan'a kadar 0212-544 27 37'e başvurabilirler. \r\n", "Yargıda kirlilik nereye kadar uzanıyor \r\nYARGIDAKİ 'rüşvet' iddiası gazete manşetlerini süslerken, doğal olarak dikkatler bugünlerde üzerinde çalışılan Türk Ceza Kanunu değişikliğine çevriliyor. \r\n\r\nBu konuda Adalet Bakanlığı bünyesinde oluşturulmuş komisyonlar var... Bu komisyonlardan birisi de Adalet Alt Komisyonu; buradaki ilginç isim komisyonun 'bilim danışmanı' olan İÜ Hukuk Fakültesi öğretim üyesi Doç. Adem Sözüerk... \r\n\r\nHazırlığı yapılan TCK'daki değişiklikle, Türkiye'de bundan sonra mafyaya ve yolsuzluklara geçit vermeyecek diye umutlanıyoruz.\r\n\r\nAma Ankara'daki dostlarımız rahat durmuyorlar; arşivleri açıp bize bir şeyler anlatıyorlar.\r\n\r\n'Hatırlıyor musunuz, 2001 Türkiye'de operasyonlar yılı idi. Özellikle batık bankalar operasyonu 'Kasırga' diye anılıyordu. Banka patronları içeri girince, birileri de düğmeye bastı, onların içeri atılmasına neden olan yasaların değişmesi için çalışmaya başladı. Bunun için TCK 313 ve 4422 sayılı Çıkar Amaçlı Suç Örgütleriyle Mücadele Yasası'nda değişiklik yapılması gündeme geldi. (4422 sayılı yasanın 1999'da çıktığını unutmayın.)\r\n\r\n'HAS ORGANİZASYON'\r\n\r\nBu sürece gelirken ekonomik suça ekonomik ceza diye Türkiye'den başka yerde uygulaması olmayan bir anlayışla kanunlar değiştirildi. Öncesinde bilim adamları konferanslarda konuştular. Bunlardan en önemlisini Prof. Kayıhan İçel'de düzenledi. İÜ Hukuk Fakültesi Ceza Hukuk kürsüsü olarak 'Türkiye'de organize suçlarla mücadelenin AB'ye uyum sürecinde değerlendirilmesi' başlıklı konferans, 5.12.2001 tarihinde yapıldı. Hoca, 4422 sayılı yasanın yanlış uygulandığını ve Türkiye'de bilinen anlamda mafya olmadığını söylüyordu. Aynı kürsüden Doç. Adem Sözüer de normal suçlarda 4422 sayılı yasa kapsamına girdiğini belirterek, Türkiye'de mafyanın değil kendine has organize suçun olduğunu belirtiyordu. Bu altyapı çalışmaları sonucunda yolsuzluk suçlarının DGM'lerden ağır ceza mahkemelerine gitmesi ve hapiste olan hortumcuların da dışarı çıkması sağlandı. Ne tesadüf ki, bugünlerde hortumcular hakkında açılan davalar, bilirkişi raporları ile aklanma yoluna girmiş görünüyor.\r\n\r\nBurada akla gelen soru; 1999'da çıkan yasanın kimler içeri girdikten sonra değiştirildiğidir.'\r\n\r\nAynı isimlerin Adalet Bakanlığı’nın yaptığı yasa hazırlığı çalışmalarına katıldığını görünce 'Haydi hayırlısı' demekten başka bir şey gelmiyor insanın elinden.\r\n\r\nAldatılmaya vaktimiz yok\r\n\r\nYEREL seçimlerde liderlere, özellikle CHP ve DSP'ye yapılan çağrılar adeta çığlık halini aldı. Bu kadar katılaşmış, kutuplaşmış, eskimiş, köhnemiş beyinlere yapılan hiçbir çağrıdan olumlu sonuç alınamayacağını halkımız bilmiyor mu? Onlar bir araya gelmiyorsa, solda birlik isteyen halk verdiği oylarla birlikteliği sağlar. Hiçbir parti kimsenin babasının malı değildir, partilerle nikáhlı da değiliz. Ülkemizin, halkımızın geleceği, menfaati nerede ise oylarımızı orada toplayabiliriz. Halka seslenmek lazım; hangi sol partiye mensup olursanız olun, partilerin, adayların durumunu değerlendirin, oyunuzun ziyan olmaması, rejim ve Cumhuriyet karşıtlarının ekmeğine yağ sürülmemesi için oylarınızı en uygun partide ve adayda birleştirin. Böylece ayrılık tutkunu liderleri tabanda birleşerek altedin... Şikáyet konusu liderlerden en kısa zamanda kurtulma yolu, halkın özünde yaratılan bu tür birlikteliklerle başlar. Halkımızın bu gerçekleri görmesi, anlaması için kaç defa daha aldatılması gerekiyor? Acaba bir defa bile olsa aldatılmaya vaktimiz var mı?\r\n\r\nİbrahim UYANIK - Emekli Hava Tümgeneral - ANKARA\r\n\r\nPaşalar konuşacak\r\n\r\nFIRAT'ın bilmem hangi kıyısından gelen Dengir Mir Mehmet hazretleri konuşacak, Tomarza eşrafından Gül konuşacak ama 'Tolunoğulları'ndan 40 yıldır asker üniforması giymekte olan Hurşit Paşa konuşmayacak!\r\n\r\nHurşit Tolon şimdi konuşmadı ki... Askerlerimizin başına çuval geçirilince de konuştu.\r\n\r\nVatanın, bayrağın, milletin sesini duyun.\r\n\r\nKonuşmadığı, tepkisini koymadığı zamanlarda üzülün.\r\n\r\nAsıl konuşmazsa, sürekli susma - dinlenme durumuna girerse korkun.\r\n\r\nSusma hakkını 'arada bir' de siz kullanın, bırakın asker konuşsun!\r\n\r\nHüseyin MÜMTAZ\r\n\r\nAB bilgi ağı\r\n\r\nAB üyelik süreci nasıl gelişecek, AB üyeliği Türkiye'ye ne yükümlülükler getirecek ve ne imkánlar sunacak? Sokaktaki vatandaşın hayatı nasıl değişecek? AB'nin mali destek programları nelerdir? Bunlardan nasıl yararlanılabilir? Tüm bu ve benzeri soruların cevabını almak için Avrupa Komisyonu Türkiye Temsilcisinin, Türkiye'de yürüttüğü AB İletişim Strateji kapsamında yeni bir adres var: AB Bilgi Merkezi. (0212 244 89 29, www.deltur.cec.eu.int)\r\n\r\nBaşın sağolsun\r\n\r\nKAZANCI Bedih ve karısı, her yıl trilyonlarca liralık kaçak elektrik kullanan Şanlıurfa'da, elektrik soba yerine, tüpgazlı soba kullandığı ve gece söndürmeden uyudukları bu sobanın gaz sıkıntısı yapmasından dolayı zehirlenerek öldüler.\r\n\r\nBaşın sağolsun Türkiye ... Başın sağolsun 'şan'sız' Urfa!\r\n\r\nAsker AVŞAR İSTANBUL\r\n\r\nTeşekkür\r\n\r\nÇORLU'nun nüfusu 220 bini geçti; dispanser yetersiz; Devlet Hastanesi'nde uzun kuyruklar oluşuyor. SSK Hastanesi yaptırılması için gayret gösteren yerel vakfın gücü yetmiyor. Geçmiş Çalışma Bakanları bölgenin sıkıntısını anlamadıkları için yarım kalan inşaata her yıl bütçeden gülünç şekilde 1 milyar lira ayırdılar. Eğitim ve sağlığa büyük önem veren valimiz Ahmet Özyurt'un girişimleriyle bu yılki bütçeden ilk kez 1 trilyon lira ayrıldığını öğrendik. Ayrıca yetersiz okul ihtiyacını karşılamak üzere Özel İdare bütçesinden Cumhuriyet Ortaokulu bahçesine 24 derslik bir ilköğretim okulu yaptıracakmış. Bu da çok önemli bir şey. Bu vesile ile Çalışma Bakanı Murat Başesgioğlu başta olmak üzere Valimiz Özyurt'a Çorlulular olarak teşekkürü bir borç biliyoruz.\r\n\r\nE. ÖZCAN ve arkadaşları - ÇORLU\r\n\r\nAdalar mezra mı\r\n\r\nŞEHİR Hatları işletmeleri Adalar'da oturanları mağdur ediyor. Deniz ulaşımında kullanılan akaryakıtta ÖTV'nin sıfırlanması böyle mi olacaktı? İndirim dendi ama Büyükada, Heybeli ve Kınalıda, Burgaz arasında eskiden ücretsiz olan seferler paralı hale getirildi. Sirkeci'den Adalara 10.00-15.00 arasındaki 1 milyon olan Akbil indirimi de 1.250'ye çıktı. AKP'nin yaptığı gözboyamayı protesto ediyoruz.\r\n\r\nUluç YURTDURU - BÜYÜKADA\r\n\r\nBiliyor musunuz?\r\n\r\nEMİNÖNÜ AKP'den belediye başkanlığına aday adayı olan Kurucu İlçe Başkanı Av. Nevzat Er'e karşı, Cihan Haber Ajansı eski Genel Müdürü Nevzat Bayhan'ı desteklemek üzere bir cemaat grubunun, ilçe yönetimini istifaya zorladığını... Kadıköy AKP aday adayları Muhsin Divan (eski DYP'li), Gürbüz Kaya, Ali Aytemiz, M.Ali Özkan, Mehmet Tufan Yenigün, Necati Us, Murat Dülger (çekildi) kendilerini projeleriyle tanıttıklarını; Bakırköy CHP'den aday olanların sayısının biri kadın olmak üzere 13'e (Yakup Akyüz, Akif Mahmutyazıcıoğlu, N.Yüksel Ogan, Kadri Öner, Selçuk Biber, Zihni Deniz, Yakup Akyüz, Sefa Sirinci, Hasan Topaloğlu, İsmail Hakkı Celayir, M. Baha Çelik, Selahattin Bingöl, Gürol Soylu ve Ayda Özlü Çevik) yükseldiğini... Kağıthane AKP'den İbrahim Sezgin (1994 ANAP adayıydı), Nihat Macit ve Fazlı Kılıç'ın karşısına CHP'den Cafer Dursun'un aday adayı olarak çıktığını...\r\n\r\nBiliyor musunuz?\r\n\r\nMesaj panosu \r\n\r\nKAYSERİ Barosu avukatlarından Orhan Pekmezci'nin, 'Ermeni soykırımı'nı tanıyan Fransa aleyhine AİHM'de açmak istediği davanın başvurusu kabul edilmiş. AİHM, Pekmezci'den Ermenilerin yaptığı katliamlarla ilgili tanık ve belge istemiş. Permezci, iddiaların asılsız olduğunu kanıtlayabilmek için canlı tanıkların kendisine başvurmasını bekliyor.\r\n", "2 milyon Türk’ün seçimi \r\nBULGARİSTAN’da genel geçimler yarın yapılıyor... 22 partinin afişleri, Türkiye gibi olmasa da belirli cadde ve sokaklarda dikkat çekiyor; ‘çirkin’ süslemelere rastlanmıyor. \r\n\r\nHerşey televizyonların egemenliğinde; tartışmalar centilmence ve düzeyli yapılıyor. Hak ve Özgürlükler Hareketi’nin Genel Başkanı Ahmet Doğan dün gece Türkiye’nin Okan Bayülgen’i sayılan Slavi Trifonof’un programına çıkacaktı. (Ahmet Doğan, ‘Erdoğan ve bazı bakanların Bulgaristan’da katıldığı Şişe Cam’ın temel atma ve Hamzabeyli gümrük kapısının açılış törenlerine neden katılmaz, gibi sorulara çok yerde rastlanıyor nedense.)\r\n\r\nDoğan’ın dün basında yer alan bir demecinde, iktidar oldukları NDSV (Çar Simeon’un partisi) ve DPS (kendi partisi) koalisyonu için şöyle diyor:\r\n\r\n‘İktidarımızın bittiği dönemde saygı vardı, sevgi yoktu.’\r\n\r\nHükümet ortağı, olduğu NDSV’nin lideri Başbakan Simeon’u bir anlamda ‘dışlayan’ Doğan’ın bu sözlerinden bir çok ‘itiraf’ çıkarılabilir. Yeni bir sayfa açarak, muhtemel Sosyalist Parti iktidarına ‘ortaklık’ için yeşil ışık mı yakıyor acaba? İlk başlarda partisini ‘liberal demokrat’ tanıtırken, eski komünistlerin ağırlıklarını ortaya çıkması üzerine politikalarında rotayı değiştirmek istediği anlaşılıyor.\r\n\r\nSeçim gezilerinde helikopter kullanan Doğan şunu da söylüyor:\r\n\r\n‘Sağ ve sol partilerle işbirliği yapabiliriz, bize rağmen ne sağ ne de sol partiler hükümet kuramaz’\r\n\r\nBunlar çok iddialı sözler... Silistre’nin Dulova kasabasından Türk kökenli bir işadamına\r\n\r\nAhmet Doğan’ın gücünü koruyup koruyamadığını soruyoruz. Yanıtı şöyle oluyor:\r\n\r\n‘Acaba güveni ve itibarı kaldı mı? HÖH 1990’ların başında kurulduğu ilk yıl 418 bin oy almıştı. 2001 seçimlerinde bu sayı 330 bine, geçen yılki yerel seçimlerinde 236 bine neden düştü?’\r\n\r\nHÖH’ÜN ZORLUĞU\r\n\r\nAhmet Doğan bu gerçeği kabul ediyor ancak %4 barajını yeni ve ‘genç taraftarları’yla %10’a yükseltmeyi hedef aldıklarını söylüyor.\r\n\r\nBulgaristan siyasetinde son günlerde, eski Başbakan Kostov’un partisinden ayrılanların kurduğu ve Bulgar milliyetçiliği üzerine söylemleri ile bir anda gündeme oturan ATAKA partisinin oy oranının anketlerde 5.8’e kadar çıkması hem sosyalistleri, hem de sağ partileri tedirgin ediyor. Üç ay önce kurulan ATAKA’daki bu yükseliş, ‘Türklerin oylarının da HÖH’e gitmesini sağlayabilmek amacıyla yapılmış organize bir düşünce mi’, sorusunu akla getirmiyor değil. Bulgaristan’daki Türklerin, HÖH’e desteğinin bir ölçüde azalması karşısında Türkiye’deki seçmenlerin otobüslerle buraya getirilmesi, bu yoldaki yorumları güçlendiriyor.\r\n\r\nBir not... Ahmet Doğan’ın girşimiyle çıkarılan bir yasa ile Türkiye’deki ‘çifte vatandaşların’ aday olmaları engellenmişti. Bu durumda Türkiye’deki seçmenler sadece oy kullanabiliyor. \r\n\r\nEğitim’de siyasi rant\r\n\r\nSAĞLIK Bakanlığı, Sağlık Meslek Liseleri’nin ders kitaplarını karşılamak için, Sağlık Bakanlığı Yayın Kururu Kararıyla 100 civarında ders kitabı onayı verildi. Bunların 20’ye yakınını da AKP hükümeti Sağlık Bakanı verdi. Sağlık Bakanlığı’na bağlı Sağlık Meslek Liseleri, Milli Eğitim Bakanlığı’na (16.6.2004) tarihli protokolle devredilince, Sağlık Bakanlığı Yayın Kurulu kararıyla 100 civarında ders kitabı hiçe sayılarak, eşitlik ilkesine uyulmadan kendi yandaşlarına sipariş usulü ile yazdırılarak ve uzman tarafından incelettirilmeden denetimsiz olarak acele ile yapılarak ders kitaplarını devletleştirmiştir. Bu kitapların devletin parasıyla bastırılarak ve böylece yüksek fiyatla mal edilip zararına öğrencilere satılması (2 YTL) kararlaştırıldığı söylenmektedir. Böylece, devletin parasıyla siyasi rant elde edilmektedir. Ayrıca mahkeme kararıyla sivil yazarlar haklarını alsalar dahi, Milli Eğitim’in zararına satacakları kitaplarla rekabet edemeyeceklerdir. Buna da devlet eliyle uygulanan haksız rekabet denir. İşin siyasi şovu da budur.\r\n\r\nSağlık Bakanlığı’nın verdiği ders kitabı hakkını, Milli Eğitim Talim Terbiye Kurulu yetkilileri yok sayıyor, Sağlık Meslek Liseleri’nde okutulmaması yönünde ambargo uygulanıyor.\r\n\r\nHüseyin DURSUN\r\n\r\nDeliormanlı Ali’den anlamlı mesajlar\r\n\r\n‘DELİORMANLI Ali’, seçimleri şöyle değerlendiriyor:\r\n\r\n‘İlk önce şunu söylüyorum; 1980’lerin sonlarında itiltik, kakıldık, sürüldük. Ama Jivkov’u devirdik, Bulgar halkıyla elele vererek totaliter rejimi yok ettik. Berlin duvarının yıkılmasına öncülük ettik. Kanımız, canımız pahasına demokrasiyi getirdik Bulgaristan’a...\r\n\r\nEy soydaşlar,\r\n\r\nSandığa gidin, demokrasiyi koruyun. AB vatandaşlığınızı onaylatın. Güçlü Bulgaristan’a sahip çıkalım, Balkanlar’daki varlığımızı tescil ettirelim. Politikayı şahsi amaçları ve ‘konforizm’ için kullananlara geçit vermeyelim. Sağduyulu Bulgar kardeşlerimizle etnik bir yapılanma dışında, gireceğimiz AB’nin sırtında kambur olmayacak, yeni ve güçlü Bulgaristan’ın inşaasına katkıda bulunalım. Ve Türkiye’nin en yakın komşusu, AB içindeki en güvenilir savunucusu olalım. AB fonlarından adaletli bir şekilde aktarılacak, bölgeler arasındaki geri kalmışlığı ortadan kaldıracak oluşumların önünü açalım. Niye burada Türk kökenli Bulgar vatandaşlarını, yani bizleri cehaletten kurtaracak okullarımız, televizyonumuz, radyomuz ve gazetemiz olmasın?’\r\n\r\nÖzel Halk Otobüsü şoförlerine eğitim\r\n\r\nELİMDE bir kitapçık var. İETT, İstanbul Otobüs Özel Halk Otobüsü Sahipleri ve İşletmecileri Esnaf Odası ve ÖZULAŞ Toplu Taşım San. ve Tic. A.Ş. tarafından hazırlanmış. Kitapçığın üstünde ‘Personel Eğitim Projesi’ yazıyor. Mart 2005’te basılmış. Yıl içinde 350 ÖHO şoförüne ‘bilgilendirme ve bilinçlendirme semineri’ verilecekmiş.\r\n\r\nBu seminerde; şoförlere durak harici yolcu alınmayacağı, seyir halinde cep telefonu ile konuşulmayacağı, sigara içilemeyeceği... Muavinlere her yolcuya bilet kesmek zorunda oldukları, yolcuların suratlarına baka baka tespih çekmelerinin hoş bir davranış olmadığı da anlatılacak mı?\r\n\r\nEğer seminer programında bunlar yoksa derhal eklenmelidir. Özel Halk Otobüsleri, İstanbul trafiğinde bir yaradır. İETT tarafından ciddi denetimlerden geçirilmelidir.\r\n\r\nSevimgül CANTAŞKIN\r\n\r\nDevlete zarar\r\n\r\nKIRIKKALE’de DSP-MHP hükümeti döneminde inşaatı tamamlanmış hekimevi kaderine terk edildi. İl Sağlık Müdürlüğü’nün yakınında bulunan geniş alanda hekimevi ve atıl durumda çürümeye yüz tutmuş 5-6 tane dubleks lojman var. Hepimizin parasıyla yapılmış binaların durumunu öğrenmek için çalmadık kapı bırakmadık ama yetkililere ulaşmak ne mümkün. Kullanıma açılmayacaksa niçin yapıldı. İçimiz sızlayarak binaların çürümesini izliyoruz.\r\n\r\nK.C\r\n\r\nGÜNÜN SÖZÜ\r\n\r\n‘Kaybedilmiş günlerin en kötüsü, bir defacık daha olsun gülmeden geçilenidir.’\r\n\r\n(Chamfort)\r\n\r\nMESAJ PANOSU\r\n\r\nDÜNKÜ ‘Hangi OGS’ yazımıza Vakıfbank şu açıklamayı gönderdi: ‘Karayolları Genel Müdürlüğü ve bankamız arasında bir iş birliği olmayıp söz konusu OGS hizmeti bankamız tarafından verilmemektedir. Vakıfbank’ın OGS yükleme yetkisi yoktur. \r\n\r\nDALYAN Belediye Başkanı Suat Tufan’dan... ‘6. Caretta Caretta Festivali’ 27 Haziran- 2 Temmuz tarihleri arasında yapılıyor. Festivalde Ukrayna, Gürcistan, Bursa Nilüfer Belediyesi, Yatağan Halk Oyunları’yla birlikte Suat, Sümer Ezgü, Murat Göğebakan ve İbrahim Tatlıses halk konserleri, yüzme, yağlı kazık, kano yarışları, balık ağı örme ve Çamur Güzeli yarışması yapılacak.\r\n", "Naylon siyaset \r\nMALTEPE’den mühendis M. Kemal Ulusoy, CHP’de son yaşanan delege seçimlerindeki skandallarla ilgili olarak ‘Bu uygulamalar için yargıdan bir sonuç alamıyoruz. Hukuksuzluklar için AİHM’ye gitmeye de partim için utanıyorum. Biz ne yapalım?’ diye tepki gösteriyor. \r\n\r\nCHP’nin sonbaharda yapılacak olağan kurultayı için kongre takvimi başladı. Delegeler ‘seçildi!’, şimdi de ilçe kongreleri başlıyor.\r\n\r\nAncak delege seçimlerinin naylon üyelerle ve Siyasi Partiler Yasası’na (SPY) aykırı ‘üye listeleri’ ile yapılması ve buna bağlı olarak birçok yerde itirazların fazlalığı dikkat çekiyor. İtirazlar üzerine bazı savcılıkların ceza davaları açması, kongre sürecini şimdiden tartışmalı hale getiriyor. İtirazların esas noktası yasadışılığa dayanıyor. \r\n\r\nSiyasi Partiler Yasası’nın 10. maddesinde şu hüküm var:\r\n\r\n‘Siyasi partilerin bu kanuna göre yapacakları kongre delege seçimlerinde ve önseçimlerde Cumhuriyet Başsavcılığı’na bildirilmiş üye listeleri esas alınır.’ \r\n\r\nAyrıca 20. maddede, ilçe kongrelerinin, siyasi partilerin, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’ndaki sicilde kayıtlı parti üyelerinin seçtikleri delegelerle yapılacağı belirtiliyor.\r\n\r\nOysa, birçok yerdeki delege seçimlerinde kullanılan listelerin bu maddelerde yazılı ‘sicil’le hiçbir ilgisi yok... Hatta, Yargıtay Başsavcılığı’ndaki listelerin kullanılması bir yana, Genel Merkez’in bile mührü ve yetkilinin imzası da bulunmuyor. Ayrıca, listelerin bir kısmında da üye isimlerinin son anda kalemle eklendiği görülüyor. Bir kısmında da yazılı olan üyelerin adlarının son anda listeden çıkartıldığı dikkat çekiyor.\r\n\r\nBu durumda, CHP’nin şimdiye kadar yaptığı bir kısım delege seçimlerinin iptal edilmesi gerektiği belirtiliyor.\r\n\r\nGörevden alınan il başkanlarının çağrısıyla hafta sonu Ankara’da bir araya gelen muhalifler, Ertuğrul Günay’ın başkanlığında bir ‘Temsilciler Kurulu’ oluşturarak Kurultay’a giden süreçte ‘hukuksuzlukların önüne geçmek ve CHP’de köklü bir yapısal ve siyasal yenileşmeyi gerçekleştirmek’ üzere harekete geçtiler.\r\n\r\nPartilerin hukuku yok \r\n\r\nCHP’nin bir parti ‘büyüğü’, partideki delege seçimlerini hukuki boyuttan yorumluyor:\r\n\r\n‘Kurultay sürecinde delege seçimlerinde pervasızca yapılan usulsüzlük ve yolsuzluklar antidemokratiktir, pervasızlıktır. Saymakla bitmez. Ortada sadece Siyasi Partiler Kanunu’na (SPK) değil, parti tüzüğüne aykırı birçok işlem bulunuyor. Delege seçiminin yapılacağı yerlerin, muhaliflerden gizli tutulması, seçim yapılmadan tutanak tutulması vs... \r\n\r\nBirçok ilçede savcılıklara suç duyurusunda bulunuluyor. Karşıyaka ve Bornova’da davalar açılıyor.\r\n\r\n- İlginç bir durum. Şimdiye kadar SPK’nın uygulamasında mahalle delege seçimleri üzerinde fazla durulmadı. Hákim denetimi ilçe kongrelerinde başlatıldı. Oysa, usulsüzlükler asıl mahalle delege seçimlerinde kotarılıyor. Eğer delegeler naylon üyelere dayanarak seçiliyorsa, bu ‘naylon’luk ilçe kongrelerine yansıyor. Hákim orada yapılan seçime şekil olarak bakıyor. Sandığa atılan oyların sayımında bir arıza varsa, onu önlüyor.\r\n\r\nO oyu atanların usulsüz seçilmiş olmalarına karışmıyor.\r\n\r\nYargının durumu...\r\n\r\n- Bazı yargıçlar, mahalle seçimiyle ilgili itirazları ‘Bunlar partinin iç işidir, itirazlarınızı gidin partide halledin’ diye reddediyor. Oysa, bu tutum SPK’nın hem amacına hem de içeriğine aykırı. Aslında hükümlerde ‘boşluk’ gibi görünen bir zaaf olduğu ileri sürülebilir. Kanunun ve müeyyidelerinin açık olması daha iyi olur. Fakat kanunun bu haliyle dahi uygulanmasında, partilerin demokratik esaslara uygun olarak çalışması gereği gözetilmelidir. Çünkü, SPK bu amaçla çıkarılmıştır. Metni de bu amaca uygun uygulamalara ve yorumlara uygundur.\r\n\r\nUMURSAMAZLIK OLMAZ\r\n\r\nBöyle bir suçu tanımlarsanız...\r\n\r\n- SPK bir tarafa bırakılsa bile, burada emniyeti suiistimalden görevi kötüye kullanmaya, hatta evrakta sahtekárlığa kadar çeşitli genel hükümleri ilgilendiren uygulamalar var. Bunlar umursamazlıkla karşılanamaz. Aslında bunların partilerin genel merkezlerince önlenmesi gerekiyor; ancak ne yazık ki bunları bizzat genel merkezler yapıyor.\r\n\r\nAma parti merkezleri ‘Bunlardan size ne, bunlar bizim içişlerimiz’ diyor.\r\n\r\n- Bunlar partinin içişlerinden ibaret olur mu? Bunlar ülkenin demokrasisinin temel sorunlarıdır. Partilerde demokrasi yürümezse, doğru dürüst genel seçim yapılabilir mi? Bugün milletvekili adaylarından belediye meclis üyelerine kadar hepsini genel merkezler belirliyor ve seçmenin önüne aday listesi olarak sunuluyor. Başka seçeneği kalmayan seçmen de ‘atanmış’ adaylara oy veriyor. Yani ‘aşiret devletleri’ndeki uygulamalara benzer sonuçlar ortaya çıkıyor. Ağa kimleri seçerse, onlar işbaşına geliyor, onlar da ağayı seçiyor. Al gülüm ver gülüm siyaseti yani... Bunun adına da demokrasi deniyor.\r\n\r\nHukukun, partilere bir şey yapamaması demokrasiyi zedelemez mi?\r\n\r\nBiliyor musunuz\r\n\r\nYURT Partisi’nin 2. Genel Kurulu’nda yeniden genel başkan seçilen Sadettin Tantan, ‘Türkiye’de kirli siyasete neden olan aktörlerin ülkeyi kurtarmak için halkın içinde hálá dolaşmayı sürdürerek onları kandırmaya devam ettiklerini’ söylediğini, bu arada eski Gümrükler Teftiş Kurulu Başkanı Necati Can’ın YP Yönetim Kurulu’na seçildiğini... \r\n\r\nÇEVRE ve Orman Bakanlığı’nın, AB mevzuatına uyum nedeniyle eskiden olduğu gibi yeniden ayrılacağını, Orman Bakanlığı Tarım ve Köyişleri Bakanlığı ile birleştirilirken, Çevre Bakanlığı, Bayındırlık Bakanlığı’na aktarılarak ‘Çevre ve Kentsel Bakanlığı’ adı altında bir bakanlık kurulması için çalışmalar yapıldığını... \r\n\r\nBALKAN Türkleri Dayanışma ve Kültür Derneği’nin Başkanı Av. Seyhan Türkkan’ın, 25 Haziran’da Bulgaristan’da yapılacak ve Türk toplumunu büyük ölçüde etkileyecek genel seçimler öncesinde, yaptığı ‘politik oyunlar’ gerekçesiyle Yönetim Kurulu’ndan düşürülerek yerine eski ANAP Tekirdağ Milletvekili Rıfkı Atasever’in getirildiğini...\r\n\r\nŞEBİNKARAHİSAR Belediye Başkanı Lütfullah Akdoğan’ın, ‘Kültür ve Sanat Ceviz Festivali’nin 2-8 Temmuz arasında gerçekleşeceğini açıkladığını... \r\n", "Bağnazlık her yerde aynıdır \r\n \r\n\r\n \r\nTürk Silahlı Kuvvetleri'nin Paris'te karalanmasına tepkiler \r\n\r\nKÖRFEZ Savaşı sonunda Saddam yönetimi, Bağdat'ın en önemli otelinin girişine ABD Başkanı Bush'un resmini yaptırarak çiğnenmesini sağlamıştı.\r\n\r\nHalen de devam eden bu tavır; geri kalmış, bağnaz ve basit bir mantık olarak yorumlanmış, Şark dünyasına mal edilerek ciddiye dahi alınmamıştı.\r\n\r\nBirkaç gündür gazetelerde okuyoruz ki benzer bir davranış da Paris'te 'Sınır Tanımayan Gazeteciler' adlı örgüt tarafından gerçekleştirilmiş. Paris'in en işlek garlarından Saint Lazare'nin girişine büyük bir harita konmuş, Türk Genelkurmay Başkanı ile birlikte bazı ülke liderleri ‘‘basın özgürlüğü düşmanı’’ ilan edilmiş, ülkelerin haritaları ve bu kişilerin her gün yüzlerce kişi tarafından çiğnenmesi sağlanmış.\r\n\r\nDemek ki, bağnazlık, basitlik, sadece Irak Devlet Başkanı'na ait değil. Avrupa'nın ortasında da olabiliyor.\r\n\r\nBen gene de PKK ile irtibatlı olduğunu okuduğum bu gazeteci örgütüne sormak istiyorum:\r\n\r\nElinizde Türk Genelkurmay Başkanı'nı suçlayacak ne gibi deliller bulunmaktadır?\r\n\r\nEğer ortada basın hürriyetini ihlal edecek bir olay gerçekten söz konusu ise konu ile ilgili olan yetkilileri değil de bir askeri neden hedef aldınız? Bunda PKK'nın etkisi bulunmakta mıdır?\r\n\r\nTerör örgütü PKK'ya bakışınızı açıklar mısınız?\r\n\r\nTürkiye'de basın yasasının bulunduğunu biliyor musunuz?\r\n\r\nTürkiye'de Türk Silahlı Kuvvetleri aleyhinde yayınlanan kitap sayısında ve gazetelerin köşe yazılarında son 4-5 yılda büyük bir artış meydana gelmiş iken basının özgür olmadığını nasıl iddia edebiliyorsunuz?\r\n\r\nBir ülkenin haritasını ve bir vatandaşının resmini çiğnetmenin bu ülkeye ve şahıslara duyulan kinin işareti olduğuna karşı çıkabilir misiniz?\r\n\r\nDavranışınızı gerçeklere, insanlara ve ülkelere saygıya aykırı buluyorum.\r\n\r\nMelih TAŞTAN-ANKARA\r\n\r\n\r\n\r\nGerçekleri görün\r\n\r\n\r\nSINIR Tanımayan Gazeteciler Örgütü'ne (Reporters Sans Frontieres)... Listenize Kıvrıkoğlu'nu dahil etmeniz gerçekleri görmemekte ve inkár etmekte sınır tanımadığınızın bir göstergesidir. Türkiye'de Genelkurmay Başkanı'nın basın üzerinde kısıtlayıcı hiçbir yetkisi bulunmamaktadır. Türkiye'de basın ile ilgili iddiaları savcılar ele alır; kararları bağımsız mahkemeler verir. Sizin gerçek niyetinizin ne olduğu Türkiye 2002 raporundan da anlaşılıyor. Söz konusu raporda ismi geçenlerin tamamına yakını Türkiye'deki terör örgütlerinin mensupları veya onları destekleyenler ile ilgilidir. Raporda, ismi geçen 'Yedinci Gündem', 'Özgür Gündem', 'Atılım', 'Liseli Arkadaş', 'Hedef', 'Özgür Bakış', 'Azadiya Welat', 'Yaşamda Atılım', 'Fıratta Yaşam', 'Alın Terimiz' ve 'İşçi Köylü' gibi yayım organları terör örgütü olduğu sadece Türkiye'de değil, Avrupa'da da onaylanmış ayrılıkçı PKK ve DHKP-C, MLKP gibi aşırı sol örgütlerle ilişkili yayın organlarıdır. Bunlarla ilgili yargılama süreci işlemleri Genelkurmay Başkanı'nca değil bağımsız yargının sivil mahkemelerince yürütülür.\r\n\r\nSizin savunuculuğunu yaptığınız diğer yayın organları ise radikal dinci akımların sözcüleridir. \r\n\r\nGerçekleri bir an önce görmeniz dileğiyle.\r\n \r\n", "İstanbul çöktü \r\nİSTANBUL dün Devlet de, Büyükşehir dahil bağlı belediyeler çöktü. \r\n\r\nMeteoroloji herşeyi bildirdi. Peki sanal 'C Planı' ne oldu? Adı var, gücü yok. Standardı olmayan İstanbul'da ne altyapı, ne makina-cihaz ve ne de insan kadronun olmadığı bir kez daha ortaya çıktı. Açıkcası İstanbul kaderi ile başbaşa kaldı. 10 santim kara yenildi, yanan 2-3 trafosu değiştirilemedi, su basılamadı.\r\n\r\nCaddelere tuz atmak yetmedi. 28 Martta yerel seçimler var. Kimleri belediye başkanı, meclis üyesi ve il genel meclisi üyesi seçeceğiz? Rant amacıyla aday olmaya kalkışanlar şimdiden kendilerini kantara koysunlar veya seçiciler şimdiden onları biçsinler.\r\n\r\nAB'ye girerken tartışılan kamu ve yerel yönetimler tasarıları için bu çok gerekli çünkü.\r\n\r\nMega Center artık hayvan pazarı oldu\r\n\r\nBAYRAMPAŞA Belediye Başkanı Hüseyin Bürge, İstanbul'da bir ilki gerçekleştirmiş ve bir iş merkezinin ikinci katını 'hayvan pazarı' haline getirmiş... 25 bin m2'lik modern bir işhanı olan ve iki katında patates ve soğan toplantıcılarının bulunduğu Mega Center'in otoparkında 2.800 büyük baş hayvan satışa çıkarılmış. Bürge, 'Mis gibi bir alışveriş merkezi oldu. Bütün hayvanları da sigortaladık’’ diyor. 'Koku yapmıyor mu?’’ diyoruz, itiraz ederek havaalandırmanın çalıştırıldığını söylüyor. Mega Center Kooperatifi ile yaptıkları işbirliği sonucu bu yeri kullandıklarını, bu yolla merkezin de tanıtılmış olacağını belirterek, 'İlerde bunu semt pazarına da dönüştürebiliriz’’ diyor.\r\n\r\nPeki kurbanlık koçlar yok mu?\r\n\r\n'Onlar, kaba bir inşaatımız vardı oraya koyuyoruz. Bakın buna şaşırmayın, hayvanlar ilaçlanıyor, sigortalanıyor. Kesim ekiplerimiz ve veterinerlerin kontroluntda. Hastalıklı hayvan kurbanlık olamaz. İnsanlar gelip pazarlık yapacaklar, beğendikleri hayvanı alacaklar. Ayrıca Bayrampaşa'nın 11 mahallesinde orjinal seyyar kurbanlık kesim yerlerimiz var. Bayrampaşa'da bir tek çadırlı hayvan satış yeri gösteremezsiniz.’’\r\n\r\nAKDAĞ ALTIN TAKACAK\r\n\r\n- Büyükbaş kurbanlıklar kaça?\r\n\r\n- 1'den başlayıp 2,3,4 milyara kadar çıkıyor. Yarın (bugün) 10.30'da Sağlık Bakanımız Recep Akdağ törenle açacak Mega Center Modern Hayvan Pazarı'nı... En güzel hayvana da altın takacak, Ayrıca 1 trilyona yenilenen ve Sağmalcılar adı 'Bayrampaşa' olarak değiştirilen Devlet Hastanesi'ni açacak.'\r\n\r\nDedesinin Selanik'li olduğunu, Bayrampaşa'yı Selanik'le kardeş şehir yaptıkları söyleyerek şunları anlatıyor: 'Girişimlerimiz sonucunda Brüksel'e üç proje ile katıldım; mobilize kurban kesim yerleri yapacağım, çöp ayrıştırma tesisi kuracağım ve Selanik Belediyesi ile öğrenci mübadelesine gireceğim. Projemiz Çevre ve Dışişleri'nden geçti, 8.5 milyon Euro bekliyorum. Dikkatinizi çekerim, bu ödemeli değil, hibedir.’’\r\n\r\nBaşbakan Erdoğan'ın attan düştüğü parkı görmememizi eleştiriyor,'Gelin yaptıklarımızı görün. Ben Şişli Belediye Başkanı Sayın Sarıgül'den sonra ikinci başarılı belediye başkanıyım. Yeniden aday gösterileceğimi umuyorum.’’\r\n\r\nİSDEMİR’in öyküsü\r\n\r\n29 yılını iş ahlakı ve coşkusu ile İSDEMİR'e adamış, 3 çocuğunu burada otutarak adam etmiş ve bu nedenle İSDEMİR'e vefa borcu ölene kadar sürecek tekniker emekli bir işçiyim. Halen İskenderun'da oturmaktayım.\r\n\r\nÖnce size temeli atılırken benim de orada bulunduğum, yıllardır belini kırmak için vura vura perişan ettikleri, ancak hayırlı bir kararla özelleştirilen ve şimdi İskenderunumuzun gözbebeği, herkesin gözünün üzerinde olduğu ve çok çalıştığı İSDEMİR'imi kısaca tanıtmak isterim.\r\n\r\nİSDEMİR tesisleri, İskenderun körfezinde sosyal tesisleri ile birlikte toplam 17 milyon metrekare alan üzerine kuruldu. Türkiye'nin uzun mamul üretimi açısından ise en büyük entegre tesisidir.\r\n\r\nKapasitesi 2.2 milyon ton/yıl çeliğe çıkarılmıştır. 2.3.1998 yılında özelleştirme programına alınmıştır. Daha sonra 1.2.2002 tarihinde özelleştirilerek Erdemir'e devredilmiştir. Şirketin % 11 hissesi ise çalışanlarındır.\r\n\r\nDevirden sonra yatırımlarını, faaliyetlerini ve başarılarını yakından takip ediyorum. Geride bıraktığım arkadaşlarım iyi çalışıyorlar. Yakında yassı üretmeye başlayacaklarını duyduğumda tüylerim diken diken oldu. Bilebildiğim kadarı ile de halen yaklaşık 7.000 kişi bu kapıdan ekmek yiyor. (Yalçın Bey bu sayı maalesef devir öncesinde 14-15 binlere kadar çıkmıştı, herkesin bildiği bankamatik memur ve işçileri vardı.)\r\n\r\nMaalesef beni üzen şeyler de var İSDEMİR'imde. Benim el verip geride bıraktığım 1500 derece sıcaklık önünde deliler gibi çalışan arkadaşlarım, mühendisler, müdürler var. Ama bu arada hálá o çok kullanılan ve ağızlarda sakız olan tüyü bitmemiş yetimlerin hakkını yiyorlar, nasıl mı?\r\n\r\nBANKAMATİK MEMURLARI\r\n\r\nBakınız devir tarihi 1.2.2002, size bu mektubu yazdığım gün ise 22.1.2004... Aradan yaklaşık 2 yıl geçmesine karşın gelin görün ki, devir esnasında devlet memuru olup devletimiz tarafından başka bir göreve ataması yapılmamış, 2 yıldır bankamatik memuru olarak çalışanlar var. Bunlar maalesef hálá ve hem de İSDEMİR'imin kendi mülkünde oturuyorlar, maaşlarını çalışmış gibi alıyorlar ve bunlara göz yumuluyor.\r\n\r\nUzun bir süredir bunların çoğunun tayini çıkmadı, sonra parti parti gittiler ama şu anda hálá devletin kendi hastanelerinden rapor alıp (Allah şifa versin, nasıl hastalarsa bir kısmı dışarıda kendi işlerini yapıyor) ilişiklerini kesmiyorlar. Bir kısmının da yüce devletimiz tarafından hiç atamaları yapılmadı. Neden yapılamıyor, yapılmıyor?\r\n\r\nBu koca şirket ayağa kalktı, gidiyor, özür dilerim devletimiz 3-5 asalağından kurtulamıyor.\r\n\r\nİSDEMİR'ime olan bunca yıllık hizmetim, devletime olan sadakatim, çocuklarıma olan borcum ve ahde vefa duygum bu satırları yazmamı gerektiriyordu, yazdım, takdir sizin.\r\n\r\nAhmet YILMAZ İSKENDERUN\r\n\r\nEurovision’un amacı nedir? \r\n\r\nİNGİLİZ sömürge devletlerinin yarıştığı bir müzik yarışması mı? Yoksa ülkelerin birbirlerinin kültürlerini tanımak için yapılan uluslararası bir müzik yarışması mı?\r\n\r\nBir ülkeyi özgür yapan ilkeleridir. Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisinde yaşayan herkes Türkçe konuşarak birbirleriyle anlaşır. \r\n\r\nTürkçe, Türkiye Cumhuriyeti'nin resmi dilidir.\r\n\r\nİngilizce uluslararası bir dildir. Ama biz Türkiye Cumhuriyeti'nde yaşıyoruz ve bu ülkede hepimiz birbirimizi anlamak için Türkçe konuşmak zorundayız.\r\n\r\nSoruyorum, uluslararası bir yarışmaya katılmak için kendi ilkelerimizden ve özgürlüğümüzden ödün vererek başka bir dil ve kültür ile yarışmak doğru mudur?\r\n\r\nEngin ERGÜL\r\n\r\nFotokopi geçerli değil\r\n\r\nHABERİNİZ olsun... Muğla Vergi Dairesi, Sayıştay'ın aldığı bir karar gereği, araçların geçen yıl ödenen vergilerinin mahsup işlemi sırasında ödeme makbuzlarının orijinallerini istiyor. Fotokopileri kabul etmiyor. Örneğin, benim araç makbuzumun fotokopisi vardı, vergi dairesindeki dosyada da kaydı var. Fakat kabul etmediler. Devlet bize MTV'yi yeniden mi ödettirmek istiyor.\r\n\r\nBarış YAŞIK-İnşaat Müh. MUĞLA\r\n\r\nBiliyor musunuz\r\n\r\nÖZAL hükümetinin ilk devlet bakanlarından, karşılıksız çekten 15 aya mahkûm olan, Kemal Horzum'un arkadaşı, Antalya'da bir hayali ihracat olayının kapanması için aracı olan, Malatyaspor'un eski Başkanı Turan Çevik'i Nazan Şoray ile birlikte Tekirdağ'daki evinde ağırlaması gibi olaylarla 1980'li yılların ortalarında gazetelerin gündeminden inmeyen eski ANAP'lı Ahmet Karaevli'nin, uzun süredir yaşadığı Hollanda'dan dönerek Tekirdağ'da AKP belediye başkan adaylığına başvurduğunu...\r\n\r\nŞişli Belediye Başkanı Gülay Çokay'ın (Aslıtürk) belediye başkanlığı döneminde vekilliğini yapan, Çokay'ın Orhan Aslıtürk'le tanışmasına neden olan, Ayazağa'da toprak dökme olayına adı karışan, ANAP'lı belediye meclis üyesi, Av. Cemil Can Bıçakcı'nın Bakırköy'den ANAP adaylığına soyunduğunu...\r\n\r\nGP'ye geçen Bornova'nın DSP'li belediye başkanı ve eski milletvekili Cengiz Bulut'un, 'Kazanırsam belediyenin kasasındaki 20 trilyonu bir holding gibi yönetmeye devam edeceğim’’ dediğini... Aralarında ünlü futbolcu Fevzi Zemzem ve Göztepe Kulübü Başkanı İskender Tuğsuz'un, AKP'ye geçmeleri nedeniyle 'spora siyaset karıştırdığı' gerekçesiyle tepki gördüklerini... Biliyor musunuz?\r\n\r\nMesaj panosu\r\n\r\nANKARA'da birkaç yeşil alandan biri olan Kurtuluş Parkı'nın toprak zeminini taş parkelerle kaplıyorlar. Ayakkabıyla da olsa toprak zemini hissetmek insanı mutlu ediyordu, ne var ki buraya da taş döşüyorlar. Bunun mantığı nedir?\r\n\r\nHayriye ÖZEL-ANKARA\r\n\r\nANKARA'dan hırsızlıkla ilgili bir not daha: Dikmen Mahallesi'nde kuruyemiş dükkánı işletmekteyim ve bir kez hırsızlığa maruz kaldım. Benim gibi başka kuruyemişçiler, bakkallar soyuldu. Sadece Sokullu Caddesi ve çevresinde son 6 ay içerisinde 20 civarında dükkánın soyulduğunu polisimize iletmek isterim.\r\n\r\nGÜNÜN SÖZÜ\r\n\r\n'Dokuz partinin CHP çatısı altında ittifak yapması gerekiyor. Arkadaşlarını bırak gel, sol partileri bırak gel, önerisini asla kabul edemem...\r\n\r\n", "Gidelim mi, kalalım mı \r\n \r\n\r\n \r\nBİR yandan Başbakan'ın rahatsızlığı, seçimin ne zaman yapılacağı tartışmalarıyla siyaset ısınıyor.\r\n\r\n'Genç Arı' tarafından ABD'deki Cumhuriyetçi Parti'nin Uluslararası Cumhuriyetçi Enstitüsü (IRI) ile birlikte düzenlenen 'Katıl ve Geleceğini Yarat-GençNet' konferansı Dalan'ın Yeditepe Üniversitesi Kayışdağı kampusunda yapılıyor. Hemen bütün illerdeki üniversitelerden getirilen 1000'den fazla öğrenci Kemal Derviş ve M. Ali Bayar'ı dinliyor.\r\n\r\nYeditepe'nin az altında Ankara yolunda MHP bayraklı yüzlerce araç konvoyu; Genel Başkan Devlet Bahçeli'yi karşılamak üzere bekliyor. Bahçeli bir süre sonra Abdi İpekçi Salonu'nda 'MHP'nin İstanbul Buluşması' toplantısında konuşacak.\r\n\r\nTansu Çiller Swissotel'de 'İstanbul'a Yeni Yönetim Modeli' açıklıyor.\r\n\r\nMesut Yılmaz, Konya'da açılış yapıyor.\r\n\r\nDERVİŞ'E İLGİ\r\n\r\nSalonda 1200'e yakın öğrenci var; Derviş'i ilgiyle izliyorlar. Genç Arılar, Derviş'e de tişört giydiriyor.\r\n\r\nDerviş, 'Yeni Türkiye'nin vizyonunu anlatıyor.\r\n\r\nUlus devlet mantığından sosyal düzeyde liberal sentez tartışmalarına geçilmesi gerektiğini anlatırken ‘‘Bu bizi nereye götürecek henüz belli değil. Ancak eskiyi düşünmeyin, yeni yapı çok güçlü’’ diyor.\r\n\r\nBu anlayışın devletin bazı kurumlarına ve insanların davranışlarına tam olarak yansımadığının altını çiziyor. Artık kurumların siyasi baskılardan korunması; siyasetle ekonominin ayrışması gerektiğini vurguluyor.\r\n\r\nDerviş'i 1200'e yakın kişi dinledi. Öğleden sonra öğrenciler çalışma gruplarına ayrılınca Bayar'ı dinleyenlerin sayısı bunun üçte biri kadar oldu.\r\n\r\nDerviş uzun konuşmasında iki kez alkışlandı.\r\n\r\nNE DİYORLAR\r\n\r\nKonuşmalardan sonra öğrencilerle konuştuk...\r\n\r\nHepsi de geleceklerinden endişeliydi.\r\n\r\n‘‘Mezun olduktan sonra ne yapacağız?’’\r\n\r\n‘‘Yurtdışına mı gidelim, Türkiye'de mi kalalım? Kalırsak iş bulabilecek miyiz?’’\r\n\r\nOrtak söylem böyle başlıyor.\r\n\r\nTürkiye'nin her yöresinden getirilen öğrenciler umutsuz; bir 'iyilik meleği' bekliyorlar. Yitirilen inançlarının geri gelmesini istiyorlar; yaşam sevinci arıyorlar.\r\n\r\nO nedenle dikkatlice dinliyorlar konuşmacıları.\r\n\r\nHepsi de bilinçli, gazete-kitap okuyorlar, siyaset üzerine güzel sözler ediyorlar.\r\n\r\nDuygu dengeleri bozulmuş; kafaları gelip-geliyor... Hedef belirleyemiyorlar. Dışa dönük heyecanları yitirilmiş.\r\n\r\nBazıları ise suskun... Aralarında 'sosyal demokrat' olan da var; kendisini 'demokratım' diye tanımlayanlar da...\r\n\r\nHepsi bir çıkış yolu arıyor.\r\n\r\nSohbetlerde bize anlattıkları şöyle:\r\n\r\nİLKAL TEZGEL (Antalya): M.Ali Bey'i açık ve samimi buldum; açıkçası etkilendim. Kemal Derviş biraz siyasetçi gibi konuştu.\r\n\r\nKADİR EFE (Eskişehir): Dillendirme bakımından fark görmedim aralarında. Derviş ekonomiyle ilintili olduğundan eleştiri çıkartmadı. Bayar ise her yerde duyduğumuz şikáyetleri anlattı. Eski siyasetçilerden farklı değil diye düşündüm.\r\n\r\nELİF USLU (Ankara): Derviş akademisyen; siyasetten teğet geçti. Bayar çok rahattı; yeni siyasete giren birisi için bu başarı sayılmalıdır.\r\n\r\nTUNCAY TREN (Gebze): Gençlikte büyük bir enerji var; ülkemiz bizi kullanacak mı? Yoksa yabancı ülkelere gidişimizi seyredecek mi? Asıl sorun bu... Fizik okudum, kendimi bu dalda başarılı buluyorum. İş arıyorum, bir hamalın üç günlük parası kadar ücret öneriyorlar. Söyleyin, Türkiye'de kalmalı mıyım, gitmeli miyim?\r\n\r\nSALİH YILDIRIM (Bolu): Kemal Derviş'in söylediklerinin altyapısı yok; hep bankacılıktan söz etti. Bayar, 18 Mayıs'tan sonra konuşacakmış.\r\n\r\nA. AKTİF (İstanbul) Kendimi güvensiz hissediyorum. Özgüvenimi yitirdim, ben de ne olacağımı bilmiyorum? Konuşmalar bana bir şey vermedi.\r\n\r\nRONİ ATALAY (Antalya): Kemal Derviş gelinceye kadar siyasete güvenmiyordum. Öbürlerinin amacı koltuk, Derviş'in ise ekonomiye, ülkesine bir şeyler katmak.\r\n\r\nSEVGİ KİLLİ (Bilecik): Derviş'in konuşmasını fazla iyimser buldum. Krizde THY kár ediyor, dedi. Halbuki THY elindeki uçakları satıyor.\r\n\r\nBENGÜL VARAK (Eskişehir): Derviş, ekonominin işleyişi konusunda 'bağışıklık' diye laf etti. Bir konu üzerinde 'bağışlık' kazanılması olumlu bir gelişme değil.\r\n\r\nBİR ÖĞRENCİ (Adı saklı): Bizi geceden beş yıldızlı bir otelde kokteyle getirdiler; ilk defa beş yıldızlı bir otel gördüm. Oradaki manzarayı ve müziği beğenmedim. Amerika'daki Cumhuriyetçiler Partisi'nin IRI adlı bir sivil toplum örgütü varmış. Bu, Türkiye'de de Arı Hareketi'ni yönlendiriyormuş; acaba sık sık eleştirilen Kemal Derviş'i siyasete mi hazırlıyorlar diye düşünmedim değil.\r\n\r\nESKİŞEHİR'den bir öğrenci de, kendilerinin bir konferans için İstanbul'a getirildiğini, her şeyi çok şık gördüğünü, ancak ekonomik durumları iyi olmayan arkadaşlarının da bu toplantıya gelmesi gerektiğini belirtiyor.\r\n\r\nŞÜKRÜ VELİOĞLU: Derviş bana güven veriyor. Bayar'ı daha izlemek gerekiyor.\r\n\r\nDerviş-Bayar farkı\r\n\r\nYEDİTEPE Üniversitesi'nde birbirlerini izlemeden iki saat arayla konuşan Derviş ekonomideki yapılanmadan söz ederken; Bayar daha çok nasıl bir Türkiye ile karşılaştığını anlattı.\r\n\r\n4Derviş, 18 ayda Türkiye'de yaptıklarını, yaşadığı sıkıntıları ve Türkiye'nin hedeflerinin ne olması gerektiğini anlatıyor.\r\n\r\n4Bayar ise henüz parti başkanı seçilmediğinden sadece gözlemlerini aktarmakla yetiniyor.\r\n\r\n4Derviş, siyasete girip girmeyeceği yolundaki sorulara net bir yanıt vermiyor; sadece ‘‘Siyasetle uyanıp kalkmayalım. Siyaset her derde deva değil’’ diyor.\r\n\r\n4Bayar, ‘‘Siyaset mayınlı tarla; siyasetin ne getireceğini bilmiyorum. Ancak insanları siyasete ısındırmayı amaçlıyorum. Çünkü siyaset yeni yüz, yeni program, yeni umut arayışı içinde. Bu nedenle siyaset yapmak anlam kazanıyor. Kendimi tecrübeli görüyorum; hedefim var, onun için siyasete giriyorum’’ diyor.\r\n\r\n4Derviş, geçmişte yaşananlara değil ileriye bakıyor, ‘‘Endişeli değilim artık. Temel ekonomik yapı oturdu’’ diyor.\r\n\r\n4Bayar, geçmişle hesaplaşırken ‘‘Anketlerde toplumun % 79'unun bu ülkede yaşamak istemediğini, bununla da ülkede bir başarısızlığın söz konusu olduğunu’’ söylüyor.\r\n\r\nHer ikisi de hedefin AB olduğununda aynı görüşteler; ya geleceği tercih edeceğiz ya da geçmişimizde sıkışıp kalacağız, diyorlar.\r\n\r\n4Derviş, eğitimde özgür düşüncenin olması gerektiğini söylüyor. Sivil toplum örgütlerinin Meclis kadar işlevsel olduğunu vurguluyor.\r\n\r\n4Bayar da, internetle demokrasinin daha da gelişeceğini söylüyor.\r\n\r\nDalan’a kutlama\r\n\r\nDERVİŞ ve Bayar'ı izleyenler arasında bulunan işadamı Selahattin Beyazıt, ‘‘Davet ettiler geldim’’ dedi.\r\n\r\nYeditepe Üniversitesi'ni ilk kez gördüğünü, eskiden Dalan'a kızdığını ama gördüğü manzara karşısında kendisini kutladığını söyledi. Beyazıt, ‘‘Dalan belediye başkanı seçilince bir arsamı kamulaştırmıştı. Eğer onu yargıdan kurtarırsak üniversiteye bağışlayacağım’’ dedi.\r\n \r\n", "Tekel’e büyük gözaltı \r\nTEKEL’le ilgili yeni soru: ‘Tekel’den yurtdışına iade edilecek olan 8 adet sert kutu makinesi ne oldu?’ \r\n\r\n‘Makineler yolcu’ (8.5.2005) başlıklı yazımızda, İspanya’nın MTS firmasından alınıp Tokat sigara fabrikasına montajı yapılan makinelerin, 2. el olduğunun tespiti üzerine yönetim kurulu kararıyla yerinden sökülerek ‘mahreçine’ iade kararı alınmıştı. Bu arada söz konusu makinelerle ilgili harcamaların ve bu makinede kullanılacak malzemelerin ve ihtiyaç olmadığı halde KKTC’ye alınan makinelerin de akıbetinin ne olacağını sormuştuk.\r\n\r\nO günden beri kimseden yanıt yok.\r\n\r\nHaber verelim... Tokat’tan sökülen makineler, yurtdışına gönderilmek üzere İstanbul Erenköy Gümrüğü’ne teslim edildi.\r\n\r\nBu arada ilginç bir gelişme oldu. Gümrük Müsteşarlığı Başmüfettişliği’nin talimatı ile ‘ikinci bir emre kadar’ makinelerin gümrükte muhafaza edilmesi dikkat çekti.\r\n\r\nBöyle bir kararın hangi nedenle alındığı henüz bilinmiyor. Şartnamede yer aldığı gibi makinelerin ‘yeni ve kullanılmamış’ olması gerekirken, ‘2. el’ olduğunun tespitinden sonra yurtdışına çıkartılmasından doğan Gümrük Kanunu’na muhalefet yönünden mi bir inceleme yapılıyor acaba? \r\n\r\nPeki hukuki sorunlar çözümlenebildi mi? Örneğin, sözleşme esnasında alınan bir ‘kati teminat’ var mı? Varsa, ortaya çıkan olumsuzluklar sonucu bu para Hazine’ye irat kaydedildi mi?\r\n\r\nİşte bu konu çok önemli... Bu makineler alınırken, sözleşme aşamasında şartnamesi gereğince kontr-garantiye dayalı teminat mektubu alınması gerekiyor. Nitekim bu teminat mektubu alınmış, ama ihaleyi üstlenen MTS firmasından mı yoksa bir başka kişi veya kuruluştan mı?.. Burada da karşımıza Şenol Çelik ismi çıkmasın sakın? Tekel Genel Müdürü Sezai Ensari’yi, Ispanya MTS firmasına götüren Şenol Çelik...\r\n\r\nBunların yanıtlarını kim verecek?\r\n\r\nYAPILAN YANLIŞLAR\r\n\r\nTekel yönetimince 2. el makinelerle ilgili olarak yasa ve yönetmeliklere karşı bu kadar mücadele edileceğine yapılması gereken iş gayet basitti; dolambaçlı yollara sapmaya ve aylarca zaman kaybetmeye gerek yoktu.\r\n\r\n11 adet 200 devir-dakikalık 2. el makine yerine Samsun Ballıca fabrikasına mevzuata uygun şekilde alındığı gibi DPT onayından geçmiş 4 adet 550 devir-dk’lık makine ile sorun çözülemez miydi? \r\n\r\nMevcut yasa ve yönetmenliklere göre alınan makinelere kimsenin diyeceği hiçbir şey yok.\r\n\r\nOcak 2005 tarihinden beri ‘ilgili ve yetkili’ denetim elemanlarının ne işlem yaptıkları bilinmiyor ama herhalde savcılar olayı incelemeye almışlardır.\r\n\r\nTekel burada bitmez... \r\n\r\nHerhalde önümüzdeki günlerde İstanbul’da toplanacak TBMM KİT Komisyonu, 200 milyon dolarlık ucuz ‘tütün satışı’ ve Başbakanlık müfettişlerinin bir yıla yakındır raporunu yazmadığı Tekel’in İstanbul Avrupa yakası toptan satıcısı Güm-Bak/Tüm-Bak olayını da görüşeceklerdir.\r\n\r\nTekel’le ilgili iddialar, iktidarın sessizliği karşısında gazete köşelerinde sürüp gidecek.\r\n\r\nBayrak yakmada çifte standart\r\n\r\nHATIRLANIRSA, bayrağımıza saygısızlık yapıldı diye Yunanistan’la kriz yaşadık. Tepki gösterdik. En üst düzeyde Yunanistan’dan özür istedik.\r\n\r\nBu sefer Lübnan’da bayrağımız yakıldı. Niye tepki yok! Niye gene en üst düzeyde özür istemiyoruz? Sessizliğimizin sebebi Lübnan’ın bir Müslüman ülke olması olabilir mi? Bu yüzden Lübnan’a karşı hoşgörülü müyüz?\r\n\r\nBu durum, Yunanistan’a tepki vermek, Lübnan’a tepki vermemek bir çifte standart değil mi?\r\n\r\nSuriye’nin toprağımıza düşen füzesine de tepki vermedik. Neden?\r\n\r\nCan MERA\r\n\r\nHarabe SSK binaları\r\n\r\nCHP İstanbul Milletvekili M. Ali Özpolat, SSK ağır mali güçlükler içindeyken ve bunun faturası halkın sırtına yüklenirken; yüksek maddi değerlere sahip olan binaların değerlendirilmeyişinin ve harabeye terk edilişinin nedenlerini gündeme getirdi. Özpolat, Çalışma Bakanı Başesgioğlu’na soruyor: Yurt genelinde mülkiyeti SSK’ya ait olup kullanılmayan kaç adet gayrimenkul vardır? Bunlar nerelerdedir ve kaç yıldır kullanılmamaktadır? Oluşan ekonomik kayıp ne kadardır?\r\n\r\nBu durumdan kim veya kimler sorumludur? Bundan sonrası için ne yapılması düşünülmektedir?\r\n\r\nAkkaya’ya acil önlem\r\n\r\nNİĞDE’nin, Bor İlçesi’ndeki Akkaya Barajı’nda son aylarda farklı bir değişim yaşanıyor. İlk kez baraj çevresinde değişik tür kuşların göçü var. Kayseri Sultan Sazlığı ve Tuz Gölü bölgesine giden kuşlar bu kez Akkaya’ya göç ettiler. \r\n\r\nBaraj 2003’te, kirlenme sonucu balıkların ölmesiyle gündeme gelmişti. Bu kez kuşlar bölgede dokuyu değiştirdi. Dik Kuyruk, Flamingo, Deniz Kırlangıcı, Angıt gibi 100’e yakın kuş göç ettiği baraj çevresinde hiçbir önlem alınmayınca sapanı ile ava meraklı çocuklar, çoban köpeğini yanına katıp baraj kenarına giden vatandaşlar kuşlara zarar vermeye başladı. Kuşların bıraktıkları yumurtalar tahrip edildi. Acil önlem alınıp bölgenin korunması gerekiyor. Yoksa yuvaları, yumurtaları tahrip olan ve bazıları da avlanan hayvanlarla önemli bir doğa dengesinin ışıkları daha sönecek. Kuş cenneti olmaya aday bölge için yetkilileri konuya duyarlı olmaya çağrıyorum.\r\n\r\nÖmer Fethi GÜRER- Endüstri Mühendisi- BOR-NİĞDE\r\n\r\nGÜNÜN SÖZÜ\r\n\r\n‘Türbanın özgür olduğu yerde özgürlük özgür değildir.’ \r\n\r\n(Süleyman Ekim)\r\n\r\nBiliyor musunuz\r\n\r\nCHP’nin 2002 seçimlerinde %36; yerel seçimlerde ise (İstanbul Büyükşehir-Sefa Sirmen) %46 oy aldığı Adalar’da; Sedat Peker’in dinlenen telefon konuşmalarında adı geçen Demir Karahan’a belediye başkan adayı olarak %18 oy çıktığını...\r\n\r\nTEM’in Ankara’dan İstanbul’a giriş kısmında (14.6.2005, saat 15.15) yabancı plakalı (HSK-AK469) gri Peugeot’nun otomatik geçişten kaçak olarak geçtiğini...\r\n\r\nDYP Genel Başkan Yardımcısı Saffet Arıkan Bedük’ün, lise öğrencileri arasında genel lise öğrencilerinin oranının %68.5, mesleki lise öğrencilerinin oranının %31.5 olduğunu, halbuki Batı ülkelerinde bu oranın tersine %35-65 olması gerektiğini söylediğini...\r\n\r\nISPARTA’da vefat eden TİP’in kurucularından, sendikacı Uğur Cankoçak’ın (71) cenazesinin bugün DİSK Genel Merkezi (Şişli Nakiye Elgün Sokak) önünde saat 14.00’de yapılacak törenden sonra Edirnekapı Mezarlığı’nda toprağa verileceğini...\r\n\r\nMESAJ PANOSU\r\n\r\nBULGARİSTAN’da 25 Nisan’da yapılacak seçimler öncesinde Rumeli-Balkan Dernek ve Vakıfları’nın düzenlediği ‘Balkanlarda Dostluk ve Kardeşlik Şöleni’ yarın akşam 19.00’da Yedikule Zindanları’nda yapılacak. Sanatçılar; Rafet El Roman\r\n\r\n\r\nADANA Büyükşehir Belediye Başkanı Aytaç Durak’ın ‘Orman-Keçi ve Erozyon’ konulu resim sergisi bugün Çankaya Belediyesi Çağdaş Sanat Merkezi’nde 15.00’de Devlet Bakanı Mehmet Aydın tarafından açılıyor. \r\n" ]
[ "yba", "yba", "yba", "yba", "yba", "yba", "yba", "yba", "yba", "yba", "yba", "yba", "yba", "yba", "yba", "yba", "yba", "yba", "yba", "yba", "yba", "yba", "yba", "yba", "yba", "yba", "yba", "yba", "yba", "yba", "yba", "yba", "yba", "yba", "yba" ]
[ "Af diyalogları \r\n \r\n \r\n \r\n- Sindiremedim Hüsamettin.\r\n\r\n- Beyefendi şu ‘‘Sindiremedim’’ sözünden vazgeçseniz artık...\r\n\r\n- Ama sindiremiyorum...\r\n\r\n- Tamam da alay konusu oluyor efendim. Siz başbakansınız, ‘‘Sindiremeyeceğin işi yapma.’’ derler adama...\r\n\r\n- Her seferinde aynı laf komik oluyor, insanlar diline doladı beyefendi. Muadili bir söz bulmak lazım.\r\n\r\n- O zaman hiçbir şey demeyin beyefendi. Olmuyor.\r\n\r\n- Vahşan'a soralım bakalım, benim için en iyi olanı o bilir.\r\n\r\n* * *\r\n\r\n- Vahşan sana bir şey soracağım.\r\n\r\n- Sor benim efendim efendim selvi Bülent'im.\r\n\r\n- Bu replik sana uymadı Vahşan, Pakize Hanım'a söyle değiştirsin.\r\n\r\n- Sor.\r\n\r\n- Hani sen bir şey istemiştin de biz yapmıştık, neydi o Vahşan?\r\n\r\n- Ohooo... Hangisi acaba?\r\n\r\n- Hani küçük bir kedi yavrusu bir yerde sıkışıp kaldıydı da sen ‘‘Kurtaralım şunu’’ demiştin.\r\n\r\n- Ha anladım, af.\r\n\r\n- Hah işte o. Affı ben ne yapmamıştım?\r\n\r\n- Sindirememiştin.\r\n\r\n- Hüsamettin ‘‘Olmaz’’ diyor ama.\r\n\r\n- O ‘‘Olmaz’’ diyorsa ben ‘‘Olur’’ diyorum.\r\n\r\n- Teşekkür ederim Vahşan.\r\n\r\n* * *\r\n\r\n- Vahşan ‘‘Sindiremeyebilirsin’’ dedi.\r\n\r\n- Efendim zaten bu arada af geri dönmüş.\r\n\r\n- Bağdat'tan mı?\r\n\r\n- Hayır, Köşk'ten.\r\n\r\n- Bak şimdi ben bunu da sindiremedim.\r\n\r\n- Efendim sizi bir sindirim cihazına bağlamak gerekecek artık.\r\n\r\n* * *\r\n\r\nBir başka yerde...\r\n\r\nTak tak tak.\r\n\r\n- Kim o?\r\n\r\n- Müsteşarınız efendim.\r\n\r\n- Ne var? Aleyhimde yazı çizi varsa derhal mahkemeye veriniz.\r\n\r\n- Emredersiniz beyefendi. Ben esas şey diyecektim... Af geri dönmüş de.\r\n\r\n- Gazetecilerin işidir bu.\r\n\r\n- Efendim Gazeteciler Cemiyeti'ne değil, Cumhurbaşkanlığı'na göndermiştik.\r\n\r\n- Olsun, onların parmağı vardır mutlaka.\r\n\r\n- Hikmetinden sual olunmaz beyefendiciğim, ne olacak şimdi bu af işi?\r\n\r\n- Ne affı kardeşim? Bizim kimseyi affettiğimiz falan yok. Sadece salıveriyoruz. Hapishaneler lazım bize.\r\n\r\n- Ne yapacaksınız?\r\n\r\nMIŞ-MUŞ\r\n\r\nTüm Irak, Saddam'ın 65. yaşını büyük bir coşkuyla kutlamış.\r\n\r\n‘‘Şükür, ölüme bir sene daha yaklaştı’’ diyedir.\r\n\r\n*\r\n\r\nThe Banker Dergisi'nin dünyada yılın bakanı seçtiği Kemal Derviş'e ödülünü veren dünyaca ünlü bankacı, ‘‘Kemal Derviş ders kitaplarına geçecek’’ demiş.\r\n\r\nKara bahtı bizden, altın tahtı onlardan.\r\n\r\n*\r\n\r\nİngiltere'de bir kamyoncu, karısına doğum gününde çimento tankeri hediye etmiş.\r\n\r\nAdam iyi ki jinekolog değilmiş.\r\n \r\n", "Erkek 19. yüzyıldan \r\n \r\n\r\n‘‘AŞK’’ arıyorum.\r\n\r\nŞöyle sağlam bir şey... Büyük, sarsılmaz.\r\n\r\nDüzeyli olmasın ama. Düzeylisi bir hafta sürüyor, görüyoruz.\r\n\r\nBir de... Ben alaturka bir kadın olduğumdan... Yanılası, sürünülesi, ölünesi bir şey olsun.\r\n\r\nİnsana ‘‘aşk’’ kadar yaşama sevinci veren bir başka duygu yok. Bir önceki cümledeki talebimle ‘‘yaşama sevinci’’ pek bağdaşmıyor gibi görünse de aslında öyle değil. Ölecek kadar çok sevmek, ancak yaşama çok bağlı insanların yapabileceği bir şeydir.\r\n\r\nNeyse...\r\n\r\nBöyle aranarak bakıyorum etrafıma... Nafile. Yok.\r\n\r\n***\r\n\r\nBu arada hemen belirteyim, sizlerden gelen faks, e-mail, her neyse... 10'unun 6'sında ilanı aşk durumu var. Ama hiçbirini ciddiye almıyorum ki, içlerinde hakikaten ciddiye alınacaklar da var. Buna rağmen bende ‘‘tık’’ yok.\r\n\r\nKıyısından köşesinden şöhrete bulaşmış herkeste vardır bu paranoyamsı durum. ‘‘Bu adam beni değil yazılarımı/bestelerimi/sesimi, vs. beğeniyor.’’\r\n\r\nSanatçılara mektup yazmanın moda olduğu günlerde postacı kapıya çuvalla koyardı mektupları. Onların da 100 tanesinden 80 tanesi aşk mektubu olurdu. Yine ciddiye almazdım. ‘‘Bu adam beni değil, Pakize Suda'yı istiyor’’ diye düşünürdüm. Gerçi ciddiye alıp da ne yapacaktım, Adıyaman'a, Yozgat'a gelin gidecek halim yoktu. Oraları beğenmediğimden değil ama olacak iş değildi.\r\n\r\nPeki adam neyimi beğenirse, neyimi severse ‘‘ben’’i sevmiş olacak? Ruhumu, aklımı falan herhalde. Hadi bacaklar bunların temsilcisi olamaz, ama yazılarım aklımın, ruhumun eseri değil midir? Öyle ama gel de bunu bana anlat. Ayrıca biri çıkıp ‘‘Kaşın gözün on para etmez, ben senin ruhunu sevdim’’ dese buna da bozulurum. Diyorum ben size, kadınları anlamaya uğraşmayın, boşuna zaman harcamış olursunuz.\r\n\r\n***\r\n\r\nKonuyla hiç alakası yok ama söz mektuplardan açılmışken... O zamanki mektupların yüzde 20'si de giymediğim eski sahne elbiselerimi isteyen genç kızlardan gelirdi. Ama göndermezdim. Kız 16 yaşında, Anadolu'nun ücra bir kasabasında yaşıyor. Benim yırtmaçlı tuvaletimi giyip komşuya geçecek hali yok. Kendi nişanında giymeye kalksa oğlan tarafı daha yüzüğü takmadan atar. Hatıra diye duvara asacak desem Kábe'li duvar halısının yanına hiç uymaz. Göndermezdim ben de.\r\n\r\n***\r\n\r\nLafı fazla dolandırdığımın farkındayım.\r\n\r\nNe diyordum, böyle aranarak etrafa bakıyorum. Bakıyorum dediysem, öyle uzun uzun inceliyorum, deniyorum anlamında değil. Basbayağı gözümle bakıyorum. Ben bir bakışta anlarım áşık olup olamayacağımı zira. Bakıyorum, yok.\r\n\r\nBulamayınca bakışlarımı gazete sayfalarına çeviriyorum. Yok, ‘‘Gönül Postası’’na değil. Zaten kaldı mı o sayfalar bilmiyorum, benim okuduğum gazetelerde yok. Artık internetten şeyttiriyorlar galiba birbirlerini.\r\n\r\nBaktığım, sinema ilanlarının olduğu sayfalar. Benim başıma geleceği yok, bari başkalarınınkini seyredeyim diyorum. Bir nevi, röntgenlemek suretiyle mastürbasyon yapma durumu.\r\n\r\n***\r\n\r\nBu sefer gözüme ‘‘Büyülü Çift’’i kestirdim. Zira üzerinde ‘‘Aşk kapıyı çalınca zaman durur.’’ yazıyordu.\r\n\r\nVe gittim seyrettim.\r\n\r\nİsabet etmişim. Bir aşk filmi. Ama bir yandan da aşk konusunda umudumu tamamen yitirmeme neden olduğundan keşke gitmez olsaydım. Korktuğum başıma geldi. Bu devirde áşık olunacak adam kalmamış. Ben buralarda yok zannediyordum, New York'ta da yokmuş meğer.\r\n\r\nAma senarist, bir aşk hikáyesi yazmayı kafasına koymuş bir kere. Ancak bir 21. yüzyıl kadınıyla erkeğini birbirine áşık etse inandırıcı olamayacağından, seyirciye ‘‘Hadi oradan...’’ dedirtmemek için, tutmuş, erkeği (dikkatinizi çekerim kadını değil erkeği) 19. yüzyıldan almış getirmiş. İnsan senarist olunca kolay tabii. Baktın uygun adam yok, oradan aşırır, buradan aparır durumu kurtarırsın.\r\n\r\nBiz n'olucaz peki?\r\n\r\nZihni Sinir projeleriyle 19. yüzyıldan adam araklayıp getiren komşuyu nereden bulacağız?\r\n\r\nHayat gittikçe zorlaşıyor.\r\n\r\n\r\nMIŞ-MUŞ\r\n\r\nOkan Bayülgen'in sevgilisi Cansu Dere, ‘‘Kısa boylu erkek seksidir.’’ demiş.\r\n\r\nOkan test edilip onaylandı.\r\n\r\n*\r\n\r\nİstanbul Teknik Üniversitesi Avrasya Yer Bilimleri Enstitüsü Öğretim Üyesi ve Jeofizik Mühendisleri Odası Genel Başkanı Prof. Dr. Ahmet Ercan, ‘‘İsanbul yeniden inşa edilmeli’’ demiş.\r\n\r\nAhmet Bey inşa işine adından sanından başlamış; maşallah gökdelen gibi, saya saya bitiremedim.\r\n\r\n*\r\n\r\nDerviş, ‘‘Türkiye'de çok parti var.’’ demiş.\r\n\r\nKibar adam olduğundan, ‘‘Nerede çokluk orada bokluk.’’ diyememiş, ben diyorum.\r\n \r\n", "Kadınlık zor! \r\nEŞİYLE küs olan kadınlar erken ölüyormuş.\r\n\r\nBiliyorsunuz, bu tip araştırmalara takmış durumdayım. \r\n\r\nBu sefer de erken ölen kadınlara baktılar demek... ‘Allah Allah bunlar neden böyle erken gidiyor?’ diye... Ortak özellik olarak kocalarıyla küs oldukları çıktı ortaya...\r\n\r\nDünya bu Meraklı Melahat’lerin sayesinde varlığını sürdürüyor zaten. Her zaman söylerim, benim gibi olsa herkes, daha Taş Devri’ndeydik.\r\n\r\nNeyse şimdi konunun dışına çıkmayayım. Konu, eşine küsen kadınların erken ölmesi. Ölüm sebebini anladım da şeklini şeyttiremedim yalnız... Yani kocalarının doyulmaz sohbetlerinden mahrum kaldıkları için üzüntüden mi ölüyorlar, yoksa konuşamadıklarından çatlayarak mı Hakk’ın rahmetine kavuşuyorlar?\r\n\r\n‘Konuşma’ dediğim ‘Karşıdakine herhangi bir hususta bilgi vermek üzere yapılan uzun, bilgilendirici söz söyleme işi’. Burada ‘karşıdaki’ ‘koca’ oluyor genellikle. Kocasını gece yarısı uykudan uyandırıp anlatan kadınlar bilirim. Onun için ikincisi daha gerçekçi geliyor bana.\r\n\r\n***\r\n\r\nBizim aileye bir bebek geliyor.\r\n\r\nŞimdi konudan konuya atladığımı düşüneceksiniz ama değil.\r\n\r\nBebeğin cinsiyeti henüz belli olmadı ama benim gönlüm erkek olmasından yana.\r\n\r\nZira kadın olmak zor.\r\n\r\nAma kastettiğim şey o klasik zorluklar değil. Yani kadının ezilmesi, çocuğu doğuran, çamaşırı yıkayan, soğanı doğrayan tarafın kadın olması falan değil.\r\n\r\nBenim dediğim, kadın olmanın beyinsel yoruculuğu.\r\n\r\nHakikaten beyni yoruyor kadınlık.\r\n\r\nHer an antenler açık olacak...\r\n\r\nHer yerde, her şey, herkes kontrol altında tutulacak...\r\n\r\nDurmadan bir şeyler sorgulanacak, irdelenecek...\r\n\r\nTilkiler dolaştırılacak...\r\n\r\nDevamlı plan proje yapılacak...\r\n\r\nHinlikle cinlik asla ihmal edilmeyecek...\r\n\r\nGünün hiçbir saatinde, hatta uykuda bile ‘Rahat ol!’ komutuna uyulmayacak...\r\n\r\n30 yaşından itibaren o yaşta kalma mücadelesi verilecek...\r\n\r\nHadi biz yandık, bari doğacak olan o çocukcağız yanmasın. Erkek olsun, gün görsün. Gevşek gevşek yaşasın. Bakın işte erken ölme riski bile var. Daha ne olsun?\r\n\r\nMIŞ-MUŞ\r\n\r\nBeyaz Saray, Erdoğan’ı bekletiyormuş.\r\n\r\nE, etme bulma dünyası!\r\n\r\n*\r\n\r\nTürk işçileri için Kore ‘yeni Almanya’ olabilirmiş.\r\n\r\nTürk işçisi, Türkiye’nin ‘yeni Almanya’ olma ihtimalini ise unutsun!\r\n\r\n*\r\n\r\nDenktaş iktidarı bırakırken muhalefet bayrağı çekmiş.\r\n\r\nİktidardayken de daima ‘muhalif’ değil miydi zaten?\r\n\r\n*\r\n\r\nBal, cinsel hayatı ateşliyormuş.\r\n\r\nSahte bal dedikodusu çıkınca ne yapsın tabii üreticiler...\r\n\r\n*\r\n\r\nBaşbakan’ın Başdanışmanı Çelik, ‘İnsanı üç şey uçurur: Para, aşk, motor’ demiş.\r\n\r\nAKP’liler bir ağızdan ‘Tövbe estağfurullah’ çekmişlerdir. \r\n", "Oturmak \r\nYİNE gitme zamanı geldi...\r\n\r\nİnsanoğlunun da mevsimleri var. İşte ben ‘gitme mevsimi’ndeyim şu sıralar. \r\n\r\nPeki nedir ‘mevsim normali?’ Çantayı sırtlayıp yollara dökülmek.\r\n\r\nFakat hayır!\r\n\r\nHer zamanki gibi direniyorum. Temmuza kadar atkısını boynundan çıkarmayan tedbirseverler gibi bir önceki mevsimi yaşıyorum.\r\n\r\nBenimki tedbirden değil gerçi... İşten güçten, en çok da üşengeçlikten.\r\n\r\n‘Köşe yastığı’ durumu denilebilir benimkine ama evde durduğum da yok ki. Her neyse içime rağmen 12 ay hüküm süren bir mevsim bu. Benim kadar ruhuyla bedeni çelişen (çekişen mi demeliyim yoksa) biri daha yoktur. Ruhum daima ‘kalk gidelim’ durumundadır. Fakat zavallıcık neticede tek başına ne yapabilir, beden doğrulmayınca pır pır ettiğiyle kalıyor.\r\n\r\nBakın benim için sokak kedisi benzetmesi yapılabilir. Onlar da hep sokaktadırlar ama fazla uzağa gidemezler. Bir alan içinde dolaşıp dururlar benim gibi.\r\n\r\nDiyeceğim, ruhuma inat oturuyorum.\r\n\r\n* * *\r\n\r\nŞimdi ‘oturmak’ deyince...\r\n\r\nBaşka nerede bu kadar hayat bulmuştur bu sözcük?\r\n\r\nKim hakkını vermiştir bu kadar?\r\n\r\n- N’apıyosun?\r\n\r\n- Hiç, oturuyorum.\r\n\r\nDünyanın başka neresinde iki kişi arasında böyle bir diyalog geçer? Birbirine ‘oturmaya’ gidenler var mıdır başka yerlerde de?\r\n\r\n‘Müsaitseniz annemler size oturmaya gelecek’ demiş midir çocuklar komşunun kapısını çalıp?\r\n\r\n‘Gelsene bana... Otururuz.’\r\n\r\nBirbirine oturma vaat eden bizden başka kaç kişi vardır yeryüzünde?\r\n\r\n‘Oturma’ odamız bile var.\r\n\r\nVe oturmayı başlı başına bir iş olarak gördüğümüzden herhalde ki otururken başka bir şey yaptığımız yok. Hani kitap okusak, elimizde bir işle meşgul olsak bir yandan...\r\n\r\nHayır! Öyle oturuyoruz.\r\n\r\nBakın etrafa... Her yer oturan insanlarla dolu.\r\n\r\nHani var ola ola en sonunda sözlüğe girdi ya ‘Derin devlet’... ‘Oturmak’ fiilini sözlüğe otura otura biz sokmuş olabiliriz.\r\n\r\nMIŞ-MUŞ\r\n\r\n‘Eş durumu’ daraltılıyormuş.\r\n\r\n‘Eş durumu’nun daralttığını biliyorduk da...\r\n\r\nAKP’de vitrin değişiyormuş.\r\n\r\nVitrin için ürün ithal edeceklerse tamam da depodaki mevcutlardan olmayacak mı yine bu iş?\r\n\r\nİtalya Başbakanı tarikatçıymış.\r\n\r\nBirbirlerini pek sevmelerinin nedeni anlaşıldı.\r\n\r\nKöy yumurtasında zehir çıkmış.\r\n\r\nSen de mi Brutus! \r\n", "İcat çıkartmayın! \r\n \r\n\r\n \r\nÇocukluğumuzda bir arkadaşımın annesi söylerdi bu lafı. Onaylamadığı, rutini bozan, aklına yatmayan bir iş yapmaya kalktığımızda ‘‘İcat çıkartmayın’’ derdi.\r\n\r\nŞimdi ben söylüyorum.\r\n\r\nİcat çıkartmayın!\r\n\r\nYeter artık!\r\n\r\nÖnüm, arkam, sağım, solum teknoloji.\r\n\r\nFalanın görüntülüsü,\r\n\r\nFilanın düdüklüsü,\r\n\r\nNetice?\r\n\r\nGençlerin başparmağı büyümüş. Olan bu. Gerisi eski hamam eski tas. Hatta daha beter. İnsanlar eskisinden daha mutsuz, daha stresli, daha hasta, daha fakir...\r\n\r\n*\r\n\r\nChat yapıyorlarmış, dünyadaki sınırlar kalkmışmış. Bizim de ta dünyanın öbür ucundan mektup arkadaşlarımız vardı. Tamam, verdiğimiz en taze haberler birbirimize ulaştığında tarihten bir yaprak haline gelirdi ama heyecanla postacının yolunu gözlemek, mektubun arasından çıkan kurutulmuş bir çiçeğe sevinmek de az şey değildi.\r\n\r\nBunlar hakikaten Kanada'dan, Japonya'dan falan birileriyle chat yapsalar anlayacağım. Sınıftaki sıra arkadaşlarıyla yazışıyorlar.\r\n\r\nİnsan sabahtan akşama kadar beraber olduğu ve beş dakika önce servis arabasından inerken vedalaştığı arkadaşıyla ne konuşur? Geyik muhabbeti yapar elbet. Bunların yaptığı da o zaten.\r\n\r\n*\r\n\r\nŞu cep telefonları...\r\n\r\nTamam, iyi, hoş, çok faydalı. Ama geçen sene aldığım telefon bu sene antikacının vitrinine konsa olacak neredeyse.\r\n\r\nEn çok ana babalarımızın haline yanıyorum. Dinozor sayılmaları bu icatçıların yüzünden. Her şeyi bilirken hiçbir şeyden anlamaz oldular. Kendilerini bu dünyadan dışlanmış hissediyorlar.\r\n\r\nBen şimdi anneme,\r\n\r\n‘‘Bilmemne menüsüne girmek için ekranın opsiyonlar bölgesinde 'menü' görünürken şu ve şu tuşa basacaksın, şu tuşu kullanarak da şu üç seçenekten birini seçeceksin.\r\n\r\nSonra şu tuşa, ekranın opsiyonlar bölgesine 'değiş' yazısı gelene kadar basacaksın. Arkasından şu tuşa basacaksın. Sonra geçerli kodu girip şu tuşa basacaksın’’ desem, bana ne cevap verir acaba?\r\n\r\n*\r\n\r\nİcatçı arkadaşlar!\r\n\r\nYeter artık!\r\n\r\nGözünüzü seveyim durun biraz.\r\n\r\nÇıkın kırlarda gezin, papatya toplayın... Hem size bir değişiklik olur, hem biz şu geldiğimiz noktayı içimize sindiririz bir müddet.\r\n\r\nNe bu böyle arkanızdan atlı kovalıyormuş gibi?\r\n\r\nHabire icat, habire icat...\r\n\r\nDünyanın sonuna daha çok var, zamana yayın biraz şu işi.\r\n\r\nBir nesle bu kadar çok yüklenilmez ki!\r\n\r\n\r\nmış-muş\r\n\r\nCem Boyner, ‘‘Bugünkü siyasi yapı Türkiye'yi ilerletmez’’ demiş.\r\n\r\nBal gibi ilerletir ve ilerletiyor da, ancak bu argodaki ‘‘ilerleme.’’\r\n\r\nAli Müfit Gürtuna eşine ‘‘Saçlarım nasıl’’ diye sormuş, karısı da ‘‘Sanki saçın vardı’’ demiş.\r\n\r\nAli Müfit Gürtuna, ‘‘Özal'a çok benziyorum’’ demiş.\r\n\r\nEşinizle diyaloğunuza bakılırsa, hakikaten benziyorsunuz.\r\n\r\nTuğba Özay, ‘‘Deniz Baykal'ın desteğiyle milletvekili olmaya karar verdim’’ demiş.\r\n\r\nKıçından donu bile alınmış milletin vekili de çıplak olmalı zaten.\r\n\r\n\r\n \r\n", "Romanlar acı veriyor \r\nBen artık birinin doğumdan ölüme hayatını anlatan romanları okuyamıyorum. \r\n\r\nGerçek ya da kurgu... Fark etmiyor.\r\n\r\nYüreğim kaldırmıyor.\r\n\r\nBin türlü acıya rağmen hayatın kendisi o kadar üzmüyor. Ama orada okuyunca...\r\n\r\nBelki de gerçek yüzüme şakladığı içindir.\r\n\r\nHer şeyin bir gün biteceği gerçeği... Bilmediğim değil, ama günlük koşuşturma içinde pek de aklıma getirmediğim gerçek...\r\n\r\nDoğumlar, düğünler, mutluluklar, aşklar, sevişmeler... Ve son.\r\n\r\nArada ayrılıklar, acılar, kayıplar, hastalıklar da var elbet ama hiçbiri ‘‘son’’ gibi değil.\r\n\r\n‘‘Son’’un ötesi yok.\r\n\r\nBir hayatın bütününü görmek.\r\n\r\nEvet, bana dokunan bu. Kaldıramadığım...\r\n\r\nSona yaklaştıkça başa dönüyorum.\r\n\r\nİlk sayfalara... Yolun başına... En güzel zaman dilimini seçiyorum. Orada tutmak istiyorum kahramanları.\r\n\r\nPembe yanaklı, menekşe gözlü, keklik sekişli kızların yüksek tavanlı bir hastane odasında ölümü bekleyen ihtiyarlara dönüşmesine engel olmak istiyorum.\r\n\r\nSon sayfaları yırtıp atsam?..\r\n\r\nEvet ben bir hayatın bütününü görmeye dayanamıyorum.\r\n\r\nBirkaç gün hatta birkaç saatte tüketiverince, kısacıklığı, yalancılığı, uçuculuğu daha bir ortaya çıkıveriyor sanki.\r\n\r\nRomanlar bana acı veriyor.\r\n\r\n\r\nKızcağız\r\n\r\n\r\nBakın bugün gayet duygusal bir günümdeydim. Yukarıdaki yazımı okudunuz... Köşemin kalan kısmını aynı duygusallıkla tamamlayacaktım ki karşıma Sevda Demirel çıktı.\r\n\r\nAniden aslıma rücu ettim.\r\n\r\nKızcağızın yine bir iş gelmiş başına.\r\n\r\nZaten göz ucuyla televizyona bakarken, iki eliyle saçlarını şakaklarından arkaya doğru attırdığını gördüm mü anlarım. Ne anlattığını duymama gerek yok. Bilirim ki bir felakete uğramıştır.\r\n\r\nHerkes silikon taktırır, kimseninki patlamaz, hatta silikon dediğiniz şey patlamaz, bu kızcağızınki patlar.\r\n\r\nTürk televizyon tarihinde yayın esnasında sunucuyla dövüşmek zorunda kalan iki kişi varsa biri Sevda Demirel'dir.\r\n\r\nBakkala diye çıkar, ‘‘Bu ne alışverişi?’’ diye ahlak polisi götürür.\r\n\r\nUçağa binmiş en son.\r\n\r\nYolculardan biriyle yer kavgası ederlerken adam, hiddetinden kızcağızın bacağını dizinden başlayıp yukarı doğru çıkmak suretiyle okşamış. Kendi kendine canlandırma yapıyordu televizyonda.\r\n\r\nTaciz, tafzih, tahkir, tahrik, tahrip...\r\n\r\nArtık Arapça ne verdiyse... Bunlar sene başına en az üçer tane olmak üzere kızcağızın ömrüne yayılmışlardır.\r\n\r\nYani insan ‘‘Namımın başka türlü yüreyeceği yok’’ diye özellikle uğraşsa bu kadar olay yaratamaz.\r\n\r\nAma Sevda Demirel gibi doğuştan talihsiz olunca...\r\n\r\nYıldızı mı düşük, memesi mi büyük anlayamadım. Meme büyüklüğünün konuyla şöyle alakası var:\r\n\r\nİki metre ötesinden geçmeye kalksanız bile dirseğinizin, şuranızın, buranızın değmemesi mümkün olmuyor.\r\n\r\nKızcağız ne yapsın haliyle ‘‘Taciz var’’ diye televizyona ay pardon savcılığa koşuyor tabii.\r\n\r\nHakikaten üzülüyorum.\r\n\r\nEve alıp evlat gibi bakasım geliyor. Ama kızda şans yok ki... Kaç senedir evimize girip çıkan dünya efendisi tüpçü kalkar bunun kulağını ısırır.\r\n\r\nHay Allah yav!\r\n\r\nNe yapsak Türk milleti olarak bu kızcağız için?\r\n\r\nTutup şöyle sıkıca bir sallasak şansı döner mi acaba?\r\n\r\n\r\nSalkım Hanım'ın içlileri\r\n\r\n\r\nYeşim Salkım evlenmiş.\r\n\r\nHem de eski eşi kadar olmasa da yine zengin biriyle.\r\n\r\nÖnce şunu belirteyim, tuttuğu altın oldu diye. Yeşim'e düşman olanlardan değilim. Tam tersine, eski Türk filmlerini hayal ürünü olmaktan çıkarıp capcanlı önümüze koyduğu için hayatımızda önemli bir yere sahip olması gerektiğine inanıyorum. Üstelik o filmlerde esas kızın başına devlet kuşu olarak bir fabrikatör konmuşken Yeşim'in başına ikincisi de konmuştur.\r\n\r\nAma konumuz Yeşim Salkım değil.\r\n\r\nBenim derdim başka.\r\n\r\nBazı kadınlar evlilik hususunda mıknatıs gibiyken ben neden püskürtücü durumdayım? Gerçi evlilik meraklısı değilim ama, seri evliliklerin sırrını bilmek istiyorum doğrusu.\r\n\r\nBenim tespitime göre erkeklerin tamamı ‘‘Gel yatalım, bitti gidelim’’ modunda. Hele parası pulu bol olanlar, değil evlenmek, günübirlik ilişki için bile korumalarını gönderecekler yerlerine neredeyse. Hal böyleyken kadınlar nasıl bir strateji uyguluyorlar da, erkekleri ters yüz ediyorlar?\r\n\r\nNe yapmak lazım?\r\n\r\nYapışıp kalmak mı yoksa kendini ağırdan satmak mı?\r\n\r\nAğızdan dirhemle mi laf çıkmalı, yoksa adam tepe sersemi mi edilmeli?\r\n\r\nGenel kültür seviyesi hangi seviyede olmalı? Misal, Özal'ın rahmetli olduğundan haberdar olunmalı mı, olunmamalı mı?\r\n\r\nGiyim kuşam hususunda nelere dikkat edilmeli?\r\n\r\nSivri burun iğne topuk ayakkabılar mı yoksa Lassa'dan bozma botlar mı giyilmeli?\r\n\r\nKim verecek bu soruların cevabını?\r\n\r\nHiç kimse.\r\n\r\nKendileri başlarını kurtardılar ya... Kesik parmağa işemezler artık.\r\n\r\nİşin yoksa, 70 yaşına kadar deneme yanılma yoluyla doğru yolu keşfetmeye çalış.\r\n\r\nEsasında başka bir niyetle başlamıştım yazıya, konu saptı.\r\n\r\nArben İçli'yi, ailesine rağmen Yeşim'i aslanlar gibi telli duvaklı gelin yaptığı için kutlayacaktım.\r\n\r\nAna baba İçli'lere ise Yeşim'den dolayı neden bu kadar içlendiklerini soracaktım.\r\n\r\nNeyse... Geçti artık.\r\n\r\n\r\nMIŞ-MUŞ\r\n\r\n\r\nBush, ‘‘Saddam saklambaç oynuyor’’ demiş.\r\n\r\nSiz ebelikte bu kadar ısrarcı olunca ne yapsın adacağız?\r\n\r\nBağdat'ın altı silah deposuymuş.\r\n\r\n‘‘Bağdat gibi diyar olmaz’’ dedikleri bu muydu?\r\n\r\nKıbrıs'ta 30 bin kişi ‘‘Denktaş gitsin’’ gösterisi yaparken Rum Lideri Klerides ‘‘Rauf gitmesin’’ demiş.\r\n\r\nE, ne yapsın kendi sağlığını düşünüyor; uzlaşma sağlansın da şoka mı girsin adam?\r\n\r\nTuğba Özay eski sevgilisini yumruklamış.\r\n\r\nTuğba'nın işi zor, yumruklaya yumruklaya bitmez onlar.\r\n\r\nBush, ‘‘Saddam'ın sonu kötü olacak’’ demiş.\r\n\r\nBabası da aynı şeyi söylerdi; o son, torunun torunu Bush'a denk gelecek herhalde.\r\n\r\nGül, Saddam sonrasını düşünüyormuş.\r\n\r\nO bize lüks, biz Gül zamanını düşünüyoruz. \r\n\r\n\r\n", "Aşmış aşçılar \r\n‘‘TÜRKİYE nereden nereye geldi?’’\r\n\r\nGerçi, ‘‘Ne olacak bu memleketin hali’’ ile yarışamaz ama bu da önemli geyiklerimizden biridir. \r\n\r\nİki kişi bir araya geldik mi... Pardon iki kişi bir araya geldi mi dedikodu yapar güzel yurdumda. Üç kişi bir araya geldik mi Türkiye'nin nereden nereye geldiğini anlatır dururuz. Her birimiz ötekilere göre Ay'dan gelmişizdir sanki.\r\n\r\nTürkiye'nin nereden nereye geldiği hususu kendi içinde ikiye ayrılır.\r\n\r\nBirincisi ‘‘nereden’’i över, ‘‘nereye’’yi yerer, ikincisiyse tam tersi.\r\n\r\nGünümüz domateslerinin eski domatesler gibi kokmadığı...\r\n\r\nAnneannelerimiz doğum sancıları tutana kadar hamile olduklarını büyüklerinden gizlerken şimdiki kızların anneannelere ‘‘Pedin var mı teyze?’’ diye sorması...\r\n\r\nVajinayı romatizma pomadı zanneden annelerimize inat artık vajinaların sahnelerde konuşturulması...\r\n\r\nBunlar birinciye örnektir.\r\n\r\nİkinciye örnek vermek gerekirse...\r\n\r\nSadece yurtdışına çıkarken almak kısmet olunan dövizin şimdi simitçilere bile bozdurulur hale geldiği...\r\n\r\nKot pantolon giyebilmek için artık illaki bir yakınımızın Avrupa'ya gitmesi gerekmediği...\r\n\r\nBir zamanlar, şehir dışındaki yakınlarımızla telefonla konuşmak istediğimizi 48 saat önceden ‘‘şehirlerarası servis’’e bildirdiğimiz ve buna rağmen ‘‘nah’’ konuşabildiğimiz...\r\n\r\nBenim kısa kestiğime bakmayın, bu örnekler sohbetlerde öyle çoğaltılır ki, art arda eklenip yola çıksalar Türkiye'nin etrafını beş defa katederler.\r\n\r\n* * *\r\n\r\nBu kadar girizgáh yeter, sadede geleyim.\r\n\r\nBen Türkiye'nin nereden nereye geldiğini aşçılardan anlarım. Bir de pastacılardan.\r\n\r\n‘‘Aşçı’’ deyince ne gelirdi aklınıza eskiden?\r\n\r\nNecdet Tosun.\r\n\r\nKucağında göbeğiyle, başında külahıyla, elinde kepçesiyle...\r\n\r\nBu örnek pek sevimli oldu. Gerçekçi tariflere gidebilirim ancak ‘‘Eski Aşçılar Derneği’’ falan vardır, protesto işi çıkarmayayım şimdi başlarına.\r\n\r\nGelelim günümüze...\r\n\r\nBakıyorum, gazetelerde dergilerde filinta gibi bir adam... Artistik de pozlar vermiş... Herhalde diyorum, yine Türk-Fransız ortak yapımı film çekiliyor. Fransa'dan bir ‘‘artiz’’ gelmiş.\r\n\r\nA, evet dışarıdan gelmiş ama ‘‘artiz’’ değil, aşçı. Üstelik Türk. Oralarda aşçılık eğitimi almış, doktoralar, bilmemneler yapmış.\r\n\r\nPastacılar deseniz keza. Gün geçmiyor ki pasta eğitimi almış, pasta gibi bir kız çıkmasın ortaya. Hepsi akıllı başlı kızlar. Yani ‘‘Bizim kızın okumaya hevesi yok, Akşam Kız Sanat'ın pasta bölümüne yazdırdık’’ değil çıkış noktaları.\r\n\r\nBu arada, ne oldu o Akşam Kız Sanat'lara sahi?\r\n\r\nNeyse...\r\n\r\nBen anneme, ‘‘Pasta okuycam, pastacı olucam’’ deseydim ‘‘Gel ben sana öğreteyim, 5 yumurta, 5 bardak un, 5 bardak şeker... İleride kocana, çocuklarına yaparsın’’ der oturturdu aşağı.\r\n\r\n* * *\r\n\r\nHakikaten çok takdir ediyorum.\r\n\r\nYalnız bu okumuş yazmış aşçıların bir mahzuru var, yaptıkları yemekleri sipariş etmek üç lisan, iki master gerektiriyor.\r\n\r\nİş öyle masaya oturup ‘‘Getir oğlum bir hünkárbeğendi’’ demek gibi kolay değil.\r\n\r\nDiliniz dönecek, diliniz.\r\n\r\n\r\nMIŞ-MUŞ\r\n\r\n\r\nYaşar Nuri Öztürk saç ektirmiş.\r\n\r\nTürkiye'de hiçbir meziyetin kılın tüyün önüne geçemediğini Hoca da anladı demek.\r\n\r\n*\r\n\r\nEmine Erdoğan karlı Davos için ‘‘Kristal rüya gibi ve çok romantik’’ demiş.\r\n\r\nHep orada kalsalar.\r\n\r\n*\r\n\r\n* İlhan Mansız, sevgilisini İstanbul'a getirtmek için 16 bin Euro'ya uçak kiralamış.\r\n\r\nE kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez tabii. \r\n", "Şimdiki kızlar harika \r\n \r\n\r\n \r\nTanıdığım gençler var. Ünlü ailelerin 20-22 yaşlarındaki oğulları. Yakışıklı, zengin, sevimli, iyi eğitim almakta olan. Ne zaman karşılaşsak ki ben pek orada burada gezmediğimden hep aynı yerde karşılaşıyoruz, daima yalnızlar. Kız arkadaşları yok.\r\n\r\nNihayet geçen gün dayanamadım, ‘‘Hayrola çocuklar, nedir bu durum?’’ dedim. ‘‘Adeta bulunmaz Hint kumaşı olmanıza rağmen... Kızlar benim bilmediğim başka şeyler mi arar oldular?’’\r\n\r\nAnlattılar durumu.\r\n\r\n*\r\n\r\nKızlar birkaç mekándan başka bir yere gitmek istemiyorlarmış, onlar da mecburen o birkaç yerin dışında yalnız oluyorlarmış.\r\n\r\nNeden peki? Kızların babaları oralara abonman ücreti mi ödemiş?\r\n\r\nOlur ya, gece kulübü, bar, restoran her neyse, baba her ay belli bir miktar para yatırıyordur, ‘‘Kızım gelsin eğlensin, kolasını neyini eksik etmeyin; eti sizin kemiği benim, başka yere de salmayın’’ diye tembih ediyordur belki.\r\n\r\nDeğilmiş.\r\n\r\nKızlar kendilerini mümkün olduğu kadar çok kişiye göstermek için belediye otobüsü kalabalığındaki yerlere gitmeyi tercih ediyorlarmış.\r\n\r\nE, haklılar tabii. Üstlerindeki başlarındaki yatırım az buz değil. Ne kadar çok insan görürse o kadar parasını çıkarmış olacak.\r\n\r\nAma atladıkları bir nokta var. Oralarda boyunlarından aşağısını gösterebilmelerine imkán yok.\r\n\r\n*\r\n\r\nO tip yerlere hiç gitmemiş olanlar için tasvirde bulunayım:\r\n\r\nBütün gece ayakta duruluyor. Omuz omuza, kıç kıça, burun buruna. Ama muhabbetten değil, sıkışıklıktan.\r\n\r\nDeğil ortalıkta salınmak, burnunuz kaşınsa, kendi bedeninizle yanınızdakinin bedeni arasına sıkışmış olan kolunuzu kurtarıp yüzünüze götüremediğinizden, burnunuzu önünüzdekinin omuzuna, ensesine, artık neresine denk gelirse, sürtmek suretiyle kaşıyorsunuz.\r\n\r\nTuvalete gitmek icap etti diyelim. Omuz vura vura, ayak eze eze, menzile doğru ilerlemeye çalışıyorsunuz.\r\n\r\n1.5 saat sonra daha 75 santim yol gittiğinizi görüyor ve vazgeçip arkadaşlarınızın yanına dönmekle, azim ve inatla yola devam etmek arasında bocalıyorsunuz. Birine karar veriyorsunuz, ancak hangisini seçtiyseniz seçin uygulamanız mümkün olmadığı için bulunduğunuz yerde dikilerek geceyi başka omuzlar arasında tamamlıyorsunuz.\r\n\r\n*\r\n\r\nBuraların en iyi tarafı kişinin fazla içki içememesi. Garsonun siparişi almasıyla getirmesi arasında geçen süre yol muhalefeti dolayısıyla iki saat. İçki elinize ulaştığında yarısı yolda dökülmüş oluyor. Kalanı da kadehi ağzınıza götürmeyi başaramadığınızdan, başarsanız da mücadele sırasında üzerinize döktüğünüzden, içtiğiniz içki iki, bilemediniz üç yudum.\r\n\r\nŞimdi böyle bir durumda elbise falan görünür mü? Hele ayakkabı. Banyo terliğiyle gelseniz kimse farkına varmaz.\r\n\r\n*\r\n\r\nAma yalnız elbiselerini göstermek değilmiş istedikleri. Kısmet bulmak istiyorlarmış aynı zamanda.\r\n\r\n‘‘E sizi bulmuşlar işte, daha ne?’’ diyorum.\r\n\r\n‘‘Biz o gecelik partnerleriyiz, ileriki geceleri finanse edecek birilerini arıyorlar’’ diyorlar.\r\n\r\nCeplerine üç beş yeni telefon kaydetmeden çıkmıyorlarmış gittikleri yerden.\r\n\r\nKonuşmamız şöyle devam ediyor:\r\n\r\n- Peki aşk?\r\n\r\n- Ne aşkı?\r\n\r\n- A saçmalamayın çocuklar! Siz yanlış yerlerde geziyorsunuz, yanlış insanlarla berabersiniz demek ki. Ben size normal kızları sormuştum. Hani sınıf arkadaşlarınız falan...\r\n\r\n- Senin dünyadan haberin yok Pako.\r\n\r\nHakikaten dünyadan haberim yok.\r\n\r\nDurum buymuş meğer. Bilmiyorum, ben onların abartıcısıyım.\r\n\r\n\r\nmış-muş\r\n\r\nAmerika'nın kaşifi Çinliler çıkmış.\r\n\r\nUfak tefek olduklarından bugüne kadar kimse fark etmedi demek ki.\r\n\r\nTürk mutfağı Viagra gibiymiş.\r\n\r\nNe zaman pizzaya alıştık, Viagralık olduk.\r\n\r\nBahçeli AB için ‘‘Teslimiyetçi olmayız’’ demiş.\r\n\r\nEvet olmayız, zira biz yolsuzluğa, hırsızlığa, adaletsizliğe falan teslim olmuş durumdayız.\r\n \r\n", "Güleriz ağlanacak halimize \r\nBAZEN bu köşede boşu boşuna bulunduğum hissine kapılıyorum. \r\n\r\nÖzellikle gazeteleri elime aldığımda.\r\n\r\nBen sizi Türkiye'de olup biten birtakım şeylerden daha fazla gülümsetebilir miyim?\r\n\r\nAsla.\r\n\r\nNazım Hikmet, ‘‘Memleketimden İnsan Manzaraları’’ demiş. Günde kırk kere kullanasım geliyor bu sözü.\r\n\r\nBakın mesela, önümde bir gazetenin üçüncü sayfası açık şu anda, haberleri tarıyorum.\r\n\r\nKırıkkale'de bir eve giren hırsızlar sadece bakır kazanları alarak kaçmışlar.\r\n\r\nCep telefonuna, televizyona falan dokunmamışlar.\r\n\r\nAslında belki de cep telefonunu çalmaları daha komik olurdu. Kime satacaklar, herkeste iki tane var. Bu açıdan bakınca bakır kazan daha kıymetli olabilir.\r\n\r\nBunu geçiyorum o zaman.\r\n\r\nRize'de baz istasyonu diye caminin paratonerini sökmüşler.\r\n\r\nBuna da şükür. Füze diye minareyi ateşleyebilirlerdi.\r\n\r\nHálá aynı sayfadayım.\r\n\r\nMobiletiyle gezintiye çıkan bir genç uçağa çarpmış.\r\n\r\nÇocuk haklı, uçak dediğin havada olur, mobiletin önünde durup durmasının álemi ne? Bakın uçak havadayken gelip çarpsaydı o zaman başkaydı.\r\n\r\n* * *\r\n\r\nÖteki sayfayı çeviriyorum. Artık bir günde üç acayiplik yeter, başka bir şey yoktur herhalde.\r\n\r\nKim demiş?\r\n\r\nGenç kaptan ilk seferinde denize düşmüş.\r\n\r\nŞimdi bu ağlanacak bir vaka tabii de gülünecek bir yanı da yok mu?\r\n\r\nGeçen gün de bir genç kız masa örtüsünü silkelerken balkondan düşmüştü. Bu kadarla kalsa iyi. Genç kızı kurtarmak isteyen annesi de arkasından...\r\n\r\nHayır, silkelediği halı olsa anlayacağım. Bir ağırlığı var, insanın hakikaten dengesi bozulabilir. Ama masa örtüsü dediğiniz tüy gibi bir şey. Artık nasıl bir şiddet ve celalle silkelediyse...\r\n\r\nBir yandan da gülme komşuna gelir başına korkusu içindeyim. Öyle ya ben de bu vatanın evladıyım.\r\n\r\nBir de şuna bakın:\r\n\r\nKonya Barosu Başkan Vekili, ‘‘Bir kızın karşısında gül koklamak bile sarkıntılığa girebilir’’ demiş.\r\n\r\nKızın alınganlık eşiğine kalmış artık. İyice düşükse, ‘‘Bu adam benim baktığım yöne bakıyor’’ diye mahkemeye gidebilir.\r\n\r\n* * *\r\n\r\nGeçenlerde ‘‘Film Gibi’’de bir kadıncağız vardı. Kendisini görmek istemeyen babasıyla barışmak istiyormuş. Fakat bir yandan da kendi çocuğunu hiç görmemiş, doğurduğu gün evlatlık vermiş.\r\n\r\nAma dikkatinizi çekmek istediğim husus bu değil.\r\n\r\nAyrıldığı kocasının hiç haberi olmamış bir çocukları olduğundan. Söylememiş kadın. Ama ben buna da takılmış değilim. Gerçi olacak iş değil ama...\r\n\r\nGerekçesini anlatırken ‘‘Zaten ben de yedinci ayında fark ettim hamile olduğumu’’ dedi. İşte burada koptum.\r\n\r\nBir kadının hamile olduğunu doğuma iki ay kala fark etmesi...\r\n\r\nNe bileyim, üç gün sonra bu durumu öpüp de başıma koyacağımı? Olayı bebeğin kafası görününce çözenler de varmış meğer.\r\n\r\n13 yaşında bir kız çocuğu doğum yapmış. Ailecek bebek doğunca anlamışlar kızın hamile olduğunu.\r\n\r\n13 yaşında kızdan bir şey beklemiyorum, lakin ailesine ne demeli? 9 ay boyunca ‘‘Kızımız şişmanlıyor’’ demişler. Habire karnından şişmanlayan ilk çocuğun ana babası olmakla gurur bile duymuşlardır belki.\r\n\r\nNe diyeyim bilmiyorum.\r\n\r\nEn uygunu ‘‘Güleriz ağlanacak halimize’’ galiba.\r\n\r\n\r\nMIŞ-MUŞ\r\n\r\nNez, ‘‘Beni Çağla gibi yapamayacaksınız’’ demiş.\r\n\r\nO kalçayla mümkün değil zaten.\r\n\r\n*\r\n\r\nTSE, Türkiye'nin parmak uzunlukları standartlarını belirlemiş.\r\n\r\nO belirledikleri standartları Yaradan'a bildirecekler artık bi zahmet.\r\n\r\n*\r\n\r\nBaşbakan Yardımcısı Şener, kardeşini Erdemir'in başına atamış.\r\n\r\nŞükür bizi gördüğümüzden geri koymayacaklar. \r\n", "Söyleyin böbreğinize... \r\nDİKKAT dikkat!..\r\n\r\nSiz siz olun pazar günü hastalanmayın. Hatta paranız yoksa hiç hastalanmayın. \r\n\r\nSöyleyin böbreğinize, bağırsağınıza, şuranıza buranıza, maraza çıkarmasınlar.\r\n\r\n‘‘Burası Türkiye, idrarını sevdiğimin böbreği’’ deyin, ‘‘Otur oturduğun yerde, süzme işini yap, fazladan üretime girme, öyle taştı, kumdu...’’\r\n\r\nKimseyi kendinize düşman etmeyin; bıçaklanma, vurulma işi çıkarmayın.\r\n\r\nBırakın zenginlerin damarları tıkansın. Sizinki tıkanırsa da Lavabo Aç'la falan idare edin.\r\n\r\nKısacası...\r\n\r\nDevlet hastanelerine düşmeyin. Özellikle acillerine. Düştüğünüzle kalırsınız zira. Kalkıp toparlanmanız biraz zor.\r\n\r\n***\r\n\r\nBakın, beni dinlemezseniz başınıza şunlar gelir:\r\n\r\nEliniz böğrünüzde kıvranırken neredeyse annenizin dikiş makinesinin markasına kadar bir dizi soruya cevap vermeye çalışır, Allah'ın sevgili kulu değilseniz son soruya kadar dayanamayabilirsiniz.\r\n\r\nMakatınızdan kan damlaya damlaya önce beş kat, sonra üç kat, sonra yine beş kat merdiveni iner çıkar, iner çıkarsınız.\r\n\r\nNeden?\r\n\r\nÇünkü sizi nereye sevk edeceklerine bir türlü karar veremezler.\r\n\r\nNeden asansör değil de merdiven?\r\n\r\nÇünkü asansörler ‘‘izdihamdan bozuluyor’’ gerekçesiyle devre dışı bırakılmıştır.\r\n\r\nKan kaybından, ağrıdan, şundan bundan ölmek üzereyken yeni mezun doktorlardan biri, ‘‘Sizin yüzünüzde sivilce çıkmış, cildiyeye sevk ediyorum’’ der. Yakınınız, ‘‘Doktor bey sivilcenin sırası mı şimdi, önce şu bağırsaktaki kanama için bir şey yapılamaz mı?’’ diye sorar, ancak sesini duyuramaz, lafını dinletemez.\r\n\r\nBir başka yeni mezun doktor kafasını kaşıyarak, ‘‘Acaba gıda zehirlenmesi olmasın bu?’’ diye yüksek sesle düşünürken siz kulaktan dolma bilginizle ‘‘Gıda zehirlenmesinde makattan kan gelir mi?’’ diye sorarsınız, ‘‘Gelmemesi lazım’’ der genç doktor. O dakikadan sonra konacak teşhislere, yapılacak tedavilere nasıl güveneceğinizi düşünürsünüz.\r\n\r\nYeni mezun genç doktorlara takmış gibi olmayayım. Genç kadro her meslekte, her işyerinde iyidir de hastalık söz konusu olduğunda başınıza gelen şeyin doktorun ilk kez önüne geldiğini görmek pek hoş olmuyor.\r\n\r\nAyrıca pazar günleri deneyimli kadronun yanı sıra röntgen, endoskopi vs. cihazlar da izinli olduğundan tecrübesi henüz enginleşmemiş olan gençlerin teşhis koyması daha da zorlaşıyor tabii.\r\n\r\nHastanelerdeki pislikten ve fena muameleden ise hiç söz etmiyorum artık, onlar zaten fiks.\r\n\r\n***\r\n\r\nKusura bakmayın, bugün konu biraz tatsızdı.\r\n\r\nGeçtiğimiz pazar günü İstanbul'da yaşayan genç bir öğretmenin ani bir kanamayla kaldırıldığı adı bende saklı bir hastanede başına gelenlere şahit olmuş ablam. Akşamına ağlamaklı anlattı olanları. Yazmazsan hakkımı helal etmem dedi.\r\n\r\nŞimdi doktorlar bana teessüflerini bildirmek için harekete geçmişlerdir bile. Onlar da haklılar. Bir sürü sorunları olduğunu duyuyor, okuyor, biliyoruz. Mesela, biraz önce devlet hastanesi doktorlarının muayenehane açamayacağını okudum.\r\n\r\nYani hasta haklı, doktor haklı, ben de haklıyım. Haksız olan birileri var ama milletçe bir türlü yakalayıp haddini bildiremedik şunların. Buna yanıyorum.\r\n\r\n\r\nMIŞ-MUŞ\r\n\r\n\r\nPülümür'deki depremde 3.5 saniyede hurda olan okulun müteahhidi şimdi milletvekiliymiş.\r\n\r\nŞükretmek lazım. Müteahhitliğe devam etseydi daha mı iyiydi?\r\n\r\n*\r\n\r\nHayrünisa Gül, ‘‘Abdullah Bey 2-3 saat uyuyabiliyor’’ demiş.\r\n\r\nSırf gündüz çalışarak memleketi batıramayacaklarını anladılar demek ki.\r\n\r\n*\r\n\r\n40 yıl önce birbirine küsen çift o günden beri aynı evde hiç konuşmadan yaşıyormuş.\r\n\r\nEşiyle bir yastıkta kocamanın yollarını arayanlara duyurulur.\r\n\r\nİZDİHAM YARATIN\r\n\r\n1 Şubat Cumartesi günü saat 15.00'ten 17.00'ye kadar Profilo Alışveriş Merkezi'nde Remzi Kitabevi'nde kitaplarımı imzalayacağım. Hadi göreyim sizi, izdiham yaratın. \r\n", "Askerlik \r\nSON zamanlarda gelen her iki e-postadan biri bedelli askerlikle ilgili olunca artık bu konuya yer vermek şart oldu. \r\n\r\nNe biliyorum buna dair diye şöyle bir düşünüyorum... Galiba siyasetçiler seçim öncesinde bir parmak bal veriyorlar bedelli askerliği bekleyenlerin ağzına, onlar da seçim günü balın tamamı için koştur koştur sandığa gidiyorlar. Fakat neticede siyasiler eşyanın tabiatına uygun olarak sözlerinde durmuyorlar; ha çıktı ha çıkacak diye habire askerliğini tecil ettirmiş olan, çoluk çocuğa karışmış, göbek yapmış, tohuma kaçmış koca koca adamlar tıpış tıpış gidip 15 ay askerlik yapıyorlar. Ha, bazen çıktığı da oluyor bedelli askerliğin... O zaman parayı veren düdüğü çalıyor.\r\n\r\nBildiğim bu.\r\n\r\nGenel olarak askerlik konusunda düşündüğüm ise şu:\r\n\r\nAskere isteyenler gitmeli. Daha doğrusu askerlik bir meslek olmalı. Galiba ‘profesyonel ordu’ oluyor bunun adı. Yani Allah kısmet etmesin ama adamların işi savaşmak olmalı.\r\n\r\nGelen e-postaları okuyunca bendenizin bu hususta bir ayrık otu olmadığım anlaşılıyor. Herkes aynı fikirde. Kimse 15 ay hayatı durdurmak istemiyor. Çoluğun çocuğun, ailenin geçimi var işin ucunda. Güç bela bulunan ya da oturtulan işin kaybedilmesi var. Ve sırf bu sebeplerden kendisine yurtdışında hayat kurmuş ve kuracak olanlar var.\r\n\r\nBu meselenin önemi kafasına dank etmiş biri olarak bana gelen e-postalardan birini yayımlamak istiyorum.\r\n\r\n‘Merhabalar, iki yıldır seçim sözlerine inanarak bedelli askerliğin çıkmasını bekledim. Bu esnada ben ve iki arkadaşımın beraber oluşturduğu yazılım serisi sayesinde çalıştığım şirket (son 6-7 ayda) yurtiçinden 180 bin dolar, yurtdışından da yaklaşık 450 bin dolar gelir elde etti. İş işi getirir bilirsiniz, bu sayı çalışmaya devam etmemiz durumunda artacaktı. İkramiyeler hariç yaklaşık 3000 YTL maaşım var şu anda, zam vaktim de yaklaşıyor. Yüksekokul mezunuyum, 7 yıldır profesyonel olarak yazılım sektöründeyim. Binbir takla ile uzattığım tecil süremin sonuna yaklaştığım için 15 ay askerlik yapmak yerine çok sevdiğim şehrimi terk etmeye, ailemi geride bırakmaya mecburum artık. Bu zamana kadar gelen teklifleri destek olmak zorunda olduğum ailemden ve sevdiklerimden uzak olmamak için değerlendirmedim. Ancak 15 ay boyunca sektörden uzak kalamayacağım ve askerden de aileme maddi destekte bulunamayacağım için artık başka çarem kalmadı gözüküyor. Ekibimdeki diğer iki arkadaşın durumu da benden çok farklı değil, benden bir sene geriden geliyorlar sadece. Büyük ihtimalle yurtdışına gidip yerleştikten sonra onları da yanıma alacağım. Şu andaki işverenim durumdan dolayı haliyle üzgün, bedelli çıkması durumunda bunu karşılamaya hazır olduğunu yineledi ama onun da yapabileceği bir şey yok. Yerimize eleman arayışı içerisinde, ancak bu işi öğrenip yapabilecek eleman bulup yetiştirmesi zor gözüküyor. Bu yanıyla yazılım, mesela inşaat sektöründen farklı. Yeni işime kabul oldum bu arada, önümüzdeki iki ay sonunda evrak işlerim tamamlanmış, ben de taşınmış olacağım. Bundan böyle Kanada’ya gelir sağlayacağım, aileme oradaki kazancımla destek olacağım. Bu durumda olan başka Türkler var gittiğim yerde, çoğu da aynı sebepten taşınmış, bir kısmı evlenmiş ve geri döneceklerini pek de zannetmiyorum. Durumum münferit değil kısacası. Her nedense yurtdışındaki ‘başarılı Türkler’den duyulan bir ‘milli gurur’ olayımız var. Bence bu gurur duyulması değil, oturup nedenleri ciddi olarak düşünülmesi gereken bir konu (işsizlik, gelir dengesizliği, askerlik). Yorumları size bırakıyorum. Saygılarımla.’\r\n\r\n\r\nMIŞ-MUŞ\r\n\r\nİnternet aşkları daha uzun sürüyormuş.\r\n\r\nE, çok aşaması var tabii; yalanların ortaya çıkması, hayal kırıklığının atlatılması vs.\r\n\r\nSevgililer Günü’nde Filipinler’de 5300 çift öpüşme rekoru kırmış.\r\n\r\nBizde ‘kırmızı kalp’ sayısında rekor kırıldı; kasapların vitrininde bile vardı.\r\n\r\nİngiltere Başbakanı Blair, ‘Yaşlandım, akıllandım’ demiş.\r\n\r\nİngiltere’de böyle oluyor demek... Yoksa biz ne yaşlananlar gördük. \r\n", "Zemzem suyu \r\n \r\n\r\n \r\nDOMATES soslu makarna yemek istiyorsanız, yanında bir porsiyon da salçalı köfte yiyeceksiniz. Ya da tersi. Yani illaki ikisi bir arada yenecek.\r\n\r\nYok, heveslenmeyin, yeni bir rejim türü değil. İstanbul'la Bandırma ve Yalova arasında çalışan hızlı feribotlardaki uygulama bu.\r\n\r\nYanlış anlamayın, biri ötekinin garnitürü falan değil, birini istiyorsanız ötekini de satın alacaksınız.\r\n\r\nEğer günün birinde dayanamayıp ‘‘Memleketimden Uygulama Manzaraları’’ adı altında bir derleme yapmaya kalkarsanız, birkaç cilt tutacak olan kitabınıza bunu da eklemeyi unutmayın.\r\n\r\n‘‘Peki, 'Neden?' diye sormadın mı?’’ diyeceksiniz. Sordum. Makarnaya talep yokmuş da... ‘‘Ama yurdum insanının makarna yemesi lazım’’ diye düşünmüş olmalı ilgililer.\r\n\r\n* * *\r\n\r\nAslında ‘‘Şunun şurasında iki gün tatil yapacaksın, olumsuzlukları görmeyiver’’ demiştim kendime. Nitekim bu hususu ilgililerin yukarıda sözünü ettiğim ince düşüncelerine bağlayarak geçiyor ve aynı ilgililerin başka hoşluklarına bakıyorum.\r\n\r\nMisal, feribotta zemzem suyu satıyorlar. Bildiğimiz pet şişelere doldurmuşlar. Gerçi ‘‘Bu zemzem suyudur’’ diyen olmadı ama ben fiyatından çıkardım. Bir özelliği olmasa neden piyasadakinin üç misline satsınlar?\r\n\r\nSuyu çözdüm de ötekileri anlayamadım. Yani kahvenin, çayın ne özelliği vardı bilmiyorum. Kimse bana tatil için ayırdığım paranın neredeyse yarısını, bildiğimiz sandviç, bildiğimiz çay, bildiğimiz kahve için feribotta bıraktığımı söylemesin. ‘‘Onlar cennet taamıydı’’ ya da ‘‘İçinde Cumhuriyet altını saklıydı’’ falan desinler de içim rahat etsin bari.\r\n\r\nNeyse ki Bandırma'daki feribot iskelesinin kafesini işletenler dengeyi sağlıyorlar. Eksik olmasınlar, yolcunun parasının cebinde kalması için ellerinden geleni yapmışlar. Pislik, bakımsızlık ve sevimsizlikten içeri giremediğiniz için para falan harcayamıyorsunuz.\r\n\r\nKazara girdiniz diyelim, elinize bir tost tutuşturuyorlar ki, bir daha tost gördüğünüzde iki günlük yola kaçarsınız.\r\n\r\n* * *\r\n\r\n‘‘Hiç mi iyi bir şeyler görmedin?’’ derseniz, gördüm. Misal, feribotun personeli çok temizdi. Öyle ki içlerinden biri yolcu tuvaletinin lavabosunda ayaklarını yıkıyordu.\r\n\r\nAslında bunları yazmaya hiç niyetim yoktu ama nekahet dönemimde ‘‘Bozcaada ne güzeldi’’ diye düşünürken bunlar da araya sıkışıverdi. Sonra bir baktım ki yazıyorum.\r\n\r\nBari başlamışken Bozcaada'ya köpeğini bırakıp gidenlerin de kulaklarını çınlatayım.\r\n\r\nSokaklar cins köpek kaynıyor. Sahipleri terk etmiş. Aylar sonra bile yolu bulup geri dönen köpek hikáyelerini duymuş olmalılar ki, denizaşırı bir yere bırakmayı uygun görmüşler. ‘‘Feribota binip gelecek hali yok ya’’ diye düşündüler herhalde.\r\n\r\nEvet, feribota binmiyorlar ama kıyıda bekleyip çıkan arabalara bakıyorlar bütün gün. Umutla...\r\n\r\nHiçbir şey için olmasa, onlar için bir daha, bir daha giderim Bozcaada'ya.\r\n\r\n* * *\r\n\r\nİnanmayacaksınız ama ben bugün size sadece bir tavsiyede bulunmak için almıştım káğıdı kalemi elime. ‘‘Yaz gelmeden bir yerlere gidin, yollara çıkın’’ diyecektim. Ortalık kavrulmadan.\r\n\r\nYeşilin ortasında kırmızılar, sarılar... Yetmezmiş gibi morlar, pembeler, beyazlar...\r\n\r\nKaçırmayın bu mevsimi.\r\n\r\nHa, feribota binecekseniz hem mayonuzu hem paltonuzu yanınızda bulundurun. Zira içerisi bazen sauna, bazen derin dondurucu. Artık hangisine denk gelirseniz.\r\n\r\n\r\nMIŞ-MUŞ\r\n\r\nSarışınlar meğer çok zekiymiş.\r\n\r\nBugüne kadar ‘‘Ben aslında boya sarışınıyım’’ diye sıyırtmaya çalışanlar buna ne diyecekler bakalım.\r\n\r\n*\r\n\r\nTarkan'a hakaretten yargılanan Tatlıses, ‘‘Ben kendime de 'hıyar' derim’’ demiş.\r\n\r\nOna bakarsan intihara teşebbüs edenin de kimse yakasına yapışmıyor İbo'cum ama...\r\n\r\n*\r\n\r\nBahçeli, ‘‘Yılmaz yanlış yolda’’ demiş.\r\n\r\nYılmaz'la ayrı yolda ama aynı hükümetteler. Bu durumda ben en çok Türkiye'nin hangi yolda olduğunu merak ediyorum.\r\n \r\n", "Söz söylenmez sözü üstüne \r\nKENAN Evren geldi aklıma... Nedense demeyeceğim, çünkü biliyorum nedenini. Azz sonra size de söylerim ama önce kulaklarını çınlatalım bir... \r\n\r\nKendisinden az şey öğrenmedik millet olarak. Çiftçilikten marangozluğa, doktorluktan terziliğe kadar anlamadığı, bilmediği bir husus yoktu hatırlarsanız. Her meslek grubuna aslında işlerini nasıl yapmaları gerektiğini uzun uzun anlatırdı.\r\n\r\nSırf mesleki bilgiler olsa... O yıllarda bendeniz bir gün kapıyı açtığımda karşımda Kenan Evren’i bulacağımı düşünürdüm. Annemin elinden domatesle bıçağı alıp, ‘Bakın o öyle doğranmaz, böyle doğrayacaksınız’ diyebilirdi her an.\r\n\r\nGelmedi gerçi ama ben hep bekledim. Kopmuş düğmeleri dikerken, lavaboyu ovarken... Gelir de müdahale eder diye...\r\n\r\n* * *\r\n\r\nGelelim nereden aklıma düştüğüne...\r\n\r\nTayyip Erdoğan’dan...\r\n\r\nEvet memlekete hayırlı uğurlu olsun, 25 yıl sonra nur topu gibi bir Kenan Evren’imiz daha oldu.\r\n\r\nErdoğan da her şeyi biliyor. Ve eksik olmasın, o da bildiklerini bize aktarma lütfunda bulunuyor. Bencillik edip kendine saklayabilirdi de...\r\n\r\nGeçen gün Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesi’nin açılışını yapmış. Bu esnada çekilmiş bir fotoğrafını gördüm ki Kenan Evren’i hatırladığım an bu andır. Erdoğan ellerini iki yana açmış bilgilerini saçarken, maiyetindekilerle öğretim görevlileri, bir tarafa yığılmış, ellerini göbeklerinin altında birleştirmiş dinliyorlardı. Beyaz önlüklü birinin yüzünde bir dehşet ifadesi gördüm gibi ama yanılıyor olabilirim. Zira bu bir fotoğraf. Fotoğraflar asla gerçeği yansıtmaz biliyorsunuz. ‘Ay çok çirkin çıkmışım!’ deriz mesela... Kimse zaten aslında çirkin değildir, sadece çirkin çıkar! Bu ayrı bir konu tabii, bizim esas konumuzla bir ilgisi yok.\r\n\r\nUzatmayayım, orada olup dinlemeyi çok isterdim doğrusu. Fakat neyse ki gazeteler yazdı ne dediğini. Kaçıran vardır diye buraya alıyorum en önemlilerini. Kaçırmadıysanız bile tekrar okuyun. Zaten başka köşelerde de karşınıza çıkmıştır, çıkacaktır. Hiç şikáyet etmeyin. Sonra inzivaya çekilip susuyorlar, mahrum kalıyoruz zaten... Şimdi bol bol tadını çıkarın.\r\n\r\n‘Ben şahsen doktora iğne yaptırmam. Pratiği yok, damarı bulamaz, felç edebilir.’\r\n\r\n‘Benim zamanımda nice arkadaşım vardı, çok okurlardı, kütüphaneleri vardı. Hep 10 alırlardı. Şimdi sefilleri oynuyorlar.’\r\n\r\n‘Kitapların arasının dışındaki dünya eşittir başarı.’\r\n\r\nYazıyı bağlamak için bile olsa bir söz etmek istemiyorum. Söz söylenmez sözü üstüne!\r\n\r\nMIŞ-MUŞ\r\n\r\nVan Gölü’nün 25 yıl ömrü kalmış.\r\n\r\nBize çok bile dayandı.\r\n\r\nUltrasonda sağlıklı denen bebek, kolsuz bacaksız doğmuş.\r\n\r\nDemek kız denip erkek çıktığında şükredeceksiniz.\r\n\r\nHastane kuyruklarının nedeni, iki bakanlık arasındaki protokol gecikmesiymiş.\r\n\r\nZaten bu ülke hiçbir şeyden çekmedi protokolden çektiğini. \r\n", "Hadi bir şey olsun! \r\nBİLMEM farkında mısınız... 7’den 77’ye hepimiz bir şey olmasını bekliyoruz.\r\n\r\nNedir bu şey?\r\n\r\nBelli değil. \r\n\r\nAma bekliyoruz işte!\r\n\r\nOlmayınca huysuzlanıyoruz.\r\n\r\nİşte, evde... Her türlü ilişkide... Olması gereken bir şey var ve olmuyor.\r\n\r\nBirine ‘N’aber?’ dediğinizde aldığınız cevabı düşünün... ‘Amaan ne olsun işte...’ gibi bir şeydir çoklukla.\r\n\r\nBu şu demek:\r\n\r\n‘Kahretsin ki bir şey yok!’\r\n\r\nHalbuki ne olmalıydı?\r\n\r\nBİR ŞEY!\r\n\r\nKimse bilmiyor o şeyin ne olduğunu. Bildiğimiz, o şeyin henüz olmadığı.\r\n\r\nEşler bunun için değiştiriliyor...\r\n\r\nŞehirden şehire göç bunun için...\r\n\r\nEv değiştirmeler...\r\n\r\nİş değiştirmeler...\r\n\r\nAğzıyla kuş tutsa bile iktidarı değiştirmeler...\r\n\r\nOrada ya da onunla olmayan, burada ya da bununla olur belki umudu...\r\n\r\nSevgiliyle bir süre sonra ilişkinin soğuması da bundan. ‘Aşkın ömrü’ falan değil. İlk bakışma, ilk buluşma, ilk yalnız kalma, ilk sevişme... Sonra bekleyiş. ‘E, hadi bir şey olsun!’\r\n\r\nİki taraf da karşıdakini suçluyor. Olmayan şey karşıdaki yüzünden olmuyor!\r\n\r\nKahve falında çıkar hani...\r\n\r\n‘Size bir kısmet var.’\r\n\r\n‘Hanenize ay doğuyor.’\r\n\r\nSevinir insan... Ama kimse gerçekleştiğini görmemiştir henüz. Zira kısmet denen şey elini uzatıp ‘Merhaba ben kısmet, hani falınızda çıkan kısmet’ demediğinden... Ay deseniz ona keza.\r\n\r\nOlmasını beklediğimiz ama ne olduğunu bilmediğimiz o şey de biz fark etmeden oluyordur belki. Ne olduğunu bilmediğimiz şeyin olup olmadığını ne bileceksiniz...\r\n\r\nKimse bir çaba da sarf etmiyor o şeyin olması yolunda. Bilinmezin yolu da bilinmez zira. Sadece bekleniyor ve somurtuluyor. Bir de birileri suçlanıyor.\r\n\r\nBelli bir yaşa gelmiş insanların, ömrün boşa geçtiğini düşünmeleri de bundan olabilir.\r\n\r\nO şey olmamış çünkü...\r\n\r\nBir sürü şey yaşanmış ama o sözünü ettiğimiz şey olmamış.\r\n\r\nHepimizde sürekli bir ‘Tamam da şimdi ne olacak, sırada ne var?’ hali...\r\n\r\nBitmez tükenmez, dile getirilemez, tarif edilemez bir bekleme durumu...\r\n\r\nBir bilsek beklediğimiz o şeyin ne olduğunu... O çok merak ettiğimiz ‘hayatın anlamını’ da çözmüş olacağız belki.\r\n\r\nMIŞ-MUŞ\r\n\r\nSSK hastaneleri tarih olmuş.\r\n\r\nFakat kuyruklar baki, merak etmeyin!\r\n\r\nYoksulluk sınırı 1 milyar 768 milyon liraymış.\r\n\r\nNeyse ki YTL’ye geçtik de, hiç olmazsa ‘Milyarder fukara’ diye bir abukluk kalktı ortadan.\r\n\r\nErdoğan, ‘Makam şımartır’ demiş.\r\n\r\nNereden biliyor dersiniz? \r\n", "Reform yaptım \r\n \r\n\r\n \r\nBENİ uçağa bindirin, isterseniz Mars'a götürün. Kaç bin saat sürerse sürsün, razıyım. Ama arabayla burnumun dibine götürmeyin.\r\n\r\nUçağın daha güvenli oluşundan falan değil. Benimki kaza korkusu değil çünkü. Kara yolculuğunu sevmiyorum. Canım tez olduğu içindir belki. Gideceğim yere de tez gitmeliyim. Öyle her bir metreyi yaşaya yaşaya, sindire sindire değil.\r\n\r\nGeçen gün Ece, ‘‘Gel Yeşilköy'de balık yiyelim’’ dedi, ‘‘Van'a gidelim’’ demiş gibi tepki gösterdim.\r\n\r\n‘‘Sarıyer'e kadar gidip bir çay içtik, geldik’’ diyorlar. Taliban'la dövüşüp gelmiş asker muamelesi yapmak istiyorum. Kucaklayıp sırtlarını sıvazlamak, ‘‘Aslanım benim’’ demek...\r\n\r\nPeki binmiyor muyum, bir yerlere gitmiyor muyum? Tabii ki gidiyorum. Ama mecbursam ki, her gün bir mecburiyet hasıl oluyor. Ama keyfi gitmeler... Asla!\r\n\r\nŞimdi dört gözle şehir içi helikopter taşımacılığını bekliyorum. Aslında geç bile kalındı. Daha öte işler yapılıyor da, bu neden olmuyor bir türlü anlamıyorum.\r\n\r\nBirkaç zengin villasının bahçesine, işyerinin tepesine konuyor, o kadar. E, normaldir. Refahla bağlantılı hiçbir gelişme benden başlamadı daha...\r\n\r\nLafı şuraya getireceğim: Bozcaada'ya geldim.\r\n\r\nBunun benim için bir reform sayılabileceğini idrak etmeniz için de bu uzun girişi yaptım.\r\n\r\nEvet, ben, Levent'ten kalkıp Yenikapı'ya geldim, oradan feribota binip Bandırma'ya geçtim. Bandırma'dan Geyikli'ye arabayla geldim, tekrar feribota binip Bozcaada'ya vasıl oldum. Bakın, yazması bile uzun.\r\n\r\n‘‘Hani mecbur olmadan bir yere gitmezdin’’ diyeceksiniz.\r\n\r\nMecburdum. Çünkü çok moda olmuştu Bozcaada. Artık topluluklarda sohbet dışı kalıyordum neredeyse. Bizim basın camiası ve edebiyat, sinema, reklam gibi kardeş camialar için Bozcaada eski Bodrum gibi şimdi. Yerlilerden ev alıp onarmalar, filmler, klipler, kış ortasında kaçamaklar falan.\r\n\r\nGerçi bekáreti bozuldu böylece ama henüz elden ele gezen pula dönmedi. ‘‘Lakin yakındır’’ diyerek kalktım geldim. Şimdi Bodrum'un o eski günlerinin tadını tam çıkaramadım diye kızıyorum çünkü kendime.\r\n\r\n* * *\r\n\r\nHakikaten güzel Bozcaada.\r\n\r\nGiritliliğimi ateşledi. Ben Rumları seviyorum arkadaşlar. Söylemesi ayıpsa, kusuruma bakmayın. Bırakıp gittikleri evlere bakıyorum, bir de bizim yaptıklarımıza... Keşke yalvar yakar buralarda tutsaydık onları.\r\n\r\n‘‘Gelincikler açmıştır’’ demişti Ece baştan çıkarmak için. Açmış.\r\n\r\nGerçi beni baştan çıkaracak anahtar cümle bu değildi. Bana ancak ‘‘Öyle sessiz ki, üç gün uyanmadan uyuyabilirsin’’ ya da ‘‘Bir pazar kuruluyor, görmelisin’’ veya ‘‘Bir bilmemne pişiriyorlar, parmaklarını yersin’’ denilmesi isabetli olur. Ama bozmadım onu, kendime gelinciğe tav olmuş süsü verdim.\r\n\r\n* * *\r\n\r\nBurada kesiyorum.\r\n\r\nMüsaadenizle denizin, balığın, temiz havanın, sessizliğin tadını çıkaracağım. Sizler bu satırları okurken de İstanbul'a dönmüş olacağım.\r\n\r\n‘‘Bozcaada'yı iyice anlatmadın’’ diyorsanız ben de size ‘‘Yıllık iznimin bir bölümünü kullanmadığıma şükredin’’ diyorum.\r\n\r\n\r\nMIŞ-MUŞ\r\n\r\nMeclis'te 400 dokunmatik ekran, 150 mikrofon ile 20 parmak izi okuma sistemi, sivri cisimle çizmek, kurcalamak ve sıraya vurmak sebebiyle bozulmuş.\r\n\r\nAyrıca 70 milyon insanın kemerle beli sıkılmak, ensesine vurulup ağzından lokması alınmak suretiyle canına okunmuştur.\r\n\r\n*\r\n\r\nNükhet Duru, ‘‘Erkek 5 dakikada baştan çıkarılır’’ demiş.\r\n\r\n5 dakikada da başka kadın tarafından baştan çıkarılacağına göre kısaca, ‘‘Haydan gelen huya gider’’ diyebiliriz.\r\n\r\n*\r\n\r\nMahsun Kırmızıgül, ‘‘Sevdiğim kadının kapısında yatarım’’ demiş.\r\n\r\nKadının içeri almayacağından emin yani.\r\n \r\n", "Hafifin hafifi \r\nGazetem cumartesi günleri 100 metrekare yer tahsis ediyor bana gördüğünüz gibi. Beni okumalara doymadığınız kanaatinde. \r\n\r\nÇok mu abarttım? 100 metrekare yok mu?\r\n\r\nHiç ölçü kavramım yoktur. Tamam 100 değil, ama çok metrekare olduğunu biliyorum. Yaz yaz bitmiyor zira.\r\n\r\nSırf konu bulmak da yetmiyor. İlla neşeli hafif bir şeyler olacak. Kim koymuşsa, ‘‘Hafta sonu ağlanmaz’’ diye bir kural var. Kimse kimseye tembih etmiyor ama var böyle bir durum.\r\n\r\nHafif konular seçilecek.\r\n\r\nSanki hafta arası pek ağır takılırım da...\r\n\r\n‘‘Beyazın da beyazı var’’ gibi hafifin de hafifini bulacağız.\r\n\r\nİnadına aklıma ağırlığından ezileceğiniz konular geliyor.\r\n\r\nYasa İhalesi mevzuu mesela.\r\n\r\nYasalar için ihale açılıyor da benim haberim olmuyor. El altından şeyttiriyorlar. Belki ben de katılacaktım... Alacaktım yasalardan birinin ihalesini.\r\n\r\nHayvan Hakları Yasası'nın üzerime kalmasını çok isterdim mesela.\r\n\r\nBir dakika... Bir tuhaflık var... Tabii... ‘‘Yasa ihalesi’’ değil, ‘‘İhale Yasası’’ olacaktı.\r\n\r\nAmaan... Ne fark eder? İhale dediğiniz assolist midir ki, ‘‘Benim adım başa yazılacak’’ diye tuttursun?\r\n\r\nDiyeceğim, ben ağır yazarım yazmasına... Şakır şakır yazarım hem de ama sizi düşünüyorum.\r\n\r\nİŞ YEMEĞİ\r\n\r\n‘‘İş’’ deyip de geçmeyin. Bu kadar çeşitli anlam taşıyan bir sözcük daha var mıdır bilmiyorum. Özellikle şunlarla yan yana gelince: Yemek, görüşme, toplantı.\r\n\r\nYani, iş yemeği, iş görüşmesi, iş toplantısı.\r\n\r\nÜçünün de sınırlarına vakıf olmak mümkün değildir.\r\n\r\nDon paça yapılan iş görüşmelerine az şahit olmamışızdır.\r\n\r\nİş yemekleri tatlıda mı biter, yoksa taraflardan birinin evine bir kahve içmeye uğranır mı hiç belli olmaz.\r\n\r\nİş toplantısı ise bilhassa erkek milleti için ‘‘Vatan Kurtaran Şaban’’ olarak hayattaki yerini almıştır.\r\n\r\nİş toplantısı istenmeyen kirleri yok eden deterjan gibidir adeta.\r\n\r\nKáh gece yarılarına kadar uzayarak, káh bir çiş molası bile vermeyerek insanı evdeki nikáhlıdan tutun da telefondaki yapışkana kadar birçok kişiden korur.\r\n\r\nAdam musluk tamircisi bile olsa toplantısı vardır. Artık kiminle, ne üzerine toplanılır Allah bilir.\r\n\r\n*\r\n\r\nŞimdi bu mevzuya neden girdim?\r\n\r\nAşkın Nur Yengi'yle Cem Davran geçenlerde başbaşa yemek yediler de çıkarken gazetecilere ‘‘İş görüşmesi’’ dediler ya...\r\n\r\nHani muhabir de ‘‘Bu saatte, burada mı?’’ gibi bir şeyler sordu...\r\n\r\nŞimdi yukarıda yazdıklarımdan sonra ‘‘Yengi'yle Davran arasında vardır bir aşna fişne durumu’’ diyeceğimi zannediyorsunuz değil mi?\r\n\r\nAsla. Sağ gösterdim sol vuruyorum.\r\n\r\nDaha doğrusu vardır yoktur, onu bilemem.\r\n\r\nAma şunu söyleyebilirim: İki sanatçının başbaşa yemek yemesi, eğlenmesi, aynı arabaya binmesi falan aralarında aşk olduğunun göstergesi değildir.\r\n\r\nSanat dünyasında iş görüşmelerinin çoğu restoranlarda, barlarda yapılır. Sanatçıların ofisi, mesai saati yoktur ki.\r\n\r\nYapımcıyla sanatçı,\r\n\r\nSanatçıyla sanatçı,\r\n\r\nSenaristle yönetmen...\r\n\r\nKaç tane görüşmeye, el sıkışmaya şahit olmuşumdur Ece'de.\r\n\r\nHiçbirinden de aşk falan çıkmamıştır. En azından o çok ciddi işyerlerinde yaşanan aşklar kadar çıkmamıştır.\r\n\r\nDiyeceğim,\r\n\r\nTamam, ‘‘iş yemeği’’ deyince hepimiz müstehzi bakıyoruz. Bir bakıma haklıyız da, bir sürü örneği var zira. Ama benim de içinde olduğum bir dünya var ki orada abes olan gecenin bir saatinde bir gece kulübünde iş görüşmesi yapmak değil, ‘‘Bu saatte, burada mı?’’ diye sormaktır.\r\n\r\nBunu muhabir arkadaşlar da çok iyi bilirler, ama bilmeyen halka satış yapmak da onların görevidir, ne yapacaksınız.\r\n\r\nHÜKÜMETİ KOYDUYSAN BUL\r\n\r\nAcaba diyorum, şöyle büyücek bir bina mı yapılsa havaalanına?\r\n\r\nBirleşik Bakanlıklar Binası.\r\n\r\nHer bakanlığa önemine göre birer ikişer oda tahsis edilse.\r\n\r\nİki uçuş arası bir iş görürler belki.\r\n\r\nİki aydır iniyorlar kalkıyorlar. Başka bir şey göremedik. Ha arada da gaf yapıyorlar.\r\n\r\nSırf gelip gitseler iyi... Birbirlerini karşılamaları uğurlamaları var bir de.\r\n\r\nHavaalanından çıkıp şehre inebilen bakan yok.\r\n\r\nHayır Türk milleti olarak bağrımıza basacağız hükümetimizi lakin koyduysan bul.\r\n\r\nKoşmak lazım peşlerinden. Gerçi gittikleri yerde de durdukları yok. Hayat kısa dünya büyük zira.\r\n\r\n‘‘Az önce buradaydılar, İran'a geçtiler.’’\r\n\r\n‘‘Çin'e varmamışlardır daha, Afganistan üzerinde yakalarsınız.’’\r\n\r\nBir ticaret hamlesidir gidiyor bir de. Sanki hükümet kurmadılar da toptancılar halinde dükkán açtılar.\r\n\r\nKayseri Pastırmacısı Abdullah Efendi başkanlığında Ezine Peynircisi, Manisa Kuru Üzümcüsü, Afyon Kaymakçısı'ndan müteşekkil bakanlar kurulu işbaşında.\r\n\r\n\r\n\r\n\r\nMIŞ-MUŞ\r\n\r\n\r\nBaykal, ‘‘Hükümetin Irak politikası çorba gibi’’ demiş.\r\n\r\nSırf Irak politikası mı?\r\n\r\nSahte şeyh 15 kadınla harem kurmuş.\r\n\r\n15 kadın sahtekárlıktan mı şeyhlikten mi?\r\n\r\nÇin Başbakanı Erdoğan'a şiir dersi vermiş.\r\n\r\nAman iyi olmuş; bizimki acemilikten hapse girmişti.\r\n\r\nKKTC'de 60 bin kişi ‘‘Çözüm’’ demiş.\r\n\r\nLakin birisi ‘‘Nuh’’ dedi.\r\n\r\nGül herkese rest çekmiş, ‘‘Daha 5 senemiz var’’ demiş.\r\n\r\nDoğru, belki son gün yapacaklar her şeyi.\r\n\r\nErdoğan emekli zammı için, ‘‘Kemal, Kemal, seni değil beni seçtiler, verin zamları’’ demiş.\r\n\r\n‘‘Recep, Recep, senin haberin yoktur ama kaynak denen bir şey var’’ diyememiş tabii Kemal Bey.\r\n\r\nİlk İngiliz hastamız gelmiş. Hasta mı? Bu günler aslında iyi günleriniz olabilir Mr., bilmiş olun.\r\n\r\nBaykal vekillere ekran yasağı koymuş.\r\n\r\nHaklı tabii, ya ondan daha iyi bir şeyler söyleyen çıkarsa. \r\n", "Kaya kalsaydı bari... \r\nHAYATIMIN ilk erkeğiydi Ali...\r\n\r\nSırf benim değil... Kimbilir kaç kuşak kadının...\r\n\r\nAlfabedeki Ali’den bahsediyorum. \r\n\r\n‘Erkekler de aynı alfabeden öğrenmedi mi okumayı?’ diyeceksiniz.\r\n\r\nEvet ama kadınlar için ayrı bir önemi vardır Ali’nin. Biz, erkek kısmını parmağımızda oynatmanın ilk provasını Ali’yle yapmışızdır. Emir verdiğimiz ilk erkektir kendisi.\r\n\r\n‘Ali topu tut!’\r\n\r\nSonra, ilerleyen yıllar içerisinde bu, ‘Hüseyin, akşam erken gel’ şeklini almıştır.\r\n\r\n* * *\r\n\r\n‘Ali emekli oldu’ diyordu geçen gün gazeteler... Artık çocuklar okuma yazmayı başka bir sistemle öğreneceklermiş.\r\n\r\nBayağı sarsıldım duyunca. Sanki yeniden o günlere dönüp Ali’yle teşrikimesaide bulunacağım da artık onun orada olmadığını duyunca üzülüyorum... Böyle bir durum.\r\n\r\nHayır Kaya kalsaydı bari...\r\n\r\nGerçi onunla Ali’yle olduğu kadar yakın olamadık hiçbir zaman. Ali daha bir mütevazıydı sanki. Kaya kıldı biraz.\r\n\r\n‘Kaya topu tut’ diyemedik mesela hiç. Yanlış hatırlamıyorsam...\r\n\r\n‘Kaya zil çaldı’ dedik onun yerine.\r\n\r\nYani çok derinlerde bir yerde emir vermek bir yana, Kaya’nın emrine amade olma durumu var gibiydi. Sanki Kaya, ‘Ben birdirbir oynuyorum, zil çalınca bana haber verin!’ buyurmuşlardı. Biz de yıllarca kulağımız zilde öyle dikilip durduk... Aman Kaya dersi kaçırmasın!\r\n\r\n‘Buyurun Kaya Bey, zil çaldı.’\r\n\r\n* * *\r\n\r\nBakın Oya’nın ne yaptığını hatırlamıyorum. Hep erkekler kalmış aklımda. Hiç ilgilenmemişim Oya’yla. İp mi atlardı ne...\r\n\r\nBabalarımızın bal alma hadisesi vardı bir de hatırlarsanız...\r\n\r\n‘Baba bal al.’\r\n\r\nBilmiyorum, son günlere kadar aynı şekilde mi devam etti. Aslında epeydir ‘Baba glikoz al’ şeklinde değiştirmek lazımdı.\r\n\r\nHepsini güncelleştirmek lazımdı esasında.\r\n\r\nBendeniz naçizane bakanlığı uyarmıştım hatta birkaç sene önce... Şunları ‘Kaya internete gir’, ‘Ali cepten ara’ olarak değiştirin diye...\r\n\r\nFakat şimdi bakıyorum bunlar da demode kaldı. Artık olsa olsa,\r\n\r\n‘Doğacan oha ol’\r\n\r\n‘Irmaksu kal geldi’ \r\n\r\nolabilir.\r\n\r\nAma işte bakanlık toptan sistemi değiştirmeye karar vermiş.\r\n\r\nVay be!.. Bir devir kapandı demek... Şaka bir yana, hakikaten içim cız etti.\r\n\r\nMIŞ-MUŞ\r\n\r\nBush, İran halkına ayaklanma çağrısı yapmış.\r\n\r\nBush’un bir iyi tarafı, edebiyat dünyasına adı muhtemelen ‘Bir Delinin Hatıra Defteri’ olan bir eser bırakacak olması.\r\n\r\nFenerbahçe’nin yeni transferi Anelka, Gülşen’in fotoğraflarını görünce ‘Of’ çekmiş.\r\n\r\nDakika bir, gol bir!\r\n\r\nKadınlar da erkekler kadar sadakatsizmiş.\r\n\r\nLakin tanıtımda zayıf kaldık. \r\n", "Biri zaten kocamış \r\nBUGÜNLERDE aklınıza şöyle bir soru gelebilir: \r\n\r\n‘‘70 yaşında bir erkek, 20 yaşında bir kızla ne cesaretle evlenir?’’\r\n\r\nBenim geliyor doğrusu.\r\n\r\nYalnız ‘‘Ne cesaretle’’ deyince hemen yatak döşek durumlarını düşünmeyin.\r\n\r\nGerçi düşünebilirsiniz de... Cinsellik önemlidir. Ve 50 yaş fark sorunlar doğurur. Ama biz önemli değilmiş gibi yapalım. Evliliklerde hayatı tüm yönleriyle paylaşabilmenin aradaki her türlü cinsel sorunun hakkından gelebileceğini farz edelim.\r\n\r\nBu durumda şu soruları sorası geliyor insanın:\r\n\r\n20 yaşındaki bir kızla 70 yaşındaki bir erkeğin ilgi alanları uyar mı?\r\n\r\nEnerjileri denk midir?\r\n\r\n‘‘Dünya görüşleri benzeşir mi?’’ demeyeceğim. Zira 20 yaşında bir gencin dünya görüşü var mıdır, varsa da tam oturmuş mudur, son şeklini almış mıdır, ona bakmak lazım.\r\n\r\n20 yaşındakiler itiraz ederler şimdi. Etsinler. Haklıdırlar. Beni anlamaları için en az 10 yıl geçmesi gerekiyor.\r\n\r\n***\r\n\r\nBana göre bir erkeğin 50 yaşında baba olmaya kalkması bile pek normal değil.\r\n\r\n20-30 yaş büyük ana babalarımızla bile aynı dili konuşamamaktan doğan bin türlü sorun yaşarken 50 yılın getirdiği farklılıklar nasıl aşılır? Hadi neticede ana/baba evlat ilişkisidir, akran olma imkánı olsa bile illaki sürtüşülecektir diyelim ama karı kocadan biri 70, öteki 20 yaşında olur mu?\r\n\r\nOlur da... Olur mu yani?\r\n\r\n***\r\n\r\nBen 20-25 yaş farkı bile çok buluyorum.\r\n\r\nGenç kızlar şakaklarına kır düşmüş, işi gücü yerinde, parası pulu cebinde erkeklerden pek hoşlanıyorlar ama... Erkek 40-45 yaşlarındayken her şey şahane de, 60'ları bulunca 40'ları bulmamış kadının antidepresanlarla tanışıklığı başlıyor haliyle.\r\n\r\nBuna mukabil söz konusu erkeklerin ilgi alanına giren kadınların yaş ortalaması gittikçe düşüyor ama siz ona bakmayın. ‘‘Can havli’’ diye bir şey var.\r\n\r\n***\r\n\r\n‘‘Netice olarak’’ diye bir toparlama yapayım diyorum ama netice falan yok. Bu mevzu sürer gider. Erkek kısmı alıcı, kadın kısmı satıcı olduktan sonra...\r\n\r\nBu durumda dengi dengine olma durumu davula kalıyor haliyle.\r\n\r\nKısacası, ben öyle ‘‘Aşk sen nelere kadirsin’’ falan diyemiyorum, kusura bakmayın. Belki de çok art niyetliyim, bilemiyorum.\r\n\r\nBu çiftlere Allah bir yastıkta kocatsın da denmez. Biri zaten kocamış. Her bakımdan garip yani.\r\n\r\n\r\nMIŞ-MUŞ\r\n\r\n\r\nKonyalı avukat ‘‘Esrar uyuşturucu değil, serbest olsun’’ diye Meclis'e başvurmuş.\r\n\r\nKafası iyiydi herhalde.\r\n\r\n*\r\n\r\nDemirel, ABD'ye ‘‘Türk halkı küstüğü çeşmeden su içmez, soğukta oturur küstüğü dağdan odun kesmez’’ demiş.\r\n\r\nABD'den ‘‘O halde siz manyaksınız’’ diye bir cevap gelebilir.\r\n\r\n*\r\n\r\nDüşen uçakta ajan olduğu iddia edilmiş.\r\n\r\nDün de pilotun sevgilisinden söz ediliyordu. Susurluk'tan sonra kazaların sadece kaza olarak kalmaması ádet oldu.\r\n\r\n*\r\n\r\nSaddam, ‘‘Bush'u durdurun’’ demiş.\r\n\r\nDurduramayız, adamın iştahı kabardı bir kere.\r\n\r\n*\r\n\r\nGül, ‘‘Silahsız çözüm için hálá umut var’’ demiş.\r\n\r\nDoğru, füze silahtan sayılmaz nasıl olsa. \r\n", "Tamer Karadağlı'ya mektup \r\nTAŞFIRIN Erkeği'nden, yeni namıyla Amerikalı Tamer'den Ayşe Arman eliyle bir gönderme almış bulunmaktayım. \r\n\r\n‘‘Beni tanıyor mu o hanımefendi?’’ diyor.\r\n\r\nE, vereceğiz artık bir cevap.\r\n\r\nSayın Tamer Karadağlı Beyefendi,\r\n\r\nSizi tanımadığım doğrudur.\r\n\r\nBülent Ecevit'i, Deniz Baykal'ı, Tayyip Erdoğan'ı da, uzatmayayım hakkında yazdığım hiç kimseyi tanımam.\r\n\r\nYani hiçbiriyle dertleşmişliğim, beraber sinemaya gitmişliğim, yastık kavgası yapmışlığım, borç alıp vermişliğim falan yoktur.\r\n\r\nAma ciğerlerini bilirim desem abartmış olmam. Yalnız ben değil, siz de bilirsiniz. Herkes bilir.\r\n\r\nKime isterseniz sorun. Sanatçı, siyasetçi, gazeteci... Ünlü olmuş, kim varsa hepsi hakkında herkesin bir fikri, bir yargısı vardır. Kimseden ‘‘Vallahi ne diyeyim, kendisini hiç tanımam ki’’ diye bir cevap alamazsınız.\r\n\r\nÜstelik ben sizin kitabınızı yazmaya kalkışmadım ki. Alt tarafı gazetede hakkınızda çıkan iki haberi tiye aldım, o kadar.\r\n\r\nYeri gelmişken hatırlatayım, ben haberci değilim. Haber yapmıyorum, yapılmış haberlerden yola çıkıyorum. Bu da benim tarzımda yazanlar için çok doğaldır.\r\n\r\nHa, şuna dikkat ediyorum: Eğer bir haber tek bir gazetede yer aldıysa ve arkası gelmediyse pek itibar etmiyorum. Bir sürü ihtimali göz önüne alarak...\r\n\r\nDediğim gibi, benim yaptığım sağır sultanın bile duyduğu bir olayı tiye almak sadece. Bu işi yaparken de hakaret içermemesine çok dikkat ediyorum. Bugüne kadar aradaki ince çizgiyi hiç ihlal etmediğimi düşünüyorum.\r\n\r\nAma tiye alınmak da kimsenin hoşuna gitmiyor tabii, o başka.\r\n\r\n* * *\r\n\r\nTamer Bey'cim, bu vesileyle oyunculuğunuzu çok beğendiğimi, sizi herkes gibi bugünlerde değil, ta Ferhunde Hanım'ın damadı olduğunuz zamanlarda keşfettiğimi de söyleyeyim.\r\n\r\nAma şöhret böyle bir şey işte. Hiçbir zaman hiçbir gazetede ‘‘Tamer Karadağlı pek güzel oynuyor, çok başarılı’’ diye bir haber göremeyeceksiniz maalesef.\r\n\r\nHatta bunlar iyi günleriniz diyebilirim. Hakkınızda hoşlanmadığınız daha bir sürü haber çıkacaktır. Bunlara hazırlıklı olun. Hem sizin tarafınıza hem karşı tarafa mensup bir ablanız olarak söylüyorum. Hiç sinirlenmeyin, bugünlerin tadını çıkarın. Ağzınızla kuş tutsanız tek sütuna üç santimi geçemeyeceğiniz günler hiç gelmesin inşallah.\r\n\r\nAyrıca laf aramızda, inanın bana azmak azmamaktan daha hoş bir şeydir.\r\n\r\nMektubumun sonuna yaklaşırken size bir soru:\r\n\r\n‘‘Sizi çok seviyorum, harika bir insansınız’’ diyene de ‘‘Beni tanımıyorsunuz ki’’ diyor musunuz?\r\n\r\n* * *\r\n\r\nBu köşede üçüncü yer alışınız Tamer Bey. Şimdi övünmek gibi olacak ama bunun değerini bilin. Herkese kısmet olmaz. İnşallah daha defalarca kahramanım olursunuz.\r\n\r\nSaygılar, sevgiler beyefendi.\r\n\r\n\r\nMIŞ-MUŞ\r\n\r\n\r\nJet Fadıl'ın Meclis rüyası sona ermiş.\r\n\r\nAdam lakabının hakkını verdi, jet gibi girdi çıktı.\r\n\r\nDayak yiyen kadın hakkını aramıyormuş.\r\n\r\nNe yapsın, ararsa aranmış olacak yine.\r\n\r\nIrak'a sızan CIA ajanları, Saddam'ın yerini tespit etmeye çalışıyorlarmış.\r\n\r\nTam 12 sene oldu, bulunamıyor, yenilemiyor, sürülemiyor, öldürülemiyor. Amerika sonunda kahraman yapacak Saddam'ı.\r\n\r\nTürkmenistan Devlet Başkanı Saparmurad Türkmenbaşı, 2003 yılına annesinin adını verdirmiş.\r\n\r\nBizimkilerin ufku o kadar geniş değil, cadde, sokak, meydan, okul, hastane ve havaalanında takılıp kaldılar.\r\n\r\nEcevit, ‘‘ABD bizi feda etmez, direnelim’’ demiş.\r\n\r\nAllah zihin açıklığı verdi ama biz kaçırmış olduk bir kere. \r\n", "Barka'ya mektup \r\n \r\n\r\n \r\nSAYIN Aykut Barka,\r\n\r\nGenç yaşta aramızdan ayrılmanıza milletçe hakikaten çok üzüldük. Tam da size yeniden ihtiyaç duyduğumuz şu günlerde...\r\n\r\nNe vardı sanki çekip gidecek? Ama durumumuza bakınca paçayı kurtarmış olduğunuzu düşünmemek de elde değil.\r\n\r\nMeslektaşlarınız tekrar fazla mesaiye başladılar. Yalnız onlar mı, tevatürcüler de iş başındalar. Son hızla üretime geçtiler. Ceset torbalarının hazır olduğundan tutun da hastanelerde doktor izinlerinin kaldırıldığına kadar türlü ürünü piyasaya sürmüş bulunuyorlar. Kimbilir sırada daha neler var. Depremden olmasa da yakında korkudan öleceğiz.\r\n\r\nYine ne oldu da bu duruma geldik?\r\n\r\n4.8 büyüklüğünde deprem oldu.\r\n\r\nTamam, fazla büyük sayılmaz, en azından yıkılmadık, ayaktayız ama bilgili olmak kadar kötü bir şey yok şu hayatta Sayın Barka. Eskiden olsa hiç tınmazdık. Oysa şimdi engin deprem bilgimizle ‘‘Öncü olabilir’’, ‘‘Malum fayı tetikleyebilir’’ gibi yorumlarımızla kendimizi dertten derde sokuyoruz.\r\n\r\nİyimser olanlarımız da yok değil. Enerjinin böyle peyderpey boşalacağına inananların sayısı bir hayli fazla. Ancak meslektaşlarınız derhal devreye girerek, enerjinin boşalabilmesi için daha böyle 32 milyon deprem olması gerektiğini ifade etmek suretiyle insanın umudunu fos diye söndürüyorlar.\r\n\r\n***\r\n\r\nDaha malum fayın kaç parça olduğunu bile öğrenemedik Sayın Barka. Oysa gemilerde talim var. Yani araştırma gemilerinin biri gidiyor, biri geliyor. Birinin tespiti ötekininkini tutsa ya... Nihayetinde fayın kaç parça olduğunu bir Allah biliyor bir de fayın kendisi.\r\n\r\nAma yine de meslektaşlarınızın hakkını yemek istemem. Bizleri birçok konuda iyi aydınlatıyorlar. En azından enkaz altında son nefesimizi verirken gayet bilinçli olacağız.\r\n\r\nMisal, tepemize 9 kat çöktüğü sırada ‘‘Amanın ne oluyoruz’’ diyeceğimize, ‘‘15 km. uzaktan doğu-batı yönlü vuruşla gidiyoruz öbür tarafa’’ demek az şey midir?\r\n\r\nAyrıca birtakım öneriler getirmek suretiyle bizleri hazin sondan kurtarmaya çalıştıklarını da inkár edemem.\r\n\r\nMisal, ‘‘Depremden korunma konutlarının yapılması’’, ‘‘İstanbul'un yeniden inşası’’, ‘‘Yaşadığımız binaların sağlamlaştırılması’’ gibi.\r\n\r\nHepsi iyi güzel de...\r\n\r\nBu dedikleri şeyler en iyimser tahminle 3002 yılındaki depreme ancak yetişir. Onun için bence hiçbir şey yapmadan depremin İstanbul'u yerle bir etmesini beklemek ve kalan sağlar olarak yeniden inşasına başlamak en akıllıcası olur. Hiç olmazsa yıkım işini bedavaya getirmiş oluruz.\r\n\r\nZaten eski binaların sağlamlaştırılması işi bir masaldan ibaretmiş. Bir bilene sordum. Yüzde yüz sağlamlık elde etmek mümkün olmadığı gibi, yıkıp yeniden yapmak bile daha ucuz ve kolaymış. Bunun aksini iddia edenler bu işten rant sağlayacak ve sağlamakta olanlarmış.\r\n\r\nBilmiyorum, ben anlamam Sayın Barka, bir bilenin yalancısıyım.\r\n\r\n***\r\n\r\nAslında bu depremden sağ salim sıyırtmanın bir yolu var ama kimse söylemeye cesaret edemiyor. İSTANBUL'U BOŞALTMAK. Geri kalan ve şu anda yapılmakta olan hazırlıkların tümü deprem olup bittikten, giden gittikten sonra sağ kalanların barınmasına, yaşamını sürdürebilmesine yönelik. Enkaz altında kalacağı tahmin edilen nüfus içinse bir şey yapıldığı yok. Ha, pardon ceset torbaları hazırlanıyor.\r\n\r\nSayın Barka, bizden vazgeçtim, torunumuzun torununu bile kurtarabileceğimizden umudumu kestiğim için ‘‘Allah yazmamış olsun’’ deyip huzur içerisinde oturuyorum. Yazdıysa da ne yapayım ‘‘Elle gelen düğün bayram’’ demiş atalarımız.\r\n\r\nBu huzurumun nedeni ‘‘Sayın Işıkara'nın telkinleriyle depremle yaşamaya alışmış olduğum’’ şeklinde de açıklanabilir.\r\n\r\nIşıkara'ya hakikaten çok şey borçluyuz. En azından o olmasaydı biz hálá deprem anında annemizin yöntemiyle kapı eşiğinde durmaya devam edecektik. Oysa şimdi onun tavsiyeleriyle oluşturduğumuz içi kitap dolu sandıklar sayesinde kelleyi kurtarabilme ihtimalimiz var.\r\n\r\n***\r\n\r\nİşte böyle Sayın Barka.\r\n\r\nBu mektubu ‘‘Neler oluyor size?’’ diye merak ediyorsunuzdur düşüncesiyle kaleme aldım. Bir şey olduğu yok; görüyorsunuz eski hamam eski tas.\r\n\r\nSevgiler, saygılar efendim.\r\n\r\n\r\nMIŞ-MUŞ\r\n\r\n\r\nEnflasyon umut vermiş.\r\n\r\nBu da ‘‘Yılın umut veren canavarı’’.\r\n\r\n*\r\n\r\nKulaktan öpmek sağır ediyormuş.\r\n\r\nKeşke dudaktan öpmek de dilsiz etse, biraz kafamızı dinlesek’’ diyordur şimdi erkek kısmı.\r\n\r\n*\r\n\r\nAntalya müftüsü, ‘‘İsteyerek bekár kalmak günahtır’’ demiş.\r\n\r\n\r\n \r\n", "Şimdiki kızlar harika \r\n \r\n\r\n \r\nTanıdığım gençler var. Ünlü ailelerin 20-22 yaşlarındaki oğulları. Yakışıklı, zengin, sevimli, iyi eğitim almakta olan. Ne zaman karşılaşsak ki ben pek orada burada gezmediğimden hep aynı yerde karşılaşıyoruz, daima yalnızlar. Kız arkadaşları yok.\r\n\r\nNihayet geçen gün dayanamadım, ‘‘Hayrola çocuklar, nedir bu durum?’’ dedim. ‘‘Adeta bulunmaz Hint kumaşı olmanıza rağmen... Kızlar benim bilmediğim başka şeyler mi arar oldular?’’\r\n\r\nAnlattılar durumu.\r\n\r\n*\r\n\r\nKızlar birkaç mekándan başka bir yere gitmek istemiyorlarmış, onlar da mecburen o birkaç yerin dışında yalnız oluyorlarmış.\r\n\r\nNeden peki? Kızların babaları oralara abonman ücreti mi ödemiş?\r\n\r\nOlur ya, gece kulübü, bar, restoran her neyse, baba her ay belli bir miktar para yatırıyordur, ‘‘Kızım gelsin eğlensin, kolasını neyini eksik etmeyin; eti sizin kemiği benim, başka yere de salmayın’’ diye tembih ediyordur belki.\r\n\r\nDeğilmiş.\r\n\r\nKızlar kendilerini mümkün olduğu kadar çok kişiye göstermek için belediye otobüsü kalabalığındaki yerlere gitmeyi tercih ediyorlarmış.\r\n\r\nE, haklılar tabii. Üstlerindeki başlarındaki yatırım az buz değil. Ne kadar çok insan görürse o kadar parasını çıkarmış olacak.\r\n\r\nAma atladıkları bir nokta var. Oralarda boyunlarından aşağısını gösterebilmelerine imkán yok.\r\n\r\n*\r\n\r\nO tip yerlere hiç gitmemiş olanlar için tasvirde bulunayım:\r\n\r\nBütün gece ayakta duruluyor. Omuz omuza, kıç kıça, burun buruna. Ama muhabbetten değil, sıkışıklıktan.\r\n\r\nDeğil ortalıkta salınmak, burnunuz kaşınsa, kendi bedeninizle yanınızdakinin bedeni arasına sıkışmış olan kolunuzu kurtarıp yüzünüze götüremediğinizden, burnunuzu önünüzdekinin omuzuna, ensesine, artık neresine denk gelirse, sürtmek suretiyle kaşıyorsunuz.\r\n\r\nTuvalete gitmek icap etti diyelim. Omuz vura vura, ayak eze eze, menzile doğru ilerlemeye çalışıyorsunuz.\r\n\r\n1.5 saat sonra daha 75 santim yol gittiğinizi görüyor ve vazgeçip arkadaşlarınızın yanına dönmekle, azim ve inatla yola devam etmek arasında bocalıyorsunuz. Birine karar veriyorsunuz, ancak hangisini seçtiyseniz seçin uygulamanız mümkün olmadığı için bulunduğunuz yerde dikilerek geceyi başka omuzlar arasında tamamlıyorsunuz.\r\n\r\n*\r\n\r\nBuraların en iyi tarafı kişinin fazla içki içememesi. Garsonun siparişi almasıyla getirmesi arasında geçen süre yol muhalefeti dolayısıyla iki saat. İçki elinize ulaştığında yarısı yolda dökülmüş oluyor. Kalanı da kadehi ağzınıza götürmeyi başaramadığınızdan, başarsanız da mücadele sırasında üzerinize döktüğünüzden, içtiğiniz içki iki, bilemediniz üç yudum.\r\n\r\nŞimdi böyle bir durumda elbise falan görünür mü? Hele ayakkabı. Banyo terliğiyle gelseniz kimse farkına varmaz.\r\n\r\n*\r\n\r\nAma yalnız elbiselerini göstermek değilmiş istedikleri. Kısmet bulmak istiyorlarmış aynı zamanda.\r\n\r\n‘‘E sizi bulmuşlar işte, daha ne?’’ diyorum.\r\n\r\n‘‘Biz o gecelik partnerleriyiz, ileriki geceleri finanse edecek birilerini arıyorlar’’ diyorlar.\r\n\r\nCeplerine üç beş yeni telefon kaydetmeden çıkmıyorlarmış gittikleri yerden.\r\n\r\nKonuşmamız şöyle devam ediyor:\r\n\r\n- Peki aşk?\r\n\r\n- Ne aşkı?\r\n\r\n- A saçmalamayın çocuklar! Siz yanlış yerlerde geziyorsunuz, yanlış insanlarla berabersiniz demek ki. Ben size normal kızları sormuştum. Hani sınıf arkadaşlarınız falan...\r\n\r\n- Senin dünyadan haberin yok Pako.\r\n\r\nHakikaten dünyadan haberim yok.\r\n\r\nDurum buymuş meğer. Bilmiyorum, ben onların abartıcısıyım.\r\n\r\n\r\nmış-muş\r\n\r\nAmerika'nın kaşifi Çinliler çıkmış.\r\n\r\nUfak tefek olduklarından bugüne kadar kimse fark etmedi demek ki.\r\n\r\nTürk mutfağı Viagra gibiymiş.\r\n\r\nNe zaman pizzaya alıştık, Viagralık olduk.\r\n\r\nBahçeli AB için ‘‘Teslimiyetçi olmayız’’ demiş.\r\n\r\nEvet olmayız, zira biz yolsuzluğa, hırsızlığa, adaletsizliğe falan teslim olmuş durumdayız.\r\n \r\n", "Annem ne der \r\n \r\n\r\n \r\nSİZCE bu yaşta, yani benim yaşımda birinin hálá annesinden korkuyor olması doğal mıdır?\r\n\r\nÜstelik annem melek gibi bir kadınken... Benimse altımda bir uçan süpürgem eksikken...\r\n\r\nGörünüşe aldanmayacaksınız. Annem o meleklikle yapacağını yapmıştır. Aramızda şehirlerarası otobüs hosteslerinin deyişiyle ‘‘Normal hava ve yol şartlarında 8.5 saatlik mesafe’’ olması, durumumu değiştirmeye yetmez.\r\n\r\nBütün hayatımı ‘‘Annem ne der?’’ sorusunun cevabına göre tanzim etmeye çalışmışımdır. Gerçi başarabildiğim söylenemez ama kim, ne için demişti hatırlamıyorum, ‘‘Varmasam da yolunda ölürüm’’ diye bir laf vardır hani... Benim durumuma çok uyuyor.\r\n\r\n***\r\n\r\nMisal şu yazılar...\r\n\r\nHaftanın dört günü, ‘‘Ya annem beğenmezse’’ korkusunu yaşıyorum. Nitekim beğenmiyor.\r\n\r\nZaten onun ifadesine göre çok tehlikeli bir iş yapıyorum. Derhal bırakmalıyım bu işi. Bilmeyen, evin bir odasında kimyasal silah imal ediyorum zanneder.\r\n\r\nAma bir yandan da bir gün bir mani çıkar da yazamam diye endişeleniyor galiba. Çünkü mütemadiyen ‘‘Boş vakitlerinde otur üç beş yazı yaz, at kenara’’ diyor. Kolay zannediyor. Hazır boşken bir tencere yaprak sarıp dolaba atmakla bir tuttuğundan...\r\n\r\nGerçi sarma işinin yazı yazmaktan daha zor olduğu bir gerçek ama ben daha çok stok açısından mukayese ediyorum. Salı akşamı yazıp çarşamba sabahı gönderdiğim yazı cumartesi günü yayımlandığında modası geçmiş oluyor, bir de stoktan çıkardığımı düşünün.\r\n\r\nYalnız iki konu var ki naftalinleyip kaldırsam, 10 sene sonra çıkarıp karşınıza getirsem tazeliğinden bir şey kaybetmez. Biri Kıbrıs meselesi, öteki AB.\r\n\r\nNeyse...\r\n\r\n‘‘Anacığım stok olmaz’’ diyorum her seferinde. Diyorum ama içimdeki suçluluğu da atamıyorum. Yazılarımı bitirmiş göndermişim, boş günümdeyim, bir yerlere gidip keyif edeceğim. Gidiyorum da... Ama keyif ne gezer. Sanki okuldan kaçtım. İçim pır pır. ‘‘Şu anda boşum, oturup bir yedek yazı yazacağıma kalkıp buraya geldim, yazıklar olsun bana.’’\r\n\r\n***\r\n\r\nBu yazı mevzuu banko.\r\n\r\nİlaveten duruma göre değişen başka korkularım da var. Yaparsam kendimi suçlu hissedeceğim bir sürü şey.\r\n\r\nEve geç gelmek.\r\n\r\nFazla gezmek tozmak.\r\n\r\nOlur olmaz gülmek.\r\n\r\nSokakta dondurma yalamak.\r\n\r\nİnce giyinmek.\r\n\r\nHalime şükretmemek.\r\n\r\nFalan filan.\r\n\r\nEskiden böyle değildim. Daha az aldırırdım. Acaba yaşım ilerledikçe annemi anlar mı oluyorum?\r\n\r\nBir de dedikodu mevzuu var ki beni en çok yaralayan budur.\r\n\r\nAnnemin hayatı boyunca birinin aleyhinde bir laf ettiğini, birinin söylediğini ötekine aktardığını duyan olmamıştır. Dedikoduyu sevmez, bize de yaptırmaz. Şöyle ağız tadıyla birini çekiştirememişizdir yanında.\r\n\r\nAma ne oldu?\r\n\r\nBen dedikodusever oldum. Belki de anneme inat. Üçüncü Dünya Savaşı'nı çıkaracak boyutta olmasa da onu bunu çekiştirdiğim oluyor doğrusu. Çok zevkli. Sonradan yaşadığım ‘‘Annem duyarsa’’ korkusunu hesaba katmazsak tabii.\r\n\r\n***\r\n\r\nŞimdi içinizde ‘‘Yine anasını danasını anlatmış’’ diyenler olacaktır.\r\n\r\nTeessüf ederim.\r\n\r\nBu yazıdaki mesajı anlayamadıysanız...\r\n\r\nBir cümleyle özetleyeyim en iyisi.\r\n\r\nÇocuklarınızı büyütürken ağzınızdan çıkanı kulağınız işitsin.\r\n\r\n\r\n\r\n\r\nMIŞ-MUŞ\r\n\r\n\r\nMesut Yılmaz, ‘‘Dil yasaklamak ilkel’’ demiş.\r\n\r\nBize de onun için yakışıyor zaten.\r\n\r\n*\r\n\r\nR.Tayyip Erdoğan için cuma ezanı 7 dakika geç okunmuş.\r\n\r\nMış-muş'u kendi içinde, yoruma gerek var mı?\r\n\r\n*\r\n\r\nKız babaları, damat adaylarından artık sabıka kaydı istiyorlarmış.\r\n\r\nAynı zamanda damadın aydın ya da işadamı falan olmasını da istiyorlarsa, işleri biraz zor.\r\n \r\n", "Kadın oluyorum \r\n \r\n\r\n \r\nAĞZIM açık, boğazımda alet, sesli harfleri sıralıyorum. Sevgili doktorun Celal Ünver'in gözü ekranda. ‘‘Bunu beğenmedim’’ diyor, ‘‘Bakalım bir de Mehmet Hocam'a gösterelim.’’\r\n\r\nO anda ne hale geldiğimi tahmin edersiniz. Hele Mehmet Ömür de ‘‘Evet, ameliyat’’ deyince...\r\n\r\nBen yine antibiyotik, boğaz spreyi, söktürücü üçlüsüyle eve döneceğimi düşünürken...\r\n\r\nHemen kardeşimi çağırıyorum. Güya bana moral verecek. Sanki huyunu bilmezmişim gibi. O dakikadan itibaren yüzlerce defa ‘‘Vallahi iyi olacağım’’ demek durumunda kalıyorum. Aslında isabet oluyor, kendi söylediğime kendim inanıyor ve rahatlıyorum.\r\n\r\n* * *\r\n\r\nSahneden, televizyondan falan sesimi bilen okurlar, ‘‘E, sana ameliyat şarttı’’ diyorlardır şimdi. Haklılar.\r\n\r\nEn iyi gününde bile ‘‘Geçmiş olsun’’ dedirtiyordu sesim. Çatallar, çatlaklar, hırıltılar gırla gidiyordu. Son zamanlardaysa kısık olmadığı günler sayılırdı adeta.\r\n\r\nVe hayatımı her türlü etkiliyordu.\r\n\r\nMisal bu sesle haza hanımefendi biri olmam mümkün değildi.\r\n\r\nNe bileyim işte, sevgilime romantik laflar etmek, ona buna nezaket dolu cümleler sarf etmek sesimle bağdaşmaz diye hiç kalkışmıyordum mesela.\r\n\r\n* * *\r\n\r\nUzatmayayım, ses tellerimden ameliyat oldum.\r\n\r\nYıllar içerisinde mahvetmişim kendilerini. Sigaralar, tekniksiz şarkı söylemeler... Ödemler, iltihaplar, tahrişler... Neyse ki ve çok şükür ki daha ötesini becerememişim.\r\n\r\nPazar günkü yazımı narkoz sarhoşu olduğumdan yazamadım. Yazamadım ama yine de elimden káğıt kalem düşmedi. Zira konuşmam yasak.\r\n\r\nBilenler bilir, bu bana verilecek en büyük cezadır. Denemişliğim yok ama hapis cezası bunun yanında bana vız gelebilir. Yanımda kitabım, radyom, birkaç da lak lak edebileceğim insan olduktan sonra müebbet bile koymaz bana. Sokaklarda fazla gözüm olmadığından... Ama konuşamamak... Neyse ki üç gün. Ondan sonraki üç gün fısıltı halinde, sonra da bağırmadan, yavaş sesle konuşabileceğim. Bir ay sonraysa bülbülüm, bülbül. Gerçi şimdi de bülbülüm ama dut yemiş olanından.\r\n\r\n* * *\r\n\r\nNetice olarak, ben de kadınlığımı keşfedeceğim galiba.\r\n\r\nTamamen iyileştiğimde sesim cinsiyetime yakışır hale gelecek. Belki artık telefonda ‘‘Kimi aradınız beyefendi’’ demezler. Bakarsınız şuh kahkahalar bile atarım.\r\n\r\nBilmem farkında mısınız, sesimle sedamla kadınlığa geçişimde de erkek parmağı olmuş olacak. Hem de bir değil iki.\r\n\r\nSon olarak, kardeşimin sizlere bir diyeceği var. ‘‘Bunu yaz lütfen’’ dedi, aynen iletiyorum.\r\n\r\n‘‘Yakınlarınızın hoşlanmadığınız huyları olabilir ancak asla şikáyet etmeyiniz, bir gün o beğenmediğin yanlarını arar hale gelebilirsiniz.’’\r\n\r\nKendisi çok konuşmamdan şikáyetçiydi de. Tekrar konuşmaya başlayınca sabahlara kadar ‘‘gık’’ demeden dinleyecekmiş beni. Bunda dizimin dibinde oturup yazdıklarımı okumaktan bunalmış olmasının payı büyük tabii. Kız haklı. İnsan böyle bir durumda gerektiği zaman, kısa ve öz olarak derdini anlatmak için kullanır káğıt kalemi değil mi? Hayır. İllaki uzun uzun sohbet edeceğim. İki günde iki tane beş ortalı defter bitirdim.\r\n\r\nNeyse şimdi ben bu yazıyı yazarken epey dinlenmiş oldu. Eminim dört gözle (!) ıslık çalıp sohbete çağırmamı bekliyordur.\r\n\r\n\r\nMIŞ-MUŞ\r\n\r\nTansu Çiller çamurdan saksı yapmış.\r\n\r\nÇamur çamur olalı böyle zulüm görmemiştir herhalde.\r\n\r\n*\r\n\r\nErkek çocuk, annenin ömrünü kısaltıyormuş.\r\n\r\nKocaların genellikle önden gittiğine bakılacak olursa kadın kısmı eş olarak rövanşı alıyor.\r\n\r\n*\r\n\r\nEcevit, ‘‘Koşullar uygun olursa siyaseti bırakırım’’ demiş.\r\n\r\nKoşul, dünyanın sonunun gelecek olması.\r\n \r\n", "Yarın münasebetiyle... \r\n \r\n\r\n \r\n‘‘Dünya Kadınlar Günü’’ dolayısıyla ben de konuya dair bir şey yazayım diyorum. Malum, kadın yazar olduğumuzdan... Bekleniyordur.\r\n\r\nLakin bugün ‘‘Kadınlar Günü’’ değil. Henüz ‘‘Erkekler Günü’’ndeyiz. Bu gece saatler gece yarısını gösterdiğinde ‘‘Kadınlar Günü’’ne şeytmiş olacağız. Yani benim yazı tabiri caizse ‘‘turfanda’’ olacak. Ayrıca erkeklerin gününden çalmış oluyorum haliyle. Olsun. Onlarda bundan çok var. Tam 364 adet.\r\n\r\n* * *\r\n\r\nAslında özel günleri sevmiyorum. Yukarıdaki gayri ciddi üslup bundan. Bilmeyen de daima pek ciddi üslupla yazdığımı zannedecek. Değil tabii, ancak bugün özellikle kendimi salıveresim geliyor. Zira dediğim gibi, böyle birilerine adanmış günlerden nefret ediyorum.\r\n\r\nBir dakika, burada bir parantez açmam gerekiyor. Bu ‘‘Nefret ediyorum’’ lafını sevmedim. İğrenç, korkunç, nefret... Böyle abartılı tepkiler çok moda oldu son günlerde. Başkalarından duyduğumda hoşuma gitmiyor ama ben de kullandım işte. Saatlerin bilmem kaçı göstermesi de başka bir tür sevmediklerimden. Bu kulak alışkanlığı çok kötü, bir bakıyorsunuz ağız alışkanlığına dönüvermiş.\r\n\r\nNe diyordum, özel günlerden pek hoşlanmıyorum. Gerçi bu, ‘‘Sevgililer Günü’’ ya da ‘‘Anneler Günü’’ne benzemiyor. Yani, ‘‘Gelin çiçek derelim, sevgi dolu sözcüklerle annemize/sevgilimize verelim’’ değil. Senede bir gün olsun toplumun dikkatini kadınların üzerine çekmek iyi bir şey tabii. Ama bir kez daha ‘‘Kadınlar çiçektir’’ deyip geçiştirilecekse, ben almayayım.\r\n\r\nBenim kadın haklarıyla da pek ilgim yok aslında. Yani ilgim yok derken kadın olduğumdan dolayı elimden bir hakkımın alındığı olmadı hiç. Etrafımdaki kadınların da bu konuda bir sorun yaşadığına şahit olmadım. Belki Medeni Yasa'ya falan işimiz düşmediğindendir.\r\n\r\nÇok ısrar ederseniz birkaç sorun sıralayabiliriz elbet:\r\n\r\n‘‘Sokakta sigara içemiyoruz.’’\r\n\r\n‘‘Erkekler aldatmasın.’’\r\n\r\n‘‘Bizim de elimizin kiri sayılsın’’ falan gibi.\r\n\r\nBizler şımarıklıktan çatlamak üzereyiz. Şimdi kızacaklar bana ama... Doğrusu bu.\r\n\r\nDünya Kadınlar Günü'nün bir anlamı varsa karnına konulan sekizinci çocuğu, tıpkı önceki yedi çocukta olduğu gibi, isteyip istemediği sorulmayan kadınlar için var. Anlamı var da... Faydası da vardır inşallah.\r\n\r\n* * *\r\n\r\nYarın dünyada neler yapılacak bilmiyorum ama, bizim ne yapacağımız belli.\r\n\r\nErkek arkadaşlarımız birkaç espri yapacaklar,\r\n\r\nBiz kadınlar birbirimize takılacağız,\r\n\r\nKadın kadına yemek yiyip bir iki kadeh atanlar olacak,\r\n\r\nNutuklar atılacak,\r\n\r\nGünün önemini belirten yazılar yazılacak,\r\n\r\nFalan, filan.\r\n\r\nBence kadınlar için yapılacak en iyi şey, şu meşhur gelenek, görenek, örf ve ádetlerimiz var ya... Onları hayatımızdan çıkarmak, yok etmektir. Kadını ezen, hor gören, ikinci sınıf vatandaş eyleyen, hatta yok sayan gelenekleri, görenekleri...\r\n\r\nKadının belini büken daha çok bu yerleşmiş düşünce ve davranışlar; yoksa yasalardan yana pek sıkıntımız kalmadı.\r\n\r\nAncak bu dediğim şey yasaları düzeltmekten daha zor tabii. Öyle işlemiş ki içimize, neredeyse ‘‘Genlere müdahale etmekten başka çaresi yok’’ diyebiliriz.\r\n\r\nNeyse, Allah'tan umut kesilmez, bakarsınız bir gün eğitilivermişiz.\r\n\r\n\r\nMIŞ-MUŞ\r\n\r\n\r\nHillary, Bill Clinton'ı çapkın olduğu için boşuyormuş.\r\n\r\nHillary de jetonu köşeli olanlardan galiba.\r\n\r\nMars'ta su olduğu kesinleşmiş.\r\n\r\nBunu bize duyurmayacaklardı, şimdi göçü durdurabilirlerse durdursunlar.\r\n\r\nEcevit gergin ortaklarıyla terapi zirvesi yapmış, sonuç ‘‘Uyumluyuz’’ çıkmış.\r\n\r\nOrtaklıkları hileli zara benzedi, hep ‘‘Uyum’’ geliyor.\r\n \r\n", "İmajıma paralel olarak... \r\n‘İnsan en az kendini tanır’ derler ya... Doğru.\r\n\r\nBen mesela... \r\n\r\nGeçen gün kardeşime dedim ki, ‘Hiç sataşma huyum yoktur, kimseyle dalaşmam, gayet geçimliyimdir.’\r\n\r\nO sırada yolda yürümekteydik. Kardeşim adım atamadı, dondu kaldı. Belki birkaç saniye dili bile tutulmuş olabilir, hemen cevap veremedi zira.\r\n\r\nBir müddet sonra ‘Söyleyecek bir şey bulamıyorum’ dedi.\r\n\r\nDemek ki mevcut imajım zannettiğimden farklı.\r\n\r\nHayır sırf kardeşim olsa... Sık sık fikir ayrılığına düştüğümüzden şey ediyor diyeceğim... Fakat mesela Gani Müjde de onun gibi düşünüyor ki ikinci defa eli maşalı kadın rolünü uygun gördü bana.\r\n\r\nİlkini biliyorsunuz. Hayat Bilgisi. Sırf eli maşalı da değil, yarı deliydim aynı zamanda. Şimdi yeni bir dizinin çekimlerine başladık. Daha ilk bölümde Aykut Oray’ın kafasına kitap fırlatma sahnem var. Ve burada daha da üşütüğüm.\r\n\r\nBir de bu ikisinden öncesi var hatırlarsanız... Pembe Patikler. Yani etti üç.\r\n\r\nBu ne demek?\r\n\r\nArtık geri dönüş yok demek. Tecavüzcü Coşkun misali yapıştı kaldı üstüme bu karakter.\r\n\r\nHayır, kalsın önemli değil de... Bana rolü getirirken ‘Pakize iyi oyuncudur, bunun altından kalkabilir’ diye mi düşünüyorlar? Hiç sanmıyorum. Sanki ‘Bu, Pakize’nin ta kendisi’ diyorlarmış gibi geliyor.\r\n\r\nKısacası ‘Türk Dizi Tarihi’ne ‘Ha bire adam döven üşütük kadın’ olarak geçmek değil, piyasada aslen bu olduğum kanaatinin oluşmuş bulunması dokunuyor bana. Fakat gerçekler acıdır.\r\n\r\nKendimi olduğum gibi kabul etmem lazım sevgili okuyucularım. Aksini iddia etmenin bir anlamı yok. ‘Görünen köy’ gibiyim.\r\n\r\nŞimdi mecburen dövecek adam arıyorum. İmajıma paralel olarak...\r\n\r\n\r\nEv kadınları dışarı açıldı\r\n\r\n\r\nCumartesi günleri bu köşede yer almakta olan yazılar topluluğunun, yurttan sesler topluluğu misali, birbirleriyle uyum içerisinde olmaları mı gerekir, yoksa her biri ayrı telden çalsa da olur mu, bir türlü kestiremedim.\r\n\r\nHer neyse... Yukarıdakiyle alákasız bir konuya geçiyorum.\r\n\r\nEv kadınları çok değişti.\r\n\r\nBilmem farkında mısınız, dışarı açıldılar.\r\n\r\nNe bakımdan... Birincisi, evlerde yıllardır sürmekte olan ‘üç çeşit tuzlu, iki çeşit tatlı’ devri sona erdi. Artık ev kadınları birbirleriyle kafelerde, çay bahçelerinde buluşuyorlar. Bütçelerine göre. Otellerin çay salonlarında toplaşanlar da var.\r\n\r\nFakat can çıkıp huy çıkmayacağından, çantalarında bir çeşit olsun kurabiyeleri mevcut. Bir ara naylon poşeti usulca çantadan çıkarıp masaya koyuveriyorlar.\r\n\r\n‘Türk kadınının en belirgin özelliği nedir?’ diye sorsalar, hepsinin ‘sarışın’ olmasından sonra bu geliyor bence.\r\n\r\n‘Yiyeceksiz çıkmam abi!’\r\n\r\nEn üst sosyal sınıf mensubu olsun isterse... Hiç olmazsa çantasında bir paket diyet bisküvi vardır.\r\n\r\nBu açıdan bakınca, kadınlar matinesine dolmayla gittikleri günlerden beri durumda bir değişiklik yok.\r\n\r\nFakat çayı termosla getirmeyip müesseseye sipariş vermeleri büyük aşama tabii.\r\n\r\n‘İkinci dışarı açılma olayı’ ise ‘sohbet konusu’ yönünden oluyor.\r\n\r\nGerçi temada bir değişiklik yok. Yine ‘kimin eli kimin cebinde’, bilenler bilmeyenlere anlatıyor. Fakat kadro genişledi. Mahallenin dışına çıktılar. Artık kulakları çınlatılanlar Havin, Zinnur, Aliye, Esma, Baran... Sonra Sibel, Hülya, Gülben, Asena, Seda... Mahalleliden tek laf yok.\r\n\r\nGeçen gün böyle bir gruba denk geldim bir yerde... Allah sizi inandırsın başka tek kelime etmediler. Ha, pardon bir ara hepsinin ortak tanıdığı olan bir kızcağızı çekiştirdiler ama neticede yine lafı kızın Esma’nın gençliğine benzediğini söyleyerek bağladılar.\r\n\r\nŞimdi bu ‘dışarı açılmak’ değil de nedir sorarım size?\r\n\r\nMIŞ-MUŞ\r\n\r\nSağlıklı beslenme öğütleri Britanyalıları hem bunaltmış hem de kafalarını karıştırmış.\r\n\r\nBen öğütlerin Britanyalılaştırdıklarındanım, ya siz?\r\n\r\nUNDP başkanlığına seçilen Derviş’in baş görevi günde 1 dolara mahkûm 500 milyon kişiyi doyurmakmış.\r\n\r\nZavallıcıklar... Açlığa talim etmeye devam.\r\n\r\nErkeğin sosyal ama evcimeni, kadının marifetlisi idealmiş.\r\n\r\nUzun lafın kısası budur!\r\n\r\nİyi uyku için bol muz yemek gerekiyormuş.\r\n\r\nUykutisyenler diyetisyenlere karşı! \r\n", "Sokakta bir köpeğiniz olsun \r\n \r\n\r\n \r\nSEVGİLİ okurlar,\r\n\r\nBugünkü konu çoğunuzun hiç hoşuna gitmeyecek, biliyorum. ‘‘Yine mi hayvanlar?’’ diyeceksiniz.\r\n\r\nBunun yerine Deniz Akkaya'nın podyumlara kesin olmayan dönüşünü ya da Yasemin Kozanoğlu'nun nişanlısıyla sevgilisi arasında gidiş-gelişlerini konu alan bir yazıyla karşılaşmayı tercih ederdiniz herhalde.\r\n\r\nAçıkçası bu benim de daha çok hoşlanacağım bir şey olurdu. Hayvanlardan bahsetmek pek içimi açmıyor. Zira, ‘‘Koala yavrusu gördünüz mü hiç, ne sevimli oluyorlar’’ ya da ‘‘Baharla beraber kuşlar cıvıldamaya başladı’’ türünden bir yazı olmuyor benimki. Öldürülen, terk edilen, işkence gören hayvanlardan söz etmek zorunda kalıyorum genellikle, bundan da yüreğim sıkışıyor.\r\n\r\n* * *\r\n\r\nGün geçmiyor ki bir hayvanseverden mektup gelmesin. Bunların büyük bir kısmı hayvan barınaklarıyla ilgili oluyor.\r\n\r\nŞikáyet dolu mektuplar. Kimi bağlı olduğu belediyeden şikáyet ediyor, kimi insanların duyarsızlığından.\r\n\r\nBarınakları gazetelerde görüyorsunuzdur zaman zaman, 800-1000 hatta 2000 köpek bir tel kafesin içerisinde.\r\n\r\n‘‘E, ne yapalım?’’ diyeceksiniz.\r\n\r\nMesela, yaşadığınız yere en yakın hayvan barınağını tespit edip oraya para, ilaç, mama, süt yardımı yapabilirsiniz.\r\n\r\nMesela, veterinerseniz karşılık beklemeden tedavilerini üstlenebilirsiniz.\r\n\r\nMesela, ağanın eli tutulmaz, arsanızı tahsis edebilirsiniz.\r\n\r\nMesela, milletvekiliyseniz, hele Ediz Hun'sanız hayvanları koruyacak olan yasanın çıkabilmesi için gayret sarfedebilirsiniz.\r\n\r\nMesela, 800 köpeğin 1800'e çıkmaması için kendi hayvanlarınıza sahip çıkabilirsiniz. En çok bundan şikáyetçi barınakların gönüllü çalışanları. Köpek sayısının kapasitelerini aşması bir yana, barınağın kapısına bırakılan ev köpeklerinin hayata küsüşlerini görmenin dayanılır bir şey olmadığını söylüyorlar.\r\n\r\nYapmayın arkadaşlar!\r\n\r\nBakamayacaksanız almayın, aldıysanız terk etmeyin!\r\n\r\nGeçenlerde bir barınağın kapısına bir Kangal bırakmışlar. İltihaplı akıntısı varmış. Ameliyata almışlar. İçinden deodorant kapağı çıkmış.\r\n\r\nNe diyeyim? Dünyanın en ağır lafını etsem ne olacak, o laftan anlayacak adam o işi yapmaz zaten.\r\n\r\n* * *\r\n\r\nBelediyelere gelince...\r\n\r\nBir kısmının kendi bünyesinde barınağı var. Sokak hayvanlarını toplayıp oraya götürüyorlar. Sonra... Sonrası meçhul. ‘‘Uyutmayalım da besleyelim mi?’’ zihniyeti orada da hakimdir büyük ihtimalle.\r\n\r\nBazı belediyelerse, hayvanseverlere arsa tahsis ediyorlar. Ama bir süre sonra ‘‘Çıkın’’ diyorlar. Gerekçeleri ‘‘Almanya'dan köpeğim geldi’’ mi, bilmiyorum artık.\r\n\r\nMisal, Göktürk Belediyesi 2000 köpekli Kemerburgaz Barınağı'na ‘‘Arsayı boşaltın’’ demiş.\r\n\r\nNereye gitsinler Sayın Başkan'ım? Bari başka bir yer gösterin.\r\n\r\n* * *\r\n\r\nEn acıklısıysa ‘‘Kuduzla Mücadele’’ adı altında sokak hayvanlarının uyutulması. (Uyutma deyince öldürmemiş oluyorlar sanki.)\r\n\r\nValiliklere bu konuda tamim gelmiş.\r\n\r\nAB'ye girecekmişiz de...\r\n\r\nBence esas hayvanları öldürürsek giremeyiz AB'ye.\r\n\r\nKuduz vakası çokmuş.\r\n\r\nCinayet vakası daha çok. Katil olabilecek tipteki insanları öldürelim mi önlem olarak?\r\n\r\n‘‘Sahiplendirilemezlerse uyutulma yoluna gidilmeli’’ diyor tamim. Siz habire cins köpek ithal ederseniz kim alır barınaktaki sokak köpeğini? İthal köpeklerin gelişi, satılmayı bekleyişi falan da ayrı bir trajedi.\r\n\r\n* * *\r\n\r\n‘‘İyileştirme’’, ‘‘Düzeltme’’, ‘‘Islah etme’’, ‘‘Onarma’’ gibi sözcükler yok bizim lügatımızda. Bir tek ‘‘Yok etme’’ var.\r\n\r\nHayvan mı? Belki kudurur, en iyisi öldürelim.\r\n\r\nAğaç mı? Manzaramızı kesmeden biz onu keselim.\r\n\r\nBen diyorum ki...\r\n\r\nSokak köpekleri aşılanıp, kısırlaştırılıp bulunduğu yerde bırakılsın.\r\n\r\nHa, aşı ve ameliyatın maliyeti devlet için yüksek oluyorsa, bunu karşılayacak birkaç gönüllü bulunur elbet her sokakta. Altı üstü bir ya da iki köpek.\r\n\r\n‘‘Çok seviyoruz ama apartman dairesinde zor oluyor’’ diyenler, bu iş sizin için biçilmiş kaftan. Sokağınızdaki köpeği sahiplenin. Sokakta ama aşılı, ameliyatlı, sizin köpeğiniz olsun o. Arabanızı tanıyıp koşup karşılasın sizi. Veya geleceğiniz saati bilip durakta beklesin.\r\n\r\nLütfen.\r\n\r\nHepsi ölecek yoksa.\r\n\r\n\r\nMIŞ-MUŞ\r\n\r\nDini nikáh suçmuş.\r\n\r\nBakalım resmi nikáhın ceza olduğu ne zaman anlaşılacak.\r\n\r\nTürklerin dışarıda 70 milyar doları varmış.\r\n\r\nBakmayın süründüğümüze, Edirne'den çıktık mı zenginiz.\r\n\r\nBayar, ‘‘Sadece demokratım’’ demiş.\r\n\r\nBizi kesmez.\r\n \r\n", "Geçtiğimiz hafta \r\n \r\n \r\nBaşlıktan anlamışsınızdır, bugün geride bıraktığımız haftaya bir göz atacağım.\r\n\r\nBiraz daha kibar olmamı, ‘‘Birlikte bir göz atalım, ne dersiniz?’’ gibi bir şeyler söylememi bekleyenler vardır içinizde. Haklısınız, ancak sizden cevap gelmesi uzun sürer şimdi. Bu durumda ben göz atacağım, siz de mecburen okuyacaksınız.\r\n\r\n* * *\r\n\r\nHemen ilk konuya geçiyorum.\r\n\r\nEdiz Hun olayı.\r\n\r\nTipik bir ‘‘Sakınan göze çöp batar’’ durumu. Ediz Hun'u tanıyanlar bilirler, kendisi ‘‘Haza beyefendi’’lerin son temsilcilerindendir. Değil bir hanımefendiye saygısızlık etmek, dişi kedinin önüne geçmeyecek kadar nazik biridir.\r\n\r\nOlay sırasında orada değildim, Sağlamer'in koltuğunun koluna iliştiğini gazetelerde gördüm. Ancak oradaymışçasına, Ediz Hun'un Sağlamer'den özür dileyerek izin istediğinden eminim. Ve oraya ilişmesinin nedeni asla Mesut Yılmaz'a yakın olmak, aynı karede yer almak falan değildir; ifade ettiği gibi Hülya Koçyiğit'e bir merhaba demektir, bundan da eminim.\r\n\r\nYok, böyle değilse bugüne kadar kimseyi tanıyamamışım demektir ki, bu durumda ölem ben, daha iyi.\r\n\r\nHer şeyin sebebi hoşgörü eksikliği.\r\n\r\nSağlamer, bir zamanlar filmlerini zevkle seyrettiği, hatta hayranı olduğu iki sanatçının, iki eski dostun birbirine hal hatır sormasını iki dakika gülümseyerek izleyebilirdi. Orada, o pozisyonda birkaç dakikadan fazla kalmazdı ki Ediz Hun.\r\n\r\nSağlamer olaydan sonra yaptığı konuşmada Ediz Hun'u kastederek ‘‘Siyasetteki ayrıkotları temizlenmeli’’ demiş. Evet, Ediz Hun'un ‘‘ayrıkotu’’ olduğu doğrudur. Alıştığımız kasabalı politikacıların arasında ‘‘ayrıkotu’’ gibi duruyor hakikaten. Benim temennim, Meclis'in bir gün tamamen Ediz Hun gibi ‘‘ayrıkotları’’ndan oluşması.\r\n\r\n* * *\r\n\r\nBBG evindeki kedinin ölümünü biliyorsunz. Yok, tekrar olaya değinecek değilim. Bir şey dikkatimi çekti, onu paylaşacağım sizinle.\r\n\r\nReha Muhtar, bu olayı yok saydı.\r\n\r\nKi kendisi hayvanseverdir,\r\n\r\nKi haberi yoktan var edendir,\r\n\r\nKi daha önemsiz şeyleri bile günlerce didikler.\r\n\r\nNe oldu da böyle oldu bilmiyorum. Şaşırdım doğrusu.\r\n\r\n* * *\r\n\r\n‘‘Haftanın Fotoğrafı’’nı seçmek gerekseydi eğer, Necmettin Erbakan'ın oğlu Fatih Erbakan'ın Milliyet Gazetesi'nde yayımlanan fotoğrafını seçerdim.\r\n\r\nKollar yukarıda başparmaklar havada, partilileri selamlıyor. Recai Kutan'sa oturduğu yerden ona bakıyor.\r\n\r\n‘‘Recai Kutan'ın bakışından ne anlam çıkardın?’’ diye sorarsanız bir şey söyleyemem ama, içimden bir ses ‘‘Recai Bey'i sev’’ dedi.\r\n\r\nİçimdeki o sese çok güvenirim ben. Dediğini yaptım. Şimdi de ‘‘Recai Bey'i al o Saadet Partisi'nden, başka yere koy’’ diyor. Bunu beceremem herhalde ama keşke yapabilsem.\r\n\r\nFatih Erbakan da babasının partisine mübarek olsun, otursun, kendi oğlu doğup büyüyünceye kadar birlikte kocasınlar.\r\n\r\n* * *\r\n\r\nSiz bu satırları okuyuncaya kadar Ediz Hun'la Gülsüm Sağlamer arasındaki mesele tatlıya bağlanmış, Reha Muhtar ölen kedinin farkına varmış, dolayısıyla benim bu yazım daha okunmadan hurdaya çıkmış olabilir.\r\n\r\nYazıyı yayımlanacağı günden dört gün önce teslim etmek durumunda olmanın en kötü tarafı da bu zaten. ‘‘Siz bu satırları okuyuncaya kadar...’’ diye başlayan cümleler kurmak zorunda kalmak.\r\n\r\n\r\nmış-muş\r\n\r\nEbru Şallı, ‘‘Harun'la bu yaz evleneceğiz’’ demiş.Geçen sene ve ondan önceki sene de aynı şeyi söylemişti; her daim çıplak gezdiğinden kışı yazı ayıramayıp bir türlü evlenemiyor kızcağız.\r\n\r\nM. Ali Erbil'in kayınvalidesi, ‘‘Damadım elimden tutacak’’ demiş.M. Ali 40'ını aşmış bir kadını, elinden bile olsa tutmakla, bir ilki gerçekleştirmiş olacak.\r\n\r\nK.Evren'in, cumhurbaşkanlığı döneminde kendisine hediye edilen mücevherleri önce sergilenmek üzere bağışladığı, sonra ‘‘Kızım üzüldü’’ diyerek geri aldığı ortaya çıkmış.Netekim bizi şaşırtmadı.\r\n \r\n", "Bu bir reklamdır \r\nŞÖYLE geyikler vardır.\r\n\r\n‘‘İnsan, ömrü boyunca yiyeceği ekmeği birarada görse...’’\r\n\r\nYa da içeceği suyu, yıkayacağı bulaşığı, şunu, bunu... \r\n\r\nGeçtiğimiz günlerde başıma geldi. Beş yıldır yazmış olduğum yazıların tamamını bir arada gördüm de hakikaten korktum.\r\n\r\nGazetedeki elim ayağım, gözüm, hızır acilim, sevgili Cem'im ve arşivdeki arkadaşlarım CD'ye aktardılar, sonra da A4'lere dökülüp önüme geldi yazılar. Eğer beş sene önce aynı miktar boş káğıdı gösterip ‘‘Bak, sen bunların hepsini dolduracaksın’’ deselerdi canıma kast var diye savcılığa koşardım.\r\n\r\nYazıları görmekle kalmadım, tek tek gözden geçirdim, güncelliğini koruyanları seçtim, tashihlerini yaptım.\r\n\r\nYok, şikáyet etmiyorum. Son zamanlarda işten bunaldığımda uygulamaya koyduğum bir yöntemim var. Size de tavsiye ederim.\r\n\r\nŞöyle:\r\n\r\nSize çok zor gelen, hayatta yapamayacağınızı düşündüğünüz bir işi kendinize örnek alacaksınız. Ben cerrahlığı aldım.\r\n\r\nNe zaman işimden şikáyet edecek noktaya gelsem, ‘‘Mesela şimdi bir beyin ameliyatı yapıyor olsaydım daha mı iyiydi?’’ diyorum ve o dakika sıkıntımdan eser kalmıyor.\r\n\r\n* * *\r\n\r\nNeyse uzatmayayım... Eski yazılarla haşır neşir olmamın nedenini anlamışsınızdır mutlaka ama ben yine de söyleyeyim.\r\n\r\nBir kitap oluşturmak.\r\n\r\nPardon iki kitap. Mış-Muş'ları ayrı bir kitapta topladık zira. Küçük, cebinize sığacak gibi. ‘‘Hediyelik eşya’’ tadında. Adı da ‘‘YenMiş YutulMuş Sözler.’’\r\n\r\nEsas kitabın adı ‘‘Ağız Tadıyla Sevişemedik’’.\r\n\r\nİçinde esas kızla esas erkeğin her türlü durumu mevcut. Aşk, ihtiras, araya giren kötü kadın (!) kin, nefret, aldatma, neler oluyor hayatta...\r\n\r\n* * *\r\n\r\nBiliyorum, çoğu yazar, eleştirmen, hatta okur, köşe yazılarından derlenmiş kitabı kitap yerine koymuyor. Ama ben çok önemsiyorum. Çünkü okuduklarının çoğunu kesip saklayan okur grubundanım. E, sararmış gazete parçaları olarak kalacağına kitap olsun gelsin kitaplığıma otursun.\r\n\r\nSonra şu da var, yazdıklarımızın sadece bir günlük saltanatı olmasını içime sindiremiyorum. Onca dáhiyane fikir, ertesi gün bir şey yok. E, okura da bize de yazıktır.\r\n\r\nEpsilon Yayınları'nın sahibi Ömer Yenici, ‘‘Bazı Mış-Muş'larınız atasözü gibi’’ dedi. Ben de katılıyorum Ömer Bey'e.\r\n\r\nGülmeyin lütfen!\r\n\r\nAtalarımız söylenecek ne varsa söylediler, bitti mi yani?\r\n\r\nNe beni ne kendinizi küçümseyin. Bizim de edeceğimiz iki çift önemli söz vardır elbet. Onlar da sizin benim gibi insanlardı, gökten zembille sırf söz söylemeye inmediler.\r\n\r\nYaşamaksa yaşamak...\r\n\r\nGözlemse gözlem...\r\n\r\nİmbikten geçirmekse, imbikten geçirmek.\r\n\r\nNeyimiz eksik?\r\n\r\nHa, bir tek atalarımızın arkasında, elinde káğıt kalemle gezen, artık ‘‘Atasözü Kayıt Memuru’’ mu desem, ağızlarından çıkanı şıp diye kaydeden birileri varmış. Şimdi bu yok işte.\r\n\r\n* * *\r\n\r\nBu kitabın ortaya çıkmasında en büyük etken tabii ki okur oldu. Çok ısrar etti okur. Yolumu kesti, telefon etti, faks çekti, mail yolladı. Kaldı mı atladığım bir iletişim yolu?\r\n\r\n‘‘Kaçırdığımız yazılarınız var, okumaya doyamadıklarımız var... Aman Pakize Hanım kitap.’’\r\n\r\nHadi bakalım göreceğiz şimdi. Sayılar yalan söylemez.\r\n\r\nHa, bir de şu var: Hürriyet okuru olmayan yurdum insanı benden mahrum mu kalsın?\r\n\r\nDurum budur.\r\n\r\nYoksa ‘‘Karşılığı gazete tarafından ödenmiş etmiş yenmiş bitirilmiş yazılara birinin tekrar bir ücret ödemeye kalkmasının dayanılmaz cazibesi’’nin hiçbir önemi yoktur(!)\r\n\r\n* * *\r\n\r\nNetice olarak...\r\n\r\nİki kitabım çıktı.\r\n\r\nİkisinin satış rekoru kırmak için aralarında yarışacaklarına inanıyorum. Zira işi garantiye aldım. Her iki kitabın da kapağını Latif Demirci yaptı. Ayrıca Mış-Muş'ların aralarında karikatürleri de var.\r\n\r\nOkur ilk bakışta kitapları Latif Demirci'nin zannedecek. Pakize Suda'yı kitabın görünmeyen bir yerine küçücük yazın diye de tembih ettim.\r\n\r\nNasıl aklım?\r\n\r\nGerçi durumu burada açık ettim ama buna rağmen umutluyum.\r\n\r\nKitaplara Latif Demirci'nin kitabı süsü verme numarası tutmazsa diye ve aynı zamanda,\r\n\r\n‘‘Er'inden sonra kalkan karıdan,\r\n\r\nBilbordu olmayan yazardan hayır gelmez!’’ manisinden hareketle bilbordlarımla donattık anayurdu dört yandan.\r\n\r\nBakalım ne olacak?\r\n\r\n* * *\r\n\r\nBu yazıyı ayıplayanlar olacaktır muhakkak. Fakat beş senedir her türlü halimi yazıp dururken şimdi kitap falan yokmuş gibi davranmam samimiyetsizlik olmaz mıydı? \r\n", "Gitmek \r\n \r\n\r\n \r\nBUGÜNLERDE herkes gitmek istiyor.\r\n\r\nKüçük bir sahil kasabasına, bir başka ülkeye, dağlara, uzaklara...\r\n\r\nHayatından memnun olan yok.\r\n\r\nKiminle konuşsam aynı şey... Her şeyi, herkesi bırakıp gitme isteği.\r\n\r\nÖyle ‘‘yanına almak istediği üç şey’’ falan yok. Bir kendisi.\r\n\r\nBu yeter zaten. Her şeyi, herkesi götürdün demektir. Keşke kendini bırakıp gidebilse insan.\r\n\r\nAma olmuyor.\r\n\r\nHadi kendimize razıyız diyelim, öteki de olmuyor. Yani her şeyi yüzüstü bırakmak göze alınamıyor.\r\n\r\nBöyle gidiyor işte. Bir yanımız ‘‘kalk gidelim’’, öbür yanımız ‘‘otur’’ diyor.\r\n\r\n‘‘Otur’’ diyen kazanıyor. O yan kalabalık zira. İş, güç, sorumluluk, çoluk çocuk, aile, güvende olma duygusu... En kötüsü alışkanlık.\r\n\r\nAlışkanlığın verdiği rahatlık, monotonluğun doğurduğu bıkkınlığı yeniyor. Kalıyoruz.\r\n\r\nKuş olup uçmak isterken ağaç olup kök salıyoruz.\r\n\r\nEvlenmeler...\r\n\r\nBir çocuk daha doğurmalar...\r\n\r\nBorçlara girmeler...\r\n\r\nİşi büyütmeler...\r\n\r\nBir köpek bile bizi uçmaktan alıkoyabiliyor.\r\n\r\nMisal, ben...\r\n\r\nKapıdaki Rex'i bırakıp gidemiyorum. Değil bu şehirden gitmek, iki sokak öteye taşınamıyorum. Alıp götürsem gelmez ki... Bütün sokağın köpeği olduğunun farkında. Herkes onu, o herkesi seviyor. Hangi birimizle gitsin?\r\n\r\n‘‘Sırtında yumurta küfesi olmak’’ diye bir deyim vardır; evet, sırtımızda yumurta küfesi var hepimizin. Kendi imalatımız küfeler.\r\n\r\nAma eğreti de yaşanmaz ki bu dünyada. Ölüm var zira. Ölüme inat tutunmak lazım. İnadına kök salmak lazım.\r\n\r\nBari ufak kaçışlar yapabilsek.\r\n\r\nVar tabii yapanlar. Ama az. Sadece kaymak tabakası.\r\n\r\nHepimiz kaçabilsek... Bütçe, zaman, keyif... Denk olsa.\r\n\r\nGün içinde mesela... Küçücük gitmeler yapabilsek.\r\n\r\nNe mümkün.\r\n\r\nSabah 09.00, akşam 18.00.\r\n\r\nSonra başka mecburiyetler.\r\n\r\nSıkışıp kaldık.\r\n\r\nSırf yeme, içme, barınmanın bedeli bu kadar ağır olmamalı.\r\n\r\nHayatta kalabilmek için bir ömür veriyoruz.\r\n\r\nBir ömür karşılığı bir ömür yani.\r\n\r\nNe saçma.\r\n\r\nBahar mıdır bizi bu hale getiren?\r\n\r\nGaliba.\r\n\r\nBen her bahar áşık olmam ama her bahar gitmek isterim.\r\n\r\nGittiğim olmadı hiç.\r\n\r\nAma olsun... İstemek de güzel.\r\n\r\n\r\nMIŞ-MUŞ\r\n\r\n\r\nOsman Yağmurdereli, ‘‘Erkeğin kalbi 8'e bölünebilir’’ demiş.\r\n\r\nDoğru. Hatta un ufak bile olabilir. Çürük zira.\r\n\r\n*\r\n\r\nANAP'tan DYP'ye geçen Agáh Oktay Güner, Çiller'e ‘‘Güzeller güzeli’’ demiş.\r\n\r\nDYP'ye neden geçtiği belli oldu.\r\n\r\n*\r\n\r\nCHP'li Cem Karaca, ‘‘Keşke Bahçeli CHP'de olsaydı’’ demiş.\r\n\r\nCem Karaca, yasak aşk yaşayan evli adamlara döndü.\r\n\r\n*\r\n\r\nSelin Toktay aşk yorgunuymuş.\r\n\r\nE normaldir, kendini bildi bileli gönlü turnede.\r\n\r\n*\r\n\r\nDadı'nın Suzan'ı Seray Sever, ‘‘En az yüz çift ayakkabım var’’ demiş.\r\n\r\n‘‘Görgü’’sü kaç çift acaba?\r\n \r\n", "Ayıp ettik \r\nMİLLİ Eğitim Bakanı Erkan Mumcu'yla Turizm Bakanı olduğu günlerde tanışmıştık. Röportaj vesilesiyle... \r\n\r\nNeden onu seçmiştim röportaj için diye düşünüyorum... Sivri dilinden desem, o zamanlar o meşhur çıkışlarına başlamamıştı. Büyük ihtimalle kabinenin en genç bakanı olduğu için seçmiştim.\r\n\r\n‘‘Her röportaj yaptığımı sevme’’ değişmezimin yanı sıra bende çok heyecanlı, çok çalışkan, çok idealist biri intibaını bırakmıştı.\r\n\r\nSonra AKP'ye geçişine biraz içerledim doğrusu. Partiye ve hükümete tarafımdan yapılan haklı ya da haksız bütün göndermelerden de payını aldı elbet.\r\n\r\nŞu sıralar icraatı bir hayli eleştiriliyor Mumcu'nun. Ama konu beni aştığından tek kelime dahi yorum yapacak değilim.\r\n\r\nE, nedir o halde bu Erkan Mumcu mevzuu?\r\n\r\nGeçtiğimiz cumartesi günü bizim gazetenin manşetinde yer alan haberi hatırlıyor musunuz?\r\n\r\nŞimdi yeniden gündeme getirmekle eleştirmeye hazırlandığım bir yanlışı ben de yapmış olacağım maalesef, ama olan olmuş bir kere bari yanlışa dikkat çekme görevimi yerine getireyim.\r\n\r\nŞu kopya mevzuu...\r\n\r\nÖğretmene bir diyeceğim yok. Ayrımcılık yapmaması iyi bir şey.\r\n\r\nAma bizim gazete ayrımcılık yapmış maalesef. Kızıp darılmaca yok.\r\n\r\nÇocuklar hakkında haber yaparken gösterdiği duyarlılığı Mumcu'nun oğluna göstermemiş.\r\n\r\nHangimiz kopya çekmedik?\r\n\r\nHálá anılarımızı anlatıp dururuz birbirimizi.\r\n\r\nAma o yaşlardayken bunu bir gazetenin manşetinde görmek ister miydik?\r\n\r\nÇocuk ruhumuz bunu kaldırabilir miydi?\r\n\r\nBizim toplumda çok yaygın olan bir durum var. Zengine, güçlüye neredeyse tapınmanın yanı sıra içten içe onlara karşı pek de insani duygular beslemiyoruz.\r\n\r\nMendilci çocuğa kıyamıyoruz da bakanın çocuğuna kıyıyoruz mesela.\r\n\r\nErkan Mumcu politikacı. Bir sürü şey yaşadı, daha da ne badireler atlatacaktır. Ama oğlu... O çocuk daha.\r\n\r\nAyıp ettik gibime geliyor.\r\n\r\n***\r\n\r\nLaf Erkan Mumcu'dan açılmışken...\r\n\r\nMumcu'yla eşi beni izlemeye geldiler. Magazinci arkadaşlarım bunu size duyurmuş olmasalardı bahsedecek değildim ama madem yazıldı o halde Mumcu'yla ilgili lakin Mumcu'dan bağımsız gelişen bir olayı da nakledeyim bari.\r\n\r\nÁdettir, sahnedeki sanatçı zaman zaman dinleyicilerin ağzına mikrofon uzatıp şarkının bir bölümünü onlara söyletir. Hele seyirci ünlü biriyse...\r\n\r\nBen de Erkan Mumcu'ya yaptım aynı şeyi. Beraber şarkı söyledik, muhabir arkadaşlarım da pek sevdikleri bu sahneyi görüntülediler.\r\n\r\nErtesi gün haberi hazırlayan arkadaşlardan telefon geldi, resimaltı yazacaklarmış, birlikte hangi şarkıyı söylediğimizi sordular.\r\n\r\nA, katiyen hatırlamıyorum. Bütün repertuvarı aklımdan geçiriyorum, nafile. Ne önemi var, ‘‘Beraber şarkı söylediler’’ deyin geçin. Yok, illa hangi şarkı.\r\n\r\nAtacağım artık, başka çarem yok. Fakat gazeteci kısmını çok iyi tanıdığımdan sözleri manidar olmayan bir şarkı arıyorum. Hani öyle ‘‘mey’’li, ‘‘kadeh’’li falan olmasın diyorum. Durduk yerde bakanın başını ağrıtmayayım.\r\n\r\n‘‘Hah’’ dedim, ‘‘Gemilerde talim var/Bahriyeli yarim var.’’\r\n\r\nBunu dedim ve anında şarkının gerisi geldi aklıma:\r\n\r\n‘‘Hani benim Receb'im, Receb'im?’’\r\n\r\nİyi mi? Sen kalk kırk şarkının içinden seçe seçe bunu seç. Kaş yapayım derken göz çıkarmak olursa bu kadar olur.\r\n\r\nNeyse ki arkadaşlarım bunu kullanmadılar, isteselerdi suyunu çıkarırlardı.\r\n\r\nAslında bu yazının başlığı ‘‘Gazetem ve Bir Doğru Bir Yanlış’’ olmalıydı.\r\n\r\n***\r\n\r\nArt niyetlilere not: Bu yazı, cumartesi günkü manşeti gördüğüm anda kafamda oluşmuştur. İşin şarkı türkü kısmı sonradan yaşanmış ve yazıya dahil edilmiştir. Yani Mumcu beni dinlemeye gelmeseydi de bu yazı yazılacaktı, ancak ‘‘Ayıp ettik gibime geliyor’’ cümlesiyle bitecekti.\r\n\r\n\r\nMIŞ-MUŞ\r\n\r\n\r\nHükümet para bulamadığı gerekçesiyle bu yıl nema ödeyemeyecekmiş.\r\n\r\nKeşke ‘‘nema problema’’ diyebilsek.\r\n\r\n*\r\n\r\nAbdullah Gül'ün eşi Hayrünisa Gül, ‘‘First lady değil, halktan biriyim’’ demiş.\r\n\r\nDavos'a da halktan biri olduğu için gitti zaten.\r\n\r\n*\r\n\r\nABD Dışişleri Bakanı, ‘‘Biz size sürekli yardım ediyoruz, şimdi de sıra sizde’’ demiş.\r\n\r\nAnlayacağınız yediğimiz hurmaların tırmalama zamanı geldi. \r\n", "Japonlarla aynı fikirdeyim \r\nJAPONLARLA aynı fikirde olmaktan gurur duydum doğrusu. Malum, Japon eşittir zeká, akıl, fikir, icatçılık vb. \r\n\r\nEfendim, olay şu:\r\n\r\nJapon çiftler evlenince sekse veda ediyorlarmış. Japon erkekler eşlerini sadece çocuklarının annesi olarak görüyor, artık onlarla seks yapmıyor, dolayısıyla dışarı yöneliyorlarmış.\r\n\r\nKendimi bildim bileli böyle olması gerektiğini düşünmüşümdür ama ayıp kaçar diye söylememişimdir. Fakat işte Japonlar açık açık şeyttirince bana da cesaret geldi. Referansım var artık hiç olmazsa. Hem de Afrika’nın bilmemne kabilesinden değil, Japonlardan.\r\n\r\nGelelim mevzuyu açmaya...\r\n\r\nAhkám kesmekten ziyade soru soracağım.\r\n\r\nİçinizde ana babasını sevişirken düşünebilen biri var mı?\r\n\r\nYani bunu aklına getirdiğinde tuhaf, hatta sinir olmayan?\r\n\r\n‘Yok canım olmaz öyle şey!’ demeyen?\r\n\r\nBabasıyla annesini sevişirken gören çocuklar en büyük travmayı yaşamazlar mı?\r\n\r\nPeki, bir karı-kocanın, içerideki odada çocukları uyurken gerçekleştirdiği sevişmeye sevişme denilebilir mi?\r\n\r\nYoksa bu daha ziyade yasak savma kabilinden alelacele yapılan bir eylem midir?\r\n\r\nPekiii... Öpüşüp koklaşan gençlere, şaka bile olsa ‘Hop aile var!’ denmesi nedendir?\r\n\r\n‘Aile’yle ‘cinsellik’ bağdaşamaz iki unsur olarak görülüyor galiba, öyle değil mi?\r\n\r\nBu sorulara cevabınız sırasıyla ‘Yok, yok, yok, evet, hayır, evet, evet’se Japonlar haklı değil midir?\r\n\r\nBitmedi.\r\n\r\nEvlenmek biraz da ‘boğuşulacak bir sürü mesele yaratmak’ değil midir?\r\n\r\nKarı-kocanın kendilerini bu ortak meselelerden soyutlayıp şehvetle sevişmeleri mümkün müdür?\r\n\r\nKafa denen şey tencere gibi boşaltılabilir mi?\r\n\r\nÇoluk çocuğa karıştıktan sonra kalçasıyla göbeğini koyveren bir kadının, kocasıyla sevişmeye pek meraklı olduğu düşünülebilir mi?\r\n\r\nAyrıca sofrayı toplayıp bulaşıkları makineye yerleştirmenin, gömlekleri ütüleyip, gelin-kaynanaları seyretmenin üstüne sevişilse ne olur sevişilmese ne olur?\r\n\r\nBu sorulara cevabınız sırasıyla ‘Evet, hayır, hayır, hayır, doğru’ysa Japonlar haklı değil midir?\r\n\r\nVe de zaten...\r\n\r\nBizim erkek kısmı, Japon olmadığı için bunu açıkça ifade etmese de tatbikatta aynen bir Japon gibi davranmakta değil midir?\r\n\r\nE?\r\n\r\nMIŞ-MUŞ\r\n\r\nEnflasyon çıkış yapmış.\r\n\r\nNostaljik takılıyor.\r\n\r\n*\r\n\r\nCHP yine kurultay yolundaymış.\r\n\r\nKadınların ‘altın günü’ne döndürdüler bu işi.\r\n\r\n*\r\n\r\nTatlıses ‘Artık konuşmayacağım’ demiş.\r\n\r\nHayırdır, dünyanın sonu mu geldi?! \r\n", "AB'ye girme durumumuz \r\n \r\n\r\nBENDENİZ iyi bir gazete okuruyumdur.\r\n\r\n‘‘E, tabii okuyacaksın, işinin bir parçası’’ demeyin. Okumayan yazarların bol olduğu bir ülkedir burası.\r\n\r\nÜstelik ben bu köşe yazıcılığı işine girmeden önce de didik didik ederdim gazeteleri. Aynen devam ediyorum.\r\n\r\nGerçi insan bu kadar çok okuyunca tepe sersemi olmuyor da değil. Hangi yazıyı kim yazmıştı, kim kimin nesiydi, birbirine giriyor.\r\n\r\nBunu göz önünde bulundurarak, eğer bir yazara yazılarını pek beğendiğimi ifade edeceksem, pot kırmamak için genel bir şeyler söylüyorum. ‘‘Falanca yazınız’’ diye bir belirtme yapmıyorum.\r\n\r\nAncak herkes benim kadar tedbirli değil tabii. Geçenlerde onlardan biri olan bir okur, ‘‘Tebrik ederim Pakize Hanım, eşiniz Rana Hanım bebek bekliyormuş’’ demez mi?\r\n\r\nCevaben ‘‘Aaa!’’ dedim, gerisini getiremedim. Adamcağız ‘‘Ne kaba kadın, bir teşekkür etmedi’’ diye düşünmüştür.\r\n\r\nGecikmiş de olsa vermem gereken cevabı şimdi veriyorum: Tamam, sesim biraz kalındır, telefonda erkek olduğum zannıyla ‘‘Beyefendi’’ diye hitap eden çok olmuştur ama bu kadar da değil.\r\n\r\n* * *\r\n\r\nHer neyse, uzatmayayım, iyi bir gazete okuruyumdur.\r\n\r\nAncak bir süredir bazı haberlerden kaçıyorum. Bakıyorum başlığa, a, yine onlardan biri, geçiyorum. Zira artık hiçbiri zerre kadar ilgilendirmiyor beni.\r\n\r\nPeki, önemsiz mi bu sözünü ettiğim konular?\r\n\r\nKatiyen.\r\n\r\nTam tersine, kimileri için hayati önem taşıyor. Lakin bana gına geldi. Duyarsızlaştım.\r\n\r\nNedir bu konular?\r\n\r\nBir tanesi AB'ye girme durumumuz.\r\n\r\nBenim AB'yle tanışmam, yıllar önceki bir kuşluk vaktine denk düşer.\r\n\r\nSiz de hatırlarsınız o günü. Bütün gazeteler geleneği bozmuşlar, ilk defa neşeli, sevinçli, zevkli, ahenkli manşetlerle karşımıza çıkmışlardı.\r\n\r\n‘‘Hoş bulduk.’’\r\n\r\n‘‘Gözümüz aydın.’’\r\n\r\n‘‘Oldu bu iş.’’\r\n\r\n‘‘Artık Avrupalıyız.’’\r\n\r\nBen de her Türk vatandaşı gibi sevinmiştim tabii. AB'ye girmiştik işte. Hem de gerdeğe girmekten bile kolay olmuştu. Öyle ya, damat tıraşı, gelin hamamı derken gerdek için daha çok ön hazırlık gerekiyordu. Oysa burada akşam başıboş bir ülke olarak yatmış, sabah AB üyesi olarak uyanmıştık.\r\n\r\nGerçek az sonra anlaşıldı tabii. Meğer benim sevincim turfandaymış. AB'ye girmemişiz, girmek istemişiz. Onlar da ‘‘İsteyebilirsiniz’’ demişler. Olay buymuş. İstemek de izne tabiymiş meğer. Ben ne bileyim.\r\n\r\nTamam, bu da sevinilecek bir şey. Ben de bir müddet daha sevinmeye devam ettim zaten. Ayrıca gelişmeleri de pürdikkat takip ettim.\r\n\r\nEttim etmesine de... AB en son, amuda kalktığımız esnada ayak parmaklarımızın arasına yerleştirilen dikiş iğnesine, dişlerimizin arasına sıkıştırılan ipliği geçirmemizi, boşta kalan ayağımızla da gelen topları geri çevirmemizi isteyince meseleden koptum. Aslında yine kopmayacaktım ama verdikleri dikiş iğnesinin kör olduğunu duyunca...\r\n\r\nKafama silah dayasalar AB'yle ilgili bir habere gözümü değdirmem artık. İnadım inat.\r\n\r\nYalnız bir hoşluk yapar, ‘‘ata’’nın ben olduğum bir atasözünü ülkeme armağan ederim.\r\n\r\n‘‘AB'nin yolu Türk'ün çenesini yorar.’’\r\n\r\nEvet, ‘‘Zenginin malı züğürdün çenesini yorar’’dan esinlendim, ne var bunda?\r\n\r\nÖnemli olan, ama benim için önem arz etmeyen birkaç konu daha var. Onlar da perşembeye artık. Benim de bir tefrikam olmasın mı yani?\r\n\r\n\r\nMIŞ-MUŞ\r\n\r\nBaş dönmesi de deprem habercisi olabilirmiş.\r\n\r\nOna ‘‘habercisi’’ değil ‘‘depremin kendisi’’ denir. Altından yer kayarken insanın başı döner haliyle.\r\n\r\n*\r\n\r\nYaşlı erkekler daha iyi áşıkmış.\r\n\r\nGiderayak iyi olsalar ne olacak?\r\n\r\n*\r\n\r\nGüngör-Melih Sipahioğlu çiftiyle kızları arasındaki kavga gazetelerin baş köşesindeymiş.\r\n\r\nKızını dövmeyen fakirse dizini döver, zenginse manşete çıkar.\r\n \r\n", "Annemin biricik oğlu \r\n‘‘HEMEN okumanız lazım şu yazıyı.’’\r\n\r\nAnnemden bu sözü duymadığımız bir sabahımız olmadı daha. \r\n\r\nTavsiye etmekle de kalmaz, derip büküp okunmaya hazır hale getirdiği köşeyi önümüze koyar.\r\n\r\nBiz okurken o bir yandan sevgili yazarının ne kadar haklı olduğunu, zaten her zaman doğruları söylediğini, çok takdir ettiğini, pek sevdiğini, telefonunu bulsa arayıp tebrik edeceğini anlatır durur.\r\n\r\nKendisi okurken de sessiz değildir hiçbir zaman.\r\n\r\n‘‘Aferin oğlum sana.’’\r\n\r\n‘‘Hay ağzına sağlık.’’\r\n\r\nBunları duyunca anlarız ki annem Emin Çölaşan'ı okuyor.\r\n\r\nŞu sıralarda yeğenimin evinde misafir, sordum, aynısını yapıyormuş.\r\n\r\n***\r\n\r\nAynı annem, ben birilerine laf dokundurmaya kalktığımda ise canıma okur.\r\n\r\nBenim yazıları bilirsiniz oysa...\r\n\r\nBiri bir çapkınlık yapmıştır, zaten bütün gazeteler yazmıştır... Ne bileyim işte, hükümet üyeleri çok gezmişlerdir, falan filan.\r\n\r\nHer neyse, anneme göre ben her zaman ayıp etmişimdir.\r\n\r\nHak eden varsa bile bana düşmez.\r\n\r\nKatiyen haddim değildir.\r\n\r\nBu çelişkiyi çözebilmiş değilim.\r\n\r\nHayır bir şey değil, neredeyse Emin Çölaşan'ı kıskanacağım. Vallahi benden çok onu seviyor. O, onun sevgili, akıllı, Allah uzun ömür veresi biricik oğlu, bense her zaman ikaz edilen üç kızından biriyim.\r\n\r\n‘‘Anne bak ama Emin Çölaşan da çok şeydiyor herkese’’ diyecek olurum, sırf hasedimden...\r\n\r\nBu dünyada kaç dürüst adam kaldığından başlar, Çölaşan gibiler de olmasa, hırsızların, üçkáğıtçıların, ahlaksızların daha da cüretkár hale geleceğinden devam eder, lafı ağzıma tıkar.\r\n\r\nBizim evde Emin Çölaşan'a laf etmeye kalkışan canına susamış demektir diyebilirim.\r\n\r\n***\r\n\r\nAnnemin Emin Çölaşan hayranlığının bana şu faydası var:\r\n\r\nNe zaman bir okurum yoluma çıkıp ‘‘Sizi çok seviyorum’’ dese, samimiyetinden hiç şüphe etmem, bilirim ki hakikaten çok seviyordur, laf olsun diye söylemiyordur.\r\n\r\nHa tek tük de olsa numaracılar çıkıyor tabii.\r\n\r\nBir ünlüyle sohbet etsinler de kim olursa olsun, önemli değil. Karşılarına tesadüfen ben çıkarım, o anda beni seviyor olurlar.\r\n\r\nAma onlar kendilerini hemen ele verirler. Misal, ‘‘Hele falanca konuyla ilgili yazınız çok güzeldi’’ derler. Halbuki o konuda tek satır yazmamışımdır.\r\n\r\nBen de hayatımın hiçbir döneminde kibar olmayı beceremediğinden, idare etmem, pat diye yüzlerine vururum. Morarırlar.\r\n\r\nHer yazara annem gibi nice okur diler, bu yazıyı da burada bitiririm.\r\n\r\n\r\nMIŞ-MUŞ\r\n\r\n\r\nM.Ali Erbil gönlünü 18'lik bir genç kıza kaptırmış.\r\n\r\nAllah kundaktaki bebelerimizi korusun.\r\n\r\n*\r\n\r\nKayahan, ‘‘Hülya Avşar sanatçı değil’’ demiş.\r\n\r\nSahi, Kayahan yeni bir kaset çıkarmıştı değil mi?\r\n\r\n*\r\n\r\nAbdullah Gül, Bush'a son bir mektup göndererek Irak krizine barışçı bir çözüm bulunması için çağrı yapmış.\r\n\r\nAltına,\r\n\r\n‘‘Biliyorum ayıracak bu son mektup ikimizi,\r\n\r\nBu son mektup koparacak yıllar süren sevgimizi’’ diye not düşseydi.\r\n\r\n*\r\n\r\nAğar, ‘‘Ağzı çorba kokanların partisi DYP olacak’’ demiş.\r\n\r\nFukaralığımız garanti de... Hiç olmazsa bir partimiz olacak.\r\n\r\n*\r\n\r\nEstetikçi sevgilisi Ornella Muti'yi 25 yaş gençleştirmiş.\r\n\r\nBizimkiler hiç uğraşmaz, direkt 25 yaş gencini bulurlar.\r\n\r\n*\r\n\r\nCHP Milletvekili Yaşar Nuri Öztürk, ‘‘Rozetiyle dişlerini karıştıran vekil var’’ demiş.\r\n\r\nE, vekilliğin her türlü nimetinden faydalanacaklar tabii. \r\n", "Pazarlar bir türlü kurtulmuyor \r\nOLMADI, olmuyor...\r\n\r\nPazar günlerini sevemedim. \r\n\r\nHer günün bir rengi vardır ya hepimizin kafasında... Bende pazarlar gri.\r\n\r\nGrinin şanssızlığına bakar mısınız bu arada... Kimsenin içini açtığı duyulmamış daha. Oysa hiç de fena renk değildir.\r\n\r\nGelelim yine pazara...\r\n\r\nOkul zamanından kalma tabii...\r\n\r\nCumartesi bütün hafta hayali kurulan bir sürü şeyin uygulamaya konulduğu gündü. Pazar ise büyüklerin ‘Gülmenin sonu ağlamaktır’ şeklinde belletmeleri misali ağlamak gibiydi hakikaten cumartesinin ardından. Amiyane tabirle yenilen hurmaların tırmalaması gibi bir nevi.\r\n\r\nGerçeklerle yüz yüze gelinirdi.\r\n\r\nNedir gerçek?\r\n\r\nErtesi sabah okula gidilecek!\r\n\r\nÖyle el kol sallanarak da gidilmez tabii. Ders çalışılacak!\r\n\r\nSırf bu mu sebep?\r\n\r\nOkul sendromu bu kadar uzun sürer mi?\r\n\r\nBöyle ömür boyu etkili oluyorsa bu meret, kimse çocuğunu okula göndermesin. Bayağı ciddi bir travma çünkü bu.\r\n\r\n* * *\r\n\r\nDiyeceğim, başka sebepleri de olmalı.\r\n\r\nMaç sesi olabilir mesela.\r\n\r\nEvet maç sesi. Radyodan gelen... Hálá tahammülüm yoktur. Çocukluğumunsa kábusuydu adeta. Kaçınılmazdı o sesten. Nereye gitseniz aynı şey. Her pazar. Pazar demek o ses demekti. O sesin başında bloke olmak.\r\n\r\nBir zaman işyerlerinin kapalı oluşuna yordum pazar sıkıntılarımı. Hani hayat duruyor ya... Fakat İstanbul, İzmir gibi değil. Pazarları da yaşıyor. Öyle insanın içine hüzün veren terk edilmiş şehir görüntüsü yok. Tam tersine her yer bayram yeri gibi.\r\n\r\nBelki de budur sebeplerden biri de.\r\n\r\nHerkesin sokakta olması.\r\n\r\nHer ne kadar ‘bayram yeri’ benzetmesi yaptıysam da pazar günlerinin kalabalığı felaketleri hatırlatır bana daha çok. Hani depremde falan dökülürüz ya sokaklara... Bir acz durumu var sanki... Sokağa sığınıyoruz. Böyle garip bir his işte.\r\n\r\n* * *\r\n\r\n‘Bir doktora görün’ diyebilirsiniz. Fakat yalnız değilim. Benim gibi ne yapsa pazarla arasını düzeltememiş çok insan var. Kendini sokağa atmışların yüzüne bir bakın, anlarsınız. Ne çocuğunun pusetini ittirenin yüzü gülüyor, ne bir yerde oturmuş yemeğini yiyenin.\r\n\r\nHerkes bir an önce bitmesini bekliyor.\r\n\r\nCumartesiden sonra pazar hiç çekilmiyor.\r\n\r\nNe ballı kaymaklı kahvaltılar, ne kilolarca gazete yetiyor günü kurtarmaya... Bir hüzündür gidiyor.\r\n\r\nMIŞ-MUŞ\r\n\r\nEv telefonundan da mesaj atılabilecekmiş.\r\n\r\nAman mesajsız bir saniyemiz geçmesin! Hatta çamaşır makinesinden bile atılabilsin!\r\n\r\nEdirne Belediye Başkanı, ‘Versailles’da bir heykel aklıma seks getirdi’ demiş.\r\n\r\nBaşkan’ın ‘Çokomilk’ sorunu var galiba. (Reklamı bilenler, bilmeyenlere anlatsın!)\r\n\r\nİlhan Şeşen, ‘Şarkılarım kimseye değil’ demiş.\r\n\r\nKatiyen içimiz rahat etmez... Meçhul sevgiliye olsun hiç olmazsa! \r\n", "Aşk ötanazi istiyor \r\nHep diyorum ki... Şu ‘büyük aşk’ları bir kenara not edeyim. Fakat ihmal ediyorum. \r\n\r\nAmacım takip etmek. Bir nevi bilimsel araştırma. Hani sonu nereye varıyor, nihayetinde birbirleri için neler söylüyorlar, bitişi de muhteşem oluyor mu, falan filan.\r\n\r\nAma bu sefer işte şuraya not ediyorum:\r\n\r\nAşkın tarafları: Nez-Davut Güloğlu\r\n\r\nAşkın büyüklüğü: Çok büyük, nah bu kadar!\r\n\r\nAşkın şiddeti: Her biri saatte 200 km. hızla gitmekte olan iki kamyonun çarpışması kadar.\r\n\r\nAşkın dili: ‘Sonunda adam gibi bir adamla beraberim.’\r\n\r\n‘Yıllarca aşka inanmıyordum ama demek ki varmış.’\r\n\r\n‘Şu an kamyon çarpmış gibiyim.’\r\n\r\n‘24 saat onunla beraberim ama zamanın nasıl geçtiğini bile anlamıyorum.’\r\n\r\n‘Büyük bir aşk yaşıyoruz.’\r\n\r\n‘Şu an mutluluğun doruğundayız.’\r\n\r\n‘Şu an yaşadığım güzelliğin tarifini yapamam.’\r\n\r\n‘Eşi benzeri görülmemiş bir düğün yapacağız. Öyle ki bu yeryüzünün düğünü olacak.’\r\n\r\nBilmemkaçıncı Noter Pakize Suda!\r\n\r\n‘10.2.2005 tarihinde büromda oturmaktayken, saat 14.32’de kapı açıldı...’\r\n\r\nGaliba böyle başlanıyordu. Fakat kimse kalkıp bana gelmedi tabii ki. Ben gönüllü noterim. Aynı zamanda işkilli. ‘Büyük aşk’lardan işkilleniyorum. Nez’le ya da Davut Güloğlu’yla bir alıp veremediğim falan yok. Bakmayın, sadece kabak onların başına patladı. Bu aralar ‘en büyük’ onlarınki olduğundan...\r\n\r\nAslında noter değilim ben. Avukatım. Hakikaten büromda oturmaktayken kapı açıldı, biri girdi içeri...\r\n\r\n‘Müvekkiliniz olabilir miyim?’ diye sordu.\r\n\r\nKullanılmaktan şikáyetçiymiş. Çoluğun çocuğun, bilenin bilmeyenin, anlayanın anlamayanın dilinin persengi olmaktan... Fakat ne yüzle savunayım... Ben de başka türlü kullanıyorum kendisini. Kalemime doladım.\r\n\r\nYok, aslında doktorum ben. Kapıma gelen de ötanazi isteyen bir hasta. ‘Yerlerde sürünüyorum, ölsem daha iyi.’\r\n\r\nBen de diyorum ki ‘Size iyi bir haberim var, zaten çoktan öldünüz, ortada gezen suretinizdir.’\r\n\r\nEt el değiştirdi\r\n\r\nTaş devrinden bu yana insanoğlunun değişmediğini öğrenmiş bulunuyoruz. O zamandan bu zamana yaşanan onca hengáme, keşifler, icatlar, şu bu... Fasa fiso. İnsan denen yaratık özünde o zaman neyse şimdi de o.\r\n\r\nZaten günlük hayatta çeşitli vesilelerle bunun böyle olduğunu idrak etmişliğimiz vardı da yetkili ağızdan da duyduk sonunda.\r\n\r\nErciyes Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Ana Bilim Dalı Başkanı Doç. Ertuğrul Eşel suskunluğundan şikáyet ettiğimiz erkeklerin bu özelliğinin eski çağlardan geldiğini belirtmiş. ‘Eski çağlarda erkeklerin eve et getirmesi yeterliydi. Kendisinden konuşması beklenmiyordu. Binlerce yıl bu tarzda yaşadıktan sonra erkeklerin değişmesi bekleniyor’ diyor Eşel.\r\n\r\nYani ‘erkeklerle iletişim kuracağım diye boşuna uğraşmayın’ demeye getiriyor. İleriki yüzyıllarda durumlarında bir değişiklik olur mu olmaz mı bunu belirtmemiş Eşel.\r\n\r\nFakat ben umutluyum.\r\n\r\n‘Neden?’ derseniz, ‘Eve et getiren kaç erkek kaldı?’ diye sorarım size. Yaşadığınız kasabadaki erkekleri düşünmeyeceksiniz hemen... Bilimsel tespitler tüm insanlık alemini kapsıyor, ona göre verin cevabınızı!\r\n\r\nYa da ben sizin yerinize vereyim de mevzu yürüsün. Et, el değiştirdi arkadaşlar!\r\n\r\nEski çağlarda evde et beklerken bir yandan da habire konuştuğu söylenen kadın, konuşmasına ara vermedi gerçi ama beklemekten vazgeçti, eti kendi temin etme yoluna gitti.\r\n\r\nBakın şimdi kendiliğinden ne çıktı ortaya... Yani benim kayırmam falan değil. İnsanoğlu her ne kadar değişmediyse de kadın kısmı hiç olmazsa et hususunda aşama kaydetmiş. ‘Bekleme’den ‘Getirme’ye geçmiş. Erkeğin elinden almış üstelik bunu. Erkek kısmı yegáne meziyetini kaybetmiş böylece.\r\n\r\nAma işte bu bir yandan da erkekler açısından iyiye işaret. ‘Umutluyum’ demem bundan. Demek değişmeye meyilleri var. Belki biraz zamana ihtiyaç duyuyorlar. Birkaç yüzyıl kadar. Bir bakmışsınız ki, yani torununuzun torununun torununun torununun torunu bakmış ki erkekler bülbül olmuş!\r\n\r\nMIŞ-MUŞ\r\n\r\nAKP’den istifa eden Afyon milletvekili Reyhan Balandı ‘AKP’de kadın sadece dekor’ demiş.\r\n\r\nCHP’de de aynı merak etmeyin! Türkiye’de kadının adamdan sayıldığı parti henüz kurulmadı.\r\n\r\nİstanbul Valisi Muammer Güler kar için ‘Bu sefer iyiydik’ demiş.\r\n\r\nOlağan duruma şükrettiğimizi kimsecikler duymasın!\r\n\r\nGeç doğum ömür uzatıyormuş.\r\n\r\n‘Doğum izni’ öteki tarafta da var demek.\r\n\r\nTurizm 2005’e hızlı başlamış. Biz onun hızını kesecek bir şeyler yaparız evvel Allah! \r\n" ]
[ "psu", "psu", "psu", "psu", "psu", "psu", "psu", "psu", "psu", "psu", "psu", "psu", "psu", "psu", "psu", "psu", "psu", "psu", "psu", "psu", "psu", "psu", "psu", "psu", "psu", "psu", "psu", "psu", "psu", "psu", "psu", "psu", "psu", "psu", "psu" ]
[ "Sezer: Kürtçe yayın TRT-GAP'tan yapılsın \r\n \r\n\r\n \r\nMİLLİ Güvenlik Kurulu'nun çarşamba günü yapılan toplantısında idam cezasıyla birlikte Kürtçe yayın serbestisi de masaya yatırılıyor. \r\n\r\nİçişleri Bakanı Rüştü Kazım Yücelen'den gelen şu öneriye Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer de destek veriyor: \r\n\r\n‘‘Kürtçe yayın TRT'nin GAP kanalından yapılsın...’’\r\n\r\nAslında, TRT-GAP kanalının Kürtçe yayın yapması fikri yeni değil. \r\n\r\nİlk kez 8. Cumhurbaşkanı Turgut Özal tarafından dile getirilmişti. \r\n\r\nÖzal, 1991 yılında TRT-GAP kanalı kurulduğunda, birkaç saatlik Kürtçe yayın yapılması düşüncesini açıkladığında sert eleştirilere uğramış ve konuyu kapatmak zorunda kalmıştı.\r\n\r\nSONRA YÜCELEN\r\n\r\nAradan 8 yıl geçtikten sonra aynı düşünce bu kez, insan haklarından sorumlu Devlet Bakanlığı döneminde İçişleri Bakanı Rüştü Kazım Yücelen tarafından dile getirildi.\r\n\r\nYücelen, 10 Ağustos 2000'de Sedat Ergin'e verdiği demeçte şöyle demişti:\r\n\r\n‘‘Şahıs olarak Kürtçe eğitim almak isteyen bir vatandaş varsa, ben buna karşı değilim. Kürtç\u0015e öğretilmesi iç\u0015in, özel olmak kaydıyla dershaneler açılabilir. Ancak ben Kürtç\u0015e matematik, Kürtçe biyoloji öğrenmek gibi bir ihtiyacın olduğunu zannetmiyorum.’’\r\n\r\nBakan, Kürtçe TV yayınlarına bakışını da şöyle dile getirmişti:\r\n\r\n‘‘Kürtçe yayın ihtiyacı varsa, bunu da engelleyemezsiniz. Teknolojideki gelişmeleri dikkate aldığınızda da bu böyledir. Ancak böyle bir ihtiyaç olduğu kanaatinde değilim.’’\r\n\r\nYücelen bu düşüncesini açıkladığında, partisi ANAP'taki bazı milletvekilleri de dahil sert eleştirilere uğradı. \r\n\r\nYücelen de Özal gibi o dönemde konuyu kapatmak zorunda kaldı.\r\n\r\nYÜZDE 15 ANLAMIYOR\r\n\r\nÇarşamba günü yapılan MGK toplantısında konu bir kez daha açılıyor. \r\n\r\nToplantıda GAP TV ve terör örgütü desteğindeki yurtdışından yapılan televizyon yayınları da gündeme geliyor. \r\n\r\nBu konuda yapılan takdimde GAP TV'yi izleyen bölge halkının yüzde 15'inin Türkçe bilmediği için verilen yayınları anlamakta zorluk çektiğinin altı çiziliyor. \r\n\r\nTerör örgütü yandaşı yurtdışı yayın yapan MED TV ise evlerin çatılarındaki çanak antenlerle rahatça izlenebiliyor. \r\n\r\nİlginç olan, MED TV'nin yayınlarının yüzde 80'inin Türkçe yapılıyor olması. \r\n\r\nKürtçe yayınları ise daha çok şarkı-türkü ve ezgiler niteliğinde.\r\n\r\nTakdim sonrası İçişleri Bakanı Rüştü Kazım Yücelen, Devlet Bakanlığı dönemindekine benzer görüşlerini dile getiriyor. \r\n\r\nKürtçe yayını savunuyor.\r\n\r\nÖZEL TV OLMAZ\r\n\r\nDevletin zirvesinde şu endişe hákim oluyor: \r\n\r\n‘‘Özel TV'ler de dahil bütün televizyonlara Kürtçe yayın serbestisi getirildiğinde bölgede dış kaynaktan beslenen bazı kişiler bunu kötü amaçla kullanabilir.’’\r\n\r\nBu aşamada Sezer'in şu önerisi geliyor:\r\n\r\n‘‘TRT'nin GAP kanalından Kürtçe yayın yapılsın...’’\r\n\r\nSezer'in önerisine önemli bir itiraz gelmiyor. \r\n\r\nÖnemli olan ise Kürtçe yayına ne zaman başlanabileceği konusunda bir tarihin belirlenememesi.\r\n\r\nNitekim, Başbakan Bülent Ecevit de dünkü basın toplantısında ‘‘Bu konuda hükümette bir karar almadık’’ diyerek konuyu zamana bırakıyor.\r\n \r\n", "Sezer, Atatürk'ün kaplıcasında \r\n \r\n\r\n \r\nCUMHURBAŞKANI Ahmet Necdet Sezer'in, 10 yıl ayrılıktan sonra bir başka çatı altında birleşmek için uğraşan Slovakya ve Çek cumhuriyetlerine yapacağı resmi ziyareti bugün başlıyor.\r\n\r\nGezi, 30 Eylül 1992'de ayrılmalarının ardından bu iki cumhuriyete cumhurbaşkanı düzeyinde yapılacak ilk resmi ziyaret olma özelliğinde.\r\n\r\nBundan önceki ziyaret, iki ülke Çekoslovakya adıyla bir arada iken 1991 yılında Cumhurbaşkanı Turgut Özal tarafından gerçekleştirildi.\r\n\r\nHAVEL'İN SÖZLERİ\r\n\r\nÖzal'ın ziyaretine Çek Cumhuriyeti'nden karşılık Ekim 2000'de geldi.\r\n\r\nZiyaret Çek Cumhurbaşkanı Vaclav Havel'in, Türkiye'den ayrılmadan önce Kürtlere ilişkin sözleriye gölgelendi.\r\n\r\nHavel, o gün basın toplantısında öğle yemeğinde birlikte olacağı kişilerden söz ederken şunları söyledi:\r\n\r\n‘‘Bir kısmı Kürt azınlığından olan insan hakları savaşçılarından daha fazla bilgi alacağım...’’\r\n\r\nHavel sözlerini, ‘‘Türkiye çapında Kürtlere kendi dillerini kullanmasına izin verilmesini istiyorum’’ diye tamamlayınca tepkilerle karşılaştı.\r\n\r\nBANES KARARNAMELERİ\r\n\r\nKürtçe, AB yolundaki Türkiye'nin bugün yine gündeminde.\r\n\r\nHavel'in ülkesinin de AB yolunda benzer bir sıkıntısı var.\r\n\r\nSıkıntının temeli 2. Dünya Savaşı'nın hemen sonrasına rastlıyor.\r\n\r\nO dönemde Çekoslovakya'da yaşayan Sudet Almanları ile Macar asıllılar, ‘‘Savaşta Alman Nazileri ile işbirliği yaptınız’’ diye suçlanıyor. \r\n\r\nDönemin Cumhurbaşkanı Edward Banes, daha sonra kendi adını alacak olan kararnameler çıkarıp bu kişileri tehcire uğratıyor.\r\n\r\nAB'ye verdiği vaatlerin yüzde 85'ini tamamlayan ve tam üyelik müzakereleri çoktan başlayan Çek Cumhuriyeti'nin karşısına 50 yıl önceki bu sorun dikilmiş durumda.\r\n\r\nAlmanya ve Avusturya, Banes kararnamelerinin kaldırılmasını istiyor. \r\n\r\nHatta, kararnameler kalkmazsa bunun Çek Cumhuriyeti'nin AB'ye tam üyeliğinde engel oluşturacağını bildirdi.\r\n\r\nÇek hükümeti ise, ‘‘Onlar vatan hainliği yaptı. Bu benim iç işim’’ diyerek kararnamelerin kaldırılmayacağını açıkladı. Almanya Başbakanı Gerhard Schröder de kısa bir süre önce Prag'a yapacağı resmi geziyi bunun üzerine iptal etti.\r\n\r\nATATÜRK'ÜN KAPLICASI\r\n\r\nSezer'in AB kapısına daha yakın olan bu iki ülkeye yapacağı gezinin ana teması ise bunların ötesinde.\r\n\r\nSezer'in gezisindeki hedef, son 2 yıl içinde büyük bir gelişme sağlayan ve 150 milyondan 300 milyon dolara ulaşan ticaret hacmini artırmak. \r\n\r\nAskeri alandaki olumlu işbirliğinin diğer alanlarda da gelişimini sağlama konusunda atılmış olan temelleri sağlamlaştırmak.\r\n\r\nSezer'in ele alacağı diğer konular; terörizm, insan ve uyuşturucu kaçakçılığının önlenmesi konularında işbirliğini artırmak, Afganistan, Ortadoğu ve Balkanlar'daki gelişmeleri gözden geçirmek olarak özetleniyor.\r\n\r\nCumhurbaşkanı'nın gezisinin son durağında Çek Cumhuriyeti'nde ilginç bir gezi de var.\r\n\r\nSezer, Atatürk'ün 1918 yılında yaverini de yanına alıp bir ay dinlendiği Karlavi Vari kaplıcalarını gezecek.\r\n\r\nKarlavi Vari kaplıcaları dünyanın birçok ünlüsünün gelip dinlendiği ve şifa aradığı yer olarak biliniyor.\r\n\r\nKaplıca bugüne kadar Bach, Mozart'ın da arasında bulunduğu dünyanın ünlü sanat, bilim ve devlet adamlarını ağırlamış. Cumhurbaşkanı Sezer, Atatürk'ün Karlavi Vari'de kaldığı oteli de görecek.\r\n\r\nSezer, 10 yıl önce ayrılıp, şimdi AB çatısı altında birleşmek için çaba gösteren ve ev ödevinin birçoğunu tamamlayan bu iki ülkeye gezisiyle bugüne kadar sürdürdüğü Doğu Avrupa ülkelerine ziyaretlerini de tamamlamış olacak.\r\n \r\n", "İzgi ilk kez ateş altında \r\nTBMM Başkanı Ömer İzgi, göreve geldiği günden bu yana ilk kez ateş altında kalıyor. Nedeni ise, Seçim Yasası'na ilişkin görüşleri. \r\n\r\nTepkiler İzgi'nin önerisinin içeriğinden çok, yöntemi üzerinde. \r\n\r\nBaşkan'a tepki gösterenlerden biri, partili arkadaşı, hem de Meclis'teki Vekili Murat Sökmenoğlu...\r\n\r\nMHP'li Meclis Başkanvekili Sökmenoğlu, İzgi'nin getirdiği formüllerden bazılarına karşı olduğunu belirtirken, ‘‘Tartışılması gereken bunun dışında’’ deyip devam etti: \r\n\r\n‘‘Keşke bu açıklamasını sadece Başbakan ile görüşerek değil de bütün siyasi partilerin görüşlerini de aldıktan sonra açıklasaydı.’’ \r\n\r\nSökmenoğlu bunları söylerken, MHP'de kendisi gibi düşünmeyenler de var. \r\n\r\nMHP Genel Başkan Yardımcısı Ercüment Konukman, İzgi'nin kişisel görüşlerini ifade ettiğini, önerilerini de makul bulduğunu açıkladı. \r\n\r\nMHP Grup Başkanvekili Mehmet Şandır ise seçim atmosferi yaratmadan Seçim Kanunu'nun değişmesi için İzgi'nin önderliğini doğru bulduğunu söyledi. \r\n\r\nKATILMADIĞIMIZ YERLER\r\n\r\nİzgi, ‘‘Başbakan ile anlaştık’’ demesine karşın, DSP dar bölge uygulamasına karşı. \r\n\r\nNitekim, DSP Grup Başkanvekili Aydın Tümen, nüfus ve para kullanımını ön plana çıkardığı gerekçesiyle dar bölgeye karşı olduklarını kaydetti. \r\n\r\nSeçim Yasası üzerinde çalışan, ANAP'lı Anayasa Komisyonu Başkanı Turhan Tayan ise Sökmenoğlu ile aynı görüşte. \r\n\r\nTayan, dün Romanya'ya hareketinden önce Meclis Başkanı İzgi'ye ulaşıp eleştirilerini aktardığını açıkladı. \r\n\r\nTayan, ‘‘Meclis Başkanı'nın Siyasi Partiler Yasası'na hiç değinmeyip, doğrudan Seçim Yasası ile ilgilenmesini doğru bulmadım’’ diye söze başladı. \r\n\r\nMeclis Başkanı'nın siyaset kurumunun başındaki kişi olduğunun altını çizip etledi:\r\n\r\n‘‘Meclis Başkanı bu açıdan tüm siyasi partilerin görüşlerini alıp, bunları bir uzlaşı içinde bir araya getirip açıklamasını yapmalıydı.’’\r\n\r\nİzgi'nin sadece Başbakan ile görüştükten sonra bu görüşlerini açıklamasını doğru bulmadığını belirten Tayan şöyle dedi: \r\n\r\n‘‘Uzlaşmayı temin etme konumunda olmasına rağmen, uzlaşmadan uzak bir tavırla işe başladı. Oysa Meclis'e sunulan tüm teklifleri alıp, bütün siyasi partilerin görüşleriyle bunu değerlendirse çok daha iyi olurdu. Uzlaşma Komisyonu'nda Anayasa'da olduğu gibi uzlaşı sağlanırdı.’’\r\n\r\nBİZ ANLATTIK\r\n\r\nAna muhalefet DYP'nin Grup Başkanvekili Nevzat Ercan da aynı yaklaşımda.\r\n\r\nErcan, bir süre önce İzgi ile görüşmelerinde, ‘‘Siyasi Partiler ve Seçim Kanunu tekliflerini Uzlaşma Komisyonu'na götürelim. Ancak bu kez şu kadar sürede bu bitecek diyelim’’ önerisine bulunduklarını bildirdi.\r\n\r\nErcan, bu öneriyi İzgi'ye, MHP lideri Devlet Bahçeli ile görüşmelerinde vardıkları uzlaşı sonucu yaptıklarını da bildirdi. \r\n\r\nAKP Grup Başkanı Bülent Arınç'ın yaklaşımı da farklı değildi: \r\n\r\n‘‘Keşke bütün siyasi partilerin görüşlerini alıp, Uzlaşma Komisyonu'na getirip orada anlaşmaya varılan metni Meclis Başkanı olarak açıklasaydı.’’\r\n\r\nİzgi'nin yöntemi tartışılabilir. \r\n\r\nAncak, seçim sathına girildikten sonra Seçim Yasası'nda yapılan değişiklikler, her dönem değişime ihtiyaç duydu. \r\n\r\nBu açıdan, seçimin gündemde olmadığı bir dönemde, kanunun bizzat Meclis Başkanı tarafından tartışılmaya açılmasının, kalıcı bir yasanın yapılmasına katkı sağlayabileceği de unutulmamalı. \r\n", "Tasarruf bayramı \r\nANKARA'nın hipermarketlerinden birinin alt katı renk cümbüşü içinde. \r\n\r\nBüyük üzüm selelerine çikolatalar doldurulmuş. \r\n\r\nÜç aile, selelerin önünde çocuklarıyla sırada bekliyor. \r\n\r\nMerak edip alışverişlerini izliyorum. \r\n\r\nSıranın önündeki aile, selelerin yanına gelene kadar fiyatları tek tek kontrol ediyor. \r\n\r\nAilenin erkek üyesinin yüzüne bakıyorum, belli ki kafasından hesap yapıyor. \r\n\r\nTezgáhın önüne geldiğinde üç çeşit çikolata seçiyor; \r\n\r\n‘‘Fındıklı, bademli ve portakallıdan toplam 300 gram’’ diyor. \r\n\r\nTezgáhtar kız, küçük bir kesekáğıdının içine sarraf titizliğiyle taneyle hepsinden eşit ölçüde koyuyor. \r\n\r\nFındık büyüklüğündeki çikolataların toplamı 100 adedi bile bulmuyor. \r\n\r\nBiraz ilerde şekerleme bölümü var. \r\n\r\nOrada daha bonkör davranıyorlar. \r\n\r\nBir kiloya yakın káğıt sarılı bayram şekeri tarttırıp hesabı ödüyorlar. \r\n\r\nAilenin bayan üyesi, küçük kesekáğıdını omuz çantasının içine özenle yerleştiriyor. \r\n\r\nDiğer paketi de çocuğunun eline tutuşturuyor. \r\n\r\nSırada bekleyen diğer iki ailenin tavrı da ilk aileden farklı olmuyor. \r\n\r\nGiyim ve kuşamlarına bakıldığında, ‘‘paraları yetmediği için alamadılar’’ denilecek görünümleri de yok. \r\n\r\nBelki paraları o kadarına yetiyor, belki de tasarruftan...\r\n\r\nBAYRAM KARTI\r\n\r\nNedendir bilmem, bende ikincisinden kaynaklandığı kanaati hákim oluyor. \r\n\r\nÜst üste vuran iki kriz, herkese tasarruflu davranmayı öğretiyor. \r\n\r\nBunun bir diğer göstergesi, bayram tebriki kartlarında ortaya çıkıyor.\r\n\r\nGeçmiş yıllarda Kızılay'da Güven Park kenarına tebrik kartı satan tezgáhtarlar sırayla üs kurarlardı. \r\n\r\nSon yıllarda tebrik kartı satıcılarına bu yoğunlukta rastlanmıyor. \r\n\r\nBirçok kişi cep telefonundan yolladığı mesajla bayram kutlamasında bulunmayı tercih ediyor. \r\n\r\nVeya internet üzerinden. \r\n\r\nOysa, cep telefonu da, internet de tebrik kartının sıcaklığına sahip değil. \r\n\r\nUlaştırma Bakanı Oktay Vural ile dün konuşuyoruz. \r\n\r\n‘‘Mektup ve tebrik kartını özendirmeliyiz’’ diyor. \r\n\r\nDiğer yandan, kendi gerçeğini de gizlemiyor:\r\n\r\n‘‘İnan ben de internet ve cep telefonundan mesaj gönderme yolunu tercih etmeye başladım. Çok daha ucuz ve süratli...’’\r\n\r\nBir açık tebrik kartı 150 bin liraya postaya verilebilir. \r\n\r\nZarf ve kartı da hesaba katıldığında, bir tebrikin maliyeti 500 ila 600 bin liraya ulaşıyor.\r\n\r\nANKARA BOŞALMADI\r\n\r\nBayram şekeri ve tebrik kartlarında gösterilen titizlik, bu bayram tatile giden sayısında da ortaya çıkıyor. \r\n\r\nAnkara'nın trafiği ilk kez bu bayramda doluluğunu koruyor. \r\n\r\nBütçesi tatile gitmeye elverişli olanlar dahi Ankara'da kalmayı tercih ediyor. \r\n\r\nEkonomik kriz, halkın sırtına büyük bir yük getiriyor. Bununla birlikte öğretici oluyor. \r\n\r\nCebinde parası olanlar dahi, ‘‘har vurup harman savurmak’’ yerine tasarruflu davranmaya yöneliyor. \r\n\r\nKriz bir anlamda ‘‘ekonomik terbiye’’, tutumu öğretiyor. \r\n", "Komutanlarla Tunceli Cemevi'nde \r\n \r\n\r\n \r\nTUNCELİ\r\n\r\nELİNDE oklava benzeri sopa bulunan pos bıyıklı kişi, sağ elini kalbinin üzerine koyup başını hafifçe eğerek bizi karşılıyor. \r\n\r\nİkinci kattaki geniş salona giriyoruz. \r\n\r\nKadınlar, erkekler, çocuklar duvar çevresine sıralanmışlar. \r\n\r\nKapının tam karşısında, minderlerle seki haline getirilmiş uzun postta, pos bıyıklı iki kişi ve bir genç oturuyor. \r\n\r\nÖnlerinde de iki saz.\r\n\r\nHacıbektaş Veli üzerine bilimsel çalışmalar yapan Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi Dekanı Prof. Alemdar Yalçın, bu kişileri tanımlıyor:\r\n\r\n‘‘Sağda, pir makamında oturan Mahmut Dede. Solda mürşit makamında oturan Uzun Mehmet Dede. Genç olan zakir; deyişleri sazla çalıp söyleyecek. \r\n\r\nBizi karşılayan faraşçıydı, diğeri gözcü, ortada duran da meydancı..’’\r\n\r\nALLAH ZEVAL VERMESİN\r\n\r\nSelam verip biz de duvarın köşesindeki minderlere ilişiyoruz. \r\n\r\nYeniçeri bıyıklı iki dede gelip yanımıza oturuyor. \r\n\r\nBiri salonu gözüyle tararken, hizamızda sıralanmış kısa saç kesimli erkek gruba odaklanıp kalıyor.\r\n\r\nKolunu dirsek hizasından kaldırıp uzun bıyıklarını sıvazlarken, o kişileri salonda görmüş olmanın sevincini yanındaki dedeyle paylaşıyor: \r\n\r\n‘‘Bak komutanlarımız da gelmiş, sağolsunlar. Allah zeval vermesin.’’\r\n\r\nMerak edip, işaret ettiği kişilerin kim olduğunu soruyoruz. \r\n\r\nGöğsünü hafiçe ileri doğru itip şöyle diyor: \r\n\r\n‘‘Genelkurmay Kurmay Başkanımız ve emrindeki komutanları...’’\r\n\r\nDoğan Haber Ajansı muhabiri arkadaşımız Ferit Demir düzeltiyor:\r\n\r\n‘‘4. Komando Tugayı Kurmay Başkanımız Yarbay Fatih Musa Çınar. Yanındakinin biri binbaşı, diğerleri yüzbaşı.’’\r\n\r\nVALİ DE CEMDE\r\n\r\nBu sırada Tunceli Valisi Mustafa Erkal ve eşi Gülhan Erkal kapıda görünüyor. Alçakgönüllü bir tavırla kenara geçip oturuyorlar. \r\n\r\nBakıyorum, salonun yarısını biz doldurmuşuz. \r\n\r\nBiz derken; Basın Yayın Enformasyon Genel Müdürlüğü'nün düzenlediği Yerel Medya semineri dolayısıyla Tunceli'de bulunan gazeteciler, üniversite öğretim üyeleri ve Basın Yayın Genel Müdürlüğü bürokratları.\r\n\r\nPir makamındaki Mahmut Dede, şu cümlelerle söze giriyor:\r\n\r\n‘‘Cemimiz başlayacak. Eğer aramızda küskünler ve dargılar varsa cem başlamaz. Küskünlüğünü, dargınlığını gizleyenler bir daha ceme alınmaz, koyunu koyunumuza, sütü sütümüze katıştırılmaz. Varsa çıksın söylesin.’’\r\n\r\nDARGIN, KÜSKÜN VAR MI?\r\n\r\nHepimiz birbirimize bakıyoruz. Faraşçı ve meydancı çevreyi tarıyor, bir kez de onlar çağrı yapıyor... Kimse çıkmıyor.\r\n\r\nMahmut Dede, Bektaşi-Alevi deyişleri ‘‘Gülbang’’larla ceme başlıyor. \r\n\r\nArdından çırağa geliyor ve üzerindeki üç mum törenle yakılıyor.\r\n\r\nMahmut Dede, ‘‘İşte yıllardır üzerinde yalan koparılan mum olayı budur’’ diye açıklama getiriyor...\r\n\r\nGülbanglar ve Kuran'dan ayetleri saz çalarak Türkçe söylüyor.\r\n\r\nAğzından çıkan her ‘‘Allah, Muhammed Mustafa, Ali, Hüseyin, Hasan’’ kelimesinden sonra salondan ‘‘Allah, Allah’’ sesleri yükseliyor. \r\n\r\nZakirin başlangıçtaki sinirli hali geçiyor, sazı eline alıp yanık sesiyle ‘‘turnalar’’ deyişine başlayınca salondakiler coşuyor.\r\n\r\nÖnce ihtiyarlar, ardından gençler semah dönmeye başlıyor.\r\n\r\nSüpürgecinin duaları toplaması ve ‘‘lokma’’ dağıtımıyla cem son buluyor. \r\n\r\nDışarı çıkarken vali ve komutanlar salondakilerle sarılıp vedalaşıyor. \r\n\r\nYaşlılar ise onların sırtlarını sıvazlayıp, arkalarından dualar ediyor.\r\n\r\nTunceli'de iki yıla yakın zamandır tek olay olmamış. \r\n\r\nŞehir içindeki polis kontrolleri kaldırılmış. \r\n\r\n93 bin olan nüfusunun 40 bini asker, polis ve kamu görevlilerinden oluşan kentte, toplumsal barış yerleşmeye başlanmış.\r\n\r\nYöre halkının değerleriyle bütünleşilmesi, huzuru ve sükûneti de getirmiş.\r\n \r\n", "Rücu şoku \r\nTÜRKİYE, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nde (AİHM) aleyhine en fazla başvuru olan ve tazminat ödemeye mahkûm edilen ülkeler arasında yer alıyor. \r\n\r\nSadece geçen yıl yapılan başvurulardan 735'ini, AİHM görüşmek üzere kabul etti. \r\n\r\nAİHM'de bugüne kadar açılan dava sayısı ise 3964...\r\n\r\nAdalet Bakanı Hikmet Sami Türk'ün verdiği bilgiye göre, aleyhte sonuçlanan 115 dava ve dostane çözümler nedeniyle Türkiye'nin bugüne kadar ödediği toplam tazminat, 21 trilyon 513 milyar lirayı buldu. \r\n\r\nAyrıca, maddi-manevi tazminatlar ile yargılama giderleri olarak 5 trilyon 584 milyar lira ödendi. \r\n\r\nTürkiye'nin siciline kötü kayıt düşülmemesi için mahkeme süreci sonuçlanmadan davacı tarafla görüşülerek dostane çözüme kavuşturulan 343 başvuru için de 489 milyar 95 milyon 502 bin 599 lira tazminat ödendi. \r\n\r\nAİHM tarafından tazminat ve yargılama gideri olarak hükmedilen 15 trilyon 440 milyar 200 milyon lira ise henüz ödenmedi. \r\n\r\nTürkiye'nin AİHM'ye bu kadar yüksek bedel ödemesi üzerine hükümet geçen yıl şu kararı aldı: \r\n\r\n‘‘AİHM'de ortaya çıkan ve Hazine tarafından peşin ödenen tazminatlar suçu işleyen kamu görevlilerine rücu edilir.’’ \r\n\r\nBunda amaç, tazminatı kamu görevlilerine ödetip, bundan böyle yapılabilecek kanunsuz uygulamaların önüne geçmekti. \r\n\r\nHükümetin kararı doğrultusunda AİHM'de sonuçlanan davalardan veya dostane çözümlerden doğan tazminatlar, bir süre önce Maliye Bakanlığı aracılığıyla ilgili kurumlara gönderildi. \r\n\r\nHERKES ŞOKTA\r\n\r\nÖrneğin, işkence ve kötü muamele nedenlerinden dolayı ödenen 900 milyar liralık tazminatı içeren 26 dosya Emniyet Genel Müdürlüğü'ne ulaştı. \r\n\r\nBazı hákim ve savcıların yargılama ve gözaltı süresini uzattıkları gerekçesiyle Adalet Bakanlığı'na da 7 dosya gönderildi. \r\n\r\nTürkiye, AİHM'de en fazla da kamulaştırma bedellerini geç ödemekten mahkûm oldu. \r\n\r\nTrilyonlarca lirayı bulan tazminatın ilgili kamu görevlilerinden alınması gerekiyor. \r\n\r\nDSİ ve Karayolları ‘‘Hazine zamanında ödenek vermediği için ödeyemedik’’ savunmasını yapıyor.\r\n\r\nÖMÜR BOYU ÖDEYEMEZ\r\n\r\nAdalet, İçişleri, Dışişleri ve Genelkurmay yetkilileri hafta başında bir araya gelerek sorunu masaya yatırdı. \r\n\r\nHepsinin de üzerinde durduğu nokta aynı olmuş: \r\n\r\n‘‘İlgili kamu görevlilerinden, ödenen bu kadar yüksek miktardaki tazminatı alabilmemiz çok zor.’’ \r\n\r\nEmniyet üst düzey yetkilisi çaresizliklerini şöyle anlattı. \r\n\r\n‘‘On yıl önce bir çatışma olmuş. AİHM'ye gidilmiş, kişi güvenliğini sağlayamadığımız için mahkûm olmuşuz. On milyarları bulan bu tazminatı, 300 milyon aylık alan polis memuru ömür boyu ödese karşılayamaz.’’ \r\n\r\nİKİ ÇÖZÜM \r\n\r\nGeçen hafta yapılan toplantıda iki yöntem üzerinde durulmuş. \r\n\r\nBirincisi, İngiltere ve Fransa'nın da yaptığı gibi belirli bir tarihten sonraki tazminatlar için rücu işlemini başlatmak. \r\n\r\nBunun için son Anayasa değişikliğinin kabul edildiği tarih sınır olarak düşünülüyor. \r\n\r\nİkincisi; son Anayasa değişikliği kapsamında çıkacak uyum yasaları arasına ‘‘yeniden yargılamaya’’ olanak verecek yasal düzenleme konulması. \r\n\r\nYeniden yargılama yolu açıldığı için Türkiye ödemek zorunda kalabileceği trilyonları bulan tazminatın hiç değilse bir bölümünden kurtulabilecek. \r\n\r\nYıllardır terörden çeken Türkiye, şimdi bir de fatura ödüyor. \r\n\r\nBuna da en fazla demokratikleşmede gereken adımları atamaması neden oluyor. \r\n", "Milletvekiline tercihli başkana iki turlu seçim \r\nSİYASİ Partiler ve Seçim yasalarında değişiklik 10 yıldır tartışılıyor. TBMM'de bu iki yasada değişiklik yapacak yer ise Anayasa Komisyonu... Sivil toplum örgütlerinin de iki kanun üzerinde değişiklik hazırlığına giriştikleri bir dönemde TBMM ne yapıyor? \r\n\r\nBu soruya Anayasa Komisyonu Başkanı Turhan Tayan dün net ifadeyle şu yanıtı verdi:\r\n\r\n‘‘İki yasada değişiklik yapılmadan ister erken, ister zamanında olsun seçime gidilemez. Bu değişiklik olacak. Ekonomide yeniden yapılanma olurken siyaset bunun dışında kalamaz...’’\r\n\r\nTayan'ın verdiği bilgiye göre, komisyonda bu iki yasayla ilgili farklı partilerden 8 milletvekilinin değişiklik teklifi bulunuyor. \r\n\r\nTekliflerin ortak noktaları ise oldukça fazla. \r\n\r\nSon olarak ANAP'ın önce il başkanları, ardından milletvekilleri ile yaptığı toplantıda çerçevesi çizilip Merkez Karar ve Yönetim Kurulu'nca açıklanan görüşü de bulunuyor.\r\n\r\nDELEGE SULTASINA SON\r\n\r\nTayan, bu çerçeve içinde bir hazırlık başlattıklarını açıkladı.\r\n\r\nKendisinin de içinde bulunduğu grubun iki yasa üzerindeki çalışmalarının ana çerçevesini Tayan şöyle özetledi:\r\n\r\n‘‘Vatandaş siyasetçiye ve siyaset kurumuna güvenmiyor. Bunun için sade vatandaşı siyaset kurumuna katılmaya teşvik edici düzenleme yapmalıyız.’’\r\n\r\nÖncelikle genel merkez ve delege sultasının siyaset kurumundaki hákimiyetini kırmak gerektiğini belirtip ekledi:\r\n\r\n‘‘Siyasi partilerin üyeleri her ilçede seçim kurulları tarafından bilgisayar ortamında tutulacak. İlçe kongreleri tüm kayıtlı üyelerin katılımıyla olacak. İl ve büyük kongre delegasyonu sayısı artırılacak.’’\r\n\r\nAyrıca yasada yapılacak değişiklikle genel merkezlerin canı istediği gibi il, ilçe yönetimlerini görevden almasına son verilecek.\r\n\r\nDARALTILMIŞ BÖLGE\r\n\r\nTayan, Seçim Yasası değişikliği üzerindeki hazırlıklarını ise şu başlıklar altında topluyor.\r\n\r\nÖncelikle daraltılmış bölge sistemine gidilecek. \r\n\r\nÖrneğin, Bursa'da 16 milletvekili adayı önseçimle belirlenecek ve üç ayrı bölgeden (5+5+6) seçilecek.\r\n\r\nMilletvekili seçimlerinde 1991 yılında da uygulandığı gibi tercih sistemine gidilecek. Vatandaş gösterilen adaylar arasından tercih yapma olanağına kavuşacak. \r\n\r\nGenel merkez, tüm adayların ancak yüzde 5'ini belirleyebilecek.\r\n\r\nSiyasi partiler, kendi kimlikleri altında, ortak liste ile seçime girip ittifak yapma olanağına kavuşacak.\r\n\r\nBelediye başkanları iki turlu sistemle seçilecek. Yüzde 50'den fazla oy alan doğrudan seçimi kazanmış kabul edilecek.\r\n\r\nMilletvekili adaylarının seçim harcamalarına bir sınır getirilecek. Adaylar, seçim harcamalarının kaynağını ve yerini belgelemek zorunda olacak.\r\n\r\nAnayasa Komisyonu Başkanı Tayan'ın siyasi partilere bir de çağrısı var:\r\n\r\n‘‘ANAP ve DYP iki yasayla ilgili ilkelerini ortaya koydu. Diğer partiler de koymalı. Seçime beş kala değişikliği bu kez olmayacak.’’\r\n\r\nTayan'ın vurguladığı gibi konunun bir an önce görüşülmesi gerekiyor. \r\n\r\nBunun yeri de belli; Anayasa değişikliklerinde başarı sağlayan Meclis Uzlaşma Komisyonu.\r\n\r\nHatta bu komisyona şu an Meclis'te sandalyesi olmayan parti temsilcileri de davet edilip, onların da görüşü alınmalı. \r\n\r\nTürkiye, iki yasasını her seçim döneminde bir daha yenilenmeyecek şekilde düzenleyip, on yıllardır süregelen tartışmalara son noktayı koymalı. \r\n\r\n\r\n", "Apo'yu asmamak AB'yi geciktiriyor \r\n \r\nŞANLIURFA\r\n\r\nDYP Genel Başkanı Tansu Çiller, Abdullah Öcalan'ın idamı konusundaki ısrarını dün de sürdürürken yeni bir açılım getirdi: \r\n\r\n‘‘Apo'nun asılmaması, AB yolunda Türkiye'yi geciktiriyor, zaman kaybettiriyor...’’\r\n\r\nÇiller bu yaklaşımını, dün özel bir uçakla Şanlıurfa'ya miting için gidip dönerken yaptığımız sohbette söyledi. \r\n\r\nBu düşüncesini AB büyükelçileriyle yaptığı toplantıda da dile getirmiş.\r\n\r\nÇiller, Apo'nun idamının Meclis'te görüşülmemesi sonucunda sürekli tartışılır durumda kalacağına inanıyor. \r\n\r\nAB büyükelçilerine, ‘‘Öcalan Türkiye'ye getirildiği sırada iktidarda olsaydık, o gün dosyasını Meclis'e getirip gereğini yapardık’’ demiş. \r\n\r\nBüyükelçiler, ‘‘O zaman Helsinki'de Türkiye lehine alınan kararlar olmazdı’’ yanıtını verince karşılığı şöyle olmuş:\r\n\r\n‘‘Belki Helsinki'den çıkan kararlar geç olurdu. Ama ondan sonraki süreçte o kararlar yine alınırdı. Ama, Türkiye sonrasında AB yolunda çok daha hızlı giderdi. Bazen AB'nin istediği bazı şeyleri yaparak değil yapmayarak AB yolunu hızlandırabilirsiniz. Apo şimdi Türkiye'yi kilitliyor.’’\r\n\r\nÇiller, Kürtçe TV yayınının TRT-INT kanalından yapılmasında ısrarlı. \r\n\r\nHatta, sadece Kürtçe değil, komşularda yaşayan Türk azınlıkların kullandıkları tüm dillerden yayından yana...\r\n\r\nHükümetin askıya aldığı televizyondan Kürt yayını serbestisini de uyum yasaları görüşülürken bir önerge vererek Genel Kurul'dan geçirebileceklerini söyledi. \r\n\r\nÇiller, Kopenhag kriterlerinin hepsi gerçekleşse bile AB'nin Türkiye ile kısa vadede tam üyelik müzakerelerini başlatacağına inanmıyor. \r\n\r\nNitekim, AB büyükelçilerine ‘‘Orta vadeli öncelikleri hemen yaparsak tam üyelik müzakerelerini başlatır mısınız?’’ diye sormuş. Aldığı yanıt, ‘‘Güvence veremeyiz’’ olmuş.\r\n\r\nTURGUT YILMAZ'A 1.8 MİLYAR DOLAR\r\n\r\nÇiller, Türkiye'nin AB'ye ancak ekonomisini güçlendirdiği anda girebileceğine inanıyor. Ekonominin yönetiminden de hoşnut değil. \r\n\r\nHatta, ilginç bir ithamda da bulundu:\r\n\r\n‘‘Yapılan devalüasyondan birkaç gün önce Tekstilbank 1.8 milyar dolar alıyor. Bu banka bir hükümet yetkilisinin kardeşinin.’’\r\n\r\nÇiller, her ne kadar isim vermiyor ama, kastettiği kişi ANAP Lideri, Başbakan Yardımcısı Mesut Yılmaz'ın kardeşi Turgut Yılmaz...\r\n\r\nEkonomiden Sorumlu Devlet Bakanı Kemal Derviş'in iyi niyetli olduğunu söylerken, kendisine ilginç bir yakıştırmada da bulundu:\r\n\r\n‘‘Derviş nihayette IMF'nin memuru. Tahsilat yapması için gönderilen kişi. 350 milletvekilinin arasından ekonomi yönetimine getirecek bir kişi daha bulamadılar mı?’’\r\n\r\nRefahyol'da Erbakan'ın istifasının ardından başbakanlığın 3 aylığına kendisine verilmemesi konusundaki yakınması sürüyor.\r\n\r\n‘‘3 aylığına başbakanlık verilseydi, ekonomide de, AB'de de çok daha ileriye giderdik’’ görüşünde \r\n\r\nKaygısı ise PKK'nın AB tarafından terörist örgüt ilan edilmemesi ve Irak'a muhtemel bir operasyon sonrasında ortaya çıkacak gelişmeler. Türkiye'nin bu aşamada tehlikeli bir noktaya taşınacağı inancında.\r\n\r\nMitingde en çok ANAP'a vurdu. En geç 2003 ilkbaharında olacağına inandığı seçimde ANAP ile bir ittifaka da ‘‘Bazen iki artı iki dört etmez, yarım edebilir’’ gerekçesiyle kapılarını kapatmış. \r\n\r\nŞanlıurfa'da Çiller'e ilgi, partililerin tahminlerinin de ötesinde yüksekti.\r\n\r\nÇiller ise dönüş yolunda bundan oldukça memnundu...\r\n \r\n", "Japon Mustafa Kemal Kushimato \r\nJAPON Prensi Komatsu'nun İstanbul ziyaretine karşılık Padişah İkinci Abdülhamit, 1889 yılında Ertuğrul Firkateyni'ni Japonya'ya gönderir. \r\n\r\nOsman Paşa komutasındaki firkateyn, 11 ay süren yolculuktan sonra Yokohama'ya varır. Üç ay sonra dönüş yolculuğu başlar. \r\n\r\n16 Eylül 1890'da Japonya'nın en güney ucundaki Kazhinozaki Feneri'nin önlerinde tayfuna yakalanan Ertuğrul Firkateyni kayalıklara çarparak batar. \r\n\r\nOsman Paşa dahil, 587 denizci şehit olur. \r\n\r\nFener'in bulunduğu adanın hemen yanındaki Kushimato İlçesi'nin halkı 69 gemiciyi kurtarmayı başarır. Olay Japonya'da büyük üzüntü yaratır. \r\n\r\nYamada Torajiro'nun hikáyesi de bu tarihte başlar. \r\n\r\nŞehit denizcilerin geride kalan aileleri için Tokyo'da yardım kampanyası açar. Gazetelerin yardımıyla kampanya ülkeye yayılır. \r\n\r\nBugünkü değeriyle 27 milyon Yen tutarındaki parayı Japon hükümetine teslim etmeye gittiğinde, şu öneriyle karşılaşır: \r\n\r\n‘‘Fikir senden çıktı, parayı da sen götür.’’\r\n\r\nUzun süren, eziyetli bir yolculuktan sonra İstanbul'a varmayı başarır. \r\n\r\nTopkapı Sarayı'nda sergilenen zırh ve kılıçla, yardım parasını teslim ettiğinde, İkinci Abdülhamit, kalıp askerlere Japonca öğretmesini önerir. \r\n\r\nTorajiro, bu öneriyi kabul eder, derslere girmeye başlar. \r\n\r\nBir ara Japonya'ya gidip tekrar geri döner. Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulduğu günlerde Atatürk'le karşılaşır. \r\n\r\nKendisini tanıtmak istediğinde, ‘‘Ben sizi tanıyorum. Askeri okulda derslere girerdiniz’’ karşılığını alır. \r\n\r\n* * *\r\n\r\nTürk lakapları var. \r\n\r\nJapon-Türk Dostluk Derneği'nin kurulmasını sağlar. \r\n\r\nDernek, 1928 yılında dönemin Japonya Büyükelçisi Fuat Paşa'nın da katılımıyla bugün Kushimato ilçesinin bağlı olduğu Wakayama vilayetinde ölen gemiciler anısına bir tören düzenler. \r\n\r\nGemiciler adına firkateynin battığı yere bir anıt dikilmesi fikri de orada ortaya çıkar. \r\n\r\n3 Haziran 1937'de dikilen anıt, aradan geçen onyıllar boyunca iki ülke arasındaki dostluğun timsali olur. \r\n\r\nResmi törenle, anıta dün çelenk koyduk. Şehit denizcileri andık. \r\n\r\nMersin ve Yakakent'in (Samsun) kardeş kenti olan ilçede hemen herkesin büyük ilgisiyle karşılaştık. \r\n\r\nNedeni ise bu ilçede herkesin bir takma Türk isminin olması. \r\n\r\nBelediye Başkanı Katsumasa Tashima'nın Türk ismi ise Mustafa Kemal. \r\n\r\nYakasındaki Atatürk rozeti taşıyan Başkan'ın odası Mustafa Kemal'in posterleriyle dolu. \r\n\r\nMakam odasında bir Türk kızını tanıştırdı. Mersinli olan Eğlen Akdeniz isimli genç kızın hikáyesini dinleyince, yeni bir Torojiro olayının daha yaşandığına tanıklık ettik. \r\n\r\n* * *\r\n\r\nGenç kız, bir süre önce belediyeye mektup gönderip Japoncasını ilerletmek, bu arada Kushimato'da bulunanlara da Türkçe ve folklor öğretmek için gelmek istediğini yazmış. \r\n\r\nBelediye, hükümetten destek bulamayınca, 111 yıl önce olduğu gibi kampanya başlatmış. Ve Eğlen Akdeniz, ilçeye getirilmiş. \r\n\r\nHem Kushimato, hem de bağlı olduğu il Wakayama halkı Türkiye'ye tutkunluk derecesinde ilgi duyuyor. \r\n\r\nVilayet Milli Eğitim Bakanı ve Dünya Kupası Çağrı Komitesi Başkanı Yoji Özeki de bunlardan biri. \r\n\r\nDünya Kupası'na katılacak Türk Futbol Milli Takımı'nın, kurada Japonya'yı çekmesi halinde dev bir balinaya benzeyen modern kapalı spor salonu ve stadyumu bulunan Wakayama'da kamp yapmasını arzuluyor. \r\n\r\nJaponya'da Türkiye'ye ilgi bu denli yoğun olmasına rağmen, Türk turizmcilerini ülkede görmek neredeyse olanaksız. Bu da, Japonya'daki Türkiye'nin acı gerçeği. \r\n\r\n\r\n", "Türkiye Cumhuriyet Başsavcısı geliyor \r\nMECLİS, yargıda önemli bir reformunun ilk adımını bugün atacak. \r\n\r\nAnayasa değişiklik teklifi ile her il, ilçede 21 yıldır görev yapan Cumhuriyet başsavcılıkları dönemine son verilecek. \r\n\r\nBunun yerine Türkiye Cumhiyet Başsavcısı sistemine geçilecek. \r\n\r\nAnayasa'nın 158'inci maddesinde yapılacak değişiklikle, Cumhuriyet başsavcıları, Türkiye Cumhuriyet Başsavcısı'nın vekilleri olacak. \r\n\r\nTürkiye Cumhuriyet Başsavcılığı görevini de Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı üstlenecek. \r\n\r\nBuna neden ise Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı'nın, yargı üyeleri ve savcılar da dahil, devletin üst düzeyinde görev yapan kişilerle ilgili dava açma yetkisinden kaynaklanıyor.\r\n\r\n29 EKİM SOHBETİ\r\n\r\nTürkiye Cumhuriyet Başsavcılığı'nın oluşturulması için Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu uzun süredir uğraşıyordu. \r\n\r\nMeclis'in son dönemde Anayasa değişikliklerine hız vermesi Kanadoğlu'nu cesaretlendirmiş. \r\n\r\n29 Ekim Cumhuriyet Bayramı kutlamaları için Anıtkabir'de yapılan tören öncesinde TBMM Başkanvekili Yüksel Yalova, Genelkurmay İkinci Başkanı, MGK Genel Sekreteri ve Kanadoğlu 11 Eylül saldırısı ve beraberinde terörün globalleşmesinin üzerinde sohbete başlamış. \r\n\r\nSuç örgütlerinin yeniden yapılanması doğrultusunda birçok ülkenin yargı sisteminde değişikliğe gittiği anımsanmış. \r\n\r\nTürkiye'nin de kendini buna göre dizayn etmesi gereği vurgulanmış. \r\n\r\nBundan sonra hazırlık hızlanmış. \r\n\r\nGenelkurmay, MGK, Yargıtay ve Yalova diğer ülkelerdeki örnekleri de alıp incelemeye başlamış. \r\n\r\nYalova bundan sonrasını şöyle anlatıyor:\r\n\r\n‘‘Klasik ekonomik modelin terk edilmesi ve turbo kapitalizme geçişle suç örgütleri kendini buna göre dizayn etti. Bazı devletler yapılarını ortaya çıkan yeni tip suç örgütlerine karşı koyacak şekle dönüştüremedi. Türkiye'nin de bir an önce bunu gerçekleşmesi gereğinde hemfikir olduk.’’\r\n\r\nYalova Türkiye'de suç teşkil eden her fiilin, işlendiği yerdeki görevli savcılık tarafından takip edildiğini anımsatıyor. \r\n\r\nOysa, bir bölgede ele geçen suç örgütü elemanlarının, uluslararası faaliyette bulunabildiklerini kaydedip ekliyor: \r\n\r\n‘‘Örneğin Türkiye ile birlikte A-B-C ülkelerinde aynı anda bombalama eylemleri oldu. Veya Türkiye'nin değişik bölgelerinde eylem gerçekleşti. Birden fazla savcıyı ilgilendiren suçlarda delillerin süratle saptanıp, yargıda işbirliğinin sağlanması için mevcut sistem uygun değil.’’\r\n\r\nONLINE YARGI\r\n\r\nSistemin nasıl çalışaçağını ise bankacılık sektörü örneğiyle anlatıyor:\r\n\r\n‘‘Eskiden bir banka şubesindeki hesapların ve kredilerin durumunda merkez günler sonra haberdar olurdu. Şimdi online sistemiyle merkezden bütün şubeler anında görülüp koordine edilebiliyor.’’\r\n\r\nBaşsavcı'nın bu koordinasyonu sağlayacağını bildiriyor. \r\n\r\nYakın geçmişte yaşanan bir örneği de hatırlatıyor: \r\n\r\n‘‘Orhan Aslıtürk ABD'de gözaltına alındıktan sonra İngiltere'ye kaçtığında her bakanlık birbirini suçladı. Bu sistem olsaydı Aslıtürk şimdi Türkiye'deydi.’’ \r\n\r\nÜlke Başsavcısı sisteminin ABD, İngiltere, Almanya, Fransa, Rusya, Macaristan, Arnavutluk, Çin gibi birçok ülkede bulunduğunu belirtiyor. \r\n\r\nMeclis Uzlaşma Komisyonu bugün toplanıp tek maddelik teklifi görüşecek.\r\n\r\nBelki bir madde daha ekleyip, haftaya iki maddelik değişikliği komisyona sevk edecek. \r\n\r\nAnayasa'nın 158'inci maddesinde yapılacak değişik, Türkiye'de uzun süredir gerçekleşmediğinden yakınılan ‘‘yargıda reformun’’ ilk adımı olacak. \r\n", "Kota yerine serbest ticaret \r\nBAŞBAKAN Bülent Ecevit, 14-18 Ocak tarihlerinde ABD'ye yapacağı gezide ekonominin de öncelikli gündem maddeleri arasında bulunduğunu açıklamıştı. \r\n\r\nEcevit, açıklamasında ABD'nin Türkiye'den yapılan tekstil ihracatına getirdiği kotalar üzerinde de duracağını ve kaldırılması yönünde çaba gösterileceğini kayda geçirmişti.\r\n\r\nBaşbakan'ın, ‘‘tekstil kotaları için yoğun çaba göstermesine gerek var mı?’’ sorusuna, Dış Ticaret Vakfı'nın önümüzdeki günlerde piyasaya çıkacak olan Made In Turkey Dergisi'nin araştırması net yanıt veriyor. \r\n\r\nVerilere göre ABD, 135 kategoride kota sınırlaması uyguluyor.\r\n\r\nYani ülkesine yapılacak olan tekstil ihracatında, hangi üründen hangi ülkeden ne kadar ithal edeceğini önceden belirliyor.\r\n\r\nABD, Türkiye'ye ayrıcalık yapıp konfeksiyon ürünlerindeki kotayı 42 kategoriyle sınırlandırmış durumda. \r\n\r\nBunların dışında kalan tekstil ürünlerinde bir sınırlama koymuyor. \r\n\r\nÖrneğin, çorap için Türkiye'ye bir kota sınırlaması getirmiyor.\r\n\r\n10 ÜRÜNDE KOTA DOLMUYOR\r\n\r\nTürkiye'den ABD'ye yapılan toplam ihracatta da tekstil yüzde 45 ile birinci sırada yer alıyor.\r\n\r\nİlginç olan, Türkiye'nin ABD'ye yaptığı tekstil ihracatında, sınırlama getirilmiş 42 üründen sadece 7'sinde kotalarını doldurabiliyor olması.\r\n\r\nBunlar; tişört, pamuklu pantolon, gecelik, bornoz, çarşaf, yünlü pantolon ve polyester kumaş cinsleri olarak sıralanıyor. \r\n\r\nDiğer tekstil ürünlerinde ise Türkiye kendisine tanınan kotayı 10 yıldır dolduramıyor.\r\n\r\nÖrneğin, ceket, erkek gömleği, mont gibi 10 üründe getirilen kotaları doldurmak bir yana, kendisine tanınan hakkın ancak beşte birini karşılıyor.\r\n\r\nÇin Halk Cumhuriyeti, Hindistan, Pakistan, Meksika dışındaki Güney Amerika'nın da arasında bulunduğu birçok ülke Türkiye'ye tanınan bu ayrıcalığı elde edebilmek için çırpınıyor. \r\n\r\nHer yıl tüketime daha büyük pay ayıran 285 milyonluk ABD nüfusunun, 1.2 trilyon doları aşan ithalat hacminden pay kapabilmek için kıyasıya mücadele yaşanıyor. \r\n\r\nABD pazarındaki bu rekabette, İsrail ve Ürdün'ün de arasında bulunduğu bazı ülkelerle yaptığı Serbest Ticaret anlaşmaları, NAFTA, Karayipler Girişimi ve Afrika Ticaret ve Kalkınma Yasası'na imza koyan ülkeler ayrıcalıklı pozisyonlarını koruyor.\r\n\r\n2004'TE KALKIYOR\r\n\r\nMücadele, ABD'nin 2004 sonundan itibaren kota uygulamasını kaldırdığında daha çetin bir hal alacak. \r\n\r\n2004 sonunda kaliteyi ucuza satan, ABD pazarında etkin olacak. \r\n\r\nÖrneğin, bugün Türkiye bornoz ihracatında yüzde 35 kota ile önemli bir ayrıcalığa sahipken, yüzde 8'lik kota hakkı bulunan Brezilya ile 2004 sonunda eşit duruma gelecek. \r\n\r\nBugün Türkiye'de yerli tekstil sanayicisini bile etkileyen Çin, ABD pazarına rahatlıkla girecek. \r\n\r\nNAFTA üyelerinin yanı sıra, Serbest Ticaret Anlaşması bulunan Ürdün, İsrail ve 4. tur müzakereleri tamamlanan Singapur, Karayipler ve Afrika ş\u000flkeleri bu mücadelede vergi avantajıyla ayrıcalıklarını koruyacak. \r\n\r\nBu açıdan kotaların kaldırılması yerine, ABD ile Serbest Ticaret Anlaşması yapılması için gösterilecek çabanın Türk sanayicisine getirisi daha büyük olacak.\r\n\r\n", "Kadrolu doktoru da Ecevit'i göremiyor \r\n \r\n\r\nBAŞBAKAN Bülent Ecevit ve eşi Rahşan Ecevit'in on yıldır aile doktoru. İki yıla yakın zamandır da Başbakanlığın kadrolu doktorluğunu yapıyor. \r\n\r\nBugüne kadar kendisi için söylenen cümle hep şöyle oldu: \r\n\r\n‘‘Kendi vücudunun durumunu dahi Ecevit'in vücudu kadar bilmez...’’\r\n\r\nDr. Arif Abacı, Ecevit'in sağlık durumu konuşulduğunda susan, Hipokrat yeminine sadık kalan kara kutu olarak bilinir. \r\n\r\nYurtiçi ve yurtdışı gezilerde Ecevit'i bir gün olsun yalnız bırakmadı.\r\n\r\nSadece bunlar değil, son 7 yıldır Ecevit ailesinin tüm tetkiklerine bizzat nezaret eden kişiydi. \r\n\r\nHindistan gezisi dönüşü Ecevit rahatsızlandığında, çalıştığı Çankaya Hastanesi'ne gizlice götürüp tetkiklerini gerçekleştirdi. \r\n\r\nO dönemde günde üç kez Ecevit'i evinde ziyaretine tanıklık ettik. \r\n\r\nHatta, o dönemde Başbakan'ın evinde bir hemşire bile bekledi.\r\n\r\nDR. ABACI NEREDE?\r\n\r\nEcevit'in son rahatsızlığından bu yana Dr. Abacı hiç görülmüyor, adı da duyulmuyor.\r\n\r\nHafızamızı zorladık, Başbakan'ın evinin önünde günlerdir nöbet tutan arkadaşlarla da konuştuk. \r\n\r\n‘‘Dr. Abacı, son günlerde Ecevit'i evinde ziyaret etti mi?’’\r\n\r\nAldığımız yanıt aynı oldu; ‘‘Hayır, gelmedi...’’ \r\n\r\nBaşbakan önceki gün Sedat Ergin ile yaptığı görüşmede de bunu doğruluyordu.\r\n\r\nSadece yıllardır doktorluğunu yapan Abacı ile değil, son rahatsızlığında tedavisini üstlenen Prof. Turgut Zileli ile yüz yüze görüşmediğini açıklıyordu.\r\n\r\nNEDEN ABACI DEĞİL\r\n\r\nŞimdi şu sorulara yanıt bulmak gerekiyor;\r\n\r\nEcevit'i bu kadar yakından tanıyan, tüm rahatsızlıklarında yanında bulunan ve tetkiklerine bizzat nezaret eden doktoru Arif Abacı nerede?\r\n\r\nGünlerdir evinde dinlenmesine neden olan son rahatsızlığında Abacı neden Ecevit'in yanında değil? \r\n\r\nBunlar bir yana, en küçük bir olayda dahi doktorlar hastanın sağlık hikáyesine ihtiyaç duyar. \r\n\r\nBaşbakan için bu gerekmiyor muydu? \r\n\r\nSorulara yanıt bulmak için Dr. Abacı'yı aradık.\r\n\r\nSekreteri, Abacı'nın Başbakan'ın sağlık durumu ile ilgili olarak öteden beri devam eden tavrını koruduğunu, konuşmayacağını söylemekle yetindi.\r\n\r\nOysa, Başbakanlığın kadrolu doktoru olarak görevine devam ediyordu. \r\n\r\nBu sorularımıza yanıt yine Başbakanlık koridorlarından geldi: \r\n\r\n‘‘Bunlara neden Sayın Abacı değil...’’\r\n\r\nDaha da ilginci Başbakan'ın rahatsızlanıp hastaneye kaldırıldığını Abacı sıradan bir vatandaş gibi televizyon ve radyo haberlerinden öğrenmiş. \r\n\r\nEcevit'e ulaşmak istemiş, engelle karşılaşmış. \r\n\r\nYıllardır doktorluğunu yaptığı Ecevit'in son rahatsızlığında uygulanan tedavi ve tetkikler konusunda da bilgi sahibi edilmemiş. \r\n\r\nTabii, başta da söylediğimiz gibi bunlar Başbakanlık'ta konuşulanlar... \r\n\r\nHAKKI VAR MI?\r\n\r\nSadece Türkiye'ye değil, dünya siyasi tarihine damgasını vurmuş bir şahsiyet olarak Bülent Ecevit'in, hatta Rahşan Ecevit'in sağlığı herkesi ilgilendirir. \r\n\r\nKaygı duyulacak bir durum olmasa da, en küçük bir rahatsızlığında dahi doktor kontrolünü ret yoluna gidemez. \r\n\r\nEvinde dinlenip kendi başına iyileşme yöntemini de uygulayamaz. \r\n\r\nDaha da ötesi, hiçbir doktor Başbakan'ın tedavisini telefonla yapamaz.\r\n\r\n \r\n\r\n", "Sözleşmeliye nakil yolu \r\n‘BİR kurumumda kadro şişkinliğim, diğerinde ise büyük açığım var. Birinden alıp diğerine atayamıyorum.’ \r\n\r\nYukarıdaki yakınma, son dönemde özellikle icracı bakanlar tarafından sıkça dile getiriliyor. \r\n\r\nNedeni ise bakanlığına bağlı bir genel müdürlükten, bir diğer genel müdürlüğe Devlet Memurları Kanunu'na tabi hiçbir elemanını yasal engeller dolayısıyla nakil edememekten kaynaklanıyor. \r\n\r\nÖrneğin; Türkiye Kömür İşletmeleri'nde (TKİ) çalışan bir memur, aynı bakanlığa bağlı DSİ Genel Müdürlüğü'ne nakledilemiyor. \r\n\r\nOysa TKİ'de 600 personel fazlası bulunuyor. \r\n\r\nBir memurun alınıp diğer genel müdürlüğe atanması halinde, mahkeme anında işlemi iptal ediyor. \r\n\r\nYOL GÖRÜNDÜ\r\n\r\nAynı durum diğer bakanlıklarda da söz konusu; aynı bakanlığa bağlı veya ilgili ortaklıklara naklen atama yapılamıyor.\r\n\r\nEnerji Bakanı Zeki Çakan da bu konudan şikáyetçiydi.\r\n\r\nHatta bir süre önce Milliyet'ten Tuncay Özkan'a ‘‘Bakanım bakıyorum ama hiçbir şey yapamıyorum’’ diye yakınmıştı. \r\n\r\nÇakan, yakınmakla kalmamış, ‘‘bir şey yapmak için’’ kolları sıvamış. \r\n\r\nHazırlığını yaptırdığı, Sözleşmeli Personelin Nakil İşlemine İlişkin Kanun Tasarısı'nı da Başbakanlığa sunmuş. \r\n\r\nKanun tasarısı bütün bakanlıkları kapsıyor. \r\n\r\nSadece sözleşmeli personeli kapsamına alan tasarı, bir ana iki yürürlük maddesinden oluşuyor. \r\n\r\nTasarının ana maddesinin ilk giriş cümlesi şöyle başlıyor:\r\n\r\n‘‘Sözleşme süresi içerisinde gelişen hizmet şartlarına göre sözleşmeli personelin görevi veya görev yeri değişebilir.’’\r\n\r\nMaddenin ikinci fıkrası da, sözleşmeli personelin bir üst göreve atanmasıyla ilgili:\r\n\r\n‘‘Sözleşmeli personelin daha üst bir göreve getirilmesi için bu görevin gereklerini taşıması, boş bir pozisyonda bulunması ve sicil başarı değerlendirmesinin A veya B düzeyinde olması gerekir.’’\r\n\r\nBu fıkra, aslında bakanlara da bir engel getiriyor. \r\n\r\nYani, bundan böyle bir bakan, yakın akrabası olduğu için bir emekli öğretmeni sözleşmeli olarak işe alıp, daire başkanı olarak atayamayacak.\r\n\r\nTasarının son fıkrası ise bakanların, ‘‘kendi bakanlığım içinde nakil yapamıyorum’’ yakınmasına son veriyor:\r\n\r\n‘‘Sözleşmeli personel ihtiyaç duyulduğu takdirde, diğer teşebbüs ve bağlı ortaklıklara naklen atanabilir.’’\r\n\r\nNORM KADRO DÖNEMİ\r\n\r\nDüzenleme sözleşmeli personele, nakil olduğu kurum eğer aynı il içindeyse ertesi gün, başka bir ildeyse 15 gün içinde yeni işine başlamayı da zorunlu kılıyor. \r\n\r\nEğer, bu süre içinde nakledildiği yerinde göreve başlamazsa sözleşme akdi tehlikeye girecek.\r\n\r\nKanun tasarısı aslında Maliye Bakanlığı'nın da bir süredir yürüttüğü çalışma ile paralellik taşıyor. \r\n\r\nMaliye Bakanı Sümer Oral da bir süre önce yaptığı açıklamada, kamuda norm kadroya geçileceğini belirtmişti.\r\n\r\nYani her kurum yeteri kadar personelle çalışacak. Fazla personel, ihtiyaç sahibi kurumlara nakledilecek. \r\n\r\nKamunun yeniden yapılandırılmasında ‘‘bankomatik memurlara’’ son verilmesi için iki çalışma da önemli bir yenilik getiriyor.\r\n\r\nTabii, yeni bir direnişle karşılaşılmazsa. \r\n", "Bir maaş 7 nüfusa bakıyor \r\nGEÇEN yıl yapılan genel nüfus sayımı Türkiye'nin 5 yılda nereden nereye geldiğini de net bir şekilde ortaya koyuyor. \r\n\r\nBunların arasında en dikkat çekici veriler hane halkı geliriyle ilgili.\r\n\r\nHalkın ekonomik gücünün nereden nereye ulaştığını gösteren çarpıcı rakamlar. \r\n\r\nBunu net olarak görmek için önce 1995 yılında yapılan sayım sonuçlarına dönmek gerekiyor. \r\n\r\nBeş yıl önceki sonuçlara göre, 66 milyon kişi, 23 milyonun elde ettiği geliri paylaşıyordu. \r\n\r\nYani bir kişinin gelirini ailenin üç ferdi paylaşıyordu.\r\n\r\nGeçen yıl yapılan sayım sonucu ise şu gerçeği ortaya çıkardı: \r\n\r\nBir kişinin geliri 7 nüfusa bakıyor. \r\n\r\nDikkat edilmesi gereken, bu rakamın Türkiye'de iki kez üst üste gelen ekonomik kriz öncesi elde edilmiş olması. \r\n\r\nKonunun uzmanlarına göre, iki ekonomik krizin ardından gelen işyerlerinin kapanması ve işçi çıkarmalar dikkate alındığında, sayım bugün yapılsa rakam çok daha yükselecek. \r\n\r\nNeredeyse bir kişinin geliri ile 10 kişinin geçinir olduğu görülecek.\r\n\r\nBu açıdan bakıldığında Türkiye'deki toplam çalışan nüfusun 10 milyon civarında olduğu söylenebilir. \r\n\r\nYa da gizli işsizlerin sayısının ne kadar çok olduğunun kanıtı... \r\n\r\nARJANTİN OLUR MU? \r\n\r\nSayım sonucunda elde edilen bu veri, son günlerde sıkça tartışılan ‘‘Türkiye Arjantin olur mu?’’ sorusuna da yanıt veriyor. \r\n\r\nBir kişinin, ailesinden 7 kişi ile gelirini paylaştığı dikkate alındığında, yukarıdaki soruya verilecek yanıt da ‘‘Hayır...’’ oluyor. \r\n\r\nSayım sonucunda ortaya çıkan veri, Türkiye'deki aile bağının sağlamlığını da kanıtlıyor. \r\n\r\nBir büyük bankanın genel müdürünün geçen hafta TÜSİAD'ın Ankara'daki resepsiyonunda verdiği örnek de bunu doğrular nitelikteydi: \r\n\r\n‘‘Depremde kredi müşterimiz de hayatını kaybetti. Ölen kişilerin kredi borcunu ödemek için yakınları bankamızda kuyruk oluşturdu. Deprem bölgelerinden dönmeyen kredi alacağımız neredeyse yok denecek kadar azdı.’’ \r\n\r\nDaha da ilginci, beş yıl önce kentte çalışan nüfusun kırsaldaki aile ferdiyle gelirini paylaşırken, son dönemde tersine bir durumun yaşanıyor olması. \r\n\r\nKırsalda elde edilen gelir, bu kez kentteki aileye bakmaya başlıyor. \r\n\r\nYani, un, yağ, bulgur, pirinç, mercimek kentteki aile bireylerini besler olmuş. \r\n\r\nSULTANBEYLİ ÖRNEĞİ\r\n\r\nSayım, köyden kente göçün çarpıklığını da tüm çıplaklığıyla ortaya çıkarmış.\r\n\r\nYani, kentlerin etrafını saran ve her geçen gün gettolaşan varoşların gerçek, acı yüzünü... \r\n\r\nKonunun uzmanı sayım sırasında karşılaştıkları durumu şöyle anlatıyor: \r\n\r\n‘‘Sayım öncesi hane tespiti yaptırdık. Bu bir yerdeki nüfusun şişirilmiş olup olmadığını anlamak için de bir önlemdi. Nitekim, sayım sonucunda bazı illerin nüfuslarındaki şişkinliği de bu sayede tespit ettik. İstanbul Sultanbeyli başta olmak üzere bazı yerlerde hane tespiti yaparken çok zorlandık. Çünkü ne bina, ne daire numarası vardı...’’ \r\n\r\nAslında tam bir paradoks yaşanıyor.\r\n\r\nBir yanda ekonomik açıdan göbeği hálá köye bağlı köykentliler, diğer yanda çarpık hale getirdikleri sayılamayan şehirler.\r\n\r\nYani, sayımın sayılamayan gerçek yüzü...\r\n\r\n\r\n\r\n", "Kabine revizyonu \r\n \r\n \r\nHÜKÜMETİN, 28 Mayıs'taki üçüncü kuruluş yıldönümü yaklaştıkça, kabinede revizyon beklentisi de artıyor. \r\n\r\nBeklentinin ateşi son iki haftadır MHP ve ANAP'ta daha yüksek.\r\n\r\nNedeni ise liderlerinin bir süre önce yaptıkları açıklamalar. \r\n\r\nMHP lideri Devlet Bahçeli daha önce sıcak yaklaşmadığı bakan sayısının azaltılmasına, üç hafta önce partisinin Kızılcahamam'daki toplantısında yeşil ışık yakmıştı. \r\n\r\nMHP yönetimi de bundan kaynaklansa gerek, değişim bekletisi içinde.\r\n\r\nParti yöneticilerinden biri dün sorumuz üzerine, hükümetin üç yılını doldurduğunu anımsattı ve ekledi:\r\n\r\n‘‘Sadece kabinede bakan sayısının azaltılmasını değil, devletin yeniden yapılandırılmasını da istiyoruz. Tabii, bunun ilk adımını da hükümet kendi içinde bakan sayısını azaltarak atmalı.’’\r\n\r\nMHP bu değişimi, üç partinin ortaklaşa yapması gerektiğine inanıyor. \r\n\r\nYoksa, MHP tek başına bir değişimden yana değil. \r\n\r\nDSP İSTERSE OLUR\r\n\r\nANAP ise bakan sayısının azaltılmasını gündeme getiren ilk parti.\r\n\r\nANAP lideri Mesut Yılmaz geçen hafta sorumuz üzerine ortaklarının da olumlu yaklaşması halinde, kendilerinin hazır olduğunu açıklamıştı.\r\n\r\nNitekim, ANAP Grup Başkanvekili Nihat Gökbulut da dün aynı görüşü şu sözlerle dile getirdi:\r\n\r\n‘‘Bakan değişimi yerine toplumun da beklentisi göz önüne alınarak bakan sayısında indirime gidilmeli. Her parti devlet bakanlarının sayısında üçer indirim yapar. Böylece kabinede 9 bakan azalmış olur.’’\r\n\r\nANAP da MHP gibi kabine revizyonunu tek başına yapma eğiliminde değil.\r\n\r\nBu konuda ANAP'lı bir bakanın yaklaşımı ise şöyleydi: \r\n\r\n‘‘Bugüne kadar kabinede değişikliği MHP ve biz yaptık. Dolayısıyla hükümetteki olumsuzluklar biz ve MHP'den kaynaklı da onun için değişime gidiyoruz gibi bir durum ortaya çıkıyor. Bu kez DSP de değiştirirse olur.’’\r\n\r\nİlginç olan ise DSP'de bakan sayısında azalma ve kabinede revizyon konusundaki beklentinin son dönemde yükselmesi. \r\n\r\nGeçen hafta sonu konuştuğumuz DSP'nin etkin isimlerinden birinin yaklaşımı şöyleydi: \r\n\r\nDSP'DEKİ DEĞİŞİM\r\n\r\n‘‘Hükümetin DSP kanadında yer alan bakanlara baktığınızda en yenisi 56'ncı hükümetten kalma. Diğerleri ise 1997'den beri bakanlık yapıyor. Bu kadar uzun süreli bakanlık olmaz. Bir kan değişimine ihtiyaç var.’’\r\n\r\nAncak, Ecevit'in geçici rahatsızlığı sürerken dün gündeme getirilen, ‘‘Ecevit Meclis başkanı, Bahçeli başbakan olsun’’ yaklaşımı, DSP'deki bu olumlu havayı dağıtmış. \r\n\r\nDSP'de dün ortaya çıkan görüş şöyle özetlenebilir: \r\n\r\n‘‘Kabinede revizyon ve sayı azaltımı, ortaklarımız ısrarlı olursa belki Meclis kapandıktan sonra gerçekleşir. Şu kısa sürede biraz zor.’’\r\n\r\nKabinenin DSP kanadındaki etkin bakanının yaklaşımı da aynı yönde oldu. \r\n\r\n28 Mayıs'ta hükümetin üçüncü yılını değerlendireceklerini anımsattı. \r\n\r\nAynı gün hükümetin ileriye dönük programının yapılacağı Yüksek Planlama Kurulu'nun toplanacağını bildirdi. \r\n\r\nKabine revizyonu ve bakan sayısının azaltılması konusundaki görüşü ise Başbakan Bülent Ecevit'in 15 Ağustos 2001'deki yaklaşımıyla aynıydı: \r\n\r\n‘‘Bakan sayısındaki indirim kararını, seçim sonrasında uygulanmak üzere bu dönemde alırız...’’ \r\n\r\nBu sözlerden yola çıkıldığında, 28 Mayıs'taki hükümetin üçüncü yıl dönümünün hemen akabinde kabinede bir değişim şu aşamada görülmüyor. \r\n\r\nGörünen o ki; değişimi önce kamu yönetiminde başlayacak, ardından kabineye gelecek.\r\n \r\n\r\n", "Japonya, Milli Takım'ı bekliyor \r\nKyoto\r\n\r\nDÜNYA Kupası bu yıl Japonya ve Kore'de yapılacak. Türkiye'nin de arasında bulunduğu milli takımların, maçlarını bu iki ülkeden hangisinde yapacağı önümüzdeki günlerde çekilecek kurayla belirlenecek. Finale kalan bazı ülkeler, kamp yapacakları yeri her iki ülkede de belirlemeye başlamış. \r\n\r\nÖrneğin Almanlar, Kore ve Japonya'da ikişer kenti kamp yeri olarak bugünden seçmiş. Kurada hangi ülke çıkarsa önceden belirledikleri o kampa gidecekler. Türkiye ise kamp yerini belirlemekte oldukça zorlanıyor.\r\n\r\nNedeni; Japonya'da Türk Milli Takımı'na gösterilen yoğun ilgi... Şu ana kadar 14 il, Türk Milli Takımı'nı ağırlamak için başvuruda bulunmuş.\r\n\r\nŞANS YÜZDE 50\r\n\r\nHer ne kadar Türk Milli Takı-mı'nın Japonya'ya gitme şansı yüzde 50 de olsa, Japonlar bugünden Milli Takım'ı bekliyor. Aktarıldığına göre başvuranların hepsi, ‘‘Takımınız bizim ilimize gelmezse alınırız’’ yaklaşımında.\r\n\r\nYakalandığı tayfuna yenik düşen Ertuğrul Zırhlısı'nın 1890'da açıklarında battığı İçel'in kardeş kenti Wakayama'nın Kushimoto İlçesi de bunlardan biri. Milli Takım'ın kamp yapacağı yerleri dahi belirlemişler. \r\n\r\nBalina şeklinde dev bir stadyum, Türk Milli Takımı'nı bekliyor. \r\n\r\nSadece Wakayama değil, Saithama, Çiba, Narita da bunlar arasında. Büyükelçi Yaman Başkut, karşılaştığı baskılar karşısında çaresiz. Japonya'nın futbol tutkunluğunun tarihi o kadar geri gitmiyor.\r\n\r\nProfesyonel lig uygulaması 10 yıl kadar önce başlamış olmasına rağmen, Japonlar futbola büyük ilgi duyuyor. Türk futbolcuları da bu ilginin ön sırasında yer alıyor.\r\n\r\nMarmara Üniversitesi'nde 10 yıl önce master yapıp Japonya'ya dönmüş olan Nabumitsu Hayamizu ve Yasushi İmamatsu, sohbetimizde Türk futbolcuların neredeyse soyağacını çıkardı. Sadece isimlerini değil, geçmişte hangi takımlarda oynadıklarını, attıkları gol sayılarını, soyisimlerine kadar birçok futbolcunun neredeyse şeceresini sıraladılar.\r\n\r\nTürk televizyonlarının izlenme olanağı olmayan Japonya'da bu kadar çok bilgi nasıl elde ediliyor? Anlattıklarına göre, her hafta başı internet üzerinden Türkiye'deki maçları takip ediyorlarmış.\r\n\r\nHatta İmamatsu, koyu bir Fenerbahçeli.\r\n\r\nMahalle takımında top koşturuyor. Maçlara da Fenerbahçe formasını giyip çıkıyormuş. Bazı arkadaşlarının da Galatasaray forması giyip geldiklerini söylüyor.\r\n\r\nHepsi de Türk Milli Takımı'na rehberlik yapmak için can atıyorlar. Büyükelçilik verilerine göre de şu an için 1500 kişi seferber olmaya hazır. Japonya'da Türkiye'ye karşı ilgi bu kadar yoğun.\r\n\r\nAncak, Afganistan harekátından sonra Japon hükümeti, Türkiye'yi riskli ülkeler sınıfına koyunca bu ülkeden Türkiye'ye gidecek turist sayısında inanılmaz düşme olmuş. Geçen yıl Türkiye'ye giden turist 90 bine yaklaşırken, son dönemde THY bazı seferlerini iptal etmek zorunda kalmış.\r\n\r\nJapon hükümetinin nezdinde yapılan girişimler sonucunda, Türkiye tehlike sıralamasından çıkarılmış. Buna rağmen bırakılan imajın yarattığı gölge, henüz yok olmamış.\r\n\r\nTÜRKİYE YOLU\r\n\r\nJaponya, 2003'ü Türkiye yılı olarak kutlayacak.\r\n\r\nKalan gölgenin silinmesi için iyi bir fırsat.\r\n\r\nBunun için de başta turizm sektörü olmak üzere Türkiye'nin Japonya'da yoğun bir tanıtımına ihtiyaç var.\r\n\r\nMilli Takım'a gösterilen yoğun ilgiden yola çıkıldığında küçük bir çaba dahi Japonya'dan Türkiye'ye gidecekleri birkaç katına çıkarmaya yeter. \r\n\r\n\r\n", "2 Ocak sendromu \r\nBAŞBAKANLIK'ta son günlerde 2 Ocak sendromu yaşanıyor. \r\n\r\nBu tarihte, devlet bakanları, üst düzey bürokratlar, eğer önlemini almamışlarsa, kendilerini taşıyacak şoför, çay getirecek odacı, telefona bakacak sekreter, yemek yapacak aşçı bulamayacak. \r\n\r\nBaşbakanlık'ta yemek çıkmayacak, makam katı da dahil, devlet bakanlarının bulunduğu bölümde lojistik destek sona erecek. \r\n\r\nBunun nedeni, KİT kadrosunda bulunup, başka kurumlarda ‘‘geçici görevlendirme’’ ile çalışan şoför, çaycı, hostes, sekreter ve danışmanların yılbaşına kadar kendi kurumlarına gönderilmelerine ilişkin karar...\r\n\r\nBu karar, geçen ekim ayında Bakanlar Kurulu'nca alındı. \r\n\r\nKarara göre, Başbakanlığın yanı sıra, Cumhurbaşkanlığı, TBMM, DPT ve AB Genel Sekreterliği gibi birimlerde çalışan geçici KİT personeli, kendi kurumlarına gönderilecek. \r\n\r\nSadece Başbakanlık'ta görevli 400 personel, 1 Ocak tarihi itibarıyla kurumlarındaki görevlerine dönecek.\r\n\r\nİşin ilginç tarafı, Başbakanlık'tan gidecek bu personelden 320'sinin şoför olması...\r\n\r\nDolayısıyla özellikle devlet bakanları, önlemini almamışsa muhtemelen şoförsüz kalacaklar. \r\n\r\nKurumlarına dönecek personelin geri kalanlarının çoğunluğu ise aşçı, odacı ve sekreter.\r\n\r\nDolayısıyla 2 Ocak tarihinde Başbakanlık yemekhanesi çalışmayacak. \r\n\r\nBaşbakanlık'taki 2 Ocak sendromu, bir haftadır yoğun yaşanıyor.\r\n\r\nÜst kademe de bu durumdan haberdar olmakla birlikte, ‘‘devletin işleri aksamaz’’ anlayışıyla yola devam ediyor.\r\n\r\nBAŞBAKANLIK MI BAŞ ARPALIK MI?\r\n\r\nBaşbakanlık'ta bununla birlikte bir paradoks da yaşanıyor.\r\n\r\nHer ne kadar küçük bir bina olarak görülse de Başbakanlık'ta tam 2 bin 922 kişi çalışıyor.\r\n\r\nBunların 1562'si kadrolu, 466'sı sözleşmeli, 894'ü geçici, 400'ü ise kurumlarına dönecek KİT personelinden oluşuyor. \r\n\r\nBaşbakan'ın 10 başdanışmanı, 18 danışmanı bulunuyor. \r\n\r\nAncak iş Başbakanlık olarak isimlendirildiğinde ortaya inanılması güç bir rakam çıkıyor. \r\n\r\nBaşbakan'ın basın açıklamalarını, daktilosunu önüne çekip yazdığı bir sır değil. \r\n\r\nHatta liderler zirvesi ve Bakanlar Kurulu kararlarını bizzat yazdığı da bir gerçek.\r\n\r\nBuna rağmen 17 devlet bakanlığını da kapsamı içine alan Başbakanlık'ta tamı tamına 155 basın ve halkla ilişkiler müşaviri bulunuyor. \r\n\r\nAyrıca 85 de başbakanlık müşaviri...\r\n\r\nKonunun uzmanına, Başbakanlık'taki toplam oda sayısını sorduğumuzda şu ilginç yanıtı verdi:\r\n\r\n‘‘Ek binaları da katsanız, her odada 30 kişinin çalışıyor olması gerekir ki, odalara bu kadar kişiyi ayakta sığdırmak olanaksız.’’\r\n\r\nBaşbakanlık'ta kadronun bu kadar şişkin hale gelmesindeki neden, her iktidar değişikliğinde bakanların görevden aldığı üst düzey yöneticiyi Başbakanlık'a müşavir olarak göndermesinden kaynaklanıyor. \r\n\r\nBu kişiler de işe gitmeden, ‘‘bankamatik memur’’ olarak bulundukları üst dereceden maaşlarını almaya devam ediyorlar. \r\n\r\nDevletteki personel kargaşasını görmek için de en üst makam olan Başbakanlık'a bakmak yetiyor. \r\n\r\nBir yanda hizmetinde zorunluluk duyulan ve yollanmaya hazırlanan personel, diğer yanda varlığına bile bir gün rastlanmayan memurlar.\r\n\r\nBaşbakan'ın ‘‘personel rejimi’’ konusundaki ısrarının nedeni, bu paradoksa bakıldığında daha iyi anlaşılıyor. \r\n", "Japonya, Irak operasyonuna soğuk \r\nTOKYO\r\n\r\nABD'de Irak'a operasyon tartışılırken, okyanusun diğer ucundaki Japonya'da durum farklı. \r\n\r\nPolitikacısından diplomatına, gazetelerin önde gelen yazarlarından sokaktaki vatandaşına kadar herkesin kafası Irak'a operasyon konusunda karışık. \r\n\r\nJapon halkı birçok konuda kararı Koizumi hükümetine bırakmış olmasına rağmen, Irak operasyonu denilince, tartışmaya başlıyor. \r\n\r\nNedeni, 10 yıl önceki Körfez Savaşı'na dayanıyor. Asahi Shimbun Gazetesi Dış Politika yazarlarından Daiji Sadamori bunun nedenini şöyle açıkladı:\r\n\r\n‘‘Körfez Savaşı'nda ABD, askerini Kuveyt'e getirdi, bombaladı, gitti. Japonya Anayasası gereği asker veremedik. Bunun yerine her Japon cebinden 90 dolar para ödedi. Kuveyt'ten bir teşekkür dahi gelmedi. Ödediğimiz toplam 13 milyar dolardı.’’\r\n\r\nDiplomatlar arasında da durum farklı değil. \r\n\r\nHer ne kadar ‘‘ABD bir şey yaparsa, söyleyecek sözümüz yok’’ yaklaşımında olsalar da, konunun tartışılması gerektiğini de kayda geçirmekten çekinmiyorlar. \r\n\r\nBüyükelçi Yaman Başkut'un dün akşam verdiği yemekte de, Japonya'nın önde gelen 9 yazarıyla buluşuyoruz. Onların yaklaşımı da aynı yönde oldu.\r\n\r\nDoğu'dan Irak'a bakışları ise Türkiye'den farklı değil. \r\n\r\nAvrupa Birliği'nin ve bölgedeki Arap ülkelerinin son dönemde Irak'la ticareti geliştirdiği, o nedenle operasyonun ‘Bu kez’ zor olacağı inancındalar. Afganistan Savaşı'na ise Japonya, bu kez farklı bir tutum alıyor. \r\n\r\nKörfez Savaşı'nda asker gönderemeyen ve bedelini 13 milyon dolarla ödeyen Japonya şimdi anayasasını yeniden yorumlayıp, ‘‘Savaş alanı dışında kalmak şartıyla’’ lojistik destek göndermiş bulunuyor. Japonya'nın hedefi savaş sonrası Afganistan'ın imarını Almanya ile birlikte gerçekleştirmek. \r\n\r\nJaponya, Afganistan'ın imarında Türkiye ile de işbirliği içinde olmayı arzuluyor.\r\n\r\nBİRAZ DA SİYASET \r\n\r\n55 yıldır iktidarda olan Liberal Demokrat Parti'nin milletvekillerinden Kanezo Muraoka da bunu açıkça dile getirdi. Türk-Japon Parlamentolararası Dostluk Grubu Başkanlığı'nı da yapan Muraoka, ‘‘Thing Maker’’ (Kral Yaratıcı) olarak da tanınıyor. Tokyo Büyükelçisi Başkut'tan ise her cümlesinin sonunda ‘‘Değerli dostum’’ diyerek övgüyle söz ediyor. \r\n\r\nMuraoka, dünkü görüşmemizde Türkiye ile Japonya'nın yıllardır Asya ve Ortadoğu'da, ‘‘ekonomik ve siyasi’’ işbirliği yapamamasından yakındı. \r\n\r\nÖzellikle de, görüştüğü Türk politikacılarla bir türlü konuyu tartışamamış olmasından şikáyetçi. \r\n\r\nSiyasi ilişkilerin geliştirilmesi gerektiğinin altını çizen Muraoka, şunları söyledi: \r\n\r\n‘‘Türk politikacılarla ne zaman bir araya gelsek, OECD, IMF, enflasyon, kredi üzerinde sohbet ediyoruz. Biraz da, politikayı geliştirmek için Türk milletvekillerinin de katkısını bekliyorum.’’\r\n\r\nMuraoka, bugüne kadar ABD ve BM üzerinden yapılan bölge siyasetinin iki ülke arasında bundan böyle doğrudan gerçekleştirilmesi gerektiğine inanıyor. \r\n\r\nIrak konusunun da bu çerçevede değerlendirilmesi gerektiğini söyledi. \r\n\r\nAfganistan'da başlayan operasyon, Asya'nın iki ucunda ekonomik ve sosyal güç olarak duran Türkiye ve Japonya'nın \r\n", "Mumcu'nun hedefi \r\nANAP Genel Başkan Vekili Erkan Mumcu'nun, Başbakan Bülent Ecevit'e karşı çıkışının gerisinde ne var? \r\n\r\nBu, dün siyasi kulislerin en önemli sorusuydu.\r\n\r\nHatta, DSP'den ‘‘Mumcu'yu Yılmaz mı konuşturuyor?’’ sesleri de yükseldi.\r\n\r\nDSP'deki beklenti, ANAP liderinin, Mumcu hakkında ‘‘gereğini yapması’’...\r\n\r\nANAP içindeki gelişmelere bakıldığında, Mumcu'nun konuşmasının ardında Yılmaz'ı görmek pek olası değil. \r\n\r\nNedeni; Mumcu'nun, ANAP Olağan Kongresi'nde en yüksek oyu aldıktan sonra uygulamaya koyduğu politika...\r\n\r\nMumcu'nun uzun süredir partinin uyguladığı politikadan memnun olmadığı biliniyor.\r\n\r\nMeclis kulisinde, akşam yemeklerinde, parti içindeki bazı muhalif milletvekilleriyle yaptığı görüşmelerde de bunu gizlemiyor. \r\n\r\nAçıktan Yılmaz'ı eleştiriyor, ‘‘Bu partide eğer rahatsız bir kişi varsa başta ben geliyorum’’ sözlerini her ortamda tekrarlıyor. \r\n\r\nHükümetin programını yenileyip güvenoyuna gitmesi gerektiğini de her yerde, hatta MKYK toplantısında dahi dile getirmiş bulunuyor.\r\n\r\nLİDERLİK ATAĞI\r\n\r\nMumcu'nun İzmir İl Başkanlığı'nda önceki gün Başbakan Ecevit'i hedef alan sözlerini de bu açıdan değerlendirmek gerekiyor. \r\n\r\nMumcu, her ne kadar dünkü telefon konuşmamızda, ‘‘Bu çıkışımı liderliğe soyunmak olarak değerlendirenlere şaşarım. Başbakan'ı Köy Hizmetleri hakkında da ben mi konuşturdum? Bayram Meral'e ‘ANAP hırsızlar partisidir' lafını da ben mi ettirdim’’ dedi.\r\n\r\nMumcu bunları söylese de, yakın arkadaşlarının, hatta Yılmaz’a yakın isimlerin Ecevit'e dönük çıkışıyla ilgili yorumu net: \r\n\r\n‘‘Liderliğe oynuyor. Seçim dönemi yaklaştıkça çıkışları artacaktır. Olağanüstü kongreyi toplayıp Mesut Bey'i devirmek istiyor.’’\r\n\r\nANAP tabanının, son dönemde hükümete, dolayısıyla Ecevit'e tepki gösterdiği biliniyor. \r\n\r\nBu duruma dikkat çeken ANAP'ın etkin ismi dün şu yorumda bulundu: \r\n\r\n‘‘Eğer Mesut Bey, Erkan'a (Mumcu) tepki gösterip hakkında bir işlemde bulunursa Ecevit'i koruyan durumuna düşecek. Sonuçta Mumcu kahraman olacak. Oyun planı belli.’’\r\n\r\nYılmaz'a yakın isimler, Mumcu'nun ANAP'ın koalisyonu terk etmesi isteğini kendilerine de ilettiğinin altını çizdiler. \r\n\r\nOnlara göre; ANAP'ın koalisyon dışında kalması halinde iç çekişme büyüyecek, bir olağanüstü kongre gündeme gelecek. \r\n\r\nBu durumda Yılmaz, Mumcu hakkında daha önce Mehmet Ali İrtemçelik ve Yüksel Yalova'ya yaptığına benzer bir girişimde bulunabilir mi?\r\n\r\nANAP'taki genel kanı, Yılmaz'ın bir yaptırımının olmayacağı ve bekleyeceği yönünde. \r\n\r\nAncak yarın toplanacak Başkanlık Divanı'nda, Yılmaz'ın bundan böyle partiyi bağlayıcı konuşmalar yapılmaması konusunda uyarıda bulunabileceği belirtiliyor.\r\n\r\nDEVAM EDEBİLİR Mİ?\r\n\r\nMumcu'nun sözlerinin koalisyonda ANAP'ın durumunu fazla etkileyeceğini söylemek, Ecevit'in dünkü sözlerine de bakıldığında mümkün görünmüyor.\r\n\r\nIMF'nin 10 milyarlık desteğinin aldırdığı uzun soluğu, piyasalardaki olumlu havanın etkisini de dikkate almak gerekiyor.\r\n\r\nBu açıdan, iktidar partisi yöneticilerinden gelen bu çıkışların, olsa olsa ekonomiye olumsuz etki yapmaktan öteye gidemeyeceğini söyleyebiliriz.\r\n\r\nANAP'lı bakanlardan Mumcu'ya gelen tepkiler de dikkate alındığında, bu çıkışın hükümetten çok ANAP'taki iç mücadeleyi kamçılayacağı da bir gerçek. \r\n", "Türkiye'nin yeri... \r\n \r\n\r\n\r\nPRAG\r\n\r\nTÜRKİYE'de, ‘‘Girelim mi girmeyelim mi?’’ tartışması devam ederken, Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'in resmi ziyaretini sürdürdüğü Çek Cumhuriyeti ve Slovakya, Avrupa Birliği kapısının eşiğine gelmiş bulunuyor.\r\n\r\nBarış içinde 10 yıl önce ayrılan iki ülke, şimdi AB çatısı altında bir araya gelmek için çabalıyor.\r\n\r\nHer iki ülke de 31 maddelik AB müzakerelerinin büyük bölümünü tamamlamış durumda. \r\n\r\nHer ikisi de bu yılın sonunda Danimarka'da yapılacak olan AB zirvesinde, muhtemelen diğer 10 ülke ile birlikte AB eşiğinden içeri gireceği tarihi alacak.\r\n\r\nGörünen o ki, Çek Cumhuriyeti ve Slovakya 2004'te AB'nin yeni üyeleri olacak.\r\n\r\nGeriye kalan Türkiye, Bulgaristan ve Romanya için de bu yıl sonu kritik. \r\n\r\nÖyle görünüyor ki Bulgaristan ve Romanya için bu zirvede tam üyelik müzakerelerini daha da hızlandırma kararı çıkacak ve 2007'de tam üye olarak AB'ye girebilecekler.\r\n\r\nTürkiye şu an tartışma konusu yaptığı orta vadeli vaatlerini gerçekleştirmediği takdirde bu treni kaçıracak. Bir daha AB kapısının ne zaman açılacağı da belli değil.\r\n\r\nKİŞİ BAŞINA ÇÖP MİKTARI\r\n\r\nOysa 10 yıl önce barış içinde ayrılan Çek Cumhuriyeti ve Slovakya'nın AB mücadelesi Türkiye gibi öyle çok eski bir tarihe de dayanmıyor.\r\n\r\nDaha 5 yıl öncesine kadar mali sıkıntı içinde olan Çek Cumhuriyeti ve Slovakya bugün AB adayı 13 ülke arasında ekonomik göstergeleri en iyi durumdaki iki ülke.\r\n\r\nSezer'in dün geldiği 10 milyon nüfuslu Çek Cumhuriyeti'nde yıllık enflasyon, Türkiye'nin aylık enflasyonu kadar; yüzde 4...\r\n\r\nAB verilerine göre canlı doğumda bebek ölüm oranı Çek Cumhuriyeti'nde binde 4 iken, Türkiye'de bu oran binde 35.3...\r\n\r\nİşsizlik oranı Çek Cumhuriyeti'nde yüzde 8.8 iken, son iki krizin ardından Türkiye'de bu oran yüzde 20'leri geçti. \r\n\r\nKişi başına düşen milli gelirde de Çek Cumhuriyeti Türkiye'yi 4'e katlamış; 14 bin Euro...\r\n\r\nAB verilerinde ilginç ayrıntılar da var.\r\n\r\nÖrneğin kişi başına düşen çöp miktarı; Çek Cumhuriyeti'nde bu oran 327 kilogram olarak gösteriliyor. Türkiye'nin kişi başına düşen çöp miktarı ise bilinmediğinden göstergelerde çizgi olarak yer alıyor. \r\n\r\nÇek Cumhuriyeti'nin bugünkü seviyesine ulaşmasındaki en önemli etken ise turizm.\r\n\r\nAçık bir müze olan ve her sokağında ayrı bir detayın yakalandığı Prag'a geçen yıl 40 milyon turist gelmiş. Bu yıl koydukları hedef ise 70 milyon...\r\n\r\nTürkiye ise 15 milyon hedefine ulaşmak için vade koyuyor.\r\n\r\nGeçen yıl Türkiye'den Prag'a gelen turist sayısı 40 bine ulaşmış. Çek Cumhuriyeti'nden giden turist sayısı ise 30 bin civarında.\r\n\r\nTÜRKİYE NEREDEYDİ\r\n\r\nUzun yıllardır Prag'da turizm işiyle uğraşan Ergin Tuncel'in aktardığına göre Çekler Türkiye'yi yeni yeni tanımaya başlamış.\r\n\r\nTuncel ve kalabalık bir grup Türk turizmci arkadaşlarıyla birlikte Solıdni Nejistota isimli pub'da sohbet ederken yaşadıklarımız da bunu doğrular nitelikteydi.\r\n\r\nYan masada oturan ve konuştuğumuz dili çözmeye uğraşan bir çift yanımıza yaklaşarak nereli olduğumuzu sordu.\r\n\r\n‘‘Türkiye’’ yanıtını verdiğimizde bayanın sorusu, ‘‘Siz kadınlara eziyet edilen ülkedensiniz değil mi? Sizin de 4 eşiniz var mı?’’ idi. \r\n\r\nYanındaki erkek arkadaşının yaklaşımı ise daha farklıydı:\r\n\r\n‘‘Türkiye'nin yeri neresiydi, Arabistan'ın oralarda bir yerde değil mi? Yok yok yanlış hatırlıyorum eski Sovyetler içinde bir yerlerde Rusya'ya yakın olması gerek...’’ \r\n \r\n", "Pembe çatılı kent \r\n \r\n\r\n \r\nBAYANLARIN dahi şapka rengi olarak seçmekte zorlanacağı pembe, bu kentte çatıların rengi. \r\n\r\nKremit, bu kentte adını verdiği rengini unutmuş...\r\n\r\nOrmanın içinden geçip tepeye ulaştığımızda, dar vadinin içinde akan nehrin iki yakasında uzanan kent seyredilmeye doyulmuyor. \r\n\r\nÜç asırlık binalar kır çiçekleri gibi.\r\n\r\nPembe, açık kırmızı, gök-çivit mavisi, sarı, yeşil ve hatta lila birbiriyle yan yana...\r\n\r\nÇatılardaki renk cümbüşü, bina cepheleri için de geçerli.\r\n\r\nHemen hepsinin renavasyonu tamamlanmış binaların freskleri, cumbaları, saçak işlemeleri üzerlerine konulmuş kremalar gibi duruyor...\r\n\r\nKentin içinde bulunan ünlü Moser cam fabrikasından kristal veya porselen fabrikasından mükemmel işli bir vazo olarak yapılıp konulmuş gibiler. \r\n\r\nBirbirine diklenmeyen mimarileri ve renk uyumuyla, nehrin kenarına bayram çocukları gibi yan yana sıralanmışlar.\r\n\r\nKARLOVY VARY\r\n\r\nOhre Nehri'ndeki yeşil başlı ördekler de bu renk cümbüşüne uymuş. \r\n\r\nNehrin akışının tersi yönünde kısa mesafe uçuşlar yapıp çığlıklar atarak suyun üzerine yeniden konuyorlar.\r\n\r\nBizimkiler de olmasa hiç otomobil sesi duyulmayacak. Bir film setinde gibiyiz. Tarih bu kentte, 300 yıl önce donup kalmış.\r\n\r\nBohemya'dayız...\r\n\r\nÇek Cumhuriyeti'nin Almanya sınırındaki kenti Karlovy Vary...\r\n\r\nAslında kent 300 yıl önce kurulduğunda dönemine sanat merkezliği yapmış.\r\n\r\nO dönemden kalma en büyük tiyatro binası ilk günkü güzelliğiyle ayakta.\r\n\r\nSanat merkezi olma özelliğini, adını verdiği film festivali ile bugün de korurken, ünlü kaplıcaları da şifa dağıtmaya devam ediyor. \r\n\r\nKaplıcası ve kaynak sularıyla şifa vermek için konuk ettiği isimlerden bazılarına bakıldığında kentin güzelliğinin asırlardır devam ettiği görülüyor: \r\n\r\nBach, Mozart, Paganini, Geothe, Beethoven, Freud, Schopen, Schindler...\r\n\r\nVe Mustafa Kemal Paşa...\r\n\r\nDünyanın en tanınmış isimlerini ağırlayan Karlovy Vary'yi Atatürk'ün seçmesindeki neden ise kentin tarihçisinin aktardığına göre mide ve bağırsaklarındaki hastalığından. \r\n\r\nÇanakkale Savaşı'nın ardından yaveri ile bir ay geçirdiği Florencie Sanatoryumu'nda kendisine bakan doktorun yazdığı raporda, Atatürk'ün rahatsızlığının nedeni ‘‘yorgunluk ve hazımsızlık’’ olarak yer almış. \r\n\r\nAslında sanatoryuma uzun süreli kalmak için gitmiş. \r\n\r\nİstanbul'daki gelişmeler üzerine bir ay kalabilmiş, tedavisini yarım bırakıp İstanbul'a dönmüş.\r\n\r\nVALİNİN ESPRİSİ\r\n\r\nKarlovy Vary bölgesinin valisi bugün, ‘‘Bizim burada topladığımız o kadarlık güç bile koca padişahı devirmesine yetti’’ esprisini yapıyor. \r\n\r\nMustafa Kemal'in kaldığı sanatoryum, alışılageldiği gibi öyle ormanın içinde dev bir bina falan da değil.\r\n\r\nNehrin kenarındaki sokak içinde yan yana sıralanmış binalar arasına sıkışmış 10 metre kadar eninde, beş katlı bir apartman görünümünde.\r\n\r\nİlk giriş katının ortasında yer alan, içten küçük bir kemer ile ikiye ayrılmış suit odada kalmış.\r\n\r\nİlk odada bir masa ve çevresinde 4 sandalye ile duvar tarafında cam bardak ve porselen tabakların yer aldığı iki komodin duruyor.\r\n\r\nDiğer bölmede de yatağı varmış. Binayı restore eden şehrin tarihçisi ve mimarı, Mustafa Kemal'in o gün odasında yer alan eşyaların korunduğunu, binanın renavasyonu tamamlandığında aynen yerine konulacağı sözünü verdiler. \r\n\r\nDinlenmek ve şifa bulmak için seçtiği Karlovy Vary'yi görünce, O'nun tarih, sanat ve kültürel birikiminin düzeyini daha iyi anlıyoruz.\r\n \r\n", "Köykent Bakanlığı... \r\n\r\n \r\nBAŞBAKAN Bülent Ecevit'in, 1970'li yıllardaki hayaliydi. O günlerde, Köykent adını verdiği projesini açıkladığında, yanındaki bazı kişiler dahi, bıyık altında gülerek, kapalı kapılar ardında projenin hayata geçmesinin güçlüğünden söz ettiler.\r\n\r\nProje, 20 yılı aşkın süredir askıda kaldı. \r\n\r\nEcevit, 1999 seçimlerinden sonra koalisyon hükümetinin başına geçince, 20 yıllık düşünü gerçekleştirmek için kolları sıvadı.\r\n\r\n‘‘Yine mi Köykent, hangi çağda yaşıyoruz?’’ diyenler oldu.\r\n\r\nİLK UYGULAMA\r\n\r\nEleştirilere karşın Ecevit geri adım atmadı. \r\n\r\nProjenin koordinatörlüğünü yapan Başbakanlık Müsteşar Yardımcısı Selçuk Polat'ın uğraşısı sonucu geçen yıl ekim ayında Köykent'in ilk uygulaması Ordu'nun Mesudiye İlçesi'nde hayata geçirildi.\r\n\r\nBu kez, ‘‘15 trilyona mal oldu, ekonominin bu kadar ağır şartlar içinde olduğu bir dönemde gerekli miydi?’’ sorulu eleştiriler yükseldi.\r\n\r\nDünya Bankası'ndan gelen 300 milyon dolarlık kredi, eleştirilerin bıçak gibi kesilmesini sağladı. \r\n\r\nKredi desteğini gören 100'e yakın yerleşim biriminden Başbakanlık'a Köykent olma isteğini içeren başvurular gelmeye başladı.\r\n\r\nİŞ BÜYÜDÜ\r\n\r\n300 milyon dolarlık kredi ile tanesi 10-15 milyon dolardan projenin 30 ilde hemen hayata geçirilebileceği görüldü. \r\n\r\nİlk aşamada da Van, Muş, Siirt ve Düzce'de projelerin devreye sokulması, buna 6 ilin daha öncelikli olarak ilave edilmesi kararı alındı. \r\n\r\nKapsamı büyüyen projenin, zaten insan hakları ve Kıbrıs gibi yoğun işleri bulunan Başbakanlık Müsteşar Yardımcısı'nın koordinasyonunda devamının güçlüğü görüldü. \r\n\r\nNitekim, bugüne kadar projeyi başarıyla yürüten Başbakanlık Müsteşar Yardımcısı Selçuk Polat, hafta sonu Başbakan'a projenin bir bakanlık bünyesine aktarılması önerisini götürdü.\r\n\r\nEcevit'in de onayı ile Köykent uygulamasının, Köy Hizmetlerinden Sorumlu Devlet Bakanlığı'na devredilmesine karar verildi.\r\n\r\nYENİDEN YAPILANMA\r\n\r\nBu çerçevede Bakanlık, Köykent projesine göre yapılandırılacak. \r\n\r\nKöy Hizmetlerinden Sorumlu Devlet Bakanlığı, yeni yapılanma ile bir anlamda Köykent Bakanlığı haline gelecek. \r\n\r\nDSP'li Devlet Bakanı Mustafa Yılmaz, Köykent projesinin kendisine bağlanmasından dün oldukça memnundu. \r\n\r\nYılmaz, Köykent uygulamasını Köy Hizmetleri içinde değerlendireceklerini bildirdi. Bunun için kendisine bağlı olan GAP İdaresi'nden de eleman kaydırarak bir yapı oluşturacağını belirtti ve şöyle dedi: \r\n\r\n‘‘Zaten Köy Hizmetleri Genel Müdürlüğü'nün hizmeti içinde bir uygulama. Dünya Bankası'nın proje desteğini de dikkate alarak yapılanmamızı buna göre oluşturacağız.’’\r\n\r\nYılmaz'ın dün en büyük sıkıntısı IMF'ye verilen söz doğrultusunda Köy Hizmetleri Bölge Müdürlükleri'nin kapanacak olması. \r\n\r\nBaşbakanlık'ta dün akşam saatlerinde bakanların katılımıyla yapılan toplantının gündemi de bölge müdürlüklerinin kapanmasıydı. \r\n\r\n19 yerdeki Köy Hizmetleri Bölge Müdürlüğü'nün kapanması halinde Hazine'nin yıllık gideri 18-20 trilyon civarında azalacak. Ancak kapanan bölge müdürlüklerinin yerine nasıl, ne konulacak? \r\n\r\nVeya, 81 ilde benzer yapılar mı oluşturulacak?\r\n\r\nKöykent projesi dün bakanlığa bağlı hale getirilirken bu sorulara da yanıt aranıyordu. \r\n\r\nKorkuyla seslendirilen asıl önemli soru ise şu cümlede özetleniyordu:\r\n\r\n‘‘Astarı yüzünden pahalıya mı gelecek?’’\r\n \r\n\r\n", "Denktaş'ın sitemine sitem \r\n \r\n\r\n \r\n‘UZLAŞMACI davranması lazım’ dediği KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş'ın sitemiyle karşılaşan ANAP Lideri Mesut Yılmaz da dün aynı ölçüde sitemkárdı.\r\n\r\nANAP Genel Merkezi'ndeki makamında Denktaş'a dönük sözleri ve ardından gelen tepkiler üzerinde konuşurken geçen haftaki sözlerinin arkasındaydı.\r\n\r\nBaşbakan Bülent Ecevit ve koalisyon ortağı MHP Lideri Devlet Bahçeli'nin kendisine dönük sert tepkilerine ise yanıt vermek istemedi. \r\n\r\nBunun yerine, geçen haftaki sözlerini açmayı yeğledi. \r\n\r\nKelimelerini tane tane seçerek şöyle dedi: \r\n\r\n‘‘Kıbrıs'ta Türkiye'nin vazgeçilmezleri bellidir. Hiç kimse de bizden bunlardan geri adım atmamızı isteyemez...’’\r\n\r\nOrtaklık devletinin yapısı ve toprak konusunda iki tarafın müzakere ederek belirli bir sonuca varabileceğini vurgulayıp ekledi:\r\n\r\n‘‘Türkiye açısından bu vazgeçilmezlerin sonuca bağlanması lazım.’’\r\n\r\nDENKTAŞ AÇILIM YAPTI\r\n\r\nDenktaş'ın Kıbrıs'ta şartsız yüz yüze müzakereleri başlatarak ve daha sonra da ‘‘dışa karşı ortak temsil ilkesini kabul ederek büyük bir açılım yaptığının’’ altını çizdi. \r\n\r\nRum tarafının bu açılıma gerektiği şekilde karşılık vermediğini, AB'nin kendisine haksız olarak vaat ettiği tam üyelik perspektifini istismar etmeye çalıştığını belirtti. \r\n\r\nAB yetkilileriyle yaptığı temaslarda, bu durumu aktardığında aldığı yanıtı şöyle açıkladı:\r\n\r\n‘‘Onlar bana, Kıbrıs Rum yönetiminin tam üyeliğinin otomatik olmadığını, eğer Kıbrıs'ta bir çözümün Rum tarafınca engellendiği değerlendirmesi ağır basarsa bunun ertelenebileceğini dile getiriyorlar.’’\r\n\r\nAB'nın Dışişleri ve Savunmadan Sorumlu Yüksek Komiseri Javier Solana'nın benzer açıklamasına, Rumlardan ve Yunanistan'dan gelen tepkileri anımsattı. \r\n\r\nArdından, geçen haftaki konuşmasına dönüp ekledi:\r\n\r\n‘‘Dolayısıyla AB bağlamında düşündüğümüzde, Kıbrıs konusunda olumsuz bir konjonktürle karşı karşıya olduğumuzu görmek durumundayız. Bu oyunu bozmanın yolu, Rum tarafından karşılık gelmese dahi, uzlaşma yolunda atabileceğimiz adımları şimdiden atmak ve Avrupa'da hakim olan 'Kıbrıs'ta çözümü Türk tarafının engellediği' imajını yıkmaktır. Onun için ben Sayın Denktaş'ın başlattığı bu atağın sürdürülmesi gerektiğine inanıyorum. Bu konuda inisiyatif alması, zamanı daha iyi kullanması gereken tarafın da Türk tarafı olduğunu düşünüyorum.’’\r\n\r\nDenktaş'ın sitemini hatırlattığımızda da yanıtı aynen şöyleydi:\r\n\r\n‘‘Sayın Denktaş'ın benimle yüz yüze görüşme olanağı bulamadığı için aceleyle sitemkár bir tepki göstermesini de anlayışla karşılıyorum. Benim kendisine hem saygım hem sevgim vardır.’’\r\n\r\nDİPLOMATİK BİLEK GÜREŞİ\r\n\r\nYılmaz, bütün zorlayıcı sorularımıza rağmen, bu açıklamasına bir kelime dahi eklemek istemedi, ‘‘Bu kadar’’ demekle yetindi.\r\n\r\nPeki, Yılmaz'ı tartışma yaratan konuşmaya iten nedenler nelerdi?\r\n\r\nYakınlarına göre, Yılmaz'ın çıkışının nedeni BM Genel Sekreteri'nin 2 Mayıs'ta yapmış olduğu şu açıklamaya dayanıyor:\r\n\r\n‘‘Kıbrıs sorununun çözümü için iki tarafın da, ama özellikle Türk tarafının daha fazla fedakárlık göstermesi lazım.’’\r\n\r\nİkinci neden AB'den gelen, ‘‘Türkler uzlaşmaya yanaşmazsa Rum tarafını tek başına AB üyesi yaparız’’ açıklaması.\r\n\r\nBu durumda AB sınırı Kıbrıs'ta Rum kesiminden başlayacak. \r\n\r\nKıbrıs sorunu Türk tarafı açısından içinden çıkılmaz bir görüntü kazanacak.\r\n\r\nBu noktada, bütün gözler BM Genel Sekreteri Kofi Annan'ın bu gün adaya yapacağı ziyareti sonrasındaki açıklamasına odaklanmış durumda.\r\n \r\n", "Bir ihale hikáyesi \r\n \r\n\r\nSIVAS Divriği Hekimhan Madenleri Sanayi (Div-Han) ve Ticaret A.Ş, uzun süredir özelleştirme kapsamında. \r\n\r\nDiv-Han'da, 6 aydır ilginç bir ihale olayı yaşanıyor. \r\n\r\nKurum aralık ayında açtığı ihaleyle, yüzde 25 artırma ve eksiltmesi olan, 24 bin ton 6 No'lu fuel oil satın almak istiyor.\r\n\r\nBunun için de 10 trilyon lira bedel belirlemiş.\r\n\r\nİhaleyle ilgili duyuru, 11 Aralık 2001 tarihinde Resmi Gazete'de yayınlanmış. 8 Ocak tarihinde de gerçekleşmiş.\r\n\r\nİlginç gelişmeler de bu tarihten sonra başlamış. \r\n\r\nİhaleye katılan 5 firmanın fiyat indirim oranı; bir diğer adıyla ‘‘kırım’’ oranı, yüzde 2 ile yüzde 3.70 arasında kalmış.\r\n\r\nİHBAR GELİYOR\r\n\r\nİşletme, pazarlık yapmak üzere 25 Ocak'ta firmaları davet ettiğinde 4 firma gelmiş. Biri fiyatında daha fazla indirim yapmak istememiş.\r\n\r\nFirmaların fiyatları pazarlıkta daha da düşmüş. \r\n\r\nİhale yüzde 5.40 ile en yüksek indirimi yapan K. firmasına verilmiş. \r\n\r\nBuraya kadar her şey normal...\r\n\r\nDivriği Yönetim Kurulu, tam ihaleyi onaylamak üzereyken Özelleştirmeden Sorumlu Devlet Bakanı Yılmaz Karakoyunlu'ya bir ihbar gelmiş.\r\n\r\nİhbarı yapan kişi, ihaleyle ilgili çok önemli ayrıntılar aktarmış.\r\n\r\nFirmaların aralarında anlaştığını, hangi firmanın ihaleyi alacağını önceden belirlediklerini ve buna göre teklif verdiklerini iddia etmiş. \r\n\r\nİhbarcının anlattıkları bir süre önce Bayındırlık Bakanlığı'nda Vurgun Operasyonu'na neden olan gelişmelere benziyormuş.\r\n\r\nİHALEYE İNCELEME\r\n\r\nKarakoyunlu, Danışmanı Osman Yazıcı'yı ihbarla ilgili araştırma yapması için görevlendirmiş.\r\n\r\nYazıcı, diğer kamu kurumlarının açtıkları fuel-oil alımıyla ilgili ihale sonuçlarını incelemiş. \r\n\r\nElde ettiği bilgileri Divriği Yönetim Kurulu'na da aktarmış.\r\n\r\nYönetim Kurulu, 6 Mart tarihinde ihaleyi iptal etmiş ve aynı şartnameyle yeni bir ihale açmaya karar vermiş. \r\n\r\nBu kez ihale ilanı, tirajı daha yüksek bir gazetede yayınlanmış. \r\n\r\n11 Nisan'da gerçekleşen ihaleye, ilkinde de bulunan 3 firmayla birlikte toplam 10 firma katılıp teklif vermiş.\r\n\r\nİlginç olan ise ocak ayında en yüksek yüzde 5.40 indirim yapan firmalar, bu kez fiyat indirim oranını yüzde 11.70'e yükseltmiş.\r\n\r\nEn yüksek fiyat indirimi ise yüzde 13.30 olmuş.\r\n\r\nKurum, 17 Nisan'da firmaları pazarlığa davet etmiş. \r\n\r\nPazarlıkta indirim oranı daha da yükselmiş.\r\n\r\nSonuçta ihale yüzde 16.17 indirim yapan firmada kalmış.\r\n\r\nYANITSIZ SORULAR\r\n\r\nŞimdi şu sorulara yanıt bulmak gerekiyor:\r\n\r\n1- Bakanlığa ihbar gelmeseydi, bu ihale sonuçlanacak ve devlet de 1.5-2 trilyon lira zarar edecekti. Bunun sorumluluğu kime ait olacaktı?\r\n\r\n2- Altı No'lu fuel-oilin rafineri çıkış fiyatı 337 bin lira. Piyasa satış fiyatı ise illere göre 370 ile 375 bin lira arasında değişiyor.\r\n\r\nYani bir firmanın elde edeceği kár oranı en fazla yüzde 9 ile yüzde 10 arasında.\r\n\r\nŞimdi, yüzde 16.17 ile fiyat veren bu firma, fuel-oili Div-Han'a zararına mı satacak? Yoksa yurtdışından başka bir yolla mı getirecek? \r\n\r\n3- Div-Han'a gelen fuel-oil nasıl denetlenecek?\r\n\r\nBu soruları dün Devlet Bakanı Yılmaz Karakoyunlu'ya yönelttik.\r\n\r\nKarakoyunlu, ‘‘İhalenin kanuni şartları yerine geldi. Devlet 1.5-2 trilyon zarardan kurtuldu. Bundan sonrası beni ilgilendirmez’’ dedi.\r\n\r\nDileriz, Div-Han Yönetimi, Karakoyunlu'nun vermek istemediği yanıtları biliyordur...\r\n \r\n", "Hükümetin eşgüdümü \r\n‘TÜRKİYE'de çok ciddi bir eşgüdüm eksikliği var, şikáyetçiyim...’ Başta Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanı Kemal Derviş olmak üzere hangi bakanla konuşulursa yukarıdaki bu sözü duymak olası. \r\n\r\nDerviş'in ‘‘şikáyetçi’’ olduğu eşgüdüm eksikliği, pazartesi günü yayınlanan Tasarruf Genelgesi'nin seyrine bakıldığında iyi anlaşılıyor. Hükümet, IMF'nin de telkinleriyle kamu kesimindeki işçi sayısını azaltmaya karar veriyor. \r\n\r\nBaşbakan Bülent Ecevit ve koalisyon ortağı liderleri Devlet Bahçeli ve Mesut Yılmaz ile işçi sendikalarının başkanları bir araya geliyor. \r\n\r\nSonunda bir noktada uzlaşıya varılıyor. \r\n\r\nKamu kesiminde ilk aşamada 6 bin olmak üzere, kısa vadede 39 bin işçi emekliye sevk edilecek. \r\n\r\nAşamalı olarak, emekliye sevk edilecek işçi toplam 61 bini bulacak. \r\n\r\nGelinen sonuca, işçi sendikaları gönülsüz de olsa rıza gösteriyor. \r\n\r\nÜzerinde uzun süredir çalışıldığı belirtilen Tasarruf Genelgesi, pazartesi günü Başbakan'ın imzasıyla kamoyuna açıklandığında ortalık birbirine giriyor.\r\n\r\nİşçi sendikaları, ‘‘50 yaşın üzerindeki işçilerin zorunlu emekliye sevk edileceği’’ kararını genelgede görünce ‘‘kandırıldık’’ diyerek feveran edip eyleme hazırlanıyor.\r\n\r\nKRİZ ÇÖZME MODASI\r\n\r\nGenelgeye hükümet içinden de sert tepki geliyor. Kamu kesimi toplu sözleşmelerinden sorumlu Devlet Bakanı Mehmet Keçeciler, iki gün önce bu sütunda yer alan sözlerinde, genelgeyi hatalı bulduğunu açıklıyor, ‘‘gereksiz’’ diyor. \r\n\r\nKeçeciler, tepkisinin nedenini, amaçlanandan daha fazla sayıdaki işçinin emeklilik için zaten sırada bekleniyor olmasıyla açıklıyor. \r\n\r\nKeçeciler'in sözleri Hürriyet'te yer alınca, hükümetin ‘‘kriz çözücüsü’’ Başbakan Yardımcısı Hüsamettin Özkan devreye giriyor. \r\n\r\nÖzkan'ın odasında yapılan toplantıda rakamlar tekrar masaya yatırıldığında Keçeciler şunları söylüyor: \r\n\r\n‘‘Kamuda 50 yaş üstü işçi sayısı 26 bin. Oysa 30 bin işçi gönüllü emeklilik için sırada bekliyor. Önce bunları emekli edelim. Yeter ki Hazine bu işçilerin 750 trilyon lira tutan kıdem tazminatlarını ödeyebilsin.’’\r\n\r\nKeçeciler'in yaklaşımı olumlu bulunuyor, hükümette pazartesi bozulan eşgüdüm Özkan'ın odasında tekrar sağlanıyor. \r\n\r\nİşçilere ödenecek kıdem tazminatlarının bütçe dışı bir kaynaktan, ‘‘faiz dışı fazla hedefini’’ bozmadan ödenmesi kararı da alınıyor.\r\n\r\nECEVİT'İN SÖZLERİ\r\n\r\nToplantıda bunlar olurken, Başbakan Bülent Ecevit de pazartesi günü altına imza koyduğu genelgeden vazgeçildiğini önceki günkü basın toplantısında kamuoyuna açıkladı. \r\n\r\nKeçeciler'in sözlerine destek verdiğini belirten Ecevit, gönüllü emekli sayısının, zorunlu emekli edileceklerden fazla olduğunu da kayda geçirdi. \r\n\r\nEcevit, bunları söylemiş olsa da genelge yürürlülükten kalkmış değil. \r\n\r\nKonuyla ilgili bir bakan, bunun nedenini şöyle açıklıyor: \r\n\r\n‘‘Başbakan'ın sözlerini dinlemeden genelge geçerlidir. Emekli edilmesi gereken işçi sayısı bize göre 61 bin 600, IMF'ye göre 100 bin. Dolayısıyla gönüllü ve zorunlu emekli sayısını toplarsanız bu rakama 61 bin eder.’’\r\n\r\nBÜROKRASİ DE ŞİKÁYETÇİ\r\n\r\nBu sözler dün yeni bir tartışmayı daha başlatırken, eşgüdüm sorunu yine ortaya çıkıyor. \r\n\r\nDaha da önemlisi, icranın siyasi kanadındaki bu eksiklik, bürokrasiye daha ağır yansıyor.\r\n\r\nBaşta Başbakanlık olmak üzere, en üstünden en alt kademesine kadar bürokratik kadrolar da eşgüdümden şikáyet ediyor. \r\n\r\n\r\n", "Özal'ın teknokratları partisi \r\n \r\n\r\n \r\nTÜRK siyasi hayatına gelecek hafta yeni bir parti daha katılıyor. \r\n\r\nPartinin kurucularına baktığımızda ilginç bir tablo ortaya çıkıyor.\r\n\r\nKurucuların birçoğu Turgut Özal'ın başbakanlığı ve cumhurbaşkanlığı döneminde kendisine ‘‘teknokratlık’’ yapmış kişilerden oluşuyor. \r\n\r\nPartinin kuruluş çalışmalarında motor görevini, Özal'ın halasının oğlu, eski bakan Hüsnü Doğan yürütüyor. \r\n\r\nDoğan'ın Özal döneminde partideki işlevine bakıldığında, teknokrat özelliğinin her zaman önde olduğu bilinen bir gerçek.\r\n\r\nÇarşamba günü İçişleri Bakanlığı'na kuruluş dilekçesi verilmesi planlanan partinin diğer kurucularına gelince...\r\n\r\nÖzal döneminin Yabancı Sermaye Başkanlığı ve Hazine Dış Ticaret Müsteşarlığı görevlerinde bulunan Namık Kemal Kılıç başta geliyor.\r\n\r\nBir diğer isim eski TÜPRAŞ Genel Müdürü Mehmet Savran...\r\n\r\nSürpriz sayılabilecek isim ise Meclis Genel Sekreteri Vahit Erdem...\r\n\r\nErdem, kurucular arasında yer alması için teklif geldiğini doğruladı. \r\n\r\nAncak henüz kararını vermediğini söyledi. \r\n\r\nErdem her ne kadar bunu söylese de bir zamanlar teknokrat olarak birlikte olduğu arkadaşlarını bugün de yalnız bırakmak istemediğini gördük.\r\n\r\nSİYASİLER\r\n\r\nÇetin Emeç Caddesi üzerinde binası tutulan partinin çekirdek kadrosunda eski siyasiler de yer alıyor.\r\n\r\nEski siyasilerin ortak özelliği ise geçmişte ANAP ve DYP'de milletvekili olarak görev almış olmaları. \r\n\r\nEski Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'e yakınlığı ile tanınan, DYP eski milletvekili İrfan Köksalan çekirdek kadroda yer alıyor. \r\n\r\nDiğer isimler eski ANAP'lı Hasan Korkmazcan ve Ahmet Alkan...\r\n\r\nHüsnü Doğan dünkü sohbetimizde bu isimler dışında kendilerine katılacak olanların bulunduğunu bildirdi. Ancak, isim vermekten kaçındı. \r\n\r\nGelecek hafta ortasında partinin kuruluş dilekçesi İçişleri Bakanlığı'na verildiğinde sürpriz isimlerle karşılaşabileceğimizi söylemekle yetindi. \r\n\r\nDoğan'a merkez sağ ve solda, son dönemde birçok partinin kurulduğunu veya kurulma aşamasında olduğunu anımsatarak şu soruyu yönelttik:\r\n\r\n‘‘Bu kadar parçalanmışlık içinde sizin başarı şansınız ne olacak?’’\r\n\r\nDoğan, ‘‘Bunu ben öteden beri savunuyorum. Ama bütünleşme için de formülümüz var’’ dedi ve şöyle devam etti: \r\n\r\n‘‘Beyler kolaylıkla beyliğinden vazgeçmez. Onun için sistem bütünleşmeyi sağlamalı.’’ \r\n\r\nİKİ TURLU TOPARLAR\r\n\r\nBunun için iki turlu seçim sistemine geçilmesi gerektiğini vurgulayan Doğan şunları söyledi: \r\n\r\n‘‘İki turlu seçim sistemi merkez sağ ve solun toparlanmasını sağlar. Ancak ikinci tura üç parti kalacak bir sistem gelmeli. Ben bunu daha önce de söyledim, şimdi görüşümü paylaşanların olduğunu görmekten memnunum.’’\r\n\r\nHüsnü Doğan, ilk tura bütün partilerin katılmasından yana. \r\n\r\nİlk turda gücünü gösteremeyeceğini hisseden partilerin kendisine en yakın olan partiyle daha seçime girmeden bütünleşeceğini düşünüyor. \r\n\r\nİkinci turun bütünleşmeyi daha da sağlamlaştıracağına inanıyor. \r\n\r\nDoğan, ‘‘Bu sisteme geçilirse koalisyonlar bir tam bir çeyrek parti ile oluşur, öyle 3'lü 4'lü koalisyonların çıkmasından kurtuluruz’’ dedi. \r\n\r\nPartinin kuruluş çalışmasında bulunun eski Hazine Müsteşarı Namık Kemal Kılıç da aynı görüşleri dile getirdi. \r\n\r\nÖzal döneminde siyasetten uzak durup bugün politikaya soyunmalarının gerekçesini ise şöyle dedi: \r\n\r\n‘‘Vatandaş devleti tanıyan, dürüst, tecrübeli kadrolar istiyor.’’\r\n\r\nBaşarı şanslarının ne olacağına ise kendisi de bugünden karar veremiyor.\r\n \r\n\r\n", "İki seçimi ayırma atağı \r\n \r\n\r\n \r\nMECLİS'TE iktidar da muhalefet de son günlerde şu konuyu tartışıyor: ‘‘Milletvekili ve mahalli seçimleri ayrı yapalım...’’ \r\n\r\nBu öneri ANAP ve DYP'den geliyor.\r\n\r\nOysa, iki seçimin birlikte yapılmasına 1995'te Tansu Çiller'in başbakanlığındaki DYP-CHP hükümeti döneminde yapılan Anayasa değişikliğiyle karar verildi. \r\n\r\nDeğişiklikle, seçimlere bir yıl kala yapılacak bir seçimde milletvekili ve mahalli seçimlerin birleştirilmesi zorunlu kılındı.\r\n\r\nNitekim, 1999 seçimlerinde de işleyen kural, bugün de geçerli. \r\n\r\nYani, 18 Nisan 2003-18 Nisan 2004 aralığında bir tarihte milletvekili genel seçimi yapılması halinde, mahalli seçimler öne alınacak.\r\n\r\nÇİLLER: AYRILMALI \r\n\r\nİlginç olan ise iki seçimin şimdi yeniden ayrılması önerisinin, 1995'te başbakanlığı döneminde Anayasa değişikliği ile birleştirilmesi konusunda büyük gayret sarf eden Çiller'den gelmesi. \r\n\r\nÇiller, geçen hafta sonu Şanlıurfa'ya giderken uçaktaki sohbetimizde, iki seçimin bir arada yapılmasının bazı sakıncalar yarattığını ileri sürdü.\r\n\r\nBaşbakan Bülent Ecevit, ‘‘Yolu yarıladık', koalisyon ortağı ANAP Lideri Mesut Yılmaz da ‘‘2003 sonbaharında’’ derken, Çiller'in seçim tarihine ilişkin öngörüsü daha yakın bir tarih oldu.\r\n\r\n‘‘En geç 2003 ilkbaharında seçime gidilir’’ dedi ve devam etti: \r\n\r\n‘‘Bu tarihten ileriye sarkması mümkün değil, doğru da olmaz. O nedenle milletvekili seçimini 18 Nisan 2003 tarihinden önce yapalım ki, mahalli seçimler zamanında yapılabilsin.’’\r\n\r\nANAP: BİRLİKTE OLMASIN\r\n\r\nHafta içinde etkin isimleriyle yaptığımız sohbette, iki seçimin ayrılması fikrinin sadece Çiller'de değil ANAP'ta olduğunu gördük. \r\n\r\nAncak ANAP'ın önerisinin Çiller'den farklı tarafı var. \r\n\r\nANAP, son Anayasa değişikliği sırasında bu Meclis'e verilen seçime bir yıl kala Seçim Yasası'nda değişiklik yapma hakkından yararlanmak istiyor.\r\n\r\nSeçim Yasası'na ve Anayasa'ya geçeci bir madde eklenip, milletvekili seçimini sonbaharda, mahalli seçimi de zamanında yapmayı istiyor. \r\n\r\nANAP'taki bir diğer formül, milletvekili seçimini zamanında yaparken, mahalli seçimi 18 Nisan 2004'ten 6 ay sonraya kaydırmak. \r\n\r\nANAP'ın etkin isminin buna gösterdiği gerekçe ise şöyle oldu: \r\n\r\n‘‘İki seçim birlikte yapıldığında mahalli idarelere o güne kadar denenmemiş olan Meclis dışındaki partiler hákim oluyor. Bu da iktidar ile mahalli iktidar arasındaki bağı koparıyor. Ayrıca nisan ayı, tam kıştan çıkılması dolasıyla belediyeler için iyi bir ay da değil.’’\r\n\r\nDSP'de ise bu konuda henüz oluşmuş bir görüş yok. ANAP'takine benzer görüşe sahip olanlarla birlikte, ayırmaya karşı çıkanlar da var. \r\n\r\nKoalisyonun diğer ortağı MHP'nin Genel Başkan Yardımcısı Şevket Bülent Yahnici ise dün ‘‘İkisinin birlikte yapılması daha iyi’’ diyerek ayırmaya karşı çıktı. \r\n\r\nAKP Grup Başkanvekili Salih Kapusuz'un görüşü de MHP ile aynı yönde.\r\n\r\nÖyle gözüküyor ki, önümüzdeki günlerde iki seçimin birlikte veya ayrı yapılması tartışması devam edecek.\r\n\r\nTARTIŞMA HIZLANIYOR\r\n\r\nGeçen hafta ANAP'lı Işın Çelebi ve muhalefetten 10 milletvekilinin Adalet Komisyonu'na verdikleri ‘‘Seçim ve Siyasi Partiler Yasalarının öncelikli görüşülmesi’’ teklifi bu tartışmayı hızlandırmış. \r\n\r\nTBMM Başkanı Ömer İzgi'nin bir süre önce dile getirdiği ‘‘Eğer Seçim Yasası'nda bir değişiklik yapacaksak, ki bu zorunlu gözüküyor, bunu seçim zamanında değil bugün yapmalıyız’’ görüşü de dikkate alındığında, acil çıkması gereken yasaların ardından Seçim Yasası'nın Meclis gündemine gelmesi kaçınılmaz görünüyor.\r\n\r\nSeçim Yasası'nın Meclis'ten geçmesinin hemen ardından, birkaç ay sonra seçimin gündeme geleceğine ise muhalefet de dahil kimse ihtimal vermiyor.\r\n\r\nÇiller'in de vurguladığı gibi 2003'ten önce seçimi gören yok.\r\n \r\n\r\n", "Demirel'in Taliban uyarısı \r\nTHY'ye ait uçak Bakü'ye havalandıktan sonra, koltukların arasında dolaşıp herkese iyi yolculuklar diliyor. \r\n\r\nUçağın ön tarafında, iki gün önce de Kosova'ya birlikte gittiği Genelkurmay Başkanı Org. Hüseyin Kıvrıkoğlu var. \r\n\r\nDönemin Enerji Bakanı Cumhur Ersümer de uçakta.\r\n\r\nTarih 18 Ekim 1999 Pazartesi...\r\n\r\nAzerbaycan'ın bağımsızlığının 8'inci yıldş'nş\u000fmş\u000f kutlamaları ve kendisine ülkenin en yüksek nişanı olan İstiklal Madalyası verilmesi dolayısıyla düzenlenen tören için günübirliğine gittiğimiz Bakü'den dönüş yolundayız.\r\n\r\n9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, uçakta herkese iyi yolculuklar dileyip yerine dönmek üzereyken koridoru kapatıyoruz.\r\n\r\nO günleri defterimizin bir kenarına not etmişiz.\r\n\r\nBir süre Azerbaycan, Gürcistan ve Çeçenistan üzerine konuşuyoruz, Demirel şunları söylüyor:\r\n\r\n‘‘Azerbaycan'a iğne batarsa bize çuvaldız batmış sayarız. Azerbaycan devleti kurulduğundan beri güvenlik meselelerini birinci derecede göz önünde tuttuk, bugün de tutarız...’’\r\n\r\nSorular arka arkaya geliyor, sohbet koyulaşıyor.\r\n\r\nDemirel, yerine dönmekten vazgeçip bir koltuğa yaslanıyor.\r\n\r\nÖnce uyarıyor:\r\n\r\n‘‘Çocuklar kapatın bakalım şu teypleri, kameraları da sohbet edelim bakalım biraz. Bunlar off the record (yazılmamak kaydıyla)’’ diyor.\r\n\r\nO gün öngördüğü birçok olay gerçekleştiği için, hoşgörüsüne sığınıp tarihe bir not düşmek amacıyla anlattıklarını yazıyoruz.\r\n\r\nRADİKAL İSLAMİ TERÖR\r\n\r\nKoltukların başlıklarına dokunarak bir üçgen çiziyor. \r\n\r\nBirinci tepeyi Balkanlar, ikincisini ise Ortadoğu olarak gösteriyor...\r\n\r\nSonuncusu ise Kafkaslar ve Orta Asya...\r\n\r\nBu bölgenin gelecekteki en büyük problemini ‘‘Vehhabilik’’ olarak adlandırıyor.\r\n\r\nYani Suudi kökenli aşırı dinci hareket.\r\n\r\nDemirel, ‘‘Biz devletin tepesinde bunları konuşuyoruz’’ diyor.\r\n\r\nBölge ülkelerinin de tartışıp konuşması gerektiğini vurguluyor.\r\n\r\nHatta, Rusya, ABD ve Fransa'nın da ‘‘Vehhabi’’ hareketinin engellenmesi için bölge ülkelerine yardım eli uzatması gerektiğinin altını çiziyor. \r\n\r\nKaygısını şu sözlerle dile getirmişti:\r\n\r\n‘‘Radikal İslam sadece bu bölge için değil, yarın dünya düzeni için de büyük bir tehlike olabilir. Suudi işadamlarından büyük ekonomik destek buluyor. Vehhabiliğin bu yayılımının önüne zamanında geçilmelidir.’’\r\n\r\nTARİHE NOT\r\n\r\nDemirel'in sözlerinden, devletin tepesinde bugün olacakların iki yıl önceden görülüp tartışıldığını anlıyoruz.\r\n\r\nŞu sözleri hafızamızda hálá canlı duruyor:\r\n\r\n‘‘Vehhabilik sorunu bölgede çözülmeli. Fundamentalist (aşırı dinci) hareket, bir süre sonra terör eylemlerine başlarsa sadece bu bölgenin değil, yarın büyük devletlerin de başını ağrıtan bela olur.’’\r\n\r\nDemirel, bölge ülkelerinin yanı sıra, görüştüğü bütün devlet adamlarını bu konuda uyardığını da açıklıyor.\r\n\r\nSohbetten anlıyoruz ki, dönemin ABD Başkanı Bill Clinton ile de bu konuyu tartışmış.\r\n\r\nUçaktaki sohbeti hafızamızın bir kenarına not etmiştik. \r\n\r\nAradan iki yıldan fazla zaman geçti. \r\n\r\nO gün uçakta 9. Cumhurbaşkanı'nın ‘‘off the record’’ olarak aktardıklarını bugün sadece tarihe not düşmek için yazdık. \r\n", "Sadece iki dil mi konuşuluyor? \r\n \r\n\r\n \r\nKOALİSYON içinde de sıkıntı yaratan, anadilde yayın ve öğrenim ile ilgili olarak AB konusunda uzman bir diplomat dün şu soruyu yöneltti: \r\n\r\n\r\n‘‘Türkiye sadece iki dilli mi? Türkçe ve Kürtçe'den başka dil yok mu?’’ \r\n\r\nAçıkça söylemese de meselenin, ‘‘Türkçe-Kürtçe’’ odaklı bir noktaya taşınmasının ayrımcıların işine yaradığı görüşünde. \r\n\r\nÖnerisi, Türkiye üzerinde konuşulan Kürtçe haricinde, Boşnakça, Arapça, Lazca, Gürcüce, Romanca dahil bütün dillerde televizyon ve radyodan yayın hakkının verilmesi. \r\n\r\nBöylece tartışmayı Kürtçe odağından uzaklaştırmak. \r\n\r\nHatta, anadilde yayın hakkının sadece TRT'den değil, özel televizyonlar eliyle de gerçekleştirilmesi gerektiğinin altını çizdi. \r\n\r\nBöyle yapıldığı takdirde, bir süre sonra konuşulan bazı anadillerin cazibe merkezi olmaktan nasıl çıktığının görüleceğine inanıyor. \r\n\r\nZaten AB ile tam üyelik müzakerelerine başlamak için, idamın yanı sıra anadilde yayın ve öğretilmesiyle ilgili yasal düzenleme yapılmak zorunlu. \r\n\r\nNitekim, AB üyesi olan veya tam üyelik müzakereleri devam eden ülkelerin aşağıda da görüldüğü gibi hemen hepsi bu meseleyi tamamlamış. Şöyle ki: \r\n\r\nFransa: RTÜK benzeri kuruluşu Audiovisuel Yüksek Kurumu ile yayın kuruluşu arasında yapılacak anlaşma ile olanak tanıyor. Bölgesel dillere en fazla 40 dakika yayın izni var. Eğitim ve öğretim serbest.\r\n\r\nYunanistan: Anadilde yapılan yayınların yüzde 25'i Yunanca olmalı ve anadil yayınında Yunanca alt yazı kullanmak zorunlu. Anadilde yayın yapan kuruluşlar, 6 ay içinde 30'ar dakikalık asgari 15 programla Yunancayı öğretmek de zorunda. Batı Trakya'da Türkçe yayın yapan 5 radyo kanalı var. Batı Trakya'da 230 ilkokul ve 2 ortaokul/lisede Türkçe eğitimi veriliyor. \r\n\r\nPortekiz: Çingenelerin kültürel hakları bulunuyor, azınlık hakları yok. \r\n\r\n4 ÖĞRENCİ YETERLİ\r\n\r\nFinlandiya: Tatar Türkleri de dahil ana dile yayın hakkı tanıyor. En ilginci de bir sınıfta en az 4 Roman öğrenci varsa, bunlara dillerinin öğretilmesine getirilen zorunluluk. \r\n\r\nPolonya: Sadece Alman azınlığa hak tanıdı. \r\n\r\nLüksemburg: Ulusal birliğe aykırı olmamak kaydıyla kısıtlama yok.\r\n\r\nİrlanda: Anadilde yayın ve öğrenim hakkını henüz vermedi. \r\n\r\nAB üyesi veya tam üyelik müzakereleri tamamlanmak üzere olan diğer ülkelerde de eğitim-öğretim ile birlikte anadilde yayın serbest. \r\n\r\nUlusal Program’ın yayımının birinci yılını doldurduğu bugün, baştaki soruya tekrar dönelim; AB'deki kıstaslar ve uygulamaları bunlarken, ulusalcılık adı altında meseleyi Türkçe-Kürtçe odağına taşıyanlar bölücülere koz vermiyor mu?\r\n\r\nYILMAZ'DAN ÇİLLER'E YANIT\r\n\r\nDYP Genel Başkanı Tansu Çiller'in bu sütunda yer alan ‘‘Tekstilbank'a devalüasyondan önce 1.8 milyar dolar gitti’’ iddiasına dün yanıt geldi. \r\n\r\nANAP lideri Mesut Yılmaz'ın kardeşi, Tekstilbank yöneticisi Turgut Yılmaz, iddianın asılsız olduğunu belirtti ve Bankacılık Kanunu'na aykırı haraket ettiği gerekçesiyle Çiller hakkında savcılığa suç duyurusunda bulunduğunu, ayrıca hakkında dava açacağını da belirterek şöyle dedi: \r\n\r\n‘‘Tekstilbank olarak, toplam aktif büyüklüğü 1 milyar dolar olan bir bankanın Merkez Bankası'ndan bir günde, bir ayda veya bir yılda 1.8 milyar dolar alım yapabilmesini söyleyen hem de ekonomi profesörlüğü yapmış bir eski başbakan ise oturup her şeyi yeniden düşünmek lazım. \r\n\r\nEkonomi ve siyaset ile ilgilenen herkes bilir ki; toplam aktif büyüklüğü 1 milyar dolar olan bir bankanın Merkez Bankası'ndan 1.8 milyar dolar almasının olanağı yoktur. Böyle rakamı bilançosuna sığdırabilmesi de mümkün değildir. Kaldı ki banka bilançoları BDDK ve SPK tarafından da denetlenir.\r\n\r\nDolayısıyla bunu söylemek için ya cahil ya da kötü niyetli olmak lazımdır. Diplomaları cehaletini yok ettiğine göre, o zaman kötü niyetli olduğu kesindir. Bu iddialarını ispata davet ediyorum.’’ \r\n \r\n\r\n", "Ankara'ya dışarıdan bakılınca \r\n‘‘ANKARA'ya gelince ruhum daraldı, içim karardı...’’\r\n\r\nBu cümle son dönemde dışarıdan Ankara'ya gelen veya bir süre ayrılıp dönen hemen herkesin dilinde. \r\n\r\nÖnce gidip gelen.\r\n\r\nDevlet Bakanı Nejat Arseven, Türk-Amerikan İş Konseyi'nin (ATAA) davetlisi olarak bir süredir Washington'daydı.\r\n\r\nHafta ortasında Ankara'ya döndü. \r\n\r\nArseven, Washington'dan baktığında gördüğü Ankara'yı şöyle özetledi:\r\n\r\n‘‘11 Eylül sonrası ve Afganistan'a asker gönderme kararıyla Türkiye'ye karşı inanılmaz bir ilgi oluşmuş. Hem Washington hükümetinde, hem sivil toplum örgütlerinde, hem de halkta Türkiye'ye karşı büyük bir ilgi var.’’\r\n\r\nArseven, oluşan ilginin nedenini de şöyle aktardı:\r\n\r\n‘‘11 Eylül saldırısı sonrasında birçok ülke teröre karşı tedbir için demokratik haklarda kısıntıya gitmeyi planlarken, bizim Anayasa değişikliğiyle demokratikleşmede attığımız adımlar olumlu etki yaratmış.’’\r\n\r\nABD'de ortaya çıkan bu potansiyel ne kadar kullanılıyor?\r\n\r\nArseven'in yanıtı:\r\n\r\n‘‘ATAA büyük atılım içinde. Lobi faaliyetleri çok başarılı. Büyükelçiliğimiz gayretli. Ancak bu yeterli değil. Hükümet olarak biz bu potansiyeli iyi değerlendirmeliyiz.’’\r\n\r\nArseven, Ankara'nın bir an önce harekete geçmesi gerektiğinin altını birkaç kez çizme gereği duyuyor.\r\n\r\nBİZ DAHA \r\n\r\nMUTLUYUZ\r\n\r\nAnkara'ya dışarıdan gelenlerin bakışı ise daha ilginç.\r\n\r\nAlanya Belediye Başkanı Hasan Sipahioğlu, hafta içinde TBMM, hükümet ve kamu kurumlarını dolaşmış. \r\n\r\nZiyaretimize geldiğinde ilk sözü şu oldu:\r\n\r\n‘‘Buraya gelince içim karardı. Biz Alanya'da çok daha mutluyuz arkadaş. Ne kadar mutsuz insan varsa sanki Ankara'ya toplanmış.’’\r\n\r\nBaşkan Sipahioğlu, her gittiği kapıdan bir tutam umutsuzluk alarak ayrılmış.\r\n\r\nİç geçirerek bunları anlattıktan sonra ekledi:\r\n\r\n‘‘Ankara'daki hava Alanya'da yok. 11 Eylül sonrası turizmde küçük bir düşüş oldu. Onun hemen ardından yeniden açıldı. Oteller gelecek yılı bugünden sattı. Yer olmadığından rezervasyonlarını kapatanlar var.’’\r\n\r\nHasan Sipahioğlu, Ankara'da karşılaştığı havaya daha fazla tahammül edemediğini, ‘‘Başkenti bir an önce terk etmek istediğini’’ söyledi. \r\n\r\nTURSAB Kongresi dolayısıyla başkente gelen bir grup turizmcinin bakışı da Sipahioğlu'ndan farklı değildi.\r\n\r\nORTAK HATALAR ÇIĞ GİBİ BÜYÜDÜ\r\n\r\nTurizmci Haluk Yurtkuran, arkadaşlarının bakışını şöyle özetledi:\r\n\r\n‘‘Özel sektörün ağırlıkta bulunduğu İstanbul'da birçok insan işini kaybetti. Ankara ise memur ağırlıklı, kimse işinden çıkmış değil. Buna rağmen İstanbul'da insanlar Ankara'daki kadar karamsar ve mutsuz değil. Başkentte kimse gülmüyor. Herkesin suratı bir karış.’’\r\n\r\nPeki, Ankara neden bu kadar mutsuz?\r\n\r\nBu soruya Ankara'nın verebileceği yanıt oldukça fazla.\r\n\r\nÇığ gibi büyümüş ortak hataların düzeltilmesinde tek başına sorumluluk sahibi gösterilen, yaptığı işler beğenilmeyen, dev çarkın dönmesine katkıda bulunulmadığı gibi bir de arasına çomak sokulan, sürekli fatura kesilen, yalnız bırakılan bir Ankara'dan mutsuzluktan öte ne beklenir ki... \r\n", "Krizin acı faturası: 1 milyon hanenin elektriği kesildi \r\nÖNCE barajlardaki su seviyelerinin listesini önümüze koyarak söze başladı: \r\n\r\n‘‘Keban'ın kodu 6 cm düştü, elektrik üretimi durdu. Karakaya 11, Atatürk ise 5 santim daha düşerse bu iki barajın da elektrik üretimi duracak...’’\r\n\r\nEnerji Bakanı Zeki Çakan, bu bilgiyi verdikten sonra ekledi:\r\n\r\n‘‘Son günlerdeki kar yağışının barajlara su olarak dönmesi için mayısı beklemek gerek.’’\r\n\r\nÇakan'ın verdiği bilgiye göre bürokratları elektrik kesintisi önermiş. \r\n\r\nÖneriye karşı çıkıp, daha pahalı elektrik üreten termik santrallara yüklenme yoluna gitmiş. \r\n\r\n‘‘Elektrik faturalarında son dönemde görülen yükselme de bundan mı?’’ sorusunu yönelttik. \r\n\r\nHaftada iki gün çamaşır makinesi çalıştıran, akşamları da sadece bir ampul ile televizyonu çalışan bir eve gelen aylık faturaların 50 milyon lirayı çoktan aştığını söyledik. \r\n\r\nÇakan, verdiğimiz bilgileri onayladı. \r\n\r\nHemen ardından söylemekte zorlandığı kelimeyi buruk bir yüz ifadesiyle ağzından kaçırdı:\r\n\r\n‘‘Biliyor musun, bir milyon abonenin, borcunu ödemediği için elektriğini kesmek zorunda kaldık.’’\r\n\r\nKısa bir süre durakladı, yine buruk bir ses tonuyla devam etti:\r\n\r\n‘‘Her hanede ortalama 4 kişinin yaşadığını varsayarsak, 4 milyon insanın elektriği kesilmiş denektir.’’\r\n\r\nYani nüfusun yüzde 6.6'sının elektriği borcundan dolayı kesik.\r\n\r\n1.5 KATRİLYON ALACAK\r\n\r\nElektrik kesme uygulamasının nedenini de açıklama gereği hissetti. \r\n\r\nBakan olarak göreve başladığında, çok fazla alacak biriktiğini görmüş. \r\n\r\n‘‘Başbakanlık da dahil kim ödemiyorsa elektriğini keseceksiniz’’ talimatını o gün verdiğini anımsattı. \r\n\r\nElektriğini kestiği abonelerden alacağı tutarın yazımı bile tam bir satır uzunluğunda:\r\n\r\n‘‘1 katrilyon 526 trilyon 334 milyar 920 milyon 880 bin 380 lira...’’\r\n\r\nBu bilgiyi aktardıktan sonra sadece hanelerin değil, kamu kuruluşlarının da borcundan dolayı elektriğini kestiklerini bildirdi. \r\n\r\nBakanlıklardan toplam alacağını ‘‘79 trilyon 992 milyar lira’’ olarak açıkladı.\r\n\r\nBaşta belediyeler olmak üzere, kamu kurumlarının elektriğini kesmeye başlayınca, hepsi gelip borçlarını taksitlendirme yoluna gitmiş.\r\n\r\nKAÇAK AZALIYOR\r\n\r\nÇakan'ın yakındığı bir diğer konu ise ‘‘kayıp-kaçak’’ oranı. \r\n\r\nSadece borcunu ödemeyelere karşı değil, kaçak kullananlara da savaş açmış. \r\n\r\nSonuçta nisan-kasım döneminde elektrikteki fiyat artışı yüzde 31.03 oranında olurken, tahsilat tam yüzde 101 oranında artış göstermiş. \r\n\r\nÖzellikle şehirlerin gecekondu bölgeleriyle, Doğu ve Güneydoğu'da kaçak elektrik kullanımını engellemekte zorlandıklarını söyledi. \r\n\r\nBunu önlemek için İmar Yasası'nda değişikliğe gidileceğini bildirdi. \r\n\r\nKaçak binalar imar izni alamasa bile elektrik abonesi olabilecek. İlk aşamada 286 bin kaçak konduyu elektrik abonesi yapmayı planlıyor. \r\n\r\nBir yanda borcundan dolayı elektriği kesilenler, diğer yanda son dönemin moda deyimiyle kaçak elektrik kullanarak, ‘‘devleti hortumlayanlar!..’’\r\n\r\nElektrik 20'nci yüzyılda çağdaşlaşmanın en temel göstergesiydi. \r\n\r\nBu yüzyılın ise ‘‘vazgeçilmez’’ unsuru. Acı olan ise, bugün 1 milyon hanenin, borcunu ödeyemediği için bu unsurdan vazgeçmek zorunda kalması. \r\n\r\n\r\n", "Tarihi imza bugün atılıyor \r\n \r\n\r\n \r\nİKİ ülke geçen yüzyılı uluslararası siyasi areneda çekişme ve askeri alanda kollamakla geçirdi.\r\n\r\nHer iki ülkenin cumhurbaşkanı ve başbakanları, resmi ziyaret için birbirlerinin kapılarına dahi adım atmadı.\r\n\r\nEge'yi barış gölüne çevirmek için ilk adımı Türk işadamları attı. \r\n\r\nİki ülkedeki deprem, halklarını yakınlaştırdı. \r\n\r\nDışişleri Bakanı İsmail Cem'in, meslektaşı Yorgo Papandreu ile başlattığı diyalog süreci bu ılıman iklimin gelişmesini sağladı. \r\n\r\nEski Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Salim Dervişoğlu döneminde ortaya çıkan krizler, telefon diplomasisiyle çözülmeye başlandı. \r\n\r\nBu gelişmeler Türkiye ile Yunanistan arasında bugün imzalanacak tarihi anlaşmayı beraberinde getirdi. \r\n\r\nHürriyet Atina Temsilcisi Nur Batur'un da hafta başında duyurduğu gibi, Türkiye-Yunanistan, doğalgaz boru hattı ile birbirine bağlanıyor. \r\n\r\nYunanistan'ın eski Savunma Bakanı, yeni Kalkınma Bakanı Akis Çuhacopulos ile Enerji Bakanı Zeki Çakan arasında bugün Ankara'da, bu boru hattının yapımına ilişkin anlaşma imzalanılıyor.\r\n\r\nENERJİ BAĞI\r\n\r\nAnlaşmanın özelliği, iki ülke hükümetleri arasında ilk kez bu büyüklükteki bir ortak projeye imza konuluyor olması. \r\n\r\nProjenin büyüklüğü 300 milyon dolar. \r\n\r\nİki ülke arasındaki ticaret hacmi, son üç yıl içinde 400 milyon dolardan bir milyar dolara çıktığı göz önüne alındığında, projenin büyüklüğü de ortaya çıkıyor. \r\n\r\nEnerji Bakanı Zeki Çakan, dünkü sohbetimizde enerji alanındaki işbirliğinin, ülkelerin ekonomik ve siyasi ilişkilerinin gelişmesine yaptığı katkıya dikkat çekti. \r\n\r\nÇakan'ın verdiği bilgiye göre, Karacabey-Gümülcine arasına kurulacak boru hattının uzunluğu 285 kilometre olacak.\r\n\r\nKaracabey-İpsala arasındaki 200 kilometrelik bölümünü Türkiye, İpsala Gümülcine arasındaki 85 kilometrelik bölümünü ise Yunanistan yapacak. \r\n\r\nBoru hattının 17 kilometresi, Çanakkale Boğazı'nın 60 metre derinliğinden geçecek. \r\n\r\nÇakan, boru hattından verilecek gazda, Türkiye'nin birinci satıcı durumunda olacağını da kayda geçirdi. \r\n\r\nYani, Hazar ve İran gazı için bir geçiş ülkesi niteliğinde olmayacak.\r\n\r\nİlk aşamada günlük 500 bin metreküplük satış planlanıyor. \r\n\r\nYunanistan, bunun için Türkiye'ye ‘‘alım garantisi’’ verecek. Türkiye'den aldığı gazı, dilerse Avrupa'ya satabilecek. \r\n\r\nÇakan'ın da dün vurguladığı gibi boru hattı, iki ülke arasında başlayan yakınlaşmanın, ekonomik işbirliğine dönüştürülmesindeki ‘‘bağı’’ olacak. \r\n\r\nBoru hattının ekonomik boyutundan çok siyasi ve stratejik boyutu ön plana çıkacak. \r\n\r\nBir kriz anında her iki taraf da birkaç kez düşünmek zorunda kalacak.\r\n\r\n2005'TE AKACAK\r\n\r\nÇakan, Karacabey-Gümülcine boru hattının ne zaman tamamlanacağına ilişkin bir tarih vermezken, ‘‘Birkaç yıl içinde bitmesini umuyoruz’’ dedi.\r\n\r\nBakan Çakan'ın üzerinde durduğu ise Bakü-Tiflis-Ceyhan boru hattıydı. \r\n\r\nABD'de geçen hafta yaptığı görüşmelerde muhataplarının, ‘‘Bizim 20 yıllık enerji politikamızda Türkiye odak noktada’’ söyleminden memnundu.\r\n\r\nÇakan, Bakü-Tiflis-Ceyhan boru hattından petrolün 2005'te akmaya başlayacağını açıkladı.\r\n\r\nDaha yakın geçmişe kadar, ‘‘Türkiye'yi enerji santralı yapmazlar’’ iddiaları rafa kalkacak.\r\n\r\nBunun en önemli göstergesi de bugün imzalanacak Türkiye-Yunanistan boru hattı anlaşması olacak.\r\n \r\n\r\n", "Kriz vurgunu \r\nEKONOMİK krizden çıkış için herkesin fedakárlık yapması amacıyla başlatılmış bir kampanya var: ‘‘Türkiye için seve seve...’’ \r\n\r\nBu kampanyaya özel sektörün katılımının ölçüsü ne?\r\n\r\nMarmara Bölgesi'nde faaliyet gösteren bir firmanın sahibinin gönderdiği faks mesajına bakıldığında sorunun yanıtını vermek daha kolay. \r\n\r\nİşadamı adının yazılmasını istemedi. \r\n\r\nAktardığına göre, her yıl ramazan öncesi, işyerinin bulunduğu bölgedeki muhtarlara mesaj gönderirmiş.\r\n\r\nFakir ve muhtaçların adreslerini çıkarır, bunlara bir ay yetebilecek kadar malzemeler içeren erzak yollarmış.\r\n\r\nGeçen yıl 3 bin 500 aileye bu yardımı yapmış.\r\n\r\nBu yıl da, aynı marka ve miktardaki erzakı göndermeye karar vermiş. \r\n\r\nToptancılardan fiyat aldığında gördüklerine kendisi de inanamamış.\r\n\r\n4 KAT ARTIŞ\r\n\r\nMarkası da, miktarı da aynı olan ürünler için geçen yılki fiyatın 3 katı fazlası istenmiş. \r\n\r\n‘‘Hayır paketi’’ndeki ürünlerin markalarını ve karşılaştırmalı fiyatlarını yolladı.\r\n\r\nÖrneğin; ayçiçek yağını (18 kg) geçen yıl 7 milyon 187 bin 406 liraya almış. Bu yılki fiyatı ise 35 milyon 17 bin lira.\r\n\r\nArtış oranı tam 3.87 kat (Yüzde 387).\r\n\r\nMısırözü (18 kg) yağ da aynı durumda:\r\n\r\nGeçen yıl 10 milyon 597 bin 250 lira iken, bu yıl 2.94 kat artışla 40 milyon liraya çıkmış...\r\n\r\nYarım kiloluk makarnanın geçen yılki fiyatı; 164 bin 51 lira. Bu yıl önerilen fiyat ise 350 bin lira. Artış 1.13 kat (Yüzde 113).\r\n\r\nŞEKERİN TUZU\r\n\r\nŞekerin ne kadar tuzlandırıldığı da fiyatına bakınca anlaşılıyor. \r\n\r\nGeçen yıl kilosu 379 bin 100 lira olan şeker için 814 bin lira istenmiş.\r\n\r\nArtış oranı 1.15 kat.\r\n\r\nTuzun durumu da farklı değil; geçen yıl 750 gramı 82 bin 666 lira iken 1.98 kat artışla 246 bin 667 liraya ulaşmış.\r\n\r\nBir kilogram pirinç geçen yıl 370 bin liraya satılırken, bu yıl yüzde 165 artışla 980 bin liraya yükselmiş. \r\n\r\nUndaki artışa bakıldığında, hububata yüksek taban fiyat verildiğini sanılır. \r\n\r\nBir kilogram unun geçen yılki fiyatı 237 bin 500 lira. \r\n\r\nBu yıl 457 bin 500 lira artış yapıp 695 bin liraya ulaşmış: Yüzde 193...\r\n\r\nListede daha birçok ürün var. \r\n\r\nİçlerinde en masum artış gösteren ise yüzde 90 ile salça.\r\n\r\nDOLARDAN FAZLA\r\n\r\nBirçok ürün, dolardaki artışı bile ikiye katlamış. \r\n\r\nReel sektör, krizin darbesinden kurtulup canlanmak için günlerdir hükümetten kendisine destek olmasını bekliyor. \r\n\r\nİçlerinden bir işadamının ortaya koyduğu bu rakamlar karşısında reel sektörün vatandaş nezdindeki kredisi nedir? \r\n\r\nTOBB Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu'na fiyat listelerini iletip, bu soruyu yönelttiğimizde, hububattaki artışın bu yıl kuraklık ve süne zararlısından kaynaklandığını söyledi. \r\n\r\nDiğerlerinin fiyat artışlarına ise neden bulamadı.\r\n\r\nListeyi gönderen işadamı dün yine aradı; ‘‘hayır paketi’’ yapmaktan vazgeçtiğini bildirdi.\r\n\r\nKendisi gibi işadamı olanlara ise bir tek sözü vardı:\r\n\r\nKriz vurguncuları... \r\n", "Keçeciler: Emeklilik Kararnamesi hata \r\nKAMUDA çalışan 50 yaşın üzerindeki işçilerin emekliye sevk edilmesini öngören genelge, koalisyonda görüş birliği içinde mi çıkarıldı? \r\n\r\nKamu Toplu Sözleşmeleri'nden sorumlu Devlet Bakanı Mehmet Keçeciler'in sözlerine bakıldığında, soruya olumlu yanıt bulmak zor. \r\n\r\nKeçeciler, genelgeyi desteklemediğini açıkça dile getirdi. \r\n\r\nHatta bir adım ileri gidip, ‘‘Genelge bir hataydı’’ dedi.\r\n\r\nNedenini de şöyle açıkladı: \r\n\r\n‘‘Kamuda birçok işçi emekli olmak için kuyruğa girmişken, böyle bir genelgeye ne gerek var?’’\r\n\r\nKeçeciler'in verdiği bilgiye göre, Çay-Kur'da 4 bin, İsdemir'de 3 bin, Sümerbank'ta ise 2 bin 800 olmak üzere toplam 9 bin 800 işçi hemen emekli olmak için bekliyor. \r\n\r\nDiğer kurumlar da eklendiğinde, emekli olmak için başvuruda bulunan sayısının 30 bini rahatlıkla aşacağına inanıyor. \r\n\r\nKeçeciler, bu kadar fazla başvurunun nedenini, Anayasa Mahkemesi'nden dönen ve ‘‘mezarda emeklilik’’ olarak anılan yasayı yeniden çıkarmak için başlatılan çalışmaya bağladı. \r\n\r\nBirçok kişinin kıdem tazminatını hemen alabilmek için, yasa çıkmadan emekli olmak istediğini vurguladı. \r\n\r\nKeçeciler, bundan dolayı, ‘‘durduk yerde’’ işçi sendikalarının ‘‘feveranına’’ neden olunduğunu söyledi. \r\n\r\nBakan'ın hesabına göre kamuda bir işçinin kıdem tazminatının ortalama tutarı 25 milyar lira. \r\n\r\nKeçeciler, ‘‘Hazine 750 trilyon lira kıdem tazminatını karşılasın hemen 30 bin kişiyi emekli edelim’’ önerisinde de bulundu. \r\n\r\nHem de zorlama olmadan, kendi istekleriyle... \r\n\r\nKeçeciler, Türk-İş Başkanı Bayram Meral'in tepkisini de haklı buluyor.\r\n\r\nBununla birlikte, Meral'in bunu bir feveran haline getirmemesi gerektiğinin de vurgulayıp ekledi: \r\n\r\n‘‘İşçilerin emekliye sevk edilmesine işçi sendikalarının da temsil edildiği komisyon karar verecek. Sendikalar karşı çıktığında zaten emeklilik olmayacak.’’\r\n\r\n7 YILDIR ÜRETMİYOR\r\n\r\nKeçeciler, bununla birlikte bir gerçeğin de altını çizdi. \r\n\r\nElazığ Fosfat Fabrikası'nı örnek gösterdi ve ‘‘Bu fabrika gibi 7-8 yıldır hiç üretim yapmadan işçi maaşı ödeyen yerler var’’ dedi. \r\n\r\nİşçi sendikalarının bu gerçeği görmesi gerektiğini belirtip şöyle dedi: \r\n\r\n‘‘Kriz sadece özel sektöre gelmedi. Kamu bundan payını almalı. İki kamyondan veya fabrikasındaki bir tezgáhtan birini özel sektör satıp krizden kurtulmanın yolunu arıyorsa, kamu da bunu yapmalı.’’\r\n\r\n1 MİLYON BOŞ KADRO\r\n\r\nKeçeciler, bugüne kadar bilinmeyen bir gerçeği de açıkladı. \r\n\r\nHesaplamasına göre, kamuda şu an tam 1 milyon boş kadro var. \r\n\r\n‘‘Bu kadrolar bir an önce lağvedilmeli’’ diye söze başlayıp devam etti: \r\n\r\n‘‘Kamuda küçülme yapacaksak önce bu 1 milyon kadroyu kullanılmaz hale getirmemiz lazım. Yarın seçim dönemi yaklaştığında bu kadroların tekrar kullanılmaması için lağvetmek zorundayız.’’ \r\n\r\nKamuda yeni kadro yaratmak için TBMM'den yasa çıkarmak gerektiğini anımsatarak, kadroların lağvedilmesi halinde yenisinin çıkarılmasının da zor olacağını vurguladı. \r\n\r\nKarşısındaki en sinirli kişiyi dahi, ‘‘Sultanım, dur bir hele çıkış yolu buluruz’’ diyerek yumuşak üslubu ile yumuşatmayı bilen Keçeciler'in önerisi bunlar. \r\n\r\nKendisinin de vurguladığı gibi; vatandaşıyla sorunları çözerken devletin görevi kavga yaratmak değil, çözüm bulmaktır. \r\n\r\nBu açıdan Keçeciler'in yaklaşımı önem kazanıyor. \r\n\r\n\r\n", "Pornocu öğretmene verilecek ceza yok \r\nBURSA'daki çocuk pornocusu öğretmen Özgen İmamoğlu ve elektronik mektup arkadaşı Ömer O.'ya, bilgisayar üzerinden işledikleri suçla ilgili verilecek herhangi bir ceza bulunmuyor. \r\n\r\nNedeni ise bilgisayar üzerinden işlenen benzer suçlara ilişkin Türkiye'de herhangi bir yasal düzenlemenin yapılmamış olması. \r\n\r\nBu kişilere ancak Türk Ceza Yasası ve Çıkar Amaçlı Suç Örgütleriyle Mücadele Yasası'nın uygulama yönetmeliği çerçevesinde dolaylı yoldan ceza verilebilir.\r\n\r\nBu da işledikleri suça hiçbir zaman karşılık gelmeyecek. \r\n\r\nYani, bilgisayar üzerinden gönderdikleri veya indirdikleri küçüklere ait porno görüntüler dolayısıyla doğrudan bir ceza almayacaklar. \r\n\r\nOysa, başta ABD olmak üzere birçok Batı ülkesinde, bilgisayar üzerinden yapılan bu tip yayınlara karşı çok ağır yaptırımlar söz konusu. \r\n\r\nTürkiye, bu yaptırımları uygulama konusunda her ne kadar uluslararası sözleşmelere imza koymuş olsa da, kısaca ‘‘bilişim suçu’’ olarak isimlendirilen suçlara karşı kanun çıkarmamakta direniyor. \r\n\r\nBundan dolayı Türkiye, bilgisayar suçluları açısından tam bir cennet.\r\n\r\nİsteyen istediğine elektronik posta, internet sitesi ve hatta cep telefonu mesaj servisinden, istediği hakareti yapma veya tehdit etme özgürlüğüne sahip. \r\n\r\nHatta, elektronik posta yoluyla bir virüs gönderilip, bilgisayarınızın hafızası tamamen çökertilebilir. \r\n\r\nEvinizin kundaklanmasıyla eşdeğer olan, hatta daha ağır bir bedele yol açan bu uygulamayı yapan kişiyi tespit etseniz dahi, ne şikáyet edilecek makam, ne de verilecek bir ceza var...\r\n\r\nBöyle bir durumla karşı karşıya kaldığınızda polise gidip, ‘‘Şu adresteki veya numaradaki kişi beni tehdit ediyor’’ dediğinizde alacağınız yanıt, ‘‘Yasal olarak yapacağımız bir şey yok’’ cş\u000fmlesinden ş'te değil.\r\n\r\nULUSAL BİLGİ GÜVENLİĞİ YOK\r\n\r\nDaha da önemlisi, Türkiye'nin ‘‘Ulusal Bilgi Güvenliği’’ de bilişim suçlarına ilişkin yasal bir düzenleme olmadığı için tehdit altında.\r\n\r\nUlusal güvenlikle ilgili bir kurumun bilgisayarına girip, istediğiniz bilgiyi emdiğinizde, yüklenecek suç ‘‘casusluktan’’ öte değil.\r\n\r\nEğer bilgiyi başka bir yere aktarmadıysanız, sadece kendi çıkarınız için kullandıysanız, bu durumda casus olmadığınızı da kanıtlayıp, en fazla 4 günlük gözaltından sonra özgürlüğünüze de kavuşabilirsiniz. \r\n\r\nTürkiye'nin bu sıkıntıyla karşı karşıya kalacağı, ‘‘bilişim suçu cenneti haline’’ gelip ‘‘vebalı ülke’’ konumuna düşürüleceği gerçeği, DPT'nin ‘‘işi yoğun olduğu için konuya bir türlü el atamayan’’ bürokratından bakanlara kadar herkesin bilgisi dahilinde.\r\n\r\nİŞİN SAHİBİ DE YOK\r\n\r\nOysa, DSP İstanbul Milletvekili Prof. Dr. Ziya Aktaş'ın Bilişim Yasa Teklifi 1998 yılından bu tarafa Meclis'te duruyor.\r\n\r\nHer kurum işin sahibi olma arzusunun mücadelesini yaşadığı için, yasa da ‘‘güçlü çıkıp kendini ele geçirecek’’ makamı Meclis rafında bekliyor.\r\n\r\nDurum böyle olunca, yıllardır Bilişim Kanunu'nun çıkması için uğraş veren Avukat Hülya Pekşirin'in şu sözü önem kazanıyor:\r\n\r\n‘‘Bilgisayar üzerinden küçüklerle ilgili porno yayınlar suç olarak düzenlenmiş değil. Dolayısıyla Bursa ve İstanbul'da ortaya çıkan kişilere doğrudan, bu suçlarıyla ilgili verilebilecek bir ceza yok.’’\r\n\r\nDaha da önemlisi, Türkiye'nin bunu denetleyecek bir kurumu yok.\r\n\r\nBöyle olunca, Bursa'daki pornocu öğretmen örneğinde de görüldüğü gibi İngiltere veya Batılı bir başka ülkenin, Türkiye'deki suçluyu belirleyip bildirmesini beklemekten başka da çaresi kalmıyor.\r\n\r\n" ]
[ "msa", "msa", "msa", "msa", "msa", "msa", "msa", "msa", "msa", "msa", "msa", "msa", "msa", "msa", "msa", "msa", "msa", "msa", "msa", "msa", "msa", "msa", "msa", "msa", "msa", "msa", "msa", "msa", "msa", "msa", "msa", "msa", "msa", "msa", "msa" ]
[ "Terim damgası \r\n \r\n\r\n\r\nGrupta birincilik şansını yitirmiş, tek hedefi ikincilik olan bir takım devralan Terim, eski, yeni tüm yıldız oyuncuları parlattı. Sinerjisiyle Milli Takım'ı ayağa kaldırdı. \r\n\r\nFutbol Federasyonu, Ersun Yanal ile yollarını ayırdığında Milli Takımımız grup ikincisiydi. Son üç maç için göreve gelen Fatih Terim'in grup birinciliği şansı olmayan, ikincilik için mücadele etmesi gereken bir takımı yeniden organize etmesi bekleniyordu. Gruptaki rakiplerinden hiç birini yenememiş olması nedeniyle eleştirilen Yanal'a karşı Terim, Danimarka ve Ukrayna ile üst üste oynayacaktı. \"Bu çocuklar bugüne kadar beraber oynamışlar. Grubun havasını yakalamışlar ve konsantrasyon sağlamışlar. Değiştirmek olmaz\" diyen Fatih hoca, iki hamle yaparak kadro ve oyun yapısında, oyuncuları tek tek karşısına alarak da kafa yapısında 'farkını' ortaya koydu.\r\n\r\nKAYIPLAR KAZANILDI \r\nAlpay ve Hakan Şükür'ün girmesiyle milli takımın tecrübe standartı hemen yükseldi. Esas kazanç ise 'kayıp' oyuncuların takımlarına ve Türk Futbolu'na dönüşleriydi. İki sezondur adı anılmayan Alpay'ın tekrar ay-yıldız ile buluşması anlamlıydı. Terim, genç ekip kurmaktan bahsediyor ama önündeki üç maçı kazanma zorunluluğu olduğunu biliyordu. Bu nedenle Alpay'ın dörtlü savunmadaki tecrübesinden faydalanmak istedi. Alpay gönülden oynadı, defanstaki yerleşim hataları azaldı. Hakan Şükür, Danimarka ve Ukrayna'da gol atamadığı halde en çalışkan 90 dakikalarını yaşıyordu. Soranlara, \"Gençlere örnek olmam gerekiyordu. Benim bu kadar koştuğumu görürlerse, onlar daha fazla koşmak zorunda kalacaklardı\" açıklamasını yaptı. İşte Fatih Hoca'nın 'taktik - teknik' konuşmalarından daha farklı kıldığı yaklaşımlardı bunlar. Takım içinde sinerji yaratmanın yolunu biliyor, bunu oyuncularına aktarıyor, hep birlikte başarmak adına herkes üstüne düşeni yapıyordu. Bulgaristan maçıyla birlikte Selçuk, Danimarka ve Ukrayna sınavlarında ise Tümer parladılar. Takımlarında kulübede bekleyen bu ikili, Milli Takım'ın yıldızı oluverdiler.\r\n\r\nREHABİLİTASYON MERKEZİ \r\nŞimdi Nuri Şahin, Halil Altıntop gibi gençler de başarı kervanına katılmaya hazırlanıyor. Terim'in Galatasaray'da oyuncularına aktardığı başarı anlayışını, şimdi Milli Takım'a gelen futbolcular da edinmeye başladı. vizyon yakalıyorlar, kendi değerlerini çok önemli bir futbol adamının ağzından öğreniyorlar. Adeta rehabilitasyon merkezi gibi çalışan milli takım ortamında, oyuncular başarmak adına 'Terim formülleriyle' aşılanıyorlar. ", "Evrim geçirdik\r\n\r\nKritik maçlar öncesinde yaşanan sakatlıklar bütün takımların belalısı. Biz Almanya karşısında kendimizi 'tartarken' Yunanistan ile Danimarka, grup ikinciliği için var olma savaşını eksiklerine rağmen veriyorlardı. Olimpiyat Stadı'nın basın tribünündeki masalarda televizyonlar var. Aşağıda 22 oyuncu ter döküyor ama biz gözümüzü televizyona dikmiş, içimizden \"Danimarka\" diye tempo tutuyoruz. Tabii Alman meslektaşlarımız bu merakımızı ilgiyle karşıladılar. Birbirlerini dürtüp, bizi gösteriyor; \"Helal olsun Türklere. Futbolu ne kadar çok seviyorlar. Hiçbir maçı kaçırmıyorlar\" geyiği yapıyorlar.\r\nArnavutluk virajı öncesinde, Fatih hocanın iyi bir test sürüşüne ihtiyacı vardı. Yeni oyuncularını (Halil Altıntop, Nihat Kahveci ve hatta Hüseyin Cimşir) ilk defa bir arada görme fırsatını kullandı. Öyle bir maç yönetti ki, elinde taktik tahtası, yardımcılarında hesap makinası. Biri Kopenhag'dan haberler veriyor, öteki sonuçları çarpıp, bölüyor. \r\nSiz sahada kazanıyorsunuz belki ama, aslında kaybediyor da olabilirsiniz. Bir 90 dakikada iki maç yaşadık. Hep birlikte bukalemun olup, göz - kulak ne bulduysak bütün uzuvları kullandık. Sahada Almanya'yı yenmeye kalkıp devrim yapıyoruz ama tribünlerde evrim geçirip dörde bölünüyoruz! \r\nGerçekte böylesine kolektif çalışmayı grup maçlarının başından itibaren yapsaydık ne olurdu sanki. Evrimi Ukraynalılar geçirecek, Danimarka ile Yunanistan yine birbirini yiyecekti. \r\nBütün bu heyecanın arasında Tümer'in şovunu gözden kaçırmadık. Beşiktaş'ın yedeği yine Milli Takım'ın dümenine geçmişti. Klinsmann'ın 'en uzun Almanları' arasında bizimkiler fırıl fırıl dönüyor, direklerden dönüyor, ara toplarla meşhur Kahn'a ziyaretlerde bulunuyordu. Belli ki bir 'şut' emri gelmiş. Her kaleyi tutan topta heyecan yaptık.\r\nİkinci yarıda Fatih hoca 4-2-3-1'i değiştirdi. Tümer ve Nihat'ı öne çekerek, Yıldıray ile Halil'i 'nazardan' sakladı, Klasik 4-4-2 ile oynamaya başlayınca tempo düşürüp, heyecanı televizyondan tatmaya karar verdik.\r\nKeyifli bir akşamdı. Ancak 'dertsiz' Almanlar bu takım üstünde epey düşünmeli. Ballack'dan başka umutları kalmamış. \r\n", "Az ile yetinmek\r\n\r\nTrabzonspor limitinin farkındaydı ve maça ona göre hazırlanmıştı. Halilhodziç, Szymkowiak, Yattara ve Fatih Tekke'ye gol alanını emanet ederken, kaleci dahil sekiz oyuncusunu kendi sahasına gömüp, rakibe hareket alanı bırakmadı. \r\nF.Bahçe ise hâlâ pazar gününü yaşıyordu. Trabzon'un istediği düşük tempoya uydu. Anelka'nın sürekli orta sahaya gelip, kaleye yüzünü dönme isteği normaldi. Ancak onun boşalttığı alana ortadan ataklar gelmesi gerekiyordu. Bunu yapacak iki oyuncu da Alex veya Tuncay olmalıydı. Onlar da geride kalmayı, kalabalıktan uzak durmayı tercih ettiler. Bir anda topun F.Bahçe'de, kontrolün rakipte olduğu bir oyun gelişti. \r\nAlex'in F.Bahçe için önemi büyük. Özellikle iç saha maçlarında usta Brezilyalı skoru yönlendiriyor. Ama dün sakatlığının korkusunu yaşadı. F.Bahçe'nin hücum aksiyonları, Ümit Özat ve Serkan'ın bindirmelerine kaldı. Yüksek toplarla oynamak, Alex'in işe yarayacağı tehlikeli duran top bulma, rakipten faul çalma imkanını ortadan kaldırdı.\r\nTrabzon 35'te Lee Yong ile ilk atağında golü buldu. Koreli'yi takip etmesi gereken Tuncay beş metre gerisinden geliyordu. \r\nKonya maçından beri F.Bahçe orta sahası en kötü oyununu oynuyordu. \r\n\r\nTOKAT'IN CESARETİ OLSA! \r\nDaum ikinci yarıda MehmetSerkan değişikliği ile oyuna başladı. Appiah bek gibi oynamaya başladı, Mehmet topu çizgide tuttu. Oyun alanını genişletti. F.Bahçe defansı maçı önde oynamaya başladı. Ancak sadece Aurelio ile rakibi kontrol etmeyi düşünüyorlardı. İkinci toplar F.Bahçe için tehlike olmaya başlamıştı ki, beraberlik golü geldi. \r\nTuncay'ın çok akıllı bindirmesini Alex ödüllendirdi. Nobre takımını rahatlattı. Trabzonspor'un konsantrasyonu sallanmaya başladı. F.Bahçe tempoyu artırmayı deniyor, gole yaklaşıyordu. İlk golün kahramanı Lee Yong, ikincisini de Fatih Tekke için pişirdi ve maçın yönü tekrar değişti.\r\nHalilhodziç, Hasan'ı oyuna alarak orta sahasını güçlendirirken, Daum her zamanki gibi forvet sayısını artırdı. Saracoğlu'nda son kozlar oynanmaya başlandı. Yattara ayakta durmayı başarsa, ya da Metin Tokat'ın penaltı verecek cesareti olsa (Appiah'ın Fatih'i indirmesi) fark büyüyecekti. \r\nF.Bahçe rekor beklerken, son anda bulduğu puana sevinmek zorunda kaldı. Zaten sezon başından beri az ile yetiniyor. Daha iyi oynamıyor, yıldızları daha çok koşmuyor, mücadele etmiyor. Daum bunun yettiğini görüyor. \r\n", "F.Bahçe'nin öfkesi\r\n\r\nMaç sürprizlerle başladı. Sanki üç puan geriden gelen F.Bahçe'ymiş gibi müthiş bir pres ve baskı dalgası Ali Sami Yen'in çimlerinde hissedilmeye başladı. \r\nG.Saray şaşırmış, ayağına gelen topu ileriye gelişi güzel vurmaya başlamıştı. Marco ve Deniz göbekte verimli bir pres üretip Saidou ve İlic'i, kendi defansıyla yüz yüze oynatmaya başlayınca, ipler F.Bahçe'nin eline geçti.\r\nDaum kadro kalitesine bu kez güveniyordu anlaşılan... Rakibin orta sahasını etkili adamlarıyla bir anda devreden çıkartıp, hızlı oynamayı tercih etti.\r\n16. dakikaya kadar G.Saray takım halinde orta sahayı geçemedi. Ama F.Bahçe'nin de pozisyon bulma gibi şansı olmamıştı. Derbi müthiş bir mücadele ve top kayıpları serisine sahne oluyordu.\r\nÖnce Necati, sonra da Orhan Ak gole çok yaklaştılar. Bu kıpırdanmanın, kendi saha avantajını arkasına alacak bir Galatasaray beklentisi de doğurdu. Fakat öyle olmadı.\r\nHücumda sol kanadı kullanmayı tercih eden rakibe karşı, devamlı geriye gelip Cihan'a kademe yapmakla uğraşan Hasan Şaş, bilinen driplinglerini yapamadı.\r\nF.Bahçe rakibin üstüne kontrollü şekilde gelmesini engelliyor ama bu istekli oyuna rağmen rakip kaleyi tutan şut bile çekemiyordu. 45'te Nobre ile gelen gol bu oyunun belki süsü değildi ama hakkıydı.\r\nİkinci yarının 10 dakikası geçmeden Fenerbahçe Deniz Barış'ı kaybetti. Kendi ceza alanına yaslanıp, rakibi beklemeye başladı.\r\nG.Saray Teknik Direktörü Gerets'in Ümit Karan'ı oyuna almasıyla bu büyük karşılaşmanın gözü karardı, \"ya hep, ya hiç\" mücadelesi başladı.\r\nBu fırsatta Anelka tam istediği topları buldu. Farklı skorun gelmesi kaçınılmaz gibi görünürken, Fransız'ın hovarda gününde olduğu anlaşıldı. \r\n\r\nMUHTEŞEM VOLKAN \r\nAppiah ve Tuncay'ın maçı kazanma arzularının devamlı yüksek tutup, Aurelio'nun akıllı kademeleriyle zor maçı, F.Bahçe kendi istediği gibi yoğuruyordu. \r\nG.Saray'ın gol için her yolu, her beceriyi sergilediği dakikalarda, Volkan'ın muhteşem kurtarışı, Mondragon ile birlikte geceyi kalecilerin omuzlarına yükledi.\r\nHakem Serdar Tatlı'nın neredeyse \"itirazsız\" bitirdiği karşılaşmada ter döken tüm oyuncuları tebrik etmek gerekir. \r\n", "Türk filmi gibi...\r\n\r\nSchalke'nin F.Bahçe'yi çözmeye başladığı anda Luciano'nun golü geldi. Bu skor futbolcularda yavaş yavaş belirmeye başlayan gerginliği de bitirdi. Öne geçmek önemli bir avantajdı. F.Bahçe'de \"ABS\" ler çalıştı, takım durdu.\r\nTecrübeli oyuncuların farkı bu dakikada belirmeye başladı. Schalke adına Larsen ve Lincoln topa görünmeye, takımı rakip sahaya taşımaya başladılar. F.Bahçe bu ikilinin ataklarına Appiah'ın driplingleri ile cevap vermeye çalışıyor ama takımın geneli toptan saklanıyordu. Anlaşılmaz bir şekilde güvensizlik başladı. Özgüven kaybı Nobre'ye yüzde yüzlük bir pozisyonu kaçırttı. \"Buzdolabı\" gibi olmasına rağmen Alex bile ayağında top tutmuyor, pas atacak adam aramıyor, en yakınında kim varsa pası ona kullanıyordu.\r\nSchalke bu paniği hemen fark edip, orta sahayı çabuk geçmeye başladı. Verkaçlar ile Lincoln'un topu yüzü kaleye dönükken almalarını sağladılar. Defansın arasına sert deparlar atıp, çok sayıda korner kazandılar. Bu anlarda ayakta kalan Önder Turacı, mükemmel kademeler yaptı. Tempoyu yükselten Schalke'ye Volkan ile birlikte direnmeye başladılar. \r\n\r\nALEX DERS ÇIKARMALI \r\nF.Bahçe seyircisi de maçı takımıyla oynuyordu. Gole kadar düzgün düdük çalan Lüksemburglu hakem golle birlikte takdir haklarını komşuya (Almanya) kullanmaya başladı. Hakemi ıslıklarla baskı altına almayı başardılar. İki net gol kaçırmasına rağmen Nobre'yi şarkılarla tekrar oyuna çağırdılar. \r\nİkinci yarıda bir futbol maçı değil, drama seyrettik. Almanlar müthiş bir presle F.Bahçe takımını dövmeye başladılar. İki pas üst üste yaptırmadılar. Riskleri alıyorlar ama rakibi kontrolsüz oynattıkları için topu kendilerinde tutuyorlardı. Lincoln ile iki gol birden kazandılar. Bitirim Brezilyalı sağa bakıp sola pas atıyordu. Bizle birlikte F.Bahçe orta sahası da bu şovu seyretti. Umudumuz; Alex'in, kendisiyle aynı görevi yapan bu vatandaşının takımı için gösterdiği çabadan ders alması. \r\nF.Bahçe'nin ikinci ve üçüncü golleri de birincisi gibi duran toplardan geldi. Volkan'ın ıskasının ardından geçirdiği bunalıma son veren Appiah, genç kalecinin içindeki yangını söndürdü. \r\nÜç puan geldi, derken kazanılan bir puanın sevinci var F.Bahçe'de. Grup maçlarında özellikle rakibinize yenilmemeniz önemli. Almanya'da bu kez kazanmak zorunda olan Schalke olacak, bu fırsatı kullanacak taktik üretilir. Çünkü sahada mücadeleci bir takım olacak, Alex cezalı... \r\n", "Daum'un sınırı\r\n\r\nPSV karşısındaki üç gollü galibiyetten sonra Daum, \"Kalitemizi ortaya koyduk\" açıklamasını yaptı. Schalke yenilgisi sonrasında ise 'yeterli sayıda yabancı' oyuncularının olmamasından şikayetçi oldu.\r\nİnsanın sorumluluktan bu kadar kaçması olacak iş değil. Futbol; içinde kötü günleri de, hataları da, şanslı galibiyetleri veya şanssız yenilgileri de barındırır. Önemli olan bunlarla baş etmek ve kötü hanesine minimum düzeyde not yazdırmaktır. Siz her şeyi iyi yapıyorsunuz ama kötünün hep bir nedeni var. Yok böyle şey.\r\nBu sene Daum'un özellikle saha içinde doğrularının fazla olduğu bir dönem geçirdik. Taktik değişikliklerde isabetli seçimler yaptı. Ama final maçında büyük teknik adam olduğunu kanıtlayamadı. Schalke yenilgisi Daum'un Edirne sınırıdır. Çünkü hep konuştuğumuz bir şey var: Küçük maçları takım, büyük maçları hoca kazanır. Daum bu maçı kazanmalıydı. Mazeret gösterdiği eksiklere rağmen kazanmalıydı. Schalke, F.Bahçe'den daha kaliteli bir takım olmamasına rağmen, daha iyi bir ekibe ve teknik adama sahip olduğunu kanıtladı. İki maçta da aynı taktikle rakibini vurdu. Daum'un bunu görememesi, Türkiye'de yabancı sayısının kısıtlı olmasından daha vahimdir. \r\n\r\nDAHA İYİ YABANCILAR \r\nTürk takımlarının Avrupa kulvarındaki başarıları iyi yabancı oyunculara sahip olmasıyla gerçekleşir. Bu konuda özellikle F.Bahçe'nin isteği doğrudur. Tahkim Kurulu Anelka başvurusunu reddetmeseydi, dünya çapında bir oyuncu daha Türkiye Ligleri'nde oynayabilirdi. Beşiktaşlı Giunti'nin yabancı sayılmamasını isteyenler, Fenerli Anelka oylamasında \"Hayır\" oyu verdiler.\r\nF.Bahçe edineceği bir kontenjanı yine bir AB vatandaşı veya iyi bir Brezilyalı ile değerlendirebilirdi. Federasyon bu karardan kaçamayacak. Geciktirmeye çalışırken, Türkiye'nin alacağı puanları feda ediyor, bu da ayrı. Türk futbolcusunu koruyayım derken, \"Niye böyle olduk\" ahkamı kesiliyor. G.Saray örneği bu açıdan doğru değil. Sekiz eksikle Ali Sami Yen'e gelen Barcelona, tarihinin en kötü günlerini yaşayan Milan'la oynadılar. Şampiyonlar Ligi'nden elendikleri sene, UEFA Kupası'nı kazandılar. Lucescu ile turu geçerken beş beraberlikleri vardı.\r\nAma Türkiye Ligi'nin bugün düştüğü kalitesizlikte, yabancıya ayıracak bütçeye sahip bir F.Bahçe'nin, içerde yalnız kalacağı tereddütleri, yabancı kararını daha uzun süre erteletecektir. \r\n", "Marco geri döndü\r\n\r\nİki Alman hocanın karşılıklı oturduğu maçın dört golüne imza atan da Brezilyalılar'dı. Tuncay takımına galibiyeti getiren golü bulurken, sahada skor adına Türk damgasını vuran tek isimdi. \r\nSivasspor'un başlangıç taktiğinde Schalke esintileri vardı. Bir anda baskı kurup, topu kenarlara indirdiler. Bu iş için de özellikle Fenerbahçe'nin sol kanadını seçmişlerdi. Maç yazımızı Ümit Özat'ın üstüne kuracakmışız gibi geliyordu. Son haftaların en çok tepki toplayan oyuncusuydu. Ne yapsa kendini beğendiremiyordu. Musa Kuş ve Murat Duman, Tuncay'ın ısınmasını beklemeden bu fırsatı değerlendirdiler. Gol sol taraftan kullanılan korner atışı ile geldi. Sivas ikinci golü de yüksek topla buldu. Ümit kademe hatası yapmıştı. Fenerbahçe'nin rakibe tehlike olarak verdiği tüm pozisyonların yüksek toplarla olması, Volkan'ın iki boş çıkış yapması elbette tesadüf değildi. Schalke'deki iki gol de yüksek toplarla olmuştu. Biraz dersini çalışan, akıllı bir teknik adam Fenerbahçe'yi çözebiliyordu. \r\nİlk golden sonra maçın F.Bahçe'nin istediği tempo ile geçtiğini belirtmeliyiz. 1-1'i mükemmel bir Aurelio füzesi ile buldular. Son haftaların formsuz ismi, takımının \"termometresi\" olduğunu bir kez daha kanıtladı. Marco iyi oynadığı zaman, sorunlar da çabuk çözülüyor. 10 haftalık galibiyet serisinde elbette bir çok oyuncunun katkısı var ama Aurelio ile kazanılan maçların kalitesini de test etmek gerekir. \r\nİlk yarının son dakikalarında Alex'i istekli bir pres yapma arzusu içinde gördük. Soğuk hava, gündüz saatleri, \"neredeyiz?\" sorusuna, Alex'in kafasında ancak 40 dakika sonra cevap getirmişti. \"Golü atalım, maçı bitirelim\" diyorlardı. Marco nefis bir pas attı, Alex Hakkı'yı avladı. \r\nMaçı paslarla boğan F.Bahçe'ye Lorant, iki ofansif değişiklik ile cevap verdi. Gol istiyordu, attı. Maç beraberliğe bağlandı ama bu kez de Sivas'ın peş peşe hataları gelmeye başladı. Yoruldular ve nerede duracaklarını unuttular. Tuncay Alex göz göze geldiğinde fırsatı değerlendirdiler.\r\nİsmet Arzuman sıfıra yakın hata ile maç yönetti. Son dakikalardaki Aurelio'nun topu omzuyla karşılamasını iyi değerlendirdi. Ekibin en kötüsü, dördüncüsüydü. Bülent Demirlek, Lorant'ı kulübesine sokmayı başaramadı. Alman hocanın kendisini bir el hareketiyle uzaklaştırması da ilginçti. \r\n", "Bir tek Anelka\r\n\r\nFenerbahçe, yeniden kurgulanan düzeninde çalışkanlığına eklediği üretken orta sahası ile çıkışını sağlamıştı. Üç gün önce PSV karşısında zafer bayrağındaki yıldızlar belki Alex-Anelka ikilisiydi ama \"bayraktar\" üçlü orta sahaydı. Kolektifliğini böylesine övdüğümüz orta üçlü, tüm elemanları ile oyundan düşünce, Fenerbahçe iki atakta Konya'ya pes etti. Luciano ve Önder rakiple yüz yüze oynayınca \"defolandı\". Çalımları yemeye, yerleşme hataları yapmaya başladılar. Belli ki maça çıkarken \"Kontrollü oynayın\" komutu gelmişti. Daum'un ağır bir PSV maçı sonrasında takımının fizik gücündeki düşmeyi hesap etmesi normal. Ama bunun ölçüsü yok. \r\nKontrollü oyunu, \"Koşmayın\" diye algılayanlar olunca, pas hataları, top kayıpları, yardımlaşma eksikliği ve umursamazlık Fenerbahçe'ye yapıştı.\r\n\r\nDAUM'UN HAMLELERİ\r\nDaum ilk yarıdaki fiyaskoya ikinci yarı fazla sabretmeden doğru hamlelerle müdahale etti. 52'de Mehmet Yozgatlı'yı ileri sürerek üçlü savunmaya geçti. 57'de Olcan ile de tempoyu yükseltmek istedi. Risk almak için fazla beklemeden, kulübesinin tüm kapasitesini kullandı.\r\nPSV'yi yıkan istekli ve dirençli futbolu bu kez Konya sergiliyordu. Maça asılan tek F.Bahçeli Anelka, topla her buluştuğunda üçlü sıkıştırmayla karşılaşıyordu. 72'de faulle karışık zorlaması golü getirdi. Anelka sadece yıldızlığın değil, \"profesyonelliğin\" de örneğini veriyordu. Dört dakika sonra golün tartışmalarını sindiremeden, Konya defansı Nobre'yi kaçırdı. Konyaspor dört dakikada \"sihirini\" kaybetti; maç Fenerbahçe'nin oldu. \r\nİlk gole isyan ederken haklı sebep yakalayan Konyaspor'lu oyuncuların öteki gollerden sonra da hakemle uğraşmaları sahadaki en büyük yanlışları oldu. Aynı kavgayı dört kere yapmanın bedelini ağır ödediler (1 kırmızı kart, üç gol)\r\nKarşılaşmanın hakemi Özgüç Türkalp Fenerbahçe'nin ilk golünde orta sahaya koşmamasına rağmen yardımcısı Cemal Gemici'ye danışmadı. \"İsyan furyasında\" makinalı tüfek gibi sarı kartına davrandı. 84'te Anelka'ya yapılan harekete \"penaltı\" diyemedi. Fenerbahçe hakemin hatasından yararlandı. Ama diğer üç gol de kim hatalıydı? Konyalılar bunun özeleştirisini de iyi yapmalılar. Futbolun \"adaleti\" yok. Eğer olsaydı, koca Türkiye, Tromsö köyünü neden bu kadar çok konuşsun ki? \r\n", "İstesinler yeter\r\n\r\nFenerbahçe yeni yüzüne yakışan makyajı aramayı Ankara'da sürdürdü. Daum ilk kez Malatya deplasmanında denediği, maçın büyük bölümünde sahada takımı \"forvetsiz\" gösteren altılı orta saha kurgusunu bu maçta da test etti.\r\nKulübede fırsat bekleyen Kemal ve Servet'in bu sezon ilk kez ilk onbirde görev yapmasıyla sarılacivertlilerin \"yetersiz\" sinyalleri veren kulübesi \r\n\"hazır kıta\" olduğunu kanıtladı. İki oyuncunun da maç eksiklerine rağmen yaptıkları mücadele takdir edilmeli. Rüştü de yedek kalırken klasını kaybetmediğini ortaya koyarken, kalede Volkan'ı görmeye alışmış gözlere biraz yabancı geldi. Volkan'ın \"maaşallah\" dedirten cüssesinden sonra 1.90'lık Rüştü'nün \"ufak\" gelmesi ilginçti.\r\nMaçın ilk yarıda iki bölümü vardı. Gole kadar mücadelenin ağırlık kazandığı ilk kısım; Mehmet Yozgatlı'nın muhteşem füzesiyle birlikte Ankaragücü'nün rakibini sarsmaya başladığı ikinci kısım.\r\nAnkara ekibi, çizgi halinde oynayan ve sürekli yerleşme hatası yapan Fenerbahçe defansını derinleme deparlar ile zor durumlara düşürdü. İlkinde Rüştü ceza sahası çizgisi üstünde kafa vuruşuyla tehlikeyi önlendi, ikincisinde İlhan Mansız'ın vuruşunda tecrübesini konuşturdu.\r\nİkinci yarıda Ankaragücü'nün gol isteği üst düzeydeydi. Susiç, ofansif değişiklikler yaparak oyunu özellikle sağ kanadına yönlendirdi. Fenerbahçe rakibinin tempo artırma isteğini bol pas yapıp, topu sahada enlemesine dolaştırarak kırmaya çalıştı. Ancak top yere inince, atakların etkisi arttı. İlkinde Rüştü'ye takılan Umut, ikinci denemesinde golü buldu. Fenerbahçe \"iyi takım\" olduğunu gol yiyince hatırladı. Hemen hareketlendiler. Bir dakika içinde Mehmet Yozgatlı tabeladaki eşitliği yine bozdu.\r\nAnkaragücü yoruldu. Ceza sahası üstünde bekleyen Fenerbahçe rakibini doldurboşalta zorlayıp, ikinci topları atağa yönlendirdi. Üçüncü golü bulup rahatlamak istiyorlardı. Ama dün, Tuncay'ın günü değildi. Bu kadar çok koştuğu, takımı için her şeyi yaptığı maçta, her türlü pozisyonda gol kaçırdı. \r\nMaçın özetinde, Fenerbahçe'nin konsantrasyonunu artırdığı dakikalarda oyuna hükmettiğini söyleyebiliriz. İstemeleri, golü bulmaları için yetiyor. Ancak Anelka'ya pas aktarımında voltaj hâlâ düşük. \r\n", "Fikirlerin jübilesi\r\n\r\nSahaya çıkardığımız onbir ile ve bu takımdan beklediğimizden çok farklı bir oyunla ilk yarıyı tamamladık. Topu ilerde tutup, mümkün olduğunca bizde kalmasını sağlamak yerine, bir \"panik\" fırtınası içinde acemi rolüne soyunduk.\r\nHayal kırıkları yaşıyorduk. Nihat'ın topa gitmek yerine, beklemeyi tercih etmesinin yanı sıra, Hakan Şükür'ün etrafında oluşması gereken kalabalık fikri, sadece taktik tabelasındaki beyaz tebeşirin tozlarında kalmıştı.\r\nİsviçreliler kendilerini bu maça taşıyan özellikleriyle yine sahadaydı. Durmadan koştular. Oyun durduğunda da yerlerine koşuyorlardı. Topu mümkün olduğunca kenara taşıyıp, derinlemesine hamleler yapmak istediler. Arka direk problemimizden yararlandılar, iki net fırsatı kaçırdılar. \r\n41'de gelen golü Trabzon'daki Gürcistan maçında da yemiştik. Beceriksizlik oyuncularımız arasında virüs gibi dolaşıp, en güvendiklerimizin bile (Volkan, Alpay) aklını karıştırdı. \r\n\r\nÇABUK DÜŞÜNEMEDİK \r\nİkinci yarıda Okan Buruk ile orta sahamızın direnci yükseldi. Rakibin tempo isteği dakikalar geçtikçe düşüyordu. İki oyuncu ile ilerde kalıp, kalelerini korumayı tercih ettiler. İşte bu anlarda \"yaratıcı\" oyuncularımızın eksikliğini hissediyorduk. Ne yazık ki orta sahamız çabuk düşünemiyordu. Hakan ve Tuncay'ın boş koşuları, pas ile cevaplandırılamıyordu. Forvetin yemeğini kendi pişirmesi gereken bir zaman dilimindeydik. \r\nBöylesine yakışıksız bir golle yenilmeyi Fatih hoca içine sindiremedi. 78'de Halil Ümit değişikliği ile forveti ikiledi, Tuncay üçüncü olacaktı.\r\nRövanşı olan bir maç öncesinde risk almak cesaret ister. Çünkü tek farklı yenilgi ile Saracoğlu'na dönmek avantaj sayılabilecekken, ikinci golü yemek ne derece mantıklı. Ama akarsunun yatağını değiştirmek için, ıslanmanız da gerekiyor. Fatih hocanın da bazı futbolcuların çok ıslanmaktan, küçüldüğünü görmesi gerekiyor. \r\nOrta sahayı üçlerken, o hâlâ eski Fatih Terim gibi düşünüyordu. Ama sahadakiler eski talebeleri değildi. Sadece hakemin faul çalıp, vermediği bir penaltı pozisyonumuz var. Saracoğlu'ndaki finalde işimiz zor. Akarsunun yatağını değiştirmek daha kolaydı. \r\n", "Dünya başımıza yıkıldı: 4-2 \r\n \r\n\r\nİnandık, güzel de oynadık... Ama futbolun adaleti yok. Dünya Kupası'na veda ettik.\r\n\r\nTur için çıktığımız maça, yediğimiz penaltı golü ile başladık. Ancak bırakmadık. Tuncay ilk yarı skorunu belirledi: 2-1... İkinci yarıda Necati'nin penaltısıyla ümitlendik. Tuncay'la yaklaştık... Ancak bizi Almanya'ya götürecek '5' bir türlü gelmedi.\r\n\r\n'Ahlaksız hakemler' \r\nMilli Takımlar patronu Fatih Terim 90 dakikanın ardından oldukça sinirliydi: İki maçımızı yöneten hakemler de ahlaksızdı. Kim bu iki hakemi savunursa futbolla ilgisinden şüphelenirim. İkisi de Türkiye'ye kıydı. Almanya'da olamadığımız için üzülüyorum. \r\n\r\nÇİRKİN İSVİÇRELİ HUGGEL \r\nMAÇ sonu tünelde \"14 numaralı terörü\" yaşandı. 87'nci dakikada oyuna giren Huggel, antrenör Mehmet Özdilek'e tekme, Alpay'a da yumruk attı. Bu provokasyon sonrası olaylar büyüdü. \r\n\r\n\r\n\r\nGözlerimde yaş kalbimde sızı\r\n\r\nBize 3 gol yetiyordu 4 tane attık. Ama daha 25. saniyede Alpay'ın gereksiz penaltısı, 84'te Tolga'nın hatası İsviçre'yi güldürdü. Tuncay'ın hat-trick'i, Necati'nin penaltısı, oyuncularımızın teri, taraftarımızın sesi boşa gitti. Türkiye, Haziran 2006'da 2. evinde; yani Almanya'da yok. \r\n\r\n42 bin kişinin söylediği muhteşem bir milli marşın arkasından, penaltıdan golü yedik. Alpay 25. saniyede Frei'ın aşırtmak istediği topu tokatladı. Yardımcı hakem hemen kararı verdi, hakem uyguladı. Şok olmuştuk. \"Maçı üç farklı nasıl kazanırız\" diye düşünürken, Frei'ın ters köşeye giden vuruşu ile midemize düğüm gibi oturdu. Sonrasında baskı kurmak için top gezdirmeye başladık. Bu kez akıllı oynuyor, garanti paslarla topun bizde kalmasını istiyorduk. 1-0 mağluptuk, dört gol atmamız gerekiyordu. Tribünler sahaya uydu. Onlar inandı, seyredenler katıldı. Islık fırtınasında gelmeye başladık. Kanatlardan akıyorduk. İlk golü faulden bulduk. Emre'nin arka direğe ortasında Tuncay kafayı çaktı. 24. dakikada umutla dolduk. 38'de ise Ergün'ün süzülen topunu bu kez Hakan Şükür müthiş bir takiple kaleye gönderdi, Tuncay çizgide tamamladı. \"Böyle oynasınlar, canımızı yesinler\" diyor, soyunma odasından yine iki golatmak zorunda olarak dönecek oyuncularımıza 'kuvvet' diliyorduk. Bizi fazla bekletmediler. 52'de Serhat'ı düşürdüler. Necati penaltıda kaleciyi avladı. Almanya'ya gitmemiz için gereken tek gol için 38 dakikamız vardı. Sakindik, tempoyu düşürdük. Oyunu kenarlara açmaya başladık. Uzun toplarda defansın arkasından Hakan'ı kaçırmayı deniyorduk. İsviçre de hatalarımızın peşine düşmüştü.\r\n\r\nTOLGA'DAN GOL PASI \r\nFrei iki kez gole çok yaklaştı. Birinde Volkan'ın hatalı çıkışında Streller boş kaleyi göremedi. Defansın arkasına sızıyorduk. Belçikalı hakem maç içinde verdiği iki penaltıyı yeterli görmüş bir türlü üçüncüsünün kararını veremiyordu. Fatih Hoca, 81'de Fatih'i ve 82'de Yıldıray'ı oyuna sürdü. Artık tek düşüncemiz vardı. Ama 84'te Tolga'nın ters vuruşu Streller'e gol pası oldu. Bitime altı dakika kala nefesimiz tükendi. 89'da Tuncay farkı yeniden ikiye çıkardı. 4 dakikalık uzatma kaldırıldığında mucizenin peşine düşmüştük. Ama olmadı... ", "Sürpriz olmadı\r\n\r\nDaum, çarşambanın cezasını keserken hem takımını yenilmezlik planı üzerine oturtmuş, hem de önündeki zorlu maçların provasına soyunmuştu. \r\nİki forvetli düzenini, Anelka'nın orta sahaya yaklaşıp top aramasıyla birleştirirsek \"hiç forvetli\" şekle çevirmişti. Rakibin aklını karıştıran, defans oyuncularına karar zorluğu getiren garip bir görüntü oluşuverdi. Anelka ve Alex dörtlü orta sahayı altılıyor, Malatya'nın dörtlü defansı bomboş bekliyor, Ziya Doğan'ın altı kişilik \"kelepçe takımı\" bu kez kime markaj yapacağını şaşırıyordu.\r\nBöyle gariplik içinde bir de maçın hakemi Yılnur Önen'in istekli katılımı ile \"hayret\" enstantaneler dönemi yaşamaya başladık. Alex'in gözlerimizi yaşartan ikili mücadelesine faul çaldı. Fevzi'den dönen topa aut verdi, Tuncay gole giderken avantajı kesti. \r\nNobre ve Selçuk'un, TuncayMehmet Yozgatlı ikilisi ile yaptığı nöbet değişiminin, Fenerbahçe'yi kanatlardan oynamaya itmesi, Malatya'nın en kusurlu bölgesinin (defansı) \"travma\" geçirmesine neden oldu. Ümit'in de katılımı ile özellikle sol kanadı etkili biçimde kullanan Fenerbahçe, orta sahadan yüzü dönük kaleye gelen Anelka'nın driplingleri ile de \"farkını\" ortaya koyuyordu. \"Kara şimşek\" gerçekten de tüm özellikleri kullanıyor, hiçbirini sakınmıyor, devamlı topun olduğu bölgeye koşuyordu. \r\n\r\nDOĞAN GÖZÜNÜ KARATTI AMA... \r\nMalatya takımı ikinci yarının ilk 10 dakikasında beraberliği yakalayabilirdi. Mustafa Özkan ve Bilal'in kaçırdıkları \"olmaz\" denilen cinstendi. Ziya Doğan'ın OkanEffa değişiklikleri ile ofansif dört oyuncuyu birden sahada bulundurması, gözünü karartması, belki de bu pozisyonlarda meyvesini verecekti. Tecrübeli hoca \"çok adamla\" gelmeyen rakibinin üstüne \"çok adamla\" gitmeyi tercih etti. İki pozisyonda da Önder Turacı'nın pozisyon hatası yapması da ilginçti.\r\nİki takımın da oyun disiplini yerine, futbolcu performanslarına bel bağladığı ikinci 45 dakikanın heyecanı var ama tadı yoktu. Alex kornerlere bile gitmiyor, oyunu sahasında kabul etmesine rağmen Fenerbahçe kontratak oyununun gereklerini; topu kaptığında hızla ileri koşmayı yerine getirmiyordu.\r\nEstetik forvet özelliklerini Ümit Özat'tan izliyor, Mehmet Yozgatlı'nın mükemmel zamanlamasıyla kazandığı iki gol ve Tuncay'ın birinci dakikadan itibaren asıldığı maçı takımına kazandırmasına şahit oluyorduk. \r\n", "Daum'un seçimi\r\n\r\nSaracoğlu, Çarşamba günkü gerilimi üstünden atmış, eski havasını kazanmaya çalışıyordu. Fenerbahçe, Milli Takım yorgunluğunu üstünden atamayan oyuncuların yanı sıra, Milan ve Galatasaray maçları için de endişeliydi.\r\nDaum hem Çarşamba'ya cezalı olan, hem de sarı kart cezası sınırında bulunan Aurelio ve Luciano'yu 11'de sahaya sürdü. Alman hocanın aklında İtalyan devine karşı oynayacağı takımı denemek, ekibinin nasıl performans göstereceğini test etmek gibi bir düşünce yoktu. Çünkü Şampiyonlar Ligi'ni artık kafasında bitirmiş. Öncelikle üç puanı kazanmak istiyor. Türkiye'de kendisini zirveye taşıyacak skoru önemsiyor. Alex de sakat olunca, Milan provasını yapmak yerine, Manisa maçını kazanmayı istedi.\r\nDaum'un yorumuna katılırsınız, katılmazsınız. Ama saygı duymak zorundasınız.\r\nErsun Yanal, Fenerbahçe'nin genetiğini çözen her hoca gibi rakip sahada baskı ile oyuna başladı ve bu isteğinden vazgeçmedi. Fenerbahçe ligde rakibi açmakta ilk kez bu kadar sıkıntı yaşıyordu. Pas yapıyorlar, oyunu kanatlara taşıyorlar ama etkili gelemiyorlardı. Daum ikinci yarıya Anelka'sız girdi. Fransız oyuncunun isteksiz ve bitik görüntüsü içinde ilk 45'i tamamladığını hatırlatmalıyız. Lisansına yeniden kavuşan Deniz ön liberoya, Appiah sol kanada, Tuncay ise forvete taşındı. \r\n\r\nNASIL DAHA KÖTÜ OLURUM? \r\nAppiah bu yokluklar içinde krallığını ilan etmiş, enerjisiyle takımı toparlıyor, pas organizasyonunun ortasında yer alıyordu. Ancak Fenerbahçe \"Bir dakika öncesinden nasıl daha kötü olurum?\" diye karar almıştı sanki. Böylesine şuursuz oyun düzeni içinde hatalar birbirini kovaladı, Manisa beraberliği yakaladı. Milan maçında sahada olması gerekenler dün yoktu. O maçta oynamaması ve yapılmaması gerekenler ise sahadaydı. \r\nManisa, kadro kalitesi kendisinden çok üstün olan rakibini konsantrasyon ve fizik direnci ile bozdu. Bunun açılımı teknik direktör katkısı ve organizasyonudur. İki şampiyonluğuna rağmen Daum'a yöneltilen eleştirilerin temelinde de zaten bu var. Alman hocanın dün kurtarıcısı ve rekor ortağı, o çok eleştirilen Ümit Özat ile kulübe mahkumu Semih oldu. \r\n", "Rakibimiz yok \r\n \r\n\r\n\r\nF.Bahçe'nin hocası Daum, takımının Türkiye'nin çok üstünde olduğunu iddia etti; \"Tabela da bunu açıkça gösteriyor. Artık hakkımı verin\" dedi. \r\n\r\nF.Bahçe Teknik Direktörü Daum, uzun süre sonra gazetecilerin karşısına çıktı ve eleştirileri yanıtladı. Haksızlığa uğradığını söyleyen Daum, \"Fenerbahçe, Türkiye'nin çok üstünde. Bunu da geçen iki senede tabela açıkça gösteriyor\" dedi. Alman hocanın açıklamalarını iki bölüm halinde yayınlayacağız. İşte Daum'un çarpıcı sözleri: \"Ben Fenerbahçe'nin başına geldiğimde takım yedinciydi. O zamandan, bu zamana kat edilen yola bir bakın. Bu katkılardan ötürü ben kendimle gurur duyuyorum. İlk sene 10-12, ikinci yıl 7, bu sene de 3 transfer yaptık. Bir takım yaratıyoruz. Dolayısı ile bizim için şu anda önemli olan bir istikrar yakalamak. 'Kimlerle uluslararası arenada başarılı olabiliriz' sorusunu iyi etüt edip, kimlerle yolumuza devam edeceğimizin kararını vermemiz gerekiyor. Şampiyonlar Ligi'nde oynayacaksınız ve iyi bir takım oluşturacaksınız. Eleştirilere en kısa olarak şöyle diyebilirim; ilk geldiğimizde birisi çıkıp da 'İki sene içindeşampiyon olacaksınız' deseydi; çoğunluk 'Bu mümkün değil' yanıtını verirdi. Biz bunu başardık. İlk geldiğim sene 'futbol dahisi' yakıştırmasını da ciddiye almadım, şimdi 'Futbolu bilmiyor' yakıştırmasını da ciddiye almıyorum. Hiç başarılı takım devralmadım. Köln düşme potasındaydı, Stuttgart sondan üçüncüydü. Benden sonra iddiaları ve şampiyonlukları oldu. Sezon başında Stuttgart beni çok istedi. Ayrıldığım her takım beni istiyor. F.Bahçe'de ilk sene şampiyonluğu yakaladık. 33 sene sonra ilk defa iki şampiyonluk üst üste geldi. Dolayısıyla istikrar geldi. Sürekliliği olan, Avrupa'da mücadele eden bir takım oldu. Bundan sonraki hedef uluslararası başarıyı yakalamaktır. Bunun için belli bir tecrübeyi edinmeniz gerekir. Hemen olmaz. Türkiye gibi değil. Bugün geriye yaslanıp düşündüğüm zaman ekibimle, tüm çalışanlarla yakaladığımız olağanüstü şeyler var. Ayrıca eksiklerimizin de olduğunu biliyorum.\" Daum, Gürcan Bilgiç ve Selçuk Yula'nın sorularını yanıtladı. ", "Tek örnek, ilk örnek\r\n\r\nÖnce Tromsö faciası sonrasında Özhan Canaydın'ı, Teke Tek'te Fatih Altaylı'nın karşısında izledik. \"Biz başarının zirvesindeyken, Fenerbahçe bu dönemi yapılanarak geçirdi. Bizim yapmamız gereken şimdi onların yolundan gitmek\" dedi.\r\nSonrasında Galatasaray 2. Başkanı Ergun Gürsoy, \"Fenerbahçe bizi geçti. Sinirlerimiz bozuldu\" açıklamasını yaptı.\r\nNereden, nereye? Beşiktaş 100. yılını kutlarken, F.Bahçe başkanı \"Şampiyon olamadıysak ne olmuş. Zaten istatistiklere bakarsanız Fenerbahçe iki sene de bir şampiyon olmuş. Bana hesabı önümüzdeki sene sorun\" demişti. \r\nO gün özellikle taraftarından çok büyük tepki toplayan Aziz Yıldırım, bugün ezeli rakibinin en tepedeki iki ismine Fenerbahçe'yi örnek göstertti. Fenerbahçe'nin stat ile birlikte başlayan yapılanmasında, tribün gelirlerini katlayarak rakiplerine fark atması, 25 bin kombine satarak büyük transferlerin hesaplarını yapması çok önemliydi.\r\nAma en önemlisi, taraftar potansiyelini stattan önce mağazalarına yönlendirmek oldu. 50'nin üstünde Fenerium mağazası açarak nakit akışı sağlandı. Göztepe Defterdarlığı şimdi Fenerbahçe Kulübü'ne teşekkür mektubu yazıyor. \"Vergisini ödeyenler arasında beşinci oldunuz\" diyor.\r\nFenerbahçe'nin geçen sene ödediği KDV 22 trilyon lira. Bu rakamda en büyük pay Fenerium'un. \r\nOrtada net bir gerçek var. Rakiplerin takdirinin de ötesinde bir büyüme. İki sene önce vergi borçları için Maliye Bakanı'ndan randevu koparmaya çalışırken, şimdi listelerin ismi olmak, Türkiye'deki futbol ekonomisinin iyi yönetildiği taktirde ülkeye yaptığı katkıyı ortaya çıkartıyor. \r\nBu yüzden Fenerbahçe sadece \"tek\" değil, aynı zamanda ilk örnek. Kurtuluş Savaşı'nda da öyleydi, şimdi sportif ve ekonomi politikasıyla da öne geçti.\r\nRakipleri maliye ilişkilerinde de Fenerbahçe'yi örnek aldıklarında Türkiye'de futbol bambaşka bir jargona kavuşacak.\r\nHasılatların, futbolcu vergilerinin peşine düşenlerin de bu olaydan iyi ders çıkartmaları, kulüplerin yapılanmalarında şirketlerin önemini kavrayıp, onları bu yönde teşvik etmeleri gerekir. Bıraksınlar kulüpler kazansın, iyi futbolcular alsın, taraftarlarına ürün satıp, vergilerini de çok ödesin. \r\n", "Fenerli gurur duyuyor\r\n\r\nTahkim Kurulu üyelerinin Deniz Barış'ın lisansını iptal kararını verip, sonra da görevlerinden istifa etmeleri ile zaten görevleri boyunca yarattıkları kaosa yenisi eklenmişti. \r\nDeniz Barış olayının iki tarafı var. Gençlerbirliği ve futbolcuyla birlikte, transfer olduğu kulüp Fenerbahçe...\r\nBaşkan Aziz Yıldırım'ı isyan noktasına getiren dünkü açıklamaların öncesinde Tahkim Kurulu üyelerinin 'tehdit' iddialarını, Gençlerbirliği Başkanı İlhan Cavcav'ın 'baskın-küfür' söylemlerini ve son olarak Galatasaray Başkanı Özhan Canaydın'ın 'Herkes yerini bilsin' anlamına gelen sözlerini hatırlamak gerekir.\r\nYıldırım, beş yıl öncesindeki gibi isyan bayrağı ile kürsüye çıktı. Sunduğu belgelerle Tahkim Kurulu'nun 'tarafsız' olmadığını kanıtladı. Aynı kişilerin verdikleri kararlardaki terslikleri herkesin gözüne soktu. Çok iyi hazırlanmış, geçmişten seçilmiş iyi örneklerle, istifa eden Tahkim Kurulu üyeleri Erkan Vardar ve Gürol Kaymak'ı 'aldıkları emirleri uygulamakla' itham etti. Vardar ve Kaymak'ın hukuk dışındaki ortak yönleri Beşiktaşlı olmaları. Muhtemelen emir aldıkları merci de Tahkim Kurulu'nun oluşumunda büyük katkıda bulunan Beşiktaş 2. Başkanı Murat Aksu oluyordu. Zaten Yıldırım da bunu kastetmişti.\r\nTahkim Kurulu'ndan özellikle Emre Aşık'ın Nobre'ye yaptığı hareketler ve Orduspor-Eskişehirspor maçı hakkındaki verdikleri tekrar kararı nedeniyle Federasyon yönetimi de şikayetçiydi. Yıldırım \"Elinizde yetki vardı. Ama ben istedim diye kullanmadınız\" diyerek, onlara da çattı.\r\nBurada yorumlanması gereken gerçek çıkış, alt yapısını tamamlayan, üst yapısını da güçlendirerek adeta 'tek takım' haline gelen Fenerbahçe'nin hedef seçilmesiydi. Üst düzey yönetici olarak tanımladığı Galatasaray Başkanı Özhan Canaydın'ı, Beşiktaş'ın sahasının kapatılmaması için görüşme yapmakla itham eden Fenerbahçe Başkanı, \"Saygıda kusur etmek istemiyoruz\" cümlesiyle de gözdağı verdi.\r\nBasın açıklaması bittiğinde sevmeyenleri dahi Yıldırım'ın açıklamalarıyla tatmin olmuşlardı. Belki de uzun süre sonra ilk defa başkanları ile gurur duyuyorlardı.\r\n", "Avrupa çölde su! \r\n \r\n\r\n\r\nDaum, F.Bahçe için Avrupa'da başarının, çölde yağmura duyulan hasret gibi olduğunu söyledi. \r\n\r\nFenerbahçe Teknik Direktörü Daum'un dün başladığımız röportajına kaldığımız yerden devam ediyoruz. Alman hoca bu bölümde Avrupa'ya yönelik mesajlar veriyor. Takımının Türkiye'ye fazla olduğunu söyleyen tecrübeli hoca \"Ama Avrupa başarısı için yeterli düzeyde değiliz. Sabırlı bir çalışma ile eksiklerimizi görmeye çalışıyoruz. Şampiyonlar Ligi'nde oynayacaksanız, iyi bir takım oluşturmak zorundasınız\" diyerek önümüzdeki yıl da kaliteli transferler yapılacağının işaretini verdi. İ k i sene şampiyon olduktan sonra herkesin, Avrupa'da şampiyonluk beklediğini söyleyen Alman teknik adam, \"Bunun oturup, belli bir zamana bırakılması, başarının oturtularak, sindirilerek yapılması yerine; takımdan sürekli daha fazlası istendi. Çöldekiler nasıl yağmura hasretse F.Bahçeliler'de Avrupa'daki başarıyı aynı hasretle bekliyorlar. Ama sabır gerekiyor. Leverkusen'in başına geçtiğimde ikinci lige düştü gözüyle bakılıyordu. Orada kurduğum takım 6 yıl sonra final oynadı. Orada, o imkanlarla, altı yıla ihtiyaç duyuldu. Ben öyle bir yetiştim ki bir şeyi istemem çok önemli. Bunu dayanıklılıkla birleştirmek çok önemli\" diye konuştu.\r\n\r\nBENİ KİMSE ETKİLEYEMEZ \r\nDaum, \"Takımı oluştururken baskı geliyor mu; kötü oynasalar bile bazı isimler neden kesilemiyor?\" sorusuna ise \"Takımı ben yaparım. Kimse beni etkileyemez. Hiçbir şeyi yapmak zorunda değilim. Ben antrenmanlardaki izlenimlerime göre takımı kurmaya çalışıyorum. Tabii tecrübeyi de göz önünde bulundurarak. Mesela sezona Semih'le başladık ve performansı beni mutlu etti. Kalmasını istedim çünkü fırsatı verdiğinde beni mahcup etmeyeceğini gördüm. Bir kadro içindeki tüm oyuncular her zaman performanslarının üst seviyesinde olamazlar. Bu tip çoklu alternatiflerinizin olması gerekir. Herkes ideal olsa, 14-15 oyuncu yeterli olur. Kaliteyi yüksek tutmak lazım. Yaş ortalamamıza bakın; Türkiye'de hiçbir kulüp bu kadar genç bir takımla başarıyı yakalayamamıştır\" yanıtını verdi.\r\n\r\nGİTMEK EN KOLAYIYDI \r\nAlman hoca kendisine yönelik eleştiriler için de \"Benim daha güçlü olmamı sağladı. İşin kolay tarafı 'Allahaısmarladık' deyip, çekip gitmek olurdu. Ben zor olanı seçtim ve bu yoldan başarıyla geçtim. Çok ağır eleştirildiğim dönemde sözleşme imzaladım. Ayrıca insanlar inandıkları yolda dimdik durmasını bilmeli. Ben şevkimi kaybettiğim an, etkim olmadığı an, başkana gidip, görevime son verilmesini isterim. Bana sorulacak olursa; belli bir noktaya geldik ama daha yolun başındayız\" dedi. F.Bahçe'nin hocası Milan ve PSV maçları için de \"Schalke ve Milan'a hatalarımızla kaybettik. Türkiye Ligi'nde bu hataların telafisi mümkün. Ama bu takımlara karşı olursa cezalandırılıyorsunuz. Bu hataları yapmamız doğal, çünkü tecrübe kazanma aşamasındayız. Bundan ders alacağız ve bir daha yapmamak üzere, daha güçlü şekilde yolumuza devam edeceğiz. Milan maçında sabırlı olmalıyız. Ben de Milan'ı yenmek istiyorum. Taraftarımızın üstünde Galatasaray'ın Milan'a karşı aldığı galibiyetler nedeniyle bir baskı var. Ama unutmasınlar, Galatasaray Tromsö'ye elendi. Onlar bunu yaptı diye, benden de bunu beklemesinler\" yorumunu yaptı. ", "Daum'un 'Chelsea Bahçe'si \r\n \r\n\r\nDaum Fenerbahçe'nin yeni sistemini anlattı: 4-6-0... Sistemi şu an Chelsea uyguluyor... Yani Anelka sürekli geri dönecek. Orta saha 5 oyuncu ile atağa çıkacak. \r\n\r\n\r\n\r\nChelsea modeli\r\n\r\nFenerbahçe'ye geldiğinden beri sürekli taktik eleştirisine mağruz kalan Daum, bu sezon ikinci kez oyun sisteminde değişiklik yaptı Alman teknik adam, Chelsea'nin kullandığı, forvetsiz 4-6-0'ı ilk kez Malatya'da denedi. Bu yeni sistem futbolun geleceği olarak görülüyor. \r\n\r\nF.Bahçe Teknik Direktörü Daum, Malatya deplasmanında çoğu kimsenin farkına bile varmadığı bir sistem devrimi yaptı. 4-3- 1-2 sistemini kaldıran Alman hoca, takımını sahaya 4-6-0'a göre sürdü. Yeni sistemi 'Riskli' olarak niteleyen Daum, \"Ama sistem oturduğunda rakip defanslar için kabus olursunuz. Çünkü rakibiniz kime önlem alacağını şaşırır. Onların kafasını karıştırır, değişken oyuncuları öne sürerek çok sayıda sürpriz yaparsınız. Bu sistemi en iyi uygulayan takım da Chelsea\" dedi. \r\n\r\nSİSTEMİN KURALLARI \r\n\r\n1 ANELKA 9.5 NUMARA \r\nDiziliş 4-5-1 gibi görülecek. Ancak tek forvet olarak görülen Anelka orta sahaya gelecek ve yüzü dönük oynayacak. Bu düzende oyuncuların hem forvet hem orta saha oyuncusu özelliklerini taşıması gerekiyor. F.Bahçe'de başta Anelka ve Alex olmak üzere, Tuncay da bunauyuyor. Malatya'da Mehmet Yozgatlı da bu görevde başarılı oldu. \r\n\r\n2 ALTILI ORTA SAHA \r\nAnelka top rakipteyken mutlaka topun önüne geçecek. Yani orta sahada 6'lı bir blok oluşturacak. Bu da sarı-lacivertli takımın rakip ataklarda minimum açık vermesini sağlayacak. Ayrıca rakibin F.Bahçe'yi kontrol etmesi zorlaşacak. Rakibin taktiği de sekteye uğrayacak. Çünkü aynı anda hücuma çıkan 6 oyuncuya önlem almak zorunda kalacak. \r\n\r\n3 KANATLAR HÜCUMA \r\nBu sistemde defansın iki kanadında görev yapan oyuncular sık sık hücuma destek verecekler. Orta saha ve defansın kanatlarında oynayan futbolcular birbirini tamamlayacaklar. Sol kanatta hücum gücü yüksek olan Tuncay'ın açıklarını Ümit kapatacak. Sağ kanatta da defansif gücü yüksek Serkan, Mehmet veya önünde kim oynarsa ona destek olacak. ", "Vuruldular, yıkılmadılar\r\n\r\nSchalke'nin Saracoğlu'nda Fenerbahçe'yi \"dayak\" yemişe çeviren düzeni ve arzusu, kendi taraftarı önünde de eksiksiz sahadaydı. Haftayı iki mağlubiyet ve kalesinde yedi golle kapayan Schalke oyuncularının, gazetelerde \"kadın kılığına\" büründürülüp, bu maçta da \"kız gibi\" oynamayın manşetleriyle, Arena Stadı \"yanmaya\" başlamıştı.\r\nHamit Altıntop'un da bulunduğu dörtlü ofansın baskısıyla Fenerbahçe'nin pas zincirleri kırıldı. Uzun oynamaya başladılar. Nobre ile Anelka'nın bağlantı kuramadığı bu düzende, Fenerbahçe rakip alanda top tutamadı. Ataklar üst üste gelmeye başladı. Lincoln yine sahneye çıktı ve Fenerbahçe'nin yumuşak karnı Luciano devrildi. Kuranyi'ye gol olan kafayı vurdurduğu gibi, yerini kaybedip bir de kırmızı kart gördü. \r\n\r\nAURELİO DAĞILDI VE GİTTİ \r\nLuciano ile birlikte hangi takımda oynadığını şaşıran Selçuk'u da ilk yarının notlarına eklemek lazım. \"Alex ile bu takım bir kişi eksik oynuyordu\" tamam, ama dün Alex'siz olmasına rağmen Fenerbahçe'de eksik daha fazlaydı.\r\nDaum, Ümit'in 25'te sararmasıyla, beklerinin yerini değiştirdi. Luciano'nun atılması, Selçuk Mehmet Yozgatlı değişikliğini imkansız kıldı, kement Nobre'ye atıldı. \r\nİkinci yarıda Anelka üç kişinin arasında gelecek bir uzun topu beklerken, Fenerbahçe orta sahası enerji üretiyordu. Tuncay'ın driplingleri ile orta sahayı geçtiler. \r\nAma bir Schalke presinde Aurelio dağıldı, ikinci sarıyı aldı. \r\n\r\nÖNEMLİ OLAN YENİLMEK DEĞİL \r\nBitime 35 dakika kala Fenerbahçe hem mağlup, hem de dokuz kişiydi. Schalke tempoyu düşürüp, rakibinin risk almasını beklemeye başladı. Böylesine istekli ve kurgusundaki kusurları, rakibin eksilmesiyle sıfıra indirmiş rakip karşısında, bir mucize yaratmak için direnen Fenerbahçe'yi takdirle izlemeye başladık. Önder Turacı'nın insanüstü eforu, maça sol bek başlayıp, sağ bekten sonra tandemde sürdüren Ümit Özat'ın olağanüstü konsantrasyonuna, Appiah ve Tuncay'ın Anelka'yı desteklemek için attıkları ciğer patlatan deparları vardı. \r\nÖnemli olan yenilmek değil, pes etmemekti. Sarı-lacivertli futbolcular belki Şampiyonlar Ligi'ne layık futbolla sahada yoklardı ama eğilmeyecek kadar cesur kaldılar. \r\n", "Kriz yönetimi (!)\r\n\r\nAnelka'nın faullü golünden sonra, \"pankart ittifakı\" ile Konyaspor'a destek geldi. Bu konu çok konuşuldu. Beşiktaş, Galatasaray ve Trabzonspor \"temiz lig\" istediklerini belirten pankartla sahaya çıktılar.\r\nAma bir konuya dikkat çekmek isterim. Bu kulüplerin yöneticileri pozisyon konusunda tek kelime etmedi. Rakiplerinin kazandığı golü protesto edecek pankart taşıdılar. Ama konuşmadılar.\r\nFenerbahçe yöneticileri de sessiz kaldı. \"Golümüz haksızdı ama üç tane daha attık. Biz zaten maçı kazanacak güçteyiz. Böyle olduğu için biz de üzüldük\" demediler. Pankartlar konusunda da çıkış yapmadılar. \"Siz hiç mi hatalı kararla gol kazanmadınız, galip gelmediniz\" demediler.\r\nBütün yorumları bizler yaptık. Golü de biz tartıştık, pankartı da, geçmişi de, şu andaki durumu da.\r\nKamuoyu kendi içinde dalgalandı, sonra da duruldu.\r\nTaraflar kendi aralarında bir konsensus oluşturmayı başardılar. Ateşi yakan yöneticilerdi ama tartışmaya girmeyip, gerginliği artırmayan da onlardı.\r\nKulüplerimiz sonuçta sivil toplum örgütleridir. Elbette protestolar olacaktır. Bunların sınırını çizmeyi bilmek, anlarla kısıtlamak doğru yol.\r\nFenerbahçe'nin bu sezon içindeki futbol yatırımı ve performansı da tartışmaların önünü kesen önemli bir etkendi. Hakemler hata yapıyor. Bazen \"olmayacak\" hatalar da yapıyorlar. Ama sahadaki takımınız iyi olunca, kalitesini ortaya koyunca, \"komplo\" teorileri de mantık içinde gelişiyor.\r\nFutbolumuz gelişiyor, görüşümüz değişiyor, yaklaşımımız yumuşuyor. Galiba Avrupalı oluyoruz... \r\n", "Türkiye'ye dönmeyin \r\n \r\n\r\n\r\nU-17 Milli Takımımız'a açık mektup: Türkiye'de oynayanların kaderleri kulüplerinin elinde ama yurtdışındakiler...Para için sakın buraya gelmeyin. Çünkü gelirseniz, bitersiniz. \r\n\r\nBizim gibi tüm Dünya'nın da \"hayranlıkla\" izlediği bir 17 yaş altı Milli Takımımız var. Hepsini tek tek ele aldığımızda da, bir araya geldiklerinde de mükemmele yakınlar. Bu gençler üç dört sene sonra artık \"genç\" olmaktan çıkacak, \"ağabey\" dedikleri ile aynı safa geçecekler. Sonrasında yedek kulübesine oturacaklar. Sonrasında \"Sen daha gençsin\" denilerek sırasını beklemeye zorlanacaklar. Milli Takım hocaları \"Seni nasıl çağırayım, daha takımında oynamıyorsun\" diyecekler. Bugün göz bebeğimiz olan oyuncular, yarın unutulup, gidecekler. Daha kötüsü parıltıları sönecek, paslanacaklar. \r\n\r\nKURT KAPANI KURULDU \r\nDaha da kötüsü \"menajerler\" var.. Bu çocukların hepsinin, kulüplerden gelecek teklifleri \"en iyi\" şekilde değerlendirmek isteyen menajerleri, telefonlarının başında bekliyorlar. İşin anahtar kelimesi \"para\"... Dünya'nın zirvesine çıkan genç oyuncuların da hayalleri var. Son model süslü arabalar almak, güzel kızlarla gezmek, eğlenmek istiyorlar. Onların yapacakları transferlerle menajerleri de \"para\" kazanacak. Ama 17 yaşındaki bir çocuk, geleceğini yönlendirmek için planlar yaparken, önündeki 13 14 sene için ne kadar sağlıklı düşünebilir? Bir çoğu Türkiye'de alt yapı takımlarındalar. Onları yetiştiren kulüplerin inisiyatifinde kaderlerini belirleyecekler. \r\n\r\nAVRUPA KIYMET BİLİYOR\r\nAma yurt dışındakiler için, gurbetçi çocuklarımız için karar verme şansı sürüyor. Sakın Türkiye'ye gelmesinler. Schalke'den Beşiktaş'a gelen, Bundesliga'da oynarken, Ümraniye'de dördüncü kalecilik yapan Volkan Ünlü'yü düşünsünler. A Milli Takım forması giydiği halde, \"Ben oynamak istiyorum\" diyerek, Belçika'ya giden Serhat Akın'a baksınlar. Avrupa daha çok kıymet biliyor. Onun için daha 16 yaşındayken Dortmund Nuri Şahin'e forma giydiriyor. Tevfik'e büyük kulüpler teklifler sunuyor. Milan ve İnter, Caner için Denizli ile görüşüyor. \r\n\r\nEMRE'YE KULAK VERİN \r\nEmre Belözoğlu, İnter'e gittiğinde 20 yaşındaydı. \"İtalya'daki futbol kültürü ile profesyonelliğimi en üst düzeye çıkarma fırsatı buldum. Şimdi olayları da, kendimi de, futbolu da, teknik direktörün kararlarını da başka türlü değerlendiriyorum\" dedi. Burada, şampiyonluk boyunduruğuna saplanmış teknik direktörlerin genç kazanmak gibi bir kaygıları yok. Büyük futbolcu olacaklarsa, ne menajerlerin dediklerine baksınlar, ne de önlerine konan yüksek miktardaki banknotlara. Önce çalışsınlar, gelişsinler. Parayı nasıl olsa kazanacaklar. ", "Boş alanlara dikkat \r\n \r\n\r\n\r\nPSV Eindhoven, hareketli oyuncuları ile ciddi bir tehlike. Kadro olarak geçen sezonki güçlerinden çok şey kaybettiler. Önemli oyuncularını sattılar. Ancak Farfan ve Beasley gibi çok süratli ve topa da hakim, tutulması çok zor iki silaha sahipler. Onların önünü kesmenin tek yolu savunmayı geride kurmak. Geçen sene Milan bunu uyguladı; buna rağmen zor dayandı. Ancak Hollanda temsilcisinin defans bloğu bu sene yeniden kuruldu. Sakatlıktan yeni çıkan oyuncuları var. Henüz takımla tam uyum yakalamış değiller. Her şeyden önemlisi, Anelka ve Alex gibi iki çok önemli yıldız Fenerbahçe'nin kadrosunda var, onlarda ise yok. Şükrü Saracoğlu Stadı'nın rakipler için kâbus gibi atmosferi de PSV'nin bu maçta bir kolunu kırar. Fenerbahçe bu maçta iki forvetle oynamalı. Rakibi zayıf yerinden vurmalı. Kontrollü oyun seyirciyi oyundan düşürüp, rakibe kendi oyununu oynama imkanı sağlayabilir. Daum maça tek forvetle çıkabilir. Bu fikre de saygı duyulur. Karşılaşmanın gelişimi içinde atak yapması beklenebilir. ", "Cumhuriyet'ten cemaate\r\n\r\nFenerbahçe \"çağdaş\" tüzüğünü bugün görüşüp, katılımcılar arasında yeterli çoğunluğun onayını sağlarsa kabul edecek. \r\nEski tüzükten farklı olarak sadece disiplin cezaları ile seçim süresinin ana değişiklikler yapıldığı, ayrıca değişen ekonomik şartlar altında Yönetim Kurulu'nu şirket kurmada yetkili kılan bir tüzük oluşturulmuş. \r\nBu oylamaya katılacak her kulüp üyesinin öncelikle tüzüğü iyice okumaları ve akıllarında kalan soruları dile getirmeleri gerekiyor. 100 yıllık Fenerbahçe Kulübü bir \"oldu bitti\" ile tüzük değiştirmemeli, üyeler dayatmalar ile değil özgür düşünceleri ile varlıklarını ortaya koymalı.\r\nSeçim süresinin üç yılda bir olarak belirlenmesi ve kongrenin mayıs ayına alınması yıllardır konuşulan konulardı. Herkesin ortak fikriydi. Üç yıllık süre yönetime gelenleri rahatlatacak, kongreyi kazanmak uğruna popülist kararlar almaktan uzak tutacaktı. Mayıs ayında ligin tamamlanmasıyla birlikte yeni yönetimin göreve gelmesi de, futbol takımındaki kötü etkiyi minimuma indirecek.\r\nAncak disiplin kararlarındaki zorlama maddeler ve \"Kulübe bağlılık\" olarak yoruma çok açık olarak konulan değerlendirme cümleleri ilginç.\r\nBirbiriyle konuşan iki kulüp üyesinin yönetim hakkında sarf edeceği cümleler ceza alması için geçerli olacak. Eğer üye gazeteci ise medyadaki yorumları yine ceza almasına neden olabilecek. Eğer arkadaşınıza mail ve cep telefonunuzla sms attıysanız, yazdıklarınız da yoruma açıksa, dua edin başka kimsenin eline geçmesin.\r\nKulübe bağlılık nedir? Büyük Atatürk'ün dediği gibi ya \"Yönetenler gaflet ve delalet\" içindeyse... İnsanlar ceplerinden paralar ödeyip sırf Fenerbahçeli oldukları için üye olarak zaten kulüplerine bağlılıklarını ortaya koymuyorlar mı? Böyle bir durumda yönetime karşı çıkıp, fikirlerini açıklayamayacaklar mı? Hangi durum kulübe bağlılıktır? Diktatöre emir kulu olmak mı, yoksa onun karşısına çıkmak mı? Üyeliğe kabul edilenlerin ertesi gün oy kullanma hakkı elde etmeleri de çok tartışılıyor. Kongreyi etkilemek isteyenlerin bu yolla oy ağırlığı kazanabilecekleri, seçimlerin yönünü çevirme tehlikesi doğabilir. Ayrıca bekleme süresi, üye kalitesi ile de doğrudan ilgili.\r\nFenerbahce Cumhuriyet'ken, bu tüzükteki bazı maddelerle \"cemaat\" olabilir. \r\nÜyeler tüzüğü iyi okumalı, özgürlüklerinden vazgeçmemeli. \r\n", "3 Puan haneye şov Schalke'ye \r\n \r\n\r\n\r\nA.Gücü karşısında zorlanan F.Bahçe Luciano ile öne geçti. Umut skoru eşitledi. Alex penaltıdan üç puanı getirdi. Kanarya gol ve şov bekleyen taraftarına Schalke maçına randevu verdi. \r\n\r\nYorgunluk ve sakatlık dinlemeden, mazeretsiz bir şekilde A.Gücü'nün üstüne gitti F.Bahçe... Saha kurgusunda ve isimlerde bir değişiklik yoktu. A.Gücü tek forvetle (İlhan Mansız) oynamasına rağmen, ana fikri 'savunma' olmayan düzeniyle çıktı sahaya. İki ön libero ile oynuyor. Kanatlara açılmaya çalışıp, ayağa paslarla hücumu deniyorlardı. Kimsenin beklemediği bir şekilde ilk yarıda başarılıydılar. Sahada topu pasla dolaştırıp, en güzel manzaraları göstermek üstüne kurulu planda, gönül tavlamak zor olmadı. 15'te Luciano verkaçlarla gelip, sol çaprazdan Orkun'u avladığında A.Gücü ne olduğunu anlayabildi. Geçen sezon sadece Alex'in başına diktikleri nöbetçi ile F.Bahçe'yi prangalayan takımların, artık 11 kişiye karşı oynadıklarını anlamaları böyle oluyor. Aurelio bu kez göbekte daha defansif, Selçuk ve Appiah ise daha serbest rollerdeydi. Devrenin sonu gelirken Appiah ile Batista'nın karşılıklı direkten dönen şutları vardı. Susic ikinci yarı risk aldı. Bir iki deneme derken, bu kez F.Bahçe ne olduğunu anlayamadan 52'de Umut'un golüyle sarsıldı. Geçen hafta Ceyhun da aynı golü atmıştı. İlk yarının pas canavarları, kendilerine gelip, koşmaya başladılar. Kazanacağını bu kadar hissettiren, 'Kafanızı takmayın' dedirten son F.Bahçe takımı 1989'daydı. 63'te Anelka penaltıyı kapıp, Alex'e golü atmayı bıraktı. Sonrasında düşen tempoda A.Gücü'nün etkili olma isteği vardı. Galibiyetin arkasında çok sayıda kaçan fırsatın olması da ilginçti. ", "Pierre ile görüştüm\r\n\r\n \r\n \r\nAğabeylerimiz zaman zaman gazetecilik dersi verirler. Çoğu zaman haklıdırlar. İlk söyledikleri de \"Her duyduğunuza inanmayın. İkinci kaynaktan kontrol edin\" cümlesidir.\r\nSevgili Hıncal Uluç ustamız, Habertürk Televizyonu'nda yayınlanan programdaki bir konuyu köşesine taşıdı. Tartışmaya göre Hollanda'da yayınlanan Johann dergisi'ndeki röportajda Pierre Van Hooijdonk, \"Başkan Beşiktaş'ın Samsun'a 4-1 yenildiği maç öncesinde, purom bitene kadar beş oyuncuları atılacak\" demiş... Tarih bugünden 20 ay öncesine ait.\r\nTelevizyonda havada kalan bu sözler, Hıncal ağabey kaleme alınca birden bire ciddi bir nitelik kazandı. Çünkü insanlar inandı. Van Hooijdonk bildiklerini ve düşündüklerini cesurca söyleyen bir kişiydi. Bu nedenle Daum ile arası bozulmuştu. Ayrılırken de zehir zemberek konuşmuştu. \r\nAçıkcası biz de bu yorumdan Hıncal ağabey sayesinde haberdar olduk. Teknoloji sayesinde (telefon) Van Hooijdonk'a ulaştık. Uğraştı, didindi bize röportajın çıktığı 20 ay önceki derginin ilgili bölümünü faksladı.\r\nGazeteci, Pierre ile konuşmuştu. Ancak yazısının büyük bölümünü izlenimlerine ayırmıştı. Bunların arasında gittiği restorandaki garsonların sözleri de vardı.\r\nGarson arkadaşımız, Habertürk'teki programda Van Hooijdonk'a mal edilen sözleri ediyor. Hatta başkan ismi de veriyor.\r\nAli Şen'in böyle konuştuğunu söylüyor. Yazının devamında ikinci garsonun da üç sarı kartlı Hooijdonk'un, bir iki hafta sonra oynanacak Galatasaray maçında cezalı duruma düşmemesi için dua ettiğini de yazıyor. \r\n\r\nOLAYDA KASIT OLMA İHTİMALİ\r\nŞimdi ortaya iki ihtimal çıkıyor. Habertürk'deki arkadaşlarımız flemenkçe bilmedikleri için önlerine konan belgeyi, onlara anlatıldığı gibi değerlendirdiler. Yani yanlış yönlendirildiler. Belki de kaynaklarına çok güvendiler ve kontrol etme gereği duymadılar. \r\nİkinci ihtimal, bunu bile bile yaptılar. Böyle bir olasılığa inanmayacağımız için, eminiz ki ilk programda yanlışlarını düzelteceklerdir. Ya da bundan sonra \"dedikodu dünyasından haberler\" olarak programlarının adını değiştireceklerdir.\r\nSevgili Hıncal ağabey bu programa güvenerek yazısını kaleme aldı. Eminiz ki onların röportajı kontrol ettiklerini düşündü. \r\nProgramdaki sözlere Fenerbahçe'den bir tepki gelmemesini de olayı \"doğru kabul etmek\" olarak algıladı. Ve çok ağır bir dille programı yeniden yorumladı. \r\nŞundan da eminiz ki, Hıncal ağabey bu yanlış bilgi üzerine yaptığı yorumu düzeltecektir. \r\nBir takımın koca bir sezondaki performansını, 20 ay önce yayınlanmış bir izlenimden çıkan kahve muhabbetlerine göre karalarken, yürüdüğünüz zemin buzlu olmamalı.\r\nMerak etmesinler, eğer 20 ay önceki bu röportajda Van Hooijdonk bu sözleri söyleseydi, o çok eleştirdikleri \"Fenerbahçe medyası\" 19,5 ay önce hepsini gündeme getirir, sayfalara koyardı. \r\n", "Düğmesine basınız\r\n\r\nMaçı değil sonucu konuşacağımız karşılaşmayı izlerken soğuk terlerimizle ve endişelerimizle başbaşaydık. İlk yarı bittiğinde oyunumuz kötü ama rakiplerimizden gelen haberler iyiydi . Savunmayı bir kenara bırakıp Fatih Terim'i ikinci yarı için hazırlanın oyuncularıyla konuşmasını izledik. Emre ile Nihat'ı yanına çağırdı. Bir türlü tempo yapamayıp rakip kale önüne kontrollü gitmeyen ekibini iki yıldızı ile ateşlemek istiyordu. \r\nBriegel, Türkiye'de yanından ayrılmadığı Fatih Terim'e telefonla bile olsa \"hoşgeldin\" demedi . Maç kadrosunu stada hareket etmeden 5 dakika önce açıkladı. Türkiye'de forma giyen oyuncularını 11'e almadı ve kendisine telefon edip \"Kazakistan'a gidelim mi\" diye soran Danimarka'nın hocası Olsen'e karşı görevini yerine getirdi. Maçı oynamaya karar verdiğimiz an, Terim'in ikinci yarıda yaptığı değişiklikler ve değişen oyun anlayışıydı. İki ön libero (Selçuk-Hüseyin) ile oyna başladık. Üç atak orta sahanın önüne Halil'i yerleştirdik. Ama gol atmamız gereken ikinci yarıda 4-1-4-1'e dönüp rakip sahada basmaya başladık. Hüseyin geride kaldı, Selçuk göbekte Emre ile birlikte ileri oynamaya başladı. Tümer ve Nihat oyun alanını genişletip yeni ay şeklinde Arnavut takımını kalelerine doğru itmeye başladılar. Pozisyonlar birbirini kovaladı. Önce Halil sonrasında Nihat'ın şutları vardı. Ümit Özat'ın zorlamasıyla Alpay'ın hazırladığı pozisyonda Tümer sağ ayağıyla golünü attı. \r\nSevinçle havaya sıçradığımız bu anlarda Danimarka'nın da Kazakistan'a attığı iki golün haberi gelmişti.\r\nFatih Terim, Tümer'i Milli takımımızın görünen bir yerine koymuş altına da \"acil anlarda düğmesine basınız\" diye yazmış sanki. Soluğumuzun kesildiği anda meydana çıkıp kaderimizle oynuyor. Böylesine sorumlu ve konsantre bir oyuncuyu Beşiktaş'tan önce Milli takımın kazanması ilginç açıkcası. Arnavut'lar tribüne Portekiz'de 2-2 biten Danimarka-İsveç maçının pankartını asmışlar, \"hatırlayın\" diye yazmışlardı. Zor oyunu bozar derler. Aklımızla ve tecrübemizle play off'a gidiyoruz. \r\nHem de evinin önünü temizliyemeyenlere rağmen. \r\n", "Ve tabular yıkıldı\r\n\r\nMaçın başlaması hakem düdüğü ile değil, gök gürültüsü ile oldu sanki... 41 bin Fenerbahçeli ciğerlerinde ve bedenlerinde ne varsa boşaltmışlar, sahadaki kahramanlarının arkasında yıkılmaz bir duvar oluşturmuşlardı.\r\nDaum, Nobre ile sahaya çıkarak takımına zaten \"Hücum\" emrini vermişti. Çok dikkatli, çok konsantre, çok istekli ve cesurdular. İlerde baskıyı hemen kuracak, rakibi uzun toplarla oynatacaklardı. PSV'nin tek hücum silahı, iki mızrak ucu; \r\nFarfan ve Beasley'in etkisiz kılınması için topun yere inmemesi gerekiyordu. Bu organizasyonun yönetimini herkes üstüne aldı. Rakip sahada top taca çıktığında, tüm futbolcular adamları paylaşıyor, pasların kontrollü kullanılmasını önlüyorlardı.\r\nRakibi küçümsemeden, kendi büyüklüğünü ortaya koyuyordu Fenerbahçe... Üçlü orta sahasının alan daraltıp, hamle zamanlamasını iyi kullanması ile PSV iyice kendi sahasına itildi. Oyunun sıkışacağı belliydi. Çözüm bekleri hücuma sokmak oldu. Maç öncesinde Serkan ve Ümit'in hücum tereddütleri geçireceğini, çünkü önlerindeki oyuncuları kontrol etmeyi düşüneceğini sanıyorduk. Öyle olmadı, tereddüt rakipteydi. Beasley ve Farfan, Ümit ile Serkan'ı kovalamaya başladılar.\r\nFenerbahçe canlı oyunla maça hükmediyor, rakip kaleyi tutan bir şutu olmadığı halde taraftarının alkışıyla yürekleniyordu. Bu çok önemli bir his. Takım kendine, taraftarı da takımına güveniyor. Biliyor ki uğraşıyorlar, iyi şeyler yapmak için zaman bekliyorlar. Maçın içinde mücadele ve keyif var. Yıllar sonra Fenerbahçe iddialı bir rakibini kum torbasına çevirmişti ve elbette bunun şarkısı söylenecekti. \r\n\r\nKANA KANA FENERBAHÇE! \r\n40. dakikada Alex'in kornerinde Hesselink kaleciliğe soyununca penaltı geldi. Alex, Milano'daki gibi zımbaladı. PSV'nin işi artık zordu.\r\nHesselink beş dakika beklemeden Selçuk'un beline sarılınca, sahadaki rakip sayısı 10'a indi. İkinci yarı Milan dersleri adlı bölümle başladı.\r\nMaçın düsturu \"Kontrollü ve garanti oyna\" olunca, söz tecrübeye geçer. Risk alması gereken, eksik kalan PSV'ydi. Canlı savunma ve hızlı hücum Fenerbahçe'nin en önemli tecrübesi. Anelkası, Nobre'si ve artık koşmayı beceren Alex'i ile Fenerbahçe'yi 40 metrelik boş alan bekliyordu.\r\nFenerbahçe ceza sahasına yaslandıkça, rakibini kucaklıyor, Alex'in müthiş organizasyonu ile Anelka'nın delici deparları birbirini kovalıyordu. Fenerbahçe tesadüfleri aşarak, kendi planı ile Avrupa tabularını yıktı. \r\nYıllardır bugünleri özlemiş, böyle yazmaya susamışız. Sadece biz değil, oyuncular da susamış. \r\nBu Fener'i kana kana içelim. \r\n", "Demagoji ustaları\r\n\r\nAziz Yıldırım'ın basın toplantısının yankıları büyük oldu. \r\nGenel tepkiler toplantıda söylediklerinden çok geçmişte yaptıklarıyla ilgili olduğu için \"havada\" kaldı.\r\nBakıyorum ki, bir kişi de \"Toplantıda ne demiş\" diye kalem oynatmamış, kelam etmemiş. Öncelikle bir kulüp başkanı ortaya çıkıp, isim vererek, yuvarlak laflar etmeden konuşuyorsa takdir etmek lazım. Elinde çıkardığı belgelerle, karşılaştırmalarla, önüne koyulan kağıttan okuyarak değil, aklına geldiği gibi konuşarak \"Tahkim Kurulu'nu neden istemediklerini\" anlattı.\r\nBunu görmek istemeyenler, Yıldırım'ı \"tehditkabadayılıkdiktatörlük\" üçgeninde konuşmak istediler ve konuları saptırdılar. Yukarıda saydığımız özellikler için zaman zaman biz de fikirlerimizi açıkladık. Ama elmalar ile armutları toplamadan, Fenerbahçe'nin Tahkim Kurulu'na yaptığı tek itirazın dahi kabul edilmediği gerçeğinin üstünü kimse örtemez. \r\nSevgili Fatih Altaylı ve ağabeyimiz Kazım Kanat, Yıldırım'ın basın toplantısında çanak sorular sorulduğunu belirtmişler. Basın toplantısının yeri ve zamanı bir gün önceden belliydi. Oraya giden muhabir arkadaşlarımıza \"şu soruyu sorun\" diyebilirler, hatta kendileri de toplantıya katılıp akıllarındakini sorabilirlerdi. Yıldırım, Galatasaray Başkanı Özhan Canaydın gibi basın toplantısı yapıp, önündeki kağıdı okuyup, sonra da çekip gitmedi. Köşelerinde birkaç tane \"çanak\" olmayan soru yazsalardı da, biz de görseydik, arkadaşlarımız nerede hata yapmışlar. Bir gerçeği herkes gördü. Tahkim Kurulu'nun belli üyeleri görev sürelerinde tarafsız değildi. Kararlarını kulüplere göre değişik verdiler. Belgeler ile aynı insanların, benzer konulardaki, farklı kararları ortaya konuldu.\r\nİkincisi kurullar üstündeki baskı konusunda Yıldırım'ın yaptığı bazı telefon görüşmeleri ile ilgili açıklamalara, muhatapları cevap vermedi. Susmak, kabul etmektir. \r\nÜçüncüsü, Şekip Mosturoğlu'nun sadece Fenerbahçeli olduğu için hedef gösterilmesi ve her olayın ardından gündeme getirilmesidir.\r\nMosturoğlu'nu \"yemeye\" çalışanlar, Aziz Yıldırım'a karşı bir zafer elde edeceklerini sanırken, Tahkim Kurulu'nun yeniden seçilmesi kararı ile karşılaştılar. Hezeyan bu yüzdendir. Yıldırım'ın açıklamalarındaki tek tartışılır nokta \"6 oyumuz var\" demesidir. Herkes biliyor ki, Federasyon seçimlerinde Yıldırım çok çalışmış, diğer kulüp delegelerini etkilemiş ve oylarını Bıçakcı Federasyonu için kullanmalarını sağlamıştır. Yıldırım, gücünü küçük göstermek isteyerek insanları yanıltmamalıydı. \r\n", "Daum'un buldozeri\r\n\r\nİki sezondur Daum'a kalkan 'kalemler' keskindi. Eleştirilerin ana noktası, takım kalitesine uygun, futbol kalitesine F.Bahçe'nin ulaşamamasıydı. Şampiyonluklara rağmen takım performansının, yıldızların o günkü form grafikleri ile doğru orantılı olması nedeniyle Alman hoca kimseye kendini beğendiremedi. Aziz Yıldırım hariç...\r\nMilan maçıyla başlayan seride dört maç üst üste tam anlamı ile 'Avrupalı' bir Fenerbahçe izledik. Bunun nedenleri artık doğru düzen ve sistemin Daum tarafından takıma yerleştirilmesi. Nasıl kötünün sebebi olarak Alman hoca görülüyorsa, elbette sahadaki iyiliklerden de payını almalı.\r\nDaum ne yaptı? Öncelikle takım iskeletiyle oynamadı. Yönetimin büyük hedeflerine uyum göstermek zorunda kaldı. Hatırlarsınız, sezon başında bir Alman gazetesine verdiği röportajda, \"Sözleşmemi uzatıp uzatmamayı çok düşündüm. Çünkü gerçeküstü hedefler istiyorlardı\" dedi.\r\nAma bu sözlerin sahibi, bugünkü Fenerbahçe 'buldozerinin' de mimarı. Hayaller olmasa, keşifler de olmazdı. Daum'u, Fenerbahçe'yi büyük takım yapmaya iten hedeflerin sahipleri, gerçeklerle yaşamaya alışmış Alman mantığını bile yola getirdi.\r\nDaum'u geçen sene 'orta sahasız' oynadığı için eleştirirken, bugün üç kişilik çalışkan orta bloğu oluşturduğu için kutlamalıyız. Bu etapta neler yaşandığını kurcalamak artık gereksiz. Sonuçta Daum, takımını yıldız performansından uzaklaştıran kolektifliğe taşıdı.\r\nGenç Fenerbahçe takımı iki yıl boyunca iki kere şampiyon oldu, sekiz Şampiyonlar Ligi, iki UEFA maçı oynadı. Bu tecrübeleri yaşarken hatalar yaptı. Daum'da yanlış kararlar verdi. Önemli olan bu dersleri çıkarmak.\r\nBugün Fenerbahçe küllerinden doğup, aldığı sonuç kadar oynadığı futbolla öne çıkıyorsa, Daum'a da hakkını vermeliyiz. \r\n", "Neden İtalya?\r\n\r\nİsviçre ile oynayacağımız playoff karşılaşması öncesinde UEFA, 2012 organizasyonuna Türkiye'yi aday olmaktan çıkardı.\r\nÇok tepki gösterdik. \r\nAncak UEFA, futbolun tekrar yükselen trend olmasını isterken, artık futbol ülkelerinin de bu sorumluluğun altına girmesi için atılım yapmak istiyor. Son Avrupa Şampiyonası'nda Yunanistan'ın ipi göğüslemesi ile büyük futbol ülkelerinde heyecan azaldı. \r\nBüyük derken sadece transferleri ve dünyaca ünlü oyuncuları ile değil, bütçelerin de maksimuma yükseldiği alanları işaret etmek istiyoruz.\r\nBu yüzden ibre İtalya'ya döndü. Öyle bir oylama yapıldı ki, Türkiye'nin rakip olma şansı bile kalmadı. Adaylara baktığınızda, zaten şampiyonanın hangi ülkeye gittiğini anlıyorsunuz.\r\nBu anlayış doğru mu, yanlış mı tartışılır. Ancak Türkiye'nin kendi evinde yapılacak bir mücadelede 1 numaralı favori olması kaçınılmazdı. İngiltere, Almanya, İspanya, İtalya gibi futbol devi ülkeler harcadıkları onca zaman, mesai ve paraya rağmen böyle bir riski göze almak istemediler.\r\nGerçekçi olursak, bu ülkelerin futbol yatırımı ile bizim yaptığımız yatırım arasındaki dağlar kadar fark da ortada.\r\nAvrupa'da futbol heyecanının tekrar eski yerine, zirveye oturması, futbol ülkelerinin başarısıyla doğru orantılı. Çocuklar kendi kahramanları ile bilgisayarlarının başından tekrar futbol sahalarına dönme kararı verecekler. Ya da öyle umuluyor.\r\nTürkiye'yi \"saf dışı\" bırakan kararın arkasında lobiler kadar, Avrupa futbolunu yönetenlerin \"gelecek kaygısı\" da yatıyordu. Büyük futbol ülkesi değil, ama büyük futbolcular ülkesi olanlara, \"Siz biraz daha bekleyin\" deniyor. Futbol ekonomisi gücünü ve yıldızlarını kaybederken, yeniden diriliş ve büyük ekonomilerin tekrar sahalara dönmesi için, Türkiye'yi ilk üçe bile sokmadılar. \r\nBu yüzden üzülmek yersiz. Elbette kızacağız. Ama kendi ekonomimizi ve gücümüzü önümüzdeki altı yıllık sürede büyütmek için çalışmalıyız. \r\n", "Beklenen sonuç\r\n\r\nElinizdeki önemli kozları sahaya süremiyorsanız, galibiyeti veya puan için yenilik üretmek zorundasınız. Milan maçı öncesinde Daum'dan beklediğimiz buydu. Zor maçı kendi lehine çevirecek taktik kararlar vermesini, elindeki 'sınırlı' oyuncuya rağmen, skoru takımı lehine geliştirecek hamleler yapmasını bekliyorduk. Açıkçası sahaya çıkan takım, kurulabilecekler arasında en iyilerindendi. Ümit'in rakip hücuma geçtiğinde beşlediği defans, top takımındayken orta sahaya yaklaşması ve beklerin de katılmasıyla çoğalan orta saha modelinde, amaç öncelikle rakibe topu zor kullandırmaktı.\r\nBu düzeni ilk defa denedi. Manisaspor karşısında bu şansı vardı. Yeri değişecek, ilk defa forma giyecek oyuncularını test edebilirdi. Ama yapmadı. Çünkü öncelikle kazanmak istediği lig maçıydı, Milan değil. \r\nDaum'un bu kararı eleştirilebilir ama saygı duyulmalı. Kalan maçları için takımına güvenemeyen ama bunu açıklayamayan bir teknik adam, önce 'elindeki kuşu' düşündü. Çünkü şampiyon olmadan, Şampiyonlar Ligi'ne gidilmiyor. \r\n\r\nEMİR-KOMUTA ZİNCİRİ \r\nDün sahadaki oyunculara bir bakın. Fenerbahçe'nin övündüklerinden, Milan'da en az üç tane var. Anelka'dan da çok var, Alex'ten de. Bunların tecrübesi, kalitesi F.Bahçeliler'i sahada eritti. Bu gövde gösterisine Fenerbahçe'nin özellikle sağ kulvardan yaptığı bindirmelerle sağlanan etkili ortalarla cevap geldi. Tuncay çok koşuyor, bunu da etkili driplinglerle süslüyordu. İlk etkili pasında ilk golü bulan rakibe karşı, ileride de çoğalsanız fark etmiyordu, geride de. Top emir almış gibi Milanlılar'ın ayaklarında dolaşıyordu. \r\nİkinci yarıda da bu emirkomuta zinciri değişmedi. Kaleyi tutan ilk şut gol oldu. \r\nDaum Nobre'yi oyuna alarak son kozunu oynadı. Kemal sol beke geçti, Ümit orta sahanın sağına. Klasik dörtlü geri geldi. 60 dakika içinde üçüncü kez sistem değişti. Bu kez pozisyon olmasa da, pozisyoncuklar oluşmaya başladı.\r\nGollerin Sheva'dan gelmesi eleştiri oklarını Servet'e çevirebilir. Servet en az beş kere bozduğu ofsayt taktiği nedeniyle eleştirilmeli. Ama Sheva'yı zaten İtalya'da bile tutamıyorlar. Sonuçta ne yaptığını bilenlere karşılık, koşmayı beceren bir ekip vardı. Kalitelerine inananlar da (Tuncay, Serkan, Önder, Ümit) farklarını ortaya koydular. \r\n", "Fener'in iki kralı\r\n\r\nFenerbahçe tribünleri Beşiktaş galibiyetinin tadını çıkararak başladılar maça. Sahadaki futbolcular kadar, \"Truva atı\" operasyonunun sahipleri de coşkudan nasiplerini alıyorlardı. Sanki sahada Kayseri takımı yokmuş gibi, Saracoğlu'nda bir hafta öncenin \"mutlu\" dakikaları yaşanmaya devam ediyordu. \r\nBaşlama düdüğü ile birlikte \"dün\" bitti. Daum, dizilişini tek forvetten vazgeçmeden kurmuştu. Aurelio ile Selçuk göbeği tutuyor, Appiah sağda, Tuncay solda serbest oynuyordu. Anelka tek başına top ararken, Alex'in onu tamamlaması bekleniyordu. \r\nErtuğrul Sağlam da korkusuz bir kadro ile sahadaydı. Gökhan Ünal'ın arkasına Yordanov ile Rodic'i yerleştirerek, orta sahada sürpriz bir top kapmanın peşindeydi. İleri çıkan rakip defansı dengesiz yakalayıp, gole gitmeyi planlamıştı. \r\nDaum'un analizcileri Kayserispor'un sol kanadında problemler olduğunu fısıldamış olacaklar ki, Fenerbahçe'nin hücum planlarında bu bölge önem kazandı. Önce Appiah, 35'ten sonra Tuncay'ın Fatih Ceylan'ın üstüne yürüdüğü gördük. Anelka ve Serkan Balcı'yla birlikte Aurelio'da bu bölgeyi zorladı. Jordonav'un yardımından yoksun kalan genç bek, \"allak bullak\" oldu.\r\n8'de Anelka'nın düşürüldüğü ama hakem Dereli'nin yardımcısıyla birlikte ortak \"devam\" kararı verdikleri penaltı pozisyonu da bu bölgeden geldi, Alex'in auta giden güzel kafa vuruşu da... \r\n\r\nFAULDEN KORKTULAR AMA... \r\nOyunu devamlı Kayseri ceza alanı üstüne yıkmasına rağmen, bir türlü içeriye giremeyen F.Bahçe, hızlı ataklarda da çoğalamama gibi önemli bir sıkıntı yaşıyordu. Anelka ile orta saha arasında geniş bir boşluk oluştu. Kalabalık hücumlarda ise Kayseri defans bloğunu kurdu. İlk 45 bittiğinde Kayseri takımı Fenerbahçe'ye tehlikeli noktadan faul atma şansı bile tanımamıştı.\r\nTuncay'ın devamlı kenara gelip işaret ettiği ayağı, ikinci yarıda Nobre'yi sahaya taşıdı. Şartlar forvet sayısını iki yaptı. Ertuğrul Sağlam sol kanada Bülent Üçüncü'yü taşıyarak önlem aldı. Maçta tempo ile birlikte gerilim de arttı. \r\n74'te ilk hatadan ilk gol geldi. Alex istediği frikiği bulunca, Kayseri'nin barajı kadere \"dur\" diyemedi. Nobre'nin gelmesiyle kendisini markajdan kurtaran Anelka kendi resitalini yapmaya başladı. İki kralı 'Alex Anelka' F.Bahçe'yi son 15 dakika golle burun buruna getirdi. Tribünler bir gök gürültüsü gibi sahaya patladı.\r\nMaçın çarşambaya sarkacak en önemli notu, iki forvetli oyunda Fenerbahçe'nin artarak gelişen ofansif gücüdür. Analizcileri Daum'a bunu da iletmeli... \r\n", "Kaos üretimi\r\n\r\nDaum yine geçen seneyi hatırlamış, sahaya orta saha özellikli tek oyuncu ile çıkmıştı. Bu denemeleri iki senedir sürdürmüş, şampiyon olmuş ama takımına top oynatamamıştı. Aurelio'yu kadroya bile almamış, Selçuk'u da kulübede oturtmuştu. Appiah'ın yanında Tuncay ve Mehmet Yozgatlı vardı.\r\nBuna rağmen ilk yarıda Antep'i sahasına itmeyi başardılar. Ama rakip pas yaparak çıktığında problemler başladı. Orta saha oyuncusunun özelliği iyi yer tutması, nereye koşacağını ve pas atacağını bilmesidir. Tuncay ve Mehmet iyi oyuncular. Çok koşuyorlar ama bu temel özelliklere sahip değiller. Ayrıca ofansif yetenekleri bu çaba içinde gelen yorgunlukla minimuma iniyor, hata oranları artıyor. \r\nG.Antep, Fenerbahçe'yi kendi ceza alanı önünde çok adamla bekledi. Dripling yapmak için alan bırakmadılar. Temel prensipleri Alex ve Anelka'nın topla hareketlerini önlemekti. Başarılı da oldular. Nobre bu kalabalık içinden kendini kurtaran isimdi. Ama öylesine pozisyonları kaçırdı ki, bundan sonra Hakan Şükür'e laf edecek F.Bahçeliler'i bir daha düşünmek zorunda bıraktı. \r\n\r\nDİSİPLİN SORUNU BAŞLADI \r\nGol geciktikçe, Antep'in konsantrasyonu yükseldi. F.Bahçe'de ise disiplin problemleri başladı. Anelka tek başına zorlamalar yapmaya başladı. İlk dakikalardaki yoğun tempo sonrasında üçlü orta saha hücuma çok sık gelemez oldu.\r\nİkinci yarı, ilki gibi başladı. Ümit ve Mehmet çizgiye yanaşarak oyun alanını genişlettiler ve yüksek tempo ile Antep'in bilinçli pas yapmasını engellediler. Rakip göbekte çoğaldıkça, bu ikili etkili toplar taşımaya başladılar.\r\nBütün bunlar olurken \"Alex ne yapıyordu?\" diye sorarsanız, \"Kornerleri kullanıyordu\" deriz. Sedat'ın markajından kurtulmak için deplase olmak gibi bir çabası olmadığından, arkadaşlarının zorlamalarıyla oluşan ölü toplara koştu. Schalke maçında oynamayacağından Daum'un ne zaman çıkaracağını merakla bekledik. Çıkarmadı. O Alex uzatmada penaltıyı hem aldı, hem de attı.\r\nSadece ayağına top geldiğinde sahada görünen Alex'i kral ilan edenlerin, devamlı üretme çabası içinde hatalar yapan Tuncay'ı, Ümit Özat'ı hayret nidaları ile karşılamaları da ilginç. Onlar da 30 metrede top oynamayı bilirler. Sıfır hata ile de maçı bitirirler. Takdir hakkı insafsız olmamalı. F.Bahçe'nin kendisini tepeye taşıyan sistemden vazgeçip, tekrar kaos üretimine geçmesi maçın sorusudur. Bunlara rağmen maçı rahat kazanacak pozisyonları ürettiğini, direkten dönen iki topu ile 3 puana yakın oynadığını da ifade etmeli. \r\n", "Adabıyla oynadılar\r\n\r\nİki takımın da kazanması gerekiyordu. Ama ilk yarıda üç puana sadece F.Bahçe'nin ihtiyacı var gibiydi. PSV'yi sahasına gömen, ayağa paslarla oyunu yönlendiren, kanatlardan etkili gelmeye çalışan Fener'in, rakibin ilk ve tek tehlikeli atağında golü yemesi de ilginç...\r\nDaum sahaya cesur bir takım çıkartıp, oyuncularına gerekli konsantrasyonu ve disiplini de yüklemişti. 4-3-3 oynayan rakip karşısında orta sahada Aurelio ve Appiah'ın mükemmele yakın saha paylaşımı, savunma ve hücuma sağladığı destekle, maçın ibresi sürekli F.Bahçe lehine döndü.\r\nÇok eleştirilen F.Bahçe defansının, etkili pozisyonları üreten isimleri de taşıması dikkate alınmalı. Kanatları kapatan iki bek; Serkan ve Ümit Özat'ın bindirmeleri ile PSV'nin çivileri oynadı. Ne Anelka, ne de Alex, bu aksiyonların etkili isimleri oldular.\r\nTuncay'ın maçın başında defansından top alarak oyuna sokması 14'te gelen gole kadar sürdü. Tuncay zamanlama hatası yaptı, Cocu kafa ile golü attı. PSV golü duran topla buldu. Tıpkı sıkıştığı zaman Türkiye'deki rakiplerinin gardını düşüren rakibi gibi. Faul öncesinde Fransız hakemin Alex'e yapılan net faulü değerlendirmemesi, pozisyonun ters dönerek golle sonuçlanmasına ne diyeceğiz. Kader mi?.. \r\nGolle birlikte PSV geri çekildi. İleri üçlünün kanatları ortaya yaklaştı, bir anda beşlenen blok, oyunu adam adamaya çevirdi. Top F.Bahçe'de, kontrol rakipteydi. PSV risk almıyor, belirli noktalara kadar rakibine izin verip, hata arıyordu. \r\n\r\nDEFOLAR ORTAYA ÇIKTI \r\nOyuna hükmetmek, F.Bahçeli futbolcuların kazanma ve direnme arzusunu hep üst düzeyde tuttu. İkinci yarıda Daum 4-2-3-1'e döndü. Maça hükmetme mücadelesinde sayılar eşit, hırs üst düzeydeydi. Bu bölüm bazı 'yıldızların' defolarını da ortaya çıkarmaya başladı. (Top kontrol edememe, üç metreye pas verememe gibi v.b.) \r\nHer şeyin bittiği bu 90 dakikayı sorgularken, Fenerbahçe'nin kalitesinden şüpheye düşmek, sorumluluktan kaçmanın en kolay yolu olur. Şampiyonlar Ligi tecrübesi ne kadar eksikse de, bu takımın organizasyonunda da önemli eksikler olduğunu farketmek, artık teknik direktörün kapsama alanını genişletmek lazım.\r\nDaum ile yolları ayrılan futbolcular hep aynı şikayetleri dile getirmeleri tesadüf değil. Zaten Alman hoca hafif sakatlığı bulunan Anelka'yı 65'te kulübeye çağırarak maçın tercihini yaptı. Artık 'risk' alacağı yer Türkiye Ligi... \r\n", "Hayal kırıklığına uğradım \r\n \r\n\r\n\r\nFatih Terim, \"Büyük hayal kırıklığı yaşadığım oyuncularım var. Yüreği hazır futbolcu istiyorum\" diyerek takıma sitem etti. Terim'in diğer hedefi ise, hakem Lubos Michel'di. \r\n\r\nİsviçre maçına çıkardığı kadro ve taktikleriyle eleştirilen Milli Takımlar Teknik Direktörü Fatih Terim, rövanş öncesinde sitemkar konuştu. 2-0'lık yenilgimizi değerlendiren Terim'in hedefinde takım ve Slovak hakem Lubos Michel vardı. Terim, eleştiri yağmuruna tuttuğu Michel hakkında şunları söyledi: \"Öyle kararlar verdi ki maçı bitirdi. 3. dakikada sarı kart göstereceği adama 85'te gösterdi. Açık penaltımızı vermedi. Maçtan sonra pozisyonu defalarca seyrettik. Hakan oyuncuya dokunmuyor bile... Lubos ne zamanki penaltı vereceğini anladı, pozisyonu hemen faule çevirdi. 10 yıl önce de Ali Sami Yen'deki İsviçre maçında başka bir hakemde, İon Craciunescu'da aynısını yaşamıştık. 85'te önce penaltıyı vermiş sonra da kararını faulle değiştirmişti. İsviçre maçlarını yöneten hakemler böyle kararlar veriyorlar.\"\r\n\r\nHIRSIMIZLA EZECEĞİZ \r\nSahada futbolcularından beklemediği bir oyunla karşılaştığını da belirten Terim şöyle devam etti: \"Kırgınlığım sadece hakeme değil. Büyük hayal kırıklığı yaşadığım oyuncularımız da oldu. Çarşamba günü bu nedenle bazıları oynamayacak. O sahaya yüreği hazır oyuncularla çıkacağım. Turu geçeceğimize inanan oyuncularla sahada olacağız. Normal şartlarda turu geçemezsek o zaman şartları anormal yaparız. Kesinlikle başka bir şey düşünmeden Almanya'ya gitmemiz için hangi sonuç gerekiyorsa onu yapacağız. Türk futbolcusu hırs yaptı mı kimse onun önüne geçemez. Sahaya kimi sürersem süreyim Çarşamba günü çok farklı performans bekliyorum.\"\r\n\r\nAİLE BOYU KÜFÜR YEDİK \r\nFatih Terim'in üçüncü olarak tepki gösterdiği kesim ise İsviçreliler'di. Türlü bahanelerle basın toplantısı engellenen Terim, tribünlerde her türlü pisliği yapan İsviçreliler'e çıkışarak, \"İstiklal Marşı'nı ıslıklayarak başladılar, daha ilk dakikalarda saha içinden bana ve futbolcularıma küfür eden Frei ile çirkefliklerini sürdürdüler. Ne kendime ne futbolcuma küfür ettirmem. Medeniyetin beşiğinde aile boyu küfür yedik. Biz belki aynısını yapmayız ama fazla da misafirperver olmamak lazım\" diye konuştu. " ]
[ "gur", "gur", "gur", "gur", "gur", "gur", "gur", "gur", "gur", "gur", "gur", "gur", "gur", "gur", "gur", "gur", "gur", "gur", "gur", "gur", "gur", "gur", "gur", "gur", "gur", "gur", "gur", "gur", "gur", "gur", "gur", "gur", "gur", "gur", "gur" ]
[ "İsviçreli Alpay!\r\n\r\nFatih Terim, Shakespeare'in \"Korkaklar her gün ölür, cesurlar ise bir kez ölür\" sözünden esinlenmiş olacak ki tüm medyayı taca çıkartan bir hamleyle sahaya hücum ağırlıklı bir kadro sürdü. Necati-Hakan-Tuncay-Serhat dörtlüsüyle İsviçre kalesinde gol arayacaktı. Milli marşlar çalınırken müthiş ıslıklar altında İsviçreliler elele tutuşmuştu ama bacakları titriyordu. Biz marşımızda her zaman 'hazır ol' dururuz değil mi? Milliler bu kuralı bozup kollarını omuzlardan birbirine dolamıştı. Hepsi aşırı hırslıydı.\r\nMaç öncesi hepimizde \"Golü erken bulursak İsviçre'yi bitiririz\" inancı yaygındı. Tam gözümüzün önünde stresli maçların skandal adamı Alpay sahneye çıktı. 25. saniyede Frei'ın aşırttığı topa elle dokundu. Penaltı doğruydu. Hayallerimiz dondu, moraller sendeledi, sinir katsayımız yükseldi. Alpay'ın bu kaçıncı sorumsuzluğuydu? 1996'da Vlaoviç'i indirmeyip golü yedirmiş, 2000'de Portekiz'le oynadığımız çeyrek finalde Couto'ya yumruk atıp takımı 10 kişi bırakmıştı. Kadıköy'de Beckham'a yaptığını dünya izlemişti. \r\nGol sonrası toparlanmamız uzun sürdü. Oyun oynamaktan çok rakiple didişiyor, en ufak faulde hemen hakeme koşuyorduk. Emre'nin ortasında Tuncay'ın golü stresimizi alıp daha akıllı oynamamıza ve hücuma bilerek, görerek çıkmamıza neden oldu. Yükleniyorduk. Baskımız ikinci meyvesini verdi, bu kez ortayı yapan Ergün, kafayı vuran Hakan, tamamlayan Tuncay'dı.\r\nAsıl ikinci yarı bize erken gol gerekiyordu. Bunu da 51'de Serhat yarattı. Kazandırdığı penaltıyı Necati gole çevirip sararan umutlarımızı bir anda yeşertiverdi. Artık 1 gol bizi Almanya'ya götürecekti. Ergün soldan, Hamit sağdan bindiriyordu. Özellikle Ergün'ün ortaları kapanan İsviçre savunmasında tehlikeli oluyor ama Necati, Hakan ve Tuncay son vuruşlarda gecikiyordu. Oyunu İsviçre kalesine yığmıştık. Risk almaya başladık. Rakip bütün uzun topları Frei'ın bölgesine oynuyordu. Golü beklerken Tolga'nın taca giden topu ters bir vuruşla içeriye çevirmesi İsviçre'ye pozisyon oldu. \r\nStreller topu ağlara gönderdiğinde tamamen yıkılmıştık. Şuursuzca saldırıyorduk ama 89'da Hakan'ın kafasını Tuncay tamamlayıp, 'çıkmayan canda umut vardır' dercesine golü attı. Elimize geçirdiğimiz fırsatı önce Alpay'ın sonra Tolga'nın hediye ettiği gollerle kaybettik. \" İsviçre Kadıköy'den çıkamaz\" demiştim ama içimizdeki İsviçreli (!) Alpay'ı unutmuşum. Özür dilerim. \r\n", "Komedi futbol\r\n\r\nTürkiye'de deniz mevsimi sürerken Galatasaray, karlı kışa adım atan Kuzey Kutbu kenti Tromsö'de UEFA ön eleme maçına çıkıyordu. Tromsölüler, Türkiye'deki 'Galatasaray Tromsö'yü rahat geçer' başlıklarından bir hayli rahatsız olmuşlar ki basın toplantısında Gerets'e sitemde bulundular. Belçikalı hoca da 'Sizi ciddiye alıyoruz' cevabını vererek Tromsö'lü gazetecilerin gönlünü aldı. \r\nTromsölüler yeni bir mucize peşindeydi. 1 995 yılında karlı bir havada Chelsea'yi 3-2 yenmişlerdi. Çarşamba akşamı yapılan çift kalede Galatasaraylı futbolcular kaygan zeminde ayakta zor duruyorlardı. Saidou, idman bitiminde bana 'Alüminyum krampon bile bu sahada etkili olmaz, ayağımız çamura gömülüyor. Maç zor geçecek' diye yakındı.\r\nTromsö'nün silahları fizik gücü ve soğuktu ama öğleden sonra başlayan kar sahanın zeminini pirinç tarlasına çevirmişti. Topu taşımayı, duvar pası yapmayı, çalım atmayı düşünmek Galatasaray adına intihar olurdu. Öncelikli hedef ayakta durabilmeyi becermekti. \r\nTomas, Song ve genç Uğur önlerine düşen topları zeminin yarattığı tuzağa düşmemek için hemen ileri vuruyordu. Cihan-Saidou ikilisi orta alanda rakipten önce toplara basıyordu. Ülkesinde bu tür zemine alışık olan Heinz kendisine havadan atılan topları göğsüyle akıllı yumuşatıyor, ardından ya kaleye ortalıyor ya da rakibin hata yapabileceği çamurlu bölgeye yerden sert olarak pas gönderiyordu. \r\nTromsö sürekli soldan geliyor, genç Uğur girdiği mücadelede tekmeye kafa uzatırken çamurla da boğuşuyordu. Genç futbolcu bu savaşta çamurdan adama dönmüştü. Bu şartlarda futbol oynamak kabir azabına benziyordu. Bazen oyuncuların sahada dengelerini kaybedip çamurda patinaj yapmaları tribünleri kahkahaya boğuyordu . Hiçbir taktik bu çamurda sökmezdi. Erdal Keser'in 'Kaleciliği çok iyi' dediği Hirschfeld, Ümit Karan ile Necati'nin gollük şutlarını köşeden çıkardı. \r\n\r\nZEMİN TOPU ZAMK GİBİ TUTTU \r\nİkinci yarıda ağırlaşan zemin futbolcuların dengesini tamamen bozarken topu da bir zamk gibi tutuyordu. Galatasaray fizik olarak düşünce Tromsö daha çok gelmeye başladı. Gerets, takıma dinamizm kazandırma adına Uğur'u çıkarıp Hakan Şükür'ü aldı, Cihan'ı sağ tarafa çekip Necati'yi ortaya koydu. \r\nBu hareketlilik pozisyonlar bulmamıza yaradı ama ağır zeminde şut becerimizi gösteremedik.\r\nAvusturyalı hakemin tek hatası Ümit Karan'a yapılan faulü penaltıyla değerlendirmeyip dışarı taşımasıydı. Sahanın çizgileri çoktan kaybolmuştu. Bunları çizdirmeyi akıl edemedi. Bence bu yüzden iyi süzemediği penaltı pozisyonunda hata yaptı. Komedi futbolu andıran maçta yediği bir karambol golüyle yenilen Galatasaray İstanbul'da bu turu rahat geçer. \r\n", "Fark olurdu\r\n\r\nCuma Kadıköy'de Fenerbahçe-Trabzon, dün başkentte Ankaraspor-Galatasaray maçlarındaydım. Bu iki maçta kafama iki pozisyon takıldı. Appiah, Fatih Tekke topa vurmak isterken arkadan gelip müdahale ediyor, hakem Metin Tokat pozisyonun dibinde her şeyi çıplak gözle görüyor, \"Penaltı değil\" yorumunu yapıyor.\r\nAnkara'da 1.60'lık Jaba topla cezaalanına giriyor, şut atacağına hız kesip kendini çuval gibi yere bırakıyor. Pozisyona en yakın olan yardımcı Şahan Yılmaz hiç müdahalede bulunmuyor, 20 metre uzaktaki Fırat Aydınus pozisyonu süzmeden penaltıyı veriyor. Hakemlerin Bülent Yavuz dönemindeki gibi eğitim seminerlerine alınmadıklarını biliyorum. Ama onlar da iyi çalışmıyor, düzenli yaşamıyor olacaklar ki, çıldırtan düdükler çalıyorlar. Şimdi Erman Hoca ile Şansal Büyüka'dan rica ediyorum, bu iki pozisyonu yanyana getirip hakemlerin bulundukları yerleri lütfen analiz etsinler.\r\nGalatasaray, Fenerbahçe yenilgisi sonrası dün ya kazanıp zirve ortaklığını sürdürecek ya da kaybedip moral olarak dibe vuracaktı. İlk 25 dakikada Hakan'sız Galatasaray yerden ayağa pas oynuyor, hücum girişimlerini sağ taraftan Sabri ve Uğur ikilisiyle yapıyordu. Ankaraspor, Çalımbay'ın klasik taktiği içerisinde rakibini çok adamla karşılıyor, top Galatasaray'a geçtiğinde orta alanda hemen basıyor, Jaba'yı kontratakla gol pozisyonlarına sokmaya çalışıyordu. Galatasaray kale önüne kadar topu taşımakta başarılıydı, ama Ümit ve Necati vuruşlarda beceriksizdi.\r\nAyhan ve Sabri çok top kazanıyor, oyunun yönünü ters tarafa çevirmede ağır kalıyorlardı. 28'de yenilen penaltı golü Galatasaray'ı ateşledi. 8 dakika sonra Karan'ın kafa golü mükemmeldi, takıma ve tribünlere enerji pompaladı. Devre biterken Sabri-Karan-Necati üçgeninde Necati'nin dönerek vuruşu Galatasaray'a üç puanı getirdi.\r\nİkinci yarı Rıza Çalımbay üçlü forvete dönüp risk alınca Galatasaray kontrou eline geçirdi. Rakip savunmanın arkasında Necati, İliç ve Ümit'le derin boşluklar buldu. Ama bu üçlü çok net pozisyonlarda vuruş beceriksizliği yaşayınca Galatasaray farklı skoru kaçırdı. Tomas'ın kendisine faul yapılan pozisyonda hakeme itirazı haklıydı. Ama bir derbi öncesi ısrarlarını tükürüğe dönüştürmesi Galatasaray adına ihanetti. Gerets bile külübeden kendisine isyan etti. \r\n", "Saracoğlu'nun imajı zedelenmesin\r\n\r\nTürkiye-İsviçre maçını ilk kez geçici Basın Tribünü'nden izledim. Maç sırasında kendimi Avrupa'nın modern stadlarından birinde zannettim. F.Bahçe Kulübü Başkanı sayın Aziz Yıldırım'ı ve yöneticilerini Türkiye'ye böyle bir stad kazandırdıkları için tebrik ediyorum. UEFA kriterlerine uyan Türkiye'deki tek stat bence Şükrü Saracoğlu'dur. Ambiansı, rahatlığı, konforu, maç izleme keyfiyle bu stad Türkiye'nin 5 yıldızlı stadıdır. Sayın Yıldırım'ın yapım sırasında sabahlara kadar denetim yaptığını biliyorum. F.Bahçeli futbolcuların ve taraftarların çok şanslı olduğunu söyleyebilirim. Bu stada sahip çıkmamız gerektiğine inanıyorum. Çünkü Milli maçlarda yaşanan olaylar nedeniyle şiddet çıtasının yükseldiğini görüyorum.\r\nKendi içimizde oynanan maçlarda yaşanan olayları durdurma adına para cezasıyla, seyircisiz maç oynatmayla ya da sahayı kapatarak yaptırımlar uygulayabiliriz. Ama iş uluslararası maçlara gelince bu tür olayların faturasını ağır öderiz. Eğer soyunma odalarına giriş tünelinde ve koridorlarında yeterli önlem alınmazsa bu dev stad UEFA ve FİFA tarafından her an mimlenebilir. \r\nİngiltere maçında yaşananları hepimiz biliyoruz. Son İsviçre maçında bu önemli bölgeye sahip çıkamamanın sancılarını F.Bahçe gelecek yıllarda yaşayabilir. İsviçre maçının ilk yarı bitiminde 4'üncü hakemin dört nala koridorlara uçarcasına koştuğuna tanık oldum. Neden? Bence İngiltere maçında yaşanan olaylardan dolayı hakemler uyarılmıştı. F.Bahçe Çarşamba gecesi Milan'la final gibi bir maç oyanayacak. Stadın iki milli maçta zedelenen kimliğini onarmak adına sayın Başkan Yıldırım önlemlerin sıklaştırılması konusunda yoğun çaba harcamalıdır. Milan'lı oyuncular tacize uğramadan körükten rahatça girip çıkmalıdır. Yarını kurtarmak Çarşamba gecesi gösterilecek misafirperverlikten geçmektedir. \r\n", "Sabun köpüğü \r\n \r\n\r\n\r\nTahkim'de yaşanan rezaletler sonrası \"Canaydın bu sefer kükreyecek\" diyenler yine yanıldı... Başkan'ın açıklamaları G.Saray camiasını tatmin etmekten çok uzaktı. \r\n\r\nG.Saray Başkanı Özhan Canaydın'ın Mecidiyeköy'de basın toplantısı vardı... Tüm televizyon kanalları oradaydı... Toplantıdan beklentilere göre, Tahkim Kurulu'nda yaşanan deprem sonucu su yüzüne çıkan çirkinliklere G.Saray Başkanı sert bir üslupla cevap verecekti... Yani Canaydın kükreyecekti... Ben, \"aslan kükremesi\" beklerken \"kedi miyavlaması\" ile karşılaştım. Bence dağ fare doğurdu. Canaydın hazırlanmış metni heyecansız bir şekilde okudu. Ağzından dökülen, \"Yeter! Olayların peşinini bırakmayacağız, asla sessiz kalmayacağız. Burası dağ başı değil\" şeklindeki sözcüklerin gücü sabun köpüğüne benziyordu. Canaydın, onca kamera önünde gövde gösterisi yapma fırsatını kullanmadı. G.Saray'ın haklarının çiğnendiğini masaya yumruğunu vurarak tüm Türkiye'ye anlatma fırsatını tepti. Soru kabul etmemesi, olaylara tam hakim olamadığının bir göstergesiydi. Başkan'ın yazılı metinden okudukları, medyada yer alan haberlerin konu başlıklarıyla Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olarak\" basın toplantısıyla kamuoyuna aktarılmasıydı.\r\n\r\nKARGALAR BİLE GÜLER \r\nG.Saray Başkanı bu felaketi çok önceden hissetmeliydi. Yumruğunu masaya, Fenerbahçe Başkanı Sayın Yıldırım'ın geçen yıl, \"Biz futbolun sahada oynandığını biliyorduk. Ama masada oynadığını öğrendik\" açıklamalarından sonra, \"Ne demek istiyorsunuz Aziz Bey?\" diye vurmalıydı. Vuramadı... Neden? Sayın Canaydın, Federasyon Kurulları belirlenirken siz Aziz Yıldırım'ın dümen suyuna girerek hareket etmediniz mi? Kürek, Yüzme, Basketbol ve Futbol Federasyonu başkanlarının seçiminde F.Bahçe Başkanı ile kolkola girmediniz mi? Şimdi şikayette buluyorsunuz. Bu davranışınıza kargalar bile güler. Camianın, \"G.Saray her zaman Anadolu kulüplerinin ağabeyi olmuştur. Aziz Yıldırım'ın dümen suyundan çık, Anadolu ağabeyliğini koru\" uyarılarını bile kulak ardı etmiştiniz.\r\n\r\nATEŞ OLSA CÜRMÜ KADAR YER YAKAR \r\nSayın Canaydın, G.Saray lobisini kaybetmiştir... Federasyon kurulları F.Bahçe Başkanı Yıldırım'ın tekeline ve yönetimine girmiştir... Yani G.Saray sporun yönetim kadrolarından uzaklaşmıştır... Bugün bu kurullarda kişiler göz kırpsa F.Bahçe Başkanı'nın haberi olur. F.Bahçe Başkanı hapşırsa kurullar da grip olur. Galatasaray ne yapar sayın Başkan? Sayın Canaydın, sizin sözlerinizi ben, \"Ateş olsa cürmü kadar yer yakar\" sözüne eş değer buluyorum. ", "Sevme ama pas ver\r\n\r\nİki maçta 5 puan kaybeden ve zirveden düşen G.Saray için Diyarbakır maçı yeni bir başlangıç olacak mıydı? Tribünler bu kez doluydu. İlk yarı bittiğinde akordu bozuk G.Saray'ın D.Bakır kalesinde 1.5 gol pozisyonu vardı. \r\nHakan, Necati'nin ortasında topa kafayla dengeli vuramadı. 44'te Uğur'un mükemmel gol pasını Necati düzgün şuta döndüremedi.\r\nDiyarbakır G.Saray'ı alan savunması yaparak karşılıyor, orta alanını kalesine yakın ve kalabalık tutuyordu. Volkan savunmaya yakın oynadığı için ayağındaki topları rakip kaleye taşırken geç kalıyordu. Diyarbakır kilidini çözecek tek yol kanatlardan yapılacak sert ve kavisli ortalardı. G.Saray nedense ısrarla göbekten hücum ediyor, ayağa pas oynamak isterken geriye ve yana yapılan paslar hücuma çabuk çıkmayı engelliyordu. Marek ve Orhan Ak ikilisi soldan hücuma taşıdıkları topları ortalamıyor, geriye oynayıp atakları başlamadan tüketiyorlardı. Hasan Şaş bireysel becerisini ön plana çıkarmayı düşündüğünden çok fazla çalışıyor, pas vermesi gereken yerlerde taşımaya çalıştığı topları kolay kaybediyordu.\r\nG.Saray orta alanda üstünlük kuramıyordu. Hücum ile savunma arasındaki 40 metrelik alanı Volkan tek başına kontrol edemiyordu. \r\nG.Saray göbekten yüklendikçe kalabalık D.Bakır defansında ağa takılan balığa benziyordu.\r\nÇarşamba günü yapılan idmanda Gerets, HakanNecati ikilisine özel idman yaptırırken \"Gol pozisyonları üretmemiz için çapraz koşular yapmalısınız\" talimatını vermişti. Maç boyu bu ikili bırakın çapraz koşu yapmayı alan bile değiştirmedi. SedloskiTolga ikilisi tüm topları yerden ve havadan kolay karşıladı. \r\n\r\nİLİÇ'LE OYNAMAYI DÜŞÜNÜN \r\nG.Saray en büyük özelliği dönerek oynamayı ve takım halinde hareket etme refleksini yitirmiş. Herkes kafasına göre takılıyor, yardım konusunda kimse birbirine destek çıkmıyor. Yitirilen bu özellik oyun disiplininin de kaybolmasına neden oluyor. İkinci yarıda Gerets, Marek'i çıkarıp Necati'yi sola çekerek Ümit Karan-Hakan ikilisini de gol ayakları olarak kullanınca G.Saray etkili olmaya başladı. \r\nAma G.Saray gerçek üstünlüğünü Ayhan'ı oyuna aldıktan sonra gösterdi. Ayhan rakibi karşılamada başarılı olurken, göbekte oyun kurma görevini de İliç üstlenince Hasan'da bir sağdan bir soldan hücuma destek verince G.Saray oyunu D.Bakır kalesine yıktı. İliç'i bazıları fazla eleştiriyor. Ama onun oyun içinde ne yapmak istediğini algılayamıyor. G.Saray'da dün gece sahanın yıldızı Tomas'tı. Savunmada tek başına çarpıştı. Ayağındaki topları hep adrese teslim oynadı.\r\nİki golde de İliç'in doğru hamleleri vardı. Hakan'ın Karan'a attırdığı gol öncesi araya pas olarak topu bırakan İliç'ti. 2'inci golde Necati'nin mükemmel pasına harika depar yapan isimde yine İliç'ti. \r\nSırbistan'ın kaptanının kalitesi üst düzeyde ama tek eksik yönü konuşmuyor, cazgırlık yapmıyor. Pas alırsa en yakın arkadaşına oynuyor, alamazsa hiçbir arkadaşına tepki koymuyor. Basit ama gole oynuyor. G.Saraylı futbolcular profesyonel olduklarını unutmamalılar. İliç'i belki sevmeyebilirler ama ona pas atmayarak hem G.Saray'a hem de kendilerine zarar verirler. \r\n", "Darısı play-off'a\r\n\r\nTiran sokaklarında dolaşırken dükkanlarda, pazarda, restoranlarda sohbet ettiğimiz Arnavutlar, \"Türkiye kazanacak. Gönlümüz sizden yana\" diyerek sırtımızı sıvazlıyordu. Kosova Köftecisi'nde masamıza gelen bir Arnavut uzattığı peçeteye, \"Türkiye 3 -Arnavutluk 1\" diye yazmıştı. Arnavut halkının sevgisi müthişti, kalpleri Türkiye'nin Almanya'ya gitmesinden yanaydı. Ancak Briegel'in tavrı sinir bozucuydu. Kendisini arayan Olsen ile dakikalarca konuşan Briegel, ekmeğini yediği Türkiye'nin hocası Terim'e bir \"Hoş geldiniz\" telefonunu esirgemişti. Maç öncesi kulübedeki Terim'e lütfen giderken kendi kulübesine de \"Ben niye gidiyorum?\" dercesine kızgın bir ifadeyle söyleniyordu.\r\nTerim son basın toplantısında, \"Türkiye Arnavutluk'u yenemiyorsa Almanya'ya gitmesin. Biz kimseden yardım istemiyoruz\" demişti. Bu sözler bulanık suda balık avlamaya çalışan Olsen'in paranoyalarına hem bir cevaptı hem de kendi oyuncularına güvendiğinin işaretiydi.\r\nTürkiye, Almanya karşısında müthiş bir futbol oynamıştı. Bu oyunu oynarsak Arnavutlar'ın bize karşı tutunamayacağını düşünüyordum. Ama yanıldım. Soyunma odasının kapısında maç öncesi görüştüğümüz Terim sahanın bozuk zemininden yakınıyor ve takımın teknik becerisine zarar vermesinden korkuyordu. Kendisine \"Hücum pres yaparak mı oyuna başlayacaksınız?\" diye sorduğumda cevabı \"Hayır, kontrollü ve dikkatli olacağız. Çünkü ilk 15 dakika Arnavutlar aşırı saldırgan oluyor\" şeklindeydi. \r\n\r\nİLK BİLETİMİZ CEBİMİZDE \r\nİlk yarı milliler ve bizim için kâbus gibiydi. Stresten, telaştan ve bozuk zemin yüzünden ayağa iki pas yapamıyor, topu kontrol edemiyor, hücuma bile çıkamıyorduk. Okan-Yıldıray ikilisinin kalitelerini sahaya yansıtamıyorduk. Hüseyin ve Selçuk çok top kazanıyor ama düzgün pasa dönüştüremiyordu. Rölantide oynuyorduk. Arnavutluk savunmasını ileri çıkarmıyor, ataklarını da Ümit Özat'ın bölgesinden yapıyordu. İki uzun Bogdani ve Tare savunmamızı tehdit ediyordu. Özellikle Dallku'nun kenar ortalarında Bogdani ve Tare ikilisi toplara kolay kafa vuruyordu. Halil'e destek veremediğimiz için hücumda etkili olamıyorduk. 39. dakikada yüreğimiz ağzımıza geldi. Volkan tuttuğu topu elinden kaçırdı, Bogdani vuracaktı ki, Volkan bir panter gibi ayaklarına kapanıp hatasını affettirdi ve net golü engelledi. \r\nİkinci yarı Emre ve Nihat'ı Terim oyuna alınca Milli Takım'ın kişiliği oturdu. Tümer rahat oynamaya başladı, Nihat hücuma derinlik kazandırırken Emre, Selçuk ve Hüseyin'in üzerindeki oyun kurma yükünü alıp takıma katkı sağladı.\r\nTerim döneminde adeta Milli Takım'ın kader adamı olan Tümer 58. dakikada yine sahneye çıktı, Halil'in göğsüyle indirdiği topu yürümek için kullandığı sağ ayağıyla gole çevirdi. Rahatladık, top yapmaya başladık ama son 10 dakikada zamanı öldürmek için yaptığımız hareketler az daha başımıza iş açıyordu. Terim'in uyarıları etkili oldu ve Almanya yolu için ilk bileti Tiran'da aldık. Psikolojisi zor bir maçta, gerilim üst düzeydeydi. Dilerim bu mutluluk baraj maçlarında da sürer ve Türkiye Almanya'da yerini alır. \r\n", "Nihayet huzur\r\n\r\nGalatasaray ve Trabzon adına \"Huzur veya kaos maçı\" olacaktı. Avrupa'ya mendil sallayıp lige dönen Galatasaray moral yenilemek ve liderlik tahtından inmemek için kazanmak zorundaydı. Yenilgi tribünlerin öfkesini taşıracak, yönetim bırakın koltuklarında oturmayı gece yataklarında bile rahat uyuyamayacaktı. Gökdeniz-Szymek ve Lee'yi kaybeden Trabzonspor da adeta kurtuluş maçına çıkıyordu. Birlik olarak güçlü olan, sinirlenmeyen takım galibiyete yakındı. \r\n\r\nÇIKRIKÇI'NIN RUS RULETİ\r\nGerets'in üç forveti yine sahadaydı. Orhan Çıkrıkçı'nın böylesine hassas ve kritik düelloya genç ve tecrübesiz kaleci Tolga ile başlaması Rus ruletine benziyordu. Oyunun ilk 20 dakikasında Galatasaray havası kaçmış gazoza benziyordu. Tromsö'ye elenmenin izlerini futbolcular beyinlerinden silememişti. Paslar yerini bulmuyor, kim nereye koşacağını bilmiyordu. \r\nÜmit-Necati ikilisi hücum hattında çakılı oynuyor, yalnızca Hakan Şükür çapraz koşuları ile Eller ve Kürşat'ı rahatsız ediyordu. Trabzonspor orta alanı kalabalık tutuyor, Fatih'in organize ettiği duvar paslarında araya bıraktığı toplarla Song ve Tomas'ın başını ağrıtıyordu. Topa basan ve akıllı kullanan, ayağa isabetli pası oynayan taraf Trabzonspor'du. \r\nKürşat'ın frikiğini Mondi'nin kurtarmasından 1 dakika sonra Galatasaray'ın kaderi döndü. Genç kaleci Tolga, Orhan Ak'ın ortasına çıkarken zamanlama hatası yapınca Hakan Şükür, Euro 2000'de Belçika'ya attığı golün benzeri bir sıçrayış ile ağları buldu. Böylece hem ligdeki golsüzlüğüne son verdi, hem de farklı galibiyetin kapısını araladı. Gol sonrası Trabzonspor'un pamuk ipliğine bağlı güveni kayboldu. Önce Heinz, sonra da Ümit Karan ve Necati klas vuruşlarla skoru 4-0'a taşıdı. \r\n\r\nJEFFERSON'I ARADILAR\r\nİkinci yarıda Trabzonspor savunmasını öne çıkarıp, rakip alanda çok adamla basınca Galatasaray defansa dönüp, gol arayışlarını kontrataklara bıraktı. 65. dakikadan sonra adeta gök delindi, sağanak yağmur oyunun akışına müdahale etti. İki takım da bol pas hatası yapıyor, Trabzonspor hücumdan geriye çabuk dönemediği için Galatasaray Hasan, Marek, Hakan ve Necati ile rakip kaleye çok çabuk kontraya gidiyordu.\r\nFarkın büyümesini Galatasaray'ın iki gol ayağı Hakan Şükür ile Necati'nin topa ne şekilde ve nasıl vuracaklarını bilememeleri engel oldu. \r\nGalatasaray için dönüm noktası bir maçtı. Beklemedikleri bir farkı da yakaladılar. Ama bu galibiyete Jefferson'ın yerine Tolga'yı kaleye koyan Orhan Çıkrıkçı da yardımcı oldu. Marek basit ve akıllı oynadı, egoist değildi ama kendini rakibe unutturduğu pozisyonlarda aynı cömertliği arkadaşlarından göremedi. Savunmada Tomas ve Song ikinci yarı müthiş mücadele etti, gecenin çalışkanı ve hırslı ismi Hasan Şaş'tı. ", "Riva'da duygusallığa yer yok\r\n\r\nG.Saray Başkanı Özhan Canaydın Riva projesine, \"Dünya kulübü olmamız yolunda önemli bir yükü kaldıracak, gelecek yönetimlerin yolunu da açacak\" gözüyle bakıyor. Canaydın, Riva projesinden gelecek parayı 60 milyon dolar tutan banka borçları için kullanacağını vurguluyor. Peki; Riva Projesi gerçekten G.Saray'ın kurtuluşu olacak mı? \r\nG.Saray camiası projenin hayata geçirilmesi konusunda tedirginlik yaşıyor. Bazıları, \"Bu projeyi Canaydın yönetimi yapmamalı\" diyor. Bazıları ise, \"Kulübün borçları taşınmazlar elden çıkarılmadan ödenmeli\" şeklinde görüş bildiriyor. Geçmişte yapılan hatalar bugün bu tedirginliğin temelini oluşturuyor. Çünkü G.Saray kongre üyeleri AİG'ye satılan hisseler, halka arz konusu, Ada'nın kiralanması ve borçlanma konusunda karar verirken 'G.Saray ne kazanır? G.Saray ne kaybeder?' araştırması içinde olmamıştı. Yeterli bilgi edinmeden, yönetimlerin dayatmacı politikaları sonucunda kalkan ellerin verdiği 'Evet' kararı G.Saray'ı bugünkü ekonomik çıkmaza soktu. G.Saray'ın bugünkü borcu 150 milyon dolar... Kurtuluş reçetesi olarak da Riva Projesi gösteriliyor. Peki bu 24 Aralık'ta yapılacak Genel Kurul'dan geçer mi? Benim çok sevdiğim bir atasözü şöyle der: \"Bir ülke kangren olduğu zaman duygusal davranılamaz...\" \r\nG.Saray'ın borçları kangren noktasındadır. Genel Kurul hiçbir araştırma içinde olmadan, bilgi edinmeden, yönetimi bilgi verme konusunda zorlamadan sırf geçmişteki hataları örtme adına hemen 'Hayır' dememelidir. Riva Projesi bilgi dedektörüyle iyice tetkik edilmelidir. Yönetim en ufak ayrıntıyı üyelere aktarmalıdır. G.Saray yönetiminin 5 ayrı tarihte (İlki dün Çiftehavuzlar'daki Büyük Kulüp'te yapıldı) ayrı mekanda düzenlediği multivizyon gösterilerinin yer alacağı toplantılar düzenlemesi çok doğru bir hareket. \r\nGenel Kurul üyeleri bu toplantılara katılıp G.Saray'ın kurtuluşu olarak anlatılan Riva Projesi konusunda yönetimi soru bombardımanına tutmalıdır. Galatasaray'ın geleceği için büyük önem taşıyan proje konusunda yeterli bilgi edinmeden olumlu veya olumsuz oy kullanacaklar yarın başarı ve başarısızlıkta 'Ben masumum' diyemezler. \r\nG.Saray borçlar konusunda kangrendir. Üyeler karar verirken duygusal davranmamalıdır. \r\n", "G.Saray misyonu\r\n\r\nGalatasaray kültürüyle yoğrulan insanlar ülkenin çeşitli kurumlarında görev aldıklarında olaylara hep bilimsel ve rasyonel yaklaşmıştır. Yöneticilikleri sırasında akılcı davranıp hakkaniyetle hareket etmişlerdir. Bu kişiler çevrelerinde topluma örnek gösterilen olmuştur. Galatasaray camiası ve Galatasaray Spor Kulübü yönetimleri de, bu örnek kişilerin ülkenin çeşitli federasyonlarında ya da kurumlarında görev yapmalarını ve kalıcı olmalarını hep desteklemiştir. Yönetim becerisi ve kültür düzeyi yüksek kişiler geçmişte değişik federasyonlarda ve kurullarda hep görev almıştır. Bu kişiler görev süreçlerinde ilkeli ve hakkaniyetli hareket edip, çalıştıkları kurumların ve teşkilatların da aynı ilke ve hakkaniyetle yönetilmesi için yoğun çaba harcamışlardır. Rahmetli Osman Solakoğlu (Eski Basketbol Federasyonu Başkanı) ve Sinan Erdem (Eski Milli Olimpiyat Komitesi Başkanı) ile Profesör Ali Uras çarpıcı örneklerdir. Bu üçlü, hizmetleriyle toplumda saygınlık ve hayranlık kazanmış kişilerdir. Sayın Prof. Uras'ın Futbol Federasyonu Başkanı olduğu dönemde Sayın Ali Şen de F.Bahçe Başkanı'ydı. O dönemde Uras hiçbir şaibe ve yolsuzluğa muhatap edilmemiştir.\r\n\r\nŞAŞIRTAN BİR ÖRNEK\r\nGalatasaray yönetimlerinin Galatasaraylı kişilerin ülke kurumlarında, federasyonlarda yer almasını destekleyen duruşunu bozan ilk kişi sayın Ergun Gürsoy'dur. Alp Yalman'ın Federasyon Başkanlığı'na adaylığını koyduğu dönemde Gürsoy, TFF Genel Kurul üyelerini ikna edip toplantıya sokmamış ve yeterli çoğunluk sağlanamadığından Yalman da başkan seçilememiştir.\r\nG.Saray bugün kurumlarda yer alamanının sıkıntısını yaşarken buna neden olan Gürsoy bugün yönetim kurulu üyesidir. Ne şaşırtıcı değil mi?\r\nHalen bazı federasyonların başında olan G.Saraylılar'ın bugün G.Saray'a düşmanca denecek tavır sergilemelerinin nedeni G.Saray yönetimlerinin insan kaynakları yönetimini ve ilişkilerini yanlış stratejilerle yönetmesinin en çarpıcı örneğidir. Eğer Galatasaray kültürüyle yetişen insanları kurumlara ve teşkilatlara yerleştiremezseniz o kurumların adil ve rasyonel olmalarını da hiç bekleyemezsiniz. Kaldı ki; bu kültür alt yapısı ülkemizin de temel üst düzey kültür yapısının bir parçasıdır. G.Saray felsefesinin vizyonu ülkede sadece sporu geliştirmek değildir. 500 yıllık lisesinden aldığı güçle devleti ve teşkilatları ileri götürmektir.\r\nÇok yazık ki; G.Saray Türkiye için geliştirdiği her türlü vizyon ve misyondan hızla uzaklaşmaktadır. Bunun sorumlusu da son 10 yıldaki yönetimlerdir. \r\n", "Yabancı yıldız mı 'yalancı' yıldız mı?\r\n\r\nEmrah Kayalıoğlu, \"Sayı değil kalite\" başlıklı mükemmel bir yazı yazmış. Emrah, Daum'un Avrupa'daki yenilgilere gerekçe olarak gösterdiği, \"Eşit şartlarda yarışmıyoruz. Daha fazla yabancıya ihtiyacımız var\" serzenişlerinin ne kadar haksız olduğunu verdiği örneklerle ve bilgilerle çürütüyor. Emrah'ın, \"Başarısızlığa kılıf bulmada üstümüze yok\" tespitine katılıyorum. Ancak başarıları kıskananların ve küçültmeye çalışanların da olduğunu vurgulamak istiyorum.\r\nSevgili büyüğüm Alaattin Metin de \"Bu kafayla olmaz\" başlıklı yazısında F.Bahçe'nin başarısızlığını yabancı sayısının azlığına bağlamış. Alaattin Metin, G.Saray'ın UEFA Şampiyonluğu'nu da \"100 yılda bir yakalanacak şans\" olarak görmüş \r\nŞimdi kendisine soruyorum; birlikte olduğumuz Kore-Japonya hattında Milli Takım Dünya Üçüncüsü olurken kaç tane yabancıyla oynuyordu? Hepsi Türk çocuğuydu. Bugün UEFA Şampiyonluğu'nu şansa bağlamak bir camiaya haksızlıktır, Milli Takım'ın başındaki Fatih Terim'e saygısızlıktır. G.Saray'ın parlak yıllarında sadece UEFA Kupası, Süper Kupa kazanılmamış, Milli Takım 2000'de Hollanda'da çeyrek final oynamış, 2002'de Dünya Üçüncüsü olmuştur.\r\nYukarıdaki resme baktığınızda Milli Takım iskeletinin G.Saray kökenli oyunculardan kurulu olduğunu görürsünüz. Dünya futbolunda başarılı olmuş ülkelerin temelinde \"Lokomotif\" kulüpler hep rol almıştır. Hollanda'da Ajax, Almanya'da Bayern Münih, Arjantin'de River Plate, Boca Juniors, Türkiye'de de Galatasaray lokomotif takımlardır.\r\nG.Saray'ın UEFA şampiyonluğunu kazandığı dönemdeki yabancıları da ülke milli takımlarının çok önemli oyuncularıydı. Taffarel 2 Dünya Kupası finali oynamıştı, Amerika'da Brezilya'ya şampiyonluğu -kurtardığı penaltılarla- kazandırmıştı. Popescu, Barcelona'nın kaptanıydı. \"Karpatların Maradonası\" Hagi de G.Saray'ın saha içi öğretmeniydi. Hakan Şükür, Arif Erdem, Ümit Davala, Suat Kaya, Bülent Korkmaz, Fatih Akyel, Hakan Ünsal, Okan Buruk, Emre Belözoğlu gibi yetenekler, kaliteli ve öğretici yönü güçlü yabancılarla donanınca G.Saray başarı merdivenlerini tırmandı. Yerli oyuncular yabancılara sıcak davranışlarıyla, yabancılar da yerli oyunculara bilgi ve birikimleriyle destek oldu.\r\nSayın Alaattin Metin ve Sayın Daum; başarısızlığı yabancı sayısının eşitsizliğine bağlayacağınıza eldeki yabancı malzemesini gözden geçirmek daha doğru olur. G.Saray'ın tüm yabancılarının kalitesini tartışabiliriz. Ama hepsinin ülke milli takımlarında oynadıkları da bir gerçek. Peki F.Bahçe'nin kaç yabancısı ülke Milli Takımları'nda oynuyor. Anelka yeni çağırıldı. Alex'in Milli Takım istikrarı yok. Sadece Appiah sürekli oynuyor.\r\nTemel sorun yabancı oyuncuların liderlik vasıflarının olmaması. Hagi ve Popescu liderdi. Hooijdonk da liderlik yaptı. Bilgi ve birikimlerini yerli oyunculara aktardı. Yabancı çok olacağına kaliteli, bilgili, öğretici ve örnek olmalı. Hatırlatayım; \"Söyleyen ve haykıran kıskançlık, daima beceriksizdir.\" \r\n", "Gerets'in kumarı\r\n\r\nUEFA Kupası finali Hollanda'nın Eindhoven kentinde oynanacak. Gerets de PSV Eindhoven'da oynarken lig ve Avrupa Şampiyonluğu yaşamıştı. G.Saray taraftarı tribünlere astığı pankartta, Fransızca \"Gerets bizi Eindhoven'a götür\" yazıyordu. \r\nTribünler dereyi görmeden paçayı sıvamıştı. Herkes G.Saray'ın Tromsö'yü gözü kapalı eleyeceğine inanıyordu. Tromsö'den dönerken yönetimin tavrı da \"İstanbul'da farklı yeneriz\" şeklindeydi. Tribünlerin havası, medyanın bakışı, yönetimin inancına göre Tromsö G.Saray için çantada keklikti . Aslında tüm bu görüşler doğmamış çocuğa don biçmeye benziyordu.\r\nTelafisi olmayan Tromsö maçına Gerets'in bakış açısı, \"Sezonun en önemli ve en zor maçına çıkacağız\" şeklindeydi. Sakatlıklar yüzünden kadro derinliğini kaybeden Gerets ilk kez dün büyük hata yaptı. Haftalardır oynamayan, maç eksiği olan Ergün ve Volkan'ı ilk onbire koyarak adeta kumar oynadı. Hakan'ı kenarda tuttu. Bunlar G.Saray'a pahalıya patladı. G.Saray golü yiyince Gerets alelacele Hakan'ı oyuna aldı. Madem Hakan oynayacak durumdaydı o zaman neden ilk 11'de oyuna başlamadı? İşte bunlar Gerets'in hatalarıydı.\r\nG.Saraylı futbolcular fizik güç olarak ve kafaca Tromsö maçına hazır değillerdi. Samsun maçında başgösteren yorgunluk dün iyice su yüzüne çıktı. Yağmuru ve soğuğu birlikte getiren Tromsö'nün en büyük kozu fizik güçleri, iyi savunma yapmaları ve dirençleriydi. Galatasaray Hakan'sız oynadığı dakikalarda hücumda tek kafa topu alamadı. \r\nNecati ile Ümit rakip savunmanın altında kaldı. Hakan girdikten sonra Galatasaray dengeyi sağladı ancak bu kez Ümit-Necati ikilisi gol vuruşlarında dengesiz ve isabetsizdi. \r\n\r\nBASKI YETERSİZ KALDI \r\nİkinci yarı Galatasaray baskı kurdu ama yapılan ortalar kanat hücumlarından değildi. Song, Sabri, Tomas, Hasan topları sürekli Hakan Şükür'e şişirdi. Bu sezon resmi maçlarda ilk golünü atan Hakan Şükür'ün indirdiği topları takipte de Ümit ve Necati başarısızdı.\r\nTromsö sahanın her yerinde presle Galatasaray'ı sıkıştırdı, Arst'ı pivot golcü olarak tek bıraktı, Bernier ile Ademolu'yu Tomas-Song ikilisinin arasına sürpriz golcü olarak soktu. Ama Norveçliler bir şemsiye gibi açılıp kapanırken, ilk maçta inanılmaz kurtarışlar yapan kaleci Hirschfeldt Sami Yen'de de devleşti. \r\nPortekizli hakem Almeida ve yardımcıları gecenin karanlık yüzleriydi. Tromsö'nün golü buz gibi ofsayttı. Tomas'a ve Hakan'a yapılanlar penaltıydı. Ancak G.Saray hakemi de yenecek bir futbol oynamadı. Tromsö'ye elenmek G.Saray'ın 100. yılına kara bir leke olarak geçecek. Bir takıma yenilebilir ve elenebilirsiniz ancak asıl sorun şu: G.Saray \"Avrupalı ruhunu\" kaybetmiş. \r\n", "Geç de olsa adalet\r\n\r\nUzun bir aradan sonra eski açık görkemli bir şekilde \"sarı\" dedi. Eski açık tribün inşaatının bitmesiyle Ali Sami Yen, nihayet stat görünümüne kavuşmuştu. Sezon başından bu yana maçlarını dışarıda oynayan Sivas için deplasman fobisinin oluşması zordu. Galatasaray'ın milli maçlar sonrası Sivas önündeki futbolu merak konusuydu. Acaba Galatasaray pozisyon üretkenliğini, agresif yapısını sahaya yansıtabilecek miydi? Çünkü lige verilen aralar Galatasaray'da hep konsantrasyon eksikliği yaratıyordu.\r\nGerets, Heinz'ı ayağının tozuyla sahaya sürerken Altan'ı kulübeye çekti. Ancak Gerets'in golcü Ümit Karan'ın yerine idman eksikliği bulunan Necati'yi oynatması tam bir kumardı. Üstelik Danimarka maçında kaçırdığı gollerle tepki alan üçü milli, dördü ligde olmak üzere gol atamayan Hakan'ı tercih etmesi bence Galatasaray kaptanına destek içindi. \r\nLorant'ın oyun planı ilk dakikadan itibaren gol yememek üzerine kuruluydu. Sivas, dokuz kişiyle savunma yapıyor, orta alanı ile savunması arasındaki mesafeyi açmıyordu. Bu kilit ancak erken golle açılabilirdi. Galatasaray baskılı oynuyor ancak kanatları kullanmadığı için şişirme toplarla gol arıyordu. Topla buluşan oyuncuların çalım atma ve rakibi geçme inatları yüzünden Galatasaray, pozisyon fakirliği yaşıyordu. Özellikle Hasan'ın seyyar oynaması, kazandığı topları dikine rakip kaleye taşıma yerine çalım atma sevdası ve bu topları boş arkadaşına çabuk oynamaması yüzünden Sivas savunması çabuk yerleşiyordu.\r\nGalatasaray göbekten saldırmayı düşündüğünde Hakan ve Necati çapraz koşular yapmıyor, yakın oynadıkları için adeta birbirlerini marke ediyorlardı. Yüksek ortalarda ise Kalla bir kule gibi yükselip Hakan Şükür'e vuruş izni vermiyordu. Ligin ilk dört haftasında pozisyon zengini olan Galatasaray, Sivasspor'a karşı gol pozisyonu üretmekte zorlanıyordu. İlk yarının iki tane ciddi pozisyonu vardı: Saidou'nun vuruşunda top yan direkten döndü. Orhan Ak önündeki topu kaleciye nişanladı. \r\n\r\nHEİNZ'IN KUMAŞI İYİ \r\nİkinci yarı Galatasaray göbeklerden yüklenmeyi bırakıp kanatlardan hücum etmeye başlayınca etkili oldu. Özellikle Hasan Şaş, seyyar oyununu bırakıp sağ taraftan hücumlara katılmaya başlayınca Sivas savunmasının dengesi bozuldu. Gerets, adaleti geç de olsa uyguladı. 63'te oyuna aldığı Ümit Karan, önce Sivas savunmasının tüm hava hakimiyetine son verdi, sonra da biri penaltıdan attığı iki golle gecenin adamı oldu; Gerets'i ve Galatasaray'ı kabustan çıkardı. Özellikle ilk golde Orhan Ak'ın ters tarafa gönderdiği ortayı Hasan Şaş'ın tenisteki \"drop\" vuruşu gibi topu yumuşatması ve Ümit'in gelişine vuruşu mükemmeldi. Heinz için karar vermek erken olur. Ancak Çek oyuncu yere sağlam basıyor, vücudunu iyi kullanıyor, topu da iyi saklıyor. ", "Mutluluğun resmi\r\n\r\nAlmanya'yla hazırlık maçı oynuyorduk, ancak Almanya'ya gitme umutlarımızın Kopenhag'ta yeşerip yeşermeyeceğini düşünüyorduk. Olimpiyat Stadı'na gelen çılgın seyircilerin dışında tüm Türkiye, Danimarka-Yunanistan maçına kilitlenmişti. Medya mensupları TürkiyeAlmanya maçının pozisyon tekrarlarını görme ihtiyaçlarını bile televizyondan seyredemiyorlardı. Çünkü stattaki televizyonlarda 'kader maçımız' açıktı. Bedenimiz sahadaydı, ama gözümüz Kopenhag'ta yüreğimiz de Danimarka'dan yanaydı. \r\nAlmanya'ya karşı millilerimizin yeterli konsantrasyon içinde olamayacağını düşünüyorduk. Ancak fena yanıldık. Milliler, akıllarını ayaklarına taşıyarak oynuyor, sahaya iyi yayılıyor, topu bilerek, görerek kullanıyordu. Almanya, teknik becerimiz karşısında bizi çaresizlikle izliyordu. Hücuma kanatlardan çıkıyorduk. Yıldıray sahanın her yerine basıyor, Halil Altıntop vücudunu akıllı kullanıyor, boş alana attığı deparlarda hız vitesini art arda yükseltiyordu. Selçuk, rakipten çaldığı topları pasa dönüştürürken acele etmiyordu. Sahada bir Tümer vardı ki futbol oynamıyor samba yapıyordu. 30-40 metre mesafeli attığı pasları da mühendis isabetinde tutturuyordu.\r\n1974 ile 2002 arasındaki dünya kupalarında 4 kez final oynayan, 2 kez şampiyon alan Almanya, Türkiye önünde adeta diz çöküyordu. Almanya'da yıldız diye gösterebileceğimiz tek kişi yoktu. Bu Almanya sadece ev sahipliği yapar. İlk yarı Brezilya gibiydik. Halil'le Tümer'le golün kıyısından geçtik ama 25'nci dakikada Tümer'in yan direkten dönen topunu Halil'in takipçilği sayesinde gole çevirdik.\r\nDanimarka da Yunanistan'ı boğuyordu. 40. dakikada Gravesen'in kornerinden gelen topu Gravgaard arka direkte gol yapınca önce biz medya mensupları sonra tribünler \"Gool\" diye havaya fırladık. Kulübe de sevinçten sarmaş dolaş olmuştu. Sadece Fatih Terim duygularını dışarı yansıtmadan heykel gibi duruyordu. \r\nİkinci yarı oyuncu değişiklikleri Milli Takımımız'ın dengesini bozdu. Almanlar'a hücum cesareti verdi. Ama Türk futbolu bence çok büyük bir kaleci kazandı. Volkan, Almanlar'ın dışarıdan attığı şutlarda mükemmel yer tutarak ve bir panter çevikliğinde gole izin vermedi. Gecenin bir başka yıldızı da genç yaşına rağmen Nuri'ydi. Almanlar'ın elinden kaçırdığı bu Nuri, kendisinin yetişmesinde büyük payı olan Almanya'ya müthiş bir gol attı. Hem Olimpiyat'ta hem de Danimarka'da mutluluğu yakaladık. Almanya'nın ışıklarını görmeye başladık. Dilerim bu uyumlu, kaliteli yetenekli kadromuz önce Arnavutluk'u geçer sonra da Almanya'da adını altın harflerle yazdırır. Bu güç bizde var. \r\n", "Kadıköy'den çıkamazlar\r\n\r\nRulet gibi bir Milli Takım'a sahibiz, Oyuncu yapısına göre ya zirve yapıyoruz ya da inişe geçiyoruz. Kilit noktalarda önemli oyuncuların eksikliğini giderecek alternatif oyunculara sahip değiliz. İsviçre karşısında EmreYıldırayHamit gibi oyuncuların olmamasının sıkıntısını fazlasıyla yaşadık. Terim'in 4-5-1 düzenindeki sistemi, çok koşan, mücadele eden, takım halinde hücuma çabuk çıkan, pres yapan, savunmaya hızlı dönen genç ve gösterişsiz İsviçre karşısında tutmadı.\r\nEmre ve Yıldıray gibi top çalan, rakibi çalımla geçebilen, rakip kaleye dikine gitme özelliği olan ve hücuma derinlik kazandıran oyuncuların eksikliğini Hüseyin ve Selçuk'la dolduramadık. Orta alanda İsviçre'nin alanları daraltması yüzünden topu kullanamadık, ayağa pas organizasyonunda isabeti yakalayamadık. \r\n\r\nRAKİP ATAKLARI KESEMEDİK \r\nÖnde hücum pres yapamadığımız ve orta alanda kalabalıklaşamadığımız için İsviçre'nin üzerimize hızlı ve kolay gelmesini önleyemedik. Zor kazandığımız topları ayağımızda tutamadık. İsviçreli oyuncuların fizik gücüne karşılık vermekte zorlandık. Nihat ve Tuncay içeri girdikleri için kanatlardan hücum edemiyorduk ama İsviçre'nin kanat hücumları karşısında çizgide oynayan savunmamız ecel terleri döküyordu. Hücumda Hakan Şükür çok etkisizdi, \r\nOyun kurucumuz Tümer'di ama Hüseyin ve Selçuk'la ona yardımcı olamadık. İlk yarıyı çalışılmış bir ölü top organizasyonunda Senderos'un kafa golüyle 1-0 yenik kapadık. Grup maçlarında Milli Takım hiç bu kadar rakiplerine pozisyon vermemişti. \r\nİkinci yarı Nihat'ın yerine Okan'ı alarak topu kullanacak oyuncu sayısını arttırdık ve orta alanı daha kalabalık hale getirdik. Oyun kimliğimize de kişilik ve cesaret aşıladık. Hücuma az da olsa kanatlardan çıkmaya başladık. Ancak rakibin kanat hücumlarına önlem alamadık. İsviçre kafa olarak bizden daha iyi hazırlanmıştı. Milli Takım'da oyun disiplini ve yardımlaşma yoktu. Savunma güvenliğini arttırıp skoru 1-0'a bağlamamız gerekirken taktik hatası yapıp kontrolsüz hücum etmenin bedelini ikinci golü yiyerek ödedik. \r\n\r\nMICHEL PENALTIMIZI VERMEDİ \r\nPenaltımızın verilmediği maçı daha farklı kaybedebilirdik. Şimdi İstanbul'da ne olur? Kadıköy'de seyirciyle önce boğarız, Emre ve Yıldıray'ın katılımıyla biz bu İsviçre'yi rahat yeneriz. Çünkü İsviçre sadece koşan ama yaratıcılığı olmayan bir takım. Yeter ki Bern'de tacizlerle sinirlerimizi yıpratan İsviçre'nin tuzağına düşmeyelim. Tahriklere kapılmayalım. Çünkü İsviçreli oyuncular bizim psikolojimizi bozmak için her türlü futbol hilelerine başvuracaklardır buna hazırlıklı olalım. Düşüncelerimizde kine, nefrete ve öfkeye dayalı hamlelere başvurmayalım. \r\n", "Geleceğin temelleri atıldı\r\n\r\nFatih Terim, Milli Takım'ın başına geçtiğinde rotayı şöyle belirlemişti: \"Geleceği bugünden kurmak. Bugünü başarı ile buluşturmak. Ve hep önde, kalıcı, hep güçlü olmak\" \r\nBugünün öncelikli başarısı, Almanya'daki Dünya Kupası'na gitmek. Bunun için önümüzde iki beklenti var. İlki Danimarka'nın Yunanistan'a yenilmemesi. Bizim de Arnavutluk'u yenip baraja kalmamız. İkincisi ise baraja kalırsak ikili maçlarını kazanıp Almanya'ya gitmek.\r\nDünya Kupası sonrası atılacak en önemli adım geleceğin Milli Takımı'nı kurmak. Bu çatıyı oluşturmak için elimizde birbirinden yetenekli müthiş bir jenerasyon var. Ümit Milli Takımı ile A-2 Milli Takımı lokomotif gibi görünse de en önemli kaynağın 17 Yaş Milli Takımı olacağına inanıyorum. Avrupa Şampiyonu olan gençler şimdi Dünya Şampiyonluğu'na koşuyor. Peru'daki turnuvada 3 maçta 3 galibiyet alan Abdullah Avcı'nın öğrencileri oynadıkları futbolla göz kamaştırıyor. Çoğu ayrı takımlardan gelmelerine rağmen sanki 40 yıldır yanyana oynamış gibi uyum içinde hareket ediyor. Özellikle Meksika maçında oynanan futbol beni büyüledi.\r\nGençler, takım halinde hareket ediyorlar, hücum pres yapıp topun olduğu bölgede anında çoğalıyorlar. Yardımlaşma da üst düzeyde. Bu konuda gençleri ofansif oynatan, oyuncularına saha içinde savaşmayı öğreten ve onlara kendilerini güvenmeyi sağlayan hocaları Abdullah Avcı'yı kutluyorum. Eğer bu gençler turnuvanın en uyumlu ve en iyi futbol oynayan ekibi olarak adlandırılıyorsa bu pay kendi becerilerinin yanında Avcı'nın sayesindedir. Ama turnuva sonunda bu gençler yaş olarak büyüyecek ve bir üst Milli Takım'a terfi edeceklerdir. \r\nBirinci görevimiz bu gençlere sahip çıkmak ve kulüplerinde kalıcı olmalarını sağlamaktır. Eğer gençlerin önünü açmaz, onlara fırsat tanımaz ve cesaretli olamazsak geleceği kurma hayallerimizi çöpe atmış oluruz. Bu oyuncuları üst milli takımlara taşırken hocaları Abdullah Avcı'yı taşımalıyız. Çünkü Avcı ve bu gençlerin ilişkisi uyum, öğrenme, eğitilme ve takım olma konusunda etle tırnak ilişkisine benziyor. Yani Avcı'ya \"Sen yeni gençler yetiştir\" dememeliyiz. Yetiştirdikleri ile aynı yolda birlikte yürümesini sağlamalıyız. \r\n", "İtalya modeli şart\r\n\r\nKaliteli yabancı oyuncuya ne kadar karşı değilim. Futbolumuza katkıda bulunacak çağdaş, çalışkan ve kaliteli teknik adamların da Türkiye'de çalışmasından yanayım. Son yıllarda yabancı teknik adam sayısı azaldı. Bunu Türk hocasının yükselen başarısı olarak gördüm. Ama şimdi bu başarının hızla eridiğine tanık oluyorum. Yabancı teknik adam sayısının azalmasının yerli isimler arasında bir rahatlama yarattığını; rekabet, kendini yenileme, geliştirme duygularını körelttiğini görüyorum. Süper Lig'de 8 haftayı geride bırakırken 9 kulübün hocalarıyla yollarını ayırmasını hayretle karşılıyorum. Bir kulüpte defalarca çalışmış ama \"Keçi boynuzu tadı veren\" başarılarla ayakta kalmış isimlerin yine ortaya \"Kurtarıcı\" gibi çıkmalarını hayretle karşılıyorum. Suçlu hocalar mı, yoksa kulüp yöneticileri mi? Bana göre gerçek suçlu vizyonu tükenmiş, misyonu bitmiş, adamını bulan ve hatırla işbaşına gelen ama futbolumuza katkıda bulunmayan isimlere çalışma kapısını açan Futbol Federasyonu'dur. Ben her teknik adamın bir \r\nkarnesinin olmasından yanayım. Örneğin İtalya'da ismi, kartviziti ne olursa, \"Bir teknik adam yılda sadece bir kulüp çalıştırabilir\" ilkesinin ve uygulamasının Türkiye'de de yürürlüğe sokulmasından yanayım. Türkiye'de ne yazık ki teknik adamların \"Neler yapabilir. Çapı nedir. Futbola katkı sağlayabilir mi?\" gibi bir başarı karnesinin olmaması 8 haftada 9 kurban yaşanmasını da kaçınılmaz kılıyor. Kulüp yönetimlerinin kafaca yeterli bilgi ve birikime sahip olamamaları \"Ucuza hoca çalıştırma\" uğraşları çağdaş isimlerin önlerini tıkıyor.\r\nTürkiye'de teknik adamlık koltuklarında \"Ne yaptıkları ve kapasiteleri belli olmasına\" rağmen hep aynı isimler oturuyor. Görev alışverişi de kısır bir döngü içinde sürüyor. Federasyon bu kıyımın yaşanmaması adına İtalya modelini başlatmalı. İtalya modeli, teknik adamlığı meslek edinen kişileri \"Kendilerini yenileme ve geliştirme\" adına rekabete sokar. Başarılı olan eleğin üstünde kalır, başaramayan \"Ben nerede hata yaptım?\" diye kendini sorgular. Bu sistemle \"Torpilli ve nöbetçi\" antrenörlerle çağdaşlığı yakalamamız, futbol olarak Avrupa düzeyine ulaşmamız hayal olur... Yabancı hocalar yeniden Türkiye'de cirit atmaya başlar. \r\n", "Yöneticimiz uyuyor mu?\r\n\r\nYıllar önceye dayanan, şimdi de zaman zaman TV'de izlediğimiz bir İzocam reklamı vardır. Soğuktan titreyen ya da aşırı ısınan kat malikleri \"Yöneticimiz uyuyor mu?\" diye feryat ederler. Bu reklam bugünkü G.Saray yöneticilerini tam analiz ediyor. Neden mi? \r\nTarih: 22 Ekim 2005... G.Saray-Denizli maçı 1-1 bitiyor. Hakem Selçuk Dereli'nin yönetimine tepki gösteren Hasan Şaş'ın, Dereli hakkında sarfettiği sözler, gözlemci raporlarında olmamasına rağmen hakem raporuna giriyor. 25 Ekim'de Hukuk Kurul'u Hasan'ı \"Hakeme hakaret ettiği için\" tedbirli olarak ceza kuruluna sevkediyor. 28 Ekim'de Hasan'a \"3 hafta men\" cezası çıkıyor. Tahkim Kurulu bunu 2 maça indiriyor. Hasan kupada Mersin'e, ligde G.Birliği'ne karşı oynamıyor.\r\nTarih: 27 Kasım 2005 ... G.Saray F.Bahçe'ye 1-0 yeniliyor. F.Bahçe Şampiyonlar Ligi'nde PSV ile oynarken TV'den \"Semih'e 3 maç ceza\" alt yazısı geçiyor. PFDK'nın ceza gerekçesi \"Rakip takım taraftarlarına ve hakeme küfür etmek.\" Hasan küfür ediyor, Ceza Kurulu'na tedbirli gidiyor. Semih küfürden tedbirsiz gidiyor. Hasan'a 6 günde \"Hızır Reis\" gibi ceza yapıştıran PFDK, Semih için kaplumbağa hızıyla davranıyor.\r\nHukuk Kurulu, önüne gelen iki dosyadan Hasan'a niye tedbir koyup, Semih'i niye tedbirsiz PFDK'ya gönderdiğini, PFDK da iki dosyanın karar süreçleri arasındaki farkı açıklamalıdır. Semih, Hasan gibi tedbirli gitse Trabzon maçında oynayamayacak, Nobre'ye asist yapamayacak, F.Bahçe de kaybedecekti. Demek ki; Futbol Federasyonu ve kurulları özerk değil. Birilerinin güdümünde oldukları verdikleri kararlarda görünüyor. Aynı suça (PFDK gerekçeli kararında Hasan için hakaret, Semih için küfür yazıyor) farklı muamele... Ne adalet ama değil mi? \r\nDün Canaydın hakem hatalarını barkovizyondan gösterip \"Sıkı takipteyiz\" dedi. İyi de bu ceza skandalını nasıl göremedi? Okumayan, araştırmayan, sporla ilgili kurumların faaliyetlerini izlemeyen yöneticileriyle G.Saray Allah'a emanet gidiyor. Ben bu yazıyı yazdıktan sonra Tahkim Kurulu Semih'in cezasını kaldırdı.\r\nİşte F.Bahçe'nin gücü bu! Santrforlarının sakat olduğu, forvette büyük sıkıntı çektikleri bir dönemde üç maçlık cezada indirim değil, tamamen iptal çıkarabiliyorlar. F.Bahçe Başkanı Aziz Yıldırım'ın Canaydın'ın bir önceki basın toplantısına yaptığı gibi cevap vermesine gerek yok. Tahkim Kurulu, bu adil (!) kararla cevabı vermiştir zaten. \r\n", "Hakansız oynamak\r\n\r\nRizespor maçı Galatasaray'ın son 5 final maçından ilkiydi ve zorlu bir virajdı. Üstelik Rizespor 4 haftadır yenilmiyordu . İskelet kadrodan Hakan Şükür, Hasan Şaş ve Marek'in yokluğunda Galatasaray'ın sahaya yansıtacağı oyun anlayışı merak konusuydu. Ancak en önemlisi G.Saray fizik güç olarak son haftalarda girdiği düşüşten yükselişe geçebilecek miydi? Beş final maçı teknik direktör Gerets'in de taktik zekasının güven oylaması olacaktı. \r\nTek forvet Okan ile hücumu düşünen evsahibi takım, top Galatasaray'a geçtiğinde önde basıp, rakibi yıldırmayı planlıyordu. Ancak İliç'in kişisel becerisi ile yarattığı pozisyonda Ümit Karan'ın akıllı pasına koşan Cihan'ın attığı gol oyunun kontrolünün anında G.Saray'a geçmesini sağladı. Sarı-kırmızılılar ısrarla ayağa pas yapıyor, hücuma çıkarken topu yerden kullanıyordu. Hücum girişimlerini kanatlardan Ergün ile Cihan organize ediyor, İliç ise ya tek top oynuyor ya da önünün açık olduğunu gördüğünde dikine gidip Necati ve Ümit Karan'ın önüne gol pasları atıyordu. Rizespor ısrarla Cihan'ın bölgesinden Serkan ile bindiriyordu. Altan'ın Cihan'a yardıma gelmemesi, geriye geç dönmesi hücuma çıkarken top kaptırması ve ayağındaki topları çoğunlukla rakibe pas olarak kullanması Galatasaray'ın hücum yemesine yol açıyordu. \r\n\r\nİKİNCİ GOLLE ÇÖZÜLDÜ \r\nErgün ile Orhan Ak hücuma nöbetleşe çıkıyor, birbirlerinin boşluğunu iyi doldurdukları için evsahibi takım bu bölgede etkili olamıyordu. Orhan'ın sol ayağının dışı ile attığı enfes pasa koşan Ümit'in kaleye bıraktığı topu Necati'nin tamamlaması ikinci gol olurken Galatasaray da rahatlıyordu. Gol sonrası Rizespor'un savunma güvenliğini terkedip kontrolsüz biçimde çok adamla hücuma gitmesi Galatasaray adına avantajdı. Ama sarıkırmızılı oyuncular tempoyu yükseltmeyi akıl edemeyince art arda gelecek golleri engellediler. Galatasaray takım halinde hareket etme özelliğini geri kazanmıştı. Yardımlaşma iyiydi, çok koştular, sürekli yerden ayağa pas oynadılar. \r\n\r\nHAKAN ŞÜKÜR İYİ İZLEMELİ \r\nGalatasaray'ın Rize önündeki oyun şeklini irdelemek gerek. Hakan Şükür oynadığında Galatasaray hücum ederken, kaptanına göre oynuyor. Yani yerden çok yüksek toplarla hücum ediyor. Dün gece ise orta alana karışan yoktu. İliç ve Saidou organizasyonu üstlendi. Hakan takıma girdiğinde orta alana gelip top almaya çalışmamalı. Sadece gol bölgelerinde bulunup, rakibin topu kullanmasını engellemeli. Çünkü Hakan orta alana geldiğinde hücum bölgesine gitmekte geç kalıyor, bu yüzden de pozisyon alamıyor, diri kalamıyor. \r\n", "Çifte standart\r\n\r\nUEFA'nın bazı uygulamalarına akılsır ermiyor. Ali Sami Yen'de maç oynanması için G.Saray'a ot yolduran şartlar öne süren UEFA, her türlü sakatlığın yaşanabileceği çamur deryası bir sahada kendi adını taşıyan kupanın (ön eleme değil) ilk tur maçının oynanmasına izin verdi. Bunun adı çifte standarttır.\r\nUEFA kulüpler için bazı kriterler belirlerken sahaları denetlemiyor mu? Türkiye Futbol Federasyonu sezon başı Ali Sami Yen'in eski açık tribününü bitirmediği için Galatasaray'ın lig maçlarını oynamasına izin vermiyordu. Tromsö'nün inşaat halindeki stadında UEFA maçı oynanmasına UEFA nasıl izin verdi? Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu! \r\nGerets de zemine tepki gösterirken maçın hakemine ve gözlemcisine \"Saha koşulları çağ dışıydı, Sahada futbol oynamaktan çok çamurla mücadele edildi\" yorumunu yaptı.\r\nTopun zıplamadığı ve çamura zamk gibi yapıştığı, ayakta durmanın mucize olduğu futbolun doğasına aykırı bir zeminde G.Saraylı futbolcular mücadele etti. Avusturyalı hakem Lehner, Tromsö'nün rakibi bir Manchester United, Juventus, Milan veya Real Madrid olsaydı \"Bu sahada maç oynanır\" kararını verebilir miydi? Bence vermezdi.\r\nUçakta sohbet ettiğimiz Necati Ateş isyan ederken, \"Rugbyciler'in kullandığı 20 inç vida taktik fayda etmedi. Hatta Mondragon'un taktığı alüminyum vidalar 22 inçti. Ayaklarımız bileğe kadar çamura gömülüyordu. Bir ara Orhan Ak'a baktım, maden işçilerine benziyordu. Balçık çamur içinde sadece mücadele ettik. Sakatlık yaşamadığımıza seviniyoruz. Üstelik 30 dereceden gelip 0 derecede oynadık. Yine de iklime kolay alıştık. Tromsö'yü Ali Sami Yen'de yeneriz. Norveçliler rövanşta kesin 10 kişi savunma yapacaklar. Kaptanları Martin ile siyahi oyuncu Stephen'a dikkat etmeliyiz\" dedi.", "Uğurlu galibiyet\r\n\r\nDaum, Fenerbahçe medyasını \"İstatistiklere bakmaktan korkanlar var\" şeklinde eleştirmişti. Daum'a katılıyorum. Ve istatistiklerin yol gösterici olduğuna inanıyorum. İlginçtir; Galatasaray Terim'le 4 yıl üst üste ve Lucescu ile şampiyon olduğu dönemlerde Samsun'a deplasmanda kaybetmemişti. Son 2 yılda ise Hagi ile Samsun'u evinde yenememiş, mağlup olmuştu. Samsun deplasmanı adeta kaderiydi sarıkırmızılıların. \r\nGalatasaray, Hakan, Cihan gibi temel oyuncularının yokluğunda çıkıyordu ligdeki istikrarı adına \"kırılma noktası\" gibi bir karşılaşmaya... 90 dakika öncesi bastıran doğaüstü sağanak yağmur Samsun'u sular altında bırakmıştı ama sahada tahribat yaratmamıştı.\r\nSarı-kırmızılılar Hakan'ın yokluğunda Ümit-Necati ikili forvetiyle gol arayacak, İliç ise sürpriz golcü olarak destek verecekti. Karşılaşmanın ilk dakikalarında Heinz'ın kaçırdığı golden sonra topun ve oyunun hakimiyeti Samsun'a geçti. Kais oyun kuruyor, Musa ve Celil kanat akınlarıyla Samsunspor'u Galatasaray kalesine taşıyordu.\r\nGalatasaray'da Saidou orta alanda tek başına çarpışıyor, savunmaya yardıma gelen Hasan Şaş hücum organizasyonlarını da düzenliyordu. \r\nNecati-Ümit ikilisi Hakan'ın yokluğunda rakip savunmayla boğuşuyorlar ama topu kazanmakta becerili olamıyorlardı. Hasan'ın üç Samsunlu'nun presine rağmen sıfıra inip arka direğe kestiği topu Necati kafa ile gol yaparak takımını da rahatlatıyordu.\r\nAncak gol sonrası Galatasaray'ın oyunun temposunu yükseltmeyi düşünmemesi büyük hataydı. Çünkü Samsun risk alıp çok adamla Galatasaray'ın üzerine geliyor ve savunmasında derin boşluklar bırakıyordu. \r\nG.Saray zaten 9.5 kişi oynuyordu. Heinz etkisizdi. İliç de sadece hücuma katılıyor; geriye dönüşlerde geç kalıyordu. Sırp oyuncu Galatasaray'ın saman alevi gibi ataklarında Necati'nin önüne bıraktığı, Hasan'ın da kafasına kondurduğu topları güçsüzlükten gol yapamadı.\r\nGalatasaray, psikolojik maçta fiziksel yorgunluk içindeydi. Özellikle Ümit Karan, Tomas ve Necati gereksiz yere hakemle konuşuyordu. Devre arası yaşanan Necati-Hasan tartışması bu sinirin bir göstergesiydi.\r\nTeknik direktör Gerets, ikinci yarı İliç'in yerine Sabri'yi alıp, Hasan'ı sola, Marek'i de orta alana çekince G.Saray oyunun kontrolünü eline geçirdi. Sabri'nin çalışkanlığı, önce dinamizmi sonra da golü getirdi. \r\nKanatlardan gelmeye başlayınca, pozisyonlar bulan Galatasaray'da Necati, Ümit ve Volkan son vuruşlarda şanssızdı. Cimbom bu kez Samsun'da kırılmadı. Bakalım bu galibiyet geçmiş yıllardaki gibi sarı-kırmızılıları zirveye taşıyacak mı? \r\n", "Daha herşey bitmedi\r\n\r\nFenerbahçe ilk kez bir maça sambacıları olmadan çıkıyordu. Milan karşısında Avrupa şansını devam ettirme adına yükün ağırlığı Türk futbolcuların sırtında olacaktı. Daum'un kadro yapısı Milan'ı durdurma adına savunma ağırlıklıydı. Anelka tek forvet oynayacak, Fenerbahçe takım halinde alanları daraltacaktı. Milan çok koşan bir takım değildi ama en iyi özellikleri ayağa isabetli pas oynamalarıydı. \r\nFenerbahçe'nin rakibi karşılayıp Anelka'yı kontratakla gol yollarına kaçıracağını düşünüyorduk ama yanıldık. Milan, F.Bahçe'yi kendi sahasında çok adamla karşılayıp hızlı kontratağa çıkıyordu. F.Bahçe hücumu düşünürken rakip oyuncuları gözlem altında tutamıyordu. İlk 15 dakikada F.Bahçe zor kazandığı topları isabetli pasa dönüştüremediği için kolay kaybediyordu. Milan Seedorf'un organizatörlüğünde topu ayaktan ayağa gezdirirken fazla zorlanmıyordu. 16. dakikada F.Bahçe Milan'ın tuzağına düştü. Shevchenko'nun başında Serkan olsaydı süratiyle yakalar golü önlerdi .\r\nDaum'un Ümit'i savunmanın göbeğinde, Deniz'i solunda oynatması çok riskliydi ve Fenerbahçe'ye zarar verdi. Çünkü Tuncay, Ümit'le yakaladığı uyumu Deniz'le sağlayamadı. F.Bahçe sürekli soldan hücumu tercih ediyor, Milan'ın sağ tarafını az kullanıyordu. Oysa Milan savunmasının solunda oynayan Serginho hücum ağırlıklı bir oyuncu olduğundan sürekli yerini kaybediyor ve arkasında derin boşluklar bırakıyor ancak Mehmet Yozgatlı çabuk hamle yapamadığından ayağındaki topları ortaya dönüştürmekte gecikiyordu. Tuncay alan değiştirip sağ tarafa geçseydi F.Bahçe hücumda daha etkili olurdu. Tabii bu hamleyi yapacak kişi Daum'du ama denemedi. \r\nF.Bahçe savunmasında Önder ve Serkan tekmeye kafa koyarak oynuyorlar, maç eksiği olan Servet rakipleriyle girdiği ikili mücadelelerde yanlış pozisyon aldığı için sık hata yapıyordu.\r\n2. yarının başında Shevchenko'nun bireysel becerisiyle attığı golden sonra oyun bir anda F.Bahçe savunmasıyla Ukraynalı oyuncu arasında geçmeye başladı. Daum'un Nobre'yi oyuna alması geç bir hamleydi. Anelka Milan savunmasında tek forvet olarak etkili değildi. Shevchenko Milli Takımımız'ı Kadıköy'de tek başına yıkmıştı Fenerbahçe'nin de başına dert olup çok rahat 4 gol attı.\r\nFenerbahçe bu yenilgiyi kafasına takmamalı. F.Bahçe, PSV'yi yenebilecek güçte. güçte bir takım. Üstelik PSV önüne tam kadro çıkacak. Bu önemli avantaj. Ancak, Milan maçından tüm Türk takımlarının ders çıkarması lazım. Milan 4-0 galip, F.Bahçe yandan faul kullanıyor Shevchenko'su, Vieri'si dahil 11 kişi kale içinde savunma yapıyor. \r\n", "Yarsuvat'ın tepkisi neyin göstergesidir?\r\n\r\nPerşembe günü G.Saray Divan Kurulu'nda yaşananlar medyada manşetlere tırmanırken camiada şok etkisi yarattı. Divan eski Başkanı Duygun Yarsuvat'ın, \"Kulüp sokağa döküldü\" sözleri G.Saray'da \"Kol kırılır yen içinde kalır\" felsefesinin çöküşüdür. Lise kökenli Yarsuvat'ın yine lise kökenli Başkan Canaydın'a yönelik, \"Riva için yetki verelim ama başarılı bir yönetime yetki verelim. Bu yönetim başarısızdır. Hani nerede Seyrantepe? Bu yönetimle her gün daha derine gidiyoruz\" suçlamaları G.Saray'da bu yönetimin gitmesi için düğmeye basılmış bir hareket midir? Yoksa geçmişe dayalı Yarsuvat-Canaydın çatışması mıdır? \r\n1994 seçimi öncesi Duygun Yarsuvat Galatasaray Liseliler Derneği'nin başkanıydı. Özhan Canaydın da Alp Yalman'ın listesinden yönetime girmek istiyordu. Canaydın, Yarsuvat'tan \"Beni, dernek yönetiminin temsilcisi olarak Alp Yalman'ın listesine sok\" talebinde bulundu. Ancak Yarsuvat, \"Sen dernekte çok sevildiğini sanıyorsan yanılıyorsun. Sevmeyenlerin sayısı sevenlerdan daha fazla\" diyerek Canaydın'a yönetime girmesi konusunda baskı yapamayacağını söylemişti.\r\nCanaydın daha sonra hatırlı kişileri araya sokarak, Doğan Hasol, Faruk Süren, Ateş Ünal Erzen, Bülent Tulun, Toni Cauki gibi isimlerin bulunduğu listeye girdi ve Alp Yalman seçimi kazandığı için yönetim kurulu üyesi oldu.\r\nCanaydın kendisine yanlış yapanı asla unutmaz. Canaydın 2002'de başkan seçildiğinde Duygun Yarsuvat Divan Başkanı'ydı. Yeni seçimde Divan Başkanlığı'nı Canaydın'ın desteklediği Semih Haznedaroğlu kazandı. Canaydın geçmişin rövanşını Yarsuvat'tan almış oluyordu. \r\nG.Saray Üniversitesi'nde rektörlük yapmış Duygun Yarsuvat'ın Divan'daki çıkışı bazı G.Saraylılar tarafından gereksiz olarak düşünülse de buzdağının görünmeyen kısmında \"Derin G.Saray\"ın Özhan Canaydın'a olan güveninin azaldığına işaret ediyor.\r\nBugün Yarsuvat'ın üzerinde G.Saray Vakfı; o vakfın da tepesinde İnan Kıraç var. Kıraç ile Yarsuvat G.Saray Lisesi'nden sıra arkadaşı. Canaydın başkanlığa aday olurken Kıraç ve Selahattin Beyazıt'tan icazet almıştı. Yarsuvat'ın konumu dikkate alındığında Divan'daki tepkisi duayenlerin Canaydın'a desteği askıya aldığının hatta geri çektiğinin göstergesidir. \r\nSayın Başkan Özhan Canaydın'ın, sayın Duygun Yarsuvat'ın sözlerini hakaret olarak kabul etmesi kendince doğru olabilir. Ancak bu sözler Canaydın'ın geçmişte kırdığı kalplerin bir faturasıdır. Boşuna, \"Rüzgar esen fırtına biçer\" dememişler. Başkan Canaydın da fırtına tutulmuş geminin kaptanıdır. Dilerim bu gemi batmaz. \r\n", "Yorgun savaşçı \r\n \r\n\r\n\r\nG.Saraylı futbolculardaki sinirlilik, yorgunluğun dışa vuran tepkisidir. Sarı-kırmızılılar iyi besleniyor, çalışıyor ama yeteri kadar dinlenemiyor. \r\n\r\nSamsun maçı sonrası Gerets, \"Her zamanki soğukkanlılığımızı takımda göremedim\" diyerek adeta serzenişte bulunmuştu. Hatta Hasan Şaş ile Necati Ateş arasında yaşanan olayı da soğukkanlı olamamaya bağlamıştı. Peki ama bu sorunun temeli nedir?. Gerets'in \"Soğukkanlı olamadık\" tanımı sinirlilikle eş değerdir. Hasan'la Necati arasında yaşanan olay, Ümit Karan'ın sürekli herşeye itiraz etmesi yorgunluğun dışarıya vuran tepkisidir. G.Saraylı futbolcular yoğun maç trafiği, ağır idmanlar ve kısa sürede yaşanan iklim değişiklileri üçgeninde fiziksel ve beyinsel bir yorgunluk yaşıyor. Maçlarda ve antrenmanlarda futbolcular kaybettikleri vücut değerlerini doğru beslenme, vitamin kürleriyle geriye kazanabilirler. Ancak bir futbolcu için dinlenme ve uyku düzeni de çok önemlidir.\r\n\r\n8 SAAT UYUYAMIYORLAR \r\nBugün G.Saray'da yorgunluk, sinirlilik su yüzüne çıkmış görünüyor. Gerets'in tüm takımı aynı antrenman programı içinde çalıştırması ve deplasman dönüşleri sabah erken saatte antrenman yaptırması yorgunluğa hatta sakatlıklara çanak tutuyor. G.Saray, Samsun'dan döndüğünde saatler 01.30'du. Futbolcular diyelim ki 02.30'da yattı. Ama pazartesi G.Saray'ın idmanı 10.30'daydı. Bir futbolcunun idmana kahvaltı sonrası çıkacağını düşünürsek uykusunun 8 saat olma imkanı yok. Futbolda, \"İyi beslenme, iyi antrenman yapma, iyi dinlenme\" temeldir. Özellikle bu formüle yaşlı oyuncuların uyması şarttır. G.Saraylı futbolcuların iyi beslendiğine, iyi antrenman yaptığına inanıyorum. Ancak yeterli dinlenemediklerini iddia ediyorum. Eğer Gerets, G.Saray'ın yeniden soğukkanlı takım özelliğini kazanmasını istiyorsa dinlenme sorununa çözüm üretmelidir. ", "Avrupalı oluyor\r\n\r\nGolleriyle, hatalarıyla, pozisyonlarıyla ağızlara tat veren müthiş bir mücadele izledik. Kağıt üzerinde Almanlar'ın fizik üstünlüğüne karşı Fenerbahçe'nin silahı teknik becerisiydi. \r\nAlman takımlarına karşı F.Bahçe'nin hiç maç kazanamaması psikolojik baskı yaratabilir miydi? Ama Alman futbolu parlak günlerine hasret çekiyordu. Schalke'nin kadrosundaki yabancı oyuncu fazlalığı Almanya'da yıldız yetişmediğinin göstergesiydi. Schalke, Kadıköy'e bir puan için geldiğini birinci dakikadan itibaren alan savunması yaparak ortaya koydu. F.Bahçe topa hakim oluyor ama Schalke çabuk basıp pozisyon üretmelerine izin vermiyorlardı. Alex oyuna katılmıyor, Selçuk-Appiah-Serkan üçlüsü sahanın her yerine basıyordu. 14'te Alex sahneye çıktı. Ön direğe kestiği topu Luciano kafayla köşeye bıraktı. Schalke savunmayı öne çıkarıp çok adamla hücuma katılmaya başladı. Bu F.Bahçe'nin çabuk hücum etmesini sağladı. Anelka'nın ve Alex'in 'al da at' şeklinde araya bıraktığı toplara Nobre vuramadı. Aurelio da kötü oynuyordu. \r\nİkinci yarı Daum'la Rangnick'in satranç savaşını izledik. Schalke, Kuranyi'nin girmesiyle çift santrfora döndü. Larsen-Kuranyi ikilisi, Önder-Luciano ikilisini kenarlara çekince Lincoln, Rafinha ve Kobiashvili göbekten tehlikeli gelmeye başladı. F.Bahçe fizik olarak oyundan düştüğü için şuursuzca ve kontrolsüzce savunma yapmaya başladı. Fener savunmasında denge bozuldu. Üç dakika içinde Lincoln art arda attığı gollerle skoru 2-1'e getirdi. Daum hamlesini geç de olsa yaptı. Aurelio'yu çıkarıp Tuncay'ı alması oyuna dinamizm ve hücumda derinlik kazandırdı. Nobre'nin 2-2'yi getiren golünün öncesindeki pasın ismi Tuncay'dı. Fener üçüncü gol için bastırırken kaleci Volkan talihsiz bir hata yaptı. Ayağının altından kaçırdığı topu Kuranyi boş kaleye yuvarladı. Volkan yıkılmıştı. Tribünler genç kaleciye destek çıkıyordu. Bu hatadan iki dakika sonra Appiah skora denge getirirken tüm takım bu golü Volkan'a hediye ediyordu.\r\nF.Bahçe kazansaydı Avrupa yarışında büyük avantaj sağlayacaktı. Ama beraberlik Schalke'yi frenlerken F.Bahçe'nin gelecek için umutlarını yeşertti. Bu maç gösterdi ki F.Bahçe de artık Avrupalı olmaya başladı. Çünkü iki kez yenik duruma düşmelerine rağmen savaştılar ve puan kopardılar. \r\n", "Üç başkana ödeme emri \r\n \r\n\r\n\r\nSüren'in başkan, Cansun'un 2. başkan olduğu günlerde açılan ve Canaydın döneminde de kullanılan banka hesabının kredi ödeme emri, 3 isme de gönderildi. \r\n\r\nDün Vakıfbank'ın G.Saray ile ilgili 4 adrese gönderdiği 35 trilyon TL'lik ödeme emri sarı-kırmızılı yönetimlerin ortak hesaptan çalıştıklarını ortaya koydu. Faruk Süren başkanken Vakıfbank'tan açılan ve dönemin başkanı Mehmet Cansun'un da imzası bulunan hesaptan 20 milyon dolar kredi çekildi. Bu kredi Cansun'un başkanlığı döneminde, 2001 sonunda kapatıldı. Ödeme halka arzdan gelen parayla yapıldı. Ancak Süren döneminde açılan, Cansun döneminde kredi ödemesi yapılan hesap kapatılmadı. Ve bu açık hesabı, Canaydın yönetimi kullanmaya devam etti.\r\n\r\nESKİ BAŞKANLARDAN İTİRAZ \r\nCanaydın zamanında kullanılan 35 trilyonluk kredinin ödeme zamanı gelince de hem G.Saray'a hem Canaydın'a hem de hesapta imzası bulunan Süren ile Cansun'a ödeme emri gönderildi. Canaydın krediyi doğrulayarak, \"Ödemeyi kulüp ya da ben yapacağız\" dedi. Süren ve Cansun da Vakıfbank'a itiraz dilekçesi gönderdi. Ancak Vakıfbank, 35 trilyonluk ödemesini G.Saray'dan tahsil edemezse yine Süren ve Cansun'un kapısını çalacak. \r\n \r\n \r\n", "Seçim yönetimleriyle bu kadar\r\n\r\nG.Saray'da yenilgi asla hazmedilemez. Kimse ikinciliği alkışlamaz. G.Saray hep şampiyonluğa oynar... Bu kavramlar G.Saray camiasının olmazsa olmazlarıdır. Ancak bugün G.Saray vizyon ve marka gücü olarak erozyondadır. Başarı yolunda hızla irtifa kaybetmektedir. Taraftarın yönetime olan isyanı başarıya olan açlığın göstergesidir. Bence taraftar haklıdır. Yıllar önce G.Saray, Steaua Bükreş ile oynadığı yarı finalden sonra Avrupa'da başarının, bir kupa kazanmanın hayal olmadığına inanmış ve şu tarihi sloganı üretmişti: \"Hanginizin var böyle şanlı tarihi... Kim oynadı yarı finali... Okan'la Hakan'la süper taraftarınla, Cim-Bom final yakışır sana.\"\r\nG.Saray taraftarı yarattığı ve inandığı bu sloganı her lig maçında haykırmış ve G.Saray; UEFA Kupası'nı ve Süper Kupa'yı kazanarak taraftarının inancını boşa çıkarmamıştı. \r\nBugün G.Saray vizyon olarak küçülmüştür.\r\nAvrupa'da gücünü kaybetmiştir. Tromsö faciası\r\nG.Saray'ın Avrupa'da ayak izlerinin silindiğinin göstergesidir. Oysa G.Saray 2000'li yıllarda zirveye tırmanan başarılarını bilim ve akılcılıkla kazanmıştı. Temelinde Ali Uras ve ekibinin attığı harçlar vardı. 1960'lı yıllarda yönetime alınan genç isimler kazandıkları tecrübe ve birikimle Uras yönetiminde görev almışlardı. Uras döneminde Florya yapıldı. Derwall göreve getirildi. G.Saray hep iyi hocalarla çalışmayı prensip edindi. Sağlam bir mali yapı kuruldu. Alp Yalman başkanlığı döneminde mali yapının zarar görmemesi için cebinden verdiği 16 milyon doları sildi. Türkiye 1994 krizini yaşadığında G.Saray; Koeman ve Laudrup ile anlaşıp ön anlaşma imzalamıştı. Bugün bu sözleşmeler Adnan Polat'ın kasasındadır. Yalman yönetimi ülke krizini gözeterek G.Saray'ın mali durumunu riske atmadı ve bu oyuncuları almadı. Yalman açılıp saçılıp\r\nG.Saray'ı borç altına sokabilirdi. Ama sokmadı.. Bugün G.Saray büyük borç kıskacında... Yalman'ın Faruk Süren'e kaybettiği seçim G.Saray için dönüm noktası oldu. Süreklilik arzeden yönetimler ve gelecekte başkan olacak isimler saf dışı bırakıldı. O günleri hatırlayanlar Faruk Süren-Özhan Canaydın-Ateş Ünal Erzen'den oluşan ekibin Alp Yalman yönetiminde nasıl çalışmadıklarını ve yönetimi nasıl yıprattıklarını iyi bilirler. Süren seçimi kazandıktan sonra G.Saray mali disiplinini yitirdi. Süren döneminde ilk ve en büyük yanlış stat projesine 13 milyon dolar harcanmasıydı. Bu, G.Saray'ın tüm nakit yapısını artıdan eksiye çevirdi. Oysa Süren yönetimi Yalman'dan devraldığında kasada 4 milyon dolar vardı. Süren yönetiminin ilk iki yılında Canaydın mali işlerden sorumlu başkan yardımcısıydı. \r\n1996-2000 yılları arasında G.Saray büyük sportif başarılar kazandı. Bu başarıların altında Arif, Hakan Şükür, Tugay, Bülent, Okan, Ergün gibi yerli jenerasyonların Hagi, Popescu, Filipescu, Taffarel gibi yabancılarla desteklenmesi yatıyordu. Bu kadroya kafasında hep kazanmayı düşünen, karizmatik lider Fatih Terim'in çalışkanlığı ve disiplini eklenince G.Saray; Türkiye'de ve Avrupa'da zirve yaptı. \r\nG.Saray ekonomik açıdan olmasa da sportif açıdan büyüyünce kulüp üyesi olmak ve çeşitli kademelerde görev almak prim yapmaya başladı. Özellikle kulüp üyesi bir grup liseli (Bunlara liseciler deniyor) kulübün gerçek sahibinin kendileri olduğunu düşünerek hareket etmeye başladı. Özhan Canaydın da liseci gücün sayesinde başkan seçildi. Ancak bu hareket G.Saray'daki her türlü rasyonel bakış açısının, sevgi ve saygı ortamının kaybolmasına neden oldu. Bu zihniyet G.Saray'daki değerli insanları korkutarak, yıldırarak safdışı bıraktı. Sonuçta güçsüz ve sadece seçim için kurulmuş kadrolarla oluşan yönetimler yapmaları gereken görevleri yerine getiremediler. \r\nSayın Canaydın iyi bir G.Saraylıdır... Dürüsttür... Kulübü kendi çıkarları için asla basamak yapmaz. Ancak geçmişle kavga etmeyi bırakmaması, tüm camiayı kucaklamayı seçmemesi G.Saray'da sevgisizlik ve kırgınlık ortamının doğmasına neden olmuştur. G.Saray'ın temel sorunu iletişim, sevgi, saygı ve birlik olamama eksikliğidir. G.Saray'ın yakın dönemini bilen yöneticilerin tasfiye edilmesi, hangi işi kimin yapacağı belli olmayan kadrolarla kurulan yönetimler bugünkü çöküşün nedenidir. İşe göre adam seçmek yerine seçim kazanacak kadroların iş başına gelmesi G.Saray'ın sahip olduğu bilgi birikiminin, vizyonun yönetim kurulu kadrolarında vücut bulamamasına yol açmıştır. \r\nG.Saray camiası bugünkü yapısının içinde bulunduğu mali sorunları ve modern dünyanın şartlarını göz önünde bulundurarak yeniden organize olmak zorundadır. Örneğin denetimler yılda bir kez toplanan genel kurulun tekelinde olmamalıdır.\r\nG.Saray artık kapılarını profesyonellere açmak zorundadır. \r\n", "Sihir bozuldu\r\n\r\nBaşkan Canaydın \"Taraftarın protestosunun Denizli maçında sona ereceğine inanıyorum\" şeklinde görüş belirtmişti ama yanıldı. Eski Açık'ta açılan pankartta \"Hanginiz Galatasaray'dan büyüksünüz?\" diye yazıyordu. Pankarttaki kelimeler yönetime taraftarın tepkisinin bir ifadesiydi.\r\nTaraftar için hep 'velinimet' yakıştırmasını yapmışımdır. Acaba taraftar \"Görevimi yerine getiriyor muyum?\" diye kendini sorguluyor mu? Galatasaray 9 maçta aldığı 8 galibiyetle rekor kırmıştı, liderlik koltuğuna oturuyordu. Taraftar doldurması gereken tribünleri boş bıraktı, ayıp etti. \r\nDenizlispor, Galatasaray'a ters geliyordu. Hakan Şükür'ün ara pasında Hasan ile gelen gol Galatasaray için bir şanstı. Denizlispor depar gücü yüksek Ömer Rıza'yı tek forvet olarak kullanıyor, orta alanı savunmasına yakın ve kalabalık tutuyor, hücuma da kontradan çıkmayı planlıyordu.\r\nGalatasaray, rakip kaleye kanatlardan hücum ediyor, Orhan soldan sık bindiriyor, Hasan da sağ kanattan dikine çabuk gidiyordu. Saidou bir ahtapot gibi her yere yetişiyordu. Hakan Şükür orta alana gelip top yumuşatıyor, gelirken de Denizlispor savunmasını mıknatıs gibi peşine takıyor, sağa sola çapraz koşularla markajdan kurtuluyordu. Sarı-kırmızılılar, Denizlispor kalesine gelirken, çabuk ve iyi pas yapıyordu ama kenarlardan, Marek, Cihan ve Hasan'ın yaptığı ortalar bel hizasında olduğu için gol pozisyonları sabun köpüğü gibi eriyordu. \r\nHakem Selçuk Dereli oyunu kesmeme adına ikili mücadelelerde Denizlisporlu oyuncuların omuz atmalarına, taban göstermelerine düdük çalmıyor, sertliğe prim tanıyordu. Oyunu organize etmesi gereken Iliç buluştuğu topları pasa dönüştürürken (Hakan'a verdiği gol pası hariç) isabeti tutturamıyordu. \r\n\r\nMAREK ÇIKTI AKORT BOZULDU \r\nİkinci yarının başında Hakan Şükür boş kaleye golü atamayınca Denizlispor risk alıp, çok adamla Galatasaray'ın üstüne gelmeye başladı. Tempo yükseldi ve oyun dengelendi. Galatasaray çok adamla yüklenirken, orta alanı kontrol edemiyor, Denizlispor İbrahim Çelik ve Yusuf ile akıllı pas yaparak pozisyon üretiyordu. Song-Tomas ikilisi rakiple çok sıcak temas yaşıyor ve bu yüzden pozisyon hatası yapıyordu. Başına darbe alan ve kendini kötü hisseden Marek'in çıkması Orhan'ın hücum hamlelerini frenlerken, Tomas ile Song'un da dengesini bozdu. Çünkü Marek topu iyi saklıyor, Orhan'ın boşluğunu dolduruyor, kademeye girip savunmayı rahatlatıyordu.\r\nMiikka'nın attığı gol G.Saray savunmasının adam paylaşamaması yüzündendi. Gol sonrası şuursuz bir ruha bürünen, paniğe kapılan G.Saray, Dereli ve yardımcılarının da verdiği ters kararlar yüzünden sinirlenip, kontrolünü kaybetti. Sihirli uzatma dakikaları bu kez G.Saray'a göz kırpmadı. \r\n", "Galip takım bozulmaz\r\n\r\nDerbi biter bitmez cep telefonuma gelen Gökmen Gül imzalı mesajda şöyle yazıyordu: \"Hakan Şükür ve Hasan Şaş gibi isimleri artık takımımızda görmek istemiyoruz..\" \r\nFenerbahçe'ye kaybetmenin üzüntüsü içinde isyan eden bir G.Saray taraftarı faturayı Hakan'a, Hasan'a kesiyordu. Dün gazeteye geldim. Benzer yüzlerce isyanın odak noktası yine iki emektar oyuncuydu. Sadece Hakan ve Hasan mı suçlu? \r\nG.Saray deplasmanda Rize'yi 3-0 yendiğinde maç yorumumun başlığı \"Hakan'sız oynamak\" şeklindeydi. Hatta, \"Hakan sahadaysa G.Saray hücum ederken kaptanına göre oynuyor\" uyarısını yapmıştım. Bu hastalık F.Bahçe maçında bir kez daha nüksetti. Rize'deki Hakan'sız takım topu yere indirerek oynadı. Ayağa pas yaptı. Hiç yüksek toplarla hücum etmedi. NecatiÜmit Karan ikilisi rakip savunmacıları kenara çekip göbeğin boşalmasını sağladı, rakip savunmanını çakılı oynamasını engelledi. \r\nHakan oynayınca G.Saraylı futbolcular ayağa pas oynamayı, kanatlardan hücum etmeyi pek fazla düşünmüyor. Herkes kolayına kaçıp topu Hakan'ın kafasına şişiriyor. Hakan olmayınca iş başa düşüyor, oyuncular daha fazla sorumluluk üstleniyor. Yüksek toplarla etkili olamayacaklarını anladıkları için rakip kaleye hücum ederken daha çok pas yapmayı tercih ediyor. Hakan bir takım için çok önemli bir silah. Ama bu silahı doğru zamanda kullanmak gerekiyor. Hakan iyi bir profesyonel olmasına ve iyi çalışmasına rağmen eski çabukluğunda ve diriliğinde değil. Üstelik rakiplerin ezbere bildiği Hakan'lı formüle önlem almaları kolaylaştı.\r\nBence derbinin kaybedilmesinde ilk suçlu Eric Gerets. Çünkü derbiye kafaca iyi hazırlanmamıştı. Sahaya sürdüğü kadro tamamen duygusal idi. Gerets sakatlığı geçen Hasan'ın fiziksel olarak hazır olmadığını maç öncesi görmeliydi. Haydi görmedi ama Hasan'ı 45 dakikada oyunda tutması büyük hataydı. En büyük yanlışı Rize'de kazanan takımı değiştirmekle yaptı. Okeyde \"Çifte giderken elini bozan okeyi yer\" tabiri vardır. Gerets de galip takımı bozarak derbide okeyi yedi. Daum, Fiorentina-Milan maçını iyi incelemediğinden Milan'a yenilmişti. Gerets de F.Bahçe-Milan maçını iyi analiz etmemenin bedelini derbi yenilgisiyle ödedi. \r\n", "Bu kez şanslıydı\r\n\r\nNapolyon ne demiş: \"Şansı olanın horozu da yumurtlar.\" Geçen yıl G.Saray, Kayseri'de \"Kazandık\" derken +92'de çarpılmış, o hafta F.Bahçe, Sakarya'da +92'de kazanınca sarıkırmızılı futbolcuların ruh hali bozulmuş ve hepsi \"Futbol tanrıları şampiyonluğumuzu istemiyor\" karamsarlığına girmişti.\r\nG.Saray bu kez Kayseri'de 'kırılma noktası' sayılabilecek bir maçta ruhsuz, disiplinsiz ve yürüyerek oynadı. +92'de attığı golle gülen Cimbom'u galibiyete Mondragon'un iyi yer tutması ve Hakan Şükür'ün takipçiliği taşıdı.\r\nİlk yarım saatte G.Saray, mahalle takımı gibiydi. Erciyes, Timuçin'le soldan bindiriyor, Cesar-Serge Die ikilisi topla buluştuklarında kıvraklıkları sayesinde kolay adam eksiltiyorlardı. G.Saray ise tüm topları geriden Hakan'la Ümit'in kafasına şişiriyordu. Zaman zaman Heinz-Orhan ikilisi soldan hücuma çıkıyor ancak yapılan ortalar rakibe gidiyordu. Hakan'la Ümit'in yapışık oynayıp birbirlerini marke etmesi, Galatasaray'ın pozisyon üretmesini engelliyordu. Cihan-Saidou göbekte sadece rakibi karşıladı.\r\nİki buçuk yıl önce Ali Sami Yen'de Ümit Karan'ın elle attığı golü 50 metreden gören yardımcı hakem Erhan Sönmez, 19. dakikada Cem'in bariz gol şansındaki Ümit'i indirmesini nedense göremedi. Erciyes'in 10 kişi kalmaktan kurtulması maçın kader anıydı. Galatasaray'ın Hakan'la bulduğu golün santrasında futbolcular yerleşim planına uymadığı için yediği gol takımın konsantrasyon eksikliğinin göstergesiydi. \r\n\r\nFİZİKSEL DÜŞÜŞ VAR \r\nİkinci yarı Gerets, Uğur'u çıkarıp Altan'ı aldı; Cihan'ı sağa çekip Saidou'yu göbekte bıraktı. Bu riskli bir hamleydi. Çünkü Saidou'nun sarı kartı vardı. G.Saray, oyunu kanatlara taşıyor ama yapılan ortalarda, Ümit ve Hakan hep yanlış yerlere gidiyorlardı. Saidou ve Song'un kaptırdığı toplar Erciyes'in gol pozisyonları olarak geri dönüyordu. Evsahibinin son yarım saatte skoru korumak için geriye yaslanması, G.Saray'ı hücum için iştahlandırdı. Ümit Karan, Necati ve Cihan vuruş beceriksizliği yüzünden uygun pozisyonlarda golü bulamadı. 90. dakikada Burak'ın golünü Mondragon önledikten sonra şans ibresi bir anda Galatasaray'a döndü. Erciyes kulübesi oyuncularına \"Maç bitti\" diye işaret yaparken yılların golcüsü Hakan Şükür, G.Saray'ı ipten aldı. \r\nG.Saray'ın sorunları var. Takımda müthiş bir fiziksel düşüş yaşanıyor. Ümit, Necati sürekli hakeme itiraz ediyor. Gerets'in ağır idman programı belli ki yorgunluk yaratıyor. Gerets bu düşüşe \"Dur\" diyecek hamleleri yapmazsa G.Saray her maçta bu kadar şanslı olmayabilir. \r\n", "Muhteşem goller\r\n\r\nTromsö'de çamura saplanan G.Saray, İzmir'de ikinci saha şoku ile karşılaştı. Atatürk Stadı'nın zemini köstebek yuvasını andırıyordu. Topun en çok oynandığı bölgelerde sakatlıklara yol açabilecek derin kellikler vardı. Teknik becerisi yüksek G.Saray bu zeminde nasıl ayağa pas oynayacaktı? Tromsö-İzmir arasındaki ısı farkı, yol yorgunluğu, Norveç'te ağır zeminde harcanan aşırı güç, acaba G.Saray'da tahribat yaratacak mıydı? \r\nFarklı Malatya galibiyetiyle büyük sükse yapan Vestel Manisa, sonraki maçlarında istikrarı yakalayamamıştı. Teknik direktör Levent Eriş, G.Saray maçı için \"İyi başlangıcın çıkışı olarak görüyoruz\" diyordu. \r\nNecati, Norveç'ten İzmir'e gelirken uçakta \"Hakan Ağabey, Ümit Karan ve ben birlikte oynasak çok gol atarız, bol pozisyon yakalarız\" demişti. Gerets, Manisa önüne G.Saray'ı üç forvetle çıkardı. Zeminden ürken G.Saray ayağa pas oynamıyor, uzun toplar ile hücum ediyordu. Geriden Tomas, Song ve Orhan topları Hakan ile Ümit Karan'a şişiriyordu. Gerets'in üç golcüyü birlikte oynatma düşüncesi sonuç verdi. Necati üç dakika arayla iki mükemmel gol attı. İlk golde Hakan-Ümit Karan paslaşması mükemmeldi. İkinci golde Ümit Karan'ın topu Necati'nin önüne bırakışı mühendislik titizliğiyle idi.\r\nG.Saray \"Maçı kopardım\" dediği anda Böör'ün golüyle sarsıldı. Ardından Zafer ve Meduna'nın tehlikeli atakları vardı. Ama Mondragon yine devleşti. G.Saray'da Orhan Ak sol tarafı mükemmel kullanıyor, sıfıra inip bol orta yapıyordu. Saidou, inanılmaz top çalıyor, kazandığı topları soğukkanlılıkla boştaki arkadaşlarına dağıtıyordu. Tromsö'de ayakta duramadığı için etkili olamayan Hasan Şaş, bütün hıncını çıkartırcasına sağ tarafta inanılmaz işler yapıyordu. Topla buluştuğunda kaleye dikine gidiyor, rakip hücum ederken geriye koşup savunmaya destek veriyordu.\r\nSarı-kırmızılı takım, çekindiği maçta hazırlanışı, vuruş becerisi mükemmel gollerle 3 puanı çok kolay aldı. Gecenin yıldızlarından Ümit Karan'ın attığı ilk gol jenerik olacak güzellikteydi. Orhan Ak'ın 40 metreden yolladığı topun gelişine nefis vurdu.\r\nİkinci yarı G.Saray topu yere indirip, pas yapmayı düşününce, Manisa'nın gardını ve direncini yok etti. Hakan Şükür gol atamadığı için psikolojik baskı içinde olacak ki, Ümit Karan'ın \"Al bu golü at\" diye sunduğu asistleri konsantrasyon eksikliğinden gol yapamadı. \r\n", "Gerets maçı yaşıyor Daum ise seyrediyor\r\n\r\nLig TV'de bir ekran klasiği oluşmaya başladı. G.Saray'ın hocası Eric Gerets'in kulübede yaşadığı heyecan ekrana gelmeye başladı. Bu titiz takibi yapanları kutluyorum. Bu görüntülerden yola çıkarak çok önemli bir ayrıntıyı size aktaracağım. \r\nJohn C.Maxwell'in kaleme aldığı \"Liderlik Yasaları\" adlı kitapta şöyle yazar: \"İnsanların öncelikle duygularını harekete geçirmedikçe, onları harekete geçiremezsiniz. Çünkü kalp, beyinden önce gelir\" \r\nEric Gerets futbolcularının duygularını harekete geçirmeyi başarabilen bir teknik adam. G.Saraylı futbolcular hocalarını seviyor, ona saygı duyuyor. Gerets de idmanlarda ve maçlarda teknik adamlığının yarı sıra bir futbolcunun yaşadığı duygularla hareket ediyor. Yani Gerets bir maçı iyi okuyor, iyi takip ediyor, oyuncularıyla birlikte yaşıyor. Sanal olarak şut atıyor, orta yapıyor, pas veriyor, kafa vuruyor. Yerinde duramıyor. Yağmur yağsa bile kulübeye girmeyip futbolcularıyla birlikte ıslanıyor, terliyor. Atılan golün sevincini ekibi ve oyuncularıyla kucaklaşarak yaşıyor. Kaçan pozisyonda futbolcusunun yaşadığı üzüntüyü kendisi de yaşıyor.\r\nG.Saraylı oyuncuların pozisyon hatası yapmaması için her an uyanık kalıyor ve olabilecek hatayı hemen uyarılarıyla engellemeye çalışıyor. Gerets duygularını frensiz kullanırken, Daum futbolcularıyla maçı yaşamıyor. İnisiyatif hiç kullanmıyor. Örnek mi? F.Bahçe, Schalke maçında 1-0 öne geçtikten sonra ilk yarının son 10 dakikasında fiziki yorgunluk nedeniyle savunmaya çekilmişti. Aurelio sarı kart gördüğü için oyundan düşmüştü. Daum paniği dağıtmak için müdahale etmedi. İkinci yarı Kuranyi'yi oyuna alan Schalke, Larsen'le çift santrfora dönmüştü. Bu ikili Önder ile Luciano'yu kenarlara çekip savunmanın göbeğini balık ağzı gibi açmış Lincoln da göbekten gelip iki gol atmıştı. Bu goller Daum'un tedbir almamasının bir ürünüydü. Kuranyi girdiğinde F.Bahçe'nin sıkıntı yaşayacağı çok açıktı ve bunu Daum'un önceden sezmesi ve hamle yapması gerekirdi. Yapmadı. Daum iyi bir teorisyen ve çalıştırıcı olabilir. Ancak ben taktik yönünün ve oyunu okuma yeteneğinin üst düzeyde olduğuna inanmıyorum. Üstelik kulübeden oyuncularına pozitif enerji vermiyor. \r\n", "Tarih tekerrür etti\r\n\r\nDaum taktik olarak dersini Gerets'ten daha iyi çalışmıştı. F.Bahçe'nin oyun planı rakibi oynatmamak üzerineydi. G.Saray, bugünlere hep takım oyunu oynayarak gelmişti. İlk 20 dakikada tempoyu yüksek tutuyorlar, agresif oynuyorlar, golü erken bulunca kontrolü ele geçirip maçı kazanıyorlardı. G.Saray'ın bu oyun yapısı derbide işlemedi. İlk 15 dakikada F.Bahçe rüzgar gibiydi. Anelka-Nobre ikilisi Song ve Tomas'ın dengesini bozuyor, Appiah-Tuncay-Aurelio üçlüsünden kurulu hareketli Fener orta alanı G.Saray'ın pas yapma isteğine kırmızı ışık yakıyordu. Deniz savunmasının önünde adeta top toplayıcıydı, G.Saray'ın göbek hamlelerine izin vermiyordu. Serkan'ın çabukluğu ve inatçılığı karşısında Ergün-Orhan ikilisi kanattan bindirme yapamıyor, orta alanı geçtikten sonra ayağındaki topları yüksek ortaya döndürüyordu.\r\nTop G.Saray'a geçtiğinde F.Bahçe hemen önde pres yapıyor, orta alanı çabuk daraltıyordu. G.Saray'ın yüksek tempolu oyun anlayışını F.Bahçe uyguluyordu. 15'ten sonra F.Bahçe dinlenmeye geçince sıra G.Saray'a geldi. 7 dakika içinde Necati, İliç ve Orhan 3 net pozisyonu gole çeviremedi. F.Bahçe pres yapıyor, koşuyor, topu iyi kullanıyordu ama golleri kaçıran taraf G.Saray'dı. Gerets'in Hasan Şaş tercihi tutmamıştı ama onu oyunda 45 dakika tutması da hataydı. Hasan, Ümit'in bölgesinde topla buluşuyor ancak fizik gücü yetersiz olduğundan kaleye çabuk gidemiyor, bir de üstüne üstlük ataklarda fren oluyordu.\r\nDaum'un 35'te Tuncay'ı sağa, Appiah'ı sola çekmesi sonucu F.Bahçe yeniden toparlandı. Bu hamle Appiah'ın ortasına fırlayan Nobre'nin aşırtma vuruşuyla gole dönüştü. Golde G.Saray savunmasının dikkatsizliği ön plana çıkarken, Mondragon'un çıkıp çıkmamakta tereddüt etmesi büyük hataydı.\r\nGerets, ikinci yarı Hasan'ın yerine Sabri'yi aldı. F.Bahçe savunmasını geriye yaslarken Anelka'yı kontratak silahı olarak kullanmaya başladı. G.Saray topu şişiriyor ama Fener savunmasından seken topları kimse takip etmediği için alamıyordu. Anelka, karşı karşıya üç gol vuruşunda topu Mondragon'a nişanlarken G.Saray Necati ve Ümit Karan'la son vuruşlarda beceriksizdi. Gecenin yıldızı F.Bahçeli Serkan'dı. Gol olabilecek pozisyonlarda çabukluğuyla doğru hamleler yaparak G.Saray'ın gol atmasına izin vermedi. Tarih tekerrür etti, F.Bahçe yine bir Avrupa sonrası çıktığı derbide yine kazandı. \r\n", "Demiray kabusu\r\n\r\nGerets için \"Çalıştırdığı takımlar 10. haftadan itibaren düşüyor\" tezi Gençlerbirliği maçında G.Saray'ın başının üstünde Demokles'in kılıcı gibi sallanıyordu. Ankara'daki gündüz maçı Galatasaray adına tehdit mi oluşturacaktı, yoksa Galatasaray yoluna devam edebilecek miydi? \r\nÇünkü G.Saray Kayseri'de sallanmaya başlamış, Denizli önünde tökezlemişti. Gençler deplasmanı G.Saray adına ihtiyarlama veya gençleşme maçı olacaktı. Ancak korkulan oldu, G.Saray Ankara'da 3 puanla birlikte, liderlik koltuğunu da, yenilmezliğini de kaybetti.\r\nDaum, Antep maçı sonrası şu yorumu yapmıştı: \"Bazı oyuncularımın böyle maçları bir hoca gibi izlemelerini isterdim. Artık yaşlandım, tansiyonum yükseliyor.\"\r\nDaum, oyuncularının sinirlerini bozduğundan yakınıyordu. Türkiye'deki hakemlerin de G.Saraylı futbolcuların saha içinde sinirlerini yıpratmak gibi bir misyon üstlendiklerini söyleyebilirim. Hakem Oktay Demiray, G.Saray'ı maç boyu oynatmamak için çırpındı, futbolcuların moral motivasyonunu köreltme adına 'ince ince ayarlar' yaptı.\r\nElmalarla armutları karıştırmadan anlatacaklarıma dikkat edin. G.Saray'ın yediği iki golde de Song'un refleks hataları vardı. İlk golde Mondi'nin çeldiği topu takip etmedi. İkinci Gençler golünde topu taca atmayıp rakibe \"Buyrun golü atın\" davetiyesi verdi. \r\n\r\nBU LİG ARTIK BİTMİŞTİR \r\nŞimdi diyeceksiniz ki \"Hakem Demiray ne yaptı?\" Gençlerli Mehmet'in vuruşunda Cihan'ın topu çizgi üzerinde elle kestiğini göremediği için penaltı veremedi, pozisyonu dışarı taşıdı. Yardımcısı Özgür Çetiner de bayrak dibinde olduğundan pozisyonu süzemedi. Ama Demiray'ın maç boyu G.Saray aleyhine yaptığı 'ince ayarları' anlatayım. \r\n1- Altıncı dakikada G.Birliği savunması az adamla yakalanmıştı. Ergün topla buluştuğunda gol pozisyonundaydı. Demiray, Marek'e yapılan faulü kesip avantaj oynatmadı. \r\n2- Aynı Demiray, Isaac'in attığı gol öncesi G.Saray savunmasının yaptığı faulü durdurmayıp avantaj oynattı. \r\n3- İsmail Güldüren'in Hakan Şükür'ü boynundan tutup yaka paça indirmesini gördü, ama penaltı çalmaya yüreği yetmedi. \r\n4- İsmail Güldüren, Necati ile Hakan'a her pozisyonda el, ense çekti. Demiray defalarca uyarıp kart göstermeyerek İsmail'i infaz memuru yaptı. \r\n5- İlk yarı sahaya 3 kez sedye girdi. Demiray 1 dakika uzatma verdi. \r\n6- G.Birliği hücumdan savunmaya geri dönerken G.Saray'ın hücumlarını engellemek için basketbolda 'Yugoslav faulü' denen taktik fauller yaptı. Ancak Demiray bunlara göz yumup, ahtapot gibi elleriyle \"oynayın\" işaretini verdi. \r\nG.Saray ağzıyla kuş tutsa zirve yarışı yapamaz. Çünkü hakemler G.Saray'ı kara tahtaya yazmış, lehine kararlarda bile dürüst düdükler çalmıyor. Yazık bu lig bitmiş. \r\n", "Takımdaşlık felsefesi\r\n\r\nTiran'daki otelde maçtan bir gece önce Federasyon üyeleriyle çok sıcak ve samimi bir ortamda oturduk, sohbet ettik. Herkes Milli Takım'ın Fatih Terim'le yakaladığı havayı ballandıra ballandıra anlatıyordu. Bir ara başkanvekili Şekip Mosturoğlu, \"Terim'i Arnavutluk'tan Türkiye'ye sırtımda götürürüm\" yorumunu yaptı sonra da \"Biz meğer Terim öncesi bir teknik adamla çalışmıyormuşuz\" dedi.\r\nMosturoğlu'nun ifadeleri Terim'in ne kadar doğru bir seçim olduğunun göstergesiydi.\r\nAncak Terim'e bazı kesimlerin karşı olduğu da bir gerçek. Türkiye'de meyve veren ağacı taşlamak adettir. Kişinin bilgisi, becerisi nedense tartışılmaz. Sevgili Kemal Dinçer'in, \"G.Saray'daki başarısız dönemden sonra Bodrum'da dinlenmekte olan Fatih Terim şimdi Milli Takım'ın başında ve Arnavutluk galibiyetinden sonra omuzlarda\" şeklindeki içinde iğneler dolu sözleri Terim'i içine sindirememesidir.\r\nMilli Takım'ın kısa dilimdeki başarısı Fatih Terim'in \"Takımdaşlık\" felsefesinin göstergesidir. Nasıl mı? 5 Kasım 2001'de PDR Conferences'ın Türkiye'de düzenlediği \"Takımdaşlık\" seminerinde \"Dünya çapında takımlar yaratmak\" adlı kitabın yazarı Claus Moller konuşmacı olarak katılmış ve düşüncelerini aktarırken örnek olarak da Fatih Terim'i göstermişti.\r\nİşte Moller'in Terim'le ilgili analizi: \"Türkiye'ye sık gelen bir kişi olarak G.Saray'ı ve Terim'i tanıyordum. UEFA Kupası'na uzanan yolculukta giderek artan bir ilgi ile izlediğim Terim hakkında yazılanlar ve duyduklarımdan sonra takımdaşlık faktörleri ile bir bir uyduğunu biraz da hayretle gördüğümü itiraf etmeliyim. Terim, çalıştırdığı takımlara, başarılması neredeyse mümkün olmayanları dahi başartabilen, tüm ekibini bu yönde kanalize eden mükemmel bir koç.. En kıt kaynaklarda, en zor ve en sıkıntılı dönemleri geçirip, tam 4 yıl üst üste şampiyon olan bir takım yaratmak ve yüz milyonlarca dolar bütçesi olan takımların arasından çıkıp bir Türk takımını UEFA Kupası'nı almak hiç de kolay değildir.\" \r\nTerim, inandırıcılığı olan, kitleleleri peşinden sürükleyebilen ve o kitleleri idare edebilme yeneteğine sahip güçlü bir liderdir. Kararlıdır. Sorumluluğunu bilir. Başbakan Yardımcısı sayın M.Ali Şahin'in, Terim'le ilgili \"Davranışları, mimikleri, jestleri ve sözleri ile herkesi etkiliyor. İnanıyor, inandırıyor. Bu işi iyi biliyor\" sözleri Milli Takım'ın başarısında Terim'in önemini vurguluyor.\r\nEğer bugün Terim omuzlardaysa, bu durum Türk futbolunun yeniden omuzlarda taşınacağı günlerin habercisidir. Yeter ki gölge etmeyin, izleyin.. " ]
[ "lev", "lev", "lev", "lev", "lev", "lev", "lev", "lev", "lev", "lev", "lev", "lev", "lev", "lev", "lev", "lev", "lev", "lev", "lev", "lev", "lev", "lev", "lev", "lev", "lev", "lev", "lev", "lev", "lev", "lev", "lev", "lev", "lev", "lev", "lev" ]
[ "G.Saray ve Wolfsburg! \r\n\r\n \r\n \r\n\r\nGeçen hafta başkentte Ankaragücü karşısında izlediğim G.Saray, son 4 yıldır ortaya koyduğu futbolun en muhteşemini oynadı.\r\n\r\nOrtaya çıkan 1-0'lık sonuç, asla ortaya konan futbolun göstergesi değildi. Sadece Iliç, rakip kaleci ile karşı karşıya kaldığı pozisyonları gol yapsa, G.Saray'ın gol sayısı yarım düzineyi geçerdi.\r\n\r\nG.Saray'ın bu maçtaki en büyük şanssızlığı, çok sayıdaki pozisyonu değerlendirememesinin dışında, maçı \"ruh gözü\" trübünlerde olan Selçuk Dereli gibi bir hakemin yönetmesiydi.\r\n\r\nBelki çok kişiye göre bu düşünce \"özel fantezi\" sayılacak ama, Dereli'nin \"ruh gözü\" yani düşüncesi kesinlikle trübündeydi. Selçuk Dereli trübünden maçı izleyen Erman Toroğlu'nun, formasını uzun yıllar giydiği Ankaragücü'nü, \"yediğin ekmekler yüzüne dizine dursun\" dedirtmeyecek kadar sevdiğini biliyordu.. Ve mutlaka şöyle düşünüyordu:\r\n\r\n- \"Ankaragücü aleyhine çaldığım düdüklerde falso yakalarsa, Maraton'da beni parçalar...\"\r\n\r\n\"Parçala Behçet parçala (!)\" diyemeyecek kadar da cesur olmadığından, Galatasaray'ın iki mutlak penaltısını çalmadı. İki futbolcusu hastanelik olan Galatasaray'ı sert futbolda korumadı.\r\n\r\nKorumasız, adaletsiz bir hakemle oynamasına rağmen, böylesine yüreğini sahaya koyan\r\nG.Saray, elbette alkışlanmalıydı. Mükemmeldi, gerçekten çok güzel oynadı G.Saray: \"Futbolu artık bitti\" denilenler bile mükemmel oynuyorlar.\r\n\r\nWolfsburg gibi olmasın\r\nDıştan görüntüsü ile gerçekten \"aslan\" görüntüsü veren Gerets'in, G.Saray'ı olumlu yönde değiştirmeye başladığı kesindi. G.Saraylı futbolcu ve yöneticiler Hagi gibi \"geçimsiz\" bir dönemden sonra Gerets ile sanki sıkı sıkı birbirlerine sarılmışlardı. \r\n\r\nFakat... \"Acaba?\" diyeceğimiz bir durum da vardı ortada...\r\n\r\nGerets, geçen sezon da Almanya'da Wolfsburg ile zirveyi \"dut\" silkeler gibi silkelemişti... Almanya Ligi'nin 9. haftasında Stuttgart'ı geçip liderliği ele geçirmiş, tam 5 hafta yanına kimseyi sokmamıştı... \r\n\r\nFakat 14. haftada Hamburg'a 3-1 yenilip liderliği kaybettikten sonra patinaj yapmaya başlamış, ligi 9. bitirmişti.\r\n\r\nGerets G.Saray'la da gerçekten muhteşem bir başlangıç yaptı ama... Sonu gelecek mi, yoksa \"havanda su döven\" bu yönetimle G.Saray'ın geleceği de Wolfsburg'a mı benzeyecek\r\n\r\nFatih hoca sen de dur!\r\nHani meşhur hikaye;\r\n\r\nDadaylı asker olmuş... Komutan \"takım dur\" deyince takım duruyor, ama bizim Dadaylı yürümeye devam ediyor... Bir-iki-üç... Bakıyor ki değişen durum yok, komutan, komutu değiştiriyor:\r\n\r\n- \"Takım dur... Dadaylı sen de dur!...\"\r\n\r\nSofya hezimetinden sonra basın sallamaya başladı. Teknik direktör Fatih Terim de geri kalmadı...\r\n\r\nŞimdi \"Basın dur, Fatih hocam sen de dur\" dense cuk oturmaz mı?\r\n\r\nYahu arkadaşlar, 3 Eylül'de Danimarka ile oynayacağız... O maçın sonucuna göre Dünya Kupasına gitme umudunun kapısını ya aralayacağız, ya kapatacağız.\r\n\r\nŞurada 3 Eylül'e kaç gün kaldı? Vurmakla, dağıtmakla... \"Aman ne güzel yazmışsın koçum\" uğruna kalem oynatmak, ya da laf ebeliği yapmakla ne kazanacağız?\r\n\r\nLütfen;\r\n\r\nBasın dur!\r\n\r\nAdanalı Hocam, sen de dur! \r\n\r\n \r\n", "Aldı sazı eline! \r\n\r\n \r\n \r\n\r\nHani derler ya; aldı sazı eline, hem çaldı, hem oynadı, hem de oynattı...\r\n\r\nF.Bahçe'de aynen böyle aldı futbolu eline, hem çaldı hem oynadı hem de \"karamsar\" günler yaşayan ülkeyi zevkle, coşkuyla, neşeyle döndüre döndüre oynattı.\r\n\r\nOh be!\r\n\r\nF.Bahçe'nin \"akordu\" mükemmel futbolundan \"inleyen nameler\" değil, \"inleten nameler\" çıktı. Kimliğini \"dünya devi\" diye çıkartmış olan İngilizler'in gururu Manchester United, F.Bahçe'nin darbeleri karşısında resmen inleye inleye tükendi!\r\n\r\nDiyen olabilir ki \"Fazla abartmayalım. Adamlar İstanbul'a genç takımla geldi.\"\r\n\r\nDoğrudur, adamlar İstanbul'a genç bir kadro ile geldi. Ama bunu kabul ederken, şunun da bilinmesi gerekiyor; bu gençlerden en az 7'si kendi ülkelerinin milli takımında oynuyor. Alex Ferguson, bu gençlerden Portekizli Ronaldo'yu 20 milyon dolar karşılığında kulübüne kazandırmıştı. Ferguson, kulübünde 17 yıldır devam eden görev sürekliliğini de \"nadas tekniğini\" çok iyi bilmesine borçluydu. Daha elindeki kadronun verimliliği tükenmeden geride tuttuğu \"yetenekli kadroyu\" hazırlıyordu. Bakın F.Bahçe maçı sonrası demecine, anlayacaksınız. Aynen şunları söylüyordu ünlü hoca: \"Buraya ünlü futbolcularımı getirmediğim için asla pişman değilim. F.Bahçe karşısında seyrettiğiniz oyuncuları kafanızın bir yanına yazın. Bir dahaki gelişlerinde A takımın önemli parçaları olacaklar...\"\r\n\r\nİşte, Ferguson'un Manchester United kulübünde meslek yaşamını uzatan da \"bu kafa yapısı\"ydı. Elindeki kadro tükenmeden yerini alacak kadroyu hazırlamaya başlıyordu. F.Bahçe'nin karşısına çıkardığı genç kadro da Ferguson'un çok yakın gelecekte dünyaya kafa tutacağına inandığı kadroydu.\r\n\r\n3 büyük özellik\r\nŞükrü Saraçoğlu Stadı'ndaki İngiliz ekibine \"genç takım\" diye dudak bükenlerin şu gerçeği de hatırlamaları gerekiyor, bugün Rüştü ve Van Hooijdonk'u bir kenara alın, F.Bahçe de yaş ortalaması 22-23 olan genç bir takımdı. F.Bahçe Ümit Milli Takımın unutulmaz kadrosundan 8-9 ismi bünyesine katmış, bu devrimin ekmeğini yeni yeni yemeye başlamıştı.\r\n\r\nGenç kadronun çok büyük 3 özelliği vardı ki; Manchester karşısında da açık ve net seyredildi:\r\n\r\n1. Futbolculardan çoğu \"Ümit Milli\" kökenli olduğundan \"birbirleriyle oynama alışkanlıkları\" mükemmeldi. Selçuk aralarına gelmişti, Kemal ve Serhat da gelecek ve yerleşeceklerdi. O zaman takım olma özelliği daha da üst seviyeye çıkacaktı.\r\n\r\n2. Kazanma arzusu, isteği, 10 kiremiti üst üste koyup, bir el darbesi ile kırabilen karatecinin ulaştığı \"en üst çizgideki konsantrasyonun\" aynısıydı. Karateciler buna \"delilik sınırı\" diyorlardı. F.Bahçe'nin Manchester karşısındaki kazanma isteği de \"delicesine'ydi. Delicesine kazanmayı istemişti. Genç kadro oluşlarının da, elbette bu zorlamada payı vardı.\r\n\r\n3. Teknik, taktik ve oyun disiplinindeki mükemmelliği bırakalım bir yana, F.Bahçe'ye maç kazandıran bir başka müthiş özellik daha vardı; ölü top değerlendirmeleri nerede ise \"penaltı\" kadar değer kazanmıştı. Topu istediği yere eliyle bırakmış gibi kullanan Alex ve bu toplara kalabalık arasından çıkıp dokunabilen Tuncay-Nobre ikilisi tehlikenin adıydı. Allah nazardan esirgesin, Tuncay F.Bahçe'nin \"tirbişonu\" gibiydi. Döne döne şişe mantarına giren ve söküp çıkartan \"tirbişondan\" farksızdı.\r\n\r\nKim kazanır? \r\nBirçok dost, arkadaş, taraftar soruyor: \"G.Saray mı, F.Bahçe mi kazanır?\"\r\n\r\nKabul etmek gerekir ki, G.Saray için bundan daha mükemmel bir maç tarihi olamazdı.\r\n\r\nF.Bahçe 4 gün önce oynadığı zorlu Manchester maçı nedeniyle, G.Saray'ın karşısına bazı \"özellik erozyonuna\" uğramış olarak çıkacaktı. Şöyle ki;\r\n\r\n1. Kısa süre aralıkla 2 defa üst üste \"konsantrasyon çizgisini\" karatecinin \"delilik seviyesine\" çıkartmak, kolay olmayacaktı. Yenilseler bile yine de G.Saray'ın önünde olacakları düşüncesi kafalarında istemeseler de duracaktı.\r\n\r\n2. F.Bahçe'de bir de oyun planı içinde çok önemli yeri olan Aurelio cezalıydı.\r\n\r\nG.Saray kendi seyircisi önünde elbette bu F.Bahçe'yi yenebilir. Fakat yense ne değişecekti? 30 yaş ortalamasıyla oynayan G.Saray, 23 yaş ortalamasıyla oynayan F.Bahçe'yi nereye kadar takip edebilecek?\r\n\r\nÖnemli olan bu! \r\n\r\n \r\n", "Altan'a yazık oluyor! \r\n\r\n \r\n \r\n\r\nBen daha \"G.Saray\" derken, karşındaki soruyor: \"Ne olacak bu G.Saray'ın hali?..\"\r\n\r\nGırtlağına kadar \"borca\" gömülmüş...\r\n\r\nKıpırdadıkça \"borç batağı\" öfkeden ve çaresizlikten açılan \"burun deliklerine\" doğru geliyor... Orayı da tıkadı mı? \"öfkelenme hakkın\" bile kalmayacak..\r\n\r\nBiz de tuttuk Kemal Onar ağabeyimize sorduk:\r\n\r\n\"Yahu ağabey ne kadar bu borç dedikleri meret?\" Kısa ve tabii şekilde, hiç tepkisiz açıkladı:\r\n\r\n\"300 trilyoncuk Talaycığım... Ünal Aysan'a olan 23.5 milyon dolar hariç...\"\r\n\r\nNeredeyse 60 yıl G.Saray'ın \"can damarlarında\" dolaşan, bazen muhalif, bazen görevli olarak kulübün mali yapısını tedavi etmeye çalışan ve kulübün maliyesini defalarca düzeltip, muhasebesine bilgisayarı ilk defa yerleştiren hesap uzmanı Kemal ağabey bu kadar tepkisiz söylüyorsa, korkulacak bir şey yok! G.Saray'ın borcu 300 trilyon artı 23.5 milyon dolar!\r\n\r\nAyrıca bu ürkütmeyen \"felaket\" G.Saray'ın başına ilk defa gelmiş de değil... 1965'li yıllarda bugünkünden daha feci bir mali kriz yaşanmıştı... Hiç unutmam bir bayram sabahı \"para\" diye Hasnun Galip'teki kulüp binasının önüne toplanan futbolculara telefon kumbaraları kırılarak, içinden çıkan \"bozuk paralar\" \"bayram harçlığı\" olarak dağıtılmıştı.. Kökü sağlam G.Saray \"o amansız krizi de\" atlatmıştı... Ama nasıl atlatmıştı; Allah toprağına nur yağdırsın, o günkü yönetimde Halil Burnaz gibi malzemeciye bile sabunu 10 dakika nasihat ettikten sonra veren bir ağabeyimiz vardı.\r\n\r\nHale bakın\r\nMalzemecinin kullanacağı sabunda bile tasarrufa giden Halil Burnaz'la geçmişteki krizi aşan G.Saray, bu defa da kurtulacak mı?\r\n\r\nÇok zor! Çünkü G.Saray'ın bugünkü yapısında değil sabunun hesabı, 1 milyon dolara alınan futbolcular bile bozuk para gibi harcanıyor da, kimsenin kılı kıpırdamıyor.. Geçen sene Hagi'nin kaprisi yüzünden Saidou, Ümit gibi bugünün yıldızlarının sürgüne gönderilmesi yüzünden belki de şampiyonluk kaybedilmişti ama... Kimse bunun hesabını yapmadı.. Şu acıklı günlerde paran ancak, bastığı çimi gübreleyen Heinz ve elbise\r\naskılığına benzeyen İliç gibi futbolculara yeterken, Allah'ın lütfu olsa gerek, çok ucuza ele geçen üstün yeteneklerin de farkına tam olarak varılamadı. Örneğin Ribery altın damlasıydı, kaçtığı zaman değeri anlaşıldı.\r\n\r\nAkıllı olun\r\nİşte burada üstüne basarak söylüyoruz; Altan da sanki Gerets tarafından bir turnusol kağıdı gibi buruşturulup kenara atıldı.. Halbuki G.Saray'a imza attığı gün onun Adanaspor'da uzun süre yöneticiliğini yapan Şehabettin Yavuz, Altan'ı bize şöyle tarif etmişti:\r\n\r\n\"Alex'ten fazlası var, eksiği yok...\" Gülersiniz değil mi? Çünkü, anlatılan Altan hiçbir özelliğini ortaya koyamamıştı. Sehabettin Yavuz ve yine Adanaspor'daki hocası Bahri Kaya'ya göre, pres yapar top kazanırdı. İki ayağı da mükemmeldi. Kaleye direk gitmeyi seven nadir özellik sahibiydi. Karşısındaki savunmanın zayıf yönlerine öyle toplar bırakırdı ki, kovalayan arkadaşı golü atamazsa, suçlu sayılırdı...\r\n\r\n20 metreden, 25 metreden iki ayağı ile beklenmedik anlarda çıkardığı toplar, tam hedefine patlardı. Şu an Sivas da oynayan eski takım arkadaşı Cem Karaca'nın söyledikleri bundan farklı değildi. Sebahattin Yavuz'un bir sözü hâlâ kulağımızda:\r\n\r\n\"28 yaşına kadar gelmesi gereken yere gelememiş nadir futbolculardan birisidir.\"\r\n\r\nBazı sakatlıkları, aile içi sorunları maalesef büyük takımlarla arasına dikenli tel gibi gerilmişti... Fatih Terim G.Saray'daki ikinci döneminde onu çok istemişti ama... Kocaeli'de uzun süren sakatlığı o günlerde de kötü kaderi olmuştu.\r\n\r\nİşte bakınız;\r\n\r\nGerets'in isteği ile alınan iki bitik yabancı yüzünden kenara alınan Altan hırslı futbol yapısı yüzünden çok acı çekiyor olmalı... Herkes baksın ve düşünsün; Heinz ve İliç gelmeden Altan'lı G.Saray ne yaptı? Sonra neler kaybetti.\r\n\r\nTamam arkadaş G.Saray borç içerisinde de, eline geçen değerleri de değerlendiremiyor.\r\n\r\nMaalesef değerlerin yitirilmesini sadece seyrediyor!..\r\n\r\nHani diyoruz ki;\r\n\r\nHalil Burnaz şimdi yaşasaydı inanın Gerets'in yakasına yapışır, bağırırdı:\r\n\r\n\"Hey mösyö, biz bunları para verip aldık.\" \r\n\r\n \r\n", "İmam ve cemaat! \r\n\r\n \r\n \r\n\r\nHâlâ kendime gelebilmiş değilim! Yaşananlar galiba \"rüya\" olmalıydı. Çünkü uyuyup da uyanamayacağını sandığın \"karabasan\" canlıyken insanı böylesine sıkıntı ve baskı altına alamazdı. Dost sandıklarının arasında geçen sohbetin \"ambargolu sonucu\" etek giymiş erkeklerin ağızlarındaki \"çiklet\" gibi şişip şişip patlatılmazdı... Çikleti patlatanlar sanki hiçbir şey olmamış gibi \"kıvırta kıvırta\" anlatmazdı.\r\n\r\nHani spor yazarları aileydi? \r\n\r\nHani bazılarının ağzından \"besmele\" gibi hep \"fair-play\" çıkardı? Hep \"etik olmaktandürüst olmaktan-meslek ahlak ve ilkelerinden\" bahsedilirdi? Hani o \"liderlik hakkı\" tanıdığımız arkadaşlar her fırsatta sıçradıkları kürsü ve ekranlarda \"dürüst spor yazarı\" olmaktan bahseder \"dürüst spor ailesinin\" ilkelerini sıralarlardı? Evet \"dürüst aile\" olabilmek güzel ama \"ambargonun ırzına geçildikten\" sonra bu \"örnek\" gösterilen aile \"parçalanmış aile\" olmadı mı? Hayır, hayır! Kesinlikle hayır! Yaşamımızda asla böyle bir şey olamazdı. Mutlaka ama mutlaka \"rüya\" olmalıydı.\r\n\r\nÖnce \"pembe bulutlar\" vardı altımızda. Ülkede belki de ilk defa bir başbakan, spor yazarlarından bir bölümünü Dolmabahçe'deki özel çalışma ofisine davet etmişti. Bu da gayet \"normal bir yaklaşım\" sayılabilirdi. Çünkü kendisi, spor özellikle de futbolun teri, teninde kuruyarak büyümüş bu günlere gelmiş Cumhuriyet tarihimizdeki ilk başbakandı. Muhtemeldir ki \"sporun ebedi darbeci ve savunucuları (!)\" ile sohbet edecek, onları yakından tanıyacak \"ütopik spor projeleri\" için \"üstün feyz ve bilgilerinden\" yararlanacaktı!\r\n\r\nMahşer mi-mezar mı?\r\nÇok güzel konulara da değiniliyor, başbakandan birebir \"net-yalın\" cevaplar da alınıyordu. Örneğin \"kızı gibi sevdiğini\" söylediği halterci kızımız Nurcan Taylan'ın \"skandal dosyasını\" okurken resmen dağılmıştı! Böyle söylüyordu başbakan... Şike-bahis olayının çözülen bant yayınlarını da bırakmışlardı önüne... Aman allahım! Öyle isimler vardı ki... Akıl alacak şey değildi. Hani biraz rica ile üstüne gidilebilse, belki de \"o isimler\" başbakanın ağzından bulundukları hoş dehlizlerden gün ışığına çıkmış olacaklardı! Hatta \"samimiyet çizgisinde\" tutunmak isteyen Recep Tayyip Erdoğan basına 1. sayfa haberi olacak \"siyasi mesajlar\" bile veriyordu. Örneğin \"Trabzon'da başına siyah yumurta atan siyası saldırganın\" serbest bırakılmasını anlatırken şöyle diyordu: \"AB uyum yasaları elimizi kolumuzu bağlıyor. Hukukçu ağabeylerimiz bunu yapamazsınız, şunu yapamazsınız diyor\" Emeği kendisini \"Türk sporunda poster\" yapmış emektar bir arkadaşımızın sesi aynı anda başbakanın kulağı dibinde patlıyordu: \"O zaman siyah yumurtaları hukukçu ağabeylerin kafalarına atalım da bakalım ne diyecekler?\" Bırakmyorlardı ki başbakan ciddi konulara parantez açsın. Sözler, noktası bir türlü konmayan \"boş konuşmalar\"... Fanatizm üzerinde konferanslar! \"Ben Amerika'da Harward Üniversitesi'nde spor eğitimi dersi verdim...\" diyeni dinlerken, hop-gitmişiz... Asırlık çınar ağacı altında oturmamıza rağmen nem oranı ve bunaltıcı hava inanılmazdı. Mutlaka ama mutlaka \"uykuna içine\" düşmüş olmalıydık. Yaşadığımız rüya olmalıydı. Taze mezar başında okunan sureler gibi mırıltı vardı kulağımın dibinde. Bir ağabeyimiz ölmeden önce yaptırdığı mezarının ve nükteli mezar taşının çektirdiği fotoğraflarını eline tutuşturulduğunda başbakan şaşırmış \"Yahu abi sen ölmeden mezarın içine yatarak fotoğraf çektirmişsin\" demiş gülmeye başlamıştı. Yoksa o mezarın içine beni atmışlardı da dua mı okuyorlardı! Karabasan iyice bastırmış, her yerimi ter kaplamıştı. Derken duayen boynundaki sarı-lacivertli kravatı \"Allah sizi başımızdan eksik etmesin\" suresini okuduğu başbakanın boynuna takıp sıkmaya başlamaz mı! İyi ama başbakanın üzerinde yaka uçları ilikli spor gömlek vardı ve kravat gömlek yakasının üzerinde kalmıştı. Nezaketini mahcubiyetle dizginlemeye çalışan başbakan \"Yahu abi iyi ki burada foto muhabirleri yok. Beni zor duruma soktun\" dese de duayen hâlâ kravatı sıkıyor yerine oturtmaya çalışıyordu. Yaşadığımızı sandığımız gerçek dünyada bunlar olamazdı. Rüya olmalıydı, rüya... Derken efendim başbakanın yanında yer tutan \"bu özel poz\" için başbakanlık foto muhabirine \"çek\" diyorlardı, \"çek\"... Ama duayen iki avucu ile başbakanın başını iki yanından kavramış alnından öpmeye başlamıştı. Bir gözü de başbakanlık foto muhabirindeydi. \"Çek\" dese de çekilmediğinden emindi. Çünkü o \"mesleğinde\" kaçın kurasıydı. Korumalar tetikte. Atlayıp kurtaracaklardı ama... Başbakanın nezaketi ve tahammül sınırı korumalarla aradaki sınırdı. Duayen sonunda fotoğrafçıya inanıp başbakanın başını bıraktıysa da... Başkalarının da gelip aynı görüntüyü vermesi için zaman kalmamıştı. \r\n\r\nGazetemizin yönetim kurulu başkanı sayın Zafer Mutlu... \"Uyan ağabey uyan...\" deyince anladık ki... Rüya falan değildi... Olan bitenlerin hepsi yaşanmış, hayatın içindendi. Toplantının sonunda Türkiye Spor Yazarları Derneği Başkanı kibar kardeşim Onur Belge ve eski başkan Atilla Gökçe'nin önerileri ve başbakana da onaylatmaları ile o gün için \"ambargo\" kararı alınmıştı. Herkes ertesi gün yazacaktı ama... Karara saygılı 3 safın (biri ben oluyorum) dışında herkes olayı orasından burasından çekiştirerek gazetelerine taşımışlardı. Bir metreyi tin-tin 5 dakikada geçebilen de yetiştirmişti... Omurgasız solucan gibi minareden atılsa, düştüğü yerde kıvrıla kıvrıla ilerleyebilecek yapıya sahip olan da taşımıştı. Hiç önemli değildi.\r\n\r\nUtanmayacaklar mı?\r\nÖnemli olan neydi biliyor musunuz? Ambargo kararını aldıran başkan ve eski başkanın tavırlarıydı. Biri başbakanın yakasına TSYD rozetini takarken verdiği güleç pozu, diğeri Amerika'nın ayağı değdikten sonra şekli değişen \"aydede\"ye benzeyen yüzünün sevimliliği ve sevinciyle sayfalarından sanki \"3 saf meslektaşına\" nanik yapıyorlardı. Hele hele 2.'si haberin altına da mesleğe ilk başlayan stajyer heyecanı ile imzasını atmıştı. Ne olacak, imam-cemaat meselesi gibi bir şeydi.\r\n\r\nYaşımız icabı, bu kazığın acısı artık musalla taşma kadar içimizden çıkmaz. Ama yaşarlarsa -ki allah uzun ömür versin-onlar kürsüye çıkıp da \"fair-play\" diye konuşmaya başlarken utanmayacaklar mı? Mertlikten, delikanlılıktan, meslek etiğinden bahsederken topluluğun içinde kıkırdayan var mı diye etrafına ürpererek bakmayacaklar mı? Bir de şunu düşünün kendi kendinize; birbirlerine güvenmeyen, inanmayan spor yazarlarına Recep Tayyip Erdoğan güvenir mi, inanır mı? \r\n\r\n \r\n", "Caryl Chessman Papila! \r\n\r\n \r\n \r\n\r\nGeçmişin biraz derinliklerini yaşayanlar iyi hatırlayacaklardır; Amerika'da \"seri bir katil\" ortaya çıkmıştı. Daha çok sayfiye yerlerinde arabalarını mehtabı seyretmek için kuytu yerlere çeken genç sevgililere musallat olan katil, önce kıza tecavüz ediyor, sonra ikisini de öldürüyordu.\r\n\r\nBütün Amerika polis teşkilatı ayağa kalkmıştı. Uzun uğraşlar sonu CARYL CHESSMAN adında birisi yakalanmış ve sorguya alınmıştı. Çok ilginçtir, adam gözönüne alındıktan sonra \"sevgililere yönelik seri cinayetler\" sona ermişti ama Chessman \"Ben değilim\" diye direniyordu. \r\n\r\nCaryl Chessman tam 11 yıl direndi. Hem de kendi savunmasını kendisi yaparak direnmişti. Hücresini dışarıdan getirttiği hukuk kitapları ile doldurmuştu. Okumuş okumuş \"benim\" diyen hukukçudan daha iyi hukuk bilen birisi olmuştu. Bütün deliller aleyhineydi. Onun içeri alınmasıyla seri cinayetler sona ermişti. Karşısında da çok güçlü hukukçulardan kurulu bir \"hukuk ordusu\" çıkmasına rağmen, Chessman tam 11 yıl ayakta kaldı. Hatta yaptığı savunmalarla kamuoyundan da müthiş bir destek almaya başlamıştı. İnsanlar sokaklara dökülüyor \"Chessman'ı bırakın\" diye pankartlar taşıyorlardı. Ama \"hukuka\" karşı \"hukuk savaşı\" yaparak ancak 11 yıl hayatta kalabilmiş, sonra idam edilmişti.\r\n\r\nYerli Chessman\r\nBenzetmek gibi olmasın ama bizim de şimdi bir 'Caryl Chessman'ımız var. Ona şöyle denebilirdi; Chessman Papila! Yalnız bizimki ile ruhu Amerika'da dolaşan Caryl Chessman arasında 2 önemli ayrılık vardı: \r\n\r\n1. Bizim Chessman Papila, kuytularda mehtap seyreden aşık gençleri değil, milyonlarca insanın \"aşkı\" olan futbolu öldürüyor, kuralların ırzına geçiyordu. \r\n\r\n2. Bizim Chessman Papila, Amerikalı seri katil gibi hücresini \"hukuk kitapları\" ile doldurup sonradan \"hukukçu\" olmamış, mesleğini icra etmeye başlamadan hukukta okuyup, avukat olmuştu. \r\n\r\nVukuatları arasında geçen sezon oynanan Besiktaş-Samsun maçında öylesine bir \"katil planı\" hazırlamıştı ki katledilen Beşiktaş bile daha yeni yeni kendisine gelip olayın üstündeki sis perdesini dağıtmaya çalışmaktaydı. Beşiktaş Başkanı Yıldırım Demirören, TBMM'de kurulan araştırma komisyonuna verdiği ifadede \"Kirlenmede bir sonuca ulaşmak istiyorsanız, Beşiktaş'ın geçen sezon önünün nasıl kesildiğini ortaya çıkartın\" demişti.\r\n\r\nTrabzon peşinde\r\nSon F.Bahçe-Trabzon maçındaki \"katil olayı\" kimbilir kaçıncı olayıydı. Ama galiba onu \"eleveren\" en büyük olaydı. Trabzon'un lehine olması gereken futbolun bütün kurallarının ırzına geçmiş, futbolun ve Trabzonspor'un ümitlerini katletmişti. Bu sadece Trabzon cephesinin iddiası değil, futbolun yorumunu yapan bir grubun da iddiasıydı.\r\n\r\nEn fanatik F.Bahçeliler bile kare kare gösterilen \"futbol cinayet sahnelerine\" fazla itiraz edemiyor \"Hakem de insan, hata yapabilir\" diyor, daha önce F.Bahçe için yapılmış yanlışları ortaya koyarak işi sulandırmaya çalışıyorlardı. Ama şu sorunun yanıtını asla veremiyorlardı:\r\n\r\n\"Trabzon için çalınan ya da çalınmayan düdüklere F.Bahçe muhatap olsaydı da kaybetseydi, bugün acaba neler olurdu?\"\r\n\r\nHiçkimsenin şüphesi olmasın, Chessman Papila'yı savunmasına bile fırsat vermeden kamunun \"haçına\" çiviler, karşısına geçip taşa tutarlardı.\r\n\r\nDelikanlı savunma!\r\nTrabzon'un öfkesi istediği kadar devam etsin, olayın üzerine rüzgâr esmeye başlayınca bizim yerli Chessman Papila da bir TV ekranına çıktı \"11 yıl ölüme direnen Caryl Chessman'dan\" daha etkili olan savunmasını yaptı.\r\n\r\nKendisini eleştiren Erman Toroğlu ve Ahmet Çakar gibi yıllarca FIFA kokartı taşımış eski hakem ağabeyleri futbolu bilmiyorlardı! Daha düne kadar kurslarda hakemlik dersi aldığı Bülent Yavuz ağabeyi de \"futbol cahili\" olmalıydı! \"F.Bahçeli olduğunu\" iddia eden yılların gazetecisi Hıncal Uluç ise dedikodu yazarlığı yapmaktaydı!\r\n\r\nHukukçuydu, kendisini savundu, \"infazını\" durdurdu. Hatta ona inanmaya hazır (!) kamuoyunun büyük bölümü \"delikanlı hakem\" diye sempatik bulmaya da başladı.\r\n\r\nAma unutmayalım; Caryl Chessman hukukla 11 yıl savaşabildi. Gerçeklerle savaşmak o kadar kolay olmamalı.\r\n\r\nBakalım bizim Chessman Papila'nın avukatlığı kendisini ne zamana kadar ayakta tutacak. \r\n\r\n \r\n", "Zavallı bitikler! \r\n\r\n \r\n \r\n\r\nFutbolumuz şu son haftada esef verici iki önemli \"ikiyüzlülük\" olayı yaşadı. F.Bahçe'de Van Hooijdonk, G.Saray'da Hagi yaptıkları açıklamalarla Daum ve yöneticileri \"kroke olmuş boksöre\" benzettiler ama acaba \"neden daha önce bildiklerini anlatmamışlardı da ortaklık bittikten, ekmek kaybedildikten sonra konuşmuşlardı?\"\r\n\r\nVan Hooijdonk F.Bahçe'de \"İkinci yüzünü\" gösteren ikinci yabancıydı.\r\n\r\nHatırlayacaksınız; futbolunun \"sonbaharını\" yaşarken F.Bahçe'ye gelen Alman kaleci Schumacher de ayrıldığı güne kadar taraftarın gönlündeki sevgi tacını giyen efsanelerin arasındaydı. Ona toz kondurmazlardı. Öylesine \"fanatik bir çevre\" oluşturmuştu ki Schumacher'i eleştirmek \"yürek isteyen\" bir durum haline gelmişti. Ne zamana kadar? İkinci yüzünü gösterene kadar! F.Bahçe'deki jübilesinde \"lösemili çocuklar yararına\" diye reklam yapıp, kimseye kuruş vermeden paraları toplayarak toz olduğunda, onu \"ikinci yüzüyle\" tanımışlardı.\r\n\r\nAlın ikincisini\r\nDoğrusu F.Bahçe taraftarı ve taraflı-tarafsız Türk insanı F.Bahçe'nin geçen sezonki şampiyonluğunda gerçekten büyük payı olan Hollandalı'yı da sevmişti. Sadece ölü top değerlendirmelerindeki kazandırdığı gollerle değil, entelektüel yapısı, saha içindeki olgun tavırları, sıcakkanlı yaklaşımıyla da sevmişti.\r\n\r\nFakat \"ömür\" dediğimiz \"canlı yaşamda\" sonsuzluk yoktu. \"Son\" denilen bir çizgi vardı. İnsanlar o noktaya gelirken, istemeseler de yavaşlıyorlardı. Van Hooijdonk da yaşı icabı o \"çizgiye\" yaklaşırken, çok ciddi bir de sakatlık geçirmişti. Bütün bunları \"olmamış\" kabul eden Hollandalı çok özür dileyerek söylüyoruz, Holştayn Hollanda ineği örneği, sufle doldurduğu koca bir kovayı, tepti devirdi. İki sezondur hocalığını yapan Daum'a esti gürledi.\r\n\r\nBu da Hagi\r\nEvet işte bu da G.Saray'daki örneği. Hagi de futbolunun sonbaharını yaşarken geldiği sarı-kırmızılı camiada \"üstün futbolcu kişiliği\" ile \"I love you Hagi\" olmuştu. Tribünleri dolduran binlerce G.Saraylı futbolsever \"Seni seviyoruz Hagi\" diye bağırmıştı.\r\n\r\nFutbolculuk kıyafetini üzerinden çıkartıp teknik adamlık kıyafetini giydiğinde de \"I love you Hagi\"ydi. İkinci sınavına iyi başlamamış, Romanya Milli Takımı'nın başında bir sezon bile tutunamamış, büyük umutlarla başına getirildiği Bursaspor'u uçurumun kenarında bırakmıştı ama... G.Saraylı yöneticilere göre o hâlâ \"I love you\"ydu. Takımın başına getirilirken hiçbir problem çıkarmamıştı. Gelirken adeta kanat takmıştı. Bütün sezon da ağzından \"Şampiyon olacağızdan\" başka söz çıkmamış. Fakat sürüklendikleri akibetin sonunda bütün vebali yöneticilerin üzerine yıkarken, yüzü bile kızarmamıştı!\r\n\r\nDemek ki \"ikiyüzlü\" olmak da karakter yapısının bir parçasıydı. Bir yüzünü gördüğümüzde çok sevdiğimiz insanlar da \"karakterlerinin\" gereği ikinci yüzlerini gösterdiklerinde sevgiden uzaklaşıyorlardı. \r\n\r\n \r\n", "Fatih-Hakan ve Rıza hoca \r\n\r\n \r\n \r\n\r\nTürk futbolunda \"Baba\" lakabını her yanı ile hak eden bir lider insandı Gündüz Kılıç... Rahmetli sağ olsaydı, çoooktan \"Mil Takım'a alınmamasını mesele yapan Hakan Şükür\" gibi \"HAKAN'ın yerine Milli Takım'a alman Trabzonlu Fatih Tekke\" onun \"Bazı resimler, bazı isimler\" kösesine konu olmuşlardı. Yine aynı köseden çok sevdiğini yakınen bildiğim Rıza Çalımbay'a da iki çift laf ederdi.\r\n\r\nAltyapı farkı\r\nİnanyorum ki, benim ulaştığım \"Fatih Tekke kaynaklarına\" baba da ulaşır, dinleyeceği adamı iyi sezdiğinden, Giray Bulak hocanın anlattıklarını can kulağı ile dinlerdi. Sevgili Bulak hocam, geçenlerde karşılaştığımız bir ödül töreni gecesinde Fatih Tekke'nin özelliklerinden bahsederken şunları anlatmıştı: \"Onun altyapıdayken ne olduğunu görmenizi isterdim. Bazen genç takımlar arasında maç yaptırırdık, Fatih'in yer aldığı takım rakip takımı 15-3, 12-3 falan yenerdi. Fatih'i dışarı alırdık, aynı iki takım maça devam ederdi, sonuç 2-2'ye ya da 3-2'ye dönerdi. Fatih'i tekrar sahaya sokardık, onun oynadığı taraf farkı açmaya başlardı. Fatih Tekke daha altyapıdayken bile, tarafların dengesini kendisinin yer aldığı takım lehine farklı sonuçlara ulaştıracak özelliklere sahip müthiş bir çocuktu. Bir tek eksik yanı vardı, kafası biraz karışıktı. Bu yüzden çok zaman kaybetti. Ama yaşlandıkça kafası da oturmaya başlayınca, bugünkü Fatih ortaya çıktı...\"\r\n\r\nHakan Şükür'ün futbol yaşamı ise meziyetleri ile yer aldığı altyapıda doğup gelişmemişti. Rahmetli Tamer Kaptan'ın çalıştırdığı Sakaryaspor, maddi sıkıntılar yüzünden transfer yapamadığından, başkan Aydın Zengin bir gün hocaya şöyle demişti: \"Basketbol oynayan genç bir çocuğumuz var. Futbolu da çok seviyor. İstersen onu antrenmanlara al, dene...\"\r\n\r\nTamer hoca da onu antrenmanlara almış, yokluktan bir \"Hakan Şükür\" gerçeği doğmaya başlamıştı. Elbette çok çalışmış, sahada \"kargaları korkutmak için tarlaya konulan korkuluklardan, kalecileri korkutan duruma\" gelebilmek için atletik yapısını, vücudunun estetik yapısını... Ama en çok da sahaya sığmayan yüreğini mükemmel kullanmıştı.\r\n\r\nAma bugün artık 33 yaşın üzerine çıkmıştı. Yüreği çok istemesine rağmen onu eskisi gibi sahanın her yerine taşınıyordu. Futbolunun altyapısı olmadığından da kendisinden beklenen birçok şeyi artık yapamıyordu. Baba Gündüz sağ olsaydı onu incitmemeye özen göstererek, kösesinden kendisine söyle seslenirdi: \"Milli Takım'ı bırak, sen G.Saray'ı taşımaya çalış!\"\r\n\r\nRıza'nın forması\r\nBeşiktaş'ın bugün yaşadığı hüsranda elbette Rıza Çalımbay'ın günahı asla yoktu. Ondan, dalgalı denizde su almaya başlayan tekneyi kurtarmasını istiyorlardı. Zaman da vermiyor \"hemen... hemen...\" diyorlardı.\r\n\r\nRahmetli baba çok sevdiği Rıza'yı futbolculuk günlerinde şöyle tarif ederdi: \"Makyajsız dupduru bir futbol güzelliği. Çocuk sahada tek başına takım gibi duruyor...\"\r\n\r\nYaşasa, onun Rıza hoca hakkındaki düşünceleri asla değişmez, Del Bosque diye bir \"garabetin\" bozduğu Beşiktaş'ı onun düzelteceğine inanırdı. Ama yine de şu lafına mutlaka takar ve takılırdı: \"Ben futbolcuya forma vermem, duvara asarım. Çalışarak hak eden onu alır, giyer...\" Müsade edersen \"BABA\"nın yerine ben soruyorum be hocam: \"Sergen, duvara astığın formayı çalışarak hak ettiği için mi alıp giyiyor?\" \r\n\r\n \r\n", "Buz gibi havada sımsıcak G.Saray \r\n\r\n \r\n \r\n\r\nTipiyle karışık yağan kar hem görüş seviyesini azaltıyordu hem de zemini iyice yumuşatmıştı. Böyle şartlar hızlı, çabuk, dripling yapmasını iyi bilen futbolcular için bir şanstı. Bu tip futbolcular da G.Antepspor'da vardı. Örneğin Lazarov, örneğin Ettayyep, örneğin Jaziri. Bir de transfer süresinde G.Saray'ın almayı çok istediği İlhan'ı katın... G.Antepspor, G.Saray'ı zorlayabileceği 4 önemli futbolcuya sahipti. Genç hocaları Nurullah Sağlam da buna güvenmiş olacaktı ki, maç öncesi kendisiyle yapılan röportajda \"Puan alacağız\" demedi, \"Biz buraya iyi futbol oynamaya, puan ve puanlar almaya geldik\" dedi. Yani beraberliğin ötesinde de gözü vardı.\r\n\r\nFakat genç hoca bir konuda çok yanılmıştı. G.Antep'in yerdeki hızlı adamlarıyla, çok hata yapan savunması kuyruğu kopmuş bir uçurtmaya benziyordu. İleridekiler G.Saray savunmasının aksine atılan toplara iyi gidiyorlardı ama geriden gelen ne bir\r\ndestek vardı, ne de G.Saray hücum ederken karşılayan... Hele kalesinde de bir kaleci vardı ki, evlere senlik. Yediği 5 golün 5'inde de hatalıydı.\r\n\r\nSarı-kırmızılı takımda mükemmel 2 top çıkaran Mondragon devamlı form grafiğini yükseltiyordu. Tomas ve ilk golünü atan Song dalgakıran gibilerdi. Fakat sağdaki Cihan Maaşallah yolgeçen hanı gibiydi. Orta sahada Conceiçao'yu ilk defa gözüm tuttu. Bastı, pres yaptı, iyi top kullandı, Antep'in kalecisinin hediyesi olmasına rağmen bir de gol attı. Fakat onun da bir türlü düzeltemediği bir illeti vardı; çabuk yoruluyordu. G.Saray'ın hücumda en zengin, en etkili elemanı yine Necati'ydi. İlk goldeki araya girişi harikaydı. Hakan, galiba Hagi'nin kontenjanından oynuyordu. Sarı-kırmızılı takımın orta sahasının çok top kaybetmeye başladığı sıralarda bile Hagi, Arif'i oyuna sokarken Hakan'ı dışarı alması gerekirken Conceiçao'yu saha dışı bıraktı.\r\n\r\nOyunun 4-0 olmasından sonra Romen teknik adamın 2 yeni transfer Hasan Kabze ve Hakan Yakın'a şans tanıması yerindeydi. Hasan Kabze attığı pozitif deparlarla 'Bu çocukta iş var' dedirtirken, birçok pozisyonda heyecanının kurbanı oldu. Ama Ergün'ün boş kaleye attırdığı golle de siftahını yapıverdi. Hakan Yakın ise klas görüntüsüne rağmen henüz hazır değildi. Çok kötü soğuk havada sıcak bir G.Saray vardı sahada. \r\n\r\n \r\n", "Ah keşke sayın valim \r\n\r\n \r\n \r\n\r\nŞu \"hüzünlü galibiyetin\" ardından sergilenen \"suç dosyasına\" kapalı gözle bakan sevgili valimiz Muammer Güler demiş ki: \"Keşke İsviçre'deki maç 1-0 bitseydi.\" Ah, keşke öyle bitseydi.. Ama \"keşke\" ile başlanıp söylenecek o kadar çok şey var ki! Keşke, İsviçre'deki maç öncesi Fatih Terim, o \"mağlum tavırlarıyla\", söze başlayıp \"İsviçre'yi 300 defa seyrettik.. Yardımcılarımla 24 saat kesintisiz mesai yapıp planlarımızı hazırladık\" dedikten sonra, takımımız rakibin futbolu altına \"halı\" gibi, serilmeseydi. Adamlar futbolumuzun üzerinde futbol dersi verircesine gezinmeselerdi...\r\n\r\nAh keşke Fatih Terim \"Lehimize verilmeyen penaltıyı\" anlatırken, o \"perişan futbolumuzun\" nedenlerini de halkımıza anlatsaydı.\r\n\r\n300 defa seyredip, yardımcıları ile 24 saat mesaiden sonra yanıldığını, hemen 4 gün sonraki rövanşa 6 değişiklikle çıkarak ortaya koyan teknik adamımız, saha kenarındaki davranışlarının da yanlış olduğunu anlayabilseydi! \r\n\r\nAh keşke, İtalyanca tek kelime bilmeyen Frei'in annesine, sülalesine hangi dille küfrettiğini de anlatsaydı. Ah keşke Türkiye'yi temsil ettiğini anlamaktan aciz bir federasyon üyesi, canlı yayında \"Pislikler, şerefsizler\" diye İsviçrelilere sövüp saymasaydı. Topyekün ülke ve hükümeti AB kapılarında büyük fedakârlıklar karşılığı \"sevimli\" gözükmeye çalışırken, alt tarafı \"ayak oyunu\" uğruna ortaya çıkan biri ve birilerinin sicili, Türkiye'nin sicili sayılmasaydı!\r\n\r\nAh keşke, ah keşke\r\nHadi teknik alana girmeyelim... Savunmamızın sallandığı bir sırada takımımızın turu geçmesi için sadece 1 gole ihtiyaç vardı. Ama bu arada bir gol yersek iki gol atmamız gerekecekti. Sallanan savunmadan bir adam çıkartıp, İbrahim Toraman gibi çabuk bir adamı oyuna sokmak gerekirken, Tümer gibi mücadeleyi sevmeyen oyuncuyu yorulan 35'lik Ergün'ün önüne koymak da Fatih Terim'in takdiri diyelim! Ama şu gerçekler de \"görmezden\" gelinmemeliydi... Bizim kafile\r\nmaça 1 hafta kala İsviçre'ye gitti.. İsviçre gümrüğünü geçerken affedersiniz donlarına kadar aranmadı. 3-3.5 saat gümrük kapılarında bekletilmedi.. İsviçre'de kaldıkları 1 hafta sürede asla rahatsız edilmedi. Türk seyircilerden çoğu ellerinde Türk bayraklarıyla İsviçreli seyirciler arasında maçı seyrederken, tekinin burnu kanamadı..\r\n\r\nAyıkla pirincin taşını\r\nOrtamı gerenler, Türk gümrükçüsünü \"kraldan fazla kralcı\" haline getirenler, \"yumurtalı saldırganları\" havaalanında toplayanlar ya da toplanmalarına neden olanlar, şimdi kendilerine \"suç ortağı\" arıyorlar!\r\n\r\nSu ortak arayan \"mücrimler grubu\" olmasaydı, sevgili valinin 4 bin polise \"seferberlik ilan\" etmesine gerek kalacak mıydı? Memleketin birçok yerinde isyanlar \"tomurcuk\" gibi patlarken, darp-gasp olayları caddelerde kan akıtırken, dertleri başlarından aşkın polis gücünden 4 bin personeli maç için görevlendirmek övünebilecek bir olay mıydı? Keşke 15-20 metrelik soyunma odalan koridorunu korusalardı da şu \"tatsız\" olaylar yaşanmasaydı. Neyse bütün bu çirkinlikler bir kaç sorumsuzun yüzünden yaşandı. Faturasını da ülke ödeyecek.\r\n\r\nYalnız \"Ah keşke İsviçre'de maçı 1-0 kaybetseydik\" diyen valimize soralım; Devletin en üst bürokratlardan birisi olarak aldığı maaş ne kadar ? 3 milyar mı? 4 milyar mı?\r\n\r\nKeşke sevgili valimiz üst düzey bir teknik direktör olsaydı, ayda 110 milyar maaş alsaydı da kafasını \"keşkelere\" takmasaydı\r\n\r\nAhh keşke...\r\n\r\nLÜTFEN \r\n\"Taraflı olmak ya da tarafsız olmak bir hak, imtiyaz değil. Hepimiz buna göre seyredeceğiz, buna göre yöneteceğiz, buna göre yazacağız, buna göre konuşacağız. Yani kuralıyla oynayacağız. Spor hepimizin. Onunla oynamayalım. Lütfen...\" \r\n\r\nPARDON NE DEMİŞTİNİZ? \r\n\r\n \r\n", "Zaferin adı \"Azizname\"! \r\n\r\n \r\n \r\n\r\nAslan, ormanda bir tehlikeyi ya da kendisine \"saygısızlık\" yapıldığını sezdiğinde yelelerini kabartıp kükrermiş! G.Saray'a da bu \"saygısızlık\" yapılmayacaktı! Çünkü UEFA gibi ancak rüyalara girecek \"BÜYÜK KUPAYI\" ülkeye getiren G.Saray'da hâlâ o günlerden arta kalan \"yaşlı aslanlar\" vardı.\r\n\r\nOlimpiyat Stadı'nda F.Bahçe'nin karşısına çıkan G.Saray'da Ergün, Hasan, Hakan Şükür gibi \"alın terinin\" kıymetini bilen \"yaşlı aslanlar\" büyük zafere dil uzatanları asla affetmezlerdi.\r\n\r\nDahası; büyük kupayı getirirken \"alın teri akıtan\" arkadaşlarının arasında olan Hagi şimdi Daum'un karşısında olacaktı. Bülent, Arif gibi emektar G.Saray sevdalıları yedek kulübesinde oturuyor olsalar da dişlerini gıcırdatarak sahadaki arkadaşlarına \"UEFA Kupası tesadüftü diyenlere hadlerini bildirin\" diye bağıracaklardı. Sakatlığından dolayı \"devre arkadaşlarının\" arasında olamayan Hakan Ünsal, kimbilir kaç gece yastığını gözyaşları ile ıslattı!\r\n\r\nEvet, tecrübeli olan bir sorumlu, bu geçmişi olan gururlu çocuklarla bir \"final oynayacaklarını\" düşünerek, diliyle kendi çukurunu kazmamalıydı!\r\n\r\nKupayı görünce\r\nGerçek bu; kupayı görünce, geçmiş canlandı çoğunun içinde... O, \"Çocuklarına ve Türk sporunun geleceğine armağan ettikleri şerefli kupaya\" atılan taş, gururlarını incitti, güçleri birse, ikiye üçe katlandı. Kazanma hırsları en üst seviyeye çıktı.\r\n\r\nGördünüz işte; 25 Kasım 1992'de Roma'da, Roma'nın her kanadına bir \"boğa\" gibi saldıran 20 yaşındaki Hakan ne ise, 11 Mayıs 2005 gecesi Olimpiyat Stadı'nda F.Bahçe savunmasına her yanından saldıran Hakan da aynıydı. 34 yaşındaki Hakan 20 yaşlarındaki gücüyle oynadı. Ergün'ü de seyrettiniz işte; orta alanda görev yaparken, G.Saray'ın\r\ndilinden ve gönlünden düşürmediği \"10 numara\" gibiydi. Hagi onu, Orhan'ın Serhat karşısında dağıldığını görünce sol beke çekti, orada da \"yılların tecrübesi\" ile adeta abideleşti.\r\n\r\nHasan sonradan sahne alsa da sahne ışıklarında parlayan yıldızdı.\r\n\r\nDaum bir anda alabora olup 3-0 yenik duruma düştükten sonra, riskli futbola dönüp, afedersiniz \"kabası yosun tutmuş\" Van Hooijdonk'u sahaya atarken, Hagi topun G.Saray'da daha çok kalmasını sağlamak için muhteşem oynayan ama yorulan Necati-Ribery ikilisini kenara çekip Hasan ve Sabri'yi sahaya saldı. Bu oyun bir \"satranç\" sayılırsa, şah olan Hagi, kendisini \"fil\" sanan Daum'u yiyip, mat etti.\r\n\r\nParlak gözler\r\nKupa töreninde, Hakan'ın, Ergün'ün, Hasan'ın gözlerindeki parlaklığı gördünüz mü? Kupaya sarılan Bülent'in, Arifin ellerindeki kavrama gücünü hissedebildiniz mi?\r\n\r\nG.Saray bir kupa finalinde F.Bahçe gibi ligde de yarıştığı bir ezeli rakibi 5-1 ile geçtiyse, elbette \"tarih\" yazdı.\r\n\r\nAziz başkanın \"tarih yazmaya\" itirazı var mı acaba?\r\n\r\nİTÜ'de katıldığı bir panel sırasında \"Beşiktaş sizi 4-3 yenerek tarih yazdı\" diyen kız öğrenciye itirazı vardı: \"Büyük takımlar birbirlerini bir farkla, iki farkla her zaman yenebilirler, bu tarih yazmak olmaz. Biz G.Saray'ı 6-0 yendik. Tarih öyle yazılır\" demişti.\r\n\r\nSimdi sevgili başkana sormalı:\r\n\r\n\"5-1'lik bir kupa finali sonucu, tarih yazmış olmak için yeterli midir acaba?\" Başkanın bu soruya yanıtı artık hiç önemli değil!\r\n\r\n\"UEFA Kupası tesadüftü\" diyerek, Olimpiyat Stadı'ndaki kupaya G.Saray'ın bir başka hırsla bakmasını sağladı. Elbette G.Saray 5-1'lik bir F.Bahçe zaferiyle bir defa daha \"TARİH\" yazdı.\r\n\r\nVereceği yanıt artık önemini kaybetmiş olsa da sayın Aziz başkana soralım: \"Bir itirazınız var mı?\" G.Saray gerçekten bir zafer kazandı, tarih yazdı.\r\n\r\nAdını koyarsak \"Azizname\" yazdı! \r\n\r\n \r\n", "Cavcav haksız mı? \r\n\r\n \r\n \r\n\r\nGençlerbirliği ve Kulüpler Birliği Başkanı İlhan Cavcav'ın da endişeyle, biraz da üzülerek söylediği gibi \"kaos\" kapıdadır... İlgili birimler \"Kuluçkadaki tavuk\" gibi olayın üzerine oturmuş, \"gıdaklayıp\" durmaktadır. İsterseniz, olayları Cavcav ile \"yüzleştirerek\" biraz anlamaya çalışalım.\r\n\r\nCavcav diyor ki, \"Kulüpler birliği, naklen yayın gelirlerinin hakkaniyet ölçülerinde dağıtılmasını gündeme getirdiği an, 'malın kaymağını yemeye alışmış' 4 Büyükler, birdenbire sarmaş dolaş oldular. Daha düne kadar, özür dileyerek söylüyorum, birbirlerine neredeyse ana avrat küfür edenler, sarmaş dolaş, kulüpler birliğine cephe aldılar.\"\r\n\r\nYanlış mı?... Hayır doğrudur.\r\n\r\nCavcav olaya biraz daha açıklık getiriyor; \"Bilindiği gibi naklen yayın hakkı gelirinin %50'sini 4 büyük kulüp kendi aralarında paylaşıyordu, geri kalan %50 de 14 Anadolu kulübüne dağıtılıyordu. Şimdi bunu rakamlarla ifade edelim; örneğin biz (G.Birliği), ve ya Gaziantep, ya da bir başkası ligi 2'nci, ya da 3'üncü sırada bitirmiş olalım, bu hiç farketmez. 4 büyüklerden birisi isterse ligi 10 takımın altında bitirsin, bizim alacağımız pay 4.5 milyon dolar, 10 takımın altında ligi bitiren 4 büyüklerden birinin payı ise yine 18 milyon dolardır...\r\n\r\nBu hak mıdır, adalet midir? Böyle bir gasp sayılacak paylaşımla Anadolu kulüpleri nasıl rekabetin içinde olabilir?\"\r\n\r\nŞimdi herkes elini vicdanına koyup kendi kendine sormalıdır:\r\n\r\n\"İlhan Cavcav haksız mıdır?\"\r\n\r\nReyting yüksek\r\nBüyüklerin \"Bizim seyircimiz fazla, dolayısıyla reytingimiz de fazla olduğu için elbette naklen yayın gelirinde payımız da fazla olacak\" iddialarını da Cavcav \"haksız\" bulmuyor, hatta onaylıyor... Fakat burada da onun itirazı var: 'Taraftar sayısında çoğunluk elbette onlarda.. Senede Galatasaray'la Fenerbahçe 2 maç oynarsa \"ezeli rekabet\" afişleriyle, reytingi tabii ki tavana vurduruyorlar... Ama üst üste 3 hafta, 4 hafta birbirleriyle oynasınlar bakalım; maçlarındaki seyirci sayısı kaça düşüyor, görelim...\r\n\r\nYine eller vicdanlara uzansın; soralım:\r\n\r\nCavcav'ın haklı yanı yok mudur?\r\n\r\n\"Sonuç ne olacak?\" diye sorduğumuzda ise İlhan Cavcav kaçamaksız, net olarak şunu söylüyor:\r\n\r\n\"Herkes palavrayı bıraksın bir kenara. Kimse kimseye blöfünü yediremez... Ne 4 büyükler bizsiz olabilir, ne de biz onlarsız olabiliriz. Yani \"Ligden çekiliriz\" tehditleri palavra... O zaman tek nokta kalıyor ortada; hakça paylaşım... Bunun etrafında toplanıp el sıkışmaktan başka çıkar bir yol yoktur.\"\r\n\r\nİlhan Cavcav'ın bu konuda federasyona da bir çift sözü var; \"Kenardan köşeden bulacakları 3-5 kuruşla bizlerin, yani 14 Anadolu kulübünün gelirinde iyileştirmeye gideceklerini söylüyorlar. Bir defa daha sesimizi net duysunlar, biz kimseden sadaka istemiyoruz! İstediğimiz, naklen yayın gelirlerinin tüm kulüpler arasında hakça bölünmesini sağlamaları. Hak eden fazla alsın, gözümüz yok. Ama hak etmiyorsa da almasın...\"\r\n\r\nİleri derecede \"İlhan Cavcav alerjisine\" sahip olanlar bile, onu bu konuda \"haksız\" bulmasalar da \"Hakkın ucunu\" hep kendilerinden yana yonttukları için olay \"kaosa\" dönüşmektedir. Federasyon bunu, üstten bir yerlerden alacağı güçle muhakkak çözecektir.\r\n\r\nGönül istiyor ki \"mazlumun ahını\" vicdanları rahatsız edecek \"feryada\" dönüştürmeden çözsün. \r\n\r\n \r\n", "İnsanlık ölmedi! \r\n\r\n \r\n \r\n\r\nHâlâ kulaklarımızda çınlıyor: \"Hey, kimse var mı orada?\" Sadece enkaza ağızlarını dayayıp haykıranlar değil, milyonlarca insanımızın kulakları o \"görülmeyen karanlıktan\" gelecek bir inilti için kabarmıştı.\r\n\r\nYoksa, asırlar mı geçmişti yaşadığımız büyük dramın üzerinden? Yaşadıklarımız asırların gerisinde mi kalmış, unutulmuştu? Galiba öyle olmuştu!..\r\n\r\nEğer böyle olmaza, Spordan Sorumlu Devlet Bakanı Mehmet Ali Şahin, İnönü Stadı'ndaki tribün boşluğuna buğulu gözlerle bakıp, \"Güney Doğu Asya'da insanlık tarihinin en büyük felaketi yaşandı. İnsanlarımızın bu organizasyona daha duyarlı olmaları gerekirdi\" demezdi. Yabancılar karmasının hocaları Daum ve Hagi, bu ilgisizlikten yakınmazlardı. Türk Karması'nın hocaları Ersun Yanal ve Raşit Çetiner'in ağızlarından \"Toplumsal vicdanımız zayıflamış\" suçlaması çıkmazdı.\r\n\r\nBeşiktaş İnönü Stadı tribünlerinde 4 bin seyirci ya vardı ya yoktu. Bir büyük depremin yarasını henüz saramamış bu ülkenin insanları acaba bu konuda biraz daha duyarlı olamazmıydı?\r\n\r\nSahada müthiş şov\r\nTribünleri dolduran 4 bine yakın taraftar tsunami felaketzedelerine ulaştırılacak katkıları için vicdanlarını rahatlatırken, sahadaki futbolla da gözlerindeki pası sildi. Yabancılar Karması'nda Yattara, Alex ve Nobre'nin üçlü geliştirdikleri ataklarda futbolun her türlü \"estetik güzelliği\" vardı. Hele kaleci Rüştü'yü karşılarına aldıkları bir pozisyonda \"kedi-fare oyunları\" seyredildi ki, insan ister istemez düşünüyordu: \"Bu Yattara F.Bahçe'de olsa, ne olurdu rakip takımların hali?\"\r\n\r\nTomas'lar, Conceiçao'lar, Victoria'lar, Krita'lar, Effa'lar... Geçin bizimkilere, Rüştü'den Konyalı Yasin'e kadar... Harikalardı. Birbirlerine dokunmadan, rahatsız etmeden, oynadıkları futbol \"tuzsuz yemek\" gibi de olsa bu oyuna tat veren, vicdanı dört dörtlük futbol vardı sahada.\r\n\r\nBoş tribünlere bakıp, \"İnsanlık ölmüş be!\" deseniz de... Bu organizasyonu düşünenler, düzenleyenler, katılanlar \"tekzip metni\" gibiydi.\r\n\r\nİnsanlık henüz ölmemişti. \r\n\r\n \r\n", "Yeniköy kasabı \r\n\r\n \r\n \r\n\r\nÜmraniye gibi süper bir tesisi kazandırdığı için, adını Beşiktaşlılar'ın kalbine yazdıran Nevzat Demir'in şu son \"benzetmesi\" de acaba sevgiyle benimsenecek mi?\r\n\r\n\"Ben olsam\" demişti: \"Bu Del Bosque'yi bir dakika Beşiktaş'ta tutmazdım. Dünyanın hiçbir yerinde böyle göbekli teknik adam yok. Adam teknik direktöre değil, Yeniköylü kasaba benziyor...\"\r\n\r\nDemir'in oturduğu Yeniköy'de sahiden İspanyol hocaya benzeyen bir \"KASAP\" var mı, yok mu bilmiyoruz ama Beşiktaş'ın \"Dünyanın en büyük hocası diye kapısını açtığı yabancı hoca için yapılan YENİKÖY KASABI\" benzetmesi biraz ayıp oldu!\r\n\r\nBeşiktaş muhabiri arkadaşımız Kartal Yığit'in anlattığına göre gazete sayfalarına düşen bu \"benzetme\" Del Bosque'ye tercüme edildiğinde İspanyol hoca gözle farkedilecek şekilde irkilmiş, gözleri hüzünlenmiş, yüzünde çocuksu \"kabullenmez\" bir ifade şekillenmişti.\r\n\r\nOlaya bu yönüyle bakıldığında, ulusça \"müşterek özelliğimiz\" olan \"konukseverlik\" duygularımızın hassaslaşması normaldi. Elbette konuk hocamızı kalbinden sarsan \"YENİKÖY KASABI\" benzetmesini ortaya atan Nevzat Demir, hırçınlaşan duygularını vicdanının süzgecinden geçilmemiş olmalıydı.\r\n\r\nMadalyonun yüzü\r\nEvet, madalyonun bir yüzünde \"Nevzat Demir'in ayıp ettiği\" yazılıydı. Pekii öbür yanında ne yazılıydı acaba?\r\n\r\nŞampiyonluk iddiası ile girilen ligde Beşiktaş lider F.Bahçe'nin 17 puan gerisinde kalmıştı. \r\nTransferde, çarptığı yerden istediğini koparan Beşiktaş, 13 yeni isimden birisini bile taraftarlarının alkış için açılan avuçlarına verememişti. Ama Del Bosque'nin ısrarı ile alınan vatandaşı Juanfran, kokmaz-bulaşmaz, kişiliksiz futboluyla hep \"tercih edilen\" isimdi. İspanyol hocanın elinde \"uluslararası tecrübe ve kariyeri\" üst seviyede Cordoba gibi bir kaleci vardı. Ama o, yükü çok ağır formayı \"ham\" bir gencin sırtına yüklemiş, \"ham meyvayı da dalından\r\nkoparmaya\" başlamıştı.\r\n\r\nBugün F.Bahçe 3-5 sene üst üste şampiyonluktan bahsederken, Ümit Milli Takım'ın iskelet kadrosunu elinde tuttuğuna güveniyordu. Türk futbolunun gelmiş geçmiş en dirayetlisi olan o \"müthiş ümit kadronun\" vazgeçilmezlerinden birisi de İbrahim Toraman'dı ama bu son derece hırslı ve yetenekli futbolcu da Del Bosque'nin elinde \"kukla\" olmuştu. İsterse sağ bek, isterse sol bek, isterse stoper oynatabilirdi. İspanyol hoca ise onu denediği \"ön liberoda\" beğenmemiş, kenara atmıştı.\r\n\r\nÇok ilginç, Lucescu'nun \"SATRANÇ TAHTASINDAKİ ŞAHLARIN\" nerede ise hemen hepsi İbrahim Toraman gibi kenardaydı.\r\n\r\nAçık ve net\r\nSaha içindeki \"takım-edevatla\" destan yazacağına inanan şaşkın İspanyol, hergün biraz daha taraftarların ruhunda açtığı bunalımın derinliklerine indiğinin farkında değilmiş gibi içte ve dışta sergilenen, Beşiktaş'a yakışmayan şahsiyetsiz futbola \"kılıf giydirmeye\" uğraşıyor ve hep sabır istiyordu.\r\n\r\nBakın, yeri gelmişken hatırlatalım, bir \"ön libero\" yıkıntısı yaşayan Beşiktaş'ta Yasin'i gönderen Del Bosque'ydi! Acaba onu D.Bakır formasıyla seyrediyor ve \"Yahu ben ne yapmışım?\" diyor muydu? Üzerinde hiç durmadan Konya'ya postalattığı Okan, oynadıkça şahsiyetini bulmakta \"Del Bosque'nin kafatasına düşecek kaya\" halini almaktaydı. Trabzon'un sol kanadını parçalarken, İspanyol hocaya yönelen rüzgâra karışmış \"küfür\" gibiydi. Gönderdikleri \"futbolcuyuz\" diye bağırıyordu, bırakmadığı gerçek futbolcular ise kulübede oturuyordu.\r\n\r\nVe Beşiktaş her gecen gün tarihine zafer çığlıkları yerine, hüzün, çaresizlik ve taraftarı adına \"ayıp\" yazdırıyordu.\r\n\r\nVe biz şimdi diyoruz ki, Nevzat Demir ayıp etti... Bir de taraftara sorun bakalım, ayıp mı etti, ya da yaptığı evler depremde yıkılan müteahhit Veli Göçer'e mi benzetseydi? Sizce bu yakıştırma İspanyol'un da hoşuna gitmez mi?\r\n\r\nGenç bir hakem!\r\nAcaba diyor insan; hakem olarak gündeme gelebilmek için 5.8 not seviyesine düşecek kadar \"berbat\" olmak mı gerekiyor?\r\n\r\nGeçenlerde zaman öldürmek için takıldığım Sarıyer-Karagümrük maçında Hüseyin Göçek adında genç bir hakem takıldı gözüme. Hareketleriyle fiziği ve yönetimiyle dört dörtlüktü. Yahu bu çocukta nereden çıktı deyip araştırma yapınca, şöyle özet bir biyografi çıkü ortaya: 28 yaşındaydı. Yıldız Teknik Üniversitesi'ni İnşaat Mühendisi olarak bitirmiş, mastır için gittiği İngiltere'de hakemlik de yapmıştı. Anadili gibi İngilizce biliyor, ülkemize gelen yabancı hakemlere de mihmandarlık yapıyordu.\r\n\r\nSarıyer maçındaki idaresi bir tesadüf müydü acaba diye araştırdığımızda ise 1. Lig'de de maç yönettiği, her birinden 8 ortalama not aldığı, defalarca haftanın hakemi seçildiği gerçeği çıktı karşımıza.\r\n\r\nHani eskilerde bir çorap reklamı vardı: \"Eskimiş çoraplarınızı atin, Jil geliyor...\" Seviyeleri 5.8'e düşmüş olan kaşarları atın... Pırıl pırıl gençler geliyor arkadaşlar. Gündeme onları alın, hayrınız olur! \r\n\r\n \r\n", "Banko mu? Acaba mı? \r\n\r\n \r\n \r\n\r\nMaç tahminleri, tarafların form sürekliliğine sonucu etkileyecek eleman fazlalıklarına, dayanıklılıklarına, psikolojik ve fizik yapılarına ve sevk'i idarelerine bakarak yapılır.\r\n\r\nVitrindeki \"dev derbi maça\" bu açıdan bakıldığında \"sevk'i idare\" hariç, G.Saray'ın Beşiktaş'a oranla mantıksal üstünlüğü vardır. \r\nSıralayalım isterseniz; \r\n\r\nİstatistikler \"en gerçekçi veriler\" olduğuna göre 1 maç eksiği olan Beşiktaş'tan 10 puan önde olan G.Saray'ın 42 gol atıp 14 gol yemesine karşılık rakibi 46 gol atmış ama kalesinde de 26 gol görmüştür. Sarı-kırmızılı takımın form sürekliliği açısından önde olduğu tartışılmaz. \r\n\r\nTaraftarı \"hat-hat\" karşılaştırmakta, bazı önemli verilerin cevabı olarak ortaya çıkar.\r\n\r\nİki tarafın kalelerini koruyan Kolombiyalılar'dan Cordoba, ülkesinde Mondragon'dan daha üst seviyede tutulurken, maalesef Türkiye'de ve Beşiktaş'ta yaşadıkları ile \"erozyona\" uğramıştır. Şike söylentileri, kendisine yönelen bakışların değişmesi, özellikle de Del Bosque döneminde \"bir çöpmüş\" gibi görülüp dışarı bırakılıvermesi Cordoba üzerinde son derece 'yıpratıcı\" etki yaratmıştır. Rıza Çalımbay'ın üstün ve ısrarlı terapi uğraşına rağmen, Sakaryaspor maçında yediği tuhaf ve hatalı gol, onun halen klasına yakışan seviyeye gelemediğinin görülen işaretidir.\r\n\r\nRıza'nın geride kullandığı 3'lüden Ronaldo ve Çağdaş, arkalarına kolay adam kaçıran manevraları ağır oyunculardır. Tomas-Song ikilisi ise G.Saray'ın en\r\ngüvenilir yanıdır.\r\n\r\nHücum özellikleri\r\nBeşiktaş, savunma ve hücum aksiyonlarında düşünüldüğünde, 2 güçlü mücadeleci futbolcuya sahip. Ama İbrahim Üzülmez'in de Ali Güneş'in de kazandıkları topları isabetli kullanma yetenekleri, Cihan, Orhan Ak, Hakan Ünsal'dan azdır. Beşiktaş orta alanda oyunu yönlendirebilecek, sonucu değiştirebilecek klasta Sergen ve Tümer'e sahip olsa da, bu futbolcuların güç ve dayanıklılıkları normal çizginin hep altında kalmıştır. G.Saray'da bu bölgede yaşına rağmen tempolu futbola ayak uydurabilen ve mükemmel top kullanabilen Ergün gibi yaratıcı gücü üstün futbolcuyla, kıpırdadıkça akla \"Brezilyalı\" olduğu gelen Conceiçao vardır. Hücumda ise Hagi'nin elinde Hakan-Necati gibi iki banko forvete karşılık Carew'in devre dışı kalması Rıza hocayı Veysel'in yanında kimi oynatabileceği sorunuyla başbaşa bırakmıştır.\r\n\r\nBunun dışında sinir yapısı çabuk bozulan faul ve penaltıya yakın duran İbrahim Üzülmez'in çok çabuk oynayan Ribery karşısında ne yapabileceği de düşünülmelidir. Hasan Saş'ın ne zamandır \"patlayacak volkan\" gibi tüttüğü de düşünülmelidir. Bütün bunlar histen uzak, mantıkla düşünüldüğünde \"Banko G.Saray\" dememek mümkün değildir. Hele bu avantajlara bir de saha ve seyirci gibi etkin avantajları eklerseniz\r\nG.Saray elbette maçın büyük favorisidir.\r\n\r\nHagi ve Rıza\r\nBuna karşılık maçı çevirecek \"hakem faktörü\" beklenmedik olaylar, ümit edilmedik oyuncu patlamaları gibi faktörler de vardır ama bunun ne olacağını maç oynanmadan kimse kestiremez. Fakat \"oyunun sevk'i idaresini\" ellerinde tutan Hagi ve Rıza Çalımbay'ın hocalık ve insanlık karakterleri çok açık ve nettir. İkisi de hırslı ve kaybetmeye tahammülleri olmayan teknik adamlardır ama... Hagi'nin zıtlaşma ve hissi yapısı karşısında Rıza Çalımbay daha dengeli ve mantıklı duruşuyla ait puanlıdır. Mesela Hagi 2. Lig'den yeni gelmiş Hasan Kabze gibi acemi bir genci maçın en kritik döneminde oyuna sokarken, beynelmilel klası ortada Hakan Yakın'ı kenarda oturtabilmektedir. Çünkü Kabze Hagi'nin isteği, Yakın ise yönetimin isteği ile alınmıştır. Bunun ne anlama geldiğini anlayan anlayacaktır. Saidou olayını da hatırlayacaklardır.\r\n\r\nRıza hoca ise şöyle demektedir: \"Ben formayı duvara asarım, hak eden giyer...\" İşte bu farklılığa bakınca da, maçın sonucuna \"acaba?\" diye bakmamak mümkün değildir.\r\n\r\nTek sonuç istiyorsanız işte yanıtımız; beraberlik akla yatkın bir sonuç olsa da bu 100. yıl kapsamındaki maçı G.Saray kazanacaktır.\r\n\r\nŞansları bol olsun. Ayakları yere sağlam bassın. Elbette iki taraf için söylüyoruz bunları. Allah Hasan'a H.Ünsal'a (oynarsa).. Ama daha çok da Beşiktaş'ı 'sabıkalı takım' haline getirenlere... İbrahimler'e, Ali Güneşler'e, Sergenler'e, Tayfurlar'a akıl-fikir versin... Bunu da fair-play'in yaşaması için diliyoruz. \r\n\r\n \r\n", "Ağla \"Koç\"um ağla! \r\n\r\n \r\n \r\n\r\nİçinizde o \"harika çıkışı\" hatırlamayan var mı? Aman yarabbim, ne müthiş bir çıkıştı o çıkış... Bir yel, bir fırtına... Zaman zaman da \"Tsunami dalgası\" gibiydi. Üzerine gittiğini devirir, kademeye gireni yatırır, önünde tirbuşonun içinde döndüğü mantardaki gibi \"delikler\" açardı. \r\nFatih Terim G.Saray'da görevliyken kapıyı 1 milyon dolardan açmış ama İlhan Cavcav direnmişti: \r\n\r\n\"O paraya asla olmaz...\" \r\n\r\nTam G.Saray işi oldu derken... Beşiktaş daha fazlasını vermiş, almıştı. Manşetlerde de hep o vardı: \r\n\r\n\"Okan Koç Beşiktaş'ta...\" \r\n\r\nO müthiş çıkışa daha 17 yaşındayken Dardanel'de başlayan Okan Koç'u hatırlamayan var mı?\r\n\r\nBir fotoğrafı anılarımızın canlı yerinde taptaze duruyor: G.Birliği forması taşıdığı günlerde Ali Sami Yen'de bir G.Saray maçı oynuyorlardı. Bir çalım atmış üzerine ilk gelen G.Saraylı'yı yıkmıştı. Biraz uzağında bir \"boğa\" gibi burnundan soluyan kaptan Bülent'e dönmüş \"gel\" diyordu. Bülent dalıyordu ama yerdeydi. Çalımı yemiş, futbolumuzun bu \"ulu çınarı da\" yere serilmişti. Ama o \"gel\" işareti \"burun deliklerini\" daha da şişirmiş, ellerinin üzerinde sürünerek, Okan'ın topa basan ayağına doğru yetişmeye çalışmıştı. O fotoğraf \"Azmin yetenekle savaşının\" bir göstergesi gibi hâlâ hafızaların canlı vitrininde durmaktaydı.\r\n\r\nUnutulmaz...\r\nHangi birini anlatmalı... Hafızaları sıksanız sanki \"Okan Koç\" fışkıracaktı. Ümit Milli Takım formasıyla İtalya'da bir maç oynamış, o şımarık İtalyan gazetelerine \"Mama mia Türkler geliyor\" diye başlık attırmıştı. İtalya'da İtalyanları 3-0 yendiğimiz maçın Tuncay'la birlikte yıldızıydı. Adını sadece o bir tek maçla bile Milan'ın transfer listesinde en üst sıralara yazdırmıştı.\r\n\r\nAma heyhat!\r\n\r\nRahmetli babam hep şöyle derdi: \r\n\r\n\"Kim olduğun önemli değil, kim olacağın önemli...\" Keşke bu sözleri, yıllarca Avrupa yollarında tır direksiyonu kullanmaktan elleri nasır tutmuş olan babası da Okan'a söylemiş olsaydı.\r\n\r\nSon bir şans\r\nAma maalesef!\r\n\r\nOkan Koç, cevahir (!) arkadaşlarının eşliğinde oynadığı zorlu maç gecesi beline peçete bağlayıp gece kulüpleri pistinde sabahlara kadar zıplayarak \"unutulanlar\" arasına adını 23 yaşında yazdırmayı başaran (!) nadir isimlerden birisiydi.\r\n\r\nŞimdi sorsak;\r\n\r\n\"Okan nerede, ne yapıyor?\" desek... Toplumdan kaç kişi parmak kaldırır?\r\n\r\nÖnceki gün o yine bir \"fotoğraftaydı.\" Rıza hocanın Avrupa'ya giderken Fulya'da bıraktığı 3 kişinin arasında o basına ağlamaklı demeçler vererek koşup durmaktaydı.\r\n\r\nKadroya alınmamıştı. Gidecekti, kulüp bulamamıştı. Fulya'da \"23 yaşında bir futbol emeklisi\" gibiydi. Zavallılığın, akılsızlığın sanki tam tarifiydi. Belki de \"pişman bir futbolcu\" portresiydi. Fakat... Ona kızan, cezalandıran \"futbol nefsi\" bir defa af çıkaramaz mı acaba? Elalemin içi boşalmış yabancısına, 30 yaş üzerinde 30 defa \"aftan yararlanan yerlisine açık duran \"futbol gönlümüz\" 23 yaşındaki \"Koç\"u bir defa daha vitrinine alamaz mı?\r\n\r\nBir yeteneği kaybetmişiz zaten.\r\n\r\nSon bir şans \"bir yetenek kazancı\" olamaz mı?\r\n\r\nHele düşünün bakalım!.. Okan tekrar \"Koç\" olamaz mı? \r\n\r\n \r\n", "Dörtyüzelli trilyon! \r\n\r\n \r\n \r\n\r\nEğer futbolu gerçekten seviyorsak, kendi kendimize soracağımız en önemli sorulardan biri şu olmalıdır:\r\n\r\n\"Türkiye'de sağlıklı futbol oynanıyor mu?\"\r\n\r\nBu sorunun yanıtı, eveleyip gevelemeden \"HAYIR\"dır.\r\n\r\nEğer Türkiye'de sağlıklı bir futbol yapısı olsa, en iyimiz F.Bahçe, Şampiyonlar Ligi'ndeki 3 maçında 13 gol yemezdi.\r\n\r\nYaptığı transferlerin rüzgârına kapılıp \"Türkiye Ligi'nde şampiyon olacağız. Avrupa'da final oynayacağız\" diye yola çıkan Beşiktaş, bulunduğu yere düşmezdi.\r\n\r\nDaha 4 sezon önce UEFA Kupası'nı Türkiye'ye getiren G.Saray bugün \"annesinin ligine\" hapsolmazdı!\r\n\r\nEn önemli örnek de şudur:\r\n\r\nJaponya, Kore, Çin gibi futbolun henüz alfabesini heceleyen ülkeleri yenerek \"Dünya 3,'sü olduk\" diye futbolunun \"Dev\" olduğunu sanan bir ülke, Letonya gibi sıradan bir Avrupa takımı karşısında \"PİRE\" olmazdı!\r\n\r\nÜzülerek söylüyoruz, yıllardır aynı şeyler oluyor, bir rüzgâr esiyor, rüzgârı arkasına alan havalanıyor, sonra rüzgâr geçiyor, havadakiler \"küt\" diye aslı olan yere çakılıyor.\r\n\r\nPekii bu görüntünün \"sağlıklı futbolla ne ilişkisi vardır?\" diyorsanız, toplumun en küçük bireyi sayılan \"aile\" yapısına bakacaksınız...\r\n\r\nAilenin parası, maddi gücü varsa, ailenin çocukları iyi beslenmekte, tahsil için dünyanın en önemli eğitim kuruluşlarına doğru ufuk genişletmektedir. Yoksa, çaresizlik dediğimiz akıntıya kürek çekebilenler \"şanslı\" sayılırken çekemeyenler telef olup gitmektedir.\r\n\r\nUzatmayalım; beslenme, eğitim, mutluluk, boşanma, intihar, cinayet diye toplum yaşamında kendini gösteren görüntüler \"varlıkla-yokluk\" sınırları çevresinde toplanmışlardır.\r\n\r\nBorç batağı\r\nFutbola da bu açıdan baktığınızda Türk futbolu \"yokluk sınırı\" etrafında kulübeleşmiştir!\r\n\r\nSıkı durun; 18 takımdan oluşan Türkiye Süper Ligi'nin toplam borcu 450 trilyon (eski parayla) liradır.\r\n\r\nBu rakam başkanlarına birebir ulaşıp ağızlarından aldığımız rakamlardır ve borç sıralaması şöyledir:\r\n\r\nG.Saray: 169 trilyon 650 milyar\r\nF.Bahçe: 165 trilyon 300 milyar\r\nBeşiktaş: 56 trilyon \r\nSamsun: 14 trilyon 500 milyar\r\nG.Antep: 10 trilyon 150 milyar\r\nMalatya: 10 trilyon 150 milyar\r\nTrabzon: 10 trilyon \r\nRize: 7 trilyon 250 milyar \r\nDenizli: 6.5 trilyon \r\n\r\nGeri kalan İstanbulspor'dan borç sıralamasında 15. olan Sakaryaspor'a kadar olan bölgedeki 6 kulübün borç göstergeleri 3 trilyondan 1 trilyona doğru inerken, sadece 3 kulübümüz Ankaraspor, Kayseri ve G.Birliği borçlarının olmadığını söylemişlerdir.\r\n\r\nEn az, en çok!\r\nİşin ilginç yanı, örneğin 1.5 trilyon borcu olan Sebatspor, 169 trilyonla en tepede yer alan G.Saray'dan çok daha yoksuldur. Çünkü, G.Saray 25 bin seyirciye oynayabilirken, Sebat'in tribün kapasitesi 2 bin 907 kişiliktir. Her kulüp F.Bahçe ile oynarken, \"hasılat rekoru kıracağız\" diye sevinirken, Sebat bu sezon F.Bahçe ile oynadığı maçta bin 100 bilet satarak zarar etmiştir. Cumhuriyetle yaşıt 81 yıllık kulüp olan Akçaabat Sebatspor, 17 maçta 86\r\nmilyarlık zararı bilançosuna yazmıştır. Büyüklerin mamullerini satma şansına karşılık, Sebat'ın böyle bir gelir şansı da yoktur. Dahası Sebat'ın yayın hissesinde payına düşen, büyüklerin diş kovuklarına sığabilecek küçük bir parçadır.\r\n\r\nSebat'ı aslında örnek olarak verdik; bugün \"Ligin en sorunsuz kulübü biziz\" diyen G.Antep'in bile borcu 10 trilyona çıkmıştır ki, Celal Doğan'ın yöneticilik kariyeri bu kulübümüzü yere serilmekten kurtarmaktadır.\r\n\r\nAslına bakarsanız, birinin derdi, hepsinin derdidir. Ama Sebat gibi Samsunspor'un içinde bulunduğu durum da Faruk Nafizin \"Han duvarları\" şiirinin sanki küçük bir değişimidir:\r\n\r\n\"... Bir deva bulmak için bağrındaki yaraya\r\n\r\nToplanmış garipler şimdi futbol sahalarımıza...\"\r\n\r\nKoskoca Samsun Belediyesi'nin \"elimi yakıyor\" diye attığı Samsunspor ateşini tekrar eline alan İsmail Uyanık başkan illüzyonist Abra Kadabra gibi bu kulübü yaşatmaya çalışmaktadır.\r\n\r\nHiç kimse bu \"borç batağına\" bakıp bugün görev yapan başkanları suçlamasın. Bugün bu ligde Ekrem Cengiz, Veli Sezgin, İsmail Uyanık, Zafer Katrancı, Celal Doğan, İlhan Cavcav, Ahmet Şan, Hikmet Tannverdi, Cemal Aydın, Atay Aktuğ gibi \"kıt imkanlı\" fedakâr başkanlar olmasa, kepengi çekilecek futbolun üzerindeki şu yazıyı herkes okuyacaktır: \"İFLAS...\"\r\n\r\nÇünkü borç bugünün borcu değildir. Dünden bugüne bir kartopu gibi yuvarlandıkça büyüyen borç, bugünkü yönetimlerin kucağına düşmüştür! Onun için de Türk futbolunun dünü ile bugünü arasında fazla da önemsenecek fark yoktur. Aslına bakarsanız, Türk futbolunun bu tablo ile AB içinde de yeri yoktur.\r\n\r\nOlamaz da... \r\n\r\n \r\n", "Kirli abdest suyu! \r\n\r\n \r\n \r\n\r\nOnurlu, yurtseveri çok bir ülkede \"Ülke değerini kızartacak\" şu fıkra üretilmişse, düşüneceksiniz.\r\n\r\nHani bilinen, her fırsatta kullanılan şu fıkra:\r\n\r\n\"Cehennemde fokur fokur kaynayan kazanlar sıralanmıştı, her birinin başında da eli tokmaklı bir zebani durmaktaydı. Sadece tek bir kazanın başında zebani yoktu. Meraklıları tarafından ilgiliye soruldu: 'Hepsinin başında eli tokmaklı zebani var da, şu tek kazanın başında neden yok?' İlgilinin yanıtı, karakter yapımızı siyaha boyamış olmamızın delili olmalıydı: O başında zebani olmayan kazan Türk kazanı... Çünkü kurtulmak için kazanın kenarına tutunup kendini yukarıya doğru çekmeye çalışanın başına tokmakla vurmak gerekmiyor. Diğerleri zaten onu ayaklarından tutup içeri çekiyor!..\" Günahkârı bol ülkede çırpındıkça aşağı doğru çekildiğinin acısını mümkün olsa da anlatabilse Ersun Yanal... Ah hocam, vah hocam... Bataklıkta açan \"nilüfer çiçeği\" gibi görülürken, yaprakları bir bir yolunan genç hocam... Bir gün bir de bakacaktı, eski bir futbolcusunu bulmuş sesini ekrana koymuşlardı. Futbol yasamı, beyni gibi \"zigzaglarla\" dolu eski öğrenci 13 Mayıs 2001'de oynanan G.Saray-A.Gücü maçı sonrası gazete sayfalarına düşen sözlerinin ortaya çıkartılacağının bile farkında değildi.\r\n\r\nNamus-şeref\r\nOlay adam, G.Saray'ı o gün yendikten sonra söyle demişti: \"Aslanlar gibi mücadele ettik. Hepimiz onurlu, şerefli insanlarız. Bizim hakkımızda atıp tutanlar şimdi yazsınlar bakalım. Ayıptır...\" Ersun Yanal'ın ayaklarından yapışmış \"kazanın kaynar sularına\" çekerken, şimdi şöyle konuşuyordu: \"G.Saray maçından sonra para geldi. Futbolculara dağıtıldı. Hatta, hocamız Ersun Yanal teşvik primini vermek için beni evine çağırdı. Adambaşı 10-12 bin $ para alındı...\"\r\n\r\nDengesizliği kendinden menkul olay şahit çoktan vites küçültüp yön değiştirmiş \"Sözüm montajlanmış\" dese de... Bir an doğru diyelim... Yani Türk sporunda yaşanmış ilk ve tek olay mıydı da, sözü daha ağzından çıkarken buharlaşan bir \"kurulmuş şahitle\" Ersun Yanal gibi \"bilimin gülen yüzü\" genç bir hoca, böylesine cıvıldaşan bataklığın içine doğru çekilmeye başlanmıştı.\r\n\r\nAyıp hoca ayıp\r\nBurada bir parantez açmamız gerekiyor; toplumun \"irinleşmiş psiko hastalığından\" ölümcül yara almış Ahmet Çakar gibi düz durmaya çalışan spor adamımızın Ersun Yanal'ın parçalanmasına yardımcı olma sevdasıyla \"olay şahiti\" savunması şaşırtıcıydı. Ali Kırca gibi ülkenin en deneyimli, zeki ve yerini dolduran bir spikerinin yanında \"Cafer sözüne güvenilir bir delikanlıdır. Merttir, dürüsttür\" demesi, Ersun Yanal'ın nasıl bir çarkın içine çekildiğini göstermesi açısından gerçekten vahimdi. Keşke Ali Kırca, o \"eski demeci\" bilebilseydi de Çakar'a sorsaydı:\r\n\r\nSenin sözüne güvenilir, mert delikanlıdır dediğin delikanlı o malum G.Saray-A.Gücü maçından sonra bak ne demiş: \"Aslanlar gibi mücadele ettik. Hepimiz onurlu şerefli insanlarız. Hakkımızda atıp tutanlar utansın.\" Şimdi de \"Teşvik primi aldık, Ersun Yanal dağıttı\" diyor. Nasıl mertlik, sözüne güvenirlilik bu?\r\n\r\nÖnümde bir yazı duruyor; genç neslin spor basınında yıldızı parlayanlardan Gürcan Bilgiç kardeşim Yanal'ı savunan yazışma şöyle bir başlık kullanmş: \"İlk taşı günahsız olan atsın!\" Bu mantıkla bakarsanız, Ersun Yanal'a tek bir taş bile değmez ama... Bu ülkede artık, Mercedes kaçakçılığından mahkûm olup hüküm giyenler bile spor programı yapıyorlardı. Kardeşi ile iş kurup \"sahte tabelalı iş yerinden\" onu, bunu dolandıranlar spor ekranlarının üst koltuklarında oturuyorlardı. 4 sarhoş program masasına kurulmuş, Ersun'u konuşuyorlardı... Evet sevgili Gürcan kardeşim \"Ersun hocaya ilk taşı günahsız olan atsın\" ama bazı ekranların arkasına \"taş yığınağı\" yapanlar ne olacaktı? Türk sporunu temizlemek için işe \"saha içinden mi\" başlanmalıydı, yoksa medya önce kendi içinde mi temizlik yapmalıydı? Bir dini bütün büyüğüm, günahı suyla yıkamaya çalışanları gördüğünde hep şöyle derdi: \"Kirli suyla abdest alıyor...\"\r\n\r\nAbdest ruhu temizlese bile, kirli su bedeni kirletiyordu. Ve maalesef ortalıkta \"dere\" gibi kirli su akıyordu! Dere gibi... Nehir gibi! \r\n\r\n \r\n", "Gerets mi, Tigana mı? \r\n\r\n \r\n \r\n\r\nAllahı var, ikisi de zamanlarının \"en iyisi\" denebilecek kadar önemli futbolculardı. Gerets \"ofansif\" yanı güçlü bir \"sağ bek\", Tigana ise \"gole dönük orta sahanın\" gerçekten şiirsel bir temsilcisiydi.\r\n\r\nBelçikalı Gerets özellikle Hollanda'da geçen \"futbolculuk\" döneminde \"yeleli aslan\" görüntüsüyle yanına kolay yaklaşılmaz \"kavgacı\" bir savunmacıydı! Fransız Tigana ise \"en kral savunmacıyı\" bile \"madara\" edecek teknik kapasiteye sahip, çabuk düşünen, hızlı oynayan yapıdaydı.\r\n\r\nKader onları, hocalık dönemlerinde Türkiye'de karşı karşıya getirmişti. Yarın da Gerets'in \"ev sahipliğini\" yapacağı bir 'Türkiye derbisinde\" karşı karşıya olacaklardı.\r\n\r\nKafa yapıları\r\nHangisi kazanacaktı acaba?\r\n\r\nHer ne kadar G.Saray 35 puanla F.Bahçe'nin arkasından 2. durumdaysa da, Tıgana'nın gelişiyle geriden \"gazlayan\" Beşiktaş'ta 25 puanla 4. sıraya sıçramıştı. Eğer Tigana bu derbiyi kazanırsa iki takım arasındaki puan farkı 7'ye inecek, ligin başından beri \"şampiyonluk\" hesabı yapan Gerets \"Eyvah 2.'liği de Beşiktaş'a kaptırır mıyız?\" telaşına kapılacaktı. Yani bu telaşın nedeni elbette önümüzdeki sezon Şampiyonlar ügi'ne katılmama ihtimali olacaktı.\r\n\r\nŞu ana kadarki \"hocalık özelliklerine\" bakıldığında Gerets \"yeleli aslana\" benzeyen görüntüsüne rağmen son zamanlardaki tedirgin davranışlarıyla \"Metro Golden Mayer'in iki tarafa havlayan ama korkutmayan jenerik aslanına\" benzemeye başlamıştı.\r\n\r\nYani 3'lü forvetten vazgeçecekse önce Hakan Şükür'ün gönlünü yapmak gayretinde görünmekteydi. Hakan \"sakatım\" bahanesiyle kulübeye alınsa, golcülerden Hasan Kabze bile \"oynatılmamasının\" sıkıntısını Gerets'e hissettirecek kadar acık tavırlıydı. Ya da Ümit, kenara alınsa, kulübe yine tavırlıydı.\r\n\r\nGerets, orta sahayı uzun süre Saidou'nun sırtına yükledikten sonra \"eksik orta saha\" ile \"kabadayı olunamayacağını\" anlamış, kendi oluruyla alman İliç'i de \"gole dönük\" orta saha oynatmaya başlamıştı. Ama İliç \"çabuk yorulan, tempolu oyuna katkısı pek olmayan\" bir yapıda olduğundan Saidou koca orta alanda yine \"tek başına\" gibiydi.\r\n\r\nŞanssızlık diyelim \"dalgakıranı\" olmayan bu oyun şeklinde dalgaların üzerine patladığı geri dörtlü de, her topa atlayan savaşan Tomas da cezası nedeniyle oynamayacaktı. Hatta Cihan'ın, Ergün'ün bile oynamaları şüpheliydi.\r\n\r\nTigana ise sessiz sedasız \"bal yapan an\" gibiydi. Gerets Florya Tesisleri'nin kapısından \"İstanbul'u gezmek için\" çıkarken, Tigana Türk futbolcusunun yapısını öğrenmek için milli takımlar teknik direktörü Fatih Terim'in kapısını çalmıştı. Antalya'daki kampa gitmiş, milli takım çalışmasını izlemiş, Terim'le tekrar görüşmüştü.\r\n\r\nDaha cesur\r\nElindeki 10 futbolcusu sakat Beşiktaş'tan \"istikrarlı bir takım\" çıkarmış gibiydi. Çoğunluğun \"Ondan ön libero mu olur?\"\r\ndediği Çağdaş'ı ısrarla oynatarak savunmayı \"kolay gol yeme\" görüntüsünden kurtarmış gibiydi.\r\n\r\nGerets'in otorite kurmaktaki \"çekingenliğine\" karşılık Tigana \"7 bela Ailton'u\" gözünü kırpmadan kenara alarak, yerine genç takımdan Nail'i sokarken, Brezilyalı'ya şu mesajı vermişti: \"Futbolun hakkını vermezsen, senin yerine ufak çocuğu bile tercih ederim.\"\r\n\r\nNereden bakarsanız bakın çok geç başına geçtiği problemli Beşiktaş'ı problemsiz hale getiren Tigana, her gecen gün problemleri artan Gerets'e hoca olarak \"üstünlük\" sağlayacak durumdadır. Ama unutmayalım, değerli olduğuna inanan bir hoca da üst üste iki derbiyi kaybetmez. Eğer kendi sahasında F.Bahçe'den sonra Beşiktaş'a da kaybederse, Gerets hocalığının değer tartışmasını kendi kendine yapmalı. G.Saray parası olmadığı için \"ucuz futbolcu\" aldığı gibi... Gerets'in de hiç itirazsız G.Saray'a neden geldiği tartışmaya açılmalı. \r\n\r\n \r\n", "30 milyon dolar(cık)! \r\n\r\n \r\n \r\n\r\nBu ülkede futbolu, \"futbola benzer\" şekilde oynayan tek takım F.Bahçe... Normal şartlarda bu görüşe karşı çıkacaklar çok olurdu ama Trabzonspor'un sıradan bir Kıbrıs Rum takımına elenmesi, G.Saray'ın bir \"köy takımı\" görüntüsündeki Norveç temsilcisine yenilmesi, özellikle de Beşiktaş'ın kendi sahasında İsveç'te artık \"mumu sönmüş\" Malmö'ye boyun eğmesinden sonra F.Bahçe'nin piyasadaki futbol değeri daha da yükseldi.\r\n\r\nKim ne derse desin, Daum bu ülkedeki en verimli \"futbol eğitmeni\", onun eğittiği F.Bahçe de ülkenin \"en iyi futbol oynayan\" ekibi.\r\n\r\nBugün Tromso ve Malmö yenilgilerine bir türlü anlam veremeyenler, ya F.Bahçe yerine Milano'da Milan'ın karşısına çıksalardı ne yaparlardı acaba?\r\n\r\nÇevrenize bir bakın; sıradan takımlar karşısında hayâl kırıklığının ızdırabını yaşayan G.Saraylı dostlarınız, Beşiktaşlı arkadaşlarınız ne düşünüyor, ne söylüyorlar?... Benim duyduğum şu: \"F.Bahçe'nin şu dünya devi karşısında ortaya koyduğu futbola, bir de bizimkilerin zavallılığına bak!...\"\r\n\r\nAradaki fark ortada\r\nGerçekten de takım olarak Milan gibi bir deve, hem de Milano'da üstünlük sağladı. Özellikle ilk yarıda öyle pozisyonlar buldu ki bunları gol yapsa ayağa kalkan Türkiye, hâlâ yerine oturamazdı.\r\n\r\nPeki öyleyse futbol olarak Milan'ın üzerine çıkan F.Bahçe, sahadan neden 3-1 yenik ayrılmıştı?\r\n\r\nYanıtı çok net:\r\n\r\nSahadaki \"umut bağlanan\" iki Brezilyalıdan Kaka sarı-lacivertli formayı giyiyor olsaydı, o günkü futbola göre F.Bahçe kazanırdı. Çünkü Milan'ın Brezilyalısı'nın piyasa değeri 40 milyon dolarsa, F.Bahçe'nin Brezilyalısı Alex'in değeri 10 milyon dolardı. Yani iki Brezilyalı Kaka ve Alex'in arasında 30 milyon dolar(cık) bir fark vardı. Belki diyeceksiniz ki, \"Aziz Yıldırım dişini biraz daha sıksa, Kaka gibisini alamaz mıydı?\" Alırdı, elbette alırdı!..\r\n\r\nAma o zaman, F.Bahçe de kısa sürede G.Saray'ın bugünkü durumuna düşerdi!... Pires, Gonzales diye şarkı tutturup, karınca kararınca \"yürü yavrum yürü\" desen de, zor yürüyen Heinz'ı alırdı! \r\n\r\n \r\n", "CİGA demiş ki... \r\n\r\n \r\n \r\n\r\nGeçmişteki futbolculuk yılları hep sırt numarası \"10\" ile anılan sevgili Can Bartu'nun galiba gözlerini zor açtığı \"sıkıntılı bir sabahı\"ydı. G.Saray-F.Bahçe maçı sonrası yaptığı köşe yorumunda diyor ki: \r\n\r\n\"...F.Bahçe'nin bu kadar manasız, etkisiz, bilinçsiz top oynayacağını sanmıyordum. Benim gibi kimse böyle bir futbol beklemiyordu sarı-lacivertlilerden...\"\r\n\r\nKendisi \"beklemiyor\" olabilir ama \"kimsenin de beklemediğini\" nereden çıkarmıştı acaba? Ortada bir \"fanatizm perdesi\" yoksa, düzgün-mantıklı gözle bakıldığında F.Bahçe'nin durumu açıktı. Örneğin maçtan 2 gün önceki köşe yazımda \"G.Saray bu maçı kazanır\" demiş, nedenlerini de şöyle sıralamıştım:\r\n\r\n1. F.Bahçe, Manchester United karşısındaki konsantrasyon çizgisini (kazanma hırsını) en üst seviyeye çıkarmıştı. Karateciler, 10 kiremiti üst üste koyup, bir el dışı darbesi ile kırmalarını, böyle bir \"konsantrasyon noktasına\" ulaşmakla başardıklarını açıklarken, şöyle diyorlardı: \"O nokta delilik sinindir. Deli gücüne ulaşmaktır...\" F.Bahçe de G.Saray maçından 4 gün önce oynadığı Manchester karşılaşmasını kazanmayı \"delicesine\" istemiş... O \"güce\" ulaşmış ve karatecinin \"10 kiremiti\" gibi önünde duran ingiliz rakibini parçalamıştı! Ama burada ince bir nokta vardı; konsantrasyonu üst üste iki defa o \"delilik sınırına\" çıkarmak pek mümkün değildi. Zaferden sonra sporcuda mutlaka bir rahatlama, gevşeme olacaktı.\r\n\r\n2. Ayrıca F.Bahçe'nin oyun yapısı içinde çok önemli rol üstlenen Aurelio gibi bir futbolcu da G.Saray'a karşı oynayamayacaktı.\r\n\r\nAynen öyle\r\nDerbi oynanmış, herkes görmüştü... Aynen öyle olmuştu. F.Bahçeli futbolcuların ayakları yere basmıyordu. Örneğin 4 gün önce Manchester karşısında hat-trick yapan Tuncay, yerine yeni yeni ısınan Cihan gibi genç bir rakibin karşısında \"saman nezlesi hapşırığından\" farksızdı! Aurelio gibi bir kozunun yokluğunu da bütün maç boyunca hissetmişti F.Bahçe... G.Saray da seyircisinin önünde böyle bir noktada yakaladığı rakibini yenerken pek öyle zorlanmamıştı.\r\n\r\nFakat sevgili Can Bartu'yu düşüncelerinde \"ofsayta\" düşüren şöyle bir nokta var; o günkü şartlarda F.Bahçe iyi oynamamıştı. G.Saray da \"güç erozyonuna\" uğrayan rakibine karşı iyi oynamıştı. Peki sonrası?\r\n\r\nMaç öncesi yazdığımız tahmin yazısında bu noktaya de değinilmiş, şöyle denmişti:\r\n\r\n\"G.Saray bu maçı kazanır. Ama sonrası ne olur? 30 yaş üstü ortalamasına sahip G.Saray, 22-23 yaş ortalamasına sahip F.Bahçe'yi nereye kadar takip edebilir? Önemli olan asıl bu...\"\r\n\r\nSavunma!\r\nSanırız bu \"yaş ortalaması\" konusu, Fatih Altaylı'yı da rahatsız etmiş olmalı ki... \"CİGA'ya\" (Hagi) sormuştu:\r\n\r\n\"G.Saray'ın elindeki yetenekli gençlere neden şans vermiyorsun?\"\r\n\r\nCiga da demişti ki: \"Genç oyuncuyu aslanların arasına atmam... Ateşe atıp yakmam...\"\r\n\r\nPeki ama Ali Sami Yen'de Malatya karşısında 1-0 yenikken yavru Cafer Can'ı son 25 dakika sahaya atan Hagi değil miydi? Yoksa Cafer'i ortalarına attığı aslanlar, Metro Golden Mayer'in ambleminde yalancıktan kükreyen aslanlar mıydı?\r\n\r\nAçık ve net görülen bir şey var G.Saray'da: Hagi sırtını eski \"asker arkadaşlarına (!)\" dayamıştı. Eski tüfeklerle bir defa daha \"savaşı kazanacağına\" inanmıştı.\r\n\r\nGençlere falan inandığı yoktu. Bu konuda birazcık \"inancı\" olsa, yanında yedek kulübesinde \"yıpranmış dibek taşı\" gibi duran Arif ve Bülent'in yerine 8 süper gençten 2'sini oturtur, onları en azından maç havasına, takım havasına alıştırırdı.\r\n\r\nŞimdi bir defa daha sormanın zamanı; bırakın içerideki yaşlıları, kenarda bile 34'lük Arif ve 37'lik Bülent'i tutan Hagi, 23 yaş ortalaması ile oynayan F.Bahçe'yi nereye kadar kovalayacaktı?\r\n\r\nBunun yanıtı \"sonuna ve hedefe\" kadarsa, F.Bahçe galibiyeti helal olsun...\r\n\r\nAma değilse... GEÇMİŞ OLSUN!...\r\n\r\nİbret!\r\nG.Saray'a imza attığında hakkında yaptığımız araştırmaların sonucu olumluydu. Yılmaz Vural gibi deneyimli bir hoca teknik yönden yaptığı analizde, İbrahim Yavuz'u G.Saray savunmasının çeşitli yerlerinde rahatlıkla oynayabilecek \"genç bir yetenek\" olarak göstermişti.\r\n\r\nAma bu \"genç aşı\" tutmadı. Neden biliyor musunuz?\r\n\r\nDaha G.Saray'daki ilk günlerinde arkadaş olduğu bir TV'nin G.Saray muhabirine söyle demişti: \"Etrafınız manken dolu oğlum. Birini de benimle tanıştırsana...\"\r\n\r\nZavallı delikanlı! Daha futbolla tanışmadan \"manken avcılığına\" çıkmaya kalkmıştı.\r\n\r\nG.Saray onu Kayseri'ye kiraladı.\r\n\r\nBeşiktaş da Okan'ı \"aynı nedenden\" Konya'ya kiralamıştı.\r\n\r\nKimbilir belki oralarda \"Ulan biz ne yaptık\" diyecek... Futbolu aramaya başlayacaklardı! Ya da hızlı yaşamlarıyla gerçeğin duvarına çarpıp dağılacaklardı. \r\nSeçim kendilerinin! \r\n\r\n \r\n", "Alma mazlumun ahını! \r\n\r\n \r\n \r\n\r\nDün bayramdı, bugün bayram... Yarın da bayram... Küçükler el öptü, büyükler kucaklaştı... Kurban etleri dağıtıldı... Sofralarına herzaman \"et\" koyabilenlerin, ocaklarında \"dert\" kaynayan garibanlara yaklaşabildikleri bir bayramdı yaşanan...\r\n\r\nAcaba, G.Saray'da da \"böyle bir bayram\" yaşandı mı?\r\n\r\nYok arkadaş, bazıları \"gazap suyunda\" yıkanıp \"ah\" çekerken, diğerlerinin yüzlerindeki mutluluk ifadesi asla \"bayram gülücüğü\" sayılamazdı. Sayılmamalı da..\r\n\r\nAllahaşkına söyleyin, olacak şey mi şu G.Saray'da yaşananlar? İnsan olan düşmanına yapmazdı, ama G.Saray'da mühürü ellerine geçirmiş birileri \"Ümit'i soyunma odasına almayın\" diye emir veriyorlardı. \"İyi günde de, kötü günde de...\" diye kıyılan bir resmi nikâh gibi iki taraf arasında imzalanan akit, tek taraflı uygulanmaktaydı. Kendileri de karşısına çıkıp söylemiyorlardı, malzemeciyi kurup ona söyletiyorlardı. Zafer çığlıktan, ya da acı hıçkırıkları duvarlarına sinmiş, soyunma odasında malzemecinin karşısına dikilip, \"Sen artık burada soyunamazsın\" demesinin ızdırabı Ümit'in kalbinden silinebilir miydi acaba?\r\n\r\nOlacak şey değil\r\nHadi diyelim, Ümit \"profesyonel kavramda\" sınır ötesi sayılacak \"yaşam tarzı\" ile Hagi'yi de, yöneticileri de zorlamıştı.\r\n\r\nPeki Saidou ne yapmıştı?\r\n\r\nFutbolunu bırakın bir tarafa, sadece \"müstesna sporcu kişiliği\" bile Saidou'yu \"örnek futbolcu\" diye G.Saray'da tutmak için yeterliydi. Namazında, niyazında bir müslümandı. Etliye, sütlüye karışmaz, eviyle, idman sahasındaki yolda gider-gelirdi.\r\n\r\nŞimdiye kadar birlikte çalıştığı Türkiye'deki tüm hocalara sorun,\r\nonun için şunu söylerlerdi:\r\n\r\n\"Kişiliği gibi futbolu da tertemiz.\"\r\n\r\nAykut Kocaman gibi \"sportif kişiliği\" inandırıcı bir hoca \"Saidou Türkiye'de her takımda rahatlıkla oynar\" diyebiliyorsa \"G.Saray'da neden oynayamıyor?\" sorusunu Hagi'ye sormak gerekirdi ki... Bunu kim soracaktı? Hagi'nin önünde \"parasız kuklaya\" dönenler mi soracaktı? Aslına bakarsanız, sormalarına da gerek yoktu. Nedenini zaten biliyorlardı. Hagi vatandaşı çocuk Petre'yi \"futbolcu yerine\" koyup sahiplenirken, Saidou'yu istemiyorsa kuklaların bunu G.Saray camiasına anlatmalarına da gerek yoktu!\r\n\r\nHagi, kulübesi çok zayıf G.Saray'da Ümit ve Saidou'yu dışlarken, Romen gazetecilerin \"sıradan isim\" dedikleri vatandaşı Pleşan'ı ısrarla istemesindeki sır da (!) bir gün elbette çözülecekti.\r\n\r\nAyıp, çok ayıp!\r\nHadi bunları da bırakalım bir tarafa... Ama \"ayrılıkların da bir zerafeti olması\" gerekmez miydi? Dün bir büyük gazetemizin spor sayfasına düşen haberdeki isimleri meşhul yöneticilerin iğrenç taktikleri G.Saray camiasına yakışır mı? Kendi isimlerini gizleyerek Saidou'yu ve menajerini suçluyor, \"Pleşan'ı almamızı engellemek için G.Saray'ın yakasını bırakmıyorlar. Sonunda kendileri zararlı çıkacaklar\" diyerek mukaveleli futbolcularını \"transfer beklentisindeki taraftarlarının\" önüne atıyorlardı. Sanki tüm futbolcularının 5 aydır alamadıkları aylıklarını, Saidou yüzünden ödememişlerdi! Sezon başından\r\nberi ağızlarından düşmeyen \"Süper bir 10 numara alacağız\" sözünü de Saidou'yu yüzünden gerçekleştirememişlerdi!\r\n\r\nŞimdi bakın;\r\n\r\nErgun Gürsoy bundan bir süre önce \"Özgürce çalışabilsem G.Saray'ı şampiyon yaparım\" dediğinde, başka anlam çıkartılmıştı. Yani, eski usul \"otomobil dağıtarak mı?\" şampiyon yapacaktı!\r\n\r\nErgun Gürsoy, \"eski camların bardak olduğunu\" göremeyecek kadar budala değildi. Ama para kullanmada özgür değildi. Futbolcuların alacaklarını ödemede özgür değildi. Hagi'ye \"kes sesini\" demekte de özgür değildi.\r\n\r\nBirileri ondan önce TV kameralarının önüne \"spor sayfalarının üstüne atlayıp, isim yapmaya\" çok meraklıydı. Ortaya çıkıp \"fasulye gibi nimetten sayılmaya\" bayılıyorlardı. Hele biri vardı içlerinde, kongre öncesi pek tanınmadığı camianın önüne \"büyük projelerle\" çıkıp, son anda Özhan Canaydın yönetimine sıçrayan vatandaş, şimdi proje yerine insanı fıtık edecek kadar güldüren vecizeler üretmeye başlamıştı. Örneğin, bu vatandaşın bir gazetede verdiği röportajdaki bir bölüme göre, Avrupalı kulüplerin hala G.Saray'dan ödleri kopuyordu! Almanya'daki son maç öncesi Schalke başkanı, Özhan başkanına \"Bize sakın çok gol atmayın, seyircimiz önünde rezil oluruz\" demişti!\r\n\r\nErgun Gürsoy işte bu gayri ciddi insanları bir kenara itmekte özgür olmadığından yutkunup durmaktaydı.\r\n\r\nAffedersiniz ama, Hagi'de ortalıkta istediği gibi oynayıp durmaktaydı. Elbette bu işin sonunda bir hesaplaşması olacaktı. Ama kim öle, kim kala. Bu ortamda Saidou ve Ümit kurbanlık gibi yatırılmışlar, kuklalarda \"ilahi (!)\" okuyorlardı.\r\n\r\nHadi hayırlı bayramlar! \r\n\r\n \r\n", "Trabzon'u Sivas'a sor! \r\n\r\n \r\n \r\n\r\nBaşkan \"kötü gidişin\" nedenini bulmak için arastama yapıyormuş. Fransızlar \"bonjuor\" biz de \"günaydın\" diyoruz bu tür işlere. \r\n\r\nSporculuk kişiliği kadar \"yöneticilik\" vasfı da tarüşılamayacak ölçüde değer kazanmış sevgi başkan Atay Aktuğ'a bu saatten sonra söylenecek tek kelime varsa, o da şu: Bonjuor! Eğer kendilerini komaya sokan Sivas yenilgisinden önce bu kulübün teknik heyeti, menajeri ve futbolcularıyla konuşsaydı, sanırız \"öğrenmek istediği başarısızlık nedeninin\" en önemli bölümünü kendisine anlatırlardı. Çünkü Sivasspor'un genç başkanı Mecnun Odyakmaz. Trabzonspor'la oynadıkları maçtan çok önce bize anlatmıştı.\r\n\r\nSadece Mecnun Odyakmaz değil, teknik direktör Werner Lorant, yardımcısı menajer Bülent Uygun (F.Bahçe'nin eski asker Bülent'i) ve futbolcular da anlatmıştı. Hepsinin birleştiği tek hüküm vardı; Trabzon son derece disiplinsiz bir takımdı.\r\n\r\nİddaya girdi\r\nNereden bu hükme varmışlar diyorsanız, Almanya'deki hazırlık kampını aynı otelde yapmış, Trabzonspor kafilesindeki \"başı bozukluğu\" hiç hayra yormamışlardı.\r\n\r\nYemeğe isteyen istediği saatte iniyor isteyen de istediği an yemekten kalkıyordu. Sivas kafilesi ise aynı saatte yemeğe oturuyor, yemekten sonra da \"afiyet olsun\" denilip kalkılıyordu.\r\n\r\nSivas kafilesindeki futbolcular en geç gece 22.00'de istirahate çekilirken, Trabzonsporlu futbolcular gecenin 01.00'inde, 02.00'sinde bile ortalıkta dolaşıyorlardı. Hele Yattara, hele Yattara... Sanki \"dümensiz geminin çarkçı başı\"ydı! Kimseyi taktiği yoktu. Şenol Güneş bu olanlara göz mü yummuş diyorsanız, o da ayn bir meseleydi. Sivas Başkanı Mecnun Odyakmaz'a göre Şenol hocanm görev sırasında estirdiği \"terör\" tamamen gösterişti. Çünkü \"rakipleri inceleme\" bahanesi ile sık sık kamptan ayrılmış kafileyi yardımcılarına bırakmıştı. Bütün bu \"hazırlık dönemi başıbozukluğunu\" gören Sivas başkanı \"Bunlar Kıbrıs takımına bile elenir\" dediğinde, Sivas kafilesinden bir tek kişi bile karşı çıkmamış Trabzonspor'u savunamamıştı.\r\n\r\nTransfer bombası!\r\nSanıyoruz, başkan Atay Aktuğ da biliyordur işin bu yanını. Çünkü bazı olanların şahiti kendisiydi!\r\n\r\nTransfer seferine çıktıklarında \"demir\" atıp günlerce, aylarca orada kalan 3 kişilik transfer heyetinden Ömer San telefonla başkanı aramış şöyle demişti: \"Lemi santrfor Kahe'yi alalım diye tutturuyor, sakın inanmayın başkanım. Son derece ağır, işe yaramaz. Trabzon amatör kümesini tarasanız 10 Kahe bulursunuz...\" Ama bir süre sonra aynı yönetici yine başkanı telefonla arayıp şöyle diyecekti: \"Kahe'yi alalım başkanım. Bize çok yararlı olur, çok gol atar...\" Başkan Atay Aktuğ da \"Yahu arkadaş siz oraya oyun oynamaya mı iş yapmaya mı gittiniz?\" diye bağırmış ve surdan söylemişti: \"Bir öyle diyorsun, bir böyle. Verdiğin rapora göre camiaya açıkladık. Olmaz dedik. Şimdi de yanılmışız mı diyeceğiz.\"\r\n\r\nTamam mı başkan? Bu görüşmeler oldu değil mi? Aylar süren Brezilya macerasından ne çıktı? Bir kalecisi vardı, takıma daha da alışmıştı. Yerine 22 yaşında tecrübesiz bir kaleci alındı. Tolga gibi milli bir stoper vardı, satıldı yerine Elber alındı. Bir de Çek santrfor tam hayâl kırıklığıydı.\r\n\r\nEvet sevgili başkan! Öğrenmek istediğiniz başka bir şey var mı? Varsa Sivas başkanını arayın, o size burada yazamadığımız \"özelleri de\" anlatsın.\r\nVay vay... Geçen sezon bu takım \"şah\" tı. Şampiyonluk elinden zorla almdı. Bu sezon daha da iyi olması gerekirken \"şahbaz\" oldu!\r\n\r\nBaşkan hâlâ \"Neden böyle oldu?\" diye düşünüyor! \r\n\r\n \r\n", "En iyisi Beşiktaş! \r\n\r\n \r\n \r\n\r\nNeresinden bakarsanız bakın, 3 Büyükler'in arasında şu an \"en iyi görüntüyü\" veren Beşiktaş'tır.\r\n\r\nNeden Beşiktaş'tır; çünkü Beşiktaş'ın 2 rakibine karşı \"Rıza hoca avantajı\" vardır.\r\n\r\nHesap ortadadır;\r\n\r\nDel Bosque ile başlangıçta \"ışıkları pırıl pırıl yanan bir yolcu gemisi\" gibi görülürken, birden sulara gömülen \"Titanic'e\" benzeyen Beşiktaş'ı Rıza hoca adeta \"battığı yerden\" çıkarmıştır.\r\n\r\nHesap ortada;\r\n\r\nBeşiktaş Rıza hoca ile geçen sezon oynadığı son 16 maçında 40 puan toplarken, 30 gol atmış, 14 gol yemiştir. Aynı sürede F.Bahçe'nin topladığı puan 37, attığı gol 37, yediği gol 12, F.Bahçe ile şampiyonluk mücadelesi veren G.Saray'ın ise topladığı puan sayısı 34, attığı 32, yediği de 14'tür.\r\n\r\nNet göstergeler\r\nŞu an bakıldığında, Rıza Çalımbay'ın da, Beşiktaş'ın da geçen sezona oranla çok daha büyük avantajları bulunuyor. Sıralayalım:\r\n\r\n1. Rıza hoca geçen sezon işbaşı yaptığında \"hazırlık dönemi\" geçirmeye bile zaman bulamamasına karşılık, önümüzdeki sezon başı takım onun elindedir.\r\n\r\n2. Geçen sezon takıma geldiğinde futbol camiasının \"albenisini\" göremediği Koray'ı almış, bu futbolcu ortaya koyduğu performansı ile Milli Takım'ın değişmezi olmuştur. Beşiktaş şu ana kadar da transferde Rıza hocanın isteği doğrultusunda eksik olan sağ kanadına Ali Tandoğan'ı almışta. Bu futbolcu ile çalışan tüm hocaları övgüler yağdırırken, son hocası Ziya Doğan da aynen şu cümleyi kullanmışta: \"Beşiktaş çok önemli bir transfer yaptı.\" Sol kulvar için alınan Adem Dursun, hücum için alınan Youla için de söylenenler aynıdır. Şimdiye kadar oyuncu seçiminde hiç yanılmayan Rıza Çalımbay yabancı transferler için de kılı kırk yarmaktadır... Buna karşılık F.Bahçe'deki durgunluk sürmektedir. \"Öyle bir futbolcu getireceğiz ki yer yerinden oynayacak\" demelerine karşılık galiba bu \"sessizlik\" biraz daha sürerse yer yerinden oynayacaktır! Ayrıca şampiyonluğa rağmen var görülen olumsuzluklar aynen sürmektedir.\r\n\r\nG.Saray'a gelince;\r\n\r\nHocası değişmiştir. Hagi'ye dudak bükenler Gerets'e nasıl ısınacaklardır!\r\n\r\nRibery gitmiştir.\r\n\r\nMondragon bundan sonra kalsa bile G.Saraylı'nın kalbindeki sevgiyi asla bulamayacaktır.\r\n\r\nTrabzon elbette\r\nŞimdi bazı dostlar özellikle de Trabzon sevdalıları soracaklardır:\r\n\r\n\"Yani biz bu yarışın içinde olamayacak mıyız?\"\r\n\r\nEstağfurullah! Trabzonspor'u yok saymak kimin haddine! Trabzonspor Şenol Güneş'i, sahip olduğu kadrosu ve ateşli taraftan ile her zaman 3 Büyükler'in başlan üzerinde \"Demoklesin Kılıcı\" gibi durmaktadır.\r\n\r\nAma unutmayalım;\r\n\r\nGeçen sezon toplumun her kesimi tarafından \"Ligin en iyi futbol oynayan ekibi\" olarak değerlendirilmesine rağmen F.Bahçe'yi geçememiş ya da geçmesine müsaade edilmemiştir!\r\n\r\nBrezilyalılar'ı iyi çıkarsa daha da güçlü olacaklardır ama... Trabzonspor yine \"Demoklesin Kılıcı\" görüntüsündedir.\r\n\r\nHadi bakalım, hepsine kolay gelsin... \r\n\r\n \r\n", "Lüt-fen diyorlar! \r\n\r\n \r\n \r\n\r\nBaşkanlığını Levent Bıçakçı'nın yaptığı Futbol Federasyonu ve sponsoru olan 3 \"dev firma\" yeni bir kampanya başlattı; Statlara anarşiyi taşıyanlara, anarşiyi kaşıyanlara \"LÜTFEN\" diyeceklerdi:\r\n\r\n- \"Taraflı olmak, ya da tarafsız olmak bir hak, imtiyaz değil. Hepimiz buna göre seyredeceğiz, buna göre yöneteceğiz, konuşacağız. Yani kuralıyla oynayacağız. Spor hepimizin. Onunla oynamayalım. Lütfen...\"\r\n\r\nTV ve gazetelerde verdikleri ilanlarda, hazırlayıp dağıttıkları CD'lerde böyle sesleniyor, sözlerini de \"Lütfen\" diye kibarlaştırıyorlardı.\r\n\r\nKişiliğine bugüne kadar \"toz\" kondurmamış, gıllı-gışlı işlere karışmamış bir \"hukuk adamı\" suç odaklarına işaret parmağını sallarken, elbette \"Lütfen\" diyecek kadar \"kibar\" ama bu kelimeyi \"nush (akıl) ile uslanmayanı etmeli tekdir, tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir\" anlamında kullanacak kadar da zeki ve kararlı olacaktır... Levent Bıçakçı'da kendi kişiliğine ve üslubuna uygun olarak yeni kampanyayı \"Lütfen\" diyerek başlatmıştır. Fakat hemen sözün burasında, gerçekten saygı duyduğum başkana bir açıdan itirazım, bir başka acıdan da \"hatırlatmalarım\" olacaktır.\r\n\r\n675 dosya\r\nBaşkan, önceki gün yaptığı \"kampanya tanıtım\" amaçlı basın toplantısında, anarşiye karşı alınan tedbirleri \"3 zamana yaydıklarını\" söyledi... 2004-2005 sezonu için hükümet ve polis gücünün de desteği ile gerekli tüm tedbirler alınmıştı. Fakat bütün bu tedbirlere karşılık, federasyonca hazırlanıp basın mensuplarının önüne konulan dosyada \"suç çizelgesi\" vardı:\r\n\r\n- İlk yarıda toplam 675 hadise dosyası disipline sevkedilmişti.\r\n\r\n- Süper Lig'de verilen cezalar arasında 58 para, 2 saha kapatma olayı, 2 de seyircisiz maç oynatma kararları bulunuyordu.\r\n\r\n- Kulüplere 306 milyar 750 milyon para cezası verilirken, 2 bin 380 futbolcu ihtar, 170 futbolcu da ihraç cezası almışlardı.\r\n\r\nDemek oluyordu ki 2004-2005 sezonu ilk yarısında hükümet-federasyon ve emniyet güçlerinin elele çalışmaları, bırakın \"anarşi deresinin\" aktığı sokakları kontrol altına alsın, kulüp ve sporcularına, onca cezaya rağmen ne demek istediklerini anlatamamışlardı!.. Yani \"Üzüm üzüme bakarak kararacaksa\" saha içindeki tahrik odakları kurutulmadan tribündeki anarşi \"Lütfen\" denilerek mi kontrol altına alınacaktı?\r\n\r\nİlginç tablo\r\nYine federasyonun şeffaflıkla hazırlatıp basının önüne koyduğu çizelge, gerçek anlamına bakıldığında \"terörün aynası\" gibiydi. Ligin ilk bölümünde \"para cezası\" almayan 2 kulüpten birisi Denizli diğeri Ankara'ydı. Bu 2 kulübü 1'er defa ile G.Birliği ve Sebat izlerken, 2'şer defayla da İstanbulspor, Samsun ve Ç.Rizespor sıralanıyorlardı.\r\n\r\nBuna karşılık 8 defada 53 milyar 500 milyonluk ceza ile Beşiktaş 1'inci, 7 defada 51 milyarlık ceza ile Galatasaray ikinci, 6 defada 35 milyarla da Fenerbahçe 4'üncü sırada idi.\r\n\r\nBu size neyi gösteriyor sevgili başkanım! Biraz dikkatlice o tabloyu inceleyin bakalım, neyi gösteriyor!\r\n\r\nAçık ve nettir.\r\n\r\nSeyircisi az kulüp ve kentler asla sorun olmamışlardı... Sanıyoruz, olmayacaklardı da. Sorun, İstanbul, Ankara, Trabzon gibi \"fanatik seyirciye sahip\" illerdeydi.\r\n\r\nBugün bu illerde anarşi sadece Statlara \"hapsolmamış, tüm sokakları, eğlence yerlerini de neredeyse esir\" almıştı...\r\n\r\nÜlkenin değerli bir profesörünü ve ufacık yavrusunu kurşunlayıp öldürdükten sonra \"pardon, yanlışlık oldu\" diyorlardı!\r\n\r\nGenç-güzel sekreterinin dağa kaldırır gibi kaçırılmasına engel olmaya alışan 25 yaşındaki bir genci \"kafasına sıktıkları tek kurşunla öldürüyor, üzerine Romeo-Julyet aşk senaryosu yazmaya kalkıyorlardı.\"\r\n\r\nKime lütfen!\r\nVerip de karşılığını ödemediği senetlerin ve yüklü bir paranın bulunduğunu sandığı bir kasayı ele geçirmek isteyen adamın tuttuğu \"psikopat çete\" bir ailenin 7 ferdini öldürüyordu. Yani katliam yapıyordu.\r\n\r\nKüçük illerde seyircisi az tribünlerde kontrol kolaydı da, 7 tepeli, 1000 dereli 70 şehirden gelmeli İstanbul, Ankara gibi illerde nasıl olacaktı bu? Soygunun, darpın, ırza geçmenin \"anarşide ancak önsöz sayılabileceği\" büyük şehirlerimizde, şöyle bir düşünün bakalım; tribünlere yönelen \"fanatik ve gönüllü akıntı\" hangi semtlerdendi?.. Ekonomik bunalım \"cinnet geçiren bir toplum\" yaratırken, kendilerini biraz deşarj olmak için statlara atan \"hasta insanların\" karşısına yani bundan böyle \"Lütfen\" diye mi çıkılacaktı? Ama elbette birşeyler yapılmalıydı.. Yapılıyordu da.. Sevgili başkan \"net söylüyorum, futboldaki şiddeti hep birlikte yok edeceğiz\" diyordu. Bataklıklar kurutulmadan, sivrisinekler biter mi başkan?\r\n\r\nLütfen başkan!.. \r\n\r\n \r\n", "Günebakan gibi! \r\n\r\n \r\n \r\n\r\nHani 'Türkiye'de en büyük spor kulübü hangisi?\"diye bir araştırma yapsanız, yanıtı gösteren \"ok\"un önündeki ismi okuyacaksınız: \"F.Bahçe!\" Hiç ilgisi olmayan ayrı konularda bile görüşler bir zincirin halkaları gibi birbirinin içine geçiyor, F.Bahçe'yi diğerlerinden ayırıyordu.\r\n\r\nÖrneğin; Trabzonspor'un borsaya açılışının tanıtan gecesine hocası Şenol Güneş'le katılan Gineli futbolcu Yattara ile ayaküstü sohbetimizde bir ara sorduk:\r\n\r\n\"En büyük kim?\" \"Başbakan Recep Tayyip Erdoğan.\"\r\n\r\n\"Siyaset değil konumuz spor...\"\r\n\r\nFırlama-cin arası tatlı bir sevimliliğe sahip Trabzonsporlu futbolcu gülümseyerek yanıtladı:\r\n\r\n\"F.Bahçe. Başbakan da F.Bahçeli!\" \"Bu haftaki rakibiniz G.Saray nasıl?\" \"Bizim gibi... İyi takım. Ama F.Bahçe, stadı, taraftarı, zengin kadrosu ile büyük takım...\"\r\n\r\n\"F.Bahçe'de olmak ister miydin?\"\r\n\r\n\"Ben F.Bahçe'de olsam, her rakibe 5 avans, maç 6'da biter!\"\r\n\r\n\"Bu hafta G.Saray maçınız ne olur?\" \"Geçen hafta iyi değildik, G.Saray maçını gelin seyredin...\"\r\n\r\nBaşkanın hedefi\r\nTrabzon'un yetiştirdiği kaliteli futbolculardan birisiydi. Trabzon Belediye Başkanlığı yaptı, iyi bir yönetici olduğunu kanıtladı. Şimdi de Trabzonspor'u kurumsallaştırıp en üst seviyede tutmak isteyen başkandı. Borsaya açılış nedenlerini anlatırken, sormamıza bile gerek kalmadan sevgili Aıay Aktuğ şu açıklamayı yaptı:\r\n\r\n\"F.Bahçe müthiş yatırımları ile aldı başını gidiyor. Bu gidişle diğer kulüpler l.'liğin altındaki dereceler için oynar. Bir an önce kurumsallaşıp sağlam bir yapıya kavuşmaya mecburuz. Borsadan beklentimiz 25 milyon dolardır ki, bu da bizi F.Bahçe'ye rakip yapar...\" Başarabilirler mi acaba diye etrafımıza şöyle bir baktık... Conrad Otel'in büyük salonunu dolduranların alayı Karadenizliydi. Bunları bitki diye sarp kayaların üstüne koysanız, kök salar, cam ağacı gibi yukarıya doğru çıkarlardı. İnatçı, işbitirici, girişimci insanlardı. Trabzonspor'un ilk şampiyonluğunda aynı gazetede çalıştığımız rahmetli Baba Gündüz'e (Gündüz Kılıç) \"Baba bunlar şampiyon olacak\" dediğimde inanmamış, hatta \"Dünya şampiyonu mu?\" diye gırgır geçmeye kalkmıştı! Ama şampiyonluklar 5 yıl İstanbul'dan uzaklaşmıştı. Maya aynı mayaydı. İnsan yapısı yine aynı insan yapısıydı. F.Bahçe'yi hedef aldıklarına göre ne yapmak istediklerini biliyorlardı! Mutlaka bunu da başaracaklardı.\r\n\r\nBir başka başkan\r\nKişiliğine, saygınlığına asla toz kondurulmayacak G.Saray'ın \"dertli başkanı\" Özhan Canaydın da \"kültür seviyesi\" yüksek bir panelde konuşurken, isim vermeden düşünceleri F.Bahçe'den yana çevirmeden yapamadı! Başkana göre herkes G.Saray'ın borcunu abartmakta yansırken, bir rakiplerinin (F.Bahçe) 130 milyon doları bulan borcunu görmezden geliyorlardı!\r\n\r\nDiyelim başkan haklıydı. F.Bahçe'de borç yarışında G.Saray'dan geri kalmamıştı. Fakat, o topluluktaki \"kültürlü-kibar\" insanlardan birisi sorsa, sevgili başkan yanıtlayabilecek miydi?\r\n\r\nF.Bahçe nasıl, G.Saray nasıl bir statta maçlarını oynuyordu?\r\n\r\nHer geçen gün bakımsızlıktan bir bir kapılan kapanan G.Saray tesisleri, F.Bahçe'nin rakiplerini bile kıskandıran tesisleri yanında \"gecekondu\" gibi kalmamış mıydı?\r\n\r\nF.Bahçe'nin parasızlıktan küme düşen herhangi bir branşı var mıydı? F.Bahçe'nin Ümit Milli olan genel iskeleti yanında, G.Saray'ın 35 yaş ortalaması ile bir geleceği var mıydı? Evet, belki F.Bahçe'nin de borcu vardı ama... Bu işin bir de \"ama\"sı olduğunu elbette Özhan Canaydın da biliyordu.\r\n\r\nNeyse... Söylemek istediğimiz şu:\r\n\r\nBilen bilir; günebakanlar (ayçiçekleri) gün doğumu yüzlerini güneşe çevirirler. Çünkü güneş dünyayı aydınlatan enerji ve ışık kaynağıdır. Şu yaşadığımız spor dünyamızda da herkesin \"günebakanlar\" gibi başlarını çevirdikleri \"ışık saçan bir kuruluş\" var; adı da F.Bahçe'dir.\r\n\r\nAma ne hikmetse bu \"ışığı\" yaratanlar bir \"günebakan\" gibi kendilerine dönenlerle \"ağızdalaşına\" girip, kavgaya tutuşurken hiç düşünmezler mi? \"F.Bahçe'yi örnek kulüp haline getirdik\" diyerek susamazlar mı? \r\n\r\n \r\n", "Quo vadis Selçuk? \r\n\r\n \r\n \r\n\r\nBu yazının yazıldığı sıralarda Daum'un Selçuk'a Zaragoza maçı ilk 11'inde yer verip vermediği belli değildi. Belki ilk 11'de sahaya çıkacak, Harikalar yaratacak... Ya da Samsunspor maçında sahadan alındığındaki ruh halini anlatan yüz ifadesiyle kulübede oturacaktı.\r\n\r\nBunlar aslında pek de önemli değildi. 23-24 yaşındaki bir gencin kariyer basamaklarında her zaman rastlanacak şeylerdi. \r\n\r\nİşin önemli yanı, takımda yer bulup da süper oynasa bile, onun şu suale muhatap olacak durumda bulunmasıydı: \r\n\r\n\"Quo vadis (nereye) Selçuk?\"\r\n\r\nÇünkü \"süper bir maç oynamak\" geleceğin asla \"ölçüsü\" sayılamazdı. Kariyer hanesine ne kadar çok \"süper maçlar\" yazdırırsa, futbolun \"unutulmazları\" arasında yeri olacaktı. Ama bunun için de futbolun iki ana kuralı vardı:\r\n\r\n1. Yeteneğini geliştir\r\n2. Adale yapını güçlendir\r\n\r\nDaum haklıymış\r\nÖzellikle ikinci kuralı yerine getirmeyenler, futbolun \"çöplüğüne\" düşmüş, ara sıra sergiledikleri \"üstün yeteneklerine\" rağmen \"futbol çöpü\" olmaktan kurtulamamışlardı.\r\n\r\nOnun için şimdi, zaman geçirmeden futbolumuzun bu \"kalite delikanlısına\" sormak gerekiyordu:\r\n\r\n\"Quo vadis Selçuk?\"\r\n\r\nÖzellikle belirtiyorum; Selçuk benim son nesil futbolcular arasında hayranlık duyduğum \"Üç-beş isimden\" birisiydi. Böyle olduğu için de Daum'un uzun süre onu kenarda tutmasına anlam veremiyor, kendi kendime soruyordum:\r\n\r\n\"Sistemine mi uymuyor? Yap dediklerini, yapmadığına mı kızıyor? Aurelio gibi bir yıldızını çabuk yorma pahasına neden Selçuk'u yanına koyup orta saha kurgusunu güçlendirmiyor?\"\r\n\r\nBilindiği gibi F.Bahçe, başarılarıyla Türk futbol tarihine adını altın harflerle yazdırmış \"Ümit Milli Takımı'nın nüvesini\" boynuna zümrüt bir gerdanlık gibi takmış, yaşamının da geleceğinin de en büyük yatırımını yapmıştı. Selçuk da o çok değerli zümrüt gerdanlığın önemli bir parçasıydı. Daum bunların farkında değil desek, Alman hocaya karşı yapılmış en büyük haksızlık sayılırdı. Çünkü bütün bu operasyonlar Daum'un planlaması ve isteği sonrası gerçekleştirilmişti. Öyleyse, bir tek ihtimal kalıyordu geride; Volkan'da, Servet'te, Serkan'da Kemal'de, Tuncay'da yanılmayan Daum, bir tek Selçuk'ta mı yanılmıştı yoksa? Maalesef Daum yanılmamıştı ama Selçuk yolunu bulmakta yanılmıştı. Maalesef yanlış bir \"yola\" girmişti.\r\n\r\nSilikon müzesi\r\nHani \"hızlı kadınları\" tarif için bir deyim var: \"Çift kantarına vursan zaptedemezsin...\"\r\n\r\nAnlatılanlara, yazılanlara göre kadın biraz bu cinstendi. Biraz da galiba \"silikon müzesi\" diye tarif edilebilirdi. Dağı, tepesi, vadisi... Nerede ise her yerini durmadan patlayıp, onarttığı silikonlarla kaplatmıştı.\r\n\r\nMagazin sayfalarına bakıldığında intemetteki bilgilerine girildiğinde ise bir sporcu için \"tehlike işareti kurukafa\" sayılacak suçlamalar vardı. Bir TV kanalında canlı yayında Hande Ataizi'ni tokatlaması ona yöneltilen suçlamaların \"en masum\" olanıydı. Uyuşturucu bulundurmak, kullanmaktan emniyete alınmış, bırakılmıştı. Tele-kız suçlamasıyla da sorgulanmıştı. Magazin basınında \"kafa koparan\" unvanı ile anılırdı ki, bu şu anlama gelirdi: \r\n\"Zenginleri ayıklar!\"\r\n\r\nİşte bu kadındı... Selçuk'un sık sık kapısını çaldığı Erenköy'deki apartmanın giriş katında \"bu kadın\" yaşamaktaydı. Yani, bir zamanlar F.Bahçeli Uche'den \"müthiş erkek\" diye bahseden Sevda Demirel yaşamaktaydı.\r\n\r\nSelçuk sık sık kapısını tıkırdattığı o evde herhalde Sevda Demirel'le \"pişti\" oynamıyordu! Kahve içip \"futbol sohbeti\" yapmıyordu! Apartman sakinleri boşuna Selçuk'u kapıyı tıklarken gördükçe \"Vah vah vah... Yazık oluyor delikanlıya...\" demiyorlardı.\r\n\r\nHani varoştan özlemleriyle geldi desek, öyle değildi. Eğitimci bir babanın çok iyi \"terbiye\" verdiği bir delikanlıydı. Üstün yetenekleriyle F.Bahçe'nin ve Türk futbolunun en az 10 yıllık değerli bir futbol malzemesiydi. Ama girdiği sokak \"çıkmaz sokak\"tı...\r\n\r\nCahillik mi desek acaba?\r\n\r\nBelki! \"Kafa kopartanlar\" böylelerini çok iyi keşfediyorlardı... Yani avlıyorlardı! \r\n\r\n \r\n", "Kara devrim Anelka! \r\n\r\n \r\n \r\n\r\nSiyahi Fransız'ın \"futbol kariyerini\" 3 aşağı, 5 yukarı bütün gazeteler yazdı.\r\n\r\nMüthiş bir \"kariyere\" sahipti. Futbol gözlüğü ile bakıldığında, en miyop olanın bile net görebileceği kadar, futbolu neon ışıklarıyla aydınlatılmş iftihar tabelasıydı.\r\n\r\nZaten 26 yaş içine dünyanın en önemli kulüpleri PSG, Arsenal, Real Madrid, Liverpool, Manchester City gibi takımlarda oynamayı sığdırmış bir futbolcunun \"futbol kariyerine\" kim çarpık bakıp, çarpık konuşabilirdi ki!\r\n\r\nFransız futbolunda devrim yaratan \"Futbol Akademisi'nden\" mezun olduktan sonra Zidane'ın arkasında ülkesinin 2. en önemli geleceği olarak değerlendirilen, 17 yaşında PSG formasını, 18 yaşında Fransa Milli Takım'ı (efsane takım) formasını giyen birisinin kariyerinden bahsederken elbette \"müthiş\" denecekti.\r\n\r\nO, Arsenal'deki ilk sezonunda 26 maçta 6 gol, 2. sezonunda 35 maçta 17 gol atmış, azılı bir golcü olan Anelka'ydı. O, Manchester City'de 3 sezondur 15-17 gol ortalaması tutturmuş Fransa'nın siyahi temsilcisiydi.\r\n\r\nAma \"kariyer kitabına\" bakıldığında, 2, 4, 8 gibi ona asla yakışmayan \"gol\" ortalaması da vardı. Örneğin Real Madrid'te 19 maçta, sadece 2 gol atabilmişti.\r\n\r\n\"Uyumsuz, kavgacı, problemli\" denmesinin temelinde acaba bu \"iniş-çıkışlar mı\" bulunuyordu?\r\n\r\nParis varoşları\r\nBir zamanlar rahmetli Gündüz Kılıç'ın elinde ligimizin \"belalı takımlarından\" birisi haline gelen Feriköy'de oynayan Kaplan adında bir Trabzonlu vardı. Sahada inanılmaz atletik yapısıyla adını andırırdı, kaplan gibiydi!\r\n\r\nHatırladınız mı? Sevgili arkadaşım yıllar önce Fransa'ya gitmiş, evlenmiş, çoluk çocuğa karışmıştı. Fransa futbolunda, ona \"Fransız\" gelecek hiçbir şey yoktu! Futbol aleminde her kapıyı çalar, her önemli Fransız futbol adamıyla tokalaşırdı. Ayrıca Muhat Halis ve Abdullah Kılıç gibi önemli Türk menajerlerin çalışma ofisleri de Paris'teydi. Eksik olmasınlar, bizim için yaptıkları araştırma sonucu, bakın nasıl bir \"Anelka portresi\" çıktı.\r\n\r\nBu Martinik asıllı Fransız'ın çocukluğu hep Paris varoşlarında geçmişti. Kavga eder, kafa göz yarardı. Bu yüzden de şöhret basamaklarına attığı ilk adımlarda Anelka'nın çocukluğu İsveç'teki meslektaşı İbrahimoviç'inkine benzetilir, gazetelerde konu edilirdi. İbrahimoviç'in çocukluğu da İsveç varoşlarında geçmiş; Boşnak asıllıydı. Birbirlerinden uzakta \"futbolun merdivenlerine\" tırmanan iki delikanlının vurdulu-kırdılı ruh yapılarındaki benzerlik, kökene inildiğinde taban tabana zıt amaçlıydı.\r\n\r\nİbrahimoviç, Yugoslav mafyasının içine girme hevesiyle dövüşür, çalmak-çırpmak, haraç almak için yumruklarını kullanırdı.\r\n\r\nNicolas Anelka ise siyah insana karşı gösterilen \"sevgisizliği\" hiçbir zaman hazmedememiş, çevresindeki kendisi gibi siyah arkadaşlarını \"ırkçılığa\" karşı çeteleştirmişti. Anelka, o günlerinde \"KARA BİR DEVRİMCİ\" gibiydi.\r\n\r\nFutbolun gücüne bakın ki, karanlık dünyalarında yumruklarıyla vuruşa vuruşa yollarını açtıklarını sanan iki genci kucaklamış, onların içindeki şiddeti, kini, öfkeyi boşaltmış, akıtmıştı. İbrahimoviç şimdi Juventus'ta forma giyen şöhreti yakalamış bir delikanlıydı. Anelka da \"DEVRİMCİ\" ayaklarını çoktan bırakmış, 26 yaşına dünyanın en büyük takımlarında oynama kariyerini sıkıştırıp F.Bahçemiz'e gelmiş bir \"forvet azmanı\"ydı.\r\n\r\nAcaba diyeceksiniz, Paris varoşlarındaki kara oğlanın içindeki öfke yeteri kadar boşalmamış mıydı da, hâlâ ondan \"uyumsuz\" diye bahsediyorlardı?\r\n\r\nTemiz ve saf\r\nAraştırmasını yapan arkadaşlarımız onu bakın nasıl anlatıyorlardı:\r\n\r\n\"İsyankârdır ama negatif değildir. Adam gibi adam, insan gibi insandır. Onu isyankâr yapan tek şey sevgisizliktir. Sorunlu gösterilmesi biraz doğru, biraz yanlıştır. Real Madrid'i bıraktı çünkü Raul'le futbol dili uyuşmadı. Fransa Milli Takımı'nı protesto etti. Nedeni, anlatıldığı gibi değildi. Trezeguet'ye yedek gösterilmesini asla kabul etmedi. \"Ben onun gibi kerestenin yedeği olmam\" dedi ve bıraktı. Kendine olan, futboluna olan inanan ve saygının ifadesiydi...\r\n\r\nMerak ettik ve Mithat Halis'e sorduk: \"Kişiliğinin bir yanı galiba biraz Nouma'ya benziyor?\"\r\n\r\nŞiddetle itiraz etti:\r\n\r\n\"Hayır, asla... Nouma soytarının tekiydi. Anelka filozoftur, adamdır. Asil görüntüsüyle saf ve temizdir...\"\r\n\r\nDaum, F.Bahçe'nin Anelka'yı almakla \"devrim\" yaptığını söylüyor ya... Biliyorsunuz, devrimler, devrimcilerle yapılır.\r\n\r\nAma sakın \"kara devrimcinin\" yüreğinin bir yanındaki külleri kaldırmayın. Aradığı sevgidir, ona aradığı sevgiyi bol bol verin ki... TÜRK FUTBOLU kazansın.\r\n\r\nHayırlı olsun!.. \r\n\r\n \r\n", "Kavakta da boy var! \r\n\r\n \r\n \r\n\r\nKaderci toplumlarda yaşanan bazı olaylar \"Takdir-i ilahi\" olarak değerlendirilir. İnançlı kardeşime soruyorum, sevgili Hakan Şükür'e soruyorum:\r\n\r\nAcaba Fatih Tekke ile seni toplumun önünde karşı karşıya getirip \"sınavdan\" geçirmek bir \"Takdir-i ilahi\" olayı mıydı? İlahi güç dediğimiz yüce varlık yoksa \"Bu sınavı kaybeden, artık Milli Takım'a neden alınmıyorum diye konuşmasın\" mı demek istedi!\r\n\r\nSevgili Hakan \"Milli Takım'a alınmayışını\" nerede ise \"kan davalık\" yapmıştı. Anası-babası, hatta \"basındaki dadıları\" hep bir olmuş, santrfor olarak \"Fatih Tekke\" tercihini kullanan Milli Takım Teknik Direktörü Ersun Yanal'ı neredeyse \"yaşadığına\" pişman ediyorlardı. Her fırsatta ağızlarını açıyor, her fırsatta kalemleri ile \"Yanal boyutunda\" mezar kazıyorlardı.\r\n\r\nSonunda \"ilahi adaletin\" yüce varlığı da rahatsız olmalıydı ki... Alın iste, takdir-i ilahi! Bir hafta içinde aynı yerin iki futbolcusunu karşı karşıya getirdi. Hakan Şükür'e \"ev sahipliği\" hakkını ve avantajını da sağlamıştı! Çıkacaktı bu sınavda ortaya, kendi öz taraftarlarını \"İşte Milli Takım'a alınmayan Hakan Şükür bu\" diye ayağa kaldıracaktı. Acizlere karşı \"Türk futbolunun Patronalı Halil'i\" olacaktı.\r\n\r\nFatih'te yok yok\r\nAma görüldü ki, bir forvet olarak Fatih Tekke'de herşey vardı. Teke tek yakaladığı her rakibini felç etti. 2'li, 3'lü sıkıştırmaların arasından, olağanüstü bilek hareketleri ile sıyrılıp çıktı. Orta alana gelip \"oyun kurucu\" oldu. Sola hareketlenirken, sağdan fırlayan arkadaşına, sağa giderken soldan kaçanın önüne uzun, derinlemesine enfes paslar attı. Rakip savunmanın arasına, arkasına bıraktığı toplar \"el bombasından\" farksızdı.\r\n\r\nEğer bir forvet oyuncusundan beklenen en önemli şey \"gol\" ise ikinci sınavda nefis bir zamanlama sonucu topla buluşarak golünü de attı. Peki Hakan Şükür ne yaptı? Neresinden bakarsanız bakın \"Hakan\" adında bir varlık yoktu sahada... O bildiğimiz \"Hakan Şükür\" adındaki futbolcu \"mazide\" kalmış bir destanın sanki son sayfalarıydı. Tümünü okumayan için o \"son sayfalar\" hiçbir şey ifade etmiyordu!\r\n\r\nSavunmaları amansız baskılarıyla bunaltırdı, şimdi üst üste 2 depar atsa kendisi bunalıyordu. Teke tek adam geçemiyordu. Rakip stoperle başladığı her top kovalamada geri kalıyordu. Kaleci ile karşı karşıya kaldığı 5 pozisyonun en az 3'ünde amatörleşiyordu!\r\n\r\nBir boy kalmış\r\nBildiğimiz Hakan'dan geriye ne kalmış diye baktığınızda bir şeyi fark edebiliyordunuz. Hani derler ya \"Cami yıkılsa da mihrap yerinde...\" Futbolu artık yıkılmış da olsa \"uzun boyu ve sürati azalmış atletik yapısı\" yerindeydi.\r\n\r\nÜzülecek, kızacak biliyoruz ama artık bilmesi ve kabullenmesi gerekiyor; kavak ağaçlarında da \"maaşallah\" dedirtecek boy (!) var ama, meyve vermiyorlardı. Üstelik rüzgârda uçuşan \"tüycülleri\" ile \"alerji\" yaratıp hapşırtıyorlardı!\r\n\r\nHerşeyin bir sonu var be aslanım. Nasıl anlıyorsan anla da, şunu yüce varlık adına kabul et. Dünyada senden bir misli fazla yaşamış bir gazeteci ağabeyin olarak söylüyorum; mazideki Hakan Şükür'ü kalbimizden kimse silemez. Yeter ki sen \"silmeye\" çalışma.\r\n\r\nAziz Başkan!\r\nİnkâr, gerçeği değiştirmez... Sayısız G.Saraylı'dan duydum. Ortaya attıkları ismi \"bir kaşık suda\" boğmak da isteseler, iç geçirerek söylüyorlardı:\r\n\r\n\"Şu Aziz Yıldırım G.Saray'ın başkanı olsa, Dünya Şampiyonu olurduk...\"\r\n\r\n1960'lı yıllarda Romanya ve Bulgaristan'a gidenler bilir; daha gümrükler yıkılmadan oralarda yaşamaya mahkum edilmiş soydaşlarımız, çocuklarına G.Saray'ın iki şöhreti Metin ve Turgay'ın adlarını vermişlerdi.\r\n\r\nG.Saray nice şöhretler yetiştirdi ama bu sevgiyi \"G.Saray'ın serveti\" haline getirebilecek tek isim çıkmadı.\r\n\r\nG.Saray hayâllere sığmayan UEFA Kupası'nı ülkeye getirmesine rağmen bunun da \"nimetini\" yiyemedi, borç içinde çırpınıyor.\r\n\r\nGeçen gün İTÜ'deki panele katılan Aziz Yıldırım'ı salonu hınca hınç dolduran 500'e yakın izleyici coşkuyla izlerken, o sayıdan çok fazlası dışarda kalmıştı. İlgililerin ifadesine göre yine aynı salondaki panellerde Özhan Canaydın'ı 70-80, Yıldırım Demirören'i de 20-25 kişi izlemişti.\r\n\r\nBaşkanımı yürekten seviyor ve sayıyorum. Tavrından gurur duyuyorum ama yine de düşünüyorum:\r\n\r\n\"Aziz Yıldırım başkan olsa G.Saray'ın bugünkü durumu ne olurdu acaba?\" \r\n\r\n \r\n", "Zor dostlar çok zor! \r\n\r\n \r\n \r\n\r\nNeredeyse yemeden içmeden kesildik, ülkece aynı şeyi düşünüyoruz; İsviçre'yi geçip, Almanya'ya gidebilecek miyiz? Yarın İsviçre'de oynayacağımız ilk maç için bütün olumsuzluklar sanki \"dud'i muanid (inatçı bulut)\" oldu üzerimizi kapladı.\r\n\r\nEvvela her ne kadar UEFA'daki güçlü adamımız Şenes Erzik \"Bu değişiklik yerinde oldu, isabetli oldu\" dese de, ani hakem değişikliği \"mantık depremi\" yarattı.\r\n\r\nİspanyol hakem Cantalejo'nun görevden alınması için ortaya konan neden inandırıcı olabilirdi. Çünkü çok kısa süre önce Schalke-F.Bahçe maçını yöneten İspanyol hakem, F.Bahçe'nin 2 çok önemli adamı Aurelio ve Luciano'ya kırmızı kart göstermişti. Aynı hakemin milli takımımızın maçına da verilmesi psikolojik bir rahatsızlık yaratabilirdi. Buraya kadar eyvallah.\r\n\r\nAma alnımızda \"enayi\" yazmıyorsa, Şenes Erzik İspanyol'un yerine verilen Belçikalı Frank De Bleecker'i de yorumlamalı... U-17 Yaş Grubu Milli Takımımız'ın Dünya Şampiyonluğu finalini oynamasını engelleyen bu hakem değil miydi? 4-3 kaybettiğimiz Brezilya maçında 2 kırmızı kartla Türkiye'yi 9 kişi bırakan, son Brezilya gölündeki faulü çalmayan Şenes Bey'in \"kaliteli hakemi\" değil miydi?\r\n\r\nHerşey aleyhimize\r\nİsviçreliler \"provokasyonun\" da en adisini yaptı. Kalemizi koruyacak genç Volkan'ı \"palyaço\" başlığı ile en ciddi gazetelerinde haber yapmaları, takımımızın üzerine atılan \"el bombasından\" farksızdı. Grubunda Fransa gibi bir takımla 0-0 ve 1-1 berabere kalan İsviçre'nin en büyük özelliği genç futbolculardan kurulu olduğu için yüksek tempolu oynamasıydı. Savunmadan çok hızlı hücuma çıkmasıydı. Temel teknikleri yüksek futbolculardan kurulu olmasıydı. Fatih Terim böyle bir rakibe karşı mecburen yaşlan 30'un üzerinde Alpay, Tümer ve Hakan'la oynayacak. Bu, bir risk sayılabilirdi.\r\n\r\nTerim oyunun kaderini çevirebilecek Emre, Yıldıray ve Hamit'i de oynatamayacaktı. Bu daha da büyük dezavantajdı. Dahası İsviçreliler Türk seyircileri maça sokmamak için her türlü \"hergeleliği\" yapıyorlardı.\r\n\r\nNeresinden bakarsanız bakın, bu maç en sıkıntılı maçımız olacak. Her ne kadar \"zor dostum zor\" desek de maçın rövanşı da var ki... Onlar da Şükrü Saraçoğlu cehennemine geleceklerdi.\r\n\r\nGelecekleri varsa, elbette görecekleri de olacak ama... Yeter ki Bern'den sağlıklı bir sonuç çıksın. \r\n\r\n \r\n", "Dikkat bomba var! \r\n\r\n \r\n \r\n\r\nEvvela açık yüreklilikle \"hayır\" diyemeyeceğimiz bir soruyu kendi kendimize soralım: Türkiye'de spor kulübü olarak F.Bahçe'den daha güçlüsü var mı? Dünya futbolunu ve dünya kulüplerini \"avucunun içindeki çizgiler kadar net bilen UEFA Başkanı Johanson gibi bir dünya otoritesi bile F.Bahçe tesislerini gezerken hayranlığından parmağını ısırdı.\r\n\r\nAçık ve yürekten inanarak sıralayalım: \r\n\r\n1. Hiçbir sporcunun bir tek gün \"Aylığımı alamadım, primimi alamadım, transferim ödenmiyor\" gibi sızlamalarına rastlandı mı? Hayır!\r\n\r\n2. Sadece profesyonel şubede değil, amatör şubelerde de en önde koştuğunu kabul etmeyen var mı? Hayır! Boks şubesinden bile Olimpiyat ikincisi olan bir değer ortaya çıkardı.\r\n\r\nBunu samimiyetle kabul ettikten sonra yine soralım. Şu son günlerde olanlar neyin nesiydi? Hani \"balık baştan kokarmış\" diyeceğiz ama F.Bahçe'ye kazandırdığı zenginliğe bakıp utanıyoruz. Aziz Yıldırım gibi dinamik, akıllı iş yapan bir başkan acaba F.Bahçe'nin rakiplerinden çok farklı olduğunu farkedememiş miydi de \"abuk-sabuk konuşmaya\" başlamıştı? Neden durup dururken \"biz maçların sadece saha içinde kazanılmadığını yeni öğrendik\" demişti? Evet önceki gün yaptığı basın toplantısında sözlerinin yanlış anlaşıldığını söyleyip, o meşum sözleri bir başka yöne çekmeye çalışsa da, aradan 2 haftaya yakın bir zaman geçtikten sonra mı yanlışın farkına varmıştı? Ya da birileri \"Aman başkan birileri rahatsız olur, bize karşı gelirler\" mi demişti de Yıldırım'ı uyandırmışlardı. Aziz Yıldırım gibi bir başkan yaptıklarına, camiaya kazandırdıklarına inandığı ve güvendiği kadar, keşke sahanın içinde mücadele eden ekibine de güvenseydi de suskunluğun gücünü ve gizemini kazabilseydi.\r\n\r\nHooijdonk ve Daum\r\nBaşkanın kuşku peşinde dolaşırken müdahalede geç kaldığı 2 önemli olay daha var; Hooijdonk'u haksız bulduğunu söylemek için de önceki gün yaptığı basın toplantısını beklememeliydi. G.Birliği maçı sonrası \"İlk 11'de yer alacağımı sanıyordum\" diye Daum'un ensesine bastırdığı an, kendisi de Hollandalı'ya aynı şeyi yapmalıydı. Çünkü Hooijdonk daha o gün çıban başı gibi şiştiğini, rahatsızlık vereceğini göstermişti. Onun derhal patlatılması, gövdenin rahatlatılmasının sağlanması gerekiyordu. Başkan nedense bu olaya da 15 gün sessiz kalmıştı. Ama geciken o süre içinde, Hooijdonk sahanın içinde başına buyruk olmaya, Alex'in kullanmak istediği serbest vuruşlarda topa kendisi vurmaya başlamıştı. Bilmem Denizli maçmda farketti mi sevgili başkan? Alex'in yüzü ekşimeye, diğer Brezilyalılar'ınki de ona benzemeye başladı. Bunlar belki ufak teferruatlardı ama başkanın \"sahanın içinde maçı nasıl kazanılacağını da öğrenmesi\" gerekiyordu. Kusura bakmazsa bir hatırlatmamız olacak. Benim güzel kasabam Ayancık'ta balıkçılıkla uğraşan yaşlı nesilden çoğunun ellerindeki parmaklar yoktur. Balık avlamak için hazırladıkları bombalar zaman ayarlarındaki dikkatsizlik nedeniyle ellerinde patlamıştır.\r\n\r\nSevgili başkan da elindeki bombayı son anda farkedip fırlatmıştır ama... Acaba bomba, ne kadar uzağa düşmüştür? Zarar vermeyecek mi, bekleyip göreceğiz. \r\n\r\n \r\n", "Haydi İran'a! \r\n\r\n \r\n \r\n\r\nMustafa Denizli'nin \"PAS\" takımından aldığı teklif nedeniyle gittiği İran'da \"Krallar gibi karşılandığı\" haberi gazetelerimizin spor sayfalarına çarşaf çarşaf yayılmaya başladı. Belli ki, imza atılması halinde bu \"yayılan çarşafın\" ucu 1. sayfalara da taşacak, muhtemel bir \"İRAN FUTBOL DEVRİMİNİN (!)\" ilk bölümü daha şimdiden yazılmaya başlanacaktı.\r\n\r\nİnşallah devamı hayırlı olur da. Hocanın Mersin'e değil tersine (!) attığı bu adım, bize daha önce de yaşadıklarımızı hatırlattı.\r\n\r\nG.Saray'da \"gücün\" yerlerde sürünmeye başladığı günlerde, kulübüyle yollarını ayırmak zorunda kalan Mustafa hocaya, Almanya'dan bir teklif gelmişti. Almanya 2. Ligi'nde yer alan Aachen Mustafa Denizli'yi istiyordu. Bu haber, Türk spor basını için \"hoş\" bir haberdi. Çünkü, daha o güne kadar \"tek bir hocasını\" bile dışarıya gönderemeyen Türkiyemiz'in \"futbol sınırı\" demek ki açılacaktı.\r\n\r\nAdıyamanlı hoca!\r\nUnutmak mümkün değil; Aachen, Mustafa Denizli ile çıktığı ilk maçını, hafızam beni yanıltmıyorsa 7-1 ya da 9-1 kazanmış, Türkiye sanki dipten deprem yemiş gibi\r\nsarsılmıştı. Gazeteler ilk sayfalarından spor sayfalarına kadar \"Mustafa Denizli\" ydi.\r\n\r\nMustafa Denizli, Almanya gibi bir futbol ülkesinde, herkese ders vermişti.\r\n\r\nHerkes heyecanlanmıştı...\r\n\r\nÜlkenin tüm tanınmış spor yazarları... Çoğu siyasi köşe yazarları... Kesmemişti. Tüm TV'leri. Hatta deneyimli TV'cisi Uğur Dündar bile ekibini toplayıp \"Haydi ileri\" diye hedefi göstermişlerdi; hedef Aachen'di! Orada, ilk maçında rakibini dağıtan Mustafa Denizli'ydi.\r\n\r\nKendi adıma konuşuyorum elbette; şaşırmıştım! Mustafa hoca Aachen'a daha yeni gitmişti. Ne futbolcularını tanımıştı, ne de doğru dürüst bir idman yaptırmıştı. O günlerde Alman 2. Ligi hakkında da en ufak bir bilgisi yoktu. Hayretle karışık soruyordum: \"Yahu Mustafa Denizli, yoksa Adıyamanlı hoca mı?\"\r\n\r\nHâlâ hurafeye düşkün yerlerde adı anılıyor. Adıyamanlı hoca nefesi kuvvetli (!) bir hocaydı. Alkoliğe okusa adam alkolü bırakıyordu. Hastanın sırtını sıvazlasa adam ayağa fırlayıp koşmaya başlıyordu!\r\n\r\nYani Mustafa Denizli de Alman futbolcuların sırtlarını mı sıvazlamıştı da adamlar Mustafa hocayla oynadıkları ilk maçta öylesine şahlanmış, rakiplerini dağıtmışlardı.\r\n\r\nMustafa Denizli, kaldığı otel odasında kendisine telefonla ulaştığımızda çok kısık, çok isteksiz bir ses tonuyla sitem etmiş, şöyle demişti:\r\n\r\n\"Eksik olma, beni Adıyamanlı hoca yapmışsın!\"\r\n\r\nSonuç hüsran\r\nNeyi anlatmak istediğimizi, belli ki anlayamamıştı. Maalesef anlayamamıştı!\r\n\r\nFakat sonra neler olmuştu?\r\n\r\nAachen, Mustafa Denizli ile her hafta dibe doğru biraz daha iniyordu. Düşme hattına indiği sırada da Denizli, sözde G.Saray'dan aldığı teklif üzerine bırakıyordu Aachen'ı ama... Herkes gerçeği biliyordu; Aachen işini bağlayan bu kulübün idarecileriyle ticaret ilişkisi bulunan G.Saraylı yönetici Adnan Polat, kovulmuş hoca (!) olmaktan kurtaran da sevgili dostu G.Saray başkanı Alp Yalman'dı.\r\n\r\nŞimdi bazıları hemen teşhis koyacak \"Talay Erker, Mustafa Denizli düşmanlığı yapıyor...\"\r\n\r\nAsla! Hele geçmiş yılla, yeni yılın vedalaştığı şu günde, Talay Erker \"Yaşamla vedalaşmaya hazır bir fani olduğunu\" biliyor, inanmasalar da Mustafa Denizli'yi seviyor.\r\n\r\nAma, çıkamadığı kadar yükseğe taşıyıp, oradan bırakıvermenin Mustafa Denizli'ye çok zarar verdiğini de biliyor.\r\n\r\nİran olayında da \"Aachen'de yaşananların\" unutulmamasını diliyor.\r\n\r\nHepsi bu kadar! \r\n\r\n \r\n", "F.Bahçe banko \r\n\r\n \r\n \r\n\r\nPazar gecesi oynanacak F.Bahçe-Beşiktaş maçına \"dananın kuyruğu\" olarak bakmak da mümkündür... Şayet bu çok önemli maçı F.Bahçe kazanırsa \"dananın kuyruğu\" kopacak, matematiksel olmasa da Türkiye şampiyonun renklerine yani \"sarı-laciverte\" boyanacaktır.\r\n\r\nGönül ister ki, heyecanın ateşi sönmesin, ligin yüksek tansiyonu son maça kadar devam etsin, bunun için de Beşiktaş bu maçı kazansın ama... Maalesef gerçek bir \"ayna\" gibi toplumun karşısında durmakta, o aynadan da F.Bahçe yansımaktadır.\r\n\r\nBizim düşüncemiz; bugünkü şartlarda, F.Bahçe Beşiktaş'la nerede oynarsa oynasın... Denizde, havada ya da karada... Hiç fark etmez, F.Bahçe kazanması için gereken tüm şartlara sahiptir.\r\n\r\nEvvela bu önemli maç, artık \"F.Bahçe cehennemi\" olarak adlandırılan Şükrü Saraçoğlu Stadı'nda oynanacaktır ki... F.Bahçe seyircisi o gün tribüne gelirken, sonucun kendileri için ne kadar önemli olduğunu bilecektir.\r\n\r\nGüven meselesi\r\nİkinci tali fark, hocalarının arasındaki \"inanç ve güven\" farkıdır. Daum ilk defa biraraya getirdiği takımı şampiyonluğa ulastırmş bir hoca olarak, bu sezon daha inançlıdır ve elindeki malzemeye daha güvenle bakmaktadır.\r\n\r\nRıza hoca ise bir İspanyol'un yarattığı yangının küllerinden \"yeni bir takım\" yaratmaya çalışılırken, başarısız olunan maçlarda şu düşüncesini tekrarlamaktan çekinmemektedir: \"Bu benim kurduğum takım değil... Zamana ihtiyacım var...\"\r\n\r\nRıza hoca yarışın devam ettiği süre içinde \"sorumlu\" olduğunun bilinciyle elindeki kadronun \"sakat yerlerini\" acık açık söyleyemese de ekibiyle Avrupa-Afrika ve Brezilya'da harıl harıl oyuncu izlerken, Beşiktaş'ın \"önemli transferlere ihtiyacı olduğunu da\" ortaya koymaktadır.\r\n\r\nİki hoca arasındaki bu \"inanç ve güven\" fark, oyun plan ve alacakları önlemlere de yansıyacaktır. Hiç şüphemiz yok, Rıza hoca \"rakibi durdurmak\" için daha fazla düşünecek ve tedbir alacaktır.\r\n\r\nKadro farkı\r\nBugün, iki tarafın sahip olduğu futbolculara bakıldığında da F.Bahçe'nin üstünlüğü vardır. Beşiktaş'ın elindeki Sergen, Tümer ve Ahmed Hassan gibi teknik kapasiteleri yüksek ama 20 dakikalık futbolculara karşılık F.Bahçe'de \"koşmayan\" tek futbolcu bulunmamaktadır. Örneğin Van Hooijdonk gibi \"üst klas\" bir futbolcu bile yaşı ve sakatlıktan çıkması sonucu F.Bahçe'de \"rezerv futbolcu\" durumuna gelmiştir.\r\n\r\nBakıldığında iki tarafın kalesinde de aynı tip iki isim bulunuyor, Rüştü ve Cordoba \"tecrübe ve klas\" ölçüsünde ne kadar üst cizgidelerse, \"sakarlıkta da\" birbirlerine yakındır! Hiç beklenmedik anda, hiç umut edilmedik pozisyonda \"harika kurtarışlar\" yaparken, sakarlıkta da birbirlerinden geri kalmamaktadır.\r\n\r\nSavunmanın gerisindeki blok \"yer ve hava hakimiyetinde\" olduğu kadar, topla oynama tekniği açısından da F.Bahçe'nin lehine artı puandır. Beşiktaş orta alanında hem çalışkan hem top tekniği yüksek, gole gidebilme özelliğine de sahip bir Aurelio yoktur. Beşiktaş'ın günlerinde olursa rakibi bozacak Tümer, Sergen, Carew ve Ahmed Hassan gibi \"acaba?\" larına karşılık, F.Bahçe'de Alex, Anelka, Nobre, Tuncay... Ve hatta Serhat gibi hücumda zengin elemanları vardır.\r\n\r\nDurum bunu gösteriyor. Hakemin oyun tansiyonunun oyun üzerinde kritik anlarda önemli bir etkisi olmazsa... Şu anki duruma bakınca kazanacak taraf F.Bahçe gözükmektedir. Sanıyoruz F.Bahçe avantajını iyi kullanacak, rakiplerini 2,'lik yarışında başbaşa bırakacaktır.\r\n\r\nŞimdi mi imparator?\r\nG.Saray-Trabzonspor maçı öncesi \"bir grup seyirci...\" Daha destur, bismillah... Maç yeni başlamış, F.Bahçe Başkanı Aziz Yıldırım'a sövüp saymaya başladı.\r\n\r\nAziz Yıldırım, F.Bahçe'yi yani bir Türk kulübünü \"dünya kulübü\" yapmak için canla başla çalışıyordu.\r\n\r\nYine \"o grup\" durup dururken federasyona, genç başkanına açtı ağanı... G.Saray'ın kongre üyesi olan o \"genç başkan da\" Türk futbolunu \"geçmişindeki bataktan\" kurtarmak için \"Lütfen\" kampanyaları başlatmıştı.\r\n\r\nMaç kötü giderken \"o grup\" bu defa kendi başkanına, yönetimine sövdü saydı. Başkan ve yönetimi yokluğa düşmüş bir kulübü \"kelle-koltuk\" düzeltmeye çalışıyorlardı.\r\n\r\nHagi'ye sövüyorlardı. Hani Hagi \"I love you Hagi\" ydi.\r\n\r\nEn sonunda da bağırmaya başlıyorlardı: \"İmparator Fatih Terim göreve...\"\r\n\r\nİyi ama ona da Olimpiyat Stadı'ndaki maçlarda \"istifa\" diye bağırmamışlar mıydı?\r\n\r\nAnlaşıldı; Türk usulü değerlendirme bu! Kenarda duran saygı görüyor! \r\n\r\n \r\n", "Dilinde susturucu yok! \r\n\r\n \r\n \r\n\r\nÜzerimizdeki \"yaşam güneşi\" solgunlaştıkça.. Ve o \".. Artık demir almak günü gelmişse zamandan / meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan..\" diye sıralanan şiir satırları dilimizde sıkça yuvarlanmaya başladıkça... Anılarımızın gizli kaldığı kutunun vidalan da gevşemiş olmalı!.. O gün \"Lütfen yazma.. İyilik reklam için yapılmaz\" dediği için benliğimizin \"gizli kutusuna\" hapsolan olayın kahramanı, bugün \"insafsızca\" hırpalanıyorsa... Dilinin bedel faturası \"insanlığına adamlığına\" kesiliyorsa... Hele hele şu güne kadar dik tuttuğu kişiliğine \"vurun kahpeye\" trajedisi ile saldırılıyorsa, o \"sahibine ödün\" sayılacak anı herşeye rağmen bizimle kabire girip, toprak mı olmalıydı? Yok hayır, bağışlayın!..\r\n\r\nErgun Gürsoy \"öfkeli kişiliği\" nedeniyle bizim de zaman zaman sert tartıştığımız bir yöneticiydi... Tozu dumana karıştırdığında \"Laz yine dellendi\" dediğimiz bir çeşit kendine münhasır \"insanlık portresi\" idi.. Ağız eksozuna susturucu takılmadığı için Karadenizlilik yapısından kopan öfke, ağzından \"zehirli gaz\" gibi çıkardı! Hepsine eyvallah da.. G.Saray'daki bazı \"kuyruksuz uçurtmaların da\" dengesiz \"çakılmalarına\" hedef olacak insan değildi.. Hele hele \"yenilirsek ülkeyi terk ederim\" sözünün önünde \"pişmiş kelle\" gibi sırıtan bahtsız yöneticiye.. Arzu ederse \"yöneticilik dersi\" verecek düzeydeydi!\r\n\r\nKimse yapmazdı\r\nGelelim, o eski anıya..\r\n\r\nYaşar Saygı yaşıyor, isteyen sorsun.. O gün de, bugün de bizim alemin kaliteli foto muhabirlerinden olan Saygı, zorlukla toplayabildiği 3-5 kuruşla Monaco'ya gelebilmişti. O günlerde çalıştığı gazetesi \"iflas bayrağını\" kapısına asmış gibiydi.. Öyle ortamda yaşama bahtsızlığına uğramış arkadaşlarımız iyi bilir, itibar kaybeden gazeteyle, çalışanı da sanki aynı şanssızlığı yaşardı.. G.Saray'ın Avrupa destanını yazmaya başladığı Monoca'da \"itibarsız gazetenin\" elemanı Yaşar Saygı, daha da büyük bir \"acıyı\" yaşayacaktı.. Ona rastladığımızda dizlerinin üzerine çökmüş, fotoğraf makinesi bir yana fırlamış, kalp krizi geçiriyordu... Şaşırmıştık.. Fransızlar bakmadan geçiyorlardı yanından.. Bir taksi bulmak için sağa sola koştururken, Ergun Gürsoy'u gördük Eşiyle yemekten çıkmıştı.. Olayı anlattığımız an \"hani nerede\" diye bağırışı hâlâ kulaklarımızda, akları büyümüş gözleri, dün gibi gözlerimizin önünde.. Bir solukta fırlamış, Yaşar'ı sırtlayıp kaldırmış, bulduğu taksi ile hastaneye yetiştirmişti.\r\n\r\nDerwall'i korudu!\r\nKısa keselim, ertesi gün kafile uçağa yürürken tekrar gördük onları.. Bir kolunda Yaşar, diğer elinde arkadaşımızın 25 kg'lik tele fotosu vardı.. Yaşar Saygı \"ağabey beni buralarda bırakma\" diye yalvardığı için doktorların izniyle onu hastaneden almış ve malzemelerini uçağa kadar taşımıştı.\r\n\r\nİşte o \"öfkeli\" görüntünün içinde böyle bir \"insan yüreği\" vardı.. İki sözünün üzerine, süngü takmış asker gibi \"Allah Allah\" diye yürüyenler keşke onu tanısalardı.\r\n\r\nBir şey daha; Florya'da taşlı-sopalı taraftar saldırısında Dervall'in üzerine kapanıp \"benim ölüme basmadan ona ulaşamazsınız\" diye haykıran Ergun Gürsoy sayesinde, yıllarca süren şampiyonluk hasretini o sezon giderdiklerini de G.Saraylılar unutmadı.\r\n\r\nSahi yahu, Ergun Gürsoy yalan mı söyledi?\r\n\r\nİnanmayanlar F.Bahçe burnundaki muhteşem tesislerin önünde başlarını sola çevirip baksınlar.. Ne görecekler dersiniz?.. Üzerinde moloz yığılı, çadırlı metruk G.Saray tesislerini görmeleri, F.Bahçe'nin nerede olduğunu G.Saray'ın nerede kaldığını göstermeye yetmez mi?\r\n \r\n", "Abdurrahman Çelebi! \r\n\r\n \r\n \r\n\r\nF.Bahçe, G.Saray, Beşiktaş, Trabzon gibi kulüplerimiz için \"Büyük\" diyemeyen dilleri \"eşşek arısı\" sokar... Sevgileri \"arsız bir sarmaşık\" gibi milyonların kalplerine kök salmış bu kulüplerimiz, elbette \"Büyük camialar\"dır.\r\n\r\nAma şu suali elinizi vicdanınıza koyarak ve mantığınızı kalplerinizden kopartarak yanıtlayacaksınız:\r\n\r\n\"Büyük camiaların futbol adına bu sezon ortaya çıkardıkları güçlere büyük demeye imkan var mıdır?\"\r\n\r\nSakın şampiyon olmakla, büyük olmayı karıştırmayalım.\r\n\r\nKaplumbağaları yarıştırırsanız, yarışı önde bitiren, şampiyon kaplumbağadır. \r\n\r\nAma, aslanları yarıştırırsanız, kazanan BÜYÜK ŞAMPİYONDUR...\r\n\r\nOlaya böyle yaklaştığınız zaman, büyüklükteki özellikleri kolaylıkla farkedeceksiniz.\r\n\r\nBüyük olanda parçalayıcı bir güç birikimi gözle görülecek şekilde farkedilmelidir.\r\n\r\nİki büyük çarpışırken, zeka ve oyunbazlık, kazanan tarafın özelliklerinden olacaktır. \r\n\r\nGerçek büyük, uzayacak mücadeleyi lehine çevirebilmek için dayanıklı da olmalıdır.\r\n\r\nBakın, büyük masraf, emek ve ümitlerle yarışmanın start yerine konan Beşiktaş nerelerdedir?\r\n\r\nF.Bahçe ve G.Saray arasındaki yansın birinden birinin \"şampiyonluğu\" ile sonuçlanmasına sadece iki adım kalmıştır ki... Kuvvetli ihtimalle, rakibinden çok daha fazla avantaja sahip olan F.Bahçe şampiyon olacaktır.\r\n\r\nAma \"şampiyon\" olmakla \"Büyük\" olmak ayrı ayrı şeylerdir.\r\n\r\nBakın önde yarışanlara, hangisinde \"Büyük takım\" özelliği vardır?\r\n\r\nBüyük olmak için, önce \"parçalayıcı\" bir güce sahip olmak gerek.\r\n\r\nBüyük takım olma özelliğine sahip olsalar, kendi aralarındaki kupa finalinden sonra çok kritik anda ligdeki ilk rakiplerini parçalarlardı... Ama maalesef biri kümede kalma mücadelesi veren, diğeri hiçbir iddia ve tehlikesi olmayan rakiplerine parçalanmışlardı.\r\n\r\nLigin sonu yaklaştıkça en güçlü, en dirençli, en nefesli olmaları gerekirken sıradan rakiplerinin önünde bile \"tık nefes\" olmaya başlamışlardır.\r\n\r\nFutbolun dolayısıyla gerçek futbol büyüklerinin bulunduğu ülkelere bakın; İtalya'da, İspanya'da, İngiltere'de şampiyonluk için öne fırlamış olanlar \"lagada-lugada rakipler\" karşısında taraftarlarına hüsran yaşatmakta mıdır?\r\n\r\nBu ne sevgi ah\r\nAma dönüp bir de bizim sahalarımıza bakın; büyüklüklerini ortaya koyamamalarına rağmen, bu kulüplerimize olan sevgi öylesine şiddetlidir ki... Adeta \"cinnet\" haline gelmiştir. Evde cılız, aç evladına süt almaktan aciz futbolsever \"şampiyon\" diye bağırabilmek için takımının maçına koşmaktadır. Terör belası başına sanlı bir devlet, bu takımların maçlarında olay çıkmasın diye gücünün büyük bölümünü \"tedbir\" için kullanmaktadır.\r\n\r\nÜlkenin siyasi yazarları bile \"futbol sayfalarına\" sıçramışlardır.\r\n\r\nTakımlarının peşine düşen binlerce insan, boş cep, aç mide İstanbul'dan Diyarbakırlar'a gitmektedir.\r\n\r\nİşsizlik oranı artık söylemlere sığmayan, çöplüklerden \"rızk toplayanların\" görüntüleri yürekleri dağlayan ülkemizde oynanacak \"derbinin pahalı biletleri\" piyasaya çıktığı gün tükendi.\r\n\r\nRahmetli Abdullah Yüce sağ olsaydı da \"Bu ne sevgi ah, bu ne ızdırap\" diye sesini futbolumuz üzerinde çınlatsaydı!\r\n\r\nMaalesef sevgisi cinnet haline gelmiş futbolumuz \"gerçek büyüğünden\" uzakta Sevgisinin üzerine sık sık zulüm damlamaktadır.\r\n\r\nHa, şimdi dostlar sık sık soruyor:\r\n\r\n\"F.Bahçe mi, G.Saray mı?\"\r\n\r\nKimse kusura bakmasın; hani deniyor ya: \"Koyunun olmadığı yerde keçiye Abdurrahman Çelebi denir.\"\r\n\r\nElbette müthiş taraftar desteğine, rakiplerine göre zengin kadroya ve kulübeye sahip olan F.Bahçe % 99.9, yazıyla yüzde doksandokuz nokta dokuz maçın favorisidir.\r\n\r\nAma hiç kimse de maçın \"İki Abdurrahman Çelebi\" arasında oynanacağını unutmamalıdır. Çünkü \"keçi inadına\" sahip olmak da bu maça tesir edecek bir \"önemli özellik\" olacakta.\r\n\r\nTaraflara bol şanslar. \r\n\r\n \r\n", "Arif olan anlar! \r\n\r\n \r\n \r\n\r\nGeçen hafta 3 futbolcunun kendi tribünleri tarafından \"protesto\" edilmesi \"haklı ya da haksız\" tepkileri... \"Haklı ya da haksız\" eleştirileri de peşinden getirdi. Evvela futbolcular açısından bakalım; F.Bahçeli Deniz'in hizmet yılının ilkini bile doldurmadığından \"Bunca süre formama hizmet ediyorum, nankörlük ediyorlar\" demeye hakkı olmadığından pek sesi çıkmadı. Tribünleri önünde şaşırmasına, dağılmasına \"meslek zehirini\" yudum yudum içip \"spazm acısı\" çekmesine de basındaki \"bazı ağabeyleri\" fazla ses çıkarmadı. \r\nBu yönden bakıldığında Arif ve Hasan'ın gösterdikleri tepkide elbette \"haklı yanları\" vardı. Onca geride bıraktıkları \"zafer dolu yıllardan\" sonra, bir maçlık kötü performansları, böylesine acı verecek tepkiyle karşılanmamalıydı. Nitekim Hasan'ın \"nefsi müdafa\" gibi yüreğinden taşan acı buna karşıydı. \"Haksızlık yapıyorsunuz\" anlamınaydı.\r\n\r\nKim G.Saraylı?\r\nFakat Arif olayı asla haklılığını göstermeyen boyutlara taşıdı. Gösterilen tepkide \"küfür\" olsaydı. Arif de haklı sayılabilirdi ama... Kötü futbolunu ıslıklayanları \"Bunlar asla G.Saraylı olamazlar\" diye damgalarken, kendisini \"G.Saray'ın nüfus kütüğü mü\" sanıyordu yoksa?\r\n\r\nOnlar neden asla G.Saraylı olamazlardı? Arif öfkesini önüne düşürmeden düşünse şimdi önüne yuvarlanan \"şu gerçeklere\" takılmazdı.\r\n\r\nArif altyapısına bile büyük transfer karşılığı geldiği G.Saray'da yaptığı her hizmete karşılık milyon dolarlarla ifade edilen mukavelelere imza atarken \"Asla G.Saraylı olamazlar\" dediği kişiler, yine o tribünde oturuyorlardı. Çoluk-çocuğunun nafakasını \"kulüp hastalığı\" denilen o illete (!) yatırıyor, yağmurda, çamurda, karda koşa koşa gelip \"tribündeki yerlerini\" alıyorlardı.\r\n\r\nArif, Avrupa'da oynama tutkusuna kapılıp, kuruş kazandırmadan kulübü bırakıp giderken \"Asla G.Saraylı olamayanlar (!)\" yine tribünden\r\n\"Senin için G.Saray senin için\" diye bağırıyorlardı.\r\n\r\nArif'i ıslıkladıktan gün de, Atatürk Olimpiyat Stadı için Sibirya benzetmesi yapıkken, onlar yine takınım arkasında olmuş, dondurucu soğukta G.Saray'ı seyircisiz bırakmamışlardı.\r\n\r\nSanatçının gözyaşı\r\nGeçenlerde gazetelere \"küçük\" olarak düşmüş bir haber, acaba Arif Erdem'in dikkatini çekmiş miydi?\r\n\r\nÜlkenin \"eskimiş\" bir \"büyük sanatçısı\" yeni oyunu için açtığı salonuna sadece 4-5 kişinin geldiğini görünce hüngür hüngür ağlamıştı. Hadi adını da verelim, Müşfik Kenter'in \"mesleği ve kariyeri\" Arif'inkine asla benzemez \"ayak becerisinin\" çok üstünde \"kültür zenginliğini\" gösterirdi. Böyle olduğu halde sevgili Kenter \"seyirciyi\" asla suçlamamış, yanan yüreğini döktüğü gözyaşları ile soğutmaya çalışmıştı.\r\n\r\nArif tepki vermeden önce şunları düşünmeliydi?\r\n\r\nFutbol seyircisi, geçmişi geleceği düşünmez, sadece \"O günün futbolunu\" seyretmek için tribünlere koşardı... Tribündeki her G.Saraylı da bir futbol seyircisi olduğu için elbette \"futbol vereni\" alkışlayacak oynamayanı ıslıklayacaktı. (Yine de keşke ıslıklanmasaydı) \r\n\r\nKendisinden 4-5 yaş genç Ümit Karan gibi bir \"golcüyü\" dışlayan iç güçler (!) 33 yaşında olan kendisini tercih etmişlerse, Arif'in bunu \"haklı gösterecek\" bir çabası olması gerekmez miydi?\r\n\r\nSahaya çıktığında oynasa o ıslıkları duymaz, \"geçmişte oynadıklarıma sayın\" gibi saçma bir savunmaya sığınmazdı. Hiç şüphesi olmasın; \"Bunlar asla G.Saraylı olamazlar\" dedikleri, G.Saray tarihini karıştırırken onun ismi önünde durup, yaptıklarını sevgiyle anımsayacaklardı. Yine hiç şüphesi olmasın; Allah acısını da göstermesin, bugün \"musalla taşına\" yattığında, saf tutanların en önünde de \"Asla G.Saraylı olamaz\" dediği o \"G.Saray aşıkları\" olacaktı. Fakat şimdiki durum, değişik bir durumdu, Futbol oynayamayan, onların önüne çıkmamalıydı!\r\n\r\nArif olan anlar ama...Bilmem anlatabildim mi Arif? \r\n\r\n \r\n" ]
[ "tal", "tal", "tal", "tal", "tal", "tal", "tal", "tal", "tal", "tal", "tal", "tal", "tal", "tal", "tal", "tal", "tal", "tal", "tal", "tal", "tal", "tal", "tal", "tal", "tal", "tal", "tal", "tal", "tal", "tal", "tal", "tal", "tal", "tal", "tal" ]
[ "Bizim mecliste Duman’ın dokunulmazlığı var\r\n\r\nTelevizyon her daim açık ama sesi kısık, sette Cassandra Wilson çalıyor. Ne zaman ki ekranda Duman beliriyor; set kapatılıyor, televizyonun sesi açılıyor.\r\n\r\nEzelden ebede Duman’cıyız vesselam, bizim mecliste Duman’ın dokunulmazlığı vardır. Ve Kaan Tangöze rakıyla gargara yapmış gibi çıkan o şahane sesiyle döktürüyor yine...\r\n\r\nÇeşme’de son turlarımızı atıyoruz. Daha doğrusu benim İstanbul’a dönmeden önceki son turlarım. Yoksa Çeşme bir yere gitmiyor yani; Ebru da öyle...\r\n\r\nBoyalık’taki eski evin önünden geçiyoruz. Ebru; ‘Bak’ diyor, ‘Şurası ateş suyunu ilk tattığımız yer!’\r\n\r\nÇocuk boyumuza bol gelen sulu zırtlak aşklara düştüğümüz o yerden geçerken de; ‘Aha!’ diyor; ‘Burası da şeytanın suretiyle ilk karşılaştığımız yer!’\r\n\r\nŞeytan deyince, niyeyse ilk aşkımın yüzü değil, Batman’deki Joker makyajlı Jack Nicholson geliyor gözümün önüne. Oysa şeytanla ilk kez müşerref olduğumuzda, daha çıplak bir suretiyle tanışmıştık. Küçüktük yani bayağı; Batman çekilmemiş, Jack Nicholson yüzüne Joker makyajı filan yapmamıştı henüz.\r\n\r\nBEN DE FARKINDALIK KAMPI AÇACAĞIM\r\n\r\nAkşam dolunayın altında tarot falıma bakıyor Ebru. Ne zaman bana tarot açmaya kalksa, ‘Yavaşlama’ kartı hiç sektirmiyor. Daha ne kadar yavaşlayabileceğimi soruyor kahkahalarla. Sonra kendi sorusundan tırsıp vazgeçiyor, yanıt beklemediğini söylüyor.\r\n\r\nYavaşlama, iyi bir kart. Doğayla bütün olduğunu hissediyorsun, anın dibine kadar farkına varıyorsun filan...\r\n\r\nEbru’nun birkaç ay önce gördüğü bir ‘Farkındalık Kampı’nın reklam tabelası zihnimizde enteresan ufuklar açmış durumda.\r\n\r\nHem Osho’ya da gıcığız zaten. Ondaki kadar bilgeliğin bizde de hayda hayda olduğuna kaniyiz. ‘Ebosho Öğretileri’ adı altında yeni bir ekol yaratmayı tartışıyoruz ince ince, her seferinde olduğu gibi dünyanın buna hazır olmadığına kanaat getirip kendimizi pek beğenerek konuyu kapatıyoruz.\r\n\r\nBen Ebru’dan daha iddialıyım gerçi: ‘Niye öyle diyorsun abi? Senin bahçeyi Ebosho’nun farkındalık kampı gibi bir şeye dönüştürürüz. İnsanlara zakkumları, zeytini, inciri, Japon gülünü, begonvilleri, yaseminleri gösteririz, ‘Bunların farkına varana kadar kimse şurdan şuraya gitmiyor, ayrıca yem ve su da yok’ deriz. Valla bak, paraya para demeyiz.’\r\n\r\n‘Biz kalabalığın farkına varınca n’olacak?’ diye soruyor. İyi soru. Çenemi kapatıyorum.\r\n\r\nDUMAN ÇIKINCA TV’NİN SESİNİ AÇIYORUM\r\n\r\nDaha ne kadar yavaşlayabilirim? Mesela şu anı bir film karesi gibi dondurup, cebime koyup, sonsuza dek onu yaşamaya bir itirazım olmaz. Daha bayağı bir yavaşlayabilirim...\r\n\r\nTelevizyon sessizde, sette Cassandra Wilson çalıyor.\r\n\r\nNe zaman ki ekranda Duman beliriyor, set kapatılıyor, televizyonun sesi açılıyor.\r\n\r\nBU DA BİR PERFORMANS KLİBİ\r\n\r\nDaha geçen gün ‘İçerim ben bu akşam!’ eşliğinde arabanın içinde head bang yaparken tonton bir teyzeye yakalandık. Yüzündeki o nurlu ifade, satanist görmüşçesine bir anda yok oldu ama biz iplemedik. Duman deyince destur moduna geçiyoruz. TBMM’nin dokunulmazları şöyle dursun, bizim mecliste Duman’ın dokunulmazlığı var. Ezelden ebede Duman’cıyız vesselám...\r\n\r\nDuman’ın kliplerinde sık rastlandığı üzre, bu da malûm, bir performans klibi. Grup, bir röportajlarında bunu kendilerinin tercih ettiğini anlatıyor:\r\n\r\nKLİP, MÜZİĞİ ÖLDÜRÜR MÜ\r\n\r\n‘Klip, müziği öldüren bir olay yani. Görsel bir olay, müzik ise kulağa hitap eden bir şey. Meselá ‘Video Killed The Radio Star’ diye bir parça vardı. Bir de MTV’nin yayınladığı ilk klipmiş. Çelişkiye bakar mısın?.. Abimler derinden girmişler. Ne zaman klip konusu gelse; ‘Abi performans çekelim’ diyoruz. Biz çalalım, siz çekin, burada bir hikáye döndürmeyelim yani. Bu bizi daha fazla mutlu ediyor açıkçası. Bazı kereler, hem bizim istediğimiz gibi canlı performans tarafını hem de konu tarafını klip olarak çekiyorlar. Sonra bakılıyor, konular pek máná ifade etmiyor. Sonuçta klibin yüzde 99’u performansa dönüyor.’\r\n\r\nSon albümleriyle aynı adı taşıyan Seni Kendime Sakladım da nitekim, İngiliz bir yönetmen tarafından çekilmiş bir performans klibi...\r\n\r\nStüdyoda çekilen klibe muhtemelen bilgisayar marifetiyle eklenmiş kar efekti enteresan bir ‘iklim’ yaratıyor. \r\n\r\nGrup, üstlerinde kısa kollu tişörtler, son derece rahat bir tavırla, karın altında, şarkısını söylüyor. \r\n\r\nTabii ki Kaan Tangöze’nin rakıyla gargara yapmış gibi çıkan o şahane vokaliyle:\r\n\r\n‘Onu bunu bilmem, anlamam / Kim ne derse desin lan! / Arkanızdan yol almam / Onlar ister alınsın / İsterlerse darılsın / Onu bunu bilmem karışmam / Kim ne derse desin lan! / Ben alınıp satılmam / Onlar ister alınsın / İsterlerse satılsın / Onu bunu bilmem anlamam / Kim ne derse desin lan! / İşte meydan işte can / Onlar ister kapışsın / İsterlerse barışsın / Seni kendime sakladım / Hepsini ben hesapladım...’\r\n\r\nDEPREM OLURKEN DENİZE GİRELİM\r\n\r\nKasım gelmek üzere. Zaten 500’ü aşkın artçı sarsıntı sağolsun, ‘kara tutmuş’ bir haldeyiz. Buna rağmen Ebru denize girmeyi öneriyor: ‘Depremin merkezi denizdeymiş. Yağmur yağarken girdik ama deprem olurken girmedik bak, bayağı ilginç olabilir.’\r\n\r\nKar altında tişört giymiş bir rock yıldızı görmesin, anında havaya giriyor.\r\n\r\n‘Farkında mısın?’ diyorum, ‘Değilsen de olacaksın, bu Ebosho öğretileri sayesinde bilgeliğe ulaşamadan zatürreeden gebereceğiz.’\r\n\r\nYine de yani; işte meydan, işte can...\r\n\r\nHem termal de var...\r\n\r\nTermal var ve yavaşlık gibisi yok. Bakmayın yani; hepsini ben hesapladım...", "Geçmiş olsun\r\n\r\nSalı, öğlene doğru uyandığımda, günün ilk selámını yine Ebru’dan aldım. ‘Günaydın’ yerine sağlam bir ‘Yuhhh!’ nidasının ardından; ‘Sen nasıl bir şeysin be abi?’ dedi.\r\n\r\nAlarmcılar gelmiş meğer. \r\n\r\nSabahtan beri, evde deneme amacıyla ciyuv ciyuv öttürülen alarm bir yana, özellikle de yan odamda, mütemadi bir matkap gürültüsü kopmaktaymış.\r\n\r\nSabah 10’dan beri filan... Ben uyandığımda 13.00’ü geçiyordu.\r\n\r\nHani uykum, uyumakta zorlandığım ve bir kez uyudum mu da, uyumaktan ziyade bayıldığım için hakikaten ağırdır. Ama bu gürültü, ölüyü diriltir dediklerinden... \r\n\r\nHerhangi bir mezarlığın yanında böylesini kopartın, bir Thriller klibi daha çekmeye yeltenirseniz, zombiden yana kadro sıkıntısı çekmezsiniz, öyle söyleyeyim.\r\n\r\nBen bu uykuyu tanıyorum. Depre(m)syon uykusu...\r\n\r\nPazartesi sabahı uyanmakta hiç zorlanmadık mı, zorlanmadık... Sabaha karşı uyumuş olmama rağmen, Tabiat Ana 5.7’lik bir salladı, yataklardan fırladık.\r\n\r\nÇeşme’deyiz... İnsan depremde ne yapar? \r\n\r\nBiz deprem sanki bir sayfiye atraksiyonuymuş gibi pencereden bahçede oynaşan Sis ve Bro’ya baktık. Ebru ve Burak’ın iki köpeği var. Bu kadar sevecen ve bu denli minyon bekçi köpekleri görülmemiştir. Sokaktan Saddam’la Bush el ele geçseler, kuyruk sallamacasına... \r\n\r\nEbru, eve girmeye yeltenecek hırsızları sevgiye boğup, kaçıracaklarını düşünüyor. Hırsız; ‘Ben bu kadar yoğun sevginin sorumluluğunu yüklenemem’ diye tırsıp, gerisin geriye dönecekmiş. Köpek dediğin bari depremde içgüdüsel olarak bir-iki havlar, bir şey yapar değil mi; yok...\r\n\r\nNeyse işte...\r\n\r\nSonra 4.1’lik artçı geldi. Ebru o sırada önlem olarak, benim onların odaya gidip orada uyumamın uygun olacağını düşünmüş. Onların odadaki dolap gömmedir, devrilmez diye...\r\n\r\nBen 17 Ağustos’u Yeşilköy’de yaşamış olduğum için devamlı ‘Bu nedir ki?’ makamından çalıyorum. Yeşilköy’de insanlar loş sokaklarda kendilerine tuvaletlerini yapmak için münasip bir yer ararlarken, sinirlenmiş, ‘Eh be kardeşim, bana yetti! Evimde işeyeceğim. Öleceksek, mezarıma ‘Çiş yoluna gitti Niyazi’ yazarsınız’ demiş ve eve girmiştim.\r\n\r\nEve girer girmez de yerde, film nasıl kopmuşsa, hatırlamadığım şekilde derin bir uykuya dalmıştım. Depre(m)syon uykusu... 5 küsurluk artçı karnıma vurduğunda, lüzumsuz efelenmenin bir manası olmadığını anlayıp, kendimi sokağa dar atmıştım. \r\n\r\nSalı sabahı da kahvelerimizi içtik, alarmcıları uğurladık, ben kendime gelirim umuduyla banyoya girdim.\r\n\r\nİşte 5.9 da o sırada geldi.\r\n\r\n17 Ağustos’ta duvarların korkunç uğultusu eşliğinde 45 saniye boyunca evin içinde bezden bir kukla gibi oradan oraya savrulurken ‘İnsan yalnız ölüyormuş demek’ diye düşünmüştüm.\r\n\r\nBu kez de; ‘Eh, bu dünyaya anadan üryan geldik, demek ki öyle de gidecekmişiz’ diye düşündüm.\r\n\r\nSonra kirişlerin ve kolonların homurtusu dindi; benim banyo küvetinin içindeki daracık mahalde gide gele sergilediğim sörf performansı da sona erdi.\r\n\r\nO saatten beri de içimde bir şey uyudu, uyanmaz...\r\n\r\nTelevizyonlar deprem fırtınasının bir hafta daha süreceğini söylüyor. Şimdi uyuyup, mümkünse bir hafta sonra uyanabilirim.\r\n\r\nSoran herkese: Teşekkürler ve sağlığınıza dualarımla birlikte; iyiyim abilerim ablalarım, gözünün yağını yediğimin okuru; gayet iyiyim...\r\n\r\nYalnız tam da rayına oturttuk derken, fayına oturtmuşuz meğer; yanarım yanarım uyku düzenime yanarım. ", " Kliplere kış geldi\r\n\r\nBu aralar, aşk hayatımızın bitpazarına nur, sonbahar yaprağı ve kar yağıyor.\r\n\r\n\r\nGünümün yarısı; ‘Ben bal arısı gibiydim senden önce / Bak pervanelere döndüm seni görünce’ diye terennüm etmekle geçiyor...\r\n\r\nDiğer yarısı içli içli; ‘Yok, öyle el gibi durma gül biraz / Sana gülmeler yaraşır / Yok, öyle güz gibi soğuk olma / Güz ayrılık taşır’ sözlerini terennüm edip durduğum yerde hüzünlenmekle...\r\n\r\nBaşucu Şarkıları 2’den ilk klibini, Can Özbatur yönetmenliğinde, Özdemir Erdoğan klásiği Pervane’ye çeken muhteşem Zuhal Olcay sağolsun...\r\n\r\nBir de Tuğba Özerk’in sesinden, Kamil Aydın yönetmenliğinde, 16 mm.’lik kamerayla çekilmiş, bültene bakacak olursak (Özerk’in yüzünden evvel kalçalarıyla müşerref olmamızı sağlayan) ‘Lo Lo Lo’ya inat bir kış klibi’ olan, canım Sezen Aksu şaheseri El Gibi var tabii...\r\n\r\nKi şahsen en sevdiğim üç Sezen Aksu şarkısı arasında sayabileceğim El Gibi’yi, daha önce, Başucu Şarkıları 1’de, Zuhal Olcay da söylemişti bildiğiniz gibi...\r\n\r\nEl Gibi’yi her iki hanımefendinin de seslendirmiş olmasının yanı sıra, iki klip arasında da pek çok ortak nokta söz konusu...\r\n\r\nEn başta, Pervane de, El Gibi de, sanırım sadece benim değil, hemen herkesin aşk tarihçesinin favori şarkıları listesinde sayabileceği, nice ciğerler delmiş, Türk pop tarihinin klásikleri arasında sfenks taşı gibi yer edinmiş klásiklerin cover’ları...\r\n\r\nHer iki klip de (El Gibi’nin kimi bölümlerinde Tuğba Özerk’e eşlik eden orkestrayı da görüyoruz gerçi) şarkısını terennüm eden iki hanımefendinin görüntülerinden ibaret, son derece sade, duru klipler...\r\n\r\nAyrıca her iki klipte de bir bank durumu söz konusu... Olcay da, Özerk de bir park bankının üzerinde oturuyorlar; birinin (Zuhal Olcay) başından aşağı güz yaprakları dökülüyor, diğerinin (Tuğba Özerk) ışık ve kar taneleri...\r\n\r\nÖzerk bir stüdyoda, Olcay, taş duvarlı eski bir sokakta söylüyor şarkısını... Ve her ikisi de çok iyi şarkıcılar...\r\n\r\nBENİMKİSİ PLATONİK AŞK\r\n\r\nTuğba Özerk’in bütün şarkılarını sevmesek de (Bir Nazan Öncel şarkısı olmasına rağmen Lo Lo Lo’yu meselá almayayım, mersi(!)...) sesini ve şarkıcılığını takdir etmemek mümkün değil.\r\n\r\nKendileri miniminnoş yaşlarında başlamış bu işe. TRT ve İzmir Devlet Konservatuvarı’nın çocuk korolarında yer almış. 12 yaşında, aile dostları olan ve bebekken kendisi için ‘Melodik ağlıyor bu çocuk’ yorumunu yapan Sezen Aksu’ya sahnede geri vokal yapmış. Lise sonrasında, yine konservatuvarda flüt eğitimi almaya başlamış ama enstrümanist olmak istemediği için okulu bırakıp şarkıcılıkta karar kılmış. Sezen Aksu’nun yanı sıra Ege, Deniz Seki gibi birçok şarkıcının vokalisti olarak sahnede pişmiş ve sonunda, nihayet, kendi albümünü çıkarmış.\r\n\r\nİyi de yapmış...\r\n\r\nLo Lo Lo, birçoklarının zannettiğinin aksine Tuğba Özerk’in Dün Gibi’nin ardından gelen ikinci albümü. Üçüncü seferde daha da iyi bir albümle karşılaşacağımızı ümit ediyoruz; hatta neredeyse eminiz diyor, sessizce uzuyoruz.\r\n\r\nZuhal Olcay için ne demeli bilemiyorum. Tanıtmaya hacet, tarif etmeye gerek yok; olsaydı da kelimeler kifayetsiz kalırdı zaten.\r\n\r\nBir insanın hem oyunculuğu, hem şarkıcılığı, hem de hayattaki duruşu bu kadar mı iyi, güzel, duru olur?..\r\n\r\nPervane’nin klibinde, öyle zarif bir davetkárlıkla flört ediyor ki kamerayla Olcay, hani kadın hálimle kendisiyle platonik aşka düşmekten alamıyorum kendimi öyle söyleyeyim.\r\n\r\nŞarap olsun, içelim Zuhal Olcay’ı; o kıvam, o dem...\r\n\r\nRast gelindiğinde zaplamak mümkün değil Pervane ve El Gibi’yi.\r\n\r\nHer iki şarkı da insanda, moruklama emaresi olsa gerek; ‘Nerde o eski şarkılar’ duygusu uyandırıyor ki... Tamam yani, biliyoruz, yaş kemale iyiden iyiye erdi...\r\n\r\nAaah ah! Aşk hayatımız bitpazarına düştü, iyi mi!\r\n\r\n", " Kadın milletvekilleri arasında en çok sataşma etkinliği bilin bakalım kimde?\r\n\r\nÇiğköfte ve boks eldiveni almayalım Sayın Milletvekili, o muhabbete karnımız tok. Hatta bu konuda mide fesadı geçirmek üzereyiz. Onun yerine mümkünse icraat alalım.\r\n\r\n\r\n‘Saymadım sayamadım’ seferler söylemişimdir: Şu hayatta ne ırkımla, ne milliyetimle, ne memleketimle, ne sülalemle, ne mesleğimle, ne okuduğum okulla, ne tuttuğum takımla, cinsiyetimle gururlandığım kadar gururlanmadım.\r\n\r\nAlt kimlik-üst kimlik muhabbetine biz de bir kenarından bulaşacak olursak: Sonra sırasıyla neysem neyim; önce kadınım...\r\n\r\nVe evet, varolmak gibi bir derdim var ve hayır, lolo çekesim yok.\r\n\r\nKadınların her türden başarısından, dış kapının harici mandalı olsam da kendime bir gurur payı çıkarmam da bu fanatizmden kaynaklanır...\r\n\r\nKadınların sahtekárlıklarına, ahmaklıklarına, abuklamalarına sabuklamalarına karşı daha tahammülsüz ve acımasız yaklaşmam da...\r\n\r\nMarifetmiş gibi göğsünü gere gere ‘Kadın kadının kurdudur’ savını savunan kadınların ne hakikatli kadınlık ne de hakikatli insanlık mertebesine ulaşmaya nail olabilmiş, kurttan ziyade çakallar olduğuna inanmam da bu sebeptendir...\r\n\r\nYakışıksız, rüküş ve ayıpçı bulurum çünkü ve kabileye ihanetten sayarım...\r\n\r\nBu inancımın fanatizmden kaynaklandığını zannetmiyorum yalnız; bu kısmı, bildiğiniz, en basitinden bir akıl yürütme, bir tespit...\r\n\r\n‘Şu erkekler dünyasının kurallarına ilişmeden kendi gemimizi kurtaralım; tarih bizi kaptan olamasak da hiç değilse kenar süsü niyetine yazar’ esnaflığından öte bir şey değildir kadının kadının kurdu olduğunu savunmak...\r\n\r\nÜstelik komiktir, ironiktir, gülünçtür: Tam da bu kadınlar, üzerine çullanan erkekleri nedense mazur görür ya da görmezden gelir de, nasıl bir lahana turşusu perhiziyse uyguladıkları, en çok da kadınlardan destek ve özür beklerler...\r\n\r\nYine bu yüzden, TBMM’nin tavanına çiğköfte yapıştıran adamlara, otel odasında mangal sefası yapan şarkıcılara, Meclis kavgalarında belindeki silahı gösteren erkeklere, espriden yoksun bir karikatür gibi bakabilirim belki. Hayatın bu gibi şabalaklıklarla geçmesine alışkınızdır çünkü; tahammülümüz o minvalde kas yapmıştır. Değil mi ki el mahkûm bakıyoruz, değil mi ki bakmamak gibi bir lüksümüz yok, nereye baksak onları görüyoruz...\r\n\r\nGelin görün ki aynı şeyleri bir kadın yaptığında ölmelere yatasım gelir. Zira bu başa gelen en fena şeydir: HAYAL KIRIKLIĞIDIR...\r\n\r\nHayatın okumaktan hazzedilecek bir tarafı olmayan bir sayfasının mürekkebi dağılmış karbon kopyasıdır.\r\n\r\nHER SABAH UTANCA UYANMALILAR\r\n\r\nBu yüzden eski Başbakan Tansu Çiller, kişisel kanaatimce gelmiş geçmiş en fena başbakandır. Süleyman Demirel’den bile...\r\n\r\nBu yüzden mevcut Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanı Nimet Çubukçu ve eski bakan Güldal Akşit her sabah utanca uyanmalıdır.\r\n\r\nBu yüzden CHP İzmir Milletvekili Canan Arıtman’ın ‘silah propogandacılığı’ benim nezdimde silah tacirliğinden farksızdır.\r\n\r\nBu yüzden gittiği yerde çiğköfte yoğurup elleriyle muhatabına yediren, AKP Adana Milletvekili Ayhan Zeynep Tekin Börü’nün son zamanlarda üst üste gelen ‘şov’ları, Meclis tavanına yapıştırılan çiğköfte misáli, -olsa ne güzel olurdu- bir utanç duvarına afiş niyetine yapışmalıdır. \r\n\r\nUlaştırma Bakanı Binali Yıldırım’ın eşi Semiha Yıldırım’ın fotoğrafıyla ilgili beyanatını biliyorsunuz herhálde Tekin Börü’nün: \r\n\r\n‘Benim kocam yapsa gözünü morartırdım.’\r\n\r\nÇok şeker... Sonra ‘Mümkün mü öyle bir şey, mümkün mü?’ diyor gerçi; ‘Ben severek evlendim. Kıyamam...’\r\n\r\nGörücü usulüyle evlenmiş olsa, yani hikáyenin içinde pek tırnak içinde ‘sevgi’ geçmese, neden olmasın?\r\n\r\nEsas düşüncesi de şu: ‘Ben bu fotoğrafa baktığımda bir yandan da o kadının saygısını hissettim. Hiç kimse ona ‘Git oraya otur’ dememiştir. Belki de biraz sonra Binali Bey döndüğünde, ‘Yahu hanım sen niye orada oturuyorsun, şöyle gel’ falan demiştir diye düşünüyorum. Ama resim güzel bir resim değil, görüntü olarak. Ama içeriğinde bir artniyet yok.’\r\n\r\nBİR DE KIRMIZI BOKS ELDİVENİ\r\n\r\nYetmiyor... Ertesi gün, spor malzemeleri satan bir yeri ziyaret ederken kırmızı boks eldivenlerini geçiriyor eline. Bu sefer konuyla ilgili yaptığı ‘espri’ de akşam eve gidince ‘Kocam beni dövecek, ehehe’ tadında bir karşı ‘jest’ minvalinde...\r\n\r\nBir süre önce Milliyet’te yayınlanan ‘Meclis’in suskunları’ başlıklı bir haberi kenara not etmiştim. Habere göre, Türkiye Milletvekilleri ve Seçilmişlerini İzleme Komitesi’nin (TÜMİKOM), 1 Ekim 2003-30 Eylül 2004 arasındaki 2. Yasama Yılı’nı kapsayan son izleme raporu, 550 üyeli TBMM’de sadece yüzde 4,1 oranında temsil edilebilen kadınlara, geçen yasama döneminde parti grupları adına karar açıklama, komisyonlar adına da konuşma yetkisinin hiç verilmediğini ortaya koyuyordu.\r\n\r\nTÜMİKOM Genel Koordinatörü Mustafa Durna’nın açıklamasına göre durum şu:\r\n\r\nYasa maddeleri üzerine hükümet adına konuşan hiçbir kadın milletvekili olmadı.\r\n\r\nNe CHP ne de AKP, parti grubu adına hiçbir kararını kadın milletvekillerine açıklattırmadı.\r\n\r\nKadın milletvekilleri, parti grupları adına ortak önergelere imza atmadı.\r\n\r\nParti grubu adına hiçbir kadın milletvekili, açık oylama önerisinde bulunmadı.\r\n\r\nKadın milletvekilleri ayrıca gündem önergesi verme görevlerini üstlenmedi. \r\n\r\nTam bu noktada hakkını teslim edelim: Tekin Börü, en azından AKP’li kadın milletvekilleri arasında yazılı soru önergesi veren tek isim. O da bu yönteme sadece üç kez başvurmuş.\r\n\r\nBAŞBAKANA ŞİKAYET ETKİNLİĞİ DE VAR\r\n\r\nBir yandan da kişisel Meclis çalışmaları içinde yüzde 66,04 oranıyla en çok karşılıklı konuşma ve sataşma etkinliğine (!) imza atan AKP’li kadın milletvekili olan Tekin Börü’ye, CHP’den İstanbul Milletvekili Oya Araslı, 45 kez karşılıklı konuşma ve sataşmaya katılarak rakip çıkıyor.\r\n\r\nHa, Tekin Börü’nün bir de partideki ‘erkek hegamonyası’nı Başbakan’a şikáyet etmişliği var, iyi mi: ‘Erkek milletvekilleri bizi eziyor. Meclis Başkanlığı’na, İdare Amirliği’ne aday olduk. 10 oy çıktı. Komisyon başkanlıklarında bile kadın yok. Kadın olsa partinin imajı için daha iyi olmaz mı?’\r\n\r\nOlur tabii... Fakat imajdan anladığınız çiğköfte ve morartılmış gözlerse, almayalım, mersi...\r\n\r\nÇiğköfte ve boks eldiveni almayalım Sayın Milletvekili, o muhabbete karnımız tok. Hatta bu konuda mide fesadı geçirmek üzereyiz.\r\n\r\nOnun yerine mümkünse icraat alalım... Zira zaafiyet geçirmek üzereyiz. Zaafiyet konumuz budur.\r\n\r\nBen bunları niye söyledim? Çünkü kadınlara gıcığım var. Kadın kadının kurdu ya hani; kaderimiz buysa, bundan böyle benim kabiledeki adım da dişi kurt mánásında, Asena olur.\r\n\r\nBen de şey sayarım kendimi: Neydi? İkinci Asena vak’ası... Tabii tabii...\r\n\r\n \r\n", "Zamane Marko Polo’su Erdoğan’a bir soru\r\n\r\nBaşbakan Recep Tayyip Erdoğan, Malatya’daki hadise üzerine yaptığı açıklamada, dönüp dolaşıp yine ‘Medya yargısız infaz yapıyor’ şeklinde dile geldi ya artık pesss!\r\n\r\nLondon School of Economics’de ‘Kültürel Çeşitlilikte Kadının İnsan Hakları’ konulu konferansa katılan Erdoğan, ‘BENİM Bakanım da BENİM Bakanım’ diye diye (Tamam efendim, hepsi SİZİN: SİZİN bakanınız, SİZİN memurunuz, SİZİN müsteşarınız... Allah bağışlasın, hayrını görünüz... O bakanlar, o şunlar, o bunlar, kendini bu ülkenin vatandaşı zanneden, oysa dış kapının dış mandalı olan BİZ gafillere hizmet etmek için değil, SİZİN borunuzu öttürmek için orada zira...) Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanı Nimet Çubukçu’yu savunurken şöyle dedi bildiğiniz gibi:\r\n\r\n‘Bu olay benim bakanımın buraya geldiği günün olayı değildir. Basının burada görevini (Söz konusu görev şakşakçılık olsa gerek?) yapması lázım. Basın çok farklı şeylere yer veriyor ama vermesi gerekeni vermediği gibi, bir de hakaret üzerine hakaret yağdırıyor. Yine kadından, aileden sorumlu bir hanım bakana bunu yapıyor. İnanıyorum ki bir demoralize (?) durumu var. Bunu yapan nedir? Medyadır. Buraya benim bakanım niye geldi? İngiltere’deki çalışmaları yerinde izlemek ve Türkiye’ye uygulamak için geldi. Bu çalışmaları yapıp Türkiye’ye dönecek. Bana da bunu ilk gün sordu ‘Döneyim mi?’ diye, ben de ‘Hayır, çalışmalara devam ediyorsun’ dedim.’\r\n\r\nBravo... Provokatif cahil cühela sürüsünün Allah’ın unuttuğu Van’a mana gitmesini pek eğlendirici bulan zamane Marko Polo’su Erdoğan’a bir sorumuz olacak yalnız...\r\n\r\nGARBİSTAN’DAN BURASI\r\n\r\nKendileri emretmiş olacaklar ki bu satırların kaleme alındığı gün (cuma) lûtfedip memlekete dönmeye karar vermişti gerçi ama yine de hazır ordayken Nimet Çubukçu’dan, Garbistan’da tecavüz mecavüz, töre cinayeti möre cinayeti hadiselerine nasıl bakıldığını, yaklaşıldığını da incelemesi için talimat şey ettiremezler miydi??\r\n\r\nTecavüze uğradığı için aile meclisinden çıkan karar sonucu babası tarafından tüm yalvarma yakarmalarına rağmen telle boğulan Nuran’ı hatırlıyor musunuz?\r\n\r\n13 yaşındaydı... Mütecaviz Mevlüt Sevinç’in avukatının itirazı üzerine yapılan inceleme sonucunda, kemik yaşı itibarıyla 16 olduğu çıktı ortaya.\r\n\r\nBunun üzerine 10 yıla kadar hapsi istenen Sevinç’in cezası 20 aya indi.\r\n\r\nO da alıkoyma ve tecavüz olmak üzere iki ayrı suç diye yani... Yoksa beher suçun bedeli 10 ay...\r\n\r\nKemik yaşı itibarıyla 16’yı devirmiş herhangi bir kadına, 10 ay ceza almayı göze alıyorsanız bir iştah bir iştah tecavüz edebilirsiniz; bu mudur yani?..\r\n\r\nCuma gününün haberidir: Mevlüt Sevinç, tutuklu kaldığı 13 ay, aldığı cezayı karşıladığı için serbest bırakıldı. Sokakta şimdi...\r\n\r\nMütecaviz, sokakta; haddini bilmeden erken serpilen, önce tecavüze uğrayan, sonra babası tarafından telle boğularak öldürülen Nuran, mezarda...\r\n\r\nMURDAR ETTİĞİNİZ TCK\r\n\r\nBir anne olarak hassas duyargaları incinen Nimet Hanım, Malatya’daki görüntüler yüzünden sabaha kadar uyuyamamış ya hani... Buyrun: Her Allah’ın günü yeni bir marifeti yayınlanan yeni TCK’nın güzellikleri...\r\n\r\nSİZİN düzelteceğiz diye daha da murdar ettiğiniz TCK’nızın marifeti bu... SİZİN Kadın ve Aileden ve Kadından Sorumlu Bakanınız da pek beğenmişti de onaylamıştı hani...\r\n\r\nMemleketin birçok sivil kadın kuruluşuyla mahkemelik bir kadındır Nimet Çubukçu. Yeni TCK’nın hazırlandığı dönemdeki tavrı da, Allah aşkına, o kadar da uzak değil; hatırlarda olmalı...\r\n\r\nAl Güldal Akşit’i, koy yerine Nimet Çubukçu’yu... Aradaki, bırakın yediyi mediyi, tek bir farkı bulabilen de gelsin, elini öpeceğim. \r\n\r\nMilliyet, perşembe günü, manşetini Erdoğan’ın son zamanlarda iyice göze batmaya başlayan ‘argo merakı’na ayırmış, eleştirileri yanıtlarken kullandığı kızgın üslubu ele almıştı.\r\n\r\nYÖK Başkanı Teziç’i kastederek, ‘Burası basmıyor’ diyor meselá; ‘Hayatında iki koyun gütmediği ve hayatı yaşamadığı için kavrayamıyor.’\r\n\r\nBu koyun gütme hadisesini sevmiş Erdoğan. Yarım sayfalık haberde üç ayrı yerde geçiyor. Ofer’le görüşmesine muhalefet edenlerden söz edecek: ‘Bunlara sorun, hayatında bir koyun güttün mü?’\r\n\r\nCHP’ye efelenecek: ‘Bunlar hesap kitap da bilmiyorlar. Hayatlarında iki koyun gütmemiş adamlar.’\r\n\r\nHani bir basın mensubu olarak şakşakçılık vazifemi ihmal etme pahasına, hani gazeteciyi merak böceği sokmuştur derler ya, sormadan edemeyeceğim: \r\n\r\nBUNLAR ülke idare etmeyi koyun gütmek, milleti de koyun mu zannediyor?\r\n\r\nVe BENİM Başbakanım’ın lisanıyla söyleyeceğim:\r\n\r\nADAMLAR duracağı yeri hiç bilmiyor.", "Mevsim normalleri: Ayaz\r\n\r\nReha Muhtar, Deniz Akkaya’nın, Ayşe Arman’a verdiği röportajda sevgilisinden yediği tokatla kulak zarının patladığını söylemesini pek yadırgamış. Açıklamalarının gündemde geniş yankı bulmasını, o malûm espri anlayışıyla tiye alıyor...\r\n\r\nOna soracak olursanız, Ayşe ‘fişekliyor’; Akkaya da gaza gelip cevap veriyor...\r\n\r\nE, Muhtar da toplumun derinden kanayan yarasının, ‘uluslararası çapta medyatik bir portföyün sahibi sırım gibi bir manken’in özelinde işlenmesini, ‘doğal olarak’ ve dahi ‘cık-cık-cık!’layarak, hiç tasvip etmiyor:\r\n\r\n‘Kadın ve dayak gibi, toplumun belki de en ağır yarası, yüz binlerce kadını kıvır kıvır kıvrandıran dehşetini yaşatan, ağlatan, geceleri uyutmayan, kábuslarla uyandıran barbarlık, Deniz Akkaya denilen kadının, sabaha karşı 03:00’te alkollü geldiği evde sevgilisi tarafından yediği tokatta tartışılıyor. \r\n\r\nTokat iddiası gazetede hak ettiği manşeti buluyor. Üstelik ‘Aile İçi Şiddete Son’ diye müthiş etik bir başlıkla... Deniz Akkaya’nın yediği ya da yemediği tokat, bir anda bir kampanyaya dönüşüyor.’\r\n\r\nYani zaten aşüftenin önde gideni olan, Deniz Akkaya ‘denilen’ manken eskisinin, üstelik de içkili gitmiş olduğu evde bir tokat yemiş olması, öyle matah bir haber değeri taşımıyor.\r\n\r\nBelki kendileri Mehmet Barlas’la köşelerden laf yetiştirmek suretiyle koydukları Bodrum modrum muhabbetinden iki dakka başlarını kaldırabilseler, Aile İçi Şiddete Son Kampanyası’nın, Akkaya’nın yediği tokat üzerine peydahlanmadığını, geçen yıldan beri sürmekte olan son derece mühim bir organizasyon olduğunu, daha geçtiğimiz hafta Hürriyet Gazetesi ve BM Nüfus Fonu’nun güç birliğiyle iki gün süren bir konferans düzenlendiğini fark edecekler ama?.. İşte...\r\n\r\nEve hem geç hem de alkollü gitmiş bir mankenin yediği kulak zarı patlatan bir tokadı hor görmek daha kolay...\r\n\r\nDeğil mi ki Akkaya daha önce yanmış cipinin lansmanını yapmış reklam meraklısı bir kadındır, bunu da reklam için yapmıştır...\r\n\r\n‘Mazlum kadın Anadolu’nun hangi bölgesinde ya da İstanbul’un hangi varoşunda yaşar daha iyi bilir er kişi’ öyle diyorsa, öyledir.\r\n\r\nHem zaten bildiğiniz gibi, tokatı atmış olmakla itham edilen Murat Aslan’ın ifadesi de bu yönde: İşleri bir süredir iyi gitmeyen Deniz Akkaya’nın reklam yapmak için kendi ismini kullandığını öne sürüyor.\r\n\r\nGerçi bendeniz, yukarıdaki cümleyi yazarken, bir hata olmasın diye tokat atmakla itham edilen sevgilinin ismini bir kez daha kontrol ettim. \r\n\r\nZira kendilerinin kim olduğu ve ne işle iştigál ettiğine dair en ufak bir fikrim yok. Deniz Akkaya’nın beyanatına böyle ‘yamuk’ bakılmasına neden olacak ‘at sineğinden sansasyon çıkaralım’ kültürünün Türkiye’deki ilk ‘duayen’lerinden olan Muhtar’ın bu gibi konular üzerine ahkám kesmesine hele, hiç tahammülüm yok ama...\r\n\r\nOlsun... Böyledir bu işler...\r\n\r\nGamze Özçelik’in başına gelenleri, dizisinin reytingi uğruna planladığı bile iddia edilebildi bildiğiniz gibi... Hani nasıl ki vaktiyle Muhtar, Ateş Hattı’nda BBG Melih ile Hülya’nın ‘aşk sorunsalı’nı ‘uzmanlarla birlikte’, ‘70 milyon izlerkene’ (!) tartışabilmişti...\r\n\r\nKulver Kalesi sizden sorulacak elbet. Siz ki reytinglerin Tommiks’isiniz... \r\n\r\nBirkaç sevgili eskitmiş, gece hayatında görüntülenmiş, hele ki şöhretli bir kadınsanız, başınıza gelenler bir yerde müstehaktır. ‘Kadın kaşınmasa’, ‘kadın kuyruk sallamasa’ zihniyetinin el kitabına göre meselá fahişelere tecavüz etmek vaciptir, hatta neredeyse sevaptır...\r\n\r\nDeniz Akkaya, Murat Aslan’dan dayak yediğini uydurmuştur. Hatta kimbilir, belki kendi kulak zarını da reklam olsun diye kendisi patlatmıştır...\r\n\r\nDüşünce dediğiniz kelebek misáli... Bu derin tefekkür cereyanında, benim aklım da bambaşka bir hadiseye uçtu gitti...\r\n\r\nAcaba diyorum, Adalet Bakanı Cemil Çiçek, tutuklu olduğu Van Cezaevi’nde beş aydır dava açılmasını bekleyen Van Üniversitesi Genel Sekreter Yardımcısı Enver Arpalı’nın reklam için intihar ettiğini düşünüyor olabilir mi?..\r\n\r\nÇiçek’in çiçek gibi açıklamasına bakacak olursak, (Hatırlayalım: ‘Şu ana kadar bunalım geçirip, intihar edeceği yönünde cezaevi savcılığı ve bize intikal eden bir bilgi yok. Sabah kahvaltı yapmış, çamaşır yıkamaya gitmiş. O ana gelinceye kadar şüphe edilecek bir durum doğmamış. Bizim cezaevlerimiz belirli bir mevzuata göre yönetilmektedir. Bu tip eşyaların (çamaşır ipi) bulundurulmasında sorun yok. Kişi intihar etmeye karar verdiyse yattığı yataktan nevresimi yapabildiği gibi battaniyenin ucundan da ip elde edebiliyor.’) merhum Arpalı zaten intihara meyilliydi... \r\n\r\nÖyle ya, hükümet ile rektörler arasında yaşanan gerginlikte rol çalmaya çalışmıştır belki.\r\n\r\nAkşam’ın ‘İntihar edince hatırladılar’ başlıklı haberine göre, üniversitedeki yolsuzluk iddialarıyla ilgili tutuklanan ilk kişi olan Arpalı’yı, sadece yargı değil, Van’a giden heyetler de unutmuş ve ziyaret etmemiş. \r\n\r\nHiçbir heyet raporunda adı geçmiyor. Lamia Ayhan’ın haberine göre DYP heyetinin başkanı Prof. Dr. Kamil Turan, kentteki temasları sırasında Rektör Aşkın ile görüştüklerine, ancak Enver Arpalı’nın adının hiç geçmediğine dikkat çekmiş. Üniversite mensuplarının da kendilerini uyarmadıklarını belirten Turan, Arpalı’nın başka bir suçtan dolayı tutuklandığını sandıklarını söylemiş.\r\n\r\nReklam intiharıdır deyip geçelim mi? Ne o? Yaklaşım, soğuk mu geldi?\r\n\r\nOrtalık sıcaklıktan fokurduyor da álemin yegáne soğuğu biz miyiz yani? \r\n\r\nSoğuksak da sebebi var: \r\n\r\nToplumsal mevsim normalleri...", "Ne doktorlar ne mühendisler istedi de...\r\n\r\nÇarşamba akşamı ana haber bültenleri, tüp bebek tedavisinin SSK kapsamına alındığını müjdeliyordu.\r\n\r\nArtık maddi imkánı tüp bebek tedavisine elvermeyen çiftler de çocuk sahibi olabilecek yani. O çocuğa sahip olduktan sonra eğitimini karşılayacak kadar birikimleri olacağını umalım. ‘Her çocuk kendi kısmetiyle gelir’ derler ama bilindiği gibi bu çok zaman ‘Saldım çayıra mevlám kayıra’ şeklinde de yaşantılanabiliyor.\r\n\r\nNeyse işte, ‘Allah bağışlasın!’ diyelim ve konunun o kısmını kapatalım...\r\n\r\nHani büyük konuşmuş da olmayayım ama şahsen çocuk meselesini epeyce bir süre önce kapatmış bir kadınım.\r\n\r\nİstemiyorum kardeşim...\r\n\r\nİleride kendi kıçımı toplayabildiğime kani olduğumda doğurmayı düşünebilirim belki, bilemiyorum...\r\n\r\nBelki evlenirim, belki evlenmeden çocuk sahibi olurum, belki sperm bankasına başvururum, belki de evlat edinirim...\r\n\r\nEn büyük ihtimal de E seçeneği, yani hiçbiri...\r\n\r\nNeticede benimki bilinçli bir tercih. Çocuk sahibi olmayı çok isteyip de sağlığı müsaade etmediği için olamayan bir kadının hissettikleri üzerine ahkám kesecek değilim...\r\n\r\nFakat, meselá, zaten üç-beş çocuğu olan kadınların, 50’sini geçtiği hálde bir çocuk daha doğurabilmesini, bir ‘başarı öyküsü’ olarak algılamaktan da acizim. Ayrıca elimde imkán olsaydı, tanıdığım birçok ebeveynin çocuk sahibi olmasını gayet faşizan bir tavırla yasaklayabilirdim.\r\n\r\nNeyse işte...\r\n\r\nHaftalık dergisi, kısırlık konusunu, yazı dizisi şeklinde ele almış. Tuğrul Tunalıgil’in hazırladığı dosyanın bu hafta yayınlanan ilk bölümünün başlığı: ‘En çok mühendis ve avukat spermi makbûl!’\r\n\r\nTürkiye’de 10 milyon çift kısırken, 30 bin kadın, tüp bebek yöntemiyle çocuk sahibi olmuş. AKP hükümeti izin vermediği için ülkede henüz bir sperm bankası bulunmuyor.\r\n\r\nTürk Jinekoloji Derneği Başkanı Prof. Dr. Bülent Tıraş, zengin hastaların, tedavi olmak, sperm ve yumurta satın almak için Yunanistan, İran, Kıbrıs, Yunan Adaları ve son zamanlarda Kuzey Kıbrıs’a gittiğini, bunun da ciddi miktarda paranın yurt dışına çıkmasına neden olduğunu söylüyor.\r\n\r\n2001 yılında KKTC’nin ilk tüp bebek merkezini açan Kuzey Kıbrıs Tüp Bebek Merkezi Başkanı Dr. Özgür Savaş, sperm donasyonu için spermleri yurt dışından, Danimarka’daki sperm bankasından ithal ettiklerini belirtmiş:\r\n\r\n‘Merkez Danimarka’da ama spermler çeşitli uluslara aittir. Yani Danimarkalı da olabilir, Akdenizli spermi de olabilir. Özelliklerini sizin seçmeniz mümkündür. Siyah ten, yeşil göz, vb... Fiziki özelliklerinin yanı sıra sperm bağışçılarının mesleklerine de bakılıyor. Bilgisayar mühendisi, avukat, doktor gibi meslek grubundaki spermler revaçta...’\r\n\r\nKadın milletinin tarihinin meşhur klişesidir ya: ‘Ne doktorlar ne mühendisler istedi de varmadım...’\r\n\r\nDemek ki ‘Çocuk da yaparım kariyer de’ çağında da bazı şeyler báki...\r\n\r\nHálá mesele ‘ne doktorlar, ne mühendisler’ meselesi biraz yani:\r\n\r\nNe doktorlar, ne mühendisler sevdim ki yoktular. Ben de n’apiim, beş-beş parasını saydım, spermini aldım.\r\n", "Bakana baka baka\r\n\r\nNe acayip bir işleyiş...\r\n\r\nMeselá evli bir bakanın, evlilik dışı bir ilişki yaşadığı ortaya çıktığında, o Bakan’ın istifa etmesi doğal karşılanıyor, hatta bu bekleniyor, hatta hatta kimi zaman bu gerçekleşiyor.\r\n\r\nUçkurunun marifetleri, yalnızca kendisini, eşini ve birlikte olduğu kadını-erkeği (Evet, gafil muharrire, söz konusu makamda bir kadının oturabileceğini ve o kadının evlilik dışı bir ilişkiye girebildiğini ihtimal dahilinde bulunduruyor. ‘Ne istifası, onu recm etmek lázım’ diye düşünenler, bu yazıyı okumayabilir, hatta mümkünse okumasın lütfen) ilgilendirdiği hálde, bu durum bir şekilde tüm milleti gerebiliyor.\r\n\r\nAma meselá Çernobil döneminde kameralar karşısında höpür höpür çay yudumlayan ve ‘Bakın valla fotosenteze de faydalı bir şeydir, mmm, radyasyon, değişik bir tat’ şeklinde akıllara ziyan beyanatlar veren zamanın Sanayi Bakanı Cahit Aral, son nefesine kadar, yaptığının matah bir şey olduğunu savunup durabilir.\r\n\r\nKanal A’da yayınlanan Gündem programına katılan Tarım Bakanı Mehdi Eker; ‘Şu anda kuş gribi riski yok. Veteriner kontrolünde kesilmiş hiçbir kanatlı hayvanın zararı yok. Ben gönül rahatlığıyla yiyorum’ dedi son olarak.\r\n\r\nKendileri, milletin lepistes belleğinden mustarip olduğunu bildikleri için, kimsenin de; ‘Biz bu trajikomik şaheserin farklı bir versiyonunu görmüştük’ şeklinde bir çıkıntılık yapmayacağından emin.\r\n\r\nHa, bunun üzerine canlı yayında önüne bir tabak kızarmış tavuk budu geldiğinde, ‘Hangi koşullarda kesildiğini bilmediği için’ yedi mi, yemedi; ayrı...\r\n\r\nAz zamanda çok yol katetmişiz. 20 küsur yıl sonra, en azından kendi sağlığının derdinde bir bakanımız var nihayet...\r\n\r\nKendi tavuğunu kendi evinde, evin kadrolu veterinerine kestiriyor olsa gerek... Kanal yetkililerinin habercilikte bir ilke imza atmak adına canına kast ettiğini, bile isteye önüne gribal enfeksiyondan mustarip tavukları seçip getirdiklerini düşünüyor olabilir mi?\r\n\r\nBakın vallahi de billahi de her yanlış makamdan öksüren bakanın istifa etmesi gerektiğini savunanlardan değilim.\r\n\r\nSadece pişkinlikten fena hálde sıkıldım ve bu gibi durumlarda yalanın, her türlü virüsten daha ölümcül sonuçlar doğurabildiğini akıl edebilecek kadar, yani hasbelkader mercimek kadar beyne sahibim.\r\n\r\nVe bu gibi hadiseleri, mümkünse sadece TV skeçlerinde izleyeceğimiz günlerin gelebileceğine inanmak adına, kendi çapımda üstün gayret göstermekteyim.\r\n\r\nMeselá Tarım Bakanı, tehlikenin önüne geçebilmek için üzerine düşeni yapsın, halkı bilinçlendirmek için gerekli, GERÇEK açıklamaları yapsın istiyorum. Çok şey mi istiyorum?\r\n\r\nVe meselá Atilla Koç, artık oturduğu o makam koltuğundan kalksın, gitsin evinde uyusun istiyorum. Evet efendim, Atilla Koç, hepten olmasın, hani olsun da Allah sahibine bağışlasın, ben kendisini görmeyeyim, duymayayım, bilmeyeyim istiyorum. \r\n\r\nHerhálde çok şey istiyorum.\r\n\r\nAtilla Koç’un, Eyüp Camii’nden alınıp havaalanına getirilen Sakal-ı Şerif ile ilgili son inci derlemesidir: ‘Sadece gereksiz yalakalık. Koca Doçent (İstanbul Kültür İl Müdürü Doç. Dr. Ahmet Bilgili) değiştireceğimiz Sakal-ı Şerif kutularını örnek olarak getireceğine, kendisi getirmiş. \r\n\r\nBakanlık önemli değil; adam olana 8 ay da, 8 yıl da bakanlık yeter. Üzüldüğüm bir başka nokta da dün benim için ‘Şöyle şeyhtir, böyle şeyhtir’ diyenler, bugün de ‘Sakal-ı ‘Şerif’e nasıl bunu yapıyor?’ diyerek benim ikitadımı sorgulamaya çalışıyor. Bana dün tarikat şeyhi diyenler, bugün de Peygamber sevgimi sual ediyor. Bunların vicdanı yok.’\r\n\r\nBaşkalarını bilemem. Ben kimsenin itikadını sorgulamıyorum. Hatta bu ülkenin Kültür ve Turizm Bakanı’nın itikadına dair en ufak bir bilgiye sahip olmak, özellikle istemiyorum.\r\n\r\nSorgulamak haddimize değil, nasılsa kafalarına göre takılıyorlar ama yine de bir şeyi çok fena merak ediyorum. \r\n\r\nAdam olana ve o partideki diğer kendini adamdan sayanlara sorumdur: Sekiz ay yetmedi mi?\r\n", "33 yaşımın olgunluğuyla hararetle tavsiye ederim\r\n\r\nGenç kalmanın garantili formülünü buldum.\r\n\r\nMagazin jargonunda ‘gençlik iksiri’ denen şey var ya hani; genellikle yaşını başını almış şöhretlerimizin kendilerine yumurtadan yeni çıkmış kıtır/çıtır sevgili bulmaları hálinde kullanılır. Uzun yıllar önce ayrıldığınız ebeveyn evine, uzun sayılabilir bir süreliğine dönmek de aynı işlevi görüyor.\r\n\r\nZira anne denen insan türü bir tuhaf... Her seferinde sizi, aradan geçen o yıllar sanki hiç yaşanmamış gibi, aynen bıraktığı yerden ele alıyor.\r\n\r\nHatta kaydı bıraktığı noktadan daha da geriye sarıyor. Meselá evden ayrılırken rüştünüzü ispat etmiş olduğunuz hálde, ta ilkokul öncesi dönemlerinden...\r\n\r\nValide, ayıptır söylemesi, geçenlerde etli dolma yapmış. Hani annemdir diye söylemiyorum, çok da güzel yapar. Tencereye giriştim, elimdeki tabağı doldurmaya koyuldum.\r\n\r\nTam o anda ensemde, kulağımın hemen dibinde, ulvi bir ses duydum:\r\n\r\n‘Yoğurtla ye...’\r\n\r\nÜrkerek yerimde sıçradım. Dönüp baktığımda annemin elá gözleriyle karşılaştım ve şaşırmadım...\r\n\r\nŞimdi, bu kadın benim annem. Onun yaşı bizim sırrımız olsun da ben 33 yaşındayım ve 33 yıldır, onun pişirdiği dolmaları yiyorum. Yoğurtla...\r\n\r\n‘Hayrola?’ dedim ‘yoğurtta bir numara mı var?’\r\n\r\n‘Ne numarası?’\r\n\r\n‘Ne bileyim, sen yapmışsındır, içine bir tutam da sevgi filan katmışsındır?..’\r\n\r\n‘Sen benim bugüne kadar yoğurt yaptığımı gördün mü? Burası mandıra değil, ben de o ekmeğini, mayonezini evde yapan süper annelerden değilim bildiğin gibi.’\r\n\r\nBANA REVA GÖRDÜĞÜ AFACAN MUAMELESİ\r\n\r\nİnanılır gibi değil yani... 33 yaşınıza gelmişsiniz, bir meslek edinmişsiniz, bilmem kaç ilişki eskitmişsiniz, memleketin tabiri caizse ileri gelenleriyle münasebettesiniz...\r\n\r\nVe hál buyken, anneniz size dolmanın tercihen yoğurtla yenecek bir şey olduğunu silbaştan ‘öğretiyor’. Bir değil, üç değil, beş değil...\r\n\r\nBaktım ki bünye regresyonun bu kadarıyla başa çıkamayacak, yakında parmağımı emmeye filan başlayacağım; durumla baş etmenin bir yolunu aramaya koyuldum.\r\n\r\nVe çok pis bir yöntem buldum... \r\n\r\nBana reva gördüğü bu afacan muamelesinin, onun artık yaşlanıyor olduğu gerçeğiyle yüzleşememesinden kaynaklandığına dair atıp tutmaya başladım. \r\n\r\nTırnağımı kemirmemem konusunda mı uyarıyor, her yaktığım sigarada söyleve mi girişiyor, duştan sonra ıslak saçla sokağa çıkmama mı karşı çıkıyor; direkt aynı mavraya sarıyorum...\r\n\r\nNitekim bugün de sardım...\r\n\r\nBugün perşembe; bayramın ilk günü... Ben, yazı yazmam gerektiği için kalıyorum, annem ve babam, kısa bir bayram ziyareti için evden çıkmaya hazırlanıyorlar.\r\n\r\nBizimki yine, acıkırsam ne yiyeceğim, bilmem kim ararsa ne cevap vereceğim, sıradan saymaya başladı.\r\n\r\nCevabı yapıştırdım: ‘Bak aşkım; bu sendeki benim büyüdüğümü, artık bir yetişkin olduğumu kabullenememe háli, esasında senin orta yaşını geçtiğini inkár yolunda geliştirdiğin bir savunma mekanizması... İşin hileli, korkunç kandırıkçı yanı şu ki esasında tam da bu, başlı başına bir yaşlılık alámeti. İnkár, senin gibi dinç bir dimağa yakışmıyor yani... Gel senle bir anlaşma yapalım. Ben yaşlanmadan sen de yaşlanma olur mu? OK mi? Senin için bir şey istiyorsam namerdim. Ben kaldıramayacağım, o yüzden...’\r\n\r\nBaşını iki yana, sadece annemin sallayabileceği gibi salladı. ‘Ben uğraşamayacağım; seni kendinle baş başa bırakıyorum alçak çocuk!’ dedi, kapıyı arkasından kapattı, gitti.\r\n\r\nKENDİNİZİ YAŞLI HİSSETTİĞİNİZDE NE YAPACAKSINIZ\r\n\r\nKendime sade bir Türk kahvesi pişirdim, bir sigara yaktım, derin bir nefes çekip kanepeye çöktüm... Tam o sırada kapı çaldı, açtım...\r\n\r\nRamazan davulcusu... Şirin şirin güldü ve ‘Hayırlı bayramlar teyzeciğim’ dedi.\r\n\r\nEleman neresinden baksanız, en az 25 yaşında. Hadi ablayı anlarım, yenge deseniz zaten bizim memlekette kadınlar için bir tür ‘Hey sen!’ hitabı sayılır.\r\n\r\nAma yani?.. TEYZE?!?\r\n\r\nAdamın bahşişini verdim. Sonra aynanın karşısına geçip, uzun uzun kafamdaki beyaz tellere baktım. Ve neredeyse panik hálinde annemi aradım: ‘Davulcu geldi, şu kadar para verdim, iyi etmiş miyim? Ha, bir de, acıkınca ne yiyecektim? Yoğurtla yiyeyim di mi?’\r\n\r\nSüper formül; valla bakın... Kendinizi yaşlı hissettiğinizde annenize geri zekálı taklidi yapın. Gençten öte, bebek gibi hissediyorsunuz. 33 yaşımın olgunluğuyla (!), hararetle tavsiye ederim...", "Sazanlara karşı derin bir empati beslediğimi söylemiş miydim?\r\n\r\nHah, biz de sizi bekliyorduk...\r\n\r\nBu aralar Masum Değiliz dizisiyle ekranlarda olan Çalıkuşu’muz Aydan Şener, Fısıltı Gazetesi’ne verdiği röportajda, ‘Hülya Avşar ile Gülben Ergen’in yaptığı danışıklı dövüştür’ diyor; ‘Dizi mi yapacaklar, kaset mi çıkaracaklar, biri diğerini arar; ‘Sazanların önüne yem atacağım hazırlıklı ol’ der. Öteki de reklam için kabul eder. Şaşıp kalıyorum. ‘En’ lafı çok iddialıdır. Bunu ancak kompleksliler söyler. Bunlar şaşırmış kendilerini. Polemiğe giren bir kadın sanatçıysanız bir numarasınız anlamına geliyor sanki.’\r\n\r\nBen taş bile bağlanmış olsa her türlü oltaya atlayan o sazanlardan olduğum için, bu oltaya da geldim nitekim.\r\n\r\n‘Bugüne kadar hakkımda birçok şey söylemelerine rağmen hep sustum. Polemiğe girmeye ne gerek var? Benim haricimdekiler kolay yolu seçti, car car konuştu. Ben zor olanı seçtim. Çünkü ekranda görünmek gibi bir kaygım olmadı. Magazinsel yaşamayacaksınız! Bu, ben başardığıma göre mümkün. Türkiye’de 20 senedir magazin desteksiz zirvede kalmayı başarmış, yalnızca oyunculuk yaparak star olmuş tek sanatçı benim. Kısacası asıl benim rakibim yok!’ buyuran Aydan Şener hanımefendiye sazanca dile gelerek; ‘Peki şu yaptığınız tam olarak nedir?’ diye sormaktan kendimi alamıyorum.\r\n\r\nNASIL ÇOCUĞUM İŞLER İYİ Mİ?\r\n\r\nHayatta böyle çelişkiler de olmasa neyle eğleneceğiz bilmem...\r\n\r\nKadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanı Nimet Çubukçu’nun son ‘espri’sinden haberdar mısınız meselá?\r\n\r\nAkşam gazetesinden Kıvanç El’in haberine göre, Altıncı Çocuk Hakları Forumu’na katılıp 81 ilden gelen çocukları dinleyen Çubukçu; ‘Yarınlara daha güzel bakmak için siz çocukların haklarınızı korumanızdan büyük gurur duyuyorum’ diyor.\r\n\r\nBu sırada söz alan 13 yaşındaki Eşref Er, Yalova’dan geldiğini söylüyor ve devam ediyor: ‘Orada sokakta çalışan çok çocuk var. Ben de bazen çalışıyorum.’\r\n\r\nBunun üzerine Nimet Çubukçu ne sorsa beğenirsiniz?: ‘Nasıl, işler iyi mi?’\r\n\r\nSokakta çalışmak iyi aile terbiyesinden bir şey götürmemiş olsa gerek ki; ‘Bu aralar mendil satışları biraz kesat, kapkaç sektörüne el atmayı düşünüyoruz. Sizin işler nasıl; yurttaki arkadaşlardan gelen ‘Valla billa sizin gibi üstünötesi bir bakanımız olmamıştı’ mektupları reklam getirilerinde artış sağladı mı?’ filan şeklinde bir cevap vermemiş Eşref.\r\n\r\nOnun yerine salonda esen buz gibi hava sağolsun, kendi gafına uyanıp; ‘Biz çalışan çocukların okuyabilmesi için elimizden geleni yapıyoruz; aileler zorluyor ama biz hiçbir çocuğun sokakta çalışmasını istemiyoruz’ şeklinde durumu toparlamaya çalışan Çubukçu’ya ‘Yalova’ya gelin, ne kadar çok çocuk çalışıyor görürsünüz. Bir gelin de... Elinizden geleni ardınıza koymayın’ demiş...\r\n\r\nALPAY AYDIN’A SORMAK İSTERİM \r\n\r\nÖnümüzdeki sazanlar arası olimpik atlama elemelerine katılmayı planladığım için hooopadanak başka bir olta iğnesine zıplarken, Nimet Çubukçu’nun bu şahane sorusundan ilham alası geldi deli ve sazan gönlümün:\r\n\r\nTarkan’ın bu aralar Megamasal kitabıyla gündemde olan eski menajeri Alpay Aydın’a sormak isteriz...\r\n\r\nNasıl, işler iyi mi bari?\r\n\r\nBu aralar adam satışları ne durumda? Menajerlik kadar para getiriyor mu?\r\n\r\nŞöhret olmak istemediğiniz için televizyona çıkarken gözlük takmanızla, hiçbir edebi değer taşımayan kitabınızda kiminle, ne şekil yattığınızı anlatıyor olmanız, hafif tertip çelişmiyor mu?\r\n\r\nBundan sonra menajerlikten ekmek yemenizin mümkün olmadığı belli. İkinci kitabınızda üne kavuşturduğunuz ikinci şöhreti de anlatacağınızı müjdelediniz bu arada.\r\n\r\nEee? Sonra ne olacak? Deniz bitti...\r\n\r\nO zaman ne satacaksınız? Kendinizi mi? Hani kötü haberi benden duymuş olmayın ama müşteri çıkacağı biraz şüpheli...\r\n\r\nZira bu hamleniz, tahmini hedeflerinin hiçbirine ulaşamamıştır.\r\n\r\nTarkan, yine bildiğimiz Tarkan olarak hayatına devam edecektir. Vakarını koruyacaktır ve bu hadise, ona artı değer olarak geri dönecektir.\r\n\r\nSizin ise toplum nezdinde haysiyetinizin üzerine bir çizik atıldı bile. N’olacak şimdi?..\r\n\r\nÜstelik burada sadece meslek hayatı değil, aynı zamanda seks hayatı da tehlikede. Zira yatağınızın mahremiyeti ağır darbe almış durumda...\r\n\r\nHál-i hazırda bir sevgiliniz var mı bilmiyorum, esasında merak da etmiyorum ama eğer ki varsa: O kişi de üçüncü kitabın kahramanı sıfatıyla şöhret kazanacağını ümit eden şöhret aday adayı bir safdil olabilir mi?\r\n\r\nTelefonda şöyle bir diyalog dönüyormuş meselá:\r\n\r\n- Şekerim, hadi gel sevişelim. Ben sonra seni kitabımda yazarım. Bak, kaç gündür benle ilgili haberlerde Tarkan’ın boy boy fotoğrafı yayınlanıyor. O biçim reklamın olur.\r\n\r\n- Tamam ama benim bir roman yazımı boyu sevişecek gücüm yok. Bu aralar moralim biraz bozuk, libido yerlerde sürünüyor biliyor musun? İyisi mi ben seni bir güzel döveyim. Bak Deniz Akkaya’nın da reklam yaptığını söylüyorlar. Demek dayak yemekle de reklam yapılabiliyormuş...\r\n\r\n- Olmaz annem... Benim canım tatlıdır.\r\n\r\n- Peki o zaman miras kavgasına tutuşalım. Bak Sacit Aslan, Selçuk Aslan’ın miras davasını televizyonlara çıkıp çıtır sevgili bulabilmek için açtığını söylüyor.\r\n\r\n- Oğlum, akraba değiliz, ayrıca zengin bir vasim olsa, benim bu tezgáhlarda işim ne? Sen biraz salaksın galiba? Ama soruyu soranda kabahat. IQ derecen, benle bu muhabbeti koyduğundan belli...\r\n\r\nPazar ola diyelim... Ve bir sazan olarak reklam payınıza yapmış olduğum katkıyı takdir edecek kadar haysiyetli olduğunuzu ümit edelim.\r\n\r\nFakat bir daha düşününce... Haysiyet mi dedim? Haysiyet dedim di mi? Balık hafızası bile yok be bende. Sazanlara karşı derin bir empati beslediğimi söylemiş miydim? \r\n", "Müfide İnselel’le tanıştık, pek sevindik Öyle fasulyeden diil, gerçekten...\r\n\r\nİlk kez o denli hassas bir anımda yakalanmasaydım yine de bu derece sever miydim bilemiyorum ama Müfide İnselel’in Fasulyeden’ine, Dila Uygun yönetmenliğinde, Bozcaada’da çekilen klibi ilk kez gördüğümde, içimde sonbahar rüzgárlarına terk edilmiş bir sahil kasabasının hüznü (!) vardı.\r\n\r\n\r\nIlgın moduna geçtiğimde en hunhar şekilde makaraya sarıldığımı, yine de sarılacağımı adım gibi bildiğim hálde şu geçtiğimiz cümleyi kurabildim ya, anlayın yani hüznün boyutunu...\r\n\r\nKlip ve şarkının, halet-i ruhiyeme itinayla tüy dikmesi üzerine, Müfide İnselel’i sevmemek gibi bir lüksüm olamayacağını biliyordum artık.\r\n\r\nKaldı ki şahsen, içinden ‘bünye’ kelimesi geçen bir şarkıyı sevmemem de mümkün değil. \r\n\r\nDurumu zorlamanın faydası yok. Abuklasa da seveceğim İnselel’i, sabuklasa da seveceğim yani...\r\n\r\nDaha önce şarkı yazarı olarak ismini duymuş olduğumuz, (Demet Sağıroğlu’nun Tabu’su, Funda Arar’ın Aşksız Kal’ı, Zeynep Casalini’nin Refakatçi’si gibi birçok parçanın sözleri ve/veya bestesi ona ait.) Müfide İnselel’in ilk albümü, kendi adını taşıyor. Albümde yer alan 12 şarkının sözü de müziği de ona ait...\r\n\r\nHUMPHREY BOGART KILIKLI KÜSKÜN KIZ ÇOCUĞU\r\n\r\nFasulyeden’in klibinde Müfide İnselel, siyahlara bürünmüş, tek başına dolanıyor Bozcaada’nın boş sokaklarında... Ki ben Bozcaada’nın sokaklarına bakıp, Alaçatı’nın sokaklarını görüyorum sanki...\r\n\r\nİnselel, deniz kenarında kumlara uzanıyor, trençkotu ve fötrü yok ama işte, bilirsiniz, ufka doğru Humphrey Bogart-Humphrey Bogart bakıyor...\r\n\r\nVe o malûm ‘küskün kız çocuğu şarkısı’nı söylüyor:\r\n\r\n‘Pek iyi değilim bu günlerde / Şarap çare olmadı / Yok yemeğe gelemem sizlerle / Karnım hiç acıkmadı / Pek iyi değilim bu günlerde / Serde huzur kalmadı / Israr etmeyin gelemem sizlerle / İkramiye çıkmadı / Fasulyeden sevildim hep / Oynadım fasulyeden / Zararım künyeden mi? / Yoksa külliyen mi bünyeden? / Azat edin beni dostlar / Yittim, yittim, gittim / Belki bir gün dönerim aranıza / Ben şimdilik bittim...’\r\n\r\nMüfide İnselel, rahmetli Mete İnselel’in kızı aynı zamanda.\r\n\r\nEfendiliğiyle nam salmış bir tiyatro sanatçısı olmasına rağmen, kamuoyu nezdinde daha çok 70’li yılların seks filmleri furyasında çekilmiş komedi-soft porno kırmalarının kahramanı olarak tanınan Mete İnselel’in...\r\n\r\nMesut Yar’ın, Tempo’da, Sesler Yüzler Sokaklar başlığı altında, geçen hafta kaleme almaya başladığı portrelerin ilk konuğuydu Müfide İnselel...\r\n\r\nİKİ ÇOCUĞU OLMASA BABAM BU İŞLERİ YAPMAZDI\r\n\r\nLeziz yazı olmuş. Geçen haftanın sayısı olduğu için bulmanız mümkün olmayabilir. Okumayanlar, bizim alıntıladığımız bölümle idare etsin... \r\n\r\nMesut Yar, ilkokuldan sınıf arkadaşı olan İnselel’le konuşurken; ‘Müfide, gerginim biraz,’ diye lafa giriyor; ‘Benim köşenin ilk konuğusun. Özgeçmişini okudum, ‘tek gailenin, biyolojik olarak adı konamayan dokunulmaz yerlerimizde hoş tatlar bırakmak olduğunu’ söylüyorsun üstelik. Da Vinci şifresi gibi bir şey bu. Gel biz babandan bahsedelim biraz. Hiç izledin mi meşum filmlerini?’\r\n\r\nİnselel’in yanıtı o kadar içten ki gidip kendi babamın sakallarını mı okşayayım istedim, İnselel’in yanağından kesme mi alayım, bilemedim:\r\n\r\n‘Hayır ama başka filmleri de vardı. Onları izledim. Yastık gibi tiyatroya taşırdı beni bizimkiler. Kuliste büyüdüm say hani. Beş yaşında konservatuvara başladım. Nedeni mi; bitmeyen tiyatro aşkı, senin ‘Tak Fişi Bitir İşi’nden bildiğin o adamın... Babam çok donanımlı bir adamdı. Çok büyük ve çok yaşlıydı benim için sanki. Babamdı işte. Okuduğu kitapların dörtte birini okumamışımdır daha. Mesnevi felsefesinden dünya coğrafyasına, şiirden politikaya her şeyi hatmederdi. Seks filmlerinin popüler olduğu dönemde çok rahat ettik. Ama eğer iki çocuğu olmasaydı, Sanskritçe öğrenmek, medeniyetten uzak yaşamak, elleriyle yemek yemek isteyen bir adam, Yeşilçam’daki o rezilliğe katlanamazdı sanırım. Koşturmasının farkındaydım. Anneme sorulan tuhaf şeyleri hatırlıyorum. ‘Kocanızı kıskanmıyor musunuz o kadınlardan?’ derlerdi. Annem yapıştırırdı hemen: ‘Bir eczacıyı ilaçlarından kıskanabilir misiniz?’ O dönemde kazanılan paralarla Ferhan Şensoy’la tiyatro kurdu. Çok farklı apoletleri olabilirdi şimdi ama genç öldü. Babam deyince, gözümde hep okuyan ve donla dolaşıp sırtını kaşıyan bir adam canlanıyor. Sanırım hayatta olsa bir de ‘Neden utanacakmışım kardeşim, kadınların hepsi taş gibiydi’ diyebilecek kadar komplekssiz mizaha sahip bir oyuncu.’\r\n\r\nNİL’İ, NAZAN’I BIRAKALIM KENDİSİNE BAKALIM\r\n\r\nRöportajın sonlarına doğru telefon çalıyor ve Mesut Yar’ı arayan ‘müzik otoritesi’, Müfide İnselel’le konuştuğunu öğrendiğinde; ‘Yeni Nazan Öncel olacak’ yorumunu yapıyor.\r\n\r\nYar, bunu Müfide İnselel’e aktardığında İnselel’in verdiği cevap da ziyadesiyle sevimli: ‘Daha genç olsaydım Nil Karaibrahimgil diyecekti belki de...’\r\n\r\nKime ne derece benzediği konusu şöyle kenarda dursun, zeki ve kendisiyle dalga geçme olgunluğunu haiz bir hanımefendi olduğu muhakkak...\r\n\r\nBeş yaşında girdiği İstanbul Belediye Konservatuvarı Piyano Bölümü’nde başlayan eğitimi, arada alınan antraktlarla (İstanbul Devlet Konservatuvarı’nda dört yıllık keman eğitimi de var) bölünmek suretiyle, gide gele 11 yıl boyunca sürmüş. Neticede Mete İnselel’in vefatıyla son bulmuş.\r\n\r\nOkulun ardından tiyatro oyunculuğuyla ve barlarda, müzik kulüplerinde profesyonel şarkıcılıkla iştigal etmiş. Özellikle son birkaç yıldır da ismiyle sık sık karşılaşmaktaydık; daha önce de belirtmiş olduğumuz üzre, şarkı yazarı olarak...\r\n\r\nFasulyeden şarkısı sayesinde suretiyle de tanıştık. Ve tanıştığımıza sevindik... Öyle fasulyeden değil yani; hakikaten sevindik...\r\n\r\n(Bu arada işbu metin boyunca ‘fasulyenin faydalarına’ göndermede bulunan bir esprimsi şıfttırtmadığım için liyakat madalyası istiyorum... İstiyordum... Ki... Tüh be!.. Yine biterayak yapmış kadar oldum di mi?.. Katlim vaciptir, vurun beni...)\r\n\r\n \r\n", "Kesmez be güzelim\r\n\r\nVatan’ın yeni günlük eki Gülümse’de, (Hayırlı olsun bu arada arkadaşlar... Tatlı tatlı, kardeş kardeş rekabet; hadi bakalım, hodri meydan...) vatandaşa ‘Bir trilyonunuz olsaydı yapacağınız üç şey ne olurdu?’ diye sormuşlar.\r\n\r\n‘Türkiye’yi anında terk ederim. Burada yaşamak çok zor. Parayı bulunca hiç kimseyi de tanımam. Bir güzel çatır çatır yerim’ diyen iç mimar Erol Gökçek’inki gibi dürüst ötesi yanıtlar da var, ‘Beşiktaş’ın tüm maçlarını, deplasmanları da dahil hayatımın sonuna kadar gidip izlerim. Ardından bir dağ başında küçük bir ev yapıp, kafamı dinlemek isterim’ diyen emekli İbrahim Koç’unki gibi mütevazı yanıtlar da...\r\n\r\nBeni en çok eğlendiren, 33 yaşındaki işletmeci Fatma Türkmen’in cevabı oldu fakat: \r\n\r\n‘Çok büyük bir arazi satın alırım. İçine okul, hastane, cami yaptırıp, bütün düşkünleri burada toplarım. Aileme hemen bir ev alırım. İsviçre’de bir bankaya para koyarım. Bir iş yeri açarım. Sonra da sevdiklerimle dünya turuna çıkarım.’\r\n\r\nFatma Hanım’ın belli ki gönlü zengin, artanlardan bana da bir pantolon çıkartır mı acaba?\r\n\r\n1 trilyon lira, 1 milyon dolar bile etmiyor biliyorsunuz. Ve günümüz Türkiye’sinde, 1 milyon dolara, meselá Boğaz’da bir yalı almak, mümkün değil.\r\n\r\nNerde kaldı okulu, hastanesi, şusu busu...\r\n\r\nGeçenlerde yayınlanan bir haber, ‘hayat pahalılığının mutluluğu da vurduğunu’ duyuruyordu... (Diyeceksiniz ki bu malumu ilamdır, haber değeri yoktur; ayrı...)\r\n\r\nZürih’teki Coutts Bank’ın yaptığı araştırmaya göre, artık lotodan 1 milyon dolar çıkması, zengin bir hayat yaşamak için yeterli olmuyormuş.\r\n\r\nGünümüz koşullarında zengin ve mutlu bir hayat sürebilmek için en az 2,9 milyon dolar, yani 4 trilyon lira gerekiyormuş...\r\n\r\nKi bu miktarla, 1 milyon dolara içinde iki hizmetçi bulunan beş odalı bir ev, 400 bin dolar değerinde iki lüks otomobil, 200 bin dolarlık bir daire, 500 bin dolarlık küçük bir tekne alabilesiniz, 100 bin dolara yılda iki kez tatil yapabilesiniz ve kalanıyla da muhtelif masraflarınızı karşılayabilesiniz...\r\n\r\nAmerikan edebiyatının zehir gibi nüktedan, en lezzetli kalemlerinden Dorothy Parker’ın şahane bir öyküsü vardır:\r\n\r\nOrta hálli bir işte çalışan iki kız arkadaşın favori muhabbeti, piyangodan 10 bin dolar çıkması hálinde yapacakları üzerine geyik çevirmektir. (Ekonomik bunalımın travmalarıyla boğuşan o zamanların ABD’si için eh, ciddi para...)\r\n\r\nOnlar da tıpkı Fatma Hanım gibi uçar da uçarlar...\r\n\r\nGel gör ki günün birinde, bir cesaret, hep önünden geçtikleri mücevheratçıya girip, vitrinindeki, kendilerine her gün iç geçirten, yanlış hatırlamıyorsam inci kolyenin fiyatını sorarlar.\r\n\r\nSatıcı, kolyenin fiyatının 10 bin dolar olduğunu söyler. Bizimkiler bunun üzerine fena afallar.\r\n\r\nVe fakat hayal kurmanın bedeli yoktur. Dükkándan çıkar çıkmaz yine aynı mavraya sararlar.\r\n\r\nBir tek şey değişmiştir yalnız: Artık 100 bin dolarları olsa ne yapacaklarını konuşmaya başlarlar...\r\n\r\nBenimki naçizane, kimsenin hayal gücü beleşe, nafile yorulmasın hesabına bir hatırlatma. Bari soru, ‘10 trilyonunuz olsa yapacağınız üç şey?’ filan olsaydı... \r\n", "Güleryüzlü bir şarkı (1)\r\n\r\nKavafis’in kulakları çınlasın... Nereye gidersen git, şehir arkandan geliyor hakikaten.\r\n\r\nİstanbul’a döndüm. Aylar, aylar sonra, İzmir’den... Havaalanından dosdoğru gazeteye gidip birkaç gün, sadece gazete ile ev arasında mekik dokudum. Taksim’e yürüme mesafesindeki Gümüşsuyu’nda oturmama rağmen, İstiklál Caddesi’ne henüz ayak basmadım.\r\n\r\nMutlaka bir an önce gitmem gereken yerler var oysa. Meselá bizim kahveye, Kaktüs’e uğramalıyım. Ama ‘Beyoğlu’nu bu böğrü deşilmiş háliyle görmek için biraz zaman ver kendine’ dedim. Sanki kavgalı ayrıldığın can-ciğer-kuzu sarması bir yakınının sen uzaktayken hasta olduğunu öğrenmişsin de dönüşteki ilk karşılaşmada onu o sefil düşmüş háliyle görmenin yaratacağı endişe, vicdan azabı, hasret ve her şeye rağmen buruk bir sevincin harmanlandığı bulanık ruh háliyle hálleşebilmek için cesaret toplarcasına... \r\n\r\nGeldiğimden beri tek uğradığım, Ziya oldu. Tünel Meydanı’ndaki Kaffeehaus’un Üstkat’ını işletmeye başladı Ziya. Dükkána ‘Hayırlı olsun’ ziyaretinde bulunduğum akşam, gazeteden çıktığımız otomobil, güzergáhı şaşırıp Tünel meydanı yerine Balıkpazarı’nın orada durdu. ‘Ne olacak, yürürüm’ diye düşünmüştüm.\r\n\r\nO Balıkpazarı ki benim en depresif zamanlarımda, o rengárenk tezgáhlarına bakıp muhteşem rayihasını içime çekmek için terapi niyetine gittiğim yer; önceki cümlenin tırnağa alınmış bölümünün ‘Ne olacak’ kısmına biraz daha kafa yorsam, iyi edermişim. \r\n\r\nİnsan, okuduğu ilkokul düşman bombardımanıyla yerle bir edilmiş gibi bir hisse kapılıyor. Hakikaten Taksim’e çıkmak için birkaç güne daha ihtiyacım var. Yok yani; ‘yaslı gittim, şen döndüm’ ve döner dönmez aynı matem karalarına bürünmeyi de göze alamayacağım.\r\n\r\nSonra meselá ‘Gitti biraz, kaldı bir yaz’ durumunu hesap etmediğim, çok daha kısa bir süre kalacağımı tahmin ettiğim için yine, ‘Bir hafta kadar sonra görüşürüz, ben kısa bir mola alabilir miyim, alabilirim değil mi?’ diyerek resmen firar etmiş olduğum fizik tedavi merkezine gitmem lázım. \r\n\r\nİzmir’e giderayak hacamat ettiğim ayak bileğim, zorladığımda hálá sızım sızım... Hatta zorlamadığım zamanlarda da bilek, vicdan suretinde sızlıyor... Müstehaktır bile diyemeyeceğim, müstehakı aştım. Tedaviyi yarım bıraktım; ‘Yandım Allah!’ nidalarıyla gittiğimde anında randevu vermiş ve onca ihtimam göstermiş insanları da, ‘ha döndüm-ha dönüyorum’ modunda yaşadığım için, habersiz... Rezalet yani...\r\n\r\nPeki bilin bakalım?.. Bu ‘yapmak gereken şeyler-gitmek gereken yerler’ kalabalığı içinde bendeniz gide gide nereye gittim? (Ki yukarıdakiler, misálen yazılmış örnekler... Yoksa ‘meli-malı listesi’nin maddeleri, bir elin parmaklarını ‘biraz’ geçer. Kırkayaklaın ayak parmakları varsa, o parmak hesabı uyar belki... )\r\n\r\nEXPO 2015’e ev sahipliği yapmayı hedefleyen İzmir’in, Büyükşehir Belediyesi tarafından düzenlenen ve Nebil Özgentürk’ün Güleryüzlü İzmir Şarkısı isimli İzmir belgeselinin de bir kısmının gösterildiği akşam davetine!!!\r\n\r\nUzunca bir süredir İzmir muhabbetinin cılkını çıkardığımı düşünenlerden de af dileyerek, yarın konuya tekrar döneceğiz efen’im... \r\n\r\nYarın, sonsuza dek değilse de bir süreliğine son kez, yine, İzmir’den bahsedeceğim... \r\n\r\nSonra, işte, bildiğiniz yani... Dünyaya İstanbul penceresinden bakmaca... Ve İstanbul’daki, yárenlerle-tanışlarla karşılaşıp sarılışmaca... \r\n\r\nŞaka maka fena da özlemişim ayrıca... Hoşgeldik mi bilemem de hoş bulduk; orası kesin. ", "Hayatın nur cemalini Karadeniz taraflarından gösteresi tutmuş\r\n\r\nCanım; Bu sabah, insanın, hakikaten ağrıdığında, ensesinin gerçekten de bir kökü olduğunu fark ettiğini fark ettim.\r\n\r\nVar yani ense dediğin şeyin bir kökü ve ağrıdı mı çok pis ağrıyor namussuz...\r\n\r\nDün, kötü bir gün geçirdim. Bugün, kopkoyu kasvet grisi bir göğün altında, tıklım tıkış trafikte, uzun bir yol yaptım. Deli gibi yağmur yağdığından, iki nefes soluklanmak için pencereyi bile açamadım.\r\n\r\nTamam, rahmettir, berekettir ama her yağmur da birbirine benzemiyor kardeşim. Bazen yukarılarda birinin, yağmur ayaklarında, bunu son kertede hak eden insanlığın üzerine tükürdüğünü düşünmüyor değilim. Bugün de işte öyle, püsürüklü tükürük gibi yağıyor üzerimize asit...\r\n\r\nBir huzme ışığa ihtiyacım vardı. Güzel ve aydınlık bir şeyler hatırlamalıydım. Seni hatırladım...\r\n\r\nSabahleyin telefonda, sizin ordaki tek gözü kör, yoluk tüylü ezik köpek Bergen’in bir batında doğurduğu 12 yavrunun dokuzunun yaşadığını ve onları dükkánın içine yerleştirdiğin kutuda tutmak ve beslemek için attığın taklaları anlatışını...\r\n\r\nTam o sırada Allah’ın otobanında ne işi varsa, yanımızdan yoluk tüylü bir köpek geçti. Sana doğru, kıkırdayarak bir göz kırptım. Yanında oturduğum şoför, niçin hem ağlayıp hem güldüğüme anlam verememiş olsa gerek ki yüzüme ‘Şirin olduğu kadar deli de bir hanımefendisiniz galiba?’ dercesine merhametle sorarak baktı. Ben bunun üzerine muslukları iyice koyverip, bir yandan daha da kıkırdayarak, ‘Boşveriniz, bırakınız dağınık kalsın’ dercesine başımı salladım. Yine hiç konuşmadan yolumuza devam ettik. Ve tüm bunlar olurken, sana kafamın içinde uzuuun bir mektup yazdım.\r\n\r\nDün, hayat, pek de espri içermeyen bir Laz fıkrası gibiydi kardeşim. Hayatın nur cemalini Karadeniz taraflarından gösteresi tutmuş olsa gerek... Ben sana belki atlamışsındır diye iki küçük haber aktarayım, sen hesap et:\r\n\r\nYAPTIKLARI, KAZANANI OLMAYAN DÜELLO\r\n\r\nDHA muhabiri Ali Uzun’un haberine göre, Trabzon’un Sürmene İlçesi’nde, caddede yolcu alma tartışmasına giren minibüs şoförleri Erkan Çetinoğlu (27) ile Hüseyin Tuncer (39), bellerindeki tabancaları çekip kovboylar gibi düelloya tutuşmuşlar. Bil bakalım? Kazanan yok kardeşim. Her ikisinin de vücuduna dört kurşun isabet etmiş. Tuncer olay yerinde, Çetinoğlu ise hastanede hayatını kaybetmiş...\r\n\r\nStar’dan Fatma Sibel Yüksek’in haberi hele, iyice, komik mi desem, gülünç mü, bilemedim: Yine Trabzon’un bu kez Of İlçesi’nde yayımlanan Kuzey Anadolu adlı yerel gazete, Başbakan’ın haberi olmadan, onun adına Oflular’ın bayramını kutlayan bir Şeker Bayramı ilanı yayınlamış.\r\n\r\nOflular, Başbakan’ın bu jestinden çok hoşnut kalmış. Üstelik koskoca Başbakan’ın Oflular’a jest yapmak için bir yerel gazeteyi, Kuzey Anadolu’yu tercih etmesi, gazetenin itibarını da artırmış. Fakat kasaba kurnazlığını sanata dönüştürmeye kalktığında, en önemli nokta, herhálde nerede duracağını bilmek olmalı... Bizim gazeteci arkadaşlar, bununla yetinmeyip bir de Başbakanlık’a, muhatap bölümünde bizzat Recep Tayyip Erdoğan’ın ismi yazılı olan 297 YTL’lik ilan faturası yollayınca, işler karışmış.\r\n\r\nBaşbakanlık şimdi Kuzey Anadolu gazetesi aleyhine ceza davası açmaya hazırlanıyormuş. Nasıl abi? Şimdi Laz fıkrası dedikleri bu değilse nedir yani?\r\n\r\nSanat hayatı taklit eder derler ya hani... Bizim buralarda hayat, Laz fıkralarını taklit eder gibi...\r\n\r\nMilli Eğitim Bakanı, Öğretmenler Günü’nde, öğretmenleri fırçalar, Adalet Bakanı barlara takılan üniversite öğrencilerini YÖK’e gammazlaması için Valilikler’e talimat yollar, Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanı sokak çocuklarına ‘İşler nasıl?’ diye sorar, Meclis Başkanı münasip bir türban modeli tasarlama işini YÖK’e postalar, Başbakan desen zaten şu hayatta ters giden ne var ne yoksa hepsi için medyayı suçlar...\r\n\r\nŞemdinli ve Yüksekova’da yaşanan olayların ardından Hakkari Valiliği’nden Tokat Valiliği’ne atanan Vali Erdoğan Gürbüz; ‘Bu benim için yükselme sayılır. Tokat daha gelişmiş bir ildir. Başbakanımızın gelişi meyvesini verdi’ şeklinde sevindirik oluyor, olabiliyor, iyi mi!\r\n\r\nGelişmeden ne anladıklarına dair derin bir merak içersindeyim... Havuzlarda meselá haremlik selámlık uygulaması başladı. Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin ‘Hanımlar Lokali’nin havuzuna, yedi yaşından büyük oğlan çocuğu alınmıyor. ‘Hanım hanım, kocanı da getirseydin!’ modeli, mübarek, hamam...\r\n\r\n‘Şaka mı bu?’ diye sorasım bile yok. Eğer öyleyse biz niye bu kadar az gülüyoruz?\r\n\r\nMemleketin háline bakıyorum ve bütün ulusal gazetelere ‘Kalifiye espri anlayışını yitirdik, başımız sağolsun’ yazılı tam sayfalık bir vefat ilanı verip, faturayı da Başbakanlık’a postalamak istiyorum.\r\n\r\nDün karşıma yine en iyi arkadaşlarının erkekler olduğunu ‘gururla beyan eden’ bir kadın çıktı. Kadın kadının kurduymuş. Öyle dedi... Kadının kadının kurdu olduğunu iddia edenlerin, hakikatli kadın arkadaşlığından nasibini alamamış zavallılar olduğunu düşünüyorum. Sabah telefondan gelen sesinle uyanmış olmasam ve gerçek bir merakla sorduğun; ‘İyi misin?’ sorusuna cevaben bütün gün içimden biraz kendimi telkin, biraz da dua edercesine; ‘İyiyim, iyiyim, iyiyim’ diye tekrar etmesem, şu akşam saatine yüzümdeki bu gülücükle çıkamazdım. \r\n\r\nKadın kadının kurduymuş. Pöh! Sen biliyorsun kardeşim, ben biliyorum; kardeş olmak için karındaş olmak şart değil.\r\n\r\nRuhumun yarısı, ciğerimin paresi... Bergen’in ufaklıklarına söyle, benim için gamzeli yanaklarını muhabbetle şöyle bir yalasınlar e mi?\r\n\r\nEN HERGELE FUTBOL EFSANESİ\r\n\r\nVay be... George Best öldü.\r\n\r\nBunda şaşırılacak bir şey yok, yine de insan şaşırmaktan kendini alamıyor...\r\n\r\nHangi takımı tutarsanız tutun, Sergen’e sempati duyarsınız ya... Ya da Maradona’ya insanüstü bir doğa harikasına bakar gibi ağzınız beş karış açık bakarsınız ya... Karizma kurbanıyız velhasıl; hem şiir gibi futbol oynayıp hem de hergelelik yapan adamlara özel bir hayranlıkla bakmaktan kendimizi alamıyoruz.\r\n\r\nGeorge Best, o anlamda, álemden gelmiş geçmiş en hergele futbol efsanesiydi. Alkolle ve dünya güzellik tacı giymiş kadınlarla yattı kalktı... Ve bunları, bir yandan futbol tarihine adını platin harflerle yazdırırken yaptı. Çok içti, 2002’deki karaciğer nakli ameliyatının ardından, doktorun tüm yasaklamalarına rağmen, yine içti... 60’ı göremediği hayatında, ölürayak, gençlere, ‘Ben ettim siz etmeyin’ mesajı verdi.\r\n\r\nEtmesinler tabii... Ne alkolizmin, ne kavgacılığın savunulacak bir tarafı yok. Fakat biz yine de kendine ettiklerini, iyi bir hikáye izleyebilmenin bencilce hazzıyla anmadan edemiyoruz.\r\n\r\nDavid Beckham’a onca yakışıklı ve yetenekli bir adam olmasına rağmen, esnemeden bakamadığımız gibi...\r\n\r\nAllah, kalan hergelelere uzun ömür versin... \r\n", "Bünyeyi zorlasa feminist olacak halk ozanı İbrahim Tatlıses\r\n\r\nÖncüsü artçısı, bitmeler bilmeyen deprem fırtınası sağolsun, bir haftaya yakındır koşu bandı üzerinde sabit durmaya çalışırcasına yaşıyor olmamızın da etkisi vardır elbet ama midemdeki bu ekşimeyle karışık bulantının daha çok magazin dünyamızda kopan fırtınalardan, ordaki şiddetli sarsıntı silsilesinden kaynaklandığını zannediyorum.\r\n\r\nAysun Kayacı ile Fatih Aksoy’un ayrılığı tapuydu, mücevherdi, cillop başroldü, şuydu buydu, Aysun Kayacı’nın sonu gelmez isteklerinden mi kaynaklandı? Azzz sonra...\r\n\r\nYok efendim, hevesimiz kursağımızda kaldı. Zira Fatih Aksoy cibiliyetli adam çıktı, ilişkinin faturasının ayrıldığı kadına çıkartılmasına kıyamadı. (Mühim not: Geçtiğimiz cümle içindeki fatura kelimesi, kinayeli gönderme maksadı taşımamaktadır!)\r\n\r\nYedi ay boyunca birlikte olduğu kadını ayrılınca kevaşelikle suçlamadı, ‘Paramı yedi’ demedi, ‘İyi kızdır, dürüst kızdır’la filan konuyu geçiştirdi.\r\n\r\nMÜHİM OLAN İNSANLIK\r\n\r\nBu aralar magazin şöhretlerimizin maldan mülkten geçip masumiyeti ‘keşfettikleri’ bir dönem yaşamaktayız zaten. Bakınız, İlker İnanoğlu ile ilişkilerinin hiç de bile reklam ilişkisi olmadığını Sema Denker’e birlikte verdikleri röportajda tatlı tatlı anlatan Yeşim Salkım da Özdemir Erdoğan’ın ünlü ‘Paranın ne önemi var / Mühim olan insanlık’ şarkısını terennüm ediyor:\r\n\r\nSORU: Son beş yıldır inanılmaz bir hayat yaşadın. Bir zamanlar tahtta oturan bir kraliçeydin. Şimdi ise koltuk üzerinde dans eden bir kadın var?\r\n\r\nCEVAP: O sırça köşkte, kraliçeler gibi oturan kadın ben değildim. Şimdi, benim! İlker’le olmaktan gurur duyuyorum. Yanımda yürüyüp elimi tuttuğunda, dans ederken, ‘Gel şuraya otur’ dediğinde o kadar mutlu oluyorum ki! Bugüne kadar hiç kimse beni bu kadar sahiplenmedi. Ve o yüzden İlker’e çok saygı duyuyorum. O işler, öyle olmuyormuş.\r\n\r\nONAY SORUSU: Parayla, mücevherle?..\r\n\r\nHIÇKIRIKLARA GARK EDEN CEVAP: Evet, kır çiçekleriyle oluyor. Şu anda benim evimin her yeri kır çiçekleriyle dolu. İlker nasıl kahve içtiğimi, içine kaç tane şeker attığımı biliyor. İşte gerçek hayat, gerçek ilişki budur.\r\n\r\nKADINLAR, KADINLARIMIZ...\r\n\r\nAnlaşıldı değil mi? Budur yani... Büyük Türk düşünürü İbrahim Tatlıses’in de Bugün’deki sütununda şairane bir dille ifade etmiş olduğu üzre: ‘Dışarıda kızgınlığımızı atamadığımızda eve gelince onlara patladığımız, hıncımızı onlardan aldığımız, icabında dövdüğümüz, sövdüğümüz... Kadınlar, kadınlarımız...’ sahiplenilmek ister... Bildiğiniz gibi...\r\n\r\nYani var ya... Beyefendinin kadınların adını ağzına almadan önce zemzem suyuyla gargara yapması gerektiğini düşünenleri lütfen, Tatlıses’in içindeki duyarlı şaire kulak kabartmaya çağırıyorum. Bir maço böyle poetik poetik dile gelende (!) dinleyeceksin bacım. Yoksa Allah yarattı demez, ekleştirir şişeyi kafana; haddini bil, duyarlı ol yani!\r\n\r\nFLAŞ SAC AYAĞI\r\n\r\nŞiir demişken, yüzyılın paçozluk Oscar’ını, hoptop portakalını, her bir şeyini bileğinin hakkıyla elde eden, son zamanların flaş sac ayağını es geçmeyelim derim.\r\n\r\nŞenol İpek, Şebnem Schaffer ve valide sultan Lale Schaffer’in arasında vuku bulan sözel istifrağ kıvamındaki kenar mahalle muharebesinde sizin favori ithamınız nedir?\r\n\r\nŞebnem Schaffer’ın kanal kanal dolaşıp bakire olduğunu anlatması mı? Valide Lale Schaffer’in Şenol İpek’in ‘çok tuvalet káğıdı tüketen’ kızına bir tuvalet káğıdı bile alamadığını, 36 YTL’lik hesabı cebinde 10 YTL olduğu için kızına ödettiğini söylemesi mi?\r\n\r\nBen derim ki Şenol İpek’in, şizofren olduğunu iddia ettiği eski sevgilisinin annesinin bu kavgayı ‘şiir kitabının reklamını yapmak için’ çıkardığını iddia etmesi!..\r\n\r\nTÜYAP’tan önce kapışsalarmış keşke! Lale Schaffer, düzenlediği imza gününde, şiir dostu okurlarına kızının ne boy tampon kullandığını filan da anlatırdı, hoş olurdu.\r\n\r\nŞenol İpek; ‘Beni konuşturmasınlar, bildiklerimi anlatırsam, Türkiye’ye giremezler’ filan diyor ya, hiiiiiç konuşmayan bir ikigözümüzönümüzeaksınkiaseksüeldeğilenseksüel adam olarak...\r\n\r\nMerak etmesin yani; hacet kalmadı... Schaffer’lar da Türkiye’deki seviyesizlikten bunalmışlar. Şebnem Schaffer, ‘Burada insanların ar damarı çatlamış. İstanbul’da hayat şartları insanları bozmuş. Türkiye’de negatif elektrik alıyorum artık’ diyor.\r\n\r\nFAY HATTI AR DAMARI\r\n\r\nValide Hanım da Türk pasaportunu yırtıp Almanya’ya gitmekten bahsediyor.\r\n\r\nHakikaten var mıdır dersiniz öyle bir ihtimál? Fay hattına dönmüş ar damarlarını ve negatif-pozitif, ne dalga boyuysa, tüm elektriklerini alıp da giderler mi hakikaten?\r\n\r\nYa da meselá onun yerine Savaş Ay’ın programına çıktıklarında, Şebnem Schaffer, birkaç Türk yapımcının kendisine yalvarması hálinde, her türlü teklife açık olduğunu söyler mi?\r\n\r\nBu satırlar Cuma günü kaleme alındığı için gecesinde yayınlanacak, konukların arasında İbrahim Tatlıses’in de bulunduğu Show Biz’i henüz izleyebilmiş değiliz; dolayısıyla ancak tahmin yürütebiliyoruz.\r\n\r\nBir şeyden neredeyse eminim ama: Ortamda Savaş Ay var, bünyeyi zorlasa feminist olacak halk ozanı İbrahim Tatlıses var, e Şebnem Schaffer’in şair olduğunu öğrendiğimiz annesi var. Tahminim o ki bu ekip bir araya geldi mi şiirde kopar...\r\n\r\nŞebnem Schaffer’ın bekáreti umrumun ucu değil ama şiire Tecavüzcü Coşkun edasıyla girişmiyorlar mı...\r\n\r\nYine midem, midem, midem...", "Hayal et sevgilim\r\n\r\nMagazin programlarından biri, Recep Bülbülses’in ‘nihayet’ muradına erdiğini müjdeliyor. Mahsun Kırmızıgül, Şeker Bayramı programı sırasında birkaç şarkı söylemesi için sahneye çıkmasına izin mi vermiş ne...\r\n\r\nDoğan görünümlü şahin, pardon, şahin görünümlü kuzgun, yok, bu da olmadı, kuzgun görünümlü kuzgun Bülbülses de fırsat bu fırsat, fırlayıp kapmış mikrofonu, şakıyor.\r\n\r\nTam bu noktada, arada kaçırmış olanlarınız var mıdır diye, mevzunun dizginine asılmam gerektiğini fark ettim. \r\n\r\nDoğru ya, ‘Recep Bülbülses kim?’ diye sorabilirsiniz. Adam durup durup karabatak gibi karşımıza çıktığı için biliyorsanız da unutmuş olabilirsiniz...\r\n\r\nRecep Bülbülses hani... Beş-altı senedir, ‘Şöhret olacam da olacam’ diye, durup durup kendini bir vesileyle kameraların önüne atar... Hıçkırarak ağlar, muhtelif şöhretlerimize ‘Niye beni de şöhret yapmıyorsun?’ diye posta mosta koyar; yapar işte bir şeyler...\r\n\r\nBen artık bu 30 saniyelik şöhret için kıçını yırtan insanlara akıl erdirmeye çalışmaktan vazgeçmiş, bunun herkesin en doğal hakkı olduğunu kabul etmişim...\r\n\r\nHayat bu hayatsa, evet abi, ‘Bülbülses’lerin varlığını gözümüze sokma hakkı engellenemez!’ diye slogan atacak kıvama gelmişim... Pes etmişim... \r\n\r\nDaha doğrusu etmiştim... Ki... Çıkmayan candan ümit kesilmezmiş azizim...\r\n\r\nBir röportaj okudum, havam değişti. Salı günü Kelebek’e manşet olan Mevlüt Tezel röportajını okudunuz mu? Şahaneydi...\r\n\r\nBir süredir internette şehir efsanesi gibi dolanan Hayalet Sevgilim şarkısının sahibi, Koç Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğrencisi İrem Yağcı’yı bulup konuşmuş Mevlüt.\r\n\r\nŞarkının esas isminin Hayal Et Sevgilim olduğunu ve şarkıyla ilgili o melodramatik hikáyelerin hiçbirinin doğru olmadığını, bilákis şarkıyı iki saatte kaşına kaşına yazdığını anlatan İrem Yağcı, kendini anlatıyor: \r\n\r\n‘Aşk acısı çekip ağlayan birisi değilim. Gayet mutluyum. Yaşamayı seviyorum, yurtta kalıyorum. Bilirsiniz öğrenci hayatını, işte ona takılıp gidiyorum.’\r\n\r\nÜç sene klásik gitar eğitimi almış, yedi senedir de çalıyormuş. Ama yapımcıların tüm ısrarlarına rağmen, albüm yapmak filan istemiyormuş: ‘Hem ben hukukçu olacağım canım, herkes ünlü olmak zorunda mı? Şu anda müziğe dair hiçbir planım yok. Belki çok ilerde İlhan Şeşen gibi avukatlığımı yapıp zevk için müzisyen olabilirim.’\r\n\r\nGüzel kardeşim, seni öpebilir miyim?\r\n\r\nKim ne derse desin, canın ne istiyorsa onu yap e mi?.. Yeter ki şimdiki aklına ve sindirim sistemine mugayet ol. Ortalık içgörü yoksunu, şuursuz hazımsızdan geçilmiyor zira ve onların hazımsızlığı, bizde gaz yapıyor.\r\n\r\nŞimdiden bir müvekkilin ve bir dinleyicin var; katil olur da mahkemelere düşersem, kendimi sana emanet edeceğim, ilerde albüm yaparsan da ilk alan ben olacağım, haberin olsun...\r\n\r\nŞarkının adı Hayal Et Sevgilim ya... Bende uyandırdığı duygu da Martin Luther King’in o meşhur söylevindeki gibi bir şey: ‘Bir hayalim var!’ diye bağırarak sokaklara fırlamak istiyorum. İrem gibi milyonlarcasını hayal ediyorum. Hepsini de teker teker öpmek istiyorum.\r\n\r\nEvet abi, delirdim... Ama yani... Şöyle bir hayal et sevgilim...", "Ne telli ne telsiz\r\n\r\nBu haftanın Tempo’sunda yer alan, Alper Mestçi ve Hüseyin Özcan tarafından hazırlanan Serin Duruş köşesi’nin, (Bu arada ‘Serin Duruş’u hazırlayan ekibin şahane internet sitesi shockhaber.com’a ne oldu ya?’ diye sormak ister aç bilaç bünye?..\r\n\r\nÖzlüyoruz kendilerini; öyle haftada bir kesmiyor yani...) bir bölümü, Cep Telefonlarının Özellikleri başlığını taşıyor:\r\n\r\nSORU: Sadece konuşmaya yarayan, başka hiçbir özelliği olmayan telefonların piyasaya çıkması çok yakın. Yaklaşık 30-40 YTL civarında olması beklenen bu telefonların en büyük müşterisi kim olabilir? Birkaç örnekle konuyu açıyoruz.\r\n\r\nÖrnekler de şöyle:\r\n\r\nn Özellik: Kısa mesaj atma.\r\n\r\nOlayın Kahramanları: Şenol İpek, Yüksel Ak, Çağla Şikel...\r\n\r\nÖzet (Özet bölümlerini de alıntılarsak, alıntılar bütün köşeyi kaplayacağı için bizimki özetin özeti olacak.): Malûm, Çağla Şikel’in Şenol İpek’e çektiği ‘Tostumu yedim’ mesajı...\r\n\r\nn Özellik: Görüntü kaydetme.\r\n\r\nOlayın Kahramanları: Gökhan Demirkol, Gamze Özçelik, Reha Muhtar, tüm medya...\r\n\r\nÖzet: Malûm, meş’um hadise...\r\n\r\nn Özellik: Ses kaydetme.\r\n\r\nOlayın Kahramanları: Hülya Avşar, Kaya Çilingiroğlu, Feraye Tanyolaç...\r\n\r\nÖzet: Malûm, horlama meselesi...\r\n\r\nO bir yana da, bu telefonların gönlüne göre çalanı yok mudur; benim ‘mağduriyetim’ de o yönde zır-zırlıyor ya da işte bip-bipliyor...\r\n\r\nİlk cep telefonum, televizyon satın aldığımda, yanında promosyon babında verdikleri takozumsu Siemens’di. Sene ‘97...\r\n\r\nBugüne kadar da herhálde hemen her marka ve hattan cep telefonu kullanmışımdır.\r\n\r\n532’ler, 542’ler, 535’ler, 537’ler... Ericsson’lar, Samsung’lar, Nokia’lar, şunlar bunlar...\r\n\r\nBeher telefonu ortalama üç haftada filan kaybettiğimi düşünüp hesap edin işte...\r\n\r\nSonunda bezdim... Zaten telefon muhabbetinden hazzetmem. Telefon kullanmamaya karar verdim. Becerdim de yani... O şekilde de yaşanabiliyor malûm... Üstelik inanın, daha bile huzurlu yaşanıyor...\r\n\r\nGelin görün ki Hürriyet’te çalışmaya başlarken, Neyyire ile yaptığımız görüşmede onun öne sürdüğü iki koşuldan biri cep telefonu edinmemdi.\r\n\r\nEl mahkûmdu; edindik... O günden bugüne yaklaşık üç sene...\r\n\r\nGazetenin anlaşmalı olduğu bir yerden, taksitle, nasıl olsa yine kaybederim diye iki adet edindim. Ve onları da ışık hızıyla kaybettim.\r\n\r\nSonra bir Sony Ericsson’um oldu ki iki küsur yıldır birlikteyiz. Ben kendisini Lassie ismiyle anmayı tercih ediyorum.\r\n\r\nCihazı kaybetmek mümkün değil kardeşim. Kaybediyorsunuz, en beklemediğiniz yerlerden geri dönüyor. Nazar değmesin; altı-yedi kez filan oldu bu.\r\n\r\nBir keresinde Allah razı olsun, dünya tatlısı bir taksici beyefendi, beş günlüğüne sekreterliğimi bile yaptı: ‘Bu Ebru Hanım’ın telefonu, arabamda unutmuş. Ben aleti kendisine çarşamba günü ulaştıracağım. Mesajınız varsa ileteyim’ diye...\r\n\r\nTelefon, eksiksiz bir arayanlar listesiyle birlikte döndü geldi yine...\r\n\r\nFakat telefon dediğiniz meret, olsa bir türlü olmasa bir türlü...\r\n\r\nUzun süredir İstanbul’da olmadığım için telefon çalmaz oldu. Her gün görüştüğüm belli birkaç kişi ve gazeteden açılan ‘Yazı nerde kaldı?’ telefonları haricinde tık yok.\r\n\r\nGeçenlerde evden çıkarken telefonu evde unutmuşum. Bütün gün aklım orda. İşin kötüsü, dönünce cevapsız bir çağrı olmayacağını da biliyorum.\r\n\r\nBu konuda birlikte oturduğum arkadaşlara fena ağlak yapmış olsam gerek ki dönünce ne göreyim... Birileri aramış olsun diye, incelik göstermiş, yanlarından ayrılır ayrılmaz, benim telefonu çaldırmışlar.\r\n\r\nEni konu acıklı bir durum... ‘Bana acımayın, beni sevin!’ makamından ağlayacak gibi oldum.\r\n\r\nBenim cihaz, mesaj yolluyor, fotoğraf çekiyor, ses kaydediyor. Ama isterse ütü de yapsın yani, bana ne...\r\n\r\nBir kez telefon edindiniz mi, çaldı mı ayrı angarya, çalmadı mı insanı beter depresyona sokuyor...\r\n", "Berksan’ın akıl sağlığını oynatan, tahrip gücü yüksek ikinci klibi huzurlarınızda\r\n\r\nŞu pozitif enerji geyiğini ilk ortalığa salan her kimse, onu elime geçirirsem fena yapacağım. Ümüğünü bir sıkacağım, bünyesindeki bütün pozitif enerji ter gözeneklerinden fışkıracak.\r\n\r\nBedeninin her yerine falçatayla artı şeklinde çizikler atacağım.\r\n\r\nNe bileyim işte, yapacağım bir şeyler...\r\n\r\nİsmi lázım değil çok yakın bir dostum, geçenlerde ayıptır söylemesi ağdacıya gitmiş. Ağdacı hanımefendi, üzerinize afiyet, pozitif enerji meraklısı reikici arkadaşlardan...\r\n\r\nBizimki kadınların bitmeler bilmeyen kıl-tüy derdinden yakınacak gibi olmuş, aldığı yanıt ne dersiniz?.. Mevzua pozitif yaklaşıp kıllarıyla barışık olacakmış!.. Ağdacı hanımefendinin önerisi bu... Kıllar bile sevildiğini hissedermiş!!!\r\n\r\n‘Yuh artık!’ şeklinde isyanlarda bizimki háliyle; ‘Hadi onun başkalarının kılını tüyünü sevmesini anlarım, kadın bu işten ekmek kazanıyor da, bu ne bu be kardeşim?!. Bacak tüylerimi canım cicim muhabbetiyle okşayacak hálim yok ya...’\r\n\r\nAyrıca sevince ne olacak o kıllar, o da meçhul yani... Ya bitki gibi, sevgiyle büyüyor, serpiliyorlarsa?..\r\n\r\n‘Sen söyle o ablaya, ağdacılığı bıraksın, müzik kanallarından birine VJ olmak için başvursun’ dedim; ‘Uçan kaçan pozitif enerji meraklısına şarkı sunduruyorlar. Yapıcı ‘meşaj’larını ekrandan daha geniş kitlelere iletebilir bu sayede. Bakarsın yollarda birbirinin koltuk altını öpen insanlara rastlamaya başlarız. Eğleniriz hiç değilse...’\r\n\r\n‘İvvvrençççsinnn’ dedi.\r\n\r\n‘Biliyorum, artıııı, heyvanım’ dedim, sessizce dağıldık... Eve erken gelip, bilgisayarın başına çökmem gerekiyordu zira.\r\n\r\nDUYGU YÜKLÜ KLİPLER KATARI\r\n\r\nBayram münasebetiyle gazetenin takvimi öne çekildiği için, bu hafta günde çift yazı attırıyorum. Anlayacağınız, pozitif enerji benim sokağa pek uğramıyor bu aralar...\r\n\r\nBu sebepten olsa gerek, müzik kanalları arasında zaplarken, pozitif enerjiden dem vuran VJ’lere özellikle gıcığım...\r\n\r\nAz önce Kral TV’de bilmem kimin duygu yüklü ‘Slow türkü’sünü (Bakalım yorgun kulaklarımız daha neler duyacak...) anons etmiş olan VJ hanım, şimdi de Berksan’ın yine duygu yüklü (Klipler his taşıyan katarlar şeklinde geliyor huzura, sormayın!) son klibi Aşka Mahkum’u anons ediyor.\r\n\r\nBerksan kardeşimiz, (Arkadaş 79’lu olduğu için ablası sayılırız. Bu senli benli yaklaşımımızı bayram vesilesiyle mazur görür diye umuyoruz) ön camı patlamış, üzerinde dumanlar tüten bir arabanın içinde, kahır makamından çalan şarkısını söylüyor.\r\n\r\nİkinci albümü Kalbime Dönüyorum’un üçüncü klibi bu. Murad Küçük tarafından, Çatalca’da çekilmiş...\r\n\r\nBerksan’ın diğer kliplerinde de olduğu üzere, bunun da mütevazı bir bütçeyle çekildiğini tahmin ediyoruz.\r\n\r\nBERKSAN’DAN YENİ AMME HİZMETLERİ\r\n\r\nTacizci sevgilinin (Kapına güller koyan, telefonda dinleyip susan, gölgen gibi peşinde koşan, camına taş atıp kaçan, içip içip ağlayan... Bendim ben...) şirin tehditlerinin (Çilek dudaklarına yapışım kalıcam, senin için bu şehri yakıcam, senin aklını alıcam, vs...) dile getirildiği şarkısı geçtiğimiz yıl her yerde çalıyordu biliyorsunuz.\r\n\r\n‘Bi şarkı yapıcam, beyninizi ütücem’ şeklinde sözler ihtiva eden ayrı bir şarkı bile bestelese olurdu yani Berksan; oralarda seyrediyordu kıvam...\r\n\r\nÇilek’e ilham olan eski sevgilinin durumu nedir bilemeyeceğim ama, benim aklımı aldığı muhakkak... TV’de zaplasanız, taksinin radyosunda; arabadan zıplasanız, alışveriş merkezinin hoparlöründe... Akıl makıl kalmamıştı yani... Hak getire...\r\n\r\nBerksan Bey, akıl sağlığı üzerine derin düşünce mesaisi veren ve bizlerin akıl sağlığıyla oynamaktan hazzeden bir arkadaş olsa gerek ki ikinci albümün ‘Delirdin mi şaşırdın mı, keçileri kaçırdın mı?’ şeklinde ilerleyen şarkısının tahrip gücü de Çilek’ten hafif olmadı yani...\r\n\r\nOnun klibi de mikrofon başında şarkısını söyleyen Berksan’ın ve kalça kıvıran manken bir ablanın görüntülerinden ibaret, mütevazı bir klipti...\r\n\r\nYA AŞIK OLMADINIZ YA DAYAK YEMEDİNİZ \r\n\r\nNeyse işte...\r\n\r\nAşka Mahkum’u anons eden VJ’den bahsediyorduk. Bilin bakalım, VJ ablamız şarkıyı sunmadan önce ne buyurdu: Evet efendim, aşk kimi zaman acı verebilirmiş ama pozitif yaklaşımla bu acılar bile yapıcı duygulara dönüştürülebilirmiş.\r\n\r\nDelirmiş bunlar yemin ederim. Ya hayatlarında hiç aşık olmamışlar ya da hiç dayak yememişler...\r\n\r\nKlibe bakacak olursanız, adam aşkından kafayı sıyırmış, gitmiş arabayı ağaca geçirmiş... Oysa hadiseye pozitif yaklaşsa ve yapıcı azme dönüştürse, gitse pistte sürat yapsa, belki aşkının gazıyla F1 pilotu olacak, Alonso’nun tahtına oturacak; arkasından ağıt yaktığı abla da kapısında kul köle olacak ama heyhat...\r\n\r\nSersem çocuk, sen kalk, negatif enerjiden zehirlenip otomobili ağaca tosla! Hiç hoş bir mesaj değil yani... Hele ki bu yazının kaleme alındığı çarşamba, yani arife günü sayısını tam olarak bilemediğimiz, ancak yılların tecrübesiyle kabarık olacağından yana hiç şüphe duymadığımız bayram trafiği zayiatını düşününce... Hiç, hiç hoş bir mesaj değil...\r\n\r\nBERKSAN’IN EMRE ALTUĞ’DAN FARKI\r\n\r\nAma nedir? Sırf VJ’e kılımdan, klibi sevesim geldi.\r\n\r\nBakmayın zaten, Berksan’a da özel bir antipatimiz filan yok. Bilakis, gayet düzgün bir adam... Şahsen bayılmasak da piyasa şartlarına dümen kıran, akılda kalan, dile takılan şarkılar yapıyor işte... Kendi yapıyor, kendi söylüyor üstelik... Hem Emre Altuğ lezzetinde eli yüzü düzgün, genç kız tabiriyle ‘hoş çocuk...’ Ayrıca Emre Altuğ gibi kendi dudaklarına hayran olacağı yerde başkalarının çilek dudaklarına şarkı yazıyor; daha ne olsun...\r\n\r\nAllah sahibine ve sevenlerine bağışlasın...\r\n\r\nFena bir şeyler söylemiş gibi olduysam da takmayın yani... Bizden sıka sıka pozitif enerji ancak bu kadar çıkıyor; o yüzden... \r\n", "Açık kadınlar için dualar\r\n\r\nElimde Ayşe Yücelen imzalı, ‘Açık Kadınlar İçin Dualar’ isimli bir kitap var. Başından sonuna kadar taradım, kavramaya çalıştım, sağa sola da sordum fakat açıkçası anlamakta bir miktar zorlandım.\r\n\r\nHani abdestsiz de edilebilir dualar mı kastedilmiş, başı kapalı kadınlar bunları zaten ezbere biliyordur, konu cahilleri de bilgilensin diye mi düşünülmüş?..\r\n\r\nVardır elbet bir bildikleri...\r\n\r\nAllah’ın hikmetinden sual olunmaz, ağanın ve yazarın eli tutulmaz...\r\n\r\nNeyse işte...\r\n\r\nBenim durduğum yer belli.\r\n\r\nAllah’ın kullarını başının değil yüreğinin açık olup olmadığına göre değerlenmeye aldığına inanıyorum...\r\n\r\nBir de tabii kendisini vesile ederek, adını anarak üretilmiş abuk sabuk hurafelerle bayağı bir eğlendiğini tahmin ediyorum... (IV. Murat misali her yerde içki servisini yasaklamaya çalışanların türban söz konusu olduğunda yasaklarla iftihar edilemeyeceğini söylemesi de ironik açıdan az eğlendirici değil hani...)\r\n\r\nİNANIYORSAM KEL KORKUDAN DEĞİL\r\n\r\nŞimdi Allah ile eğlence kelimesini aynı cümle içinde kullandım diye galeyana geleceklere, cehennemde nasıl da cayır cayır yanacağım konusunda saydıracaklara da şöyle söyleyeyim: Ben Allah’a inanıyorsam, kel korkudan inanmıyorum. Hayatın sunduğu mucizelere duyduğum hayranlıktan dolayı inanıyorum.\r\n\r\nBenim inandığım Allah, çatık kaşlı değil, güleryüzlü.\r\n\r\nVe verdiği her cana da aynı gülücükle baktığından eminim. Yani meleklerinin insanoğlunun tekelinde olduğunu hiç zannetmiyorum.\r\n\r\nAyşe Yücelen, kitabın ‘Allahım bana sabır ver ama çabuk olsun!’ başlıklı bölümünde, ettiği duaları hemen kabul olmayınca isyan edenleri eleştiriyor.\r\n\r\nHaklıdır...\r\n\r\nYine de...\r\n\r\nİşte...\r\n\r\nBen de Allah kuluyum ve Orhan Baba’nın son derece isabetli tespitiyle: Hatasız kul olmaz...\r\n\r\nTam bu noktada, huzurlarınızda bir dua edeceğim ama sonuna sabırsızca eklemekten de kendimi alamayacağım: Allahım, sen ihtisasını senin belletilerin üzerine yapmış kimi akademisyen kullarına ekstradan akıl fikir ver ama lütfen çabuk olsun!\r\n\r\nŞemdinli’deki olaylar, AİHM’nin türbanla ilgili kararı filan kesmediyse, haberdar olmayanlar için gündemin biraz da Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Orhan Çeker’in, kuyuya attığı bir taşla meşgûl olduğunu aktaralım.\r\n\r\nKonya DHA’dan Kerem Pulgat’ın haberinden öğrendiğimize göre Çeker, ‘Köpek beslenen eve melek girmez’ buyurmuş.\r\n\r\n‘Son dönemlerde evde köpek beslemenin moda háline geldiğini’ dile getiren Profesör diyor ki:\r\n\r\n‘Her ne cins köpek olursa olsun, evin içinde beslenmemeli. Köpek beslenen eve Cebrail dahil hiçbir melek girmez. Meleğin girmediği eve şeytanlar dolar. Şeytanların bulunduğu yerde fesat ve huzursuzluk hakim olur. Köpek beslenen evde biri ölürse, onun canını almak için Azrail bile o eve gelmez. Evin içine girmeden o kişinin canını alır ve geri gider. Köpeğin bahçede beslenmesi meleklerin girmesine engel olmaz.’\r\n\r\nMELEK HAYVANSEVER SURETİNDE OLABİLİR\r\n\r\nEn iyiniyetli tahminim, Çeker’in bu sözleri, köpeklerin bahçeli evlerde daha mutlu olacağını belirtmek için sarf ettiği yolunda olabilir.\r\n\r\nBundan birkaç yıl önce Korukent’te bir apartman dairesinin balkonunda Saint-Bernard beslendiğini gözlerimle gördüm meselá.\r\n\r\nHakikaten günah... Köpeğe yapılan zulüm günah...\r\n\r\nAkrabaları karlı Alp dağlarında kızak çeken, midilli ebadında bir köpeği, İstanbul yazında avuç içi kadar balkona hapsetmenin sadistlikten öte herhangi bir açıklaması olabilir mi, olamaz...\r\n\r\nO köpeğin oradaki zavallı hálini bir süre izledikten sonra şikáyet edecek yetkili merci soruşturmaya başlamıştım ki sanırım melekler bizzat olaya el koydu.\r\n\r\nGidip o köpeği kurtardılar sonradan.\r\n\r\nMelek, duruma el koyan hayvansever suretinde görünmüş de olabilir tabii; ayrı...\r\n\r\nFakat bu doğruysa, yani Çeker’in kolladığı köpeklerin refahıysa bile bir akademisyenin, bir profesörün, insanları öcü muhabbetiyle ‘uyarması’ nasıl bir şeydir?\r\n\r\nKonya’daki Diyanet İşleri Başkanlığı yetkililerinin konuyla ilgili açıklaması şöyle: ‘Hadis kaynaklarında peygamberimizin böyle bir ifadesi olduğu rivayet ediliyor. Ancak bundan neyi kastettiği açık değil. İslamiyet’te köpeğin evin içinde bulundurulmasında hiçbir sakınca yok. Köpek beslenen eve meleklerin girmeyeceği yönünde bir hüküm vermek ise çok yanlış.’\r\n\r\nZekeriya Beyaz ise yine patlatmış: ‘Cebrail, peygamberlere vahiy getiren bir melek, bizim evde ne işi var?!’\r\n\r\nBelli mi olur, belki Orhan Çeker ile ailecek görüşüyorlardır.\r\n\r\nKendileri hangi koşullarda nereye gidip gitmeyeceği konusuna bu denli hakim olduğuna göre?..\r\n\r\nBİZİM ALEME BURNUNU SOKAN TOBERMORY\r\n\r\nSerbest çağrışımın dalağını yaracağım ama bu haber üzerine benim aklıma niyeyse Saki adıyla bilinen İskoç yazar Hector Hugh Munro’nun meşhur kedi kahramanı Tobermory düştü.\r\n\r\nOkumayanlar varsa: Tobermory, şahane bir, şahsen en sevdiğim Saki hikáyesidir.\r\n\r\nTobermory, sizden dekoder olmasın, insanların gerçek yüzlerini ortaya koyan, şahane bir tiptir.\r\n\r\nKedidir medidir ama zehir gibi zekidir ve bilimadamı Mr. Appin’in 17 yıllık çalışmasının neticesinde miyavlamanın ötesinde dile gelmiştir. Mükemmel bir İngilizce’yle şakır şakır konuşmaya başlamıştır.\r\n\r\nAppin, yarattığı mucizeyi, bir akşam yemeği sırasında aristokrasiden kırılan koket bir kalabalığa sunar.\r\n\r\nVe Tobermory ağzını bir açar ki o açış...\r\n\r\nOradaki insanların birbirlerinin ardından söyledikleri şeyler iyot gibi açığa çıkar. Kimsenin birbirinin yüzüne bakacak háli kalmaz.\r\n\r\nAma işte, insanoğlu pişkindir. Bir süre sonra yine allım güllüm canım cicim hayatlarına döneceklerdir.\r\n\r\nOlan birkaç gece sonra bahçede ölü bulunan Tobermory’ye olur. Hayvan háline bakmadan, insan álemine burnunu sokar mısın, olacağı budur.\r\n\r\nMuhteşem hikáyedir. Hararetle tavsiye edilir... Anlayana...\r\n\r\nHayvanlar şöyle dursun, ofis bitkileri filan dile gelse diyorum. Kapalı kapılar ardında duydukları şeyleri bir bir anlatsalar.\r\n\r\nHani kim takiyeci kim özü sözü bir; kim yasakçı, kim özgürlükçü; kim gerçek mümin, kim kendine Müslüman; kim dünyayla entegre olmak, çağı yakalamak istiyor, kim güneş ve yıldızlar kendi çevresinde dönsün, zaman onun keyfine göre, gerekirse geriye doğru aksın istiyor bilsek... \r\n\r\nKimin sözüydü o; ‘İnsanları tanıdıkça köpeklerimi daha çok seviyorum’ diye giden?\r\n\r\nBazı şeyleri duydukça, Tobermory gibi birkaç kedi olsa da oturup onlarla muhabbet koysak diye düşünüyor, ofur pufur hayıflanıyorum. \r\n", "Başbakan’ı benimle Kafkas oynamaya davet ediyorum\r\n\r\nİsterseniz dalga geçin ama son zamanlarda Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Polat Alemdar’dan, pardon Necati Şaşmaz’dan özel ders aldığını düşünüyorum.\r\n\r\nKendilerinin artistik melekelerini her daim takdir ediyorduk elbet de son zamanlarda iyiden iyiye bir háller oldu.\r\n\r\nGeçtiğimiz günlerde, Sakal-ı Şerif hadisesini soran gazetecileri yanıtlayacak meselá... Gözlerini kısmış, hayatın sırrını ifşa edecekmiş gibi bir ifadeyle soruyor: ‘Söylediğimi aynen yayınlayacak mısın?’\r\n\r\nOrtamdaki gerilime bakan da ‘O Sakal-ı Şerif değildi. Avusturya Dışişleri Bakanı’nın postişiydi. Size ‘Bir gün Avrupa’nın kafatası kemerimizi süsleyecek’ demiştim’ gibilerinden bir şey söyleyecek zanneder.\r\n\r\nNeymiş oysa: ‘Bazıları köşelerinde densizlik yapıyorlar. Sakal-ı Şerif bir defa, bizim için kutsal bir değer. Fakat üzerine koparılan spekülasyonlar ve maalesef spekülatörler, bunun üzerinden kendilerine rant sağlamaya çalışanlardır. Bakanım’a inanmıyorsunuz, Başbakan’a inanmıyorsunuz ve ilgili olanlara inanmıyorsunuz. Bu densizliktir, ahláki değildir.’\r\n\r\nSakal-ı Şerif’in kutsal değer babında sadece AKP ileri gelenlerinin tekelinde olmamasını, kendilerinin kimi işadamlarıyla bir gün görüştüğünü, bir gün görüşmediğini söylemesini filan bir yana bırakınız...\r\n\r\nBu yani duyup duyacağımız:\r\n\r\n‘Söylediklerimi aynen yazacak mısınız?’\r\n\r\n‘Evet.’\r\n\r\n‘Niye bize inanmıyorsunuz? Çok ayıp ama küserim...’\r\n\r\nBÖYLESİ CENGAVERLİK GÖRÜLMEDİ\r\n\r\nAKP’lilerin çağdaşlığını sorgularken; ‘Erdoğan’ın bir baloda bir kadını dansa kaldırdığını hayal edebiliyor musunuz?’ diye soran CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen’i ‘horon tepmeye’ davet etmesine ne dersiniz?\r\n\r\nÖnerdiği şey de horon yani... Türk folklorunda daha ‘errril’ bir oyun varsa da ben bilmiyorum. Ben mümkünse bu köşeden kendilerini karşılıklı Kafkas oynamaya davet etmek istiyorum. Cilveli bakışlar da dahil...\r\n\r\nKonu ananelerimize sahip çıkmaksa, o da kadınlı-erkekli olduğu kadar güzide ve zarif bir oyunumuzdur; öyle değil mi?..\r\n\r\nYok, Başbakan’ımız horon seviyor. Ama nedir? En bitiriminden, fiyakalı bir cevap verdi mi, verdi...\r\n\r\nİftar açarken ‘Biliyorum, bunu bekliyorsunuz’ diyerek salatadaki tavuğu ağzına götürmesi ve elceğizleriyle gazetecileri de aynı tavukla beslemesi peki?\r\n\r\nCanlı yayınsa canlı yayın... Başbakan Erdoğan, bu sayede Kanal A’da tavuk budu yemekten tırsan Tarım ve Köyişleri Bakanı’nın yarattığı ‘aşırı temkinli’ imajı da temize çekti.\r\n\r\nVar ya...\r\n\r\nBöylesi bir cengáverlik, Polat Alemdar’da bile görülmedi.\r\n\r\nYa da işte: Artistik beceri...\r\n\r\nMüzevirlik hangi kitaba uygundur\r\n\r\nBir süredir, ‘mutsuzluktan yana kim kimi döver’ araştırmalarının haberleri havada uçuşuyor.\r\n\r\nBirkaç örneği, şöyle kabaca Matruşka modeli sıralayacak olursak:\r\n\r\nGeçtiğimiz haftalarda İngiliz The Times’ta yayınlanan bir habere göre, 30 ülkede toplam 30 bin kişi üzerinde yapılan bir araştırma neticesinde, Türkler’in, Macarlar ve Ruslar’ın ardından en mutsuz üçüncü halk olduğu ortaya çıktı.\r\n\r\n(Gerçi aynı araştırmaya göre en mutlu halk Avustralya’da yaşıyor ve onları ABD, Mısır ve Hindistan halkları izliyor. Bu durumda mutlu olmak uğruna şahsen kıçımı kaldırıp iltica eder miyim; hiç sanmıyorum; ayrı...)\r\n\r\nGeçtiğimiz hafta sonucu açıklanan, İstanbul İl Sağlık Müdürlüğü’nün 32 ilçede, 500 bin kişi üzerinde yaptığı araştırmaya göre ise: Şişli, Bakırköy ve Kadıköy’de yaşayan İstanbul sakinlerinin ruh sağlığı, diğer ilçelere yaşayan İstanbullular’a kıyasla daha nanemollaymış.\r\n\r\n500 bin kişiden 11 bin 507’sine hasta teşhisi konulmuş. Tanı konan vatandaşların yüzde 68.35’i kadın, yüzde 31.65’i erkek... Kadınlar daha ziyade psikolojik nedenlerle vücutta beliren hastalıklardan, panik ataktan, yani özetle psikosomatik rahatsızlıklardan mustaripmiş; erkekler ise kişilik bozukluğundan... Ruhsal hastalığı bulunan kişiler arasında zeká geriliğine de daha çok erkeklerde rastlanıyormuş.\r\n\r\nHani benim de insanları bete sokma konusunda doyumsuz bir sadist olduğumu düşünmenizi istemem fakat kötünün kötüsü var: Yukarıdaki iki örnek, az sonra okuyacağınız araştırmanın sonucunun yanında, bana sorarsanız ‘ehven-i şer’ sayılır...\r\n\r\nİNTİHAR EĞİLİMİ KIZLARDA DAHA YAYGIN\r\n\r\nYine geçtiğimiz haftalarda çıkan, ‘küçük’ bir habere göre, Aydın Adnan Menderes Üniversitesi’nce (ADÜ) 805 lise öğrencisi arasında yapılan araştırmada öğrencilerin yüzde 23’ünün intihara meyilli olduğu belirlendi!\r\n\r\nADÜ Psikiyatri Ana Bilim Dalı Öğretim Görevlisi Doç. Dr. Mehmet Eskin, Uzman Psikolog Mehmet Ertekin ile birlikte Aydın’da lise 1. sınıfta okuyan 367’si kız, 438’i erkek 805 öğrenci üzerinde araştırma yapıyor ve öğrencilerin yüzde 23’ünün hayatlarında en az bir kez intihara teşebbüs etmeyi düşündüğünü, yüzde 2.5’inin intihar girişiminde bulunduğunu belirliyor.\r\n\r\nİntihara teşebbüs düşüncelerinin kız öğrenciler arasında daha yaygın olduğunu vurgulayan Eskin, durumu şöyle değerlendiriyor: ‘Kız öğrencilerde intihar riskini artıran en önemli neden, baba eğitim sisteminin düşük olması. Çünkü eğitim seviyesi düşük babalar daha kuralcı oluyor. Yine kız öğrencilerde depresyon, insan ilişkilerinin düşük olması, not düşüklüğü, özgüven azlığı intiharı düşünmeyi tetikliyor. Erkeklerin intihar düşüncelerini ise en çok depresyon ve özgüven sorunu tetikliyor. Ruh sağlığı hizmetlerinin yaygınlaştırılması, öğrencilerin kendilerini daha güvenli hissettirecek becerilerinin artırılması, yaşamda karşılaştıkları zorlukları çözme becerilerinin artırılması, sorun çözme terapisi uygulamaları, depresyon ve intihar riskini düşürüyor.’\r\n\r\nODUN ALIP BELLERİNDE KIRALIM\r\n\r\nBenim daha iyi bir fikrim var. Gerçi fikri İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu’dan arakladım ama bu akademik bir yayın olmadığı için intihalle suçlanacak değilim herhálde.\r\n\r\nBen diyorum ki, çocukların ellerine ‘kıllanan yüce adamlarına göre uygun davranışlar’ listesi, ebeveynlerin ve eğitmenlerin ellerine de odun tutuşturalım...\r\n\r\nLise çağında uygunsuz davranışta bulunanları okuldan alıp kızsa ev işlerine, erkekse çıraklığa koşalım. Arada bir uyuzumuz kaşındığında da; vaktiyle uygunsuz davranmış olduklarını hatırımıza getirip, o odunları bellerinde kıralım.\r\n\r\nBu safhayı atlatıp rüştünü ispat yaşına gelebilen ve kapağı üniversiteye atabilenleri de rektörlerine gammazlayalım. Onlar çocukları üniversiteden tepiklesin, aileler de artık bir güzellik düşünüversin. (Kazık kadar çocuk yetiştirmiş ebeveyne, çocuğunun kişiliğini nasıl sıfırlayacağını da biz anlatmayalım artık!.. Lütfen... Her şeyi devletten beklemeyelim! Aileler de üzerine düşen sorumluluğu yerine getirsin!)\r\n\r\nVAZİFEŞİNAS İÇİŞLERİ BAKANI\r\n\r\nİçişleri Bakanlığımızın yine ‘vazifeşinaslığı’ tuttu bildiğiniz gibi...\r\n\r\nValiliklere yolladığı bir genelgeyle, gençleri kötü alışkanlıklara itici faaliyette bulunduğu tespit edilen bar, pavyon ve kulüplerde kontrol yapılarak ‘uygunsuz hállerde tespit edilen’ öğrencilerin rektörlüklere bildirilmesini istedi.\r\n\r\nNasıl yani?!.\r\n\r\nGeçerli bir gerekçeyle, herhangi bir yere yapılan herhangi bir baskında, suç unsuru teşkil eden herhangi bir durum varsa, suçun faili hangi yaşta ve hangi sosyal statüde olursa olsun, gereği görülür ve bu emniyetin işidir.\r\n\r\nYok, yoksa...\r\n\r\nRektörlüklere ne?..\r\n\r\nSayın Aksu’ya özel olarak soralım: Üniversite öğrencilerinin herhangi bir fiili eğer suç unsuru taşımıyorsa: SİZE NE?!?\r\n\r\nAyrıca uygunsuz nedir, uygunun kıstasını kim kaybetti de kim buldu?\r\n\r\nBu yapılan demokrasiye uygun mudur yani? İçişleri Bakanlığı’nın işi gücü bırakıp müzevirliğe soyunması hangi kitaba uygundur? Darbeci geleneğe mi?\r\n\r\nİnsan hayatının en anarşist, ufkunun gelişmelere en açık olduğu dönem olması gereken lise ve üniversite çağları...\r\n\r\nHep ürkütmüştür, hálá da fena ürkütüyor Devlet Baba’yı...\r\n\r\nDevlet Baba’sı böylesi ve bu şekil ‘kuralcı’ çocukların topluca can sıkıntısından ölmediğine şükretmeli.", "Metin Arolat’ın yönetmenliği takdire şayandır derim, tez vakitte şarkıcılığının da gelişmesini temenni ederim\r\n\r\nİzmir’de bulunduğum zamanın en büyük getirilerinden biri, kıymetli doktorum burada, ben İstanbul’da olduğumuz için gerekli sıklıkta vuku bulamayan psikiyatr ziyaretlerinden yana arayı kapatabilmem oldu.\r\n\r\nYine de muhteşem latif bir iklimde, can içi/ciğer paresi yakınlarımla birlikte olmamın yanı sıra, nispeten düzenli olarak psikiyatra taşınmama rağmen -geçtiğimiz sene nasıl dağıldıysa artık- ‘psikolojimin’ umduğum süratte ‘gelişme’ kaydedebildiğinden emin değilim. \r\n\r\nBununla birlikte daimi bir iç hesaplaşma muhasebesindeyim. Hasbelkader dürüst davranmaya çalışacağım ve ‘psikolojisi hızla gelişen’ Metin Arolat’ı haset içinde izlediğimi inkar etmeyeceğim...\r\n\r\nAROLAT’IN MEŞHUR ETTİĞİ MEMELER\r\n\r\nArkadaşlar, bildiğiniz üzre Metin Arolat, Kabul Et isimli üçüncü albümünün çıkış şarkısı olarak Psikoloji’yi belirledi. Ve Tarkan’a çektiği kliplerle (Salına Salına Sinsice, Kuzu Kuzu, Yak Bütün Fotoğrafları...) de nam salmış, başarılı bir reklam filmi yönetmeni olarak, daha önce de kendi şarkılarında yapmış olduğu gibi bu kez de kendi klibinin göbeğini kendi kesti... \r\n\r\nO günden beri de muhtelif magazin ve müzik programlarında, albümünün bir ayrılığın farklı safhalarını ele alan şarkılardan oluştuğunu anlatıyor: İnkár safhası, öfke safhası, intikam duyguları safhası ve evet efen’im, kabulleniş safhası...\r\n\r\nKi: ‘Kapım kapalı, çalma zilimi / Evde yokuz dedim, duymuyor musun? / Başka kollarda mesut ol / Bende bittin görmüyor musun? / O deli gibi seven bendim evet / Ama takvime bakarsan tarih değişti! / Senin bozup gittiğin günden beri psikolojim hızla gelişti...’ şeklinde ilerleyen sözlere sahip olan Psikoloji’nin, ayrılığın ‘Yalancıktan nispet yapma safhası’nı anlattığını tahmin ediyoruz. Yoksa, mevzuu kapatıp yoluna devam eden biri, böyle ‘Bak seni nasıl çatır çatır unuttum’ klibi çeker mi bilemiyoruz...\r\n\r\nMetin Arolat, her şey bir yana, kliplerinde top-model kullanmayı en iyi beceren yönetmenlerimizden biri. Bana bir tek yoğurt markası söyleyin ki, Metin Arolat’ın ta 10 yıl önce Dert Değil isimli şarkısına çektiği klipte Merve İldeniz’in bedeninden yaladığı o markası-adı-sanı belirsiz birkaç kaşık yoğurt kadar meşhur olsun... Gol atarken memeleri göründüğü için aklıevvel bir vatandaş tarafından RTÜK’e şikáyet edilen anime inek Ayraniç bile böylesi sansasyonel bir şekilde zihinlere kazınabilmiş midir, sorarım.\r\n\r\nMIH GİBİ AKLLARDA KALAN KLİPLER\r\n\r\nBunun yanında Arto’su olsun, Serdar Ortaç’ı olsun; malzemeyi bol bulup, klip başına en az sekiz top-model kullanan şarkıcılarımızın kliplerinde rol alan mankenleri tam kadro sayabilir misiniz? Sayamazsınız.\r\n\r\nAncak Metin Arolat’ın vaktiyle çekmiş olduğu iki adet Merve İldeniz’li klip, bugün bile mıh gibi akıllardadır. Eyşan Özhim’li son klip Psikoloji’nin de uzunca yıllar akıllarda kalacağı, şimdiden aşikárdır. Şarkı unutulur, Eyşan Özhim’in balon yaptığı çikleti dişleyen Metin Arolat’ın görüntüsü, nah-a şuraya yazıyorum, yazdım: Unutulmaz...\r\n\r\nArolat, başarılı bir reklam ve klip yönetmeni olduğu için bu sahnenin konuşulacağını daha çekim aşamasındayken öngörebilmiş. Bu sahnenin klibin ‘tepe noktası’ olduğunu, klibin çekim hikáyesi eşliğinde, Eyşan Özhim’le birlikte verdikleri röportajda, Sibel’e (Arna) anlatıyor. Albüm çıktığında, ilk çekeceği klibi düşünürken Arolat’ın aklına yakın arkadaşı Eyşan Özhim gelmiş, ama insanın arkadaşına iş teklif etmesi daha zor olduğu için ilk başta söyleyememiş. Sonra gözler konuşmuş, iki taraf bakışlarıyla anlaşmış. Eyşan Özhim ki kendisi de o sırada ‘Ah şu klipte oynasam ne süper olur’ diye düşünüyormuş- Arolat’ın klibinde kendisini oynatmak istediğini Arolat’ın gözünden anlamış. \r\n\r\nKlip, a la Turca bir ‘Batı Yakası Hikáyesi ve Grease kırması’ymış. Bu filmlerin ‘biri daha asi, biri daha okullu’ymuş. Arolat, ‘O filmlerin bir Türk versiyonu neden olmasın?’ diye düşünmüş. Gerçi benim aklıma ilk izlediğimde, şimdilerde Cennet Mahallesi adı altında dizisi de çekilen Gırgıriye serisi gelmişti ama eser sahibinden daha iyi bilecek değiliz elbet...\r\n\r\nHem zaten yemin edilse kimsenin başı ağrımaz... Mahalle kavgasına tutuşmuş, pabuç kadar çiklet çiğneyen güzel insanlardan oluşan iki grubu bir araya getirip kalça kıvırttırdığınızda, ekibi ister üniversite kampusuna yerleştirin, ister bir ara sokağa; ister ‘alem bizi dikizliyor’ evlerine, ister parti kurultayına (Yok, bu son iki kısımda güzel insana pek rastlanmıyor, vazgeçtim.), aynı kapıya çıkıyor zaten.\r\n\r\n‘Peki bunca laf kalabalığı içinde ne diyorsun kardeşim?’ diye soracak olursanız: Metin Arolat’ın yönetmenliği takdire şayandır derim. Ve tez vakitte şarkıcılığının da psikolojisinin süratinde gelişmesini temenni ederim.", "Madara Hanım\r\n\r\nHani malumu ilam olacak ama memleketin tüm öğretmenlerine; ‘Sizin işiniz de zor be hocam’ demek isterim.\r\n\r\nGeçtiğimiz salı, benim de mezun olduğum okulda, 6. sınıfta okuyan yeğenim Elif’in sınıfına misafir oldum.\r\n\r\nDers: Sosyal bilgiler... İşlenen konu: Demokrasi...\r\n\r\nÇocuklar, oluşturdukları farklı gruplarla, farklı projeler hazırlıyorlar. Kaderin cilvesi; bizimkinin grubunun projesi: ‘Basın ve kamuoyu üzerindeki etkisi...’\r\n\r\nElif’in gazeteci bir teyzesi olduğunu bilen öğretmeni, çocuklar için interaktif bir hoşluk olur hesabına bizim minikodan, beni okula davet etmesini istemiş.\r\n\r\nÖğrenciyken zırt fırt disiplin kuruluna yollandığım yere, ‘konu bilmişi’ sıfatıyla çağırılmış olmanın dolmuşuna binip okula gittim.\r\n\r\nGelin görün ki, ‘Örtmenim, ay pardon, Elif’in teyzesi, ay yine olmadı, şey hanııım!’ diye kendini harap ederek parmak kaldıran bir sınıf dolusu 11 yaşında öğrencinin karşısında darmaduman bir ezberle gevelemektense, disiplin kurulunun karşısında hesap vermeyi yeğleyebilirdim. Hiç değilse o konuda tecrübeliyim...\r\n\r\nNeyse işte... Ben hebelek gübelek bir şeyler anlatmaya, sorular sormaya çalıştıkça, laf lafı açtı; Avrupa Birliği’nden kalkıp kamuoyunun ne olduğuna, basının kamuoyunu nasıl yönlendirebildiğinden, bireyin toplumdaki vazifelerine filan kadar geldi.\r\n\r\nBir bireyin en önemli görevinin, ne iş yaparsa yapsın işini iyi yapmak olduğuna dair ahkám kesiyordum ki; en ön sırada oturan şeytan çekici oğlan, parmağını havaya dikip; ‘Örtmenim hırsızların da mı?’ diye sordu!!!\r\n\r\nYalanım varsa iki gözüm önüme aksın. Elif’in öğretmeni ve sınıfın tüm mevcudu şahidim...\r\n\r\nYolsuzluk şaibesiyle suçlanan ya da yargılanan tüm ‘değerli’ siyasilerimiz ve ‘kıymetli’ iş adamlarımız, bir an için gözümün önünde geçit töreni yaptı sanki.\r\n\r\nEzberim hepten dağıldı, ne diyeyim bilemedim, dolayısıyla hiçbir şey diyemedim...\r\n\r\nArtık nasıl zavallı bir ifadeye büründüyse suratım, Öğretmen Hanım bana acıdı, çocukları ‘vaktimiz kısıtlı olduğu için’ konuyu basın ve kamuoyu çerçevesinde toplamak konusunda uyardı.\r\n\r\nBen bunun üzerine mordan fuşyaya degradeli bir renge bürünmüş suratımla gülümsemeye çalışarak gazetede en çok ne okuduklarını filan sordum.\r\n\r\nKimisi ‘spor sayfası’, kimisi ‘uzay haberleri’, kimisi ‘Ayraniç’in karikatürleri’ dedi, kimisi hangi ünlünün hangi lokantada yemek yediğini nerden bildiğimizi sordu, kısa bir süre sonra zil çaldı, sınıf dağıldı.\r\n\r\nŞu işe bakın ki yine aynı gün, Genel Kurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök de, Harp Akademileri Komutanlığı’nın 2005-2006 eğitim ve öğretim yılı açılışı vesilesiyle yaptığı konuşmada benzer bir konuya değinmiş.\r\n\r\nÖzkök, Ankara’da, yeni evine taşınırken yaşadığı bir şeyi anlatmış. Şöyle ki, birkaç hamalın birlikte merdiven boşluğundan geçiremediği büyük bir büfeyi, tek bir hamal taşımaya gönüllü olmuş. Büfeyi, merdivenleri tek tek çıkarak tam beş kat boyunca sırtında taşımayı başaran hamal, iş bittiğinde Özkök’e; ‘Komutanım, Ankara’da bu büfeyi bu kata çıkaracak benden başka hiçbir hamal yoktur’ demiş.\r\n\r\nÖzkök bunu hatırladığında hálá burnunun direğinin sızladığını söylüyor: ‘O hamal benim liderimdi. O bana en büyük şeylerden birisini öğretti; görevin ne olursa olsun, onun en iyisini yapmak ve onunla övünmek.’\r\n\r\nDokunaklı hikáyeymiş. Yine de fena madara olmuş birinin incinmiş gururuyla çok arzuladığım bir şey var: Orgeneral Özkök’ü o konuşmayı bir de 10 yaşındaki çocukların karşısında yaparken izlemek...\r\n", "Sevgili X\r\n\r\nYa da Sevgili Y, ya da Sevgili Z, ya da Sevgili Üç Nokta, ya da şudur budur kurumu, ya da neyse ne...\r\n\r\nVelhasıl: ‘Çok özel’ günlerimi kutlayan herkese: Sizin de bayramınız kutlu olsun.\r\n\r\nHem Cumhuriyet Bayramınız, hem Şeker Bayramınız, hem de geçmiş muhtelif kandilleriniz...\r\n\r\nHatta geçmiş ve gelecek 23 Nisan, 19 Mayıs, 30 Ağustos’larınız, hatta cadılar bayramlarınız, paskalyalarınız, hamursuzlarınız, önümüzdeki Kurban Bayramı ve yeni yılınız...\r\n\r\nBen sizin kadar ince olamadığım, ayrıca toplu mesaj göndermeyi bile beceremeyecek derecede teknolojik özürlü olduğum için, bu coşkun kutlama trendine bir kenarından bulaşamıyorum maalesef.\r\n\r\nHatta şöyle söyleyeyim, bırakın ona buna kutlama mesajı yollamayı, bayağı uzun bir süredir, yanıtlamam gereken e-postaları bile yanıtlayamıyorum.\r\n\r\nGünümüzün hormon manyağı olmuş iletişim merakı sağolsun, mesaj bombardımanından dolayı aşırı yüklenen outlook express’imin omurgası çöktü zira...\r\n\r\nGünümün belli bir bölümü, check-list’imdeki, en başından beri ‘göndereni engelle’ opsiyonunu tercih ettiğim hálde, her nasılsa dahil edildiğim ‘matrak’ grubundan gelen, iki nokta üst üste kıçına ekleştirilmiş beş ‘kapa parantez’li (Malûm: İnternet dilinde ‘gülmekten yerlere yatma’ efekti...) fıkraları filan temizlemekle geçiyor. \r\n\r\nÇıkamıyorsunuz da gruptan, iyi mi!\r\n\r\nGelen mesajların altındaki, gruptan çıkmak için tıklayıp mesaj yollamanız gereken yer, iptal...\r\n\r\nHer Allah’ın günü bu arkadaşların kendilerinin pek gülüp, eksik olmasınlar, bizimle de paylaşmaya baş koyduğu mesajları, tık, tık, tık, sil Allah sillik bir sinir harbinde geçiyor.\r\n\r\nBir süre önce paralı askerlik için başlatılmış bir seferberlik vardı. Kazık kadar adamlar, çoluğuna çocuğuna bile ‘Abilerim ablalarım, babam askere gidince bize kim bakacak?’ şeklinde en Ömercik-Sezercik-Ayşecik tonundan mesajlar attırıyordu ya da günahları boyunlarına, kendileri utanmadan bu tonda mesajlar atıyordu.\r\n\r\nŞimdi de Türk Telekom’un yeni ADSL tarifesine sinirlenmiş internet kullanıcıları galeyana gelmiş durumda. Beher güne bilmem kaç yüz e-posta...\r\n\r\nAnladık kardeşim... Biriniz bir kez yazdığınızda da anlamıştık... Tamam, tepkinizi dile getiriyorsunuz... Da... Bu kadarı artık biraz mütecaviz bir tavır. İnsanda ‘Başlatma babanın uydu çanağından’ duygusu yaratıyor. Siz de anlayın... Bir durun... Anlatabiliyor muyum?..\r\n\r\nBunun yanında, duyargaları nasırlı bir davar olduğumdan olsa gerek, meselá Madenciler Birliği’nin ya da AKP’nin bilmem nere belediyesinin ya da DSP’li bilmem kimin bayram tebriğinden hislenmekten acizim.\r\n\r\nSMS ve internet icat olmadan önce neredeydiniz kuzum? Zor mu geliyordu tanımadığınız etmediğiniz insanlara üzerini pulunu mulunu yapıştırıp kart atmak?\r\n\r\nTabii ki... Doğal olarak yani... Değil mi?..\r\n\r\nHani neredeyse şuurumu yitirip Başbakanımız gibi; ‘Bayram değil seyran değil’ şeklinde dile geleceğim. Tamam, bayramdır, seyrandır da tanışmıyoruz etmiyoruz kardeşim. Niçin öpüyorsunuz gözlerimden mözlerimden? Ben size oy vermedim, sırf üzerimde yanıtlanmamış selámınız kaldı diye vermeyi de düşünmüyorum.\r\n\r\nHatta vereceğim olsaydı bile sırf Yeni Zellanda’da bulunan canımın içi bir dostumun mektubunu aylardır siz ve sizin gibiler yüzünden yanıtlayamadığım için bundan böyle vermeyi, özellikle düşünmüyorum.\r\n\r\nEdecek lafı olup da dimağına üşenmeyip e-posta yollayan okurlardan da kısa bir süreliğine daha beni affetmelerini rica ediyorum.\r\n\r\nMüspet ya da menfi e-postalarınızı kaale almadığımı düşünmeyiniz lütfen. Lap-top bitap düşmüş vaziyette. O malûm, vahim klişeyle: Az kaldı: ‘Döncem size...’\r\n", "Var mı bu álemde Badem’i sevmeyen bir tek kadın?\r\n\r\nEnteresan...\r\n\r\nSon hafta içinde üç ayrı kuşaktan, üç ayrı hatundan aynı cümleyi duydum. (Yazıyı ‘gökten üç elma düşmüş’ muhabbetiyle bağlamasak bari!!!)\r\n\r\nAynı şefkatli ses tonu ve aynı ‘şirin bebecik kartpostalı görmüş kadın’ mimikrisiyle (Bilirsiniz...) tıpıtıpına aynı cümleyi kurdular: ‘Ne’şşşekkkerrr çocuklar!’\r\n\r\nHanımefendileri afişe etmeyelim, sonra kızıyorlar ama tüyo vermemizin de mahzuru yoktur herhalde: Birisi en iyi arkadaşlarımdan biri, birisi iki ebeveynimden biri, birisi de 10’lu yaşlarını sürmekte olan yakın akrabalarımdan biri... (Hadi itiraf edin, gazetecilere Erdal Acar’la birlikte olduğunu çaktırmamak (!) adına, kulüp çıkışında yaz günü kar maskesi takan Ayşe Hatun Önal’dan beri böyle başarılı bir kamuflaj görülmedi!)\r\n\r\nBen farklı nesillerden kadınların, el ele verip de böylesi coşkun bir sempati tufanına kaptırdığını en son, Beyaz’ın zirvelere bağdaş kurduğu dönemde görmüştüm.\r\n\r\nNinesinden torununa -genç kızlara değinme gereği bile duymuyoruz- her yaştan cins-i latifin böyle ortak ağızdan ‘Şurda olsa da yanaklarını mıncırsak, hatta bizim eve içgüveyi alsak, şu içerdeki odada hem çalsa hem söylese’ ifadesiyle yaklaştığı bir adama öyle kolay kolay rastlayamazsınız.\r\n\r\nHele ki aynı anda ve aynı şekilde birkaç adama birden böyle yaklaşılsın, olacak iş değil yani...\r\n\r\nBadem’i tebrik ederiz. Olmaz deneni oldurabildi...\r\n\r\nBadem’i tanıyorsunuz herhalde, değil mi?\r\n\r\nDÜZGÜN ÇOCUKLARA BENZİYORLAR\r\n\r\nGeçtiğimiz eylül, ilk albümlerini çıkarmış olmalarına rağmen, 10 yıllık geçmişe ve üniversite-bar konserleri sayesinde hatırı sayılır bir dinleyici kitlesine sahip olan grup... Şimdilerde hemen hemen tüm müzik kanallarında klibi dönen, Karacaoğlan’ın canım şiiri ‘Bana Kara Diyen Dilber’den uyarlanmış ‘Kara Değil Mi’ isimli şarkıyı icra eden grup... (Kendi isimlerini taşıyan albümlerinde yer alan 11 şarkının altısı Karacaoğlan şiirlerinin bestelenmesiyle oluşturulmuş. Aziz Nesin’in ‘Arkadaşım Badem Ağacı’ adlı şiirinden uyarlanan şarkı da bir başka güzellik.)\r\n\r\nBeş kişilik Badem’i (Mustafa Kemal Öztürk, Barış Bahçeci, Mert Özdemir, Doğaç Başaran, Emre Yıldız) sevmek için mebzul miktarda sebep mevcut:\r\n\r\nBir kere okumuş etmiş iyi aile çocukları. Grubun temeli ’95 yılında Boğaziçi Üniversitesi Müzik Kulübü’nde (BÜMK) atılmış, şimdiki kadrosu ise 2002’de oturmuş... Dediğimiz gibi, yıllardır üniversitelerde ve barlarda konserler veriyorlar zaten ve kendilerine ait bir dinleyici kitleleri var.\r\n\r\nKendilerini tanımayız etmeyiz ama çok da kasmayan, ayağı yere basan, efendi insan imajı çiziyorlar.\r\n\r\nBunun yanında içinden Karacaoğlan geçen bir şeyi kim, neden, nasıl sevmesin? Karacaoğlan’ın sadece şarkıda yer aldığı kadarıyla- kendi dilinden soralım:\r\n\r\n‘Bana kara diyen dilber / Gözlerin kara değil mi? / Yüzünü sevdiren gelin / Kaşların kara değil mi? / Beni kara diye yerme / Mevlá’m yaratmış hor görme / Ala göze siyah sürme / Çekilir, kara değil mi? / Hind’den Yemen’den çekilir / İner Bağdad’a dökülür / Türlü taama ekilir / Biber de kara değil mi? / İllerde konup göçerler / Lále sünbülü biçerler / Ağalar, beyler içerler / Kahve de kara değil mi? / Karac’oğlan der, inşallah / Görenler desin, maşallah / Kara donlu Beytullah / Örtüsü kara değil mi?’\r\n\r\nTüm bunların yanında, bir de banjo faktörü var ki... Hakikaten başarılı bir düzenlemesi olan şarkıya çok ama çok yakışmış. Alabama’dan dizinde banjosuyla gelip Louisiana’ya gitmekte olan adamın çığırdığı, korkunç Amerikan türküsü Suzanna’ya rağmen, pek sevdiğimiz bir alettir banjo. (I come from Alabama with my banjo on my knee / I’m going to Louisiana, my Susanna for to see / Oh Susanna, oh, don’t you cry for me; ıvır, kıvır ve saire... Çok kötüdür çoook...) \r\n\r\nBizim cümbüş kadar olmasın, yine de insanda yuva duygusu uyandıran, otomatikman sevilesi bir sesi vardır. (Belki de bu aşırı evcil haller benim bünyede hormon efekti yaratıyordur; o da mümkün...)\r\n\r\nKIZLARA PEMBE OĞLANLARA MAVİ\r\n\r\nSon olarak: Bir de tabii klibal iklim latif...\r\n\r\nKara Değil Mi’nin klibi, Devrin Usta tarafından yönetilmiş, klibin sonunda yer alan -Bܒdeki Albert Long Hall’de çekilmiş- sahne performansı bölümü haricinde siyah-beyaz bir klip...\r\n\r\nGrup elemanları, sabah yataklarından kalkıp, (müziğe sevdalı gençler olarak, uyurken bile enstrümanlarını çaldıklarını görüyoruz) birlikte kahvaltının başına çöküyorlar.\r\n\r\nBir grup arkadaş, sahneye hazırlanıyor. Çaylar demlenmiş, rafadan yumurtalar önlerinde, tuzluklara-karabiberliklere marakas muamelesi çekiyorlar.\r\n\r\nİddiaysa iddia: Dünya liderlerini, Bush dingili de dahil, mükellef bir Türk kahvaltısının başında toplayın, kızarmış ekmeğin kokusuyla sarhoş olup Afrika’daki açlığa son vermeye karar bile verebilirler valla.\r\n\r\nŞimdi bu klibi de, bu şarkıyı da, bu grubu da sevmez de ne yaparsınız?\r\n\r\nYanlış anlaşılma olmasın: Kızlara pembe, oğlanlara mavi giydirilmesine kıl olurum. Kız çocuklarının evcilik, oğlanların kovboyculuk oynamasının olağan karşılanmasına kıl olduğum kadar en az...\r\n\r\nDemem o ki, tüm bu yazdıklarımdan dolayı, gruba ve klibe süt oğlan muamelesi çektiğimiz, haşa, düşünülmesin. Sadece kadınların ortak beğenisine hitap etmek, daha zordur demeye getiriyorum. Yoksa, yani, koyun klibe en esmerinden üç-beş cıbıldak manken, bütün adamlar mel mel baksın. Yalan mı?\r\n\r\nYine de... Girişteki ‘Kadınlar bu tadı seviyor’ muhabbetine dönecek olursak: Ben de tabii yukarıda bahsi geçen değerli hanımefendilere uzaydan bakıyor değilim. Bilakis, gayet yakından, hatta içeriden bakıyorum. Benim için de aynı şey geçerli. (Kendimi bebek resmi görünce şabalaklaşan kadınlardan saymayı gururuma yediremiyor olabilirim; ayrı... Bunu kaleme alan kişi olarak, kendimize küçük tefek torpil de geçemeyeceksek bırakalım bu mesleği yani!!!)\r\n\r\nNeyse işte... (İşbu yazı boyunca kadın-erkek ayrımcılığının daniskasını şahsımın yaptığını iddia edenlere de, ‘Öyle valla, n’apalım, vurun kahpeye’den öte söyleyecek bir sözüm yok.)\r\n\r\nBu aç parantez, kapa parantez, aç parantez, kapa parantez şeklinde ilerleyen parantez manyağı olmuş yazıyı bağlarken:\r\n\r\nGaipten bir esintidir ama: Badem’in elemanlarının Crowded House grubunu sevdiklerini tahmin ediyoruz. Biz de severiz... Çok hem de...\r\n\r\nBadem’i de çok sevdik... Crowded House’ı ‘bizdendir’ dercesine sever gibi...", "Çocuktan al haberi\r\n\r\nSabahtan beri gazeteleri mıncık mıncık okudum.\r\n\r\nAtatürk’ün hangi takımı tuttuğu, Şebnem Schaefer’ın bekáret raporu, Fener-PSV maçı, kadınlara özel cami açılsın mı açılmasın mı tartışması, Abdullah Gül’ün türbanı karısının hatrına savunduğunu söylemesi, CIA’in şimdilerde tırmalayan hurmaları...\r\n\r\nHer hadise, ayrı gazetelerin, ayrı yazarlarının perspektifinden, ayrı ayrı...\r\n\r\nHaber, salt haber değil artık çünkü. Haberi nereden aldığınız da aynı oranda ehemmiyet taşıyor. Öyle ya azizim, herkesin bir duruşu var.\r\n\r\nPolitika, spor, seks... Hayat denen oyunda, herkes kendine göre bir pozisyon alıyor. Üstelik, hayat, teşbihte hata olmaz, bir maçsa eğer, kimileri ağır faullü, sakatlamaya niyetli faullü oynuyor. \r\n\r\nAllah’tan hayatın her şeye rağmen olağanüstü, mültefit bir yüzü de var. En beklemediği anda huzurda bir mucize şeklinde belirebiliyor.\r\n\r\nEn iyi arkadaşımın annesi -ki hem ikinci annem addederim kendisini, hem de en iyi arkadaşlarımdan biri- bir günlüğüne İstanbul’a gelmiş.\r\n\r\nGözlerimin içine, mavi-gri gözleriyle, şifa verir gibi, en içinden gülerek baktı ve esasta neyin önemli olduğunu hatırlattı:\r\n\r\nİnsanın ufkunu, geçen yıllarla genişleteceğine daralttığını... Oysa buna hiç de gerek olmadığını...\r\n\r\nBunun omurgaya zarar verdiğini... Oysa omurga denen şeyin, dimdik tutmayı becerdiğinde, nefes alır gibi nefes alıp verebilmene imkán tanıdığını...\r\n\r\nDandik bir pozör olmaktansa postürü dik tutmanın sağlığa fayda sağladığını...\r\n\r\nÇocukluğumu, ne beklediğimi bilmeden bekleyip durduğum uzuuun bir can sıkıntısı olarak hatırlarım. Gülen bir fotoğrafım neredeyse yok denecek azdır çocukluğumdan kalma...\r\n\r\nŞimdi anlıyorum ki oysa, can sıkıntısıyla baş etmeyi en iyi bildiğim dönemmiş o.\r\n\r\nAğaçlara çıkarak, çeteler kurarak, okuyarak, resim yaparak, oyunlar icat ederek...\r\n\r\nBir yandan da ne kadar zamandır içten bir kahkaha atmadığımı...\r\n\r\nOysa şükretmek lázım ve hakikaten işkembeden değil, omurgan dik olduğu için ciğerden kahkaha atabilmek...\r\n\r\nOlmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi derler ya. Ve bir kahkaha, bir pirzola... Bünyeye gülmek gerek...\r\n\r\nYogaya başlamalı... Ahmet Güntan’ın canım şiiri Ormanların Gümbürtüsü’ndeki gibi üzerinde dünya haritası olan bir uyku tulumuyla uyumalı. Müziği daha iyi bir kulakla dinleyebilmek ve sporu daha iyi bir gözle izleyebilmek için matematik çalışmalı. Ve ‘espri’ diye dayatılan andavallıklara, evet, kesinlikle, tepeden ve yine de gülerek bakmalı. Kendi esprini üreterek yani... Çocukça bir safiyet ve gaddarlıkla, gerekirse alay ederek. Dalganı geçersin, o olur... (‘Dalga dediğin denizde olur’ diye giden bir espri noksanı deyiş de vardır ya hani. Çocukken büyüyünce ne olmak istediğimi sorduklarında, yunus balığı diye cevap verirdim. Reenkarnasyon diye bir şey varsa, benim bir sonraki hayatım için dileğim budur.)\r\n\r\nO zaman, insanın genç de ölse ihtiyar da, mutlu ölmesi mümkündür.\r\n\r\nOyundan zevk almaya bakmalı belki. Tek işi denizde zıplayıp hoplayıp tiz kahkahalar atan yunuslar gibi...\r\n\r\nHa, bir de tabii, bu arada, köpekbalıklarını da fena döver yunuslar. Bir de o var...\r\n\r\nBirkaç gündür, Şebnem Schaefer’ın bekáret raporunu bilemeyeceğim, benim kafam, ‘kafa karışıklığı raporu’ gibi çalışıyor. Kusura bakmayın yani daldan dala atlayan bir muhabbete sardıysam.\r\n\r\nDemem odur ki: Oyun oynarken eğlenmekte fayda var. Sağlam bilgidir. Çocukluktan kalma bir bilgi. Hem omurgaya da iyi gelir.\r\n\r\nBütün çocuklara hararetle tavsiye edilir... Çocuklar ki tarih kadar ihtiyardırlar...\r\n", "Güzel milletvekili gönül adamı\r\n\r\nHadi gelin bir iddiaya tutuşalım. Ben diyorum ki, yakın değilse de çok da uzak olmayan bir gelecekte, CHP Denizli Milletvekili Haşim Oral’ı daha önemli görevlerde göreceğiz.\r\n\r\nZira Oral’ın, Denizlispor-Vestel Manisaspor karşılaşmasında konuk takımın oyuncusu Yılmaz’a pet şişe fırlatması ve hadisenin ardından geri adım atmaması, şehrinin, takımının, hiddetinin, petinin, her bir şeyinin arkasında (Hoş, petin arkasına geçince kendini tutamayıp ittiriveriyor ama olsun!) durması, onu sadece Denizli taraftarının değil, ülkenin büyük çoğunluğunun nezdinde ‘delikanlı’ mertebesine yükseltmiştir.\r\n\r\nDiyeceksiniz ki álemde delikanlı olarak anılan adam başka ne ister?\r\n\r\nNe bileyim, şöyle afillisinden, sporla mıporla ilgili bir bakanlık filan olabilir?\r\n\r\nHele Sarıgül sonraki seçimleri bir alsın... Haşim Oral’ı bu günlerde bir kenara not etmiştir, ona münasip bir şıklık düşünecektir. (E siz de artık muharirrenize öngörü liyakat madalyası niyetine takacağınız, orta hálli bir bijüteriden alacağınız, ne bileyim, bir pandantifi filan çok görmezsiniz herhálde?..)\r\n\r\nOlmadı, AKP’li arkadaşları ona sahip çıkarlar...\r\n\r\nUzun zamandır bir milletvekilinin, sağlı sollu her türlü partiden böyle destek aldığını gördünüz mü Allah aşkına?\r\n\r\nAdı holigana çıkan Haşim Oral’ı (O holigan değil bir kere, iyi bir Denizlili!) çevreleyen gazeteciler, pişman olup olmadığını sorduğunda, Oral’ın verdiği beyanat malumumuz: ‘Annenize, Denizli’ye küfrediliyor. Siz sinirlenmez misiniz? Niye pişman olayım? Küfredene soruyor musunuz pişman mı diye?.. Aynı hareketi bugün olsa yine yaparım. Pet şişenin arkasında siyaset yaparak Türkiye’yi yönetmenin kimseye yararı yok.’\r\n\r\nHerkes anladı değil mi? Pet şişenin arkasına geçildi mi siyaset yapılmaz, o pet şişe itinayla rakip takım oyuncularına doğru, ‘hafifçe’ ittirilir...\r\n\r\nDenizli Belediye Başkanı Nihat Zeybekçi; ‘Haşim Oral’ın yaptığını tasvip etmiyorum ama Yılmaz devre arasında soyunma odasına giderken bize küfür etti. Oral da buna karşı tepkisini dile getirdi. Aşağıya inip saldırmamıştır. Bunu holiganlıkla bağdaştırmamak gerekir’ diyor.\r\n\r\nBana sorarsanız, ‘Peki sahaya şişe fırlatan iyi taraftar oluyorsa, holigan nasıl oluyor?’ merakına düşmeyelim, durumu daha fazla kurcalamayalım.\r\n\r\nVe evet, yine yatıp kalkıp dua edelim. Konuyla ilgili ne düşündüğü sorulan CHP Kırıkkale Milletvekili Halil Tiryaki, ‘Ben olsam tabanca çekerdim’ buyurdu bildiğiniz üzre.\r\n\r\nBu yani, gef gef gerine gerine vardığımız rahatlık boyutu...\r\n\r\nTiryaki’ye kıyasla Haşim Oral, pasifist sayılır.\r\n\r\nGerçi kendileri sıradan vatandaş olsalar, Sporda Şiddet Yasası’na göre 6 ay müsabakalardan men ve 1000 YTL para cezası almaları gerekiyor ama olsun varsın. Böylesine delikanlı olduğu kadar ölçülü milletvekiline helál olsun. \r\n\r\nOral’ın yerinde Tiryaki de olabilirdi. Çekip silahını, Yılmaz’ı vurabilirdi. ‘Anama küfretti’ deyip, ağır tahrike maruz kaldığını iddia edebilirdi. Hatta çenesini yormasına bile gerek kalmazdı, kendini savunması bile gerekmezdi. Değil mi ki taş gibi dokunulmazlığı var.\r\n\r\nRivayet odur ki silah sıkan, küfreden milletvekillerine uyarı cezası gelmek üzereymiş. Bülent Arınç, TBMM’nin saygınlığına halel getirecek davranışlarda bulunan milletvekillerinin cezalandırılmasından sorumlu bir etik kurulu oluşturulması üzerinde çalışıyormuş.\r\n\r\nBen önce ‘Tabii tabii’, sonra da ‘O uyarıyı yapacak mercinin vay háline’ diyor, konudan tırsak adımlarla uzuyorum.\r\n\r\nSabah sabah kafamıza en dokunulmazından bir pet şişe yemeyelim yani. \r\n", " Bir de en vakur duran ödülü verilsin\r\n\r\nNurgül Yeşilçay, eşi Cem Özer’in doğum gününde, Altın Portakal’ı alamamasıyla ilgili tartışmalara son noktayı koymuş: ‘Yerim portakalı. Benim için önemli olan halkın verdiği ödüller.’\r\n\r\nBundan önce verdiği röportajda da; ‘Ben esasında ödül mödül iplemiyorum, benim için Sezen Aksu’dan aldığım iltifat en büyük ödül. Hem ayrıca Allah’ımdan belámı mı isteyeceğim. Sağlıklı bir çocuğum, iyi giden bir evliliğim var’ buyurmuştu.\r\n\r\nÇok güzel... Tok gözlü, vakur bir hanımefendi sanatçımız kendisi... Biz de takdir ediyoruz elbet. Daha doğrusu edeceğiz, tüm bu mavraları yiyeceğiz ama... Ah işte, o bir kaşık suda kopan fırtınayı elceğizleriyle, dilceğizleriyle kopartan kendileri olmasa...\r\n\r\nAntalya Film Festivali’nin ne olup ne olmaması gerektiğine dair söylediklerini bir yana koyalım ve ‘Önce onlar ne olmak istediklerine karar versinler. Popülist mi sanat festivali mi?’ diye sorgulamadan önce gün gelip kendi kafa karışıklığına bir hál çaresi bulabileceğini umalım. (Sanat festivallerinden söz ederken Oscar’da şöyle yapılıyor, böyle yapılıyor demeler; henüz -Asmalı Konak’ı filmden sayarsanız- ikinci filmini çekmiş bir oyuncu olmasına ve kendisine ödül verilmediği için ortalığı yıkmasına rağmen, ‘Gençlerin önünü açacağız diye ustaların hakkını yediler’ şeklinde kraldan çok kralcı, abuk beyanatlar vermeler...)\r\n\r\nHani çok meraklısı olduğu Akademi Ödülleri’nde meselá Anna Paquin daha 10 küsur yaşındayken Piano’daki rolüyle Oscar aldığı hálde Martin Scorsese’nin hiç ödül almamış olmasını filan da bir yana bırakalım...\r\n\r\nBenim naçizane başka bir önerim var. Bu tip organizasyonlarda, oyunculuk ödüllerinin yanında, ödül töreninden bir hafta sonra meselá, bir de ‘En vakur duran’ ödülü verilsin diyorum.\r\n\r\nNurgül Yeşilçay, işte o ödülü bir gün alsın; gidip önünde biat edeceğim, huzurunuzda yemin ediyorum.\r\n\r\nSon olarak: Allah Nurgül Yeşilçay-Cem Özer çiftinin mutluluğunu daim etsin. Samimi temennimdir. Ki edecektir tahminim. Zira etle tırnak gibi birbirlerine uyuyorlar.\r\n\r\nPek çok konuda birbirlerine tıpıtıpına benziyorlar: Çok iyi oyuncu, çok kötü polemikçi.\r\n\r\nSigara dert değil de parfümünüz çok güzel adamın niyetini bozar!\r\n\r\nBundan birkaç yıl önce, işe gitmek üzere taksiye bindim. Aylardan yine ramazan... Taksim ile İkitelli’nin arası, epey uzun bir mesafe. Üstelik trafik de sıkışıksa, en az 40 dakikalık yol...\r\n\r\nZaten her taksiye binişimde sigara içeceğim varsa, yakmadan önce şoföre bir mahzuru olup olmadığını sorarım.\r\n\r\nÖzellikle ramazan aylarında, hele ki yolum uzunsa, vaziyeti arabaya binmeden önce kolaçan ediyorum. Malûm, marifet olmamakla birlikte, kel tiryakilik zor zanaat...\r\n\r\nYine aynı şeyi yaptım. Duran taksinin arka kapısını açtım ve şoföre; ‘Yolum uzun, İkitelli’ye gideceğiz. Sigara içeceğim; oruç tutuyorsanız başka bir araca bineyim’ dedim.\r\n\r\nŞoför 32 dişini gösteren, gayet misafirperver bir üslûpla; ‘Buyrun, buyrun, hiçbir mahzuru yok’ dedi...\r\n\r\nAtladım arabaya, ilerlemeye koyulduk. Balat boyunca manzarayı izledim. Sonra otobana çıktık. Pencereyi ve yolda okumak üzere yanıma aldığım gazeteyi açtım, bir sigara yaktım.\r\n\r\nYol gıdım gıdım ilerliyor. Trafiğin durumuna bakmak için her kafamı kaldırışımda gözünü dikiz aynasından bana dikmiş olan şoförle göz göze geliyoruz.\r\n\r\nBen her seferinde kibar kibar gülümsüyorum ya da ‘Ah şu trafik’ gibilerinden gözlerimi filan deviriyorum...\r\n\r\nBir değil, üç değil, beş değil...\r\n\r\nİkinci sigarayı yakarken; ‘Biliyor musunuz, ben aslında niyetliyim’ dedi.\r\n\r\nOtobana çıkmışız; artık dönüş mümkün değil... Tufaya getirildiğimi düşündüm. Ben saygı çerçevesinde üzerime düşeni yapmışım, sormuşum etmişim yani... Canım sıkıldı sıkılmasına ama oruçlu adamla tartışacak hálim de yok. Olan olmuş bir kez... Ne olacak; hatta kár kárdır, bir sigara az içmiş olurum di mi?!.\r\n\r\nBir yandan içimden; ‘Mızıkçılık niyet bozmuyor mu?’ şeklinde sorular da geçmesine rağmen, sigarayı söndürmeye giriştim.\r\n\r\nŞoför; ‘Yok yok, söndürmeyin, sigara rahatsız etmiyor’ dedi. Sonra bir acayip güldü: ‘Sorun o değil...’\r\n\r\n‘Sorun O değil’ dediğine göre, bir sorun olmalı? ‘Nedir?’ gibilerinden baktım yine yüzüne...\r\n\r\nYayvan geven sırıttı bu kez: ‘Sigara dert değil de parfümünüz çok güzel; adamın niyetini bozar! Keh keh keh!..’\r\n\r\nKİNAYEMİ YESİNLER VIZ GELDİ TIRIS GEÇTİ\r\n\r\nYine marifet değil ama ayıptır söylemesi pabuç kadar dilim vardır; taş altında kalırım, laf altında kalmam. Sağ yumruğumsa hiç fena değildir; bu gibi durumlarda kullanmaktan da çekinmem.\r\n\r\nBuna rağmen kilitlendim kaldım. Böylesine kilitlendiğimi hiç hatırlamıyorum. Keza, hayatım boyunca, en bağrı açık, müstehcen kelimelerle laf atıldığında bile böyle ağır tacize uğramış hissettiğimi de...\r\n\r\nGazeteye ulaştığımızda, beynimden kan sıçramış bir şekilde arabadan indim; ‘Allah kabul etsin,’ dedim, ‘böylesini de ediyorsa...’\r\n\r\nKinayemi yesinler... Vız geldi tırıs geçti tabii..\r\n\r\nŞimdi bana söyler misiniz; böylesine niyeti bozuk bir herif, niyetli olsa ne olur, olmasa ne olur?..\r\n\r\nSamsun İl Müftülüğü’nün fetva hattına açılan telefonlarda erkekler tarafından en çok; ‘Dekolte giyen kadınlara bakmak orucu bozar mı?’ sorusu soruluyormuş.\r\n\r\nKadınlar da keza; ‘Dekolte giyinmek, ruj sürmek orucu bozar mı?’ diye soruyorlarmış.\r\n\r\nNeye baktığınızdan ziyade, ne gözle baktığınızla ilgili bir durum olsa gerek...\r\n\r\nKendi adıma oruç tutanları rencide edecek bir şey yapmamaya gayret ederim.\r\n\r\nGelin görün ki ister niyetli olsun, ister niyetsiz; gözlerini örterek, ya da başkalarının örtünmesini isteyerek kendi artniyetini örteceğini zanneden insanların aymazlığı, hele ki benim özgürlüğümü ve onurumu zedeleyecek şekilde fütursuzca ortaya konuluyorsa, işte orada bir durulsun kardeşim.\r\n\r\nFikrin mütecavizse bir kere, kokuşmuş beyninin ayıbını, açlıktan kokmuş nefesin örtmüyor maalesef.\r\n\r\nTABUDEVİREN ZEKERİYA BEY\r\n\r\nİlahiyat camiasının bir numaralı tabudeviren popstarı Zekeriya Beyaz, son olarak; ‘Orucunuzu isterseniz cinsel birleşmeyle açabilirsiniz’ dedi ve ortalığı birbirine kattı bildiğiniz üzre...\r\n\r\nAbdurrahman Dilipak, bu sözlere; Beyaz’ın vaktiyle bir otel odasında ‘sosyolojik araştırma’ bábında erotik kanalları izlediğinin ortaya çıkışına gönderme yaparak; ‘Bu Beyaz Hoca’nın ilgi alanı’ sözleriyle yanıt verdi. İsmail Nacar ise; ‘Beyaz’dır ne yapsa yeridir’ tonundan çalan bir kinayeyle; ‘Sayın Beyaz boğuşarak da açabilir, ciddiye almayın’ diyerek...\r\n\r\nİşin ilahiyat bilimi açısından boyutu beni kat kat aşar... Edecek lafım yok.\r\n\r\nZekeriya Beyaz’ın çıkışlarının kimini komik, kimini eni konu gülünç bulmama rağmen, en azından böyle şeylerin tartışmaya açılmasına vesile olması açısından takdir ediyorum fakat, ne yalan söyleyeyim.\r\n\r\nZira evet, her türlü soru, sorulsun, tartışılabilsin isterim...\r\n\r\nBenim de bir sorum olacak meselá...\r\n\r\nCengiz (Semercioğlu), perşembe günkü yazısında, hayır için verdiği iftar yemeğini basın ve medya organlarına faksla duyuran Gülben Ergen’i eleştirmişti meselá. ‘Bir elin verdiğini öbür elin duymayacak’ sözünü hatırlatarak...\r\n\r\nPeki peşine televizyon kameralarını takarak gecekondu mahallesindeki evlere iftara giden ve bir yandan yer sofrasında iftar açıp bir yandan ana haber bülteni kameralarına gülüm gülüm gülümseyen Emine Erdoğan’a ne demeli?\r\n\r\nSormak isterim: Sayın Beyaz, böyle hayır işinden hayır mı gelir, oy mu, reyting mi?", "Bu diziler kalkmaz\r\n\r\nGeçtiğimiz salının Vatan’ında yer alan, Neslihan Akdaş’ın toparladığı bir habere göre, yeni sezona girdiğimizden beri sekiz dizi yayından kaldırılmış!\r\n\r\nSezon başından beri huzura 70 adet dizi gelmiş. Sabilerin onda birinden çoğu, mürüvvetini göremeden sizlere ömür: \r\n\r\nDüşler ve Gerçekler, Bendeniz Aysel, Deli Duran, Kapıları Açmak, Rüzgárlı Bahçe, Maki, İlk Göz Ağrısı, Kanlı Düğün...\r\n\r\nHaberin dumanı tütmekteyken alınmış bir karar mıdır bilmiyorum ama geçen akşam televizyondan Misi adlı dizinin de yayından kaldırıldığını öğrenmiş bulunuyoruz. Etti mi size dokuz... (Maki ve Misi dizilerinin yapımcılarına özel not: İsterseniz bir de Miki ve Mini’yi deneyiniz. Gavur yapmış azizim! İki zibidi farenin hikáyesi 100 yıla yakındır vizyonda.) \r\n\r\nYüksel Aytuğ, haberin girişinde ‘Dizi tutturmanın sihirli formülü’ başlıklı bir yazı yazmış. Efendim, ‘buharlaşan’ dizilerin ortak özelliği nahif olmalarıymış, içinde aşk, sevgi ve insan barındırmalarıymış. (Tam bu noktada kendime, ‘Ne barındıracaktı yani fare mi?’ diye soruyor, neden sonra iki paragraf yukarda, parantezde sarf ettiğim cümleyi hatırlıyor, utanç içinde çenemi kapatıyorum.) Oysa dizi reytinginin sihirli formülünde mutlaka bir tutam entrika, iki çimdik barut, bir çorba kaşığı kan ve kaldırabildiği kadar gözyaşı olmalıymış...\r\n\r\nBu tip ‘öğreti’leri, direkt meydan okuma olarak almak şeklinde gaza gelen bir tabiatım var maalesef. Kendi çapımda küçük tefek birkaç senaryo denemesine girişmeye karar verdim. Aşağıda okuyacaklarınızı daha önce görmüşsünüz gibi bir hisse kapılacak olursanız, şimdiden savunmamı yapayım; günahı kimin boynunadır bilemem ama benim boynumun konuyla kesinlikle bir alákası yok. Zira, 1- Sanat, zaten hayatı taklit eder. 2- Gayet iyi bildiğiniz üzre, bizim diziler, sanatı, yani başka dizileri taklit eder...\r\n\r\nn Tahir, külhan mizaçlı, kendi okuduğu sürece şiirsever bir gençtir. Talihsiz bir sakatlanma neticesinde futboldaki parlak geleceği sönünce, belediyeye girer. Siyasete atılmaya karar verir ve hırsı sayesinde başarı basamaklarını süratli adımlarla tırmanmaya başlar. Katastrof, kahramanımızın ülkesi Absürdistan mı dünyaya uysun, dünya mı Absürdistan’a uysun, hangisi hangisine girsin çatışmasından doğar. Bir alamete binilmiş, yola çıkılmıştır, gerisini álemin en hınzır senaristi Mevlá kayıracaktır. Uzun süreli vizyon, garantidir. Jenerik müziği olarak, ‘Beraber yürüdük biz bu yollarda’ şarkısı yerine ‘Bir şöyle söyledim bir böyle, aslında no problem’ şarkısının kullanılması daha mı uygundur, bilahare tartışılacaktır...\r\n\r\nn Fazilet, sizden pamuk olmasın, Hülya Koçyiğit’in Kezban’ına rahmet okutacak kadar saf ve duyarlı bir genç kızdır. En büyük aşkı, çocuklardır. Çocuk sevgisi öylesine gelişmiş bir boyuttadır ki memleketin her köşesinde, çocuklardan oluşan küçük istihbarat birimleri kurar. Dayak yemekten fırsat buldukları zamanlarda müzevirlik yapmak üzere eğitilen çocuklar, geleceğin küçük Nuriş’leri, Alaattin’leri, Sedat’ları olarak yetişecektir. Gerisi işte, ne bileyim, Kurtlar Vadisi’nden apartılabilir.\r\n\r\nBunlar üç saniye içinde ‘attırılmış’ kaba taslaklar... İki saat haber bülteni izlenmesi hálinde, insanın yaratıcılığı maşallah grizu misali patlar. \r\n\r\nKolay işmiş be... Üstelik, reyting garantidir. Seyirci beğenmese bile yayınına devam edileceği de...", "Azalmak zor\r\n\r\nHaberi salı sabahı, Kanat’ın telefonuyla aldım; ‘Başımız sağolsun’ dedi; ‘Attila İlhan ölmüş.’\r\n\r\nAttila İlhan’ı yaşı olmayan insanlardan biri olarak algıladığımdan mıdır nedir, 80 yaşında, hayli de yorgun bir adam olmasına, üstelik Cumhuriyet’te, rahatsızlığının sinyallerini vermişliğine rağmen, aklımdan geçen ilk ihtimal, niyeyse trafik kazası oldu.\r\n\r\nAttila İlhan’ı ne zaman yolda görsem, yaya görmeme rağmen...\r\n\r\nHemen akabinde zihnime düşense, bencillikten öte, sanki haksızlığa uğramışım gibi bir şeydi: \r\n\r\n‘Artık yeni bir şiirini okumak mümkün olmayacak’ düşüncesi...\r\n\r\nBirkaç kez, Divan’daki o meşhur masasında karşısına oturmuştum. \r\n\r\nHer seferinde onunla röportaj yapmaya gitmiş bir gazeteciden ziyade, ağzı beş karış açık bir öğrenci edasıyla dinlemiştim söylediklerini...\r\n\r\n10 küsur yaşlarımda, anlamını ancak ‘sezebildiğim’ metaforlarıyla aşka düşmüşüm. Ve hayatım boyunca aşksızlıktan kırıldığım zamanlarda bile, onun şiirlerini aşkla okumuşum.\r\n\r\n‘Yazılmasa da olacak’ ‘bir kılıç balığının öyküsü’, aşk şiiri olarak okunur mu?\r\n\r\nBana sorarsanız, Attila İlhan söz konusuysa, ne solculuk aşksız okunabilir, ne seks, hatta ne de İslám...\r\n\r\nKanat, avuturcasına, ‘Bu senin hoşuna gider’ diye anlattı: \r\n\r\nÜstün insan Tuğrul (Eryılmaz), haber kanallarından birine şöyle demiş: ‘Yalnız bir yanlışı düzeltmek isterim: Attila İlhan, İzmirli değildi; Karşıyakalıydı...’\r\n\r\nDivan’da karşısına oturduğumda ilk söylediğim şeydi: ‘Biliyor musunuz, aynı ilkokuldan mezunuz.’\r\n\r\nGidip ‘doktor şandu’nun esrarı’nı okumalı şimdi.\r\n\r\n‘hayır 18 işimiz başka türlü bitmeyecek / (...) / değil mi ki ben doktor şandu’yum degav degav degav / değil mi ki sen çıkıp çıkıp bir bıçak atıyorsun 12’den.’ \r\n\r\nÇokça eksik hissederek; maalesef ‘elimden gelen bu’:\r\n\r\n‘elimden gelen bu ben iki kişiyim \r\n\r\nçoğalmak neyse ne azalmak zor \r\n\r\nbirisi seni her an bırakıp gittiğim \r\n\r\nöbürü kan gibi tutulmuş seviyor \r\n\r\nağzındaki acı alnındaki çizgiyim \r\n\r\ngözlerine kirli bir bulut getirdim \r\n\r\nhiçbir sevinç aydınlığı onu silemiyor\r\n\r\nelimden gelen bu ben iki kişiyim \r\n\r\nbirisi kapadığın kapılardan gitmiyor \r\n\r\nyağmur yağmaksa o güneş açmaksa o \r\n\r\nbir yerin üşüse onun sıcaklığı \r\n\r\nöbürü en içten çağrını işitmiyor \r\n\r\nalıp tutmaksa o basıp gitmekse o \r\n\r\nbakışları kıyısız deniz uzaklığı\r\n\r\nelimden gelen bu ben iki kişiyim \r\n\r\nikisi birden çıkmaya uğraşıyor \r\n\r\nbilmem ki hangisinden nasıl vazgeçeyim \r\n\r\nbirisi yeni baştan serüvene başlamış \r\n\r\nöbürü silahında son mermiyi sıkıyor \r\n\r\nçoğalmak neyse ne azalmak zor.’\r\n \r\n", "Mustafa Topaloğlu bile Boys Anılar’ın yanında acayip dünyalı kalıyor\r\n\r\nHürriyet Cumartesi’deki şahsi tarihim açısından bir ilke imza atmış bulunuyorum. (Hastası olduğum bu klişeyi bir kez daha kullanmayı nasip eden Allah’ıma bin şükür!)\r\n\r\nPişti olma tehlikesini savuşturmak üzere nihayet köşe komşum Tolga Akyıldız Beyefendi’nin ne yazmış olduğunu önceden kontrol etmeyi akıl ettim.\r\n\r\nGelin görün ki onun yazısının başlığını görünce ‘Hiii! Hay bin kunduz!!! Yine mi!!!’ şeklinde bir tertip hezeyana gelmedim mi, geldim.\r\n\r\nZira bu hafta Boys Anılar grubunun kanat adalesinin ve-\r\n\r\ncek /-cak edebiyatının şahikasında gezinen klibinden dem vurmak gibi bir arzum vardı ve Tolga’nın yazısının ‘Bir boyband’in vakti gelmedi mi?’ şeklinde soru soran başlığını görünce yine aynı bulamaca kaşık, pardon, aynı malzemeye kalem daldırdık zannettim...\r\n\r\nBenim açımdan asayiş berkemálmış oysa... Hani arkadaş arkadaşa bunu yapmaz ama bir yandan da gazeteci gazetecinin kurdudur ya: ‘Aaa, niye öyle diyorsun Tolga’cığım, memleketin çiçek gibi, hatta çiçek buketi, hatta çiçek modelli pandantif çelengi gibi bir boyband’i var. Nurtopu da ne, havan topu gibi bir boyband’imiz oldu’ deyip (teşbihlere doyamadım), üzerine sahtekárca kikirdeyip, müthiş bir haber atlatmış olmanın gururuyla gef gef gerinebilirim.\r\n\r\nTolga gerçi, Boys Anılar’ın Yabadaba Du adlı albümünü özellikle incelemeye almamış, hatta albümü değerlendirecek kadar ciddiye almamış olabilir. Ki açıkçası ben buna ancak ve sadece hak verebilirim...\r\n\r\nFakat neticede benim köşe aynı zamanda \r\n\r\n-ehem!- görsel ‘yara’lara da parmak basıyor. Ve Mustafa Topaloğlu’nun en uzaylı klibini bile yaya ve en dünyalısından yaya bırakan klibi görmezden gelmek mümkün görünmüyor.\r\n\r\nTugay, Uğur, Minto ve Tano (Hayır, fıkra ya da çizgi bant olsaydı belki ama bu konunun içinden Temel ya da Pikaçu geçmiyor) isimli dört gurbetçi genç adamdan oluşan Boys Anılar’ı Televizyon Makinesi’ne konuk olduklarında izlemek nasip olmamıştı.\r\n\r\nBen ki soyağacında birkaç yarasa bulunduğundan emin, sabah güneşini doğurmadan uyumaya muvaffak olamayan bir insanım, ne hikmetse o gece, Televizyon Makinesi’nin sonlarına doğru kanepede uyuyakalmışım. Ertesi gün programla ilgili laflanırken bu arkadaşların methini duydum fakat... \r\n\r\nAllah’ın sevgili kuluymuşum diye düşünürdüm ama Allah’ın o kadar da sevgili bir kulu olmasam gerek ki, bana böyle sadistik eğilimleri olan dostları reva görmüş. Bir sabah, telefonum acı acı çaldı. Telefondaki ses, sanki kim olduğunu bilmiyormuşum gibi; ‘Hemen Kral TV’yi aç. Mustafa Topaloğlu seni aldatıyor. Esas uzaylılar başkalarıymış. Kandırıldın. Bu telefonu açan: Bir dost. Dinleyen: Yesin muhitimizin güzide büfe zinciri Bambi’den dilli-kaşarlı bir tost!’ dedi ve telefonu çaaat diye suratıma kapattı.\r\n\r\nAçtım ki ne göreyim... Evet efendim: Boys Anılar grubu, Tıpış Tıpış isimli şarkısını icra etmekte...\r\n\r\nAMAN TANRIM YETMEZ OH MEIN GOTT!\r\n\r\nİlk etapta, uykuyla uyanıklık arasındaki o yerde olmanın gafletiyle, Kral TV’nin logosunu da görmüş olmama rağmen, Eurosport’ta bir vücut geliştirme yarışmasının kıyafetli bölümüne denk geldiğimi zannedip zaplıyordum gerçi. Neden sonra uyandım: Bir kere vücut güzeli yarışmalarında kıyafetli geçit olmuyor. O, bildiğiniz güzellik yarışmalarında oluyor.\r\n\r\nE bu arkadaşlar o yarışmalar için biraz fazla kaslı; ayrıca o yarışmaların kıyafetli bölümlerinde de böylesi bir gardırop politikası izlenmiyor. Yani ne bileyim, yakışıklıların takım elbiseyi, smokini filan nasıl taşıdığına bakılıyor. \r\n\r\nBuradaysa yok yok: Kapüşonlu, ön fermuarı açık kolsuz yelekler, komando desenli frapan kargo pantolonları (Vallahi var öyle bir şey. Görülmüştür yani. ‘Peki nasıl bir şey o?’ diye soracak olursanız, ‘Anlatılmaz yaşanır’ der ve konudan ikilerim. Kelimeler kifayetsiz azizim.), 80’ler rüzgárına salınmış saçlar... \r\n\r\nVe o dans... Oh mein Gott!!! Ahhh o dans...\r\n\r\nO her türlü bisepsin, trisepsin, kanat adalesinin ahenkle raksettiği dans...\r\n\r\n‘Dens, dens, dens, zebbaha gadder dens!..’ diye giden bir DJ anonsu vardı bizim ilk gençliğimizde, yani 80’lerde... İşte bu klip de o günlere dair nostaljik bir huzur saldı içime... Biz gerçi her türlü rüküşlüğü bir şıklık tufanı olarak algıladığımız o dönemde bile o anonsla dalga geçerdik. Yani herkes geçerdi; zira sanırım zaten dalga geçilsin diye düşünülmüş bir şeydi ama?..\r\n\r\nGÜNDEM DEDİĞİN BÖYLE YAKALANIR\r\n\r\nNeyse işte... Grubun resmi internet sitesinde, ‘müziği ve fiziğiyle beğeni toplayan’ grubun elemanları teker teker şöyle tanıtılıyor:\r\n\r\nTUGAY: Grubun solisti olup aynı zamanda bağlama ustası. Küçük yaşta babasından aldığı müzik eğitimini konservatuvar eğitimiyle pekiştirdi, gece rüyasında gördüğü şarkıları gece kalkıp not edecek kadar müzik sevdalısı.\r\n\r\nUĞUR: Grupta basgitar çalıyor, ayrıca davudi sesiyle yaptığı vokallerle şarkılara ayrı bir renk katıyor. Espritüel ve sempatik bir kişiliğe sahip. Doğulu oluşu sesinin yanıklığının belki de tek açıklaması.\r\n\r\nMİNTO: Grubun en enteresan siması; ismini hálá söylemiyor ve asla söylememeye de kararlı.\r\n\r\nTANO: Grupta keyboard çalıyor, müzikteki teknik konuların gün ve gün takipçisi olup grubun gündemi yakalamasındaki en önemli birey.\r\n\r\nŞimdi Tıpış Tıpış’ın klibinden yola çıkıp, gündemi yakalamaya gayret edelim dilerseniz:\r\n\r\nDört Fabio (Yine 80’lerin meşhur, sarışın yeleli, ABD’li erkek top modeli, ki Allah sahibine bağışlasın: Meselá, 20 yıl evvel bir okyanus ötedeki kıtada yaşayan hayranlarına...) görünümlü adam, sabit duran kırmızı bir motosikletin etrafında ‘Gitçek, gelcek, ah çekecek, tıpış tıpış geri dönüverecek’ filan diyerek ve meydan okurcasına kaslarını şişirerek şarkı söylüyor.\r\n\r\nO ‘gitçek-gelcek’ler, aynen bu şekilde, imlá hatalarıyla yazılmış şekliyle, ekranın muhtelif yerlerinde, ‘baloncuksuz çiklet karikatürü baloncuğu’ modelinde belirmek suretiyle, özellikle vurgulanıyor.\r\n\r\nGitçek, ah çekecek ve tıpış tıpış dönüvercek eleman olduğunu tahmin ettiğimiz sarışın, kırmızı elbiseli bir hanımefendi de kalça kıvırtıyor.\r\n\r\nVe nedir yani? Tolga’mız Akyıldız’ımız, hálá memlekette bir boyband olmadığını iddia ediyor!!!\r\n\r\nMüzik gündemi deseniz en cıstak ve cek-cak şekliyle yakalanmış, gardırop deseniz, 80’lerden buraya doğru üfleyen bir retro tufanı...\r\n\r\nHem Taş Devri, Fred Çakmaktaş’ın adaleli bedeni ve ‘Yabadaba duuuu!’ nidası sağolsun, zamanı aşmıştır. Zaman, derim, günümüzde yakalanırsa, ancak böyle yakalanır...", " Güleryüzlü bir şarkı (2)\r\n\r\nİstanbul’a döndüğümden beri kiminle karşılaşsam, sanki fi tarihinden beri firari olan ben değilmişim gibi, gayet şuursuz bir pişkinlikle; ‘Yahu görüşmüyoruz, nerelerdesin?’ tonundan lafa giriyorum.\r\n\r\nMuhabbet her seferinde aynı seyirde gelişiyor: ‘Ben buralardayım esasında. Sen pek görünmüyorsun?’\r\n\r\n‘Doğru be... Ben yoktum hakikaten, di mi?..’\r\n\r\nİzmir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu’nun evsahipliğini yaptığı ve Nebil Özgentürk’ün Güleryüzlü İzmir Şarkısı adlı belgeselinin de kısmen gösteriminin yapıldığı gecenin düzenlendiği Feriye Lokantası’nın girişinde, Haşmet’le (Babaoğlu) karşılaştık.\r\n\r\nHaşmet, eksik olmasın erken davranıp, ‘Nerelerdesin?’ tonundan girmeme fırsat bırakmadı. Fakat tipik Haşmet olarak, yine zinciri bozdu, ezberi dağıttı.\r\n\r\nSarılıştık. ‘Aaa!’ dedi, ‘Sen n’apıyorsun ki burda?’\r\n\r\n‘Döndüm ki ben İstanbul’a’ dedim, devrik devrik...\r\n\r\n‘Hoşgeldin de...’ dedi, ‘BURADA n’apıyorsun?’\r\n\r\nŞöyle bir bakmışım yüzüne... Sonra bir kahkaha tufanı şeklinde püskürdüm tabii: ‘Sen hadiseyi iyice köpürttün artık latan İzmirli! Hani hasbelkader İzmirli olduğumuz için biz de davetliyiz biliyor musun? Gecenize katılabilir miyim yüksek müsaadenle?..’\r\n\r\nAramızdaki eski bir koddur bu. Haşmet’e dair bin yıllık iddiamdır. Ona isim mi taktım, tanı mı koydum denir bilemiyorum ama kendisini yıllardır böyle çağırıyorum: ‘Latan İzmirli...’\r\n\r\nİlkgençliğini Moda sahillerinde geçirmiş bir İstanbullu olmasına rağmen, itiraz da etmiyor yani. Bilákis, o gece yanımda konuştuğu, İzmirli olup olmadığını soran herkese -göz kenarından bakıp yamuk bir sırıtışla kendisini izlediğimi de gördüğünden- ‘Valla, arkadaşlar, latan İzmirli olduğumu söylüyor. Kararlıyım, kendime manifesto kıvamında bir hikáye yazacağım. Artık bu meseleye bir çözüm bulmanın zamanı geldi’ dedi.\r\n\r\nİyi bari... Senelerdir beni fıtık ediyor. Hep aynı, hep aynı:\r\n\r\nBen, İkitelli’de kahır doldurmaktayken, Alaçatı gölgeliklerinin esintisinden bahseden yazılarını okuyup, yine arabaya atlayıp, basıp Çeşme ya da İzmir’e gitmiş olduğunu öğreniyor, haset içinde diş gıcırdatıyor ve ona tehdit telefonları açıyorum.\r\n\r\nAdam ölümüne susamış olsa gerek ki aradan bir ay bile geçmeden, akşamlardan bir akşam vakti telefonuma bu kez; ‘İnanmayacaksın, şaka gibi ama şu anda Karşıyaka Parkı’nda piknik gibi bir şey yapıyoruz’ diye mesaj atıyor.\r\n\r\nKafayı yemek işten değil...\r\n\r\nBarkovizyondan Nebil’in filmi gösterilmeye başladığında, daha döneli şunun şurasında kaç gün olmuş, buna rağmen burnumun direği sızladı hasretten..\r\n\r\nÖnümüzdeki her 9 Eylül’de çıkarıp çıkarıp tekrar yayınlanacağını tahmin ediyorum ama umarım, belgeselin bütününü izleyebilmek için illá ki 9 Eylül’ü filan beklememiz de gerekmez.\r\n\r\nŞu anda, elimde 2015’te EXPO’nun evsahipliğini yapmayı hedefleyen İzmir’in Büyükşehir Belediyesi’nin projelerini anlatan kitapçık var. Geçtiğimiz aylarda Universiade’ın şahane bir şekilde altından kalkan İzmir için gayet ayakları yere basan bir gayedir derim... Tarih geleceğin teminatıysa eğer, neden olmasın hemşerim?\r\n\r\nMalûm, İzmir Enternasyonal Fuarı, önümüzdeki eylülde, kapılarını 75. kez açacak. Ki, projelerin anlatıldığı dosyayı incelerken gördüğüm, şahsen gülmekten yarılmama neden olan zarafet belgesi de yine, Belediye’nin her şeye ne kadar hazırlıklı olduğunun delili:\r\n\r\n1-10 Eylül 2006’da düzenlenecek 75. İzmir Enternasyonal Fuarı için davetiye çıktı dosyadan iyi mi!!! LCV’li me-ce-ve’li...\r\n\r\nBen telefon konusunda kendime pek güvenmediğim için şimdiden buradan cevabımı vereyim: Elbette icabet edeceğiz efendim... Dedim ya, şimdiden İzmir’i özledim...\r\n", "Trafik çözülmediği gibi aç İbiş de oynamıyor\r\n\r\nGünlerdir gazetelerde ‘N’olacak bu İstanbul trafiğinin háli?’ haberleri... Bunu tabii daha geniş bir çerçevede, ‘N’olucak bu İstanbul’un háli?’ klişesiyle ele almak da mümkün.\r\n\r\nOradan kaptırdınız mı, en kestirmesinden ‘N’olucak bu memleketin háli?’ne bir-iki...\r\n\r\nBakın işte bu konunun trafiği hiç tıkanmaz.\r\n\r\nAl bir n’olacak, ekleştir kıçına ne istiyorsan, tak vitesi, bas gaza, sür, git...\r\n\r\nHa, bir yere varır mısınız; varmazsınız, ayrı...\r\n\r\nBen Sabah’ın Medya Plaza binasında çalışmaya başladığımda, yani 1993’ün Şubat’ında, şehirden İkitelli’ye ulaşana dek bir, bilemediniz birkaç bina ya görürdünüz, ya görmezdiniz.\r\n\r\nO aradaki bölgede, 12 sene içinde, sıvasız, badanasız, damsız binalardan oluşan koskoca bir ikinci şehir inşa oldu. Korkunç çirkin bir şehir...\r\n\r\nTakdir edersiniz ki 12 yıl, ‘Bütün buralar dutluktu biliyor musun?’ muhabbeti çevirebilmek için akıllara seza bir süreç...\r\n\r\nNE ŞİRİN NE FERAH NE DE ÖRNEK YERLER\r\n\r\nN’olacakmış bu memleketin háli?..\r\n\r\nSiyasilerimizin, seçim dönemlerinde, ellerinde bir pişimlik kahve, ceplerinde bol vaatle, ‘Bize oy verirseniz kaçak olduğu kadar sıcak yuvanıza ruhsat da çıkaracağız, yol da yapacağız, su da bağlayacağız, elektrik de...’ şeklinde bir muhabbetle ziyaret ettiği yerler buralar...\r\n\r\nNedense isminin içinden bol bol ‘şirin, ferah, örnek’ gibi kelimelerin geçtiği fakat ne şirin ne ferah ne de örnek olabilecek yerler...\r\n\r\nSonra sorun çıktığında yetkili merci ara ki bulasın. Belediyeler devlete atar topu, devlet belediyelere...\r\n\r\nAaah, bunlardaki top çevirme becerisi Galatasaray’da olsaydı da hayat bayram olsaydı...\r\n\r\nHarbiden, n’olacak bu memleketin háli?\r\n\r\nYine de sıkınız dişinizi, bakınız Ramazan geliyor.\r\n\r\nRamazan’da iftar saati trafiğini atlatmak üzere bir formül geliştirdiniz mi, en az bir ay boyunca trafikten yırttınız demektir.\r\n\r\nRamazan hoşgörü ayı hem, malûm...\r\n\r\nİnsanlar birbirine yol verecek, otobüste-minibüste giderken birbirine yer verecek... Diye kaptırıp gidecektim ki...\r\n\r\nCENTİLMENİN SİLAHIMİNÜBÜSTE KONUŞTU\r\n\r\nGeçen hafta gazetelerde yer alan bir haber geldi aklıma; bir an için tırstım, ne yalan söyleyeyim.\r\n\r\nKaçıranlar için: Topkapı-Avcılar hattında çalışan bir minibüste yaşanan bir centilmenlik şovu, fena hálde kanlı neticelendi.\r\n\r\nYolculardan biri, minibüste oturmakta olan İlhami Kerman’ı ayakta duran bir kadına yer vermesi için uyardı. Bunun üzerine küçük çaplı bir tartışma çıktı ve bizim zarif beyefendi, üzerindeki 7.65 mm’lik tabancayı çıkarıp Kerman’a iki el ateş etti.\r\n\r\nİnsan oha olsun, çüş olsun, ne diyeceğini bilemiyor, değil mi... Nerde eski centilmenler, nerde bu hoşgörü, nerde bu devlet, değil mi...\r\n\r\nSonracığıma, bir de Gaziantep’te olanlar var ki direklerarası çeşnili ‘Nerde o eski Ramazanlar’ muhabbetine meraklı olanların hayatına bayağı renk getirebilir.\r\n\r\nGAZİANTEP’İN POLİSLE ÇATIŞAN İBİŞİ, CÜCESİ\r\n\r\nYine duymayanlar için: Gaziantep’te Ramazan eğlencelerinde kendilerine görev verilmemesini protesto eden palyaço, cüce, ibiş gibi karakterleri canlandıran bir grup, polisle çatıştı. Hem de kostümleriyle mostümleriyle yani...\r\n\r\nGaziantep Büyükşehir Belediyesi, eğlenceleri İstanbul’daki bir firmaya ihale edince, Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın ödenekli oyuncusu olan Gaziantepliler, belediye binasının önünde eylem koydu. Ellerinde; ‘Ramazan geldi hoş geldi, ama bize boş geldi’ pankartlarıyla slogan atarak...\r\n\r\nİbişin kafasında fesi, yanağında al yanak makyajı ve kaytan bıyıklarıyla polise giriştiğini etraftan gören çocukların kafası bir miktar karışmıştır tahminimiz.\r\n\r\nNerde o eski İbişler, Keloğlan’lar, palyaçolar, değil mi...\r\n\r\nNeydi?..\r\n\r\nHa, şeydi: N’olacaktı bu memleketin háli...\r\n\r\nPeki şimdilerde hiç mi iyi bir şey yok yani? Bakınız, daha önce Şişli Belediyesi’nin teklifiyle temizlik işçilerine çöp kovaları, süpürgeler ve küreklerle ritim tutturan Okay Temiz, şimdi de Bayrampaşalı Ramazan davulcularını eğitiyor.\r\n\r\nSahurda davul çalmak için başvuran 30 davulcu, vatandaşı kafasında bangır bas kampana çalarak değil, ritim tutturarak uyandırsın diye...\r\n\r\nTemiz’in öğrencilerinden Ümit Koçalan; ‘Okay Usta’dan ders almadan önce sıradan bir davulcu olarak düğünlerde çalıyordum. Ama bu derslerden sonra artık farklı düşüncelerim var. Kendimi geliştirip ünlü bir davulcu olmak ve ülkemi yurt dışında en iyi şekilde temsil etmek istiyorum’ demiş.\r\n\r\nElbette iyiniyetli bir ameldir de...\r\n\r\nBiraz da şu yurt içi temsiller üzerine kafa yorsak diyordum. Ele güne karşı Boğaz manzaralı kartpostallar gösterip ‘Doğal güzelliklerimiz gani. Ayrıca iki gözümüz önümüze aksın ki biz demokrat bir hukuk devletiyiz. Refahımız da her geçen gün daha bir tıkırında’ demekle kimse kandırılamıyor malûm.\r\n\r\nKaldı ki hadi onlar -yemiyor ya- yedi diyelim.\r\n\r\n‘İstanbul hiç böylesine cennetlik bir mekán olmamıştı’ tabelaları astığınızda trafik çözülmediği gibi, aç İbiş de oynamıyor.\r\n\r\nEee, ne yani?..\r\n\r\nBu ülkede modası geçmeyen yegáne soru, yemin ederim. Aynı anda hem moda, hem demode, hem retro, hem her bi’şey... Sor soruyu, bu konuda bir şey yapma, arada bir de o geyik ötesi soruyu dillendirmiş olmanın verdiği tatmin duygusunun rehavetiyle rahatla... Hayatın özeti gibi: N’olcak bu memleketin háli?!?\r\n\r\nBişi olmuycak abi... Bize bişi olmaaaz.\r\n\r\nBakınız bu daha pornografik\r\n\r\nBuyrun burdan yakın: Gamze Özçelik’in başına gelenlerden ağzının sulandığını tahmin ettiğimiz, Asuman Krause’nin eski sevgilisi Yaşar İpek’ten sokak ortasında yediği dayağı gizlice kaydetme şansına nail olmuş bir vatandaş, elindeki görüntüler için medya organlarından 5 milyar TL talep etmiş.\r\n\r\nŞehvetiniz kabarmadı mı?\r\n\r\nBakınız bu daha pornografik. Bir şöhret sevgilisinden dayak yiyor.\r\n\r\nİzleyince siz atmış kadar olursunuz artık. Sonra gider, aynı pozisyonları evinizde eşiniz üzerinde denersiniz.\r\n\r\nBen yakında bir şöhretimizin dövüle dövüle tecavüze uğradığı bir kaset de çıkar diye tahmin ediyorum. Üstüne üstlük tecavüzden sonra bir de öldürülürse, yemeyin de yanında yatın. Hoş olur... Leziz olur...\r\n\r\nTorunlara saklanacak derecede değerli arşivimize katarız.\r\n\r\nYalnız, sektöre dair küçük tefek endişelerim var. Raiç düşüyor diye üzülüyorum.\r\n\r\nŞunlara da bandrol takılsa, telif haklarıyla ilgili bir düzenleme uygulansa...\r\n\r\nŞimdi kimse bu elemana para vermeyecek. Sonra o görüntüler beleşe internete düşecek. Yazıktır, günahtır yani... \r\n\r\nBu konuda eli kamera, kameralı cep telefonu tutan herkesi duyarlı olmaya, hakkını aramaya çağırıyorum. \r\n\r\nBakın yarın bir gün bir şöhretimizin şahane sakil bir görüntüsünü yakalarsınız; ne bileyim tuvalette ağlıyordur, bir köşede kan revan içinde kusuyordur filan; vallahi üç kuruşa kakalayamazsınız. Bilinçleniniz. Hakkınızı arayınız.", "İyi niyet bir yana, beceri bir yana\r\n\r\nMüzik kanalı VH1’da, ‘Top Ten at Ten’ programı vardır, bilenler bilir... Bir sanatçının en iyi şarkılarının, ya da atıyorum, farklı sanatçıların icra ettiği, içinden New York geçen şarkıların 10’dan 1’e, en iyiye doğru geri sayıldığı bir programdır.\r\n\r\nGeçenlerde tek atışlık mermileri sıraladılar. Bir şarkıyla liste başı ve ünlü olup da sonradan sırra kadem basan, piyasadan silinenleri yani... Sisqo’nun Tong Song’u gibi...\r\n\r\nBizde böyle bir şey yapılsa, Zeynep Dizdar, sekiz yıl önce ortalığı birbirine katan güzelim şarkı Vazgeç Gönül ile birinci sıraya yerleşebilirdi.\r\n\r\nGelin görün ki artık böyle bir şey söz konusu değil çünkü Dizdar, dünya gözüyle bir şarkısının daha hit olduğunu görebildi: Zehir Gibi...\r\n\r\nİlk albümün adı Yolun Açık Ola idi... Sekiz yıl sonra gelen albüm İlle De Sen’in çıkış şarkısı, söz ve müziği Zeynep Dizdar’a ait olan Zehir Gibi’nin Tülay İbak tarafından çekilmiş klibi, ilk albüme de gönderme yapıyor olsa gerek ki, bir yol tribi...\r\n\r\nEfendim, klipte Zeynep Dizdar’ı ‘yeni bitmiş ilişkisinin ardından yaşadığı ayrılık acısıyla yolculuğa çıkan ve karavanıyla yaptığı bu yolculuk sırasında yaşadıklarını anlatan bir kadın’ olarak izliyormuşuz.\r\n\r\nDARISI BAŞIMIZA\r\n\r\nAllah hepimize böyle ayrılıklar nasip etsin diyesim var. Zira karavanıyla yaptığı yolculukta bayağı eğleniyormuş gibi görünüyor ve pişirip durduğu yemekleri iştahla işkembeye gömüyor Zeynep Dizdar.\r\n\r\nKlip, ankesörlü telefon başında açılıyor. Dizdar, muhtemelen hattın öbür ucunda bulunan ex-manitaya şarkının malum nakaratını terennüm ediyor: \r\n\r\n‘Gecelerim böyle zor, zor geçiyor / Zehir gibi yüreğim, çok acıyor / Ah bu aşk belásı üzerimde / Gönül ferman dinlemiyor...’\r\n\r\nŞimdi, bodoslama gireceğim, kusura kalınmasın: Zeynep Dizdar, klipte Tuğba Özay’dan bile kötü karavan kullanıyor, Naz Elmas’tan bile kötü rol kesiyor ve evet efendim, benden bile kötü yemek yapıyor.\r\n\r\nHa, herkesin damak tadı kendine... \r\n\r\nOnun bu konuda bir şikáyeti var mı? Yok gibi görünüyor. Hazır kek üzerine hazır çikolata sosu dökmek suretiyle yapılmış enayi bir pastamsı, üzerine ketçap boca edilmiş haşlanmış makarna, ‘ham-hum-hımmmpfff’ mimikleriyle ağza götürülen ızgara et... \r\n\r\nBir iştah bir iştah bir afiyet...\r\n\r\nBİR DE MUTLU HABER\r\n\r\nAslında bir daha düşününce...\r\n\r\nBir yanıyla gayet makul esasında: Tipik depresyona girmiş kadın háli... Malumunuz, bu gibi durumlarda tıkınmak, kadınlarda antidepresan da ne, diyazem etkisi yapabiliyor.\r\n\r\nKarbonhidrat ve glikoz almak iyi gelmiş, endorfin bünyede tavan yapmış olsa gerek ki Zeynep Dizdar, zehir gibi yüreğinden, sanki bal börekmiş gibi, gülüm gülüm gülücüklü bir suratla bahsediyor.\r\n\r\nBirkaç izlemenin ardından, klipte, tüm klip klişeleriyle dalga geçildiğine kanaat getirdim. Ki takdir edersiniz bu, benim geçinmeye gönüllü hálim...\r\n\r\nYoksa, olur da kardeşim, bu kadar mı kötü olur?.. Yani iyi niyetle bir şeye girişip, bu kadar kötü bir seyirlik ortaya koymayı becerebilmeleri mümkün değilmiş gibi geliyor.\r\n\r\nSırf Vazgeç Gönül’ün hatırına bile olsa, dedik ya, geçinmeye gönlümüz var. Dolayısıyla işe olumlu yanından bakalım:\r\n\r\nKlip kötü olsa da şarkı Hande Yener tadında, gayet başarılı bir pop şarkısı ve çok iyi bir vokal olan Zeynep Dizdar’ın şarkı yazarlığı konusunda da yolunu açacağa benziyor.\r\n\r\nVe esas mutlu haber şu ki: En azından bir şarkıcımızın, albümünün elde ettiği başarının ardından dizi mizi çevirmeyeceği, garanti gibi görünüyor. \r\n", "Ebleh yazı\r\n\r\nPazartesi akşamı, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları’nın, Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi’nde sergilediği, Romanyalı Matei Visniec’in yazdığı ve Orhan Alkaya’nın yönettiği Savaş ve Kadın adlı oyuna gittim.\r\n\r\nEski Yugoslavya’nın dağılmasını, biri tecavüze uğramış Bosnalı, diğeri de toplu mezar kazıcılarına psikolojik destek vermek için orada bulunan ABD’li bir psikiyatrist olan iki kadının diyalogları aracılığıyla anlatıyor oyun.\r\n\r\nYıllar yılı dip dibe yaşayan, komşuyken bir anda düşmanca şarkıların makamından çalan insanların, savaşla birlikte birbirlerini nasıl kırdığına ve savaşı nasıl kadınların namusları, pardon, ‘namus’ları üzerinden yürüttüğüne dair insanın içini deşen bir oyun; yine pardon, ‘oyun’:\r\n\r\n‘Eskiden savaşlarda bedenlere hançerler sokup çıkartılırdı. Şimdi intikam almak için birbirlerinin kadınlarının bedenlerine penis sokup çıkartıyorlar.’\r\n\r\nBoston’lu psikiyatristin, etkileyici repliği ki mübarek, hayatın özeti gibi...\r\n\r\nİnsanlık tarihinin en güzel, en üretken faaliyeti, seks, savaş söz konusu olduğunda, en öldürmez süründürür türünden, beter bir vahşete dönüşüyor: Tecavüze, ırza geçmeye...\r\n\r\nŞimdi, kulağa çişli bir nahiflik tufanı olarak gelebilir ama bu hayatın travmadan doğmayan mutlu çocuklara ihtiyacı var.\r\n\r\nVe ‘Dünya barışı’ denen şeyin, sadece güzellik yarışmalarında, ‘Hadi kızım, biz seni güzelliğin için seçeceğiz ama kafan da basıyor mu anlayabilmemiz için şöyle şerbetli bir dilek de tutuver’ sorusuna verilecek bir cevaptan çok öte bir şey olabilmesini istiyor insan.\r\n\r\nDünya barışı dileğinde bulunan güzellik kraliçelerinin eblehten öte bir birey olabildiği ve bu dileğinin ‘ebleh’likten öte bir şey olarak addedileceği günleri, öylesi bir izanı görebilmeyi...\r\n\r\nBarışın, o malûm pazarlama tabiriyle ‘win-win’ anlamına gelebileceği günleri görmek, bu hayatta nasip olur mu bilinmez. Bilinmez ama şiddetle umulur... Yine de -dilediğiniz gibi dalganızı geçebilirsiniz- nihai olarak öfkeden, hırstan ve kasaba hıncı, kasaba kurnazlığı güden bir izandan ziyade umuda inanan bir Kova burcu mensubu olarak, inanmaktan caymam mümkün değil.\r\n\r\nKabûl: Bu çişli bir metindir. Modern çağı uykudan esneten ütopik klişelerden ibarettir. Fakat bu aralar ‘kanla karışık ideal’ işeyesi var bünyenin, biliyor musunuz... Niyeyse artık?..\r\n\r\nVe kimi çişli klişeler, bir türlü hayata geçemeyen hálleri çağıran dualar gibi vardır. Ve hep olacaktır.\r\n\r\nEvrim belki de şöyle bir şeydir: O klişeleri, yüzünde dalgacı bir sırıtışla, aşağıdan ya da yukarıdan değil de yanıbaşından, omuz başından izleyebilmektir. Zamanın, izafiyetten anladığı, kimbilir, belki de: Eşitliktir.\r\n\r\nKendi kuyruğunu kovalayan bir köpektir belki zaman.\r\n\r\nİllá ki başladığı yere, kendine, özüne dönecektir.\r\n\r\nBak işte bunun için savaşmaya değer. Gerekirse kendinle... Nasılsa hiçbir kuçunun intiharının ya da cinayetinin ya da idamının kanı yerde kalmaz. Ve hiçbir surat, nakil kaldırmaz. Ne nakil kaldırır, ne de suret kaldırır... \r\n\r\nİfade, nev’i şahsına münhasırdır, kendi takviminde yaşlanır, kendine benzer, Tanrı’nın oya gibi işlediği bir kar tanesidir, üniktir, biriciktir.\r\n\r\nVe evet: Eblehçe: İyiler galip gelecektir. Savaşın olmadığı o yerde...\r\n\r\nUzun zaman alsa da, çokça acıya mal olsa da: Kazana kazana... Win’e win’e...\r\n \r\n", "Pozumuz var, keselim\r\n\r\nHadi bakalım... Bu seferki ‘Tekliflere açığım’ açıklaması, beklemediğimiz yerden geldi.\r\n\r\nTBMM 20. Dönem Milletvekili ve Meclis Başkanı ve İncelikli Çiçek Sulama Üstádı Botanik Meraklısı Kamer Genç, ‘kamuoyu tarafından unutulmamak için’ atv’de yayınlanan Aşk Oyunu adlı dizide hakim rolünde konuk oyuncu olarak yer alacak:\r\n\r\n‘16 sene hakim ve savcı olarak çalıştım. Oynadığım role yabancı değilim. Bundan dolayı çok rahat bir rol oldu.’\r\n\r\n‘Oyunculuğa ve gelecek tekliflere sıcak baktığını’ belirten Genç’in de Şoray gibi kuralları ya da meselá eşcinsel rolünü asla ve kat’a canlandırmayacağını söyleyen Kadir İnanır gibi prensipleri var ancak:\r\n\r\n‘Bizi rencide etmeyecek, topluma hizmet edecek ve eğitici özellikteki projelerde yer alabilirim. Kötü adamı oynamam! Hayat tek yönden ibaret değil. İyi bir aile babası, iyi bir iş adamını oynayabilirim. Kötü adam olmak için ortada bir sebep yok. İyiler tarafında olabilecek bir rol olabilir. Ne de olsa işimiz gücümüz yok.’\r\n\r\nGenç, diziden alacağı parayı Tunceli’de okuyan ve paraya ihtiyacı olan gençlere verecekmiş. İnşallah... Hayra vesile olmasını umalım...\r\n\r\nEski siyasetçilerin kitap yazmasına alışkındık; şimdilerde dizilerin reytingi daha iştah kabartan bir popülerite sağlayabildiği için anlaşılır bir durum esasında...\r\n\r\nBildiğiniz üzre, KKTC eski Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş da yakın bir geçmişimizde, seneler senesi haber programlarında bir türlü anlatamadığı ‘Kıbrıs meselesini’ hakkıyla anlatabilmek için Kurtlar Vadisi’nde rol almıştı... ‘Kendisi’ rolünde...\r\n\r\nBunun yanında, dış haberler çerçevesinde elimizde bir de şu var: Tayland Başbakanı Thaksin Shinawatra, basın toplantısında, gazetecilerin yanıtlarını, Merkür’ün konumu şans yıldızını kötü etkilediği gerekçesiyle, durum düzelene, yani gezegenlerin dizilişi bir yıl sonra değişinceye kadar yanıtlamayacağını söylemiş bulunuyor. \r\n\r\nBenim niyeyse -bir türlü düz yolda düz gitmeyi beceremeyen Merkür’ün yarattığı durumlardan kaynaklanan kişisel gıcığımızın ve bu konuda hezeyan geçiren arkadaşların ayrıyetten bunalım yaratan krizlerinin de payı olabilir tabii- durduk yerde işgüzarlığa girişesim geldi.\r\n\r\nŞimdiki iktidarın, bu iki durumu, bir ilham bulamacı şeklinde yoğurup değerlendirmesinin büyük getirileri olabileceğini düşünüyorum.\r\n\r\nDiyorum ki Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, basına ağzını açtığı her sefer içine düştüğü ‘Dün şöyle söylemiştim ama esas söylediğim şuydu’ vaziyetinin yol verdiği durumlara şöyle bir formül uygulasın. Tatlı bir açıklama yapsın:\r\n\r\n‘Merkür, bu aralar bizim istediğimiz yönde ilerlemiyor. Bunun bizim belediyelerimizin ve bakanlıklarımızın beceriksizliğiyle alákası yoktur. Altyapı, üstyapı; iç politika, dış politika: Neyse ne sorunları tamamen Merkür’le ilintilidir. Danimarka’da çizilen ve bizi üzerinde basın özgürlüğü yazan bir tuvalet kağıdıyla popomuzu silerken resmeden karikatürün, kendi ülkemizde çizilen karikatürlere açtığımız davalardan da güç alıyor oluşunu... Ulema derken hangi bilimsel merciden bahsettiğimizi... Pazarlamaya gelince şarabın her şeyinden anlayıp yasaklamaya gelince tadından anlamayışımızla gurur duyuşumuzu da; hiiiç sormayın... Biz kendi fikriyatımızı toparlayana kadar... Bir süre görüşmeyelim... Merkür hadisesi, biliyor musunuz... Ehe...’\r\n\r\nHem kendilerinin bir sene sonra piyasaya çıkması gerekmez.\r\n\r\nHer diziye bir Kasımpaşa Delikanlısı rolü yazılır. Başbakan da konuk sanatçı olarak rol alır.\r\n\r\nAçıklamalarını aralarda, yayınlanan dizilerde yapar...\r\n\r\nTopu da senaristlere atar...\r\n" ]
[ "ebr", "ebr", "ebr", "ebr", "ebr", "ebr", "ebr", "ebr", "ebr", "ebr", "ebr", "ebr", "ebr", "ebr", "ebr", "ebr", "ebr", "ebr", "ebr", "ebr", "ebr", "ebr", "ebr", "ebr", "ebr", "ebr", "ebr", "ebr", "ebr", "ebr", "ebr", "ebr", "ebr", "ebr", "ebr" ]
[ "Atatürk futbol yorumcusu!\r\n\r\nSanıyorum ki okuyunca çok şaşıracaksınız. Ben de dinlediğim zaman müthiş etkilenmiştim. Türk futbol tarihinin gelmiş geçmiş en başarılı antrenörü ve unutulmaz golcüsü Gündüz Kılıç'a Kumkapı'daki bir rakı sofrasında sormuştum: \"Siz Atatürk'ün en yakını Kılıç Ali'nin oğlusunuz. Atatürk'le hiç futbol konuştunuz mu?\" \r\nGündüz Kılıç, \"Konuşmaz mıyım\" dedi. Sonra da o tatlı gülümsemesiyle şu unutulmaz olayı anlattı: \"Florya Deniz Köşkü'ne gelen Atatürk, ilerideki ormanlık sahada maç hazırlığını yapan bizleri görmüş ve yanındakileri de alarak 'Şu çocuklar ne yapıyor bir bakalım' demiş. Bir de baktık ki saha kenarında Atatürk bizi izliyor. Hemen durduk, yanına gittik. Atatürk bana 'Şu futbolu anlat bakayım çocuk' dedi. Elime bir sopa alarak toprak üzerinde çizgilerle o zamanki taktik olan WM'yi ve maç taktiğini anlattım. Nasıl savunma yapacağımızı, nasıl gol atacağımızı elimdeki sopa ile toprağı çizerek gösterdim. Atatürk dikkatle dinledi ve 'Yahu! Bu futbol aynen savaş gibi. Şu futbolun içindeki strateji ve planlama ancak savaşta olur. Hele şu savunma ve hücumdaki planlama aynı savaş gibi canım!' dedi.\" Doyumsuz sohbet sonrası Gündüz Kılıç gülerek şunları söylemişti: \"Atatürk'e futbolun savunma ve hücum yönlerini anlatırken o bundan müthiş etkilenmişti!\" \r\nNOT: Bir anı da Fenerbahçeli Bedri Gürsoy'dan. Bana anlatmıştı. İlk ulusal maçımız olan Romanya karşılaşması için formalar geldiği zaman Atatürk'ün de mesajı gelmişti. Ama duygulandıran nokta şuydu. Beyaz formaların üzerine bayrak soyunma odasında dikilmişti. Bu şu anlama geliyordu. Formanın beyazlığı kefeniniz, üzerinizdeki bayrak ise şehitliğinizi anlatır. Bu forma ulusun namusudur! \r\n", "Alpay yüzünden\r\n\r\nİsviçreliler sorsa ne cevap veririm? İtiraf edeyim veremezdim. \r\nSoru şu: Fatih Terim neden ve niçin arkasında yakın korumayla sahaya çıktı? \r\nSahi kimden korkuyor? \r\nYoksa Terim'i tehdit eden mi var? \r\nO zaman İsviçre antrenörü yakın koruma yerine özel tim isterse bunun cevabını nasıl veririz. Elbette veremeyiz.\r\nBiliyorum ki, 'Alpay yüzünden dünyayı kaybettik' diyeceksiniz. Böyle diyene itiraz etmem. Sadece şunu derim:\r\n1- İngiltere'deki Avrupa Şampiyonası'nda gole giden Vlaoviç'i düşürmeyen o. O maçtan sonra kahraman oldu, fair play ödülü aldı. Oysa bu salaklık ödülü değil mi? \r\n2- İngiltere ile yaptığımız maçta şu penaltı olayında Beckham ile kavga edip maçın atmosferini değiştiren o. Sonra da İngiltere'den yani Aston Villa'dan kovulan da o.\r\n3- Hadi bunlar geçmişte kaldı diyorduk ama dün gece daha 1. dakikada penaltı yaptı. Nasıl yaptı derseniz, hiç pozisyon yokken yani gol tehlikesi yokken yaptı. Hani top gol olacak ya, o zaman topu eliyle çevirse anlarım.\r\nBu konuda özetin özeti şu; ben Alpay Özalan'ı hiç anlamadım. Anlayan varsa bir zahmet bana izah etsin. \r\nElbette bu özel gecede Fatih Terim büyük düşündü büyük oynadı. O da biliyor ki, bu özel gecede kahraman olmak var. Ben de şunu biliyorum ki, Terim başarırsa onun heykeli Barbaros heykelinin yerine dikilse, hadi abartayım Taksim'e dikilse itiraz etmem. \r\n\r\nTERİM YOLUNU ÇİZMİŞ \r\nÇünkü Terim kendisi için değil Türkiye için yeni bir yol aradı ya da yeni bir yol çizdi. Bu kendisine inananların savaşıydı. Yani Terim kendisine inanan oyuncuları sahaya sürdü. Bu düşüncede haklı, itirazım yok. Ama büyük maçlar büyük oyuncularla kazanılır felsefesine inanan biri olarak elbette Terim'i eleştireceğim:\r\n1- Keşke kalede Rüştü Reçber olsaydı. Belki penaltıyı kurtarırdı. \r\n2- Keşke Nihat Kahveci de olsaydı... Belki kazandığımız frikiklerden bir gol atardı. \r\n3- Fatih Tekke, Hakan Şükür'ün yerine oynasaydı belki golünü atardı.\r\nDikkat edin, hepsine belki dedim. Futbol zaten belkiler oyunu. Ama şunda belki demiyorum, Türkiye Almanya'ya gitseydi inanın inanılmaz işler yapardı. Yani belki demiyorum, kesin yapardı diyorum. \r\nMESAJ: Elbette özel mesajlar verdim. Ama en özel mesaj Belçikalı hakem için. Maçın kaderini etkiledi mi, etkiledi mi derseniz, \"Evet\" derim. Çünkü çok özel biçimde İsviçre'yi korudu. \r\n", "İhanet \r\n\r\nTaraftar, kendi öz evlatlarına yapılan ihaneti unutmaz.\r\n\r\nSen F.Bahçe'nin kapının önüne koyduğu oyuncuyu baştacı yap, sen G.Saray'ın \"Kulüpten içeri giremez\" dediği oyuncuyu baştacı yap. Ama sen Beşiktaşlı olan, Beşiktaş öz kaynak düzeninde yetişen oyuncuları kapının önüne koyarsan benim söyleyeceğim tek şey şu: Bunun adı vefasızlık. Bunun adı Beşiktaş değerlerine ihanettir...\r\nBu söylediklerimi duygusal bir yorum olarak değerlendirebilirsiniz. Haklısınız. Öyleyse duygularımızın önüne mantığımızı koyalım:\r\n\r\n1.Okan Koç'u ulusal takım kampından zorla kaçırtan ve G.Saray'ın elinden almayı bir büyük yöneticilik başarısı olarak ilan eden kim?\r\n\r\n2.Geleceğin starları diyerek Adana'dan Ümit Aydın, Altay'dan Sinan Kaloğlu'nu alarak \"Geleceğe yatırım yapıyoruz\" diyen kim?\r\n\r\n3. \"Biz öz kaynak düzenine çok değer verdik\" diyerek yuvadan yetişen\r\nYasin Sülün'ü kaptan yapıp Ali Cansun Begeçarslan, Eser Yağmur, Ümit Atalay ve Yasin Yıldız'ı A kadrosuna aldırma emrini veren kim?\r\n\r\nBu üç sorunun cevabı şu: O günün futbol şubesi sorumlusu, bugünün başkanı Sayın Yıldırım Demirören.\r\nBu işin arkasında bir hesaplaşma var. Bu hesaplaşmadaki adres de başkan Serdar Bilgili ile menajer Sinan Engin'dir.\r\nŞimdi işin ekonomik yönü. Daha düne kadar 10 milyon dolar harcanıp alınan, bugün ise kapının önüne konulan oyuncular ne olacak? Aslında Beşiktaş'ın 10 milyon dolarlık zararını kim karşılayacak?\r\nSayın Demirören derhal Beşiktaş özkaynak düzenini kapatmalıdır!\r\nKomik değil, gerçek bu. Beşiktaş yönetim kurulu neredeyse 20 kişi. Ama konuşan 2 kişi. Beşiktaş kayınbirader-enişte formülü ile yönetiliyor. Bütün bunları yapan kişi Futbol Şubesi Sorumlusu Kıvanç Oktay. Beşiktaş'ın geleceğinin altına dinamit attı. Milano'da yemek sofrasında söz verdi diye üç yıldır Inter'de yedek olan Okan Buruk'u aldı.\r\nSon söz: Sayın Demirören, Beşiktaş taraftarı kendi evlatlarına yapılan bu ihaneti asla unutmaz. \r\n", "Bizde beyaz mendil yok \r\n\r\nSevgili Del Bosque; Sizin İspanya'da kesin bir kural vardır. O da şudur; İspanya'ya transfer olan antrenör ve futbolcular 3 ay içinde kesinlikle İspanyolca öğrenmek zorundadır. Buna mecburdurlar. Öğrenemeyen ülkesine geri döner.\r\nBu kuralınız yüzünden Nihat Kahveci hem iyi futbol oynuyor hem de bülbül gibi İspanyolca konuşuyor. Rüştü Reçber ise Türkiye'ye geri döndü.\r\nSevgili Del Bosque; Ebette senden Türkçe'yi öğrenmeni istemiyoruz. İsteğimiz Türk futbolunu hemen öğrenmen . Gördük ki bunu yapamadın. Nedeni de Türkiye'yi tanımaman.\r\nÖyleyse Beşiktaş'a bir Türk menajer iste. Sakın bana Erdil Arpacı var deme. O kolej çocuğudur, futbolu bilmez. Sakın bana Datcu deme. Yani diyorum ki iyi bir menajer alsaydın Gençlerbirliği maçında Youla'yı Ronaldo ile tutturmaz, Denizli maçında ise Timuçin'i bu kadar rahat bırakmazdın. Sevgiler tatlı ihtiyar. Şimdi\r\nseviliyorsun. Kaybedersen bizde beyaz mendil yoktur.. \r\nSakın bana \"beyaz mendilin yerine ne vardır\" diye sorma! Söylersem moralin bozulur!..\r\n", "Mösyö Tigana korkak!\r\n\r\nÖyle diyorlar ya!.. Sorunları ortak. Kondisyon konusunda aynı sıkıntıyı yaşıyorlar. Yani 60'ıncı dakikadan sonra çöküyorlar. Peki öyle mi oldu? Yani maçın kaderi son 30 dakika da mı belirlendi? Bu sorunun cevabını futbolcular sahada şöyle verdiler: \r\n\"Yok öyle bir sorun sayın hocalarım!\" \r\nİki teknik adam, Ziya Doğan ve Jean Tigana'ya itirazım ve şikayetim şudur: İkisi de korkuya dayalı futbola prim verdiler. Bu, seyirciye yapılan en büyük saygısızlık. Önce kaybetmemek, golü karambollere bırakmak gibi bir düşünceye sarılmak, Beşiktaş ve Malatya'nın vizyonunu küçülttü.\r\nBakın ilk 45 dakikanın analizi şu; \r\n1- Beşiktaş'ın orta alanı felaket. Kleberson sorumluluktan kaçıp aldığı topları en yakınına verdi. Tümer Metin gibi bir usta sakatlanmamak için oyunun içine saklandı. (İsviçre ulusal maçını düşünmesi elbette geçerli bir mazeret...) İbrahim Akın da eleştirilerden korkup, risk almadan her topta Ailton'u aradı.\r\n2- Malatyaspor, yenilmemek için savunmada alan daralttı. Taktik faullerle Beşiktaş'ı çökerttiler. Hücuma ise çabuk çıktılar. Mustafa Özkan'ın fedakar oyununa karşılık Effa Owana'nın egoist futbolu Malatya'nın hücumlarını öldürdü.\r\n3- İlk 45 dakikada kaleciler hatasız, savunmacılar mükemmeldi.\r\nİkinci yarıya Beşiktaş ve Malatya risk alarak ve tempo yaparak başladılar. Tek fark biraz koşmaktı! \r\nTigana sistem üzerinde operasyon yapmıştı. Tümer Metin'i, İbrahim Üzülmez'in önüne çekip hücumları sol taraftan organize ederken, sağda Ali Tandoğan daha çok hücuma çıkmaya başlamıştı. \r\nBu noktada Beşiktaş iki sorun yaşadı: \r\n1- İki kanat ikişer kişi ile oynadı ama Ailton'a bir tek top atılmadı. İşte burada Ailton'un el kol isyanları başladı. (Şık olmayan bu tablo gösterdi ki, Beşiktaş'ın takım olma sorunları var) \r\n2- Tümer Metin çizgiye ve geriye doğru gelince yani kaleden uzaklaşınca, Beşiktaş kendi silahını kendi imha eden takım oldu. (Oysa kaleye yakın oynasa ya gollük pas verecek ya gol atacak.) \r\nSon yarım saate girince Doğan ve Tigana orta sahaya dinamizm getirmek için değişiklik yaptılar. Daniel Pancu ve Souleymane Youla değişimi doğruydu. Malatya'da ise Okan Yılmaz'ın oyuna girmesi geç kalmış bir karardı.\r\nBeklenen goller karambollerden geldi. Oscar Cordoba'nın yediği gol hediye oldu. İyi oynarken kötü oyuncu Effa'dan kötü gol yedi. Son dakikada Fevzi Tuncay da savunmasının hatası ile golü yedi. Maçın hakkı buydu. \r\nMESAJ; Beşiktaş 1-0 mağlup. İbrahim Akın çıkıp Ahmet Dursun girerse, Mösyö Tigana'ya güvenim sıfır! Mösyö Tigana risk almıyor. Yani korkuyor. Mösyö Tigana; savunmadan bir kişi çıkar (İbrahim Üzülmez veya Çağdaş Atan gibi) hücuma bir kişi al. Olay budur!.. \r\n", "Kendimızi ihbar ettik\r\n\r\nMedyada her fotoğrafı dikkatle izledim. Her yazarı en ince ayrıntısına kadar okudum. Sanki herkes İsviçre'ye belge-bilgi ulaştırma çabası içinde. \r\nHele maçı veren TV kanalı.\r\nHer şeyi kare kare gösteriyor. \r\nYani Türkiye'yi yakacak bilgi ve belgeleri kendi ellerimizle İsviçre'ye verdik. Yazıklar olsun! \r\nBiz böyle yaparsak FİFA Başkanı da haklı duruma gelir. Baksanıza adam, \"İsviçreli kimliği ile söylüyorum\" diyor. \"Ben bizimkilerin tekme attığını görmedim. Türkler tekme attı\" diyor.\r\nYanisi şu... FİFA Başkanı Blatter, maçı izleyen UEFA Asbaşkanı Erzik'ten bilgi almadan bu kadar taraflı konuşuyor.\r\nİşte o zaman da ben Şenes Erzik'e soruyorum: \"Neden ve kimin için susuyorsun Bay Şenes Erzik? Susmak demek, olayları kabul etmek değil midir?\" \r\nDahası şu...\r\nŞu Belçikalı hakemin başkanı da sen değil misin? Konuş be Erzik! \r\n", "Tuzak! \r\n\r\nReal Madrid gibi bir dünya devini yöneten Del Bosque, Denizli'de meslekdaşı Giray Bulak'ın tuzağına düştü. Hem de acemi bir stajyer antrenör gibi. Hadi işin doğrusunu söyleyelim, Giray Bulak meslekdaşı Del Bosque'ye antrenörlük dersi verdi. Sonuç bu. Bu sonuç Beşiktaş adına daha kötü olabilirdi, yani bir hezimet. Ama Beşiktaş futbol olarak Denizli'den çok kötü bir tokat yedi. Elbette pembe gözlük takanlar, Tümer Metin'in penaltısından sonra, yani 30 saniye içinde Timuçin'in golü olmasaydı bu maç böyle bitmezdi diyecekler. Belki de tek doğru yorum bu. Ama biz futbol dilini kullanalım ve Del Boque'nin bu maçta zirveye çıkan yanlışlarını sıralayalım:\r\n1- Beşiktaş dörtlü savunma yapamaz ve yapamıyor. Orta sahanın göbeğinde Okan Buruk oynayamaz ve oynayamıyor. Bu futbol anlayışı ile yani üç pas yapamayan bu orta saha ile Beşiktaş Raul'u da getirse, Vieri'yi de getirse gol atamaz. Çünkü golcüler gol pası a-la-mı-yor. Daha kötüsü de şu; Beşiktaş savunması pozisyon hatası yapıyor. Kademe için çırpınan bir tek Ali Güneş. Ronaldo orta göbekte çakılı. İbrahim Toraman hücuma çıkıyor ayağındaki topu kaptırıyor. Savunmaya geliyor, ne kademe var ne de ilk topa basma. Ömer Rıza'dan çalımı yedi gol oldu. Timuçin Bayazit'tan çalımı yedi yine gol oldu. Maça iyi başlayan Murat Şahin de kurtarabileceği golleri yedi.\r\n2- Del Bosque Beşiktaş'ı oyuna iyi başlattı. Ama ikinci yarı büyük riskler alarak Denizlispor'un üstüne gitti. Oysa bu bir tuzaktı. Giray Bulak alan daraltarak savunmaya çekildi, Timuçin Bayazıt'ı sol tarafta çizgiye çekip, oyunu onun üzerinden kurdu. Yani kontratağa çok çabuk çıktı. Timuçin gibi bir asist kralı sol tarafı hallaç pamuğu gibi attı. Bu bölgede oynayan Berkant Göktan ileri çıktı ve kollektif futbola ihanet etti. \r\n3- Beşiktaş'ın sol tarafından İbrahim Akın gibi bir oyuncu varken Juanfran'a ne gerek var o zaman? Orta göbeğe tekrar Giunti alınsa olmaz mıydı?\r\n4- Carew'in nasırı varmış. Bu operasyon üç gün önce yapılabilirdi veya 3 gün sonra. Denizli maçı Beşiktaş'ın kader maçı ama Carew, yani golcüsü yok. Ahmed Hassan ile Veysel'in futbol anlayışları ise komik. Hadi gol atamıyorsunuz anladık, savunmaya yardım etmemek de ne demek? \r\n5- Tümer Metin çok özel oynadı ama yapacağı da fazla bir şey yoktu. Ama Sergen Yalçın için herkes görüşlerini tekrar gözden geçirmek zorunda. O ne kilo öyle! Yürürken bile zorlanıyor. Ayağını zor kaldırıyor. İkili mücadelelerde yere düşüyor. 45 dakika oynadı, harika bir frikik attı. Yani Sergen Yalçın ya futbola dönecek, ya da biz onu ebediyen unutacağız. Böyle bir Sergen'in varlığı herkesin kafasını karıştırdı. En çok da benim. Böyle giderse Sergen Yalçın'a olan inancımı ve güvencimi kaybedeceğim.\r\nBu maçın gerçek kahramanları olan Giray Bulak'ın Denizlisporu'na haksızlık etmek istemem. Amatörce ve yürekli oynayarak Beşiktaş'a futbol dersi verdiler. Üç maçlarını da kazanarak zirveye çıktılar. Bulak maçı 90 dakika mükemmel yönetti. Tebrikler.\r\nSon sözüm hakem Oktay Demiray'a: İbrahim Akın'ın çekilerek düşürüldüğü pozisyona 'Aldatma' diyerek sarı kart çıkarttı. Asıl aldanan kendisiydi. 3-4 yanlış faul yorumunun dışında mükemmel maç yönetti. \r\n", "O primi almayın geri verin!\r\n\r\nBir tane yürekli futbolcu arıyorum.\r\nDürüst, ilkeli ve sporcu. \r\n\"Bu parayı hak etmedim. Geri alın\" diyecek bir sporcu. Ama onlar susuyor. Diyorlar ki alan suçlu değil, veren suçlu! \r\nHani diyorum bir futbolcu çıkıp dese ki, \"Bu parayı hak etmedim, alın.\" İşte o futbolcu benim için gerçek fair-play sporcusudur. \r\nEy devlet! Çukurca'da vatan uğruna iki ayağını yitiren 20 yaşındaki aslan gibi delikanlıya 300 milyon malul emekli maaşı vermek için 3 ay soruşturma açıyorsun da, neden şimdi susuyorsun? Söyleyin lütfen... \r\nUlusal formayı giymek için üste para istemenin adı profesyonellikse ben bu olayda yokum. Yooook!..\r\nUlusal Takım Kaptanı Hakan Şükür'e soruyorum. Bu konuda Fethullah Efendi ne diyor, bi zahmet soruversene? \r\n", "Başkana Son Mektup\r\n\r\nBeşiktaş Başkanı Sayın Yıldırım Demirören... Hatırlarsanız size bir mektup yazdım. \"Beşiktaş'ta güzel şeyler yaptınız. Ama bir şeyi kötü yaptınız. O da futbolu kötü yönettiniz\" dedim. \"Bu başarısızlık sizi götürür\" dedim. İşte o noktaya gelindi. Bu nedenle size ikinci ve son mektubu yazıyorum. (Üçüncü mektup Beşiktaş'ın yeni başkanına yazılacaktır) . Sayın başkan, taraftar incelik gösterip, \"Yönetim istifa\" diyor. Yani \"Demirören defol git\" demiyor. Bu kadar yanlış bir arada olursa o sözler de çok yakında.\r\nSayın Başkan bakın nerede yanlışlık yaptınız: \r\n1- Futbol şubesini enişteniz Kıvanç Oktay'a teslim ettiniz. Hesap sorma mekanizmasını işletmediniz. Transferde hesap sormadınız. Başarısızlığın faturasını hep antrenör ve futbolcu öderken Kıvanç Oktay hep görevde kaldı. \r\n2- Seçime girerken \"25 milyon doları cebimden vereceğim\" dediniz. (İzmir Beşiktaşlılar lokalinde). Vermediniz. İyi para verdiler diye John Carew'i sattınız. Şimdi ise \"3 süper oyuncu alacağım\" diyorsunuz. Carew'i satmayıp şimdi alacaklarını o gün alsaydınız şu an koltuğunuzda rahat otururdunuz. \r\n3- Beşiktaş Başkanı'nın sözü senettir. Beşiktaş Başkanı'nın sözleri bir kanun gibidir. Yani başkan yalan söylemez. Oysa şu an sözüne güvenilmeyen başkan oldunuz. \"Del Bosque'yi erken göndermekle hata yaptım\" dediniz. Eleştirince \"Ben D.B'yi erken göndermek hata derken Çalımbay'ı göndermek hata dedim\" dediniz. Ne oldu? 3 gün sonra \"Rıza ile beraber gideriz\" dediniz. Üç gün sonra da Çalımbay'ı kovdunuz. (Çalımbay istifa etmedi. \"Bolton maçına kadar kalayım\" dedi; izin vermediniz) \r\n4- Beşiktaş Başkanı, personeli konumundaki antrenörün ayağına kadar gidip pazarlık yapmaz. Başkan Akaretler'de oturur ve Beşiktaş Antrenörü ayağına gelir. (Şu da var. Daha dün istifasına izin verdiğiniz, bu gün ise danışman olarak yanınıza aldığınız Erdil Arpacı ile antrenör arıyorsunuz) Hitzfeld (Alman), Keegan (İngiltere) ve Le Guen (Fransız) size randevu bile vermediler. Danimarka'nın hocası Olsen'in \"Ben antrenörünü kovan takımda çalışmam\" demesi çok şeyi anlatır. Şöyle bir bakın... Scala, Daum, Lucescu ve Del Bosque kovuldular. Peki bu hocaları kovan yönetimin altında Demirören'in imzası var mı?. Vaaar. Öyleyseeee! \r\n5- Onorer Başkan Süleyman Seba'nın transferde yolsuzluk yaptığı gerekçesiyle gönderdiği Gordon Milne'i, futbol direktörü yaptınız. Fulham'ın yolsuzluk gerekçesiyle mahkemelik olduğu Tigana'ya antrenörlük önerdiniz. Neden? \r\n6- BJK TV'yi kimler ne amaçla ve nasıl yönlendiriyor? Dikkat!!!! \r\n", "Carew'e dikkat! \r\n\r\nTartışılması gereken yorum şu: Sergen Yalçın İstanbul'da bırakıldı. Olabilir. Ama bu karar bu maçı inanılmaz etkiledi. Son yarım saat oynasa bile maç kurtaracak bir Sergen yok. Juanfran'ın transferinin ise İbrahim Üzülmez'i inanılmaz olumsuz etkilediğini gördük. Malatyaspor'un attığı golde hata İbrahim Üzülmez'de. M'Bayo'nun gol olmayan mükemmel pasında da sorun İbrahim'deydi. Bakın; basit bir karar nasıl ciddi sonuçlar doğurabiliyor.\r\nBeşiktaş dörtlü defans yapıyor. Onların önünde de iki oyuncu var. Yani 6 kişi savunmayı düşünüyor. Bu savunmayı Yunus Altun tek başına dağıttı. Genç Bilal Kısa da aralara girip, tek pasla oynayınca Be- şiktaş darmadağın oldu. Ama asıl sorun Beşiktaş'ın orta göbeğinde. Okan Buruk ve İbrahim Toraman üç pası bir arada yapamadılar. Kaptıkları topların birini bile arkadaşlarına aktaramadılar. Rakibe verdikleri her top tehlike olarak geri döndü. Okan Buruk sık sık ileri çıkıp, gizlenince savunmanın bütün yükü de Toraman'ın omuzlarına kaldı. \r\nİbrahim Üzülmez'in kötü oynamak için mazereti var anladık; ama Kaan Dobra'nın neyi var? Sezon başında Kocaelispor ile anlaşan Kaan Dobra sahada, hazırlık kampının imparatoru Sergen Yalçın yok.\r\nAhmed Hassan gerçek yerinde oynatıldı ama kötüydü. Biraz daha hazırlayıcı olmalıydı, yapamadı. Daniel Pancu da gerçek yerinde görev yaptı ve mükemmel oynadı.\r\nBeşiktaş'taki tatlı sorun ise John Carew. Aslında mükemmel oynadı ama rakip ceza alanında topla sadece 2 kere buluştu. İlk yarıdaki kafa şutu Fevzi'den döndü, ikinci yarıdaki kafası da üst direkten... Carew'i tutmak için bir değil, iki markajcı lazım. Şu da görüldü ki, hakemler Carew'e yapılan faulleri daha ilk maçta görmemeye başladılar. Adama havada bile faul yaptılar ama çalınmadı. Beşiktaş için bir tehlike de bu.\r\nMaçın ikinci yarısına iki teknik adam elini koydu. Aykut Kocaman skoru korumak için savunmaya çekilerek hata yaptı. Del Bosque ise Veysel Şahin'i de oyuna sokarak Beşiktaş'ı 5 forvet ile oynattı. İbrahim Toraman'ı da liberoya çekip savunma güvenliğini sağladı. Beşiktaş geniş alanı iyi kul- landı, iyi hücum organizasyonları yaptı.\r\nBu maçtan çıkan ders şu: Beşiktaş orta saha sorununu çözmeli ve hücumlarda topu Carew ile buluşturmalı. Ayrıca Carew'in yanına Ahmed Hassan daha çok sokulmalı.\r\nİki gol tartışılabilir. İlki ofsayt, ikincisinde elle oynama var. Ama hakemin kararlarına saygı duymak gerekir. Beşiktaş şans golüyle beraberliği kurtardı demek de doğru değil. Çünkü Beşiktaş şanslı olsa maçı 5-2 alabilirdi. Beşiktaş'ın sorunu şampiyonluğa oynayan bir Beşiktaş gibi olmamasıydı. \r\n", "Hayal Tacirleri \r\n\r\nBeşiktaş yazarlarına olan güvenim sarsıldı. Hepsi bir hayal taciri. İnanılmaz bir abartı. Eleştiri yok, öneri yok ama müthiş bir övgü yarışı var. Hepsini tanırım. İçlerinde Fenerli ve Galatasaraylı da var. Ama bu iş, en kutsal iş. Doğru olacaksın, dürüst olacaksın, ilkeli olacaksın. \r\nDedim ki: \"Bu Beşiktaş Fener'i geçerek şampiyon olamaz. Bu kadro yetersiz.\" Ama benim Beşiktaş yazarlarım, gazozuna oynanan Alpen Cup'ı bile kazanamayan Beşiktaş'ı UEFA şampiyonu yaptı bile... \r\nDedim ki: \"Çılgınca harcanan bu paralarla Beşiktaş'ın sonu G.Saray gibi olur.\"\r\nBenim bu uyarı yazım bile muhalefet olarak yorumlandı. Kazım Kanat karalandı. İşte bu noktada Sayın Yıldırım Demirören'e özel mesajım şu: Beşiktaş 20 yıl önce otellere kabul edilmiyordu. Parası yok diye uçak rezervasyonları yapılamıyor, kamp yapacak yer bulamıyordu. \r\nİçimde yıllardır sakladığım bir utancı itiraf ediyorum: Beşiktaş İskenderun'a maça giderken, Adana'da yediği kebabın parasını verememişti. Beşiktaş'ın bu rezaletini bir gazeteci olarak yazmam gerekirken, yazmadım. Polis çağıran kebapçıya paraları ben ödedim. (Oysa polisin gelmesiyle bu kavgalı ortamı resimleyip, o gün çalıştığım Hürriyet'e haber yapsaydım yılın olayı olurdu. Ama milyonlarca Beşiktaşlı'yı düşündüm, onlar bu utancı bilmesin diye hayatımda ilk kez meslek ilkelerimi çöpe attım.)\r\nParası olmayan Beşiktaş,\r\nAdana'dan İskenderun'a belediye otobüsü ile gitti. Futbolculara günde bir şişe su ve kola veriliyordu. \r\nBu acıklı ve uzun hikayeyi burada kesiyorum, Sayın Başkan Yıldırım Demirören. Beşiktaş'ı bu utançtan Sayın Erdoğan Demirören kurtardı. Beşiktaş ta Erdoğan Demirören'e minnet borcunu yıllarca Ankara Pazarları'nın reklamını taşıyarak ödedi. \r\nSayın Yıldırım Demirören benim korkum buydu. Bu nedenle şunu söylüyorum:\r\n\"Baban gibi Beşiktaşlı ol!\" \r\n", "Bunun adı uyanıklık değil, sahtekârlık! \r\n\r\nKomik hikaye... Komik değil canım, çok ciddi bir hikaye. Bilmeyenlere\r\nsöyleyeyim. Dün Erciyesspor mahkeme kararıyla adını Kayserispor yaptı. Bugün de Kayserispor mahkeme kararıyla adını Erciyes yapacak.\r\nAnlamayanlara anlatayım: Birbirinin aynısı iki kardeş üniversite sınavına giriyor. Ahmet üniversiteyi kazanıyor, Mehmet kazanamıyor. Ama sonra ne oluyor biliyor musunuz? Üniversiteyi kazanamayan Mehmet üniversiteye gidip kaydını yaptırıyor. Üniversiteyi kazanan Ahmet ise yerinde oturuyor.\r\nPeki bu nedir dersem, siz de dersiniz ki bunun adı sahtekârlık..\r\nİşte aynen böyle.\r\nSüper Lig'e çıkan Erciyes yerinde sayıyor. Bunu başaramayan Kayseri ise Süper Lig'e çıkmış oluyor. \r\nBöylesi bir sahtekârlığa herkes gözlerini kapamış. Bu uyanıklığa, iş bitiriciliğe ve fırsatçılığa, Bay Haluk Ulusoy da sesini çıkartmıyor. Tahkim Kurulu ise arkasını dönmüş.\r\nKayserili olan, Erciyesspor'un şampiyonluk maçına giden ve onlara kupasını veren Başbakan Yardımcısı Sayın Abdullah Gül'e sesleniyorum. Lütfen bu çirkinliğe el koy! \r\n", "Dörtlü defans! \r\n\r\nHerkes şunu bilsin: Mircea Lucescu'nun futbolunu sıkıcı bulanlar Del Bosque'nin oynattığı futbolda hayal kırıklığı yaşayacaklar. Çünkü Lucescu ile Del Bosque arasındaki tek fark, savunma anlayışı. Luce, üçlü savunma oynatıyordu, Del Bosque ise 4'lü oynatıyor. Yani Beşiktaş'ta değişen şey, 3-5-2'den klasik 4-4-2'ye geçmiş olmak. \r\nAma sorun şurada. Luce'nin ilk yılında Beşiktaş aynen böyle, dörtlü savunma ile başlamıştı. Hatta futbolcular \"Biz oynayamayız\" deyince Lucescu soyunma odasında bas bas bağırmıştı: \"Beni şu kapıya assanız 4'lü savunmadan vazgeçmem.\" \r\nHatırlatayım, Atina'da AEK maçında daha ilk 20 dakikada Beşiktaş 4 gol yiyince Lucescu bir anda sistemi değiştirdi. Yani futbolcuların dediğini yaptı, 3-5-2'ye geçti. Beşiktaş o sistemle de büyük başarılar elde etti. \r\nDel Bosque'nin ana felsefesinde şunu gördük ki, önemli olan sistem. Yani futbolcuya göre sistem değil, sisteme göre futbolcu seçiyor. Brondby maçında bunu belgeledi. 90 dakika sistemden vazgeçmedi. Sergen Yalçın'ı bile sistem adamı olarak kullandı. Bakın neler yaptı: \r\n1- Geri dörtlüde oyuncu zenginliği fazla. Sağda Ali Güneş ile başladı, sonra Fatih Sonkaya oyuna girdi. İkisi de harika. Emre Aşık ile Mustafa Doğan arasında pek fark yok. Ahmet Yıldırım'ı biliyoruz, İbrahim Üzülmez'i de (Ronaldo gelirse, kim gidecek?). Olacak şey değil ama Üzülmez Beşiktaş'ta alternatifsiz. \r\n2- Del Bosque'nin sisteminde orta dörtlünün, göbeği çok önemli. Okan Buruk-İbrahim Toraman ikilisi oynadı. Toraman ilk kez oynadı ve harikaydı. Buruk'un yerine Serdar Özkan girdi. O da takıma pozitif katkı yaptı. Sağda Berkant Göktan, solda Tümer Metin hücumlarda seri ve ortaya çıkarak, forveti dörtlediler. Hücum düşüncesi harika. Ama rakip ataklarda her geriye dönüşte Buruk ile Toraman o kadar çok faul yaptı ki... Hatta Tümer Metin bile. Yani böyle oynarsa Beşiktaş hiçbir maçı 11 kişiyle bitiremez. \r\n\r\nAcil olarak forvet lazım \r\n3- Beşiktaş santrfor arıyor. Veysel aday olduğunu kanıtladı. Ama onun bir santrfor özelliği yok ki. (Pancu için 'Santrfor oynatın' diyorduk. Daha ilk maçta bu görüşümüzden vazgeçtik. Pancu tekrar orta sahaya çekilsin.) İkinci yarıda Sergen bile santrfor oynadı. Berkant daha içerde oynadı ama yüksek toplara kafa vuran bir tek oyuncu yok. Yani Beşiktaş'a çok acil bir santrfor gerek. Sadece santrfor mu? Hayır orta ikiliye Giunti gibi bir gerek. Sadece orada Yasin yetmez ki! Brondby maçının verdiği iki mesaj var: Birincisi, Beşiktaş'ta herkes yeni bir heyecan duyuyor. Bunlardan da İbrahim Toraman harika, Fatih Sonkaya mükemmel. Ama Beşiktaş'ın ilk 11'i sahaya çıkıyor, 6 tanesi F.Bahçe ve G.Saray'dan dışlanan oyuncular. Şunu söylemek istiyorum: Beşiktaş, Beşiktaş'ı seven oyuncuların takımı olmaya mecbur. Bu küçük bir detay ama gerçek bu. \r\n", "Yeni kral Akın\r\n\r\nBöyle bir sistem olur mu diyeceksiniz? Haklısınız. 4-2-4 gibi bir taktikle çılgınca saldıran bir sistem olur mu hiç? Böyle bir 11 sahaya çıkar mı diyeceksiniz? Haklısınız. Hücuma dönük ne kadar oyuncu varsa hepsini sahaya sürmek de büyük çılgınlık. Bu çılgınca değişimin tek nedeni şu: Mehmet Ekşi, yeni teknik patron Jean Tigana'ya şu mesajı veriyordu: \"İşte senin takımın bu\" Beşiktaşlı oyuncular da Tigana'ya mesaj verdiler: \"İşte biz buyuz\" \r\nBeşiktaş-Ankaragücü maçı beğenme ve beğendirme üzerine kuruldu. Elbette bu maçın teknik analizini yaparken, Ankaragücü Teknik Direktörü Saffet Susiç'in oyun disiplinine saygı duymak gerekir. Takım oyununu ön plana aldılar. Cesurca savaştılar. \r\nBeşiktaş'taki en olumlu yön ön libero oynayan Daniel Pancu'nun orta sahayı tek başına kontrol etmesiydi. Gerçek yerini buldu.\r\nSavunmada kademeye girmeyi artık öğrenen Çağdaş Atan'ın çıkışı da önemli. Beşiktaş'taki en önemli olay İbrahim Akın'ın yıldızının parlamasıydı.\r\nBu harika yetenek, Ailton'un golündeki asist ve iki mükemmel şutu ile şunu belgeledi: \"Beşiktaş'ın yeni starı İbrahim Akın\" \r\n\r\nİLHAN GOL ATTI AMA SEVİNMEDİ \r\nŞeytanın avukatlığını yapmak istemiyorum ama maçın en ilginç iki olayını dikkatlerinize sunuyorum: \r\n1- Yaratıcı futbolcu nasıl olurun dersini Sergen Yalçın verdi. Golünü attı, çıktı gitti. Sonra sahneye Tümer Metin çıktı. Sergen Yalçın'dan daha güzel frikik golü atmak için 30 metreden bile kaleye şut attı. \r\nTakımın bir numarası olduğunu kanıtlamak için zor pozisyonlarda yaratıcı kimliğini ön plana çıkardı. Ahmed Hassan'a attırdığı gol gibi (Yalçın-Metin rekabetinde niye güzellik yok da kıskançlık var?) \r\n2- İlhan Mansız, gol atmamak için büyük çaba harcadı. Önce yanlara gitti, şut yerine orta yaptı. Sonra da altı pastan istemeyerek golünü attı. Bu gole sevinmedi de. (Tamam anladık. Beşiktaş'ı sevebilirsin ama önce ekmek yediğin Ankaragücü'nü sev) \r\n\r\nDEMİRÖREN CESUR OL \r\nMESAJ: Galatasaray Başkanı Sayın Özhan Canaydın, \"Her başarı legal değildir\" dedi. Fenerbahçe Başkanı Sayın Aziz Yıldırım cevapladı: \"Her başarı legaldir.\" Beşiktaş Başkanı Sayın Yıldırım Demirören ise dün BJK TV'de \"Bu kavgada biz yokuz\" dedi.\r\nOysa bu kavgayı yıllardır yapan Beşiktaş değil miydi? Tüm Türkiye Beşiktaş'ı gönüllerin şampiyonu ilan ederken Onorer Başkan Sayın Süleyman Seba her zaman, \"Şerefli ikinciliğimizle gurur duyuyoruz\" dedi.\r\nSayın Demirören cesur ol, \"Her başarı legal değildir\" de. Beşiktaş'ın ilkelerine ihanet etme! \r\n", "Eyvah! Sayın Bilgili, Seba gibi oldu \r\n\r\nİnanılacak gibi değil ama her geçen gün Sayın Serdar Bilgili, Onorer Başkan Süleyman Seba'ya daha çok benziyor. Sayın Bilgili, her ne kadar tek başına, \"Eski dostlar\" şarkısını dinlemese de... Her ne kadar sigara ve rakı alışkanlığı edinmese de... Her ne kadar genç, yakışıklı ve popüler olmanın avantajlarını sınırlı kullansa da... Bilgili, Seba gibi oldu. Bakınız neyi anlatmak istiyorum; 24 Ocak günü mali, 25 Ocak'ta ise genel kongre var. Bu şu demek; Beşiktaşlı, Beşiktaş'ı 3 yıl yönetecek başkanını ve yönetimini seçecek. Sanki hiç kimsenin haberi yok. Tekrar konuya geliyorum; Sayın Bilgili, kongreyi unutturdu. İnanılmaz sessizlik içinde yıllardır Seba'nın yaptığı gibi, \"İtidal efendim. Durun bakiiim...\" taktigi ile her şeyi beklemeye aldı. Bu sessizlik ve bekleme, Sayın Bilgili'ye şu an \"Çok güçlü başkan, çok güçlü lider\" imajı verse de bu gerçek değil. Altını çizerek yazıyorum. Sayın Bilgili, güçlü bir yönetim kurmazsa 3 yılı tamamlamadan olağanüstü kongreye gider. Bu nedenle Sayın Bilgili'ye diyorum ki; 1- Şu an tek başkan adayısın. Gruplara taviz verme. Grup lideri kimligini taşıyor diye, tribün amigolarını yönetime alma. Beşiktaş'a hizmet edecek güçlü isimleri yönetime al. 2- Kulubün anahtarını ikinci başkan Sayın Hüsnü Güreli'ye teslim etmen, yönetimi rahatsız etmiştir. Lütfen Beşiktaş'ı Sayın Güreli değil, yönetim kurulu yönetsin. 3- \"Benden sonra başkan Sayın Güreli'dir\" imajını vermen tarihi hata olur. Dikkat et, Sayın Seba, \"Gösterdiğim kişi Beşiktaş'a başkan olur\" dedi, Sayın Hasan Arat'ı gösterdi. Sayın Arat değil, sen başkan oldun, sen. MESAJ: Bu sütunlarda Sayın Bilgili'nin koltuğuna bir aday var dedim ve tarif ettim; \"Genç, yakışıklı, başarılı iş adamı ve entellektüel biri.\" Beşiktaş medyası, çizdiğim bu tablo sonucunda Sevgili Fikret Orman'ı sahneye çıkardı. Beşiktaş medyasına sesleniyorum: Tarif ettigim kişi Sevgili Fikret Orman değildi. \"Peki kim\" derseniz, \"Açıklamaya mezun değilim\" derim. \"Birazcık ipucu\" derseniz şunu derim; \"Beşiktaş'ı ZAFERLERE taşıyacak biri\" derim! \r\n", "Yanal gider Terim gelir \r\n\r\nHadi eleştirinin en kolayını yapıp, \"Bilgisayarına virüs mi girdi Ersun Yanal\" diyebilirim. Bu kolaylığı yapmıyorum. (Ayrıca senin bilimin ipine sarılmana da müthiş saygı duyuyorum.)\r\nErsun Yanal'a dostça iki eleştiri yapıyorum;\r\n1- Şenol Güneş'i ipe götüren şu eskilere sarılma işini bırak, gençlere sahip çık.\r\n2-Beyaz Rusya yenilgisinden ders çıkar. Bu futbol anlayışının dünyada benzeri yok. Seni ölüme götürecek olan şu \"Rus ruleti\" taktiğini bırak futbolun gerçeğine dön. Yani 4 forvetle saldırmak yerine 4 savunmacıyla önce kalemizin güvenliğini sağla. Yoksa bir gün en kötü takımdan tarihi fark yeriz. Bu da Türkiye'nin utancı olur.\r\nSon söz Levent Bıçakçı'ya; Ersun Yanal başaramazsa, Fatih Terim'i getiririm kompleksini bir kenara at. Bu bir tehlikeli oyun olur. \r\n", "Bu Fener durdurulmalı... \r\n\r\nZiyaretime gelen Erdoğan Demirören'e dedim ki, \"Oğlunu sen başkan seçtirdin.\" Beşiktaşlı yaşlıların dediği gibi, Sinanpaşa sandığından bile Yıldırım Demirören çıktı. Baba Demirören gülümsedi. Ona, \"Oğlun beni şaşırttı. Beşiktaş Başkanı gibi davranmaya başladı. Beşiktaş'ta kaosa izin vermedi.\" \r\nBenim bu sözlerime baba Demirören'in yanıtı şu oldu: \"Oğlum beni de şaşırttı. Demek ki, onda bir lider ruhu var.\"\r\nSonra da çok özel şeyler söyledi. O an anladım ki, Beşiktaş Başkanı Yıldırım Demirören, başı her sıkıştığında telefona sarılacak, \"Baba bu konuda ne yapayım\" diye akıl soracak. Galiba doğrusu da bu.\r\nAma şu gerçeği artık tartışalım. Hem de sezonun başında:\r\n1- Beşiktaş'ın bu kadrosu, şampiyon olan kadronun yarısı bile etmez. Giunti, Zago, Pancu ve İlhan Mansız'ın yerine kimler alındı? Bu takım Beşiktaş'ı şampiyon yapamaz. Fenerbahçe ve G.Saray'dan kovulanlarla şişirilen bu takım, asla İnönü'ye 30 bin seyirci çekemez. Şu ana kadar Beşiktaş, boşa para harcadı. Yazık.\r\n2- 10 yıl önce \"Bu Galatasaray durdurulmalı\" diye yazdım. Galatasaray durdurulamadı, 4 lig, 1 UEFA şampiyonluğu kazandı. Şimdi \"Bu Fenerbahçe durdurulmalı\" diyorum. Çünkü Fenerbahçe, şampiyon kadrosunu kaybetmedi, güçlendirdi. Türkiye'nin en kaliteli oyuncularını topladı. Fenerbahçe, kadrosuna güç kattığı sürece elinden 5 yıl şampiyonluğu kimse alamaz\r\n(Daum bırakır kaçarsa Fener'de kaos olur). Elbette Fenerbahçe'yi şu anda durduracak tek takım Beşiktaş. Ama o da zora girdi. Baksanıza Galatasaray bile süper transferlerle bir anda Beşiktaş'ın önüne geçti.\r\n3- Antrenör Del Bosque'ye çok güvendik. \"Beşiktaş'ı gençleştirecek\" dedik. O göreve başladı ve ilk işi gençleri yok etmek oldu. İşte bu büyük tehlike.\r\n4- Beşiktaş'ın iki yıldır silahı Sergen Yalçın'dı. Geçen yıl ikinci yarıda yattı, şampiyonluk yattı. Bu nedenle Sergen Yalçın'ın yerine bir transfer şart. Üstelik çok iyi bir santrfor da şart. Belki bu rekabet, Sergen Yalçın'ı tekrar futbola döndürür.\r\nŞunu demek istiyorum. Del Bosque şimdiden kandırıldı. Yani Sergen'e güvenerek kandırıldı. İspanyol hocaya bir kısa hatırlatma:\r\nİbrahim Üzülmez'den, Roberto Carlos yaratamazsın. Lütfen o bölgeye iyi bir oyuncu bul. \r\n", "Şeref bizim Lance \r\n\r\nBana sorsanız, \"Bisikletçi Lance Armstrong'un kanseri yenmesi mi olay. Yoksa Fransa turunu tam 6 kez üst üste şampiyon bitirmesi mi olay?\" diye, \"Kanserli birinin şampiyon olması daha büyük olay\" derim.\r\nKanser savaşında umutlarını yitiren insanlara umut aşılayan bisikletçi Lance Armstrong için Hıncal Usta, The New York Times'ın başlığı üzerine harika yazmış. Ellerine sağlık. Sevgili Usta, bana da tatlı bir mesaj atarak diyor ki: \"O artık tek isimliler kulübünden.\"\r\nHer insanın soyadını aileye saygı adına yazan, saygın insanlara Sayın diyen biri olarak Lance'nin başarısını iki nedenle iyi bilirim: Birisi o acıyı ben de yaşadım, yaşıyorum.. Üstelik bir değil tam 3 kez (Kolon, karaciğer ve akciğer) kanseri yendim. İkincisi ve daha önemlisi bir zamanların, iyi sayılabilecek kadar bisiklet yazarıydım. (Sevgili Esat Yılmaer, Faik Gürses, Bilal Meşe ve Salih Sezer'le birlikte. Ne günlerdi ama...)\r\nLance'e ne kadar saygı duyuyorsam, şu an Sarıyer kampında çılgınlar gibi ama hasta hasta çalışan şampiyon güreşçi Şeref Eroğlu'na da aynı saygıyı duyuyorum. Üstelik her iki ayda bir kanı değiştirilip, yorgunluktan ölse bile şikayet etmiyor. Çünkü: Şeref Eroğlu bir yandan yakalandığı Akdeniz anemisi (Kanserin yeni bir yüzü...) hastalığını yenmek için çalışırken, bir yandan da Atina Olimpiyatları'nda altın madalya için çalışıyor. Hem de nasıl çalışıyor, ölümüne. Bir yandan ise düğününde karısının o güzelim ellerine takılan son bilezikleri de satarak hastalığını yenmek için çalışıyor.\r\nİşte bizim Şeref'in de gururu bu!\r\nO şu an yapayalnız ama gururlu. O da biliyor ki önce, olimpiyat şampiyonluğu.\r\nHıncal Usta'ya diyorum ki:\r\nSenin Lance'inin arkasında milyonlarca dolar veren sponsorlar var. Benim Şeref'in arkasında ise karısının kolunda ki son bilezik. Yani diyorum ki, çok değil bir ay sonra Atina'da Şeref Eroğlu hasta hasta olimpiyat şampiyonu olursa o da Lance gibi, tek isimliler kulübünün üyesi olacak mı?\r\n\r\nNOT: Ülker grubu Eroğlu'nun ABD'de tedavisi için 15 bin dolar verdi. Genel müdürlük vize alamadı. Para iade edildi. Eroğlu şu an kanser hastası ama Türkiye'nin de Olimpiyat'taki en büyük altın umudu. İnsanları şampiyon yapan bu umut değil mi Hıncal Usta!.. \r\n", "Hain Ailton\r\n\r\nKonyaspor maçında yerde yatan kaleciye bastı! O zaman dedik ki: \"Ailton kaçacak. Dikkat!\" Sonra Malatya'da iki meslektaşına daha kasıtlı bastı. O zaman da dedik ki: \"Bunun adı gaddarlık!\" \r\nBu kez Sivasspor maçında yerde yatan, (Pozisyon yok. Gereği hiç yok) Cem Karaca'ya bastı. Bunun adı ise hainlik! \r\nBir kez daha yazıyoruz: Ailton kaçmak istiyor. Bahane yaratmak için çirkinliğe başvuruyor. İstiyor ki nefret edilsin, bırakılsın. \r\nOysa; maç öncesinde Beşiktaş taraftarı Ailton'u çağırdı, elleriyle sanki secde eder gibi sevgi gösterisinde bulundu. Ama o bu sevgiye rağmen kaçmak istiyorsa bir kez daha yazıyorum: Bunun adı Beşiktaş'a ihanettir. \r\nOlayın sportif yönü bu. Teknik yönü ise şu; \r\n- Ailton çıktı, Beşiktaş 10 kişi kaldı ve daha iyi oynadı. Ailton'dan önceki Beşiktaş'ın durumu şuydu: Ailton'a atılan her top ölü top oluyordu. Özellikle İbrahim Akın korkudan aldığı her topu Ailton'a attı. Sağdan Ali Tandoğan ve soldan İbrahim Üzülmez kazanılan her topta Ailton'u aradılar. Ailton da hiçbir topa gitmeyince, Sivas savunması da hücuma çıktı. \r\nAilton'dan sonra durum ise şuydu: \r\n1- Hücumda Ailton'a göre oynamak yerine pozisyona göre kim daha iyi yerdeyse ona top atıldı. \r\n2- Takım büyük sorumluluk aldı. Dayanışma ve takım ruhu arttı. 10 kişi sahada savaştı.\r\n3- Hücumda İbrahim Akın ön plana çıktı. Tümer de Beşiktaş'ın hücumda lider oyuncusu oldu.\r\nİlk 45 dakikanın futbol yorumu ise çelişkilerle doluydu. 30 dakika Sivas harika oynadı. Skor 50 olabilirdi ama Mehmet Yıldız beceriksizdi.\r\nBeşiktaş ise Ali Tandoğan'ın harika frikik golüyle hayat buldu. Beşiktaş bir anda dirildi. Tandoğan ceza alanına kolay indi, akılcı bir yan pas yaptı. Daha akıllı davranan ise dönerek mükemmel vuruşla gol yapan İbrahim Akın'dı. \r\n\r\nTİGANA, LORANT'I MAT ETTİ \r\nİkinci yarı başladı Lorant risk almadan korku futbolu oynattı. Jean Tigana ise Beşiktaş'ı Rıza Çalımbay'ın oynattığı gibi oynattı. Yani kale önünde güçlü defans kurdu ve orta sahayı kalabalık tuttu. Okan Buruk'u çıkarıp Ali Güneş'i oyuna alması ile orta göbek mücadele eden oyuncuların bölgesi oldu. Yani Sivasspor yok edildi. Özellikle Koray Avcı'nın yönetiminde GüneşÜzülmez ikilisi, taktik faullerle Sivas'ın hücumlarını önlediler. Onların önünde Tümer Metin ve hücumda ise sadece İbrahim Akın tek forvetle kontratakla gol arıyordu. Son 25 dakikada Veysel girdi, Akın çıktı. Tigana'nın yorumu doğruydu. \r\nSon dakikalarda Beşiktaşlı oyuncular inanılmaz direndiler. Direnirken de Tümer Metin'in organize ettiği atakta (Yine Metin attı ya...) farkı yakaladılar. Beşiktaş'ta herkes iyi oynadı ama kaleci Oscar Cordoba herkesten iyi oynadı.\r\nHakem Bülent Demirlek faul ve kart yorumlarında dikkatsizdi. Kendisine yapılan elle faulere bile kart çıkartmadı. Ailton'u ise 4. hakemin uyarısı ile attı. Ama kararı kesin doğruydu.\r\nMESAJ: Sivasspor taraftarı tek kelime ile harika. Özellikle İbrahim Toraman, Adem Dursun ve Murat Şahin'i tribünlere çağırmaları duygusallıktı ve çok hoştu. \r\n", "Eleştiri yok \r\n\r\nDel Bosque'yi fazla eleştirmiyorum. Sadece bir yanlış hariç her yorumu doğru. Yanlış şu: Okan Buruk orta göbekte oynamaz. Onun yeri sağ kanat. Yani Tayfun Korkut ile Okan Buruk yer değiştirse Del Bosque'yi eleştirmeyeceğim. İlk 45 dakikadaki kötü futbol ve yenilen golün suçlusu elbette Del Bosque değil. Suçlu savunma anlayışı. İbrahim Toraman Ömer Rıza ile oynuyor. Yani her yerde kontrol etmesi gerekir. Ömer Rıza demek de Denizlispor'un gol atması demek. İbrahim Toraman bir çalım yedi bütün Beşiktaş savunmasını bozdu. Ömer Rıza'nın şutu da güzel yere gitti anladık ama bu topu Murat'ın çıkarması gerekirdi. \r\nYan Beşiktaş savunması hata yaptı ve golü yedi. İkincisi ve önemlisi şu: Ahmed Hasan'ın bu üçüncü maçı. Bırakın golü pozisyonu bile yok. Atılan her topa gitmek istiyor ama gidemiyor. Veysel Şahin ise tek kelime ile hayal kırıklığı. İlk 45 dakikada sadece bir kez faul yapıldı, o da orta sahada. Yani Veysel Şahin ne ara toplara girdi, ne de yüksek toplara çıktı. Bir kez Ali Güneş'in pasıyla penaltı noktasında topla buluştu, onda da kontrol edemedi. İlk 45 dakikanın özeti şu: Savunma hata yaptı, Beşiktaş golü yedi, hücumcular gol atamadı. Bu devrenin en güzel yanı ise Tümer Metin'in mükemmel futbolu. Meraklısına not: Juanfran hazır değil. Daha kötüsü şu: İbrahim Üzülmez ile bir türlü anlaşamadı. \r\nİkinci yarı başlı başına bir felaketti Beşiktaş için. Biz spor yazarlarının ısrarla oynamasını istediğimiz Sergen de oyundaydı bu devre ama bir serbest vuruş hariç esamesi okunmadı. \r\nBeşiktaş defansı evlere şenlikti. Hem de öyle ki, Beşiktaş 4 forvetle hücum yapsaydı böyle komik goller yemezdi. En azından rakip kalede etkili olurdu. Denizlispor öyle goller kaçırdı ki, inanmak mümkün değildi. Bunları da atsa skor ne olurdu bilmem.\r\nSonuçta Beşiktaş Denizli'den ağır bir yenilgi ile dönüyor. Hem de rakibi Fenerbahçe'nin Alex'i ile şov yaptığı bir günde. Peki Beşiktaş'ın aldığı yıldızlar nerede? Nerede Carew? Ne biçim nasırmış bu böyle! Yapılan transferler içinde en iyisi Ali Güneş. Zaten o ve Tümer dışında sahada kimse yoktu. \r\nGelelim tekrar Sergen'e; Biz Sergen'in son yarım saat oynamasını savunuyorduk ama bu Sergen 5 dakika bile oynayamaz. Bir frikik, bir korner dışında sahada ne yaptı? Bodrum'dan 'Hocam beni niye oynatmıyor?' diye demeç vereceğine keşke Ümraniye Tesisleri'nde çalıştıktan sonra, formasındaki terleri sıkarken konuşsaydı. \r\nMaalasef Sergen bu konuda herkesi yanılttı. Lucescu döneminde forvette oynarken, en azından topu alıp sağına soluna veriyordu. Önceki gece o da yoktu. \r\n", "Mersi mösyö!\r\n\r\nMösyö Jean Tigana'ya iki teşekkürüm var. 1- Oynattığı cesur hücum futbolu için... Beşiktaş, sınırlarını zorladı. Beşiktaş, dün gece oynayabileceği en iyi futbolu oynadı. \r\n2- Sergen Yalçın gibi bir büyük ustayı ve çırağı İbrahim Akın'ı bu maça çok iyi hazırladığı için. \r\nBir özel teşekkürüm daha var. O da şu: \r\n\"Sakatım\" diye nazlanan Tümer Metin'i kadroya almadı. Kendini kral sanan Ailton'u, Koray Avcı ile Kleberson'u da yedek yaptı. Jean Tigana'nın oynattığı harika futbolun sırrı şuydu: \r\nBeşiktaş ilk kez hücum futbolunu klasik anlamda santrforsuz uyguladı. Bu asla sorun olmadı. Tam tersine sorunları çözdü. Klasik 3-5-2 gibi görünen bu sistemin en önemli oyuncusu ilk yarıda Sergen Yalçın, ikinci yarıda İbrahim Akın'dı. Bu ikilinin futbolu kalite getirdi. Bir de şu belgelendi ki, Yalçın'ın veliahtı Akın.\r\nİlk 45 dakikada Beşiktaş bir gol attı. İki topu direkten döndü. Bu yarıda sorun şuydu: Basit bir yan toptan üstelik ön direğe yapılan ortadan nasıl kafa golü yenir? Oysa Beşiktaş'ın golüne ve ataklarına bir bakın. Her şey planlı ve organizeydi. \r\n1-İbrahim Akın'ın golü sağ taraf organizasyonuydu. Baskı ile rakipten top kapıldı. Çağdaş Atan'ın araya bıraktığı topu Ali Tandoğan geri çıkardı. İbrahim Akın da harika vurdu. İşte gol böyle atılır. \r\n2-Büyük Usta Sergen Yalçın'ın ara pasıyla İbrahim Akın arka direkte mükemmel buluştu. Nefis çalımı sonrası şutunda topun uzak direkten dönmesi şanssızlıktı. Aynı şekilde Sergen Yalçın'ın 30 metreden sol üst 90 direğine takılan topu da şanssızlıktı. \r\n\r\nÇILGINCA SALDIRDILAR\r\nMösyö Tigana son yarım saatte her riski alarak gol aradı. Bakın neler yaptı: \r\n1-Sergen Yalçın'ın yerine Kleberson girdi. Bu orta sahaya dinamizm getirdi. Ayrıca ön liberoda harika oynayan Okan Buruk ile Çağdaş Atan ikilisi rahatladı. \r\n2-Sol tarafta İbrahim Üzülmez ile neredeyse yan yana oynayan Adem Dursun çıktı. Ailton girdi. Böylece Ahmed Hassan ile Ailton hücum etmeye başladı. Son 10 dakikada Veysel Cihan'ın girmesiyle Beşiktaş 3 santraforla çılgınca saldırdı. Son dakikada kaleci Cordoba bile santrfor oldu. Ama Beşiktaş şanssızdı. Hele Ali Tandoğan'ın altıpastaki pasını Veysel Cihan ve İbrahim Akın'ın gol yapamaması büyük bir şanssızlıktı.\r\nMESAJ: Taraftar hatasını anlamış. Açtığı pankartla (Taraftar baba gibidir sever de söver de) futbolcuları tribünde çağırdı. Ama kalbi kırılan futbolcular tribüne gitmediler. \r\nÇarşı ile futbolcular arasında küskünlük olmaz. Çarşı ile emniyet arasında kavga da olmaz. (Ayrıca Beşiktaşlı Cerrah Müdür'e ayıp oluyor.) \r\n", "O suçu ben de işledim!\r\n\r\nBeşiktaş ex Başkanı Bay Serdar Bilgili konuştu. Ne dediği hiç önemli değil. Önemli olan Beşiktaş Başkanı Sayın Yıldırım Demirören'in duruşu. Bunun iki yorumu var:\r\n1- Sen cevap verilmeye bile değmezsin. (Söylediklerin yalan)\r\n2- Sana cevap vermiyorum; susuyorum. (Bunun yorumu da şu: Sukut ikrardan gelir)\r\nBay Bilgili'nin konuşmasında çok önemli iki nokta var.\r\nBirincisi şu: \"Yeraltı dünyasına borcum varmış ve Aziz Yıldırım'dan yardım istemişim. Karşılığında da şampiyonluğu Fenerbahçe'ye satmışım.\" (O gün Beşiktaş yönetim kurulu üyesi olan Demirören ve Oktay ne yaptılar? Anahtar soru bu)\r\nİkincisi şu: \"Beşiktaş Divan Başkanı son derece yetersizdir. Popülarite ve şov peşindedir. Küfürlere göz yumdu. Beni değil başkanlık koltuğunu koruması gerekirdi.\" (Divan toplantısına tişörtle giden Bilgili, başkanlık divanına ne kadar saygı duydu?)\r\nSayın Bilgili'ye eleştirim şudur: Borç 18 değil, 32 milyon dolardı. (Bu konuda \"Eyvah! Beşiktaş'ın sonu Galatasaray gibi olacak\" diye yazan da benim)\r\nÖZEL MESAJ: Bilgili, Divan Başkanı Şeref Nasır'ı eleştirdi diye Disiplin Kurulu'na verilmiş. Aynı suçu ben de işliyorum. Bilgili'nin görüşlerine katılıyorum. Bay Nasır, aynı silahı bana da kullandın. Ama genel kurul size tokat gibi cevap verdi.\r\nHırsların için, saygın insanlardan oluşan divanı kullanma! ", "Para için sattılar! \r\n\r\nHayır, hayır ben söylemiyorum. Bu söylenen sözleri müthiş, çarpıcı ve çok da doğru bir yorum olduğuna inanıyorum. Bakın ne diyor: \"Ben yuvamdan uçup, başka takımın bayrağını\r\nöpmedim. Bana büyük paralar teklif edildi. Bazı\r\narkadaşlar, 'O paraya dinimi değiştiririm' dedi. Ama ben\r\nsözümü\r\nçiğnemedim\"\r\nBu sözleri kim söyledi diye çok merak ediyorsanız Ulusal Takım ve Galatasaray Takım Kaptanı Hakan Şükür derdim. \r\nŞimdi bakın bu olayı tartışalım; Galatasaray taraftarı, Galatasaray Başkanı Sayın Özhan Canaydın'ı konuşturmadı, susturdu. Şükür'ü alkışladı. Galatasaray taraftarı, Şükür'ü alkışladı o formaya hizmet eden ama şimdi Beşiktaş formasını giyen Okan Buruk'u, Suat Kaya'nın jübilesinde topu her ayağına alışta yuhaladı. Tartışmaya devam edelim:\r\nŞükür'ün Zaman gazetesinde ki bu röportajında söylediği iki söz çok önemli:\r\n1- Başka takımın bayrağını öpmek.\r\n2- Para için dinini değiştirmek.\r\nBu tartışmalara nokta koymak için yorumu söz değerli okurlara bırakıyorum. Yalnız şu var. Beşiktaş tribün liderlerinin bana yönettikleri sorunun cevabını da size bırakıyorum: \"Kazım abi..Biz şimdi nasıl Okan\r\nBuruk'u tribünlere çağırıp yumruk şov yapacağız.\r\nBeşiktaş'ta Beşiktaşlı kalmadı. Beşiktaş, Fener-Galatasaray karması oldu!..\"\r\nEfendim: Beşiktaş'ın transfer fotoğraflarını hatırlayın lütfen. Beşiktaş bayrağını kimler neden öpmedi?. Bir şeyi daha hatırlayın lütfen: Bu gün\r\nBeşiktaş kaptanı olan Sergen Yalçın Fener'e gittiği zaman Fener bayrağını öperken ne demişti: Ben doğuştan Fenerliyim. Sahi: Hakan Şükür'ün dediği gibi futbolcular para için sadece forma deel dinini bile mi değiştiriyorlar. \r\n", "Kirlenmiş kalemler!\r\n\r\nBeşiktaş Başkanı Sayın Yıldırım Demirören'in açıklamasına yorum getiriyorum. Başkan diyor ki: \r\n1- Fulya Projesi, Beşiktaş Belediye Başkanı İsmail Ünal tarafından engelleniyor. (Yoksa Ünal, Beşiktaş Başkanı mı olmak istiyor?)\r\n2- Kirlenmiş üyelik yapısını Beşiktaş'tan çıkartacağım. (Fenerli, G.Saraylı ve çocuk üyeler var. Temizlik şart!)\r\n3- Kaybedilen şampiyonluk araştırılacak. (Divan Başkanı'na eski menajer Sinan Engin'in verdiği mektup açıklansın)\r\n4- Beşiktaş, menfaatleri için kirlenmiş kalemleri kullanan genel kurul üyesi yazarlardan kurtarılacak. \r\nBu son madde çok önemli. \r\nÇünkü bu satırların yazarı Beşiktaş Genel Kurul üyesidir. Sayın Başkan, \"Gazeteciden genel kurul üyesi olmaz\" dediği zaman yine sormuştum: \"Peki sen iki gazeteciyi (Fikret Ercan ve Reha Muhtar) yönetim kurulu üyesi yapmadın mı?\" Gazeteci genel kurul üyesi olamaz, yönetici olur ne demek!..\r\nCiddi sorun şurada... İsim yok, ama çok ciddi suçlama var. Genel Sekreter Kenan Öner'e sordum, \"Kim bu kirlenmiş gazeteci?\" dedim. \r\n(\"Kirli gazetecinin kim olduğunu herkes biliyor\" dedi) \r\nBaşkan Sayın Demirören'e sordum. Cevabı beni onore etti... Sevgi ve saygılarını iletti... Başkana şunu dedim: \r\n\"Namuslu insanları korumak için namussuzların ismini açıklamak namus görevidir!\" \r\n", "Harika yenilgi! \r\n\r\nHertha yenilgisi harika oldu. Bu yenilgi öyle dersler verdi ki, Beşiktaş'ın alacağı 10 galibiyete bedel. Şunun altını çiziyorum Del Bosque bu maçın analizini sağlıklı yaparsa Beşiktaş'taki tüm sorunları çözer. Bakın Del Bosque'in başını ağrıtacak çok ciddi sorunlar şunlar:\r\n\r\n1-Beşiktaş, gereksiz faul yapan bir takım. Hadi diyelim ki savunmaya her dönüşte rakip ataklar sarı kartlık faullerle durdurulabilir. Ama başta Okan Buruk olmak üzere herkes her pozisyonda faul yaptı. Bu Beşiktaş'ın topa sahip olma gücünü de önledi. Yani Beşiktaş hep baskı altındaydı.\r\n\r\n2-Hani Beşiktaş'ta çeneler susacaktı? Bu Del Bosque'in ilk talimatıydı. Ama ne oldu? Tümer Metin ve arkadaşları sanki sahada Cem Papila varmış gibi itiraz ettiler. Sonuç Beşiktaş 50 dakika 10 kişi oynadı. \r\n\r\n3-Beşiktaş 4'lü alan savunması oynuyor. Daha maçın ilk 10 dakikasında İbrahim Üzülmez ters kademeye girmese Beşiktaş golleri peş peşe yiyecek. Bu 4'lü savunma taktiğinde Ali ve İbrahim'in çabuk futboluna güvenmek de büyük risk. Çünkü Ali ve İbrahim, aynı anda hücuma gidiyorlar. Arkalarına atılan topta Ronaldo ve Ahmet ileri çıkınca Beşiktaş savunması çizgide yakalanıyor. Öyle ki her atakta Cordoba rakip forvetle burun buruna. Cordoba da yan toplara o kadar boş çıktı ki, tam bir felaket. Şunu demek istiyorum; Beşiktaş bu futbolcularla 4'lü savunma oynayamaz. Beşiktaş 3'lüye dönmek zorunda.\r\n\r\n4- Aslında asıl sorun orta sahada. Topa sahip olma gibi bir özellikleri yok. Yani arda arda 3-5 pas yapamadılar. Ne savunmaya yardım ettiler, ne de hücum organizasyonu yapabildiler. İlk 40 dakika için eleştirmek gerekirse, yani Tümer oynadığı bölümde, sorun apaçık ortaya çıktı. Tümer'in her ileri çıkışında orta sahada sorunlar çoğalıyor. Elbette Tümer ileri çıkacak da, hücumda adam çoğaltacak da, sorun nerede? Okan Buruk-Ümit Aydın ikilisi orta göbekte asla oynayamaz. Zaten son yarım saatte Yasin ve Pancu'nun girmesiyle Beşiktaş'ın futbolu bir anda değişti. \r\n\r\nGolcüler çok istekliydi\r\nBeşiktaş'ın 2 golcüsü Ahmed Hassan ve Veysel çok istekli oynadılar. Ama bu bölgenin gerçek sahibi Carew. Şu iddiada bulunabiliriz: Carew Beşiktaş'ın hücumuna kalite ve bol gol getirir. Bu golleri de Ahmed Hassan atarsa kimse şaşırmasın. \r\n", "Pıt pıt Okan \r\n\r\nSanki Del Bosque de Lucescu gibi. O da, maça John Carew'i ileride tek bırakıp orta sahayı beşleyerek başladı. Yani kontrollü savunma ön plandaydı. Adam ve alan savunması ilke edinilmişti. Herkes her topa basıyordu. \r\nSonuç: Luce'nin futbolunu sıkıcı bulanlar Del Bosque'nin futbolundan nefret ederler. \r\nİşte size iki örnek:\r\nBeşiktaş üst üste sekiz pası beşinci dakikada yapabildi. İlk gol tehlikesini 43. dakikada Ahmed Hassan ve Pancu ikilisinin çabasıyla bulabildi. \r\nSorun şuydu:\r\nBeşiktaş'ın dörtlü savunması mükemmel. Ama bu dörtlü savunmanın önünde oynayan beşli tek kelimeyle rezaletti. Üç pası birarada yapamıyorlardı. Tümer Metin'in futbol kalitesinin düşmesi Ahmed Hassan'ın da kaleden uzakta sağ tarafta oynaması. Orta ikilide Daniel Pancu ve Ümit Aydın ikilisinin savunmaya dönük oynamaları Beşiktaş'ın futbolunu can sıkıcı hale getirdi. \r\nBir başka sorun da şuradaydı: İki savunma oyuncusu Ali Güneş ve İbrahim Üzülmez neredeyse mükemmel oynadılar. Hücuma da iyi çıktılar. İlk 20 dakikada bütün yüksek topları Carew'e attılar. Hatta kaleci Oscar Cordoba bile bütün degajları Carew'e attı.\r\nCarew sakatlanıp oyundan çıktıktan sonra Del Bosque oyuna ilk müdahelesini yaptı. Veysel Cihan'ı orta sahada tutup Daniel Pancu'yu hücuma çıkardı. Bu mükemmel düşünceyi Okan Buruk'un, \"Pıt pıt\" futbolu içten yıktı. Çünkü Okan Buruk, orta alandan aldığı her topu hem pasif noktalara hem de kötü kullandı. İşte burada Beşiktaş'ta cephanecilik görevi yapan oyuncuların yetersizliği göründü. Yani gol organizasyonunu kim yapacak, gol pasını kim verecek. Üstelik bu iki işi yapma görevini bir tek Ahmed Hassan başardı. \r\n\r\nTek hamlelik atak\r\nOyunun son 15 dakikasında Del Bosque sahneye çıktı. Yaptığı bir tek değişiklikle Beşiktaş'ın futbolunu çağdaş hale getirdi. Berkant Göktan oyuna girdi; sağ taraftan yaptığı deparla yani cephanecilik yapışıyla Beşiktaş gol pozisyonları buldu. Daniel Pancu kaçırdı; Ahmed Hassan kaçırdı. Ama en önemlisi bu son 15 dakikada Beşiktaş savunmasının da atağa katılmasıydı. \r\nBu maçtan çıkan mesaj şu: Hayal tacirliği yapmayalım. Hayal tacirliği yapanlar Beşiktaş'a ihanet ediyorlar. İşte Beşiktaş bu kadar. Bu takım bu kadroyla şampiyon olamaz. Sergen Yalçın gelse bile dertler bitmez. Orta sahanın ortasına bir değil iki oyuncu şart. \r\n", "Bağcıyı adam ettik \r\n\r\nElbette o yazıları yazanların çoğu benim arkadaşım ama asla benim meslektaşım değil! Bu nedenle onların, \"Padişahım çok yaşa\" diyerek, Beşiktaş Başkanı Sayın Yıldırım Demirören ve ekibine koşulsuz tam destek vermelerini anlayışla karşılıyorum. Çünkü onların dünyasının gerçeği bu. Benim meslektaşlarıma gelince; beni en ağır biçimde eleştirseler bile onların her yazısına saygı duyuyorum.. Onların buna hakkı var. Yazılarını dikkatle okuduğum meslektaşlarıma karşı ilk kez savunma hakkımı kullanıyorum.\r\nSuçlayarak diyorsunuz ki, \"Sabah Gazetesi Beşiktaş yönetimini çok ağır eleştiriyor. Kazım Kanat, Başkan Demirören'e iki gün bile sabredemedi, yıpratıyor.\" \r\nBu suçlamayı asla kabul etmem. Benim amacım her zaman üzüm yemektir. Söz savunmanın, buyrun dinleyin:\r\n1- Sayın Başkan Demirören'in, Lothar Matthaeus'la anlaşmasını daha ilk gün yanlış bulduk, uyardık. Sayın Demirören Del Bosque'yi aldı! (Demek ki görüşümüz doğruymuş)\r\n2- Transfer ayında altını çizerek iki isim üzerinde durduk. \"İbrahim Toraman'ı Fener'in elinden al. Sözünü tut John Carew'i getir\" dedik. (Demirören büyük fedakârlık yaptı ikisini de. Tebrikler)\r\n3- Beşiktaş'ın ilk hazırlık maçında dedik ki: \"Bu yenilgi 10 galibiyetten güzel. Çünkü bu Beşiktaş'ın gerçek yüzünü gösterdi. Yeni transferler şart.\" (Son Hertha yenilgisi sonrasında ısrarla, 'Orta sahaya oyuncu al' dedik. Sayın Demirören, Juanfran ve Tayfun Korkut'u aldı. Ahmet Dursun'u geri çağırdı. Şimdi ise Emre Belözoğlu ile pazarlıkta.)\r\nSevgili meslektaşlarım. Beşiktaş'ı eleştirmekle Beşiktaş'a büyük iyilik ettik. Öyleyse eleştiriye devam. Hala diyorum ki:\r\n1- Beşiktaş'ın kadrosunda Beşiktaşlı yok. Beşiktaş; Fener ve Galatasaray karması oldu. Bu tribünlerin gönlünü kırdı.\r\n2- Yapılan 13 transferden sadece 5 tanesi (Carew, İbrahim Akın, İ.Toraman, Juanfran, Murat Şahin) Beşiktaş'a yarar sağlar. 8 tanesi hem yaşlı, hem gereksiz.\r\n3- Nereye baksam karşıma Kıvanç Oktay çıkıyor. Yavru Kartal dergisine bile oğlunu kapak yaptırmış. Bu kadarı da fazla ama! \r\n\r\nMESAJ: Lig TV'de yorumladığım Malatya-Beşiktaş maçından sonra Rıdvan Dilmen dedi ki: \"Carew'i öyle güzel analiz ettin ki artık ona kasıtlı faul yapılmasına hakemler izin vermez.\" Demek ki ilkeli, doğru ve dürüst yorumla Beşiktaş'a hizmet etmişim. (Bu sözleri Fenerli Rıdvan'dan değil, Beşiktaşlı yazarlardan duymamam kimin ayıbı acaba!) \r\n", "Suçlu ayağa kalk \r\n\r\nTek güzel şey, Berlin Olimpiyat Stadı'nın açılış töreni ve bu güzel sahnede Beşiktaş'ın başrol oynaması. Maalesef yine karamsar yazacağım. Beşiktaş'ın geleceği karanlık. Del Bosque'nin bu karanlığı aydınlatacağına da inanmıyorum. Hertha maçında tehlike çanları Beşiktaş için çaldı. Bakın neler oldu:\r\n\r\n1- Del Bosque'nin felsefesi koşan ve savaşan bir ekip yaratmak. Dediğini de yaptırıyor. Herkes koşuyor, mücadele ediyor ama kaybediyor. Tehlike şu; Beşiktaş geçen sezondan daha kötü. Böyle bir Beşiktaş yine Sergen'e muhtaç olacak. O da Del Bosque'nin karizmasını çizer. \r\n\r\n2- Beşiktaş 4-4-2 oynuyor. Yani savunma ağırlıklı. Pal Dardai'nin attığı golde iki Hertha'lı, yedi Beşiktaşlı'nın arasından topu söküp alıverdi. Arthur Wichniarek'in attığı gol ise acı bir ders. Beşiktaş'ın üçlü göbeğinin arasından hızlandırılmış tren gibi geçti. Marcelinho'nun golü ise Del Bosque'nin savunma futboluna tokat gibi oldu. Acı bir mesaj da şu: Beşiktaş'ın ilk şutunu Daniel Pancu, 40. dakikada bir ölü toptan attı. Beşiktaş ilk gol pozisyonunu da 45'te yine Pancu ile yarattı. Özetin özeti şu: Beşiktaş savunma yapıyor, kolay gol yiyor. \r\n\r\n3- Peki Beşiktaş nasıl gol atacak? John Carew oynasaydı ne olurdu? Belki iki kez topla buluşurdu. O da havadan değil...Anlayın yani! Carew bir gollük pas alamadan maç dahi bitirebilir. \r\n\r\n4- Beşiktaş'ın orta göbeklerine bir bakın. Savunmada Emre Aşık+Ronaldo, orta göbekte Okan Buruk+İbrahim Toraman ve ileri ikilide Veysel Cihan+Daniel Pancu var. Bu ikililer birbirleriyle anlaşamadı. Yani arada uyum yok. Okan Buruk çırpınıyor, İbrahim Toraman ise yüreğini koyuyor, savunmada çok mükemmel ama hücuma çıkarken her topu da rakibe veriyor. İlerde Pancu disiplinsiz, Veysel ise emanetçi olduğunu biliyor. Asıl tehlike burada. \r\n\r\nDel Bosque yedek kulübesine ne mesaj vermek istiyor? Herkes biliyor ki, bu takımda kaleci varsa, o da Oscar Cordoba. Herkes biliyor ki, Beşiktaş'ta gol attıracak ve de atacak biri varsa, o da Ahmed Hassan. Ne oldu peki? Ahmed Hassan girdi, Beşiktaş'ın bir anda kalitesi yükseldi. Ahmed Hassan penaltıyı yaptırdı, golünü de attı. Demek ki Ahmed Hassan yedek kalmaz. Bir de şu var; İbrahim Akın diye bir çocuk oyuna girdi. Kendisi çocuk ama futbolu büyük. Beşiktaş rakip kaleye gitmeye başladı İbrahim sayesinde. Sahadaki üç İbrahim'den biri olan bu İbrahim de yedek kalmamalı. Bu maçın belki de en önemli kazancı bu çocuk.\r\nSon söz: Beşiktaş, Beşiktaş olma özelliğini yitirmiş. Sahada F.Bahçe-G.Saray karması var. Okan Koç gibi bir yeteneği kovuyorsunuz, 35 yaşındaki Kaan Dobra'yı maça kurtarıcı olarak sokuyorsunuz. Suçlu kim derseniz, ben önce Del Bosque derim. \r\nBeni hayal kırıklığına uğrattı, yazık. \r\n", "Yeni prens Akın\r\n\r\nBeşiktaş'ta iki güzel şeyi özellikle takdim etmek istiyorum; \r\n1- Tigana'nın futbol felsefesine saygı duyuyorum. Sistem 4-3-1-2 olsa da oyun içinde kendini yeniliyor. Bu sistem sıradan bir oyuncuyu bile (Örneğin Çağdaş Atan) star yaptı. Daha önemlisi starları da (İbrahim Akın ve Jose Kleberson) kahraman... \r\n2- Prens İbrahim Akın'ı takdim ediyorum. Sergen'in yokluğunda, ustasının gençliğinden mesajlar verdi. Akın için; Sergen'in asistanı veya veliahtı diyordum ya. Artık o da tamamdır. Yani prens o!... \r\nMaç, iki teknik adamın futbol yorumunun savaşıydı. Ersun Yanal, yine bildiğiniz gibi. Bakın ne saçmalıklar yaptı: \r\n1- Manisa yine, Rus ruleti gibi çılgınca saldırdı. 3-4-3 sistemini uygulamak isteyen Manisa, bazen 5 forvete bile döndü. Ama ilk 45 dakikada girdiği gol pozisyonu sıfır... \r\n2- Geriye dönüşlerde ise klasik numarasını yaptı. İtme, çekme ve arkadan faullerle (Bunun adı taktik faul oluyor!) Beşiktaş'ın hücumunu önledi. Hakem İsmet Arzuman sarı kartlarını kullanınca Manisa ilk 45 dakikada çöktü.\r\nBeşiktaş'a bakıyorsunuz, santrforu yok. Oyuna bakıyorsunuz; ilk yarıda Beşiktaş'ın çalışılmış gol pozisyonu sayısı 6. Gol sayısı 3. Üç gol de hazırlanışı ve atılışı düşünülmüş, çalışılmış bir felsefenin ürünü. Peki Tigana'nın sırrı nerede? \r\n1- Disiplin (Saha içinde konuşmak yerine çalışmak var..Yardımlaşma var...) \r\n2- Sistem (Dörtlü savunma inanılmaz disiplinliydi. Ali Tandoğan-Adem Dursun'un hücuma çıkışları uyumlu. Ama orta göbekteki Okan Buruk-Çağdaş Atan ikilisi sanki tek top uzmanı olmuşlar. Kleberson'un oyunu yönetmesi, İbrahim Akın'ın bütün sahayı kullanarak gole gidişleri mükemmel) \r\n3- Oyuna müdahalede de zamanlamasında panikleme asla yok. O garip el kol işaretleri ve panik gösterileri hiç mi hiç yok. \r\nBu maçın en önemli sorunu şuydu: Harika ilk 45 dakikadan sonra ikinci yarıda korkuya dayalı futbol izledik. Ersun Yanal, fark yememek için kontrollü hücuma döndü. Tigana ise Manisa'nın sistemine göre kontratağa döndü. \r\n", "Del-i Bosque! \r\n\r\nGençlerbirligi 4 gün once Rejika ile oynamış. Yani her şeyini vermiş. Kupa maçından yorgun çıkan Gençler'de bir gün önce Jozip Skoko, Ümit Bozkurt ve Mustafa Özkan zehirlenmişler. Gençler'in bu 3 starı neredeyse kollarında serumla sahaya çıktılar. İşte bu yorgun ve hasta Gençler karşısında Beşiktaş hayal kırıklığı!\r\nBeşiktaş'ta çözülmesi gereken çok ciddi sorunlar var. Bu sorunları Del Bosque hâlâ neden çözemez, neden hatada ısrar eder? Sadece bir örnek vereyim... Tayfun Korkut'u oyundan alıyor, yani markajcı ve savaşçı bir oyuncuyu çıkarırken, yerine henüz \"Çoçuk yıldız\" olan Serdar Özkan'ı sokuyor. Hem bu çocuğa yazık, hem Beşiktaş'a... Ne Tayfun çıkar, ne Serdar girer. Neden Sergen Yalçın gibi bir usta yedek kulübesinde tutulur ki!!!. Galiba şunu yazmaya devam edeceğiz. Beşiktaş bu orta saha ile maç kazanamaz. Beşiktaş'ta oyun lideri Okan Buruk ise ne diyelim ki... Buruk'un bir gollük asistliği yok. Bir tane hücüm organizasyonu yok. Yazık!\r\nMaçın kader anlarını tartışalım; \r\n1- Hücumda Carew'e eşlik eden Pancu sakatlandı çıktı. Yerine İbrahim Akın girdi. Bu değişim, Beşiktaş'ın hücum organizasyonuna tempo getirdi. Özellikle İbrahim Üzülmez'in de bindirmelere katılması Beşiktaş'ın rakip kaleye çok çabuk ve direkt gitmesini sağladı. Bu güzel bir yön. Ama; Carew'e kim eşlik edecek? Yani Carew'in indirdiği toplara gidecek? Bir sorun çözülürken, bir sorun daha da büyüdü. Bu yüzden Carew kaleye arkası dönük oynamaya başladı. Dahası ve kötüsü; Carew gol yapacağı pozisyonlarda bile asist yaptı. \r\n\r\nŞans golü stres yarattı\r\n2- John Carew'in soldan geliştirdigi atakta içeri girip paralel kestiği top Uğur Boral'ın çok şansız ve dikkatsiz hamlesi gol oldu. Bu şans golü Beşiktaş'ın stresini alacağına daha gergin yaptı. Hayret!....\r\n3- Beşiktaş'ın yediği gol komik!..Süleyman Youla'nın üzerine ilk hamlede Guiro Ronaldo'nun gitmesi hadi diyelim ki doğru. Peki arkada olan Ali Güneş ve İbrahim Toraman niye kademe yapmaz? Daha komiği bu ikili Beşiktaş'ın en çabuk oyuncuları. Bu golde kaleci Murat Şahin \"Karşı karşıya kaldım. Ne yapabilirim ki?\" diyebilir. Ama bu kadar da çabuk çıkılmaz ki!...)\r\nAslında maçın kaderini Beşiktaş değiştirdi. Amatörce oyundan atılan Ahmet Yıldırım maçı çözen isimdi. Bu pozisyonda Del Bosque'nin Ahmet Hassan- İbrahim Toraman değişikliği doğruydu... Beşiktaş'ın en sakin oyuncusu Kaptan Ahmet Yıldırım'ın bu kadar amatörce iki sarı kart görmesinin yorumu şu: Beşiktaş'ta disiplin hâlâ sıfır.\r\nHadi diyelim ki, hakem Bülent Demirlek'in yorumu biraz sert oldu diyelim. Yıldırım niye itiraz eder ki!... Hakemi özel olarak eleştirelim. Pozisyonları iyi izlemedi, yanlış kartlar gösterdi. \r\n", "O bir çılgın!.. \r\n\r\nAvrupa'da dört forvetle oynayan tek ülke Türkiye. Çünkü Ulusal Takım'ın patronu Ersun Yanal daha önce, \"Rus ruleti\" dediğimiz taktiğini inanılmaz abartmış. Yani kazanmak için sadece hücumu düşünüyor. Gürcistan maçının taktiğini Belarus karşısında 2-4-4 olarak yaptı. Yani çılgınca bir takti bu. 2.5 savunma, 7.5 hücum oyuncusuyla oynadı. Buçuk olan oyuncu da savunma ile orta saha arasında sağ kanat bindirmeleri yapan Ümit Özat idi.\r\nBöylesine hücum yaptık da kaç gol pozisyonuna girdik. İşte sorun burada Çok hücumcuyla oynadık ama girdiğimiz gol pozisyonu neredeyse 5. Bunların tümü de neredeyse Hakan Şükür'e ait. Asıl sorun da şu Biz hücum oynarken kontrataktan rakibe çok pozisyon verdik ve gol yedik.\r\nBir de şu var Kontratak yediğimiz anlarda yani dönüşlerde hep faul yaptık. Bosnalı hakem Rusmir Mrkovic bizdendi, Emre Belözoğlu'nu ikinci sarı karttan atmadı. Avrupa'da hiçbir hakem bu kadar hücum faule izin vermez dikkat. Şunu söyleyelim, Ersun Yanal'a şunu anlatmaya çalışıyorum. Ulusal Takım bir G.Birliği değil. Burada kazanmak ön planda. Şov ise en son planda. 4 forvetle oynamak Rus ruleti gibi intihar etmektir. Öyle ya Tek forvetle oynayıp Avrupa Şampiyonu olan Yunanistan'ı 4 forvetle oynayıp Atina'da yenmek mümkün değil.\r\nArtık şu gerçek Ersun Yanal bu taktiğini değiştirmek zorunda. Yani çılgınca saldırmayacak. Savunma ve orta saha organizasyonunda yeniden bir planlama yapacak, başka çaresi yok. \r\nBeyaz Rusya maçında güzel ve çirkinlikleri de özel olarak not edelim.\r\n1- Nihat Kahveci-Ümit Özat organizasyonunda arka direğe yapılan ortayı Tuncay Şanlı'nın kafayla kontrol edip rövaşatayla Hakan Şükür'e gol attırmaları harika. Ama Hakan Şükür'ün üç kez altıpasta gol kaçırmasına ne demeli.\r\n2- Tuncay Şanlı ve Serhat Akın İkisi de Türkiye'nin en çabuk hücum oyuncuları. Ama şımarıklıklarından gol pozisyonlarında takımın el freni oldular. Bu genç yaşta bu kadar havalanmak yazık!\r\n3- Rüştü Reçber, bizim o Rüştü değil. İki harika hareketten sonra bir tane yanlış yapıyor. Olacak şey değil. Rüştü'yü kazanalım derken Volkan Demirel'i kaybedeceğiz. Dikkat!\r\n4- Emre Belözoğlu ve Nihat Kahveci, takım içinde hemen farkediliyor. Çünkü her hareketleri profesyonelce. İnanılmaz şekilde olgunlaşmışlar. \r\n5- Sahaya baktım, Beşiktaş'tan bir oyuncu yok. Oysa Beşiktaş hani transferin krallarını almıştı. \r\n", "Beşiktaş boksör gibi yenildi!\r\n\r\nSanki bu futbol maçı değil boks maçı gibiydi. Beşiktaş; iyi dövüşen neredeyse maçı kazanacak boksör gibiydi. Ama nakavt oldu. Nasıl mı derseniz şunu deriz: Beşiktaş iyi oynarken, gol ararken iki kontratak yedi, yenildi. Yani boksör gibi: Küüüt!.. Beşiktaş yerde. \r\nTAKTİK: Sevilla Antrenörü Ramos 3'lü forvetle saldırdı. Bu Beşiktaş'ı küçük görmekti. Jean Tigana'nın futbol düşüncesi ise denge üzerine kurulmuştu. Risk sıfırdı. Beşiktaş 4'lü savunma, kalabalık orta alan ve tek forvetle oyuna başladı. Bu futbol felsefesinde İ.Akın ve özellikle Tümer Metin hücum organizasyonlarında başrol oynadı. İlk 45 dakika Beşiktaş mükemmel oynadı. Beşiktaş iki sorunu maç boyunca yaşadı. Birincisi; hücumda Ailton yalnız \r\nkaldı. Yanına kimse gelmeyince zor olanı yapıp her topu kaleye vurdu. İkincisi ise Beşiktaş'ın hücum çıkışlarında top kaptırıldı. Bu toplar karşı atağa dönerken özellikle Saviola'nın önü kapatılmadı. \r\nİkinci yarıda Sevilla olağanüstü bir tempo yaptı. İşte o an Beşiktaş topa sahip olamadı. Savunma yapmak istedi onu da başaramadı. Özellikle soldan Saviola, Beşiktaş'ı tek başına çökertti. Maç 2-0 olunca Tigana maçı çevirmek için İbrahim Akın-Süleyman Youla değişikliği yaptı.. Oysa Ailton çok kötü oynuyordu. Sonra da Kleberson-Daniel Pancu değişikliği yaptı. Bu da yanlıştı. (Eğer Mehmet Ekşi'yi tribüne göndermek yerine yanına oturtsaydı bu hataları yapmazdı...) \r\nGOLLER: Pozisyon yokken gol oldu. \r\nAdem Dursun ve Çağdaş Atan'ın arasına giren Saviola biraz da ileri çıkan Cordoba'nın yanından golü attı. Bu golden hemen sonra yine sağdan yapılan ortayı bu kez Kanoute kafayla gol yaptı. Bu iki gol de Beşiktaş savunmasının bireysel hatası vardı.\r\nMaçın son dakikasında Beşiktaş yine hücuma çıkarken top kaptırdı. Tecrübeli Kanoute golü yapmakta zorlanmadı. \r\n\r\nKORAY AVCI YILDIZLAŞTI \r\nGOL ATAKLARI: Tümer Metin harika pas attı. Ailton, soldan araya girdi. Pas verecek kimse yoktu. Yapması gerekeni yaptı. Top yandan aut. Bu gol olmalıydı. \r\n(Dk.17). Devrenin sonuna doğru Ali Tandoğan sağdan çizgiye indi içeri girdi. Geriye çıkardı. Oysa paralel pas verse Ailton ve Akın bomboştu. Beşiktaş 2-0 mağlup duruma düşünce risk aldı. Tümer Metin'in ara pasını Ailton iyi vurdu ama kalecinin üzerine vurdu. (Dk.67) \r\nİYİLER: Oscar Cordoba devleşti. Maça damgasını vurdu. Ama... Üst üste iki gol yedi. Biraz şansı olsa kurtarabilirdi. Tümer Metin oyuna mükemmel başladı. Uzun paslarının hepsi gollüktü. Uzak şutları da isabetliydi. \r\nKoray Avcı, orta sahada yıldızlaştı. Savunma ve hücum arasında mükemmel köprü oldu. \r\nKÖTÜLER: Beşiktaş'ta çok kötü oynayan yoktu. Basit hata yapan oyuncular vardı. İkinci yarıda Beşiktaş atağa kalkıp gole giderken Okan Buruk topu Avcı yerine rakibine verdi. Bu tehlikeyi gol olmaktan Cordoba kurtardı. Kleberson çizgiye gidip orta sahayı boşalttı. Hücuma çıkarken rakibe verdiği topu faulle geri aldı. Frkikik oldu. \r\nTop baraja takıldı. Ailton ise pas alamadığı zaman oyuna küstü. Gollerde ise sol tarafın hatası vardı. \r\nHAKEM: Belçikalı Johan Verbist sanki Sevilla'nın 12. oyuncusu. Tümer Metin'in hücuma çıktığı atağı faulle kesti. Oysa faul yok. Düdük çalmasa Beşiktaş 3'e bir yakalamış, golü atacak. İkinci yarıda Sevilla oyuncuları hakemi dövdü, çıkan sadece bir sarı kart. Anlayın hakemi yani... \r\nMESAJ: Beşiktaş üç golü de gole giderken yedi. Neden yedi derseniz, bu golleri takım halinde yedi. Bu da şunu kanıtladı: Beşiktaş'ta 5 kaliteli oyuncu var. Gerisi boş. \r\n", "Tanrı korudu! \r\n\r\nBeşiktaş Başkanı Sayın Yıldırım Demirören'in bir özür borcu var. Bu borç, Beşiktaşlılara değil, Beşiktaş başkanlık koltuğuna... Hani şu başkan olmak için verilen sözler vardı ya! Ne diyordu Sayın Demirören: \"Başkan seçilirsem, Beşiktaş'ın antrenörü Lothar Matthaeus olacak. Böylece, Türkiye Ligi'nde Daum- Matthaeus savaşı olacak.\"\r\nŞimdi buraya bir nokta koyuyorum. Diyorum ki: Sayın Demirören, Genel Kurul'a verdiği sözü tutmamakla iki büyük olay yarattı.\r\nBirincisi; Beşiktaş'ı kurtardı. İkincisi ise Olağanüstü Kongre'nin yolunu daha ilk günlerden kapattı. Yani diyorum ki, eğer Sayın Demirören verdiği sözü tutup Lothar Matthaeus'u Beşiktaş Antrenörü yapsaydı bakın neler olurdu.\r\n1- Matthaeus asla Daum'u yenemezdi. Zaten antrenörlük kariyerine bakarsanız, Matthaeus'un, Daum'un çantasını bile taşıyamayacağını görürsünüz.\r\n2- Matthaeus, Beşiktaş'ı değil, kendi futbol kariyerini düşündüğü için her türlü çılgınlığı yapacaktı. Yani çok büyük paralar harcatıp transferler yapacak, sonra da hiç başarılı olamadan kaçıp gidecekti.\r\nGördünüz değil mi? Tanrı, Beşiktaş'ı korumuş.\r\nBazen verilen sözlerden de dönmek, doğru yolu bulmak demektir.\r\nSayın Yıldırım Demirören, uyarıları da dikkate alarak, Matthaeus'tan vazgeçip, Real Madrid'in eski antrenörü Vicente Del Bosque'yi getirerek, hem Beşiktaş'ı hem de kendini kurtardı. Ve de Beşiktaş başkanlık koltuğunu.\r\nSayın Demirören'in önünde şu sorunlar var. Ama isterse bunları da çözebilir.\r\n1- Geçen yıllarda Beşiktaş'ın kılavuz kaptanı olan Sinan Engin gibi bir menajeri arayıp bulması lazım. Aslında fazla aramasına da gerek yok. Bu konuda tek isim Metin Tekin.\r\n2- Son 5 yıldır, Beşiktaş'ın geleceğine yatırım yapılmadı. İşte bu yüzden Del Bosque'nin göreve gelmesi büyük fırsat. Ayrıca Sinan Vardar gibi özkaynak düzenini çok iyi bilen bir yöneticinin de görevde olması büyük şans. \r\n3- Beşiktaş geçen yıl şampiyonluğa 13 bin seyirci ile oynadı. Stat yarın 30 bin kişilik olacak ve bu stat nasıl dolacak. El- bette kaliteli ve çok sevilen bir futbolcu alınması gerekir. \"Pascal Nouma'nın ruhunu getireceğim\" demek, kendi ilkelerine ihanet etmek demektir. 3-4 futbolcu alınacağına bir futbolcu alınsın. Mesela Luis Figo transfer edilsin.\r\n4- Geçen yıl, hakem seminerine Be- şiktaşlı hiçbir yönetici gitmedi. Antrenör seminerine Lucescu katılmadı. Yaşanan Ulusoy-Bilgili savaşı sonunda Beşiktaş'ın elinden şampiyonluğu alınarak,\r\nF.Bahçe'ye verildi. Sayın Demirören'in şartsız ve koşulsuz şimdiden Haluk Ulusoy'a vermesi büyük hata.\r\nSon söz: Sayın Demirören, tribün rüzgarıyla başkan oldu. Ama ona kendi sözünü hatırlatıyorum: Tribün ateş gibidir, herkesi yakar. \r\n", "Mösyö taktiği!\r\n\r\nRıza Çalımbay gitti. Futbol felsefesi de yanında gitti. Tigana kendi felsefesiyle geldi. Peki Mösyö Tigana'nın gelmesi ile ne değişti?: \r\nBeşiktaş risk alarak kazanmak istiyor. Bu tribünlerin hoşlandığı futbol. Beşiktaşlı futbolcuların kalitesine de uygun... \r\nAma Beşiktaşlı oyuncular risk ile hatayı birbirine karıştırdı. Örnek: Erman Güraçar'ın attığı gol... Bu oyuncu sarkık libero oynuyor ve Beşiktaş'a kafa golü atıyorsa sorun Beşiktaş'ın savunma anlayışında. Tümer Metin sağdan frikik atıyor. Ön veya arka direğe atacağına geriye çıkardı. Beşiktaş 7'ye 3 yakalandı ve golü yedi. \r\nMösyö Tigana'nın bireysel olarak oyuncular üzerindeki değişimi şu: \r\n1- Herkes koşacak. Çabuk oynanacak. Hücum girişimlerine tüm forvet, yardımlaşarak katılacak. (Yaratıcı futbola prim verildi.) \r\n2- Gereksiz yüksek ve uzun top yok. Yerden kısa ve ayağa oynanacak. \r\n3- Takımda star yok. Kötü oynayan, oyundan çıkar. (Genç Nail Tilbaç oynatıldı.) \r\n\r\nANTEP'TEN DAHA İYİ OYNADI \r\nBeşiktaş'ın sisteminde ise değişim pozitif... \r\n1- Klasik 4-4-2 olsa da oyun içinde sistem değişiyor. Herkes hücumu düşününce bekler de ileri çıkıp 4'lü forvete dönülüyor. (Bu sistemin önünü tıkayan sorun iki açık İbrahim Üzülmez ve Ali Tandoğan'ın hücuma çıkışları ve içeri girmelerindeki anlaşmazlık!) \r\n2- Ailton statik olarak ileride kalmak yerine tüm hücum hattını kullanacak. İ.Akın ve Tümer Metin de hücumları organize edecek. \r\n3- İki ön libero KlebersonKoray Avcı da sürekli hücuma çıkıyor.\r\nBunlar tartışılırken ortaya çıkan görüntü şu: \r\n1- Beşiktaş, Gaziantep'ten iyi oynadı. \r\n2- Beşiktaş bol gol pozisyonuna girdi. (İbrahim Akın inanılmaz goller kaçırdı.) \r\n3- Takımın en iyi oyuncusu konumunda olan Tümer Metin, neden en kötü futbol oynayan futbolcu? Baskılı oynayan Beşiktaş, savunmaya neden çabuk dönemiyor? (Neden kontratak yeniliyor, bu top kaybı niye?) \r\nSon yarım saatte Tigana, sistem ve kadro üzerinde oynadı. Veysel Cihan'ı oyuna sokarak hücumda yüksek toplara döndü. Okan Buruk'la da karambollerden gol aradı.\r\nİşte bu maçı kazanma uğruna yapılan değişim, futbolu çirkinleştirdi. Çakılı oynayan takım, Gaziantep'in de işini kolaylaştırdı. \r\nİşi zorlaşan tek kişi Selçuk Dereli'ydi. Maçı cesur ve dürüst yönetti. \r\nMESAJ: Demirören maça gelmedi. O zaman, \"Niye taraftar gelmedi.\" diye soramayız ki!..\r\nZaten tribün iki konuda mesaj verdi. \r\nBirincisi futbolcuya... \"Bizi bu hale getirdiniz\" diye bağırdı.\r\nİkincisi Başkan Demirören'e... Ne bir pankart astı. Ne de \"Bizi bırakma başkan\" diye bağırdı. Sadece şunu söyledi: Beşiktaş'ı sevmeyen gitsin! Bu da şuydu: Başkana, \"Saygıyla gidebilirsin\" mesajı! \r\n", "Yanlış nerede? \r\n\r\nŞimdi bir hesaplaşma... Hazırlık döneminden başlayıp sert eleştirilerde bulunduğum zaman Beşiktaşlı dostlar tepki koydular. \"İçimizi karartıyorsun. Kapkara şeyler yazıyorsun. Beşiktaş için güzel şeyler yaz\" dediler. Ben karamsar yazılar yazmaya devam ettim. Eleştiri sınırlarını zorlayarak Beşiktaş'ın gittiği tehlikeli noktaya ışık tuttum . Ama bu noktada karşıma çıkan Beşiktaş Başkanı Sayın Yıldırım Demirören idi. Kendini aklayıp Beşiktaş'ı eleştirenleri karalayarak \"Bizim karşımızda olan 100 kişi. Beşiktaşlılar bu 100 kişiyi dışlayın\" diyordu.\r\nAfedersin Sayın Başkan! 100 kişi içinde değilsem, beni de 101. muhalif olarak yazınız.\r\nYazının başına dönüyorum. Ve Beşiktaş'ın geldiği kara noktayı karamsar biçimde yazıyorum. 4-0'dan sonra canlanıp peşpeşe goller atması özel bir durum. Buna Gaziantep izin verdi. \r\nFutbolun diliyle konuşalım. Del Bosque kontratak yenilgilerden aldığı dersle bu kez savunmasını ileri çıkartmadı. Çakılı oynattı. Yani gol yememeyi hedefledi. Ama kalesinde bir çuval gol gördü. Peki Del Bosque'nin yanlışı nerede? Yanlış şurada, Beşiktaş takım olmaktan çıktı. Dengeleri bozuldu. Yani Del Bosque kendi kararlarını değil, medyanın yorumlarını ön plana aldı. Bakın neler yaptı:\r\n1- Sergen Yalçın 'ı ilk 11'de, üstelik santrfor oynattı. Arkasına da Tümer Metin 'i koydu.\r\n2- Mustafa Doğan 'ı Ronaldo'nun yanına çekti, İbrahim Toraman'ı orta sahanın ortasına koydu. \r\n3- İbrahim Akın 'a ilk 11'de görev verdi. Sahayı geniş ve istediği gibi kullanmasına izin verdi. \r\n\r\nDel Bosque'nin düşüncesinde fazla yanlış yok. Yanlış olan Beşiktaşlı futbolcularda. \r\n1- Savunma organizasyonunda inanılmaz pozisyon hataları yapıldı. Rakibin sağdan ve soldan sürekli orta yapmasına izin verildi. Arkaya atılan toplarda ofsayt diyerek kademeye girilmedi. Erdal Güneş 'in golünü Beşiktaş takım halinde yedi. Onur İçli 'nin golünü ise dikkatle izleyin. Korner topunu arka direkte Mehmet Polat çeviriyor. Onur İçli kafayı çizgide vuruyor. Oysa orada John Carew ve Guiaro Ronaldo gibi uzun futbolcular var. Kornerden de bu kadar kolay gol yenilmez ki!\r\n2- Beşiktaş orta sahası yüksek top kaybıyla oynadı. Beşiktaş'ın ilk devredeki top kaybı 29. Üç pası birarada yapamadılar. Buna karşılık Gaziantep orta sahada özellikle Tarek El Taib , Bouazizi ve Jaziri ile adeta dans etti.\r\n\r\nEleştiriye Del Bosque ile devam edelim. Maçı kazanmak için sadece değişiklik yaptı. Değişikleri doğru ama sorun Beşiktaş'ın 4'lü savunma anlayışında. Beşiktaş'ın 4- 4-2 oynayamayacağını söyledik durduk, Del Bosque ısrar etti. Skor 4-0 olunca Beşiktaş 3-5-2 'ye döndü ve Beşiktaş gibi oynadı. Goller de peşpeşe geldi. \r\nEleştiriyi şimdilik burada keselim, Nurullah Sağlam ve Gaziantep'i tebrik edelim. İşte transfer böyle yapılır. İşte takım olarak böyle oynanır. \r\nHakem Yılnur Önen mükemmel bir maç yönetti. Ama ilk yarıda Sergen Yalçın ile Jaziri 'nin düşürüldüğü pozisyonlar penaltı. Hakem devam dedi. Yanlışı şuydu; penaltı değilse sarı kart nerede?\r\nMESAJ: Beşiktaş taraftarı içten ve kalben takımına sarıldı. Bu sevgiye layık olan sadece bir futbolcu vardı. O da İbrahim Akın 'dı. Seyirci \"İbrahim Akın\" diye bağırdı, o çılgınca koştu, oynadı ve takımı da ona eşlik etti. \r\n" ]
[ "kaz", "kaz", "kaz", "kaz", "kaz", "kaz", "kaz", "kaz", "kaz", "kaz", "kaz", "kaz", "kaz", "kaz", "kaz", "kaz", "kaz", "kaz", "kaz", "kaz", "kaz", "kaz", "kaz", "kaz", "kaz", "kaz", "kaz", "kaz", "kaz", "kaz", "kaz", "kaz", "kaz", "kaz", "kaz" ]
[ "Hayal gücü tırmanması \r\n\r\n \r\n \r\n\r\nKatımızda korkunç bir koku peyda oldu. Öyle böyle değil. En burnu körlerin bile burun direğini kıran cinsten bir koku. \r\n\r\nNeyden kaynaklandığı belli değil. Sabahtan beri ne olduğunu bulmaya çalışıyoruz. İdareden biri gelip biri gidiyor... Kimse sebebini bulamıyor. \r\n\r\nİşin kötüsü koku en çok tuvalette ve benim odamda var. Herkesi gözü önünde kokudan geberen ilk köşeci olacağım. (Bana yakışan son da bu olur herhalde... Tuğçe'nun dramatik sonu: Koku yüzünden patladı!)\r\n\r\nTahminlerin ne olduğunu söylemeyeceğim, durduk yerde kimsenin midesini bulandırmayayım... Fakat en iddialı iddiayı buraya almadan geçemeyeceğim: \r\n\r\n\"Havlandırma boşluğuna sıkışmış bir ceset olabilir miymiş acaba?\"\r\n\r\nEvet arkadaşlar. İçimizden bazıları, şimdi isim vermeyeyim, havalandırma boşluğunda bir cesedin varlığından şüphe edebiliyor! \r\n\r\n\"Sen\" dedim \"günde kaç tane Amerikan filmi seyrediyorsun?\" \r\n\r\n\"Beş... Bazen altı...\"\r\n\r\n\"İyi\" dedim \"Devam et. Çoğalt hatta!\"\r\n\r\nSormadım ama herhalde en sevdiği film de Die Hard'dır. Digiturk bitirmiş bu milleti, kimsenin haberi yok...\r\n\r\nBir kere bizim havalandırma boşluğuna bir insan niye girsin? Ne yapacak yani yazarların odalarına girip ertesi günkü yazılarını mı araklayacak? \r\n\r\nDaha önemlisi bizim binamızda öyle filmlerdeki gibi insanların emekleyerek dolaşabilecekleri havalandırma boşlukları olabilir mi ki? Şimdi durduk yerde binamızı kötülemeyeyim ama yani öyle içinden havalandırma otoyolları geçen bir binaya pek benzemiyor doğrusu... Henüz dik açı çağına geçememiş olan Türk İnşaat sektörümüzün havalandırma için öyle metreküplerce alan bırakmayı akıl edeceğini hiç sanmıyorum. (Nedir benim de bu Türk İnşaatçılığına olan bitmek tükenmek bilmeyen düşmanlığım kardeşim... ) Dolaşabilse dolaşabilse bir kedi dolaşır ki onların da böyle bir salaklık yapacağını tahmin etmiyorum. (Gerçi kedi milletinin neyi ne zaman yapacağı hiç belli olmaz)\r\n\r\nYine de aramızda hayal gücü bu kadar yüksek arkadaşların bulunması hoş bir duygu. Her an biri çoluğunu çocuğunu terk edip Holywood'a senaryo yazarı olmak için yerleşebilir... Bizim de gidecek bir kapımız olur. \r\n\r\nAnlamadığım tek şey şu: Bütün kat sabahtan beri koku yüzünden felç olmuşken İclalim Aydınım nasıl oluyor da yine nefis bir sonbahar yazısı attırabilmiş anlaşılır gibi değil. (Evet itiraf ediyorum: \"Ben yazdım, gidiyorum!\" deyip New York'tan aldığı cicileri üstünde tra la la odama uğrayınca sinir olup sistemden baktım yazısına..) Olumlu insan olmak cidden başka bir şey... Bir gün ben de olacağım inşallah ama du bakalım önce neymiş bu koku bulalım... (Fakat çok güzel şeyler almış... Nasıl da yakıştırıyor her şeyi.. Peee...) \r\n\r\n \r\n", "Ameliyat kuşu geri döndü \r\n\r\n \r\n \r\n\r\nHesapça bir gün ara verip dönecektim. Güya perşembe günü bulaşacaktık...\r\n\r\nHah! Meğer öyle olmuyormuş arkadaşlar. \"Bugün ameliyat, yarın deniz\" diye bir hadise yokmuş... Laparoskopik de olsa (inşallah doğru yazmışımdır) ameliyat ameliyatmış...\r\n\r\nAmeliyat olduğum Salı gününden bu yana şiddetli ağrılar çekmekteyim. Zaman zaman ben bu ameliyatı neden oldum dedirtecek kadar, adamı doğduğuna pişman edecek kadar şiddetli sancılardan söz ediyorum.\r\n\r\nFakat ne yazık ki çektiğim sancının nedeni son derece gayrı ciddi bir şey olduğu için merhamet görmek yerine alay konusu oluyorum.\r\n\r\nÇünkü çektiğim şey \"gaz sancısı\". Evet bildiğimiz gaz!\r\n\r\n\"Amaaaan bu muymuş?\" dediniz hemen di mi? Hatta bıyık altından güldünüz, \"kuvvetli bir yellenmeye bakar, he he he...\" dediniz, \"rezene çayı içsin bi'şeyciği kalmaz\" diye düşündünüz...\r\n\r\nBiliyorum dediniz çünkü herkes öyle diyor.\r\n\r\nAllah düşmanıma bile çektirmesin diyorum başka bir şey demiyorum. Adı gayrı ciddi olabilir ama kesinlikle feci bir şey... Nefes aldırmıyor, hareket ettirtmiyor, hatta dik bile durdurtmuyor... Böyle iki büklüm dolaşıyorsun koridorda 90'lık nineler gibi.\r\n\r\nLaparoskopik ameliyatlarda meğer hastaya hava basıyorlarmış. Böyle kamyon lastiği şişirir gibi göbek deliğinden fos fos karbondioksit veriyorlarmış ki organlar birbirinden aynisin, diğer üç delikten soktukları kamera ve uzaktan kumandalı neşter (diyorum ben, muhakkak daha ciddi bir ismi var o aletin) ile içeride rahat rahat iş görebilsinler diye. İş bittikten sonra da geri çekiyorlar bastıktan havayı. Bu sayede kesik olmuyor, dikiş olmuyor, kanama olmuyor, ameliyat kısa sürüyor, hasta zart diye ayağa kalkabiliyor...\r\n\r\nHasta hakikaten zart diye ayağa kalkıyor çünkü o gaz sancısına yatakta dayanmak mümkün değil. Havası boşalmakta olan bir balon gibi koridorlarda fır dönüyorsun. Yorgunluktan bitap düşüp yatağa yattığın zaman da olabilecek en az sancısız pozisyonu bulmaya çalışıyorsun ki benimki sırt üstü yatıp bacakları bağdaş yapıp havaya kaldırmak gibi saçma sapan bir pozisyondu.\r\n\r\nSağlık sigortam sayesinde (işe yarıyorlarmış!) süper sosyetik bir hastanede oldum ameliyatımı. (Beş kuruş ödemedim!) Kadın doğum katında yatıyordum ve benim odam dışındaki bütün odalarda doğum hadisesi söz konusuydu. Kapılara da çocuğun cinsiyetine bağlı olarak \"IT'S A BOY\" (oğlumuz oldu) \"IT'S A GIRL\" (kızımız oldu) yazmışlar mavi veya pembe tüller, kurdeleler, şifonlarla... (Niye ingilizce en ufak bir fikrim yok çünkü analar babalar bildiğimiz Ayşeler, Hamzalar, İsmaillerdi...)\r\n\r\nBir ara isyan ettim. Benim neyim eksik? Aynı acıyı çekiyorum, aynı iğneleri yiyorum, aynı parayı ödüyorum, (en azından sigorta primimiz aynı) aynı iğrenç havuç püresi ve kayısı hoşafını kaşıklıyorum, benim olan biteni ilan etmeye niye hakkım yok! Dedim getirin bana da bir karton, bir keçeli kalem, üzerine \"IT'S A KIST\" (kistimiz oldu) yazıp asacağım kapıma!\r\n\r\nİsyanıma arkadaşlarımdan kimse ortak olmadı. Hatta \"IT'S A FART\" (os...muz oldu) gibi kontr öneriler getirip dalga geçtiler...\r\n\r\nDemek istediğim sancının nedeni gaz olunca kimse tarafından ciddiye alınmıyorsun. İnsanları kesik, kırık, çıkık, batik gibi şeyler etkiliyor. Ben iki büklüm kıvranırken cep telefonuyla hatıra fotoğrafı çektiren ismi lazım değil bir ziyaretçim bile oldu desem herhalde hadisenin boyutunu daha iyi anlarsınız.\r\n\r\nBu arada gönderdiğiniz geçmiş olsun dilekleriniz için çok teşekkür eder, hepinizin geçmiş bayramınızı kutlarım. Hoş bulduk. \r\n\r\n \r\n", "Ve T.B. büyük kararını verir \r\n\r\n \r\n \r\n\r\nDurduk yerde gene üç gün ara verdik, mil pardonlar, kilometre özürler… Ve fakat biliniz ki elimde olmayan nedenlerle oldu bu antrakt… (Bugün de Fransızca günümdeyim.. Hadi bakalım!)\r\n\r\nTam iyileştim, turp kıvamına geldim, hadi yürüyüşler başlasın, gelsin hayat, gitsin eğlenti derken Salı sabahı müthiş bir sancıyla uyandım. Karnımın sağ üst tarafında, tahminen diyaframın hemen altında, artık orada ne varsa, anatomiyi öğrenemedik gitti, sanki bıçak batırıyorlar. Yerimden kıpırdamam mümkün değil. Tuvalete ancak emekleyerek gidiyorum. Tezgahtan bir bardak su alacak durumum yok… \r\n\r\nDedim tamam. Bugüne kadar gaz maz dedik, ama bu seferki kesin başka. Belli ki bir komplikasyon oldu, iç kanama, dış doğrama, bir şeyler ters gidiyor. \r\n\r\nGüç bela telefonumu buldum, yakında oturan bir arkadaşımı aradım, apar topar gittik hastaneye…\r\n\r\nUltrasonlar, elle muayeneler, bin bir soru derken… \r\n\r\nBüyük rezalet:\r\n\r\nYine gaz!\r\n\r\nİçime bastıkları havanın bir bölümü çıkmış yukarı ta diyaframın oraya yerleşmiş. Eşşolueşşek gitmiş oraya yuva kurmuş! Bütün ağrı sızı o namussuz hava parçası yüzündenmiş. Ve yapacak hiçbir şey yok! Vücut onu kendi kendine atacak. Canı ne zaman isterse. \r\n\r\nKös kös çıktık hastaneden. Arkamızdan kim bilir neler dediler çünkü arkadaşımın ortalığı bir ayağa kaldırması vardı sanırsınız 21 yerinden kurşunlanmış ağır kanamalı hastayım… \r\n\r\nHastaneye girerken bana ağır vaka muamelesi yapan arkadaşım baktım hastaneden çıkarken hiç oralı değildi… Elinde telefon hazır Nişantaşı’na gelmişken çan çan program yapıyor! Ağrının sebebi gaz çıktı ya… Tamam bittim! \r\n\r\n“Bir şey yokmuş canım. Gazmış… Yok yok o kendi kendine gider, biz buluşalım House Cafe’de… Gidersin di mi Tuğçeciğim? Tabii tabii… Gider. Gazmış. Bir şeyi yok yani…” \r\n\r\nBir şeyi yok dediği pozisyonumu tarif edeyim: Yere soğan ekmeye çalışan biri ne kadar iki büklümse işte o kadar iki büklümüm.Yanında bebek arabası gibi ikiye katlanmış bir şekilde taksiye biniyorum, o hâlâ bir şeyi yok diyor… Gaz işte, gaz… \r\n\r\nAdamı bu kadar rezil eden başka bir şey daha var mıdır acaba… Üstelik bağırsağımda bile değil… Yani bildiğimiz rezil, kokulu versiyonundan da değil.. Başı boş, serseri versiyonundan… Ama adı gaz olunca… Muamele aynı…\r\n\r\nSonuç olarak parmak kıpırdatamadan yattım yine sere serpe iki gün. \r\n\r\nDurum biraz fazla uzadı ben de farkındayım. Annem bile “doğursaydın ne olacaktı acaba?” demeye başladı. Muhtemelen loğusalığı altı ay süren ilk kadın olarak tarihe geçecektim. (Yaşasın kadınların meşru tembellik hakkı!)\r\n\r\nFakat merak etmeyin, mevzuu altı sündürmeye niyetim yok. Bugün son. Yarından itibaren aktif, dinamik bir hayat başlıyor. İçime bastıkları havanın beni incelteceğine dair umutlarım da suya düşmüş durumda, ne yazık ki değişen hiçbir şey yok. Aynı tas, aynı göbek. Bu nedenle diyorum ki madem kistlerimizden, bilumum safralarımızdan kurtulduk demek ki artık zayıflama ve spor zamanı! Televizyondaki şişkolardan daha hızı zayıflamazsam ne olayım… \r\n \r\n", "Karnımdaki düğme \r\n\r\n \r\n \r\n\r\nGöbek deliğimin içinde bilye büyüklüğünde yuvarlak bir pansuman malzemesi var. Ne bu diye sordum hava bastıkları yer meğer göbek deliğimmiş! Göbek deliğimiz anne karnından sonra bir kez daha iş başında! Ne zaman? Laparoskopik ameliyatlar sırasında… Vay babam vay…\r\n\r\nŞu dünyada beni en çok şaşırtan şey cerrahi. Hiçbir şey beni ameliyatlar kadar heyecanlandırmıyor. En çok daha mikro cerrahi… Hani kopan parmakları, elleri, kolları (hatta şeyleri!) dikiyorlar ya… Damarı damara, siniri sinire … Muazzam bir şey geliyor bu bana… \r\n\r\nBenim ameliyatım da düşünsenize hiç kesmeden biçmeden tamamen ultra teknolojik aletlerle yapıldı! Minik bir kamera, minik bir neşter ve minik bir elektrikli süpürge içime girdi, dolaştı, başka organları rahatsız etmeden işlerini yaptılar ve çıktılar. \r\n\r\nKistim bu arada çöpü boylamış durumda çünkü meğer vücudun içinden bir kıyma olarak çıkıyormuş. Bu nedenle “Vücudumdan çıkanlar sergisi”ne ne yazık ki başlayamadım. \r\n\r\nVe lakin Allah bir ameliyat daha yazdıysa bozsun demekteyim çünkü artçı ağrılar pek çekilir gibi değil… Ne kadar geri çekilirse çekilsin içeriye basılan havanın bir miktarı kalıyor ve içeride dolaşmaya devam ediyor… Ne oluyor dolaşırken? Anladığım kadarıyla organların rahatını bozuyor, onlar da isyan ediyor.\r\n\r\nİçimdeki hava bugün mesela kürek kemiklerimin arasını ziyaret etmeye karar verdi. Sırtıma ve belime tekmeler yemişim gibi ağrılar içindeyim bu yüzden. \r\n\r\nGeçecek elbette de bugünlerde benden komik olmamı beklemeyin diye şeediyorum. \r\n\r\nMerak ettiğim şey şu: Şimdi doktor ağbiler içime karbondioksit bastılar ya, acaba bu benim göbeğimin erimesine bir katkıda bulunmuş mudur? \r\n\r\n“Ulan tek düşündüğün bu mu?” ayrıca “niye” diyeceksiniz… Tek düşündüğüm şey bu değil elbette ama kafadaki bilgiler bilrleşmeden duramıyor. Mesele şu: Son zamanların en moda zayıflama yöntemi olan “Karboksiterapi”de de karbondioksit veriyorlar deri altına. İddialara göre karbondioksit yağları fısır fısır eritiyor… Benim içime 35 litre basıldığına göre… Deri altı meri altı da değil üstelik.. Ta içine! Yağların ta kalbine! \r\n\r\nBakıyorum göbeğime şimdilik eskisinden de şiş. Fakat bir umut bekliyorum. İster misiniz on gün sonra göbek möbek kalmıyor olsun!?!? Ameliyatın en şahane tarafı bu olsun? \r\n\r\nBu arada arkadaşlarımın ziyaret sırasında getirdiklerini sayabilir miyim müsaadenizle? Sema’dan bir tencere NOHUT, Seda’dan bir hevenk MUZ ve bir kilo MANDALİNA, Aynur’dan bir kap LAHANA DOLMASI (annesi yapmış) ve en güzeli Müge’den bir kilo TRABZON HURMASI! Trabzon hurmasının öteki adını herhalde biliyorsunuz. “O” ile başlayıp “k” ile biten… Dünyada gaz yapan ne varsa şu an buzdolabımda! Ne diyeyim… Klasik bir T.B. kaderi… \r\n\r\n \r\n", "Belki de biz yoktuk \r\n\r\n \r\n \r\n\r\nAttila İlhan’in ölümü sarstı beni… Hakkı Devrim’in dediği gibi ölümü hiç yakıştırmadığımız biriydi. Sanki sonsuza dek yaşayacak gibiydi… Veya yaşaması gerekirdi… \r\n\r\nÇok çok çok kırgın olduğum için cezalandırmak maksadıyla görüşmediğim eski sevgilim düştü aklıma. \r\n\r\nDedim: \r\n\r\nBir gün ölecek –çünkü yeterince büyük- ve ben kahrımdan bin beter gebereceğim. Bugüne kadar döktürdüğü göz yaşlarının –ki hayli çoklardı- bin misli göz yaşı dökeceğim. İçim içime iyice katlanacak, iyice düğüm olacağım… \r\n\r\nÇünkü fark ettim ki aradan geçen onca yıla rağmen onu çılgın gibi özlüyorum. Fark ettim ki ben ona mecburum, adını mıh gibi aklımda tutuyorum... Ne yapsam ne tutsam nereye gitsem… Ben ona mecburum… Ve esas cezalandırdığım o değil kendimim. \r\n\r\nBüyük bir adamın ölümü büyük bir sevgiliyi hatırlattı… Yalnızlık ve kimsesizlik batağına bir karış daha gömülmüş gibi hissediyorum… Attila İlhan çekiç gibi çaktı kafama. Çak! \r\n\r\nOnun ölümü bunu, bunun ölümü onu hatırlata hatırlata ama o çılgın gibi özlediklerimize, mecbur olduklarımıza gitmeye gitmeye –aman ha! Prensiplerden, gururdan taviz vermek YOK!- sonunda bakmışız bataklığın dibindeyiz. \r\n\r\n“Bu ne?” diyeceğiz şaşkın şaşkın “geçmiş olsun…” diyecek zebani. Veya “hoş geldin…”\r\n\r\n“Biz niye kendimize bu kadar çile çektirdik en ağır çilekeşten beter?” diyeceğiz sonra “Sevmek kimi zaman rezilce korkuludur…” diyecek yine aynı zebani, dişlerini bir yandan kürdanla karıştırırken... \r\n\r\nEvet sevmek kimi zaman hakikaten rezilce korkulu… Ödümüz kopuyor neyden bilinmez. Arayamayız, soramayız, geri dönemeyiz. \r\n\r\nBelki de zaten yoktular… Sevdiğimiz o ne kadınlar, ne adamlar… \r\n\r\nVeya…\r\n\r\nBelki de biz zaten yoktuk… \r\n\r\n\r\n\r\n***\r\n\r\nKasketini merak ediyorum. Kaç yıl olmuştu acaba çıkartmayalı? \r\n", "Yakıştırılmayanlar \r\n\r\n \r\n \r\n\r\nSelahattin El Duman Bey benim orucuma takmış kafayı. Herkesi anlarmış da bir beni anlamazmış. Merak ediyor: Kemancı'da, Roxy'de kafa sallarken nur yüzlü bir dede mi görmüşüm de dine dönmüşüm, yok efendim kim bilir ne haltlar yemişim de onları affettirmek için mi oruca başlamışım yoksa neymiş...\r\n\r\nHiçbiri değil... Üstelik Kemancı'lara, Roxy'lere gitmeyeli en az beş yıl olmuştur herhalde. İçki ve zina bakımından günah hesabım epeyi kabarıktır tahmin ediyorum ama bugüne kadar hiçbir şeyi günah affetirmek için yapmadım. Günah affettirmek için yapılan ibadet bana \"pazarlık\" gibi geliyor. \"Şu benim 392 zinama karşılık al sana 975 namaz! Ha? Olmaz mı?\" deniyormuş gibi geliyor bana... Kimse açık açık böyle demiyor tabii de eğer ibadet suçluluk duygusuyla yapılıyorsa aslında pekala da böyle denmiş olunuyor.\r\n\r\nHer neyse... Ramazan gelince birden din alimi kesilen diğer köşeciler gibi olmayayım hadi.. Orucun bana yakıştırılmaması konusunu konuşuyorduk. Selahattin Bey de belli ki yakıştıramamış...\r\n\r\nSadece o yakıştırmasa gene iyi! Cümle alem benim orucumu tuhaf buluyor. Kime oruçluyum desem bıyık altından gülüyor... \"Hadi canım!\" diyenler mi istersin \"yalan yalan konuşma\" diyenler mi... Hatta \"bizimle dalga geçme lütfen\" diye bozulan dinibütün okurlar mı... Bir itiraz bir itiraz, anlaşılır gibi değil!...\r\n\r\nOruç tutabilmek için sahip olunması gerekli bir tipoloji var herhalde. Ne olduğunu bilmiyorum ama belli ki bende yok. Açık saçık giyinen, sür sürüştür, tak takıştır dolaşan biri de değilim üstelik. Sürekli üşüyen bir kadının açık saçık dolaşması zaten teknik olarak mümkün değil biliyorsunuz. Ayrıca şişkolar zayıflayıncaya kadar açılıp saçılmama, yeni kıyafet almama, seksi giyinmeme cezasına mahkumdur!!! (Diyet Anayasası 5. Madde, b fıkrası)\r\n\r\nPeki o zaman nedir anti oruç tipi? Sansın olmak mı? Yeşil gözlü olmak mı? Kedi sahibi olmak mı? Evde kalmış bir bekar olmak mı? Veya ha bire aüp tutmak, carala carala her konuda fikir beyan etmek, Günay gibi yan çatlak bir anneye sahip olmak, bilir bilmez bir takım kelimeleri sırf komik bir tınısı var diye kullanmak (Hakkı Devrim Bey'e geçen günkü uyarısı için teşekkür ederim. Meğer dümbük kelimesinin çok ayıp bir manası varmış arkadaşlar, çok çok özür dilerim...) dünyada ne kadar abuk subuk yer varsa oraya gitmek, marangozluk denemelerine girişip kütüphane yerine tuhaf bir sehpa yaratmak, dünyanın en kötü aşçısı olmak, siğilini aspirinle tedavi etmek (evet sonunda kurtuldum! Yatmadan önce bir yara bandının pamuksuz kısmında siğil kadar bir delik açın, bandı siğil dışarıda kalacak şekilde bölgeye yapıştırın, çeyrek aspirini çok az suyla eritip hamur yapın, siğile sürün, üzerine başka bir bant yapıştırın, bunu üç gece tekrarlayın, bitti!), dalgacı mahmut olmak, cimrilikten ölmek, ona buna sataşıp sonra üzülmek...\r\n\r\nBunlar mı beni anti oruç tipine sokuyor? Valla ne diyeyim. Ön yargılarınız sizi hapsetmiş... Kimseyi uzaktan yargılamamak lazım. Hatta hiç yargılamamak... Müsaadenizle... \r\n \r\n", "Ben iradesiz, karaktersiz, üstelik de bokboğaz bir maymunum... Bana bundan sonra \"şahsiyetsiz şempanze\" deyin... Zaten diyor muydunuz? İyi, devam edin öyleyse...\r\n\r\nDün \"artık rejime girdim, şişmanlatıcı şeylere son!\" diyerek torbaya koyduğum refakatçi ve misafirlerden arta kalan muzıratı ne yaptım dersiniz?\r\n\r\nYEDİM...\r\n\r\nHepsini değilse de mühim bir kısmını gecenin ilerleyen dakikalarında yavaaaş yavaaaş... Yok İsviçre maçı, yok bilmem ne... Televizyon karşısında...\r\n\r\nHakikaten rezil bir insanım ben. Bu nasıl bir şey hiç anlamıyorum. Yapan evet benim ama ertesi gün niye ve nasıl yaptığıma akıl erdiremeyen yine benim.\r\n\r\nGece beni zınk diye kanepeden kaldıran, ağrılarıma rağmen sandalyeyi masanın kenarından tezgahın kenarına çektiren, mutfak dolaplarının üzerine koyduğum o torbaları indirten, o sıkı düğümü çözdüren ve torbanın içinden olabilecek en tehlikeli, en zararlı şeyi çekip çıkartan ve çıkarttığım şeyi son lokmasına, son tanesine kadar bitirten şey nedir inanın bilmiyorum.\r\n\r\nSanki içime bir şeytan giriyor o anda ve benim beynimi ele geçiriyor. Ya da şöyle diyelim beyin vazifesini mideme veriyor. Hadiseye mide hakim olunca da ortaya böyle vahşi aç hayvan manzarası çıkıyor. Bir aslan avını nasıl yakalar ve parçalarsa işte ben de onu yapıyorum. Tek fark onlar bunu geyiğe yapıyor ben çikolataya...\r\n\r\nGündüz insan, gece hırt... Evet bu benim.\r\n\r\nNeyse ki torba -artık içinde ne kaldıysa- bu sabah geçmiş olsuna gelmiş bir arkadaşa kakalandı da olay sonsuza dek kapandı... \"Ne yapayım bunu?\" dedi... \"Ne yaparsan yap\" dedim. \"İster ye, ister at... Ben belli ki belli bir saatten sonra didikleyerek bunu bitireceğim... İyisi mi gözümün önünden gitsin...\"\r\n\r\nAllah'ım ne oldu benim o çelik gibi irademe? Ne oldu o meşhur disiplinime? Nereye gitti o iki yıl önce iki buçuk ayda on kilo veren süper şahsiyet? Ne oldu o \"zayıflamak çok kolay, yemek miktarını kesmek şart değil, mühim olan doğru yiyecekleri tüketmek, bakın ben aç kalmadan on kilo verdim\" diye gep gep gerinen ukala? İnsan sırf evinde bulunuyor diye bir şeyi yemek zorunda mıdır canım? Bu nasıl sapıkça bir davranıştır böyle? Ne yani kalabalık bir ailem olsaydı ömrümün kalan kısmını bir obez olarak mi geçirecektim? Ben rejim yapıyorum diye onlar da mı yapmak zorunda olacaktı? Olur mu öyle saçma şey?\r\n\r\nİşin komik tarafı her geçen gün \"hacimli kadınlar\" daha hoşuma gidiyor. Zeynep Eronat mesela inanılmaz güzel geliyor bana. Zayıflamaya kalkmasın sakın! Böyle çok güzel. Kirsty Alley de aynı şekilde... Bayılıyorum kadına! Tinto Brass'ı gördüm geçen gün gazetede, koca bir popoyu okşuyordu... Yönetmen abimiz biliyorsunuz tombul seksi kadınları oynatmakla ve koca popo merakıyla meşhur. Allah'ım dedim, neden bu adam en büyük yönetmen, filmleri en iyi film seçilmiyor ve biz tombulların hayatı kurtulmuyor? Dünya tersine dönse de zayıflar komplekse girse?\r\n\r\nBu düşünceler de en az çikolata kadar zararlı değil mi? Evet evet... Kirsty mörsti yok. O altı kilo verilecek! \r\n", "Merhametin ılık banyosu \r\n\r\n \r\n \r\n\r\nİnsanların merhametlerine sığınmak kadar nefis başka ne olabilir acaba... İki gündür kendimi ılık çikolata içinde yüzüyormuş gibi hissediyorum. Ameliyat olacağımı yazdığımdan beri arayan arayana... Eski manitalar, küs arkadaşlar, akrabalar, üçüncü kişiler... Aramasını bilhassa beklediklerim aramıyor gerçi ama hadi o konuya girmeyelim... (Bu nasıl bir taş yüreklilikse... Piso...)\r\n\r\nFakat insan merhamete kolay alışıyor. Hani bir mucize olsa ve bu kist pazartesiye kadar kendini yok etse ben yine de ameliyat olurum gibi geliyor bana... Sırf bu merhamet, anlayış, tahammül, sevgi, vikvikvik, cikcikcik ortamı bozulmasın diye... Hazır hastaneydi, sigortaydı, doktordu her şey ayarlanmışken... Hazır herkesin acıma duyguları hoplamışken... Yatar mesela apandisimi aldırırım... Zırt pırt patlamıyorlar mı? Patlıyorlar. Benimki de önlem ameliyatı olsun. Tabii bir jinekologu apandisimi alması için nasıl ikna edeceğim de bambaşka bir konu... (\"Alt tarafı üç bilemedin dört, tamam hadi sizin hatırınız için on üç santimlik bir yer farkından söz ediyoruz doktor beyciğim... Hazır gelmişim işte!\" \"Olur mu canım öyle şey! Lokasyon farkıyla mı bu iş?\" \"Olur olur... Hadi benim canım doktorum, neşterim, bisturim, laparaskopum.. Hadi... Siz onu da zırp diye alıverirsiniz...\")\r\n\r\nPeki o zaman veririm hastane parasını ameliyat olmasa da yatarım... insanlar ziyaretime gelince de ameliyat olmuş gibi inleyip çınlarım... insanın eline böyle bir\r\nfırsat kaç kere geçer?\r\n\r\nNiçün bu kadar merhamet düşkünüyüm en ufak bir fikrim yok. Hiçbir zaman \"babasının prenses kızı\" olamadığım için midir neredeyse bütün eğitim hayatım yatılı ve aileden uzak geçtiği için midir yoksa bazı gönül ziyaretçileri (bilhassa sondan ikinci iblis... Ölecek diye korkup durduğum...) özgüvenimden parçalar kopardığı için midir nedir habire piş pışlasınlar beni istiyorum. El bebek gül bebek...\r\n\r\nBilemediğim tek şey şu: insan ameliyata hastaneye giderken yanında ne götürür? Pijama? Gecelik? Terlik? Don? Pansuman bezi? Lawrence Block polisiyesi? Yanıma bunları alıp gidersem hemşireler benimle dalga mı geçer yoksa iyi mi ettin der en ufak bir fikrim yok iyi mi... Du bakalım... \r\n\r\n \r\n", "Sophia mı Kate mi? \r\n\r\n \r\n \r\n\r\nYavaş yeme zımbırtısıyla bir tek gram verdiysem bileklerimi keseceğim. Hadi bileklere kıyacak kadar ileri gitmemeyim ama demem şu ki bu yöntem benim gibi işkembe sahibi insanlara göre değil. Henüz tartılmadım ama pantolonumun üstümden düştüğü falan yok. \r\n\r\nAnladığım kadarıyla bu yöntemler normal büyüklükle bir midesi olan, normal insanlar için geçerli… İstediğim kadar yavaş yiyeyim hiçbir surette iştahım kesilmiyor. Hatta korkarım daha çok bile yemeğe başladım. Yavaş yavaş, sindire sindire daha bile rahat gidiyor sanki eskisinden… Allah iki kişilik mide vermiş olabilir mi bana? Veya laparoskopiden sonra mide büyümesi diye bir şey olmuş olabilir mi? Tıpta olmayan her şey ben de olabilirmiş gibi geliyor artık… Uygulamanın ilk günü artırdığım o üç dört lokmalar da kalmadı artık. Yemek bitince bakıyorum tabaklarım yine bulaşık makinesinden çıkma gibi maşallah… \r\n\r\nBu işten vazgeçeceğim sanırım. \r\n\r\nMerak ettiğim şey şu: Ruh sağlığı yerinde bir erkek hangisini tercih eder?\r\n\r\nA- Zayıf, düzgün vücutlu ama yemekten hiçbir şekilde zevk almayan, ha bire yemek seçen, lokantalarda daima huysuzluk yapan, taaa diyelim Güney Afrika’lardan getirdiğin o nefis şiraz şaraplarından tek bir yudum bile almayan, alsa da beğenmeyen, sende de tat bırakmayan iştahsız, tatsız bir kadını mı?\r\n\r\nB- Yoksa yuvarlak hatlı ama yemeği bir başka orgazm vesilesi haline getiren, yediği her lokmadan sonra kedi gibi mırlayan, şen kahkahalar atan, hatta bazen uluyan, (iyi bir makarnadan sonra yapmadığım şey değil!) bir şişe iyi şarabı alkışlar ve ıslıklarla karşılayan, bir dilim brovni için kilometrelerce yol kat edebilen ve bunu da ayrı bir maceraya dönüştürebilen, yemekten sonra yüzünde güller açan iştahlı ve iştah açan bir kadını mı?\r\n\r\nŞöyle de sorabilirim: Kemik torbası, iştahsız kokainman Kate Moss mu makarna hastası, dünyanın en seksi yuvarlak hatlısı Sophia Loren mi?\r\n\r\nŞimdi durduk yerde erkeklik nedir tartışmasını açmak istemiyorum ama hakiki bir erkeğin Sophia Loren –dolayısıyla B şıkkı- demesi lazım bana göre. Hakiki, samimi ve dürüst bir erkeğin gidip de Kate Moss’u seçmesi mümkün değilmiş gibi geliyor. Ya modaya, trendlere kendini fazlasıyla kaptırmış ve asıl arzularının ne olduğunu bilemeyecek kadar beyinsiz biridir ya da çocukluğunda bir şişmanın altında kalıp ölüm tehlikesi geçirmiş ve bu travmayı bir türlü atlatamamış bir ruh hastası… \r\n\r\nSaçmaladım mı yine? İyi peki tamam ama bilin ki bu Kate Moss gibi kemik torbaları “gey”lerin moda dünyasını ele geçirmesinden sonra başımıza idol kesildi. Heteroseksüel erkekler devam etseydi moda işine biz hâlâ Marilyn Monroe gibi kızlar görüyor olacaktık kataloglarda, afişlerde… Ki ne güzel bir dünya olurdu düşünsenize… Ah ah… \r\n\r\n \r\n", "Yağmur, soya ve duvardaki kırık saz \r\n\r\n \r\n \r\n\r\nBugünkü zayıflama çabalarım ve bu çabaların sekteye uğraması şöyle listelenebilir:\r\n\r\n1- Evden yürüyüş yapmak maksadıyla sokağa çıkma…\r\n\r\n2- 10 dakika sonra Bebek Kahvesinde kankaları görme…\r\n\r\n3- Yürüyüşü yarıda kesme…\r\n\r\n4- Hazır oturmuşken bol kalorili bir kahvaltı yapma…\r\n\r\n5- Bir buçuk saat sonra ettiğim yağlı kahvaltı yüzünden utanıp yürüyüşe devam etmeye karar verme…\r\n\r\n6- 3 dakika sonra yağmura tutulma…\r\n\r\n7- Taksi çevirme…\r\n\r\n8- Eve gelme…\r\n\r\n9- Mekik çekmeye kalkma…\r\n\r\n10- Üçüncü mekikte yere serilme…\r\n\r\nBu listede harcanan kalori ne kadar? Taş çatlasa 46 kalori. Peki alınan? En aşağı 600. \r\n\r\n46’ya karşılık 600 kaloriyle bir rekor daha kırmış sayılabilir miyim? Yürüyüşe çıkıp verdiğinden daha çok kalori alan benden başkası var mıdır? \r\n\r\nKendimi tebrik ediyorum. Yeniden ve yeniden… Resmen Akbank reklamındaki üçkağıtçı şişkolara döndüm… Allah’ım nasıl yapacağım ben bu işi? Altı kilo üç yüz gram olduğu gibi duruyor! \r\n\r\nBir dağ evine çıksam… Yanımda sadece ve sadece meyve ve sebzelerim, kepekli tam unlarım, pişmez Allah pişmez çeltikli pirinçlerim, kabuklu mercimeklerim, maş fasulyelerim, öldür Allah lezzetli bir şey yapamadığın soya fasulyelerim, kepekli firig bulgurlarım, organik nohutlarım, iğrenç ötesi çavdar ezmelerim, felaket lezzetsiz tofularım, süper korkunç yulaf ezmelerim olsa… Bu malzemelere mahkum olsam… Tuzsuz, yağsız, unsuz patlıcan yemekleri, iğrenç soya güveçleri yapsam… Ancak o zaman yemeden soğur, tığ gibi olurum her halde… \r\n\r\nTabii dolmuşun köye üç ayda bir uğruyor olması koşuluyla çünkü ben sebze alacağım diye en yakın kasabaya gider sekiz lahmacun, üç pide, bir yoğurtlu İskender yer hadiseyi anında sonlandırırım… \r\n\r\nHer şeyim yalan, her şeyim bir iradesizlik örneği… \r\n\r\nBir kahvaltı ettin diye mi bütün bunlar demeyin. Ne oldu İspanyolca dersleri sorsanıza! Kitapların defterlerin haftalardır kapakları bile açılmıyor… Peki ya mini stepper? Hani süper çözümü bulmuştum? Hani hem spor hem okuma faaliyeti bir aradaydı da çok iyidi de bundan sonra artık şuydu da buydu da… Peki içine kum doldurup yarattığım ev yapımı ağırlıklarım. Ha? N’oldu bütün bunlara? Kullanılıyor mu? Yooo. \r\n\r\nHayatım başlayıp da bitiremediğim binlerce şeyle dolu. Hiç bana acıyan ve ayıplayan ifadelerle bakma kalkmayın, sizin hayatınız da öyle… Kaç kurs yarısında bırakıldı? Kaç spor salonu daha aidatı bitmeden terk edildi? Kaç spor aleti taksidi bitmeden kileri boyladı? Kaç müzik aleti üç tıngırdatmadan sonra duvardaki dekoratif yerini aldı? Bir düşünün bakalım…\r\n\r\nÜzülmeyin. Buna “modern insan olma hali” diyorlar. Veya “Dolduruşa gelmiş gerzek tüketici”… Hangisi hoşunuza giderse…\r\n\r\nBu arada ciddi soruyorum: Soya fasulyesinden lezzetli bir şey yapabileniniz var mı? Varsa bekliyorum tarifleri… \r\n\r\n \r\n", "Şaraptatör Tuğçe Dö Baran \r\n\r\n \r\n \r\n\r\nMemleketin bir yanında içki yasakları koyulurken memleketin bir başka yanında ise nefis şaraplar tadılıyor.. Çelişkiler diyarına hoş geldiniz!\r\n\r\nBu yazıyı çakırkeyf vaziyette yazıyorum. Sanmayın ki akşamdan kalmayım veya bir gündüz partisine katıldım.\r\n\r\nHayır efendim! Bin kunduz adına hayır! Bu vaziyetimin sebebi tamamen vazife aşk! Siz sayın okurlarıma enteresan şeyler yazayım diye Polonezköy taraflarında son derece ciddi bir \"şarap eğitimi\" almaktayım!\r\n\r\n\"Annem senin yapacağın iş ne kadar ciddi olabilir ki\" diyor olabilirsiniz ama bu seferki hakikaten ciddi. Ciddiyet benden kaynaklanmıyor, şarap eğitimini verenlerden kaynaklanıyor.\r\n\r\nKAYRA Şarapları (MEY Grubu) hafta sonunda bir grup gazeteciye Village Park otelinde iki günlük bir şarap eğitimi düzenledi ve şaraba meraklı kulunuzu da davet etti. Reddetmem elbette ki mümkün olamazdı. \"Aman parfüm sürünmeyin\" dediler, tamam dedik.\r\n\r\nCumartesi sabahı, sabahın köründe parfümsüz ve deodorantsız olarak atladık minibüse geldik Village Park'a. Güzel bir kahvaltıdan sonra geçtik eğitim odasında ve başladık bilgilenmeye...\r\n\r\nAma nasıl bir bilgilenme!!\r\nBirinci ders: Bağcılık!\r\n\r\nBir zamanlar Branşız olan ama 13 yıldır Türkiye'de yaşıyor olmaktan dolayı nefis bir Türk Fransız kupajına dönüşmüş olan (kupaj: farklı üzümlerden yapılmış şarapları karıştırmak demek. Sultaniye-Emir, Öküzgözü-Boğazkere, Cabarnet Sauvignon - Merlot gibi) \"önolog\" yani hangi üzüm nereye dikilmelidir, nasıl bakılmalıdır, ne\r\nzaman toplanmalıdır bilen kişi Jean Luc Colin tarafından hangi üzüm nerede ve nasıl bir toprakta yetişirden tutun da nasıl budanmalıdır, nasıl toplanmalıdıra kadar bağcılıkla ilgili ne var ne yoksa öğrendik. Birinci saatin sonunda kendi bağımı yapabileceğime ikna oldum desem bilgilendirme derecesini anlarsınız sanırım.. (Hani olacak ya benim de bir bahçeli evim! Orada yapacağım işte! Şato Baran! Hiç fena değil ha? Gayet de fransez oldu!)\r\n\r\nÖğlen yemeğinden sonra ise başladık vinolog yani şarabı koklayıp tadıp eleştiren kişi Doç. Dr. Yunus Emre Kocabaşoğlu hocalığında şarap tadım kurallarını öğrenmeye..\r\n\r\nBir şarabın içinde iyi ve kötü hangi kokular bulunabileceğine inanamazsınız..\r\n\r\nİyilerden başlıyorum: Erik, ahududu, şeftali, armut, yeşil elma, kiraz, karadut, böğürtlen, menekşe, gül, tarçın, karabiber, karanfil, Frenk üzümü, bal, nane, mandalina..\r\n\r\nKötülerle devam ediyorum: Islak bez, kedi çişi (yemin ederim benim lafım değil!) kükürt, kauçuk, ahır, kireç taşı, yanmış ahşap, rutubetili ev, küf, katran, at eyeri, mazot.\r\n\r\nYukarıda saydığım bütün bu kokular şarapların içinde bulunabiliyor. İçinde erik, ahududu, mazot veya kedi çişi bulunduğundan değil, kokular üst üste binince böyle enteresan sonuçlar çıkıyor. Şarap kötüleştikçe kokular da kötüleşiyor. (Mazot ve eyer kötü koku sayılmıyor. Mazot, riesling şarabının karakteristiği, eyer ise eski iyi şarapların..)\r\n\r\nBen ki burnumla övünür dururum resmen çuvalladım. Şarap işi hiç tahmin edildiği gibi değilmiş meğer. Daha ne acayiplikler var yarın anlatacağım. \r\n\r\n \r\n", "Sapığınızı nasıl alırdınız? \r\n\r\n \r\n \r\n\r\nBir insan her gün düzenli olarak neler yapabilir? Yataktan kalkar, dişini fırçalar, yüzünü yıkar, kahvaltı eder, gazete okur, işine gider, çalışır. Mesela...\r\nBen bunlara ilaveten İKİ yıldır her gün düzenli olarak bir de telefon sapığım olan hatunla kavga etmekteyim. Düzenli bir antrenman gibi. Telefon çalması, sinir bozulması, çat çut telefon ahizesini masaya vurma, koridora çıkıp \"aghhrr, höggrrhh\" gibi sesler çıkarma, kendine gelme, işe geri dönme... İki yıldır gazeteye geldiğim her gün bunu yapmaktayım.\r\n\r\nİki haftadır ev bakmaktan gazeteye uğrayamaz olduğum için rast gelmiyorduk kendisiyle, geldik, iyi oldu. Özlemiştim ahize kırmayı.\r\n\r\nBu sapık hadisesi çok enteresan bir şey. Yeni iğrenç bir şey de enteresan lafın gelişi. İki yıldır düzenli olarak her gün, gündüz gece demeden beni aramakta. Her defasında da bir şekilde sinirimi bozmayı becermekte... Binlerce kere beni aramamasını söyledim, iki kere dahili numaramı değiştirdim fakat nasıl oluyorsa beni direkt numaramdan bulmayı yine becermekte.\r\n\r\nHer şeyi denedim. Güzelliği denedim, kötülüğü denedim, tehdidi denedim, şirretliği denedim, binlerce kere telefonu yüzüne kapadım.. Bana mısın demiyor. Her gün düzenli olarak benden bir dolu hakaret işitmeye doyamadı hatun.\r\n\r\nNasıl bir psikolijidir bu anlamış değilim. Ne yapıyor da ahizeleri kırdıracak kadar sinirini bozuyor derseniz işin tuhaf tarafı bunu kelimelere dökemiyorum.\r\n\r\nGazeteye geldiğimi nasıl anlıyor bunu da bilmiyorum. Saat başı arıyor, öyle mi tutturuyor yoksa evi bizim gazeteye yakın da elinde dürbün odamı mı gözetliyor bilemiyorum ama masama oturur oturmaz sapığım karşımda. Ve işin kötüsü odamda olduğumu anladığı anda da arka arkaya en az 20 kere arıyor. Olan kime oluyor? O arıyor diye telefonu açmadığım anlarda gelmiş olan tostçunun çırağına. Zavallı, elinde siparişim, aşağıda danışmanın orada ağaç oluyor. (Bir gün paket teslim çocuklarından biri elinde lav makinesiyle odamı basacak ya du bakalım ne zaman...)\r\n\r\nOlasılıklar:\r\n- Kızı vuracağım, hapse düşeceğim, her bir dertten kurtulacağım.\r\n\r\n- Kendimi vuracağım yine her bir dertten kurtulacağım.\r\n\r\n- Telefon, e-posta gibi her tür iletişim aracından kendimi azade edeceğim, iyice a sosyal tosbağanın teki olacağım\r\n\r\n- Kızla sonunda arkadaş olacağım.\r\nEee ne olmuş yani demeyin hakikaten sinir bozcu bir şey. Ne yapmalı ne etmeli bilen varsa ne olur yazsın, bana bir çare sunsun, Xanax müptelası olmama ramak kaldı... \r\n\r\n \r\n", "Tangodan kedi ciyaklamasına \r\n\r\n \r\n \r\n\r\nKorkunç bir yorgunluk ve halsizlik var üzerimde. Hamile olsam ancak bu kadar olurdu... Parmak kıpırdamıyor vaziyetteyim...\r\n\r\nAmeliyat salı gününe kaldı. Gün yaklaştıkça hayali bir anestezinin etkisine girmiş gibiyim... Haplanmış gibi dolaşıyorum ortada... Daha doğrusu dolaşamıyorum.\r\n\r\nBir ara kanepenin üzerinde baygın vaziyette yatarken derinden bir akordeon sesi duydum. Hem bir değil iki akordeon.\r\n\r\nTamam dedim. İyi saatte olsunlar geldi. Akordeon sesleri eşliğinde astral seyahate çıkıyorum. Kısmet Kadir Günü'ymüş.\r\n\r\nVeya kist patladı, ben kendi kendimi zehirleyip, affedersiniz gümlemekteyim... Meğer insan ölürken bir orkestra eşliğinde gidiyormuş öte tarafa... Olamaz mı? Benim kısmetime de akordeon orkestrası düşmüşmüş mesela...\r\n\r\nBen böyle abuk sabuk düşünceler içindeyken akordeon sesleri yaklaştıkça yaklaştı... Tam ben \"evet, geldiler beni almaya, kalk doğrul bari\" derken \"Teyzaa! E ama biraz para?!\" diye bir cümle duydum\r\n\r\nNasıl yani? Astral seyahat yoldaşlarım para mı dileniyor giderayak? Ruhani dünya dedikleri BU mu?\r\n\r\n\"Yok para mara. Git başka yerde çal!\" ...lafını duyunca dedim kalk. Bu diyalog Türkiye ülke sınırları dışında hiçbir yerde geçemez. Ne astral alemdesin ne de öteki dünyada... Yerinden milim oynamış değilsin.\r\n\r\nKalktım, baktım camdan. Meğer astral hostesler değil hakiki iki insanmış akordeoncular.\r\n\r\nNasıl şaşırdım anlatamam. Arnavutköy sokaklarında iki akordeoncu! İki Astor Piazzolla! Akordeon çalıp para kazanmaya çalışıyorlar! Hem de çiseleyen yağmur altında! \"Çingeneler Zamanı\" filminden fırlayıp gelmişler gibi...\r\n\r\nAllah'ım dedim nereden düşmüş bunlar buraya! Durduk yerde bana bir Fransız filmi atmosferi yaratmak için mi? Bu nasıl güzel bir pazardır böyle?\r\n\r\nTürk değillerdi. Kendi aralarında başka bir dilde konuşuyorlardı. Belki Romanya'dan, belki Bulgaristan'dan... Her nasılsa gelmişler...\r\n\r\nNasıl da güzel çalıyorlar anlatamam... Tangolar, valsler, bizim şarkılar... Balkonumun hemen altında, sanki bana serenat yapıyorlar...\r\n\r\nBir süre dinledim sonra dedim: E hani para!\r\n\r\nKoş içeriye, çantayı ara, cüzdanı bul, bozuk para ara, bulama, mutfağa koş, bozuk para kavanozunu boşalt, onluklardan, yirmi beşliklerden biri iki lira doğrult, torba bul, ağzını bağla... Gerisin geriye fırla balkona...\r\n\r\nO da ne?\r\n\r\nYoklar!\r\n\r\nSessiz sedasız gitmişler... Elimde torba kalakaldım.\r\n\r\nPeki yerlerinde ne var dersiniz?\r\n\r\nİki salak erkek kedi! Geçmişler karşılıklı, birbirlerine iğrenç çocuk ağlaması sesleriyle tehditler yağdırıyorlar!\r\n\r\nFilmin en güzel yerinde MovieMax'ten Discovery'ye geçmiş gibi oldum. Tango yerine kedi cırıltısı...\r\n\r\nPeeeaaa dedim... Peeaaa.. Kıyamadın beş lirana, illa bozuk olsun dedin, adamları kaçırdın işte... Kedi cıyaklamasına kalırsın işte böyle.... \r\n\r\n \r\n", "Yeni hayal, yeni girişim \r\n\r\n \r\n \r\n\r\nArkadaşlarla üç günden beri yeni hayalimiz şu: Herkes elinde ne kadar parası varsa ortaya koyacak, toplanan parayla ortaklaşa bahçeli eski bir bina alınacak, binanın içi dışı restore edilecek, bina dairelere ayrılacak ve hep beraber mutluluk içinde yaşanacak!\r\n\r\nFakir ama aynı zamanda zengin zevkine sahipsen işte nihayetinde böyle çözümler üretmeye başlıyorsun. Cücelerin dev olma hayali de denilebilir. Veya tanrının gazabı... Fakirsen fakirliğini bil değil mi? Git sevimsiz bir mahalleden, iğrenç bir apartmandan 60 metrekarelik bir daire al, sinir komşularında efendi efendi otur! Yook! illa koşullar zorlanacak...\r\n\r\nMesele şu:\r\n\r\nEntellik zanaati gereği hepimiz bahçeli, müstakil aynı zamanda tarihi bir binada oturmak istiyoruz ama yine entelliğin baş özelliği olarak hiçbirimizin tek başına buna gücü yetmiyor. Onda var yüz lira bunda var yetmiş lira, ötekinde var doksan lira. Böyle abuk sabuk rakamlar... Hayır yüz elli, iki yüz liran da olsa fark etmez, yine bahçeli bir ev alamıyorsun çünkü İstanbul'da ev fiyatları uçmuş gitmiş durumda...\r\n\r\nBiz ne yapacağız peki? Önce gönlümüze uygun mahallede, gönlümüze uygun bir bina bulacağız sonra herkes elindeki paranın üzerini banka kredisiyle tamamlayacak. (Morgıç, annemin deyimiyle \"Mor Güç\" meselesi... İşin sonu \"Mor döt\" olmaz inşallah...)\r\n\r\nTam bir çılgınlık işi farkındayım ama olsun. Mandalina ağaçlı bahçemizde mangal partileri, yok efendim felsefe toplantıları, matematik tartışmaları, bekarları buluşturma şenlikleri yaparken unuturuz çektiğimiz zorluklan... diye düşünüyor, umuyor ve hayal ediyorum...\r\n\r\nBina bulma işi her nedense bana kaldı... Onlar çılgın gibi çalışıyormuş, mesaisi en uygun adam benmişim, zaten zayıflamak da istiyormuşum, yirmi gün taban tepersem en az on kilo garantiymiş... Vır vır vır kafamı allak bullak edip ikna ettiler.\r\n\r\nPeki dedim demesine ama hâlâ ise doğru düzgün girişmiş değilim. Bizim mahalleden tamamen umudumu kesmiş durumdayım çünkü en son satılık biiir... Nasıl desem... Kulübeden bozma, hatta bozmama, üzeri sadece sıvayla kaplanma direkt kulübe bir ev gördüm, yüz bin euro'ydu. (Bir pes çeksem karşıki kıyılar Vaniköy!duyar mı acaba?) Yirmi metre kare ya var ya yok... Dedim buraya kadarmış Arnavutköy'ün keyfi, git başka yerde eşin. (Kime satabilecekler bu paralara buraları şiddetle merak ediyorum. Eski binalara merakı olanın parası yok, parası olanın merakı yok... Çürüyüp gidecek her yer sonunda, hiç birimize kalmayacak...)\r\n\r\nYarın büyük gün. Hadiseyi ciddi bir şekilde ele alacağım. İnternette heyecan verici bir iki bina gördüm sahibinden.com'da. Du bakalım ne olacak. \r\n\r\n \r\n", "Ağızdaki meydan muharebesi \r\n\r\n \r\n \r\n\r\nYeni yöntemle zayıflama çabalarım tam gaz gidiyor. Dünkü yazıyı kaçıranlara neymiş bu yöntem hatırlatayım hemen: Acıktığın zaman istediğini yiyeceksin, çiğneme süresini ve sayısını normalin dört katına çıkaracaksın, doyduğun anda duracaksın. Bu kadar! \r\n\r\nUzun uzun çiğneme denen şey çok basitmiş gibi görünüyor ama aslında gayet zorlu sportif bir faaliyet! Lokma denen şey hiç öyle masum bir şey değil. Son derece hareketli, son derece kararlı ve kontrol edilemez bir şey. Ağzına attığın anda kımıl kımıl bir şeye dönüşüyor. Sanki sizler hiç yemek yememişsiniz gibi konuşuyorum ama ultra yavaş yemek hakikaten başka bir şey! Deneyin bakın göreceksiniz. Lokmayla bir mücadele başlıyor ki inanılır gibi değil! O boğazdan inmek için savaşıyor sen durdurmak için… O ağız, o dil ne acayip şekillere giriyor inanamazsınız… Sağdan kaçışlar için ayrı, soldan kaçışlar için ayrı… Dilin tükendiği yerde yanaklar, yanakların tükendiği yerde bademcikler… İş daha da uzasın diye nefes vermeler… Yemin ederim manyakça bir şey!\r\n\r\nHadiseyle ilgili gözlemlerim şunlar: \r\n\r\n- Orta boy bir sandviç lokması en fazla 72 kere çiğnenebiliyor. 72. çiğnemeden sonra geriye bir şey kalmıyor. \r\n\r\n- Sohbet ederken yavaş yemek mümkün değil. Beşinci çiğnemede küt gidiyor mideye… \r\n\r\n- Çiğnemeyi saymak kesinlikle şart. Aksi taktirde ne yaptığını unutup yutuveriyorsun.\r\n\r\n- Araba kullanırken yemek yemeye çalışmak trafik açısından tehlikeli fakat yöntem bakımından faydalı sonuçlar veriyor. Bu sayede orta boy bir sandviçin yenmesi 20 dakikaya kadar uzatılabiliyor. \r\n\r\n- Kaşarlı tosttan, sandviçten alınan sonuçlar alınamıyor. Bir tost lokmasının maksimum çiğnenme sayısı 37. \r\n\r\n- Lokmalar arasında bir şeyler içmek hızı düşürüyor. \r\n\r\n- Peki bütün bu savaşın karı ne? İddia edildiği gibi porsiyonunun bitiremeden doyuyor musun? Evet ama şöyle: Orta boy sandviçten iki lokma, çiğ börekten bir lokma, tosttan ise sadece kırıntılar kaldı geriye. Bu ne kadar büyük bir başarı sayılır en derin şüpheler içindeyim… Du bakalım ne olacak… \r\n\r\n \r\n", "Marie Antoinette'nin ikizleri \r\n\r\n \r\n \r\n\r\nNerede kalmıştık dün? Yazarınız şarap tadım dersleri almaktaydı ve hafiften kafayı bulmuştu.\r\n\r\nEsasen şarap tadım dersi alırken kafa bulmak şart değil. Şarabın tadını aldıktan sonra önünde duran kovaya tükürebiliyorsun. Fakat böyle bir şeyi yapmam elbette ki mümkün değildi.. O güzeller güzeli mayiyi ziyan etmek..\r\n\r\nFakat şu da bir gerçek ki şaraptan alınması gereken ve gerekmeyen kokulan ve tatları öğrendikçe o \"güzeller güzeli mayi\" \"rezalet bir şey\" haline de gelebiliyor. Neden? Çünkü iyinin ne olduğunu öğreniyorsun ve yıllardır afiyetle içtiğin X marka şarabın mesela ne kadar rezalet bir şey olduğunu fark ediyorsun. Şarap Kursu alacakların (www.sarapkursu.com'dan bilgi edinebilirsiniz) önceden bunu da düşünmeleri gerekiyor. Hadise sanıldığından daha pahalıya patlayabiliyor. Sonuç itibanyla 800 euro'luk bir kırmızı şarap (Chateau Haut Brion 1989), 600 euro'luk bir şampanya (Dom Perignon!!!) içmiş bir şahısım artık! Bunlardan aşağısı ne kadar tatmin eder beni derin şüpheler içindeyim! İşin şakası bir yana aslında şaka değil ya neyse- iki gün boyunca o kadar çok şey öğrendim ki bunları burada nasıl yazacağım konusunda en ufak bir fikrim yok.\r\n\r\nEn iyisi beni en çok eğlendiren konulan madde madde yazayım:\r\n\r\n- İyi şarap berrak ve parlak olmalı. Koklayınca meyve, baharat ve çiçek kokuları gelmeli. Aseton, ahşap, ıslak bez, küf, rutubetli ev kokusu ve dün saydığım o korkunç kokular gelmemeli. (Benim şarabım yapmaz öyle şey diyorsanız eğer bir de şimdi koklayın!)\r\n\r\nŞampanya bir yanlışlık sonucunda olmuş bir şey. Yıllarca şarabın köpürmesini (\"şeytanın şarabı\") nasıl önleriz diye uğraşmışlar, millet sevince tıpayı değiştirmişler.\r\n\r\n-Jartiyer'in adı \"La Jarretiere\" isimli bir şampanya markasından geliyor. Kan kan kızları çapkın erkeklere çorap lastiklerine sıkıştırdıkları bardaklardan \"La Jarretiere\" marka şampanya ikram ederlermiş. Çorap lastiğinin adı jartiyer olmuş.\r\n\r\n- Kırmız şarap ve peynir bir arada yenemiyor arkadaşlar. Çünkü peynir kırmızı şarabı yusyuvarlak yapıyor. Tadını daraltıyor ve tek bir tadı oluyor. Kötü ucuz şarapları içebilmek için peynir kullanabilirsiniz ama iyi şaraplarla asla. (Beyaz oluyor)\r\n\r\n- Shiraz diye bir üzüm yok aslında. Aslı Syrah. Ama köylü Avustralyalıların dili dönmediği için diktikleri Syrah üzümüne Shiraz diyorlar, sonra da bir pazarlama harikası olarak kakalıyorlar.\r\n\r\n- 16. Louis'nin meşhur karısı Marie Antoinette şampanyayı çok severmiş. Kendi memişlerinin alçıdan kalıbını aldırmış ve o yuvarlaklıkta kadeh yaptırmış. O alçı kalıp hâlâ duruyormuş. (Ablanınkiler pek iri değilmiş anlaşılan) Uzun bardak adetine geçilmesi ise kan kan kızları sayesinde olmuş. Çorap lastiklerine sıkıştırmak için uzun bardaklara koymuşlar, daha çok sevilmiş.\r\n\r\n-Uzun bir süre kadınların şarap içmesi günahmış. Antik çağda kocaların şarap içmiş karısını anında öldürme hakkı varmış. Dudaktan öpüşmeyi, Spartalıların kanlan şarap içmiş mi içmemiş mi kontrol etmek için icat ettikleri iddia ediliyor. (Vay be! Onlar olmasa o harikulade eylemi yapmayacaktık yani! Allah onlardan razı olsun!)\r\n\r\nİşte böyle.. Daha çok mevzu var ama yerimiz bildiğiniz üzere dar, ancak bu kadar. \r\n\r\n \r\n", "Hablo en espanol \r\n\r\n \r\n \r\n\r\nYeni uğraşım ispanyolca öğrenmek... \r\nÖnümüzdeki yıllarda yapmayı planladığım dev Güney Amerika seyahatim için hazırlanıyorum hesapça.\r\n\r\nTahmin edeceğiniz gibi bunu da kendi kendime yapıyorum. Önce kursa gideyim dedim baktım çok para istiyorlar (bir kur 800 milyon! Vöh!) dedim gir internete bak bakalım ne var ne yok... Hazır bedava sinyal alıp duruyorken...\r\n\r\nBBC'nin sitesi şahane bir site. (www.bbc.co.uk) İstediğin dilin eğitim programı var.\r\n\r\nNormal derslerin yanı sıra \"Kendi pembe dizini kendin yap\" diye bir bölüm var. Kullanıcılardan gelen oylara göre oluşturulmuş diyaloglar sayesinde öğreniyorsun İspanyolca'yı...\r\n\r\nYabancı dil öğrenmiş olanlar bilirler. Ders kitaplarındaki diyaloglar daima düzgün diyaloglardır. \"Tanıştırayım, nişanlım İsmail, kurs arkadaşım Ahmet. Memnun oldum. Nasılsınız? Akşam sinemaya gitmek ister misiniz? Aaa ne iyi olur!\" gibisinden edepli, terbiyeli diyaloglar. Herkes dost canlısı, yardımseverdir, kimse kimseye fenalık etmez...\r\n\r\nBuradaki diyaloglar ise şöyle:\r\n\r\nCarmen: \"Tanıştırayım bu Dave, bu Miguel\"\r\n\r\nMiguel: \"Kim lan bu?\"\r\n\r\nCarmen: \"Hayatim öyle demesene turist.\"\r\n\r\nDave: \"İspanyolca biliyorum\"\r\n\r\nMiguel: \"İyi. Carmen benimdir, haberin olsun. Yamulturum.\"\r\n\r\nHayatımda gördüğüm en komik dil öğrenme diyalogları. Karakterlerin hepsi karaktersiz. Carmen erkek arkadaşına rağmen Dave'e kur yapıyor, Miguel gidiyor Carmen'in kız kardeşiyle yatıyor, Carmen Dave'e kaçıyor, Miguel gelip Dave'i dövüyor, Carmen sümsük olduğu için Dave'e kızıyor, gidiyor Miguel'i dövüyor, Dave'in reddettiği Rita diye bir kız var o gidiyor Miguel'le ittifak yapıyor, Dave'in başına gelmeyen kalmıyor, kaynana araya giriyor, Dave'i kötü adamlardan kurtarıyor... Nasıl abuk subuk, nasıl saçma bir hikaye anlatamam... Kavga, dövüş, ihanet, komplo, intikam... Tam bir pembe dizi... Ne o? İspanyolca öğreniyoruz.\r\n\r\nİlk üç derste öğrendiklerim: \"Patlatırım, görürsün gününü\" \"Sen bir alçaksın\" ve \"İntikamımı alacağım\"... Fena mı yani? Buenos Aires günlerimde en işime yarayacak üç cümle... \r\n\r\n \r\n", "Teknolojik komşu \r\n\r\n \r\n \r\n\r\nOn gün önce yediğim 380 milyon liralık (eski) ADSL kazığına karşılık havadan nefis bir hediye geldi. Allah bu kuluna acıyıp belli ki bir Ramazan hediyesi vermek istedi... İki haftadır evimden internete bedava girebiliyorum!!! Yaşasın kablosuz internet!! Yaşasın kim olduğunu bilmediğim teknolojik komşum!!\r\n\r\nBenim gibi bir cimri ve de beş parasız için bunun ne büyük mutluluk olduğunu tahmin bile edemezsiniz. Sabahtan akşama kadar internetteyim ve beş kuruş ödemiyorum! (Ho hoyt!) Altı ay sonra zararımı tümüyle telafi etmiş olacağım... Sonra da kâra geçeceğim! (Hesaba bak hesaba!)\r\n\r\nHenüz kaynağını keşfedemedim. Sinyal civardan bir yerden geliyor ama nereden en ufak bir fikrim yok. Eee n'olmuş yani kablosuz internet erişimi artık her yerde var zaten demeyin. Var evet, Tophane'deki nargileciler bile döşetmiş (Peeaaa... Nereden nereye..) tamam ama bizim Arnavutköy'ün benim oturduğum bölgesi o gelişmiş yerlerden değil. Güzel güzel menemen yersin, balık yersin, köfte yersin tamam ama kablosuz internet biraz aşar. Mahalleye kablolu televizyon bile döşenmiş değil. Talep olsa, ısrar olsa, her halde telekom bunu atlamazdı diye düşünüyorum. (Kablolu televizyonu geçtim kanalizasyon bile geçen sene yenilendi. Nasıl oluyor da düne kadar her yağmurda su basan bir mahallede en dandik evler bile 200 bin dolar olur inanılır gibi değil...)\r\n\r\nDemek istediğim bizim mahalle böyle antin kuntin işlere henüz meraklı değil. Açık kalmış perdelerden dikizleyebildiğim kadarıyla -Ne yani? Siz bakmıyor musunuz?) en ileri teknoloji Digiturk. O da saydım, etrafımdaki apartmanların sadece üç tanesinde var çanak. Gerisi benim gibi çatal anten model...\r\n\r\nO halde kim bu teknolojik sevgili komşum?\r\n\r\nHadi bakalım... ister misiniz espritüel, karizmatik, yakışıklı, hafif süvari, çapkın biiiir... meselaaaa... doktor çıksın... Ve biz onunla bu vesileyle tanışalım... Teknolojik arkadaşlık aşka dönüşsün... Aşkımız evliliğe... Güzel güzel çocuklarımız olsun.. Birinin adı Modem Su birinin adı Cigabayt Naz olsun... Hi ho haa... Aman ne komik... Ramazana verin... \r\n\r\n \r\n", "Emlak tosbağası T.B. \r\n\r\n \r\n \r\n\r\nEv arama işi aslında son derece eğlenceli bir şey. \r\n\r\nAma önce bir iki tane sinir krizi geçirmek, bir iki kere sokaklarda kendi kendine veya birilerine böğürmek, biri iki kere sigaraya yeniden dönmeye teşebbüs etmek ama dönmeyip kendinle gurur duymak, sekiz on tane zift gibi kahve içmek, yirmi kere vazgeçmek, 21 kere yeniden başlamak, arada saçma sapan “Amerika’ya gideyim, garsonluk yapayım, bitsin bu ıstırap” hayalleri kurmak, tam ev ilanlarını bir kenara bırakıp uçak ilanlarına bakarken telefondan annenin şefkatli, gazlayıcı ve tabii ki hafif azarlayıcı (“ne demekmiş canım Amerika’ya giderim demek!? Allah Allah… Ne var orda anlamıyorum ki..”) sesini duyup bıraktığın yerden devam etmek, sekiz dokuz kere bina bulma işini sana havale eden arkadaşlarını sevgiyle anmak, üç dört kere emlakçılara fotoğraf makinesi, kamera ve bilgisayar satma işine girmeyi düşünmek, sonra bundan da vazgeçip emlakçılık işine girmeye karar vermek, 25 kere su alan ayakkabına ve onu sana hayatta su geçirmez diye satan ayakkabıcıyı saygıyla anmak ve şemsiyeyi evde unutan aklınla ilgili sonsuz sayıda küfür varyasyonu yapmak gerekiyor… \r\n\r\nBunları atlatırsan hadise nefis bir komedi dizisine dönüşüyor… Kah kidi koh dolaşıp duruyorsun... Yağmur altında nefis şehir gezintileri hem de tüm sempatikliğiyle…! Yaşasın İstanbul, yaşasın emlak, yaşasın az para!\r\n\r\nDelirmiş gibi görünsem de henüz değil… Biraz daha dayanırım diye tahmin ediyorum. \r\n\r\nBütün bunlar üç kuruş parayla kendine bir köşk yapma heveslisi olmanın gazabıdır arkadaşlar… Ve fakat bugün “sınıf şuursuzluğu ve komplikasyonlarıyla” ilgili felsefe yapmayacağım… (Master tezimdir biliyorsunuz…)\r\n\r\nŞu dakikaya kadar, (23 Kasım 2005, 14:23) 48 telefon görüşmesi yaptım, beş ayrı emlakçıyla yüz yüze görüştüm, en az on beş tane çay içtim, 56 bina tarifi dinledim, 17 binayı dışarıdan gördüm, 9 tanesini de gezdim…\r\n\r\nVe bir tanesinin de neredeyse altında kaldım!!!\r\n\r\n“Gene uyduruyor bu” diyeceksiniz biliyorum ama ciddi söylüyorum. Bir tanesi az daha üzerime yıkılıyordu! \r\n\r\nPeki tamam yıkılıyor demeyeyim hadi ama üzerimize hakikaten tavandan sıvalar döküldü… Zaten yıkılma dediğiniz bunu biraz ilerisi değil midir? Yine mi abarttım? İyi peki tamam…\r\n\r\nSonuç itibarıyla bir şey bulmuş değilim henüz… Umutlarım tükenmiş değil ama bacaklarım için aynı şeyi söyleyemeyeceğim… Yarın büyük gün! Dört randevu birden… Hadi kısmet… \r\n\r\n \r\n", "Şekip ve Shirley \r\n\r\n \r\n \r\n\r\nAnnem müjdeyi verdi. Şekip Amca'nın müzik seti bozulmuş. Üstelik kendiliğinden...\r\n\r\nAnnem, ramazan ramazan hileye ve yalana başvurmak zorunda olmadığı için çok memnun. Alet, mutat bir Shirley Bassie'li koşma seansı sırasında kendiliğinden patlamış!\r\n\r\nMevzuu kaçıranlara özetleyeyim: Sekip Amca bir ay önce eve koşu bandı aldı ve günlük koşusunun ilk 20 dakikasını Shirley Bassie dinleyerek koşmayı bir alışkanlık haline getirdi. O kadar bağırttırıyordu ki o spor yaparken annem evden kaçmak zorunda kalıyordu... Sonunda müzik seti de dayanamamış Shirley Bassie'nin felaket bağırtılarına ve patlamış.\r\n\r\n\"Doğruyu söyle\" dedim \"hiç mi müdahale etmedin?\"\r\n\r\n\"Yok\" diyor. \"Valla bir şey yapmadım! Birden dumanlar çıkmaya başladı...\"\r\n\r\nBen bir şey yapmadım diyor ama bunu söylerken gülmekten de ölüyor.\r\n\r\nAnnem bu durumdan ne kadar mutluysa Sekip Amca da o kadar mutsuzmuş. \"Shirley bağırmayınca tempomu tutturamıyorum, olmuyor, zevk vermiyor\" diye söylenip duruyormuş... Aleti götürmüş tamirciye ama ne yazık tamiri mümkün değilmiş... Dişçiliği bıraktığından beri eli öyle bir sıkılaştı ki yeni bir şey de gidip alamıyor... Öyle kala kalmış adamcağız...\r\n\r\nAnnemse bütün cadalozluğuna rağmen acımış adama. \"Gülüyorum mülüyorum ama adamın da en büyük zevki buydu. Biraz daha geçsin gidip bir walkman alırız belki ha? Senin de vardı ya hani.. Kasedi takıyordun...\"\r\n\r\nAnneme kasetli walkman'lerin teknoloji çöplüğünde çoktan yerini aldığını onun yerine önce diskman'lerin sonra da MP3 çalarların çıktığını... İ-pod'ları may pod'ları... anlatmadım tabii...\r\n\r\nAnneler bildiğiniz üzere teknoloji kronolojisinin bir yerinde dururlar. Cep telefonuyla nasıl mücadele ettiğimizi biliyorsunuz. Hâlâ doğru düzgün kullanamıyor... Her gün fiks boş bir mesajım ve boş bir cevapsız çağrım var kendilerinden gelen...\"Valla billa ben yapmıyorum, telefon kendi kendine...\" Tabii tabii...\r\n\r\n\"Tamam\" dedim... \"Bakarız bir çaresine. Adamı Shirley Bassie'siz bırakmayız...\"\r\n\r\nEvlilik böyle komik bir şey işte... Önce kocanın müzik seti patlasın istersin, patlar, sonra da üzülürsün... Bir ömür de böyle gelir geçer... Bir kızarak, bir üzülerek...\r\n\r\nBize de 60 yaş model MP3 çalar bulmak düşer.. \r\n\r\n \r\n", "Zerdeçal ve giden bir servet \r\n\r\n \r\n \r\n\r\nGene bir baharatçının tuzağına düştüm, gene bir servet verip çıktım dükkandan..\r\n\r\nYaptığıma hâlâ inanamıyorum. Baharatçıya girip kendinden geçen benden başkaları da var mı? Bir baharatçıda bir de yapı marketlerde resmen ağzımın suyu akıyor. Koy beni bir giyim mağazasına, koy beni bir ayakkabıcıya kılım bile kıpırdamaz fakat baharatlarla matkapların yanında trans haline geçiyorum. (İşte bu yüzden evde kaldım! “Matkap hastası bir kız arkadaş” isteyen bir Türk evladı olur mu hiç?) \r\n\r\nGeçen sene beni soyup soğana çeviren biliyorsunuz Kapalı Çarşı’daki “Arifoğlu Baharatçısıydı”. Bu seferki ise Osmanbey’deki “Zencefil Baharatçısı”..\r\n\r\nSoyup soğana çevirdi lafın gelişi.. Kimsenin bir suçu yok elbette.. Kafama silah dayayan yok. Ben kendi isteğimle giriyorum dükkana, kendi isteğimle kanıyor ve kendi isteğimle alıyorum bütün o ıvır zıvıratı. \r\n\r\nFakat o nasıl bir ikna yeteneğidir anlamış değilim. Özel bir baharatçılar kursu falan mı var? \r\n\r\n“İçeriye sadece 50 gram karabiber almak için girmiş müşteriler nasıl kafalar ve onlara nasıl beş kiloluk malzeme satılır” isminde üç aylık bir kurs mesela? Veya “sağlıklı yaşam meraklısı bir saftirik nasıl beş metre öteden tanınır ve ablukaya alınır?” \r\n\r\nTam da bu vaziyetteydim. Karabiber almaya girmiştim, sempatik dükkan sahibiyle tatlı bir sohbete girdik ve şimdi aldıklarıma bakın:\r\n\r\nZencefil, kuşburnu, hibiskus, ıhlamur, Çin melek çayı, çuha çiçeği yağı, kadınsal sorunlar çayı, form çayı, susam yağı, tere tohumu, muskat cevizi, keten tohumu, nöbet şekeri, sarı kantaron, tane ve çekilmiş olmak üzere iki torba zerdeçal, ceviz, badem, ada çayı, kedi nanesi, gingo biloba, ginseng, saf aloa vera jeli.. \r\n\r\nManyak manyak bir sürü şey! \r\n\r\nBu kadarla bitse yine iyi. Ekolojik diye, Kaçkar balı diye bir kavanoz bala 60 yeni lira verilir mi? \r\n\r\nOnu bile yaptım! Tamam çok değişik, çok lezzetli, başta tür bir bal ama 60 lira! Benim gibi bir süper cimri biri! Yuh yani! İnanılır gibi değil…\r\n\r\nSonuç itibarıyla ota çiçeğe tohuma tam 124 yeni lira vermiş bulunuyorum.. Kendime ancak eve varınca geldim. Elimde baharatçının kasa fişi dakikalarca mutfak masasının kenarında dona kaldım. Ben bunu nasıl yaptım diye..\r\n\r\nİşin tuhafı şu: Ben aldıklarımla ne yapacağım bilmiyorum iyi mi.. \r\n\r\nTere tohumu ne işe yarıyor biliyorum ama nasıl tüketilir bilmiyorum . Hele tane zerdeçalı ne yapacağıma dair en ufak bir fikrim yok. Saf aloe vera jeli ve çuha çiçeği yağı konusuna hiç girmeyelim bile.. Tam bir utanç vesilesi..\r\n\r\nTek tesellim şu: Son iki günde fondan 70 lira kazanmışım. \r\n\r\nVe tek duam: Yarın fonlarda acayip bir yükselme olması ve şu yaptığım saçmalığın acısının çıkması.. \r\n\r\n \r\n", "Annemlerde iftar \r\n\r\n \r\n \r\n\r\nAnnemin arkadaşları en az annem kadar acayiptirler. Biri hariç hepsi bekar. Kocaları ya ölmüş ya da sepetlenmiş durumda. \"Çift kişilik yatakta yıllardır yalnız yatan kadınlar kulübü\" diyorum onlara, kıkır kırık gülüyorlar... Hiçbiri de şikayetçi değil. Hatta kocasını beş yıl önce sepetleyen Leman Teyze bunu bu kadar geç yaptığına bin pişman. \"Ne rahatmış ayol koca yatakta tek başına yatmak!\" deyip deyip kah kah kah gülüyor... Tek şikayetleri sadece yarısı kirlenen çarşafları yıkamak zorunda kalmak. Buna bir türlü teknik bir çözüm bulamadılar. \"Bir hafta bir tarafta, bir hafta da öbür tarafta yatın\" diye öneride bulundum hepsi beraber şiddetle karşı çıktılar. Öldür Allah yattıkları taraf dışında bir tarafta yatamazlarmış. Sağcılar sağda, solcular solda yatacakmış illa.. Niye? Yaşlı kadınların alışkanlıkları olurmuş... Öte tarafta yatınca uykuları kaçarmış. Peeee... 50 yaşından sonra hayat \"uyku kaçmaması\" üzerine kuruluyor anladığım kadarıyla...\r\n\r\nİftar tabii ki gayet eğlenceli geçti. Kadriye Teyze eve patlıcan moru renginde geldi.. Yemin ederim öyle bir rengi vardı yüzünün... Trafik o kadar tıkalı o kadar tıkalıymış ki fenalıklar basmış. Yan şeritteki araba önlerine geçip dönülmez yerden dönmeye kalkıp bunların önünü tıkayınca dayanamamış inmiş arabadan adamla kavga etmiş. Kadriye Teyze bu arada 105 kilo, bir yetmiş beş boyunda hakikaten iri kıyım bir abla. Adam resmen tırsmış. Çantasıyla adamın kafasına kafasına indirirken adam tek kelime etmemiş...\r\n\r\nToplam on kişiydik. Herkes bir tencere yemekle geldi. Yemekte elbette ki ne kadar sağlığa aykırı, şişmanlatıcı, unlu, şekerli, nişastalı şey varsa hepsi vardı. Un çorbası, su böreği, mantı, kızarmış havuç, kızarmış karnabahar, patatesli kereviz, mercimek köftesi, baklava, güllaç, irmik helvası... Osman Müftüoğlu'nun kitabına bakılıp \"50 yaşından sonra kesinlikle olmazlar\" listesinden seçilmiş sanki yemekler.. \"Yiyelim kızlar, Ramazanda bir şey olmaz, bayramdan sonra rejime başlarız, Allah kabul etsin\" diye diye götürdüler, durdular... Daha doğrusu durduk...\r\n\r\nBuraya kadar her şey normal. İftarın sonunda ne anlaşıldı dersiniz? Kadriye Teyze, annem ve benden başka oruçlu kimse yokmuş meğer! Birinin gastriti, birinin şekeri, birinin düzenli alması gereken ilaçları, birinin bozuk sinirleri... Annem \"hadi iftarda bendeyiz\" deyince \"oruç yok bende\" diyememişler, \"bari oruçlu doyurayım\" deyip güzel güzel yemek yapıp gelmişler. Ve lakin çoğunlukta olacakları kimsenin aklına gelmemiş...\r\n\r\nSonuç itibarıyla üç kişinin ibadeti uğruna on kişi tıka basa yemiş oldu. Olan benim kilolarıma oldu gene ama olsun... Her gün de sebze çorbası sıkmıştı hakikaten... \r\n\r\n \r\n", "Berduşluğa övgü \r\n\r\n \r\n \r\n\r\nAmeliyat olmanın en acayip tarafı ne? Yıkanamıyor olmak… Bandajların sağlığı açısından yasah… Benim gibi saç dahil her gün yıkanan bir su kuşu için zor bir durum. \r\n\r\nAma dayanılmaz değil… İnsan bir süre sonra alışıyor. Hatta normal buymuş gibi gelmeye başlıyor. Ya da şöyle söyleyeyim: Bir acayiplik olduğu hissi günden güne kayboluyor. İnsanın kişisel temizlikle ilgili hassasiyeti ilk dört gün en yüksek seviyede. Sonra tuhaf bir şekilde sana eskiden acayip pis gelen kokuna alışmaya, onu sevmeye ve ona bağlanmaya başlıyorsun… İşte BU diyorsun. Hakiki insan kokusu… (Patrik Süskind ağbimize hörmetler..)\r\n\r\nSapıkça mı buldunuz? Şöyle söyleyeyim: “Berduş” olmaya doğru giden yol sanıldığı kadar taşlı değil. Bir ay dayanmaya bakıyor. Sonra ömrünün sonuna kadar böyle yaşayabileceğini düşünmeye başlıyorsun. (Her “çöp evin”, her “hane berduşun” temiz bir mazisi vardır…) \r\n\r\nÖyle rezil kepaze durumda değilim tabii.. En azından siliniyorum, giysilerimi değiştiriyorum… Fakat zamanında Gobi Çölü’ndeki acayip yolculuğum sırasında 17 günlük bir yıkanmama rekorum vardı ki bırak silinmeyi, giysi değiştirmeyi yüzümü bile yıkayamamıştım. Dişimin üstünde bir diş daha oluşmuş gibiydi… Üstelik kendi kokuma ilaveten üzerime dökülen bir termos dolusu kahve ve çeyrek bidon dolusu mazot yüzünden hakikaten rezil bir hale gelmiştim. \r\n\r\nNe olmuştu? Hiç. Hasta falan olunmuyor. Dalganı geçmeye başlıyorsun. “A bak saçlarım ipek gibi oldu” “Blucinim katur kutur ediyor” “Esmer olmak demek böyle bir şeymiş” gibi mavralar yapıyorsun… Portakal yedikten sonra ellerini üzerinde kuruluyorsun, (parfüm niyetine.. heh…) istediğin yere rahat rahat oturuyorsun, yeterince yumuşaksa kıvrılıp uyuyabiliyorsun ve daha bir dolu rezillik. (Fakat saçlar cidden ipek gibi oluyor…)\r\n\r\nBu da bir lüks aslında. Titizlik uğruna harcadığımız zamanı düşünürsek –yıkanmak, saç kurutmak, diş fırçalamak, çamaşır yıkamak, asmak, ütülemek, yerine kaldırmak… ki bunlar sadece ev içinde yaptıklarımız… Temiz bir yer bulup oturmak için dakikalarca yürümek, bankların üzerine selpaklar sermek, umumi tuvaletlerde tuvalet kağıdından klozet kapakları yapmak, araba yıkatmak, çamura basmamak için seke seke yürümek- en az iki buçuk saat eder mi? Belki de daha fazla. Pis insanlara çıkçıklamak ve sinirlenmek için harcadığımız enerjiyi de katın buna.. Pehee… Tam bir zaman ve emek kaybı… \r\n\r\nİnsan neye takıldıysa onun sonuna kadar gidebiliyor. Titizlik de biliyorsunuz gayya kuyusu gibi. Onun da sonu yok. Belediye otobüsünde hiçbir yere tutunmamak için denge uzmanı olduğum günleri de bilirim. (Dizler hafif bükülü, ayakların arası en az 50 santim açık, şoför tarafına bakacak şekilde durmak… Başarı, şoförün delilik oranına göre değişse de fena bir yöntem değil. Fakat virajlar ve ani frenler için daha karmaşık bir pozisyon gerekiyor…)\r\n\r\nPisliğe övgüler düzüyor gibiyim ama demek istediğim hiçbir şeye fazla takılmamak gerektiği. \r\n\r\nGöbek deliğimdeki düğme giderek daha komik bir hal alıyor, tek ona takığım… Ne olacak bu, bilen var mı? \r\n\r\n \r\n", "Allah büyüktür \r\n\r\n \r\n \r\n\r\nGünde ortalama üç evden haftada 20-25 ev dolaşınca tuhaf bir arşiv yapıyorsun. Ev ve insan arşivi.\r\n\r\nNormal koşullarda katiyen giremeyeceğim insanların evlerine girip duruyorum on gündür. Bir sürü zavallı, fakir, bir türlü belini doğrultamamış insanların evlerinde çaylar içiyorum, kurabiyeler kemiriyorum, hatta pideler bile yiyorum. Bir muhabbet bir muhabbet bildiğiniz gibi değil! En sevimli hallerimizle karşılıklı oturuyor, birbirimizi nasıl kazıklarız diye bakışıp duruyoruz. Onlar bana enayi entel gözüyle bakıyor ben onları fırsatçı uyanık gözüyle... Nefis bir şekilde anlaşıyoruz anlayacağınız...\r\n\r\nİşin şakası bir yana, tabii ki abartıyorum, herkes sonuçta doğal olarak karlı bir iş yapma derdinde, insanları kınadığım yok, serbest piyasa ekonomisi, çok acayip gözlemlerim oldu.\r\n\r\nİnsanımızda müthiş bir eşya merakı var. Evlerin çoğu tepeleme eşya dolu. Yansından çoğunu kullanmadığına adım gibi eminim. Evleri büyütmek, daha çok alan yaratmak için her şey yapılmış, balkonlar odalara çevrilmiş, bahçeler kapatılıp eve eklenmiş, böyle berbat berbat şeyler yapılmış ama kimse fazla eşyaları atarsak daha rahat ederiz fikrini akıl edememiş. Üst üste fırınlar, yan yana buzdolapları, döşekler, halılar... Böyle tuhaf bir durum...\r\n\r\nDün, İstanbul'umuzun eski bir mahallesinde ev bakmaya gittim.\r\n\r\nMahallenin ismini vermeyeceğim, olur da tekrar gidersem hatta yerleşmeye karar verirsem, karşımda gıcık olmuş emlakçılar ve ev sahipleri görmek istemiyorum.\r\n\r\nEski bir Rum mahallesi. Acayip güzel evler var. Sütunlu, oymalı, kakmalı, dantelli masal gibi evler... Çoğu fena halde harap ama umutsuz değil. Her yer gibi orası da uçmuş vaziyette. Öyle olmasa, biraz daha makul olsa, en azından eski ev meraklılarının alabilme ve restore edebilme seviyesinde olsa, mahalle de mahalleli de entel de kurtulacak, söz konusu yer Disneyland gibi bir yer olacak ama neylersiniz ki herkes voli peşinde.\r\n\r\nBaktığım evle ilgili bir laf etmeyeceğim çünkü sıkıldım fakat evin içindeki kuş tam benlikti arkadaşlar, onu es geçemeyeceğim.\r\nEve girer girmez pırrr dedi bir muhabbet kuşu omzuma kondu. Yemyeşil nefis bir kuş!\r\n\r\n\"Biraz ilgilenin\" dedi ev sahibi \"çok güzel konuşur..\"\r\n\r\nÖyle mi böyle mi derken bir iki cik cikten sonra başladı hakikaten bir şeyler demeye...\r\n\r\n\"Hoş geldin... Hoş bulduk... Naber... Nasılsın.. İyiyim.. Yemek hazır\"\r\n\r\nAy ne cici, başka neler diyor derken devam etti:\r\n\r\n\"Allah büyük... Haydin namaza... Elhamdülillah... Başını ört\"\r\n\r\nHey güzel Allah'ım!\r\n\r\nHer şeyi görmüştüm ama dindar bir muhabbet kuşunu ilk defa görüyordum.\r\n\r\nAllah hakikaten büyük, daha neler göreceğim çok merak ediyorum... \r\n\r\n \r\n", "Vurun abalıya kampanyası \r\n\r\n \r\n \r\n\r\nNe kadar insanın meğer derdi varmış İclal Aydın ve Tuna Kiremitçi’yle! Köşecilerimiz vurmak için meğer en ideal zamanı bekliyormuş! \r\n\r\nKimsenin avukatlığını üstlenmiş değilim. İclal’i tanırım, severim, Tuna Kiremitçi’yle ise tanışmışlığım bile yok. Fakat derdim tanıdığın sevdiğim birini koruma kollama hadisesi değil. Derdim yeni filizlenmiş bir ilişkiden yola çıkılarak kopartılan gürültüye, kusulan öfkeye ve alaycılığa duyduğum tiksinti. \r\n\r\nNe ahlakları kaldı, ne edebiyatçılıkları kaldı ne yapaylıkları kaldı ne gamzeleri kaldı ne de yeni yaptırılan dişleri kaldı deşilmeyen. Bir haftadır utanmaz bir kampanya yürütülüyor. Alt tarafı da üst tarafı da iki insan –evet ünlü ve popüler iki insan- birbirlerine aşık olmuşlar, beraber olmaya karar vermişler. \r\n\r\nBu kadar mı katlanılmaz bir şeydir bu? Bu kadar mı ayıptır? Bu kadar mı alaya mahzar bir şeydir bu? Eşlerinden ayrılıp başka bir ilişkiye giren ilk insanlar onlar mıdır? Mutsuz bir ilişkiyi çocuklar uğruna sürdürmek bu kadar mı kahramanca bir şeydir? Bu kadar mı mühimdir? Bu kadar mı dünyanın başı ve dünyanın sonudur? Yeryüzü üzerinde daha faydalı başka tek bir şey yok mudur? Bu mudur bizi cennetlik yapacak tek şey?\r\n\r\nKimse kimsenin ilişkisini yargılayabilecek kadar ne bilgedir, ne üstündür ne de -en önemlisi!- masumdur. “Bu bir reklam ilişkisidir” diyenler popüler olmak için her bir taraflarını yırtmaya hazır olmadıklarını iddia edebilirler mi? Son derece kötü bir kitap için üst üste üç parti vermiş olanlar hangi hakla edebiyattan, edebiyatçılıktan söz edebilirler ki? “Overlokçuların gözdesi” “sekreterlerin yavuklusu” diye dalga geçenler Nobel Edebiyat Ödülü almış insanlar mıdır? Yapaylıktan dem vuranlar dünyanın en samimi insanları mıdır? “Ah ama üç ay önce böyle diyordu” diyenler beş ay önce şimdi dediklerinden farklı hiçbir şey demiyor, hiçbir şey düşünmüyor mu? \r\n\r\n“Karısını bir yaşındaki bebeğiyle bıraktı, gitti” diye birini okura ispiyonlayanlar hayatlarında hiç mi zor durumdaki birini terk etmedi? İsterler miydi kendi yaptıkları da gazetelerde insanlar tarafından “tüü rezil” diye çarşaf çarşaf eleştirilsin? “Popüler olmak istiyorsa bari gay olsun” diyenler Tuna Kiremitçi kendilerine aşık olsaydı her şey tamam mı olacaktı? O zaman mesele kalmayacak mıydı? \r\n\r\nBir insanın yaptığı işi beğenmemek ve eleştirmek başka bir şeydir fırsatı gelmişken “vurmak” başka bir şeydir. Yaptığı işi beğenmezsin, düzgün bir üslupla eleştirirsin veya yok sayarsın. Bu yapılanlar tamamen “bunlar nasılsa aşık, nasılsa aptallaşmışlardır, nasılsa birbirlerinden güç alırlar, ne desek umurlarında olmaz, vur abalıya” denilerek yapılan son derece merhametsiz, son derece ucuz işlerdir. \r\n\r\nİclal Aydın-Tuna Kiremitçi iki gün sonra ayrılabilir, herkes kendi evine de dönebilir. Ama bu kendi ilişkini en yüksek, en değerli, başkasınınkini en alçak en rezil görme hakkını vermez bize.. Kimse bir evde ve iki kişi arasından neler olup bittiğini bilemez..\r\n\r\nHamiş: Taşı –illa atılacaksa- günahsız olan atsın. \r\n\r\n \r\n", "Boş sayfaların kerameti \r\n\r\n \r\n \r\n\r\nCumhuriyet'i Çok Sevmiştim HASAN CEMAL isimli kitabın sayfa adeti konusundaki anlaşmazlığı çözmüş bulunuyorum. Dünkü yazımda hatırlayacağınız veya hatırlamayacağınız üzere her köşecinin kitabın sayfa adedi konusunda ayn bir rakam vermesi üzerine isyan etmiş ve \"kaç sayfa lan bu kitap?\" diye kibarca hislerimi dışa vurmuştum. Yayınevi 592 diyor, yazan 600 diyor, Serdar Turgut 573 diyor, Mehmet Y. Yılmaz 588 diyor.. Tuhaf bir durum söz konusu ve lakin kitap elimde olmadığı için bir türlü açıp bakamıyorum.\r\n\r\nBir kitabı bir gecede okumakla övünüp duran karşı oda komşum Selahartin Duman beyefendi, yazımı okumuş, gazeteye gelirken söz konusu kitabı yanına alıp öyle gelmiş.\r\n\r\n\"Say bakalım kaç sayfaymış..\" deyip önüme attı kitabı. \"Okudunuz, bitirdiniz mi hemen?\" dedim \"Tabii\" dedi her zamanki kendinden emin haliyle, \"akşam yemekten sonra başladım, sabah bitirdim..\"\r\n\r\nBeni delirtmek için mi söylüyor hakikat mi bilmiyorum. Fakat sinir olmamak elde değil tabii ki. Daha ben kitabı bile elleyememişken...\r\n\r\nÇakmam gerekiyordu, insan bu kadar hızlı okursa bir şey anlamaz deyip durduğum o da bana daima karşı çıktığı için \"Olay nerede geçiyormuş hocam?\" diye hınzırca sordum.\r\n\r\nBekliyorum ki \"ha hö?\" desin.\r\nHiç istifini bozmadan \"Rusya'nın Cağaloğlu ilçesinde\" dedi..\r\n\r\nÇaktığımı anladığı yetmiyormuş gibi bir de geri çakmıştı. Üstelik odamdan çıkarken de \"yarın getir\" dedi..\r\n\r\n(Espriyi anlamayanlara hatırlatma: Bir zamanlar hatırlar mısınız bilmem, \"hızlı okuma\" modası vardı. Kurslar, kitaplar falan herkes güya şakır şakır günde sekiz kitap falan okumaya başlamıştı. Woody Ailen'in de espri olsun diye Tolstoy'un \"Savaş ve Barış\" ını hızlı okuma yöntemiyle okuduğunu söylediği, \"nasıl buldunuz kitabı, neler anlatıyor?\" diye sorulunca da \"Olay sanırım Rusya'da geçiyor\" diye cevap verdiği rivayet edilir.)\r\n\r\nErtesi gün istediğine göre kitabı okuyacağıma, okumak isteyebileceğime dair en ufak bir umudu yok besbelli. İki tuğla kalınlığına bir kitabı bir gecede ondan başka kim okuyabilir?\r\n\r\nFakat daha vahimi şu: Sayfa sayısını tespit etmem de en az bir günümü alır diye tahmin ediyor!!!\r\n\r\nZekama ve el becerilerime olan inancı gözlerimi yaşarttı doğrusu. Rusya espirisi yetmemişti tam oldu...\r\n\r\nPeki neymiş medya ahalisi arasındaki sayfa adedindeki anlaşmazlık? Şuymuş: Yayınevi boş sayfalan da dahil etmiş, olmuş sana 592 sayfa, Serdar Turgut ise hem boş sayfaları dahil etmemiş hem de içindekiler ve dizini, Mehmet Y. Yılmaz ise dizin ve içindekileri dahil etmiş ama boş sayfalan etmemiş.\r\n\r\nSonuç: Hepsi doğruyu söylüyor sayılır. Yayınevine göre boş sayfalarda da bir keramet var anlaşılan. (Tabula rasa)\r\n\r\n\"Sen manyak mısın kardeşim niye taktın bu sayfa adeti işine?\" diyorsanız yerden göğe kadar haklısınız.. Ben de bilmiyorum. İyi haber: Bitti! \r\n\r\n \r\n", "Emlakçı kraliçeler \r\n\r\n \r\n \r\n\r\nBugünlerde en iyi arkadaşlarım biliyorsunuz emlakçılar. Onlarla kalkıyorum, onlarla yatıyorum... Yatmak lafını mecazi anlamda söylüyorum çünkü zaten büyük çoğunluğu kadın...\r\n\r\n\"Kadın emlakçı\" devrinin açılmış olmasına ne kadar sevindiğimi anlatamam... Her geçen gün daha çok kadın, emlakçilik işine giriyor. Bilhassa Beyoğlu tarafında kadın emlakçılar piyasayı şahane bir şekilde ele geçirmiş durumda...\r\n\r\nCinsiyet ayrımcılığı yapmak istemiyorum, muhakkak iyi erkek emlakçılar da vardır ama ne yalan söyleyeyim kadın emlakçılar bu işi acayip iyi yapıyorlar.\r\n\r\nDiyeceksiniz ki niye?\r\n\r\nBir kere \"O paraya mı? Mümkün değil..\" lafını asla etmiyorlar. Erkek emlakçılarda öyle tuhaf bir durum var. Acayip sinir oluyorum. \"Şu kadar paraya şöyle bir yer arıyorum\" der demez yapıştırıyorlar: \"Çok zor...\"\r\n\r\nEbenin örekesi! Sanırsın ki adamlara her gün en az üç kişi \"Bir milyon dolarım var. Küçük bir daire arıyorum\" diyor! Öyle bir afra tafra... Tamam elimizdeki para bir servet değil belki ama yani üç kilo leblebi parası da değil...\r\n\r\nKadın emlakçılarda hiç öyle bir yaklaşım yok. Psikolojik danışmanmışlar gibi \"tamam... peki... neden olmasın... Acele etmezseniz muhakkak bir çözüm buluruz...\" deyip anında huzur veriyorlar adama.\r\n\r\nSonra çok önemli bir nokta daha var: Kadın emlakçılar dediğini bir kerede anlıyor. Erkeklere aptal mı demek istiyorsun diyeceksiniz şimdi, hayır aptal demiyorum. Fakat kasıtlı olarak aptalı oynadıklarını iddia ediyorum..\r\n\r\nBugün bir erkek emlakçıyla mesela şöyle bir şey geldi başıma. Diyorum ki paramız maksimum şu kadar. Masrafı varsa binanın o zaman bu paranın altında olması lazım ki\r\nalıp yaptırabilelim. Tamam dediler, ertesi gün için randevulaştık. \"Çok güzel bir yer var ama biraz masrafı var\" diyerek bir yere götürdüler. Gittik gittik gittik, dolambaçlı sokaklardan yürüdük yürüdük yürüdük, sonunda \"işte burası\" dediler.\r\n\r\nYemin ediyorum karşımdaki manzara aynen şöyleydi: BOŞLUK! Hava! Cıvası bile yok. Bildiğimiz oksijen, azot ve karbondioksit... \"E hani bina?\" dedim meğer masraf dedikleri projede var olan binayı inşa etmekmiş! Bina yıllar evvel yıkılmış, ama tescilli olduğu için (bölge SİT alanı) aynı binayı yeniden inşa etmek üzere alıyorsun arsayı. Ve lakin yer arsa fiyatına satılmıyor her nedense! Üzerinde bina varmış gibi bir güzel fiyat biçmişler. Projede var ya! Tamam o zaman!\r\n\r\nEmlakçının bu hesapta suçu yok elbette ancak buna \"biraz masrafı var ama...\" denir mi Allah aşkına? Ne demek \"biraz\"?\r\n\r\nTam erkek işi! Hesapça beni kandıracak!\r\n\r\nDemek istediğim kadınlar böyle yapmıyor, baştan şöyle kötü, böyle kötü diye anlatıyor.\r\n\r\nBu konu nereye varacak peki? Tabii ki her zamanki gibi hiçbir yere.. Yaşasın kadınlar deyip bağlayalım bari... \r\n\r\n \r\n", "İçimizdeki detektifler ve aşırı misafirperverler \r\n\r\n \r\n \r\n\r\nDünkü yokluğumun nedeni bazı muzır okurlarımın tahmin ettiği gibi katımızdaki feci kokudan öteki dünyaya boylamış olmam değil. Bir takım sağlık problemleri nedeniyle, hastane, doktor, laboratuar üçgeni içinde koşuşturduk durduk. (Ben, kendim ve şahsım... Niye çoğul konuşuyorsam?) \r\n\r\nSonuç: Bir taraflarımda bir adet mandalina büyüklüğünde kist varmış. Pazartesi ameliyat. Hadi bakalım hayırlısı...\r\n\r\nKatımızdaki kokunun nedenini epeyi zorlandıysak da çözdük. Detektif İlkay -ki aynı zamanda Haşmet Babaoğlu ve Okay Gönensin Beylerin'in asistanı ve huni ve serum borularından stetoskop yapımcısıdır- hadiseyi kağıda dakika dakika dökmek suretiyle çözdü. Koku tam olarak ne zaman başladı... O dakikadan önce kata kimler girdi, kimler çıktı... Giren çıkanların ellerinde bir şey var mıydı yok muydu... Tuvalet civarında her hangi bir operasyon yapıldı mı... Yapıldıysa neydi? \r\n\r\nBugüne kadar gördüğüm en mükemmel soruşturmaydı. Gayet zekice, gayet duruma hakim ve gayet pratik... \r\n\r\nFakat sonuç ne yazık ki araştırmanın kendisi kadar havalı olmadı. Evet bir ceset beklemiyorduk belki ama \"kahve otomatının içinde birikmiş olan suyun lavaboya dökülmesi\" sonucu da bizi hiç tatmin etmedi doğrusu... Nerede aşk? Nerede ihtiras? Nerede intikam? Nerede komplo teorisi? \r\n\r\n\r\n\r\n***\r\n\r\nAşk, ihtiras, intikam ve konuya hakimlik deyince aklıma benim Alman gazeteciler geldi. Hatırlarsanız kendilerin için \"kafası karışık sevimli Alman gazeteciler\" gibi tanımlamalar yapmıştım. O nasıl hızlı bir kafa toplama ve şehre hakim olmaksa kendilerini bir eve İFTARA davet ettirmeyi bile başarmışlar! Bu kadar gündür oruç tutuyorum annem dışında bir Allah'ın kulu beni iftara çağırmadı daha! O nasıl bir maviş maviş bakmaksa KIZIN biri bunları evine iftara çağırmış! \r\n\r\nPeki ne oldu dedim? Bütün sülale ve apartman toplaşmış bunları seyretmiş! Eve girdiklerinde 20 tane kadın kukumav kuşu gibi masanın etrafında oturmuş bunları bekliyormuş. (Elbette ki iftar saatini bilemeyip geç gitmişler...) Kadınlar bunları bakıp bakıp kıkırdamışlar... \r\n\r\nYemekler güzel miydi bari dedim nefismiş! El kol hareketlerinden anladığım kadarıyla ıspanaklı kol böreği ve etli dolma varmış. (Peeaaa... Şansa bak... En sevdiğim iki şey!) İftardan sonra da almışlar bunları Bağdat Caddesi'nde gezdirmişler, orada kahve, burada dondurma... Allah Allah yani! Türk misafirperverliğinin suyunun bu kadar çıktığını bilmiyordum doğrusu... Ne olmuşuz biz? Rakibelerime yetişemiyorum... Elin adamlarına iftarlar falan.. \"Yabancı Damat\" etkisiyle olabilir mi bütün bunlar merak etmiyor değilim... \r\n\r\nBugünlük de böyle... Auf wiedersehen diyor ve huzurlarınızdan çekiliyorum... \r\n", "Telefon bankacılığı sapıklığı \r\n\r\n \r\n \r\n\r\nİnsanın üç kuruş da olsa parasının olması ne acayip bir şeymiş… \r\n\r\nHani hesapça ev almam için annem tarafından bana verilmiş bir miktar param var ya… Ben onu ev bulana kadar değerlensin diye bankanın tekine yatırdım ve bir takım fonlar aldım. Bildiğimden değil tamamen bankacı hanımın önerisi! Yarısıyla B tipi değişken, yarısıyla B tipi bono tahvil… \r\n\r\nBankacı Hanım işlem bittikten sonra da elime bir şifre verdi. Telefon bankacılığı hizmetinden yararlanmak istersem bu şifreyi kullanacakmışım…\r\n\r\nİyi dedim, aldım. Aldım ama böyle hevesle kullanmak için değil. Mühim ne kadar büyük bir değişiklik olabilir ki hesabımda? \r\n\r\nDört gün önce, ne olduysa, şeytan dürttü herhalde, merak edip sordum bakiyemi. \r\n\r\nAman Allah’ım! Beş günde 118 yeni lira kazanmışım! Durduk yerde! Fonlarım para kazandırmış bana!\r\n\r\nAy ay ay… Bir sevin, bir sevin… Bir cimri kurbağa için daha güzel ne olabilir ki! Havadan para! Hediyelerin en güzeli!\r\n\r\nVe bilin bakalım ertesi gün uyanır uyanmaz ne yaptım… Tahmin ettiğiniz gibi telefona sarıldım… 444 0 .... Bilmem ne bank telefon bankacılığına hoş geldiniz… Hoş bulduk…\r\n\r\nO gündür bu bugündür, yani dört gündür sapıklar gibi sabah akşam telefonla banka hesabımı kontrol ediyorum… \r\n\r\n“Bugün 22 lira kazanmışım, bugün 16 lira kazanmışım, tüh bugün sadece sekiz lira kazanmışım…” \r\n\r\nTelefon bankacılığı banka çalışanlarını benim gibi sapıklardan korumak için icat edilmiş olmalı… Ve lakin alışınca da insan her boş vakit bulduğunda arıyor… Artık basmam gereken tuşları ezbere biliyorum… \r\n\r\nSüper manyakça bir durum söz konusu! Resmen bağımlı oldum! Kendimden feci bir şekilde utanıyorum ama engelleyemiyorum. Bugün de öğrenmeyiver diyorum kendime ama elim yine de gidiyor telefona. Üstelik kuruşuna kadar o gün ne kazanmışım diye de bir yerlere not ediyorum. Muhasebeciler gibi hey güzel Allah’ım! \r\n\r\nFeci bir tarafımı keşfettim. Ben paranın alabileceklerini değil paranın kendisini seviyormuşum meğer! Ev almayayım da bu para böyle kendi kendine artsın demeye bile başladım… İşin komik tarafı o paranın kaynağı olan Bursa’daki ev, kira olarak, şimdiye kadar elde ettiğim gelirin yarısını bile getirmiyordu! İki hafta daha bu süratle yükselirse kiranın beş katını kazanmış olacağım! (Bu işte bir tuhaflık yok mu sizce de? Bu şimdi “iktisat paradoksu” mu oluyor?)\r\n\r\n“Evet salakçığım bu epeyidir böyle… Mars’ta mı yaşıyorsun sen?” diyor olabilirsiniz ama şunu da düşünün ki çulsuz yazarınızın hakikaten ilk defa parası olmuş durumda. Paran yoksa faizler, getiriler, fonlar, hisse senetleri insanın şeyinde bile olmuyor çok iyi bildiğiniz gibi… \r\n\r\nBu arada merak ettiğim bir şey var. Cumartesi pazar bu fonlar hareketsiz mi kalır? Bugün topu topu bir liracık kazanmışım da… Hafiften sinir oldum. Hani onlar da tatile giriyorsa hafta sonları, bileyim de rahatlayayım diye sordum… \r\n\r\nTamam ya! Ne kızıyorsunuz… Hayatımda ilk defa rantiye oldum n’olmuş yani… Alla allaaaa…\r\n \r\n", "Zayıflama harekatı \r\n\r\n \r\n \r\n\r\nBildiğiniz üzere tombik bir fil yavrusuna dönmüş durumdayım. Televizyonda zayıflamaya çalışan arkadaşlar kadar değilim belki –nedense gözüm ha bire onlara takılıyor- ama aşk kulpları, kol simitleri, popo hava yastıkları gibi isimlerle adlandırabileceğimiz –ama sevimli kılamayacağımız- organlara sahibim bir süredir. Sayılarla ifade edersek normal kilomdan tam altı buçuk kilo fazlayım. (Dağılım sanırım şöyle: 5 kilo popo, iki yüz ellişer gram kollar, 1 kilo da göbek ve çevresi… Olması gereken yerler: Eksi iki kilo)\r\n\r\nBol miktarda “geçmiş olsun” ziyareti yapılmış bir evde zayıflama harekatı elbette ki evdeki “bubi tuzaklarını” temizlemekle başlar. \r\n\r\nNedir bu “bubi tuzakları”? Ziyaretçi ve refakatçilerin geride bıraktıkları bilumum kalorili muzırat.\r\n\r\nSabahtan beri temizlik yapmaktayım. Dedim yediğin kadar yedin, gerisini koy bir torbaya, Çarşamba günü temizliğe gelecek olan Fatma’ya ver, götürsün ailesiyle yesin. Çıksa çıksa küçük bir torba dolusu bir şey çıkar sanıyorum…\r\n\r\nDolapları karıştırdıkça, çekmeceleri açtıkça gördüklerim karşısında küçük dilimi yutmak üzereyim. Beş gün içinde bir ev bu kadar mı tepeleme zararlı mal ile doldurulabilir! Elimi nereye atsam bir kalori bombasıyla karşılaşıyorum. Kuru incirler, kuru kayısılar, yarım kilo ay çekirdeği, en az 300 gram Antep fıstığı, yarım kilo fındık, beş paket susam şekeri, bir koca kutu Anthon Berg (free-shop kurtları bilir) badem ezmeli kivi likörlü çikolata, Tarihi Bebek Badem Ezmecisi’nden bir kutu fıstık badem karışık ezme, biri Nestle’nin biri Ülker’in olmak üzere iki kutu fondan dolgulu bitter ve sütlü çikolata, muhtelif pastanelerden kurabiye, çörek ve mekikler, kutu kutu meyveli yoğurtlar, Şokomigo’lar, hevenk hevenk muzlar… Ev evlikten çıkmış kuruyemişçiye ve pastaneye dönmüş!\r\n\r\nVe işin acıklı tarafı ne? Bir iki şey hariç bütün bu muzıratı eve dolduran şahıslar, 36 beden iki düdük makarna hanımefendi! Yani yiyip yiyip şişmanlamama lüksüyle bahşedilmiş sevgili refakatçilerim Seda ve Müjgan Hanımlar… Refakatteyiz mefakatteyiz dememişler ben orada yatarken ha babam almışlar, ha babam yemişler durmuşlar… Peeeaa… Peki şişmanlayan kim oldu? Tabii BEN! Peeeaa 2…\r\n\r\nSonuç: Bütün malı toplayıp büyücek iki torbaya koydum, ağzını da sıkı sıkı düğümledim. Eve ilk gelene vereceğim. \r\n\r\nZayıflama yolunda mühim bir adım attım, mutluyum, gururluyum… \r\n\r\n \r\n", "Yavaş ye çoocuum! \r\n\r\n \r\n \r\n\r\nŞunu anlıyorum ki dünyada herkes en az bir kere olsun zayıflama harekatına girişmiş. Bilinçli bilinçsiz, babadan kalma yöntemle veya antin kuntin yeni yöntemlerle olsun herkes ama herkes en az bir defa girişmiş bu belalı işe.\r\n\r\nNeden böyle diyorum bunu çünkü ben ne zaman zayıflama işine girsem -ki yemeğe içmeye meraklı biri olarak sıkı sık yapıyorum bu işi bildiğiniz özre- aldığım e-mek-tupların haddi hesabı olmuyor.\r\n\r\nBugün gelen en sevimli mektup Gökhan Doğan'dan geldi. Kendisi meşhur hipnozcu Paul McKenna'nın kitabı \"Sizi Zayıflatabilirim!\" da önerdiği yöntemle 17 kilo vermiş bir zamanlar. Sigarayı bırakınca yine 25 kilo almış gerçi ama (küçük bir \"oha!\" çekebilir miyim?) bunu kendi iradesizliğine bağlıyor, Paul Ağbinin yöntemine değil.\r\n\r\nPaul McKenna'nın dediği özetle şuymuş arkadaşlar:\r\n\r\nZayıflamak için 4 altın kural varmış. Neymiş bu ALTIN kurallar? Şunlarmış:\r\n\r\n1- Acıktığın zaman YE!\r\n\r\n2- NE istiyorsan ONU ye! Yemen gerektiğini düşündüğün şeyi değil.\r\n\r\n3- Yerken BİLİNÇLİ ol! Çiğnediğin her lokmayı düşün ve ondan zevk al. Lokma çiğneme süreni normalin DÖRT katma çıkar. Özellikle ilk iki hafta iyice yavaşla.\r\n\r\n4- Doyduğun anda DUR! Dur ve bekle. Beş dakika sonra acıkırsan doyduğun anda yeniden durmak suretiyle tekrar ne istersen ye!\r\n\r\nDiğerlerini yapamasanız bile sadece 3. kuralı uygulamaya çalışın o bile yeter diyor Paul McKenna.\r\n\r\nEgzersiz konusunu ise gayet basitleştirmiş. \"Daha derin ve sık nefes almanıza ve kalbinizin normalden hızlı atmasına neden olan her şey egzersizdir. Bir şeyler yapın yeter diyor...\" (Hımmm... İnsanın aklına muzır muzır şeyler geliyor hemen...)\r\n\r\n\"Öyle tartıya da çıkıp durmayın\" diyor. Atmosferik basınç, vücuttaki su oranı, med cezir olaylan bile tartıyı veya kilomuzu etkileyebilirmiş. Zayıfladığını veya şişmanladığını zaten hissedermişsin... (Patlayan düğmeleri, kapanmayan fermuararı kastediyor olmalı)\r\n\r\nÖzetle şu yemeğiyle oynayan, lokmalarını yutmayıp yanaklarını şişirip duran -ve bu yüzden annelerinden daima azar işiten!- veletler gibi olmamızı öneriyor.\r\n\r\nPekala! Denmeyen obez olsun mu? Olsuuun! \r\n\r\n \r\n", "Meraklı ameliyat böceği \r\n\r\n \r\n \r\n\r\nHastaneye ne götürüleceği konusunda hâlâ bilgilenmiş değilim. Gecelik, terlik, iç çamaşırının yanında çarşaf götür diyenler, hiçbir şey götürme diyenler. Her kafadan bir ses. Gelen tek bilimsel bilgi doktor bir okurumdan geldi: \"Yattığınız hastaneye bağlıdır...\" Hadi bakalım. Bu durumda hastaneye mi telefon edeceğim? \"Alo çarşaf lazım mı?\" Basit bir bilgiye ulaşmak niye bu kadar zor?\r\n\r\nŞimdi ikinci merakım şu: insan içinden çıkan kisti, taşı, uru veya her neyse onu geri alabilir mi? Gerekli tahliller yapıldıktan sonra bir kavanoz içinde \"mandalinamı\" bana geri vermelerini istesem çok tuhaf bir talepte mi bulunmuş olurum? Sonuçta benim değil mi? Ha içeride ha dışarıda sahip olma hakkına sahip değil miyim ona?\r\n\r\nNe yapacaksın o pis şeyi derseniz beni zaman zaman yerlerde süründüren şeye bakıp bakıp iç çekeceğim derim. Evet aynen öyle. Duvara bir raf takacağım, kavanozu da üzerine koyacağım ve mini \"Damian Hirst\" sergime durup durup bakacağım.\r\n\r\n(Damian Hirst: Ölü hayvanları bazen bir bütün bazense güzel güzel dilimleyip formaldehit dolu cam kutular içinde sergileyen meşhur İngiliz sanatçı. En meşhur işi cam kutu içindeki koca bir köpekbalığıydı: Çalışmanın ismi de şuydu: \"Yaşayan birinin kafasında ölümün fizikî imkansızlığı\" )\r\n\r\nNe var? O yapınca sanat, ben yapınca manyaklık mı oluyor? (Gerçi o da tartışılıyor ya...) En azından hiç mi merak etmezsiniz bir ur neye benzer diye? Kavanoz içinde bir kist hiç mi çarpmaz sizi? Ne renktir, ne şekildir? No? Yahu ne kadar meraksızsınız inanılır gibi değil... (Benimki bir çıksın fotoğrafını çekip burada yayınlamazsam ne olayım... O zaman bakarsınız meraklı meraklı.)\r\n\r\nFakat bu durumda şöyle bir soru çıkıyor ortaya: Kistler, urlar, tümörler vücuttan tek parça halinde mi çıkarılır yoksa parçalanarak mı? Hadi bakalım! Bir bilinmeyen daha! Elime kist diye bir avuç kıyma vermezler inşallah?! Böyle mühim detayları bilmiyor olmak çıldırtıyor beni...\r\n\r\nBu beş paragraftan anlayacağınız gibi ruh sağlığım pek yerinde değil. Anlayışınıza sığınıyor, süratle kaçıyorum ortamdan... \r\n\r\n \r\n", "Kahve makinesi başındaki karizma \r\n\r\n \r\n \r\n\r\nİclal’im Aydın’ım sağ olsun dün beni pek bir mutlu etti. Angelina Jolie’nin DE dahil olduğu KARIZMATİK KADINLAR listesinde olmak… Ne diyeyim… Artık ölsem gam yemem … Angelina ve ben aynı listedeyiz! Ben ve Angelina aynı listedeyiz! Üstelik Tyra Banks cadısından önde! Rüya gibi bir şey!\r\n\r\nİclal’im şöyle demiş benim için:\r\n\r\n“Kaç yıldır tanırım. Konuşmaya başladınız mı hem çok eğlenirsiniz hem de insanı ‘şu hayatta bir şey de bilmiyorum’ derdine salar. Güzeldir. Gerçekten zekidir. Gizemlidir. Eğlencelidir. Sadece yazarak sizi baştan çıkarabilir (malumunuz). Bir de koridorda kahve makinesinin başında görseniz onu...”\r\n\r\nİlk yedi cümle için hiçbir şey söylemiyorum. Canım arkadaşımın taktiridir, teveccühüdür… “Doğrudur, pek zekiyimdir” diyecek halim yok… Veya “evet bende hakikaten bir gizem var, yedi düvele bedel” de diyemem ki zaten gizemli olmak ne demektir çok da iyi bilmem… Kedi gibi çok sessiz yürüdüğüm için insanlar beni birden karşılarında görünce ödleri kopar ve sinir olurlar evet ama bu gizem midir pek emin değilim… Fakat uzaktan demek ki gizemli görünüyormuşum, yeni öğrendim, pek hoşuma gitti… (Gizemli kurbağa T.B.!! )\r\n\r\nNetice itibarıyla bugüne kadar kendim hakkında duyduğum en harikulade cümlelerdi… Sağ olsun, var olsun… Hakikaten müteessir oldum. \r\n\r\nVe lakin son cümle yedi bitirdi beni… “Bir de koridorda kahve makinesinin başında görseniz onu…” \r\n\r\nBu noktada şaka mı yapıyor ciddi mi anlayamadım çünkü kahve makinesiyle en son teşriki mesaimiz birbirimizi zangırdatmaktı! \r\n\r\nBirkaç hafta evvel hatırlarsanız katımızdaki birden bire peyda olan korkunç kokunun kaynağı olarak kahve makinesinden şüphelenmiş ve başka daha mantıklı bir şey bulamayınca suçu tümüyle onun üzerine atmıştık. \r\n\r\nKahve makinesi yetkilileri benim yazımdan sonra “bizde öyle bir şey olmaz” diye açıklamada bulundular, biz de peki dedik, ikna olduk ama yazı yayınlamıştı bir kere… Durum kamu oyuna bildirilmişti… \r\n\r\nO gündür bugündür kahve makinesiyle tam bir savaş halindeyiz. Daha doğrusu halindeyim. Benden başka kimsenin bir şikayeti yok.\r\n\r\nGene saçmalıyor bu diyeceksiniz biliyorum ama anladığım kadarıyla makinelerin de bir ruhu var. Onlar da hassas yaratıklar ve onlar da gücenebiliyor, alınabiliyor…\r\n\r\nKahve makinesi bana resmen küstü! Herkese kahveyi bardak içinde sorunsuz verirken benim kahvemi şaarrr diye bırakıveriyor. Bardağı önce vereceğine kahveyi önce veriyor eşşolueşşek dolayısıyla kahve boşa gidiyor... \r\n\r\nBir üç, beş derken sonunda girdik birbirimize… Detaylarını anlatmayacağım ama makineye pek edepli hitap ettiğim söylenemez. Ben de vazgeçtim, makineden kahve içmiyorum artık. Ama her önünden geçişte “nah kaptırırım sana paramı!” diyorum.\r\n\r\nİclal’in yazısına geri dönecek olursak: Bu mudur baştan çıkarıcı olmak? Emin misin İclal’im, gamzelim, güzel gözlüm? Yeni trend bu mudur? Makineyle kavga etmek seksi tavırlar arasına mı girdi? \r\n\r\nOlur mu olur… Veya ana fikir: Uzaktan her şey farklı görünüyor. \r\n\r\nMamafih: Eyvallah gülüm! \r\n\r\n \r\n", "Babaanne gecelik \r\n\r\n \r\n \r\n\r\nHer şey hazır... Gecelik, terlik, seksi olmayan normal bir iç çamaşırı... Hastane alışverişi denen naneyi de yaptım ya artık sanki her şeyin üstesinden gelirmişim gibi geliyor... Çeyiz düzmek, söz nişan hediye seti düzenlemek, sünnet kıyafeti ayarlamak... Her türlü saçma düzenlemeleriniz için gelin bana, danışmanlığınızı yapayım! \r\n\r\nEvdekilerle niye idare edilmiyor derseniz cevabım şu olacak: Çünkü geceliğim yok. Gecelik denen saçmalığı en son 25 yıl önce giymiştim. Sabah kalktığımda boynumda atkı gibi dolanmış bir şeyle karşılaşınca geceliğin bana uygun bir şey olmadığına karar vermiş, geceliği bir geceliksevere \"hayırlı geceler\" dileyerek hediye etmiştim. \r\n\r\nOy birliğiyle hastane koşullarında en iyi şeyin gecelik olduğu söylenince mecburen gittim bir gecelik aldım. (Erkek hastalar ne yapıyor? Onların sondası mondası yok mudur?) \r\n\r\nHayatımda bir daha hiç giymeyeceğim babaanne model bir şeye 25 lira verdiğime hâlâ inanamıyorum. \r\n\r\nBu ne rezalet arkadaşlar! Gecelik modası ben bıraktığımdan beri gram değişmemiş! 25 yıl önce ne idiyse halen o! Nedir o fırfırlı, robalı, bebe yakalı, karpuz kollu korkunç modeller öyle? Benim babaannem bile bu kadar tutucu değildi. Dünyada her şey değişti bir gecelik modeli mi değişmedi? 200 yıldır nasıl bir şey aynı kalabiliyor? İnanılır gibi değil! \r\n\r\nPijama modası öyle değil. Envai çeşit model bulunuyor. Sportif, eğlenceli, sade, bürümcük, pazen, penye, süslü... Günümüz modasını yansıtan gayet güzel yüzlerce model gayet rahat bulunuyor. \r\n\r\nVelakin gecelik hadisesine gelince iki seçeneğin var: Ya azgın bir pavyon kaçkını ya da aseksüel bir babaanne olabiliyorsun ancak. Dükkana giriyorsun gecelikler nerede diyorsun, bakıyorsun bir yanda en şarıl şarılından, en seksisinden, en askılısından, en dantellisinden, en bayrak kırmızısından saten gecelikler asılı, hemen karşısında ise en kapalısından, en fırfırlısından, en bebe yakalısından, en robalısından iğrenç babaanne modelleri... \r\n\r\nYahu yok mu bunun arası diyorsun, yok diyorlar. \r\n\r\nHastanede bordo renkli, spagetti askılı, dantelli ağır dekolte saten bir gecelikle gezinmek pek uygun kaçmayacağı için (yoksa yapsa mıydım öyle bir çılgınlık?) mecburen aseksüel babaanne modeline yöneldim... \r\n\r\nVe bu babaanne geceliklere ne fiyatlar istediklerine inanamazsınız... 55 yeteleler, 89 yeteleler... Yüz altı yeteleye kadar gördüm! Görmeyeli babaannelerde de mi zenginleşmiş ne?...\r\n\r\nSinir ola ola 25 lira bayıldım çıktım dükkandan. \r\n\r\nBen bu hadiseyi hayırlısıyla, kimseyi boğazlamadan, kimseyi tokatlamadan, kimseye neşter sallamadan atlatsam çok iyi olacak. Bir kist uğruna memleket tarafımdan kıyıma uğrayacak... Sırasıyla gecelikçi, sigortacı, hemşire, doktor, hastabakıcı... Biraz daha uzarsa gidişat bu yönde yani. \r\n\r\nHer neyse... Müsaadenizle bir gün ameliyat arası vereceğim... Çarşamba yokum, perşembe görüşmek üzere... \r\n\r\n \r\n", "Sizi gibi modacı, fotocu kurbanı sizi \r\n\r\n \r\n \r\n\r\nDün \"Sophia Loren mi Kate Moss mu?\" dedim ya hemen bir takım zıpçıktılar mektup/mesaj attı:\r\n\r\nİkisinin arası olmaz mıymış?\r\n\r\nİnanılır gibi değil! Sophia'mı beğenmemiş keratalar! Şişman bulmuşlar! Dünya üstüne Marilyn Monroe ile beraber, gelmiş en güzel, en seksi, en sempatik, en sahici kadın yeni jenerasyon tarafından şişman bulunuyor! Delireceğim!\r\n\r\nArkadaşlar yapmayın etmeyin! Gelmeyin bu siniri bozuk moda fotoğrafçılarının oyunlarına! Nesi şişman ayol! Alt tarafı memeleri ve kalçası birazcık büyük... Onun dışında her yeri gayet ince...\r\n\r\nYok yok... Yeni jenerasyon hakikaten çığırından çıkmış durumda.\r\n\r\nSophia Loren şişman ha! Yuh yani... Bu zayıflık hastalığına artık diyecek hiçbir şey bulamıyorum... Biz normal kadınlar demek ki bitmiş durumdayız. Kurtuluşumuz ancak dağ başına çıkarak olacak çünkü beni en son ÇOOOK zayıf bulanlar Gevaş'lı teyzelerdi. \"Ye kızım ye, kemiklerin çıkmış\" diye diye lavaşları önüme atarlarken nasıl mutluydum anlatamam... Van Gölü kıyısında yeni bir yaşam kurmaktan başka çare yok anladığım kadarıyla. Fakat lisan problemini nasıl halledeceğiz bilmiyorum.\r\n\r\n\"Hem yesin hem de zayıf olsun\" diyenler de çıkmış ki onlar hepten sopalık. Hem makarnaları lüp lüp yiyeceksin hem de sopa gibi incecik olacaksın, maalesef öyle bir şey yok...\r\n\r\nSpor da yapsan diyet yapmak zorundasın. Binde bir oranında var öyle şanslılar tabii de onlar da bir yaşa kadar... Sonra buluşuyoruz yine aynı kulüpte...\r\n\r\nÇok şükür ki Allah her satıcıya bir alıcı yaratmış. Çok şükür \"tahta\" meraklısı olmayanlar da var. Küçük popolu kadınlardan tiksindiğini söyleyenler mi istersin, ille de göbeği olsun diyenler mi, efendime söyleyeyim belinde \"aşk kulbu\" denilen o çıkıntıdan yoksa kadına kadın demeyeceğini belirten zevk sahibi, zarif, şahsiyetli beyfendiler mi... (Torpil mi geçiyorum? Yooo. Nereden çıkardınız?)\r\n\r\nİnsan ırkı eğer bugüne kadar tükenmediyse bunun tek nedeni zevk çeşitliliğidir. Herkes Sophia Loren'leri sevseydi Kate Moss'lar, herkes Kate Moss'ları sevseydi bu sefer de Sophia Loren'ler açıkta kalacaktı. Bence Kate Moss'ların açıkta kalmasında bir mahsur yok gerçi ama hadi kimsenin kalbini kırmayalım pazar pazar... Öptüm. \r\n\r\n \r\n" ]
[ "tug", "tug", "tug", "tug", "tug", "tug", "tug", "tug", "tug", "tug", "tug", "tug", "tug", "tug", "tug", "tug", "tug", "tug", "tug", "tug", "tug", "tug", "tug", "tug", "tug", "tug", "tug", "tug", "tug", "tug", "tug", "tug", "tug", "tug", "tug" ]
[ "Atatürk'ün evinde neler neler yaşadım\r\n\r\nYaşım henüz dokuzdu. Batı Trakya Türkleri'ne bir dizi konser vermek için turneye gidiyordu annemle babam. Yaz tatili diye beni de yanlarına aldılar. İskeçe, Kavala daha bir dolu yer. Yaklaşık bir ay boyunca dolaştık. Sonra görenler, beğenenler Selanik'e de çağırdı konser grubunu. Oraya da gidildi. Hatırladığım kadarıyla 15-20 gün kadar da orada geçirdik. \r\n\r\nAtatürk'ün evinin önü.. \r\nBir gün biri akıl etti. \"Atatürk' ün evi burada. Haydi gidelim, görelim\" dedi. Toparlandık, bir minibüse sığıştık gittik. İlkokul 3. sınıfa yeni geçmiş bir çocuğun, yani benim o anki duygularımı tahmin etmeye çalışın. İki yıl boyunca öğretmenimizden, radyo programlarından, aileden, yakınlardan duyup neredeyse yüreğimize yerleştirdiğimiz Atatürk' ün evinin önündeyim . Şimdiki çocuklar için Harry Potter'la sabah kahvaltısı etmek neyse aynen öyle bir durum benimkisi. Hayallerimize teyellenen o meşhur Pembe Boyalı Ev tam karşımda duruyor. \r\n\r\nKalıcı izler \r\nSonra içeriye, odalara, sofaya, mutfağa bahçeye girip, gezip çıkıyoruz. Cam sandıklar içinde birkaç çocukluk giysisi, ilk üniformaları, bastonları, okuduğu kitaplar, yanlarına \"mühim\" diyerek not aldığı paragraflar. Sadece o 9 yaşıma gelinceye kadar değil, ondan sonraki yaşantımın da en kalıcı izler bırakan macerasıdır bu benim için. \r\nAma aah ah!. Keşke daha da iyi anlatsalar, daha da iyi bilebilseydik onun çocukluğunu . Çocuk yıllarında nasıl yaşadığını her dönemin çocukları baştan sona öğrense, hayaller daha bir artı sonsuz yolculuğa çıksa. \r\n", "Asena'ya göre en iyi dansöz kim?\r\n\r\nDün sorduğum, \" en iyi dansöz kim ?\" soruma Asena' dan yanıt geldi. \" Gazeteye uğrayıp hem bayramı kutlayayım, hem de Savaş ağabeyimin sorusuna yanıt vereyim \" demiş. Ben konuya ilişkin başka şeyler de sordum. \r\n- Seni en iyi dansöz olarak benimseyenlere, 'Benden sonra da şu dansçı' diyebiliyor musun? \r\n- Daha yaşım ne abi? Yolun ortasındayım. Dünyaya açılacağım daha dur. \r\n- Çok çalışıyorsun o zaman.. \r\n- İşlerim iyi \r\n- İşini değil antrenmanlarını kast ettim. \r\n\r\nAsena'yı ilk keşfeden kim? \r\n- Ben her halükarda formumu korumasını bilirim. Bu arada bir yanlışlığı niye düzeltmiyorsun? \r\n- Neymiş o? \r\n- Beni ilk keşfedip televizyona çıkaran sen değil miydin? Dans ediyorum diye okulumdan atıyorlardı. Seni aradım geldin çekim yaptın, yayınladın A Takımı'nda. \r\n- Ne var ki burada yanlışlık? \r\n- Sanki sonradan ortaya çıkmışım gibi bir durum var. Sen tanıttın oysa beni. \r\n- Esas maya tuttuğun yeri herkes biliyor. Tavuk bile su içer Allah'a bakar .\r\n- O ne demek o? \r\n- Vefalı ol demek. \r\n- Ben hep vefalı ve saygılıyım. \r\n- Neyse o mevzulara girmem. O senin özelin. Ben sadece dansını sorarım sana. En iyi sen misin Türkiye'de? \r\n- Ona halk karar verir. Vermiş de zaten. \r\n- Rakiben yok mu? Mesela Tanyeli için düşüncen ne? \r\n- O benden önceki jenerasyondur malum. Ayrıca aramız bozuk sanıyor herkes. Oysa çok severiz birbirimizi. \r\n- !!!!!!!!! \r\n\r\nHastane yatağı \r\n- Ben vurulduğumda günlerce hastane yatağımın başında göz yaşı döktü o kız. Kimse bunu bilmiyor, birbirimizle çatıştırmaya kalkıyorlar bizi. \r\n- Figürlerin sana mı ait, yoksa apartma mı? \r\n- Çoğu kendi buluşum. Mesela bütün Türkiye'nin, hatta yabancıların bile taklit ettiği bir figürüm var ya \r\n- Hangisi o? \r\n- (Gösteriyor) Hani böyle karnımı çekip omuzlarımı öne doğru kısıp sonra göbekten göğse bir dalga geliyormuş gibi yapıyorum ya.. \r\n- Eeee? \r\n- O figürü nasıl yarattım biliyor musun? \r\n- Nereden bileyim? \r\n- Paten kayarken oldu. \r\n- !!!!!!! \r\n\r\nBak şu işe \r\n- Patenle kayıyordum birden dengem bozuldu, duramadım da. Tam duvara çarpıp yüzümü gözümü patlatacaktım böyle yapmışım. \r\n- Nasıl yani? \r\n- İşte aynen bu hareketi yapmışım gayrı ihtiyari. Duvara yüzüm değil göğsüm gelsin diye eğik durumdan o duruma geçmişim. Görenler önce geçmiş olsun deyip ardından beğendi. \r\n- Duvara vuruşunu mu? \r\n- (Gülerek) Kafa bulma abi, o sırada insiyaki olarak yaptığım figürü çok beğenmişler. Ben de tekrar ettim. Sonra bir daha bir daha baktım güzel bir görüntü olmuş. \r\n- Figürler böyle çıkıyor yani, paten kayarken, bisiklete binerken, holihop çevirirken? \r\n- Şaka değil, gerçek bu anlattıklarım abi. \r\n- Hala soruma yanıt yok. \r\n- Kafam karışık zaten üstüme gelme ne olur. \r\n- Kafanın karışık olduğunu görüyorum magazin programlarında. \r\n- Aman aman.. Bak sana esasını anlatayım o olayın da. Ben senenin yarısını Almanya'da geçiriyorum biliyorsun. Arkadaşım da Almanya'da yaşıyor ama işi icabı Finlandiya'ya gidip geliyor. Sorduklarında yalan bulamadım, Finli diye attım önce. Şimdi de kiremitçi diye kapak yaptı magazinci arkadaşlar onu. \r\n- Şu özel hayat mevzuundan ısrarla kaçıyorum. Dünkü soruma yanıt istiyorum. Kimdir en iyi dansöz? \r\n\r\n'Ben oryantal değilim' \r\n- Önce şunu söylemeliyim. Dansöz burada bazı kesimlerce hafif, ucuz bir kavram gibi algılanıyor. Oysa kökeni Fransızca. Dans eden herkese söylüyor onlar bunu. Yani Hip Hop yapan da, break dans yapan da dansöz diye geçiyor. Ben o anlamda dansözüm ama oryantal değilim. Çünkü benim yaptığım oryantal değil. Başka bir tarz. \r\n- Anlaşıldı ağzın kapalı bu konuda. Senin bugüne kadar tanıdığın dansözlerin en iyisi kim peki? \r\n- Nesrin Hanım (Topkapı) çok çok iyi elbette. Ama yaşı ilerlemiş olsa da Özcan Tekgül biraz dans şovu yapmıştı bana. Muhteşemdi. Benim koruma altına aldığım bir kız var şimdi. Adı Çiğdem. Kervansaray'da dans ediyor. O da benim gibi Turizm Otelcilik mezunu. Ama o stajını da tamamlamış. Ceylan Intercontinental'de komilik, garsonluk bile yapmış okuldan sonra. \r\n- Niye bırakmış ki? \r\n- Çünkü dansı çok seviyormuş. Zaten daha da matrağı var. Kız otelden sonra Fenerbahçe'de boksör olmuş.. \r\n- ?????????? \r\n- Çok da iyi bir boksör. Ama yine dans tutkusu galip gelmiş. Çok da iyi dans ediyor şimdi. \r\n- Yani adını koymasan da senin gönlün ondan yana. Asena'dan sonra en iyi odur mu diyorsun? \r\n- Tam da böyledir diyemem ama, hissederek, yaşayarak, ruhunu oyununa katarak dans ediyor. Bir dansöz bunları yaparsa en iyi olmaya adaydır zaten. \r\n", "Böylesi gaddarlığı hangi \"insan\" yapabilir?..\r\n\r\nLaboratuvar sorumlusu doktor salonun ortasında duran çuvalları işaret edip \"Narkotik Şube geçen hafta Avcılar'da ele geçirdi bunları. Tek bir operasyonda bu kadar çok mal ele geçirildi. İçleri 'Captagon' dolu bunların. Polisler söyledi. Toplam piyasa değeri 27 trilyon liraymış\" diyor. \r\n\r\nDünya çapında \r\nİstanbul Cerrahpaşa'da, Adli Tıp Kurumu'ndayım. Merkez binanın üst katında, oldukça iri kıyım bir bölüm Kimya İhtisas Dairesi' ne tahsis edilmiş. Son derece modern araç gereçle donanmış bir bölüm burası. İşlerinin dünya çapında uzmanı kadrolar arı gibi çalışmakta. \r\n\r\nNumunelik torbaları \r\nAdli Tıp Kurumu Başkanı Dr. Keramettin Kurt'la birlikte dolaşıyoruz. Hoca bir ara dolaplara özenle yerleştirilmiş beyaz kalın kumaştan özel torbaları gösteriyor. \"Olay yerlerinden gelen, baskınlarda yakalanan, tahlil için gönderilen numuneler var bunlarda\" diyor.\r\nYakından bakıp inceliyorum. Hepsi içten dikişli. Ağızları özel bir düğümle düğümlenmiş, mühürlenmiş. Görevliler dışında kimse açamasın, açılıp kapamışsa belli olsun diye yapılıyormuş bu. \r\n\r\nÇok değerli \r\nİçlerinde hem suç delili hem de piyasa değerleri itibariyle çok kıymetli uyuşturucu maddeler var. Eroin, kokain, hap, esrar, morfin, haşhaş tohumu ve diğer uyarıcı-uyuşturucular. \r\n\r\nFelç ediyor \r\nUzmanlar uyuşturucu tacirlerinin nasıl bir gaddarlık içinde olduğunu belirtip devam ediyorlar anlatmaya: \r\n\"Bazen öyle numuneler geliyor ki hepsinin dışını kan zehirleyici, sürekli kullanıldığında felç edici kumaş boyalarıyla boyamışlar. \r\n\r\nKaz gelecekse \r\nBazen de gelen numunelerin içinde düşük dozda da olsa eroin buluyoruz. Bunlar piyasa değerlerinin altında satılıyor. Ecstasy diye alan gençler farkında olmadan eroine alıştırılıyor. Uyuşturucu tacirleri bu yolla; kaz gelecek yerden tavuk esirgemiyorlar.\" \r\nYıllardır burada çalışanları bile şaşırtan yöntemler varmış. Geçenlerde Adapazarı'nda şüphe üzerine durdurulan bir kamyonda yüzlerce kilo çekirdek kahve yakalanmış. \r\n\r\nPres makinesinde \r\nÖnce kahve kaçakçılığı yapılıyor sanılmış. Polis kuşkulanınca yollamışlar, tahlil edilmiş. Kokain ve eroinin üstünü zar gibi ince, bir maddeyle kaplayıp boyamışlar. Pres makinesinde kahve çekirdeği şeklinde basmışlar. \r\n\r\nGel de dövme \r\nKollara, boyuna, omza yapıştırılan pul şeklinde dövmeler gösteriyorlar. Dışardan bakınca \"Ne güzel renkli renkli hem de ömür boyu kalıcı değil\" demek mümkün. Oysa özünde bağımlılık yapan ve son derece tehlikeli LSD varmış. Emilim yoluyla deriden kana karışıyor, bağımlıyı 1 hafta-10 gün arası idare ediyormuş. \r\n\r\nDaha beteri var \r\nDaha da gaddar bir yöntem söylüyorlar. Çocuklara dağıtılan, satılan, üzerlerinde Ten Ten, Red Kit vs. çizgi roman kahramanları olan pullar varmış. Bunlar da dil altına konunca eriyor, kana karışıyormuş. \r\n\r\nHangi anne baba \r\n\"Pek çok çocuk farkına bile varmadan bağımlı hale geliyor. Doz çok düşük. Ama bu ufak çocuklar büyüyüp liseli, üniversiteli olunca tam bir 'hedef kitle üyesi' oluyor. Hangi anne baba, öğretmen kuşkulanır ki?\" diyorlar. \r\n\r\nKuş yemi \r\nHint keneviri (esrar) tohum halindeyse kuş yemi olarak pazarlarda, baharatçılarda satılıyormuş. \"Oysa üstünüzde yakalanırsa sıkıntı doğuyor. Çünkü bunu esrar maddesine dönüştürmek çok kolay. Çok basit yöntemleri var. Bilen biliyor\" diye bitiriyorlar konuşmalarını... \r\n", "Hastane acillerinde hafta sonu kâbusu\r\n\r\nFarkındasınız sanırım. Birkaç gündür hastane acil servislerine taktım kalemimi. Özellikle de gece yarılarından sonra ziyaret ediyorum oraları. Hem insan hikayeleri derliyor hem de dertleşip, söyleşiyorum. \r\nCuma-cumartesi geceleri bu kısa misafirlikler için ideal zamanlar.\r\nAhali sair günlere göre daha bir 'sokakçı' olduğundan, sonu hastanede biten olay sayısı da artıyor hafta sonları. \r\n\r\nTadımlık sohbetler! \r\nGeçtiğimiz cumartesi gecesi. Saat 24.00'ten sabah 04.00'e kadar Bakırköy Devlet Hastanesi'nde sabahlayıp, adeta röntgenini çektim acil servisin. Büfeciden, otopark görevlisine, hasta bakıcısından güvenlikçisine... Vezne önü kuyruğunda bekleyenden, nöbetçi hekimlerine kadar herkesle tadımlık da olsa sohbetler kurdum.\r\nAşağıya en \"acil\" sorunları kısa notlar halinde yazayım da paylaşma olsun. \r\n", "Van'da iyi şeyler de oluyor\r\n\r\nBir süredir Van şehri üzerinde kara bulutlar dolaşıyor sanki. Gelen telefon ve maillerde Vanlı dostlarımız üzüntülerini bildirip \"Kentimiz sadece bu tür olaylarla anılmayı hak etmiyor. Kahırlanıyoruz\" \r\ndiyorlar.\r\nGerçekten de üzücü bir durum var ortada. Ağaca bakarken ormanı göremediğimiz gibi iyi şeyleri ıskalıyoruz. Bunun kanıtı aşağıdaki satırlarda gizli. Buyurun okuyun lütfen. \r\n\r\nYarı çıplak bebeler \r\nGönlü sarı sıcak bir Piyade Binbaşı'nın, Hakan Eroğlu'nun 2-3 paragraflık yazısı ülke çapında bir seferberliği başlattı neredeyse.\r\nBirkaç hafta önce bana ve bazı meslektaşlara gönderdiği o üç beş satırlık mailde şöyle demişti binbaşı Hakan: \"Görev yaptığım ilçe 64 köyü, 27 mezrası ve 5 mahallesi olan gelişmemiş iri yapılı bir köy.\r\nAşiret hegemonyası hüküm sürmekte olduğundan halkı fakir, yoksul ve zavallı... Okullar harap, öğrenciler yarı çıplak, ayaklarında terlik bakımsız, mutsuz ve umutsuz halde. \r\n\r\nPoşetlere konulan \r\nGörev yaptığım birliğin çöpünü karıştırarak karınlarını doyuruyor. Ve bulabildikleri yemek artıklarının bir kısmını da poşetlere koyup evlerinde umutsuzca bekleyen ailelerine götürüyorlar. \r\nOnlara bakarken bizlerin utanması gerekirken tam tersi oluyor onlar bizden utanıyor. \r\n\r\nMasal değil \r\nSamimiyetimle ifade edeyim ki bu anlattığım bir masal değil burada yaşananlardan sadece bir örnek. Bu bölgede terör mevcut ve var olan bir gerçek. \r\nHalkın büyük çoğunluğu şimdilik teröre destek vermiyor .Ama bu yoksulluk içinde nereye kadar. Bilemiyorum.Yarınlardan çok endişeliyiz! \r\n\r\nBir kurşunkalem \r\nGelin bu çocuklara sahip çıkalım. Biz sahip çıkmazsak başkaları sahip çıkmak için her an göreve hazır bekliyor. Buralarda çocukların yarım kalmış ve kullanılmış kurşunkaleme bile ihtiyacı var. Yardımlarınızı bekliyoruz.\" \r\nSevgili dostlar. \"Peki sonra ne oldu\" mu diyorsunuz? Aşağıda yazdım olanları okuyun gurur duyun..\r\n", "Manukyan'ın vasiyeti: Hayatımı Nurseli İdiz oynasın\r\n\r\nHülya Avşar ünlü genelev patroniçesi Matild Manukyan'ı oynayacakmış. Umarım oynar, pek de güzel oynar. Ancak Manukyan'ın ruhu bundan haz mı duyar, örselenir mi bilmem? Çünkü bir anlamda vasiyeti vardı merhumenin. \r\n\r\nFatma Girik'i reddetti!.. \r\nYıllarca bu teklifle karşısına gelen nice yapımcıya direnmiş. Hatta kendisiyle bizzat görüşen, \"Beyaz perdede sizi canlandırmak istiyorum\" diyen Fatma Girik' i bile kalbini incitmeden reddetmişti. \r\n\r\nTamam izin verdim!.. \r\nVefatından kısa bir süre önce ağır biçimde hastalanan Manukyan, son günlerinde bu ambargoyu kaldırmış ve yakınlarına; \"Tamam hayatımız film olmasına izin veriyorum. Beni Nurseli İdiz canlandırsın\" demişti. Başarılı oyuncu İdiz bir anlamda vasiyet olarak değerlendirilecek bu haberi alınca çok sevinmişti ama ekonomik zorluklardan dolayı filmi çekememişlerdi.\r\nNe dersiniz, vasiyet mi önemli, parasal-şöhretsel vaziyet mi?.. \r\n\r\nBu arada \r\nHaa bu arada. \"Nereden çıkardın şimdi bunu?\" diyenler 6 Mart 2001 tarihli gazetelere göz atsın. İşte o malum haberden bir bölüm. \"Matild Manukyan'ın ölümünden önceki son isteği, 'Hayatımı film yaparlarsa, beni Nurseli İdiz canlandırsın' oldu. Çalışmalara başlayan Nurseli İdiz, ekonomik kriz nedeniyle film projesini şimdilik askıya aldıklarını açıkladı. -Hürriyet-\" \r\n", "İki ucu tinerli değnek ve polis ne yapmalı?..\r\n\r\nİki usta yazarımızdan iki ayrı görüş var baş sayfamızda. İlker Sarıer ve Fatih Altaylı \"dayak\" görüntülerini izleyip, duygu ve düşüncelerini açık açık belirtiyor. Aslında kamuoyu da yaşıyor aynı ikircikliği. Mesele; şahin olup yırtıcılık yapmaya da, güvercin olup sükunet tavsiye etmeye de hem açık hem kapalı. \r\n\r\nSaldırıyorlar \r\nİşin en zor kısmı ise sokak polisine ihale edilmiş vaziyette. Çünkü kentin göbeğinde bile hiçbir otoriteden çekinmeyen, kolluk güçlerine bile saldırabilenler var. \r\n\r\nYaşı küçük çocuklar \r\nÇakı, tornavida, maket bıçağı, falçata, ustura, şiş, satır çekmiş vatandaşı darp eden, soyan, yaralayan, öldüren, çoğu 18 yaşından küçük gaspçılar, hapçılar, tinercilerle dolu her yan.\r\nBunlara şiddet hiddet uygulamaları da uygun ve yasal değil, \"Ne halleri varsa görsünler, yasa elimizi kolumuzu bağlıyor\" deyip bir kenara çekilmeleri de. \r\n\r\nBıçak ucu bıçak sırtı \r\nYani fiilen bıçak ucunda, usulen de bıçak sırtında görev yapmanın zorluğunu yaşıyor polisimiz. \r\nİstanbul Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah'la uzun bir sohbetimiz oldu dün sabah. 34 yıllık polislik yaşantısından değil, daha çok sivil taraflarından, hobileri, aile hayatı, neleri sevip neleri sevmediğinden söz ettik daha çok. \r\n\r\nCerrah diyor ki: \r\nKısmetse yarın, 'Cumartesi Eki'mizde okursunuz o sohbeti. Ama Vatan Caddesi'ndeki müdüriyet binasından ayrılıp gazeteme döndüğümde; \"Beyoğlu'nda toplu dayak olayı\"na karışan polislerin fotoğraflarını gördüm yazı işleri masasında. Herkes bu haberi konuşuyor, nasıl kullanılması gerektiği konusunda tartışıyordu. Önceki akşam ekrana da yansıyan bu görüntüler hakkında bilgi ve demeç almam istenince bu kez telefonla arıyorum Celalettin Cerrah'ı. \r\n\r\nEl öpüyordu \r\nÖğretmenler Günü'nde, yıllar sonra adresini tespit edebildiği İlkokul öğretmeni Melahat Hanım'ın Şişli'deki evine, el öpmeye gittiği sırada buluyorum.\r\nKonuyu kısaca anlatıp, değerlendirmesini soruyorum.\r\nBelli ki o da çok üzülmüş olaya. \r\nDemeç vermiyor ama, kısa bir görüş bildiriyor. \r\n\r\nSayıları çok \r\n\"Beyoğlu'nda meydana gelen, ekrana, gazetelere yansıyan olay üzücü elbette. Bakacağız, inceleyeceğiz gereken neyse elbette yapacağız. Ancak hem kamuoyunun, hem de b asınımızın dikkatine sunmak istediğim bir şey var. Sadece bu bölgede yüksek sayıda tinerci, hapçı, kapkaççı çocuk ya da genç var. \r\n\r\nNe yapmalı? \r\nBunlarla mevcut yasalar içinde mücadele ederken elimiz kolumuz bağlı. İtsen kaksan hiç olmuyor. Kanunlar böyle diye dokunmayıp, göz altına bile almazsan vatandaş perişan ve şikayetçi oluyor. \r\n\r\nÇeteler \r\nNe yapacağımız konusunda durum net değil. Çekilip hiç ses etmezsek meydan tümüyle bunlara kalır. Yeni çeteler, yeni çete reisleri çıkar ortaya. Fırat Delibaş olayını hatırlayın. Yeni yeni Fıratlar'ın çıkmasına olanak sağlanır böylece. \r\n\r\nÇocuk mahkemeleri \r\nGeçtiğimiz yıl içinde ne yazık ki tam 10 bin çocuğu çocuk mahkemelerine çıkarmışız. Bunlardan 1200'ü tutuklanmış, diğerleri serbest kalmış. Peki suça itilen bu çocuklar ne oluyor eve ya da sokağa dönünce? Yine suç işliyor elbette. Göçü önleyemezsek daha da artacak sayıları. \r\n\r\nKırsaldan buraya \r\nAnadolu kırsalında çobanlık yaptırılan, tarlada, bağda bahçede, inşaatta çalıştırılan çocuklar ailece İstanbul'a göç edince ne oluyor düşünün. İş güç olmadığı için sokağa salınıp para getirecek bir şeyler yapması isteniyor. Adamın en az 5-6 çocuğu var. Kendisi de işsiz. Cebinde metelik yok. Bir iki çocuk gitsin para getirsin de, nasıl getirirse getirsin. \r\n\r\nZamanla pişiyorlar \r\nÖnce mendil satan, kalem satan, tartıcılık yapan bu çocuklar zamanla çetelerin eline düşüyor. Yasalardan dolayı cezasız kalan çocuklar bulunmaz nimet çeteler için. Valimiz Muammer Güler'in önemli bir projesi var. Bakanlıkla da temas halinde kendisi. Çatalca'da İl Özel İdaresi'ne ait büyük bir bina varmış. O boş duruyor. Böylesi, suça itilmiş çocukları orada korumaya, eğitime almak düşüncesi gelişti \r\n\r\nSakıncalı buluşma \r\nÇünkü sosyal hizmetlerin binalarına gidince uygun olmuyor. Sokağı hiç tanımayan yurt çocuklarıyla sokaktan gelen çocuk yan yana gelince diğerleri de her şeyi öğreniyor onlardan. \r\n\r\nKapsamlı çözüm gerek \r\nPolis elinden geleni yapıyor. Ama neticede yasayı uygulayan kolluk gücüyüz biz. Önleme, caydırma, tespit ve yakalama görevlerimiz var. Mevcut kadroyla bu ahtapot haline gelmiş problemin çözümüne katkı sağlıyoruz. \r\n", "atv'nin bayram hediyesi \"Şehrazat şarkıları\" oldu\r\n\r\n1001Gece Masalları'nı kim bilmez? Eski zamanlarda Hint'te egemenlik süren Şehriyar adlı güçlü bir hükümdar vardır.\r\nNe yazık ki çok sevdiği, güvendiği eşi tarafından aldatılır Şehriyar. \r\nO kadar kızar bozulur ki, intikamı korkunç olur. Her gün tebaasından bakire bir güzel kız seçer onunla evlenir, ertesi sabah da onu katleder. \r\n\r\nHepsini kurtarır \r\nİşte bu ünlü masalların kadın kahramanı olan Şehrazat da hükümdarın evlenip gün doğunca öldüreceği bir genç kızdır. Ancak öyle bir şey yapar ki sadece kendi canını değil ardından ölecek nice akranını da kurtarır. \r\n\r\nÖyle bir yer ki \r\nİşin sırrı masallardadır. Gerdek gecesi sevişmeler, temaslar bittikten sonra uykuya hazırlanan kocasına masallar anlatmaya başlar Şehrazat.\r\nVe öyle heyecanlı bir yerinde keser ki, hükümdar masalın sonunu merak edip ertesi gün de yaşamasını ve masalı tamamlamasını bekler. \r\n\r\nOrtak miras \r\nAma yeni gecelerde de biri biterken diğeri başlar masalların. Hep heyecan, hep acaba ne olacak sorusu ve genç kızın kurtuluşu... \r\nMasallar 1001 gece sürünce çağları aşmış ve tüm dünya insanlarının ortak mirası olmuştur onlar. \r\n\r\nŞapkayı çıkarmak \r\natv'nin perşembe gecesi yayınladığı Şehrazat şarkılarını seyrederken masalların muhteşem kadını Şehrazat' ı anımsadım. \r\nÖlmeye, bitmeye yüz tutmuş duygularımızı her dem ürettiği, can verdiği şarkılarıyla yaşatan, devingen eden sevgili Şehrazat'ın muhteşemliğine bir kez daha şapkamı çıkardım. \r\n\r\nHuyu suyuna \r\nGöz yaşları içinde dinlediği kendi şarkılarını Ajda, Sezen, Nilüfer, Zerrin, Emel, Kenan, Musti, Aşkın, Kibariye, Demet gibi şarkıcılardan dinlerken nasıl da gönendiğini, hayata geldiğine, dostluklarına huyu suyuna ne kadar da razı geldiğini gördüm. \r\n\r\nDamara sızan\r\nBu muhteşem koro İzzet Öz'ün yalın ama içten takdimiyle sürerken özellikle de Sertab Erener'in okuduğu Ateş Böceği şarkısı nasıl sızdı damarınıza hissettiniz değil mi? \r\n\r\nCanım benim \r\nSen hiç ölme Şehro . Yarattıkların olmasa ertesi gün hep birlikte öleceğimizi, yok olacağımızı düşün, tadı doyumsuz, keyfi tarifsiz şarkılar yazmaya devam et canım benim..\r\n", "Neler yapmadık ki Türk Sanat Müziği için...\r\n\r\nİyi niyet, saf yürek söyleyenler neyse. Bizatihi alemin içinde olanlar söyleyince gıcık kapıyorum. \r\nAhkam kesiyorlar. Neymiş; \"Türk Sanat Müziği ölüyormuş!\" \r\nÖldürme o zaman kardeşim. Sen çık bir şeyler yap. Madem için ürperiyor, sıva kolunu o çeşit bir güftebeste yaz. Ya da o türden bir şarkı aranje et. \r\n\r\nSıkıysa \r\nArdından pamuk elini at cebine, parana kıy, kayıt yaptıracağın bir stüdyo, tüm prodüksiyonunu kotaracak bir firma bul. Sıkıysa iyi bir mastering yap. \r\n\r\nŞu göğsüm yırtılıp baksan \r\nSonra eşi dostu aracı kıl. Medyadan hatırlı dostlara ulaş. Sayfa sütun program işgal et. Telif haklarını bihakkın öde. MESAM, SESAM dolaş, belgelerini çıkar, bandrol ayarla, vergini yatır. Dağıtımcı bul, promosyon süreci başlattır. \r\n\r\nBitmedi ki \r\nDaha yapacak çok işin var. Haydi çok çabuk klip yönetmeni, senaryosu, mekanı, yapımcısı tedarik et. Montajını, kurgunu yaptırabileceğin bir ekip ve o klipi döndürecek mecrayı araştır. \r\n\r\nBekle gör \r\nSonra bekle ki; şarkın kitlelere ulaşsın, harcadıkların maddi manevi geri dönsün. \r\nAhh.. Ah be kardeşlerim; \"Şu göğsüm yırtılıp baksan dikenler hangi güldendir\" be!.. \r\n", "Derbi maçı heyecanından öte bir duygum var\r\n\r\nBilmeyen kalmadı. İçimdeki Fener aşkı bambaşka. Hele ki Galatasaray'la maçımız varsa bu aşkın en depreşik anları gelir o 90 dakikaya teyellenir. \r\n\r\nLise bitti \r\nAma ömrümde belki de ilk kez derbi heyecanından da ulu bir heyecan dalgası yayılıyor yüreğime. Efsane gerçek oldu, Doğubayazıt'ta yapılmasına ön ayak olduğumuz lise binası bitti çünkü. \r\n\r\nÇarpıcı görüntüler \r\nHatırlayın lütfen. Geçtiğimiz yıl atv A Takımı olarak bölgeyi dolaşmaya gitmiş özellikle de eğitim ve sağlık konusunda çarpıcı görüntülerin yer aldığı programlar hazırlamıştık. \r\n\r\nBoyun borcu \r\nEn çok etkilendiğimiz manzara ise lise binasının yetersiz sınıflarında dersleri ayakta dinleyen, oturacak yer bulamayan gençlerin haliydi.\r\nO zaman ant içip; \"toz kadar da olsa katkı sağlamak, bu meselenin hallinde görev almak boyun borcumuzdur\" demiştik. \r\n\r\nAyar ettik \r\nSonra bir gecede, yalnızca bir gecede ve hem de 1.5 saat içinde yeni bir lise binası için gereken 1 trilyon lirayı toplamıştık.\r\nO coşkuyla kolları sıvayıp kısa süre sonra temel atma töreni bile gerçekleştirmiştik Doğubayazıt'ta. \r\n\r\nÖmür boyu \r\nBelediyenin tahsis ettiği arazi üzerine 16 derslikli lisenin temeli atıldığı gün bir bayram günü şenliğine dönüşmüştü. Ağrı Valisi Yusuf Yavaşcan, Doğubayazıt Kaymakamı Rauf Ulusoy, Doğubayazıt Belediye Başkanı Mukaddes Kubilay, AKP Milletvekili Halil Özyolcu, CHP Milletvekili Naci Aslan ve Sağlık eski Bakanı Doç. Dr. Yaşar Eryılmaz katılmıştı törene. Bir de adını sayamayacağım kadar çok, ama o adları ömür boyu saygıyla anacağım işadamları vardı orada. Sanatçı Haluk Levent ise stadyum konseri vererek yer yerinden oynatmıştı. \r\n\r\nMezra sürprizi \r\nBu kampanyanın adı Ağrı Dağı Efsanesi'ydi malum. Efsane tez zamanda gerçek oldu ve okul bugün açılıyor işte. \r\nSadece o mu. İşin müteahhitliğini üstlenen bölgenin sevilen ismi işadamı Ertuğrul Eryılmaz bir de ilköğretim okulu ekledi o efsaneye. Yeniköy Mezrası'na yaptırdığı 3 derslikli bu okulunda açılışı yine bu gün gerçekleşecek. \r\n\r\nBakan Çelik açacak \r\nMilli Eğitim Bakanımız Hüseyin Çelik bizzat katılıp, açılışta bulunacak kısmetse. Bilmem bunca heyecanlanmamıza, derbi maçını bırakıp Türkiye'nin Doğu ucuna uça, uça koşa koşa gitmemize hak verdiniz mi? \r\n", "'Babam ve Oğlum'un başarısı bizim de başarımız\r\n\r\nÇağan Irmak adlı \"sihirbaz\" ın yazıp yönettiği \"Babam ve Oğlum\" rekora koşuyormuş. Çok fazla kopyayla çıkıp, çok fazla sinemada oynamamasına karşın vizyona girişinden bu yana 2 tam hafta bile geçmeden 150 bin civarında seyirciyi çekmesi bunun ilk işareti. \r\n\r\nCan getiren \r\nBu film niye başarılı hiç düşündünüz mü? Başarılı; çünkü her izleyen sevdi. Başarılı; çünkü her izleyenin yüreği tutuştu, içi kıpraştı. Sadece gözüne yaş değil, canına da can geldi herkesin. \r\n\r\nLimon suyu duygular \r\nYönetmeni sihirbaz olarak anmamın nedeni var. Küçükken yaptığımız oyunu hatırlayın. Mürekkepli kalemin haznesine limon suyu çeker, sonra kağıtlara yazı yazardık. Hiçbir şey görünmezdi ilk önce. \r\n\r\nMüthiş \r\nSonra o kağıdı dikkatlice ateşin üzerine doğru tutar beklerdik kısa süre. Ateşin sıcağıyla kuruyan limon suyu aniden kararır ve gizli yazımız çıkardı ortaya. Sonra da bu müthiş sihirbazlığın coşkusunu paylaşırdık arkadaşlarımızla. \r\n\r\nAteş tutmak \r\nÇağan'ın yaptığı da bir bakıma böyle bir sihir. Hikayesini önce limon suyu gibi yürek haznemize dolduruyor. Sonra anlatımı, kurgusu, oyuncusu, müziği, dekoru, mekanıyla bir ateş tutuyor. Nicedir gözle görüp, algılayamadığımız, ama her birimizin içinde saklı olan o duyguları belirginleştiriyor. \r\n\r\nÖrtü \r\nYa da ne bileyim; üstü tozla kaplı duran, netliğini, görüntüsünü yitirmiş hallerde bekleşen pirüpak duygularımızı yaman bir el ustalığıyla kurtarıyor örtüsünden. \r\n\r\nTekrar teşekkür \r\nÇoktan erozyona uğradığını düşündüğümüz, \"gitti ve asla gelmez\" sandığımız hasletlerimizi yeniden gün yüzüne çıkarıyor ve; \"Biz aslında buyuz, nerelere savrulmuşuz?\" muhasebesine oturtuyor bizi.\r\nTekrar eline sağlık o dostların. Yani hem sihirbaz yönetmen Çağan'ın hem bütün \"Babam ve Oğlum\" cuların. \r\n", "Beyaz Hoca'nın popülerliği Cem Yılmaz'la yarışır\r\n\r\nÖnceki gün Beykent Üniversites i'ndeydim. Zekeriya Beyaz'ın konferansını baştan sona izledim. Gördüm ki öğrenci milletinin gözünde Beyaz Hoca'nın, Cem Yılmaz'dan farkı yok. Sanki bir dinadamı değil de popüler bir sanatçıyı karşılar gibiydi o çocuklar. \r\n\r\nÖn sıralar \r\nDaha koridorlardan yürüyüp salona gelirken tezahürata başlayıp; \" Alemin kralı geliyor \" sloganları arasında selamladılar hocayı. 500 kişilik salona neredeyse iki misli öğrenci sığmış, burnundan kıl aldırmayan, kimseleri beğenmeyen kızlar, oğlanlar ön sıralardan yer kapıp hocaya dokunabilmek, öpüp, sarılıp onunla resim çektirebilmek için birbirlerini yiyorlardı . \r\n\r\nSosyolog kimliği \r\nBenden söylemesi. Önümüzdeki seçimlerde hocayı listesine alan parti işi iyi götürebilir. \r\nŞimdi gelelim hocanın konferansta söylediklerine. Genellikle dini sohbetleriyle tanıdığımız Beyaz Hoca bu defa \"sosyolog\" şapkasıyla çıkmıştı gençlerin karşısına . Ve alışkın olduğumuzdan daha tatlı sert bir üslupla misyonerlikten, Kurtuluş Savaşı'na, AB üyeliğinden kültür değişimlerine kadar türlü çeşit konuda yorumlar yaptı. \r\n\r\nŞakayla karışık \r\nKonuşması yer yer hem de içten, coşkulu haykırışlarla, \"Yaşaaaa, nurooool ! \" tezahüratlarıyla kesildi. Gelin ekranlara ve gazetelere yansımayan bölümlerini nakledeyim size bu konferansın. Aşağıda yazdığım alıntılara bakın ve değerlendirin bakalım; hoca şakayla karışık ne kadar ciddi konulardan dem vuruyor eğri mi yoksa doğru mu diyor? \r\n", "Sabaha karşı 02.00, Numune Acil Servisi\r\n\r\nYine elli yerden şikayet geliyor. Bazı gençler, özellikle de gece vakitleri Bostancı-Maltepe sahil yolu üzerine otomobil yarıştırıyormuş yine.\r\nBunca ölüm, bunca acı uslandırmamış onları demek ki. \r\n\"Ne olur söyleyin. Yetkilileri uyarın. Yeni bir facia doğmadan. Yeni ocaklar sönmeden önlem alınsın\" diyor arayanlar.\r\n\r\nİçimden gelen\r\nGözümle bizzat görmek, görüntülemek istedim bunu. Fotoğraf makinelerimi boynuma asıp Bostancı sahiline doğru yola koyuldum.\r\nFeneryolu'na vardığımda bir ambulansın siren çalarak trafiği yarmaya çalıştığını görünce peşine takılmak geldi içimden. \r\n\r\nBoş sedye\r\nYollar yağmurlu yaşlı. Zemin kaygan. Takibi çok güç ama rotasından anladım ki Haydarpaşa Numune'ye doğru gidiyor. Acil kapısına vardığımda epey geciktiğimi anladım. Boş sedyeyi içeriden çıkarıp, tekrar araca koyuyordu görevliler.\r\n\r\nSordum söyledi!\r\nSaat 02.00 sularıydı. Aracımı park ettikten sonra kapıdaki güvenlik görevlisine sordum:\r\n- Hayırdır, bu ambulans kimi getirdi?\r\n- Sana gelmez abi.\r\n- - !!!!\r\n- - Çok mühim bir şey yok, sıradan bir kaza.\r\n- Evladım keseden söylesene ne olmuş?\r\n- Bacağından yaralı bir teyzeyi getirdiler abi. Sokakta bir çukura düşmüş. \r\n\r\nPazaryeri gibi\r\nİçeri yürüyorum. Her bir yana 'park edilmiş' sedyeler, üzerlerinde yatan çocuklar, kadınlar, gençler, yaşlılar. Vaka başına en az 3-4 refakatçi, koşuşan doktorlar, hemşireler, hastabakıcılar, polisler, özel güvenlikçiler. Bütün bunlara evsiz barksız olup da yağmurdan korunmak için oraya sığınmış olanlar da caba.\r\nPazaryeri kalabalığı desek yeridir.\r\n\r\nNöbette o var\r\nNöbetçi Şef odasına gidiyorum. Gece sorumluluğu sırası Antepli Ökkeş Abi'deyse, ona uğramadan gider ya da işe dalarsam surat yapıyor. Odaya girince görüyorum, Doktor Ökkeş'in nöbet gecesi.\r\n- Ağa n'aber? Ortalık kaynıyor yine.\r\n- Vay gardaşım. Otur, otur hele. Özledim seni.\r\n\r\nFerhat Göçer aldı yürüdü\r\nMuhabbetin 3 dakika sonra geleceği noktayı adım gibi biliyorum. O kadar bile geçmeden Ökkeş Abi en az 10 defa dinlediğim cümlelerine başlıyor.\r\n- Ne oldu benim bestelerin durumu?\r\n- - Olacak inşallah hocam.\r\n- Bak Ferhat Göçer aldı yürüdü. O burada, bizim kadroda cerrah biliyorsun.\r\n\r\nMendil cebi\r\nGenç bir doktor sedyede horlayarak uyuyan yaşlı amcayı işaret ediyor.\r\n- Gördün mü bu amcayı?\r\n- - Gördüm mışıl mışıl uyuyor ama nesi var hocam?\r\n- Daha epey uyur abi. Ankara'dan trene binmiş, birileri sandviç arası hap yutturmuşlar ona. Neyi var neyi yok almışlar. Üstünden 10 milyon çıktı sadece.\r\n- Acımış, yol parası diye mi bırakmışlar?\r\n- (gülerek) Yok be abi. Mendil cebindeymiş o para fark etmediler herhalde. \r\n\r\nİnsanüstü gayret\r\nSonra her bir yanını dolaşıyorum Acil'in. Genç doktorların gurur verici çabasını görüyor duygulanıyorum. Hep şikayet ederiz ya, kazın ayağı öyle değil. İnsanüstü bir çabayla bir ona bir buHem hekimliğini işini yapıyor hem şarkılarını söylüyor. Alaaddin Yavaşça hoca da böyleydi. Benim şarkıları da dinle hatta programda yayınla artık. \r\n\r\nDellenmiş gibi\r\nPlastik bardakta gelen çayın yarısına varmadan bir gümbürtü kopuyor dışarıda. Telaşla çıkıp bakıyorum ki küfür kıyamet arasında bir grup gencin kavgası. Güvenlikçiler dellenmiş gibi bağırıp, çağıran, birbirlerine tekme tokat giren gençleri ayırmakta zorlanıyor.\r\n\r\nZor bela\r\nAraç önüne araç park etmekten çıkmış tantana. Büyümüş bu hale gelmiş. Zor bela sağlanıyor sükunet.\r\nTekrar içeri girdiğimde istikametim acil müdahale odaları. Ama yürüyebilmek ne mümkün? İnanılması güç bir yoğunluk var orada da. Duvar kenarlarında duran sedyeler, kabin yataklarında birer ikişer yatan hastalar. İnlemeler, feryatlar, \"bize bakan yok mu?\" haykırışları. na seğirtip, müdahalelerini yapıyorlar. \r\n\r\nGurur rüzgarı\r\nİçimden geçen ne biliyor musunuz? Bu çocukların anne babaları gelip acil nöbeti izleseler, neler yaşadıklarını bizzat görseler, evlatlarını okutup 'doktor çıkarttıklarına' pişman bile olabilirler ilk anda. \r\nSonra bu düşüncelerinden utanıp \"İnsanlara yardım edeyim, şifa dağıtayım diye nasıl da çırpınıyor, helak ediyor kendini yavrum\" diyerek yeni bir gurur rüzgarı dolar içlerine. \r\n\r\nDestan da yazarız\r\nBazı hekimler, hastaneler hakkında zaman zaman sert yazılar yazıyor, olup biteni eleştiriyorum ama, keşke hep böyle şeyler görsem de destan yazsam onlar için.\r\nBir zor gecenin sonunda, sabah saat\r\n05.00'e doğru hastaneden ayrılırken bir \"Helal olsun\" daha çekiyorum Numune acil ekibine. Candan yürekten helal olsun size arkadaşlar. \r\n", "Milli Eğitim Bakanı'ndan \"tıraş\" hikâyesi\r\n\r\nVanlı hemşerileri Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik'e hoş bir sürpriz yaşattı. Bakan Bey bölgede birçok okulun açılışını gerçekleştirmek için gelmişken, baba toprağı Van'da birkaç saat geçirdi Bakan Çelik. Dostları da, Öğretmenler Haftası'nı güzel bir fırsat sayıp, ilkokul öğretmeniyle buluşturdular onu. \r\n\r\nUzayan saçlar\r\nOldukça duygulu bir karşılaşmaydı bu. Dakikalarca konuşup, dertleşip, eski günleri yad ettiler. \r\nDaha sonra Doğubayazıt'a geçildi. Orada öğle yemeği için bir araya geldiğimizde öğretmeniyle ilgili bir anısını nakletti bize Bakan Çelik. \"Hoca bazen elinde tıraş makinesiyle girerdi sınıfa. Yoksul aile çocukları berber parası bulamadığı için saçları çok uzar, karmakarışık olurdu çünkü. Sırayla yanına çağırır, sınıfın ortasında yanan sobanın kenarında, elinden geldiğince tıraş ederdi saçlarımızı. \r\n\r\nEnsemden yukarı\r\nBazen ayarı tutturamaz, yol yol iz bıraktığı da olurdu. O gün yine tıraş günüydü öğretmenin. Sıra bana geldiğinde ensemden başlamış, kenarlara doğru kesip kısaltıyordu saçlarımı. Boşta duran elini başımın arkasına koyup yaslanmamı istemişti. Yumuşak bir minder gibi geldiydi bana öğretmenimin eli. Sobanın sıcağı da vurunca ben yavaş yavaş kendimden geçip uykuya dalmışım. \r\n\r\nGözlerden okunan\r\nO, yüzümü, gözlerimi görmediği için farkında değil uyukladığımın. Elini birdenbire çekince ben küüt diye yere düşüp, boylu boyunca uzanmıştım. Gözlerimi açtığımda bütün sınıfın güldüğünü, öğretmenimin ise; bir yerime bir şey oldu kaygısıyla nasıl da endişeli baktığını gördüm. O bakışlarında babamın, annemin şefkatini sezdim çocuk halimle bile. \r\nAslında herkes için durum böyle. Özellikle de ilkokul öğretmenlerimiz ailemizin bir parçası gibi değil mi?\" \r\n", "Yanlışlıklar komedyası ve aktörün ölümü\r\n\r\n\"Daha 24 yaşında ölen bir kızın ardından ne söylenebilir ki?..\" \r\nBizim kuşağın kolektif yüreğine sevda çökeleği gibi oturan ünlü Aşk Hikayesi (Love Story) filmi Ryan O'Neal'ın işte bu sözleriyle başlar. Muhteşem bir sevdanın kadın kahramanı Ali MacGraw kan kanserinden ölmüş, erkeği ise ardından yaslı yaşlı bir hayata savrulmuştur. \r\n\r\nYitip giden \r\nHer ölüm erken ölümdür amenna. Ama filmde 24 yaşında ölen bir kızın ardından bile hüzünlenip acılanan bizler gerçek yaşamda ve genç yaşta yitip gidenlere çok sarsılıyoruz elbette. \r\n\r\nÇabalar boştu \r\nEren Uluergüven de zamansız kaybolanlardan biriydi anımsayın. Bu dünyalar şirini, yakışıklısı genç aktör, Pera Sanat Merkezi'nde sergileyecekleri oyunun provasında başına düşen bir dekor parçası yüzünde önce derin komaya girmiş, ardından doktorların tüm çabasına karşın kurtarılamamıştı. \r\n\r\nKahırlı günler \r\nBabası da usta, kadim bir oyuncuydu Eren'in. Selçuk Uluergüven'i tanımayan yoktur ki zaten. İşe o kahırlı anlarda bile sağ duyusunu kaybetmeyen Selçuk Bey, eşi Türkan Hanım'la çok erdemli bir karara varmış ve beyin ölümü gerçekleşen oğullarının organlarını bağışlamıştı. \r\n\r\nSahneye adını verdiler \r\nEren zamansız terk ettiği hayata geride 4 insana yaşam armağan ederek veda etmişti. Onun böbrekleri, kalbi, göz retinası hâlâ ve dört yurttaşımızda yaşıyordu çünkü. \r\n\r\nAynı oyun \r\nŞimdi yeni bir gelişme var. Baba oğlunun yarıda kalan rolünü üstlenerek dönüyor aynı oyuna. Okul idaresinin ve arkadaşlarının örnek kararıyla adı Eren Uluergüven sahnesi olarak değiştirilen o sahnede baba çıkacak ve oğlunun anısına akt edecek rolü. \r\n\r\nOyunu izlemek \r\nEn az bunun kadar çarpıcı ve anlamlı olan bir şey daha var. Eren'in organlarıyla yaşama şansı bulan o 4 kişi de gelip en ön sıradan seyredecek \"Yanlışlıklar komedyası\"nı. Kısmet olursa şayet; 18 Aralık'taki oyunu izlemeye gideceğim. Yükselecek alkışlar tiyatro şehidi sayılacak bir delikanlının ruhuna nasıl da huzur verir düşünsenize.ben de orada olayım diye elimden geleni yapacağım.Siz de bir fırsat yaratıp gidip seyrederseniz mutlu olursunuz sanırım. \r\n", "Sonradan görmeler ve hiç görmemişler\r\n\r\nMetin Şentürk'ün baş rol oynadığı bir dizi film başladı dün gece. atv'ye yeni soluk, taze kan, heyecan yani.. Hayırlısı olsun.\r\nHikayenin özetini bilmeyen vardır belki. \r\n\r\nAfra tafra yapmaz \r\nSenaryoya göre Metin Şentürk ömrünün uzun yıllarını görme engelli olarak geçirir. Sonra ameliyatla açılır gözleri. Bir nevi sonradan görme olur yani.\r\nMetin'in huyunu bilirsiniz. Kendisiyle de, görme engeliyle de espri yapabilen, içi dışı bir, samimi, sıcacık, dost bir adamdır. Girdiği yeri neşeye, kahkahaya boğar, çocukla çocuk, büyükle büyük olur. Kırmaz, incitmez, afra tafra yapmaz. \r\n\r\nİbretlik anlar \r\nEvet dostlarım; konuya böyle girdim ama, gideceğim yer farklı. Yukarıya yazdıklarımdan ilham alıp, Aşık Veysel ustanın yaşamından çok çarpıcı bir öykü anlatacağım size.\r\nMalum, bebeklik, çocukluk yaşını saymazsak dünyayı hiç görmemiş olan bu dev adam kendisine defalarca yapılan tekliflere rağmen ameliyat olmadı, gözlerinin açılma şansını hiçe saydı. Niye mi? Niyesi ibretlik. Az öteden okuyun hele. \r\n", "O sette olan biteni kendi gözlerimle gördüm\r\n\r\nSevgili Ahmet Hakan kardeşimiz Babam ve Oğlum'un iyi bir film olduğunu anlatıp; çekimleri süren Hababam Sınıfı 3.5 için oldukça ağır şu satırları\r\nyazmıştı. \"Demek ki neymiş? İyi bir film çekmek için 'Attır bir Mehmet Ali, kurtar filmi abi' şeklinde özetleyebileceğimiz, pespaye pazarlama yöntemine yaslanmak gerekmiyormuş.\"\r\n\r\nAyıp etmiş olurum\r\nKendi görüşüdür. Katılmasak da saygı duymak lazım. Ama Hababam'ın setine bizzat gidip oradaki olağanüstü çalışmayı, harcanan emeği, akan teri gören biri olarak 2-3 satır yazmazsam ayıp etmiş olurum. \r\n\r\nOynayan kim?\r\nHer biri kıymetli sanatçılar olan kadroyu tek tek sayacak değilim. Sadece yönetmenini, onun da cemazüyel evvelini anlatacağım size. \r\nAşağıda okuyacaklarınız sineması da yapılacak kadar önemli bir sinemacı baba-oğul öyküsüdür. Ve o öyküde, çocuğu 'oynayan' kişi Hababam Sınıfı 3.5'in yönetmenidir. \r\n", "Mehmet Ağar'ın yanlışlığı!..\r\n\r\nGazetenin en güzel, en sakin saatleri akşam son toplantı sonrasıdır. Günlük koşuşturma stres, telaş, itiş kakış.. Son sayfayı da matbaaya yollayan düğmeye bastıktan sonra, gece ekibiyle gündüz kurmaylarının bir araya gelip yarı sohbet yarı \"neleri değiştirebiliriz\" fikirlerinin uçuştuğu o son toplantıdan sonra keyif anları başlar. \r\n\r\nAyar olmuştuk \r\nAni bir gelişme, bir anda olup biten, sayfaları yıkıp, manşetleri atacağımız bir durum olmamışsa huzur gelir yayılır damarlarımıza .\r\nGeçen gece aynen böyle bir durum yaşıyorduk. Benim odada toplanan bir kaç arkadaş bir yandan çayları yudumlayıp bir yandan gece oynanacak İsviçre maçına ayar ediyorduk kendimizi. \r\n\r\nŞakayla karışık \r\nSohbetin sarmal anında telefonum çaldı, açtım. Ses tanıdık ama aradığı ben değilim.\r\n- Alper Bey lütfen. \r\n- Hangi Alper efeeem? \r\n- atv Haber Merkezi'ni aramıştım. Daha doğrusu onlar beni aramış geri aradım. Yanlış mı çevirdim? \r\n\r\nÇaylak yıllar \r\nO an sesin sahibini çıkardım ama şakayla devam edeyim dedim: \r\n- Lütfen dikkatli çevirin Mehmet Bey. Burası Savaş Ay Bey'in odası. \r\nSonra karşılıklı gülüşmeler gülüşmeler. Mehmet Ağabey'le tanışıklığımız on yıllar öncesinden, benim çaylak muhabir onun genç bir polis şefi olduğu yıllardan kalma. \r\n\r\nKöprüler ve sular \r\nO dönemin kendine özgü koşullarından dolayı hemen her haberciemniyetçinin arasında olanlar gibi, bizim ilişkimizin de bir dargın bir barışık yaşandığı yıllardı. Sonra köprüler çook su akıttı altından. Ben köşesine çekilmiş bir yazar, o ise atak yapmaya hazır bir parti lideri. \r\n\r\nYine yeni yeniden \r\nMuhabbet sürdü elbette:\r\n- Duydunuz mu Hakkâri'yi? Yine çatışmalar var. Bir yurttaşı daha kaybettik maalesef. Göstericilerden ve polisten 1015 yaralı var. \r\n- Bir şeyler duydum da, tam neticeyi az sonra alacaktım. \r\n- Ne oluyor abi? Yine hareket, yine karışıklık yine ölümler? \r\n\r\nİtiraz ve endişe \r\nCevapları oldukça ağır geldi Ağar'ın. Şimdi yazsam sakil durur. Çünkü hatalı bir telefon sonrası kısa bir sohbetti yaptığımız. Demeç verir gibi değil muhabbet gibi konuşmuştu. Ama tanıdığım bildiğim kadarıyla sesinde gücenmişlik, 'isyana beş var' kıvamında bir itiraz, endişe ve sıkıntı hissettim. \r\n\r\nNe yapmalı? \r\nYakındır; kısmetse Ankara'ya varır, yanına uğrar dört başı bayındır bir söyleşi yapar, sizinle de paylaşırım düşüncelerini... Keşke hükümet kurmayları da öyle yapsa . Bunca deneyimi olan Ağar'a \"Senin fikrin ne Mehmet Bey? Neler yapılabilir\" diye sorsa. \r\n", "Gecenin matemini ruhuma örtüp sarayım\r\n\r\nİstanbul'un en 'terbiyesiz' saatleri.\r\nSabaha ne kalmış ki şurada? Kirli, yorgun, derbeder sokaklar, alkol kırmızısı yüzleriyle yalpalayan sarhoş adımlarını sırtlıyor. \r\nTarlabaşı Bulvarı baştan uca, kadınmış gibi giyinen (soyunan), yalan işveli, sahte cilveli dönme suretlerbedenlerle bezeli. \r\n\r\nSataşkanlar\r\nBela karşılamaya da, yaratmaya da tetik durup, hazrol bekleyen her yaştan delikanlı ya da 'adam', kah tekil, kah kalabalık duruyor her köşede.\r\nBekleşiyor, yürüyor, çark çekiyor, naralanıp, küfredip, sırnaşıp sataşıyor sağa sola. \r\n\r\nSokulgan ve tedirgin \r\nSokak kedileri gibi sokulgan ve bir o kadar da diken üstünde sarı taksi şoförleri omuzlarını kısıp, gözlerini dört açarak, müşteriye amade, baş belalarına ricata hazır halde, aralık kapıyarım debriyaj bekleşiyor yol kıyılarında. \r\n\r\nUsulca gezen gözler \r\nBir adam... ki; o benim diyelim. Yama tutmaz uykusuzluğuna çare diye, bu sokakları, biraz da tebdil kıyafetlerde \r\nadımlamakta.\r\nKafası yün bereli. Gözünde geceden de kara gözlükler . Tarassut edip, insan-olay laboratuarında gezdiriyor gözlerini usulca. \r\n\r\nGelsene!.. \r\nGördüklerinden olsun yorgun düşe de, gide sıza kala yatağında bari.\r\nLakin ne mümkün? Gizlenmişliğin rahatlığına çivi olup batan bir ses haykırıyor ardından: \r\n- Gelsene.. Geçsene içeri. Hep film gibi çekmek olmaz. Biraz da kendin için gör de yaşa hayatı!.. \r\n\r\n\"Feylasof\" \r\nGece işçiliğinden, komilik, erketelik, fedailikten semire büyüye, köhne pavyon işletmeciliğine ulaşmış, sokak arası hiyerarşisinde üst rütbelere tekabül eden bir pozisyon öznesi bu. Halinin sanal apoletleri kuşatır öylelerini. Türdeşi her Beyoğlu yetişmesi gibi, 'feylasofluk' \r\nsızıyor sözlerinden onun da. \r\n\r\nTeslimiyet \r\n\"Yanlış gördün. Karıştırdın. Ben, o her kimi sandıysan o değilim\" demek, gece adamlarının zehirli zekasını hiçe, derinliklerini sığa saymak olur, ayıp oğlu ayıp olur. \r\n\"Amma da tanıdın, bravo valla\" falan yaltaklanmasını da kendine yakıştıramıyor insan.\r\nTeklife çaresizce teslim kaçınılmaz oluyor. \r\n\r\nBir avuç \r\nİşte içerideyim..\r\nKamerasız gözlerimle gördüğüm; mavimsi-yeşilimsi yanan fosfor lambanın, bilim kurgu filmi yüzlerine döndürdüğü bir avuç insan suratı.\r\nLoşluğa göre kendi kendini ayar eden gözbebekleri, ardından siluetten gerçek cismine bürünen tip tip tipler. \r\n\r\nMesel ve masal \r\nSaçmalık denecek kadar yanlış yere kurulmuş o 'güya sahne' nin üstünde her nevi sesi çıkarmaya planlanmış ucuz ama marifetli bir org. Orgun başında; müzikle, klavyeyle irtibatı itibariyle; at kulağı-gramofon iğnesi mesel ilişkisinden bile aykırı bir adam durmakta. \r\n\r\nKazık şarkı \r\nLakin mahir parmakları var adamın. Şaşırtıyor ve hayran bıraktırıyor. Akorları da doğru, bastığı sesler de.\r\nO oradan tuş üstü gezintiler yapıyor parmak parmak, bu yanda bir masaya davetlenmiş bir 50 yaş kadını, cılız ama yakıcı sesiyle, orgcuyla aynı doğrulukta okuyor epey 'kazık' bir parçayı: \"Gecenin matemini ruhuma örtüp sarayım. Gittin artık, seni ben nerde bulup yalvarayım?\" \r\n\r\nNe içerdiniz? \r\nSonra bir başka kadınlar da gelip, selam verip, saygıyla oturuyor yanı başıma.\r\nMekan mekan olalı bir masaya ilk kez \"kons\" yapmak değil, dert anlatmak adına çöreklendikleri ne kadar belli.\r\nVe yine, belki de ömürlerinde ilk kez; bir 'müşteri' nin içki ısmarlama talebini; \r\n\"Estağfurullah, o da ne demek?\" \r\nşeklinde olabildiğince komik, alabildiğince ciddi reddediyorlar. \r\n\r\nAnlayın işte \r\n20'li yaşlarını 30 yıl kadar önce geride bırakmış, oğul, kız ve hatta torun sahibi kadınların 20 milyon liraya akşamdan, sabah saatlerine konsomatrissolistlik yapması ne demekse, o demek anlamına anlayın neler söylemiş olabileceklerini. \r\n\r\nOdun taklidi \r\nDerdi, gücü, problemi, ağlayışı, yakarışı, haykırışı, sıkıntısı, bunalımı, isyanı nedir, nelerdir böylesi kadınların; tahayyül gücünüze emanettir dostlar. \r\nDuvar gibi okuyup, odun taklidi yapan çıkarsa, onlara kızıp kırılmadan ufacık bir tüyo vereyim: \"Durumları beter arkadaş. Durumları BE-TEEEER!..\" \r\n", "Türkiye'nin en iyi dansözü kim?\r\n\r\nBayramın son gecesi kanallar arası git gel yaparken bir ara tv 8'e, Nükhet Duru-Cenk Eren ikilisinin show'una takıldım kaldım.\r\nKonukları Nurhan Damcıoğlu ile oryantal giysiler içindeki dansöz Tanyeli'ydi. \r\n\r\nHaydi biraz yap! \r\nAnlattıkları kadarıyla; geçtiğimiz yaz Bodrum'da tatil arkadaşlığı yapmış Nükhet ve Tanyeli. Belli ki epey gırgır geçmiş o tatil günleri. \r\nNükhet bir ara eliyle koluyla bir hareketler yapıp, aralarında geçip de kodlandığı belli bir şeyi ima etti Tanyeli'ye.\r\nIsrar ederek; \"Haydi yap. Burada da birazcık yap ne olursun\" çağrısında bulundu. \r\n\r\nArat ritmi çal! \r\nTanyeli baktı ki kurtuluş yok, oturduğu yerden kalktı, stüdyonun ortasına geldi durdu. Sonra darbukacıya dönüp; \"Arap ritmi çal\" talimatını verdi, bekledi. Adam kasnağa gerili deri üzerinde parmak tıkırdatmaya başlayınca da Tanyeli gösterdi marifetini. 3-5 kısa kesik figür. Uzakta biri varmış da onu kesiyormuş gibi bakışlar ve konukların aslında ne yaptığını algılayıp kahkahaya boğulması. \r\n\r\nBöyle gidersin \r\nTanyeli çaktırmadan Asena'yı taklit ediyordu. Az sonra son figürü de sergiledi. Hayali birinin poposuna tekme vurur gibi yaptı. Anladığımız kadarıyla; \"Böyle suyuna tirit dans edersen gerçek dansöz sayılmaz, popoya tekmeyi yer gidersin\" demek istedi meslektaşına. \r\n\r\nDerin mevzuat \r\nİkisinden hangisi daha iyi dans ediyor siz karar verin. Ama aynı işten ekmek yiyenlerin birbirini incitmesi çok da şık durmuyor.\r\nGelelim dansözlük mevzuuna. Hafif bir konu gibi görünse de çok ciddi, çok derin mevzuattır dansözlük. \r\n\r\nTencere kapağı \r\nBöyle yazıp çizince burun kıvıranlar çıksa da samimiyetlerine asla inanmam. Kimsenin inanacağını da sanmam.\r\nBizim memlekette hatun milletinin yarısından çoğu tencere kapağı yere düşse çıkan sesten etkilenip oynamaya başlar malum. \r\n\r\nHer yerde dans var \r\nDüğünde, dernekte, yaş gününde, eğlencede, kırda, piknikte, mezuniyet töreninde, lisenin pilav gününde ve türlü çeşit etkinlikte iş, halaydı, kasap havasıydı falan derken gelir Bahriye Çiftetellisine, Kadifen Kesesi'ne, Azize'ye ve göbek havasına dayanır. \r\n\r\nCeketi bele takıp \r\nSırf hanımlar, genç kızlar, çocuk kızlar değil, kellifelli adamlar, ağır delikanlılar, karizmatik ağalar bile bir anda ceketi bele takıp gerdan kırmaya, parmak şaklatmaya, kalça göbek sallamaya başlar. \r\n\r\nSosyolojik durumlar \r\nYadırgadığımdan ya da küçük gördüğümden anlatmıyorum bunları. Yaptığım sadece durum tespiti.\r\nBunun ne kadar doğal olduğunu tarih ve sosyoloji açısından anlatmaya çalışacağım. Az öteye bazı bilgiler serpiştirdim okursanız sevinirim? \r\n", "Mahsun'a \"Eh işte\" Özcan'a \"Aşırıya kaçıyor\"\r\n\r\nPolitika, ekonomi, bilim, klasik sanatlar, felsefe, sosyoloji konularında derin, mantıklı, reel hiçbir laf edemeyen yurdum insanının böyle popüler kişi ve konulara kompetan kıvamında hakim oluşu yaman çelişki doğrusu. \r\n\r\nÖzel hayatlar \r\nSokakta çok farklı kesimlerden yurttaşa mikrofon uzattım. \"Özcan Deniz ve Mahsun Kırmızıgül hakkında duygunuzu, düşüncenizi anlatın\" dedim. Baktım hemen herkesin söyleyecek hem de uzun uzun anlatacak fikri var.\r\nHalk sevdiği sanatçıların yaşamlarına da aşırı ilgi gösteriyor, özel hayatlarından bile çok şey biliyor. \r\n\r\nGülben düzeltsin \r\nZihin yoğunlaşmalarına bakarsak memleketi AB'ye Tarkan sokacak, sükuneti Gökhan Özen, Mustafa Sandal sağlayacak, ekonomiyi Petek Dinçöz, Hülya Avşar düzeltirken, eğitim sorunlarını Gülben Ergen, Deniz Akkaya, Sibel Can halledecek. \r\n\r\nPopüler yardım \r\nŞaka bir yana deyip, sokaklardan başka bir gözlemimi daha aktarayım size. \r\nÖzcan ve Mahsun'un adı etrafında dolaşan muhabbetimiz; bir anlamda Türkiye'de değişim, dönüşüm, evrim hatta mini ölçülerde devrim niteliği taşıyan sosyal olguların sembolü adeta.\r\nBunları aşağıda bir bir sıraladım. Okuyun, hiçbir işe yaramasa popüler kültürünüz kuvvetlenir. \r\n", "Manga'dan dinleyeceksin, \"Bir kadın çizeceksin\"\r\n\r\nTahtalarımdan birkaçı eksik amenna. Çıkıntılık, huysuzluk, mızmızlık huylarımın da inkarı mümkünsüz. Ama bu durumlarımı ille de alemin orta yerinde, kalabalık içinde gösteriyor değilim. \r\n\r\nArıza var \r\nMesela evimde, bir başıma kaldığım vakitlerde de, mesela dinlence saatlerimde müzik dinleyip, kafamı rahatlatacaksam, orada da \" arıza\" diyeceğiniz hallerim depreşiyor. \r\nOtur klasik dinle, blues dinle, caz dinle de aklın, fikrin yatışsın di mi. Yok, asla. \r\n\r\nSirkeli kadayıf \r\nKomşuların sinirlerini (sınırlarını da olabilir) zorlamayacak kadar yüksek volümde hard rock 't akılıyorum' genellikle. Adımla anıldığında 'sirkeli kadayıf' demişim gibi garip, manasız gelebilecek müzik türlerine de sarıyorum bazen. Hip Hop, Heavy Metal iştigalim de oluyor örneğin. \r\n\r\nLinkin park \r\nLafı şuraya getireceğim dostlarım. Zevkten sekiz köşe olarak kulak kabarttığım bir grup var son aylarda. Gençler ve meraklılar iyi bilir onları. Adları Linkin Park. \r\nKonservatuarlı yeğenim bile onları benimsediğimi duyunca önce güldü sonra tüyolar verdi. Dedi ki, \"Onları seviyorsan Manga'yı da seversin. Aslında çok da uyuşmuyorlar ama kıvamları benzer gibi dayıcım.\" \r\n\r\nGüfte beste \r\nMeraklanıp albümlerini aldım. Dinledim ve sevdim Manga'yı. \r\nÖzellikle de \" Bir kadın çizeceksin \" parçasını hem güftesi hem de bestesiyle sevdim. Bu tarz müziği reddedenin bile itiraz edemeyeceği anlamlarla yüklü sözleri. \r\n\r\nÇık kabuktan \r\nBirazcık alıntı yaparsam daha da anlaşılır meramım. Manga gençleri diyor ki; \" Ne?.. O da mı aldattı seni be? \r\nE, ne kaldı geriye? Bak, sen ne yazık ki klasik bir tablosun dostum. Ne yaparsan yap boşsun. Tamam okumuşsun, ama yetmez, sadece bununla dertler bitmez.\r\nÇıkacaksın kabuğundan, bunalımdan kurtaracaksın kendini. Ona göre yaşamayı bırakıp döneceksin gerçeklere.\r\nAma önce bir kadın çizeceksin . O'nun gibi bırakıp gitmeyecek. Saklayıp gömeceksin ki; senden başka kimseler sevemeyecek.\" \r\n\r\nAnadolu esintileri \r\nMüziklerinde kullanılan teknik ilk anda ne kadar yadırgatıcı, aykırı, yabancı gelirse gelsin 3-5 dinledikten sonra kafayı bu melodiye takmayacak birini düşünemiyorum. Çünkü sonradan fark ediyorsunuz ki altta, derinlerde özenle ve sürprizci ruhla gizlenmiş Anadolu esintileri var . \r\n\r\nHaydi çocuklar \r\nSözler zaten dediğim gibi, çok bizden, çok içimizden. \r\nBu çocuklarla tanışmayı, onlarla sohbet koyultmayı hatta programa davet etmeyi çok isterim. Yazın bir kenara. Önleri, yolları çok açık bu delikanlıların. \r\n", "Mankenlere uzanan eller kırılsın!..\r\n\r\nOrtalık sevgililerinden dayak yiyen manken haberlerinden geçilmiyor. Van'da intihar eden üniversite genel sekreteri haberi bile mesela Deniz Akkaya'nın yediği dayak kadar yer almadı sayfalarda. \r\n\r\nKamber'e düğün lazım\r\nToplu bir koşu tutturulmuşsa katılmamak olmaz. Düğün olacak da, bendeniz Kamber katılmayacak mümkün mü? Kağıt bebekleri itip kakan.. Dahası onları eşek sudan gelinceye kadar döven birileri varsa vukuatların üstüne gidilmeli elbette. \r\n\r\nÇocuk yuvası mı bu? \r\nMankenlerimizin evleri Malatya Çocuk Yuvası'na dönmeden önlem almalı, toplum olarak tavrımızı koymalıyız. \r\nBenim bu çorbadaki tuzum nostaljik bir yolculuk olsun.\r\nGeçtiğimiz yıl yapıp yayınladığım Anlat Savaş Abi'ne söyleşilerinden bir demet sunayım, şiddet kurbanı olduğunu öğrendiğimiz manken kızlarımızın nasıl zor yaşamları, kafa yapıları, düşünce ve duygu coğrafyaları var bir daha görelim. Aşağıda o alıntıları okuyun lütfen..\r\n", "'Ya Şundadır Ya Bunda' ve Mehmet Ali Erbil üzerine\r\n\r\nKırk bir kere maşallah çekerek başlayayım lafa. İnsan Mehmet Ali Erbil'i seyrederken bile yoruluyor ama, ona hiçbir şeycik olmuyor.\r\nHem şaşırtıcı, hem hayranlık uyandıran bir performans hem de buna koşut büyüyen izlenirlik oranı. İçten yürekten helal olsun bu kardeşime. \r\n\r\nBu ne ki? \r\nErbil benim askerlik arkadaşım. Dahası merhum babalarımız da arkadaş. Ama onu çok daha iyi tanıyanlar, mesela konservatuar yıllarını bilenler var. \r\nAnlatırken; \"Bu gördükleriniz de ne ki? Siz onu asıl okul yıllarında, derste, kantinde, arkadaş muhabbetlerinde görecektiniz\" diyorlar. Hocalarını bile çatlatırmış gülmekten. \r\n\r\nİsterse ağlatır \r\nSonra bir başka özelliğini vurgulayıp; \"Klasik tiyatroyu hem teorik hem de pratikte bilip becerebilecek az sayıda cevherlerdendir. Hep güldüren, eğlendiren tarafı öne çıktı ama canı istesin bir dram oynasın, bir tirat atsın hüngür hüngür ağlatır, içini kanırtır insanın\" diyorlar. \r\n\r\nFormat güzelmiş! \r\natv'de sunduğu, yıldız gibi parlayan \"Ya Şundadır Ya Bunda\" programına bakın. Nasıl devingen, nasıl uçuk, nasıl keyif verici saatler geçirtiyor bizlere değil mi? Yine de çıkıntılık yapıp; \"Format güzel mirim. O yüzden tuttu program\" zevzekliği yapanlar var. Ellerimi burnuma tutup nanik yaparım onlara. Başka bir babayiğit gelsin de becersin bakalım.\r\nÇarkıfelek örneği taş gibi duruyor ortada, Erbil'den sonra ne yiğitler meydane çıktı da, nal topladı.\r\nOnun sunduğu işlerde format falan ikinci planda. Mehmet Ali'nin kendisi başlı başına bir format. Yalan mı?.. \r\n", "Memleket haberleri\r\n\r\nYurdun her bir yanından selam eden de var, şikâyetlerini ileten de. Çoktandır o mesajları paylaşamadım sizinle. Kısmet bugüneymiş deyip, şöyle bir memleket turu atalım mı ne dersiniz? \r\n\"Adımızı vermeyin çünkü devlet memuru bir çiftiz\" diye başlayan mesajın içeriği can sıkıcı. \"Eskişehir'in eski huzuru kalmadı\" diyen okurlarımız \"Vahşi Batı'nın Teksas'ına döndük\" diye dile getiriyorlar yaşadıklarını. \r\n\r\nPastane ve kasap \r\nSon birkaç hafta içinde tam 4 ayrı işyeri kurşun yağmuruna tutulmuş, evinin mutfağında yemek pişiren bir yurttaşımız maganda mermisiyle, tiner bağımlısı bir genç ise kimliği belirsiz kişiler tarafından 2 kurşunla yaralanmış. \r\nAteş açılan işyerleri her an herkesin uğrak yeri olan pastane, kasap dükkânı gibi yerler. \r\n\r\nFailler meçhul \r\nDaha da fenası bu olayların failleri kimdir bilen yokmuş. Ne yalan söyleyeyim bu duyarlı çiftin, dertlerini anlatıp, mesajlarını \"İnanıyoruz ki Eskişehir Emniyeti bu türden olayları önlemek için canla başla çalışıp hem failleri yakalayacak hem de eski huzurumuza kavuşturacak bizi\" diyerek bitirmeleri, yani polisimize karşı güvenli, gelecekten de umutlu olmaları hoşuma gitti. \r\n", "Abbas Güçlü, Uludağ gençleri ve Beyaz\r\n\r\nTelevizyon Tamircisi.\r\n\r\nSeyretmediyseniz yazık olmuş. \r\n\"Abbas Güçlü İle Genç Bakış\" programı son zamanlarda izlediğim en sıcak, en samimi ve \" bir şeyler verebilen \" televizyon programıydı. Abbas' ın konuğu Beyazıt Öztürk, mekanı Uludağ Üniversitesi, stüdyo seyircileri ise öğrenciler ve bazı hocalardı. \r\n\r\nKıl oldum abi! \r\nTürkiye'nin yüzünü güldürenlerin başında gelen Beyaz kendiyle ve yaşama bakışıyla ilgili o kadar içten, o kadar sahici şeyler anlattı ki, sanırım ona yıllardır, tek tük de olsa \" kıl oldum \" abi diyenleri dahi yanına çekti. \r\n\r\nKeyif ortamı \r\nUludağ öğrencileri de ortamı kasmak, germek, tatsızlaştırmak, çıkıntılık yapmak için değil, hem hoş sohbet dinlemek, dinlerken eğlenmek, eğlenirken öğrenmek ve bazı bilinmezleri deşifre ettirmek niyeti taşıyınca; Kanal D' nin mesela bir pazar günü ille ki tekrar yayınlamasını önereceğim bu keyif ortamı doğdu. \r\n\r\nÇıraklıktan ustalığa \r\nAbbas'ı neredeyse çocukluğundan, mesleğe çırak olarak başladığı günlerden beri tanır severim. Gördüm ki kendini gerçekten çok iyi yere getirmiş. Yıldız gibi parlayan Beyazıt'ın yanında o da gerilmeden, kompleks yapmadan nerede ne zaman lafa girecek, konuları nasıl açacak, soru soracaklara mikrofonları nasıl adilane dağıtacak ustalıkla becerdi. \r\n\r\nGüç olan \r\nTecrübeyle sabit ki, kim olursa olsun üniversiteli gençlerin hele de kalabalık olarak bir araya geldiklerinde oluşturdukları \" ham yapıcı, cız ettirici, adamı ters tepelek edici\" ejderliğinden postu deldirmeden çıkmak pek güçtür. \r\n\r\nPırlantaydılar \r\nHem Beyaz hem de Abbas bunu çok iyi yaptılar, kutluyorum. İçten, yürekten bir kutlayışım da Uludağ Üniversitesi'nin o geceki kalabalık ailesine. Hepsi pırıl pırıl, kalite çocuklardı. \r\n\r\nFarklı Beyaz \r\nBugüne kadar ekrandan ya da hakkında yazılıp çizilenlerden farklı bir Beyaz'ı kendi ağzından dinlemek isteyenler lütfen aşağıya da göz atsın.. ", "Meltem Cumbul'a zehir olan bayram\r\n\r\nHoppalaaaa!. Şimdi de Meltem Cumbul'a çarptı piyango. Neymiş; Meltem hard porno (ağır porno) filmde oynamış. \r\nBir yayın organının haberine göre de bu film Internet'te yayılmaya başlamış bile. Cumbul bu iddialara avukatı aracılığıyla yanıt veriyor. Ve \"asla ben değilim orada oynayan\" diyor. \r\n\r\nAllah'tan reva mı? \r\nRezilliğin daniskasına bakın. Türkiye'nin son on yılda kendi emeği, yeteneği, yaratıcılığı ile öne çıkan 23 değerinden birine reva görülenlere bakın.\r\nMeltem babamın kızı değil. Tanırım, gördüğümde konuşurum, genel olarak da onun çok iyi oyuncu olduğunu düşünürüm.\r\nDahası ucuzluğa pabuç bırakmayan, \"piyasa kuralları\"na sırtını dönen, hep daha ileriye, iyiye gitmeye çalışan bir kızdır Meltem. \r\n\r\nTerbiyesizlik bu \r\nDil bilir, dünyayı bilir, gerçek bir sanatçının nasıl yaşaması, davranması gerektiğini bilir.\r\nO zaman hepimizin destek çıkması, örnek göstermesi gereken bu kıza yapılan terbiyesizliği nasıl görmezden geliriz. \r\n\"Ne işi var Meltem'in porno filmde?\" deyip meseleyi daha başından söküp atmamız gerekmez mi? \r\n\r\nTehlike kapıda \r\nBu arada büyük bir tehlikeye işaret edeyim. Yarın öbür gün daha nice ismin telaffuz edilerek bu rezil bataklığa çekilmek istendiğini görebiliriz. Bunun önlemini almak yetkililere, sağ duyuyla yaklaşmak hepimize düşen bir görevdir hatırlatırım. \r\n", "Mevcudiyetimizin yegâne temeli yarışmaktır..\r\n\r\nOh ne ala ne ala!.. \r\nHepimiz her yaşta, her durumda, her konuda yarışıyoruz. \r\nHayatlarımızı tekil başına yaşamak, içimize bakıp kendimizi deşifre etmek, kafamızı, ruhumuzu, bedenimizi bazen dinlendirip bazen keyfimize göre bir işle iştigal ettirmek yerine hep birileriyle, başkalarıyla yarıştırıyoruz. \r\n\r\nMermi manyağı \r\nBir zamanlar \"mermi manyağı\" diye bir laf edilmişti de çok tutmuştu. Şimdi tekmilimiz \"yarışma manyağı\" olduk.\r\nHayata en gürbüz, en sevimli, en marifetli çocuk yarışmalarıyla başlayıp, iyi okullara girebilmek, sınıfları teşekkürle, takdirle geçebilmek, okulu birincilikle bitirip, bir üst okulun sınavlarında en önce çıkabilmek için yarışıyoruz. \r\n\r\nEl üstünde \r\nEvin, mahallenin, mektebin, işyerinin, şurası burasının en sevilen, en sayılan, en aranan, en beğenilen, gıpta edilen, kıskanılan, aranan, el üstü tutulan, en çok kazanan şahsı olmak için yarışıyoruz durmadan. \r\n\r\nNefes nefese \r\nYaşamımızın her bir anını böyle göze görünmez, çaktırılmaz biçimde yarışmalar içinde geçirip, tüketirken bir de uluorta yarışların yarışmacıları oluyoruz. \r\nPopstar olmak, türküleri en iyi yorumlamak, şişkoyken kilolardan kurtulmak, en ayarlı damad-ıgelini bulmak, en müthiş dansçı diye anılmak ve daha yüzlercesi. Çılgınca bir hızla, iştahla, arzuyla, ihtirasla, nefes nefese yarışıyor, yarışıyor, yarışıyoruz. \r\n\r\nZaman kaybetmeden \r\nBir okur geç de olsa 'işe uyanmış'. Diyor ki; \r\n\"İstanbul'daki en iyi birkaç kolejden birinden mezun oldum, sonrasında yine en iyi üniversitelerden birinde lisans ve yurtdışında yüksek lisansımı yapıp döndüm. Sanki otomatik olarak 'zaman kaybetmek' endişesini içimde taşıyarak yaptım tüm bunları. \r\n\r\nMutlu olmak \r\nOysa şimdi bakıyorum da belli trend'lere kapılmadan, karakterimi daha iyi tanıyarak çok daha severek okuyacağım bir bölümde yüksek lisans yapabilirdim. Nitekim, simdi eğitimini aldığım işletme üzerine bir iş yapmamayı seçtim, yarış atı halimden çıkmam için 25 yaşıma gelip, bir \"U\" dönüşüyle eğitim sektöründe mutlu olacağımı hissetmem gerekiyormuş... \r\n\r\nEfor lazım \r\nAileme ve yakın çevremdeki diğer kurumsal dünyada hızla ilerleyen arkadaşlarıma da bu tercihimi adeta kabul ettirebilmem de zaman aldı, eski modumdan çıkıp yeni bir hayat seçmek için herkesten çok çevreme laf dinletmek az efor gerektirmedi. \r\n\r\nYeter ki.. \r\nAma yıllardan sonra ilk defa yaptığım işten gerçekten huzur duyuyor, karnım ağrımadan, ayaklarım geri geri gitmeden giriyorum okulun kapısından içeri. İşte böyle, eski bir yarış atından tüm türdeşlerime selam olsun, bir nefes molasında hayat sorgulamasına girerlerse eğer, panik yok, yeniden başlamayı seçin yeter...\" \r\n\r\nNe dersiniz? \r\nBu özeleştiriyi okuyunca ne düşündünüz dostlar? Şöyle bir dursak, yarışmacılığın hücrelerimize sinmiş kezzaplığından kurtulsak, kendimizi anlamaya, sırf kendimizi yaşamaya yarışmak çok daha erdemli, çok daha huzur verici, çok daha kıyak değil mi, hııı?.. \r\n", "Küçükken \"Bayram gelmese keşke\" derdim\r\n\r\nHer çocuk bayramı sever. Eskiden de böyleydi, bundan böyle de herhalde böyle olacak. Ben istisnaydım dersem yadırgamayın, inanın olmaz mı? \r\n\r\nSöker alırdı \r\nÇocukluğumda bayram gelmesi yalnızlık anlamınaydı benim için. Anam babam \r\nsahne sanatıyla iştigal ettikleri için bayram seyran yılbaşı filan günleri söker alırdı onları İstanbul'dan. \r\n\r\nDuymak isteyene \r\nGider uzun süreler gelmez, gelemezlerdi. \r\nİçime artık nasıl işlemişse bir gün şiir tadında bir öykü yazdım. Adını \"şarkıcının oğlu\" koydum.\r\nDuymak ister misiniz?.. Şarkıcının oğlu \r\nAnne!\r\nSen yoktun ya... \r\nHani uzar giderdi ya turne ayları... \r\nSensiz koyardı ya şarkılar...\r\nŞarkılarda sen hasreti söylerdin. \r\nBir çocuk hasreti bir başına çekerdi ya\r\nbir Üsküdar sığınağında... \r\nNe bileyim,\r\nBir defasında belki bir akşam üstü,\r\nBirinde bir kuşluk vakti belki...\r\nDüşünde olsun, daha fazla yaşatabilmek için seni,\r\nMahallede bir tek o çocuk; \r\n'annesinin ölüsünü öpmezdi' \r\nyemin ederken...\r\nYatılı mekteplerin acımasız hükmü\r\ngeçmezken hafta sonu çocuklarına...\r\nBir tek o sensizliğe yenik ve esir yaşardı\r\npazarı ve cumartesiyi de. \r\nŞimdi küfürbazlığa dönüyorsa dili;\r\nSevgi sözcükleri yerine,\r\nSokağın dilini emdiğindendir ana sütü yerine. \r\nKüfrü sevgi gibi, sevda gibi, özlem gibi, kavuşmak gibi belleyip, bileyip, bildiğindendir yani; \r\nterbiyesizliğine verme... \r\nPeki ben şimdi\r\nŞimdi ben aslında, kimin gözleriyim anne?\r\nElim, tenim, saç telimde saklı tılsımların buharı genzimi yakarken,\r\nKimin kuyularından çekilmiş sularla beslenir akıttığım gizli göz yaşları? Çocuktum \r\nElbette kanayacaktı dişim, dizlerim, yerlere düştüğümde \r\nBeni en çok senin görmediğin yerlerde ve yerler yerine \r\nsensizliğe düştüm anne! \r\nEn çok yokluğunda ağladım.\r\nEn çok hasretinde kanadım...\r\nŞimdi ben çok uzak bir geçmişin kuyularına düş kovalarımı daldırırken, \r\nOyunlar, oyuncaklar yerine en çok kulisleri anımsıyorum anne; \r\nÇocuk uykularımı çalan hırsız darbukaları, gürültücü kemanları, \r\nFırdöndüsüz, tombalasız, portakalsız geçen yılbaşlarını hatırlıyorum anne... \r\nHer bayram sabahı, seninkiler yerine ellerini öptüğüm, yalnızlığın dev analarını, Harçlıksızlığa değil, sensizliğe sitem edip iç çektiğim anları, \r\nBaştan aşağı pekiyi karnelerimi ilk sana gösteremediğimi anımsıyorum... \r\nBir de\r\nBir de şarkıların güzeldi anne! \r\nÖyleyse şimdi bi kere de, içinde hasretin zerresi bile geçmeyen o şarkını, Bu kez 'Şarkıcının Oğlu' için söyle... \r\n\r\nAz ötede \r\nİşte böyle dostlar. Bayram günleri gelince hep eskiye, uzak geçmişime dalıp gidiyorum hala. Haaa bu arada, güzel anacığıma, \" benim için oku\" dediğim şarkıyı merak eden vardır belki.\r\nOnu da az öteye koyu siyah harflerle \r\nyazdım dedim. \r\n", "Polisler, sinemacılar, yazarlar ve üç mezarlı adam\r\n\r\n\"Çevreni kuşatsın da birleşen ellerimiz, \r\nihtiyar dünya! Senin sarsalım temelini; \r\nBu eskimiş boşluktan koparalım da seni..\r\nVar gücümüzle yeni imkanlara itelim...\" \r\nBu dizelerin şairi Polonya'da doğdu, İstanbul'da öldü, Paris'te gömüldü ama mezarı Yine doğduğu topraklarda, Polonya'da. \r\n\r\nUlusal kahraman \r\nPeki niye üç mezarı var ve yazımın başlığında sinemacılar, polisler ve yazarları niye yazdım, az sonra anlayacaksınız.Yaşam öyküsünü kısaca anlatacağım kişi Adam Mickiewicz. Polonyalıların \"Milli şairimiz. Bağımsızlık ve özgürlük abidemiz\" dediği bir ulusal kahraman o. Az ötede bu sarsıcı yaşamı özetleyip yazdım. Okursanız seveceksiniz. \r\n", "Bir haber arkası ve \"sizin hiç oğlunuz öldü mü?..\"\r\n\r\nNe var ne yok soruma yanıtı donuk, ağırdan; \r\nMotosikletli bir kurye kaza yapmış. Öyle ağır darbe almış, kaza yerinde o kadar çok kan kaybetmiş ki, hastaneye getirdiklerinde yapılacak bir şey yoktu. Başka da bir şey yok.\r\nSordum. \r\n- Ailesinden, yakınlarından, çalıştığı şirketten kimse geldi mi? Kimmiş, nereliymiş belli mi? \r\n\r\nHiç bir şey \r\nYok... Saatler geçmesine rağmen gelen giden olmamış. Çünkü 28 yaşında ölen delikanlının evini, adresini, telefon numarasını belirleyecek hiçbir şey bulamamışlar üzerinde. \r\nHaydarpaşa Numune Hastanesi'nin nöbetçi memuruyla, odasında konuşuyoruz bunları. Bir ara yerde duran bir çift çizmeye takılıyor gözüm. Üzerinde kocaman marka yazısı; \"Halley Davidson\" \r\n\r\nTaklit değil \r\n- Ayağından çıkan bot bunlar. Bak öbür köşede de dizlikler, mont filan var. Yakınlarına teslim edeceğiz.\r\nGidip yakından bakıyorum. Taklit değil, orijinal hepsi de. Kaliteli, pahalı şeyler. \r\n- Kurye olduğuna emin misin? \r\n- Öyle dediler abi. \r\n- Bu eşyalar gariban bir kuryenin giyeceği şeyler değil kardeş. Profesyonel motorcu giysileri ve aksesuarları bunlar. \r\n\r\nAradım \r\nSonra giysilerin üzerinde duran bir kartvizit çarpıyor gözüme. Ahmet adlı bir emlakçıya ait. Cep telefonu da yazıyor kartta. Gecenin geç saati ama yine de arıyorum o numarayı. Çıkana kendimi tanıtıp, gencin ismini verip soruyorum: \r\n- Tanıyor musunuz onu? \r\n- Tabii tanıyorum abi. Yakın arkadaşım. İSKİ'de bilgi işlem uzmanıdır kendisi. (birden telaşı artıyor) Hayırdır abi bir şey mi var? \r\n- Ailesine ulaşmamız lazım Ahmet bey. Bir motor kazası oldu. Yaralandı maalesef. \r\n\r\nGecenin körü \r\nSesimin renginden, kesik kesik konuşmamdan anlıyor dilimin varmadığı, söyleyemediğim akıbeti. Önce sessizlik, sonra hıçkırıklar. \r\nYarım saat sonra arkadaşlarını alıp geliyor hastaneye. Bir bakıyorum aralarında eski manken İsmet Özhan da var. Sarılıp ağlıyor.\r\nMimar-Mühendis olan babasının da cep telefonu numarası var hem İsmet'te hem de Ahmet'te.\r\nAma gecenin köründe açıp ne desek ateş düşecek içine adamın. Kalp hastasıymış hem. \r\n\r\nPeki!.. \r\nKarar şu: İsmet ve Ahmet evlerini biliyor. Gidecek, komşuları uyandırıp söyleyecek. Tek problem sabah saat 03.30'da kim tanımadığı insanlara kapı açar? \r\nBenden ricacı oluyorlar. \r\n- Abi camdan bakan seni tanır. \r\nÇaresizce \"peki\" diyorum. \r\n\r\nTam altında \r\nÜsküdar Sultantepe'de bir sokak arasındayız. Önünde durduğumuz vefat eden gencin apartmanı. Tam altlarındaki dairenin ışığı yanık. Daha zilini çalmadan seslerimizi duyup cama çıkıyor o komşu. Kendimi tanıtıp aşağıya davet ediyorum. Geliyor. \r\n\r\nUyananlar \r\nMalatyalı bir kabzımal. Konuşmasından, hal hareketinden anlıyorum ki; gün görmüş bir adam. Münasip dille anlatıyoruz. Şok geçiriyor. Eli, ayağı titriyor.\r\nİstemesek de gecenin sessizliğini yırtmış gürültümüz. Uyanıp balkona, cama çıkanlar arasında baba Ali bey de var. \r\n\r\nYanlışlıkla \r\nO da aşağıya iniyor. Merak etmiş, ne olduğunu öğrenmeye gelmiş.\r\nMalatyalı komşu yutkunarak, kekeleyerek fısıldıyor \r\n- Ali Bey. Se.. Senin oğlan bi.. bir kaza yapmış. Hastanedeymiş. Arkadaşları benim kapıyı çalmış yanlışlıkla. \r\n\r\nAllah korusun \r\nBir çift gözün yüklendiği meraklı bakışlar gidiyor, yanardağ patlaması görmüş ürpertisi yerleşiyor o bakışlara. Ancak babaların yüzünde ve bir salisede bu kadar çok ifade değişebilirmiş, offf... \r\n\"Şimdi düşer mi, düşer, yığılır mı sokak ortasına koca adam? Ya da. Ya da Allah korusun kalbi...\" \r\n\r\nBu ne metanet \r\nTek bir cümle çıkıyor ağzından; \r\n- Allah kitaptan... Kuran'dan, imandan... \r\nGerisini anlamak mümkün değil. Çünkü artık sadece dudakları kıpırdıyor. Dua ediyor Ali bey. Sanki orada, az ötesinde bizim göremediğimiz biri varmış, ona bakıyormuş gibi sabit bir noktaya kilitlenip dua ediyor. \r\nArdından elleriyle yüzünü sıvazlayıp bitiriyor duasını. İnanılması güç bir metanetle bize dönüyor. \r\n- Lütfen açıkça söyleyin. Gerçekten yaralı mı yoksa öldü mü benim oğlum?.. \r\n\r\nTek söz yok \r\nYapamıyoruz. Söyleyemiyoruz. Acemi yalanlarımıza inanmak zor ama onun umutları her yalanımıza kanmaya çoktan rızalı etmiş onu.\r\nYanı başımda oturuyor Ali Bey. Benim arabamla hastaneye gidiyoruz tek bir söz etmeden.\r\nŞaşırtıcı bir bilgelik, dahası ermişlik ifadesi var yüzünde. Onu gören deneyimli polisler, doktorlar bile yanında duramıyor, ona bir şey söylemeye kıyamıyor, uzaklaşıyorlar.\r\nSonra... Az sonra kaçınılmaz olan an... Öğrendi... Dondu... Durduğu yerde şöyle bir devindi. Ve yine fısıldadı; \r\n- Ben sana dedim be oğlum. Dikkat et dedim, hızlı sürme, hatta hiç binme dedim be oğul. Değecek mi şimdi bu ayrılığa. Annene ne diyeceğim ben şimdi be oğlum. Ahh aslan oğlum...\" \r\n", "Bayrama beş kala ruhsal durumlarımız\r\n\r\nTam da bayram gelmiş neyime diyecek vaziyetler hakim. Nereye mi? Nereye olacak, aklımıza, fikrimize, ruhumuza, duygumuza ve hatta işi ilerletirsek yurdumuza. \r\n\r\nFersiz gözler \r\nÇıkın sokağa insanların suratlarına bakın. Ya da bir kenara sotalanıp gelen geçenin yüzünden ne düşündüğünü, ne yaşadığını çıkarmaya bakın. \r\nMat, soluk, boş bakışlar . Asık çehreler, gülümsüz fersiz ağızlar, gözler.\r\nHerkes sanal bir yağmurdan kaçarcasına ürkek, telaşlı, sinik, pısırık.\r\nGöğsünü ileride tutan, durumunu çaktırmak istemeyenlerin sahte vücut diline, yüz ifadesine zaten kanmayız ki.\r\nHerkesin olmayı istediği yerde olanların neredeyse tümü oldukları yerin ağırlığı, stresi, sorumluluğu altında ezim ezim ezilmekte. \r\nİçten kahkahalar, koşulsuz gülüşler, samimi sıcak ilişkiler nicedir sofada, sofrada, ortada yok. \r\n\r\nTam kafana \r\nYaşamın her bir köşesi mayın tarlasına dönmüş. Nereye basarsan bas ayağın mayına çarpıyor. Ya kendinle, ya çevrenle, ya ahalinle ilgili bir dert, bir sıkıntı uçup tam kafana konuveriyor. \r\nSen ricat ede ede gelip sıkıştığın dar alanın, küçük dünyan, ya da her nerede, hangi sığınma noktasındaysan kabus gibi sızıp gelip orada da yakalıyor seni meseleler. \r\n\r\nYanmaktasın \r\nKılığı Malatya çocuk vahşeti, tipi şemali sokak cinayetleri, parasızlık, yolsuzluk, huysuzluk, vefasızlık falan filan gözüken. Yani her ne şekle bürünürse bürünsün, insansın ve elbet etkilenmekte, şaşırıp, içten içe yanmaktasın.\r\nVeee... İşte bu ahval şerait içinde, tuz biber kabilinden bir de bayram geliyor.\r\nNe yapacağız peki? Yaşamda olup bitenleri, sarsıp üzenleri arife günü akşamından başlayarak bıçakla kesip, devrisi güne, yani bayram gününe pür neşe, sağlam moral, kıpırdak yüreklerle mi, gireceğiz? \r\n\r\nTablet halinde \r\nYoksa bu hallerde olana zaten her gün bayram. \"Dellendik tekmil olarak\" deyip, aynen devam mı edeceğiz? \r\nNe yazık ki size sunacağım sihirli bir formül, tablet halinde yutup rahatlayacağınız bir tılsımlı önerim yok. \r\n\r\nPanayır burada \r\nTek söyleyebileceğim bütün bunların kocaman bir oyun olduğu. Hayat dediğimiz şeyin düşsel bir sahnede bizim de katılmamızla çeşitlenen bir panayırdan farksız olduğunu düşünebilmek.\r\nBugün varız, yarın yokuz derler ya. İşte tam da bu lafı alıp, damarlarımızda kan diye dolaştırıp yüreğimizi, beynimizi ikna etmeliyiz. Her şey gelip geçici. Biz de öyle, herkes de öyle. Bütün ağırlığı öz bedenimizle kaldırmaya çalışmak ezer sonunda bizi. \r\n\r\nBecermeye çalışmak \r\nKan ağlasak da; sakin, ılıman, umutlu olmayı becermeye çalışmak. Belki asla becerememek ama becermeye çalışmak. Hiçbir işe yaramasa şu duygu, düşünce züğürdü hallerimize teselli olur. Az şey değil ki bu da. \r\n", "İşi gücü bırakıp 'Babam ve izlemeye gidin!\r\n\r\nBunca iddialı başlık koyuşum filme olan inancımdan. Çağan Irmak \r\nyazmış, yönetmiş demek eksik kalır. İlaveten \"yaşatmış\" bize öyküyü. Filmde gördüğümüz karakterlere \"oyuncu\" demek güdük kalır. Sanki.. sanki onlar da oynamıyor yaşıyorlar her bir anı. \r\n\r\nHint kumaşı \r\nBir ara \"İnsanların hayatlarına gizli kamera mı döşemişler\" diyesim geldi. Bu kadar sahici, bu kadar samimi ve doğal olmak zor bulunur Hint kumaşı çünkü.\r\nFilmden çıktığımda Ahmet Hakan'la karşılaştık. Yüzüme bakıp endişelendi: \r\n- Hayırdır Savaş çok kötü görünüyorsun. Rahatsız mısın?\" \r\nYanıtım kısa ve net oldu: \r\n- Rahatsızım evet. Bu Çağan denen adam benim şeyimi şey etti!.. \r\n\r\nAynen de öyle \r\nEski kaşar hallerime rağmen filmin yarısından çoğunda sulu sepken seyirci oluşumu.. Hatta bir ara nefesimin kesilip, yüreğimin cendereye sıkıştığını söylesem \r\n\"abartma şişko\" dersiniz di mi? Vallahi de tallahi de aynen dediğim gibi oldum. \r\n\r\nKüçük izler \r\nEve gelince filmle ilgili neler yazılmış diye bakındım etrafa. Çağan'ın bir demecini okudum. Diyor ki: \"Yaptığım her iş hayatımdan küçük izler taşır. Ama bu filmde bu izler çok daha fazla. Çünkü bu aileyi çok iyi tanıyorum. Bu ailenin içinde doğup büyüdüm.\" \r\n\r\nBiz de tanıyoruz \r\nBu sözlere bir ilave yapmak gerek. Yanlarında büyümesek, yetişmesek, yaşamasak da hepimizden biraz onlara, hepsinden biraz bize ortak duygular, tavırlar, düşünceler alıp verdiğimiz insanlar onlar. \r\n\r\nGarantili \r\nHele de bizim kuşak. Hangimizin ya kendi ya da yan başı kişileri biraz Fikret Kuşkan, Çetin Tekindor, Hümeyra, Şerif Sezer, Özge Özberk, Binnur Kaya, Yetkin Dikinciler, Ege Tanman değildi ki.\r\nBakın yine söylüyorum. İşi gücü bırakıp gidin bu filme. Size garanti veriyorum; Çıkışta ayakta alkışlayanlar arasında olacaksınız. \r\n", "Çocuklarımızı uyuşturucudan uzak tutabilmek\r\n\r\nDünkü yazımda çocukların bile hedef tahtasına oturtulduğunu, Miki, Ten Ten, Red Kit gibi çizgi roman kahramanları adına basılmış bazı sahte pulların özüne nasıl uyuşturucu madde gizlendiğini belirtmiştim. Başta, bu durumdan oldukça endişelenen anne babalar, öğretmenler olmak üzere çok sayıda okurumuzdan telefon ve mail geldi. \"Mücadelenin artırılmasını, özellikle okul çevrelerinde çok sıkı denetim yapılmasını\" arzuluyorlar. \r\n\r\nBaşarılı oluyorlar\r\nBu haklı bir talep elbette. Ama her zaman söylendiği gibi sadece polisiye tedbirler çözüm getirmiyor.\r\nÖnderliğini narkotik şubelerin yaptığı polisiye çalışmalara bakın. Geçmiş yıllara göre gerçekten de çok başarılı diyeceğimiz icraatlar var. \r\n\r\nGururla anlatılan\r\nÖrneğin İstanbul Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah ne zaman konu açılsa Narkotik Şube'nin çalışmalarından gururla söz ediyor. Sadece o değil, basın mensupları olarak bizler de bu çok özel şubenin çalışmalarını takdirle izliyoruz çoğu zaman. \r\n\r\nO noktaya gelmeden\r\nEbeveynlerin göz ardı etmemesi gereken bir başka husus da çocuklarına karşı yakın ve sıkı gözlemci olmaları. \r\nYaşları gereği 'delikan' yaşayan gençlerimiz bir şekilde tuzağa düşebilir, şeytana uyabilir. \r\n\r\nHassas olan konu ne?\r\nAilelere düşen bu tehlikeyi kısa sürede görmek, işi daha başından kurutup, geri dönüşü mümkünsüz hale gelmeden önlem almak. \r\nElbette son derece hassas bir konu bu. Ne yapılacağı, gözlem yöntemlerinin ne olacağı konusu hassas ve detaylı. Belki bir faydası olur diye aşağıda uzmanların önerilerini özetleyeceğim. Lütfen çok dikkatli okuyun ve sakın ola; \"Benim çocuğum asla yapmaz\" yanlışına düşmeyin. \r\n", "Okullar 4 oldu A Takımı'nın keyfi 4 köşe!..\r\n\r\nKimseler bilmez. Genel Yayın Yönetmenimiz Ergun Babahan orada, Doğubayazıt'ta okumuştur ilkokulu. Subay olan merhum babasının görev yeriymiş çünkü. İşte bu yüzden çocukluk yılları İran'a bir arpa boyu ötedeki bu kentte geçmiş Ergun Bey'in. Ne zaman oralardan bahsedilse hep hoş anılar, yaşanmışlıklar canlanır gözünde gemi süvarimizin. \r\n\r\nCandan yürekten \r\nPatronumuz Turgay Bey'in eğitim öğretim konusundaki hassasiyeti zaten biliniyor. Ülkenin her bir yanında, bireysel ya da kurumsal desteğiyle; ilkokullardan tutun yatılı bölge okullarına, fakültelere kadar yükselmiş eğitim öğretim mekanları mevcut. Medya Grup Başkanımız Kenan Tekdağ ise doğma büyüme Doğubayazıt evladı. Hal böyle olunca kale zaten içten içe de bizimdi ve; \"Buraya yeni bir lise daha yaptıralım mı?\" diye yola çıkınca gazetemiz candan gönülden medya sponsoru oldu. \r\n\r\nCan suyu Merkez'den \r\nSadece yazı-çiziyle destek değil, maliyeti trilyon lirayı aşan projede maddi olarak da külliyetli bir 'çıkma' yaptılar ve can suyu verip, başlama vuruşunu gerçekleştirdiler. \r\n\r\nKapı yoldaşları \r\nLiseli gençlerle, aynı kampanya içinde mezraya yapılan ilköğretim okulu çocuklarının gözlerindeki ışığı görünce adını andığım yöneticilerimiz tarifsiz mutluluk duyacak eminim. \r\n\r\nİlk yıllarda bile \r\nBu keyfi ben de defalarca yaşamıştım. atv'nin ilk yıllarıydı ve A Takımı, Beyaz Tebeşir adı altında bir kampanya başlatmıştı. Doğu ve Güneydoğu'da 6 pilot il seçilmiş, bir sezon boyu o şehirlerin ilçelerine, köylerine kadar yardım yağmıştı. \r\n\r\nTaç takalım \r\nSonra bu girişimin başına bir taç takalım dedik ve Diyarbakır'ın Bağlar semtinde kampanyanın adından mülhem Beyaz Tebeşir İlköğretim Okulu yaptık imece yoluyla. Devletmillet el ele verdi ve 3 ayda kurulup faaliyete geçti o okul. \r\n\r\nGözler yaşlı \r\nGeçen ay uçakta yanıma gelen bir genç önce elime sarılıp öpmeye kalktı, sonra da; \"Ben şimdi üniversiteliyim. Ama Beyaz Tebeşir okulundan mezun olarak girdimdi liseye abim\" diyerek gözlerimi yaşarttı. \r\n\r\nŞiir Mektebi \r\nSonra İstanbul'da Güngören semtinde yoksul ailelerin çocukları da pırıl pırıl bir mekanda okuyabilsin diye kavillendik. Yine A Takımı yine seyirci, devlet desteği, meslektaş ittifakı ve mutlu son. Sınıf kapılarında 1-A, 3-B gibi rakamlar harfler değil, şair adlarının yazılı olduğu dünyanın tek şiir mektebi orası. \r\n\r\nCan Yücel sınıfı \r\nÇocuklara hangi sınıftasın diye sorunca \"Yahya Kemal Beyatlı sınıfındayım\" diyor, \"Can Yücel sınıfında okuyorum\" diyor daha ne olsun? \r\n\r\nKeyif kekâ \r\nVe şimdi de Doğubayazıt'ta hem lise hem de ilköğretim okulu. A Takımı okulları dörtleyince keyfimiz de 4 köşe tabii ki. İlaveten bir gurur kaynağı daha var; bu yeni lise hem atv A Takımı'nın hem de kaptanının adını taşıyor. \r\n\r\nO güzelim insanlar \r\nO bölgenin güzel yürekli insanları, mütevazı katkımızı sevgi çağlayanlarında köpürtüp, abartılı hallerde önemsemiş ve böylesi bir jest yapmışlar. \r\n\r\nUtanmıştık ama \r\nÖnceleri çok utandık, mahcup hissettik kendimizi. \"Yahu şimdi laf eden de olur, bizi kınayan da\" dedik. Ama buraya gelip mücessem bir şekilde okulu görünce, geçip gitti bu duygularımız. Aksine faydalı bulduk bu tavrı. Çünkü tetikleyici bir etki yapacak eminiz. \r\n\r\nSiyaset Meydanı \r\nMeslekte pek çok ustamız, büyüğümüz ya da kardeşimiz bu durumdan ilham alıp, yöneticilerine erdem beraberliği önerecek kısmetse. Ve inanıyorum ki yakında, pek çok okulun kapısında; 32. Gün, Siyaset Meydanı, Arena Liseleri, atv, Kanal D, Show, Star, TGRT Haber Anadolu Meslek Lisesi yazacak. Hayal ya da fantezi değil ki bunlar. Aha da orada, Doğubayazıt'ta yapılmışı var. Daha fazlası neden olmasın ki?.. \r\n" ]
[ "sav", "sav", "sav", "sav", "sav", "sav", "sav", "sav", "sav", "sav", "sav", "sav", "sav", "sav", "sav", "sav", "sav", "sav", "sav", "sav", "sav", "sav", "sav", "sav", "sav", "sav", "sav", "sav", "sav", "sav", "sav", "sav", "sav", "sav", "sav" ]
[ "Yobazlığın lüzumu yok... \r\nBILL Clinton, egemen Müslüman erkeklerin en anlayabileceği biçimde anlattı: \r\n\r\n‘‘1400 yıl önce otomobil olsaydı, Hz. Muhammed eşinin otomobil kullanmasına izin verirdi...’’\r\n\r\nBir okurumun e-mail'indeki ‘‘İslam geri değil, Müslümanlar geri’’ görüşü ile bu tam tamına örtüşüyor.\r\n\r\nHz. Muhammed bir devrimciydi.\r\n\r\nHz. Hatice'ye arabayı verir de, ‘‘Ey inananlar... Kasko bedeli kadınlara aittir’’ şeklinde bir ayet iner miydi, bilemem.\r\n\r\nAma aydınlığın habercisi Hz. Muhammed bunu yapardı.\r\n\r\n*\r\n\r\nElbette Cidde'deki toplantıda Clinton'ı dinleyen Müslüman erkeklerin işine bu gelmedi ki, develeri kaçmış gibi somurttular.\r\n\r\nGerçi benim de canım sıkılmadı değil.\r\n\r\nMuhterem karım gazeteleri okuduktan sonra, on bir yıllık cümlesini yineledi:\r\n\r\n‘‘Hani bana araba alacaktın?..’’\r\n\r\nBen, bizim mahalledeki çöp bidonlarının selameti açısından, ama Arap erkekler krallıklarının-emirliklerinin selameti açısından bakmışlardır hadiseye.\r\n\r\nEğer kadınlar direksiyona geçerse, yarı yarıya demokrasi sağlandı sayılıyor.\r\n\r\nVe emirlikleri-krallıkları tehlikeye giriyor.\r\n\r\n*\r\n\r\nYa AKP'li mümin kardeşlerimiz.\r\n\r\nKadınların başlarını örttürüyorlar, ama protokolde yanlarından da eksik etmek istemiyorlar onları.\r\n\r\nNiçin?\r\n\r\nÇünkü bu görüntü, istedikleri demokrasiye uyuyor:\r\n\r\nÖrtülü demokrasi...\r\n\r\nVar, ama yok...\r\n\r\nİşlerine geldiği zaman kadınları gösterip ‘‘Demokratım’’ diyecekler, işlerine gelmediği zaman ‘‘Allah'ın emri örtünmek’’ deyip çekecekler.\r\n\r\n*\r\n\r\nBence Clinton en anlaşılır biçimde anlattı:\r\n\r\n‘‘1400 yıl önce otomobil olsaydı, Hz. Muhammed eşinin kullanmasına izin verirdi. Muhtemelen Arabistan ilk otomobili üretir ve eşini otomobil endüstrisinin başına getirirdi...’’\r\n\r\nAraplar Clinton'a 1 milyon dolar konuşma parası vermişlerdi, 2 milyon dolara susturmak isterlerdi.\r\n\r\nAma gerçek bu.\r\n\r\nAnlasalar da, anlamasalar da...\r\n\r\n", "Nasıl senaryo uydurdum \r\n \r\n\r\n \r\nBU yazıya başlarken, doğrusunu isterseniz bir senaryo uydurmaya kararlıyım...\r\n\r\nUydurulmuş senaryoları tekrarlamamak için, önce uydurulmuş ve medyada yer almış senaryoları gözden geçirmeli:\r\n\r\n- Ecevit çekiliyor, Rahşan Ecevit başbakan...\r\n\r\nBu senaryoda tek yenilik ‘‘Ecevit çekiliyor’’ kısmı... \r\n\r\nYoksa Rahşan Ecevit'in, Başbakan'ın kulağına ne yapması gerektiğini söyleye söyleye, perde arkasında değilse bile kulak arkasında zaten başbakan gibi olduğunu bilmeyen var mı?..\r\n\r\n- Ecevit Meclis başkanı, Bahçeli başbakan...\r\n\r\nBu senaryo gereği Türkiye'yi kurtarıp, Meclis'i feda etmek akla daha uygun gelse bile, olası değil...\r\n\r\nÇünkü Ecevit'in çekilmeye yanaşması olacak şey mi?..\r\n\r\n- Ecevit'in yerine, yine DSP içinden, aynı uyum, başarı ve yetenekte bir yeni isim...\r\n\r\nBir demokratik ve sol parti olduğu için, DSP içinden aynı uyum, başarı ve yetenekte insanın aklına ilk yeni isim geliyor:\r\n\r\nBülent Ecevit... \r\n\r\nOlmadı; Rahşan Ecevit...\r\n\r\n- Başbakan Türkiye'yi evden telefonla yönetecek...\r\n\r\nAkla en uygun senaryo bu olmalı...\r\n\r\nTele-başbakan yeni bir model oluştururken, alo-hükümet dönemi iyi sonuç da verebilir... \r\n\r\nKabine toplantıları ise ‘‘Biri Bizi Gözetliyor’’ formatı ile yapılabilir...\r\n\r\n*\r\n\r\nSenaryo çok...\r\n\r\nAma kimsenin aklına; Türkiye'nin artık seçime gitmesi gerektiği, koca ülkenin ite-kaka götürülemeyeceği, demokratik bir ülkede istikrarın bir kişinin gazına bağlı olamayacağı gelmiyor...\r\n\r\nErken seçimin tıbben ilan edildiğini de görmüyorlar...\r\n\r\nHangi ilişkilerin, hangi tezgahın bozulmasından korktuklarını elbette biz bilemeyiz...\r\n\r\nAma bunun böyle gitmesi olası mı?..\r\n\r\nYa da en iyisi Ecevit'in kamuoyunun önüne çıkıp; demokrasilerde istikbalin bir kişinin sağlığına bağlı olamayacağını anlatması, kendi sağlığının bozulduğunu kabul etmesi, bir erken seçim tarihi açıklaması ve hayır duaları ile köşesine çekilmesi gerekmez mi?..\r\n\r\nDoğrusunu isterseniz bunu zaten ben uydurdum...\r\n\r\nBenim senaryomdur...\r\n\r\nKim inanır?..\r\n\r\nKim?..\r\n \r\n", "Sıfırın haysiyeti... \r\nHÜKÜMET liradan sıfırları atmaya karar verdi ama, sıfırların çokluğu abartılı dünyamıza daha uygun aslında. \r\n\r\nİşte; AKP iktidarı öbürlerinden ‘‘milyon kere’’ daha başarılı iken, bu hükümet sayesinde Türkiye'nin ilerlemesi öbür ülkelere ‘‘bin basıyor’’ diyorlar.\r\n\r\nBol sıfır daha hoş.\r\n\r\nEkonomideki şahlanış öyle bir, iki, üç değil...\r\n\r\n‘‘Bine katlıyor’’ rakiplerimizi.\r\n\r\nBir Türk'ün altı milyar dünyalıya bedel olduğu evrende...\r\n\r\nNe diyeceksiniz?\r\n\r\n‘‘Yüz bin kere maşallah!’’\r\n\r\n*\r\n\r\nSıfırları bol bir ulusuz. \r\n\r\nAsgari ücretli aç, ama milyoner...\r\n\r\nOrta gelirli yoksul, ama milyarder...\r\n\r\nEn sürünen işletmenin cirosu; katrilyon...\r\n\r\nİhracatı Te-Le'ye vurduğunuz zaman, çıkan rakam müthiş.\r\n\r\nKabak dahi etiketindeki bol sıfırlı rakamlarla gösterişli ve haysiyetli bu ülkede.\r\n\r\nÇiklet çiğneyerek giden birisini görürseniz, ağzında birkaç milyonu çeviriyordur.\r\n\r\nKi ben bu yazıyı, geçen gün aldığım 25 milyonluk onurlu bir mintanın içinde yazıyorum.\r\n\r\n*\r\n\r\nHükümetin aldığı kararla kalkacak bu altı sıfırın beş tanesi Süleyman Demirel'indir.\r\n\r\nKi onu ‘‘Bin yılın devlet adamı’’ seçtiler, sıfırları bol ülkenin sıfırları sağ olsun.\r\n\r\nSıfırların her dönemde önemi var.\r\n\r\nMisal; eğer sıfırlar kalkarsa, bu kez Başbakan ve arkadaşlarının yargılandıkları -daha doğrusu bir türlü yargılanamadıkları- kayıp trilyon davasının düşeceği sefil duruma bakın siz:\r\n\r\n‘‘Kayıp 1 milyon davası.’’\r\n\r\nYani biraz daha sıfır atacak olsalar, bakarsınız arkadaşlar devletten alacaklı bile çıkabilirler.\r\n\r\n*\r\n\r\nNeyse... Bu sadece teknik bir konudur. Ne olacağını yine en iyi sıfırın kendisi anlatabilir:\r\n\r\n‘‘Sıfıra sıfır, elde var sıfır...’’ \r\n\r\nHaaa olmadı, ‘‘Sıfırı tükettiler’’ diyelim...\r\n\r\nBol sıfırlı şükranımız vardır:\r\n\r\n‘‘Milyon kere şükür...’’ \r\n", "Yoksullar... \r\nBEN yoksulları tanırım. \r\n\r\nOnlar asla yardım dağıtılan kamyonların peşinden koşup, paketleri kapmak için birbirlerini ezmezler.\r\n\r\nSessiz-ürkek ve çekingendir yoksullar.\r\n\r\nGururları, açlık duygularından büyüktür.\r\n\r\nOnları ne yemek çadırlarında görebilirsiniz, ne de yardım istemek için belediyenin kapısında.\r\n\r\nOnurları, yoksulluklarını gizleyecek kadar yücedir.\r\n\r\nBelki de yoksul oluşlarının nedenidir bu.\r\n\r\n*\r\n\r\nBeni bunları yazmaya iten, gazetelerde-televizyonlarda kimi soygun ve yağmaların yoksullara mal edilişi oldu.\r\n\r\nKarlı günlerde yola terk edilen otomobillerin camlarını kırıp yağmalayanların ‘‘açlıktan’’ bunu yaptıklarını duyurdu medya.\r\n\r\nErtesi gün Zonguldak'ta ünlü kömür işçisi heykelinin önündeki dekoratif elli kilo kömür çalınmıştı. \r\n\r\nBizim medya yine suçluyu buldu:\r\n\r\n‘‘Yoksulluk heykelin kömürünü çaldırdı...’’\r\n\r\nTüm bunlar doğru değil.\r\n\r\nBu yoksullara iftira olur.\r\n\r\nYüzsüzlük, yağmacılık, hırsızlık yoksulların asla yapamadıkları şeylerdir.\r\n\r\n*\r\n\r\nKaçak elektriği en çok mülk sahiplerinin kullandığı, yeşil kartlıların apartman sahibi olduğu, yıkılmayan gecekonduların ‘‘partiye’’ dayandığı ve en büyük yağmaların örgütle yapıldığı bir ülkedir burası.\r\n\r\nYoksul?\r\n\r\nO yoksuldur.\r\n\r\nSessiz, küskün, utangaç, hatta beceriksiz...\r\n\r\nKimsenin malına göz dikmez. \r\n\r\nNe çalmayı bilir, ne yağmayı.\r\n\r\nTam tersine kapısını çaldığınızda, yarım yoksul ekmeğini paylaşır sizinle o.\r\n\r\nYüreklerindeki o namus-onur değil midir, bu kadar vurgunun ortasında onları yoksulluğa mahkum eden? \r\n\r\nYüreğine taş basar yoksul.\r\n\r\nİsyanları dahi bir gecenin sabahına yakın, karanlık ağarmadan önce, biraz hıçkırıktır.\r\n\r\nGözyaşlarını gizler.\r\n\r\nAğladıklarını göremezsiniz yoksulların.\r\n\r\nYoksul olan ekmekleri-aşlarıdır.\r\n\r\nYürekleri değil... \r\n", "Avuç içi kadardı... \r\n \r\n\r\n \r\nİTİRAF etmeliyim; bundan birkaç sene önce bu olanları birisi bana anlatmış olsaydı, asla inanmazdım. \r\n\r\nAma işte oldu: Reklam filmindeki o avuç içi kadar kedi ölünce, insanlar tepki gösterdiler. Çocuklar ağlaya ağlaya televizyonları arayıp, o reklam filmini görmek istemediklerini söylediler.\r\n\r\nAnneler kızgındı.\r\n\r\nReklam filminin yönetmeni Sinan Çetin, ‘‘istenmeyen adam’’ ilan edildi, sokakta huzurlu yürüyemez oldu.\r\n\r\nGazeteler, televizyonlar küçük kedinin ölümüne geniş yer ayırdılar.\r\n\r\nSonunda Yataş firması, kimbilir ne kadar çok para harcayarak yaptırdığı o reklam filmini yayından çekti ve gazetelere ilanlar vererek, duyarlı biçimde insanlardan özür diledi.\r\n\r\nYataş'ın ortaklarından Hakkı Alpot, gazetecilere ‘‘Telefonlar susmak bilmiyor, böyle bir tepki görmedim’’ diyordu.\r\n\r\nSanırım avuç içi kadar kedinin sağladığı destek hükümetten fazlaydı.\r\n\r\nBaşbakan'dan da fazla, ortaklarından da fazla. Hiçbir siyasi partinin desteği de o kadar değil.\r\n\r\n* * *\r\n\r\nAvuç içi kadar küçük bir kedi, bu toplumun yüreğinde gizli-gömülü olan sevgiyi-merhameti-şefkati, ama asıl tepkiyi bir anda volkan gibi patlatıverdi.\r\n\r\nKüçük canını verip giderken, tabii ki farkında olmadan kendi soyuna, eziyet gören hayvanlara, ama en çok da insanlara inanılmaz armağanlar bıraktı avuç içi kadar küçük kedi.\r\n\r\nPayıma düşen armağana bakıyorum:\r\n\r\nKaç yıldır anlatmak istediğimi, ama anlatamadığımı o küçük kedi benim yerime bir anda anlatıvermişti.\r\n\r\nKim bilir kaç sayfa yazı, kim bilir kaç sayfa kitap yazmıştım. Kaç gece uykusuz kalmıştım, kaç ile-ilçeye-okula gidip konuşmalar yapmıştım, kaç kavga, kaç yenilgi, kaç hüzün?..\r\n\r\nKim bilir dizlerime vurduğum kaç yumruk?..\r\n\r\nSonunda umutsuzluğa kapılıp, anlatamayan dilime kaç sansür.\r\n\r\nKüçük bir kedi anlattı işte.\r\n\r\nCanını vererek.\r\n\r\nBilmeden, sessizce, kendisi gibi küçücük bir gidişle.\r\n\r\n* * *\r\n\r\nSokakta bir kedi görürseniz, ya da başka bir canlı...\r\n\r\nOnların reklam filminde rol almamış birer Yumoş olduklarını asla unutmayın.\r\n\r\nKüçük kediye gösterdiğiniz sevgiyi-şefkati onlardan esirgemeyin, işte yüreğinizde yeterince var.\r\n\r\nHaykırın gitsin...\r\n \r\n", "Mercedes’le cennete \r\nAKP’nin peşine takılmak sadece ‘cennet-i álá’ya gitmeye yaramıyor. Aynı zamanda mezara da Mercedes ile gitmeyi sağlıyor. \r\n\r\nBaşbakan’ın Alman otomotivcilere ‘Artık cenaze arabalarımız Mercedes marka’ demesinden sonra, işlerin ne kadar yolunda olduğunu daha iyi anlıyoruz. \r\n\r\nMisal vatandaş öldü.\r\n\r\nKamyonet gelirdi eskiden. \r\n\r\nBaşbakan ‘Cenaze arabalarımız artık Mercedes’ müjdesini verdiğine göre, sonunda Mercedes’e binme şansına kavuşan vatandaş, aynı zamanda ekonomik büyümenin ve dünyada yıldızlaşmanın simgesi gibi bir şey...\r\n\r\nKapılar ‘kuupp’ diye kapanır.\r\n\r\nRahat ve konforlu.\r\n\r\nİçindeki rahmetli ekonominin hálá iyi yolda gittiğinden ve Türkiye’nin dünyada yıldızlaştığından emin olmak için tabutun içinden seslenir:\r\n\r\n‘Ne geldi?..’\r\n\r\n‘Mercedes...’\r\n\r\n‘Kaç vites?...’\r\n\r\n‘250 SEL otomatik... Ful donanım, siyah metalik, çelik jant, orijinal döşeme, klima...’\r\n\r\n*\r\n\r\nBaşbakan’ın başarıda ölüleri dahi Mercedes’e bindirme noktasına gelmesi ve Türkiye’nin dünyada bir yıldız gibi parlaması sonucudur ki, büyümenin rekor kırmasına rağmen işsiz sayısının niye durmadan arttığına kimsenin aklı ermiyor.\r\n\r\nYoksulluk sınırının altındakilerin sayısı artıyor. Sinek avlayan esnaf sayısı artıyor. Ürününü yakan köylü sayısı artıyor. İşsiz sayısı artıyor.\r\n\r\nAma nasıl oluyorsa Türkiye büyüyor...\r\n\r\nBiz aslında Türkiye’nin neresinin büyüdüğünü biliyoruz; dengesiz beslenme sonucu ötü büyüyor.\r\n\r\nÖtü (Özel Teşebbüsü) büyüdükçe, yoksulluk artsa bile Türkiye yıldızlaşıyor.\r\n\r\nVe sonunda vatandaş Mercedes’e biniyor.\r\n\r\n*\r\n\r\nÇocuklar ‘Mercedes geldi’ diye koşarlar.\r\n\r\nGeride kalanlar da ağlamakta olan gözlerinden bir tekini açıp bakarlar. Evet, büyüyen ve dünyada yıldızı parlamakta olan Türkiye’nin işareti olarak Mercedes kapıda.\r\n\r\nRahmetli Mercedes’e biner, tabutun içinden sorar:\r\n\r\n‘Kaç yapıyor?..’\r\n\r\n", "Sizi ilgilendirmeyen bir yazı \r\n \r\n\r\n \r\nBU diz boyu rezilliklerde en günahsız devlet adamı kim derseniz, çoğumuzun aklına Cumhurbaşkanı gelmez mi?..\r\n\r\nAma bunlar bugünlerde Cumhurbaşkanı'nın tek imzayla yaptığı kimi işlerden dolayı yargılanması yolunu açmaya çalışıyorlar.\r\n\r\nBununla ilgili yasa hazır.\r\n\r\nEğer yasa iktidarın istediği bu haliyle çıkarsa, Cumhurbaşkanı'nın, Yüce Divan'a gönderildiği gün ise görevi kendiliğinden sona erecek.\r\n\r\nTek imzayla yaptığı işlerden dolayı da doğru mahkemeye.\r\n\r\nSanırsınız ki iktidardakiler kanunsuzluklara karşı çok duyarlı ve çok titizler.\r\n\r\n*\r\n\r\nOysa; en büyük ulusal soygunların elebaşıları hırsız bürokratların dahi öyle kolay kolay yargılanmamalarını, yargıdan kurtulmalarını geçenlerde bunlar sağladılar.\r\n\r\nEli uzun bürokratları yargılamak artık daha zor.\r\n\r\nSanık bürokratların yargılanmasını zorlaştırdılar da, Cumhurbaşkanı'nınkini kolaylaştırıyorlar.\r\n\r\nDahası:\r\n\r\nAsıl siyasetçilerin dokunulmazlığı gündemin en başındaydı.\r\n\r\nKamuoyu, siyasetçilerin dokunulmazlığının daraltılmasını tam da beklerken...\r\n\r\nBunların akıllarına Cumhurbaşkanı geliverdi.\r\n\r\n*\r\n\r\nPeki niçin?..\r\n\r\nGökten bunca yolsuzluk-soygun yağarken...\r\n\r\nBürokratların yargılanması zorlaştırılıp, siyasetçilerin arkasına gizlendikleri dokunulmazlık zırhı korunurken, Cumhurbaşkanı niçin akıllarına geldi dersiniz?..\r\n\r\nÇünkü; Cumhurbaşkanı'nın tek imzayla yapacağı işlerden birisi, kendisine bağlı denetleme mekanizmasını, Devlet Denetleme Kurulu'nu harekete geçirebilmek.\r\n\r\nGeçenlerde bunu bir denedi de...\r\n\r\nO kurulda birçok etkili ve ünlü siyasetçinin, birçok kamu kuruluşundaki gizli kalmış soygunun, henüz hiç açılmamış dosyalarının olduğu biliniyor.\r\n\r\nYargı ve soruşturma kapıları bir bir kapatılırken, Cumhurbaşkanı'nın tek imzayla başlatabileceği denetim daha da önem kazanıyor.\r\n\r\nİşte sorun bu; sorgulanmaya aralık kapı bırakmamak.\r\n\r\nHer şeyi bir yana itip, Cumhurbaşkanı'nın yetkilerini kırpmaya kalkmaları bundan.\r\n\r\nSizi ilgilendirmeyen bir şey olsa da, aklınızın bir köşesinde kalsın derim.\r\n\r\nYarın sistem yine başımıza çöktüğünde hatırlarsınız...\r\n \r\n\r\n", "Mayın tarlaları... \r\n \r\n\r\n \r\nGAZETECİLİĞE başladığım günlerde, bu benim ilk haberimdi:\r\n\r\n‘‘Mayın tarlaları kaldırılıyor.’’\r\n\r\nSonraki zamanlarda da arada bir oturup yazdım:\r\n\r\n‘‘Mayın tarlaları kaldırılacak.’’\r\n\r\nYazı işleri müdürü bağırıyordu:\r\n\r\n‘‘Bıktım senin mayın tarlaları kaldırılıyor haberinden. Hani kaldırıldı mı, yok.’’\r\n\r\nBen de kurguyu değiştiriyordum:\r\n\r\n‘‘Tarladan kaldırılacak olan ne?..’’\r\n\r\nHiçbir zaman mayın tarlaları kaldırılmadı.\r\n\r\nİlk kitabım ‘‘Dövlet’’in de acele ilk sayfalarına koyuverdim:\r\n\r\n‘‘Mayın tarlaları kaldırılırken...’’\r\n\r\nKaldı mayın tarlaları.\r\n\r\nÖnceki gün Milliyet'te ‘‘Mayın tarlaları kaldırılıyor’’ haberini görünce, eski bir dostu görmüş gibiydim:\r\n\r\n‘‘Nasılsın, iyi misin ‘mayın tarlaları kaldırılıyor' haberi, nerdesin?..’’\r\n\r\n*\r\n\r\nGözlerim daldı.\r\n\r\nİlkokula başladığım sene Suriye sınırındaki Ceylanpınar Nahiyesi’nin müdürüydü babam. Kocaman kırmızı lastik topumuz mayın tarlasına kaçmıştı.\r\n\r\nKimse onu oradan alamazdı.\r\n\r\nKız kardeşimle ikimiz, gidip gidip dikenli tellerin dibine oturup topumuza bakardık.\r\n\r\nHüzünlü Güneydoğu akşamlarında, ya da sabahın köründe tellerin dibine çömelip topumuzu bekledik.\r\n\r\nO top için çok ağladım.\r\n\r\nVe gazeteci olur olmaz ilk yazdığım haberdi:\r\n\r\n‘‘Mayın tarlaları kaldırılıyor.’’\r\n\r\nHiç de kaldırılmadı.\r\n\r\n*\r\n\r\nMilliyet'teki haber umarım gerçekleşir.\r\n\r\nO tarlalarda çocuğu, kocası, sevgilisi, kolu, bacağı, ya da benim gibi yüreği kalmış insanlar...\r\n\r\nTümümüzü ağlattı mayın tarlaları.\r\n\r\nGerçi ben sonradan asıl mayın tarlalarının bu yanda olduğunu öğrenmiştim.\r\n\r\nYaşamın mayın tarlasında, temkinli-zıplaya zıplaya, ayaklarımın ucuna basarak yürüsem de, zaman zaman bastığım mayınlarla paramparça olmadım değil.\r\n\r\nYine de mayın tarlasında topum var.\r\n\r\nDilerim bu kez doğrudur:\r\n\r\n‘‘Kaldırılacak mayın tarlaları...’’\r\n \r\n", "Bize çanak lazım \r\n\r\n \r\nBEN gözümü Tansu Çiller'den hiç ayırmam.\r\n\r\nÇünkü biliyorum; aziz halkımız ilk fırsatta ona oy verecektir. İşte Armutlu'da oyu en çok artan parti hangisi?..\r\n\r\nDe Ye Pe...\r\n\r\nBu nedenle; Bacınız nerde, ne yapıyor, belli etmeden izlerim.\r\n\r\nMisal; Avanos'ta çamurdan çanak-çömlek yapan tezgáha, şalvar giyip oturması ve ellerini çamura bulayıp, dönen tezgáhtaki çamurdan bir çanak yapması...\r\n\r\nKi çanakçı, Tansu Çiller'in yaptığı çanağa, nutku kuruyarak uzun uzun baktı.\r\n\r\nÜç bin yıldır o tezgáhlarda bu şekilde bir çanak kimse yapamamıştı.\r\n\r\nÇanağın ortası yukarı doğru sivri.\r\n\r\nOrtasında iki delik vardı ve döner tezgahtan her şey yuvarlak çıktığı halde bu çanağın kenarları mucizevi şekilde dikdörtgendi.\r\n\r\nDe Ye Pe'nin her şartta ayakta kalmasının bir gizemi de burada kendini gösteriverdi:\r\n\r\nDe Ye Pe'liler (Ben kart zamparalar görüşüne katılmıyorum) Genel Başkan'larını bu yaptığı ‘‘çanak’’tan dolayı çılgınca ve uzun uzun alkışladılar:\r\n\r\n‘‘Bravoo!.. Toprağa ruh veren Sayın Çiller...’’\r\n\r\n‘‘Yaşaaa!.. Nurlu elleri değince şey oldu...’’\r\n\r\nElbette ‘‘Şey oldu’’ yerine‘‘Çanak oldu’’ diyecek ama, yeryüzünde ortası sivri, dibi iki delikli ilk çanak (!) orada ve tezgahçının dili tutulmuş durumda.\r\n\r\nKimi partililer ise Genel Başkan'larının yaptığı şeye asla isim bulamadılar:\r\n\r\n‘‘Nurooll!.. Yaptığı nelere de bak nelere...’’\r\n\r\nDoğrusunu isterseniz ortası sivri, dibi iki delikli, kenarları dikdörtgen ilk çanağı yapan Tansu Çiller de şaşkındı ama, mademki alkışlıyorlardı, o da iktidara gelir gelmez yapacağı ikinci çanağı peşinden açıkladı:\r\n\r\n‘‘Mali af...’’\r\n\r\n*\r\n\r\nDevleti dolandırmış olanlara bundan daha iyi çanak olabilir mi?..\r\n\r\nKim vergisini-primini-borcunu-faizini yatırmamışsa ödüllendirecek... Kim namuslu davranıp yükümlülüğünü yerine getirmişse cezalandırılacak, enayi...\r\n\r\nNe yazık ki unutkan ya da avantacı toplumun ilk yanıtı zaten Armutlu'dan gecikmedi:\r\n\r\nDe Ye Pe oyunu en çok artıran partidir.\r\n\r\nEn iyisi Tansu Çiller'i yine Başbakan yapın.\r\n\r\nTürkiye'nin başından felaketlerin niye eksik olmadığını sonra düşünürsünüz.\r\n\r\nHadi göreyim sizi...\r\n \r\n", "Asıl hasta Ecevit değil \r\n \r\n\r\n \r\nERKEN seçim ‘‘tıbben’’ ilan edildi.\r\n\r\nBu kaçınılmaz.\r\n\r\nEkonomisi hasta, adaleti hasta, bürokrasisi hasta, sermayesi hasta, sağlam yeri kalmamış ülkede bir de Başbakan hasta olunca, ne yapacaksınız?..\r\n\r\nMemleket yoğun bakım servisi.\r\n\r\nDemokrasilerde böyle durumlarda seçime gidilir.\r\n\r\nSeçim; halkın kendi yazgısına el koymasıdır.\r\n\r\nNiçin korkacaksınız?..\r\n\r\n*\r\n\r\nArtık bazı kaçınılmazları kabul etmeli.\r\n\r\nBir:\r\n\r\nEcevit'in sağlık durumu eskisi kadar bile değil. Allah ona sağlık versin ama doktorlar umut vermiyorlar.\r\n\r\nİki:\r\n\r\nBaşbakan'ın hastane kapısına ilk gidişi tatil gününe denk gelmeseydi, ekonominin büyük patlamalar yaşayacağını ekonomistler kabul ettiler ve Türk ekonomisinin bundan sonraki şokları da taşıyamayacağını söylediler.\r\n\r\nÜç:\r\n\r\nEcevit'in dahi artık çekilmeyi düşündüğü, aileye yakın kaynaklardan sızmaya başladı.\r\n\r\nDört:\r\n\r\nAma yerine kimin geleceği sorunu var. DSP içinden bir isim çıkamaz, çünkü karı-koca partisinde hiç de öyle bir olanak yoktu. Rahşan Ecevit'i MHP istemez.\r\n\r\nZaten Ecevitler, iktidarı MHP'nin liderliğine bırakmazlar.\r\n\r\nBeş:\r\n\r\nAncak halka gitmeden, mahdut azınlığın kafasına uygun bir başbakan bulmak. Ya da kimi kumpaslar bozulmasın diye sedyedeki iktidara razı olmak bakın yine ağır basıyor.\r\n\r\n*\r\n\r\nO zaman asıl hasta olan Ecevit değil.\r\n\r\nBöylesi demokrasi...\r\n\r\nHalka gitmenin sakıncalı görüldüğü... Demokrasinin en vazgeçilmezi seçimlerin dahi tehlike olarak sunulduğu...\r\n\r\nZaten seçim yapılsa bile durumun daha kötü olacağının peşin kabul edildiği...\r\n\r\nBu yüzden de yeni Başbakan seçmektense, iş göremeyecek kadar hasta bir Başbakan'a katlanmanın en iyi sayıldığı...\r\n\r\nBir yatalak demokrasi.\r\n\r\nEcevit'in ayak ucunda yatan asıl hasta o.\r\n\r\nKör-kötürüm...\r\n \r\n", "Duydun mu?.. \r\n \r\n\r\n \r\nBİLMİYORUM, zamanı mıdır...\r\n\r\nDün gece yine senin için keman çaldım...\r\n\r\nDuymamışsındır...\r\n\r\nDuyman için neler yapmadım gülüm...\r\n\r\n‘‘Bir oda yaptırdım hurma dalından\r\n\r\nİçini döşedim acem malından\r\n\r\nO da benim değil, ahbap malından...’’\r\n\r\nGözlerimi yumdum, başım döndü, ben, yay ve kemanım... Üçümüz birden senin için çaldık...\r\n\r\n‘‘Dün gece uyumamışam\r\n\r\nYar gelmiş duymamışam...’’\r\n\r\nDuymamışsındır...\r\n\r\nBu kez duyman için şarkılar adına bağırdım da...\r\n\r\nVar gücümle...\r\n\r\nAvazım çıktığı kadar...\r\n\r\nKöpekler korkup kaçtılar...\r\n\r\nOlsun...\r\n\r\n*\r\n\r\nAkşam olup, zifiri karanlık evlerin üzerine çöktü mü, bilemezsin nasıl dalarım...\r\n\r\nGeceleri sevmemem, kapıları çalan olmadığı içindir gülüm...\r\n\r\nBen de keman çalarım... \r\n\r\nNotalar kapıları, camları tıklatır...\r\n\r\nKeşke sorsaydın...\r\n\r\n‘‘Kapıyı çalan kimdir...’’\r\n\r\nDuymamışsındır...\r\n\r\nBu kez var gücümle şarkılar adına bağırdım da, sorma... \r\n\r\nKomşular ‘‘Baskın var’’ diye, koşup polis-jandarma çağırdılar mı bilemem, karanlıktı zaten...\r\n\r\n‘‘Gün kararınca boynum bükülür\r\n\r\nDalarım uzaklara canım sıkılır...’’\r\n\r\nDuymamışsındır gülüm...\r\n\r\n*\r\n\r\nSarı Gelin'i, Ormancı'yı, Kara Çadırın Kızı'nı, Eminem'i, Pala Remzi'yi, Berivan'ı, Lemide'yi, kim varsa topladım başıma...\r\n\r\n‘‘Saza sen niye gelmedin?..’’\r\n\r\nGörseydin; kılıcını evde unutmuş bir şövalye gibi, ben de havada yay salladım, zıpladım ve ilk kez şarkılar adına, çığlık çığlığa bağırdım...\r\n\r\n‘‘Dağlarda kar olsaydım olsaydım\r\n\r\nEski bir türkü olsaydım olsaydım...’’\r\n\r\nDuymamışsındır...\r\n\r\nDün gece yine senin için kemanımla türküler çaldım...\r\n\r\nDuymamışsındır gülüm...\r\n \r\n", "O benim babam... \r\nYARIN Babalar Günü.\r\n\r\nKapitalist dünyanın sırf tüketimi coşturmak için anneleri, sevgilileri, babaları böyle bir güne sığdırmasına kızsam da, gazetelerdeki ‘Babalar Günü’ başlıklarını okuyunca burnumun direğinin sızlamasına engel olamam. \r\n\r\nYarın sabah ilk işim onu telefonla aramak ve söylemek olacak:\r\n\r\n‘Ellerinden öperim babam...’\r\n\r\nVe telefonun kapanış sesi ‘tık’ ile birlikte arkama yaslanıp kısa pantolonumla koşacağım babama.\r\n\r\nSonra o önde ben arkada, Urfa’nın dar bir taş sokağından aşağı çarşıya doğru yürüyeceğiz.\r\n\r\nOnun başında beyaz fötr şapkası, benim kolumda sarı alışveriş sepeti, o önde ben arkasında... \r\n\r\nO arkadaşlarını gördükçe fötr şapkasını çıkartır gibi yaparak selam verecek, ben arkadaşlarıma rastladıkça ‘dikkat, densizlik yapmanın sırası değil...’ anlamında önümde yürüyen adamı gözlerimle işaret edeceğim:\r\n\r\n‘O benim babam...’ \r\n\r\nYok eğer sarı sepeti kafama geçirip, kollarımı yanlara açıp, geçenlere ‘yürüyen sarı sepet’ taklidi yapıyorsam, arkasına bakmadan beni uyarırdı babam:\r\n\r\n‘Doğru yürü, düşeceksin...’\r\n\r\n*\r\n\r\nDoğru yürüyorum babam...\r\n\r\nİstediğin gibi dimdik...\r\n\r\nTaklit yapmadan...\r\n\r\nYüzümü sarı sepetlerde saklamadan.\r\n\r\nVe söylediğin gibi; ülkemi severek, çağdaşlığa ve aydınlığa koşan arkadaşlarımın arasında, başımı öne eğmeden, korkmadan ve sinmeden, iyi bir cumhuriyet çocuğu, iyi bir insan olarak yürümeye çalışıyorum.\r\n\r\nŞimdilik düşmeden...\r\n\r\n*\r\n\r\nO dar taş sokaktan sonra da her zaman önümde yürüdü o beyaz fötr şapkalı adam.\r\n\r\nKimi zaman taa uzaklardan telefon açıp ‘O yazdığın yanlış’ dediğinde, ya da ‘O öyle yazılmaz’ diye uyardığında, hálá ödüm kopsa bile boynuna sarılıp, koklar gibi öpmek isterim.\r\n\r\nGurur duya duya...\r\n\r\nTaş sokaktan aşağıya doğru, sokakta oynayan çocuklara nispet...\r\n\r\nKimse o önde yürüyen adamın telefondaki sesini duymasa bile, içimden dönüp herkese söylemek geçer, bağıra bağıra:\r\n\r\n‘O benim babam...’ \r\n", "G-Af... \r\n \r\n\r\n \r\nBUNLAR bir tuhaf.\r\n\r\nBaşbakan Ecevit, Rahşan Ecevit ve Adalet Bakanı ne Hikmet'se, muhtemelen evde bir masanın etrafına oturdular.\r\n\r\n\r\nÜçü hukuku düzenleyecekler.\r\n\r\nZavallı hukuk.\r\n\r\nHukuk; insanoğlunun en zor, en zahmetli buluşudur. İcat edilen hiçbir sistem, hukuk kadar karmaşık ve kapsamlı değildir.\r\n\r\nÜçü oturdular...\r\n\r\nBence böyle oldu.\r\n\r\nŞimdi yeryüzünün bütün hukukçuları bir araya gelseler, bunların karıştırdıkları hukuku düzeltemezler.\r\n\r\nÖnce 35 bin hırsızı-katili-kapkaççıyı ‘‘Ortada kanun var’’ diyerek saldılar, şimdi de kalanları ‘‘Cumhurbaşkanı veto etti, ortada kanun yok’’ diye salıyorlar.\r\n\r\n*\r\n\r\nBen biliyorum; üçü oturdular...\r\n\r\nAdalet Bakanı ne Hikmet'se, uykusuz kalmış uzun sefer şoförü gibi gözlerini aralayarak, hukukun ana prensiplerinden başladı anlatmaya, öbürleri hiçbir şey anlamadılar.\r\n\r\nRahşan Hanım, Bülent Bey'in kulağına eğilerek ‘‘Rauf Denktaş değil, o Hikmet Bey’’ dedi.\r\n\r\nVe işte böyle oldu.\r\n\r\nNasıl olduysa; düşünenler-yazarlar-fikrini söyleyenler içerde kaldılar da, baltayla adam doğrayanlar, bıçakla kafa kesenler çıktılar.\r\n\r\nSuçlular artık özgür, masumlar sokak terörüne esir oldular.\r\n\r\nDaha şimdiden yüz ölü, yüzlerce yaralı, binlerce suç ve sinmiş-korkmuş-tehdit altında bir toplum var.\r\n\r\nSuçu ödüllendirdiler, suçsuz kadınlar-çocuklar gitti.\r\n\r\n*\r\n\r\nMuhtemelen böyle oldu.\r\n\r\nÜçü oturup hukuku düzenlediler.\r\n\r\nBen biliyorum, öbürü kulağına eğilip ‘‘Mikrofona gerek yok, Hikmet Bey duyuyor, zaten o tuttuğun çaydanlık’’ demiştir.\r\n\r\nNe yaptılar, nasıl yaptılarsa, medyada bütün yazarlar başımıza geleni anlatmaya çalışıyorlar, asla anlatamıyorlar.\r\n\r\nİşte dün ortakları Mesut Yılmaz dahi ‘‘Tam bir trajikomik’’ demedi mi?..\r\n\r\nVe Başbakan; altında imzası olan, ama kalkıp ‘‘İçime sindiremedim’’ dediği Af Yasası için bu kez ‘‘İkna oldum’’ demez mi?..\r\n\r\nBu aslında bir dram...\r\n\r\nÜçü oturup hukuk yapmaya kalktılar.\r\n\r\nBöyle oldu...\r\n \r\n", "Promosyon olarak Başbakan... \r\nSAMSUN’da Kuran kursuna giden çocuklara promosyon olarak bisiklet veren imama kızdılar.\r\n\r\nOysa imam doğrusunu yapıyor. \r\n\r\nYaşamlarımızın çoğu promosyonların peşinde koşmakla geçer.\r\n\r\n‘Dersine çalış, sonra şeker var’ ile başlar promosyonlar. Zaten annesi de ‘Çocuk doğur, kocan eve bağlansın’ şeklindeki ‘eve bağlanacak koca’ promosyonunu düşüne düşüne onu doğurmuştu.\r\n\r\nPromosyonlar hiç bitmez.\r\n\r\nÖlseniz bile...\r\n\r\nİşte elimde okuyorum; bütün dini kitap satanlarda bulabileceğiniz Ramuz El-Ehadis kitabında şeyh hazretleri cennete gideceklere promosyonu açıklıyor:\r\n\r\n‘Her mümine 4000 bakire, 8000 bin dul, 200 huri...’\r\n\r\n*\r\n\r\nPromosyonlar hep vardır.\r\n\r\nSamsun’daki imama da kızmamalısınız. Onun yaptığı ile bu siyasi iktidarın yaptığı arasında hiç de fark yok. \r\n\r\nSizi inançlı ve imanlı bir Müslüman yapmak için nasıl da çırpındıklarını görüyorsunuz.\r\n\r\nBurada promosyon Başbakan’ın kendisidir.\r\n\r\nHem iyi bir dindar olarak ahireti kurtarıyorsunuz, hem de yanında bir Başbakan’ınız oluyor.\r\n\r\nDaha da açıkçası:\r\n\r\nSize bisiklet verecek değiller.\r\n\r\nDin-iman derken, bir de bakıyorsunuz başınızda bir Başbakan...\r\n\r\n*\r\n\r\nSamsun’daki imam doğrusunu yapıyor.\r\n\r\nDaha da açıkçası, onun yaptığı ile öbürlerinin yaptığı arasında fazla fark yok.\r\n\r\nBirincisinde; kursa koşuyorsunuz, imamın dediğini yapınca hem din-iman sahibi oluyorsunuz, hem de bir bisikletiniz oluyor.\r\n\r\nİkincisinde:\r\n\r\nDoğru iktidara koşuyorsunuz, imamın dediğini yapınca hem din-iman sahibi oluyorsunuz... \r\n\r\nHem de bir Başbakan’ınız oluyor.\r\n\r\n*\r\n\r\nŞimdi hep birlikte koşun iktidara, yerinizi alın.\r\n\r\nDin-iman derken...\r\n\r\nBisiklet... \r\n\r\nPardon, Başbakan sizin olsun... \r\n", "Bir gün kar yağmazsa... \r\nDÖRT kişi arabanın arka tamponunun üzerine çıkmış zıplıyorlar ki, araba karda yürüsün. \r\n\r\nAtatürk'ün ‘‘Türk zekidir...’’ sözü burada da yerini buluyor.\r\n\r\nÇünkü dört kişi tamponun üzerine çıkıp zıpladıkları zaman, araba sanki zincir takmış gibi oluyor.\r\n\r\nAslında zincir yok.\r\n\r\nArabanın tekerlekleri karda kayıp boşuna dönünce, dört kişi hemen yetişiyor.\r\n\r\nTamponun üzerine atlayıp hep birlikte başlıyorlar zıplamaya ve araba yürüyor.\r\n\r\nDünyanın bir başka yerinde insanların aklına bu gelmez.\r\n\r\nVe bir yabancı görse, asla aklı ermez; dört insanın zincir fonksiyonu üstlendiklerine.\r\n\r\nNitekim araba geri geri kaymaya başlayınca da, bu kez omuz vererek ‘‘takoz’’ görevini yerine getiriyorlar.\r\n\r\n*\r\n\r\nBizim medya ise kabahati karda bulmakta:\r\n\r\n‘‘Kar faciası...’’\r\n\r\n‘‘Kar esir aldı...’’\r\n\r\n‘‘Beyaz felaket...’’\r\n\r\nOysa kar, yaşam demek.\r\n\r\nBir an için kar yağmadığını düşünün; denizler dışında yaşam bir anda sona erecektir.\r\n\r\nÇünkü sıcak mevsimlerde kara parçaları üzerindeki yaşamı besleyen, yüksek yerlerdeki kar stoklarıdır. Kar yoksa, dört mevsim akıp duran ve yaşamı sağlayan ırmaklar, dereler, nehirler, yeraltı suları da yok...\r\n\r\nKarada yaşam da...\r\n\r\nKar, doğanın insanoğluna verdiği en büyük armağanlardan birisidir.\r\n\r\nKar; nimettir.\r\n\r\nBir gün kar yağmadığı zaman, karada yaşamın bitişidir o...\r\n\r\n*\r\n\r\nNe yapacaksınız ki ahmak insanoğlu işine gelmediği zaman sırf kurda, kuşa, dağdaki ayıya, sokaktaki köpeğe, kooperatif yapacağı yerdeki ormana kızmıyor.\r\n\r\nKara da kızıyor...\r\n\r\nZincirsiz yola çıkmış, niye yolda kaldım diye sormakta.\r\n\r\nDoğanın tertemiz, bembeyaz, masum ve yardımsever hediyesi kar, insanın elinde bir anda ‘‘felaket’’ oluveriyor.\r\n\r\nOysa ‘‘felaket’’ olan insan.\r\n\r\nTelevizyonda, otomobilin arka tamponuna çıkmış zıplayan dört insana ve kara kızan önde oturana bakıyorum...\r\n\r\nFelaketin ta kendisi... \r\n\r\n\r\n", "Bir eski hayat kadını... \r\nONUN bir zamanlar çok güzel olduğu belli. \r\n\r\nÇok görmüş geçirmiş birisi. \r\n\r\nOna, ‘Arada bir gelip seninle birlikte olmak istiyorum, bir gecelik, birkaç gün falan...’ dedim.\r\n\r\nGüldü, ‘Senin gibi çok isteyen var, bir gecelik, birkaç günlük... Özellikle dışardan gelenler uzun süre benimle kalmak istemiyorlar artık’ dedi.\r\n\r\n‘Yine de senin yeterince áşığın vardır...’\r\n\r\n‘Var, onlar da benimle yaşamanın zor olduğunu, çekilmez olduğumu söylemeye başladılar...’\r\n\r\n‘Adın ne?..’\r\n\r\n‘İstanbul...’\r\n\r\n*\r\n\r\nEski bir hayat kadını.\r\n\r\nSaçları boyalı.\r\n\r\nTakma kirpikleri, yüzünde yaldızlı fondöten, taşmış kırmızı ruj...\r\n\r\nRüzgár denizden esince kötü bir parfüm kokusu geliyor. Boğazına iki tane boncuktan kolye takmış. \r\n\r\nBacaklarında bıçak izleri var.\r\n\r\n‘Görgüsüzler yaptılar’ derken canı sıkılıyor.\r\n\r\nTeninde zengin áşıklarının diş izleri duruyor. Farkına varıldığında, ‘Áşıklarım ısırıyorlar, güzelliğimi düşünmeden, şehvetle yapıyorlar bunu, izi kalıyor’ diyor.\r\n\r\nSiluetini yanağında yükselmiş çıbanlar bozuyor.\r\n\r\nEski günlere daldığında áşıklarından tapu müdürlerini, belediye başkanlarını, hatta başbakanları ‘...sonra beni hovardalara sattılar’ diye anlatıyor.\r\n\r\nAkşamları elinde bardak, çığlıklar atarak eğleniyor...\r\n\r\nAdına bu kadar şiirler yazılmış, şarkılar yapılmış bir başka aşk kadını yok. Ama o sevdalıları dönüp görseler onu asla tanıyamazlar.\r\n\r\n‘Depre(m)syondayım, bir bu eksikti’ diye yakınıyor.\r\n\r\n*\r\n\r\nBir ara cilveli cilveli güldü:\r\n\r\n‘Beni istiyor musun?..’\r\n\r\n‘Bir-iki gecelik belki’ diye kıvırıyorum.\r\n\r\nSonra bir anda yeniden değişiyor, gözleri dalıyor, yanaklarından iki damla yaş süzülüyor, elinin tersiyle siliyor:\r\n\r\n‘Eskiden çok güzeldim... Mutlu ederdim áşıklarımı... Güvendiğim insanlar oldu... Ama beni aşkları gibi sevmediler, bir hayat kadını gibi istediler... Soydular, yatağıma girdiler, tatmin oldular, sonra hırpaladılar... Bak ne oldum?..’ \r\n", "Kaçtı kaçtı ne kaçtı?.. \r\nKİM ne derse desin. \r\n\r\nBen Maliye Bakanı Kemal Unakıtan'ı beğeniyorum.\r\n\r\nBir defa ilerici...\r\n\r\nKi televizyona çıkıp konuşmadığı zaman canım sıkılır, herkese surat asarım.\r\n\r\nNasıl seslenmişti vergi kaçıranlara:\r\n\r\n‘‘Lan oğlum...’’\r\n\r\nBunca gelmiş-geçmiş Maliye Bakanı içinde ilk kez gerçekçi bir vergi sınıflamasını yapan da o oldu:\r\n\r\n‘‘Faydalı vergiler, faydasız verdiler...’’\r\n\r\n*\r\n\r\nBen size söyleyeyim; serbest kazanç sahibi vergi mükelleflerinin hemen hemen tümü, verdiği verginin ‘‘faydasız vergi’’ olduğunu düşünüyorlar.\r\n\r\nKi faydasız vergilerini yatırmadılar.\r\n\r\nBakın; kriz yılı olan 1994'ten bu yana ilk kez vergi gelirleri hedefi tutturulamadı.\r\n\r\n2.8 katrilyon açık verdi Maliye.\r\n\r\nVergi kaçırma oranı AKP'den önce en çok yüzde 173 idi, 2003'te yüzde 214'e çıktı bu. Sebebi; vergi gelirlerini artırmak için ‘‘Vergi Barışı’’ adı altında af çıkarttılar, ki vergi geliri artsın.\r\n\r\nTersine düştü...\r\n\r\nBöylece ‘‘Vergi Barışı’’ yasası, Maliye Bakanı'nı ‘‘sahte fatura suçlamasından’’ kurtaran maddesi dışında işe yaramadı.\r\n\r\n*\r\n\r\nBizler ‘‘Vergi barışı adı altında getirilen affın kimi kesimleri kurtarmayı amaçladığını, işe yaramayacağını, tersine vergi kaçakçılığının artacağını’’ yazmıştık.\r\n\r\nHem o televizyonda oturup durmadan konuşan bizim eko-gevezeler, hem AKP'liler kızmışlardı.\r\n\r\nİşte...\r\n\r\nMemur, emekli, işçi olsun... Hastasına ilaç, çocuğuna mama alan olsun, son kuruşuna kadar vergisini verdi. \r\n\r\nAma aftan yararlanan düzenbazlar daha çok vergi kaçırdılar.\r\n\r\nSizler evinizin, musluktan akan suyun, arabanızın vergisini bir kat fazlasıyla ödeyeceksiniz.\r\n\r\nAma Maliye Bakanı'nın ‘‘af’’ ettiği sahtekárlar-üçkáğıtçılar 9.6 katrilyonu kaçırdılar.\r\n\r\nBelki de kaçırılan ‘‘faydasız vergi’’ idi, biz bilemeyiz.\r\n\r\nBunlar bu işi bildikleri için böyle oldu.\r\n\r\nYeteneklerini daha da göreceksiniz.\r\n\r\nYavaş yavaş... \r\n\r\n", "Haberlerden ne haber?.. \r\n‘‘BAŞBAKAN ABD'de’’ haberlerine devam:\r\n\r\nAmerika'da yaşayan bir okurum (iznini almadığım için adını veremeyeceğim) gönderdiği e-mail'de diyor ki: \r\n\r\n‘‘Burda bir tek gazete, bir tek televizyon olsun Erdoğan'ın ABD ziyaretine tek kelime bile yer vermedi. Bütün gün televizyonları dolanıp durduk, sadece CNN altyazı olarak geçti.’’\r\n\r\nOlsun...\r\n\r\nBizim medyadaki haberler bütün dünyaya yetecek kadar.\r\n\r\nDoğrusunu isterseniz Amerikalılar bu haberleri kaçırdıkları için şanssızlar.\r\n\r\nMisal şu nasıl:\r\n\r\nÖnde Başbakan, arkasında iki yüz kişilik heyet, otelin lobisine doluşup, develeri kaybolmuş Araplar gibi bağıra-çağıra konuşmaya başladılar.\r\n\r\nTürklerin sigara dumanından otelin alarmı çalmaya başladı.\r\n\r\nYukarlardaki tüm müşteriler kaçtılar.\r\n\r\nİtfaiye geldi.\r\n\r\nBizim heyet aynı anda bir ağızdan konuşmaktan, tüm bunları duymadı bile.\r\n\r\nKimisi ise herkes kaçarken ‘‘Bize bir şey olmaz’’ diyerek odalarına çıktılar.\r\n\r\nKomedi filmlerini seven Amerikalılar için bu haber bir kayıp değilse ya ne?\r\n\r\n*\r\n\r\nYa da şu komedi habere bakın:\r\n\r\n‘‘Bush, Erdoğan'a -Türkiye'nin imajını değiştirdiniz- dedi...’’\r\n\r\nVay canına...\r\n\r\nTürkiye'nin ‘‘laik-modern devlet’’ olma hedefinden çıkıp, ‘‘Müslüman demokrat’’ imajına girdiğini hepimiz biliyoruz.\r\n\r\nEğer Bush bu imaj değişikliğini olumlu buluyorsa, bizim tezimi doğruladı demektir:\r\n\r\nABD; bir yeni ‘‘İslami demokrat’’ modeli deniyor Türkiye'nin başında.\r\n\r\nNitekim; bizim eleştirdiğimiz türbanlı hanımların toplantısına dalıp, türbanı diplomatça desteklemesi de anlamlı.\r\n\r\nZavallı Türkiye...\r\n\r\nLaik-demokrat ve çağdaş olmayı denerken, bu kez Müslüman-demokrat modelin denek tahtası.\r\n\r\n*\r\n\r\nMedyaları yer vermediyse, Amerikalılar tüm bu eğlenceli haberleri kaçırdılar demektir.\r\n\r\nİnsan bir bakar...\r\n\r\nYahudilerden ‘‘Üstün cesaret belgesi’’ alan, kutsal haçın altında cart kırmızı Katolik cübbesini giyen, bu değişik imajdaki Müslüman arkadaş ne yapıyor?.. \r\n", "Makul çoğunluk mu? \r\n \r\n\r\n \r\n‘‘MAKUL çoğunluk’’ yeni bir tanım...\r\n\r\nAkıllı, mantıklı, ölçülü, sesi çok çıkmasa da vereceği bilinçli kararlarla işleri düzeltmesi beklenen, rejimin güvencesi çoğunluk...\r\n\r\nBöyle bir şey var mı, yok mu?..\r\n\r\nBilemem...\r\n\r\nVarsa, o zaman esas itibarıyla üçe ayrılır:\r\n\r\nBirincisi, uyku halinde, sessiz, gözleri asla açılmamış ve açılma olasılığı olmayan, hiçbir zaman uyanıp ayağa kalkmayan çoğunluk:\r\n\r\n- Mahmur çoğunluk...\r\n\r\nİkincisi, kendisi uyanmadığı halde, sürekli olarak başkasının uyanmasını bekleyen ve sık sık ‘‘Nerde bu devlet, nerde bu millet?..’’ diyerek kendi kendini arayan çoğunluk:\r\n\r\n- Malul çoğunluk...\r\n\r\nÜçüncüsü, bu dünya ile mark bazında ilişki kurmakla birlikte, ahiret için siyasi hazırlık yapan, yobaz politikacılara oy verince Cennet'e gideceğini sanan çoğunluk:\r\n\r\n- Merhum çoğunluk...\r\n\r\n*\r\n\r\nBelki ‘‘makul çoğunluk’’a bir dördüncüsünü eklemek olası:\r\n\r\nBizim medyanın yarattığı, kendisi hiçbir zaman iyi bir şey yapmamakla birlikte sürekli olarak iyi bir şeyler olmasını bekleyen ve ‘‘İyi şeyler de oluyor’’ haberleri ile yetinen, imal edilmiş çoğunluk:\r\n\r\n- Mamul çoğunluk...\r\n\r\nO zaman buna bir ilave olarak:\r\n\r\n- Meşgul çoğunluk...\r\n\r\nTakımı gol atınca yüzünü boyayıp sokağa dökülen... Ya da diskotek pisti ile televole arasında yaşayıp, boş zamanlarında ‘‘Biri Bizi Gözetliyor’’un anahtar deliği ile meşgul olan çoğunluk...\r\n\r\n‘‘Makul çoğunluk’’ mahmur, malul, merhum, mamul, meşgul çoğunluklardan meydana geliyorsa, buna üç ilave daha:\r\n\r\n- İşi tıkırında; mahdut çoğunluk ile...\r\n\r\n- Acından ölmüş; maktul çoğunluk...\r\n\r\n- Ve dünya yıkılsa ağzını açmayan; mazbut çoğunluk... \r\n\r\n*\r\n\r\nİşte bu ‘‘makul çoğunluk’’ içinde yer alan, ama ‘‘makul çoğunluğun’’ kurbanı olan, bilinçli-akıllı-aydın, kuru içinde yanan insanlar elbette var...\r\n\r\nOnlar; mağdur azınlık olmalı...\r\n\r\nYoksa çoğunluğun oyları ile yönetilen bir demokratik ülkede, ‘‘makul çoğunluk’’ varsa, o ülke nasıl böyle sürüm sürüm sürünebilir?..\r\n\r\nNasıl kara yazgısını değiştiremez?..\r\n\r\nNasıl?..\r\n \r\n\r\n", "Masal anlatma özgürlüğü... \r\n \r\n\r\n \r\nANLADIĞIM kadarıyla Kemal Derviş, evine gelen elektirik ve doğalgaz faturalarındaki vergi kalemlerini görünce ‘‘Aaaa...’’ diye bağırdı...\r\n\r\n\r\nKorumaları ‘‘yakın tehdit’’ pozisyonuna geçtiler...\r\n\r\nMeğer kağıttaki KDV'yi görmüş...\r\n\r\nKorumalar o ‘‘yakın tehdit’’ ile iç içe yaşadıkları için, toparlanıp tabancalarını kılıflarına sokarken ‘‘Bir şey yok beyefendi, o sadece KDV’ dediler...\r\n\r\nDerviş gözlerini ayırarak:\r\n\r\n'Ama ne kadar büyük...''\r\n\r\nHani akrep-makrep görmüş gibi...\r\n\r\nKorumalar efsunluydu...\r\n\r\nDerviş bu kez daha uzun bir ‘‘Aaaaaaa...’’ çekerek, tepesinden bakıp onlara sordu:\r\n\r\n‘‘Herkese böyle mi geliyor...’’\r\n\r\nBu kez korumalar bir ağızdan ‘‘Yaaaa...’’ dediler...\r\n\r\nMuhtemelen Derviş sandı ki bir tek kendisine geldi...\r\n\r\nDoğrusunu isterseniz zaten ‘‘Herkese böyle gelen’’ diye bir şey de yok, ‘‘herkesten böyle gidiyor’’du...\r\n\r\n*\r\n\r\nİşte o an ekonomik mehdi Derviş Efendi'ye gaipten bir his geldi ve her zamanki ekonomik hutbelerinden birisini okudu:\r\n\r\n‘‘Bu millet bütün bunlara rağmen isyan etmiyor... Türkiye'de isyan çıkmayacağına kesinlikle inandım... Arjantin ile farkımız bu...’’\r\n\r\nBen biliyorum, ertesi gün de ‘‘Bu millet isyan etmez...’’ gibi bir inançla da mutlu mutlu kalkıp ODTÜ'ye konferans vermeye gitti...\r\n\r\nVe çocuklar bağırdılar:\r\n\r\n‘‘Bu ülkede insanların aç kalma, sizin de masal anlatma özgürlüğünüz var...’’\r\n\r\nBu isyan değilse ne?..\r\n\r\n*\r\n\r\nBen hiç böyle ülkeyi kurtaracak büyük ekonomist görmedim... \r\n\r\nDilinden düşürmediği vergi yükünün ağırlığını, ancak kendisine gelen faturadan öğreniyor... Ekonominin başındaki adamın ‘‘Herkese böyle mi geliyor?’’ diyerek korumalardan bilgi alması ise ilgisizliğinin kanıtı...\r\n\r\nSiz hiç; KDV oranlarını ve kimlerden alınıp alınmadığını bilmeyen bir Ekonomiden Sorumlu Bakan duydunuz mu?..\r\n\r\nKısacası; bizler yine bir kandırmaca ile karşı karşıyayız...\r\n\r\nBir uyutma... \r\n\r\nBir aldatmaca...\r\n\r\nBir yalan...\r\n\r\nBu kez aktör; Derviş...\r\n\r\nİnsanların aç kalma, onun da masal anlatma özgürlüğü var, o kadar...\r\n \r\n", "Çöpçüleri dövmeyin \r\n\r\nKURTULUŞ günü kutlamalarını bilirim.\r\n\r\nBelediye çöpçülerini düşman Fransız askerleri kılığına sokarlardı. Açık mavi, en ucuz bezden, tulumla şalvar arası bir üniforma.\r\n\r\nAnlatılanlara göre onlara ilk dayağı, elbiselerini diken terzi ustası atardı.\r\n\r\nSonra şapkacı bir elinde mezro, öbür elinde kalın bir sopa ile gelirdi.\r\n\r\nPeşinden ayakkabılarını veren ayakkabıcı, bir yandan herkesin ayağına uygun postal giydirirken, bir yandan da tahta ayakkabı kalıpları ile kafalarına kafalarına...\r\n\r\nZaten sonra bayram günü gelirdi.\r\n\r\n*\r\n\r\nKahraman Türk askeri kılığına girmiş şehrin ileri gelenleri, zenginleri ve saygın kişileri, çizmeler, kalpaklar, kılıçlar ve dürbünleri ile yerlerini alırlardı.\r\n\r\nDüşman rolündeki çöpçüler, ucuz mavi bezden giysileriyle tir tir titrerlerdi.\r\n\r\nBirazdan en yoğun biçimde dayak yiyeceklerini bilirlerdi.\r\n\r\nVe temsili savaş başlardı.\r\n\r\nMavi ucuz bezden üniformalı düşman askerleri ileride gözüktüğünde, mikrofondaki görevli var gücüyle ‘‘Kahpe düşmannnn...’’ diye bağırır, tribünlerde oturan seyirciler de ‘‘Sizin ta sülalenizi. İ..ler...’’ diyerek ona katılırlardı.\r\n\r\nTürk askeri karşı taraftan gözüküp, havaya kurşun sıka sıka geldiklerinde ise, ne kadar ahaliden seyirci varsa, sopalarla-tekmelerle çöpçülere yanaşırlardı.\r\n\r\n*\r\n\r\nSonunda ANAP'lılar, kurtuluş günlerinden düşman askerlerinin dövülme sahnelerinin kaldırılması için öneride bulundular.\r\n\r\nBence de...\r\n\r\nİşte; Fransızlar, İngilizler, İtalyanlar güzel yurdumuza gelmiyorlar diye ekonomik krizin aşılması zorlaşıyor.\r\n\r\nBuna yabancı sermaye diyorlar.\r\n\r\nGelseler, Süleyman Demirel Çankaya Köşkü'nün bahçesini vermeye bile razı.\r\n\r\nO zamanların işgal güçleri, Fransızlar, İtalyanlar, İngilizler biraz gelecek olsalar, göbek atıp oynuyor Türkiye.\r\n\r\nÇiftçinin tarlasına neyi ekeceğinden, işçilerin kömür parasına kadar el koymuş gerçek emperyalizm boyunduruğu altında, daha da, daha da gelmeleri için dua ederken.\r\n\r\nDüşman kılığına soktuğumuz çöpçülerimizi niçin döveceğiz?..\r\n\r\nÜstelik; bugün siyasal-kültürel-ekonomik işgal altında, sessiz-pısırık ve korkakça sinmişken...\r\n\r\nNiçin döveceksiniz çöpçüleri?.. \r\n\r\n", "Yanlış adres... \r\nTÜRBANLI bir grup kadın, Çankaya Köşkü’ne yürüyerek Cumhurbaşkanı’na bir Kuran bıraktılar.\r\n\r\nBu, Cumhuriyet tarihimizde ilk kez oluyor. \r\n\r\nTürbanlıların Köşk kapısında okudukları bildiride ise Cumhurbaşkanı’na ‘Din ve vicdan özgürlüğünün önünde durmaktan vazgeçin. Nur Suresi 31 ve Ahzap Suresi 59’uncu ayetleri okuyunuz. Eğer içinize sindiremiyorsanız istifa edin’ deniliyordu.\r\n\r\n*\r\n\r\nNe anlama geliyor bu?\r\n\r\nCumhurbaşkanı’na Kuran götürerek ve bazı ayetleri okumasını tavsiye ederek onu ‘imana’ mı çağırıyorlar?\r\n\r\nÇünkü o hanımlarda din-iman var, başka kimsede yok, öyle mi?\r\n\r\nBenim ise anladığım tek şey var:\r\n\r\nAşağılarda halledilmemiş kurum, kuruluş kalmadı.\r\n\r\nTümü değişti, mayıştı, döndü, dönüştürüldü, uydu, uyduruldu ve artık ‘ılımlı İslam modeline’ engel değiller.\r\n\r\nÇankaya kaldı...\r\n\r\nOraya yürüyorlar...\r\n\r\n*\r\n\r\nEğer amaç sadece türbansa, bence Çankaya yanlış adres.\r\n\r\nBaşbakanlığa yürümeleri, o mübarek kitabı Başbakan’a vermeleri ve ayetlerin surelerini hatırlatmaları gerekir.\r\n\r\nOradan da Meclis Başkanı Arınç’ın kapısına... Çünkü yasama ve yürütmeyi elinde bulunduran, yasaları değiştirmeye gücü olan onlar.\r\n\r\nNasıl ki ‘ecnebilerin’ istediği yasaları, önemli kararları, reform(!) dedikleri değişiklikleri bir gecede yapıyorlar, bunu da yapabilirler.\r\n\r\nHıristiyanların istemlerini hemen yerine getiriyorlar da, türbanlı-çarşaflı Müslüman kardeşlerimizin istemlerini niye yerine getirmeyecekler?\r\n\r\nCumhurbaşkanı’nın sadece bir defa imzalamamaktan; ama ikinci kez önüne gelirse imzalamaktan başka yapacağı bir şey var mı?\r\n\r\nYok... \r\n\r\nMeclis Başkanı, Başbakan orda duruyorlar.\r\n\r\nEğer türbanı-mürbanı kullanarak iktidara geldikten sonra, şimdi de yine türbanı-mürbanı kullanarak Cumhurbaşkanlığı’nı ele geçirmek istemiyorlarsa...\r\n\r\nKadınların kafasındaki bez parçası onlara siyasette yol açmıyorsa...\r\n\r\nOradalar...\r\n\r\nCumhurbaşkanı yanlış adres. \r\n", "Havuç... \r\n \r\n \r\n \r\nPOZİTİF enerjinin pozitif yaşama dönüşmesinin ipuçlarını veren Uri Geller'in bir dokunuşta yeşerttiği kırmızı turp tohumları aklımdan çıkmıyor...\r\n\r\nBir de ‘‘Pozitif düşünce olumlu şeyler yaratır’’ diyerek pozitif bakışlarıyla kaşığı eğip berbat etmesi...\r\n\r\nDeniyorum...\r\n\r\nAncak pozitif enerjimin tam tersine, sonuç negatif...\r\n\r\nKarım uyarıyor:\r\n\r\n‘‘O havuca yakından bakıp durma, hiçbir zaman düzelmez...’’\r\n\r\nOysa bir gün önce Rahmi Koç'un pozitif enerji yüklü ekonomik tahlilleri, bir gün sonra Cem Boyner'in ‘‘Neredeyse normal bir yıl olacak’’ şeklindeki pozitif görüşü nasıl sonuç verdi?..\r\n\r\nEnflasyon düştü...\r\n\r\n* \r\n\r\nGözümü pörsük-eğilmiş havuçtan ayırmadan soruyorum:\r\n\r\n‘‘Haberler pozitif mi?..’’\r\n\r\nPozitif...\r\n\r\nÖzellikle Türk medyası gözünü kaşığa dikmiş, hiçbir zaman negatif haberlere yer vermemişti... \r\n\r\nKaç bin köylü traktörünü-ineğini satıp, yine borcunu ödeyemeyince kelepçelenip içeri atılmıştı da, birinci sayfalarda hangi yıldızın poposunun daha güzel olduğu vardı...\r\n\r\nAcaba bu pozitif bakış üzerine mi enflasyon poposunun üzerine oturuverdi dersiniz?..\r\n\r\nBence, alım gücünün iyice düşmesi üzerine enflasyonun düşmüş olabileceğini... Biraz alım gücü kalanlar da içeri atılırlarsa, enflasyonun belki daha da düşeceğini hiç aklımıza getirmemeliyiz...\r\n\r\nDaha dün gazetelerde yer alan; nüfus arttığı halde Türk halkının 12.2 milyar dolarlık daha az gıda aldığı haberini de... \r\n\r\n*\r\n\r\nHavuçta gözüm...\r\n\r\nKarım ‘‘Bakıp durma, kulağın kıvrılıyor...’’ diyor...\r\n\r\nPozitif bakıyorum...\r\n\r\nHavuç düzelirse sırada; üzerine oturduğum gözlüklerim ile haberlerde gözükecek olan Başbakan var...\r\n\r\nBu dahi pozitif bir yazıdır...\r\n\r\nDünya savaşından bu yana en şiddetli yıkıntıyı gerçekleştirmiş, iki milyon insanı işsiz-aç bırakmış, 250 bin işyerinin kapanmasına, ilk kez çocukların besinsizlikten ölmesine neden olmuş bu adamları hala pozitif enerji ile düzeltmeyi düşünen bir medyanın köşe yazısı böyle mi olmalı?..\r\n\r\nBakıyorum...\r\n\r\nBu havucun düzeleceği yok...\r\n \r\n", "Erken seçim erken olsun \r\n \r\n \r\nBENCE en iyisi Başbakan devamlı evde kalsın.\r\n\r\nTek sorun; Rahşan Hanım, Başbakan Ecevit'in en yakın yardımcısı Hüsamettin Özkan'ı eve sokmuyor.\r\n\r\nDevlet yönetimimizde bu ilk.\r\n\r\nBiliyorsunuz; Başbakan'ın sağ kulağına Rahşan Ecevit, sol kulağına Hüsamettin Özkan fısıldıyordu.\r\n\r\nBu durumda sol kulak boşta kaldı.\r\n\r\nRahşan Hanım iki kulağı da ele geçirdi sayılırken, Hüsamettin Özkan ise bir bağlı kuruluştan değilse bile bir bağlı kulaktan oldu.\r\n\r\nHüsamettin Özkan'ın eve temizlikçi kadın, ya da pizzacı kılığında sızmaması için, Rahşan Ecevit'in gerekli tüm önlemleri aldığından da eminim.\r\n\r\nArtık memleket için hayırlısı neyse.\r\n\r\n*\r\n\r\nYine de siz bir erken seçim istemeyebilirsiniz.\r\n\r\nVarsın böyle sürsün.\r\n\r\nBakın; erken seçim istemeyenlerin tek gerekçesi ‘‘ekonomi kötü etkilenir’’i, bizzat ekonominin başındaki adam, Kemal Derviş cesurca yanıtladı:\r\n\r\n‘‘Ekonomiye bir şey olmaz’’ dedi.\r\n\r\nElbette Derviş'e hep birlikte kızdılar.\r\n\r\nOnun tüm ekonomik kararlarını uyguluyorlar, her sözünü kanun sayıyorlar da, bunu ‘‘saçma’’ buldular.\r\n\r\nBaşta, tüm ekonomik verileri Derviş'e soran Başbakan...\r\n\r\nÇünkü; genelde iktidarlar başarılarından dolayı orada kalmayı isterlerse de, yeryüzünde ilk kez bir Başbakan, berbat ettiği ekonomiden dolayı gitmemesi gerektiğini söylüyor.\r\n\r\nGörülmemiş şey...\r\n\r\n*\r\n\r\nZaten Derviş'in bu kadarını söylemesi, ‘‘Erken seçim ilaç gibi gelir’’ diyemediği içindi.\r\n\r\nSiyasi Partiler ve Seçim Yasaları'nın değiştirilmesi, sonra da makul bir sürede erken seçime gidilmesi kararı açıklandığında, hem toplumun moral bulacağını, hem ekonominin bundan olumlu etkileneceğini göreceksiniz.\r\n\r\nDaha çağdaş bir demokrasi için, yasalarında değişiklik yapmaya karar vermiş, seçim tarihini öne almış, yeni kadrolar için kolları sıvamış bir ülke, Başbakan'ının evinden çıkmasını ve bir daha gaz sorununun olmamasını uman bir ülkeden daha güçlüdür.\r\n\r\nŞu hale bakın...\r\n\r\nYoksa böyle mi daha iyi?..\r\n\r\nYazıktır Türkiye'ye.\r\n\r\nYazık...\r\n \r\n", "Veda... \r\nHERKESİN veda ettiği şey ayrıdır, ama bütün vedalar aynıdır.\r\n\r\nNe kadar uzaktan geldi bilmiyorum, bilgisayarımın ekranındaki Erol Onur’un ‘veda’sını açıp açıp okuyorum. \r\n\r\nBir kedi mi, bir köpek mi, ne fark eder?..\r\n\r\nVeda edilmişse sızı değişmez. \r\n\r\nBen o vedaları bilirim.\r\n\r\nBizler küçük dostlarımızdan ayrıldığımızda, aradan ne kadar zaman geçerse geçsin, kapıların arkasında, koltukların üstünde, evin köşelerinde bizi her an vedalar bekler.\r\n\r\nHer şey zordur artık.\r\n\r\nSatırlara dökülmüş bir başka ‘veda’ gördüğünüzde, iyice anlarsınız ki bütün vedalar aynı.\r\n\r\nDurmadan açıyorum bilgisayarımı.\r\n\r\n‘Veda’yı tekrar tekrar okuyorum. \r\n\r\n*\r\n\r\n‘Halıdaki tüylerim, \r\n\r\nKoltuklardaki pati izlerim, \r\n\r\nYatağındaki mırıltılarım kaldı geriye...\r\n\r\nYaşanmışlık şey dediğin nedir ki?..\r\n\r\nBen biraz erken davrandım sadece...\r\n\r\n.....\r\n\r\nArtık mutfakta ayağına sürtünen arkadaşın yok.\r\n\r\nOyuncaklarım bırakıldıkları yerde kalacaklar bir süre.\r\n\r\nMama kabımı seni sevenler kaldıracaklar.\r\n\r\nGörmeyesin diye.\r\n\r\nArkadaşlıklar sonsuza dek sürmez ki.\r\n\r\nBen biraz erken davrandım sadece...\r\n\r\n.....\r\n\r\nEve geldiğinde beni arayacaksın bir süre.\r\n\r\nDostların çağırdığında beni düşüneceksin önce.\r\n\r\nSonra aklına geleceğim; \r\n\r\nVe eve erken gitmene gerek olmayacak artık.\r\n\r\nBirliktelik dediğin nedir ki?\r\n\r\nBen biraz erken gittim sadece...\r\n\r\n.....\r\n\r\nEve geldiğinde patilerime basmamak için\r\n\r\nDurup ışığı aramayacaksın.\r\n\r\nSalona girdiğinde pencerenin önündeki minderde de olmayacağım.\r\n\r\nYatarken ninniler söylemeyeceğim sana.\r\n\r\nYaşam dediğin nedir ki?\r\n\r\nBen biraz erken gittim sadece...’ \r\n", "Savaş yiğitlerin işidir... \r\n \r\n\r\nSAVAŞLAR giderek alçaklaşıyor...\r\n\r\nİnsanoğlu normal günlük yaşamında uygarlaşırken, savaşlar daha da ilkel... \r\n\r\nDaha ikiyüzlü, daha kaypak, daha sinsi...\r\n\r\nSavaşta çocukların işi ne?..\r\n\r\nNiçin Filistin'den gelen savaş fotoğrafları, küçük küçük esmer çocuklarla dolu...\r\n\r\nVe ölen daha çok çocuklar...\r\n\r\nTarih boyunca hiçbir ulus savaşırken çocuklarını öne sürmedi... \r\n\r\nTam tersine, tarih sayfaları çocuklarını korumak için kendi bedenini kalkan yapan yiğit insanların öyküleriyle dolu...\r\n\r\nOysa şu hale bakın; ortada büyük yok...\r\n\r\n*\r\n\r\nBen asıl yetişkin Arapların ne yaptıklarını merak ederim...\r\n\r\nBir teki gözükmüyor...\r\n\r\nYeryüzünün en zengin emirleri, kralları, sultanları, altın jantlı arabalarından, gümüş merdivenli uçaklarından, saraylarından, cariyelerinden, rüya áleminden bir an olsun başlarını çevirip, o koca kıçları kaldırıp bakmıyorlar bile...\r\n\r\nÇocukları savaşıyor...\r\n\r\nTankların önüne çıkanlar da çocuklar...\r\n\r\nLastik sapanlarla roketlere karşı taş atanlar da çocuklar, karnına dinamit sarılıp canlı bomba olarak gönderilenler de...\r\n\r\nArafat onlara ‘‘Küçük generallerim’’ dese de, böylece dünyaya duygusal-dramatik mesajlar verilmek istense de, aslında savaşta çocukların önde olması büyüklerin korkaklığı değilse ne?..\r\n\r\nNiçin ölenler hep çocuk...\r\n\r\nCanlı bombalar çocuk, taş atanlar çocuk, vurulanlar çocuk...\r\n\r\nNiye bir tek yetişkin yok?..\r\n\r\n*\r\n\r\nArafat'ın elektiriği-suyu kesilince ayağa kalkan, ama Filistinli çocuklar bir bir öldürüldüğünde tepki göstermeyen dünya diplomasisi açısından ise utanç verici...\r\n\r\nBu da büyüklerin dayanışması olmalı...\r\n\r\nArafat'ın suyu kesilmiş...\r\n\r\nÇocukların kanlarının kesilmeden oluk oluk akması bu kadar önemli değildi...\r\n\r\nBüyükler benim umurumda değil, ne Arafat, ne Şaron, ne öbürleri...\r\n\r\nBenim aklım; elinde lastik saban olan, kocaman kara gözlü, upuzun kiprikli, yanakları ıslak o çocukta...\r\n\r\nBelki çoktan öldü...\r\n\r\nOysa savaş yetişkinlerin işiydi...\r\n \r\n", "Bizim evin annesi \r\n \r\n\r\n \r\nO evimizin içinde melek gibi dolanır.\r\n\r\nYa elinde kedilerin yemek tabağı, ya köpeklerin su tası, ya kuşlar için ekmek kırıntıları, ya uzaklardaki havyanlara gönderileceklerin listesi vardır.\r\n\r\nYa da kaybettiğim terliğimin teki.\r\n\r\nDurmadan, yorulmadan, bıkmadan...\r\n\r\nHer gece insanlar çoktan ikinci rüyalarını gördüklerinde, o ya bahçeden bizim çocukları toparlar, ya terasta kedilerin yuvalarında son denetimini yapar, ya kuşların ekmeklerini doğrar.\r\n\r\nBir melek gibi...\r\n\r\nSabahları daha şafak bile atmadan, uykusuz gözlerini ova ova yine çocuklara koşar.\r\n\r\nO melek, bizim evin annesi.\r\n\r\n* * *\r\n\r\nBu kadar çok çocuğu olan anne azdır.\r\n\r\nKöpekler, kediler, kuşlar, ben...\r\n\r\nDalton'un göz merhemi, Rok'un iğnesi, Tekir'in diyeti, ilaçlar, merhemler, şuruplar...\r\n\r\nKimi zaman bunalır evimizin annesi.\r\n\r\nBir elinde ilaç şişesi, bir elinde şurup, koltuğunun altında terliğimin teki şaşkındır.\r\n\r\nKarıştırdığında ve Pako önüne konulan terliğe şaşkın baktığında, ona yardım ederim:\r\n\r\n‘‘Terliği bana vereceksin, şurup onun...’’\r\n\r\n* * *\r\n\r\nKimi zaman evin bir köşesinde onu ağlarken bulurum.\r\n\r\nGüzel gözlerinden süzülen yaşlar çoktan kıvırcık saçlarını ıslatmıştır, için için hıçkırır.\r\n\r\nÇocuklardan birisinin başına kötü bir şey geldiğini bilirim.\r\n\r\n‘‘Neyin var Andree?..’’\r\n\r\n‘‘Tekir.....’’\r\n\r\nBizim eve matem çöker.\r\n\r\nO günlerce ağlaya ağlaya, ama yine de bir elinde kedilerin tası, bir elinde kuşların ekmekleri, bir elinde köpeklerin ilaçları, gözlerini sile sile, içini çeke çeke dolanır evimizde.\r\n\r\nBugün Anneler Günü.\r\n\r\nO bizim annemiz...\r\n\r\nEvimizin meleği...\r\n\r\nBu sabah Rok, Gorbi, Pako, Çıtır ve ben onun için, sevdiği papatyalardan toplayacağız. Kediler bizi duvarların üzerinden izleyecekler. Kuşlar çatının pervazlarında olacak.\r\n\r\nAnnelik duygusunun erişilmez yüceliğine ve onurunadır o papatyalar.\r\n\r\nTüm anneler için...\r\n \r\n", "Hayali çevrecilik... \r\nDOĞAYI ve çevreyi korumak için kurulmuş ne kadar çok dernek, vakıf, sivil toplum örgütü var bilemezsiniz. \r\n\r\nVe mantar gibi habire çoğalıyorlar.\r\n\r\nÇünkü bu dernekler ‘proje’ hazırlıyorlar, AB ülkelerindeki kurumlardan, Birleşmiş Milletler’den, Dünya Bankası’ndan yüklü paralar alıyorlar.\r\n\r\nBirisi ‘Kuşları gözetliyorum’ diyor... Öbürü ‘Soyu bitmekte olan bitkileri-hayvanları araştırıyorum’ diyor... Kimisi ‘Çevre konusunda insanları eğitiyorum’ diyor...\r\n\r\n*\r\n\r\nAslında bunu siz de yapabilirsiniz.\r\n\r\nBir grup arkadaş bir ofis tutup diyelim ki ‘Gelincikleri koruma ve izleme projesi’ hazırlarsınız. \r\n\r\nİlgili bakanlıktan bir-iki ‘ortak’ bürokrat bulup onaylarını almanız yetiyor. Sonra AB çevre masalarına başvuruyorsunuz. \r\n\r\nSize para veriyorlar.\r\n\r\nBu parayla öbürleri gibi arabalar, evler, yazlıklar alıp üyelerinizle birlikte mutlu biçimde yaşayabilirsiniz.\r\n\r\nAma bir gün kazara çiçek-miçek gibi bitki sandığınız ‘gelincik’i gördüğünüzde, ‘Bu ne?..’ diye bağırarak masanın üzerine çıkarsınız.\r\n\r\n‘Bu gelincik’ diyeceklerdir.\r\n\r\nSiz ‘Ama bu bana bakıyor...’ dersiniz.\r\n\r\nÇünkü gelincik, küçük-sevimli ama yırtıcı bir hayvandır.\r\n\r\nSize doğru yürürse kaçarsınız...\r\n\r\n*\r\n\r\nSize şaka gibi gelse de, büyük bir sahtekárlık-dolandırıcılık sürüyor.\r\n\r\nElbette adam gibi çalışan birkaç dernek-vakıf var. Ama büyük çoğunluğu tıpkı hayali ihracatta olduğu gibi hayali çevrecilikten yüksek paralar kazanıyorlar.\r\n\r\nYoksa bu kadar çok doğa katliamının yaşandığı ülkede, onların sesini duymaz mıydınız? Elin bir tek Greenpeace örgütü dünyayı ayağa kaldırırken, yüzlerce yerli çevre derneği ve vakfının varlıklarını kimsenin bilmemesi bu yüzden...\r\n\r\nGölleri kurutup sazlarını kesiyorlar, av günü sayısını silah tüccarları artırdılar, göllerin içine kooperatifler kuruluyor, kuş cennetleri parsellendi, kaplumbağa ve fokların yuvaları üzerine oteller-marinalar yapılıyor.\r\n\r\nYüzlerce dernekten-vakıftan ses çıkmıyor.\r\n\r\nÇünkü onların derdi projeler uydurup, dışardan para koparmaktır, bunu da yapıyorlar.\r\n\r\nHayali çevreciler kuşları, sincapları, yunusları, ceylanları, turnaları seviyormuş gibi yaparak para alıyorlar.\r\n\r\nUtanmıyorlar... \r\n\r\n\r\n", "ÇÜK genelgesi... \r\nMEMLEKETİN ÇÜK meselesinde yeni bir gelişme söz konusu. \r\n\r\nDünkü Hürriyet'te vardı; ilgili Devlet Bakanlığı, hava meydanlarındaki özel VIP salonlarından yararlananlara kısıtlama getiriyor.\r\n\r\nYineliyorum:\r\n\r\nVIP; İngilizce ‘‘Very Important Person’’un kısaltılmış şeklidir. Türkçe'ye çevirirsek, tam olmasa bile ‘‘Çok Ünlü Kişi’’ anlamına gelir ki, bunun kısaltılmışıdır; ÇÜK...\r\n\r\n(Bir önceki ÇÜK yazımdan sonra kimi okurlarım, VIP'in aslında ‘‘Çok Önemli Kişi’’ anlamına geldiğini hatırlattılarsa da, olsun... Önemli kişiler ünsüz olabilir mi bu memlekette?)\r\n\r\nDönüyorum ÇÜK meselesine:\r\n\r\nBundan böyle herkes ÇÜK olamayacak. \r\n\r\nYeni düzenlemeye göre; vergi kaçırdığı belirlenenler, eski ünlü leydiler, beraberlerindeki şarkıcılar-markıcılar, banka batıranlar, öyle eskisi gibi o özel ağırlamadan yararlanamayacaklar.\r\n\r\n*\r\n\r\nBen ömrümde bir kez ÇÜK (Very Importtant Person) oldum.\r\n\r\nÜnlü bir arkadaşım ‘‘İlla buradan girelim’’ deyince, o özel görkemli kapıdan girdik ve sordum o an:\r\n\r\n‘‘Ben şimdi ne oldum?..’’\r\n\r\n‘‘ÇÜK...’’\r\n\r\nBiz ÇÜK salonundaki rahat koltuklara gömülürken, özenli giysiler içindeki yer hostesleri tomarla gazete, dergi bir de sağı-solu aramak için bedava telefon getirdiler.\r\n\r\nAçık büfede her şey vardı, tümü bedava.\r\n\r\nYine tüm işlemleriniz kendiliğinden yapılıyor ve özel bir araçla, öbür ÇÜK'lerle birlikte sizi uçağa götürüyorlar.\r\n\r\nÇÜK değilseniz, öbür tarafta sürünüyorsunuz kuyruklarda.\r\n\r\nBir çok ÇÜK vardı o gün, karşılıklı ÇÜK'ler olarak sırıtarak selamlaştık sık sık.\r\n\r\n*\r\n\r\nYeni kısıtlama karşısında elbette ‘‘Ben ÇÜK'üm...’’ diye itiraz eden olacaktır.\r\n\r\nTartışmalar bile çıkabilir:\r\n\r\n‘‘Ama herkes biliyor ki ben ÇÜK'üm...’’\r\n\r\nGörevliler:\r\n\r\n‘‘Elimizden bir şey gelmez beyefendi, sizin ÇÜK sayılmayacağınız konusunda emir var...’’\r\n\r\n‘‘Bu kadar zamandır ÇÜK'tük ama... Bunlar niye geçiyorlar buradan?...’’\r\n\r\n‘‘Onlar yeni ÇÜK...’’\r\n\r\nNe bileyim ben, her düzenleme iyidir... \r\n", "Hava nasıl oralarda?.. \r\nESKİDEN meteorolojinin hava tahminleri hiçbir zaman tutmazdı. \r\n\r\nYine de meteorolojiye kulak veren insanlar, sıcak havalarda palto-şemsiye ile çok dolaştılar. \r\n\r\nBu yüzden halamın sağ bacağı önemliydi.\r\n\r\nRomatizmalı sağ bacağı sızladı mı, demek ki kar geliyor.\r\n\r\nAncak Almanya'dan romatizma hapı gelince, herkes bu değerli bilgiden yoksun kaldı ve mecburiyetten meteorolojiye dönüldü.\r\n\r\nMeteoroloji ise bir türlü bilemiyordu.\r\n\r\nÖzellikle ‘‘Hava çok sakin’’ diye uçurulan uçaklardan gelen ‘‘Peki niye sallanıyoruz?’’ anonslarından sonra, meteoroloji kesin bilgi verebiliyordu:\r\n\r\n‘‘Fırtınaya yakalandınız...’’\r\n\r\nBu yüzden düşen birçok uçağın kara kutusundaki son yarım cümleler genelde şöyleydi:\r\n\r\n‘‘Senin an.....’’\r\n\r\n*\r\n\r\nTürkiye meteorolojinin önemini biliyordu ama değerini kavrayamamıştı.\r\n\r\nBunu ilk kavrayan yine Ecevit oldu.\r\n\r\nBağımsızlara bakanlık dağıtarak kurduğu 80 öncesi hükümette bir ilkokul mezunu ‘‘Meteorolojiden Sorumlu Devlet Bakanı’’ dahi vardı.\r\n\r\nBakan her gün meteorolojiye telefon açıp, memleketi Elazığ'ın havasının durumunu soruyor, sonra da memurlara kızıyordu:\r\n\r\n‘‘Bu Elazığ'ın havasını iyi edemediniz gitti...’’\r\n\r\nGerçi bu arada insanların televizyonlardaki hava raporlarına ilgisi artıverdi.\r\n\r\nÇünkü bir özel televizyon, bacakları güzel, çamaşırları küçük, yarı çıplak hava raporu spikeri bulmuştu.\r\n\r\nBir anda Türkiye meteorolojiye ilgi duyup ekran başına toplandı.\r\n\r\nHava raporunu izleyenlerden -havasına göre- şöyle sesler çıkıyordu:\r\n\r\n‘‘Hımmm...’’, ‘‘Ohh...’’, ‘‘Amaannn...’’, ‘‘Uyyyy...’’\r\n\r\nAncak o spiker ortadan kaybolduktan sonradır ki, vatandaşlar ‘‘Bu ne biçim hava raporu’’ diyerek, Mehmet Barlas'ın değerli yorumlarını dinlemeye geçtiler.\r\n\r\n*\r\n\r\nBu karlı günlerde meteorolojinin önemini anlatmaya çalışıyorum.\r\n\r\nSon zamanlarda meteorolojimiz gerçekten de çok başarılı. İşte gördünüz, günlerce önceden uyardı bizi.\r\n\r\nŞimdi inşallah AKP oraya da imamları getirirse...\r\n\r\n‘‘Yağmur duası’’ yanında; ‘‘Buzlanmama duası’’, ‘‘Hafif lodos duası’’, ‘‘Yollar açılsın duası’’, ‘‘Zincirsiz gitme duası’’ gibi hizmetler de meteoroloji hizmetlerine katılır ki...\r\n\r\nDaha ne olsun?... \r\n", "Ve Başbakan'ın ayaklarından mesaj... \r\nBİZİM medya ABD'den en önemli haberi verdi sayılır: \r\n\r\n‘‘Başbakan Bush'la görüşürken ayak ayak üstüne attı...’’\r\n\r\nDoğrusunu isterseniz ne zaman bir Başbakanımız ABD'ye gitse, gözümüz ayaklarındadır.\r\n\r\nBakarız; ayak nerde?\r\n\r\nTansu Çiller gittiğinde bacakları önem kazanmıştı, çünkü yine bizim medya onun ‘‘ABD'yi güzelliği ile büyülediğini’’ yazıyordu.\r\n\r\nEcevit gittiğinde ise ulus olarak gözlerimiz ayaklarındaydı.\r\n\r\nYürüdü mü, yürümedi mi?\r\n\r\nBu kez haberlerde izlemişsinizdir:\r\n\r\n‘‘Başbakan Erdoğan, Bush ile görüşürken ayak ayak üstüne attı...’’\r\n\r\nNormalde bir Başbakan'ı izleyenler kafasına bakmazlar mı?\r\n\r\nBunların gözü ayaklarda...\r\n\r\n*\r\n\r\n‘‘Peki bu -ayak ayak üstüne attı- ne anlama geliyor?’’ derseniz, doğrusu ben de bilmiyorum.\r\n\r\nBildiğim; bu iyi bir şey...\r\n\r\nEğer ağzı-dili yanındayken, mesaj ayaklardan geliyorsa bu devrim bile sayılabilir.\r\n\r\nMesela Başbakan'ın ayakları çıkıp konuşma yapıyormuş...\r\n\r\nEğer bir çift ayağın biri öbürünün üzerine atılınca, bu tüm medyada haber olacak kadar mesaj içeriyorsa, niye ayaklar konuşmaya başlamasın?\r\n\r\n*\r\n\r\nBizim medya yine abarttı.\r\n\r\nBaşbakan'a yağ çekmenin bir fırsatını buldular ve değerlendiriyorlar.\r\n\r\nO kadar...\r\n\r\nYoksa dil bilmeyen, İranlılar gibi türbanlı kadınlar müfrezesi ile dolanan, görülmemiş biçimde el sıkışırken bile ayak ayak üstüne atmış bir Başbakan ABD'yi ‘‘büyülemiş’’ olabilir mi?\r\n\r\nABD ziyaretinin siyasi sonuçlarını istiyorsanız; en doğru, en tarafsız, en deneyimli bizim Sedat Ergin'in oradan yazdığı yorumları okumalısınız.\r\n\r\nNeyse, o...\r\n\r\n*\r\n\r\nAyaklara gelince... \r\n\r\nBen hiç böyle ayak görmedim.\r\n\r\nAyakları üzerinde duramayan bir ülkenin, ayakları yerden kesilmiş medyasının mutluluğuna bakın:\r\n\r\n‘‘Başbakan ayak ayak üzerine attı...’’\r\n\r\nHaberciliğin ayağa düştüğü bir dönemde, ben de Başbakan'ın ağzına bakıyorum, ne diyecek?\r\n\r\nMeğer ayakları...\r\n\r\nŞimdi ters çevirin resimleri... \r\n", "Küfür... \r\nZAMAN zaman bizim bilgisayara küfür yağar.\r\n\r\nKitle gazetesinde yazar olmanın yazgısıdır bu. \r\n\r\n‘‘Yobazlığın lüzumu yok’’ başlıklı yazım üzerine bu kez ‘‘dinciler’’ kızdılar. \r\n\r\nBunların küfürleri bir enteresan.\r\n\r\nHiç kimse bunlar kadar pornografik küfür yaratamaz.\r\n\r\n*\r\n\r\nOysa ben sadece yeryüzündeki tüm İslam ülkelerinin geri kaldığını, bunun nedeninin kadının reddedilmesi olduğunu yazmıştım.\r\n\r\nBunu ancak aptallar anlamaz.\r\n\r\nKadın gibi yaratıcı, üretken, zeki ve her zaman erkeklerden daha yiğit-mert yaratığı kapatıp, böylece nüfusun yüzde ellisini üretimden çekerseniz... \r\n\r\nO yaratıcı, zeki, yönlendirici, yuvayı yuva yapan eli, vatanı vatan yapmaktan alıkoyarsanız...\r\n\r\nElbette geri kalır Müslüman ülkeler.\r\n\r\n*\r\n\r\nİşte:\r\n\r\nCidde'deki uluslararası forumda, salonun bir köşesindeki paravanın arkasında dahi kadınlar oturdular diye Suudi uleması kızdı.\r\n\r\nDünkü Hürriyet'in birinci sayfasında haberi vardı: Ulema ‘‘kadınların erkeklerle aynı yerde olması haramdır’’ diye fetva verdi.\r\n\r\nDemek ki onca konuşmadan hiçbir şey anlamadılar.\r\n\r\nYa da, anlamak işlerine gelmiyor.\r\n\r\nGeri kalmışlık yüzünden; mübarek kutsal mekánları elinde bira şişeleri ile Hıristiyan askerlerinin korumasını ‘‘haram’’ saymıyorlar...\r\n\r\nGeri kalmışlık yüzünden; ülkelerini Conilerin savunması kanlarına dokunmuyor...\r\n\r\nGeri kalmışlık yüzünden; nargilelerinin hortumundan taharet musluklarına kadar hemen her şeyin Batı'dan gelmesi onları rahatsız etmiyor.\r\n\r\nGeri kalmışlık yüzünden; İtalyan hoparlörlerden ezan sesini duyup, İsviçre saatlerine bakıp, Fransız şıpıdık terliklerini giyip, Amerikan otomobillere binip, Alman ampullerinin aydınlattığı camilerde namaz kılmaya gitmekten de şikáyetçi değiller...\r\n\r\nAma paravanın arkasında kadınların olmasını ‘‘haram’’ saydılar.\r\n\r\n*\r\n\r\nBu yobazlık...\r\n\r\nBunları duyunca niçin kızacaksınız?\r\n\r\nİslam'ın bu yobazların elinden kurtarılmasına...\r\n\r\n‘‘Oku’’ emri ile başlayan bir yüceliğin, kadın-erkek el ele çağdaş dünyada hak ettiği öncü yere taşınmasına niçin karşı çıkacaksınız?\r\n\r\nO küfür niye? \r\n", "Mutsuzluğa ilk adım; ÖSS... \r\n‘NEREYE böyle?..’\r\n\r\nKüçük yolcu, elindeki bavulunu yere bırakıp, düşmesin diye koltuğunun altındaki káğıtları, dosyaları, kitapları düzeltip yanıt vermek için ufka bakar. \r\n\r\nSonra geldiği yöne dönüp bakar.\r\n\r\nSağa bakar, sola bakar.\r\n\r\nÖnünde uzanan yolun bittiği noktaya bakar.\r\n\r\n‘Nereye?’nin yanıtını bulamaz ve gözleri dolar, içinde kaybolmanın korkusu başlar, dudakları titrer.\r\n\r\nYanıtı yoktur o sorunun:\r\n\r\n‘Nereye?..’\r\n\r\n*\r\n\r\nÖSS’ye giren her 100 çocuktan sadece 23’ü bir fakülte ya da yüksekokula girebilecek.\r\n\r\nAma nereye girecekleri belli değil.\r\n\r\nNe olacakları da...\r\n\r\nDaha çocukken onlara ‘Büyüyünce ne olacaksın?’ diye soran ve cevap bekleyen büyükler bu işi de berbat ettikleri için, ÖSS yaşına gelince ‘Ne olacaksın?’ sorusunun yanıtını hálá bilen yoktur...\r\n\r\n1 milyon 730 bin öğrenciden 412 bini bir şey olacak; ama ne olacaklarını bilmiyorlar.\r\n\r\nAslında ne olacakları belli:\r\n\r\nMutsuz...\r\n\r\nİşsizlikten dolayı mutsuz, ya da işi olan birer mutsuz. \r\n\r\nÜniversite diplomasını alınca o gece sevinecekler, bir süre sonra geceleri ağlamaya başlayacaklar.\r\n\r\nGündüzleri yüzlerinde hep tedirgin bir gülücük olacak. \r\n\r\nİçlerindeki o müthiş acıyı-korkuyu-hüsranı belli etmemeye çalışacaklar çocuklar.\r\n\r\nAma gece oldu mu...\r\n\r\nO gözyaşları gelip göz pınarlarına dayandı mı, anneleri-babaları duymasın diye -çoğumuzun yaptığı gibi- başlarını yastığın altına sokup ağlayacaklar.\r\n\r\nBir kalitesiz ve sahtekár yapının, şu anda sokaklarda mutluluğu arayan önceki mutsuzlarından birisi olacaklar.\r\n\r\n*\r\n\r\nKüçük yolcu önceki gün ÖSS’ye girdi-çıktı...\r\n\r\nAma ‘Nereye?’nin yanıtı yine de yok.\r\n\r\nOnun yüreğinde korku-endişe var.\r\n\r\nBeyninde o soru durmadan tekrarlanıyor: \r\n\r\n‘Nereye?..’ \r\n", "Olmaz diye bir şey yok... \r\nBENCE Tayyip Erdoğan isterse Cumhurbaşkanı da olur.\r\n\r\nOlmaz diye bir şey yok. \r\n\r\n‘Rejim açısından tehlikeli’ diyerek içeri atıp, peşinden rejimin başına ‘Başbakan’ yaptıktan sonra...\r\n\r\nNiçin olmasın?..\r\n\r\nNitekim bunu şimdiden tartışmak, aslında ‘Hadi çabuk ol’ anlamına da geliyor.\r\n\r\nMedyadaki kimi köşe yazılarını okumalısınız, işi tıkırına girmiş kimi patronlara kulak vermelisiniz, kimi dönek aydınları ve yorumcuları dinlemelisiniz...\r\n\r\nKulağınıza kaç gündür ‘Ol, ol’ uğultuları geliyordur.\r\n\r\n*\r\n\r\nBunlar Özal’da da, Demirel’de de böyle yaptılar.\r\n\r\nBizler ‘olmaz’ dedik. \r\n\r\nBoşuna...\r\n\r\nHer ikisi de çıkıp yukarıya oturdular.\r\n\r\nYüzde 30’ların altında bir oy tabanına dayanarak... Halkın yüzde 70’ini hesaba katmadan...\r\n\r\n‘Meclis seçer’ dediler...\r\n\r\nTıpkı şimdi söyledikleri gibi... \r\n\r\nSonra?..\r\n\r\nSonra o demokrasiye saygısızlık, o aymazlık, o körlük, o suç ortaklığı yüzünden değil mi ki, o cumhurbaşkanlarını seçen merkez sağ partiler silinip gittiler...\r\n\r\nTürkiye’nin başına gelmeyen kalmadı.\r\n\r\nÜçüncü sınıf liderlerin elinde süründü.\r\n\r\nMafya, çeteler, banka hortumcuları...\r\n\r\n100 milyarlarca dolar halkın parası uçup giderken, krizden krize savruldu ülke...\r\n\r\nVe sonunda o patronlar, o gazeteciler, o aydınlar AKP’ye sığındılar...\r\n\r\n*\r\n\r\nŞimdi aynı oyun yeniden başlıyor.\r\n\r\nFotoğraflara bakmadan, laik cumhuriyetin yiyeceği tekmeyi görmeden, iktidarın sadece yüzde 30 civarında bir oya dayandığını hesaba katmadan, toplumdaki yüzde 70 karşı görüşü iplemeden, Tayyip Erdoğan’ın -ya da kimi isterse- Cumhurbaşkanı olabileceğini savunuyor arkadaşlar.\r\n\r\nKulağınıza ‘Ol, ol...’ uğultuları geliyordur.\r\n\r\nBence de olur.\r\n\r\nDaha önce olduğu gibi.\r\n\r\nOlmaz diye bir şey yok... \r\n\r\n\r\n", "Zeká... \r\nSİZCE hangisi din-iman-ahlak ile daha ilgili:\r\n\r\n- Bir sürü yolsuzluk-hırsızlık iddiası karşısında dokunulmazlıkların arkasına sığınıp hukuka hesap vermemek mi?.. \r\n\r\n- Yoksa türban mı?..\r\n\r\nHangisi dini-imanı olan iyi insanlar için daha önemlidir?..\r\n\r\nÇocukların mama parasını dahi çaldığı iddia edilenlerin kendilerine dokunulmazlık sağlayıp adaletten kaçmaları mı?..\r\n\r\nYoksa kadınların başlarının üstündeki örtü mü?..\r\n\r\nHangisi?..\r\n\r\n*\r\n\r\nEğer ‘Tabii ki dokunulmazlıklar’ derseniz, o zaman niçin Türkiye türbanı tartışıyor da dokunulmazlıkları tartışmıyor.\r\n\r\nKöşeler, gazeteler, televizyonlar, kürsüler, bildiriler, partiler, liderler, kahvehaneler, yer, gök ‘türban’ tartışmasında.\r\n\r\nManşetler, birinci haberler, oturumlar, toplantılar...\r\n\r\nBizler geri zekálı mıyız?..\r\n\r\nTürban; kişi ile inancı arasındadır. \r\n\r\nAma dokunulmazlıklar; çıplak ayakla sobasız okullara giden çocukların hakkından, ilaçsız kalan yaşlı hastaların hakkına kadar... Henüz doğmamış bebeklerin geleceğinden, bir iş bulmak için burnunu çeke çeke kapıları çalan gençlerin istikbaline kadar... Yoksul ve yağmalanmış bir ülkenin taşından toprağına kadar uzanan büyük bir günahın ifadesidir.\r\n\r\nHangisi din-iman-ahlak bakımından tartışılmalı?..\r\n\r\nDokunulmazlıklar mı, türban mı?..\r\n\r\nTBMM Başkanı hangisi için ‘Bizim namus meselemizdir’, Başbakan hangisi için ‘İçimdeki hıçkırık’ demeli?..\r\n\r\nAllah’tan korktuğunu iddia eden milletvekilleri hangisi için ayağa kalkmalı?..\r\n\r\nO ‘din-iman sahibi’ olduğunu söyleyen cemaatler hangisi için her cami çıkışında bağırıp çağırmalı?..\r\n\r\n*\r\n\r\nBizler bu kadar mı aptalız?..\r\n\r\nÜstelik dokunulmazlıkların arkasına saklanıp, adalete hesap vermekten kaçanların ‘din-iman’ diye toplumun önüne koydukları türban oyununun farkına varmayacak kadar mı?..\r\n\r\nGerçek yüzlerini görmeyecek kadar mı?..\r\n\r\nEnayi yerine konulduğumuzu anlamayacak kadar mı?..\r\n\r\nZerre kadar dini-imanı ve aklı olan her insanın kafası buna erer...\r\n\r\nYani bizler yetim hakkının hesabını vermekten kaçıp, bir bez parçasını din-ahlak sorunu yapacak kadar mı geri zekálıyız?.. \r\n" ]
[ "bco", "bco", "bco", "bco", "bco", "bco", "bco", "bco", "bco", "bco", "bco", "bco", "bco", "bco", "bco", "bco", "bco", "bco", "bco", "bco", "bco", "bco", "bco", "bco", "bco", "bco", "bco", "bco", "bco", "bco", "bco", "bco", "bco", "bco", "bco" ]
[ "Bir suçlu gibi sana selam söyledi \r\nNazik Hanım.\r\n\r\nAdı öyle. \r\n\r\nBakar mısınız, ismin güzelliğine?\r\n\r\n66 doğumlu.\r\n\r\nŞimdi Ankara'da bir lisede müdür.\r\n\r\nEvli ve bir kız çocuk sahibi.\r\n\r\nBir zamanlar kahramanımızın Yeniköy'deki platonik aşkıydı.\r\n\r\nHepsi bu kadar.\r\n\r\nDaha fazla ipucu yok elimde.\r\n\r\nª\r\n\r\nBir adamla tanıştım bugün Bebek Kahve'de.\r\n\r\nBen büyük ada içiyordum.\r\n\r\nDalgın dalgın kar'ı bekliyordum.\r\n\r\nBir de Affan'ın ıspanaklı böreğini.\r\n\r\nOturuverdi karşıma.\r\n\r\nBenim de aklımda:\r\n\r\nSevgililer Günü'ne ne yazsam acaba?\r\n\r\nNasıl oldu bilmiyorum.\r\n\r\nAma ben bunu çok sık yaşıyorum.\r\n\r\nSanırım yeryüzünde, dinlemek için bulunuyorum.\r\n\r\nKarşımdaki yüzüme bakıyor, orada benim görmediğim bir şey mi yazıyor, anlat anlat, dökül dökül, benim duymadığım bir ses onun kulağına böyle şeyler mi fısıldıyor?... \r\n\r\nKi...\r\n\r\nBirdenbire, durup dururken anlatmaya başlıyor.\r\n\r\nKalbinin derinliklerinden geçenleri benimle paylaşıyor.\r\n\r\nBen bir şey yapmıyorum.\r\n\r\nBazen insan hikayeleri altında eziliyorum.\r\n\r\nYemin ederim, herhangi özel bir çaba sarf etmiyorum.\r\n\r\nSonradan müzisyen olduğunu öğrendiğim bu ince ve derin adam, önce havadan sudan, sonra zincirsiz trafiğe çıkmaktan, müzikten, yavaş yavaş Yıldız Tilbe'den, Popstar'dan, derken heyecanla damardan Kıbrıs'tan, Rauf Denktaş'tan, köşe yazarlarından, fırtınadan ve kaçınılmaz olarak aşktan söz etmeye başladı.\r\n\r\n- Hoş geldin Nazik!\r\n\r\nIspanaklı börek, Nazik Hanım'la birlikte geldi.\r\n\r\nİkisi de aynı anda hayatıma girdi.\r\n\r\nª\r\n\r\nOlay Yeniköy'de geçiyor.\r\n\r\nNazik, onun lise aşkı oluyor. \r\n\r\nMinibüslerin arkasında yazan 'Liselim'lerden bir tanesi.\r\n\r\nKarşımdaki adam, Allah sizi inandırsın, 20 yıl öncesinden söz ediyor ama her şey sanki bugün yaşanıyormuş gibi coşkuyla anlatıyor.\r\n\r\nHüzünleniyorum.\r\n\r\nAynı konumda olan, tutkusunu, aşkını yıllarca içinde saklamak zorunda kalan milyonlarca insan yok mudur bu ülkede, bunları düşünüyorum. \r\n\r\nTam iki buçuk sene Nazik'in peşinden koşturuyor.\r\n\r\nPastaneye gidebilmek, aynı vapura, aynı otobüse binebilmek için.\r\n\r\nO kadar fark ediliyor ki aşkı, başka kızlar sırf bu yüzden ona áşık oluyor. Tutkulu tutturuk olduğu için. Ama bizimki Nazik diyor da, başka bir şey demiyor.\r\n\r\n- Siz de yesenize, çok güzel bu ıspanaklı börek!\r\n\r\n'Bilmem, sizin için bir şey ifade eder mi?' diyor, 'Ben hayatımda kimseyi o kadar sevmedim.'\r\n\r\n'Eder' diyorum. \r\n\r\nDiyorum demesine ama hálá düşünüyorum:\r\n\r\nBöyle bir şey gerçekten olabilir mi? \r\n\r\nBir aşk, 20 yıl boyunca uykuya yatırılabilir mi?\r\n\r\nª\r\n\r\n'Yoktu, tabii bizim zamanımızda bir kızın elini, ayağını tutmak. Platonikti her şey. Beklerdin. Elin ayağın titrerdi, onu bir kez görebilir miyim acaba diye. Bekledim. Ama lise bitti, o gitti. Mezarlığın karşısındaki sarı evde artık Nazik yoktu.'\r\n\r\n'Sonra?' diyorum.\r\n\r\n'Bir ıspanaklı börek de ben söyleyeyim!' diyor.\r\n\r\nAradan yıllar geçiyor, bizim müzisyen evleniyor, sevdiği bir karısı, telefonundaki fotoğrafını gururla gösterdiği bir kızı oluyor. Oluyor da...\r\n\r\nNazik Hanım, aradan yirmi yıl geçse bile bir türlü aklından gitmiyor.\r\n\r\nª\r\n\r\nArtık iş, güç, sorumluluk sahibi kazık kadar bir adam.\r\n\r\nBir gün, Yapı Kredi'ye girdiğinde bir hanımla tanışıyor:\r\n\r\n'Yenisiniz galiba burada!'\r\n\r\n'Evet. İzmir'den tayin oldum. Siz de bizim çok iyi bir müşterimizmişsiniz. Artık ben ilgileneceğim sizinle. Aslında ben de İstanbullu sayılırım, eski Yeniköylüyüm...'\r\n\r\nBanka memuresi, bilmeden sihirli sözcüğü söylüyor:\r\n\r\nYeniköy.\r\n\r\n'Öyle mi? Orası bir zamanlar, bizim de muhitimizdi. Nerede otururdunuz Yeniköy'de?'\r\n\r\n'Mezarlığın karşısındaki sarı evde...'\r\n\r\nDan an an an.\r\n\r\nSilah çekip, kurşun atsa daha iyi!\r\n\r\nKarşısındaki kadın, gençliğinde vurulduğu mekanın adresini veriyor:\r\n\r\n'Orası benim Nazik'in evi...'\r\n\r\n'Nazik Abla'dan mı söz ediyorsunuz? Kiracımızdı bizim onlar. Sonra babasının görevi nedeniyle, ansızın Ankara'ya taşındılar. Öğretmen oldu o. Şimdi bir lisede müdür...'\r\n\r\nª\r\n\r\n'E bulmuşsunuz işte, aşkınızın izini' diyorum, nedenini bilmediğim bir iştahla ıspanaklı böreğimi ısırıyorum.\r\n\r\n'Evet ama neye yarar?' diyor. 'Hangi lisede müdür bilmiyorum ki. Hem onun da bir çocuğu varmış, evliymiş, bozmak istemem huzurunu. Çok düşündüm tek tek Ankara'daki bütün liseleri aramayı, bir gün küt diye karşısına çıkmayı. Vazgeçtim. Cesaret edemedim. Utandım. Yapamadım. Bazen benim gibi uykuya yatıracaksın aşkını. Yok başka çaresi. Türk filmi gibi değil mi? Ama aradan bunca yıl geçmiş olsa bile onu düşündüğümü, her gün aklımdan geçirdiğimi bilmesini isterdim...'\r\n\r\n'Bir ihtimal, bu Sevgililer Günü'nde haber alır sizden' diyorum.\r\n\r\nEve gidip bilgisayarın başına oturuyorum. \r\n", "Rapor veriyorum \r\n \r\n\r\n \r\nİYİ AHLAKLI MIYIM?\r\n\r\n44 yaşında, iyi ve sportmen görünümlü, ODTÜ Elektrik mezunu, güçlü bir iş adamı ve sanayiciyim.\r\n\r\nSizi güzel ve seksi buluyorum. İyi kalpli, yardımsever, iyi ahlaklı ve namuslu biri olduğunuzu düşünüyorum. Hatta eminim. Sormak istediğim şu: Sizin için hayatta önemli olan nedir? (A.Uysal)\r\n\r\n- Valla, dürüstlük diyeceğim. Hadiseye sizin gibi giren erkeklerden hiç hoşlanmam mesela! Mail'iniz riya kokuyor. Ne siz zannettiğiniz kadar güçlü bir iş adamısınız ne de ben sizin tarif ettiğiniz kadar iyi ahlaklı...\r\n\r\nESTETİK MÜDAHALE\r\n\r\nFlörtçü sarışın yazarımızın nihayet özgürlüğüne kavuşması gözlerimizi yaşarttı! Yeni boşalmış kalbinizi doldurmak için, köşenizde fikri dozu yüksek meselelere başvurmanız, şu sıralar ne kadar çaresiz olduğunuzu gösteriyor. Ama korkmayın siz bunu da aşarsınız. Ne var ki, köşenizde yayınlanan fotoğraflarınızla güncel olanları arasındaki yaş farkı dikkatimizden kaçmıyor. Estetik müdahaleye ihtiyacınız var gibi. Bakalım medyadaki çıtırlardan ve haksız rekabetten şikayet eden yazılarınızı ne zaman okuyacağız. (A. Karasu)\r\n\r\n- Siz beni Sex and the City'deki gazeteciyle karıştırdınız herhalde. Çünkü o Britney Spears'in diziye katılmasına ‘‘Ben yaşlı dururum’’ diye karşı çıkmış. Benim aynı tepkiyi vermem için daha çok beklersiniz! Çok değil, iki üç yıl daha... (Espri olduğu anlaşılıyor değil mi?)\r\n\r\nALLAHINA KADAR ADANALI\r\n\r\nİnancınız hakkında bir fikrim yok ama ‘‘geyiğin Allahı’’ türden ifadeler benim gibileri rahatsız ediyor. Çünkü Allah hepimizin Rabbi. Ne olur yani, ‘‘geyiğin kralı’’ ya da ‘‘geyiğin doruğu’’ deseniz? İçinde Allah kelimesinin geçtiği ifadelerde daha hassas olmanız dileğiyle. (Tolga)\r\n\r\n- Peki Tolga, haklısınız. Ama konuşurken böyle söylüyoruz. Üstelik ben Allahına kadar Adanalıyım. Yine de bundan sonra daha dikkatli olmaya çalışırım.\r\n\r\nDERDİNE ORTAK\r\n\r\nAyşecim. Ben mi kaçırdım, yoksa gazetelerde çıkan özel hayatınla ilgili haberleri artık bizimle paylaşmak istemiyor musun? Meraktan sormuyorum, sadece kendimi yakın hissettiğim bir arkadaşımının derdine (tabii ister ve ihtiyaç duyarsa) ortak olmak istiyorum. (Özge)\r\n\r\n- Neden böyle olduğunu ben de bilmiyorum. O kadar çok kendi hayatını yazıyor diye eleştirdiler ki, her ne kadar takmıyormuş gibi görünsem de, bilinçaltım etkilenmiş demek ki. Ama madem bu kadar istiyorsunuz, eyvallah zamanı gelince bunları da konuşuruz.\r\n\r\nSEFİLLER'İ OKU\r\n\r\n18 yaşımı doldurmama bir ay kaldı. Bu sene üniversite sınavlarına hazırlanıyorum. Tercih edeceğim meslek ise gazetecilik. Neden bil bakalım? Sen ve kedin, bu hayatı bırakıp inzivaya çekildiğinizde senin soyunu devam ettirebilmek için! Düşünsene, sırf senden esinlenerek bütün hayatımı gazeteci olmaya adıyorum. Bu günlerde kendimi geliştirmek üzere, bir çok şey yapıyorum. Dünya klasiklerini okuyorum, Fransızca öğreniyorum, hiç hoşlanmadığım siyasi konuları bile takip ediyorum. Ama sonradan senin yazılarını okudukça, bu yaptıklarımın çok saçma olduğunu düşünüyorum. İyi bir köşeyazarı olmak için ülkenin siyasi gündemini takip etmek ya da Sefiller'i okumak gerekmiyor değil mi? (Sırma)\r\n\r\n- Fena halde gerekiyor hem de! Hayatta bir insanın başına gelebilecek en kötü şey, öğrenme isteğini kaybetmesi. Neyi öğrenmek istediğin tamamen sana kalmış. Ama öğrenme isteğini kaybetmek felaket bir durum. Bir şey öğrenmeden bir şey yapabilmek mümkün olmadığı için, hiçbir şey de olamazsın.\r\n\r\nSİZE ALIŞMIŞTIK\r\n\r\nZaman zaman hüzünlenerek zaman zaman da gülerek okuduğum bir gazetecisiniz. Belki de ben kaçırdım ama şunu sormak istiyorum, eşinizden ayrıldınız mı? İmrendiğimiz bir ilişkiydi, biz size alışmıştık. Özel bir konu olduğunu düşünüp cevap vermezseniz sizi anlayışla karşılarım. (Özlem)\r\n\r\n- Teşekkür ediyorum. Ama hayat böyle bir şey işte. Tam bir şeye alıştığını zannederken, başka bir şeyle karşılaşıveriyorsun. Birlikte olduğun adamı daha kolay anlatabiliyorsun ama ayrıldığın adam için aynı şey geçerli değil.\r\n\r\nSIRLARI PAYLAŞTIK\r\n\r\nBen mi yanlış anlıyorum yoksa sen mi yanlış anlatıyorsun? Siz bizim sevdiğimiz bir çifttiniz, gerçekten artık yalnız mı nefes alıyorsunuz? Bunu sana sorma hakkını kendimde görüyorum. Çünkü sen, ben ve diğer okurlar, hepimiz, yıllar içinde, sadece dostların paylaşabileceği gizlerimizi paylaştık. Hiç de karşılıksız ve boş olmayan bir ilişkiydi. Neler oluyor Ayşe? \r\n\r\n- Beni çok sıkıştırıyorsunuz. Bir insanın hayatında herşeyi herkesle birlikte yapmak istemeyeceği dönemler vardır. Atlatır atlatmaz, yine birlikte olacağız merak etmeyin.\r\n \r\n", "Sosyolog gözüyle bazı köşe yazarları \r\n\r\nHerhangi bir sosyolog değil herhalde! \r\n\r\nO bir Emre Kongar. \r\n\r\nO bir duayen. \r\n\r\nO konuşmaya bir başladı mı, size susmaktan ve dinlemekten başka çare kalmıyor. Ama kulağınızı dört açmalısınız. \r\n\r\nÇünkü önemli şeyler anlatıyor. \r\n\r\nÇünkü söyledikleri sıradan şeyler değil, mühim tespitler. \r\n\r\nMesleki deformasyonun zirvesinde bir adam. Her şeyi bir sosyolog gibi değerlendiriyor. \r\n\r\nKarşısındaki röportajcı dahil!\r\n\r\n*\r\n\r\nHayret o beni seviyor! \r\n\r\nÖzgürlüğün ve şefaflığın markası olduğumu iddia ediyor. \r\n\r\nBen direniyorum.\r\n\r\nOnun işi araştırmak, değerlendirmek, sistematize etmek, yazmak ve anlatmak, anlatmak, anlatmak...\r\n\r\nBenim için bir taraftan müthiş bir şey, karşımda Türkiye'nin sosyolojik resmini çiziyor ama bir taraftan da müthiş bir işkence. \r\n\r\n49 binlik konuşuyor. \r\n\r\nO ne demek derseniz, benim röportajlarımın sınıflandırılması böyle. \r\n\r\nMesela, Süleyman Demirel 27 bin konuşmuştu. \r\n\r\nOrhan Pamuk da fena değildir. \r\n\r\n24 bin filan konuşur. \r\n\r\nEmre Kongar ise liderliği kimseye bırakmıyor! \r\n\r\n10 yıl boyunca ilk kez 49 binlik konuşan biri. \r\n\r\nAslında bu, 5 röportaj demek, çünkü bir röportaja 10 bin vuruş iyi gidiyor.\r\n\r\nYılbaşımın nasıl geçtiğini sormazsınız artık herhalde! \r\n\r\nÖnümüzdeki yıl, sevgilimin de benimle kaset çözeceğini tahmin ediyorum. \r\n\r\nFotoğraf sorunu olduğunda yardım etmeyi kabullendiğine göre, aşk bu, kaseti de birlikte çözeriz herhalde...\r\n\r\n*\r\n\r\nRuhuna ve kişiliğine uygun bir evde yaşıyor diyemeyeceğim, çalışıyor. Çünkü yaşadığı mekana gitmedim. Bu röportajı becerikli karısının ona hazırladığı çalışma evinde gerçekleştirdim.\r\n\r\nİlk izlenim şu: Sosyolog dediğin çok parçalanmış bir ruha sahiptir! \r\n\r\nSalonun ortasındaki yuvarlak masanın üzerindeki şeyleri görseniz, alıp eve götürmek istersiniz. O kadar güzeller. Ve sadece kırtasiye orası. Renk renk, cins cins, çeşit çeşit, ucu sivriltilmiş kurşun kalem. Dünyanın her tarafından toplanmış. Ve tükenmez kalemler. Ve dolma kalemler ve diğer kırtasiyeler... \r\n\r\nOyuncakçı dükkanına gelmiş gibi oluyorsunuz. \r\n\r\n*\r\n\r\nSonra, baston koleksiyonunu, kibrit koleksiyonunu, tahta bilmeceler koleksiyonunu görüyorum. \r\n\r\nOnun dünyasında her şeyin bir hikayesi var ve o her şeyi ayrıntılarıyla anlatıyor. \r\n\r\nYerimiz, günümüz ve gücümüz yettiği kadar aktarmaya çalışacağım. Bir kusurumuz olursa affalo...\r\n\r\nPEKİ YA BEN, YA BEN?!\r\n\r\nBir de rica etsem beni değerlendirebilir misiniz?\r\n\r\n-2002 Marka Konferansı'nda verdiğim bir tebliğde, Türkiye'de marka olmuş ürünleri, daha doğrusu ürün haline gelmiş markaları, politikacıları ve basın mensuplarını değerlendirmiştim. Orada Ayşe Arman'ı özgürlüğün ve şeffaflığın markası olarak nitelemiştim. Hálá böyle düşünüyorum. Başarısı da bundan geliyor. Tabii özgürlük ve şeffaflık, fazla pop kültür deyimleri. Her başarının arkasında çok ciddi bir ihtiras ve o ihtirasa uygun çok disiplinli bir çalışma yatar. Benim için asıl Ayşe Arman, yaptığı işe aşık ve o aşkını çok büyük bir disiplinle sürdürebilen bir yazar...\r\n\r\nHER KÖŞE YAZARI BİR KAMUOYU LİDERİDİR\r\n\r\nHani hep söylenir: ‘‘Çok fazla köşe yazarı var bu ülkede. Her gün memleketi kurtarıyorlar. Ama aslında hiçbir işe yaramıyorlar...’’ Bence bu tespit doğru değil. Türkiye'de gazetelerin hálá okunmasının nedeni köşe yazarları. Haber verme işlevini zaten televizyonlar yerine getiriyor. Peki insanlar neden hálá gazete okuyor? Çünkü takip ettikleri köşe yazarlarında kendilerini buluyorlar. Her köşe yazarı bir kamuoyu lideridir. Pek çok insan köşe yazarlarını okuyarak, kendilerini onlarla özdeşleştirerek varlığını ve kimliğini sürdürüyor. Dolayısıyla, Türkiye'de ne kadar değişik grup varsa -en çoğunlukta olan gruplardan en azınlıkta olan gruplara kadar- hepsinin sesinin basında olması lazım... \r\n\r\nERTUĞRUL ÖZKÖK\r\n\r\nBenim öz kardeşim kadar bana yakın bir akademisyendir. Dolayısıyla, ona karşı tutumum insanların öz kardeşlerine olan tutumları gibidir. Kardeşiniz, eroin bağımlısı olabilir, katil olabilir ama yine de sizin kardeşinizdir, değil mi? Türk basınının en yetenekli ve en iyi yetiştirilmiş yöneticilerinden biridir. Kendi çalışma arkadaşlarını onurlandırmakta ve ön plana çıkarmakta üzerine yoktur. Hürriyet, varlığını bütün Türkiye'deki düşünce akımlarının temsil edildiği gerçek bir düşünce gazetesi olarak hálá sürdürebilmektedir. Ama tabii kaçınılmaz olarak Ertuğrul Özkök kendi bulunduğu sermaye grubunun da yöneticisidir...\r\n\r\nGÜNERİ CIVAOĞLU\r\n\r\nValla, artık bilge haline gelmiş bir kişilik. O bir bilgedir ne yazsa yeridir!\r\n\r\nFATİH ALTAYLI\r\n\r\nEn son yaptığından başlayayım: Çok özel bir arkadaşlık grubunun bir yemek daveti konusunda, o özel arkadaşlık grubu içerisindeki bir arkadaşının o yemekle ilgili bir yorumunu, yani Hıncal Uluç'un Akmerkez'de korktuğu için yemek yemek istemediğini sütununa taşıyacak kadar sevgiye, dostluğa, arkadaşlığa inanmayan birisi olarak görüyorum kendisini. Ve Türk basınında böyle bir insanın yöneticilik yapmasından dolayı fevkalade korku ve endişe duyuyorum.\r\n\r\nHASAN PULUR\r\n\r\nO bir duayendir. Son zamanlarda Yahya Kemal konusunda bana büyük haksızlık yaptı ama olsun. Bana haksızlık yapmış olması Hasan Pulur'un değerini azaltmaz.\r\n\r\nEMİN ÇÖLAŞAN\r\n\r\nDemokrasiye ve dürüstlüğe sonuna kadar bağlı, hiçbir şeyden korkmayan, çok iyi yetişmiş -ODTÜ mezunudur- değerli bir gazetecidir. Ankara kentinde olup biten bütün kötülükleri ve çirkinlikleri yılmadan usanmadan yazar, üstelik de belgeli yazar.\r\n\r\nBEKİR COŞKUN\r\n\r\nHoş üsluplu bir yazar. Ne yazarsa yazsın, okutuyor. İnce mizahi esprisi çok güçlü. Ve tabii demokrasiye ve temel hak ve özgürlüklere çok bağlı. Üstelik hayvansever. Daha ne olsun? Benim de bir köpeğim var.\r\n\r\nTAHA AKYOL\r\n\r\nMilitan bir milliyetçilikten, muhafazakar bir milliyetçiliğe evrimleşmiş. Bundan dolayı da saygı duyulması gereken bir yazar. Ama maalesef, fikir yürüttüğü konularda yeterince birikimi olmadığı için hem bilimsel anlamda hem siyasal anlamda çok sık yanlışlar yapıyor. Üstelik bazı temel metinleri -Huntington'ın kitabında söyledikleri gibi- ya anlamıyor ya da bilerek okura yanlış aktarıyor. Bu da çok kötü bir şey.\r\n\r\nHINCAL ULUÇ\r\n\r\nTürk basınının en renkli, en dürüst, en etkili ve en birikimli insanlarından biri. Yaşamı dolu dolu yaşadığı için, onu da olduğu gibi sütununa yansıtıyor. Tabii okunabilir olmak için bazen düşündüğünden ve duyduğundan daha sivri ifadeler kullanıyor. Ama Hıncal Uluç'u fevkalade önemsiyorum ben. Çünkü erozyona uğrayan, yozlaşan değerlerin düzgün ve doğru olanlarının savunucusu. Dürüstlükten, vefadan, bilimsellikten ve kültürden yana. Ha bir çok şeyi eleştiriyor. Eleştirecek tabii. Ama baktığınız zaman, Hıncal Uluç ‘‘En yüce değer paradır’’ demeyen, ‘‘Vefadır dostluktur!’’ diyen bir adam. Bugün Türkiye'de savunulması gereken değerlerin simgesi halinde. Kendisiyle iftihar edilmesi gerekir.\r\n\r\nGÜLAY GÖKTÜRK\r\n\r\nKonuşmaya değer görmüyorum.\r\n\r\nMEHMET ALİ BİRAND\r\n\r\nÇok fazla iddialı. Bir gazetecinin olmaması gerektiği kadar siyasal konulara angaje bir arkadaş. Ama deneyimli ve başarılı bir gazeteci. Ama tabii bunları, inandığı fikirlerin daha etkili olması doğrultusunda kullanınca gazetecilikten çıkıyor, politikacılığa kayıyor. \r\n\r\nİLHAN SELÇUK\r\n\r\nO bir ekol. Beni şaşırtacak derece sabırlı ve müsamahalı. Ama ekol olması buradan kaynaklanmıyor. Anadolu bağımsızlık hareketiyle sosyalizm arasındaki ilişkileri kuran ve Türkiye Cumhuriyeti'nin dünya tarihindeki büyük yerini hálá doğru talil eden bir yazar.\r\n\r\nFEHMİ KORU\r\n\r\nBirikimli ama takma isimle yazı yazması, bazı sorunları olduğunu gösteriyor.\r\n\r\nMEHMET BARLAS\r\n\r\nValla, çok zeki, çok sempatik. Ama zekası ve sempatisi içerisinde, kime ne zaman kılıcını saplayacağı kestirilemeyen bir yazar.\r\n\r\nSAMİ KOHEN\r\n\r\nO bir mücevver. Dış politika konularında yazar olarak Türkiye'nin yüz akı.\r\n \r\n", "İki kız bir oğlan \r\n'Ha-yırrrr' derken sevgilim, ben 'Ev-vetttt...' diyorum. \r\n\r\nAyağımdaki terliklerden acilen kurtuluyorum, hedefimi belirlemişim, son sürat hedefime doğru koşmaya başlıyorum, sıçrayabildiğim kadar havaya sıçrıyorum, yapabildiğim kadar bedenimi yukarı çekiyorum ve kendimi yerçekimine bırakıyorum.\r\n\r\nPoffffffffff.\r\n\r\nKahkahalarla, içine gömülüyorum.\r\n\r\nBen bu oyunu çok seviyorum.\r\n\r\n'Hadi sen de yapsana, harika oluyor!' diye ısrar ediyorum.\r\n\r\n'Baksana, sen kaç yaşındasın?' diye geliyor cevap.\r\n\r\n'4' diyorum.\r\n\r\n30'u siliyorum.\r\n\r\nYeniden yerimi alıyorum.\r\n\r\nBir daha koşuyorum. Bir daha atlıyorum.\r\n\r\nBir daha koşuyorum. Bir daha atlıyorum.\r\n\r\nHa-yırrrr, havuza değil, onun haber değeri yok, yatağa.\r\n\r\nİki buçuk kişilik, kocaman pufuduk bir yatağa.\r\n\r\nKeşke tramplen olsa da, yaylanıp yaylanıp, atlasam...\r\n\r\nAtlama oyunundan sıkılınca, zıplamaya geçiyorum.\r\n\r\nYatağın yaylarını tramplene çevirip, hop-hop hopluyorum.\r\n\r\nBir taraftan da merak ediyorum: \r\n\r\nBakalım, kafamı tavana değdirebilecek miyim?\r\n\r\n* * *\r\n\r\nEv-vetttt, yatak benim için önemli.\r\n\r\nAma niye böylesiniz siz!\r\n\r\nAllahaşkına yatak, sadece sevişmek için mi gerekli?\r\n\r\nYatakta zıplarsın, kudurursun, saklambaç oynarsın, hatta kör-ebe, çok istersen yakartop bile!\r\n\r\nAnladınız, tatildeki yatağımız çok iyiydi.\r\n\r\nYayları sağlamdı.\r\n\r\nNormalde 59, tatillerde 61 çeken bana, fazlasıyla iyi dayandı.\r\n\r\nTatil benim için bu işte: \r\n\r\nÇocuklaşmak.\r\n\r\nSaçma sapan oyunlar yaratmak.\r\n\r\nHer fırsatta sevdiğim adama sarılmak, onu da oynadığım oyunlara katılmaya zorlamak. Güldürmek, gıdıklamak. Bütün ağırlıklardan ve ciddiyetten kurtulmaya çalışmak. Hadi şu küveti dolduralım diye tutturmak. Köpüklerle oynamak. Bütün bir odayı kurcalamak. Giderken çalacağım şeylerin (sadece havlular, tamam, en en en fazla kültablası!) planını yapmak. Geçici evimizde, iki kişilik bir dünya yaratmak.\r\n\r\nAslında gittiğin yerin, neresi olduğunun zerre kadar önemi yok.\r\n\r\nEğer yolculuğa sen kendi içinde çıkabiliyorsan tabii.\r\n\r\nBulunduğun ruh halinden ayrıldığın andan itibaren, aklın seni tanıyamayacağı için, her türlü zıpırlığı yapma hakkını bulabiliyorsun kendinde.\r\n\r\nBuldum.\r\n\r\n* * *\r\n\r\nAma iki değil, üç kafadar çıktık bu tatile.\r\n\r\nGerçi 3. kişi yanlış anlaşıldı.\r\n\r\nSivri zekalılar bebek sandı.\r\n\r\nÇok isterdim ama bebek değil, Nálán'dı.\r\n\r\nO da bir tür bebek aslında.\r\n\r\nAma başka anlamda.\r\n\r\nBaşına 'Uffff' konuyor.\r\n\r\n'Uffff Nálán, bebek gibi kız' oluyor!\r\n\r\n* * *\r\n\r\nSiz hiç sevgiliniz ve en yakın kız arkadaşınızla tatile çıktınız mı?\r\n\r\nTavsiye ederim.\r\n\r\nAma onlar da, sizden bağımsız arkadaş olacak...\r\n\r\nHatta zaman zaman sevgiliniz sizi satacak, en yakın arkadaşınızla ittifak kuracak:\r\n\r\n'Biz bu akşam Burj El Arab'da yemek yemeye karar verdik. İkiye bir kaybettin. Çoğunluğun dediği olacak...'\r\n\r\nBenim için unutulmaz tatillerden biriydi Dubai. \r\n\r\nBir kere her gün spor yaptık. Gündelik hayatta olamıyor, bari tatilde olsun. Yani şeytanın bacağını kırdık. Koşu bandının üzerinde can verirken, birbirimize isimler taktık: Shorty, Boldy ve Guli. \r\n\r\nBen tabii Gulliver'e benzetilmeme fena halde içerledim, ismimi Küçük Guli'ye çevirdim. \r\n\r\nHiç hoş değil bir insanın iriliğiyle dalga geçilmesi! \r\n\r\nAktivite Ayşe'yi tercih ederdim, çünkü orada gerçekten aktivite Ayşe kesildim. Bir enerji, bir enerji: 'Çöl safarisi de yapalım, tekneye bağlanan şu paraşütle de uçalım, Dubai pavyonlarına da gidelim, eski Beyrut yapmaya çalıştıkları bu şehrin her tarafını keşfedelim...'\r\n\r\n* * *\r\n\r\nBana sormayın yani Dubai'de 250 dolara plazma televizyon alınabiliyor mu alınamıyor mu...\r\n\r\nBilmiyorum.\r\n\r\nAlışverişle hiç işimiz olmadı.\r\n\r\nAma çöl safarisini, çölde çay deneyimlerimizi, bir teknenin arkasına bağlı olan bir paraşütte yüzlerce metre yükselmeyi, bacakların denizin üstünde boşlukta sallanırken Dubai'yi kuşbakışı görmeyi, 'Heyyyy ben iyiyim. Korkmuyorummmmmm' diye aşağıdakilere bağırmayı anlatabilirim.\r\n\r\nYer kalmadı.\r\n\r\nArtık yarına...\r\n\r\nHAMİŞ: Cem Karaca'nın ölümünü öğrendiğimde nasıl içim acıdı anlatamam. Meğer ne çok alışmış, bağlanmışız ona. Bütün sevenlerine başsağlığı diliyorum. Nur içinde yatsın.\r\n\r\n", "Kuştepe Alev Sokak’ta bir Çingene kral \r\nBen böyle bir yer görmedim.\r\n\r\nBu kadar farklı... \r\n\r\nBu kadar renkli... \r\n\r\nBu kadar yaşayan... \r\n\r\nSokak sanki nefes alıyor, kendi başına bir canlıymış gibi. Sokağın üzerine vuran güneş de, hayat kıpırtısının son rötuşlarını yapıyor, sokak alev alev yanıyor. \r\n\r\nZaten adı da Alev Sokak. \r\n\r\nGenellikle böyle yerlere ‘gizli bahçe’ ya da ‘saklı kent’ gibi laflar uydururlar. \r\n\r\nNeden mi? Çünkü dümdüz giderken, birdenbire öyle bir yere gelirsin ki, feleğin şaşar. \r\n\r\nAlev Sokak, öyle bir yer işte. \r\n\r\nOnu şehirden, şehrin bildik, sıradan akışından bir tek yokuş ayırıyor.\r\n\r\nBir yokuş iniyorsun, dünya değiştiriyorsun!\r\n\r\nOrada, İstanbul’un bütün çiçekçi Romanları yaşıyor.\r\n\r\nVe nasıl bir çelişkiyse, evleri plastik çiçek dolu...\r\n\r\nAma rengarenk.\r\n\r\nBu insanlar tuhaf bir şekilde, sanki usta ressamlardan renk dersleri almışlar. Öyle bir uyum yetenekleri var. Sıcak ve soğuk renkleri inanılmaz bir ustalıkla bir arada kullanıyorlar. Turuncu bir duvarın ortasından açık mavi bir şerit geçiyor, ruhunuzu okşayarak. \r\n\r\nSokak, bir meydana dönmüş kendi kendine. Çünkü herkes sokakta. \r\n\r\nKuştepe Romanları, sokağı sonuna kadar sömürerek yaşıyorlar. \r\n\r\nEv gibi döşemişler sokaklarını. \r\n\r\nMinderler, yataklar, koltuklar, sandalyeler...\r\n\r\nSokakta rahat edebilmek için ellerinden geleni esirgememişler.\r\n\r\nHalılar atmışlar, üzerine yayılıp sohbeti koyultuyorlar.\r\n\r\nKaldırımda bile uyudukları oluyor, üstlerine yorgan alarak...\r\n\r\nAnladınız!\r\n\r\nOnlar, dört duvar arasında girmekten hoşlanmıyorlar.\r\n\r\nÖzgür ruhları sıkılıyor, daralıyor...\r\n\r\n*\r\n\r\nBu sokağa gelenin aklına ilk düşen, müthiş bir özgürlük duygusu... \r\n\r\nHaliyle onlara imreniyorsunuz. \r\n\r\nSanki hiç dertleri yok gibi. \r\n\r\nSürekli bir karnaval havası. \r\n\r\nEllerindeki tencereleri, darbuka niyetine çalıp oynuyorlar kendi kendilerine. Ağlamak fiilinin yerini gülmek almış. Sevinçli ya da acıklı her şeye gülüyorlar. Yüksek sesle gülüyorlar. Kendileri öyle ifade ediyorlar...\r\n\r\nBu sokakta göremeyeceğiniz tek şey korku.\r\n\r\nSanki hiçbir şeyden korkmuyorlar. \r\n\r\nBize benzemeyen yanlarından biri de bu. ‘Elle gelen düğün bayram’ havasındalar, ‘Başımıza ne gelirse yaşarız...’\r\n\r\nVe carpediem diye bir şey varsa, (anı yakalamak, günü yaşamak) işte onu, somut bir biçimde gözlemlemenin yeri bu Alev Sokak.\r\n\r\nYarının önemi yok burada.\r\n\r\nGelecek de yok...\r\n\r\nVarsa yoksa bugün, şimdi, bu an...\r\n\r\nVe Allah için, şimdi’nin hakkını veriyor bu insanlar.\r\n\r\nÖlümden intikam alırcasına, güle oynaya yaşıyorlar.\r\n\r\n*\r\n\r\nBen gittiğimde bir sünnet düğünü vardı. \r\n\r\nSokağın ortasına sarı lacivert bir yatak kurmuşlar. \r\n\r\nDev bir yatak. \r\n\r\nGuliver’inki gibi.\r\n\r\nOtomatikman Alice, kendini harikalar diyarında hissediyor. \r\n\r\nİnsanın içini tarifi olmayan bir sevinç kaplıyor, tepedeki rengarenk ampullere, balonlara bakıp gülümsüyor. O tarifsiz sevinç, tören boyu devam ediyor. Çünkü sünnet çocuğunun annesi gecenin ilerleyen saatlerinde kostümcüden kiraladığı 3 değişik Hint kıyafetiyle boy gösteriyor. \r\n\r\nBu sokakta her gün bir sünnet oluyor. Ya da bir şeyi kutlama vesilesi. Kız mı istenecek?\r\n\r\nHaydaaa, bütün sokak ayakta...\r\n\r\nHep birlikte gidiliyor, hep birlikte dönülüyor.\r\n\r\nHem evlilikte hem de kız istemede inanılmaz ritüelleri var.\r\n\r\nŞöyle konuşuyorlar mesela:\r\n\r\n‘Bir koyun, 8 çift erkek ayakkabısı, 12 çift de kadın ayakkabısı isteriz.’ \r\n\r\nErkek tarafı bir tepsiye koyuyor malları, gidiyor kızı istemeye...\r\n\r\nDüğün davetiyeleri de değişik, birdenbire evinize bir gömlek gelirse, siz anlıyorsunuz ki bilmem kimin düğününe davetlisiniz. \r\n\r\nYa da bir paçalı don ya da atlet...\r\n\r\nSonra, Alev Sokak’ın güzel kızları var. İnce belli, iri memeli... Kocaları askerde... Dediklerine bakmayın, hapiste... Ama namusları son derece yerinde...\r\n\r\nÇünkü eteklerinin altına paçalı don giymeden sokağa çıkmıyorlar ve bununla çok ama çok övünüyorlar.\r\n\r\n*\r\n\r\nVe bu sokağın siz deyin delisi, ben diyeyim bir kralı var: Erdin Doğan.\r\n\r\nİki sene önce eline 6’lı ganyan dışında, kağıt kalem almamış biri. \r\n\r\nŞimdi acayip resimler yapıyor (Bilgi Üniversitesi’ndeki Kuştepe sergisinde resimleri sergilendi) ve yazılar yazıyor. \r\n\r\nErdin Doğan, Alev Sokak için tescilli deli ama bana sorarsanız şahane biri...\r\n\r\n\r\nNe ermişim ne derviş ben bir garip çiçekçiyim\r\n\r\n\r\nn Siz nereden çıktınız?\r\n\r\n- Valla, ben bir yerden çıkmadım. Hep buradaydım. \r\n\r\nn Şunu öğrenmeye çalışıyordum aslında: Kendi kendinize mi çıktınız yoksa size talimat mı geldi?\r\n\r\n- 2 sene önce kandil gecesi bir şey oldu. Ama açıklayamam. Manevi sırlarım var benim.\r\n\r\nn Anladım. Yeryüzünde kimi temsil ediyorsunuz?\r\n\r\n- Yardıma muhtaç olanları.\r\n\r\nn Tam olarak yaptığınız nedir? a) Adalet dağıtmak b) Fikir dağıtmak c) Eğlenmek, eğlendirmek\r\n\r\n- Ne ermişim ne derviş, ben bir garip çiçekçiyim!\r\n\r\nn Mahalleli size ‘deli’ diyor. Doğru mu söylüyorlar? \r\n\r\n- Kimin ne düşüneceğine, ne söyleyeceğine ben karar veremem.\r\n\r\nn Belki de sizi anlamıyorlar...\r\n\r\n- Sizi herkes anlıyor mu?\r\n\r\nn Sizin kimseye zararınız var mı?\r\n\r\n- Sizin olduğu kadar!\r\n\r\nn Size nasıl tebliğ edildi? Uzaydan mı geldi, nur mu indi?\r\n\r\n- O gece öyle bir geceydi ki, kalbimden bir şey düştü aşağıya...\r\n\r\nn Ne oldu ki, sizi ertesi günü Bakırköy’e götürdüler?\r\n\r\n- Hemen değil. Daha sonra. Kolay değil öyle getir götür. \r\n\r\nn Pardon. Sıralamayı bilmiyorum, önce ne oldu?\r\n\r\n- Cinciye götürdüler.\r\n\r\nHangi cinciye?\r\n\r\n- Kasımpaşa’dakine.\r\n\r\nNe yaptı?\r\n\r\n- Bana dik dik baktı, ‘Ben Kasımpaşa’nın evliyasıyım’ dedi.\r\n\r\nSiz ne dediniz?\r\n\r\n- Memnun oldum, ben de Kuştepe’nin evliyasıyım dedim.\r\n\r\nSiz benimle dalga mı geçiyorsunuz?!\r\n\r\n- Estağfurullah. Kuşlar ekmek veriyorum, kapımın önünü süpürüyorum ve durmaksızın yazı yazıyorum diye deli olduğuma kanaat getirdiler...\r\n\r\nSadece bu kadar mı?\r\n\r\n- Ha bir de çocuklara şeker verme hikayem var: Her sabah 0-2 yaş grubuyla 8-13 yaş grubu arasındakilere şeker dağıtıyordum. Cebimden sarı, kırmızı, yeşil, turuncu şekerler çıkıyordu. Sarı bulana bir daha veriyordum. Ben çocuklarla empati kuruyordum. Sorunlarını dinliyordum. ‘Mutlu musunuz?’ diye soruyordum. Evimin önüne geliyorlardı, ‘Erdin Abiiii’ diye sesleniyorlardı...\r\n\r\nMahalleli ne yapıyordu?\r\n\r\n- Kimilerinin hoşuna gidiyordu. Ama şurada bir kopukluk oldu...\r\n\r\nAnlamadım nerede?\r\n\r\n- Alev Sokağının şu bölümünde...\r\n\r\nOnlar mı delirdiğinizi düşünenler...\r\n\r\n- Evet, ‘Kafayı oynattı’ diyorlar. İşin gerçeği şu: Ben artık meteliğe kurşun atıyorum. Cenazem olsa, Allah korusun şu anda, kaldıramam. Oysa bir zamanlar zengin bir adamdım. Kadıköy’de kilisenin yanındaki çiçek tezgahım her zaman iş yapardı. İki yıldır işe gitmemeye başladım. Yani insanlar parasızlıktan bana sırt çevirdiler. Ama deli olduğumu söylüyorlar. Paran yoksa gücün yoktur, sana her şeyi söylerler...\r\n\r\nPeki doktorlar tarafından saptanmış ciddi bir rahatsızlığınız var mı?\r\n\r\n- İyi oldu sorduğunuz, oraya da temas edeyim: Hekimlerimizi hor görememem. Ama Bakırköy’deki hekimler beni gördüler. Onlar ne günlüklerimi okudular, ne de resimlerime göz attılar. Ben gelmeden orada bir şeyler döndü. Oysa ben hekim hocalarımın en azından bazı eserlerime bakmalarını isterdim. Bakmadılar. ‘Biz seni şuraya alalım’ dediler. Yani yan odaya. Yan odadan da servise! Dört gün orada çok muhterem arkadaşlarla teşviki mesaimiz oldu. Hakverdi önce benimle birlikte değildi, Allah’tan sonra kavuştuk birbirimize. Siz tabii Hakverdi’yi görmediniz...\r\n\r\nHakverdi kim?\r\n\r\n- O benim asam. Şimdi boyamaya verdim. Cilalanıyor. O bana güç verir...\r\n\r\nSizce niye sizi Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nde dört gün tuttular?\r\n\r\n- Pek çok normal insanı orada niye tutuyorlarsa o yüzden. Hayat böyle: Bazı normaller içeride, bazı anormaller de dışarıda. Orada habire ilacı dayıyorlar. Haliyle bitkinlik başladı bende. Kayınçoma dedim ki ‘Beni çıkar buradan, gücümü kaybediyorum.’ Hakverdi’yi de o yüzden aldım...\r\n\r\nElinizdeki asanızla dolaşıyorsunuz ya... Sizin müritleriniz filan var mı?\r\n\r\n- Haşa! Mürit filan yok. İyi analiz ederseniz söylediklerimi, ben bir şeyler söylüyorum. Ama ermiş değilim...\r\n\r\nDeli de değilsiniz!\r\n\r\n- Niye öyle söylüyorsunuz, deliyim! Kaleme, kağıda deliyim, insanın hasına değilim...\r\n\r\nİnsanlara, fanilere mesajınız nedir?\r\n\r\n- Bedeni yerleşik, ruhu göçebe bu çirkin Roman’a kulak verin: Nefes aldığınıza şükredin... \r\n", "Bir dişi köpek, müdahale etmezseniz, 6 yılda 67 bin yavru üretebiliyor \r\nSokakta içler acısı bir durumda bir köpekle karşılaşıyor. Mahallenin çocukları, köpeği top yerine kullanmışlar. İnsafsızlar içini dışına çıkarmışlar, yetmemiş, gözlerini de dağlamışlar. \r\n\r\nKucağına alıp eve getiriyor, yıkıyor, sarıp sarmalıyor, veterinere götürüyor, tedavi ettiriyor. Sağlık kontrollerini yaptırıyor, aşılarını tamamlatıyor. Ondan sonra içi rahat, internette ona bir yuva aramaya başlıyor. Yurtdışından bir talip çıkınca da, köpekle birlikte uçağa atlayıp, onu yeni sahibine teslim ediyor. Arada, köpeği teslim ettiği aileye, ani baskın ziyaretleri düzenleyip, ona iyi davranıp davranmadıklarını teftiş ediyor. Deniz Seferoğlu böyle bir kadın. Gerçek bir havansever. Ama agresif değil şefkatli. O, bütün bunları sözü bile edilemeyecek kadar normal bir davranış olarak nitelendiriyor. Oysa, sevgiden kaynaklanan sorumluluğu bu noktalara kadar ilerletebilmek herkesin harcı değil. Deniz Seferoğlu, bu aralar enerjisini ve bütün çevresini yeni amacı için seferber etmiş durumda: Bütün hayvan derneklerini ve barınaklarını bir vakıf çatısı altında toplayabilmek. Büyük bir bölümünü de başardı. Hayvanları Yaşat Vakfı kuruluş aşamasında. Bu, Türkiye’de ilk kez oluyor. İlk kez, bütün hayvan dernekleri bir araya geliyor. O yüzden hayvanseverlerin ilgi ve desteğine ihtiyaçları var. Bu yazı, aynı zamanda bir çağrı. İlgi alanınıza giriyorsa, çekinmeyin arayın: \r\n\r\nHayırlı olsun. Vakıf kuruyormuşsunuz...\r\n\r\n- Evet. Hayvan haklarının savunuculuğuna soyunuyoruz. Herhangi bir hayvana eziyet durumunda insanlar karşılarında bizi bulacaklar. Daha doğrusu Yaşat Vakfı’nı. Başkanımız İstemihan Talay, ben de vakfın genel sekreteriyim, 100’e yakın da üyemiz var...\r\n\r\nVakfınızın öncelikli hedefleri...\r\n\r\n- Geçen sene çıkarılan bir hayvan hakları yasası var mesela. İçi tamamen boş bir yasa. Altındaki yönetmelikler bile hazırlanmış durumda değil. Vakıf olarak öncelikle bizim, bu yönetmeliklerin doğru çıkarılmasını sağlamamız gerekiyor. Şu anda bu yasanın olmasının hiçbir işlerliği yok. Cezalar bile belli değil. Oysa, bizler bu ülkede artık adam gibi yasalar olsun ve bunlar hayvan haklarına uygun olarak çıksın istiyoruz.\r\n\r\nBaşka?\r\n\r\n- Türkiye’de sokak hayvanı diye bir sorun var. Pek çok insanlar bu sorundan mustarip. Aşısız hayvanlardan korkuyor, tedirgin oluyor, ‘Çocuğum, bunlar ortadayken nasıl okula gidecek?’ diyor. Hayvan açısından da bakabiliriz meseleye, trafik kazalarına sebep oluyorlar, insan ve hayvan hayatı tehlikeye giriyor....\r\n\r\nÇözüm?\r\n\r\n- Doğanın dengesini bozmadan onları rehabilite etmemiz gerekiyor. Ve sokak hayvanlarının, sokakta bile yaşasalar, sanki sahipliymiş gibi bir hal almaları gerekiyor. Sen bir hayvanı kısırlaştırıp, aşılayıp, sokağa bıraktığın zaman, insanlar onun güvenilir bir hayvan olduğuna ikna oluyor. Bir de tabii insan sağlığı açısından en çok korkulan kuduz hastalığını engellemiş oluyorsun. Sonra, üremiyorlar. Haliyle etrafta olması gerekenden fazla sokak köpeği olmuyor. Hayvanlar da daha rahat ediyor. Yani kısırlaştır, aşılat, yaşat. Parolamız bu!\r\n\r\nHayvanlara karşı fazlasıyla duyarlı olduğunuz için size deli gözüyle bakanlar var mı?\r\n\r\n- Olmaz mı? Bu ülkede hayvanseverlik, genellikle manyaklık olarak algılanıyor! Hele hayvansever kadın deyince, akla, belediye başkalarına saldıran, zehirlenip ölmüş köpekleri onların kafasına atan kadınlar geliyor. Ama ben tenkit ederek söylemiyorum, çünkü bu ülkede bu işle bu kadar çok uğraşınca, özellikle sahada çalışınca, çıldırma noktasına gelebilirsin...\r\n\r\nSiz de böyle agresif bir kadın mısınız?\r\n\r\n- Şimdilik değilim! Ama ilerisi için hiç kimseye hiçbir konuda garanti veremem!\r\n\r\nCesur olmak, 9-6 çalışmanın dışında da alternatiflerimizin olduğunu fark etmek gerekiyor\r\n\r\nKimsiniz nesiniz? Nereden geldiniz, nereye gidiyorsunuz?\r\n\r\n- Robert Kolej mezunuyum. Tekstil tahsili yaptım...\r\n\r\n‘Tahsili yaptım’ derken...\r\n\r\n- New York’ta Parsons’da okudum. Okulu bitirir bitirmez de, tasarımcı olarak Beymen’e girdim. 20 sene Beymen’in kadın koleksiyonlarını hazırladım..\r\n\r\n\u000fVay be! Amma uzun bir süre... Nasıl bir tecrübeydi? \r\n\r\n- İyi ve zor. Zamanla yarışıyorsun... Koleksiyonu teslim etmen gerekiyor, siparişi alman gerekiyor, satışın çok iyi olması gerekiyor... Romantik değildi yani benim işim. Oldum olası şunu sorarlar: ‘Nasıl yaratıyorsunuz?’ Ben de matematiksel bir takım veriler anlatmaya başlarım. İnsanların duymak istediği cevap değil bu tabii... Ama ben de Van Gogh değilim!\r\n\r\nŞunu ben yarattım diyeceğiniz bir şey...\r\n\r\n- Beymen Studio. Fikir annesi benim... Yaratıcılığı küçümsediğim için değil ama bu iş öyle ‘İlham geldi, şu tür bir koleksiyon hazırlayayım’ diye olmuyor, bütün fuarlarda bir sene sonranın koleksiyonlarında olması gerekenleri görüyorsun. Bir de senin koleksiyonunun özellikleri var: Hangi yaş grubuna hitap ediyor, yaşamın hangi dilimine dahil oluyor, gündüz mü gece mi, spor mu ve tabii sen hangi ülkede yaşıyorsun? Bütün bunları üst üste koyduğun zaman, biraz da üstüne zevkini, bilgini ve koku alma yetini... Koleksiyon çıkıyor. Ama bir koleksiyon devrim şeklinde değil, evrim şeklinde oluyor! \r\n\r\nGeçen seneye kadar bir trendsetter’dınız...\r\n\r\n- Evet. Ama benim için tasarladığım koleksiyonların satılabilir olması önemliydi. ‘Vay be! Kadın ne müthiş şey yapmış’ denmesi değil. Çünkü amaç içine girilemeyen bir etek yaratmak değil. Ciddi bir altyapısı var bu işin... Ama bir an geldi... ‘Tamamdır, buraya kadar’ dedim. Zamanı gelince şapkanı alıp, gitmesini bileceksin! Çünkü her iş, ne kadar heyecanlı olursa olsun, otomatiğe dönüşüyor. Belli bir süre sonra fabrika gibi çalışmaya başlıyorsun. Oysa ben insanların, her yaşta kendini bir daha tanımlaması gerektiğine inanıyorum. Ama, bizim kültürümüze ters bu; biz asker ve memur düzeninden yeni çıkıyoruz. Girişimci olmak bu ülke için yeni. Benim kardeşim de hiç eğitimini almadığı bir işi yapıyor. Annem ve babam başta kahroldu tabii: ‘Çocuğu okuttuk, Amerikalara gönderdik, yüksek mühendis oldu ama pizzacılık yapıyor.’ Çünkü kardeşim Mezzaluna’yı açtı. Cesur olmak, 9-6 çalışmanın dışında da alternatiflerimizin olduğunu fark etmemiz gerekiyor. Ben de yıllarca sağlamcıydım... \r\n\r\nBu kadar üretmeye alışmış biri, işinden ayrılınca kendini boşlukta hissetmez mi?\r\n\r\n- Hisseder. Ben de hissettim. Hatta çoğu zaman kendime yaptıklarımı hatırlatma gereği duydum: ‘Sen şunu da yapmış kadınsın!’ filan. Başta sudan çıkmış balığa dönüyorsun, kendini paslanmış, bitmiş ve çökmüş gibi hissediyorsun. Bayağı bir şok yani. Sonra... Yavaş yavaş çözülüyorsun. İyi ki o sayfayı kapatmışım diyorsun. Ben insanlarla sohbet etmeyi unutmuştum. Her gün aynı mekanın içinde, aynı 5-10 kişiyle muhatap oluyor ve hep aynı şeyleri konuşuyordum. Çok geç eve dönüyordum. Sürekli çalışıyordum. Kendimi o kadar işime kaptırmış bir vaziyetteydim. Başka bir hayatım yoktu...\r\n\r\nŞimdi...\r\n\r\n- Ooooo oldu. Halime şükrediyorum. Normal insan oldum. Sonra da kendi işimi kurmaya karar verdim. Hazır giyimden hazır gıdaya kaydım! Ofis çalışanlarına yönelik hazır gıda... Fabrikasyon bir gıda üretimi değil... 8 çeşit sandviç ve 8 çeşit salata... Yepyeni bir gıda markası yaratıyorum diye çok heyecanlıyım... Bir de tabii Yaşat Vakfı var... Bu aralar harıl harıl vakıf için çalışıyoruz. Herkesi bekleriz...\r\n\r\n6 AYDA 2500 SOKAK HAYVANINI KISIRLAŞTIRDIK\r\n\r\nBu ülkede pek çok dernek ve barınak var: Şile Barınağı, Sahipsiz Hayvanları Koruma Derneği, Evsiz Hayvanları Koruma Derneği, Fethiye Hayvan Derneği. Şimdi bunların hepsi aynı çatı altında toplanıyor. Güçlerimizi bir araya getirmek istiyoruz. Çünkü bu derneklerin çok önemli kazanımları ve saha birikimleri var. Yıllardır sokak hayvanlarıyla bilfiil uğraşan arkadaşlarımız var. 6 ay gibi bir zamanda 2500 sokak hayvanını kısırlaştırıp, aşılayıp, bulundukları ortama bıraktık...\r\n\r\nBU KADAR AÇ ÇOCUK VARKEN SIRA HAYVANLARA MI GELDİ\r\n\r\nÖncelikle bu ülkedeki hayvan sevgisini geliştirmemiz gerek. Çoğu zaman kendimi çaresiz hissediyorum. Hayvanlar için bir şeyler yapmaya çalıştıkça, ‘Aç insanlar var, çocuklar var... Sıra hayvanlara mı geldi?’ diyorlar. Böyle söylenince hep suçluluk duyardım. Şimdi duymuyorum, şöyle cevap veriyorum: ‘Birileri çocuklar için\r\n", "Annem benim cennetim ve cehennemim \r\n\r\nMayıs ayının her ikinci pazarı benim için kabus gibidir.\r\n\r\nGelir 130 kiloluk biri, göğsümün üzerine oturuverir.\r\n\r\nAnneler Günü'dür.\r\n\r\nPeki ben ne yazacağım?\r\n\r\nNe yazacağım da, bir önceki yılın tekrarı olmayacak...\r\n\r\n*\r\n\r\nBunca yıldır çeşitli numaralar denedim.\r\n\r\nAma artık deneyecek numara da kalmadı!\r\n\r\nKaradeniz istikametinde batırdığım gemilere doğru, dalgın dalgın bakarken, İpek'in e-mail'i imdadıma yetişti.\r\n\r\nBu sayede, bu yılın Anneler Günü'nde size İpek'in dedesini anlatabileceğim.\r\n\r\nGerçi tanımıyorum.\r\n\r\nTanımayışımın nedeni yaşımın yetmeyişi.\r\n\r\nAma oğlu Ali, en yakın arkaşlarımdan biri.\r\n\r\nBiz sadece yüzyüze karşılaşmadık, yoksa ben de onu basında çalışan herkes gibi biliyorum, bir dönemin en önemli gazetecilerinden biri, tanıyanlar efsane olarak anlatıyorlar...\r\n\r\n*\r\n\r\nBunca şaşaalı bir geçmişten sonra birilerinin kendi köşesine çekilmesi, bunu becerebilmesi, alıştığı bir sürü iktidar nimetinden vazgeçebilmesi beni büyülüyor.\r\n\r\nEmekliliği geldiğinde, en kötü ihtimalle, apartman ahalisini zapturapt altına almaya çalışan onca insan varken, Sadun Tanju'nun sükuneti bana inanılmaz iyi geliyor ve iyi ki de bu adamın oğluyla arkadaşım, dedirtiyor.\r\n\r\nGendir geçer.\r\n\r\nAsalettir bulaşır.\r\n\r\nGazetelerdeki haberler, koltuğuna yapışıp kalanlarla inim inim inlerken, Sadun Tanju'nun o geride durma hali, o başöğretmenlikten feragat edebilme yeteneği, müthiş bir şey. Her insana nasip olmaz. Çok bilgece bir tavır. Tanımadan seviyorum yani onu. Sevmenin ötesinde çok önemsiyorum ve saygı duyuyorum. Bu vesileyle Sadun Tanju'nun Anneler Günü'nü kutluyorum!\r\n\r\n*\r\n\r\nAynı vesileyle İpek'i de kutluyorum.\r\n\r\nVallaha, o da şahane bir torun.\r\n\r\nLütfen Sadun Tanju'nun diğer torunları kıskanmasın!\r\n\r\nAma çok esprili bir e-mail atmış.\r\n\r\n‘‘Dedemin 45 yıl önce Anneler Günü münasebetiyle anneanneme yazdığı bir yazıyı size gönderiyorum. Ortakokul kitaplarına bile geçmiştir. Kendimi bildim bileli, bütün dernek ve vakıflar Anneler Günü'nde bu yazıyı yayınlamak için izin isterler! Ama ben size gönderiyorum. Bütün annelerin Anneler Günü'nü de, dedemin bu yazısıyla kutluyorum...’’\r\n\r\nHAMİŞ: Ben de böyle bir torun istiyorum! Doğmamış torunuma not: Bak canım, ne torunlar var. Yemiyor, içmiyor, dedesinin yarım asırlık yazılarını araştırıyor buluyor, çıkarıyor ve bir gazeteciye gönderiyor. Sen de aynısı yap. Çıkartacak bir yazı bulursun nasıl olsa...\r\n\r\nÖZHAMİŞ: Mami. Kusura bakma. Bu yıl karambola geldin. Sadun Tanju'nun yazısını bulunca üzerine atladım. Her yıl seninle ilgili yeni bir şey icat etmenin zorluğunu en iyi sen tahmin edersin. Gerçi 60'ında, ‘‘yeni evine taşınan yeni gelin halleri’’ni yazmaya niyetlenmiştim ama, olmadı işte, başka sefere inşallah. Senin de, babamın da Anneler Günü'nü kutluyorum. Halamın ve nenemin de. Bir de ablamın. Unuttuklarım kaldıysa, onların da...\r\n\r\nYarım asırlık bir anneler günü yazısı\r\n\r\nSadun Tanju, Vatan gazetesi-1957\r\n\r\nBen anneyim\r\n\r\nSeni, bir hücreden yaşamaya layık bir canlı haline getiren benim. Seni ıstırapların en büyüğüyle doğurdum; sevinçlerin en büyüğüyle kollarıma aldım. Sana ilk davranışı, ilk gülüşü, ilk bakışı, ilk heceyi ben öğrettim. Seni karşılıksız, menfaatsiz, tertemiz ilk ben sevdim. Sana hayatta ilk lazım olacak dersleri ben verdim. Senin yüzünden ilk acıları ben duydum. İlk ağlayışlarını benim göğsümde dindirdin. İlk sırrını bana açtın. İlk dost beni edindin.\r\n\r\nBen anneyim!\r\n\r\nBana her zaman güvendin. İlk aşkını ben hissettim. Üzüntülerin benim üzüntülerim oldu. Seni pencerelerde bekledim, gelişinde kapılara koştum. Seni her zaman aynı duygularla bağrıma bastım, seninle iftihar ettim, seninle taçlandım, şereflendim.\r\n\r\nBen anneyim!\r\n\r\nBen, Tanrı'nın en büyük lütfuna layık görülmüşüm. Ben bereketim. Ben Tanrı gibi insan yaratabiliyorum. Ben yeryüzünde iyi ve güzel, kötü ve çirkin herşeyin mesuliyetini taşıyorum. Medeniyet benim, mazi benim, gelecek günlerin ümidi benim.\r\n\r\nBen anneyim!\r\n\r\nBen insanlığın başı ve sonuyum. Ben hayata şekil veren sanatkarım. İstediğim renkleri kullanır, istediğim gibi yontarım. Beynine ilk nakşolacak sözler benim, kalbe ilk yerleşecek duygular benim duygularımdır. Ben cennet ve cehennemim. Ben istersem sevgi kardeşlik ve dostlukla büyütürüm; istemezsem kinle, düşmanlıkla içini doldururum. Ben dünyaya nizam veren iradeyim.\r\n\r\nBen anneyim!\r\n\r\nBen sabır ve tahammülüm. Ben en yumuşak ve en sertim. Cesur olmayı nasıl benden öğrendinse, korkuyu da ben sana öğrettim. Seni ilk öpen ve ilk döven benim. Sevmek, aşık olmak, şefkat, kin, dostluk ve düşmanlık duygularının hepsi bende. \r\n\r\nBen anneyim!\r\n\r\nBir acı duyarken beni çağırırsın. Ben teselliyim. Ölsem bile gözüm arkamdadır. Ben endişelerin derin kuyusuyum. Kendi içime düşerim. Ben bütün alakaların mihrakıyım. Cömert olduğum kadar hasis, kıskanmaz göründüğüm derece de kıskancım.\r\n\r\nEvet, seni kıskanırım. Sen benim eserimsin, sen benim emeğimsin. Sen benim güzel günlerim, geçen ömrüm, bütün hatıralarımsın. Seni kıskanırım. Seni bu duygumla bunaltır, isyan ettirir, üzerim. Seni kendime hasretmek isterim. \r\n\r\nBunun için kıskanırım seni.\r\n\r\nBen anneyim!\r\n\r\nBen saygının mihrabıyım. Önümde diz çökmeni isterim. Gönlünde yer etmeyi isterim. Hakkım ödensin isterim. Unutulmaktan korkarım. Baş üstünde ve baş köşende yerim.\r\n\r\nBu benim hakkım.\r\n\r\nBen anneyim!\r\n\r\nVe son nefesimde...\r\n\r\nHer zaman...\r\n\r\nSütüm ve hakkım helal olsun yavrum derim.\r\n \r\n", "Home sweet home \r\n \r\n\r\n \r\nYani bazen bu ülkede yaşamak istemiyorum. \r\n\r\nVallahi. \r\n\r\nÇekip gitme isteği içimde öyle kabarıyor, öyle kabarıyor, öyle kabarıyor ki... Kendimi medeni ülkelerin, medeni şehirlerinde hayal ediyorum. \r\n\r\nNeden mi? \r\n\r\nÇünkü bu ülkede isyanları oynamamak mümkün değil.\r\n\r\nÇünkü öyle bir ülkede yaşıyoruz ki, bir Cumhurbaşkanı bile bilmem kaç yıllık adli mekanizmadaki üst görevlerden ve bilmem kaç yaşından sonra NASIL ve NEDEN bir ev sahibi olduğunun hesabını vermek zorunda kalıyor. \r\n\r\nGünlerdir de insanlar bu meseleyle ilgili yazılar yazıyor. \r\n\r\nÜzücü değil mi? \r\n\r\nBen bir vatandaş olarak sıkılıyorum bu durumdan. \r\n\r\nBu konuda çıkan haberleri ve yapılan yorumları okumamak için gözlerimi başka tarafa çeviriyorum.\r\n\r\n* * *\r\n\r\nModern ve insana değer verilen bir ülkede, belli bir yaşı geçmiş herkesin zaten ev sahibi olması gerekir.\r\n\r\nBurada anahtar kelime, ZATEN, arkadaşlar. \r\n\r\nÖyle değil mi Allahaşkına?\r\n\r\nİnsanın illa Cumhurbaşkanı olması şart değil yani!\r\n\r\nSıradan bir vatandaş da olabilir.\r\n\r\nAynen benim gibi...\r\n\r\n* * *\r\n\r\nEveeet, geldik meselenin özüneee.\r\n\r\nKimse ilgi göstermeyince, mecburen kendi yarama, kendim parmak basıyorum!\r\n\r\nNedir bu ya!\r\n\r\nÖmür boyu sürünecek miyiz böyle?\r\n\r\nÖlüm döşeğinde bile, ‘‘Bu ayki kirayı ödeyeceğim?’’ diye düşünmek zorunda mıyım? Canım çıktı on küsür yıldır kira ödemekten. O sözünü ettiğim medeni ülkelerde, insanlar benim ödediğim kiralarla ev sahibi oluyor.\r\n\r\nDurum böyle yani.\r\n\r\nLütfen kimse çıkıp bana Babacağım size söylüyorum! ‘‘Sen de, su gören evde oturmak zoruda değilsin, git Halkalı'da otur’’ demesin.\r\n\r\nOturmayacağım işte!\r\n\r\nTercihim maaşımın büyük bir kısımını kiraya bayılmak ve Boğaz'da oturmak. Ama günün birinde ev sahibi olma hayalim de var. Peki nasıl olacak bu? Düşünüyorum, düşünüyorum, işin içinden çıkamıyorum.\r\n\r\nNeyse benim durumum başka.\r\n\r\nAsıl vahim olan, Cumhurbaşkanı sıfatıyla başımıza oturtuğumuz Başkan'ımıza o 250 milyarlık evi ‘‘Nasıl aldın, açıkla bakalım?’’ dememiz...\r\n\r\nO da bunun hesabını vermek zorunda kalıyor.\r\n\r\nSizi bilmem ama...\r\n\r\nBen utanıyorum.\r\n\r\nHAMİŞ: Bir ülkede ancak hırsızın, karaborsacının, hortumcunun, hayali ihracatçının, mirasyedinin ya da rantiyenin evi olabiliyorsa; bu, o ülkenin yönetiminin utancıdır. Anlatabiliyorum derdimi değil mi, normali sadece Cumhurbaşkanı'nın değil, herkesin ev sahibi olması...\r\n\r\nElena iş arıyor\r\n\r\nİstanbul'da yaşayan bir Rus kadın olmak nasıl bir şey biliyor musunuz? Taksim'de çıplak koştuğunuz hayal edin, işte öyle! 21 yaşındayım. Adım Elena. Bu mail'i nişanlımın yardımıyla yazıyorum. Sizin yazdıklarınızı da, onun yardımıyla okuyorum. Çok fazla Türkçe bilmiyorum. Nişanlımın işleri bozuk, durumumuzu çok da dramatize etmek istemem, bizden daha zor şartlarda yaşayanlar vardır, ama ben mümkünse çalışmak istiyorum. Ana dilimi kullanabileceğim ve bana Nataşa (Natascha yazılır ve sık rastlanan güzel bir Rus ismidir) muamalesi yapılmayacak bir iş arıyorum. Rusça yazışmalar yapabilirim, çok da çalışkanım. Bildiğiniz düzgün bir şirket var mı? Yoksa da canınız sağ olsun! (Elena Chiliaeva)\r\n\r\n- Ancak bu kadarını yapabiliyorum Elena. İş talebinizi insanlara iletiyorum. Birileri benimle bağlantı kurarsa, ben de size ulaşırım. ‘‘Nataşa’’ meselesi hakkında da tamamen sizin gibi düşünüyorum, her Rus kadınının Nataşa muamelesi görmesi büyük haksızlık!\r\n \r\n", "Dikkat! Bu şehirde sapık bir taksi şoförü dolaşıyor \r\n\r\nBugün sizi Ani Batmaz'la tanıştıracağım.\r\n\r\n43 yaşında.\r\n\r\nGüzel, alımlı, hoş bir kadın.\r\n\r\nEvli, bir çocuğu var.\r\n\r\nRumelihisarı'nda oturuyor.\r\n\r\nAbdi İpekçi'de bir mağazada yönetici.\r\n\r\nGirizgah bu kadar.\r\n\r\nOlayı hiç süslemeden, dümdüz anlatmak istiyorum çünkü...\r\n\r\n*\r\n\r\nBir perşembe günü. Mağazasını kapatıyor. Evine gitmek üzere Abdi İpekçi'de taksi bekliyor.\r\n\r\n- Taksiiiii!\r\n\r\nAçık sarı bir Lada, önünde duruyor.\r\n\r\nAni, siyah güneş gözlükleri takmış, beyaz saçlı taksi şoförüne şöyle bir bakıyor ve geçiyor sağ arka koltuğa otuyor.\r\n\r\n- Rumelihisarı'na lütfen! Ortaklar Caddesi'nden gidelim...\r\n\r\n- Orası, bu saatte kalabalıktır hanımefendi. Osmanbey'den gidelim...\r\n\r\n- Peki.\r\n\r\nOsmanbey ışıklarda, sağ arka camın kendiliğinden açılıp kapandığını fark ediyor. Yanlışlıkla kolum mu değiyor acaba diye bakıyor. Yooo. Camı indirmek için ne bir kol ne de herhangi bir mekanizma var. Ama cam hálá bir aşağıya iniyor, bir yukarı çıkıyor...\r\n\r\n- Ne oluyor? diye soruyor.\r\n\r\nCevap:\r\n\r\n- Sizi rahat ettirmek istiyorum hanımefendi...\r\n\r\n- Nasıl yani? Bu camın açma kapama düğmesi yok mu?\r\n\r\nVar diyor taksici ve önde vites kolunun yanında duran çeşitli butonları gösteriyor.\r\n\r\n- İsterseniz, eğilip buradan açıp kapayabilirsiniz...\r\n\r\nAllah Alah bu nedir şimdi?\r\n\r\nNasıl bir şey bu?\r\n\r\nGaripsiyor.\r\n\r\nAma üstelemiyor.\r\n\r\n- Yok hayır, kapalı kalsın!\r\n\r\n*\r\n\r\nIşık yeşile dönünce taksi, tekrar hareket ediyor.\r\n\r\nAni, şoförün pis pis sırıtan ve kendi kendine bir şeyler mırıldanan halinden rahatsız.\r\n\r\nOralı olmamaya çalışıyor.\r\n\r\nDışarı bakıp, dikkatini dağıtmak istiyor.\r\n\r\nO arada fark ediyor ki, şoför dikiz aynasını kullanarak sürekli ona bakıyor.\r\n\r\nTedirginliği artıyor ama yine de sesini çıkarmamayı tercih ediyor.\r\n\r\nŞimdi akşam akşam bir arıza çıkmasın...\r\n\r\n*\r\n\r\nAni'nin istediği bir an önce eve ulaşmak.\r\n\r\nAma Mecidiyeköy trafiği bir felaket.\r\n\r\nNasıl sıkışık, nasıl sıkışık.\r\n\r\nDiyor ki, ‘‘Keşke Ortaklar'dan gitseydik...’’\r\n\r\n‘‘İsterseniz buradan saparız’’ diyor taksici.\r\n\r\nVe bu cümleden hemen sonra kemeriyle oynamaya başlıyor.\r\n\r\nAni şaşkınlık içinde...\r\n\r\nAma adam durmuyor.\r\n\r\nYüzündeki o pis ifade hiç kaybolmadan, pantolonunun fermuarını indiriyor.\r\n\r\nAni'nin gözleri büyürken adam devam ediyor.\r\n\r\nAni artık panik içinde.\r\n\r\n- Ne yapıyorsunuz! diyor.\r\n\r\nHiçbir cevap alamıyor.\r\n\r\nBirazdan bütün pantolon açılıyor.\r\n\r\nNe var ne yoksa ortaya çıkıyor.\r\n\r\nMüthiş bir iğrenme ve aynı anda korku!\r\n\r\nArabada bir sapık var.\r\n\r\nO sapık, arabayı kullanıyor.\r\n\r\nArabanın camları ve kapıları kapalı!\r\n\r\n*\r\n\r\nDaha yüksek sesle:\r\n\r\n- Lütfen durdurur musunuz şu arabayı. Ben inmek istiyorum.\r\n\r\nYine bir cevap yok.\r\n\r\nBundan daha berbat bir durum olabilir mi?\r\n\r\nİnemiyorsun, gidemiyorsun, cevap alamıyorsun, konuşamıyorsun, bir ruh hastasıyla şehrin ortasında, bir arabada kilitlisin. Elin kolun bağlı başına gelecekleri bekliyorsun.\r\n\r\nGerçi, Ani beklemiyor...\r\n\r\nBirden cama hamle edip ‘‘İmdat!’’ diye bağırarak vurmaya başlıyor.\r\n\r\nTam o sırada, olacak bir şey değil, şans eseri bir ekip arabası orada duruyor. Üç polis. Polisler Ani'yi görmüyor. Ama o camlara vurmaya devam ediyor. Bu arada şoför de, polislerin onu gördüğünü zannettiği için korkudan ‘‘trak’’ diye kapıların kilidini açıyor.\r\n\r\nAni, bir saniye sonra kendini akan trafiğin otasında yerde buluyor.\r\n\r\nKoştur koştur, polislere gidiyor.\r\n\r\nCanhıraş bir biçimde:\r\n\r\n- Şu taksiyi durdurun, şu taksiyi durdurun...\r\n\r\nNe var ki polisler, ‘‘Hanımefendi önce siz durun. Ne oldu anlatın’’ diyor. O arada açık sarı Lada, İstanbul trafiğinde kaybolup gidiyor...\r\n\r\n*\r\n\r\nPolis, Ani'nin anlattıklarını dinliyor. İfadesini alıyor.\r\n\r\nSizi arayacağız hiç merak etmeyin diyor.\r\n\r\nArayan olmuyor tabii.\r\n\r\nAllah'tan son anda sapığın plaka numarasını almış Ani:\r\n\r\n34 TDF 74.\r\n\r\nVe bu adam şu anda İstanbul sokaklarında dolanıp duruyor.\r\n\r\n*\r\n\r\nPeki bir şey yapmadı mı Ani?\r\n\r\nBen de aynı soruyu sordum.\r\n\r\n‘‘Evet yaptım’’ diyor, ‘‘Kocamın, adamın ağzını yüzünü kırmasını engelledim! Kaba kuvvet bir şeye yaramaz ki.’’\r\n\r\nİşyerindeki yöneticileri ise, eşinden daha sakin olmaya çalışıyor ve şöyle bir çözüm buluyor:\r\n\r\n‘‘Adamı çağıracağız buraya. Aynı anda polisleri de çağıracağız. Yüzleştirilecek. İfadesi alınacak. Cezası neyse çekecek.’’\r\n\r\nGerçekten de adamı çağırıyorlar.\r\n\r\nAçıkhava Tiyatrosu'nun karşısındaki köftecinin önünde dururmuş hep o taksi. Adam geliyor. Fakat emniyet, ‘‘Boşuna bekletmeyin, şu an yapabileceğimiz bir şey yok. Savcılık kararı gerekiyor’’ diyor.\r\n\r\nSapık taksiciye, gelip beklediği için, mükafat niyetine bir de üstüne para verip gönderiyorlar.\r\n\r\n*\r\n\r\n‘‘E o zaman savcılığa gitseydin?’’ diyorum.\r\n\r\n‘‘Düşündüm’’ diyor.\r\n\r\n‘‘Hatta niyetliydim. Ama bir avukat arkadaşım, yorulacağına değmez dedi. Savcılığa gideceksin, on tane dava açılacak ve inan bana eline hiçbir şey geçmeyecek. O diyecek ki: Yalan böyle bir şey olmadı! Sen ispatlayamayacaksın. Canını sıktığınla kalacaksın. Sinir harbi yaşayacaksın!’’\r\n\r\n*\r\n\r\nİşte böyle bir metropolde yaşıyoruz.\r\n\r\nTacize uğruyorsun.\r\n\r\nHakkını aramanı tavsiye bile etmiyorlar.\r\n\r\nAma gerçek ne biliyor musunuz?\r\n\r\nGerçek şu:\r\n\r\nBu şehirde hasta, sapık bir taksi şoförü var. Her şeyi belirli. Şu anda bile, bu şehrin bir yerlerinde dolanıp duruyor ve birilerini, belki de sizin yakınlarınızı taciz ediyor...\r\n\r\nNe yapılması gerekiyorsa lütfen siz karar verin.\r\n\r\nÇünkü benim kalemim bu noktada bitti.\r\n \r\n", "Palm Rezidans No: 6 sakinleri \r\n‘Bu yazı işi zor. Bildiğiniz gibi değil. Disiplin gerekiyor. Sabahtan başlamak gerekiyor. Yoksa, kati surette bitmiyor...’ \r\n\r\nDiyor.\r\n\r\nBunu söyleyen Alya’nın ‘Dada’sı Gülşen Hanım.\r\n\r\nGülşen Hanım, bir Palm Rezidans No: 6 sakini.\r\n\r\nAslında bir yazar ama kendini dadı sanıyor!\r\n\r\n*\r\n\r\nDadı deyince aklınıza ne geliyor?\r\n\r\nŞöyle cüsseli, heybetli bir şey değil mi?\r\n\r\nKodu mu oturtan...\r\n\r\nDominant...\r\n\r\nIh ıh.\r\n\r\nBizim Gülşen Hanım, 42 kilo.\r\n\r\nEtkili bir rüzgarda uçar alimallah.\r\n\r\nİncecik, naif bir şey.\r\n\r\nYani maddeten.\r\n\r\nRuhen öyle değil.\r\n\r\nRuhen ne istediğini bilen biri.\r\n\r\nYolu belli, hedefleri belli.\r\n\r\nVe disiplini.\r\n\r\nHatta biraz fazla disiplinli.\r\n\r\nİkimiz bir güzel birbirimizi dengeliyoruz!\r\n\r\n*\r\n\r\nBana zaten normal insan çatmaz ki...\r\n\r\nBu Gülşen Hanım, hem kızıma, hem yazıya aşık.\r\n\r\nGünlük tutuyor.\r\n\r\nZannetmeyin ki, baktığı bebeğin annesi gazeteci diye böyle bir işe kalkışıyor, alakası yok, Alya’dan önce de tuttuğu 20 günlük var. Ve büyüttüğü 20 çocuk. Ona emanet edilen bebek 1 yaşına geldiğinde, Dada, ‘Hadi bana eyvallah’ diyor, günlüğünü sahibine teslim ediyor, yeni maceralara doğru yelken açıyor.\r\n\r\nEskiden Orhan Pamuk gibi, yazdıkları için defter kullanıyordu....\r\n\r\nYani el yazısıyla...\r\n\r\nYaz babam yaz...\r\n\r\nŞimdilerde, biraz da benim beynini yıkamamla, bilgisayara geçti:\r\n\r\n‘Sana lap-top’lu dadı olmak yakışır...’\r\n\r\n‘Nasıl olur, bu yaştan sonra bilgisayar-milgisayar öğrenemem ben!’\r\n\r\n‘Neden, ne varmış yaşında? Bal gibi öğrenirsin. Bill Gates ol demiyorum ki, daktilo gibi kullan bilgisayarı...’ diyorum.\r\n\r\nSoluklanıyorum...\r\n\r\nVe golü atan cümleyi söylüyorum:\r\n\r\n‘Yazdığın günlükleri veriyorsun, geriye sana hiçbir şey kalmıyor, bilgisayara yazarsan, kökü sende kalır, günlüğü bir CD halinde verirsin...’\r\n\r\n‘İşin bu tarafını hiç düşünmemiştim. Haklısınız...’ diyor.\r\n\r\nAçıkçası, beni bu kadar ciddiye alacağını ummamıştım.\r\n\r\nAma aldı.\r\n\r\nBilgisayarı da...\r\n\r\nŞimdi alt katta ben, üst katta Gülşen Hanım, Palm Rezidans No: 6’da bütün gün çaka çuka yazı yetiştiriyoruz!\r\n\r\nAlya da şaşkın şaşkın bizi izliyor.\r\n\r\nDada’sı her gittiği yere; plaja, denize, dağa, bayıra, ormana bilgisayarını götürüyor.\r\n\r\nGörenler ‘Vay be, amma karizmatik dadı!’ diyorlar.\r\n\r\nPeki sevgilim bu işe ne diyor?\r\n\r\nO, maalesef keçileri kaçırmak üzere...\r\n\r\nEskiden Palm Rezidans No: 6 sakinleri arasında teknolojik konularda ona soru soran sadece bir kişi vardı:\r\n\r\n‘Aşkım, şu bilgisayara bir baksana. Aşkım, şu yazıyı gazeteye yollasana. Aşkım, lanet olası fotoğrafı geçemiyorum. Aşkım, yetiiiş yazı uçuyooor...’\r\n\r\nŞimdi... \r\n\r\nAynı evdeki teknoloji özürlü kişi sayısı ikiye çıktı:\r\n\r\n‘Merhabalar efendim. Hayır, hayır Alya iyi, uyuyor. Sizi o yüzden rahatsız etmedim. Bilgisayar kilitlendi de, ‘Ctrl Alt’ yapıyorum aynı anda da ‘Delete’ tuşuna basıyorum, bir hareket yok, kaydedip etmediğimi bilmiyorum, açıp kaparsam yazı uçacak... Ne yapmamı tavsiye edersiniz?’\r\n\r\n‘Gülşen Hanım, eve gelince bakarım. Seninle uğraşamayacağım şimdi... Toplantıya giriyorum...’\r\n\r\n*\r\n\r\nAma zannediyorsunuz ki, tek özelliği yazarlık...\r\n\r\nFena halde yanılıyorsunuz...\r\n\r\nEsas beni yakalayan, kendisine hayran bıraktıran şey, çocuklarla ilişkisi... \r\n\r\nŞimdi burada yalan söylemenin, işi genelleştirmenin manası yok, benim çocuğumla kurduğu ilişki, müthiş hoşuma gidiyor.\r\n\r\nOnun o daracık göğsünde Alya’nın güven içinde gülücükler atması, içimin yağlarını eritiyor.\r\n\r\nOnunla sürekli konuşması, ona karga sesiyle şarkılar okuması (kulak denen şey yok ama ısrarla okuyor işte, Alya da ona bakıp gülüyor işte) beni çok mutlu ediyor.\r\n\r\nAlya’ya ‘Büyüyünce tabureye çıkıp bana kahve pişireceksin tamam mı? Hadi gel kulaklarının arkasına kiraz takalım’ ya da ‘Bakalım, babanın terliklerini ne zaman vereceksin’ gibi şeyler söylemesi, ki bizim evde terlik merlik giyilmez içimi ısıtıyor.\r\n\r\nGülşen Hanım, bana eski değerleri hatırlatıyor.\r\n\r\nBana aile olduğumuzu hatırlatıyor...\r\n\r\n*\r\n\r\nBiraz sert ve köşeli görünüyor...\r\n\r\nAma alakası yok aslında...\r\n\r\nHer tür yenilik karşısında esnek bir yapısı var...\r\n\r\nDüşük belli pantolonlara ve parmak arası terliklere bile sıcak bakıyor...\r\n\r\nDaha ne olsun!\r\n\r\nÇaktırmıyor ama meraklı.\r\n\r\nİnsanda en sevdiğim özellik.\r\n\r\nBeraber habere gitmek istiyor, röportaj önerilerinde bulunuyor, sorular hazırlamaya çalışıyor, günlüğünü okutuyor, canlı kanlı bir metne dönüştürmek için fikrimi alıyor...\r\n\r\nİyi ve uyumlu yani.\r\n\r\nAma benden çekecekleri daha bitmedi!\r\n\r\nŞimdi de yüzmeyi öğrenmesi gerektiğine takmış durumdayım...\r\n\r\n‘Delirdiniz galiba, ben duşta biriken sudan rahatsız olan biriyim, havuza filan giremem’ diyor.\r\n\r\nAma belli mi olur, belki öğrenir...\r\n\r\nHer şey bir tarafa Gülşen Hanım, kızım Alya için ölüp bitiyor.\r\n\r\nBazen anne-baba-çocuk günü yapıyoruz, ‘Sen evde kafana göre takıl’ diyoruz, ‘Peki’ diyor ama yüzü düşüyor. Ve sonra biz eve geldiğimizde, ‘Alyammm, papatyammm, nerelerdeydin? Bu ev sensiz hiç çekilmiyor!’ diyor. Alya’ya kıymık batsa, canı çekilmiş gibi oluyor. Neredeyse, onu bizden bile koruyacak. Onun hakkında anlatılan efsanelerden biri şu: Daha önce baktığı çocuklardan biri kucağında, merdivenden inerken, bir anda dengesini kaybediyor... Sendeleyince... Çocuğa bir şey olmasın diye öyle bir usturuplu düşüyor ki, iki ayağını birden kırıyor...\r\n\r\nBöyle bir kadın işte...\r\n\r\nİnsan, çocuğunu ona emanet edince gözü arkada kalmıyor.\r\n\r\n*\r\n\r\nAma...\r\n\r\nAynı zamanda bir ‘baş belası.’\r\n\r\nÇok zor bir insan.\r\n\r\nAlya’yla ilişkisi açısından şahane, hayatımızı kolaylaştırıyor.\r\n\r\nBana gelince, tam tersine, bazen Dubai’deki hayatımı daha da zorlaştırıyor.\r\n\r\nBir kere yeryüzünde gördüğüm en titiz insan.\r\n\r\nO, bir toz düşmanı!\r\n\r\nBurası da gelişmiş-melişmiş ama altyapısı bildiğiniz çöl, her yerden kumlar fışkırıyor.\r\n\r\nHaliyle, temizlik ve düzen hastası Başak burcu Gülşen Hanım, bu durumdan nefret ediyor.\r\n\r\nHani Armağan Çağlayan mutfak lavabosunda elini yıkayanlara gıcık olurmuş ya, Gülşen Hanım ondan çok daha fena.\r\n\r\nFelaket takıntıları var.\r\n\r\nTepeden gelen suya karşı mesela, duşu eline alacak.\r\n\r\nDuş bile kontrolünde olacak!\r\n\r\nOğluş, kati suretle odasına girmeyecek, toza olduğu kadar tüye de alerjisi var.\r\n\r\nKöpeklerden hazzetmiyor.\r\n\r\nÇalıştığı bir yerden kendi banyosunda köpek yıkandı diye ayrılmış.\r\n\r\nKediler?\r\n\r\nFazla yüz göz olmaktan hoşlanmıyor, durumu idare etmekle yetiniyor.\r\n\r\nZaten Oğluş için de, ‘Bu kedi değil. Başka bir şey!’ diyor.\r\n\r\nVe Gülşen Hanım, öyle önüne konan her şeyi hapur hupur yiyenlerden değil...\r\n\r\nKentucky Fried Chicken ya da McDonald’s yedir bakalım...\r\n\r\nHayatta ağzına sürmez...\r\n\r\nBir kere haberden dönüyorduk, çaresizdik, ‘Ye canım bir şey olmaz’ dedim.\r\n\r\nAllah Allah...\r\n\r\nDemez olaydım...\r\n\r\nErtesi gün yataklara düştü.\r\n\r\nMidesi bebeklerinki gibi.\r\n\r\nPek hassas.\r\n\r\nDolayısıyla, kendine yemek pişirmesi gerekiyor.\r\n\r\nBuna en çok kim seviniyor?\r\n\r\nBen tabii ki!\r\n\r\nŞahane çorbalar ve sebze yemekleri yapıyor, bize acıdığı için biraz daha fazla yapıyor, sevgilim ve ben de onun şahane yemeklerinden otlanıyoruz. Ama yemek yaptığını, hem de çok yaptığını hiçbir yerde zikretmemizi istemiyor. Çünkü millet, bebeğe baksın diye onu işe alıp, ütü de, yemek de yaptırmaya kalkıyormuş...\r\n\r\nSorunu şu:\r\n\r\nÜzerine aldığı her işi, dikkatinizi çekerim iyi değil, çok iyi yapmak gibi bir özelliği var. Ben mesela son 20 yıldır onun kadar iyi ütü yapan birine rastlamadım. Yanlış anlamayın, bizimkilere dokunmuyor, varsa yoksa Alya... Alya’nın giysileri, örtülerini, hatta el bezlerini öyle bir ütülüyor ki...\r\n\r\nOha filan oluyorsun!\r\n\r\nOna öyle bir bavul yapıyor ki...\r\n\r\nYok artık deve diyorsun!\r\n\r\nHer şey jilet...\r\n\r\nBuna karşılık, ‘Şu ceketimi Alya’nın bavuluna koysana, benimkine sığmadı’ diyorsun, ‘Kusura bakmayın, yerimiz yok!’ diyor.\r\n\r\nBöyle de hain.\r\n\r\n*\r\n\r\nPalm Rezidans No: 6’nın sakinlerinden biri de İnoka...\r\n\r\nVe o Sri Lankalı...\r\n\r\nEvin temizliğinden sorumlu...\r\n\r\nNe var ki o Gülşen Hanım kadar titiz değil.\r\n\r\nGerçi onun da başka özellikleri var.\r\n\r\nMesela pratik bir kadın. Belki öyle jilet gibi bir bavul hazırlayamaz ama cep telefonunun şarjını bavula koymayı asla ama asla unutmaz. Evde boşalmış cep telefonunu da şarja koymayı ihmal etmez. Gördüğünüz gibi hayatta ne kadar insan varsa, o kadar farklı tarz ve titizlik biçimi var. Kedin hastalanır, hastaneye yetiştirir. İnoka’yla en komik öykümüz nikah günümüz.... Evlenmek için konsolosluğa giderken en önemli ayrıntıyı, yüzükleri evde unutmuşuz, İnoka durumu fark etti ve koştura koştura getirdi, kadın cin gibi...\r\n\r\n*\r\n\r\nAma ne yazık ki, iki kadının kişiliği birbirine hiç benzemiyor.\r\n\r\nO yüzden sık sık çekişiyorlar.\r\n\r\nBazen öyle oluyor ki, kendimi televizyonun karşısında bir sit com sahnesi izliyormuş gibi hissediyorum.\r\n\r\nİnoka mutfak bezlerini salonda mı kullanıyor, Gülşen Hanım panik içinde, ‘Yok hayır olmaaaaz! Dinimizde böyle şey yok İnoka!’ diyor.\r\n\r\nİnoka da fırlama tabii, cevabı yapıştırıyor:\r\n\r\n‘İyi ama ben Budistim!’\r\n\r\nTabii İnoka’nın da Gülşan Hanım’ı delirtecek özellikleri var, ‘Kapılar silinecek!’ dendiğinde yüzüme bakıp, ‘Neden?’ diye sorabiliyor.\r\n\r\nGülşen Hanım’ın kitabında böyle şeyler yok, ona göre İnoka’nın cam silişinde de iş yok. \r\n\r\nŞimdi bir de İnoka, Türkçe öğreniyor.\r\n\r\nHatta çat pat konuşabiliyor.\r\n\r\nGülşen Hanım’a göre ‘O zaten her şeyi biliyor... Bilmediği 5 vakit namaz!’\r\n\r\nİnanır mısınız, bu deyimin ne anlama geldiğini bile biliyor.\r\n\r\nEn son bana bahçedeki kaktüsü gösterip ‘Kaynana dili’ dedi.\r\n\r\nKüçük dilimi yutuyordum.\r\n\r\n*\r\n\r\nTahmin edeceğiniz üzere Palm Rezidans No: 6’da...\r\n\r\nSevgilimin gömlek yakaları, kazara mutfak lavabosunda çitilendiğinde...\r\n\r\nKedinin kaşığı yanlış yerde temizlendiğinde...\r\n\r\nYer ve cam temizlik bezleri karıştığında...\r\n\r\nYer silme suyu değiştirilmediğinde...\r\n\r\nKıyamet kopuyor!\r\n\r\nGülşen Hanım ve İnoka arasında bir ast üst ilişkisi olmadığı için de, benden başka durumu idare edecek kimse kalmıyor.\r\n\r\nİşte tam bu noktada bunalıyorum.\r\n\r\nVe sevgilimin telefonunu çeviriyorum:\r\n\r\n‘İnsan yönetmek ne kadar zormuş. Senin işin daha da zor olmalı...’\r\n\r\nVe hayatımın en önemli derslerinden birini alıyorum:\r\n\r\n‘Aslına bakarsan sorunların özü aynı... Şekiller farklı... İnsan idare etmek dünyanın her yerinde zor...’\r\n\r\nHAMİŞ: Bu yazıya noktayı koyduktan sonra Türk Hava Yolları’nı aradım. Biletimi ayarladım. Türkiye’ye geliyorum. Gördüğünüz gibi durum vahim, ev halkını da anlattıktan sonra yazacak bir şey kalmadı. Alelacele Türkiye’ye gelip malzeme toplamaya çalışacağım. Tabii ki Alya ve Gülşen Hanım’la... Pardon bir de süt pompamla..! \r\n", "İnteraktif ilişkiye girelim mi? \r\nDubai sıcağında neşeli bir günümdeyim. İçimden başlığı böyle atmak geldi. Hoş görünüz. Ve lütfen gıcıklık yapmayınız. Görüşürüz... \r\n\r\nGELİNLİĞİMİ GÜLE GÜLE KULLAN\r\n\r\nAksilik çıkmazsa, 6 Ağustos’ta evleniyorum, en çok gelinlik seçimi konusunda zorlanıyorum. Ben senin zevkine ve aldığın kararlara güvenen bir okurunum. Şimdi diyeceksin ki, ‘Yandık! Gelinlik isteyecek galiba.’ Hayır, başka bir şey istiyorum: Birinci evliliğinde giydiğin gelinliği çok beğenmiştim, ‘Tam benim istediğim gibi’ demiştim. Sanırım, Cemil İpekçi’ydi. Benim ona diktirme şansım yok. Ancak resmi olursa, belki buradaki gelinlikçilere benzer bir şey diktirebilirim. Gelinliğin bir fotoğrafını yollamak seni çok yorar mı?\r\n\r\n- Hemen Leman’ı arıyorsun ve diyorsun ki, ‘Gelinlik, gardırobun en dibinde bir elbise torbasının içindeymiş. O bana verilecek, ben gelin adayı G.’ Sen tabii adını açık haliyle söylüyorsun. Parola gibi ismin var, başka birinin kendini sen diye yutturma ihtimali yok! Gelinliği bir şekilde Leman’dan aldırıyorsun; ister aynısını diktir, ister temizlet o gün giy, o artık senindir, ne yaparsan yap. Bol şans dilerim. Leman’ın numarası: 0537 587 01 68 (Makul bir saatte ara olur mu, kocası Mustafa Bey’den azar işitmek istemiyorum!)\r\n\r\nŞÖYLE KÜÇÜK BİR KÖŞE YETER BANA\r\n\r\nAdanalıyım. Ben de köşe yazarı olmalıyım. Öyle önemli şeyler yazıp, dünyayı kurtarmak değil amacım. Her gün bir iki satır bir şeyler karalarım. Hayata dair, aşka dair, ilişkilere dair, erkeklere dair. Eğer gazetenizde bir köşe boşalırsa, haber verir misiniz? Şöyle küçük bir köşe yeter bana... \r\n\r\n- Sevgili hemşerim. Gazete köşelerine kiralık daire muamelesi çekmeniz beni güldürdü. Ayıptır söylemesi kendinize güveniniz de... Sizi üzmek istemem ama zannettiğiniz kadar kolay olmuyor bu işler... Ne diyeyim, siz yine de boş köşeleri kollamaya devam edin!\r\n\r\nHAZİRANDA DUBAİ’DE BALAYI MI \r\n\r\nMerhaba güzel anne. Bugüne kadar sana birçok konuda yazma isteği duymuşumdur. Bazen karşı bir fikir bildirmek için, bazen hemfikir olduğumu söylemek için, bazen içten bir tebrik bazen de Alya’ya kucak dolusu sevgilerimi iletmek için. Kısmet bugüneymiş. 26 Haziran’da çocukluk aşkımla evleniyorum. Senden de ‘Dubai’de Balayı’ başlıklı bir yazı yazmanı bekliyorum. Ben de ne yapılır, ne edilir, nereye gidilir, nereye gidilmez öğrenirim.\r\n\r\n- Ben nereye gidilmeyeceğini hemen söyleyeyim: Dubai’ye! Haziran sonu, temmuz ve ağustosta buradaki havayı şöyle tarif edebilirim: Fırını aç kafanı sok! O kadar sıcak yani. Gerçi o tarihlerde Dubai’de balayı yapmanın şöyle bir avantajı da var: Otel odasından çıkamazsınız! Seçim size kalmış.\r\n\r\nİNSANIN KİŞİLİĞİYLE KURDUĞU KALE\r\n\r\nRekabet ortamı içinde olduğunuzu hissediyor musunuz? Yoksa, ‘Ben Ayşe Arman’ım, markayım’ gibi düşünceler içinde misiniz? Evet, belki insan kendi kişiliğiyle bir marka yaratabilir ama insan hayatında öyle bir an gelir ki, kendini besleyemez, yenileyemez, bir şekilde takılı kalır. Ya insan öyle bir dönemin içine girer de... Çıkmak için debelendikçe battıkça batarsa... O zaman insanın kişiliğiyle kurduğu kale çökmez mi? \r\n\r\n- Çöker. Çünkü sadece kişilik, sökmez. Çalışmak gerek. Hep. Yaratıcı olmak gerek. Hep. Kafayı farklı çalıştırmak gerek. Ama hayat da sadece işten ibaret değil be güzelim! Başka alanlarda beslenmezsen de, işte şişersin.\r\n\r\nBEN BİR KADIN EŞCİNSELİM\r\n\r\n1 yıl 11 ay sonra, 26 yıllık hayatımda, kollarında güven bulduğum tek insandan ayrıldım. Türkiye’de eşcinsel olmak o kadar zor ki... Önce kendinizle mücadele ediyorsunuz, sonra çevreniz ve ailelerinizle... Ve bütün bu gerginlikler ortasında siz... Kaybolup gidiyorsunuz, ilişkiniz de... Ben çok sevdim, çok mücadele ettim ama bir gün baktım ki, ilişkinin başındaki o etrafa neşe saçan kadın gitmiş, yerine her şeye kusur bulan, bir türlü memnun edilemeyen bir kadın gelmiş. Ben kendimden yoruldum, sevgilim de benden. Şimdi işyerindeki bilgisayarın başına geçmiş içimdeki bu acının dinmesini bekliyorum ve hiç tanımadığım birine hayatımın en özel anlarını anlatıyorum. Canı sıkkın olduğunda, geceleri uyurken dişlerini gıcırdatırdı pembe surat, ben de canı acımasın diye parmağımı ağzına sokar öyle devam ederdim uyumaya, parmağımı ısırırdı farkında olmadan, ama olsun. Ben onun için her şeyi yapabilirdim, o da benim için. Ama olmadı. Etrafımızdaki baskın heteroseksüel düzen bizi yıprattı. Herkes için önemli olan bizim bir an evvel ayrılmamız ve mümkün olduğu kadar çabuk çoluk çocuğa karışmamızdı. Gözleri baldan tatlı arımı bunu söylemekten hep utanmış olsam da eşimi, karımı kaybettim ben. Heteroseksüellerin zaferi bir kere daha kutlu olsun! \r\n\r\n- Siz mutsuz olduğunuz için üzüldüm tabii ki. Ayrılık herkese koyar. Ama geçer. Allah yardımcınız olsun... Gibi palavralar sıkmak istemiyorum. Cinsel tercihinizden ötürü bu sorunlar hep olacak. Bu ülkede yaşadığınız sürece. Ya da bu ülke değişmediği sürece. Kısa vadede değişeceğe de benzemiyor... Kuvvet diliyorum.\r\n\r\nBİR DAHA HAMİLE KALMAK MI?\r\n\r\nOğlumun hemen üzerine 2. kez hamile kaldım. Planlı değildi, kaza kurşunu. Ama ne yalan söyleyeyim, sevindim. Ya hemen bir tane daha yapacaksın ya da bu işlere asla kalkışmayacaksın. Gerçi 1. hamileliğim çok rahat geçmişti, bu da öyle geçer zannettim. Halt etmişim, hiçbir hamilelik birbirine benzemiyor haberin olsun, hepsini kendi içinde değerlendirmek gerekiyor. Ama sen zaten 2. hamileliği düşünmüyorsundur. \r\n\r\n- Uyarın için teşekkür ederim. Ama niyetim ikinciye de ulaşmak. Ben kardeşlerimle büyüdüm, Alya da öyle büyüsün isterim. Tabii sadece benim istemem yetmiyor, sevgilimin de onay vermesi gerekiyor. Şimdilik hiç oralı değil, bakalım. \r\n\r\nTEYZENE ÜZÜLDÜM AMA ALYA DAHA ÖNEMLİ\r\n\r\nTeyzenle ilgili yazıyı okurken boğazım düğümlendi, gözyaşlarımı tutamadım, ağladım. Allah teyzenin yardımcısı olsun, evlatlarının başından onu eksik etmesin. Sen de uzakta, çaresiz, kuzeninin ve teyzenin bu durumuna üzülüyorsundur. Kendine dikkat et, bu durumlarda üzüntüden insanın sütü kesilebilir. Aman ha evladım, dünya tatlısı bebeğin her şeyden önemli, annesinin sütünden mahrum kalmasın. Alya’yı ve seni öperim. \r\n\r\n- Bayılırım ve ölürüm size... Çok hoşuma gitti söyledikleriniz, beni derinlerde bir yerden yakaladınız. Allah sizden razı olsun! \r\n\r\nYAPAMAM JALE HANIM\r\n\r\nBence bugünden itibaren köşenizde kullandığınız fotoğrafın yerine, şimdiki halinizi yansıtan bir fotoğrafınızı kullanmalısınız. Çünkü halihazırda olan fotoğraf gerçek sempatikliğinizi kamufle ediyor. O çılgın ve bence size çok yakışan özgür ve kendine güvenen bir kadını ortaya koyan saç modeliniz ve yaramaz şirin bir çocuğu çağrıştıran gülüşünüz sizi medyada markalaştırdı. Ben sizin gülümseyen gözlerinizi görmek istiyorum. Lütfen bu önerimi dinleyin. \r\n\r\n- Bıkmadınız şu resmimle uğraşmaktan! Değiştirmeyeceğim işte. Bir defa esrarengiz. O fotoğraftaki kadının neler yapabileceği meçhul. Kendi suratımdan sıkıldığım zaman o resme bakıyorum, oyalanıyorum. İzniniz olursa, yayın hayatıma o eski fotoğrafımla devam etmek istiyorum!\r\n\r\nHAZİRAN GECESİ İNTİHAL Mİ\r\n\r\nPek fazla dizi müptelası değilim ama Haziran Gecesi’ni izleyeceğim tuttu. O günlerde de bir arkadaşım evini taşıyordu, fazla kitaplarından kurtulmak istiyordu. Elime Danielle Steel’in bir romanını tuttuşturdu. Sana ne diyebilirsin ama söylemeden edemeyeceğim: Haziran Gecesi, Danielle Steel’in Umutlar Yeşerecek kitabıyla oldukça benziyor. Hatta fazlaca benziyor. Hani öykü Özcan Deniz’e aitti? \r\n\r\n- İşte bir intihal iddiası daha. Bu kelime artık dilimize çok fena yapıştı. Başak’çığım, söz konusu kitabı okumadım, ama benim okumama gerek kalmayacak, meraklılar o kitabı hemen yakın takibe alacaklardır, için rahat olsun. Bu arada ben Haziran Gecesi’ni severek izliyorum...\r\n\r\nSADUN TANJU YOĞUN BAKIMDA\r\n\r\nDedem, eski dostunuz, 55 yıllık gazeteci-yazar Sadun Tanju, çok sevdiği Turgutreis’teki yazlığında, ciddi bir koroner rahatsızlığı geçirdi. Bodrum Universal Hastanesi’nde yapılan ilk tetkiklerin ardından, İstanbul’a getirildi. 24 Mayıs’ta Alman Hastanesi’nde Op. Dr. İsmail Yüceltan ve ekibi tarafından by-pass yapıldı. Şu an yoğun bakımda. Ameliyattan önce en çok neye bozuldu biliyor musunuz: 35 yıllık ak sakallarının kesilmesine! Ameliyathanenin kapısına kadar el ele gittik. O anda bile espri yapmayı ihmal etmiyordu: ‘Ben bile kendimi tanıyamıyorum, sen beni nasıl tanıyorsun?’ Öpülesi ak sakallar, öpülesi al yanaklar oluvermiş, dedoşum 4 saatte gençleşmişti... \r\n\r\n- Sevgili Sadun Tanju. Sakallarınızı kaybetmiş olabilirsiniz ama üzülmeyin, bunu sağlığınızı kazanmanızın karşılığında küçük bir bedel olarak düşünün. Sizinle Bodrum kıyılarında yeniden bir yürüyüş yapabilmenin keyfi tonlarca sakaldan kıymetlidir benim için. Ben sizin eski toprak olduğunuzu biliyorum. İyileşeceğinizi de... Hálá Dubai’deyim, İstanbul’a dönünce en kısa zamanda ziyaretinize geleceğim. Hem o zamana kadar sakallar da biraz uzamış olur. Acil şifalar diliyorum. Ve sizi çok seviyorum... \r\n\r\n", "Kuruyup kalmış yer bezi gibiydim \r\n \r\n\r\n \r\nSuyu boşaltılmış bir kovanın içinde kuruyup kalmış yer bezi gibiydim.\r\n\r\nKaskatı yani.\r\n\r\nEsneme yeteneğini kaybetmiş bir kumaş parçası.\r\n\r\nKatır kutur.\r\n\r\nPaçavra da diyebiliriz.\r\n\r\nHem size ne, ben kendimi öyle hissediyordum!\r\n\r\nKorkak, güvensiz ve yalnız.\r\n\r\nKolumu kıpırdatmaya halim yok, öylece duruyorum.\r\n\r\nDaha doğrusu uçuyorum.\r\n\r\nBir yerlere...\r\n\r\nGri, soğuk bir kente.\r\n\r\nCam kenarındayım, bir yanım boş, ondan sonra da şu 7B var.\r\n\r\n‘‘Yolculuğa başlarken varacağınız yerin önemli olduğunu düşünürsünüz ama vardığınızda esas önemli olanın yolculuk olduğunu anlarsınız.’’\r\n\r\nElimdeki kitaptan böyle bir cümle okuyorum.\r\n\r\nElimde olmadan 7B'ye bakıyorum.\r\n\r\nKonuşmadan bu yol mümkün değil bitmez.\r\n\r\nAma biliyor musunuz, konuşacak halim de yok.\r\n\r\n7B de oralı değil zaten!\r\n\r\n* * *\r\n\r\nAklıma 26C geliyor.\r\n\r\nHey gidi günler...\r\n\r\nBir New York yolculuğunda tanışmıştık.\r\n\r\nUçağın en cazip adamıydı.\r\n\r\nBen de en şanslı kadını!\r\n\r\nÇok keyifli bir yolculuktu.\r\n\r\nSonradan da arkadaş olduk zaten.\r\n\r\nNe var ki... \r\n\r\nNe ben ne de 7B birbirimize böyle bir yolculuk vaadediyoruz.\r\n\r\nAyrıca 7B de 26C kadar genç ve parlak durmuyor!\r\n\r\nEe ben de yer bezi olduğuma göre.\r\n\r\nKader utansın, kişisel tarihimize geçecek bir uçak seyahati olamayacak!\r\n\r\n* * *\r\n\r\nKim başladı ilk konuşmaya hatırlamıyorum.\r\n\r\nAma 7B'yi seyrettiği mafya filmi sarmamıştı galiba, gözünün ucuyla okuduğum kitaba baktı.\r\n\r\nBelli ki, adam Türk değil.\r\n\r\nKitabın adına bakacak da ne olacak!\r\n\r\nCidden bilmiyorum, neden, nasıl ama İngilizce bir sohbete dalıverdik.\r\n\r\nBirden 7B, bana ‘‘Living well is the best revenge’’ gibi bir laf ediverdi.\r\n\r\nHayattan alınacak en iyi intikam iyi yaşamaktır yani.\r\n\r\nA aaaaa!\r\n\r\nBen bu lafı bir yerlerden hatırlıyorum.\r\n\r\nO zaman da çok hoşuma gitmişti.\r\n\r\nHatta ölmüştüm.\r\n\r\nÇaktı şimşek sonunda!\r\n\r\nThe Marmara'nın cafe'sinde görmüştüm bu cümleyi, Bodrum'daki otellerinin tanıtım sloganıydı ve cafe'nin duvarında asılıydı.\r\n\r\nBazen cümlelere aşık oluyorum ben.\r\n\r\n‘‘Living well is the best revenge’’ benim için işte öyle bir cümle.\r\n\r\n* * *\r\n\r\n‘‘Nereden biliyorsunuz bu cümleyi?’’ dedim.\r\n\r\nYakalanmış gibi.\r\n\r\nBiraz salak gibi.\r\n\r\nDamdan düşer gibi.\r\n\r\nKüçük bir tebessüm...\r\n\r\n‘‘Ben yazdım’’ dedi.\r\n\r\nAma ekledi:\r\n\r\n‘‘Bir İtalyan atasözünden esinlendim.’’\r\n\r\n‘‘Siz kimsiniz?’’ dedim.\r\n\r\nÜstelik kendi dilimde!\r\n\r\n‘‘Ben Paul’’ dedi.\r\n\r\n* * *\r\n\r\nO 7B, Paul McMillen çıktı.\r\n\r\nHiç mi görmedin adamın fotoğrafını be kadın?\r\n\r\nHayır, görmedim!\r\n\r\nAma bin yıldır ismini duyarım, hep merak ederim, nedense bir türlü fırsatını bulup tanışamamıştım.\r\n\r\n7B bir derya!\r\n\r\nO konuştukça kovaya su doluyor, katılıp kalmış yer bezi de yeniden esnekliğini kazanıp, sağa sola hareket etmeye başlıyor.\r\n\r\nAdam yaşam verdi bana o uçak yolculuğunda!\r\n\r\nAyaklarımın dibine kadar düşmüş ruhumu, başımın üstüne kadar çıkardı yeniden.\r\n\r\n7B, müthiş bir İrlandalı.\r\n\r\nBen hariç bütün Türkiye tanıyor onu.\r\n\r\nAma Türkleri o kadar iyi çözmüş ki, İrlandalı mı Türk mü bir türlü ayıramıyorsunuz.\r\n\r\nBir de ‘‘ş’’leri söylebilse hiç kuşku duymadan Türk olduğuna inanırsınız!\r\n\r\n* * *\r\n\r\nRPM Radar CDP Europe'ın sahibi Paul McMillen, bir reklamcı. \r\n\r\nAma aynı zamanda bir fotoğraf sanatçısı.\r\n\r\nHer yıl sergileri oluyor 7B'nin ve yaptığı işlere kuş kondurmaya bayılıyor. Allah için adamın elinden de bin bir türlü numara geliyor. Yabancı birinin zaten bizim ülkemizde bu kadar sevilmesi, tolere edilmesi, pes yani. Adam resmen bir ekol yani. Okumaya, araştırmaya meraklı. Küçük bir oğlan çocuğuyken metrolarda müzik bile yapmış. \r\n\r\nAlgıları açık.\r\n\r\nSamimi, direkt.\r\n\r\nNew York'ta şirket kurmuş, ardından Londra'da, sonra bir Türk kadına aşık olmuş kendini Türkiye'de bulmuş.\r\n\r\nSizler onu nereden mi tanıyorsunuz?\r\n\r\nSolo reklamlarından, ‘‘aç kapa’’lı Artema'lardan, Pamukbank reklamlarından filan falan.\r\n\r\nBulaşmadığı alan, hizmet vermediği şirket var mı ki zaten 7B'nin?\r\n\r\n* * *\r\n\r\nWoodstock'tan aşka, serseri hayatlardan medyaya, İnci Baba'dan Orhan Gencebay'a, Ertem Eğilmez'in sinemasından Şener Şen'in oyunculuğuna, bayram için Katmandu'da bulunan eşinden bana benzeyen kuzenine kadar... \r\n\r\nTonlarca şey konuştuk.\r\n\r\nO kadar keyifli bir seyahatti ki... \r\n\r\nO uçakta 7B ailem oldu.\r\n\r\nAli'den (o benim gerçek amcam) ve İlhan'dan (o bizim milli amcamız!) sonra bir de Paul Amcam var artık.\r\n\r\nBunu Paul McMillen gülsün diye yazıyorum!\r\n\r\nYoksa, ona amca demek haddim değil.\r\n\r\nO zaten arkadaşım.\r\n\r\nNeyse...\r\n\r\nO gittiğim kentte görüşemedik onunla.\r\n\r\nAma burada birlikte yemek yemeği bekliyorum.\r\n\r\nBu yazıyı da zaten 7B beni yemeğe çıkarsın diye yazıyorum.\r\n\r\nGörgüsüzlüğümü hoşgörün.\r\n\r\nBurnumun dibinde yaşayan şahane bir adamı, Allah'ın uçağında tanıyınca sevindirik oldum da...\r\n\r\n \r\n", "Adım Aslı Bülbül... NY’ta modern dansçıyım \r\n \r\n\r\n \r\nSon derece etkileyici bir kadınla tanıştım.\r\n\r\nAdı Aslı Bülbül.\r\n\r\nBeni telefonla aradı.\r\n\r\nAramızda şu diyalog yaşandı: ‘Adım Aslı Bülbül. İsmime aldırmayın, Maksim’de assolist değil, New York’ta modern dansçıyım.’\r\n\r\nBayıldım tabii.\r\n\r\nTelefonda anlattıklarına da...\r\n\r\nAdına da...\r\n\r\n25 yaşındaydı, konservatuar kökenli bir dansçıydı, New York'un en iyi modern dans company'lerinden birinde çalışıyordu: Bill t. Jones/ Arnie Zane Dance Company, kısa bir süre Türkiye'de kalacaktı, sonra hooop ver elini New York, son beş yıldır zaten orada yaşıyordu ve yakında Bill t. Jones'la birlikte bir dünya turnesine çıkmaya hazırlanıyordu...\r\n\r\n* * *\r\n\r\nÖyle telefonla kurtulamazsınız benden dedim.\r\n\r\nEvim de yeni zaten, gelen giden yok, evime davet ettim.\r\n\r\nAma gözünüzü seveyim yabancı basında hakkınızda ne çıkmışsa getirin ve bana uzun uzun kendinizden söz edin dedim.\r\n\r\nÇünkü laf arasında Newyork Times Review'da süper dansçı olarak adının geçtiğini anlatmıştı.\r\n\r\nGözlerimle gördüm.\r\n\r\nİkna da oldum.\r\n\r\n* * *\r\n\r\nArkadaşlar Aslı Bülbül'lerden çok fazla yok.\r\n\r\nO bu ülkede tırışkadan meşhur olanlara benzemiyor.\r\n\r\nOnun gibi insanları koruma altına almak lazım.\r\n\r\nGerçekten.\r\n\r\nÇünkü bir insanın New York gibi, neredeyse herkesin dansçı, aktör ve müzisyen olduğu bir şehirde 1500 kişi arasından ‘işte bu kadın’ diye seçilmesi epey bir meseledir.\r\n\r\nBir şeyi acayip çok istemeniz ve kesinlikle özel bir yeteneğinizin olması gerekir.\r\n\r\n* * *\r\n\r\nMimar Sinan Üniversitesi'nin bale bölümünü bitirdikten sonra New York'a giden Aslı Bülbül'ün bir takım şeylere kolay ulaştığını zannediyorsanız fena halde yanılıyorsunuz.\r\n\r\nİzmit'li orta halli bir ailenin kızı. Evet, bir modern dans okulundan burs alıyor okuyor, ama bu arada sürekli çalışıyor.\r\n\r\nBir yandan günde on saat garsonluk yapıyor, diğer yandan dans ediyor.\r\n\r\nVe tabii yorgunluktan ağlıyor. Yaşadığı zorluklar anlatılır gibi değil. Ama yılmıyor.\r\n\r\nYalnızlıktan ağladığı zamanlar oluyor.\r\n\r\nYine de hiçbir şey onu hedefinden vazgeçiremiyor.\r\n\r\nBu yazıyı ordövr kabul edin.\r\n\r\nAna yemek yakında gelecek.\r\n\r\nAslı Bülbül'ün ismi ve cismi aklınızda yer etsin istedim...\r\n\r\n\r\nBakar mısınız küçük Zeynep’in güzelliğine\r\n\r\n\r\nKutup'un çektiği Zeynep fotoğrafları o kadar güzeldi ki, dayanamadım bir tane de buraya çaldım. Yani bakar mısınız şunun güzelliğine! Var mı böyle bir şey? O kadar tezahürat yaptık ki, kızının üzerine titreyen bütün babalar gibi Fatih de, ‘‘Nazar değmesin kızıma. Bir nazar boncuğu oturtun fotoğrafına’’ dedi. Yazar Fatih'i her zaman ciddiye aldığımı söyleyemem ama baba Fatih'i alırım. İsteğini yerine getiriyorum ve itiraf ediyorum: Altaylı'nın baba hali, yazar halinden çok daha sempatik!\r\n\r\n\r\nŞİŞİK EGOLARA İTHAF OLUNUR\r\n\r\n\r\nSibel Telger C. yollamış. Ona mı ait, başkasına mı, alıntı mı, anonim mi, düz yazı mı, şiir mi hiçbir fikrim yok. Sadece hoşuma gitti. Kendisine teşekkür ediyor, aşağıdaki cümleleri şişik egolulara itaf ediyorum.\r\n\r\nHAMİŞ: Biliyorsunuz değil mi, hep ‘‘başkaları’’dır şişik egolu olanlar!\r\n\r\n* * *\r\n\r\nBaşkası bir işi uzun sürede yapıyorsa, yavaştır.\r\n\r\nBen... titizimdir.\r\n\r\nBaşkası bir işi yapmıyorsa, tembeldir.\r\n\r\nBen... meşgulümdür.\r\n\r\nBaşkası talimat almadan iş yapıyorsa, limitleri aşıyordur.\r\n\r\nBen... kesinlikle inisiyatif kullanıyorumdur!\r\n\r\nBaşkası görgü kurallarını çiğniyorsa kabadır.\r\n\r\nBen... ee kendime özgü biriyim.\r\n\r\nBaşkası bir şeylerde önüme geçmişse, kuralları ihlal etmiştir.\r\n\r\nBen... tabii ki sıkı bir çalışmanın ödülü, mutlaka haketmişimdir!\r\n\r\nBaşkası amirlerini memnun ediyorsa, yalakadır.\r\n\r\nBen... Durun bir dakika, bunun adı ortak çalışma!\r\n\r\n\r\nBu kadın ben miyim\r\n\r\n\r\nSen özgür bir kedisin, iyi ki boşandın diyenler... Ben de boşanmak istiyorum, nasıl becerdin diyenler... Aramıza hoş geldin diyenler... Kelim, acilen tanışalım diyenler... Tai masajına ihtiyacın vardır, bak yanlış anlama diyenler... Dağda yürüyüş en iyisi, açılırsın diyenler... Allah belanı versin, senden de bu beklenirdi diyenler... Gel seni tropik bir adaya uçurayım diyenler... Elaleme kulak asma diyenler... Bu aralar mağduru oyna diyenler... Çocuğunun velayeti için savaşman gerekmedi, bak benim başıma neler geldi diyenler... Sakın kedini ona bırakma diyenler... Sakın kendini bırakma diyenler... O keltoşu zaten hiç gözüm tutmamıştı diyenler... Başka birine nasıl alışırız, o bizim eniştemizdi diyenler... Üzüntünün değerini bil, seni daha güçlü yapacak diyenler... Çıldırdın mı, neden boşandın diyenler... Çocuğunuz mu olmuyordu, ondan mı ayrıldınız diyenler... Senin de bir özel hayatın var aslında, seni sıkıştırmalarına izin verme diyenler... Adı ayrılık yine de zordur, dertleşmek için buradayız diyenler...\r\n\r\nYani diyen diyene...\r\n\r\nDeğişen medeni halim üzerine gelen mail'ler dudağımı uçaklatıyor.\r\n\r\nKimi espri yapıyor, kimi nasihat veriyor, kimi flört ediyor, kimi küfrediyor, kimi saçmalıyor, kimi de kendi deneyimlerini aktarıyor. \r\n\r\nAma herkes bir şeyler söylüyor.\r\n\r\nOkuduğum mail'ler de bana, ulan bu kadın ben miyim dedirtiyor!\r\n\r\nTeşekkür ediyorum.\r\n\r\nAslında bilmiyorum da, ne için teşekkür ettiğimi.\r\n\r\nİlginize galiba, şefkatinize.\r\n\r\nÖyle yani.\r\n \r\n", "Gidelim buralardan dayanamıyorum \r\n \r\n\r\n \r\nBugünlerde kime rastlasam, göçüp gitmek istediğini söylüyor. Öteki dünyaya değil, Güney'e! Bir zamanlar pek moda olan bu trend, yine depreşmiş.\r\n\r\nÜlke mi abuk sabuk hale geldi, havalar mı güzelleşti, ne olduysa oldu, insanların aklına ‘‘gitmek’’ düştü, Güney düştü. Hepimiz için böyle bir hayal var. Havuç gibi önümüze uzatılmış. Evet, posası çıkarılmış gibi hissediyoruz kendimizi. Ama bir dakika, geçecek... Bir zaman gelecek, şartlar denk düşecek, derlenip toplanıp Güney'e gidilecek ve esas ve yeni hayat orada başlayacak. ‘‘Öteki dünya’’ gibi. Ama bütün bunlar yaşarken olacak. Yani Güney'deki, daha gevşek, daha rahat, daha ucuz, daha insani hayat, kurtuluşumuz olacak. Minik bahçelerimiz, domateslerimiz, biberlerimiz, kafalarımızda hasır şapkalarımız, \r\n\r\nmandalina, portakal kokularımız... Oh be Reha Muhtar'dan uzaktayız, hiçbir şey itiraf etmek zorunda değiliz, koşa koşa inanmadığımız işlere gitme mecburiyetimiz yok, yalan yok, dolan yok. Ama şu var: A aaa! Hayat, bu kadar kolay mıymış? Zorluklardan, zorunluluklardan, sorumluluklardan yılmış vaziyetteyiz. Bir gitsek... Bir gidebilsek... YIRTACAĞIZ. MI? Melek Sarı Yüm'ün mektubunu gündeme getirmemin nedeni, işte bu masum soru eki. Tam havaya girmişken, hayali yolculuklarda hasır şapkaları kafama geçirmişken, buradakilere içimden ‘‘Ne haliniz varsa, görün!’’ demişken... O da ne! Arkadaş bir ‘‘Hoooop!’’ çekiyor, ‘‘Bedeninizi ve ruhunuzu buralara taşımadan bir düşünün’’ diyor. Yaşanmış deneyimler de, oldum olası beni baştan çıkarıyor..\r\n\r\n\r\nİstanbul'dan yeni geldik.\r\n\r\nBir ay kadar hasret giderdikten sonra göç ettiğimiz mekana geri döndük.\r\n\r\n7 yıldır Marmaris'te yaşıyorum. Kızım Elifsu burada doğdu. Zaten İstanbul'da yapmakta olduğum işi yapıyor ve o tempoda yaşıyor olsaydım, Elifsu asla doğamazdı. Ben hamile kalamazdım ve zaten evlenemezdim de...\r\n\r\nZira 11 yıl reklam, 6 yıl da televizyon sektöründe çalıştıktan sonra insanın ‘‘normal insanlar’’ gibi İstanbul hayatına devam etmesi olanaksız gibiydi. Bizim sektörde çalışan kadınların hayatına ‘‘anormal’’ demek bilmem doğru mu, ama ‘‘normal dışı’’ olduğu kesin.\r\n\r\nSiz daha iyi bilirsiniz, hala yaşamaya devam ediyorsunuz.\r\n\r\n* * *\r\n\r\nİstanbul'a giderken, görmek istediğim arkadaşlar listesi çıkarmıştım.\r\n\r\nGördüm onları, mümkün olduğunca sohbet ettim.\r\n\r\nÖzlemişim.\r\n\r\nBurada en özlediğim şey zaten geride bıraktığım, kişisel tarihimi oluşturan dostlar ve arkadaşlar.\r\n\r\nİstisnasız hepsi İstanbul'dan gitmekle en iyi şeyi yaptığımı söylediler.\r\n\r\nMümkün olabilse, neredeyse hepsi, aynı şeyi yapmak istediklerini belirttiler.\r\n\r\nSonra Marmaris'e dönünce, baktım kendime.\r\n\r\nHerkesin yapmayı çok istediği bir şeyi, yine onların ifadesiyle çok cesurca gerçekleştirmiştim ama nasıl desem...\r\n\r\nYine de yeterince mutlu ve mesut değildim.\r\n\r\nBir yerde bir hata vardı ama nerede?\r\n\r\n* * *\r\n\r\nMekan değiştirmekle insan yaşamını değiştiremiyor.\r\n\r\nDeğişen sadece yaşamdaki fon oluyor, yani arka fon.\r\n\r\nAslolan yaşamı değiştirmek ise... \r\n\r\nHazırlıklı olmak gerekiyor.\r\n\r\nAma bu, depreme hazırlanmak gibi, fiziki tedbirlerle olamıyor, önce insanın beyin olarak buna hazırlanması gerekiyor.\r\n\r\nNedir bu hazırlıklar?\r\n\r\nEn önemlisi, hayatta insanın kendisini ne ile ifade ettiğini bulabilmesi. Yani gücümüzü hangi özelliklerimizden alıyoruz? Bazıları fiziki güzellikleriyle, bazıları yetenekleriyle, bazıları ilişkileriyle ifade ediyor kendini. Ve yaşam gücünü bundan alıyor. Eğer bizi, biz yapan bu şey, her ne ise, gittiğiniz yerde yoksa ve biz kendimize başka bir ifade tarzı geliştiremiyorsak, eksiklik başlıyor. Bir çok insanın gıptayla baktığı bir konum, çözemediğimiz bir mutsuzluk kaynağı oluyor. Herhangi bir düzen değişikliğinde önemli olan, neleri bırakmak istediğimizi doğru anlamak kadar, nereye ve nelere gittiğimizi iç seslerle doğru kavramak.\r\n\r\n* * *\r\n\r\nTamam, herkes İstanbul'dan kaçmak istiyor.\r\n\r\nAma işte ‘‘gitmek’’ her zaman çözüm değil.\r\n\r\nİnsan ya o gittiği yerde, kendisiyle yeniden tanışıp, barışabiliyor, (ki umut edilen bu), ya da dünyanın en güzel yerine mutsuzluk kaynağını, yani kendini taşıdığı için, mutsuz olmaya devam ediyor.\r\n\r\nEe o zaman bırakıp gittiğin şehrin suçu ne?\r\n\r\nEn acımasızı da, insan nereye giderse gitsin, kendini götürüyor.\r\n\r\nKendinden kaçmak isteyenler, bir yere gitmesinler yani, otursunlar oturdukları yerde!\r\n\r\n* * *\r\n\r\nTebdil-i mekanda ferahlık olduğu doğru.\r\n\r\nAma bu insanı yaklaşık bir yıl oyalayabiliyor!\r\n\r\nSonra yine kendinizle başbaşa kalıyorsunuz...\r\n\r\nBulunduğunuz coğrafya parçasıyla ve onun sunduğu fiziki şartlardan mumnun değilseniz, evet, yapacak bir şey yok; ama eğer bunları bahane ediyorsanız ve aslında kendinizden şikayetçiyseniz, bulunduğunuz yeri yeniden algılayıp, sevin derim ben.\r\n\r\nTecrübe konuşuyor!\r\n\r\nİnsanın kökleri önemli çünkü...\r\n\r\nÖzellikle entellektüel aktiviteyle yaşamlarını sürdürmüş insanların yeni yerlerde köklenirken, geçmiş bağlarına çok ihtiyaçları oluyor.\r\n\r\nYeni mekanlarda insan ne kadar da yeni ve ilginç insanlarla tanışırsa tanışsın, hiç kimse belli bir yaştan sonra diğerine ve onun problemlerine çözüm sunmak adına ayna tutamıyor.\r\n\r\nBunu ancak eski arkadaşlar başarabiliyor.\r\n\r\nBu tabii ben ve benim gibi kendini insan ilişkileriyle ifade eden insanlar için geçerli.\r\n\r\n* * *\r\n\r\n17 yıl boyunca çalışma hayatımda başarımı, paramı, keyfimi böyle kazanmış ve yaşamımı bunun üzerine kurmuşum.\r\n\r\nBeni ben yapan asıl kaynakları hayatımdan çıkardığımda geriye derin bir boşluk kalmış, bunu son İstanbul seferinde çok iyi kavradım.\r\n\r\nAma şimdi huzurluyum, belki bunu farkettiğim için.\r\n\r\nBunca yıl yaşadım ama kendimi ancak şimdilerde tanıyorum.\r\n\r\nBeni ben yapan gücün kaynaklarından birini şimdilerde tarif edebiliyorum.\r\n\r\nYani diyeceğim, Türkiye'nin hatta dünyanın neresinde olursa olsun, insanlar, temel bir yaşam değişikliği yapmayı hayal ediyorlarsa oturup düşünsünler...\r\n\r\nProblem yeni mekanın neresi olduğunda değil, insanın kendisinde... \r\n\r\nKendi yarattığımız kendimizde...\r\n\r\nYeni bir hayata geçerken, gerçekten değişebilecek misiniz?\r\n\r\n\r\nBu aslında bir tartışma. Bayağı kapsamlı bir tartışma. Eskiden de vardı ama şimdi daha bir alevlendi. Kriz-mriz de tetikledi bu işleri tabii. Bunaldı insanlar, ‘‘gidelim buralardan sendromu’’ ortaya çıktı. Kimi yurtdışına, kimi Güney'e. Gitme fikri güzel de, o kadar kolay bir şey değil. Melek Sarı Yüm'ün mektubu bunun en güzel örneği...\r\n \r\n", "Hanzade Doğan: Gözü kara olduğum doğru\r\n\r\n \r\nŞimdi benim gözümden Hanzade Doğan'ı izliyorsunuz: Öyle çok uzun boylu değil ama ailenin güzel kızı olarak tanınanı. \r\n\r\nGerçi, ben o ailedeki en güzel kadının, anne Sema Doğan olduğunu düşünüyorum. Özür dilerim Hanzade Hanım! Kararlı bir insan ve bu duyguyu yüzünde görebiliyorsunuz. Çok fazla tereddüdü yok. Sinirlendirirseniz bağırır, anlaşılıyor. Ama patron kızı olduğu için değil, kişiliği böyle olduğu için. Her konuda tutkulu olduğunu kabul etmek gerekiyor. Fakat bir tarafı da atılgan. Bu yüzden hata yapabilir, ama hata yaparım diye bir işi yapmaktan vazgeçmez, öyle bir insan. Ben şöyle düşünüyorum: Aydın Doğan'ın kızı olduğu için Milliyet'in başına gelmiştir, tamam kabul, ama sahip olduğu özellikler o yeri hak ettiğini gösteriyor. İsterseniz birlikte tanıyalım. Övgüleri bana, eleştirileri yine bana göndereceksiniz. İşten kovulmamı istemiyorsanız tabii!\r\n\r\nSiz, ailenin hangi sıfatlarıyla tanınan kızısınız?\r\n\r\n- Güzel olan. Öyle derler. \r\n\r\nPeki, çılgın, cesur, ne yapacağı belli olmayan... Şehir efsanesi olarak hakkınızda yayılan böyle şeyler var. Doğru değil mi?\r\n\r\n- Gözü kara olduğum doğru. \r\n\r\nSizin bir şey elde etmek için politik davranmadığınızı hissettiğiniz olur mu?\r\n\r\n- Evet. \r\n\r\nAklınızdan geçeni söyleyen ve yapan bir tipsiniz yani.\r\n\r\n- Evet, dobra. Düşündüğümü biraz daha az söylesem daha iyi olur galiba. İş ortamında da açığım. Öbür türlüsü bana zor geliyor.\r\n\r\nBu anlamıyla kardeşler arasında en açık olanı mısınız?\r\n\r\n- Kesinlikle.\r\n\r\nPeki son söylenmesi gereken şeyi ilk söyleyenlerden misiniz?\r\n\r\n- 5 yıl önce öyleydim. Şu anda ne söylediğim kadar, nasıl söylediğimin de önemli olduğunu biliyorum. Kendimi doğru kelimelerle ifade etmeye çalışıyorum.\r\n\r\nEn kötü tarafınız nedir?\r\n\r\n- Sürekli 'Yapılması gerekenler’ listem var. Ajandam çok dolu. Sadece iş anlamında değil, hayatın her alanında, her şeye yetişmeye çalışıyorum. Oraya da gideyim, onu da yapayım, onu da okuyayım, spor da yapayım. Yoruyor insanı.\r\n\r\nHer gün spor yapıyor musunuz?\r\n\r\n- Haftada 4, 5 gün yapıyorum.\r\n\r\nNerede?\r\n\r\n- Evde. Trainer'ım geliyor, onunla çalışıyorum. 6.5'ta kalkıyorum, 7'de başlıyoruz. Sonra duş, giyiniyorum ve işe geliyorum.\r\n\r\nYediklerinize dikkat ediyor musunuz? \r\n\r\n- O da var ne yazık ki 'Yapılması gerekenler’ listemde. Ben 8 kilo alıyorum, 8 kilo veriyorum. Şu anda 8 kilo almış durumdayım. O yüzden sadece siyah giyiyorum!\r\n\r\nSinirlerinize hakim olamadığınız oluyor mu?\r\n\r\n- Ben sakin bir insan değilim. Tutkuluyum, haliyle sinirlendiğim oluyor.\r\n\r\n31 yaşındasınız. Hiç evlenmemiş olmak sizin tercihiniz mi? Kendinizi evde kalmış baskısı altında hissediyor musunuz?\r\n\r\n- Yok canım. Tabii ki evlenmemek benim tercihim! Açıkçası çok da anlamıyorum bu kurumu. Bana doğal gelmiyor. Bakıyorum, herkes ruh ikizini bulmuş. Nasıl bulmuşlar diyorum. Gerçekten, herkes küt diye bulabilir mi? Bu kadar kolay mı? İnsan doğuyor, anne babasını ve kardeşlerini seçme şansı yok, onlarla hep yaşamak zorunda. Sonra bir yaş geliyor, bu sefer de kendisine birilerini seçip yeni bir hayat daha kurma mecburiyeti hissediyor. Oysa ben özgürlüğüme düşkün biriyim.\r\n\r\nAnneniz, babanız ne diyor bu dahiyane fikirlerinize!\r\n\r\n- Onlara ters geliyor olabilir ama kabulleniyorlar.\r\n\r\nAsi misiniz aynı zamanda?\r\n\r\n- Protest ya da farklı olmak için böyle düşünmüyorum. Sadece böyle hissediyorum. Zaten öyle marjinal bir halim de yok. Evlilik meselesine bakışım şimdilik bu.\r\n\r\nHani siz çok varlıklı bir aileden geliyorsunuz ya, bir gün evleneceğiniz adamın da böyle bir aileden gelmesi mi gerekiyor?\r\n\r\n- Yok canım!\r\n\r\nZüğürt bir adamla da evlenebilir misiniz? Yoksa, davul dengi dengine teorisini mi savunuyorsunuz?\r\n\r\n- Olur, niye olmasın. Sonuçta beraber yaşayacağın insanı seçiyorsun.\r\n\r\nSizle evleniyor olacak yani, ailenizle değil!\r\n\r\n- Hayır, ailemle de evleniyor olacak! Benim bir aile gerçeğim var. Ve biz birbirine yakın bir aileyiz. Ama bizimkiler de 'Aman çok iyi bir aileden gelsin, o da olsun, bu da olsun' diyen insanlar değil. İyi ve düzgün olması yeterli.\r\n\r\nSizin standartlarınızın onda olması gerekiyor yani. Finansal standartlardan söz ediyorum!\r\n\r\n- Gerekmiyor. Zaten benim standartlarımda kaç kişi var ki? Yok öyle bir şey.\r\n\r\nBir insanın siniri bozulmaz mı? Ne yaparsan yap, kadın her zaman senden daha zengin!\r\n\r\n- E çok korkunç bir şey moralini bozuyorsa. Takıntılı, kompleksli bir erkek o zaman!\r\n\r\n'Çocuk için geç kalıyorum' endişeleri...\r\n\r\n- Hayır tıp ilerliyor. Hiçbir endişem yok.\r\n\r\nKEDİDEN ÇOK KORKARIM\r\n\r\nGece hayatınız var mı?\r\n\r\n- Pek yok. Her gece clubbing yapan biri değilim. Daha çok evdeyim.\r\n\r\nEv keyifleriniz neler?\r\n\r\n- Tek başımayken kitap okumak. Bir de heykel yapmak. Geçen sene heykel dersleri almaya başladım.\r\n\r\nNormal biri, heykelle ilgilenince kendi çapında yapar da, sizin birdenbire atölyeniz mi oluyor?\r\n\r\n- Atölyemin projesi çizildi, çok pahalı geldiği için onaylamadım, hálá bekliyor. Şu anda çamurlar jimnastik salonunun bir kısmında duruyor. Orada yapıyorum.\r\n\r\nNe tür figürler?\r\n\r\n- Çarpılmış kadın figürleri! Soyut diyebiliriz.\r\n\r\nHayatta en çok kedilerden korkmanızın özel bir sebebi var mı?\r\n\r\n- Var. Beş yaşındayken, Uludağ'da bir kedi saldırmıştı üzerime. Hayatımın en berbat gecesiydi, sabaha kadar ağladım. Kuzenlerimle birlikteydim. Ve babam beni gelip almak zorunda kaldı. Çok yenmeye çalıştım bu kedi korkumu, ama yenemedim.\r\n\r\nBUNGEE JUMPİNG YAPTIM\r\n\r\nKendinize özgü serserilikleriniz var mı?\r\n\r\n- Bungee jumping yaptım. Vuslat'la beraber. Marmaris'te.\r\n\r\nAnne babaya söylenmiş miydi?\r\n\r\n- Sonradan söyledik. O an anne babayı düşünmedik. Önce Vuslat çıktı yaptı. O kadar yüksekti ki ben inmek istedim. Sadece bileğinden bağlısın, kendini 75 metre boşluğa bırakıyorsun. Ama sonra atladım.\r\n\r\nNasıl bir his?\r\n\r\n- Müthiş! Gerçi korktum. Paraşütle atlamak ya da freefall gibi değil. O sporlarda, çok kısa sürede paraşütün açılıyor. Bungee'de bir buçuk dakika o hissi yaşıyorsun. İniyorsun aşağıya ve tekrar 75 metre yukarıya çıkıyorsun, iniyorsun, çıkıyorsun. Geçen hafta da Courchevel'de dağdan kanatla atlama yaptım. Ama o da bungee kadar heyecan vermedi. \r\n\r\nBungee'nin fotoğrafı var mı?\r\n\r\n- Var da, kim bulacak şimdi o fotoğrafları. Bir de gidip gece fotoğraf mı arayacağım? Hem bikinili o fotoğraflar! \r\n", "Çerçevenin arkasındaki mektup \r\n \r\n\r\n \r\nKarımı 1998'in sonbaharında kaybettim... \r\n\r\nYedi senelik evliliğimizin iki senesini kanser tedavisi için hastanelerde geçirmiştik.\r\n\r\nKarım, her evlilik yıldönümümüzde ikimizin fotoğrafını çerçeveler, ‘‘Bunlar bizim hayatımızın gölgeleri’’ derdi.\r\n\r\nÖldüğünde, yedi tane resmimiz vardı.\r\n\r\n97'in bir gecesinde onu aldattım.\r\n\r\nOysa, ona sürekli onu ne kadar çok sevdiğimi ve sonsuza kadar sadık kalacağımı söylerdim.\r\n\r\nÖlmeden iki hafta önce yine aynı şeyi tekrarladım.\r\n\r\nTuhaf bir gülümsemeyle baktı bana ve sadece:\r\n\r\n- Biliyorum dedi.\r\n\r\n***\r\n\r\nİzmir'e kar yağdığı gün, yani bir ay önce, evdeydim.\r\n\r\nFotoğraflarımıza bakıyordum yine.\r\n\r\nHer çerçevenin altında bir harf olduğunu ilk kez o gün farkettim.\r\n\r\nA.\r\n\r\nR.\r\n\r\nK.\r\n\r\nA.\r\n\r\nS.\r\n\r\nI.\r\n\r\nN.\r\n\r\nGerisi için yılları yetmemişti.\r\n\r\nAma sanırım ‘‘Arkasına bak’’ filan yazmaya niyetlenmişti.\r\n\r\nHemen çerçevelerin arkasına baktım.\r\n\r\nHiçbir şey yoktu.\r\n\r\nSonra bir şey dürttü beni, hepsini teker teker söktüm.\r\n\r\n***\r\n\r\nİnanabiliyor musunuz, her birinin arkasından bir mektup çıktı!\r\n\r\nGeçirdiğimiz her sene için sevgi dolu sözler yazmıştı.\r\n\r\n1997'deki resmimizin içinden çıkan zarf ise simsiyahtı.\r\n\r\nVe içinden şu sözler çıktı:\r\n\r\n‘‘14 Mart 1997/ Gözlerin bana başka birine dokunmuş gibi baktı/ Söylemene gerek yok, biliyorum...’’\r\n\r\n***\r\n\r\n2002'deyiz.\r\n\r\nOnu kaybedeli 4, aldatalı 5 yıl oluyor.\r\n\r\nİçim acıyor şimdi.\r\n\r\nÇünkü kadınlar biliyor, hissediyor...\r\n\r\nSadece paylaşmak istedim.\r\n\r\n\r\nSporcunun zeki, çevik, ahlaklı ve KOMPLEKSİZ olanı\r\n\r\n\r\nSize bir şey söyleyim mi?\r\n\r\nZeki, çevik, ahlaklı insan (ya da sporcu) bulunuyor da...\r\n\r\nBu meziyetlerine bir de kompleksizsizliği eklemiş olanlar, özellikle Türkiye'de mumla aranıyor!\r\n\r\nO yüzden Milliyet'in Cumartesi ilavesinde yayınlanan Tuba Akyol imzalı İpek Şenoğlu röportajına bayıldım ya.\r\n\r\nSon derece başarılı bir sporcudan söz ediyoruz biz burada.\r\n\r\nOnlarca kupaya sahip profesyonel bir tenisçi.\r\n\r\nHenüz 22 yaşında ama 1991-1997 yılları arasında tek ve çift bayanlarda Türkiye şampiyonluğunu kimseye kaptırmamış, üç yıl üst üste Cumhurbaşkanlığı kupasını kapmış. Üniversite eğitimini tenisten aldığı bursla Amerika'da yapmış.\r\n\r\nYani bu kız gerçekten Türkiye'de tenis sporunda bir numara.\r\n\r\nAma bakın ne diyor:\r\n\r\n‘‘Bana, ‘Tenis, Türkiye'de senin gibi şampiyonlarla değil, Hülya Avşar'la anılıyor, kızmıyor musun?' diye soruyorlar. Aksine seviniyorum. Hülya Avşar sayesinde tenis popülerleşiyor. Böylece sporcuların sponsor bulması kolaylaşıyor. Keşke Hülya Avşar'lar çoğalsa...’’\r\n\r\n***\r\n\r\nOysa Türkiye gibi kompleksli insanlar cennetinde, İpek Şenoğlu rahatlıkla şöyle şeyler söyleyebilirdi:\r\n\r\n‘‘Arkadaşlar! Benim hayatım tenis. Yani bu benim mesleğim. Günde 6 saat kortlardayım. Haftanın 5 günü. Boru değil, beş yaşından beri tenis oynuyorum. Deliler gibi çalışıyorum. Ama ne oluyor? Hülya Avşar gibi bir takım kadınlar, küçük etekler giyip kortlara fırlıyorlar, kameralar eşliğinde güya tenis oynuyorlar! Onlar bizim gibi profesyonellerin hakkını yiyorlar. Lütfen, herşey bu kadar ucuz olmamalı. Bu kadar da haksızlık yapılmamalı...’’\r\n\r\nAma böyle demiyor.\r\n\r\nO kadar komplekssiz ki İpek...\r\n\r\nMedyayı suçlamıyor, başka kadınlarla yarışmıyor, neden Hülya Avşar’ın fotoğrafları benden daha çok çıkıyor diye yırtınmıyor.\r\n\r\nO işine bakıyor.\r\n\r\nHelal olsun yani.\r\n\r\nOnu tebrik ediyorum ve başarılarının devamını diliyorum.\r\n\r\n \r\n\r\n", "Elveda koca merhaba özgürlük \r\n \r\n\r\n \r\nBuyrun size başka türlü bir öykü. Cumartesi anlatmıştım ya, onca yıl sonra kocası terketmişti de, dünyalar başına yıkılmıştı. \r\n\r\nSık sık tekrarlamaktan çok zevk alıyorum: Hiçbir şeyden bir tane yok. Dolu var. Dolu dolu. Kimse aynı şeyi düşünmek, aynı duyguları paylaşmak, hissetmek zorunda değil. Dolayısıyla bu ilişki meseleleri genellemeye gelecek şeyler değil. Öyledir, böyledir diyenin alnını karışlarım! Ama insanoğlu şaşırır, hata yapar, yani ben yaparsam benim alnımı da karışlayın! Aşağıdaki satırların yazarının başına gelen de aynı şey, kocası onu terk etmiş. Ama bu olayın ondaki tepkileri farklı. Bir süre acı çektikten sonra farketmiş ki, elveda koca, merhaba özgürlük...\r\n\r\nGeçenlerde yayınladığınız, eşi tarafından aldatılmış hanımefendinin yazdıklarını okudum. \r\n\r\nİçim burkularak.\r\n\r\nÇünkü umutsuz bir mesajdı.\r\n\r\nElimdeki bütün işleri bıraktım ve bu yazıyı yazmaya giriştim.\r\n\r\nÇünkü terkedilen kadın hikayelerinin farklı yansımaları olabileceğini de göstermek istedim.\r\n\r\nBaşlıyorum:\r\n\r\n43 yaşındayım. Her zaman bakımlı (gerçekten öyle), şık, kilosuna dikkat eden, evine özenli, arkadaşlarına düşkün, iyi bir anne ve iyi eş (abartmıyorum cidden öyle) oldum. Ama işte akıllı, becerikli, sevgi dolu ve ve ve olmam...\r\n\r\nKocamın beni daha genç biriyle aldatmasına engel olmadı!\r\n\r\nNokta.\r\n\r\n* * *\r\n\r\nİlk öğrendiğimde dünyam başıma yıkıldı.\r\n\r\nBana ha...\r\n\r\nNasıl olur?\r\n\r\nNe hakla!\r\n\r\nDedim.\r\n\r\nAma bal gibi oldu işte!\r\n\r\n* * *\r\n\r\nElbette insanın 20 senelik evliliğini bir çırpıda silip atması kolay değil. Hiç! Ama gerekiyorsa... Neden olmasın?\r\n\r\nÜzüldüm, kırıldım ama sonra tuhaf bir şey oldu...\r\n\r\nBen resmen düşünce sistemimde devrim yaptım.\r\n\r\nMeğer evlilik adına ben ne çok özgürlüğümden vazgeçmişim...\r\n\r\nNe çok istemediğim, sevmediğim şeye katlanmışım...\r\n\r\nMesela mı diyorsunuz efendim?\r\n\r\nÖrnekler mi istiyorsunuz?\r\n\r\nBuyrun:\r\n\r\n1. Artık Chopin ya da Fado dinleyebiliyorum. Canım ne zaman isterse. Kimse gelip bana, ‘‘Yetti ama artık şu bayıltıcı müzik!’’ demiyor. O çalan harikulade şeyi, küçük bir parmak hareketiyle abuk sabuk bir müziğe çevirmiyor.\r\n\r\n2. Artık canım ne zaman isterse patlıcan da pişirebiliyorum. Keyifle de yiyorum. Zira, ‘‘İğrenirim patlıcandan!’’ diyen biri yok.\r\n\r\n3. Ha ha ha. ‘‘Temiz gömlek mi kalmamış? Neeee? Kuru temizlemeden takım elbiseler alınmadı mı...’’ dertlerim de kalmadı.\r\n\r\n4. Yani inanabiliyor musunuz, bütün yatak bana ait! İstediğim kadar dergiyi, kitabı yanıma yatağa alabiliyor ve yayılabiliyorum. Yorganı çekiştiren yok. Kendi horlamamı zaten duymama imkan yok!\r\n\r\n5. Erken mi yatmak istiyor canım? Uyumak mı istiyorum? Uyanmak mı istemiyorum? Paşa keyfim biliyor, yapıyorum. Surat asan yok!\r\n\r\n6. İstersem yürüyüşe gidiyorum, istersem fitness'a. Zamanımı bir başkasına göre planlamıyorum. Kendi isteklerimden vazgeçmem de gerekmiyor artık.\r\n\r\n7. Hele sinema işi harika. Vurdulu kırdılı Amerikan filmlerine son!\r\n\r\n8. Opera, bale, konser... Varım abi! Bunları sevmediği için bana eşlik etmeyen kocamda kalmıyor aklım. Diken üstünde oturmuyorum, eve suçluluk hissederek dönmüyorum.\r\n\r\n9. Senelerdir kulübe, diskoteğe gitmemiştim. Kocam dans etmeyi sevmiyor diye. Geçen hafta Cuma sabahın dördüne kadar dans ettim, dünya varmış be! İlk fırsatta Arjantin tangosu da öğreneceğim!\r\n\r\n10. Sonra, babamız henüz eve gelmedi aman onu bekleyelim diye açlıktan ölmüyoruz, saat 7'de karnımız tok, sırtımız pek.\r\n\r\n11. Koca Bey'in nefret ettiği ama benim bayıldığım kırmızı tokyolarımı da çıkardım ortaya, her fırsatta giyiyorum, çok rahatlar!\r\n\r\n12. Hey! Belki bu yaz hep hayalini kurduğum sırt çanta yolculuğuma bile çıkabilirim. Evet, yapabilirim. Hatta St. Petersburg'a gidip, Hermitaj Müzesi'ni bile gezebilirim! En şahanesi, ‘‘Sen aklını mı kaçırdın?’’ diyecek biri yok.\r\n\r\n* * *\r\n\r\nYani eşimin beni aldatması özgüvenimi sarsmadı.\r\n\r\nBeni kaybettiği için o üzülmeli, ben değil, tüm kalbimle inanıyorum buna. İçimdeki uykuya yatmış, o yaramaz ama mutlu çocuğu tekrar buldum. Sayesinde! Neredeyse beni aldattığı için teşekkür edeceğim adama! Diyeceğim o ki, gidene üzülmeyin, geçmişe pişmanlık duymayın, sadece hayatı geldiği gibi kabul edin ve gününüzü yaşayın...\r\n \r\n\r\n", "İnteraktif günler \r\n\r\nBugün yılın ilk pazartesisi. Yine interaktif günlerimizden birindeyiz. \r\n\r\nDoktor Mehmet Uhri hüzünlü bir yazı yollamış, benim hoşuma gitti, sizinle paylaşmak istiyorum. Ben ev taşırken sizi Mehmet Uhri ile baş başa bırakıyorum.\r\n\r\nHAVALARIN sürekli kapalı gittiği günlerdeydik. Kış bitmiyor, bahar bir türlü kendini göstermiyordu. Karamsarlık ve iç sıkıntısı sanki havayla birlikte insanların yüreğine de çöküyordu.\r\n\r\nO gün öğleden sonra güneş sıcak yüzünü gösterir gibi oldu. Hastane ortamından kaçma isteğiyle, işlerimi toparlayıp yakınımızdaki parka yöneldim. Boş banklardan birine oturup koltuğumun altındaki gazetenin sayfalarını çevirmeye başladım.\r\n\r\nYaşlıca bir bey, izin isteyerek, bankın diğer ucuna oturdu.\r\n\r\nCebinden çıkardığı ekmeği ufalayarak sağa sola atmaya başladı.\r\n\r\nSerçelerin, coşkuyla sunulan ekmeği ufalama çabaları o kadar güzeldi ki, ürkütmemek için kafamı gazeteme gömdüm.\r\n\r\nGöz ucuyla da bakıyorum.\r\n\r\nBir süre sonra adamın kuşlara bir şeyler söylediğini, daha doğrusu konuşmaya çabaladığını fark edince ilgisiz kalamadım. Mırıl mırıl bir şeyler anlatıyordu. \r\n\r\nCebimdeki bisküvilerden birini ufalayıp ben de kuşların ziyafetine katkıda bulunmak istedim.\r\n\r\nAdam, ellerimi tutarak engel oldu.\r\n\r\n- Onlar şekerli bisküvi değil mi?\r\n\r\n- Evet.\r\n\r\n- Şekerli bisküvi verme kuşlara!\r\n\r\n- Niçin? Onlara zarar mı verir?\r\n\r\n- Anlatması uzun sürer şimdi. Kuşlara iyilik yapmak istiyorsan, şekerli bisküvi verme o kadar...\r\n\r\n***\r\n\r\nŞaşırmıştım.\r\n\r\nSert, hatta biraz kaba bir üslupla söylenen bu sözler merakımı uyandırmıştı.\r\n\r\n- Minicik kuşlara zararlıysa, bizler de mi yemesek bu bisküvileri acaba? diyecek oldum.\r\n\r\nBaştan aşağıya dikkatlice süzdükten sonra beni, dedi ki:\r\n\r\n- Şehirde doğmuş büyümüş birine benziyorsun. Sen yiyebilirsin. Sana zarar vermez!\r\n\r\nÇattık dedim içimden. Adam biraz kaçık diye düşünmeye başlamıştım ki:\r\n\r\n- Beyim dedi. Ben köyde büyüdüm. Şehirden hep uzak durdum. Ne zaman ki, torunum dünyaya geldi, onun hatırına kışları şehre, torunumun yanına gelmeye başladım. Ama şehirden nefret ediyorum. Alışamadım. Biraz güneş çıktığında hemen kendimi parka atıyorum. Şu ileride, salıncakta sallanan kırmızılı kız da benim torunum...\r\n\r\n- Allah bağışlasın. Kaç yaşında?\r\n\r\n- Dört. Seneye yuvaya gidecek inşallah. O zaman, ben de onun başını beklemekten kurtulup, kaçacağım bu şehirden...\r\n\r\n- Nedir sizi bu kadar rahatsız eden? Neden kaçıyorsunuz? Burada her şey var!\r\n\r\n- Tam da bu yüzden kaçmak istiyorum ya! Şu kuşlara bir bak hele. Ekmek kırıntılarıyla karınlarını doyururlar. Onlara şekerli bisküvi verirsen, daha da severek yerler. Ne var ki, bisküvinin tadını alan kuşlar kuru ekmeğe bakmamaya başlar. Sonra da aç kalırlar. Dahası, şekerli bisküvi iştahlarını açar. Doysalar bile, yemeğe devam ederler. Çatlayıncaya kadar yerler. İşte o yüzden engel oldum onlara bisküvi vermene...\r\n\r\n- Ben tam olarak anlayamadım sizi!\r\n\r\n- İnsanlar da böyle. Şehirde her şeyden bol bol var. Şehre ve modern hayata alışan bu kuşlar gibi oluyor. Ne yese doymuyor! Şehir bozuyor insanları. Ben de bu şehir insanları gibi olmadan bir önce köye dönmek istiyorum...\r\n\r\nHiç sesimi çıkarmadım.\r\n\r\n- Bilir misin, diye sürdürdü konuşmasını. Çiçeğe ihtiyacından fazla su verirsen, boğulduğunu anlamadan yaşar ama yavaş yavaş kökleri çürür, şehir insanları da böyle...\r\n\r\nDerin bir iç çekti.\r\n\r\nCebinde kalan son ekmek kırıntılarını da serptikten sonra ayağa kalktı, kaygılı gözlere salıncakta sallanan torununa baktı ve...\r\n\r\n- Şehirliye anlatması zor! dedi.\r\n\r\nSonra da yürüdü gitti...\r\n \r\n", "Türklerin toplu halde davranmayı sevdiklerini biliyordum. \r\n\r\nAma bu kadarını hayal bile etmiyordum. \r\n\r\nBu bayram bütün Türkler, Dubai'yi tercih etti. \r\n\r\nNokta. \r\n\r\nAllah sizi inandırsın, 10.000 kişiyiz burada. \r\n\r\nPardon, bizimle beraber 10.003!\r\n\r\nMutsuz muyum? \r\n\r\nNe münasebet.\r\n\r\nBen de severim toplu halde hareket etmeyi. \r\n\r\nAma arada bir. \r\n\r\nBu da, o 'bir'lerden biri işte. \r\n\r\nTurla gelmedik ama önümüz, arkamız, sağımız, solumuz Türk. \r\n\r\nHaliyle, hiç yabancılık çekmiyorum. \r\n\r\nBen aslında Jumeira Beach'den değil, Konyaaltı'ndan bildiriyorum!\r\n\r\nHa Dubai, ha Antalya...\r\n\r\nDenize doğru yürürken, şezlonglarda güneşlenenlerin ellerindeki kitapları sayabiliyorum: \r\n\r\nİşte size, 11. Orhan Pamuk okuyan arkadaş! Ahmet Ümit'ler ve Ayşe Kulin'ler de var. Tek tük, Birol Güven okuyanlara da rastlıyorum. Ve tabii Alem'ler Haftasonu'ları, Pasha'lar, Şamdan'lar, Gala'lar, elden ele dolaşıyor. \r\n\r\nÇocuklar plajda 'Anne, babaaa...' diye bağırıyor. Maaile, su sporlarını deniyor: 'Lütfen anne, paraşüt yapmama da izin ver!' Babalar, oğullarıyla plaj voleybolu oynuyor. Kızlar, ellerine, kollarına Hint dövmeleri yaptırıyor: 'İki hafta sonra geçecekmiş, n'olur yani yaptırsam? Hülya Avşar da yaptırmıştı!' Bazıları üstsüz güneşleniyor.\r\n\r\nBiz gerçekten Birleşik Arap Emirlikleri'nde miyiz?\r\n\r\nEvet, öyleyiz.\r\n\r\nAma benim küçük kafam karışıyor.\r\n\r\nHem tanık olduğum görüntüler, beynimdeki Arap ülkesi kavramıyla özdeşleşmiyor hem de hangi restorana hangi asansöre girerseniz girin, şaka gibi ama karşınızdaki direkt Türkçe soruyor. Herhangi bir tereddüt, şüphe yok yani:\r\n\r\n'Kaçıncı kata çıkıyorsunuz?'\r\n\r\n'Ne kadar kalacaksınız Dubai'de?'\r\n\r\n'Burj al Arap'taki deniz ürünleri lokantasında yer bulabildiniz mi? Biz bulamadık da...'\r\n\r\n'Yeni alışveriş merkezi Mercato'yu gördünüz mü?'\r\n\r\n'Global Village'i da tavsiye ederiz!'\r\n\r\nGüneş, kum, deniz, 5 yıldızlı oteller (hatta 7!), aşırı lüks ve zenginliğe ek olarak, bu dönemde bir de Alışveriş Festivali olduğunu söylemiş miydim Dubai'de.\r\n\r\nŞimdi söylemiş oldum.\r\n\r\nEvet, bildiniz, elinde alışveriş poşetleriyle gördüğünüz insanların çoğu Türk. \r\n\r\nTürkler, Dubai'de akın akın alışverişteydi bu tatilde...\r\n\r\n***\r\n\r\nAma itiraf ediyorum, bu bayram Türklerin istilasına uğramış olan Dubai, epey şaşırttı beni.\r\n\r\nHatta utandırdı.\r\n\r\nBen daha salak, ruhsuz, zengin ama rüküş bir yer olarak biliyordum.\r\n\r\nDaha önce gelmişliğim var.\r\n\r\nDoğrusu 'uğramışlığım' olacak.\r\n\r\nUzakdoğu'ya giderken iki kere havaalanını arşınladım, bir kere de, yine bir yerlere uçuyordum, 8 saat kadar havaalanına yakın bir otelde konakladım.\r\n\r\nBiri bana Dubai'yi gördün mü dediği zaman, haliyle 'Evet' diyordum.\r\n\r\nBiraz da küçümseyerek, içimden 'İstemeden oldu, ne işim var yoksa benim orada' diyerek...\r\n\r\nNah görmüşüm!\r\n\r\n***\r\n\r\nİnsan, önyargılarından kurtulup şehri biraz koklayınca, gözünü dört açıp etrafa bakınca 'Annem babam! Ben nereye geldim?' oluyor.\r\n\r\nGerçekten şaşırıyor.\r\n\r\nÇölün ortasına inşa edilmiş bir yerden söz ediyoruz.\r\n\r\n33 yıl önce, kumdan başka bir şey yok.\r\n\r\nBir de gel bugün gör.\r\n\r\nŞehrin merkezi Manhattan'ı hatırlatıyor.\r\n\r\nParanın gözü kör olsun, dikmişler gökdelenleri.\r\n\r\nBugün Dubai, dünyanın ticaret ve turizm merkezlerinden biri.\r\n\r\n2002'de 4.7 milyon turist gelmiş, 2011'de 15 milyon turist hedefliyorlar.\r\n\r\nBilmem kaç şerit yollardan oluşan, insana yuh artık bu kadar da olamaz dedirten, çok modern binaları olan, her tarafından zenginlik akan, sahte bir cennet.\r\n\r\nSahte-mahte ama cennet.\r\n\r\nNeredeyse, şehrin üçte ikisini yabancılar oluşturuyor.\r\n\r\nOnlar, iki üç yılda bir değişiyor, yerine yenileri geliyor. Bir tür üs Dubai.\r\n\r\nVe tabii her yıl daha fazla turist bu suni cenneti görmeye geliyor.\r\n\r\nNasıl olsa, hep yaz. Haliyle, yeni otel inşaatları son sürat sürüyor.\r\n\r\nAdamlar gece gündüz çalışıyor, 8 ayda otel bitiriyor.\r\n\r\nAma ne oteller.\r\n\r\nSuyun altına bile otel yapıyorlar ki, farklı olsun. Parasıyla değil mi kardeşim!\r\n\r\nBurj el Arab, yani o meşhur yelken otel, şehrin sembollerinden biri.\r\n\r\nGörmeyeni dövüyorlar. Ama orada konaklamıyorsanız, 'Merhaba ben geldim. Şu oteli bir gezeyim' demek o kadar da kolay değil. Bizim otele girebilmek için komik maceralarımız oldu.\r\n\r\nAnlatacağız herhalde...\r\n\r\n***\r\n\r\nDiyeceğim o ki, bu şehir bana Blade Runner filmini hatırlattı.\r\n\r\nFilm seti gibi bir şehir.\r\n\r\nHer tür insan ve kültür var.\r\n\r\nDolayısıyla her tür kostüm ve kıyafet.\r\n\r\nArabı, Hintlisi, İngilizi, Türkü, Siri Lankalısı, Japonu, Çinlisi, Fransızı, hepsi bir arada yaşıyor. Görünüşte kimse kimseye karışmıyor. \r\n\r\nDevasa otellerin lobisinde saatlerce otur ya da alışveriş merkezlerinden birinde, eline kahve al, geleni geçeni izle, hiç sıkılmazsın, o kadar tuhaf ki manzara. Simsiyah çarşaflar içinde, sadece gözleri açıkta olan kadınlar da var, en seksi kıyafetleriyle baldır bacak açık dolaşanlar da. Beyaz elbiseleriyle şeyh edasıyla (belki de öyledirler kim bilir!) korumalarıyla ortalıkta gezinen adamlar da, bizim alıştığımız gibi normal pantolon ceket giyenler de.\r\n\r\nKimse kimseye dönüp bakmıyor bile.\r\n\r\nBen hariç.\r\n\r\nBen herkese yiyecek gibi bakıyorum.\r\n\r\nVe inceliyorum.\r\n\r\nVe çok eğleniyorum.\r\n\r\nLaboratuvar gibi bir şehir Dubai benim için.\r\n\r\nNe yazık ki bitmedi Dubai maceralarım, sizin için üzgünüm ama sürecek... \r\n", "Bardaki sarışın kadının bilimsel gücü \r\n \r\n\r\n \r\nHer konuda orijinal bir fikir bulmak zor.\r\n\r\nÇok zor.\r\n\r\nKabul edersiniz ki, bunun için gayret sarfetmek gerekiyor.\r\n\r\nSırf bu yüzden, herkesin ‘‘A Beautiful Mind’’ üzerine yazmasını bekledim.\r\n\r\nÇünkü ben de maydonoz olmak istiyordum.\r\n\r\nAklıma gelen o şahane fikri de Londra'dan beri içimde tutmakta zorlanıyordum. Bu arada, filmi Londra'da herkesten önce seyretmiş olduğumu da ifade etmiş bulunuyorum.\r\n\r\n***\r\n\r\nAllahtan, kimse benim kafamdaki meseleyi doğru düzgün gündeme getirmedi.\r\n\r\nİzninizle şimdi ben getiriyorum.\r\n\r\nKadınlar olmasaydı ve erkekler kadınlarla ilişki kurabilmek için onca gayret sarfetmek zorunda kalmasaydı, ‘‘Oyun Teorisi’’ diye bir şey nah olurdu.\r\n\r\nDemek istiyorum ki, her müsibetin altında bir kadın melaneti var!\r\n\r\n***\r\n\r\nLütfen filmi bir kere daha hatırlayın.\r\n\r\nFilmin birinci yarısındaki o şahane sarışın ve kız arkadaşları, Nash ve arkadaşlarının bulunduğu bara gelmeseydi...\r\n\r\nBütün o erkeklerin bakışı anında otomatikman o sarışına yönelmeseydi...\r\n\r\nBütün erkekler, ‘‘Ne yapsam da şununla bir ilişki kurabilsem’’ diye içlerinden geçirmeye başlamasaydı...\r\n\r\nNe ‘‘Oyun Teorisi’’ diye bir şey olabilecekti.\r\n\r\nNe de John Nash, Nobel alabilecekti.\r\n\r\nNokta.\r\n\r\n***\r\n\r\nYani demek istiyorum ki, hani o hep küçümsediğiniz sıradan, gündelik, küçük şeyler var ya, ‘‘Şimdi bunları anlatmanın ne alemi var? Bunlarla vakit geçirmenin, oyalanmanın ne gereği var?’’ dediğinız sıradan, insani duyguların hayatta bilimsel anlamda dahi fevkalade önemi var.\r\n\r\nOh be içimin yağları eridi!\r\n\r\nSöyledim sonunda.\r\n\r\nO filme başka bir taraftan bakarsanız... \r\n\r\nJohn Nash'in teorisi de geyiğin Allah'ı.\r\n\r\nŞöyle ki, bir yere sarışın bir kadın gelir, bütün erkekler ilgilerini ona yöneltir, ama ne olur, hepsi avuçlarının yalar.\r\n\r\nÇünkü o kadın çok değerlenir. \r\n\r\nKimseleri beğenmez. \r\n\r\nVe o erkekler nal toplar.\r\n\r\nHepsi kaybeder yani.\r\n\r\nOysaaaa....\r\n\r\nİlgilerini o kadının etrafındaki daha az güzel kadınlara dağıtırlarsa, netice de hepsinin birer ilişkisi olabilir.\r\n\r\nVe herkes mutlu olabilir.\r\n\r\n***\r\n\r\nAslında bu kadar geyik görünen bu teori Adam Smith'in, o çok ünlü, o çok yerleşik önermesinin yanlışlığını da kanıtlıyor.\r\n\r\nNe o?\r\n\r\nEge Cansen çok güzel anlatmış: ‘‘Herkes kendi kazancını en çoğa çıkarmaya çalışıyorsa, toplumsal refah da en yüksek seviyeye ulaşır’’\r\n\r\nSounds very logical ama...\r\n\r\nJohn Nash, bu görüşün matematik olarak böyle olmayacağını ispat ediyor.\r\n\r\n***\r\n\r\nBuradan bütün erkek arkadaşlara seslenmek istiyorum.\r\n\r\nYapmayın, gözünüzü seveyim yapmayın.\r\n\r\nSadece mankenlerle değil, bizlerle de ilgilenin.\r\n\r\nToplumsal refah ancak bu sayede artar!\r\n\r\nGörmediğimiz şey değil yani, bir bara bir manken geliyor, bütün erkek nüfus, halkalar halinde o kadının etrafında.\r\n\r\nO kadın, mümkün mü, sizinle ilgilenir mi?\r\n\r\nÜstelik iyi kötü ben de kadınım ve şunu söyleyebilirim, ilgilenmiyormuş gibi duran erkeğin şansı hep daha yüksektir.\r\n\r\nYani belki o manken size yar olmaz ama başkası olabilir.\r\n\r\nAyrıca şunu bilmenizde de fayda var, o zaten olmayacaktı!\r\n\r\nMatematik olarak kanıtlandı.\r\n\r\nBugün ‘‘Bardaki kadının bilimsel gücü’’ adlı bir makale okudunuz.\r\n\r\nSündürmeye çalışıyorum ama şahane fikrim, ne yazık ki, daha fazla uzamıyor. Yazı bu kadar yani.\r\n \r\n", "Senin amirlerinde iş yok! \r\n \r\n\r\n \r\nHerhangi bir kitapta insanın adı geçtiğinde ilk tepkisi, ‘‘Eyvah!’’ olur. ‘‘İyi mi yazmış, kötü mü?’’ Tabii ki ben de öyle oldum.\r\n\r\nİşin kötüsü, Vivet Kanetti'nin Koş Süreyya Koş'unu okuduktan sonra da bir çözüm bulamadım: İyi mi yazmış kötü mü? İçinden çıkamayınca, hazır röportaj da yapıyorum, bari kendisine sorayım dedim. İnsanın kendisiyle ilgili birilerine sorular sorması tuhaf tabii. Kendini savunamıyorsun çünkü. Başka birisi olsa, çatır çatır sorarım. Ama söz konusu kendim olunca, boynumu yana eğdim, o ne söylerse eyvallah dedim...\r\n\r\n\r\nKolay yaratıldığımı mı düşünüyorsunuz?\r\n\r\n- Hiç... Çok iyi bir muhabir potansiyelinin olduğunu düşünüyorum. Ama itiraf edeyim, editörlerine ve müdürlerine alet olabileceğini de düşünüyorum. Öyle bir halin yani. Direnmiyorsun sanki. Onlar da senin auranı yeterince iyi kullanmıyorlar. İnşallah başka bir enkarnasyonda ben senin editörün olurum!\r\n\r\n‘‘Delidir ne yapsa yeridir’’ yazdınız benim için...\r\n\r\n- Evet, evet. Tabii.\r\n\r\nTam olarak ne anlama geliyor bu?\r\n\r\n- Gazeteciliğe olan eğilimin ve bu konuda gösterdiğin yetenek, seni çok başka yerlere taşımalı ve taşıyabilir. Ama işte ben senin bir alana sıkıştırıldığını düşünüyorum.\r\n\r\nBirileri yapıyor yani! Benim kendi dahlim olamıyor...\r\n\r\n- Tabii ki olabilir. Ama senin kadar meraklı bir gazeteci çok başka yerlerde olmalıydı ve büyük performanslar göstermeliydi... Yönlendirilseydin olurdu.\r\n\r\nHer iki anlamda da\r\n\r\ndar elbise\r\n\r\n‘‘Ayşe'nin üzerindeki o elbise dar, hakikaten her anlamda dar...’’ diyorsunuz. Yani sen aslında yazı yazamayacak bir kadınsın mı demek istiyorsunuz?\r\n\r\n- Alakası yok! Tam tersine, bu elbise çok dar senin kişiliğine diyorum. Daha fazla şey yapabilirsin. Sen bu elbiseye sığmıyorsun demek istiyorum...\r\n\r\nElbise konusu açılmışken, pek çok insan fikir beyan etti. Ben de şunu anlamıyorum, o sabah Demirel'e röportaja giderken öyle hissederek gitmiş olamaz mıyım...\r\n\r\n- Ama buna hakkın yok!\r\n\r\nİyi de Demirel karşısında protokolü tanımamış olmam, benim kişiliğimi göstermez mi? Neden Demirel'in karşısına onun ya da başkalarının beklediği gibi çıkmam gerekiyor? Neden değişmem gerekiyor? Kişiliğimi ve kimliğimi korumam niye tuhaf oluyor? Bu aslında sizin savunduğunuz şey değil mi? Siz bütün bir kitap boyunca birey olmamız gerektiğini anlatmıyor musunuz? O elbiseyi giymiş olmama tepki vermeniz, kitapta anlatmaya çalıştıklarınızla çelişmiyor mu?\r\n\r\n- Belki de sen, benden daha anarşist bir gazetecisin! Şöyle bir şey var, ben hakikaten mesleğe yaklaşımımda muhafazakár biriyim. Avukat da olsaydım böyle olurdum. Çok aykırı lafları bile yargıca söylerken, gerekli protokol içinde söylemeyi şeref meselesi haline getirirdim. Çünkü ben mesleklerin çok sabit kuralları olduğunu düşünüyorum. Bu kurallara ters düştü o kıyafet. Muhafazakárlığıma ver! Mesleğin kurallarının dışına taşan bazı şeyleri algılayamıyorum ve anlayamıyorum. Ama ben suçu sende değil, amirlerinde buluyorum!\r\n\r\nKadın-gazeteci değil gazeteci kadın\r\n\r\nİyi de Özal da şortla asker selamlamadı mı?\r\n\r\n- O başka, o Cumhurbaşkanı. Onun kendi tasarrufu. Bizim mesleğimiz buna izin vermez. Kurallarımız sabit. Bana kalırsa, sen potansiyel taşıyan hakiki bir gazetecisin ama böyle davranarak kendi kendine haksızlık ediyorsun! Ve amirlerinin de seni kollamıyor. Ben onları suçluyorum...\r\n\r\n‘‘Önce kadın, sonra gazeteci’’ olmanın ne mahzuru var? Siz bu tanımlamadan hoşlanmadığınız yazmışsınız kitabınızda. Oysa beni hiç rahatsız etmiyor. Salaklık ben de mi? ‘‘Gazeteci-kadın’’ ya da ‘‘Kadın-gazeteci’’ ayrımlarını hiç takmıyorum. Siz mesela gazeteci misiniz, kadın mısınız?\r\n\r\n- Ben ayrım koyuyorum! İnsan karmaşık bir varlık. Kemal Derviş mesela, doların inişlerini çıkışlarını anlattığı zaman, onun ne kadar erkek olduğu ya da ne kadar cazip gülümsediği beni hiç ilgilendirmiyor. Ben o anda Derviş'in de kendisini erkek olarak algıladığını düşünmüyorum...\r\n\r\nVe siz de onu izlerken bir kadın değilsiniz, gazetecisiniz öyle mi?\r\n\r\n- Elbette. Hatta yurttaşım. Türkiye'nin kaderinden söz ediliyor çünkü...\r\n\r\nYani önce yurttaş, sonra gazeteci ve sonra kadınsınız!\r\n\r\n- Bu, saatlere göre değişiyor. Ben kadınlara dayatılana karşıyım. Deniyor ki, sen her an kadınsın. Ya da önce kadın, sonra gazetecisin. Ne münasebet! Erkekler için öyle değil...\r\n\r\nBazen erkek bazen Başkan\r\n\r\nİyi de Amerikan Başkanı Clinton, bir siyasetçi olmasına rağmen hep erkekti. Özellikle oval ofiste!\r\n\r\n- Hiç aynı fikirde değilim. Bazı saatlerde erkekti, bazı saatlerde Genelkurmay Başkanı, bazı saatlerde ise Başkan...\r\n\r\nBunun hepsi bir arada olamıyor mu? Ben gazetecilik yaparken de kadınım.\r\n\r\n- İşte orada anlaşamıyoruz. Bazı saatlerde insanların seksi olmadığını düşünüyorum ben. Sadece Monica Lewinsky ile değil yüzlerce kadınla birlikte olan o adamın, 24 saat sadece testosteronlu erkek olmadığı kanısındayım. Yani Ortadoğu konuşurken, hem Başkan hem erkek değil. Sadece Ortadoğu'yu ya da Afganistan'ı düşünen adam...\r\n\r\nBen de şu anda tamamen size konsantreyim ama kadınım da anasını satayım! Ve kadın-gazeteci lafı beni rahatsız etmiyor, kimseye de ‘‘Hayır efendim ben gazeteci-kadınım’’ demiyorum, işimi yapıyorum, benim hiç böyle dertlerim olmadı...\r\n\r\n- İyi de bazı insanlar senin kadın tarafını daha çok görüyor, halbuki iyi bir gazetecisin ve bu gölgede kalıyor... Senin kendini hiç mi kadın gibi hissetmediğin zamanlar olmuyor?\r\n\r\nOlmaz mı? Kaset çözerken... Bir yaratığa dönüşüyorum! Bana müsaade bu kaseti çözmeye gidiyorum.\r\n\r\n \r\n", "Aptal sarışın muamelesi görmüyorum ama eğer karşımdaki içimi şişiriyorsa, aptal sarışını oynuyorum \r\n\r\n \r\n\r\nÇok işe yarıyor!\r\n\r\nOnu bir iki diziden oyuncu olarak biliyor da olabilirsiniz. Ama Popstar sunucusu olarak tanımıyorum demeye hakkınız bile yok. İzlemiyorsanız bile, Gamze Özçelik'i biliyorsunuzdur. O da kendini göstermek için elinden geleni yapıyor doğrusu. Genç, hoş ve biçimli bir kadın. Üstelik sadece bedeni değil, zekásı da kıvrak. Onu izlemek herkese keyif veriyor. Ben de bu bayram günü sizi düşündüğüm için böyle bir hediyeyi uygun gördüm. Onu izlemeye devam edin. Pişman olmazsınız...\r\n\r\nAMAN ALLAH'IM! SEVGİLİMİN EVİNDE, ONUN HALILARININ ÜZERİNDE ÇIPLAK AYAK DOLAŞIYOR\r\n\r\nBen miydim, o karlı perşembe günü iki buçuk saatte eve ulaştığını söyleyen? Allah'ın sopası yok tabii! Bu üçüncü indiğim taksi. Köprü, bakıma mı alınmış ne, röportaja geç kaldım. Milim ilerlemiyor trafik, ben saçımı başımı yoluyorum. Fotoğrafçı arkadaşım Senih arıyor, 'Biz geldik kapının önüdeyiz. Gamze Hanım da geldi' diyor.\r\n\r\nRezillik ki, ne rezillik!\r\n\r\nNedense, röportajı sevgilimin evinde yapmak iyi bir fikir gibi gelmişti. Hayır, tabii ki hayatımdaki erkeğin yeni idolünün Gamze Özçelik olmasının bu işle bir alakası yok! Benim evim dandini, yeni taşındım. Şimdi bir kafede buluşsak, ıh- ıh, olmaz, onu istediğimiz gibi görüntüleyemeyeceğiz. Bize şöyle tıkış tıkış olmayan, ferah bir mekan gerekiyor. Sevgililer de, doğru tahmin ettiniz, böyle acil durumlarda imdada yetişiyor.\r\n\r\nDa... Ben yetişemiyorum.\r\n\r\nKapıyı açacak kimse de yok.\r\n\r\nKedi gibi sokakta kaldılar.\r\n\r\nKat görevlisi İzzet'ten rica etsem, açar mı şu kapıyı acaba?\r\n\r\n*\r\n\r\nİki saat sonra olay yerine ulaşabiliyorum. Bir de ne göreyim. Gamze açıyor kapıyı. Gülümsüyor.\r\n\r\nAman Allah'ım sevgilimin evinde, onun halılarının üzerinde, hem de çıplak ayak dolaşıyor. Son derece doğal. Son derece güzel. Son derece seksi. 'Çok fenaydı trafik değil mi? Bir şey içer misin?' diyor. Nedir bu hissettiğim, kıskançlık mı yoksa? Değil ama, sanki bu eve, daha önce gelmiş gibi davranıyor! Bak, biliyor mutfağın, banyonun ve evin diğer odalarının yerini. Benim 'Kendinizi evinizde hissedin lütfen' filan dememe gerek yok, o zaten öyle hissediyor.\r\n\r\nTuhaf bir şekilde, bu rahatlığı hoşuma gidiyor. Bana modern geliyor, farklı geliyor.\r\n\r\nSenih'le fotoğrafları çekmişler.\r\n\r\nGururla gösteriyorlar. Bayılıyorum.\r\n\r\nAslına bakarsanız, Gamze Özçelik'in şu karşımda gördüğüm doğal haline de bayılıyorum. Bıcır bıcır, 21 yaşında bir kız. 'Ben acayip güzelim' havaları atmıyor. Hani sürekli kendi görüntüsüyle meşgul kadınlar vardır ya, onlardan değil. Kapmış Puma spor çantasını, sokuşturmuş içine bir şeyler, gelmiş. Uzun bir yol var önünde biliyor ve işini ciddiye alıyor. Çalışkan ve disiplinli, yorulmak nedir bilmiyor. 'Serseri' dizisinin setinden çıkıyor, röportaja geliyor, oradan tekrar sete gidiyor, ertesi gün Popstar faslı başlıyor. \r\n\r\nVe o eğleniyor.\r\n\r\nBen de annesinin 41 yaşında olduğunu öğrenince çok eğleniyorum.\r\n\r\nÇünkü sevgilimin 'Yapma ya!' diyeceğini adım gibi biliyorum.\r\n\r\nE bir erkek için, idolü olarak ilan ettiği bir kadının, annesinden büyük olmak sinir bozucu bir şeydir herhalde.\r\n\r\nSizi bu bayram günü, dünyalar güzeli Gamze Özçelik'le baş başa bırakıyorum.\r\n\r\nVe iyi bayramlar diliyorum.\r\n\r\nHAMİŞ: Bir hafta yokum. Yedek yazı da bırakmayacağım. Yanıma laptop da almayacağım. Harbi tatil yapacağım. Dönünce görüşürüz...\r\n\r\nYaptığınız işi nasıl tanımlıyorsunuz? Oyuncu musunuz, sunucu mu?\r\n\r\n- Ne oyuncuyum ne sunucu! Koskoca Haluk Bilginer bile sette, 'Ben hálá oyuncu olamadım, olmaya çalışıyorum' diyor. Ben 21 yaşında 'oldum' dersem biraz abuk kaçmaz mı? \r\n\r\nSeray Sever'den sonra Popstar sunuculuğu teklif edildiğinde, ufak da olsa bir tereddüt geçirdiniz mi, yoksa 'Talih kuşu kondu!' diye ellerinizi mi ovuşturdunuz?\r\n\r\n- Canlı yayın gecesinden 48 saat önce sunacağımı öğrendim. Fatih Aksoy söyledi: 'Popstar finallerine çıkar mısın?' 'Ne zaman?' 'İki gün sonra!' 'Neeeeee?' Oldum tabii! Ertesi gün provaya çıktım, çok da heyecanlıydım ama iş bittikten sonra Fatih Bey, 'Beni utandırmadığın için teşekkür ederim' dedi. Biraz paldır küldürdü her şey. Dilim filan dolanıyordu başta, ama sonra alıştım.\r\n\r\nŞarkı bile söylediniz. Ciddi unsur olarak mı söylediniz, komik bir unsur olarak mı?\r\n\r\n- Dalga geçiyorsun değil mi? Tabii ki eğlencesine! Bulmuşum sahneyi. Seyirci de var. Osmantan'la reklam aralarında insanları biraz coşturmak, güldürmek istiyorduk.\r\n\r\nPeki Popstar adaylarından biri olsaydınız, hangi özelliğinizle öne çıkardınız: a) Ses, yetenek b) Öykü\r\n\r\n- Sahnede bazı şeylere hakim olurdum diye düşünüyorum. Dans ederdim filan. Dans etmeyi çok seviyorum. Yeteneğimle ön plana çıkardım yani. Ama ses yok. Çok şükür bir öyküm de yok! Annem bizi terk etmedi, babam da sevmemezlik etmedi. Kendi halinde, düzgün bir aile bizimki.\r\n\r\nAçalım biraz...\r\n\r\n- Ailemi mi? Tamam. Akşam 8'den sonra eve gecikeceksem babamı mutlaka ararım. Yoksa, çıldırır! Neredeyse 22 olacağım, bu hálá böyle. Şu anda nerede olduğumu bildiği gibi, her zaman nerede olduğumu bilir.\r\n\r\nKaç yaşında babanız?\r\n\r\n- 50. Kır saçlı, yeşil gözlü, çok yakışıklı bir babam var. Serbest meslekle uğraşıyor. Annemin ise güzellik salonu var. O da 41 yaşında. 4 kız kardeşiz. Yani evde 5 kadın, 1 erkeğiz. Eğlenceli bir aileyiz.\r\n\r\nBütün kardeşler güzel mi?\r\n\r\n- Ben çok beğenirim kendilerini!\r\n\r\nNereden geliyor bu güzelliğiniz?\r\n\r\n- Bence iyi senteziz! Mesela, benim gözlerim babama benzer. Dudaklarım ve burnum ise aynı annem. Annem Selanikli. Babam Bayburtlu. İnce ve uzun suratım Bayburt'tan geliyor. Ercan Saatçi de Bayburtlu. Babamla çok benziyorlar. Zaten, bütün Bayburtlu erkekler birbirine benziyor.\r\n\r\nHayatınız hep İstanbul'da mı geçti?\r\n\r\n- Evet. Maltepe Anadolu Lisesi mezunuyum. Bilgi Üniversitesi Sahne ve Gösteri sanatları bölümündeyim, gerçi bu aralar pek okula gidemiyorum. Ama bitireceğim.\r\n\r\nHÜLYA AVŞAR DEĞİL UMA THURMAN OLMAK İSTERİM\r\n\r\nPopstar'da biraz sopa yutmuş gibi duruyorsunuz. Oysa Safran'da sizi dans ederken gördüm acayip seksiydiniz. Çekimlerde aşamadığınız bir şey mi var? Henüz rahatlayamadınız mı?\r\n\r\n- Kıyafetler bol geliyor. Bu ara çok kilo verdim. Bel kısımları oturmuyor. Zaten çok kadınsı kıyafetler. Bir de canlı yayın. Henüz tam kendim olamıyorum.\r\n\r\nHedefiniz nedir? Nereye gelince 'Oldu. Tamam' diyeceksiniz....\r\n\r\n- Bu hırsla gidersem, hiçbir zaman ben oldum demem. Hep bir üst kademe var.\r\n\r\nNedir yani amacınız? Yeni Hülya Avşar olmak mı? Türkiye'nin en iyi aktristi olmak mı?\r\n\r\n- İyi bir oyuncu olmak isterim. Ama benim tarzım Hülya Avşar'dan farklı. Kendisini son derece başarılı buluyorum ama ben Uma Thurman, Monica Belluci, Charlize Theron gibi kadınların tarzını kendime yakın görüyorum.\r\n\r\nSizin önünüzdeki havuç nedir? Şöhret, para, sıkı bir aşk, iyi bir evlilik...\r\n\r\n- Ben mutlu olmak istiyorum. Havuç bu. Beni ne mutlu ediyorsa o!\r\n\r\nPopstar bittikten sonra bütün ilgilerin birden üzerinizden çekileceğini düşünüyor musunuz? Buna karşı bir hazırlığınız var mı?\r\n\r\n- Bence iyi iş yapmak hep gündemde olmak demek değildir. Bunlar farklı şeyler. Aşırı gündemde olayım diye bir derdim yok. Zaten henüz insanların beynine ismimi yazdırmak dönemindeyim. İnşallah zamanla oturacak. İyi işler yaptıktan sonra problem değil, sürekli benden bahsetmeseler de olur.\r\n\r\nSevgilim dahil pek çok erkeğin yeni idolüsünüz. Sizce hangi özelliğinizle onları tavlıyorsunuz. Bu ne cüret! Hangi cesaret va hakla sevgilimi elimden almaya çalışıyorsunuz!\r\n\r\n- Valla, ben hiçbir şey yapmıyorum. Yok yapıyorum aslında: Cilveliyim biraz!\r\n\r\nBULUNDUĞUM YERİ NASIL MI DEĞERLENDİRİYORUM: HASBELKADER...\r\n\r\nBu yaşta bulunduğunuz yeri nasıl değerlendiriyorsunuz? a) Hasbelkader b) Bileğimin hakkı\r\n\r\n- İkisi de. Yok, daha çok hasbelkader galiba! Çünkü çok da fazla çaba sarf etmedim. Kapıları aşındırmadım. Ben kendimi değil, insanlar beni keşfetti. Ama bileğimin hakkı da yok değil. Acayip çalışıyorum. Kendimi geliştirmek için sürekli uğraşıyorum.\r\n\r\nNormalde Popstar'da göründüğünüz gibi mi giyinirsiniz?\r\n\r\n- Yok canım. Kadınsı giyinmem ben. Ama Fatih Aksoy öyle istiyor. İkinci Popstar'da biraz tarz değişikliği olacak. Orada kocaman kadın gibi duruyorum değil mi? Saç baş ve derin yırtmaçlar. Ben de şaşırıyorum: Bu ben miyim diyorum. Allah'tan Serseri'de çocuksu yanım da ön plana çıkıyor.\r\n\r\nBELLİ ETMESEM DE ÇATLAĞIM... DIŞTAN GÖRENLER UYUZ VE SOĞUK DERLER AMA ÖYLE DEĞİLİM\r\n\r\nİnsanlara çok çabuk alışamam. Ne var ki, alıştıktan sonra da bıcır bıcır konuşurum. Durmadan dans ederim, zıplarım, hoplarım. Şimdi Serseri'nin setine alıştım mesela. Çok seviyorum, kulağımda walkman sürekli dans ediyorum, hiç yagırgamıyorlar.\r\n\r\n4 KIZ KARDEŞİZ, EN KÜÇÜK KARDEŞİM LIV TYLER'A BENZİYOR BAKIN ONDAN KORKUYORUM!\r\n\r\nPopstar'a katılacak özelliklere sahip olmadan da, bir tür star olabileceğinizi düşünüyor musunuz? Mesela, Armağan Çağlayan gibi....\r\n\r\n- Umarım. Çok zeki biri Armağan Çağlayan. Nasıl bir çıkış yapacağını her zaman biliyor.\r\n\r\nSizce kalıcı olacak mı?\r\n\r\n- Böyle bir derdi var mı bilmiyorum ama kameranın önünde olmasa bile çok iyi işler yapacağına inanıyorum. Zeki derken, oturup düşünmüyordur: Şunu yapsam nasıl olur, bunu yapsam nasıl olur? Spontan bir insan. İçinden nasıl geliyorsa öyle davranıyor. Bence istemese de kalıcı olur.\r\n\r\nSiz?\r\n\r\n- Son bir buçuk senedir acayip hırs yaptım. Oradan oraya koşuyorum. Bir Serseri'nin film seti, bir Popstar. Tabii ölüyorum yorgunluktan. Ama iş hayatı beni fena halde heyecanlandırıyor. Elbette ki kalıcı olmak isterim.\r\n\r\nPeki nasıl bulaştınız bu işlere?\r\n\r\n- Annemin arkadaşları ve teyzemler bana sürekli: 'Kızımız büyüyünce güzellik yarışmasına girecek ve Türkiye güzeli olacak' derlerdi. 16 yaşındaydım, Gaye Sökmen ve babam işbirliği yapıp beni Miss Turkey'e soktular. Okuldayken telefon geldi: 'Resimleriniz elemeyi geçti. Yarın Conrad'a bekleniyorsunuz.' 'Ne resmi! Nasıl yani' diye kıyameti kopardım: 'Kesinlikle gitmeyeceğim.' Ama gittim. Ertesi gün de ilk 20'ye kaldım. Bu sefer de 'Mümkün değil o kampa gitmem' dedim. \r\n\r\nSebebi?\r\n\r\n- Utandım galiba. Baktım, öyle diyorum ama ayaklarım gidiyor! Derken 17 yaşında Miss Turkey seçildim. Ve başladı. İlk olarak, Haluk Bilginer'le 'Eyvah Kızım Büyüdü'de konuk oyuncu olarak oynadım. Sonra, 'Cinlerle Periler'de 15 bölüm başrol oynadım. Ardından 'Tatlı Hayat' geldi, bir senedir de 'Serseri' devam ediyor. Yaşım küçük ama kariyerimin 5. yılındayım!\r\n\r\nDiğer kız kardeşleriniz?\r\n\r\n- Ablam, Radyo Televizyon ve Sinema mezunu. Çok iyi bir yönetmen ve iyi bir sunucu. Popstar'ın kamera arkalarını sunmuştu. Ben iki numarayım. Benden bir küçüğü Marmara İktisat'ta okuyor. En küçük kız kardeşim ise henüz 13 yaşında.\r\n\r\nSiz kardeşlerinizin en seksisi misiniz?\r\n\r\n- Hepimiz farklıyız. Ablam esmer tenli ve kıvırcık saçlı. İri dudaklı, iri gözlü. 'Eşek gözlü' derler ya, onlardan. En küçük kardeşim ise kırma bir şey. Liv Tyler'a benziyor. Bakın, ondan çok korkuyorum! Fena geliyor.\r\n\r\nIsrarla benim bir erkek arkadaşım var diyorum gazeteciler yazmıyorlar\r\n\r\nAptal sarışın muamelesi görüyor musunuz?\r\n\r\n- Hayır. Ama eğer karşımdaki insanla ilgilenmiyorsam, onun anlattıkları fena halde beni sıkıyorsa, içim şişiyorsa, aptal sarışını oynayabilirim. Çok işe yarıyor! En azından karşınızdaki kafanızı şişirmeyi kesiyor. Zaten ben insanların benim hakkımda ne düşündüğüyle de çok ilgili değilim. Biraz yabani ve kendi başınayım. Ama tabii fena bir dedikodu çıktığında, ya da saçma sapan bir haber yaptıklarında ilgilenebilirim...\r\n\r\nVar mı böyle hakkınızda çıkan abuk sabuk dedikodular...\r\n\r\n- Beyaz'la ilgili olan mesela. Şaka gibi. Bende onun telefonu bile yok!\r\n\r\nBeyaz, sizin beğeneceğiniz tarzda biri mi?\r\n\r\n- Doğruyu mu söyleyeyim? Çok değil. Yakışıklı bir adam, komik filan ama bir elektrik vardır hani. Hiç öyle bir şey almadım ben ondan. Üstelik benim bir erkek arkadaşım var. Bir buçuk yıldır beraberiz. Benden iki yaş büyük. Belki insanlar bizi bir arada görmediler ama artık bilsinler istiyorum ki, böyle saçma sapan haberler yapmasınlar...\r\n\r\nPeki siz gazetecilere demiyor musunuz: 'Kardeşim benim sevgilim var. Niye böyle saçma sapan şeyler yazıyorsunuz?' \r\n\r\n- Demez miyim? Her yerde diyorum. Ama nedense o bölümleri kullanmıyorlar. Kesiyorlar. Sevgilim olmayınca, esrarangiz mi olacağım nedir? Gökhan Demirkol benim sevgilim. Ailem de tanıyor ve ilişkimizi onaylıyor.\r\n\r\nAyıptır sorması, ne iş yapar?\r\n\r\n- Öğrenci ve basketbolcu. Milli basketbolcu aslında ama son iki senedir sakat. Çapraz bağları koptu.\r\n\r\nSize ölüp biten adamlar arasında o sizi nasıl tavladı?\r\n\r\n- Ben o kadar çok çalışıyorum ki, ölüp bitenleri görmüyorum. En fazla bir anne geliyor 'Oğlum sizi çok beğeniyor' diyor. Ben de teşekkür ediyorum. Oğlu bana nereden ulaşacak ki. Bulamaz ki... \r\n\r\nİleriye yönelik hedefleriniz var mı sevgilinizle?\r\n\r\n- Arada bir, evimiz olsa nasıl döşeriz hayalleri kuruyoruz. Ama erken. İkimiz de önce işimizde başarılı olmak istiyoruz.\r\n\r\nAileniz, evlenmeden birlikte yaşamanıza nasıl bakar?\r\n\r\n- Delirdin galiba! Hiç iyi bakmaz.\r\n\r\nBuluşacağınız zaman sorunlar olmuyor mu?\r\n\r\n- Hayır, olmuyor.\r\n\r\nAkşam onda kalabiliyorsunuz yani...\r\n\r\n- Yoook. Öldürür babam! Öldürmez de, istemez. Ben de böyle bir şey asla ona diyemem. Hayal bile edemiyorum: 'Baba, ben bu akşam Gökhan'da kalıyorum.' 'Nerede kalıyorsun!!' Zaten annemle babamın huyudur, küçüklüğümüzden beri kız arkadaşlarımızda bile kalmamızı istemezler. Tabii artık 21 yaşındayım, bazen çekimler uzun sürüyor, ev de karşıda, arada bir babama 'Kız arkadaşımda kalacağım, olur mu?' diyorum, anlayışla karşılıyor. Birlikte yaşama meselesine gelince, evlenmeden ben de istemem. O evliliğin benim için bir farkı olmalı...\r\n\r\nBeyaz dışında çok da fazla erkekle anılmadı isminiz. Buna ne kadar direnebileceğinizi düşünüyorsunuz?\r\n\r\n- Erkeklere mi yoksa haberlere mi!\r\n\r\nHaberlere...\r\n\r\n- Bilmiyorum ki. Ben bir şey yapmıyorum, onlar yazıyorlar.\r\n\r\nPeki erkeklere ne kadar direnebileceğinizi düşünüyorsunuz?\r\n\r\n- Öyle direncimi bozacak bir durum yok. Hem ben sadık bir tipim. Çapkınlık konularında hiç fırlama değilim...\r\n\r\nMankenlik tercihim değil\r\n\r\nBir kere Gaye Sökmen istedi diye bir yardım defilesine çıktım. Ama hoşuma gitmedi. Popstar'da sahneye çıkınca kendimi mutlu hissediyorum ama podyumda yürümek beni mutlu etmiyor. Kendimi mankenliğe yatkın görmüyorum.\r\n\r\nNE DUDAKLARIM NE GÖĞÜSLERİM SİLİKON! 15 YAŞINDA ESTETİK YAPTIRMIŞ OLAMAM DEĞİL Mİ?\r\n\r\n17 yaşında Miss Turkey seçildiğime, 16 yaşından beri de moda çekimleri yaptığıma göre, 15 yaşında estetik yaptırmış olamam değil mi? Kontrol etsinler. Ne dudaklarımda ne göğüslerimde silikon var. Ama annem bile diyor ki: 'Kızım olmasan burnu da estetik bunun, derdim!' Çok minikmiş. Doğduğumda şaşırmışlar, hiç yokmuş o zaman burnum. Bu büyümüş hali! \r\n", "Açıklayabilir misiniz Sevil Atasoy’u neden görevden aldınız? \r\nEtkilenmemek mümkün değil...\r\n\r\nÖnce ‘hız’ından.\r\n\r\nDüşünme hızı, algılama hızı, yargılama hızı, yanıtlama hızı, davranma hızı... \r\n\r\nSonra ‘bilgi’sinden.\r\n\r\nBiz de biliriz bunca yıldır röportaj yapıyoruz, insanlarla karşı karşıya kalıyoruz, Sevil Atasoy nadir bulunanlardan.\r\n\r\nKadın, derya deniz.\r\n\r\nHayran kalıyorsun.\r\n\r\nOlaya hakimiyetini dakika bir gol bir kabul ediyorsun.\r\n\r\nDirekt ‘saygı’ya geçiyorsun.\r\n\r\nO yüzden kendini anlatırken kullandığı şu sıfatlar (‘Dünya çapında biriyim’, ‘Uluslararası bir kişiliğim’, ‘Suç önleme konusunda milletlerarası politikalar geliştirebilecek veriye ve bilgiye sahibim’) sana batmıyor...\r\n\r\nTam tersine onu tanımana, anlamana yardımcı oluyor.\r\n\r\nÜstelik Sevil Atasoy, bütün bu özelliklerinin yanı sıra cazibeli de.\r\n\r\nTuhaf vahşi bir güzelliği var.\r\n\r\nBilim kadını gibi değil yani.\r\n\r\nKadın kadın.\r\n\r\nBilimsel makaleleri yalayıp yutarken, ayağına turuncu Jill Sander ayakkabıları geçirmeyi, koluna da aynı renk çantayı takmayı ihmal etmiyor.\r\n\r\nAlman Liseli...\r\n\r\nKocası.\r\n\r\nKızı da.\r\n\r\nAilecek.\r\n\r\nLiseden sonra Kimya Fakültesi daha sonra uzmanlık eğitimi için Cerrahpaşa Tıp Fakültesi. Doktora Münih ve Türkiye’de. Ardından doçentlik ve profesörlük.\r\n\r\nVe 18 yıldır Adli Tıp Enstitüsü’nün başında.\r\n\r\nBir çığ gibi büyüyen babalık davalarının Türkiye’de arkasındaki isim, DNA testlerinin (halk deyişiyle DANA testlerinin) öncüsü.\r\n\r\nBu kuruma getirdiği teknolojik ve bilimsel düzey, kimsenin inkar edemeyeceği boyutlarda. \r\n\r\nAyrıca kurumun medyayla ilişkisini sağlayan, geliştiren de o.\r\n\r\nMedya maydanozu olmadan Okan Bayülgen’e bile çıkmayı başarmış biri.\r\n\r\nYani röportajı okuyunca, değişik biri olduğunu, oldum olası çıkıntılık yapmayı sevdiğini göreceksiniz. Ama hepsinin bir sebebi olduğunu da.\r\n\r\nİşte bu kadın 18 yıl sonra görevden alındı.\r\n\r\nYaşlandığı için.\r\n\r\nGençlere yer açmak gerektiği için.\r\n\r\nO koltukta yeteri kadar oturdu, biraz da başkaları otursun dendiği için.\r\n\r\nAnlamak mümkün değil tabii!\r\n\r\nBu ülkede başarılı öne çıkan insanların kaderi midir bu diye sormamak da!..\r\n\r\nKENDİMİ METHETMEYİ SEVMEM AMA\r\n\r\nBen uluslararası bir kişiyim. Kriminalistik dediğimiz alanı, yani suç delillerinin incelenmesini, geniş bir perspektifte bilen biriyim. Suç önlemede ülke politikaları bile geliştirebilecek veriye ve bilgiye sahibim. Bu sayededir ki, Birleşmiş Milletler’in 13 kişilik Uyuşturucu Kontrol Kurulu üyesiyim...\r\n\r\nKOCAM, 13 YAŞINDAN BERİ SEVGİLİM\r\n\r\nİkimiz de Alman Liseliyiz. Faruk, Siyasal Bilgiler’i bitirdi. Her şeyi tartıştığım ve paylaştığım yegane insan. Çok akıllıdır. Bir de beni insafsızca eleştirir. Sinir olurum ama çok da faydasını görürüm. Bence insanın, kendisini sevdiğini bildiği biri tarafından eleştirilmesi çok değerli. O eleştiri, çok negatif ve yıpratıcı bile olsa, karşındakinin bunu bir çıkar gözetmeksizin yaptığını biliyorsun. E kulak vermek lazım. ‘İyi günde, kötü günde’ diye bir laf vardır ya, senelerdir birlikteyiz. Çok seyahat ettiğimiz için burun buruna bir hayat değil bizimki. Eğlenceli bir hayat... \r\n", "A ile B arasındaki tahta kapı \r\n \r\n \r\n \r\nA ile B arasındaki tahta kapıya bir taksi lütfen!\r\n\r\nBebek Taksi'ye böyle derdim.\r\n\r\nEvimi bu şekilde tarif ederdim.\r\n\r\nSonra da, konuşmayı ‘‘Bekliyorum, öptüm’’ diye bitirirdim.\r\n\r\nTaksiciler öpülür mü?\r\n\r\nBilmiyorum.\r\n\r\nZaten hep azar işitirdim.\r\n\r\nTaksicilerden değil...\r\n\r\n* * *\r\n\r\nA ile B arasındaki tahta kapı, artık benim evim değil.\r\n\r\nZaten bu haliyle de hiç eve benzemiyor.\r\n\r\nEtraf kutularla, bavullarla, çantalarla, torbalarla, askılarla dolu.\r\n\r\nDuvarlardan bütün resimler indirilmiş, kişisel tarihim gazete kağıtlarına sarılmış, kolilere tıkılmış...\r\n\r\nKoliler?\r\n\r\nEvet, burası bir Koliler Cumhuriyeti!\r\n\r\nArtık öyle.\r\n\r\nKel duvarlarında sadece çiviler olan hüzünlü bir yer.\r\n\r\n* * *\r\n\r\nAma kedim hüznümden nasibini hiç almıyor.\r\n\r\nKutuların üzerinden atlıyor, arsızca kolilerin içine yatıyor.\r\n\r\nEski bir ayakkabımı buluyor, dişliyor.\r\n\r\nKolilerin bazıları bantlanmış, bazıları bantlanmamış.\r\n\r\nKiminin üzerinde banyo, kiminin üzerinde mutfak, kiminin üzerinde yatak odası yazıyor.\r\n\r\nNasıl oluyor da, koskoca bir yatak odası, koskoca bir dönem, o pazar sabahları bir koliye sığıyor?\r\n\r\n* * *\r\n\r\nBu ev de, benim gibi bir geçiş dönemi yaşıyor.\r\n\r\nArtık başka bir sahibi olacak.\r\n\r\nBenim evimde bundan böyle yaşlı bir hanımefendi oturacak.\r\n\r\nBenim yatağıma o kıvrılacak.\r\n\r\nTavana o bakacak.\r\n\r\nTuhaf, hem seviniyorum, hem üzülüyorum.\r\n\r\nBu gece, A ile B arasındaki tahta kapıdaki son gecem.\r\n\r\nBen artık gidiyorum.\r\n\r\nBuradan ayrılıyorum.\r\n\r\nA ile B arasındaki tahta kapı bir daha aralanmamak üzere kapanıyor.\r\n\r\n* * *\r\n\r\nKedim heyecanlı, gidiyoruz diye seviniyor.\r\n\r\nO alıştı zaten, son 5 taşınmadır benimle.\r\n\r\nZaten bir yıl geçirince bir evde, gözümün içine bakmaya başlıyor, ne zaman gideceğiz, hadi artık ben sıkıldım diyor.\r\n\r\nYine taşınıyoruz.\r\n\r\nBu kentteki 9. evimizde yaşamaya hazırlanıyoruz.\r\n\r\nKedim ve ben.\r\n\r\n* * *\r\n\r\nSon kez dolanıyorum Koliler Cumhuriyeti'nde.\r\n\r\nSon kez bakıyorum herşeye.\r\n\r\nHatırlıyorum, gülümsüyorum, üzülüyorum, binbir duyguyu bir arada yaşıyorum.\r\n\r\nAyrılacağım evlerde geçirdiğim son geceleri seviyorum.\r\n\r\nBu anlar değerli.\r\n\r\nÇünkü sabah nakliyatçılar gelecek.\r\n\r\nHayat normale dönecek.\r\n\r\nHerşey ama herşey gidecek.\r\n\r\nYakında o duvardaki çiviler bile sökülecek.\r\n\r\nMazallah macunla delikler kapanıp, A ile B arasındaki bu tahta kapıda hiç yaşanmamış gibi olacak.\r\n\r\nKimseyi görmek istemiyorum.\r\n\r\nKonuşmak istemiyorum.\r\n\r\nAslında şu anda yazı da yazmak istemiyorum.\r\n \r\n", "Kötü müdür kadın düşkünü olmak? \r\nBenden size tavsiye: Eğer kitabınızı yazacaksanız, kendiniz yazın. Ölmeden. Dedikodularla, onun bunun anlattıklarıyla akılda kalmak istemiyorsanız, iş başa düşecek. Gerçek neyse, siz onu yazacaksınız. Çarpıtacaksanız da, siz çarpıtmış olacaksınız. \r\n\r\nEn iyisi bu.\r\n\r\nHiç kimse sizi sizin kendinizi algıladığınız gibi algılayamaz.\r\n\r\nÜstelik Ercan Arıklı kadar şanslı olmayabilir, Arda Uskan kadar usta bir kalemin eline düşemeyebilirsiniz.\r\n\r\nArda Uskan, yıllarca Ercan Arıklı’yla birlikte çalışmış isimlerden biri, açık ve net bir biçimde ‘Ben bu kitapta tarafım’ diyor, ‘Onun hakkında kötü bir şey yazabilmem mümkün değil.’\r\n\r\n*\r\n\r\nSiz henüz kitabı okumadınız.\r\n\r\nOkuduğunuz, gazetelerin kitaptan yaptığı alıntılar.\r\n\r\nNe yalan söyleyeyim, ben de üst üste gelen Ercan Arıklı yazılarını okuyunca, ‘Yok artık daha neler’ dedim. Ama nihayet elime Arda’nın kitabı geçti: ‘Güle Güle Bebeğim...’\r\n\r\nA aaaa...\r\n\r\nŞaşırdım.\r\n\r\nGazetelerde okuduğumuz, 400 sayfalık kitabın sadece 15 sayfası.\r\n\r\nBu, başka bir şey.\r\n\r\nKitabı elimden bırakamadım.\r\n\r\nBir kere ‘malzeme’ iyi.\r\n\r\nErcan Bey bir roman kahramanı olarak olağanüstü.\r\n\r\nHerkesin kabul edeceği gibi, adamın hayatı film zaten.\r\n\r\nGözyaşı var, dram var, felaketler var, hınzırlıklar, muzırlıklar var, başarı var, aşk var, seks var, para var, şöhret var, yalnızlık var, hüzün var...\r\n\r\nOtobüs çarpması gibi tuhaf bir final var.\r\n\r\nYani insanın etkilenmemesi mümkün değil.\r\n\r\nHerkesin de vurguladığı gibi, o hayatta olsaydı, bu ‘malzeme’ karşısında ellerini ovuştururdu.\r\n\r\nArda da işin hakkını vermiş doğrusu, sinemacı ya, senarist gibi kare kare kurmuş kitabı.\r\n\r\nAraya tanıklıklar sokmuş.\r\n\r\nKolay okunuyor.\r\n\r\nBölümler zekice ayrılmış.\r\n\r\n‘Adı Aylin’ türü bir kitap olmuş, sıradışı ve farklı bir karakterle karşı karşıya kalıyorsunuz, ama arka planda Türk dergicilik tarihi için ne kadar değerli biri olduğunu da anlıyorsunuz.\r\n\r\nArda her şeyi dozunda vermiş sıkmadan, sıkıştırmadan.\r\n\r\nTatlı bir kitap.\r\n\r\nAma bu kitapla Ercan Arıklı’yı çözümleyebileceğinizi zannetmeyin, zaten Arda bunu söylüyor, ‘Böyle bir niyetim yoktu’ diyor, ‘Ben, benim Ercan Arıklı’mı anlattım.’\r\n\r\nEvet.\r\n\r\nBu kitapta okuduğunuz Arda’nın Ercan Arıklı’sı.\r\n\r\nOnunla zaman geçirmiş, birlikte olmuş, birlikte çalışmış, omuz omuza durmuş herkes için ayrı bir Ercan Arıklı olabilir.\r\n\r\nArda’nınki, çok zeki, çekici, esprili, hafif oyunbaz, hüzünlü ve yalnız bir adam.\r\n\r\nEvet, kadın düşkünü.\r\n\r\nEvet, şeytan tüyü olan bir kadın düşkünü.\r\n\r\nAma kadınların sevgilisi olan bir kadın düşkünü...\r\n\r\n\r\n\r\nʑGüle Güle Bebeğim’, tam olarak neyin kitabı? Bir döneme damgasını vuran Avrupai dergi yayıncılığının mı yoksa Ercan Arıklı dedikodularının mı?\r\n\r\n- Bu kitapta Nokta Dergisi’nin öyküsü var. Kadınca’nın nasıl çıktığı var. Hıncal Uluç’un ağzından Erkekçe’nin nasıl çıktığı var. Beyaz Dizi fenomeni var. Bir Gelişim İmparatorluğu nasıl çıkıyor ortaya ve batıyor, var...\r\n\r\nErcan Arıklı, sizin kitabınızda anlatıldığı kadar kadın düşkünü mü?\r\n\r\n- Ben bir şey soracağım: Kötü müdür kadın düşkünü olmak? Evet, hayatını kadınlarla paylaşmayı severdi. Ama Allah aşkına, neden erkeklerle yaşamayı sevsin ki? Evet, kadın düşkünüydü... Abisi, Ercan Bey’in bu özelliğinin sonradan edinilmiş bir şey olmadığını söylüyor. Diyor ki: ‘İçinden gelen bir şeydi, yani kadınları tavlayayım diye değil.’ Bunu hakikaten hissediyor, karşısındakini kraliçe gibi görüyor, ona da kendini öyle hissettiriyor. Sıkılınca da ilişkisini bitiriyor...\r\n\r\nİyi de sevişmek istediği kadınların listesini çıkaran, sonuca ulaşınca da çentik atan bir adam imajı çıkıyor karşımıza...\r\n\r\n- Bu 1970’ten 82’ye kadar olan bir hikaye. Çentik atmak değil. Hoşlandığı kadınları bir kenara not almış. Onları elde etmek için uğraş vermiş. Ama gizlememiş, o dönem birlikte olduğu sevgilisine listeyi göstermiş. Samimi ve muzip bir durum var ortada. ‘Yattığı kadınların listesini tutan adam’ vaziyetleri değil yani, bu kadar ucuz değil.\r\n\r\nListe şimdi kimde?\r\n\r\n- Bende. Bir art niyetim olsaydı, listedeki o isimleri pekala yayınlayabilirdim. Aklımın ucundan bile geçmedi...\r\n\r\n‘Ercan Arıklı, eşi İnci Arıklı, oğulları Giray ve Ali şu anda bir arada ve mutlular’ gibi şeyler düşünüyor musunuz?\r\n\r\n- Hayır. Benim hiç öyle romantik inançlarım yok. Özür dilerim. Ben diyorum ki... Ercan Bey, öteki tarafta da listesini yapıyordur!.. \r\n", "Havaalanına yakın çalışmanın zararları \r\n \r\n\r\n \r\nBiliyorsun bizim gazete İkitelli'de.\r\n\r\nİkitelli'ye sapma, git, git, git. \r\n\r\nTEM'den dümdüz yani. \r\n\r\nNereye varırsın? \r\n\r\nBildin! Havaalanına. \r\n\r\nBilmediğin: Çalıştığın yerin, havaalanına yakın olmasının sakıncaları var.\r\n\r\nÇok ama çok tehlikeli. Tecrübeyle sabit yani. \r\n\r\nHavaalanına yakın olma fikri bile insanı kışkırtıyor. Atlarsın uçağa gidersin. Yapabilirsin yani.\r\n\r\n* \r\n\r\nGibi anlaşılamayan bir takım şeyler geveledikten sonra itiraf ediyorum:\r\n\r\nHava şahaneydi...\r\n\r\nVe özgürlük duygum tavana vurmuştu.\r\n\r\nTEM'den ayrılıp, gazetenin yoluna sapıp, uslu uslu yukarı çıkıp, ertesi gün için bir yazı yazmaktansa, merdaneli çamaşır makinası gibi bir süredir kafamda dolaştırdığım bir hayalimi, hayvani bir içgüdüyle hayata geçirdim.\r\n\r\nYaptım yani.\r\n\r\nİlk uçakla Adana'ya gittim. \r\n\r\nBir tür ana rahmine ziyaretti. Hayır canım, ne anneme ne de babama haber verdim. Bütün şalterleri indirip, sadece kendime gittim, küçüklüğümün ve ilk gençliğimin geçtiği evi, sokağı ziyaret ettim.\r\n\r\nNostaljim gelmişti.\r\n\r\nTutamadım!\r\n\r\n*\r\n\r\nHa ha ha.\r\n\r\nSümer Apartmanı amma da kısa boylu bir binaymış. Ben gökdelen zannederdim. Dördüncü katta otururduk biz orada. Ve ben, ‘‘Mamiiiiiii’’ diye, yukarı bağırır, eskimo almam münasebetiyle (ya da simit, ya da pamuklu şeker ya da bici bici) aşağıya 25 kuruş atması için yalvarırdım. Ama şahane komşularımız vardı, anneme gerek kalmadan onlar bana acır, o 25 kuruşu atarlardı.\r\n\r\nBoyum mu çok uzadı o zamanlardan beri nedir, uzansam sanki dokunabilirdim o dördüncü kata. Fısıldasam duyurabilirdim sesimi, o kadar da yırtınmama gerek yokmuş yani!\r\n\r\n*\r\n\r\nVe tabii paten kaydığım B. Blok.\r\n\r\nYine serin, bak o hiç değişmemiş.\r\n\r\nHani dipfrizin kapağını açınca yüzüne hoş bir ferahlık gelir ya, Adana'nın sarı sıcağında o blok, işte böyle bir kurtacıydı. Ölene kadar kaymak taşları üzerinde paten kayabilirdin. Dim yani. Ama bir yerde, bir karo kırılmıştı, orada yavaşlardım, çünkü bilirdim ki, aksi takdirde tepe taklak düşeceğim. İşte o da oradaydı ve hala kırık! İyi de o küçücük alanda ben nasıl saatlerce dolanırdım? Orayı hangi akla hizmet bir olimpiyat pisti sanırdım?\r\n\r\nİşte sırrımı bilen asansör!\r\n\r\nÇalışmıyor artık. Kapısının bir yerlerine aşık olduğum bir abinin ismini kazımıştım. Sırrım buydu. Ben zaten hep abilere aşık olurdum. Boyamışlar, bulamadım. Ne tuhaf, o abinin adını da hatırlayamadım. Ne dersin, o dönemler her hafta başka birine aşık olduğum için mi zorlandım?\r\n\r\n*\r\n\r\nVe derken sokak kapımız. \r\n\r\nİşte karşımda. Zile basmak mı? Delirdin mi? Ne diyeceğim? ‘‘Çocukluğum bu evde geçmişti, izninizle bir dolaşabilir miyim?’’ Yapmadım tabii. Ama kulağımı kapıya dayayıp, içerinin sesini dinledim. Hırsızlar gibi. Gerçi bugünün değil, geçmişin seslerini duymak istiyordum ben.\r\n\r\nHaklısın, kesin kafayı yedim!\r\n\r\nİstanbul'da olmam gerekirken, bin yıl önce yaşadığım evin sokak kapısında işim neydi?\r\n\r\nAma dur. Bir de çöp odası olması lazımdı, kapının yanında, onu anlatayım. Her dairenin bir tane vardı. İçinde de duvara monte metal kapaklı bir çöp kutusu. Bana yaratık gibi gelirdi. Yaşadığına yemin edebileceğim bir canlıydı o benim için. Beni büyülerdi. Toprağa kadar uzanan bir boynu vardı. Bir şey attın mı ağzından içeri, langur lungur langur lungur taa zemin kata kadar yuvarlanırdı.\r\n\r\nOturduğumuz apartmanın böyle bir çöp sistemi var diye çok gururlandırdım.\r\n\r\nDüşün, yıllar sonra yine onun önündeydim. Eskiden parmaklarımın ucuna bile kalktığımda yetişemezdim. Şimdi neredeyse belimde zavallıcık. Bir de yaşlanmış. O eski dostun ağzına elimdeki çakmağı bıraktım. Plastiğin metale çarpa çarpa aşağıya inen cılız sesini duydum. Hoşuma gitti. Gülümsedim. Birden sigara içmek istedim. Evet, çöplüğün karşısında. Haklısın, sonradan farkettim çakmağı aşağı fırlattığımı... Sonrası? Yok ki sonrası. Kaçarçasına oradan ayrıldım.\r\n\r\nTaksi!\r\n\r\n- Havaalanı.\r\n\r\n*\r\n\r\nTabii ki uyduruyorum bütün bunları.\r\n\r\nGizli gizli babaocağına filan gitmedim.\r\n\r\nŞişe kapaklarının (tapa, tapa!) içine toprak koyup, yılan oynadığım yerleri ziyaret etmedim. Fatih'in kafasını kırdığım ön bahçeyi gezmedim. Arabanın bana çarptığı, kafamı kaldırıma vurduğum (annemin de o günden beri kendime bir türlü gelemediğimi iddia ettiği) o yolun kaç adım olduğunu da hesap etmedim.\r\n\r\nBütün bunları sadece hayal ettim.\r\n\r\nAma yine de söylüyorum... \r\n\r\nİnsanın çalıştığı yerin havaalanına yakın olması sakıncalı!\r\n \r\n", "Yalan bile olsa beni sevdiğini söyle \r\n \r\n\r\n \r\nEvli erkeklerin aşk yazmaları sahtekarlık mı?\r\n\r\nYazdıkları gerçek düşünceleri mi yoksa kadınlara yalakalık mı?\r\n\r\nEvli erkek yazarlar korkak mı?\r\n\r\nKarılarından, sevgililerinden, annelerinden, teyzelerinden, halalarından ürktükleri için aşk yazarken gerçek duygularını saklarlar mı?\r\n\r\nGenel yayın yönetmenimizin şahsi itiraflarına göre öyle.\r\n\r\nEvli erkeklerin, -şartları itibariyle- bu konuda yeteri kadar açık, dürüst ve net olamayacaklarını ilan ediyor.\r\n\r\nDa...\r\n\r\nİyi mi yapıyor?\r\n\r\nO da bunu yaparak kadınlara yaranmaya çalışmıyor mu?\r\n\r\nBen en azından dürüstüm demeye getirmiyor mu?\r\n\r\nBen de diyorum ki, boşuna kendinizi yormayın arkadaşlar!\r\n\r\nNasıl olsa doğruyu söyleyen bir Allah'ın kulu bile yok!\r\n\r\nBiz bunu bilmiyor muyuz?\r\n\r\nVivet Kanetti'nin dediği gibi aşk yazarlarının gerçek hayatta birlikte oldukları kadınlara karşı nasıl davrandıklarından bihaber miyiz? \r\n\r\nDeğiliz. \r\n\r\nHerşeyi biliyoruz. \r\n\r\nHer türlü melaneti bekliyoruz.\r\n\r\nAmaaaa... \r\n\r\nEğer bir yazı iyi yazılmışsa, kadın ruhunu okşuyorsa, geri kalanının hiçbir önemi yok. En azından benim için. Tabii buna karşı olanlar var, içi bayılanlar, ruhu sıkışanlar, bu kadar da sahtekarlık olmaz diyenler... \r\n\r\nNe var ki, büyük çoğunluk böyle düşünmüyor.\r\n\r\nOnlar hayatlarından memnun.\r\n\r\nYazılarda bile olsa, erkeklerin kadınları ciddiye almalarından, kadınlar için çaba, emek harcamalarından mutlular. \r\n\r\nBen de onlardan biriyim.\r\n\r\nSalak olduğum için değil...\r\n\r\nYalan bile olsa bir erkeğin, kadınların gözüne girmeye çalışmasını izlemek hoşuma gittiği için!\r\n\r\nErkekler başkaaa, yazıları başkaaa.\r\n\r\nErkeklerin fonskiyonu başkaaa, yazıların fonksiyonu başkaaa.\r\n\r\nDolayısıyla evli, evsiz bir erkeğin sahtekarlık bile olsa, aşk döktürmesi hoşuma gidiyor.\r\n\r\nİnanırım inanmam o ayrı...\r\n\r\nKadınların aşk merakı sürdüğü sürece, aşk yazarları da var olacaktır, bunu da biliniz...\r\n\r\nAl gülüm ver gülüm hesabı!\r\n\r\nMemleketin onca sorunu varken\r\n\r\nNiye bir manikdepresifle röportaj yapıyorsun?\r\n\r\nMemleketin onca sorunu varken...\r\n\r\nNeden Bebek'te yeni bir eve taşındığını söylüyorsun?\r\n\r\nMemleketin onca sorunu varken...\r\n\r\nNiye annenden, kedinden, terasından, zartından zurtundan bahsediyorsun?\r\n\r\nMemleketin onca sorunu varken...\r\n\r\n* * *\r\n\r\nEn çok okuduğum, en çok gördüğüm cümlelerden biri bu:\r\n\r\n- Memleketin onca sorunu varken!\r\n\r\nDoğrudur.\r\n\r\nMemleketin onca değil, tonla sorunu vardır.\r\n\r\nBen olmasam bile, elbette o sorunlara takan birileri de vardır. Araştırırlar, soruştururlar, bir sorunun altından çıkan büyük bir yolsuzluğu bulurlar, gözler önüne sererler. \r\n\r\nOndan sonra mı ne olur?\r\n\r\nMemleketin bilumum radyo ve telyevizyonlarından şu açıklamayı duymaya başlarsınız:\r\n\r\n- Sanki memleketin en önemli sorunuymuş gibi bizimle uğraşıyorlar!\r\n\r\nBir anlayabilsek bu memleketin ne istediğini...\r\n\r\nMeseleyi çözeceğiz.\r\n\r\nBenim yazdığım ufak tefek şeyleri beğenmeyip, büyük sorunlarla uğraşmamı isteyenler, denk düşüp de o büyük sorun gündeme geldiğinde neredeler?\r\n\r\nNetice hayatımız bu iki cümle arasında sıkışıp kalıyor:\r\n\r\n1) Memleketin onca sorunu varken...\r\n\r\n2) Sanki bu memleketin en önemli sorunu biziz...\r\n\r\nSıkıldım vallahi.\r\n\r\nİçinden çıkılacak gibi de değil.\r\n\r\nEn güzeli, herkesin en iyi bildiği şeyi yapması. O zaman inanıyorum ki, memleket için hayırlı olur. Benden de memlekete hayır getirecek yazı bu kadar olur!\r\n\r\nElena... Elena... \r\n\r\nDuy sesimi\r\n\r\nİşe yaradı. Elena'yla iş görüşmesi yapmak isteyen bir sürü insan mail attı. Ne var ki salak ben, bilgisayarda oradan oraya naklederken Elena'nın adresini uçurmuşum. Bu yüzden kızcağızla bağlantım kesildi. Türkçesi, Elena beni ara... Sana haberlerim var.\r\n \r\n", "Benim nerem şişman? \r\nBu artık bir endüstri. Sağlıklı beslenme, anti-aging, detoks. Bu alanda öne çıkan isimlerden biri Taylan Kümeli. \r\n\r\nSon zamanlarda mesleğinde öyle yükseldi ki, onu görmezden gelmek artık mümkün değil. Her gün verdiği sağlık öğütleriyle onun takibindeyken, bir de sindirim yoğurdu reklamlarıyla karşımıza çıkınca, kapısını çalmak ve hakkındaki dedikoduların cevabını almak farz oldu. Neydi o dedikodu? Efendim, çok kiloluymuş da, kocaman poposu varmış, bu halde nasıl insanları zayıflatacakmış, zayıflatacaksa önce kendini zayıflatsınmış. Tahmin edersiniz ki, böyle bir soruyu bir insana sormak zor bir işti: ‘Neden popon büyük? Neden basenlerin geniş?’ denmez. Ama Taylan Kümeli komplekssiz bir insan, ‘Onların kalpleri kötü’ dedi sorunun cevabını küt diye verdi. Aslına bakarsanız benim çıplak gözümle gördüğüm, bir fazlalığının olmadığıydı. Öyle ya da böyle, o meseleyi konuştuk, bir de araya boşanması sırasında çıkan dedikoduları sıkıştırdık..\r\n\r\nKaç kilosunuz?\r\n\r\n- 56 kilo 400 gr. İstiyorsanız tartılayım...\r\n\r\nDelirdiniz mi? Ben tartıya çıkmayı sevmem, bir başkasını da çıkartmak istemem! Ne kadar fazlanız var?\r\n\r\n- Hiç yok vallahi. Sadece 11 kilo 800 gr. yağım var, ki bu da son derece normal...\r\n\r\nDiyetisyen olduğunuz için mi size kilolarınızdan yüklendiler?\r\n\r\n- Yok, yok... Mesleğinizde başarılıysanız ve kadınsanız bitmiştir. Bu, şimşekleri üzerinize çekmeniz için yeterli. Yani bazen, ‘Keşke erkek olsaydım’ diyorum, ‘Şöyle mesleğinde başarısız, aptal ve şişman bir erkek...’ O zaman kimse benimle uğraşmazdı...\r\n\r\n‘Kendisi kilo veremiyor, bize verdirtmeye çalışıyor’ eleştirisine verecek cevabınız nedir?\r\n\r\n- Ne olacak? Onlar kötü kalpli! 42 yaşında bir kadınım. 2 doğum yaptım. Boyum 1.70, kilom da 56. Beni kilolu olmakla itham edenler, gülünç olmasınlar lütfen, literatüre baksınlar, kilo bölü boy karenin 18.5 ile 25 arasında olması, normal kiloda olunması demektir. Kilom gayet iyi yani. Ama kamera, insanı olduğundan daha şişman gösterebiliyor. Bunların hepsini bir tarafa bırakıyorum, şunu soruyorum: İnsan, göz doktoru diye gözlük takamayacak mı? Kalp doktoru diye kalp krizi geçirmeyecek mi? Güldürmesinler beni...\r\n\r\nYani şişman diyetisyen olabilir...\r\n\r\n- Olabilir tabii! Fevkalade doğru yiyordur ama hipotiroidi vardır, ne bileyim inselin resistanslı yaşıyordur. Ya da genetik formasyonlar nedeniyle kiloludur. Yeryüzündeki bütün diyetisyenler zayıf olacak diye bir şey yok ki. Bir insan, sağlıklı beslendiği halde kilolu olabilir ya da kilolu gözükebilir. Vücudun elma ya da armut tipi olmasının da önemi vardır...\r\n\r\nSizinki ne tipi?\r\n\r\n- Ayıptır söylemesi armut! Basenli bir kadın olduğumu kabul ediyorum ama kilolu olduğumu asla!\r\n\r\nProblemin esası nedir: Sizi çekemeyenler mi var?\r\n\r\n- Elbette. İnsanlar zannediyor ki, 2-3 tane ünlüyü zayıflattım ve Taylan Kümeli oldum. Hayır efendim. Şunu bilmelerini istiyorum, ben ayağımda çocuğumu sallarken, fizyoloji çalışıyordum ve o dersten 90 alıyordum. Ben doğumuma 2 saat kala bitirme sınavına giriyordum. Çocuğuma süt verirken okula gidiyordum... Ben bugünlere 18 saat çalışarak geldim. On binlerce insanın teşekkür duasını alarak... Ama onlar meseleye şu sığlıkta bakmayı tercih ediyorlar: ‘Reklam filminde oynadı kim bilir ne paralar aldı...’ Öyle ahım şahım bir para da almadım, içleri rahat olsun...\r\n\r\nBu size ilk ‘çakmaları’ mı?\r\n\r\n- Değil. Bu ülkede hiçbir diyetisyenin özel hayatı 1. sayfadan haber olarak verilmez. Benimki verildi. Oysa, ben sansasyonların çok uzağındayım. Benim kocam birisiyle olur, olmaz. Kime ne? Özel hayatımızdan kime ne? Ondan önce de Hacettepe mezunu olmadığım söylendi. ‘Diyet uzmanı değil’ dendi. ‘İlaçla zayıflatıyor’ dendi. Kulaklarımı tıkıyorum bu tür iftiralara ama reklam filmi her şeyin üzerine tüy dikti...\r\n\r\nReklam filminde oynamadan, ‘Ben sağlık sektöründe çalışıyorum. Tek bir ürünle özdeşleşmem doğru mu?’ diye kendi kendinize sormadınız mı?\r\n\r\n- Sordum. Mesleğimle ilgili bir adım atmadan önce hem kendime hem de konunun uzmanlarına soruyorum mutlaka. Amerikan ve Avrupa Diyetisyenler Derneği üyesiyim. Onlar, sağlıkçıların bu tür faaliyetlerde ‘spokesperson’ (uzman görüş) olarak yer almasını yadırgamıyorlar. Kurumsal kimliğimi oluşturan ‘pr’ şirketi de bu reklamlarda oynamamda bir sakınca görmedi. Onlar beni yönlendiriyor, şunu yap, bunu yapma, şuraya çık, buraya çıkma diyor...\r\n\r\nTamamen bir ‘star’ gibi davranıyorsunuz yani?\r\n\r\n- Mecburum. Bu toplum beni böyle bir yere getirdi. Dikkatli davranmaya çalışıyorum. Yanlış yapmaktan korkuyorum. Bir de şu var tabii: O reklama ben çıkmasaydım kim çıkacaktı? Benim şöyle bir misyonum var. Ben doğruları söylemeye çalışan bir kadınım. Hangi koşulda olursa olsun... \r\n\r\nİyi ama artık her yerde görüş bildiriyorsunuz. Medya maydanozuna dönüşmekten korkmuyor musunuz?\r\n\r\n- Tabii ki korkuyorum. İnanır mısınız, günde belki 20 tane teklif geliyor: ‘Şu şu konuda görüş bildirir misiniz, röportaj verir misiniz?’ Seçici olmaya çalışıyorum. \r\n\r\nBEN YALNIZIM BENİM BİR AŞKIM YOK SÖYLER MİSİNİZ NİYE ZAYIFLAYAYIM\r\n\r\nGeçenlerde hayranı olduğum bir sinema sanatçısıyla karşılaştım: ‘Çocukluğumdan beri size taparım. Siz muhteşemsiniz sultanım. İzin verin. sizi zayıflatayım.’ Bana şöyle dedi: ‘Taylan Hanım, ben yalnızım. Hayatımda bir aşkım yok, söyler misiniz neden zayıflayayım?’ Gördünüz mü, şöhret, tam da böyle bir şey. Yalnızlık getiriyor, aşkı elinizden alıyor. Bir de her ilişkinin bir menfaat çerçevesine dönüştüğünü hissediyorsunuz. Hiç aramayan ilkokul arkadaşlarınız, akrabalarınız aramaya başlıyor. Sizinle hiç konuşmayan insanlar, sanki çok samimiymişiz gibi davranmaya başlıyor. Şöhret olduktan sonra benim gerçek dostum köpeğim oldu. Adı Masum. Niye? Çünkü gerçek masumiyetin sadece onda olduğuna inanıyorum. İnsanlar sizin değişiminize göre değişiyorlar. Değişmeyen biri iki kişi varsa, onlar da gerçek dostlarım...\r\n\r\nHAYATTA İKİ ŞEYİNİZ OLSUN:TAŞINIRKEN KİTAPLARINIZ ÖLÜRKEN DE SEYAHAT ANILARINIZ\r\n\r\nAnneannemin lafıdır, benim de hayat felsefemdir: ‘Hayatta iki şeyiniz olsun. Taşınırken kitaplarınız, ölürken de seyahat anılarınız...’ Kitaba ve seyahate tahmin edemeyeceğiniz kadar yatırım yaparım! \r\n", "Türkiye'de doktorlara güvenim kalmadı \r\n \r\n \r\nBazen öyle oluyor. Karşındaki insan konuşurken, onun acısı, senin boğazından aşağıya inmeye başlıyor. Boğum boğum, düğüm düğüm. Son derece basit şeyleri son derece sıradan cümlelerle anlatıyor. \r\n\r\nAma seni öyle etkiliyor ki, öyle içini acıtıyor ki, ağlama halinin bir sonraki aşamasına geçiyorsun. Öyle mezar taşı gibi karşısında duruyorsun. Hissetmesi ve anlatması tuhaf bir durum. Kim bilir yaşaması nasıl? Düşünmek bile istemiyorum. Birkaç röportajımdan biliyorum ki, bunun bir ölçüsü olamaz, yaşamamış hiç kimse, evlat acısı nedir bilemez. 'Seni anlıyorum' diyemezsin çünkü onu anlayamazsın. Sadece dinlersin. Üstelik anlattıkları benzersiz şeylerdir. Çünkü birebir bir deneyimdir. Hariçten birilerinin, 'Çocuğunuzun uyuşturucuya bulaşmasını istemiyorsanız şunları şunları yapın! Bunları bunları yaparsa uyuşturucu kullandığını \r\n\r\nanlarsınız!' türünden, hayatın uzağındaki gazellerine benzemez. Onun konuştuklarında riya yoktur. Katıksız, damardan, acının diliyle konuşur... Konuştu. Gülüm Atılgan, bir kadın doğum uzmanı. Önceki hafta, ölümüyle manşetlerden inmeyen Burçin'den önce, 30 Kasım'da altın vuruşla kaybettiğimiz Selen Atılgan'ın annesi. Daha önce evlerine gitmiş, konuşmaya çalışmıştım. Ama acıyla o kadar iç içeydiler ki, benimle uğraşacak halleri yoktu. Burçin olayından sonra, anlatacakları benim kafamı kurcaladığı için şansımı bir kere daha denemek istedim. Ve bu kez ikna edebildim. Yine sakinleştiriciyle ayakta durabilen bir anne vardı karşımda. Yine bakışları tuhaf ve yaşanan bu dünyanın ötelerine doğruydu. Ve bir kere daha gördüm ki, bu felaket, hepimizin başına şu ya da bu şekilde gelebilir. Anlattıkları belki de bu yüzden beni fena halde sarstı...\r\n\r\nHer gün gazetelerde yeni bir uyuşturucu haberi yer alıyor. Selen'den sonra Burçin... Başka gençlerin de eroin yüzünden hayatını kaybetmesi, acınızı çoğaltıyor mu?\r\n\r\n- Aksine hafifliyor! O haberler bana 'Bak, herkesin başına gelebilirmiş. Selen'im tek değilmiş! O son değilmiş' dedirtiyor. Tabii ki üzüldüm Burçin'e ama 30 Kasım'da kızım yerine ölen o olsaydı, Selen belki bugün hayatta olurdu...\r\n\r\nDeğişen ne olacaktı ki...\r\n\r\n- Belki farklı davranacaktım. Selen'i kapıp, yurtdışına götürecektim, Metadon kullanacaktı kızım. Gözümüzün önünde Burçin gibi bir örnek olduğu için Selen korkacaktı. Çünkü korkmuyordu. O şey yüzünden ölebileceğini düşünmüyordu. 'Anne deli misin, aşacağız bunları' diyordu.\r\n\r\nBu vakalarda en zor durumda olan kim? Anneler mi?\r\n\r\n- Babalar da kahroluyor. Ama anne olmak farklı bir şey. Sadece anne olan kadınlar anlayabilir bu söylediğimi. Tuhaf ama bazen de 'İyi ki olmuş bütün bunlar!' diyorum. Çünkü eroin yüzünden Selen'le anne-kız olmanın çok ötesinde şeyler yaşadık. Her şeye rağmen ölümünün o gün, o saatte olacağına inanıyorum. Dini inançları çok kuvvetli biri değilim ama kadere inanıyorum. Yine 21 yaşında kaybedecektim Selen'imi...\r\n\r\nBaşka bir ölüm biçimi...\r\n\r\n- Acımı hafifletmezdi! Ölümün nedeni, açıkçası beni hiç ilgilendirmiyor. Varlık sebebim yok artık. Beni tek ilgilendiren şey bu. Her gün üzerime sanki bir çığ düşüyor, büyüyor büyüyor, içimde kocaman oluyor... \r\n\r\nPeki eroin, ikinizin arasına girmiyor muydu? İlişkinizi bozmuyor muydu?\r\n\r\n- Aslında ilişkimiz daha iyi olmuştu. Hiçbir şey söylemeden öpüyordu beni, saatlerce boynuma sarılıyordu. Büyük olasılıkla madde kullanımı, acılarımı daha yoğun hissetmesine sebep oluyordu. Selen de çok acı çekti. Benim şu an çektiğim acıdan daha fazlasını. Çünkü kurtulmak istiyordu. Gerçekten gayret gösteriyordu. Üstelik bize karşı açıktı. Tablo şu: Anne, baba, çocuk hep birlikte mücadele ediyoruz. Ama işte, bazen kendinizden bile fazla sevdiğiniz birinin gücünü yitirdiğini görüyorsunuz. Yardım etmek için çırpınıyorsunuz, hiçbir şey fayda etmiyor...\r\n\r\nHálá halledemediğiniz bir şey var mı? Üstesinden gelemediğiniz, insanlarla paylaşmak istediğiniz birşey...\r\n\r\n- Artık Türkiye'de psikiyatriye inanmıyorum. Doktorlara inanmıyorum. Ve onlara çok kızıyorum. Doktorun biri çıkıp, 'Metadon kullansaydı ölmezdi Selen!' diyor. Yani benim kızım, pisi pisine mi öldü? Bunu bana daha önce neden söylemedin! Boşu boşuna mı gitti? Bu kadar basit mi? Bana deseydin ki, 'Bu ilaç Türkiye'de yok. Dozu ayarlanıyor. Burada yapılamıyor. Git yurt dışında yaşa!' ben kızımı alıp giderdim. Bu ülkede uyuşturucuyla mücadele edildiğine dair hiçbir inancım kalmadı benim. Doktorları affedemiyorum.\r\n\r\nPeki kendinizde affetmediğiniz bir şey...\r\n\r\n- Keşke Paris'teyken bir psikiyatriste gitseydik. Bu işin alternatif tedavi yöntemlerini öğrenseydik. Bir de Bilkent'te okurken ona ev tuttuk. 'İkinci sene yurtta kalmam' demişti. Keşke tutmasaydık. Çünkü eroine o evde başladı...\r\n\r\nSizce anneler, babalar, basında sıkça yazıldığı gibi çocuklarının uyuşturucuya meyletmesini engelleyebilir mi?\r\n\r\n- Hiç sanmıyorum. Biz engelleyebildik mi? Türk gelenekleri içinde düzgün yaşayan bir aileydik. Mutfakta her gün tencere yemeğimiz pişerdi. Çok zengin miydik? Hayır. Ama mutluyduk. Çok büyük bir aşk evliliği yaptım ben. Selen'in 'Bakın, babam nasıl yakışıklı!' dediği, ölüp bittiği bir babası vardı. Çok mu şahaneydi her şey? Valla, bir dolu şey mutsuzluklarımızın önüne geçiyordu. Ve tabii hayatımda kızım vardı. Ben bir de çok takıntılı bir anneydim. Bir anne, kızının bütün arkadaşlarının hatta onların annelerinin, anneannelerinin telefonunu bilir mi? Selen, alay ederdi benimle: 'İnanmıyorum! Üç yıl önce Bilkent'teki arkadaşlarımın bile telefonunu biliyorsun.' Şimdi ben 'Niye bunlar bizim başımıza geldi?' demiyorum, diyemiyorum. Çünkü herkesin başına gelebileceğini biliyorum.\r\n\r\nBir annenin, hayattaki en büyük çaresizliği çocuğuna ulaşamaması mı? Görüp, duyup, müdahale edememesi mi?\r\n\r\n- Bence en büyük çaresizlik anlayamamak. Ben anlayamadım kızımı. Selen, hayata benden farklı bakıyordu. Ve benim aklım ermiyordu, çaresizlik içinde onu izliyordum. İyiliği bile beni ürkütüyordu. 'Bu çocuk fazla iyi ne yapsak acaba?' diyordum. Bir çocuğa da 'Kötü ol evladım!' diyemezsin ki! Babam öldü mesela. Selen çok severdi dedesini. Bir gün olsun 'Benim dedem öldü' demedi. 'Annemin babası öldü. O çok üzülüyor şimdi' dedi. Benim acım ondan daha büyük ya, rol çalmıyor, bencillik yapmıyor. Tuhaf bir çocuktu...\r\n\r\nBunu ilk ne zaman fark ettiniz?\r\n\r\n- İlkokul birinci sınıfta. Gözüne pansuman yapılan bir arkadaşının ödevini hazırlıyor, bu yüzden de kendisininkini yapamıyor. 'E söylersin öğretmenine, bu önemli bir mazeret' dedim. 'Söyleyemem' dedi. Ben de bir pedagog arkadaşımı aradım. 'Hiçbir şey yapamazsın' dedi, 'Ne diyeceksin çocuğa? Bencil olacaksın, önce kendini düşüneceksin mi diyeceksin? Hayatta darbe ala ala, bunu kendisi öğrenecek.' Ama öğrenemedi. Hep kızımı nasıl koruyabilirim, nasıl daha güçlü yapabilirim diye düşündüm. Aslında kimseye kendini nasıl koruyabileceğini öğretemiyorsunuz...\r\n\r\nKendinizi başka anneler tarafından suçlanıyor gibi hissettiğiniz oldu mu?\r\n\r\n- Bir arkadaşıma, 'Kadın doğumcu tabii! Çok çalışıyordur, haliyle çocuğunu ihmal etmiştir' demişler. O da gülmüş: 'Siz onun gibi anne görmemişsinizdir! Hanginiz çalışırken kızınıza yaprak ve lahana sarması sardınız. O öyle bir manyak işte!' Çok da ilgilendirmiyor beni insanların ne düşündüğü. Ama tabii 'Bu kadar mükemmelsen, niye oldu?' diye sorarlar insana. Bilmiyorum bunun cevabını.\r\n\r\nPeki siz meseleyi nasıl değerlendiriyorsunuz: Kötü arkadaşlar mı yoksa içindeki boşluk duygusu mu?\r\n\r\n- Torbadan o insanları çekti! Kötü arkadaşlar yani. Tabii Işık Lisesi'nde okumasının etkisi var. 40 gün okula gitmese de, 'Ailesi havai fişek gösterisi yapacak. Devamsızlığını silecekler' dediği insanlar vardı. O okulda, bu ülkenin çelişkisini çok erken öğrendi. 'Niye okuyorum, niye çalışıyorum. Her şey boş aslında' diyordu, haksız da sayılmazdı. Bir de Selen'in korkuları yoktu. Ama korkularınız olmalı ki, kendinizi koruyabilesiniz. Başka bir jenerasyon onlar. Ben, hiç boğulma tehlikesi geçirmediğim halde denize rahat giremem. Selen öyle değildi. Her şeye balıklama atlayabilirdi. Çok cesur olması da onu bu hale getirdi. Bir de tabii Taksim'i lisede okurken keşfetti. Önce hafif uyuşturucularla başlamış, sonra kademe kademe ilerletmiş...\r\n\r\nBİR ANNENİN KEŞKE'LERİ...\r\n\r\nKeşke, Işık Lisesi'ne gitmeseydi. Keşke, Bilkent'te okurken ona ev tutmasaydım. Keşke, onu eroine alıştıran o sevgilisi olmasaydı. Onunla başladığı halde hiç onu sorumlu tutmuyordu. 'Kim peki sorumlusu?' diyordum. 'Hiç kimse' diyordu. Keşke birini suçlasaydı! Keşke, deseydi ki: 'Anne senin yüzünden!' Oysa, 'Sorumlusu ve suçlusu benim!' diyordu, 'Kimse kimseyi zorla eroinman yapamaz. Kolunu tutup eroini dayayamaz...'\r\n\r\nÖLDÜRÜRLER DİYE KORKTUM\r\n\r\nO kadar korkunç boyutta ki uyuşturucu mayfası. Adamların telefonları bile kendi isimlerine kayıtlı. Böyle bir fütursuzluk yok. Selen'in telefon faturasında iki üç kere aranmış bir numara tespit ettim. 'Bu numara kime ait?' diye aradım, küt diye uyuşturucu satıcısının ismini verdiler. Ben bu işi yapsam, korkarım, kendi adıma telefon almam. Bunların umrunda bile değil! Polis bilmiyor mu bu insanları? Biliyor. Şu an narkotiğin başındaki son derece düzgün biri. 'Neden bizimle temasa geçmediniz?' dedi. 'Çünkü korktum' dedim, 'Kızıma zarar verirler. Onu öldürürler diye korktum...' Ama polisin, o kişileri bilmemesi zaten mümkün değil...\r\n\r\nBANA HEDİYE EDİLMİŞ 21 YIL\r\n\r\nŞu anda en kısa zamanda ve tek hamleyle nasıl ölebilirim diye düşünüyorum. Ama sonra da şu geliyor aklıma: 'Gülüm Atılgan. Hayat boyu çırpındı durdu. Parasız yatılı okudu. Doktor oldu. Biraz rahat nefes alacaktı, öldü' diyecekler, 'Kızı yüzünden hayatı mahvoldu!' Oysa gerçek bu değil. Kızım benim hayatımı mahvetmedi, o benim hayatıma çok şey kattı. Onunla geçirdiğim 21 yıl bana hediye edilmiş bir 21 yıl idi...\r\n\r\nKİMSE KOLUNA ZORLA EROİN VERMEDİ\r\n\r\nSelen'in babası beş vakit namaz kılar. Yani bizim evde namaz ve oruç kültürü vardır. Ama herkes kendini yaşar. Zaten ben bazen dinlerin kötü insanlar için de olduğuna inanırım. Oysa, Selen ahlaklı bir çocuktu. Bu şeyi kullanmak da bir ahlaksızlık değil. Selen'in bu anlamıyla dinin desteğine ihtiyacı yoktu. Paylaşmak ve zekat vermek mi? O zaten cebindeki bütün parayı sokak çocuklarına dağıtırdı. Nefsini köreltmek mi? Bir şey yerken, bir başkasının yememesinden rahatsız olurdu. Dahası hayatta, tuhaf bir şekilde kendisi dışında başkasını herhangi bir şey için suçlamadı. Ben onu eroine başlatan sevgilisini suçladım mesela. 'Saçmalama anne' dedi. 'Böyle konuşmak sana yakışmıyor. Kimse benim koluma zorla eroin vermedi!'\r\n\r\nEROİN KULLANDIĞINI ÖĞRENDİM... KULAKLARIMA KADAR YANDIM... MUTFAKTA, ANA-KIZ AĞLIYORUZ\r\n\r\nBiz ne zannederiz: Uyuşturucu kullananların etrafla ilgisi kesilir, kendine bakmaz, banyo yapmaz, makyaj yapmaz, üstüne başına dikkat etmez. Hiç öyle değildi Selen. Sabah akşam banyo yapıyor, ortalıkta son derece bakımlı dolaşıyor, saatlerce 'Saçımı şöyle mi yapsam, böyle mi?' diye düşünüyordu. Yani ne sosyal \r\nyaşamdan kopmuştu ne de ortada kendiyle ilgili görünen bir kopukluk vardı. \r\n\r\nEroin kullandığını öğrendiğinizde ne hissettiniz?\r\n\r\n- Kulaklarıma kadar yandım. Ağlamaya başladım. Bir akşam 'İyi görünmüyorsun neyin var?' dedim. 'Biraz alkol aldım' dedi. 'Yok, yok bu başka bir şey' dedim. Söyleyiverdi. Şaşkınlığımı anlatamam size. Hani hep başkasının çocuğunun başına gelir ya. Üstelik, hekim olmama rağmen çok da bilmiyorum: Nedir bu? Nasıl bir şeydir? Ecstasy'den, kokainden farkı nedir? Mutfakta ana-kız ağlıyoruz...\r\n\r\nHiçbir anormallik hissetmiş miydiniz?\r\n\r\n- Yok. Yeniden sınava girecek, okula başlayacaktı. 'Ne yapmak istediğini tam olarak bilmediği için huzursuz' diyordum, 'Boşlukta hissediyor kendini.' Hatta 'Psikiyatriste gitmek ister misin?' dediğimde 'Tamam' demişti. Meğer, 'Hayatına yön vermeye çalışıyor ondan gergin' dediğim bütün o dönemlerde, hayatında eroin varmış. Ama ortada hiçbir bariz işaret yok. Biz ne zannederiz: Uyuşturucu kullananların etrafla ilgisi kesilir, kendine bakmaz, banyo yapmaz, makyaj yapmaz, üstüne başına dikkat etmez. Hiç öyle değildi Selen. Sabah akşam banyo yapıyor, ortalıkta son derece bakımlı dolaşıyor, saatlerce 'Saçımı şöyle mi yapsam, böyle mi?' diye düşünüyordu. Yani ne sosyal yaşamdan kopmuştu ne de ortada kendiyle ilgili görünen bir kopukluk vardı... \r\n\r\nSonra...\r\n\r\n- Ertesi gün için randevu aldığımız psikiyatriste telefon açtım: 'Dün gece kızımın madde bağımlısı olduğunu öğrendim. Siz kabul etmezseniz başka bir doktora da gidebiliriz.' 'Hayır, hayır gelin' dedi. Söz konusu Amatem'den biri değil, normal bir doktor. Tedavisi çok iyi gitti. 7 ay sonra doktoru 'Selen'i çok fazla takip etmeyin' dedi, 'Bu işi artık kafasından attı. Ona güvenmeniz gerekiyor.' Çünkü ben sürekli eline, koluna bakıyorum. Ama doktor, 'Gerekirse kumar oynayacaksınız. Gitmesine izin vereceksiniz.' deyince, Selen de 'Söz anne, her şeyi seninle paylaşacağım' diye ekleyince, çaresiz peki dedim. 11 ay geçti, her şey iyi. Tabii hekim olmam benim dezavantajım...\r\n\r\nNasıl yani?\r\n\r\n- Hekim olduğum için, karşımdaki doktora normal bir anne kadar soru sormuyorum. Karşımdaki de bir doktor, nasıl olsa beni bilgilendirir diye düşünüyorum. Mesela bir insan uyuşturucuyu bırakmaya çalışırken, zincir çok kolay kırılabilirmiş. Herhangi bir şey, uyarıcı olabilirmiş. Madde kullanmak bir dürtü. 'Dürttü' derler ya, onun gibi bir şey. Bir yıl sonra arkadaşlarıyla ders çalışmak için Taksim'e gitti. Birileri 'İyi bir şey var verelim' diyor, bu kadar basit ve zincir kırılıyor. Eroin tekrar hayatına girdi. \r\n\r\nBu sefer n'aptınız?\r\n\r\n- Amatem'e gittik. Demek ki, bir önceki tedavi işe yaramamıştı. Amacımız, farklı kurallarla daha sıkı bir takip. Ben isterdim ki, Amatem'in doktoru Metadon'dan söz etsin. Etmedi. 'Hastaneye yatırabiliriz' dedi. 'Şu anda bu işlere bulaşmış 3 kişiyi tanıyorsa, orada 5 kişiyi tanımayacak mı?' 'Haklısınız, işin o kısmı da var' dedi, biz de şehir dışı olanağını değerlendirdik. 9 haftalığına Batman'a gitti. Anneannesi var orada. 8-9 kişiler, aile ortamı. Ben de gittim 10 gün kaldım.\r\n\r\nBatman'a gitmesi ölümünden ne kadar önce...\r\n\r\n- Üç hafta önce. Kaldığı evin adresini hiçbir arkadaşı bilmiyor. Cep telefonu yok, birilerini aramak istediği zaman arkadaşımın telefonunu kullanıyor. Arkadaşım da hemen bana hangi numaraları aradığını söylüyor ben o numaraları arıyorum, kiminle konuştuğunu öğreniyorum. Yani her şey kontrol altında zannediyoruz. Selen'in de keyfi yerinde. Cümbür cemaat Mardin'e, Midyat'a, Nemrut'a, gidiyorlar. Gerçi, sonradan erkek arkadaşı İlkay, 'Batman'dayken de zincir kırıldı!' dedi. Böyle bir şey varsa, İlkay yollamıştır. Bir kere kitaplar gitti Batman'a. 'Onun içine mi koydu?' diye obsesif şeyler düşünmeye başladım. Ama tabii o zamanlar böyle bir ihtimalden habersiz olduğum için rahatım.\r\n\r\nPeki Batman'dan sonra...\r\n\r\n- Sürekli dipdibeyiz. Neredeyse, hiç yalnız kalmadı. Bir kere köpeğini Petshop'a götürdü. 'Hemen dönerim' dedi. Huzursuz oldum. Sonradan itiraf etti, erkek arkadaşı İlkay'ın doğum günüymüş, o arabayla gelmiş, bir tur atmışlar. Zincir o gün bir kere daha kırılmıştır. Ama enjeksiyonla değil, bir şeyler koklamıştır. Çünkü o arada, sürekli Amatem'e gidiyoruz ve idrar testi yapılıyor. Hepsi negatif çıkıyor. Gerçi, maddeyi üç gündür kullanmıyorsanız negatif çıkıyor. Sonra da ana-kız birlikte Paris'e gittik. Döndük. Daha valizimizi açmamıştık. \r\n\r\nPeki son gece... \r\n\r\n- Erkek arkadaşı İlkay için Paris'ten aldığı botları götüreceğini söyledi. Doğum günü hediyesiymiş. 'Gitme' diyemedim. Gece 11'de telefonla konuştuk: 'Yarın sabah kahvaltıya geliyorsun değil mi?' 'Tamam anneciğim.' \r\n\r\nKızınızın nasıl öldüğünü biliyor musunuz?\r\n\r\n- Hayır. İlkay'la buluşmaya gitti. Yanlarında bir gazeteci arkadaşları da var. Vatan Gazetesi'nde çalışıyor, adı Ayhan. Ben de tanıyorum onu. Hatta, Batman'dan geldikten sonra 'Vatan Gazetesi'ne gidiyorum' dedi. Ben de Ayhan'a telefon açtım: 'Taksim'e filan gitmek isteyebilir. N'olur evladım beni haberdar et.' 'Gülüm Teyze, sen hiç merak etme. Tuvalete gitse bile yanında olacağım' dedi. Meğer Selen'e annen aradı beni diye söylemiş, bizimki de eve gelince, 'Sen benim arkadaşımı nasıl ararsın?' diye bozuk attı.\r\n\r\nÖldüğü gece Ayhan da mı oradaymış?\r\n\r\n- Evet. Ve ben sonradan 'Çocuğumun ölümüne sebebiyet verdin!' diye telefon açtım ona. Çünkü Selen beni aradıktan sonra hep birlikte Taksim'e bir kulübe eğlenmeye gitmişler. Ayhan beni arayabilirdi, uyarabilirdi. Ayhan uyuşturucu kullanmıyor, daha hassas olması gerekirdi. Sabaha karşı eve dönüyorlar. Eroini yapıyorlar, Selen kötüleşiyor ve ölüyor.\r\n\r\nPeki Ayhan ne diyor?\r\n\r\n- 'Çok uykum vardı ben yattım' diyor. Sen bu zıkkımı kullanmıyorsun ve bu kızın bırakmaya çalıştığını biliyorsun. E o zaman engel ol! Al elinden ve at! \r\n\r\nPeki İlkay'la görüşmesini engellemeyi niye düşünmediniz?\r\n\r\n- Selen'in bütün arkadaşları bana 'İlkay onun kötülüğünü istemez. N'olur inanın' diyordu. İnsan inanmak istiyor. Zaten kızım elinden geleni yapıyordu. Bir de sevgilisine doğum günü hediyesini vereceği gün 'Hayır görüşme onunla' mı deseydim? Diyemedim... \r\n \r\n", "Alya ile parolamız: Macera \r\nEvet, geçti... Babalar Günü bitti... Ama benim aklımda o kadar yer etti ki... Sizinle paylaşmadan edemedim...\r\n\r\nEyvah! Bu kızın ağzından ilk çıkan sözcük ne ‘anne’ olacak ne ‘baba...’ \r\n\r\nBence o sözcük ma-ce-ra olacak, ma-ce-ra!\r\n\r\nYemin ederim, bu kelimenin manası biliyor.\r\n\r\nYa da hissediyor.\r\n\r\nÇünkü ana-kız, ne zaman bir delilik yapacaksak, özel bir şey paylaşacaksak, kulağına kısık sesle bu kelimeyi fısıldıyorum.\r\n\r\nO bizim ana-kız parolamız:\r\n\r\n‘Ma- ce- ra... Ma- ce- ra...’\r\n\r\n*\r\n\r\nAnlamasa bile...\r\n\r\nAnlayışlı kızım, anlarmış gibi yapıyor.\r\n\r\nHeyecanlanıyor.\r\n\r\nEllerini birbirine çırpıyor.\r\n\r\nEn güzel sesiyle, dudak pırtlatma hareketi yapıyor.\r\n\r\nBunun efektini yazmam çok zor, affedin, ama siz biliyorsunuz zaten.\r\n\r\nVe gülüyor.\r\n\r\nAlya’nın gülmesi demek, gözlerinin tamamen çizgi haline gelmesi demek. Aynen benim gibi. Benimkiler de güldüğümde kaybolur. Yani gözlerimiz kapalı, ana-kız gülüyoruz karşılıklı...\r\n\r\n*\r\n\r\nİstanbul’daysak mesela...\r\n\r\nArtık ben de bütün anneler gibi, horozlardan önce ayaktayım..\r\n\r\nEv halkı en tatlı uykularındayken Alya ve ben çabucak giyiniyoruz, birbirimize bakarak ‘Şşşşt...’ diyoruz, ‘Sessiz ol... Kaçıyoruz şimdi... Herkesten kaçıyoruz... Biz Boğaz’da macera yaşamaya gidiyoruz...’\r\n\r\nHaliyle yaşı itibarıyla arıza yaratabilecekken, ıh-ıh, tık yok, Alya ‘macera’ söz konusuysa acayip uyumlu davranıyor. \r\n\r\nKucağımdan muzip muzip dünyaya bakıyor.\r\n\r\nBir elimde puset, bir elimde kızım, parmak uçlarında evi terk ederken, yine parolamızı fısıldıyorum kulağına: ‘Ma-ce-ra... ma-ce-ra.’\r\n\r\nBu kez çok sevindiği için olsa gerek, kıkırdıyor.\r\n\r\nÇocuk doğurmanın en güzel yanı, şahane bir ortağınızın olması... \r\n\r\nBen suç ortakları sadece sevgililerden çıkar zannederdim, yooo, hiç de öyle değilmiş, pekálá insanın çocuğu da suç ortağı olabiliyor.\r\n\r\n4.5 aylık (evet o kadar büyüdü!) olması da, hiçbir şey değiştirmiyor!\r\n\r\n*\r\n\r\nMacera sadece Boğaz’da yürümek değil, şimdi Dubai’de, Alya, ben ve ev halkı bir başka maceraya hazırlanıyoruz... \r\n\r\nAlya’yı gümüş bir tepsiye yatırmaya çalışıyoruz.\r\n\r\nDireniyor.\r\n\r\nÖnce normal konuşuyorum:\r\n\r\n‘Alya’cım iki dakika sabret be güzelim, seni soyacağız, gümüş tepsiye yatıracağız, babaya Babalar Günü hediyesi diye sunacağız...\r\n\r\nAma akşama...\r\n\r\nŞimdi değil, şimdi prova yapıyoruz...\r\n\r\nNiye izin vermiyorsun?\r\n\r\nZaten tosuncuk oldun, hiçbir tepsiye sığmıyorsun.\r\n\r\nGülşen Hanım, bir büyüğünü deneyelim. Bu da küçük geldi...’\r\n\r\nİnoka... Where is other tray... The bigger one...’\r\n\r\nDur Alya’cım, dur kıpırdanma...’\r\n\r\nAlya tabii ki haklı olarak sinir yapıyor, aslında bu yazıyı yazarken ona hak veriyorum, aradan zaman geçti, ama onu tepsiye yerleştirmeye çalışırken hiç de öyle değildi, itişip kakışıyorduk ama o kadar şeker bir manzaraydı ki, kendimizi gülmekten alamıyorduk...\r\n\r\n‘Aman be Alya’ diyorum, ‘Babaya en güzel hediye sensin. Mızıkçılık yapma. Yat şu tepsinin içine, daha orana burana fiyonklar bağlayacağız.’ \r\n\r\nHiç oralı değil.\r\n\r\nBirden aklıma geliyor, parolamızı, sihirli kelimeyi söylüyorum kulağına:\r\n\r\n‘Ma-ce-ra... Ma-ce-ra...’\r\n\r\nA aaaaaaa!\r\n\r\nYemin ederim işe yarıyor.\r\n\r\nBu kız ‘ma-ce-ra’ lafını duydu mu akan sular duruyor.\r\n\r\nGözlerini kocaman kocaman açıyor, gülüyor.\r\n\r\nO andan itibaren de Babalar Günü sürprizi için bizimle suç ortaklığı yapmaya başlıyor.\r\n\r\nDubai’nin en sevdiğim yanlarından biri uzun yaz öğlenden sonraları.\r\n\r\nMuziplik yapmak için ideal. \r\n\r\nBen de bu Babalar günü fırsatını kaçırmamaya niyetliyim.\r\n\r\n*\r\n\r\nSevgilim, memleket hasreti çeken bütün Türkler gibi bizim yemeklerimizi özlüyor, ben İstanbul’dayken, telefonda içini çekerek, ‘O kadar uzun zaman oldu ki kuru fasulye yemeyeli’ demesin mi?\r\n\r\nDesin.\r\n\r\nAşkım benim, istediğin kuru fasulye pilav olsun!\r\n\r\nDönüşte malzemelerini yanımızda getiriyoruz.\r\n\r\nYani nedir onlar? \r\n\r\nKuru fasulye. Olayın esası.\r\n\r\nPastırma. Olaya lezzet katar. Aslında et getirecektik ama utandık. Olur da, gümrük de sorarlar- morarlar, cevap veremeyiz diye. \r\n\r\nPirinç. Hiç abartıyorum zannetmeyin, bizim etlerimiz gibi pirinçlerimiz de farklı!\r\n\r\nTurşu. Kıyas kabul etmez, benzersizdir Türk turşusu.\r\n\r\nVe tabii ki bir adet kırmızı soğan. \r\n\r\nBabalar Günü için menümüz hazır.\r\n\r\nPastırmalı kuru fasulye, pilav ve turşu.\r\n\r\nEvet romantik olmayabilir.\r\n\r\nAma fonksiyonel!\r\n\r\n*\r\n\r\nHerkes görev başınaaaa!\r\n\r\n‘Hedef’, olay mahaline yaklaşıyor...\r\n\r\nOğluş, İnoka, Gülşen Hanım, Alya ve gümüş tepsi hazır.\r\n\r\nİnoka hariç hepimiz evin içinde belli yerlere gizleniyoruz.\r\n\r\nSaklambaç oynuyoruz sanki.\r\n\r\nMaksat ebelenmemek.\r\n\r\nHeyecanlıyız.\r\n\r\nAlya da öyle ama tuhaf bir şekilde uslu ve anlayışlı duruyor.\r\n\r\nOysa, itiraz etmesi için her türlü neden var.\r\n\r\nAma o kadar şeker ki tepsinin içinde, çıplak bedenine sardığımız kırmızı kurdelelerle hediye paketi gibi duruyor. Görseniz yersiniz. Ve sürekli gülüyor. Babaya sunulmayı bekliyor.\r\n\r\nBen mutfaktayım, sota bir yerde, olanı biteni kayda almak için kamerayı hazır tutuyorum, bu arada hem Alya hem Gülşen Hanım, hem de İnoka arasındaki koordinasyonu gözlüyorum.\r\n\r\nŞampanyayı da kadehlere dolduruyorum.\r\n\r\nKısacası operasyonun sorumlusu benim.\r\n\r\nVe işte ‘hedef’in arabası garaja giriyor.\r\n\r\nHer şey provasını yaptığımız gibi ilerliyor.\r\n\r\n10, 9, 8, 7, 6, 5, 4, 3...\r\n\r\nKapı çalıyor.\r\n\r\nSevgilim ve karşısında İnoka duruyor.\r\n\r\n‘Sen hálá gitmedin mi İnoka?’\r\n\r\n‘Yok Sir buradayım, içeri girmeden gözünüzü bağlamalıyım...’\r\n\r\n‘Hayrola?’\r\n\r\n‘Bu bir sürpriz, konuşmamam gerekiyor.’\r\n\r\n‘ Madam yine kötü emellerine sizi alet mi ediyor? Peki bağla bakalım...’\r\n\r\nBiz daha henüz sesimizi çıkarmıyoruz.\r\n\r\nMevcudiyetimizi belli etmiyoruz.\r\n\r\nİnoka, ‘hedef’i kanepenin köşesine oturtuyor.\r\n\r\nKamerayı çalıştırmaya başlıyorum. \r\n\r\nİnoka soruyor: ‘Kendinizi nasıl hissediyorsunuz?’ Hedef, cevap veriyor: ‘Başıma gelecekleri bilmiyorum, biraz heyecanlıyım. Haziranın üçüncü pazarı sizin için ne ifade ediyor? Babalar Günü. Peki kızlarınız sizin için ne ifade ediyor?’ Benim için ikisi de dünyadaki en değerli şey Tabii aslında bu bölümün, yumuşak, şurup gibi geçmesi gerekiyordu, ama İnoka rolünü o kadar ciddiye aldı ki, soruları öyle bir polis şefi edasıyla sordu ki, ben bile irkildim...\r\n\r\nElimdeki çekim resmen bir belgesel tadında oldu.\r\n\r\nVe muhteşem an geliyor...\r\n\r\nGümüş tepsi içindeki Alya’yı babasına sunuyorum.\r\n\r\nİlk tepkisi ‘Ne yapmışlar benim kızıma?’ oluyor.\r\n\r\n‘Gel aşkım buraya’ deyip, onu bir güzel kurdelelerinden kurtarıyor.\r\n\r\nHep birlikte kahkahalarla gülüyoruz... \r\n", "Sumru, İlhan'ın yaşaması gereken bir şeydi \r\n \r\n\r\n \r\nİlk duyduğunuzda ‘‘öteki kadın’’ın Sumru Yavrucuk olduğunu biliyor muydunuz? Onu merak ettiniz mi, kendinizi onunla hiç kıyasladınız mı?\r\n\r\n- Yok, merak etmedim. İlhan'ın Sumru'yla ilişkisi benden kaynaklanmadı. Beni ilgilendiren bir konu değildi yani. Ben İlhan'a bir şey yapmamıştım ki, o bana böyle bir şey yapsın. Önüne çıkan bir şeydi, yaşaması gerekiyordu. Sumru'yla kendimi hiç kıyaslamadım. Ben onu severek seyrederdim. Bir zamanlar Bursa Devlet Tiyatrosu'ndaydı, biz de Bursa'daydık o zamanlar. Filmlerini de bilirim. Saygı duyduğum oyunculardan biridir.\r\n\r\nİnsan şöyle bir hisse kapılıyor mu, ‘‘Kocam da böyle bir kadınla beraber olurdu ancak, başka türlüsü düşünülemez.’’\r\n\r\n- İçim o kadar çok acıyordu ki... Dünyanın en flaş, en dayanılmaz kadını, kim olursa olsun, o an için beni hiç ilgilendirmiyordu, benim sadece içim acıyordu. Onun için kendimi ne onunla kıyasladım ne de ‘‘İlhan bunu nasıl yapar!’’ dedim. Sadece içimdeki o acıyı dindirmeye çalıştım. Bunu yapabilmem için de, o konuyu hiç düşünmemem gerekiyordu. Yavaş yavaş da küllendi zaten.\r\n\r\nAlbümde hem sizin için hem de Sumru Yavrucuk için yapılmış şarkılar var. Duyduğunuzda ne hissettiniz?\r\n\r\n- İlhan'ın bir lafı vardır, benim şarkılarımı kimse üzerine alınmasın der. Ondan da esinlenmiş olabilir, benden de. Ona da yapmış olabilir, ama o anda başka bir şeye, kişiye de. Öyle deniyorsa öyledir. Fakat İlhan'ın ağzından, ‘‘Ben bunu ona yaptım’’ diye bir şey duymadım. Benim için yaptığı şarkıya gelince, zaten seneler önce yapılmıştı. Bayağa da tombalaktım o zaman!\r\n\r\nHiç mi alınmadınız yani?\r\n\r\n- Yoo. Neden alınayım ki? Hem ‘‘tombalak’’ diyor, hem ‘‘tomurcuk’’. Açma ümidim var yani! Hoşuma gitti. O zamanlar, öyle şeyler yaşıyorduk. İlhan'ın hiçbir şeyinden alınmadım ben.\r\n\r\nSizle olan ilişkisinde ‘‘şeker’’, ‘‘tansiyon’’ var ama Sumru Hanım için yapılanlarda bambaşka duygular...\r\n\r\n- İyi güzel ama, bende şeker var, onda tansiyon. Bu da bir gerçek! O diğer şarkılarda İlhan kendini sorguluyor, hiç olmazsa bizim ilişkimizde kendini sorgulamıyor.\r\n\r\nSumru Yavrucuk'la ilişkisinin bittiğini öğrendiğinizde tepkiniz ne oldu?\r\n\r\n- İnanın bitip bitmediğini bile bilmiyorum.\r\n\r\nBu kadar açıksanız birbirinize neden sormuyorsunuz?\r\n\r\n- Sormuyorum, çünkü ‘‘bitmedi’’ cevabını almaktan korkuyorum. Nasıl kötü bir şey çıkacak diye doktora gitmezsiniz, o hesap...\r\n\r\nDenk düşerse bu adamdan intikam almak ister misiniz?\r\n\r\n- Asla. Hiç öyle bir duygu yok içimde. Bir gün bir kitap okudum. İsmi: Bir Pınar ki. Orada, Howard Rock diye genç bir mimar vardı. Yaptıklarına o kadar çok güveniyordu ki, en ufak bir detayı değiştiren Rockefeller bile olsa, itiraz ediyordu. Sonra birisi bütün istediklerini kabul etti, ama bir detayla oynadılar, Howard da gitti kendi yaptığı binayı bombaladı. Ben kendi hayatımda hep bir Howard Rock olsun istedim. Benim Howard Rock'um İlhan'dı! Yani benim için hep devdi, bugün olmadı. Bu kasetteki belki üç beş şarkı yeni, ama ben onu bildim bileli hep beste yapan bir adamdı ve hep devdi. Bu işi yapmış olmasaydı da devdi, hálá öyle benim için...\r\n\r\nSiz bu anlattıklarınızla önce kendinizi sonra bizi kandırmıyorsunuz değil mi?\r\n\r\n- Ne münasebet. Bizi çok eskiden tanıyan arkadaşlarımız var, onlar da çok soru soruyorlar bana. ‘‘Nasıl oldu? Neden oldu? Nasıl yapar?’’ Cevap bile vermiyorum. Hayat bu. İnsana ne göstereceği belli olmaz. Böyle olmasaydı da, İlhan ilk enfarktüste ölseydi ne olurdu? Dünya yüzünde olmasaydı? Başka bir kadına aşık olmamış olmasını mı, yaşamamasını mı tercih ederdim? Bütün hayatım boyunca, ilk önce kendi önceliklerimi sıraya koydum ben. Benim önceliğim hep İlhan oldu. Odağım oydu. Ona olan sevgim, bazen çocuklarımın bile üzerine çıkmıştır. Çocuklarım beni çok ikaz etmişlerdir, ‘‘Gözün kapalı. Babamdan başka hiçbir şeyi görmüyorsun’’ demişlerdir. Ben de hep şöyle dedim onlara: ‘‘Benim yaşıma gelin. Bu kadar büyük bir aşk yaşayın. Hele bir insanı bu kadar çok sevin, ondan sonra konuşalım.’’ Belki de bunun yaşımla da alakası vardır. Evliliğimin beşinci yılında olsaydı bunlar, kim bilir belki de tahammül edemezdim. Ama düşünüyorum da... Yine ederdim! Çünkü o zaman daha yakışıklıydı İlhan! Şimdi biraz yaşlandı...\r\n\r\n\r\nMelis Şeşen \r\n\r\nO BENİM BABAM DEMEYE KORKUYORDUM\r\n\r\nYirmi senedir bunları hakettiğini düşünüyorum. Şimdi oldu. Güzel oldu. Mutluyum. Ben hiç ‘‘İlhan Şeşen'in kızıyım!’’ diyemiyordum, konservatuarın trompet bölümünü bitirdim, malesef bizim okulda böyle şeylere çok yüreklilikle bakmıyorlar. Özgün müzik yapan birinin kızı olduğum için beni hep yadırgıyorlardı. İlla klasik müzik olacak ya! O yüzden hep korktum. Yeni yeni ‘‘İlhan Şeşen'in kızıyım’’ diyebiliyorum. Tabii ki çok gurur duyuyorum. Ayrıca çok iyi bir baba. Bizi hiç ihmal etmedi.\r\n\r\nFuat Şeşen \r\n\r\nEN BÜYÜK HAYRANLARI BİZDİK\r\n\r\nGeç oldu ama iyi oldu. İnsan gurur duyuyor. Artık babamın şarkıları her yerde çalıyor, herkes onu tanıyor. Ama bugüne kadar en büyük hayranları herhalde bizdik...\r\n\r\n\r\nİLHAN ŞEŞEN NASIL BİR BABA?\r\n\r\nOndan iyi baba yoktur. Bir anne gibi baktı İlhan, çocuklara. Çünkü ben de çalışıyordum. Ama avukatlıktan müziğe dönünce hemen istifa ettim, çocuklarımı yabancıların eline bırakamazdım. Annelerimize bile bırakmadık, kendimiz baktık hep. Mükemmel bir erkek, mükemmel bir babadır İlhan. Son derece romantik ve duygusaldır. Konuşmadığı zamanlarda bile onun içinde büyük fırtınalar koptuğunu bilirim. Belki o fırtına, şimdilerde biraz lodosa döndü ama yine de kopuyor, biliyorum. Onun için diyorum ki, sağlıklı olsun, ne yaparsa yapsın, kimin için yaparsa yapsın. Yeter ki bu şarkıları hep yapsın. Bir de tabii sağlıklı ve mutlu yaşasın...\r\n\r\n\r\nDÜNÜN ÖZETİ\r\n\r\n\r\nArzu Şeşen 33 yıldır İlhan Şeşen'le birlikte yaşamaktadır. Fiilen Lise 1'den beri hiçbir kopmaları olmamıştır. Ta ki bundan 6 yıl önce, amca İlhan Şeşen, sevgili eşine ‘‘Arzu ya, bu evlilik senin de sırtına yük olmadı mı? Gel, artık karım değil, metresim ol’’ deyinceye kadar. Bu esprili laf üzerine çift mahkemeye müracaat edip resmen boşanmışlardır. Lakin, Arzu Şeşen'in anlattıklarından aralarında yoğun bir sevgi bulunduğu, İlhan Şeşen'in hiçbir zaman o evden ve eski karısından ayrılamadığı anlaşılmaktadır.\r\n\r\nBUGÜNÜN SUNUŞU \r\n\r\nResmi boşanma ilamından sonra İlhan Şeşen ile ünlü tiyatro ve sinema oyuncusu Sumru Yavrucuk arasında bir yakınlaşma olur, bir ilişki yaşanır. Bu ilişki sırasında Sumru Yavrucuk'un neler düşündüğünü, bu olayı nasıl değerlendirdiğini Pakize Suda'nın röportajından okuyacaksınız. Benim köşemde ise Arzu Şeşen'in bakış açısını bulacaksınız. Bu iki röportajın üst üste çakışması ise Kuran'a el basarım ki, tamamen bir tesadüftür.\r\n \r\n", "Meriç Sümen yeniden sahnede \r\nO, benim hayatımda hep vardı. Annemden ötürü. İkisi de balerin ya. Pardon Mami! Diyeceksiniz ki, ‘Annen de herhalde artık kendini onunla kıyaslamaz’ \r\n\r\nNe yazık ki, buna olumlu bir cevap veremem. Çünkü hiç belli olmaz. İmrenmek onların doğasında var. Neyse lafı uzatmayayım, Meriç Sümen, benim için bütün zamanların baş balerini, bu ülkenin yetiştirdiği en müthiş dansçılardan biri. Hatta en müthişi. 1972, 1979 ve 1982 senelerinde Moskova Bolşoy Balesi’nde, ‘Giselle’i oynayarak, Bolşoy tarihinde başrol üstlenen ilk yabancı prima balerin oldu. Oley! Bu cümle bile işi bitirmeye yetiyor. Pek çok ülkede konuk dansçı olarak Türkiye’yi temsil etti, hocalık yaptı, birincilik ve onur ödülleri aldı. Olağanüstüydü yani. \r\n\r\nŞimdi yeniden, zembille gündemimize düşmesinin nedeni, İstanbul Devlet Opera ve Balesi’ndeki yeni görevi. Olay şu: Modern Dans Topluluğu’nun kurucusu Beyhan Murphy, kurumun baş koreograflığına atanıyor, eski Genel Müdür ve Sanat Yönetmeni Suat Arıkan da onu görevden alıyor. \r\n\r\nBunun üzerine Kültür Bakanlığı Müsteşarı da Suat Arıkan’ı görevden alıyor. Ondan boşalan yere de -bu ateşten gömleği giymek üzere- Meriç Sümen atanıyor. Bütün bu olanlar bize çalkantılı gelse de, Sümen’e göre son derece normal, ‘Olur böyle şeyler’ diyor. \r\n\r\nBuyrun burada okuyun...\r\n\r\nHoş geldiniz. Kendinizi nasıl hissediyorsunuz?\r\n\r\n- Gayet iyi. Biraz heyecanlıyım tabii. Heyecan, benim hayatımdan hiç eksik olmadı ki. Bunun faydasını da gördüm, zararını da. Bazen güzel yapıtlar yaptım, bazen de o güzel yapıtları yıktım. Hep heyecandan...\r\n\r\nSiz mükemmeliyetçi bir tip misiniz?\r\n\r\n- Hem nasıl. Temsil biter, benim içim içimi yer. Herkes alkışlar, tebrik eder, ben ‘Niye tebrik ediyorsunuz, şuralar şuralar hiç iyi değildi!’ der, hayatı kendime zindan ederim. Yetmez yani bana hiçbir şey... Bu yeni göreve gelince, devletin bana verdiği bir görevdir, müdürlüktür, ofis işidir...\r\n\r\nPeki bir sanatçı, müdürlüğe uygun biri midir!\r\n\r\n- Tabii neden olmasın? Ama bazı yerlerde operalar, sanatçılar tarafından yönetilmiyor. Mesala Scala Operası’nı bir ayakkabı satıcısı yönetiyor. Ama bizim kanunlarımız, bu görevin ancak bir sanatçıya verilebileceğini yazıyor.\r\n\r\nSizin bu görevle ilgili bir vizyonunuz ve bir misyonunuz olacak mı?\r\n\r\n- Ben palavra atmam, boş da konuşmam. Henüz repertuvar kitabını yeni çalışıyorum. Tabii ki hayallerim sonsuz. Ama onlara ulaşabileceğimi sanmıyorum. Güzel eserler için büyük paralar lazım. Devletin bana verdiği bütçeyle bu hayallerimi hayata geçiremem. Ama oturup bekleyecek halim de yok. Bütçem dışında paralar bulmaya çalışacağım. Bulamazsam da ayağımı yorganıma göre uzatacağım...\r\n\r\nHer şey sadece parayla mı ilgili?\r\n\r\n- Öyle. Parayı verirseniz, dünyanın en büyük rejisörlerini de getirirsiniz... \r\n\r\nİnsan sizin isminizi duyunca acayip heyecanlanıyor ‘Şimdi o kim bilir neler neler yapar’ diyor...\r\n\r\n- Dur, daha her şey çok yeni. Bugün bir, yarın iki. Ben hata yapmaktan korkmayacağım. Çünkü hata yapmak güzel bir şeydir. Hata yapmazsan doğruyu öğrenemezsin. Kocama kalsa bu görevi asla kabul etmemem gerekiyordu. ‘Becerirsin becermesine de, seni yıpratırlar. Çok göz önünde bir pozisyon...’dedi, ‘Kabul etme...’ \r\n\r\nTereddütleriniz oldu yani...\r\n\r\n- Ben bir daha görev istiyor muyum? diye düşündüm. Çünkü yıllarca çok ağır çalıştım. Benim dansçılık hayatım bir hayli uzun sürdü...\r\n\r\nKaç yıl?\r\n\r\n- En son Kamelyalı Kadın’ı oynadığımda 48 yaşındaydım. Afife’de ise, gerçi modern drama gibi bir şeydi, 55 filandım...\r\n\r\nAyıptır sorması şimdi kaçsınız?\r\n\r\nÜç sene sonra emekli oluyorum... Ben İstanbul ve Ankara’da baleyi idare ettim ama bu çapta bir göreve ilk kez geliyorum. Son imzalar burada atılır.\r\n\r\nEvrak-mevrak imzalamak sizi sıkmaz mı?\r\n\r\n- Sıkar. Üstelik ben hayatım boyunca idari görevlerden kaçtım. Bürokrasi de ruhuma uygun değildir ama madem bu görevi kabul ettim, gereğini yapacağım. Ama zannetme ki, sürekli bu masanın arkasında oturacağım? Mesela, kaçıp kaçıp, opera öğrencilerinin provalarını izleyeceğim. Vücut dilini kullanmaları bana göre eksik. Evet, onlara şarkı söylemeyi öğretemem ama sahneye nasıl girilip çıkılacağını, sahnede nasıl durulacağını, seyirciye nasıl selam verileceğini öğretebilirim...\r\n\r\nBEN DE MÜDÜRÜMLE ANLAŞAMADIM, NE VAR BUNDA\r\n\r\nBeyhan Murphy hadisesini nasıl değerlendiriyorsunuz?\r\n\r\n- Bu kadar abartılmasını anlamıyorum. O kadar doğal bir anlaşmazlık ki. Ben de müdürümle anlaşamamışımdır. Ne var bunda? Ya o seni görevden alır, ya da sen ayrılırsın. Bunlar bizim kaçınılmaz kavgalarımız. Üstelik Suat Bey’le gayet dostça ayrılmışlar.\r\n\r\nYapmayın...\r\n\r\n- Valla öyle. Bir şey yok ki ortada, Suat Bey, Beyhan’ı istememiş, onu görevden almış...\r\n\r\nSiz Beyhan Murphy’yi geri mi getireceksiniz?\r\n\r\n- Şu aralar Beyhan’ı sallamak istemiyorum. Çünkü bir eser üzerine çalışıyor. Ve hakikaten anormal çalışkan bir kız. İstiyorum ki, iyice işine yoğunlaşsın. Ve tabii bir sakinlik olsun. Sular durulsun. \r\n\r\nBEN KISKANMAM İMRENİRİM!\r\n\r\nNiye İstanbul Opera ve Balesi’nde bir türlü sular durulmuyor? Sürekli bir itiş kakış var...\r\n\r\n- Ben de anlamıyorum. Hayatım boyunca hiçbir sanatçıyı itelemediğim için bu soruya cevap veremeyeceğim. Bana hocalarım kıskanmayı değil, imrenmeyi öğretti... \r\n\r\nİyi de neden burada herkes birbiriyle kavgalı?\r\n\r\n- Sanatın doğasında var bu. Dünyanın her tarafında böyle. Bolşoy’da kantin 4’e ayrılmıştı. Dört koldan birbirleriyle kavga ediyorlardı. Montreal’de de durum farklı değildi...\r\n\r\nTartışmalı bir yere gelmek insanda nasıl bir psikoloji yaratıyor? Savunma mı direkt saldırı mı?\r\n\r\n- Yok. Ben tartışmam da, saldırmam da. Ancak saygıyı yitirirlerse üzülürüm ve çok güzel cevap veririm. Bir şeyi sevmeyebilirsiniz ama saygısızlık edemezsiniz.\r\n\r\nTürkiye’nin yetiştirdiği en büyük isimlerden birisiniz. Siz bu görevi hak ettiğinize inanıyor musunuz?\r\n\r\n- Gayet tabii. Pek çok insan, ‘Çok çok geç verilmiş bir görev’ diyor.\r\n\r\nTaciz soruşturmalarının olduğu bir yere geliyorsunuz. Bir kadın ve yönetici olarak ne hissediyorsunuz?\r\n\r\n- Valla bilmiyorum. Bu tür şeyleri bilmek de istemiyorum.\r\n\r\nÜlkemizde balenin geleceği hakkında ne düşünüyorsunuz?\r\n\r\n- Yerleşik bir sanat politikamız yok ama yetenek olağanüstü kardeşim! Ne var ki, iş yetenekle bitmiyor. İmkan, sahne, yer, bir sürü şeyler vereceksin. Yetenek gelmiş senin karşında duruyor, sen bir şey vermiyorsun... Olmaz ki.\r\n\r\nÇağla da Selin de fazla uzadı o boyla hiçbir şansları olamazdı\r\n\r\nSizden sonraki balerin kuşağının bir kısmı manken olmayı tercih etti. Sizce neden?\r\n\r\n- Çağla’yı (Şikel) okuldan biliyorum, küçücük, çırpı gibi bir kızdı. Çok da güzel dans ederdi. Yine bir gün ders veriyorum okulda, oğlum yanıma geldi, ‘Anne Çağla’yı gördün mü?’ dedi, Duvarlara kadar uzamış. Nasıl yani? dedim. Bir baktım inanamadım, sırık gibi bir şey olmuş. Yetenekliydi ama o boyla hiçbir şansı olamazdı. Çok kısa boy nasıl dezavantajsa, çok uzun boy da öyle. Selin’in de boyu fazla uzadı. Sanem’e gelince, ben onu okuldan tanımıyorum, iyi dereceyle mezun olmuş, ama kalbinde tiyatro yatıyormuş... \r\n", "Kar, ela gözlü adam ve aşk \r\n\r\n‘Hadi çık artık oradan...’ diye fısıldadı.\r\n\r\nKomut gelmişti.\r\n\r\nBüyülenmiş gibi ‘‘Tamam’’ dedim.\r\n\r\nTelefondaki kısık sese, ben çoktan boyun eğmiştim.\r\n\r\nBu gazeteden çıkacaktım.\r\n\r\nAcilen.\r\n\r\nİyi ama nasıl yapacaktım?\r\n\r\nSabah işe arabayla gelmemiştim.\r\n\r\nOlsun, bir yolunu bulacaktım.\r\n\r\nGünlerden perşembeydi.\r\n\r\nSaat 6'yı biraz geçiyordu.\r\n\r\nBin yıldır, ilk defa, bir yazım erken bitmişti.\r\n\r\nVe ‘‘Hadi çık artık oradan...’’ komutu heyecanlanmama yetmişti.\r\n\r\nª\r\n\r\nUlaştırmayı aradım.\r\n\r\nCevap olumsuz:\r\n\r\n‘‘Şu anda hiç arabamız yok.’’\r\n\r\n‘‘Saat 13.00'te çıkan araçlarımız bile hálá giriş yapmadı.’’\r\n\r\n‘‘Trafik felç.’’\r\n\r\n‘‘Giden gelmiyor, gelen dönemiyor.’’\r\n\r\nAcele etmeliydim, başka bir formül düşünmeliydim.\r\n\r\nBen bir an evvel Arnavutköy'e gitmeliydim.\r\n\r\nBelki size tuhaf gelecek ama kar; patinaj çeken otomobilleri, kilit olmuş trafiği, elektrik kesintilerini, devrilen ağaçları, saatlerce yollarda mahsur kalmayı filan hatırlatmıyor bana, fena halde romantizm hatırlatıyor.\r\n\r\nBana kar, çok çok çocuksu ve masum şeyleri çağrıştırıyor.\r\n\r\nO soğukluk içime tuhaf, başka bir sıcaklık veriyor.\r\n\r\nBiraz da utanıyorum, insanlar çile çekerken, bir yerden bir yere ulaşmak için 8 saat debelenirken, böyle düşünebildiğim için.\r\n\r\nOrtalık bembeyazken, sevgilimle başbaşa yemek yemekten başka hiçbir şeyi aklımdan geçirmediğim için.\r\n\r\nAma ben de böyleyim, n'apim, yalan mı söyleyeyim.\r\n\r\nª\r\n\r\nPeki ama ne yapacağım?\r\n\r\nSomonlu fettucini! Simten vermişti tarifini. Krem şanti gerekiyor, biraz somon ve makarna. Sakın sarmısağı unutma. Dolaptaki yeşilliklerden de güzel bir salata. Mum ve şarap da olursa...\r\n\r\nOnu sormuyorum! Eve nasıl ulaşacaksın!\r\n\r\nTaksiyle.\r\n\r\n‘‘Alooo... Hürriyet'e bir taksi yollar mısınız?’’\r\n\r\n‘‘Nasıl yani? Hiç mi yok?’’\r\n\r\nÜç ayrı taksinin numarasını daha çeviriyorum.\r\n\r\nÜmit yok.\r\n\r\nBen bu gazeteden çıkacağım ve sevdiğim adamla başbaşa o akşam yemeğini yiyeceğim.\r\n\r\nÜç sene önceydi, ‘‘Kar, lacivert gözlü adam ve yalnızlık’’ yazısı yazmıştım.\r\n\r\nBu akşam eve ulaşmam bundan çok önemli.\r\n\r\nKendi kafamda, kaderimi değiştireceğim:\r\n\r\nHayatımı, ‘‘Kar, ela gözlü adam ve aşk’’a çevireceğim.\r\n\r\nYürürüm, yine de giderim!\r\n\r\nª\r\n\r\nBazen inadım bana da tuhaf geliyor.\r\n\r\nBir şeyi kafaya koyarsam beni kimse yolumdan çeviremiyor.\r\n\r\nKendimi gazeteden dışarı atıyorum.\r\n\r\nOtostop yapacağım.\r\n\r\nBir araç bulacağım, birilerine yalvaracağım ama yemin ederim birkaç saat sonra Arnavutköy'de olacağım.\r\n\r\nO kadar kar yağıyor ki, göz gözü görmüyor.\r\n\r\nGüvenlik görevlilerine yalvarıyorum:\r\n\r\n‘‘Mutlaka yola çıkacak birileri vardır, ben de ilave olurum, arkada sus pus otururum.’’\r\n\r\nBekliyorum, bekliyorum, bekliyorum...\r\n\r\nAraç- maraç yok.\r\n\r\nGazetede pek çok arkadaşımız pes etmiş, evlerine ulaşamayacaklarını kabul etmiş, hangi masanın üzerinde yatıp birkaç saat uyuyabileceğini gözüne kestirmiş.\r\n\r\nBen de vaz mı geçsem?..\r\n\r\nDelirdin galiba!\r\n\r\nO da ne, farları yanan bir araba!\r\n\r\nBir müdürün arabası.\r\n\r\nYola mı çıkacak acaba?\r\n\r\nŞoföre, ‘‘Camı indirir misiniz?’’ diyorum.\r\n\r\nSoğuktan korunmak için lahana gibi kat kat giyinmiş ve kardan bembeyaz olmuş bana, biraz tuhaf bakıyor.\r\n\r\nAma acıyor, rica ettiğim şeyi yapıyor.\r\n\r\nBirden arkada oturan beyefendiyi görüyorum:\r\n\r\nAkgün Tekin.\r\n\r\nŞahane bir gazeteci abimiz.\r\n\r\nÜzerimdeki bütün karlarla, ben de arkaya yanına kuruluveriyorum.\r\n\r\nAkgün Tekin, resmen gökten zembille indi.\r\n\r\nKurtarıcım beni şehre, nasıl oldu ben de bilmiyorum, iki buçuk saatte yetiştirdi.\r\n\r\nTabii Allah da yardım etti.\r\n\r\nVe bizimki olağanüstü güzel bir sohbetti.\r\n\r\nGünaydın Gazetesi'nin tarihiyle ilgili bir kitap hazırladığını öğrendim. Haldun Simavi'ye pek çok merak ettiğim şeyi sordum. Kısacası acayip şanslıydım. Basın tarihine damgasını vurmuş bir dönemi anlattı kendisi bana...\r\n\r\nª\r\n\r\nVe sonra o meşum akşam yemeği...\r\n\r\nYaşasın! Elektrikler de kesildi.\r\n\r\nBen meseleye ‘‘Elektrik her şey! O gidince otomatik olarak ev soğuyor, sudan da mahrum kalıyorsunuz. Felaket bu!’’ diye bakmıyorum. E ocak var. Evde sarmısak yok ama komşuda var! Somonlu fettucini yapabilirim yani. \r\n\r\nHemen şu masayı da hazırlayayım. \r\n\r\nElimdeki el feneriyle, evde çekmecelere sota ettiğim bütün mumları buluyorum.\r\n\r\nVe yakıyorum.\r\n\r\nBattaniye de varsa, bundan daha keyifli ne olabilir hayatta:\r\n\r\nKar, ela gözlü adam ve aşk!\r\n\r\nHAMİŞ: Elektrikler hálá gelmediği için bu yazıyı bilgisayarda yazamadım. Zaten bu pazar yazar değil, boynunda atkısı, kafasında beresi, kartopu oynayan áşık kadın olmak istiyorum. Lütfen idare edin.\r\n\r\nHAMİŞ 2: Eğer bu doğal afet gelmeseydi başımıza, cuma günü ilginizi çekeceğini düşündüğüm bir röportaj yapacaktım. Siz de bugün okuyacaktınız. Ama hava şartlarından dolayı söz konusu röportaj gerçekleşemedi. Artık başka bir pazara. Çok öpüyorum. Sıkı sıkı giyinin sokağa çıktığınızda. Çıkın ama. Sarılın karda sevdiğiniz adama...\r\n \r\n", "O cenazeye gitmesi gerekirdi \r\nUyudu sonunda... Parmak uçlarımda odasını terk ediyorum, son sürat hazırlanmaya başlıyorum. \r\n\r\nİki sevgili, kızımız Alya’yı, Gülşen Hanım’a bırakıp, dışarıda, başbaşa bir akşam yemeği yiyeceğiz. \r\n\r\nİlk randevusuna giden bir yeniyetme kadar heyecanlıyım. \r\n\r\nBir taraftan giyiniyorum, bir taraftan da ana haber bültenini dinliyorum.\r\n\r\nİşte tam o esnada kulağıma çalınıyor:\r\n\r\nYücel Kop’un eski eşi hayatını kaybetmiş...\r\n\r\nİçim cız ediyor.\r\n\r\nKansermiş...\r\n\r\nŞimdi Süreyya Ayhan’la evli olan, eski koca Yücel Kop da, cenazesine gitmemiş...\r\n\r\nİçim bir kere daha cız ediyor.\r\n\r\nKimse kimsenin cenazesine gitmeye mecbur değil...\r\n\r\nDeğil ama...\r\n\r\nSöz konusu kişi de ‘kimse’ değil...\r\n\r\nİki çocuğunun annesi, be güzelim!\r\n\r\n*\r\n\r\nBaşkalarının Yücel Kop ve Süreyya Ayhan’ı parçalamalarına nasıl karşıysam, bu ikilinin de başkalarının duygularına değer vermemelerine o kadar karşıyım.\r\n\r\nYollarınız yıllar önce ayrılmış da olsa; o kadın, yani Süheyla Demir, senin çocuklarının öz be öz annesi...\r\n\r\nVe yeryüzünde yok artık...\r\n\r\nGitmiş...\r\n\r\nBaşka bir yerlere, çok uzaklara göç etmiş...\r\n\r\nVe bütün hırsları, kavgaları, acıları da beraberinde götürmüş...\r\n\r\nHesaplar kapanmış artık...\r\n\r\nBu da senin son görevin...\r\n\r\nİnsan nasıl gitmez o cenazeye?\r\n\r\nKim kime cenazesine bile gitmeyecek kadar düşman olabilir?\r\n\r\n*\r\n\r\nBelki de bende bir acayiplik var.\r\n\r\nİnsanların birbirlerini ölümüne affetmemelerini anlayamıyorum.\r\n\r\nBen mesela Süreyya Ayhan’ın yerinde olsaydım, Yücel Kop’u gitmesi için zorlardım.\r\n\r\nAma hayat bu...\r\n\r\nKimse kimsenin yerinde olamıyor...\r\n\r\nVe herkes kendi gerçeğiyle yaşıyor...\r\n\r\nHAMİŞ: Rapor veriyorum: Akşam yemeği çok iyi geçti. Uzun zamandır içki içmiyordum. ‘Bir bira içeyim bari. Bir şey olmaz. Hem süt yapar...’ dedim. İnsan bir birayla kafayı bulur mu? Valla, bulurmuş. O biradan sonra sevgilim her zamankinden daha güzel görünmesin mi gözüme? Görünsün. Ama, Dubai’de eviniz dışında sevgilinizle, kocanızla öpüp koklaşamıyorsunuz. Yasak. Yakalanırsanız, hapse atıyorlar. Sonra ne mi oldu? Koşa koşa eve döndük...\r\n\r\n\r\nBoyunuz bir karış daha mı büyüdü?\r\n\r\nBen bu yazıları yazarken gazeteye yazıyorum gibi hissetmiyorum ki, yakın arkadaşlarımla, gizlim saklım olmayan insanlarla yazışıyorum gibi hissediyorum. \r\n\r\nAma işte bazen beni hayal kırıklığına uğratıyorsunuz!\r\n\r\nYakında evlenecek bir okurum, geçen hafta, 2000 yılında Buenos Aires’te giydiğim gelinliği istedi benden. Daha doğrusu modelini. O uzun beyaz elbiseyi, bir daha bir yerlerde giyme olasılığım yok, insanlar gece kıyafeti niyetine gelinlik giyemiyorlar... Demek istiyorum ki, dolapta asılı duracağına birinin işine yaraması iyi bir fikirmiş gibi geldi.\r\n\r\nAma ben Dubai’de olduğum için, okurumun evdeki yardımcım Leman’la temas kurmasını istedim. Leman’ın da telefonunu verdim. \r\n\r\nVermez olaydım...\r\n\r\nKadıncağıza ve kocasına hayatı zindan etmişler.\r\n\r\nO telefonu günlerce çaldıranların sadece biri kadınmış, o da gelinliğin yeni sahibi...\r\n\r\nOnun dışında arayan herkes erkekmiş.\r\n\r\nVe ne ayıp teklifler, ağza alınmayan küfürler.\r\n\r\n‘Sen Hülya Avşar mısın?’ diyenler.\r\n\r\n‘Gelinlik pazarlıyormuşsunuz?’ diye ekleyenler.\r\n\r\nDaha neler neler...\r\n\r\nO numara gece gündüz çalmaya devam etmiş.\r\n\r\nŞaka birden nasıl kaka oluyor...\r\n\r\nÖğrenmiş oldum.\r\n\r\nLeman adına çok üzüldüm.\r\n\r\nAma onu arayan densizler adına çok daha fazla üzüldüm!\r\n\r\nBoyunuz bir karış daha büyümüş oldu değil mi?\r\n\r\nGeveze Hooijdonk\r\n\r\nElhamdülillah Fenerbahçeliyim. İki yıl üst üste şampiyonluk iyi geldi. Çünkü sevgilime iyi geldi. O iyilik, haliyle bana da sirayet etti. İlk yıl şampiyonluğun müsebbibi Daum’un bile kabul ettiği gibi Pierre Van Hooijdonk idi. \r\n\r\nAma 2. yıl, herkes biliyor ki, Hooijdonk dışarıda kaldı.\r\n\r\nDaum, Alex, Aziz Yıldırım ve Fenerbahçe el birliğiyle 2. yılı da zaferle tamamladılar.\r\n\r\nŞimdi Hooijdonk’un giderayak konuşması doğru mu, yanlış mı?\r\n\r\nYakışır mı, yakışmaz mı?\r\n\r\nHaklı mı, haksız mı?\r\n\r\nBir kere şu var: Haklı bile olsa susması gereken bir zaman. Gidiyorsun, artık ortalığı karıştırmanın bir manası yok. Bir de delikanlılığa sığmaz! Madem böyle düşünüyordun neden zamanında fikrini açıklamadın? Sinsi misin be adam! Şimdi bavulları topladıktan sonra küfür kıyamet, ağzına geleni söylemek yakışmaz insana. Tabii hepsinden daha zeki olan Daum, fırsatı kaçırmadı, ‘Herkes Hooijdonk’un nasıl biri olduğunu işte şimdi gördü’ dedi. \r\n\r\nNe kadar sevilen biri bile olsa, Pierre Van Hooijdonk bu son atakta açığa düştü...\r\n\r\nDubai’den H A B E R L E R\r\n\r\n3‘Tüm dünyada Lübnan lokantaları yükseliyor. Osmanlı mutfağının esamisi bile okunmuyor...’ diye kahrolurken, Dubai’de temmuz başında bir Osmanlı- Türk restoranı açılacağını öğrendim, acayip sevindim. Restoran Müdürü Murat Neptün ve şef Zeki Polatkesen, Le Meridien Grubu’na ait Grosvenor House Oteli’nin içinde açılacak Ottomans Fine Dining için bu aralar harıl harıl çalışıyorlar. Eski Osmanlı yemek pişirme geleneklerini, modern Türk sunumuyla müşterilerine tattırmaya çalışacaklarmış. Ne diyeyim, kolay gelsin onlara... \r\n\r\n3 Geçtiğimiz günlerde International Women Club’ın bir toplantısına gittim. Konu Türkiye idi. Tahmin edeceğiniz gibi, katılımcılar safi kadındı. Her dilden, her ırktan. Türk Hava Yolları sponsor olmuştu. Elçiliğin de katkıları vardı. Ben de Türk medyasını temsilen orada bulunuyordum! Eksiği gediği de olsa, Türkiye’yi tanıtmak için yapılan her şey bence değerli...\r\n\r\n3 Dubai’ye gelen pek çok şarkıcı, Hilton ve benzeri otellerde ikamet ettikten sonra, dönüşte ‘Burj el Arap’ta kaldım, şahaneydi!’ diye üfürüyormuş. Türkiye’de anlaşılmıyor ama Dubai’deki Türkler işin aslını biliyor. Bana da bu tür hikayeler komik geliyor. 7 yıldızlı Burj el Arap’ta kalmak, güya söz konusu kadınların fiyatını artırıyor. Allah akıl fikir versin! \r\n", "Gel benimle... \r\n \r\n\r\n \r\nErişginim. Yetişkinim. Olgunum. Dolgunum. Ve dulum.\r\n\r\nGençliğe Hitabe gibi oldu ama ben 31 yaşındayım. Hatta32! Artık 20'lerimde olduğu gibi, içimden geldiği gibi davranamam. Yapamam. Hep iç seslerime kulak asamam. Büyüdüm ben. Makul olmalıyım. Mantıklı olmalıyım. Oturaklı olmalıyım. Sürekli yüreğimin götürdüğü yere gidiyorum. Oberjin miyim neyim ben? Olmaz! Artık değil. Gitmeyeceğim. Ih ıh.\r\n\r\nÇünkü mantıklı değil...\r\n\r\n* * *\r\n\r\nAllah var...\r\n\r\nBir hafta dayandım.\r\n\r\nSon derece makul bir kadın gibi davrandım.\r\n\r\nYani mantığım, Cumartesi'ye kadar benimleydi.\r\n\r\nOnu en son, o zaman gördüm.\r\n\r\nAma gitti.\r\n\r\nBeni terketti.\r\n\r\nOlay şöyle gerçekleşti:\r\n\r\nHavaalanına ‘‘adı bende saklı adam’’ı yolcu etmeye gittim. Üç gün ayrı kalacağız diye kahroluyoruz. Karalar bağlamışız. Müthiş bir matem havası. O 72 saat nasıl geçer? Gidiyor ya, kalbimin ucu ilkokul çocuklarının defter sayfaları gibi bükülüyor. Ona sonsuza kadar el sallayacağım ve arkasından ağlayacağım, rolüm bu. Ama çok acı çekiyoruz. Yapışmışız birbirimize, ayrılmak istemiyoruz. Gerçekten O 72 saat nasıl geçer?\r\n\r\n‘‘Adı bende saklı’’ adam birden bire...\r\n\r\n- Gel benimle diyor. \r\n\r\n- Yemek yeriz, sinemaya gideriz yarın sabah dönersin!\r\n\r\n- Delirdin mi? diyorum.\r\n\r\n- Akşam yemeği için Londra'ya gidilir mi? Onca yol tepilir mi? Cumartesi akşam git, Pazar sabah dön! Yapılmaz. İsraf. Günah. Döverler adamı. Hem gerçekten mantıksız.\r\n\r\n- Ben hayatım boyunca mantıklıydım diyor.\r\n\r\n- İyi ama ben de hep mantıksızdım diyorum. Değişmek istiyorum, büyümek istiyorum...\r\n\r\nBirden iyice saçmalıyorum:\r\n\r\n- Diş fırçam yok yanımda...\r\n\r\n- Ama pasaportun var diyor, bize de o gerekiyor. \r\n\r\nVe o sihirli cümleyi yine söylüyor:\r\n\r\n- Gel benimle... Hem inince midye yeriz.\r\n\r\n- Alçaklık ediyorsun, o midyeleri çok sevdiğimi biliyorsun, beni baştan çıkarıyorsun! Gerçekten olmaz. Vallahi mantıklı değil. Hem evde ışıkları açık bıraktım. Müzik seti bile çalışıyor, birazdan geri dönerim diye kapatmadım.\r\n\r\n- Gel benimle...\r\n\r\n* * *\r\n\r\nİnsan, birini yolcu etmeye gidip, yolcu etmekten vazgeçip onunla birlikte uçağa biner mi? \r\n\r\nBiner. \r\n\r\nBazen birinin ‘‘gel benimle’’ demesi yeter. \r\n\r\nGidersin.\r\n\r\nKalbinin sesini dinlersin.\r\n\r\nİyi de edersin. \r\n\r\nİnanılmaz eğlenirsin. \r\n\r\nBir de uçakta içersin.\r\n\r\nVe ne olur?\r\n\r\nOlayın kendisi, yanındaki adamın cazibesi ve içki seni çarptığı için Londra'ya sarhoş inersin!\r\n\r\nPasaporta zikziklar çizerek ilerlersin...\r\n\r\nBu kadar mutlu olmayı hakedecek ne yaptım dersin...\r\n\r\n* * *\r\n\r\n- İyi misin? Az kaldı otele...\r\n\r\n‘‘Londra'daki en gıcır ve yeni taksiyi seçmek zorunda mıydın? Ayıp olacak şöföre...’’ demeye kalmadan ‘‘adı bende saklı adam’’, ne demek istediğimi anlıyor ve kucağında duran dergini bir sayfasından külah yaparak bana uzatıyor. Uzatıyor ki, daha fazla içimde tutamadığım kırmızı şaraplar, dışarı çıkabilsin...\r\n\r\nKusuyorum ve gülüyorum.\r\n\r\nO İngiliz şöför bile gülüyor halimize.\r\n\r\n* * *\r\n\r\nÜstüm başım batmış bir vaziyette odaya giriyoruz.\r\n\r\nHevesinizi kursağınızda bırakmak istemem ama...\r\n\r\nBir duş ve ben sızıyorum!\r\n\r\nBir kaç saat sonra ‘‘Aman Tanrım, Londra'ya sızmaya mı geldim?’’ diye panik içinde uyanıyorum. Saat gecenin üçü. Şahane midyeci çoktan kapanmış. O saate gidecek filim filan da yok. Ama nasıl huzurluyum. ‘‘Adı bende saklı adam’’, pantolonomu yıkamış, ıslık çalarak fönle onu kurutuyor. Demek bitmedi gece! Gecenin o saatinde kendimizi Londra sokaklarına vuruyoruz. Kendimize Chinetown'da 24 saat açık bir lokanta buluyoruz.\r\n\r\nHerşey inanılmaz romantik ve büyülü.\r\n\r\nİyi ki mantıklı ve makul davranmamışım...\r\n\r\n‘‘Gel benimle’’ diyen bir adamın peşinden Londra'ya gelmiştim.\r\n\r\nHiç uyumadan Heatrow'a gidiyorum.\r\n\r\nO şimdi başka bir yere uçuyor.\r\n\r\nBen ise Türkiye'ye dönüyorum.\r\n\r\nHavadayız yani.\r\n\r\nAyaklarımız yere basmıyor yani!\r\n\r\nEn azından benim.\r\n\r\nBu satırları da uçakta yazıyorum.\r\n\r\nBen bu yazıda ne anlatmaya çalışıyorum?\r\n\r\n1) Aşk varsa mantık yok.\r\n\r\n2) Sürekli makul olacağız da ne olacak? Madalya mı takacaklar? Mantıklı bir kadın olma hayallerimi 20 yıl kadar ertelemeye karar verdim, değişmeyeceğim anasını satayım.\r\n\r\n3) Doğru insan ‘‘Gel benimle’’ derse, nah gitmezsiniz!\r\n\r\n4) Hayat güzel ve ben hiç olmadığım kadar çok mutluyum.\r\n \r\n" ]
[ "aar", "aar", "aar", "aar", "aar", "aar", "aar", "aar", "aar", "aar", "aar", "aar", "aar", "aar", "aar", "aar", "aar", "aar", "aar", "aar", "aar", "aar", "aar", "aar", "aar", "aar", "aar", "aar", "aar", "aar", "aar", "aar", "aar", "aar", "aar" ]
[ " İlginç ve şık protesto\r\n\r\nSezonun başlaması ile birlikte Galatasaray taraftarı yönetime tepki göstermeye başladı. Ali Sami Yen'deki Malatyaspor maçında bu tepki hayli ilginç, bir o kadar da şıktı. \r\n\"Protestonun şıkı olur mu?\" demeyin. Olmalı ki; maç sonrası Başkan Özhan Canaydın da demeçleri ile bunu teyid etti. \r\nDaha önce rastladığımız argo tekerlemelere, kendini kaybetmişçesine sinkaflı naralara rastlamadık bu protestoda. \r\nHele hele maç çıkışı gözleri yuvalarından fırlarcasına, başkanın önünü kesen yarım alkollü hırçın gençlere\" de rastlamadık. \r\nNe yaptılar; numaralı tribünde \"beyaz mendil\" sallayarak başlatılan alkışlı protestoya eşlik etti tüm taraftarlar.\r\nHatta \"Yönetim istifa\" sloganına dahi karşı koyarak süratlendirdiler alkışlı protestolarını! İşte bu protesto sarıkırmızılı kulüpteki vahim durumun en bariz ispatı oldu! \r\nKüfür edip bağırmayan, suskun ancak avuçlarını patlarcasına alkışlayan, kararlı \"beyaz mendilli\" adamlar durumun vehametini açıkça ortaya koyuyordu. \r\n\r\nASIL NEDEN TRANSFER \r\nTaraftar bu protestonun tek nedenini transfer politikasındaki tutarsızlığa bağlıyordu. \"Aldık, alıyoruz\" diye umut dağıtılan ama sonuçlandırılmayan transfer onurlarına dokunmuştu! Galatasaraylı gençler, küçük düşmüş hissediyorlardı kendilerini! Takımdaki futbolcular ve Gerets bile bu gerçeği fark etmişti. Transfer olmasa da olabilir diyerek çıkmaya çalışıyorlardı bu havadan ama bol gollü galibiyetler bile teskin etmiyordu artık taraftarı. Transferlerde hatalı davranan yönetim düşmüştü seyircinin gönlünden. \r\nStatda izlediğim oydu ki, istinasız istifadan yana idi herkes. İnanıyorum ki bu ortamda başkan ve yöneticiler sevinmedi 5-2'lik galibiyete. Çünkü onlarda anlıyordu artık bu işte dikiş tutmayacağını. \r\nHerşeye direnmek mümkündü belki ama; \r\nonuru kırık, gönüllü ve kararlı organize kitlelere asla! \r\n \r\n ", "Universiade'den Formula'ya\r\n\r\nUniversiade ve Formula tohumları 200102'li yıllarda atılıp, o tarihlerde yayınlanan spor organizasyonlarıdır. \r\nRahmetli Piriştina ve eski İTO Başkanı Mehmet Yıldırım'ın her iki organizasyona hayli katkıları olmuştur.\r\nÜniversiade 11 Ağustos'ta start aldı. Formula 1 de hafta sonunda icra edilecek.\r\nSporun yadsınmaz iletişim özelliği dikkate alındığında bir fırsattı bu organizasyonlar.\r\n11 Ağustos 2005'te İzmir Atatürk Stadı'nda yapılan açılış töreni fena olmadı.\r\n7 bin metre karelik alanda orta sahada cılız kalan gösteriler haricinde serenomiler iyiydi.\r\nŞimdi birileri \"Hep eleştiri mi?\" moduna girip karşı çıkabilir, fakat önemli değil.\r\nMeslekleri olma ihtimaliyle bu tür organizasyonları en iyi değerlendirebilecek beden eğitimcilerin kanaati önemlidir.\r\nUzman değerlendirmelerine göre 40-50 kişilik folklar gruplarının orta yuvarlaktaki gösterileri zayıf kalmıştır. Bu gösteriler esnasında yan alan fon oluşturularak gruplar alışı daha da güçlendirebilirdi.\r\nKüçük ayrıntıya rağmen açılış serenomosinde maksat hasıl olmuştur.\r\nAncak müsabakalarda umulanı bulamadığımız da ortadadır! \r\nBu esnada Başbakan Yardımcısı Şahin'in futboldaki yenilgiden sonra federasyon ve kulüplere tepkili demeci de karambole gitmiştir.\r\nAçılışı dolduran 40 bin kişiden sonra atletizm müsabakalarında kimsenin olmayışı spor kültürümüzün iddia edildiği kadar iyi olmadığını kanıtlamaktadır.\r\nBu demektir ki, sporda herşey söylenildiği gibi iyi gitmemektedir.\r\nUmarız ki ikinci büyük organizasyon Formula bundan daha başarılı olsun.\r\nHer iki organizasyonlara emekleri geçen yeni yöneticiler yanında rahmetli Piriştina ile Mehmet Yıldırım teşekkür safhasında unutulmasın. \r\n", "Futbol terörü yasası \r\n\r\nFutbol terörü yasası taslağı TBMM adalet komisyonuna ulaştı. Taslak komisyona gelene kadar, taslağı hazırlayan yetkililer sağlıklı bir çalışma yapmak yerine protokollerde işin lobisini yapmakla meşguller. Hazırlayıcılar özellikle \"Sportif Protokollerde\" kahraman edasıyla sorular yağdırıyor: \"Yasa taslağını nasıl buldunuz?\" \"Mükemmel bir taslak değil mi?\" \"Yasallaşınca Türk Futbolu mutlaka teröristlerden kurtulacak!\" Birileri de dişlerini göstererek taslağı hazırlayanları onore etmekle meşgul: \"Harika olmuş..\" \"Mükemmel hazırlanmışsınız.\" \"Sizler birer kahramansınız.\" Böyle ortamlarda başka ne beklenebilirdi ki? Büyük otel lobilerinin veya sportif açılış törenlerinin klasik ve sahte muhabbetleriydi bunlar. Kendilerine kanun taslağı sorulanlar; sözde bilirkişi ve ellerini sıcak sudan soğuk suya sokmayan \"Spor ustaları\" idi tabii!.. Futbol müsabakalarının başlamasına 15 dakika kala stada gelip en iyi yerde oturmak isteyen \"Futbol Aristokratları\" idi yani. Oysa yasa taslağının mükemmel olması için asıl sorulması gereken spor emekçilerine hiç danışan yok!.. Stadı müsabakalara hazırlayanlara, müsabaka günü güvenlik dahil her türlü tedbiri alanlara stada seyirciyi kabul ve tahliye edenlere yani futbol organizasyonunun mutfağındakilere hiç soran yoktu! Peki nasıl futbol terörü yasası bu? Nerede futbolun beşiği İstanbul'daki 2002 tarihli güvenlik yasasını yazanların görüşleri? Nerede İstanbul Eski Emniyet Müdürü \"Mehmet AĞAR\" zamanında alınan tedbirleri uygulayanların görüşleri? Nerede İl Spor Güvenlik Kurulu tecrübeli üyelerinin raporları.? Yok, tabii yok! Çünkü tecrübeye itibar da yok. Danışma, istişare sözde kalmış. Popülizm ve egoizm sahnede! Bu şartlarda bu yasadan fayda ummak da hayal olmalı. Aynen 500'den fazla işçi çalıştıran kuruluşların spor tesisi yaptırma mecburiyetlerini vurgulayan yasa gibi, mevcut böyle bir yasayı da uygulayabiliyor musunuz? Yasayı çıkartmak ayrı, işletmek daha ayrı. İşte tüm bu mülahazaları dikkatle incelemek tecrübeyle dolu Komisyon Başkanı Sn. Köksal TOPTAN'ın ana hedefi olmalı. \r\n", "Siyasallaşan UEFA \r\n\r\nAvrupa'daki birçok ülkenin dışişleri bakanlıklarının, Türkiye'ye yapılacak seyahatlerin ertelenmesi tavsiyesi üzerine UEFA karar alıyor!.. \r\n-Alınan mesnetsiz ve varsayımlara dayalı kararla; G.Saray ve Beşiktaş kulüplerimiz mağdur ediliyor. \r\n- Saha ve seyirci avantaj dengesi kayboluyor. \r\n-UEFA'ya olan, güven duygusu zedeleniyor. \r\n-Ülkemizin prestiji sarsılıyor. Ülkemizde sık rastlanmayan ve münferit olay olan, bir-iki bombanın başımıza açtıklarına bakınız. Türkiye dışında, yıllarca süregelen terör eylemlerine rağmen, sportif faaliyetlerine ara vermeyen Avrupa, ülkemizde münferiden gelişen bir-iki olay için, evsahibi olduğumuz maçları başka sahalara alıyor. UEFA, G.Saray ve Beşiktaş kulüplerimiz nezdinde, ülkemizi cezalandırıyor. \"Gün, bugün; devir, bu devir\" diyerek kenetlenmesi ve ivedi tedbirleri alması gereken kişiler ise, hâlâ şahsi mülahazalarla, televizyon programlarında birbirlerini kırmakla meşguller!.. Bu da yetmiyormuşcasına, bir televizyon programında Beşiktaş Başkan Vekili Sn. H.Güreli, sahanın değişmesinin, ciddi bir külfet getirmediğini ısrarla savunuyor. Hayret ettim..! \r\n-UEFA'nın bu kararı, Beşiktaş Kulübü'nü deplasman gideri, seyahat, konaklama, saha kirası, güvenlik ödemesi gibi maddi ve manevi zahmetlerle karşı karşıya getirmiyor mu? \r\n-Bu, kurumun zararı değil mi? \r\n-Üstelik, ülkemizin prestij kaybı hiç mi hesap edilmiyor? \r\n-UEFA, bu koca Cumhuriyet'i, bedevi devleti mi sanıyor? Bunun böyle olmadığını, yüce milletimiz bir gün mutlaka ispat edecektir. \r\n", "Tepkinin yanlış hedefi\r\n\r\nBeklenen Beşiktaş-Fenerbahçe derbisi, 2-1 sarılacivertli takım lehine bir skorla kapandı. Derbilerde favori olmadığı bilinmesine rağmen Malmö maçı sonrası bu sonuç sürpriz olmadı.\r\nMaçtaki skora hiç tepki gösterilmezken bir miktar Fenerbahçeli seyircinin maça gelmesi büyük tepki topladı. Demek ki skor değil, maça gelen 150-200 seyirci asıl sürpriz oluyordu.\r\nBunun için daha maçın başında 'kızılca kıyamet' in koparılmasına anlam veremedim.\r\nOlay, ani ortaya çıkan basit bir şaşkınlığın geçici toplumsal tepkisi olarak telakki edilmeliydi. Oysa daha önce derbilerde yaşanan vahşet görüntüleri olmadan sürdürülen tepki ve karşısındaki panik, anlaşılmazdı. Yarın Beşiktaşlı 300-500 seyircinin Ali Sami Yen veya Şükrü Saracoğlu'na münferiden gitmesi kadar normal bir şey olabilir mi? Bunun sonucunda aşağı yukarı tüm stadın devletin valisi aleyhine tezahürat yapması doğru mudur? İlk örneği İnönü'de, valiyi kırarcasına yapılan anlamsız tepkinin yarın diğer statlara örnek olmaması için spor güvenlik kurulunu iyi bilmek gerekir. Spor güvenlik kurulları, sezon başları ve önem derecesi yüksek olan maçlar öncesi toplanan 10 kişinin iştirak ettiği kuruldur. Bu kurulda müsabık kulüp başkanları, federasyon başkanı, il spor müdürü, emniyet müdürü, jandarma komutanı, TSYD başkanı v.s. görüşlerini bildirir; vali de kendilerini koordine eder. \r\nBeşiktaş-F.Bahçe derbisi öncesi toplanan kurul; \r\n* 'Derbide misafir taraftara yer ayrılmayacak' \r\n* 'Kulüpler organize taraftar taşımayacak' 'Münferiden gelenler biletini alıp girecek, devlet de onları koruyacak' şeklinde kararlarını almıştır.\r\nEsasen bu karar spor kulüplerince alınmış, vali bey de buna uymuştur. Sözkonusu karar uyarınca Beşiktaş Kulübü, Fenerbahçe'ye özel bir kontenjan ayırmamıştır. Fenerbahçe Kulübü de organize bir şekilde maça seyirci taşımamıştır. Hadise, Fenerbahçeli bir miktar taraftarın biletini alıp maça gelmesi şeklinde gerçekleşmiştir. Olayın meydana geliş şeklinde bir anormallik görülmemektedir. Bu sürpriz gelişme, ani ortaya çıkınca da acımasız ve haksız bir tepkiye neden olmuştur.\r\nTepkinin acımasızlığının nedeni valiye, 'yani yanlış adrese' konulmasındandır.\r\nFenerbahçeli taraftarların sahadan çıkartılmasına gösterilecek tek gerekçe, 150 kişinin organize geldiği iddiasıdır.\r\nŞimdi bu olağan durumda 10 kişilik spor güvenlik kurulunda sadece valiyi hedef alarak tezahürat yapmak, problemi çözmez.\r\nAynı hadisenin tekrarında da valilik makamının bugün İnönü'de, yarın Ali Sami Yen de, öbür gün de Şükrü Saracoğlu'nda yıpratılması kimseye yarar getirmez. \r\nUnutmayınız ki, ufak tefek işler için haksız yıpratılan devlete yarın sizin de ihtiyacınız olabilir. Ayrıca alicenap bir tavırla yerinden yarım doğrularak tezahüratı engellemeye çalışan ikinci başkan Murat Aksu'nun 'valiyi koruma içgüdüsü' şık oldu.\r\nUmarım, onun bu yaptığı hafızası güçlü zihinlerden asla silinmez. \r\n", "Sadece federasyonlar mı?\r\n\r\nİzlendiği gibi Türk sporunda infiale neden olan, \"2006 Dünya Kupası finallerine katılamamak\" başta olmak üzere her branşta ciddi bir çöküş yaşanmaktadır. Uzun süredir sporda izlenen bu ciddi başarısızlığın artık önlenemeyeceği gerçeği, hükümet üyelerini de endişelendirmiş olmalı ki, Sayın Mehmet Ali ŞAHİN açıklama yapmaya mecbur kalmıştır. \r\nSpordan Sorumlu Bakanımız \"Başarısız federasyon başkanları ve yöneticilerin kendiliğinden istifasını\" istemektedir.\r\nBakan Şahin, açıklamaları ile \"spor kamuoyunda biriken bu negatif enerjiyi siyasi bir manevra ile boşaltmış\", şüphesiz ilk planda bundan sempati de kazanmıştır.\r\nAncak, spor kamuoyunun gerginliğinden istifade ile kazanılan bu sempati \"spor idaresindeki başarısızlık gerçeğini\" ortadan kaldırmamıştır. Sayın Bakan açıklamalarında haklıdır. Türk sporu başarısızdır ve iyi yönetilmemektedir. \r\nAncak başarısızlık, sadece federasyon ve yönetimleri ile sınırlı değildir; onları yönetmeye çalışan Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğü'nü de kapsamaktadır. \r\nŞimdi başarısızlıktan şikayet eden Sn.Şahin'e dört sorumuz var: 1.Başarısız kabul edilen federasyon başkanlarının seçimini GSGM yaptırmadı mı?\r\n2.Futbol Federasyonu oluşurken hükümete yakın kaynaklarca kendilerine bazı isimler önerilmedi mi?\r\n3.Federasyon Başkanları seçilirken uzmanlığa, ilime ve liyakata dikkat edildi mi?\r\n4.Adamlarımız seçilsin diye Spor İl Müdürlüklerine telefonla baskı yapıldı mı?\r\nEğer vicdani cevaplarınız;\r\n1.Yaptırdı\r\n2.Önerildi \r\n3.Edilmedi \r\n4.Yapıldı\r\nşeklinde ise, bu başarısızlıkta seçimlere müdahil olan emrinizdeki memurların veya kurullar oluşurken dahlinizin hiç rolü yok mu? Evet aynen böyle Bugün şikayetçi olunan başarısızlığın en büyük nedenlerinden biri, Sn. Cumhurbaşkanı'nın da yeterli görmeyerek asaleten atamasını yapmadığı spor teşkilatı yönetimidir.\r\nFutbol Federasyonu'nun yönetimine de \"Şunu al, bunu al\" diye müdahale edilmesi de bir diğer nedendir.\r\nEğer siz, Judo Federasyonu'nun başına eski milli sporcu Doç. Dr. Ali DEMİR'in yerine, hiç titri olmayan birini seçtirirseniz; \r\nOlimpiyatlardan madalyalarla dönen tecrübeli Halter Federasyonu Başkanı NOHUT'un yerine başkasını seçtirirseniz; \r\nYüzme Federasyonu Başkanı Haluk TOYGARLI'yı istifa ettirip yerine yüzme ile ilgisi bulunmayan, bizim de ahbabımız Sn. Sema KÜÇÜKSÖZ'ü getirirseniz bu neticeler maalesef kaçınılmaz olur. Sizler de bundan şikayetçi olamazsınız. \r\nÇözüm ise, sadece başarısız federasyonların değil, onların seçilmelerine ve atanmalarına vesile olanların da toptan istifası olmalıdır.\r\n", "'Almanağı toplatın' demek yetmez\r\n\r\nBen size dememiş miydim \"İşi ehline veriniz, yaptığınız işi iyi biliniz, görüntüyü de sağlam yapınız\" diye! Neydi görüntüyü sağlam yapmak? Tabii ki dik durmak ve temsil etmek.\r\nOldu mu? Milli maçtan sonra federasyon ve diğer kurumlar böyle bir tavır sergiledi mi? FIFA'nın almanağına ve şartlı soruşturmaya bakılırsa olmamış gibi gözüküyor. \r\nMaç esnasında Türk seyircisinin hiçbir taşkınlığı oldu mu? Hayır. Öyleyse maç sonu futbolcular arasındaki basit itişmeler nedeniyle Türk Milli Takım kafilesinin neredeyse tamamının İsviçre'ye taşınması niye? \r\nGarip bir duyguyla kendimizi savunalım derken, bir de 'FIFA'nın bastırdığı kitapçıkta, Türkiye'deki dil skandalıyla' karşılaşıyoruz.\r\nOlacak iş değil. FIFA, Türkiye'nin resmi dilini karıştırıyor. Ardından FIFA Genel Sekreteri özür dileyip, hatanın ikinci baskıda düzeltileceğini beyan ediyor. Anladık! Bu dil skandalı ikinci baskıda düzelecek de! Birinci baskı ne olacak? Öyle anlaşılıyor ki \" Kürtçe Türkiye'nin resmi dilidir\" cümlesini kitaba koydurtan lobi, devletin kurumlarından daha etkili.\r\nFederasyon İkinci Başkanı Hasan Doğan, \"Özür dilemek yetmez, almanağın toplatılması lazım\" diyor. Biz de aynı şeyleri söylüyoruz. Ama \"Almanağı toplatın\" demek de yetmez. Büyük bir devletin, büyük bir kurumu olmak istiyor musunuz? Toplatın almanağı da görelim! Hodri meydan! \r\n", "Karizma korunmalı!\r\n\r\nGeçen yıldan beri Fenerbahçe transfer politikasını iki temel prensibe oturttu. a) Gizem, b) Gerekli mevkiye transfer. \r\nYönetimin kararlılıkla izlediği tek yol bu. Bu yöntemle \" kuvvetli kurumsallaşma \" sinyalleri veren Fenerbahçe'de hakim bir \"imaj\"da oluştu. \r\nFenerbahçe'de para problemi yoktur! İstediği transferi yapar! \r\nFutbolla uzaktan yakından ilğili kime sorsanız genel kanaati budur. F.Bahçe iki yıldır kime talip olmuşsa \" dillendirmeden \"basıp parayı almıştır. Başkan ve transfer komitesi de bu tarz alışverişten \" umduğunu bulmuş \"olmalı ki sistem de sürmektedir. Bu süreçte garip olan tek şey \" her yeni transferin ardından \" Daum'un açıklamaları olmaktadır. Daum'ca gündemde tutulan \"Şampiyonlar Ligi için kadronun yetersizliği\" bir planın parçası mıdır bilemiyorum! Bilemiyorum çünkü; basın yolu ile sürekli gündemde tutulan eksik kadro tezi başarısızlık için bir mazeret i de akıllara getirebilir! Ayrıca eksilen Hooijdonk ve Serhat' ın yerlerini doldurmaksızın Anelka transferinden bahsetmek Fenerbahçe'nin yakaladığı imaja da ters düşer! Başka bir deyişle Anelka'nın satılmasına teşebbüs karizmayı çizdirmek anlamına da gelebilir. Daum'a göre hala kadronun kurulamadığı bu ortamda, Anelka satışından söz etmek şüphesiz yanlış olur. Bu şartlar altında Anelka'yı satmak mı? Sakın ha sakın..! Bu dedikodu bizi Beşiktaş'ın İlhan Mansız'ı gönderme sürecine kadar götürdü... İlhan'ı kar için satan Beşiktaş'ın, dikiş tutmayan hali de hala unutulmadı! Yani mutlaka para da önemlidir de, ya imaj! Hadi bakalım başkan; ağalık vermekle, yiğitlik vurmakla... \r\n\r\nTRABZON'UN GÖREVLERİ \r\nŞampiyonlar Ligi 2. ön eleme turu müsabakalarında Trabzonspor'un, Kıbrıs Rum Kesimi'nden Anorthosis ile eşleşmesi, bir Türk takımı ile adadaki Rum ekipleri arasında 2. kez tur mücadelesi anlamına geliyordu. 1986'dan bu yana ikinci eşleşmeye rağmen 1. müsabaka Trabzonspor'un gayretleri ile 26 Temmuz 2005'te oynanabildi! Diplomatik tavrında başarı sağlayan Trabzonspor maalesef futbolda bizi mahçup etti. 3-1'lik Anorthosis malubiyeti ile yıkılan Türk insanının tek umut ve beklentisi kaldı: 1 hafta sonra Trabzon'da finali almak. T ürk taraftarın kırılan onuru ancak böyle tamir edilir. \r\n", "AB ve protokol tribünü\r\n\r\nŞu anda Türkiye'nin en önemli uğraşı, Avrupa Birliği'ne tam üyelik çabalarıdır. Sokağımızdan, mutfağımıza, eğitimimizden yargımıza her sektörün dizaynı AB müzakerelerinde yer alıyor. Dün medeniyet götürdüğümüz Avrupalı bugün insanımızın kaderinin yeniden dizaynı ile meşgul... Bizler ise safa geçmiş, \"modern Avrupa'nın dinmez isteklerini\" yerine getirme çabasındayız... Amacımız Avrupalı efendilerin direktifleri doğrultusunda kokoreçe kadar her şeye bir standart getirmek. Bu yolda aşamadıklarımızı ya da işimize gelenleri \"AB istiyor\" bahanesi ile bir çırpıda yapıyoruz. \r\nİşimize gelmeyenleri ise yapmamakta direniyoruz. \r\n\r\nİL MÜDÜRLERİNİN SUÇU YOK \r\nBunun en bariz örneği ülkemizdeki protokol tribünü uygulamasıdır. \"Tribune d'honeur\" , şeref tribünü veya VIP, statlarda sporla ilgili kişilere ayrılan bölümlerdir. Avrupa'dakilerle bizimkileri kıyaslarsak isimleri hariç benzer yanları yok. Avrupa'da bu bölümlere sporla ilgisi olmayan kimsenin girme şansı yok. \r\nAkreditasyon yaptırmadıysanız ve yer kalmamışsa şansınız yine yok. Biz bunları zamanın spor bakanı Sayın Ünlü ile Monaco'da izlediğimiz G.Saray maçında bizzat yaşadık.\r\nParis eski Büyükelçimiz Sönmez Köksal sayesinde Monaco-G.Saray maçını özel locada ne şartlarda seyrettiğimizi bir Allah biliyor bir de biz. Ya bizim protokol tribünlerimiz? \r\nAkıllara zarar... Protokol tribünleri futbolla ilgisi olmayan çok kardeşli aile bireylerinin devam ettiği bölümlere dönmüş. Bir şey başarmak için gayretle çalışan il müdürlerinin bu hususta hiçbir kusurları yok. Çünkü olay kendilerini aşmış. Görevlilerin manevi baskı altındaki streslerini hissetmemek mümkün değil. Bu tespitleri merak edenler kafalarını kaldırıp protokol tribünlerine baksınlar. \r\n\r\nKIZARMIŞ YÜZLERİ GÖRECEKSİNİZ \r\nHak etmeden orada oturanları kızaran yüzlerinden hemen tanıyacaklar. 15-16 yaşındaki çocuklarını utanmadan protokola getirenleri göreceksiniz. Şimdi birileri \"Sizin zamanınızda da böyle değil miydi?\" diye sorarsa cevabım \"Hayır\" dır.\r\nProtokol tribünleri hiç bu kadar alakasız olmamıştı. Şimdi yıllarca mücadelesini verdiğimiz protokol uygulamasından geri adım atıyorum. \"Sen de mi Vedat Bayram?\" diyen olursa \"Evet ben de. Bu gördüklerimden sonra değiştim\" diyorum. \r\nEğer AB'ye girmek için Türkiye'deki şartlar yeniden düzenleniyorsa; önce protokol tribünlerinden başlanmalıdır. \r\nZira birileri burayı babasının malı gibi kullanmaktadır. ", "Atletizmde neler oluyor? \r\n\r\nMensubu olmaktan iftihar ettiğimiz milletimizin, sportif başarıları tabii ki bizi mutlu etmektedir. Genel olarak, 1985 tarihinden itibaren, çim saha zeminlerindeki iyileştirmeyle başlayan spor konularındaki gelişmeler, özellikle 1999-2002 tarihleri arasında en üst seviyeye çıkmış, bu gelişmede 'sportif başarıyı' kamçılamıştır. Bu dönemlerin getirisi olarak, sportif faaliyetlerde, sürekli bir yükseliş izlenirken, 'atletizm' branşı da buna dahil olmuştur. Atletizmde, yıllardan beri özlenen başarı yakalanıp, tam yüzümüz gülecekken yine en büyük rakibimiz kendimizcesine, amatör hatalarla yükselişi durdurma çabalarına şahit oluyoruz. Hayret edilircesine, basit gerekçelerle dünya 5'incisi olmuş bir sporcumuzun antrenörüne ceza veriyoruz. Hem de, bunu istikbalde olimpiyat şampiyonluğu beklediğimiz Elvan'a Avrupa kros şampiyonasına 10 gün kala yapıyorsunuz!.. Kardeşim, siz bu atletimizi birkaç gün sonra, İskoçya'da Edinburg'da Avrupa kros şampiyonasında koşturmayacak mısınız? Koşturacaksanız, basına yansıyan basit mülahazalarla, 'çarşıya çıkmak', 'suya batmak', 'yanyatmak' gibi sudan sebeplerle, en yakın yardımcısına ve antrenörüne 10 ay ceza verilir mi? Fenerbahçe Teknik Direktörü, Daum'un, kalecisi Recep ile ilgili demeçleri ne kadar yanlış ise; Elvan Abeylegesse'nin hocası Ertan Hatipoğlu'na verilen ceza da, bu kadar yanlıştır. Kaldı ki, atletizm camiası, bu gibi hatalara zaman zaman şahit olmaktadır. Her şey çok iyi giderken, İstanbul atletizm il temsilciliklerinde, yapılması istenen değişiklik çabaları tüm muhataplarınca, çok iyi bilinmektedir ve bu garipliklerin örneğini teşkil etmektedir!.. Eğer uçak kaçırmak veya yemeğe gecikmek önemli hatalar olsaydı, dünya şampiyonasından, \"Milletvekili adayı olacağım\" diye kafileyi bırakıp, dönenlerin hataları hiç affedilmemeliydi. Ve benim değerli kardeşim, Sn. Yurdadön, kimsenin etkisinde değilse, bu işi tekrar değerlendirmelidir. Atina'da, yapılacak olan olimpiyatlarda, şampiyonluk beklediğimiz sporcumuz ve ekibi huzursuz edilerek, başarılara mani olmak gibi bir yanlışlığa düşülmemelidir. \r\n", "Rüştü ve Fenerbahçe \r\n\r\nF.Bahçe'nin eski, Milli takımımızın değişmez, Barselona'nın ise tartışmalı kalecisi. Yıldız sporcumuz ve gözbebeğimiz Rüştü, Avrupa da ülkemizin ve futbolumuzun temsilcisi. Onun başarılı olması, hangi Türk'ü mutlu etmez ki? Sevgili Rüştü'nün, Fenerbahçe'deki futbol hayatını, bir hatırlayınız. Önünde oynayan arkadaşlarına güvenerek, onlara moral dopingi yapan bir esinti ile maçlara çıkıyordu. Avrupa'dan aldığı transfer teklifleriyle, kafası karıştı ve F.Bahçe'deki, son demlerinde hatalı goller yemeye başladı. Sonunda kararını verdi ve F.Bahçe'den acı ve tatlı hatıralarla ayrıldı. F.Bahçe kalesi, önce Barselona'nın Alman kalecisi Enke'ye teslim edildi ve hemen gönderildi. Daha sonra, Ümit Milli Takımımız'ın kalesini koruyan Recep ve Volkan'a. Tabii ki bir anda 50 bin kişinin önüne çıkan, bu iki genç adam, hocaları Daum dahil, bazı kişilerce o kadar sert eleştirildi ki, 2 maçta moralman çökertildiler. Yara aldı çocuklar..! Kendilerinden, hemen çok tecrübeli bir kaleci profili beklendi. Bekleyenler de haklıydı belki. Çünkü zamanları ve dolayısı ile sabırları yoktu. Bu yanlış beklenti, olumlu netice vermeyince, paniğe kapıldılar tabii. Futbolu bilmenin, \"sporcuyu idare etmekle\" aynı şey olmadığını, bunun bir \"eğitim gerektirdiğini\" sürekli göz ardı ediyorlardı. Ya tutarsa! Tutarsa idare edenler veya fikir yürütenler, kahraman olacaklardı. Ama ya tutmaz ise? Ve tutmadı neticede. Peki şimdi ne olacak? Yapılacaklar basit. Önce Daum'un futbolcuları ile ilgili konuşması engellenmeli. Sonra Barselona'da, kendisine gereken değer verilmeyen, kendi evladımız geri çağrılmalı. Rüştü'yü çağırmak; Milli Takımımız'a sürekli oynayan bir kaleci kazandıracaktır. F.Bahçe, bir yabancı kontenjanını kaleciye kullanmayacaktır. Barselona ve Rijkaard'a da onurlu bir cevap olacaktır. Tüm bu faydalar dolayısıyla, idareciler komplekslerden arınarak ve ayıp saymadan hemen gerekli daveti yapmalıdır. Sn.H.Bilal Kutlualp' in, ATV Bizim Stadyum aracılığı ile yaptığı çağrı, resmileştirilmelidir. \r\n", "Canaydın ve diğerleri\r\n\r\nGalatasaray-Tromsö maçından sonra Teke-Tek programına konuk olan sarıkırmızılı takımın başkanı Özhan Canaydın, inanıyorum ki hayatının en sıkıntılı anlarını yaşadı. Belli ki rakibini eleyeceğini düşünerek programı kabul eden başkan, 'en yanılgılı' gününde idi.\r\nBu enteresan yanılgıyı itiraf ederek yeni bir başlangıç yapma fırsatı da yakalayan Canaydın, programı yarıda kesmek sureti ile bu şansını da kaybediyordu. Dilinin damağa yapıştığı o anı elenmenin hesap edilmediği 'stratejik hata' anı olarak isimlendirmek mümkün. \r\nZamansız katıldığı programın sıkıntısı yüzüne yansıyan G.Saray Başkanı, Ali Sami Yen ve Seyrantepe açıklamaları ile de rakiplerinin elini güçlendirmiştir. Sn. Başkan, içinde bulunduğu şaşkın ruh hali ile Ali Sami Yen'le ilgili işleri yapamadıklarını itiraf etmiştir! Bu itiraf, bir bakıma taahütlerin de yerine getirilmediği anlamı taşımaktadır. Bu duruma rağmen devlet büyüklerinin tensibi ile Seyrantepe'nin alındığı da açıklamalar arasındadır. Hele stat yapımı yanında düşünülen 'konut veya kooperatif' ayrıntısı işin asıl vahim yanıdır! \r\nBu açıklamaların ardından yarın Beşiktaş ve F.Bahçe başkanlarının devletten eşitlik isteğinde bulunma yolu açılmıştır. \r\n\r\nBEKLEYİP GÖRECEĞİZ \r\nHerşeye rağmen Galatasaray ve diğer kulüplere yalnızca yapmak için \r\n'sportif amaçlı' arazi tahsisine kimsenin itirazı olmaz. Ancak şimdi F.Bahçe Başkanı Aziz Yıldırım, \"Ben stadımı kiraladım Taahüdümü yerine getirip stadımı yeniledim ve kapasitesini artırdım.Ulaşım problemi olmayan mükemmel bir stat yaptım. Şimdi taahütlerini yerine getirmeksizin G.Saray'a tahsis üstüne tahsis yapılıyor. Dengeler bozuluyor. Günün birinde kira süren doldu 'F.Bahçe stadını geri ver' diyen çıkabilir\" derse! Beşiktaş başkanı Demirören de benzer iddiaları seslendirse \"Bu tek yanlı tahsis adil olmadı, ya bize de arazi tahsis edin ya da milyon dolarlar harcadığımız statlarımızı bize satın\" derlerse haksız mı olurlar? İşte Sayın Özhan Canaydın'ın Avrupa'ya veda şaşkınlığı ile yaptığı açıklamalarının getireceği handikapların sonucu. Bekleyip göreceğiz. ", "Voleybolda neler oluyor ? \r\n\r\nAzerbaycan'da olimpiyat vizesi almak için mücadele eden bayan voleybolcular Türk halkının takdirini toplamıştır. Nefes kesen müsabakalarla rakiplerini tek tek deviren sultanlar, final müsabakalarını kaybederek olimpiyat vizesine veda etmek zorunda kaldılar. Her şeye rağmen Türk voleybol kamuoyunu tatmin eden kızlarımız; ''Galiptir bu yolda mağlup'' özdeyişini bir kez daha yinelediler. İnsanımızın karakteristik özelliğini bir kez daha sergilediler. Turnuva final başarısı ile perçinlenmese de, yumuşak başlılığımız ile kanaatkar özelliğimiz yine ön plana çıktı. Kutluyoruz onları ve emeği geçenleri. 2004'teki olimpiyat merdivenlerini adımlamasalar da...! Ancak bu takımın eskilerden gelen bir emeğin ürünü olduğunu da unutmuyoruz. Felaket tellallığı da değil şüphesiz niyetimiz. Fakat bazı ikazları yapmakta asli görevimiz. Şu sıralarda iki hakim görüş voleybol camiasında sıralanmaktadır. Bir tarafta bu takımın oluşumunda emeği geçen eski başkan Ahmet Gülüm, diğer tarafta mevcut başkan Sn.Hüsnü Can. Biri \"gelin lobi yapalım\" derken diğeri 2008'i hedef göstermektedir. Biri \"çıkmayan candan ümit kesilmez\" tezine çalışırken, diğeri \"ölme eşeğim ölme, yonca bitsin yiyelim\" özdeyişini hatırlatan bir uzak hedef koymaktadır. Her tez ve koyulan hedefin takdirini şüphesiz voleybol kamuoyuna bırakıyorum! Ancak; yakalanan havanın kaybedilmemesinin daha akılcı olacağını düşünüyorum. Çünkü büyük kulüplerimizin \"Amatör branşlarının süratle kan kaybettiğini ibretle izliyoruz.\" Ve biz biliyoruz ki bu şartlarda böyle takımları yakalamak zordur. Ve yine biz biliyoruz ki, bu hal ve şartta 2008'lerde bu performansta olmak da zordur. \r\n", "Yaklaşan klüp kongreleri \r\n\r\nBilindiği üzere, kulüplerimiz; Gençlerimizin ruh ve fizik güzelliklerini, ön plana çıkarmayı amaçlayan kuruluşlardır. Bir başka deyişle, toplumda müesseseleşen, aile biçimli geniş gönüllü kitleleridir. İstanbul'daki üç büyük kulübümüzün kongreleri yaklaşmaktadır. \r\nBeşiktaş 25 Ocak'ta, Fenerbahçe Şubat Sonu- Mart Başında, Galatasaray ise 27 Mart' ta iç hesaplaşmalarını bu vesile ile tamamlayacaktır. Başkan ve yöneticilerin, iki yıllık performansları, kulüplerine yaptıkları maddi ve manevi katkılar, tesisleşme, sportif kurumsallaşma, başarı ve başarısızlıkları nota tabii tutulacaktır. Tüm üyeler \"eteklerindeki taşı dökecek\" haklı ve haksızı, başarılı ve başarısızı ayırt edecektir. Başarısızlar cezalandırılacak, başarılılar ise onore edilerek ödüllendirilecektir. İşte demokrasilerin gereği, üye ve gönüllülerin hassas kantarı, bu dönemde işlerini sürdürecek ve kulüplerin başarı grafiği, bu tartıya göre belirlenecektir. Bu nedenle, bu tartı tarihi, camialar için çok önem arz eder. Bu değerli yöneticiler, sadece yaptıkları başarı ve başarısızlıkları ile ölçülecekler, yanılgısına düşmemelidirler. Çünkü seçim işi, aynı zamanda bir gönül işidir. Aile fertleri, kendi aralarında tercihte bulunacaklarından, hissiyat da mutlaka ön planda olacaktır. Bu demektir ki, bu süreçte insani münasebetlere dikkat eden, el sıkarken insanların gözüne bakan, gönül alan kişiler rakiplerinden önde olacaklardır. Bir başka değişle, Adaylar \"Dil var bal eder aşı, Dil var götürür başı\" ilkesine dikkat etmelidir. Bu vesile ile tüm kulüplerimiz ve okurlarımıza yeni yılda başarılar dilerim. \r\n", "Motivasyonun belgesi\r\n\r\nSon günlerde ülkemizi temsil eden futbol ve basketbol Milli Takımlarımız ciddi sınavların arifesinde. Bu süreçte 3 Eylül 2005 tarihi \"akılların başa alınması\" için önemli ipuçları verdi.\r\nAynı tarihte Türkiye'de yaşanan iki sportif olay \"sporda motivasyonun\" önemini bir kez daha ispatladı.\r\nGrubumuzda \"bıçak sırtındaki\" Milli Takımımız, Danimarka karşısında galibiyeti uzatmada kaçırmasına rağmen başarılı idi.\r\nBasketbol Milli Takımı ise İtalya'yı \"eze eze\" ve \"açık ara\" geçti.\r\nBu neticeler hem futbolda Milli Takım'a tekrar çağrılan eski futbolcuların eleştirilerine cevap oluşturdu, hem de \"motivasyonun önemini\" ortaya koydu. \r\nDanimarka maçındaki performans Terim'in ne yapmak istediğinin \"tercümesi\" oluyordu.! Bu Türkçe tercüme \"tecrübe ve motivasyon\" idi.\r\nYa basketbolda İtalya'yı hem de farklı devirişimizin nedeni; basketboldaki bu başarının yarısının nedeni de yine güçlü bir motivasyondan geçti.\r\nTürk Milli Takımı iki NBA'li sporcusu ile zaten İtalyan'dan üstündü. \r\nGeçen ay İtalya'da oynanan üç maçta çıkan olaylar da takımımızı bir hayli etkilemiş ve bileylemiş olmalı idi. \r\n\r\nİTALYA'DA BİLENMİŞTİK \r\nİtalya'da antrenör Tanjeviç'in atılması ve üst üste çalınan fauller İstanbul'daki maçın tetikleyicisi olmuştu. \r\nİşte bu \"İtalya'daki bilenmişlikle gelen motivasyon\" farklı galibiyetinde nedeni oldu. Şüphesiz seyircimizin sağladığı olağanüstü havada bu motivasyonu güçlendirmiştir.\r\nDaha önce Rusya'ya yenilirken \"darmadağın\" olan bir takımın İtalya'yı yenmesinin tek açıklaması bu olabilirdi.\r\nŞimdi guardı eksik Litvanya ve yine eksik Yugoslav ve İspanyollar'ın yanında Basketbol Milli Takımımız'ın hedefi Avrupa şampiyonluğu olmalıdır. \r\nTabii İtalya karşısında sağlanan hırs ve motivasyonun devamı ile. \r\n", "Kaynayan kazan\r\n\r\nTürk futbolunun idare makamı, federasyon veya bağlı kuruluşlarında istikrar bir türlü sağlanamıyor. \r\n* Seçimlerden önce veya sonra adeta 'öncü ve artçı' sarsıntılar devam ediyor. \r\n* Önce çok iyi bir vücut çalımı ile eski federasyon başkanının seçime katılmaması sağlanıyor. \r\n* Dargınlık çıkarılarak küstürülen eski Tahkim Kurulu başkanının seçimlerde aday olmaması sağlanıyor. \r\n* Yeni seçilen MHK mahkeme kararı ile iptal ediliyor. \r\n* Bir çok federasyon çalışanının iş akdi feshedilip, yerine yenileri alınıyor. \r\n* Şimdi de yeni Tahkim Kurulu'nun üyeleri istifa ediyor.\r\nGerekçe ne? Arnavutluk maçı sonrası bazı Tahkim Kurulu üyelerinin istifasının istenmesi! Onun nedeni de Beşiktaş'a verilen ceza ve Deniz Barış'ın lisansının iptali karşısında federasyonun sıkıntıya girmesi! Pes ki pes... Olaylar karşısında kendisine ne düşündüğünü sorduğum Sn.Şenes Erzik bakın ne diyor: \r\n* 3813 sayılı yasada Tahkim Kurulu'nun bağımsızlığı için çalıştık ve başardık. \r\n* Tahkim ve Disiplin Kurulu, federasyonun omurgasıdır. Bu kurullarda devamlılık esas ve idealdir . Sık sık değişmemesi doğru olur. \r\n* Maalesef \"ekipçilik ve siyasi nedenlerle\" bu işler etkilenebiliyor. \r\n* Benim zamanımdan bu yana bu kurulda kalan tek kişi Erkan Vardar'dır. \r\n* Kurullar yenilendikçe de bu aksaklıklar sıkça çıkar. Omurga da vücudu taşıyamaz..\" Evet, tüm ilgililer futbolun akil adamı Sayın Erzik'e göre federasyondaki aksaklık bu. Varın gerisini siz düşünün... \r\n\r\nBEŞİKTAŞ'IN HATASI \r\nKuşkusuz Vicente Del Bosque'nin Beşiktaş'tan gönderilişi, hesapsız, plansız ve olağandışı bir işti... \r\nHiç beklenilmeyen bu olay, \"Olağanüstü bir hal\" olarak ortaya çıkmıştı. Koca Beşiktaş beklemediği böyle bir durumla karşılaşınca günü kurtarmak için emektar Rıza'yı kucakladı.\r\nBu geçiş döneminin atlatılması yönetimce o denli iyi planlandı ki herkes Rıza Hoca'ya sahip çıktı. \r\nTutsaydı ekstra bir iş olacaktı. Tutmayıp idare etse de geçiş dönemi siyahbeyazlı yönetime zaman kazandıracaktı.\r\nKendisi ile ilgili nazik sözler söylendi. Ancak süregelen başarısızlığın da ardında durmak mümkün olmadı. \r\nVe gitti Rıza Çalımbay... Şimdi de Beşiktaş olağandışı bir süreçten geçiyor... Başkan yeni teknik direktör arayışı için seyahatte. \r\nVe yorumlarda aynı sahne tekrarlanıyor Beşiktaş'ta. Bu kez gündemdeki adam Mehmet Ekşi.\r\nİşlenen tema ise 'Kimse bulunmaz ise Ekşi ile devam edilsin' \r\nşeklinde. Edilsin edilmesine de Ekşi'nin gelişi de Çalımbay vakasına dönerse bu kez seyircinin de, kamuoyunun da affı mümkün olmayacaktır. \r\n", "Transfer dedikoduları \r\n\r\nG.Saray ve F.Bahçe takımlarındaki transfer dedikodularının ve de takımdan gönderilenlerin gürültüsü bir türlü bitmiyor. G.Saray, \"frenlenemeyen kötü gidişi\" durdurmak adına, \"panikle karışık\" önlemler almaya çalışıyor. F.Bahçe ise, \"set çekilemeyen sportif başarı arzusu\" ile transfer arayışlarını sürdürüyor. Bu arayışlar, G.Saray cephesinde \"vefasızlık\" olarak algılanıp, ciddi şekilde eleştirilirken, F.Bahçe'de Alex transferini yürütenler başarısız lanse ediliyor. Kurtlar sofrasında, Alex gibi Brezilya Milli Takımı'nın, gelecekteki en yetenekli oyuncularından birinin, transferinin ne kadar zor olduğu kavranamamaktadır. F.Bahçe'ye, transferi gerçekleşmeyen Alex'in, başka bir takıma da, gitmediği gözden kaçmamalıdır. Ayrıca, tüm kamuoyunca kabul gören Hooijdonk'un, transferinde artı puan verilmeyen, \"transfer takipçilerine\", Alex transferinde eksi puan vermek haksızlık olmaz mı? G.Saray'da ise, kaptan Bülent'in kararı hariç, diğer operasyonlara saygı duyulmalıdır. Çünkü G.Saray geleneklerine göre, açıklanmayan \"bir takım bilinmeyenler\", mutlaka Fatih Terimce netleşmiş olmalı ki, bu operasyona gerek duyulsun!.. Ayrıca, futbolcunun da, bir sürece bağlı olduğu, başlanıldığı gibi, bir gün bırakmanın da, kaçınılmazlığı unutulmamalıdır. \r\n", "Terim'in aşısı\r\n\r\nFatih Terim'in gelişi ve unutulan futbolcuların yeniden kadroya çağrılmasıyla kurulan Milli Takım, dün akşam Tiran'da görevini tamamladı. \r\nDünyadaki tüm Türkler'in kutsal zaman, iftar vakti yaşadığı bu heyecan başarıyla noktalandı. \r\nArnavutluk galibiyeti, Dünya Kupası eleme grubunda sıkıntılı günler geçiren Milli Takımı yeniden potaya sokan Terim'in \"Aşısının tuttuğunun\" delili oldu. Bu demektir ki, bu Milli Takım playoff'ta da şu veya bu rakip demeksizin vurur ve geçer.\r\nArnavutluk galibiyetiyle \"Terim'in elinde sihirli değnek mi var\" diyenler bir gerçeğe daha şahit oldular.\r\nDemek ki bir sportif yarışın ağırlıklı puanı \"Moral-motivasyon ve zihinsel performansmış.\" Bu ayrıntıya çalışan Terim, emekleyen Milli Takımı koşturarak başarıyı yakaladı.\r\nKarşılaşmanın ilk 5 dakikası futbolcularımızın sakin ve kendinden emin tavırlarıyla geçti.\r\nİşin ilginç yanı bu sakinliğin ilk 45 dakika boyunca devam etmesiydi. Başlangıçta bizi mutlu eden bu sakinliğin, uzun süreli olmasından tedirgin olduk dersek abartmış olmayız. \r\nTek şansı galibiyet olan Türkiye için, ilk 45 dakika Milli Takım fazla sakin göründü. \r\n21 ve 28.dakikalarda Arnavutlar'ın çok rahat gelip kalemizde pozisyon bulması endişelerimizi arttırdı. İlk yarıda Arnavutlar'ın bu denli kolay gelmesine fırsat veren defansımız da açıkcası beklenileni veremedi. \r\n\r\nTÜMER'İN SAĞI BİTİRDİ \r\nİzlediğimiz ilk yarıda sanki roller değişmiş, playoff'a gidişi Arnavutlar istercesine bir mücadele sergilendi. Milli Takımımız ise iddiasız bir takımcasına çok fazla sakin bir futbol oynayarak bizi endişeye soktu. Bu sakinlik sanki kazanma arkzusundan uzakmış görüntüsü veriyordu.\r\nBu ruh haliyle endişeli izlediğimiz Milli Takımımız ikinci yarıya Emre Belözoğlu ve Nihat Kahveci'yle ümitli girdi. Endişelerimizi bitiren 56. dakikada solak Tümer'in \"sağ ayağıyla\" bulunan gol oldu. \r\nPlayoff'a giden yolda son viraj olan Arnavutluk maçının zor da kazanılması Terim'in verdiği sağlam aşı ve moralle sağlanmıştır. Aynı aşıyla moral bulan Milli Takım'ın playoff'dan da rahat çıkacağı kuvvetle muhtemeldir. \r\nTebrikler ve başarılar Milli Takım. \r\n", "Galibiyete inanmayanlar\r\n\r\nFederasyon ve teknik heyet, İsviçre'de oynayıp kaybettiğimiz milli maçın faturasını rakip takıma, seyircisine ve hakeme kesmişti. Yenilgiden yara almadan çıkmanın da herhalde tek yolu buydu. Verdikleri demeçlerle de 'başarısızlığı' es geçip işi Türkiye'deki maça ertelediler; yükü de seyirciye ihale ettiler. \r\nBu artık milli bir meseleydi ve A'dan Z'ye herkesi ilgilendiriyordu. Sorumluların kendini koruma içgüdüsü ile oluşturduğu bu havayla İsviçre kafilesi tepkiyle karşılandı. Otobüslerine yumurta atıldı...\r\nKadıköy'deki finale de bu atmosferde çıkıldı. Saha hazır, seyirci hazır, seremonideki kenetlenmeye bakılırsa futbolcu da hazır; maça başlandı.\r\nDemek ki, federasyonun turu geçebileceğimize inandırma çalışmalarına 'siyasi protokol hariç' herkes inanmıştı. Protokol Tribünü'nde Spordan Sorumlu Bakan ve bir iki milletvekili dışında hiçbir hükümet mensubunun ve milletvekilinin olmaması; bizce galibiyete inanmadıklarının ifadesiydi.\r\nProtokoldeki bu fotoğraf, eski katılımlarla kıyaslandığında 'kaybedilen yerde olmama' psikolojisinin açık yansıması gibi görünüyordu.\r\nBu duygularla başladığımız maçın birinci dakikasındaki penaltı olmasaydı, yakaladığımız 3. golle işi biterecektik. Rakipten yediğimiz ikinci gol olmasaydı; bulduğumuz 4. golle turu geçip yine yanıltacaktık onları... Kimi? İnanmayanları...\r\nAma sonuçta kazanan İsviçre olurken protokole gelmeyenler de tahminlerinde haklı çıktı.\r\nÖyle inanıyorum ki, Türkiye Cumhuriyeti'nde yürütmeyi oluşturan bu siyasi protokol, galibiyete inanmıyorsa; bundan sonra federasyona da inanmayacak demektir. \r\nVe yine tahmin ediyorum ki, bu sonuç bir süre federasyondan kopuşların yaşandığı bir sürecin başladığı anlamına geliyor. \r\n", "Başkanın onuru\r\n\r\nGeçen hafta toplumsal bir refleksle, Trabzonspor'un 'avuç içinden küçük' Rum takımı Anorthosis ile oynadığı maç, gündeme oturmuştu. Aynı refleksle 'dış diretmelerden' alınan insanımız, maç öncesi güçlü bir birliktelik sergiledi. Yurt içinde ve yurt dışında milyonlarca yurttaşımız bu rövanşa kilitlenmişti. Övgüye değer olsa da şair demiş ya; \"İşte bizi bu havalar mahvetti!\" \r\nAnorthosis normalde 'abartısız' algılanması gereken basit bir Rum takımıydı. Oysa iki toplum arasındaki özel hal, Trabzonlu futbolcuların sırtına 'tonlarca ağırlık' gibi oturuverdi! Tüm Trabzonspor camiası, işte bu 'toplumsal sorumluluğun stresi' altında ezildi. Başkan Atay Aktuğ'un, Gökdeniz'in kaçırdığı gol sonrası iyice küçüldüğünü gördüm ! Adeta koltuğa gömülmüştü bu onurlu adam.\r\nHem gözün 'akacak kadar parladığını' hem de 'utançtan yerin dibine girişini' ilk kez izledim. İşte bu hassasiyet, Trabzonspor'un tüm kusurlarını ortadan kaldırmaya yetiyordu. \r\n", "Peki sizin işiniz ne?\r\n\r\nSportif faaliyetlerin en ayrıcalıklı, en karlı, rantı en yüksek dalı futbol. Bu nedenle yıllarca 'dirsek çürütüp' vali, rektör, emniyet müdürü ya da devlet görevlisi olacağına Türk futbolunun yöneticisi ol.\r\nBir ayda manşetlere çık! Herkes seni tanısın! Basında bol bol ahkam kes! Hatta zaman zaman sportif koordinasyon toplantılarında birilerine karşı çık! Emniyet müdürü, yanlışlıkla futbolun zenginliğinden memurları için pay mı istedi. \"Hop\" de! Nasıl olsa özerklik var. 'Amirin yok, memurun çok.' Maça da yarım saat kala gel; protokol tribününün önüne kadar yanaş ve sunulan koltuğa çök! \r\n* Statlar beden terbiyesinden. \r\n* Güvenlik önlemleri devletten. \r\n* Özel güvenlik kulüplerin kesesinden.\r\nOh ne ala memleket! ' Yetki çok sorumluluk hiç yok.' \r\nHasbelkader emniyet müdürü de mesai harici görevlendireceği memuru için ücret isteyince garip karşıla; \"Yok\" de.\r\nBırakınız ekstra ücreti... Vatan evlatlarını sabah saat 10:00 - akşam 10:00 'yarım ekmek bir ayrana mahkum et.' \r\nSonra da \"Bu kulüplerin işi\" diye es geç.\r\nArdından da \"Paranız var stat yapın\" önerisine yan çiz... Fevkalade tecrübeniz varmış gibi, \r\n\"Stat yapmak bizim işimiz değil\" de. \r\nPeki işiniz nedir kardeşim? \r\nFutbol Federasyonu üyesi olmak varmış vallahi. \r\n\r\n", "Terim'den kadrolaşma\r\n\r\nKadro denilince her 'sporseverin' aklına sportif müsabakalarda mücadele edecek ekip gelir. Bu ekibin asli unsuru da mutlaka sporcular olur. Onlar olmaksızın asla olmaz. \r\nTerleyecek, mücadele edip gayret gösterecek ve neticeye varacak şüphesiz onlar olacaktır. Ya bunların yanında bu ana gövdeyi sürekli canlı tutacaklara ne demeli! Mücadele periyodunda koşacakların önünü açacaklara ne ad vermeli? Takımın malzemecisinden masörüne, psikoloğundan, yardımcı antrenörüne takıma hizmet verenlere ne isim koymalı?\r\n'KADRO' ya da 'EKİP'!\r\nİşte Milli Takım hocası Fatih Terim'in şu an yaptığı budur. Milli takımın hocası 'ekip' veya 'kadrosunu' kuruyor.\r\nYani Terim 'kadrolaşıyor!' Terim; Müfit Erkasap, Oğuz Çetin, Mehmet Özdilek (Şifo), Ünal Karaman ve diğerlerinden oluşan kadrosunu Olimpiyatevi'nde basına tanıttı.\r\nDokuz-on kişilik değerli bir ekip. Sadece Terim değil bunu herkes yapıyor!\r\nSiyasi iktidarlar, büyük holdingler, özel öğretim kurumları ve diğer kuruluşlar. Herkes kadrosunu kuruyor ve öyle çalışıyor! Fakat bir farkla...\r\nKadrodaki isimlere ve menşeilerine bir bakınız.! Biri Fenerbahçeli, biri Beşiktaşlı, Galatasaray ve Trabzonsporlu!\r\nTek ortak noktaları ise 'işlerinin ehli' olmaları! İşte başarılı olmak için kadro böyle kurulur.\r\nBu kritik dönemde Milli Takım'ın hocası, önemli bir hassasiyet sergilemiştir. Terim, kadrosunu kurarken, milli menfaatleri hislerinin önüne koymuş; teknik ekibini buna göre oluşturmuştur.\r\nGalatasaraylı Fatih, sorumluluğunu sempati duyduğu camia ile değil tüm\r\nTürkiye ile paylaşmıştır.\r\nBu örnek ise Fatih Terim'in farklı bir yönünü bir kez daha ortaya çıkarmıştır. Hocanın bu tavrı her kuruma da örnek teşkil edip 'ders' olmalıdır.\r\n'Ehil olanlarla çalışmak' mantığı, 'Bizim adamlarla' çalışmak fikrinden de öne geçmiştir.\r\nBu tür akıllı hareketlerde Milli Takımı sadece Almanya'ya götürmekle kalmaz, gittiği yerde de iddialı kılar.\r\nNe diyor Terim; \"Biz sadece Avrupa'ya gitmeyi değil, orada kupa kaldırmayı hedefliyoruz!\"\r\nHelal olsun Fatih hoca, bir kez daha helal olsun sana. \r\n", "Siyasi irade Hıncal Uluç'a kulak vermeli\r\n\r\nSpor yazarı dostlarım içinde fevkalade değerli ustalar var. Onlar spor yazarken sanat yapar ve adeta adamı keyiften öldürürler.\r\nKibardırlar, çelebidirler, iyi bir teknik adam kadar futbolu bilir ve yorumlarlar.\r\nİşte o ustalardan biri var ki televizyonda Türk sporundaki çöküşle ilgili yorumu ile daha farklı olduğunu adeta haykırıyordu.\r\n2-2.5 yıldır sporda yaşanan ' başarısızlık ve karabasan dönemini' vurgularken Hıncal Uluç, hislerin tercümanı oluyordu. \r\n* Futbolda dünya üçüncülüğünden kafa üstü çakılışımızı!\r\n* Dünya ikincisi Süreyya Ayhan ile atletizmdeki bitişi!\r\n* Afrika'da tatilde oyalanıp koşturulamayan Elvan'ı!\r\n* Halterdeki skandallar zincirini ve yaşadığımız utancı!\r\n* Basketbol ve voleyboldaki hayal kırıklığını!\r\n* Futboldaki bahis skandalını!\r\n* GAP'ta boğularak ölen sporcularımızın sahipsizliğini; hazin bir şekilde özetliyordu Uluç...\r\nTelevizyonlarda günlük şöhretlerin ölümü haftalarca verilirken bir günde geçiştirilen sporcu ölümlerinin hepsini haykırdı usta. \r\nSonuçta teşhisini \"Sporu yönetenlerin yetersizliği\" olarak koyup noktaladı yorumunu. İşte onu farklı kılan bir dava adamı hassasiyeti ile futbol hariç diğer branşlardaki tespitiydi.\r\nOnun Türk sporu adına bu haykırışları, adeta sporda 7.5 şiddetindeki bir depremin habercisi gibiydi.\r\nUmarım bu haklı eleştiri ve yerinde teşhisler kafasını kuma sokmuş arkadaşların uyanmasına vesile olur.\r\nŞimdi bizi yöneten siyasi iradeye sesleniyorum; \"Hıncal'ı bir otorite olarak kabul ediyor musunuz?\" \r\nEğer cevabınız \"Evet\" ise Türk sporunun kurtuluşu için onun çığlıklarına cevap veriniz. \r\n", "Hain kim?\r\n\r\nOynadığı müsabakalarda 90 dakika aynı performansı göstermese de otorite tahminlerine göre ligin en iyi takımı Fenerbahçe... \r\n\"Bu bir varsayımdır!\" \"Ya da bu kanaat için henüz çok erkendir!\" diye düşünenler olabilir.\r\nAncak çoğunluğun kanaati böyle tecelli etmektedir.\r\nFenerbahçe'de bu olumlu rüzgarın yakalanmasına rağmen, camia henüz bunun keyfini sürme fırsatını bulabilmiş değildir.\r\nBu keyfe ulaşamayışın bir numaralı nedeni Daum'un anlaşılmaz tavrı gibi gözükse de; \r\nYeni çıkan Yıldırım-Kutlualp anlaşmazlığı Daum faktörünü gölgede bırakmıştır. \r\nDaha önce spor yöneticiliğinde hiçbir deneyimi olmayan Kutlualp'in sonraki performansı herkes tarafından bilinmektedir.\r\nŞüphesiz bu başarılı çalışmalarının kaynağında kendisini hiç tanımaksızın yönetimine alan Aziz Yıldırım yatmaktadır.\r\nÜç yabancı dil bilen Kutlualp'in transferdeki bu başarısı, kendi meziyeti olsa da bu meziyeti gösterme fırsatını ona veren Aziz Yıldırım'dır.\r\nBu özet ışığında başkan Yıldırım kendi öne çıkardığı Kutlualp'in başarılarından rahatsız olmaz! Bu süreci aynen bilen Kutlualp'in de başkanı Yıldırım'a bir yanlışı olmaz.\r\nİşte o zaman varsayılan anlaşmazlıkta ' başka nedenler' ya da ' diğer unsurlar' aranmalıdır.\r\nBize göre bu senaryoda ' diğer unsurlar' faktörü şimdiye kadar yazılıp çizilenlerden çok daha önemlidir.\r\nHakan Kutlualp olayının başlangıç noktası, \"sarı-laci\" gecesinde tomurcuklanmıştır.\r\nGecenin dağılımı sonrası, uzun saatler kalan yöneticilere ' sert' yapılması alınganlığa neden olmuştur. Akabinde Alex transferini Kutlualp'le gerçekleştiren Figer'in Swiss Otel'de noktalanan İstanbul seyahati, başkana 'yanlış servis' edilmiştir. Kutlualp'in kaydettiği, gazeteci Niğdelioğlu ile yapılan transfer konuşma kayıtlarının başkana 'maksatlı servisi' de sempati ve ilişkinin zayıflama anıdır.\r\nCelalettin Bilgiç ve bir iki yönetici ile gizli bitirilen Stephen Appiah transferinden Kutlualp'in haberinin olmaması, Newcastle kulübünden \r\nAnelka ile ilgili gelen faksın dış ilişkiler sorumlusu Kutlualp'e verilmesine tepki gösterilmesi ve bitirilen transfere kulüp CEO'su Levent Ersalman'ın 'uygulanmayan' kararı; Kutlualp'i başkanı ile ilişkide \r\n\"çıkmaz sokağa\" sokmuştur.\r\nİlişkinin, üçüncü şahıslar tarafından bu mecraya çekilmesine başkanın mani olmayışı; Kutlualp'in de başkanın diğer yöneticilerle yaptırdığı davete uymayışı ilişkiyi son noktaya getirmiştir... Bu anlaşmazlıktan başkanın, Kutlualp'in ve Fenerbahçe'nin hiçbir menfaati bulunmamaktadır. Yanlış istihbarat vererek Kutlualp'i devre dışı bırakmakta kimin menfaati görülüyorsa, Fenerbahçe'de havayı bozan bizce odur. \r\nBu özet bize \"Baba\" filmindeki Marlon Brando'nun, büyük oğlunun ölümünden sonraki taziyeler esnasında kendisine yakışan tecrübesiyle \"Uzlaşma için gelen kim ise hain odur\" demesini hatırlatmaktadır. \r\nFenerbahçe'de her şeyi çok başarılı götüren başkan Aziz Yıldırım'a yakışan yukarıdaki örnekte olduğu gibi işi karıştıranı bulmaktır. \r\n", "Federasyon ve Lucescu \r\n\r\nAslında Lucescu'yu yazmamak konusunda ciddi gayretlerim oldu. Çünkü daha önce kendisine iltifatlar sıraladığımız Rumen hocayı, Samsunspor maçı ve Mansız transferi ile ilgili yoğun eleştirmiştik. Böyle zamanlarda panik veya başka nedenlerle insanların basireti bağlanıyor olmalı. Konuştukça batmak deyimi tıpatıp bu gibi vakalarla ilgili kullanılmalı. İşte bu yüzden hem yüzyıllık Beşiktaş'ın daha fazla zarar görmesini önlemek hem de kurumsal yaralanmaları engellemek için bir kez daha uyarı görevimi yapmayı uygun buldum. Öncelikle Samsunspor maçındaki hadiseler nedeni ile 1 maç saha kapatma cezası ile de tecziye edilen Beşiktaş'a verilen zarara bakınız. Bu hadiseye vesile olanlara veya tansiyonu düşüremeyen aksine yükseltmek için sahaya atlayan hocaya bir bakınız. Bunlarla da yetinmeyip \"Futbol Federasyonu'nu Çavuşesku zamanının Romanyası'na\" benzeterek Türk parlamentosunu göreve davet etmesi. Söz konusu tavır ve ifadeler ki, lider Beşiktaş'ın şampiyonluğunu engelleyecek en bariz hatalardır. Ardı ardına ve kesintisiz devam eden bu hatalar insanın aklına başka maksatlı nedenler getirmektedir. Öyle ya! Yoksa durup dururken 11 puan farktan sonra bu kadar bariz hatalar yapmanın gerekçesi ne olabilir? Üstüne üstlük bir de federasyonu eleştirerek Bilgili ve yönetimini bu kurum nezdinde zor duruma düşürerek ziyaretlere mecbur bırakmanın ne manası olabilir? \r\n\r\n* Yoksa hoca daha cazip bir teklif mi almıştır? \r\nSinan Engin; Beşiktaş'ın geçen yıl bu hakemlerle şampiyon olduğunu, kendilerinin de iyi oynamadığını ifade ederken Lucescu'nun oynadıkları kötü futbolu başka yerlere ciro etme gayretini kim, nasıl açıklayabilir? İşte tüm bu nedenler dolayısı ile Beşiktaş sayın başkanına tavsiyemiz hocalarını sükunete davet etmeleri, federasyona tavsiyemiz ise Lucescu ile ilgili haddi aşan açıklamalar sabit ise gereğini yapmaları olacaktır. \r\n", "Terim'in daveti\r\n\r\nFutbolda profesyonellik ayrı bir duygu... \"Ne kadar para o kadar hizmet\" işin ana prensibi... Daha çok imkan tanındığında transfer ve takım değiştirmek de son derece doğal olarak karşılanıyor! Paranın ağır bastığı konseptte futbolcu da kendine dikkat ediyor. Sakatlanmamak adına azami gayreti gösteriyor. Pozisyonlarda tedbirli davranıp risk almıyor. Özet olarak profesyonellikte duygusallığa yer verilmiyor... Kabul gören bu hakim kanaatin uygulanamadığı \"tek adres\" ise Milli Takım'dır... Milli Takımlar'da hakim olan \"idealizm ve duygusallık\" yakalanacak başarının başlangıç noktasıdır. Maalesef 2002 DÜnya Kupası'nda üçüncülüğü yakalayan Milli Takımımız'da revizyon çalışmaları adı altında acele edilmiştir... Kademeli yapılması gereken bu işlemdeki hata, başta teknik direktör Şenol Güneş ve emeği geçen futbolcuların \"İVEDİ\" enterne edilmesine neden olup bütünlüğü bozmuştur... Tutturulan bir \"yeni sistem\" sloganı ile yıllarca verilen emek de yok sayılmıştır.\r\nBaşarıda emeği geçen birçok futbolcu hemen kadrodan kesilip dışlanmıştır. \r\nMilli Takım'da \"yeni sistem\" parolası ile çıkılan yolun yarısında da kaos doğmuştur. Yeni görevi devralan Milli Takımlar Başsorumlusu Fatih Terim'de sihirli değnek olmadığı yorumları da doğrudur... \"Fatih Terim ne yapacak?\" diye yorumlar yapılırken; önce Hakan Şükür şimdi de Alpay Özalan ve Fatih Akyel kadroya çağrılmıştır...\r\nBazıları kavrayamasa da Fatih Hoca'nın yaptığı da yapacağı da budur... Hocanın bu davetteki mesajı öğrencileri tarafından net olarak alınmalıdır. \r\n\r\n\"BEN SİZE GÜVENİYORUM\"\r\nFatih Terim, \"Ey benim öğrencilerim, sizi yok sayan herkese karşı verdiğim bu şansı iyi kullanın. Başkaları güvenmese de ben size güveniyorum\" demektedir... Bu süreçte sistemle ilgili yapılabilecek çok şey olmadığı da gün gibi açıktır... Yapılabilecek tek şey, kadroda revizyon yaparken Milli Takım'da kaybedilen ruhun yerine monte edilmesidir... Fatih Terim'in de yaptığı budur. Bu eylemin tek cümle ile ifadesi; \"dev bir motivasyon\" ve \"olağanüstü bir güç\" sağlayarak hedefe ulaşma planıdır. Bize göre bu davet elde edilen büyük başarıdan sonra Milli Takım'da izlenen \"ani ve hızlı\" çöküşün \"geçici ilacı\" olabilir... Yani çöküş geçici olarak durdurulabilir. Bu nedenle, Köln'de oynayan Alpay Özalan ile kariyerini Yunanistan'ın PAOK takımında sürdüren Fatih Akyel' in, \"bir dönem unutulmanın eziklik ve hırsı\" \r\nile başarılı bir performans sergilemesi de oldukça yüksek bir ihtimaldir. ", "Oyunların iki yüzü\r\n\r\n2005 Akdeniz Oyunları sonuçlandı... Bu organizasyonlarda başarının ölçütü, alınan madalyalardır. Ancak öne çıkarılamayan diğer ayrıntılar da madalya kadar önem taşır. Akdeniz Oyunları'nın ardından Türkiye'nin \"yansıtılan ve yansıtılamayan\" iki yüzü ortaya çıkmıştır.\r\n- Türkiye'nin; İtalya, Fransa ve İspanya'nın ardından dördüncü olduğu.\r\n- 20'si altın 73 madalya aldığımız.\r\n- Toplam madalyalardaki artışa rağmen son 5 organizasyona göre Türkiye'nin \"en düşük altın\" la döndüğü oyunların kamuoyuna yansıtılan yüzüdür.\r\nDiğer taraftan;\r\n- Turnuvada ilk üçe giren ülkelerin ikinci, hatta üçüncü takımları ile oyunlara iştirak ettikleri.\r\n- Atletizmde İtalyan, Fransız ve İspanyollar'ın başarılı atletlerinin, oyunlar yerine Paris'teki Golden League' de koşmayı tercih ettikleri.\r\n- Avrupa ve dünya şampiyonaları öncesi bu turnuvanın bir risk olarak da kabul edildiği.\r\n- Voleybol ve basketbolda şampiyon olan takımlarımızın, oyunlara katılan rakiplerinden birkaç numara daha kaliteli oldukları ise turnuvanın bilinen ama kamuoyuna yansıtılmayan diğer yüzüdür. \r\n\r\nKulakların çınlasın Ünlü \r\nOyunlardan altınla dönen halterci Nurcan Taylan'ın incelenmesi de gerekli bir ayrıntıdır. Bildiğimiz gibi halter, olimpiyatlar sonrası hoca soruşturması ile mahkemelere düşürüldü! \r\nHocasına sahip çıkan Nurcan Taylan ve taraf olan diğer sporcular da bu işten nasibini aldı. Sporcular önce kampa sonra Avrupa Şampiyonası'na götürülmedi! 2004'te Kiev'de Avrupa Şampiyonu olan Milli Takımımız, bu kızların götürülmediği 2005'teki şampiyonayı hüsranla kapadı. Bunun ardından Akdeniz Oyunları'na çağrılan Taylan altın aldı. Nurcan Taylan'ın müsabakalara gidişi 'suçsuzluğunun' bir kanıtı olmalıdır. Öyleyse önce Süreyya Ayhan' da, sonraları ise bayan haltercilerdeki bu \r\nyargısız infaz dan vazgeçilmelidir. Akdeniz Oyunları'ndaki en önemli kazancımız ise Silivri Klassis'te yetiştirilen 'kavruk yüzlü' golfçü köy çocuklarıdır. \r\nKulakların çınlasın Fikret Ünlü. Dün seninle Klassis'te top vuran Hamza, Gencer ve Mustafa oyunlardan madalya ile döndüler. Bu çocuklara imkan veren Federasyon Başkanı Ahmet Ağaoğlu ve Hamoğlu önemli bir iş yapmıştır. Bu başarı, Anadolu'da sürdürülmelidir. \r\n", "Hesapsız kartlar\r\n\r\nÜç maçta dört puan toplayarak Schalke karşısına çıkan F.Bahçe puan almak niyetindeydi. İstanbul'daki 3-3'lük mücadele F.Bahçeli futbolcuların \" her takımı yenebileceği inancı \"nı güçlendirmişti. Bu inanç F.Bahçe takımının bir numaralı moral kaynağı idi.\r\nBu duygularla Alex'siz maça başlayan F.Bahçe'yi seyircisi de yalnız bırakmadı.\r\nİlk dakikalarda Schalke akınlarını kendi ceza sahasında karşılayan F.Bahçe, Alman takımlarına karşı şanssızlığını yenme çabasındaydı.\r\nVolkan'ın harika kurtarışları ikinci bir moral kaynağı oluyordu. Ama paslardaki isabetsizlik ve top kayıpları düzeni bozan önemli etkenler oldu. 22. dakikada Önder golü atsaydı F.Bahçe bu moralin karşılığını almış olacaktı. 31. dakikada gelen gole uzanamayan Volkan çok hatalı olmasa da 40. dakikada kırmızı kartla atılan Luciano'nun pozisyonu lüzümsüzdu. 55. dakikada Aurelio'nun da atılmasıyla şüphesiz umutlar kırılıyor ve bu sorumsuzluğun baş aktörleri de hoca ve atılan futbolcular oluyordu. \r\nSchalke İstanbul'daki başarılı performansını evindeki oyununa yansıtamadı. Fener'in umutlarını yıkan bu hesapsız kırmızı kartlar oluyordu. Ve 2. gol futbolda hesap edilemeyen gerçeği bir kez daha ispatlıyor, F.Bahçe de kaderine boyun eğiyordu.\r\nSonuçta umut dolu başlayıp kırmızı kartlar nedeniyle hüsran ile sonuçlanan Schalke maçının bedelini kim ödemeli kestiremiyorum. Daum mu? Luciano mu? Aurelio mu? \r\n", "Futboldaki arıza\r\n\r\nİnsanlara \"Sizce çark nedir?\" diye sorsak, türlü türlü cevaplar alırız. İddia ediyorum, aldığımız cevapların yüzde 99'u, \"Gemi çarkı, saat çarkı, makine çarkı\" şeklinde olacaktır. Ya devlet çarkı? Alınabilecek cevaplar arasında yüzde 1'i bulmaz. Çünkü serbest meslek sahipleri genellikle bu çarkı bilmez ya da merak etmez! Devlet çark ve işleyişi bir takım yasa ve yönetmeliklerle sürdürülür. Bu yasa ve yönetmelikte her ayrıntı önem taşır.\r\nOlası çelişki ve hesapsızlık ise 'sistemi bozar' . Türk sporunda şu an maalesef böyle bir çelişki izlenmektedir. Bu nedenle 'Türk futbol sistemi gün geçtikçe bozulmaktadır.' \r\nAşağıya yazacağımız iki cümle umarız hem sizi şaşırtacak hem de bu arızayı netleştirecektir.\r\n* İnönü-Ali Sami Yen-Saracoğlu Statları'nı yapan Spor Teşkilatı şimdi benzer statları yapamaz!\r\n* Arazisi kendine ait olmayan veya kullanımı kulüpte olan 'amatör-profesyonel' statlara bütçesinden 'çivi' bile çakamaz.\r\n* Mesela Selimiye Stadı'na kendi bütçesinden bir kale ağı bile alamaz.\r\n* Futbolu bilen sivil sektör ise bu hususu bilemez! Neden? Yasa ve yönetmelik böyle...\r\n* Futbol özerktir ve teşkilatın futbola ayıracak bu maddi gücü de kalmamıştır.\r\n* Spor Teşkilatı'nın futbolu finanse çabaları, diğer amatör branşları bitirir.\r\n* Özerk futbol federasyonu da yıllardır bir tek saha yapmaz! İşte bu açık nedenlerden dolayı 'Türk futbolunun çarkı dönmez.' Amatörden, profesyoneli futbolcu akışı da gerçekleşmez. İşte bu futboldaki arızadır. Federasyon başkan ve üyeleri ivedi olarak bu arızaya engel olmalıdır. \r\n\"Saha yapmak bizim işimiz değildir\" mantığı 'kar amaçlı esnaf mantığı' dır.\r\nEsnaf mantığı ile futbolun problemlerinin çözümü de mümkün olamaz. Federasyon öncelikle 'kulüplere kiralanmış' olanların dışındaki sahaların tümünü kiralamalıdır.\r\nArdından hükmettiği milyon dolarlık bütçesiyle yasasının 23. maddesine uygun sahalar yapmalıdır, amatör sahaların bakımını üstlenmelidir. Ve sıkıntı içindeki amatörleri rahatlatmalıdır.\r\nBu ayrıntı Türk futbolunun kurtuluş reçetesidir. Amatör kulüpler de Türk futbolunun misyonerleri olarak yeniden organize edilmelidir.\r\n'Amatörseverler' boş lafları bırakınız. Var mısınız yiğitlik yapmaya... Öyleyse hodri meydan. \r\n", "Canaydın'ın başkanlığı\r\n\r\nKulüpler Birliği, Süper Lig kulüplerinin hak ve menfaatlerini gözeten, onların ilgili kurumlarla ilişkilerini düzenleyen bir kuruluştur. Bu birlik aynı zamanda Anadolu kulüpleri ile büyük kulüpler arasındaki dengeyi sağlar ve anlaşmazlıklarda hüküm verir. Bir başka deyişle ufağı büyüğe ezdirmez. \r\nGeçtiğimiz dönemde İlhan Cavcav'ın yürüttüğü bu görev şimdi Galatasaray Başkanı Özhan Canaydın'ın... Galatasaray Başkanı'nın başından beri bu göreve aday olmasına akıl erdirmek mümkün değil. Çünkü Canaydın'ın başkanlığı için tonla mahzur var! \r\nŞüphesiz Özhan Canaydın saygın, otoriter ve ağabey vasıfları taşıyan mümtaz bir insan. Fakat şu anki 'konumu' onun başkanlığı için ciddi bir engel. Özhan Bey'in Kulüpler Birliği başkanlığı başta kendisi olmak üzere Galatasaray'a ve Anadolu kulüplerine zarar verir. Birincisi, bu ekstra görev öncelikle borç, stat, transfer gibi yığınla çıkmazı olan Galatasaray'ın taşıdığı ağırlığı artırır. \r\n\r\nEN KÂRLI YILDIRIM ÇIKAR\r\nİkinci mahzur ise birincisinden daha önemli ve daha vahimdir. Kulüpler Birliği Başkanlığı'na hiçbir şartta üç büyük kulüp başkanı seçilmemeliydi. Çünkü büyük kulüp başkanlarının yönetimi devralması, Kulüpler Birliği'nin kuruluş amaçlarına aykırıdır. Örneğin havuzdaki kar dağıtımında başkan kendi kulübü ile aynı safta olmayan Anadolu kulüpleri arasında kalacak, bundan da Anadolu kulüpleri zararlı çıkacaktır.\r\nBelirtmek lazım ki Canaydın'ın Kulüpler Birliği Başkanı olması, Galatasaray ve Anadolu kulüplerinden çok ezeli rakiplerinin işine yarar! Bundan da en kârlı Aziz Yıldırım çıkar. \"Yıldırım, Özhan Canaydın'ın başkan olmasına karşıydı\" tezi de tamamen yanlıştır. \r\n", "Terim'in ruh hali \r\n\r\nÜlkemizin yerleşik gelenekleri bir bir değişiyor. Bu değişiklik binhayli de süratli gerçekleşiyor. \r\nDostluk, arkadaşlık, yiğitlik, yardımlaşma ve vefa gibi erdemler, yerini nemelazımcılık, çıkarcılık ve kafa sallamacılığa terkediyor.\r\nBu değişikliğe uyum sağlayamayan veya değişikliği kabullenemeyen tipler ise bu davranış değişikliklerinden fevkalade etkileniyorlar. \r\nTürk futbolunda önemli bir yer ve kariyer sahibi Fatih Terim, sporda bu hususta önemli bir örnektir. \r\nBir televizyon programına konuşan Türk hocalarımızın en kariyerlisi Terim'i bir hayli ezgin ve sitemkar buldum. \r\n\"Ülkemizde, hiçbir başarı cezasız kalmıyor... Orhan Erdemir'in Floransa'da Terim'i saha dışına çıkarması, Türkiye'nin sosyal gerçeğidir\" gibi ifadeleri, hayal kırıklığına uğramasının feci örneklerindendir.\r\nYalan mı? \r\nDüne kadar UEFA şampiyonu olan takımın başında göklere çıkarılan Terim, Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne saygı ile davet edilen Terim, gazetelerin baş sayfalarından, manşetlerinde 'imparator' ilan edilen Terim, bugün infazla karşı karşıya bırakılmaktadır.\r\nGalatasaray'ın bugünkü düşüş trendinde bu toplumsal etkinin payı da mutlaka düşünülmelidir. Bu durum, Fatih Terim'i etkilemekte, Terim de yanıtlarıyla bunu açıkça ilan etmektedir.\r\nBir başka ifadeyle teknik adamlarımızın Avrupa'ya açılan örneği tecrübeli hoca, 'başarılarının bir kalemde yok sayılmasına' koyduğu kendine özgü tepki ile duruşunu göstermekte diğer taraftan da etkilendiğini gizleyememektedir. \r\nGalatasaray'ı ve zedelenen onuru ile Terim'i tedavi etmek, toplumumuzda başlayan bu dejenarasyonun önüne geçmek ile mümkün olacaktır. Bu nedenle hocamıza tavsiyemiz, şairin şu dörtlüğünü unutmamasıdır:\r\nGidiyorum yüreğimde acısı yanıkların \r\nOrdularla yenilmez bir gayız var kanımda \r\nDün benimle birlikte gülen tanıdıkların \r\nYalnız bir hatırası kaldı yanımda \r\n", "Terim doğru seçim\r\n\r\nHangi meslekten gelirse gelsin, birtakım insanlar milli takımın geriye kalan maçlarında Terim'in mucize mi yaratacağını düşünebilir! Hatta böyle düşünenlerin bir bölümü gazeteci de olup düşüncelerini köşelerine aktarabilir! Bu fikir çeşitliliğine de herkes saygı duyar! Ancak yorumları esnasında bu gazetecilerin kendisi gibi düşünmeyen spor yazarları için yağcı veya cilacı gibi ifadeler kullanması da çok vicdani olmaz.\r\nÖncelikle yorumlarımız polemikten çok faydaya yönelik olmalıdır.\r\nHatta bu zor dönemde spor yazarlarının yaptığı doğru ve olumlu yorumların, sadece milli takıma fayda sağlayacağı da unutulmamalıdır. Öyle de olmuş; tüm spor yazarları Fatih Terim'e sahip çıkmıştır. Terim'in milli takımın başına geçmesi hususunda ne demiş spor yazarları? \"Bravo en doğru seçimdir \r\nBu zor ve riskli dönemde milli takımı Avrupa'ya taşırsa Terim taşır. \r\nBu süreçte yara almış hasarlı bir takımın oyuncularının dilinden Terim anlar.\" \r\nNeresinde bunun yağcılık ve cilacılık? \"Hayır milli futbolcuların dilinden Terim anlamaz! Lucescu ya da başka bir yabancı hoca daha iyi anlar mı?\" denilmeliydi. Gerçekten öyle mi? Yıllardır Türkiye'de büyük paralar kazanıp bir kelime Türkçe konuşmayan yabancı hocalar Fatih Terim'den daha başarılı olabilir mi? 3 maçı kalmış Milli Takım kadrosuna bu kısa sürede Fatih Terim dahil kimsenin bir sihirli değnek formülü olmadığı son derece açıktır.\r\nAncak futbolda neticeyi etkileyen önemli unsurlardan birinin moral motivasyonu\" olduğu da göz ardı edilmemelidir. Kas gruplarına hükmeden beyindeki bu motivasyonu da Fatih Terim'den daha iyi sağlayacak bir hoca şu anda görülmemektedir. Spor yazarlarının dediği de budur. Bu yorumlar yağcılık değil, olsa olsa gerçeğin ta kendisidir. \r\n\r\nCarew'i satmak başarıdır \r\nFutbolda başarı maçta galip gelmek ligde şampiyon olmaktır. Beşiktaş 2004/2005 sezonunda bu sihirli kelimeyi yakalayamamıştır. Yaptıkları kongre ile futbol şube sorumluluğunu üstlenenler ve transferde dahi olanlar bu süreçte bu sonuçlara göre başarılı olamamıştır. \r\nÖyleyse Carew dahil transfer edilen futbolcular da kendilerinden beklenileni verememiştir. Zaman zaman olumlu haraket ve güzel goller atan Carew'in bu istikrarını sürdüremediği de kesindir. Bu noktada Beşiktaş yönetimine düşen Carew'i iyi bir para ile yollamak olmalı idi ki, bu akıllı hareketi de yapmışlardır. Sonuç olarak Carew'in satışı bir iş ve akıllı bir transferdir. Carew ve diğerlerini alırken çok başarılı olamayan yöneticiler onu satarken başarılı olmuşlardır. Ancak yerine alınacak iyi bir futbolcu ile bu başarı perçinlenmelidir. ", "ürk güreşi tuş!\r\n\r\nYıllardır Türk sporuna 'can simidi' konumuna gelen güreşimizin şimdiki yöneticilerine kulak veriyor musunuz? Asbaşkanından başkanına, demeçleriyle gazetelerde manşet üzerine manşet oluşturuyorlar. Belki de son derece doğal! Şampiyonalarda başarı gelmeyince...\r\nEskisi gibi madalya toplamakta sıkıntı çoğaldıkça insanların diline vuruyor... \r\nVe güreşte yapılacak başka iş bulunamayınca da alakasız demeçlerin ardı arkası kesilmiyor! Bir gün federasyon asbaşkanı Sebahattin Kasap, \"Güreş ata sporu değil\" derken; ertesi gün federasyon başkanı, Hamza Yerlikaya ve Şeref Eroğlu'nu ceza kuruluna verdiğini açıklıyor! Şu işe bakınız! Federasyon asbaşkanı Sn.Kasap, \"Türkler'in tarih sahnesine çıkışından çok önce Yunan ve Mısır'da güreş yapılıyordu\" diyor.\r\nTabii bu tez \"Türkler'in tarih sahnesine çıkışı Yunan ve Mısırlılar'dan daha sonradır\" anlamını da taşıyor.\r\nEl insaf! El izan! Sn. idareci sizin işiniz güreşte başarı sağlamak mı? Tarih öğretmek mi? Birkaç eski Yunan figüründen esinlenerek böyle bir tezle ortaya çıkmanın güreşe ne katkısı olur! Acaba sn. asbaşkanın Türk Dünyası Araştırma Vakfı Başkanı Prof.Dr.Turan Yazgan'ın yayınlarından haberi var mı? Orada Türk güreşi ile ilgili yayınlanan; \r\n\"Güreş; Sümer, Hitit, Hun ve Saka süslemelerinde vardır! Bunların idmanları taş kaldırma, ağaçla boğuşma şeklinde başlar, sonra eşli idmanlara geçilirdi\" ifadelerinden haberdar mı? Sn. asbaşkan, Gaziantep yöresindeki aba güreşlerinin halen Moğol, Kazak, Kırgız gibi Orta Asya bölgelerinin ana sporu olduğundan haberdar mı? Haberdar değilse böyle asılsız demeçlerle ne yapmak istiyor.\r\nArdından başkanca açıklanan Yerlikaya ve Eroğlu'nun ceza kuruluna sevki planlı bir hareket ya da güreşte bir hesaplaşma mı? Bunların hepsine ya kendileri cevap verecek ya da spor kamuoyu bir gün bu hataların biletini kesecek! \r\n", "Planlı Mansız transferi \r\n\r\nBir sporcuda aranan en önemli özellik; zeka, kuvvet, kuvvette devamlılık, sürat, teknik ve mücadeleciliktir. Bu özellikler dışında tamamlayıcı bir çok unsur da saymak mümkünken eklenebilecek en önemli diğer ayrıntı ise sporcunun yaşıdır. Tüm yapılan transferlere dikkat ediniz. Yapılan olumsuz eleştirilerde 'Yıldız' olmuş fakat 'Yaşlı' ibaresini özellikle görürsünüz. Beşiktaş'ın yıldız futbolcusu İlhan Mansız da bu özelliklerin tümü artıdır. Bir başka deyişle transfer yapacak kulüpler için İlhan 'Biçilmiş bir kaftan'dır. Aynı Oktay ve Ahmet Dursun gibi. Onlar da Türkiye liglerinin tartışmasız özellikleri olan iyi futbolcuları idiler. Fakat şu günlerde aynı kaderi paylaşıyorlar gibi bir görüntü sergilenmektedir. \r\n\r\n- Başkan Bilgili, Samsun maçı devresinde İlhan'a atılmaması için uyarı göndermiş. \r\n- İlhan buna uymamış ve atılmış. \r\n- Sayın Başkan, İlhan'ın biletini orada kesmiş. \r\n- Lucescu da daha önce İlhan'ı savunurken şimdi tarafsız kalmış. \r\n- Çünkü nasıl olsa 'İlie' varmış. Genelde kulüpler bu tip yıldızlarını daha önceden göndermeyi planladıklarından altyapılarını bu şekilde hazırlarlar. Dolayısıyla Samsun maçındaki kırmızı kart İlhan Mansız için sadece bir bahanedir. Bu, kanaati kuvvetlendiren ciddi delillerden açıktır. \r\n\r\nGelişi ile 'Sağlık ve antrenmansızlık' gibi birçok tartışmayı da beraberinde getiren İlie'nin transferi İlhan ile ilgili planın ilk ayağıdır. \r\n\r\nİlie'nin gelişi ile İlhan'ın gidiş hazırlığı zaten başlanmış olup mutlaka bu planı teknik patron 'Lucescu' yapmıştır. Oynadığı maçlarda İlhan Mansız'ın hakemlere anlamsız dikilmesine rağmen şüphesiz İlhan iyi futbolcudur. \r\n\r\nDik başlılığı ise gençliğinin ve asaletinin verdiği yanlış bir davranıştır. Lucescu onu yumuşatmak yerine göndermeyi düşünmekle kolayı seçmiştir. Japonların da bizden daha az akıllı olmadığı herkesçe malumdur. Ve 5 milyon doları sokağa atmayacakları da gerçektir. \r\n\r\nŞu halde daha önce alışıldığı gibi yine bir yıldız kayıyor! Samsun maçındaki kırmızı kart da bu 'Planlı transferin' bahanesi!..\r\n\r\nFakat İlhan şu an itibarı ile yaptığı akıllı ve 'vefalı' açıklamaları ile bu planı dondurmuştur. \r\n", "Galatasaray ve önlemler \r\n\r\nÇok değil birkaç yıl önce ülkemizde yaşanan olumsuzluklar ekonomiyi zorluyor ve borsayı dibe vurduruyordu. Hatta hatta burnundan soluyan yurttaşımız, yıllarca tuttuğu parti liderlerine baş kaldırarak tepkilerini koyarken; \"Tek moral kaynağınız futbol kulüplerimiz ve milli takımımızın kazandığı dünya 3.'lüğü\" diyordu. Milli takımımızın başarılarını da, başta Üç Büyükler olmak üzere, diğer kulüplerimiz omuzluyordu. Son zamanlarda, kulüplerimizdeki düşüş milli takımımızı da olumsuz etkilemektedir. Örneğin \"Avrupa Fatih Galatasaray\" namı ile ünlenmiş kulübümüz; bugün ciddi bir sıkıntı içinde bulunmakta ve günlerdir medyada tartışılmaktadır. \"Galatasaray'da neler olmaktadır?\", \"Nedir problem?\" diye baktığımızda bazı sporcuların yaşlı olduğu, kalitesiz ve ucuz transferler yapıldığına dair tezler göze çarpmaktadır. Bizce, bu nedenlerden çok, Galatasaray'da daha önemli başka problemler bulunmaktadır. Avrupa'da, Zidane, Figo, Hassenbaink, Van Hooijdonk yaşlı futbolcular grubuna girmesine rağmen, üstelik de en çok eforu gösterirken, yılın sporcusu seçilirken, G.Saray'a gelişlerinde hepsi birer değer olan, Batista, Volkan her oynadığı maçta gol atan Ümit Karan, geçen yıllarda gol kralı olan Arif yok olup gitmektedir. Barcelona ve Hollanda milli takım kaptanlığını yapan, Frank de Boer, bugün Türkiye Süper Ligi'nde madara olmuştur. Bu göstermektedir ki, G.Saray'ın hastalığı, yaşlılık değildir. Cihan ile 18 içinde çarpışan H.Şükür, birbiriyle itişirken, üzerlerindeki stres yükünü açıkça sergilemektedir. Bu sinirli yapıyla, bir santrforun golleri ard arda sıralaması, şans ve mucizelere bağlıdır. İşte bu noktada, bu olumsuz havayı dağıtmak ya hoca tarafından sağlanmalı veya bu vazifeyi yapacak \"Uygun bir kişi ivedilikle\" bulunmalıdır. Cansun'un açıklamalarından da, görüleceği gibi, yeni bir \"Abdürrahim ALBAYRAK\" tiplemesi, bu iş için biçilmiş kaftan olacaktır. Galatasaray kulübünün, izlenen ikinci ve önemli handikapı futbolcuların aldığı \"MAAŞ veya MAÇ BAŞI\" ücretleridir. Bu hususta, G.Saray kulübünde karma bir sistem veya kaos yaşandığı kesindir. Daha önceki dönemlerde futbolcuların maç başı aldığı ücret, 2002 yılı itibariyle Milan örnek gösterilmek suretiyle maaşa döndürülmüştür. Yani futbolcular, bir nevi \"memur şeklinde düşünülmüştür.\" Bu sistemde prim ve teşvik söz konusu değildir. Kaldı ki, futbolcular buna karşı çıkınca Galatasaray'a yeni gelen ve kontratı yenilenenler, maç başı ücretle oynamaya devam etmişler, eskiler ise maaş sisteminde kalmışlar. Böylelikle bir ikilem ortaya çıkmıştır. Bu da futbolcular arasındaki genel havayı bozmuştur. Bütün bu sıralanan nedenler dolayısıyla, Galatasaray'da ahenk bozukluğu takımı başarısızlığa doğru sürüklemektedir Bu bir dönem önce Yıldırım'ın büyük harcamalarına rağmen F.Bahçe'nin istikrarı yakalayamadığı zamanı hatırlatan en bariz örnektir. Milli takımımızın dinamolarından G.Saray'ın bu önlemleri alarak, başarılı günlere kavuşması, ülke futbolumuz adına da, olumlu bir gelişme olacaktır. \r\n" ]
[ "ved", "ved", "ved", "ved", "ved", "ved", "ved", "ved", "ved", "ved", "ved", "ved", "ved", "ved", "ved", "ved", "ved", "ved", "ved", "ved", "ved", "ved", "ved", "ved", "ved", "ved", "ved", "ved", "ved", "ved", "ved", "ved", "ved", "ved", "ved" ]
[ "Müslüman Dünya'ya nasıl örnek olacağız? \r\n \r\n\r\n \r\nŞAHSİ görüşüme göre; Müslüman Dünya'ya, onların da gönüldaşlığını kazanacak bir örnek olabilmek için aşağıdaki konuların hepsinde birden Türkiye'nin aktif olması gerekir:\r\n\r\n1) Amacımız İslam'ı değil, Müslümanları reform etmektir. Çabamız siyasi bir çabadır.\r\n\r\n2) Önce ‘‘demokratlığımız konusunda’’ kendi Müslümanlarımızı ikna edeceğiz.\r\n\r\n3) Hedef kitlemiz ne Batı siyasetçileri, ne de Müslüman ülkelerin diktatör yöneticileridir.\r\n\r\n4) Hedefimiz, Batılı işbirlikçileri ile birlikte kendi yöneticileri tarafından hakları gasp edilen Müslüman halktır. Amaç onların aklına hitap edip, gönüllerine yerleşmektir.\r\n\r\n5) Batı üzerinden Doğu'ya yapabileceğimiz en doğru yardım Batı'yı; Doğu'daki diktatörler ile işbirliği yaparak artık dünyada istikrarı (statükoyu) koruyamayacaklarına ikna etmektir.\r\n\r\n6) Ama samimi, ama değil; BM 2000 yılı sonbaharında gerçekleştirilen Milenyum Toplantıları'nda Federal Almanya Şansölyesi Gerhard Schröder BM'yi; fakir ülkelerin doğal kaynaklarını neredeyse bedava kullanan çokuluslu şirketlerin başkanlarını bir araya toplayarak, ‘‘pamuk eller cebe’’ hesabı ile aldıklarının bir kısmını geri vermeleri konusunda ikna etmesini istemişti.\r\n\r\n* * *\r\n\r\nSanki o tarihte Schröder 11 Eylül'ü önceden haber veriyordu.\r\n\r\nSchröder; BM'yi ‘‘ekonomik yardım’’ konusunda göreve çağırmıştı. Ona göre yardım için en iyi platform tüm ülkeleri içeren BM idi.\r\n\r\nGeçenlerde İngiltere Başbakanı Tony Blair de ‘‘Böyle gidersek Afrika'daki potansyel 200 milyon teröriste dikkat etmemiz gerekiyor’’ dedi.\r\n\r\nİşte bu ‘‘yeni anlayış’’ konusunda Türkiye çoğunluğu halkları açısından fakir ülkeler arasında yer alan Müslüman devletlerin uluslararası platformda sözcülüğüne/ağabeyliğine soyunabilir.\r\n\r\n* * *\r\n\r\nTüm bu programın da açık hedefi şudur:\r\n\r\na) Önümüzdeki 10 yılda Müslüman Dünya'daki tüm diktatör rejimler yıkılacaktır. Bu ülkelerin halklarını şimdiden başka bir alternatife hazırlamaktır.\r\n\r\nb) Bu alternatif küresel dünyaya aktif katılmaktır.\r\n\r\nc) Türkiye; İslam'ı her türlü yorumu (mezhep) ile yaşayabilmek için demokrasinin, tek değil ama en doğru/en özgür alternatif olduğunu tüm Müslüman halklara gösterebilecek tek ülkedir.\r\n\r\nd) Bu amaçla Türkiye serbest piyasa ekonomisine dayanan, hukukun üstünlüğü ile denetlenen, insan haklarını ayırımsız gözeten, özgürlükleri azami seviyeye taşıyan bir ülke olmaya başladığını önce kendi Müslümanlarına, kendi Kürtlerine; sonra da Müslüman halklara gösterecek bir modeli gündeme koyacaktır.\r\n\r\nBunun için de Türkiye, hem Doğu/Arap paranoyası, hem de Kürt paranoyasından kurtulmak zorundadır.\r\n\r\n* * *\r\n\r\n21. yüzyılda Türkiye'yi büyük olanaklar bekliyor ama Türkiye bunun ücretini ödemeye hazır mı?\r\n \r\n", "AB önünde milli onur kurtarmaya çalışanlara: \r\n \r\n\r\nBİRLEŞMİŞ Milletler Kalkınma Programı (UNDP)'nın ‘‘İnsani Gelişme 2001’’ raporundaki rakamlara dayanarak Türkiyemizi gözden geçirelim.\r\n\r\nİnsani gelişme endeksi (İGE) ekonomik göstergeler dahil; eğitimden sağlığa, çocuk ölümlerinden temiz suya kavuşma oranlarına kadar bir sürü insanlık için elzem faktörün karışımından oluşan ve her yıl BM üyesi 174 ülkeyi sıralayan bir endekstir.\r\n\r\n* * *\r\n\r\nBu endekse göre:\r\n\r\nyılları arasında Türkiye'de iller arasındaki İGE farkı daha da büyümüştür. 1997 yılına göre en düşük sıralamaya sahip iller (Bitlis, Muş, Hakkari, Ağrı, Şırnak) 1975 yılında olduğundan daha da geri gitmişlerdir.\r\n\r\narasında üretken yaş grubundaki nüfus %3 büyümüş iken, toplam istihdam sadece %1.5 artmıştır.\r\n\r\ndöneminde bölgesel farklardaki eşitsizlik %10 oranında daha da artmıştır.\r\n\r\nHane halklarının %31'i ve nüfusun %36'sının aylık tüketimleri ekonomik korunmaya muhtaçlık çizgisinin altındadır.\r\n\r\nKırk yaşından önce öleceklerin nüfus içindeki oranı Kocaeli'nde %5 iken, Şırnak'ta %22.8 (her 5 kişiden birisi)'dir. 1 yaş altındaki bebeklerin toplam ölümler içindeki oranı Yalova'da %2.3 iken bu oran Van'da %29.3'tür.\r\n\r\n* * *\r\n\r\n6) BM üyesi 174 ülke arasında Türkiye 85. sıradadır ve AB üyeliğine aday diğer tüm ülkelerden geridedir. Diğer aday ülkelerden Kıbrıs Rum Kesimi 22., Malta 27., Slovenya 29., Çek Cumhuriyeti 34., Slovakya 40., Macaristan 43., , Polonya 44., Estonya 46., Litvanya 52., Latviya 63. sıradadır.\r\n\r\nTürkiye, aday ülkeler arasında İGE açısından en gelişmiş Kıbrıs Rum Kesimi'nin 63, kendine en yakın Latviya'nın ise 22 sıra gerisinde!\r\n\r\n7) 1970'li yıllarda bize benziyen, ancak AB'ye üye olduktan sonra yollarımızın ayrıldığı İrlanda, İGE'ye göre 18. sırada, İtalya 19., İspanya 21., Yunanistan 25., Portekiz 28. sırada. Her biri artık bizden en az 57 sıra önde!\r\n\r\nSoruyorum, AB karşısında milli onuru zedelen ve kapalı toplum olarak kalmakta fayda bulanlara:\r\n\r\nYukarıdaki rakamlar karşısında pek sayın milli onurlarınız kendilerini nasıl hissediyorlar? \r\n \r\n", "Camp David ruhuna göre (III): AKP’nin stratejik derinlik yaklaşımı ne işe yarıyor? \r\nENGİN Güner’in 1991-Camp David toplantısı özel notlarına bakarak aktardığı bilgilere göre: \r\n\r\n1) Stratejik ortaklık iki devlet arasında siyasi, ticari, ekonomik ve güvenlik ile dış politikayı kavrayan çok boyutlu bir ilişkidir.\r\n\r\n2) Stratejik ortaklığın olmazsa olmaz şartı, tarafların ilişkiyi etkileyen herhangi bir eyleme geçmeden önce birbirleriyle istişare yapması gerekliliğidir. İstişare yapmadan eyleme geçilmeyecek ve mümkünse mutabakat aranacak. \r\n\r\n3) taraflar, yine de kendi eylemelerinde serbestler. Egemenlik esastır! Eylem öncesi istişare şart ama mutabakat olmayabilir. İki taraf, 3. ülke(lerle) birbirinin ana politikalarını incitecek eyleme girmemeye dikkat edecekler.\r\n\r\n4) İki devlet, dünya üzerindeki her konuyu gizlilik içinde birbirleriyle paylaşacaklar. Taraflar en azından entelektüel seviyede birbirlerini eşit görecekler, görüş alışverişinde bulunacaklar.\r\n\r\n* * *\r\n\r\nTürkiye Cumhuriyeti ise dış politikasında hem Recep Tayyip Erdoğan, hem de Abdullah Gül’e aynı anda servis veren Ahmet Davutoğlu’nun geliştirdiği ve adına ‘stratejik derinlik’ denen yaklaşımı uyguluyor. Ahmet Davutoğlu, her iki lidere de Dışişleri Bakanlığı’ndan bağımsız ve ayrı servis veriyor.\r\n\r\nStratejik derinlik yaklaşımı, her bir ülkeyle teke tek ve derinliğine uzanan bir ilişkiyi içeriyor. Uygulamada Ortadoğu ülkeleri ön planda.\r\n\r\nİddiası, Türkiye’yi ABD’nin dümen suyundan kurtarmak ve ülkeye çok boyutlu ve şahsiyetli bir uluslararası kimlik kazandırmak! \r\n\r\nHaliyle; Türkiye ‘derinlik’ anlayışına göre teke tek geliştirdiği ilişkiler öncesi ABD’yle istişare yapmak durumunda değil!\r\n\r\n* * *\r\n\r\nBu anlayışa göre; ABD ile Türkiye arasındaki ikili ilişkiyi yakından etkileyeceği ayan beyan belli olan Türkiye-Suriye yaklaşımında Türkiye, ABD’yle istişare yapmak zorunda değildir.\r\n\r\nOlsa olsa; Türkiye ABD’nin hassasiyetlerini göz önüne alabilir.\r\n\r\nNitekim, Türkiye böyle yaptığını; Suriye’yle görüşmelerinde Esad’a ‘yapma etme!’ dediğini beyan ediyor.\r\n\r\nSuriye’yle eylemini önden ABD’yle enine boyuna tartışıp (istişare edip), belki de mutabakat elde edemeyince (madde 3 ve 4) ‘ben yine de şöyle davranacağım’ demeyi tercih etmiyor.\r\n\r\nBöylece de yukarıda madde 3’ün son paragrafında ifade edildiği üzere;\r\n\r\n‘İki taraf 3. ülke(lerle) birbirinin ana politikalarını incitecek eyleme girmemeye dikkat edecekler’ şiarını yok sayıyor. \r\n\r\n(Madde: 4) Bilgi paylaşımı ve entelektüel tartışma ilişkide zaten ruhen yok!\r\n\r\n* * *\r\n\r\nBenim bu köşede son üç yazıda söylemeye çalıştığım şu:\r\n\r\nBir hükümet istediği politikayı, ücretini ödemek şartıyla vazedebilir. Garip olan kendi politikasını, olmadığı şekilde, ‘stratejik ortaklık’ olarak yutturmaya çalışmasıdır. Madem, Ahmet Davutoğlu adını öyle koymuş; hükümetin politikasına olsa olsa ‘stratejik derinlik’ doktrini denebilir.\r\n\r\nAncak, stratejik derinlik doktrinine göre, ABD de tıpkı Kuzey Irak’ta yaptığı gibi bizimle ‘Suriye ve İran eylemlerinde’ de: i) istişare etmek, ii) bilgi paylaşmak, iii) çıkarlarımıza dikkat etmek zorunda değildir! \r\n", "Küresel dünyaya hazırlanıyor muyuz? \r\nEĞİTİM üzerine yazdığım ilk yazıda, pazartesi günü, eğitim sistemimizin nasıl bir insan tipi öngördüğünü belirtmiştim: \r\n\r\nAsli niteliği devlete bağlılık olan, sorgusuz emir almayı öğrenmiş, emir tekrarında ihtisaslaşmış, ezberi güçlü, bürokratik elite biat etmeyi hazmetmiş memurlar!\r\n\r\nPeki küresel dünya nasıl bir dünya?\r\n\r\nTek ve her santimetrekaresi ulaşılabilir ve bilgiye ulaşım maliyetinin sıfıra yaklaştığı bir dünya.\r\n\r\nArtık dünyadaki en ücra nokta, bir diğer ücra noktaya mal veya hizmet satabiliyor, bilgi çağı internet üzerinden her türlü bilgiyi dünyanın her bir noktasına ulaştırıyor.\r\n\r\n* * *\r\n\r\nBöyle bir dünya nasıl bir insan tipi dayatıyor?\r\n\r\nÖnlenemez, kaçınılamaz kıyasıya bir rekabete dayanabilecek,\r\n\r\nBilgiye ezber çekmiş değil, onu yorumlayarak farkını ortaya koyacak,\r\n\r\nEn önemli niteliği ekonomik performansı olan,\r\n\r\nVerimlilik ve etkinlik şiarı ile yetişmiş,\r\n\r\nBilgiye ulaşacak becerileri kazanmış ve ortak dili (İngilizce) kullanabilen,\r\n\r\nUluslararası normlara uygun şekilde ihtisaslaşmış,\r\n\r\nBilgi teknolojisinin dayattığı şeffaflığa ve hesap verilebilirliğe (demokrasi) göğüs gerebilecek insan!\r\n\r\nTürk eğitim sistemi memur/güruh/cemaat/teba üretmeye çalışırken ve bu amacına büyük başarı ile ulaşırken küresel dünya bize insanımızı şahsiyet/birey yapmamız için dayatıyor.\r\n\r\n* * *\r\n\r\nAncak insanımız şahsiyet/birey olursa:\r\n\r\nSorgulayan,\r\n\r\nŞahsi tercihini ortaya koyan,\r\n\r\nYönetime doğrudan katılan,\r\n\r\nDeğişime kucak açan\r\n\r\nbir tipoloji yaratacaktır.\r\n\r\nBöyle bir insan tipolojisi sivil-asker bürokratik elitin başaktörleri olduğu statükonun işine gelmez.\r\n\r\nOnlar eğitimin amacının küresel dünyanın dayattığı insan tipinin tam tersi olduğunu düşünmektedirler.\r\n\r\n* * *\r\n\r\nHer şeyden önce küresel dünyaya uygun insan yetiştirmek için eğitimin yapısının değişmesi gerekir.\r\n\r\nEğitim:\r\n\r\nMerkez egemenliğinden kurtarılmalı, her bir okul birer üretim birimi olarak organize edilmeli ve birer kár-zarar merkezi olarak yönetilmelidir.\r\n\r\nEğitim evrensel değer ve bilgiler ile yerel ihtiyaçları aynı anda meczetmek zorundadır.\r\n\r\nÜniversite giriş sınavlarını gelir dağılımında en tepe % 20'de bulunan ailelerin çocuklarının kazandığı, halbuki vergi yükünü 2'nci ve 3'üncü % 20'lik dilimin ödediği ülkemizde bedava eğitim fakirin zengini finanse etmesi gibi inanılmaz bir zırvayı yaratmaktadır. Eğitim paralı olmak zorundadır.\r\n\r\nDevletin eğitimde görevi sadece araştırma, denetim, standart geliştirme ile sınırlanmalıdır.\r\n\r\nDevlet; kamu veya özel okullarda okuyan öğrenciler arasında sadece ödeme gücü olmayan ailelerin okul ücretlerini ve diğer eğitim giderlerini karşılamalıdır. \r\n\r\n\r\n", "Org. Tuncer Kılınç aklımı karıştırdı! \r\n \r\n\r\n \r\nMGK Genel Sekreteri Org. Tuncer Kılınç şahsi görüşü olarak; Türkiye'nin milli menfaatleri ile ilgili sorunlarda AB'den destek görmediğini, dolayısıyla yine yalnızlık içinde olan Rusya ile birlikte ve ABD'yi de göz ardı etmeksizin, İran'ı da içine alan bir arayışa girmesi gerektiğini bildirmiş. \r\n\r\nBaşbakan Yardımcısı Mesut Yılmaz'ın kábus senaryosu olarak nitelendirdiği bu sözler bazı soruları aklıma taktı:\r\n\r\n* * *\r\n\r\n1) İşbirliği yapacağımız İran, daha düne kadar, ne zaman TSK şeriat tehlikesine dikkati çekse ‘‘İran gibi olmayacağız’’ dediği, bize İslami devrim ihraç etmesinden korktuğumuz İran değil mi ?\r\n\r\nMollalar aniden değişti de bir tek Org. Tuncer Kılınç mı bilir?\r\n\r\n2) Bu demecin yayınlandığı saatlerde MİT resmen İran ile PKK arasında gizli görüşmeler yapıldığının tespit edildiğini açıklamadı mı?\r\n\r\n3) Org. Tuncer Kılınç'ın önerdiği model Necmettin Erbakan'ın D-8 projesine çok benzemiyor mu?\r\n\r\n4) Rusya'nın yalnızlığı nasıl bir tespite dayanıyor? Putin dönemi Rusyası ile ABD'nin tarihlerinin en güzel flörtünü yaşadığını general bilmiyor mu?\r\n\r\n5) Peki ABD ile İran nasıl bir araya gelecek?\r\n\r\nABD'nin; Usame bin Ladin'in ABD düşmanı felsefi birikiminin ardında İran'ın olduğunu, Afganistan'dan kaçan El Kaide ve Taliban militanlarının bir kısmının İran'a sığındığını düşündüğünü MGK Genel Sekreteri duymamış mı? Zaten İran; Irak sonrası olası bir ABD saldırısından ürkmüyor mu?\r\n\r\n6) ABD'nin kendi menfaatleri açısından bizim AB üyesi olmamızı daha hayırlı bulduğunu MGK üyeleri bilmez mi? Acaba Genel Sekreter ABD politikalarını dünden bugüne (Clinton-Bush) değişen oynak metinler mi sanır?\r\n\r\nYoksa kendi görüşlerine taraftar kazanmak için ABD'ye mavi boncuk mu yolluyor?\r\n\r\n7) ABD ile beraber hareket edecek isek; Genel Sekreter'e göre, olası Irak saldırısı çok hassas olduğu milli menfaatlerimize uygun mudur?\r\n\r\n8) TSK her türlü fırsatta ‘‘erinden emeklisine kadar bir bütün olduğunu’’ söylemez mi? Org. Tuncer Kılınç'ın şahsi görüşlerini beyan etmesi hakkında Org. Hüseyin Kıvrıkoğlu şahsen ne düşünüyor? TSK geleneğine göre şahsi görüşler uluorta değil, resmi ve kapalı toplantılarda (örn. MGK toplantısı) açıklanmaz mı? \r\n\r\n9) Atanmış genel sekreter ile seçilmiş hükümet AB konusunda ters düştüklerine göre, şahsi uyarısını yaptıktan sonra, Org. Kılınç'ın istifa etmesi gerekmez mi?\r\n\r\n10) Kendisi istifa etmez ise, hükümetin istifasını istemesi gerekmez mi?\r\n\r\n11) Anayasa'nın 118. maddesine göre MGK'nın başkanı Cumhurbaşkanı'dır ve Kurul'un görevi ‘‘...milli güvenlik siyasetininin tayini....’’dir. Bu Kurul ‘‘AB üyeliğini milli güvenlik siyaseti içinde saydığına’’ göre MGK Başkanı (Cumhurbaşkanı) kendi Genel Sekreteri'nin şahsi görüşleri ile ilgili olarak ne düşündüğünü, nasıl bir tavır aldığını kamuya açıklamak zorunda değil midir?\r\n\r\n\r\n \r\n", "Başarıyı sevmeyen kültür \r\n \r\n\r\n \r\nİBRAHİM Betil'in, ‘‘kurumsallaşma’’ bahanesi ile Türkiye Eğitim Gönüllüleri Vakfı (TEGV) Yönetim Kurulu Başkanlığı'ndan düşürülmesi, bu ülkenin başarıyı sevmediğinin en güzel kanıtıdır.\r\n\r\nÜstelik, düşünün bu vakfın üyeleri ülkenin en donanımlı insanları, en çağdaş vatandaşları.\r\n\r\nOnlar bile kendi aralarından birisinin hak ettiği başarıyı sürdüremiyorlar.\r\n\r\nGerisini siz düşünün.\r\n\r\n* * *\r\n\r\nBana kimse McKinsey'in yaptığı bilimsel çalışmayı (!) anlatmasın. Sözüm ona, kurumsallaşma adına vakfı kişisel etkilerden uzak tutmak gerekiyormuş.\r\n\r\nBu sonuca varan uzmanlar, örgütlerin bir kültür geliştirmeden kurumsallaşamadığını bilmezler mi? Bu uzmanlar, örgütlerde kültür oluşmasının yıllar aldığını, bu oluşumun da evvel emirde kişilere bağlı olduğunu bilmezler mi?\r\n\r\nKurumları, ‘‘liderlerin yarattığı gerçeği’’ örgüt sosyolojisinin temel bulgusu değil midir?\r\n\r\nMcKinsey'in uzmanları, rahmetli Vehbi Koç'un sağlığında Koç Holding'i inceleselerdi, kurumsallaşması için bu holdingi yaratan dáhinin işin başından çekilmesini mi teklif edeceklerdi?\r\n\r\n* * *\r\n\r\nTEGV bugüne dek millet indinde çok saygın bir yer edinmiştir. Adı üzerinde, eğitime gönül veren ve karşılığında hiçbir şey beklemeyen insanları örgütlemiştir. Bu insanlar vakfa maddi-manevi katkıda bulunmuşlardır.\r\n\r\nBu gönüldaşlığın bir tek nedeni vardır:\r\n\r\nİbrahim Betil.\r\n\r\nOnun eğitim konusunda yaşadığı şevkin, ortaya koyduğu tam-zamanlı gayretin, maddi-manevi fedakárlığın yarattığı pozitif enerji, giderek vakıf bünyesinde ortaklaşa üreyen kinetik enerjiye dönüşmüştür.\r\n\r\nBunu yaratan vakfın hükmü şahsiyeti değil, İbrahim Betil'in bizzat kendisidir.\r\n\r\nBu iddiayı doğrulayan tarihi kanıt da ortadadır. İbrahim Betil bir ara yine TEGV'yi bırakmış, TEGV'nin kitle üzerinde etkinliği o dönemde düşmüştür.\r\n\r\n* * *\r\n\r\nBu kişisel faktör, İbrahim Betil'in katiyen diğer vakıf üyelerinden daha üstün bir zat olduğunu göstermez. Vakıftaki tüm üyeler gayet yüksek donanımlı, alanlarında çok başarılı isimler.\r\n\r\nİbrahim Betil'in diğerlerinden farkı, sinerjisinin yüksek oluşudur. O, erken bir döneminde adeta hayattan elini eteğini çekmiş, bir derviş edasında kendini insana adamıştır.\r\n\r\nDiğer üyelerin başka görevleri vardır. O ise gönül aynasından kendini seyretmiş, içinden gelen sesin peşinden koştuğu için samimi gayreti kısa zamanda tam-zamanlı pozitif enerjiye dönüşmüş ve suya atılan taşın yarattığı halkalar gibi etrafa yayılmıştır.\r\n\r\nBu sinerjiyi şimdilik bir başkasının üretmesi çok zordur.\r\n\r\n* * *\r\n\r\nNe gariptir ki, insanlar kendilerinden farklı olan kimseleri hazmedemiyorlar.\r\n\r\n‘‘Ben maddi taleplerden, dünya nimetlerinden vazgeçtim’’ diyenleri ‘‘Vay, sen nasıl bizim dışımıza çıkarsın’’ diyerek adeta cezalandırıyorlar.\r\n\r\n* * *\r\n\r\nBakın göreceksiniz; başarıyı/farklı olmayı budama üzerine inşa edilen kültür, kısa zamanda, henüz emekleme döneminde olan ‘‘TEGV kültürünü’’ de yok edecek.\r\n\r\nTEGV, artık eski TEGV olmayacak!\r\n \r\n", "Türk solu var mı? \r\nTABİİ ki var! Türkiye'de Marksist felsefeyi hazmetmiş, Marksist düşünce sistematiğini ülke analizine uygulamaya çalışan, hatta bu felsefeye katkıda bulunan çok değerli arkadaşlarımız var. \r\n\r\nAncak, bu kıymetli düşünürler cari Türk solu içinde etkin değiller, hatta onlar ortada sol olarak endam eden siyasilere herkesten fazla kızgınlar.\r\n\r\n* * *\r\n\r\nSolun, evrensel düzeyde en önemli özelliği, egemen sınıflara hizmet ettiğine inandığı ve gelir dağılımının emeğin aleyhine gelişmesinde en önemli sorunsal olarak gördüğü devlet aygıtına karşı tavır almasıdır.\r\n\r\nDünyada sol; devlet aygıtı karşıtı politikalar üretir.\r\n\r\nEvrensel sol kendisine en büyük rakip olarak statükoyu görür.\r\n\r\nBizde ise cari sol, ister DSP olsun, ister CHP; evrensel solun reddettiği bu iki kavramı değil dışlamak, bizzat onun kucağına oturuyor.\r\n\r\nTürkiye'de cari sol hem köküne kadar devletçi, hem de sıkı sıkıya statükocu!\r\n\r\n* * *\r\n\r\nAyrıca Türkiye devlet-millet ikilemini çözememiş nadir ülkelerden birisidir.\r\n\r\nBu ülkede siyasiler devlet-millet çekişmesinde birinden birini tutmak zorundadır.\r\n\r\nAncak; ülkede devlete kafa tutarak millet tarafından baş tacı edilmiş siyasi liderler hep sağdan çıkmıştır.\r\n\r\nMillet siyasilerde iki özelliği bir arada görmek istiyor:\r\n\r\n1) Devlete karşı milletin yanında duracak.\r\n\r\n2) Milletin değerlerine saygılı olacak.\r\n\r\nPotansyel olarak, dünyada sola bağrını açmış nadir milletlerden birisidir Türk milleti.\r\n\r\nAncak, dünyada sola karşı en kapalı toplumlardan birisi yine Türklerdir.\r\n\r\nTemsili demokrasilerde genel eğilim iktidarın yönetim yıpranmasına kapılıp oy payı olarak gerilmesi, muhalefetin ise saha kenarıda oturma avantajını kullanarak ilerlemesidir.\r\n\r\nHatta bir sonraki seçimlerde sadece birkaç puan gerileyecek iktidar kendisini başarılı sayar.\r\n\r\n* * *\r\n\r\nBizde sol, muhalefette erimeyi de becerebilen nadir siyasi hareketlerden birisidir.\r\n\r\n3 Kasım seçimlerinden önce ‘‘tesettürlüden de oy istiyorum’’ diyen, ancak 3 Kasım sonrası politikaları ile bu talebinin siyasi tarihin en büyük aldatmacalarından birisi olduğu ortaya çıkan CHP dünyadaki değişimden zerre kadar ders almadığını her geçen gün milletin gözüne sokuyor.\r\n\r\nCHP, dinozorlaşmış akıl danelerine ısrarla millet karşıtı politikalar yaptırarak, eski Türk filmlerindeki veremli kız misali her geçen gün eriyor.\r\n\r\nÇaresiz CHP şimdi de sefil bir yönteme başvuruyor:\r\n\r\nMilleti; cumhuriyetçi ve cumhuriyet düşmanı olarak ikiye bölmek!\r\n\r\nCumhuriyet tarihinde bugüne dek bu kadar açık bir şekilde bölücülük yapan başka bir siyasi parti olmamıştır. \r\n", "Seçim tarihini belirlemek şart oldu \r\n \r\nSeçim tarihini belirlemek şart oldu \r\n \r\n e-posta \r\n \r\nBUGÜNDEN sonra Bülent Ecevit ağzıyla kuş tutsa dahi sağlığı ile bağlantılı olarak hükümetin tekrar güven oluşturması mümkün değildir.\r\n\r\nÖte yanda, ekonomik krizin nekahat döneminde, erken seçimden bahis dahi etmenin sakıncalarını vurgulayanlar da haklılık payı taşımaktadırlar.\r\n\r\nO halde, iki sakıncayı aynı anda bertaraf edecek bir çözüm bulmak lazım.\r\n\r\nBu çözüm de 1 yıl sonrası için -Mayıs 2003- seçim kararını şimdiden almaktır.\r\n\r\nBöylece, hem ekonomi bir yıl daha kazanır, hem ülke yeni bir umut arayışı içine girer.\r\n\r\nİçimize yer eden karamsarlık aşılır.\r\n\r\n* * *\r\n\r\nHafta sonu, Arı Grubu'nun IRI ile birlikte tertip etmiş olduğu GençNet konferansında ülkenin mutlak çoğunluğunu oluşturan gençlerin dinamizmini, hevesini, pozitif enerjisini bizzat kendim yudumladım.\r\n\r\nBu gençlere denenmiş ve ne oldukları açık seçik belli olmuş cari liderleri tek alternatif olarak sunmak haksızlık ve ülkenin en büyük sermayesi insan sermayesine ihanettir.\r\n\r\nBunu yapmaya hakkımız yok!\r\n\r\nLütfen, her türlü denenmiş siyasetçi ortadan çekilsin, gençlere, ruhu gençlere ve dahi denenmemişlere fırsat tanıyalım.\r\n\r\nGerek Kemal Derviş'i, gerek Mehmet Ali Bayar'ı gençler önünde terlerken izlemek bana umut aşıladı.\r\n\r\nGençNet Konferansı'ndan iki sonuç çıkmıştır:\r\n\r\n1) Artık Kemal Derviş'in siyaset yapmak için meşruiyeti oluşmuştur. Tabanı belli olmuştur. İleri bakan, küresel dünyayla kucaklaşmak isteyen gençler, açık ve seçik bir şekilde Kemal Derviş'e destek vermektedirler.\r\n\r\nwww.gencnet.org adresi bu konferanstan önce, yine yüksek bir rakam olan, beher günde ortalama 5 bin giriş alırken, bu rakam pazar günü 30 bine, pazartesi günü de 60 bine fırlamıştır.\r\n\r\nBu rakam muazzam bir ilgiyi vurgulamaktadır.\r\n\r\n* * *\r\n\r\n2) Öte yanda aynı gün ilk defa izlediğim Mehmet Ali Bayar hakkındaki ilk izlenimimin çok olumlu olduğunu belirtmek isterim.\r\n\r\nSamimi, dünyayı izliyor, donanımlı, ülkesi için endişe taşıyan bir resim çiziyor ve her şeyin üzerinde gençliğinin pozitif enerjisiyle etrafına huzur ve umut yüklüyor.\r\n\r\nSiyaset sahnesinde çok yeni olmasına rağmen gençlerin ilgisini toplamayı başardı.\r\n\r\nBen ortada dolaşan ve hálá bize kendilerini tek çare olarak yutturmaya çalışan iktidardaki, muhalefetteki, nadastaki tüm denenmiş siyasilerden bıktım.\r\n\r\nYeni yüzleri özlüyorum!\r\n\r\nBu ülke kendini gençlere teslim ettiği gün bir sürü sorununu rahatlıkla aşacaktır.\r\n\r\n* * *\r\n\r\nErken seçim kutusu açıldı, artık kimse bu kutuyu bir daha kapatamaz.\r\n\r\nÜlke planını yapsın, yeni adaylar hazılıklarını tamamlasınlar.\r\n\r\nİnanın, bir yıl sonra yapılacağı şimdiden ilan edilen seçimin adı bile damarlarımıza tekrar adrenalin yükleyecektir.\r\n\r\nBen seçimlerde oyumu kime vermem gerektiğini gençlere soracağım.\r\n \r\n\r\n \r\nBUGÜNDEN sonra Bülent Ecevit ağzıyla kuş tutsa dahi sağlığı ile bağlantılı olarak hükümetin tekrar güven oluşturması mümkün değildir.\r\n\r\nÖte yanda, ekonomik krizin nekahat döneminde, erken seçimden bahis dahi etmenin sakıncalarını vurgulayanlar da haklılık payı taşımaktadırlar.\r\n\r\nO halde, iki sakıncayı aynı anda bertaraf edecek bir çözüm bulmak lazım.\r\n\r\nBu çözüm de 1 yıl sonrası için -Mayıs 2003- seçim kararını şimdiden almaktır.\r\n\r\nBöylece, hem ekonomi bir yıl daha kazanır, hem ülke yeni bir umut arayışı içine girer.\r\n\r\nİçimize yer eden karamsarlık aşılır.\r\n\r\n* * *\r\n\r\nHafta sonu, Arı Grubu'nun IRI ile birlikte tertip etmiş olduğu GençNet konferansında ülkenin mutlak çoğunluğunu oluşturan gençlerin dinamizmini, hevesini, pozitif enerjisini bizzat kendim yudumladım.\r\n\r\nBu gençlere denenmiş ve ne oldukları açık seçik belli olmuş cari liderleri tek alternatif olarak sunmak haksızlık ve ülkenin en büyük sermayesi insan sermayesine ihanettir.\r\n\r\nBunu yapmaya hakkımız yok!\r\n\r\nLütfen, her türlü denenmiş siyasetçi ortadan çekilsin, gençlere, ruhu gençlere ve dahi denenmemişlere fırsat tanıyalım.\r\n\r\nGerek Kemal Derviş'i, gerek Mehmet Ali Bayar'ı gençler önünde terlerken izlemek bana umut aşıladı.\r\n\r\nGençNet Konferansı'ndan iki sonuç çıkmıştır:\r\n\r\n1) Artık Kemal Derviş'in siyaset yapmak için meşruiyeti oluşmuştur. Tabanı belli olmuştur. İleri bakan, küresel dünyayla kucaklaşmak isteyen gençler, açık ve seçik bir şekilde Kemal Derviş'e destek vermektedirler.\r\n\r\nwww.gencnet.org adresi bu konferanstan önce, yine yüksek bir rakam olan, beher günde ortalama 5 bin giriş alırken, bu rakam pazar günü 30 bine, pazartesi günü de 60 bine fırlamıştır.\r\n\r\nBu rakam muazzam bir ilgiyi vurgulamaktadır.\r\n\r\n* * *\r\n\r\n2) Öte yanda aynı gün ilk defa izlediğim Mehmet Ali Bayar hakkındaki ilk izlenimimin çok olumlu olduğunu belirtmek isterim.\r\n\r\nSamimi, dünyayı izliyor, donanımlı, ülkesi için endişe taşıyan bir resim çiziyor ve her şeyin üzerinde gençliğinin pozitif enerjisiyle etrafına huzur ve umut yüklüyor.\r\n\r\nSiyaset sahnesinde çok yeni olmasına rağmen gençlerin ilgisini toplamayı başardı.\r\n\r\nBen ortada dolaşan ve hálá bize kendilerini tek çare olarak yutturmaya çalışan iktidardaki, muhalefetteki, nadastaki tüm denenmiş siyasilerden bıktım.\r\n\r\nYeni yüzleri özlüyorum!\r\n\r\nBu ülke kendini gençlere teslim ettiği gün bir sürü sorununu rahatlıkla aşacaktır.\r\n\r\n* * *\r\n\r\nErken seçim kutusu açıldı, artık kimse bu kutuyu bir daha kapatamaz.\r\n\r\nÜlke planını yapsın, yeni adaylar hazılıklarını tamamlasınlar.\r\n\r\nİnanın, bir yıl sonra yapılacağı şimdiden ilan edilen seçimin adı bile damarlarımıza tekrar adrenalin yükleyecektir.\r\n\r\nBen seçimlerde oyumu kime vermem gerektiğini gençlere soracağım.\r\n \r\n", "Susurluk davası yeniden açılmak zorundadır \r\n \r\n\r\n \r\nDÜN Hürriyet'te yer alan sürmanşet haber, bir tarih dönemini ve kesinleşmiş bir yargı kararını altüst edecek değerde:\r\n\r\n‘‘Korkut Eken her şeyi bilgimiz dahilinde yaptı.’’\r\n\r\nPKK'yla mücadelede Korkut Eken ile birlikte aktif görev yapmış, başta dönemin Genelkurmay Başkanı Doğan Güreş olmak üzere üç general, Susurluk davası görülürken sessiz kalırken, nedense şimdi vicdanlarının sesini dinlemek zorunda kalıyorlar (!) ve şerefli bir hareketle Susurluk davası başsanığı Korkut Eken'e sahip çıkıyorlar.\r\n\r\n‘‘Yaptığı her iş bilgimiz dahilindedir.’’\r\n\r\n* * *\r\n\r\nİşin daha da ilginç olanı, Yargıtay 8. Ceza Dairesi ‘‘terörle mücadele adı altında yola çıkıp, bir süre sonra yasaların kendilerine verdiği yetkileri (aşarak)’’ derken, Doğan Güreş;\r\n\r\n‘‘...aldığı emirleri eksiksiz yerine getirmiştir’’ demekte.\r\n\r\nYine mahkeme kararı ‘‘kendi çıkarlarını gözeterek, her yöntemi uygun yöntem olarak benimsediği anlaşılmaktadır’’ derken, Doğan Güreş;\r\n\r\n‘‘Hiçbir zaman kontrolden çıkmamış ve yüksek disiplin anlayışı.’’ tabirlerini kullanmaktadır.\r\n\r\nEmekli General Necati Özgen ise;\r\n\r\n‘‘Yargının kararını tartışmak istemiyorum, ancak mahkûmiyetin bilgi eksikliğinden (oluştuğunu), ya da Korkut Eken'in üstün yurt sevgisiyle mahkemede konuşmadığını ve kendisini yeterince savunmadığını düşünüyorum’’ diyor.\r\n\r\n* * *\r\n\r\nKorkut Eken kendisini yeterince savunmadı ise diğer silah arkadaşlarının neden onu mahkeme sırasında savunmadıkları, tersine her şey olup bittikten sonra neden şimdi savundukları sorusu boşlukta kalırken; ortaya yeni bir gerçek ve soru çıkıyor:\r\n\r\nBu yeni bilgiler dahilinde Susurluk davası yeniden görülmek zorundadır.\r\n\r\n* * *\r\n\r\nŞu soruların samimi cevaplarını yeniden tartışmadan yakın tarihimizi ve hatta bazılarımız açısından vicdanlarımızı temizleyemeyeceğiz:\r\n\r\n1) Korkut Eken ve arkadaşlarına verilen olağanüstü yetkileri üst makamlar (örneğin MGK) mı vermiştir?\r\n\r\n2) Bu yetkileri, mahkeme kararına göre ‘‘kendi çıkarlarını gözeterek’’ kullananlar somut olarak kendilerine ne gibi çıkarlar sağlamışlar, bu çıkarları kimlerle paylaşmışlardır?\r\n\r\n3) Devlet gereğinde hukukun üstüne çıkarak kendi varlığını korumak hakkına sahip midir?\r\n\r\n4) Yok değilse, terörle mücadelenin düzensiz ordu mantığı dışında başka yöntemleri var mıdır?\r\n\r\n* * *\r\n\r\n1) Susurluk davası yeniden görülmek zorundadır.\r\n\r\n2) Şimdi konuşarak belki de tarihe ışık tutan bu üç emekli general, neden dava sırasında sustuklarını, neden şimdi bu açıklamaları yaptıklarını kamuoyunu tatmin edecek şekilde açıklamalıdırlar.\r\n \r\n", "Muhafazakarlık ve toplumsal dönüşüm \r\nAKP'nin kimlik arayışı sorunu, kendilerinin siyaset jargonuna katmaya çalıştıkları muhafazakár demokrasi terimi ile çözülmeye çalışılıyor. \r\n\r\nNeden?\r\n\r\nParti her gün ‘‘Kimsin?’’ sorusu ile karşılaşıyor ve ‘‘Değişmedin! Değişmedin!’’ sözleri ile eleştiriliyor da ondan.\r\n\r\n‘‘Artık milli görüşçü değiliz!’’ diye verilen bir cevap da yeterli bulunmuyor ve daha açık bir tarif isteniyor.\r\n\r\nBulunan, daha doğrusu yaratılan cevap muhafazakár demokratlık!\r\n\r\nBaşbakan da bu kavramın ne anlama geldiğini aşağıdaki sözlerle açıklıyor.\r\n\r\n‘‘Muhafazakár demokratlık, evrimci toplumsal dönüşümü savunmaktır.’’\r\n\r\nAncak...\r\n\r\n* * *\r\n\r\n1) Parti, ne derse desin geldiği köken İslam ama belli ki bu terimi kullanamıyor.\r\n\r\nKendisine ‘‘Müslüman demokrat’’ veya benim tercihime göre ‘‘demokrat Müslüman’’ diyemiyor.\r\n\r\nÖte yanda, uyguladığı ekonomik politikalar ve savunduğu özgürlükler manzumesi liberal kelimesini çağrıştırıyor ama bu kez de partiye gönül verenler açısından ‘‘liberal demokrat’’ sözü yabancı kalıyor.\r\n\r\nLiberal kelimesi tabanı, İslam kelimesi tavanı ürkütüyor.\r\n\r\nO halde... gelsin muhafazakár kelimesi!\r\n\r\n2) Bu sefer de karşımıza başka bir sorun çıkıyor. Taban için muhafazakár kelimesi de liberal kelimesi kadar yabancı/entel.\r\n\r\nHalk dilinde kelime mutaassıp!\r\n\r\nAnadolu muhafazakár kelimesini hiç kullanmaz.\r\n\r\n3) Öte yanda mutaassıp kelimesinin içeriği ile Başbakan'ın kullandığı evrimci toplumsal değişim kavramının kastettiği Kopenhag Kriterleri arasında zor aşılacak bir uyumsuzluk var.\r\n\r\nAnadolu'da mutaassıp kişinin prototipi Sunni; bu prototip Aleviliği ve Kürtlüğü dışlayan, milliyetçi-maneviyatçı, kürtaja ve boşanmaya karşı, modernitenin içerdiği yaşam tarzı ile tamamen zıt bir özellik vb. taşır.\r\n\r\nMutaassıplar, Kopenhag Kriterleri'ne sadece kendi hakları çerçevesinde destek vereceklerdir.\r\n\r\n* * *\r\n\r\nÖzetle; mutaassıplar Kopenhag Kriterleri'nin ruhunu oluşturan bireysel/şahsi haklara-tavırlara karşıdırlar, cemaatçi yaşam tarzını tercih ederler.\r\n\r\n* * *\r\n\r\nO zaman sorulması gereken esas soru:\r\n\r\n‘‘Peki muhafazakárlardan evrimci bir toplumsal değişim nasıl istenecektir?’’\r\n\r\nAKP bu soruyu hafta sonu yapılan ‘‘muhafazakár demokratlık toplantısında’’ hiç sormamıştır.\r\n\r\nTabanda tutacağını hiç zannetmediğim, galiba zaten tabanı da hedef almayan kimlik arayışında illa ki muhafazakárlık kelimesi kullanılacak ise, demokrasinin muhafazakár versiyonunu ima eden muhafazakár demokrat sözü yerine muhafazakárlığın demokratlığa dönüşmesini ifade eden demokrat muhafazakár sözünü kullansalardı, kendi kendilerini çok dar bir kimlik alanına mahkûm etmezlerdi.\r\n\r\nAKP İslam kelimesinden kaçamaz, kaçmamalıdır da!\r\n\r\n \r\n", "Nihayet başörtüsü ile türbanı ayırt ediyoruz \r\nALLAH Erzurum Üniversitesi’nde anneyi okula almayan işgüzar idareciden razı olsun. Önce haklı olarak hükümeti isyan ettirdi, zırva tavra karşı muhalefet gereken tepkiyi verdi, asker de benzer minvalde görüş bildirdi. \r\n\r\nHemen herkesin birleştiği ortak nokta kimsenin başörtüsüne itirazı olmadığı yönünde. İtirazın; sadece ülkede çok önemli bir nüfus tarafından siyasi bir simge olduğu genel kabul gören türbana karşı olduğu belirginleşti. \r\n\r\n29.06.2004 tarihinde AİHM; türbanı yüzünden okuldan atılan bir hanımefendinin itirazını reddedince bu köşede 03.07.2004, 05.07.2004, 08.07.2004 ve 10.07.2004 tarihlerinde bir dizi yazı yazdım. Benzer görüşlerimi her ortamda bildirdim.\r\n\r\nAİHM kararlarının Türkiye’ye yol gösterici olduğunu ifade edip, ortak bir çözüm aranması gerektiğini ifade ettim.\r\n\r\nYazılarıma iki taraftan da kızgın yanıtlar gelmişti, o an itibarıyla toplum uzlaşmak istemiyordu.\r\n\r\nBir yıl sonra görüyorum ki, Erzurum Üniversitesi’nde haddini aşan bir görevlinin yarattığı mihnet belki de bir nimete dönebilir!\r\n\r\n* * *\r\n\r\nHatırlatmakta fayda var; AİHM ısrarla diyor ki: \r\n\r\n‘Bireyin inanç veya dinini belli eden/gösteren (manifest) tavırları toplumun diğer bireyleri tarafından kendi din anlayışları veya kişisel hak ve özgürlükleri için bir kısıtlama teşebbüsü olarak algılanabilir. \r\n\r\nO halde devlet; dinini veya inancını belli eden/gösteren (türban-C.Ü.) tavırlara kısıtlama getirebilir.’\r\n\r\nAİHM, kararının hemen her gerekçesinde ‘başkalarının tehdit algılaması’ kavramına başvuruyor ama ben özellikle şu gerekçeleri vurgulamak istiyorum:\r\n\r\n‘Çeşitli dinlerin bir arada yaşadığı demokratik toplumlarda; bir kişinin din veya inancını belli etmesi/göstermesi, diğer grupların çıkarlarının uyum içinde ifade edilebilmesi açısından ve herkesin inancına saygı duyulmasını garanti etmek amacı ile kısıtlanabilir...\r\n\r\n...(diğer dinlerle ilgili eski AİHM kararlarına atıfta bulunularak)...dava kararlarında da görüldüğü gibi; demokratik toplumlarda, eğer bu durum diğerlerinin hak ve özgürlüklerine, kamu düzenine ve toplum güvenliğine ters düşüyorsa devletin İslami başörtüsü (türban) takılmasına kısıtlama getirmesini konvansiyon kurumları doğru bulmaktadır...’\r\n\r\n* * *\r\n\r\nÖte yanda Allah’ın Müslümanlara emri de diyor ki:\r\n\r\nNur süresi Ayet 31:\r\n\r\n‘Mümin kadınlara da söyle: \r\n\r\nBakışlarını yere indirsinler. Cinsel organlarını/ırzlarını korusunlar. Süslerini/ziynetlerini, görünen kısımlar müstesna, açmasınlar. Örtülerini/başörtülerini göğüs yırtmaçlarının üzerine vursunlar... Ey müminler, Allah’a topluca tövbe edin ki kurtuluşa erebilesiniz! (Diyanet meali)\r\n\r\n* * *\r\n\r\nAyrıca yine devletin Diyanet İşleri’ne bağlı Din İşleri Yüksek Kurulu kendisine sorulan sorulara verdiği cevaplarda her seferinde ‘başı örtmenin Kuran emri’ olduğunu teyit etmiştir. \r\n\r\nDilerim; ortak bir noktada buluşmak gerektiğini nihayet kavrarız! \r\n\r\n\r\n", "İlaç sektöründe araştırma-jenerik dengesi şarttır \r\nARAŞTIRMACI ilaç firmaları, dünyada ilaç sektörünün ana motoru. \r\n\r\nYeni ilaç keşfi için dünyada her yıl 50 milyar dolar harcanıyor. Bunun 38.8 milyar dolarını ABD harcıyor.\r\n\r\nSadece Pfizer’in bir laboratuvarında 7000 araştırmacı, 800 mucit çalışıyor.\r\n\r\nABD’nin, federal hükümete bağlı, yeni tedaviler geliştirmekle görevli tıbbi araştırma merkezi Ulusal Sağlık Enstitüsü (NIH) federal bütçeden beher yıl 27.6 milyar dolar kullanıyor.\r\n\r\nNIH’in ana merkezinde, aralarında 60 Türk’ün bulunduğu 6000 araştırmacı çalışıyor. NIH her yıl dünyada 3000 araştırma kurumuna, 200 bin bilim adamına yeni buluşlar için mali yardım yapıyor.\r\n\r\n* * *\r\n\r\nBu çalışmaların katkısıyla insan yaşamının hem süresi, hem kalitesi artıyor. \r\n\r\nDaha iyi hijyen şartları, daha iyi beslenme koşullarıyla birlikte yeni keşfedilen ilaçlar sayesinde bu yüzyıl başında 48.8 olan ortalama insan ömrü artık 80’ler mertebesine ulaşmış vaziyette.\r\n\r\nNitekim, sadece 1960 ile 2002 yılları mukayese edildiğinde; doğumda yaşam beklentisi ABD’de 69.9’dan 77.1’e, İngiltere’de 70.8’den 78.1’e, Kanada’da 71.4’ten 79.7’ye, Polonya’da 67.8’den 74.6’ya, Portekiz’de 64.0’dan 77.2’ye, Türkiye’de de 48.3’ten 68.6’ya yükselmiş durumda.\r\n\r\n* * *\r\n\r\nİnsanlığın ilaç sektöründen iki talebi var:\r\n\r\nUcuz ve sürekli geliştirilen etkin ilaç!\r\n\r\nBu noktada, ilaç sektörüne ve bu sektörde faaliyet gösteren şirketlerin yapılarına biraz daha yakından bakmak gerekiyor. Bilindiği gibi, ilaç sektöründe esas olarak iki tip şirket var: Araştırma-geliştirme odaklı şirketler ve jenerik ilaç şirketleri. \r\n\r\nAraştırma odaklı ilaç şirketleri, yeni tedavilere yönelik yeni moleküller keşfediyor ve bunların patentini almak için başvuruyor. 20 yıllık patent hakkının alınmasıyla birlikte, molekülün ilaca dönüşmesi için yeni bir araştırma süreci başlıyor. Her bir molekül için ortalama 12-15 yıl süren ve molekül başına ortalama 880 milyon dolar yatırım gerektiren bu süreç sonunda; molekül ilaç halini almış olarak tıbbın hizmetine sunulabiliyor. \r\n\r\nİlacın tıbbın hizmetine sunulmasından sonra, geriye kalan patent ve/veya veri koruması süresi ise araştırmacı firmanın, yaptığı yatırımın karşılığını almasını sağladığı gibi, yeni ilaç araştırmaları için de kaynak yaratıyor. Orijinal ilacın patent ve/veya veri koruma süresinin dolmasıyla birlikte ise devreye jenerik ilaç üreticisi şirketler giriyor. Bu şirketler tarafından üretilen ve orijinal ilaçlarla aynı etkiye sahip jenerik ilaçlar, araştırma ve geliştirme yatırımı içermediğinden dolayı, daha ucuz ve daha yaygın olarak toplumun hizmetine sunuluyorlar. \r\n\r\n* * *\r\n\r\nHem yeni ilaçlara kavuşabilmek, hem de bunlara mümkün olduğunca ucuza ulaşabilmek için ilaç sektöründe araştırmacı şirketler ile jenerik ilaç üreticilerinin bir arada yaşaması şart. Ne araştırmacı şirketler kendilerini tembelleştirecek şekilde ömür boyu keşfettikleri ilaç üzerinde tekel sahibi kalabilmeli, ne de jenerik ilaç şirketleri araştırmacı şirketlerin araştırma yapma hevesini ellerinden alabilmeli!\r\n\r\nBu denge de ancak patent ve fikri mülkiyet haklarının birlikte mevcudiyeti ve korunmasıyla kurulabilir. \r\n", "Dibimizdeki nükleer tehlike: Mahmud Ahmedinecad \r\nBİR yanda dünya lideri ABD... Öte yanda, şimdi daha da koyu bir şeriatı savunan İran.\r\n\r\nArada Türkiye. \r\n\r\nABD, kendi egemenliğine en sert darbeyi vuran İslamcı terörün çıban başı olarak İran’ı görüyor. İran ve Kuzey Kore’nin geliştirdiği nükleer silahların, bir gün muhakkak terörist grupların ellerine geçeceğine veya verileceğine inanıyor. \r\n\r\nGazetelere göre; 2003’te Tahran Belediye Başkanı seçilinceye kadar pek fazla tanınmayan, orta sınıf bir ailenin 7 çocuğundan biri olarak Tahran’da doğan, dini lider Ali Hamaney’e bağlı yeni nesil muhafazakár siyasetçilerin başında gelen eski Devrim Muhafızları Ordusu üyesi 48 yaşındaki Mahmud Ahmedinecad ise Washington’un aksine iddialarına rağmen, nükleer silah geliştirmeyeceğine dair söz vermekle birlikte; İran’ı şu veya bu şekilde nükleer güce sahip bir ülke yapacağını gizlemek ihtiyacı duymuyor. Seçimlerde bu tercihin açık savunuculuğunu yaptı: \r\n\r\n‘Nükleer enerji, İran halkının bilimsel gelişmesinin sonucudur ve hiç kimse bir milletin bilimsel gelişmesinin önüne geçemez. İran halkının hakkı çok yakında bu hakkı inkár edenler tarafından da teslim edilecektir.\r\n\r\n1979 İran İslam Devrimi ilkelerini katı biçimde izleyen Besiç adlı dini milis grubunun yetkililerinden biri olan Ahmedinecad, nükleer teknoloji geliştirme konusunda uluslararası baskılara boyun eğmemek gerektiğini de belirtiyor. ABD karşıtlığının yanı sıra İran’ın nükleer programıyla ilgili olarak AB ile yapılan görüşmelere de pek sıcak bakmıyor.\r\n\r\n* * *\r\n\r\nAhmedinecad’ın seçiminden önce; ılımlıların bir nebze olsun İran’da söz sahibi olduğu dönemde dahi, ‘her ne şekilde olursa olsun İran’daki rejimi devireceğini’ söyleyen ve bu uğurda askeri güç kullanıp kullanmayacakları sorulduğunda:\r\n\r\n- Kara kuvvetlerini kullanmayı düşünmüyoruz, diyerek cevaplayan ABD, şimdi ılımlıların son izlerinin dahi silindiği bir İran ile karşı karşıya!\r\n\r\n* * *\r\n\r\nİran seçimlerinden sonra iki arada bir derede sıkışan Türkiye, ABD’nin tavrını bir kenara koyun; kendi bölgesinde, hatta bizzat sınırında dünyaya bakış açısı kendisiyle tamamen zıt, bölgede üstünlük iddiası taşıyan, köklü ve güçlü devlet geleneğine sahip, istihbarat, karşı-espiyonaj ve dezenformasyon konularında mahir, nükleer güç sahibi olmayı hedefleyen ve bu uğurda kat ettiği mesafeyi şimdi daha da ileri götüreceğini açıkça söyleyen bir komşuyla karşı karşıya. \r\n\r\nBölgesinde emperyal politikalar güden ve ideolojik keskinliği ön plana alan bir rejimin, nükleer silah üretmeyeceğine dair sözlerini Türkiye bir ‘garanti’ olarak göremez. \r\n\r\nNükleer gücün varlığı, tehdidin bizzat kendisidir! \r\n\r\nTerörle açıkça işbirliği yapan bir ülkenin, nükleer gücü gizli ortaklarına kaptırmayacağına veya sıkışınca teslim etmeyeceğine kimse garanti veremez!\r\n\r\n* * *\r\n\r\nSeçimleri dünyevi vaatlerle kazanan ve fukaralığa merhem olma iddiasıyla ortaya çıkan Ahmedinecad’ın, refaha dair sözlerini (büyük ihtimalle) tutamama durumunda dikkatleri uluslararası çelişkilere çekmeyeceğini kimse Türkiye’ye garanti edemez.\r\n\r\nAhmedinecad döneminde Allah Türkiye’nin yanında olsun! \r\n", "ABD ve AB çelişmiyor ki! \r\n \r\n\r\n \r\nBEYİNLERİNİN arka platformunda hálá iki kutuplu dünya şablonu taşıyanlar veya hálá ak-kara dışındaki renkleri akıllarında tutamayanlar ‘‘AB'nin alternatifi ABD'dir’’ diye tutturdular, gidiyorlar. \r\n\r\nHatta, bazılarına göre AB ile aramızı ABD bozuyor. İstihbaratın/bilginin ortasında oturdukları halde böyle analizler yapanlar bile var.\r\n\r\n* * *\r\n\r\nABD ile AB'yi çelişki içinde gösterme çabası; özünde olası bir AB üyeliği ile ‘‘statükodan doğan çıkarları’’ bozulacak kişi/kurumların kendilerine meşruiyet arama çabalarıdır. \r\n\r\nBöylelikle hálá ‘‘milli çıkarları’’ korudukları, Türkiye'yi yalnızlığa sürüklemedikleri, analiz yapma becerileri olduğu duygusunu yaymak istiyorlar.\r\n\r\n‘‘ABD-AB çelişkisi’’ yutturmacası bazı liberal çevrelerde dahi taraftar topladığı için üzerinde durmaya değer.\r\n\r\n* * *\r\n\r\nBu mantığa göre:\r\n\r\nClinton bizi AB'ye katmak istiyordu, zira o dünyaya bilgi-teknolojisi ihraç etme gayretinde idi. Bush ise silah sektörünün adamı ve kafayı Irak ile savaşa taktığı için bizim demokratikleşmemizi iplemiyor. \r\n\r\n* * *\r\n\r\nÇok renkli dünyada en dost ülkeler, hatta en yakın müttefikler arasında çıkar çelişkilerinin olmaması mümkün değildir.\r\n\r\nDünya binlerce değişkenin binlerce değişken ile çarpıldığı matrix bir ilişkiler yumağı/kargaşası. Milyonlarca değişkenin hep bir dengede durması mümkün değil. \r\n\r\nAncak...\r\n\r\nBu ilişkiler yumağının yönü ve yoğunluğu esastır.\r\n\r\nTarif edici olan da makro değişkenlerdir.\r\n\r\nMakro değişkenler açısından ABD ile AB arasında bir çelişki yoktur.\r\n\r\n* * *\r\n\r\nBöyle bakınca da:\r\n\r\nABD'nin kendi çıkarları açısından ‘‘Türkiye politikası’’ Doğu'dan Batı'ya uzanan ve hem AB'yi, hem ABD'yi Doğu'da meşru kılan bir AB ülkesi olmasıdır.\r\n\r\nWilliam Jeferson Clinton'ın Berlin Duvarı'nın yıkılışının 10. yılı münasebeti ile yaptığı konuşmadaki şu sözler Clinton'ı da, Bush'u da aşan milli politikadır.\r\n\r\n‘‘İnanıyorum ki, gelecek yüzyıl da Türkiye'nin kendisini ve geleceğini tarifi ile gerçekleşecektir. Zira, Türkiye Avrupa, Ortadoğu ve Orta Asya'nın kavşak noktasındadır. Türkiye istikrarlı, demokrat, laikliğe sadık bir İslam ülkesi olarak Avrupa'nın tam bir parçası olursa, gelecek daha doğru şekillenecektir...\r\n\r\nŞayet Türkiye insan haklarına saygısını artırırsa ve Avrupalı dostlarımız, gerçekçi bir vizyonla, Avrupa ile Müslüman ülkelerin barış ve uyum içinde bir araya gelmelerinin tek yolunun Türkiye olduğunu kavrarlarsa dünyanın bu bölümündeki rüyalarımızın yeni binyılda gerçekleşmesi mümkün olabilir.’’ \r\n\r\n* * *\r\n\r\nTürkiye'deki şablonun her yerde geçerli olduğunu zannedenler, ABD'de de başkan değişince politikaların da değişeceğini umabilirler.\r\n\r\nABD başkanlarının mutfakta pişen yemeği dünyaya servis eden birer garson olduklarını kavrayamayanlar; başkanlar veya partiler arasındaki tavır farklarını olduğundan daha ciddiye alabilirler.\r\n\r\nAncak bilinmesi gerekir ki; Türkiye'yi Kopenhag Kriterlerinden esirgeyenler ABD'yi sadece bahane koşuyorlar, hatta ABD'ye ‘‘statükoya göz yumarsan biz senin dümen suyunda daha rahat hareket ederiz, diye mavi boncuk yolluyorlar. \r\n \r\n", "Denktaş da çekilsin \r\nTÜRKİYE Cumhuriyeti hükümeti tam bir yıl kaybettikten sonra nihayet harekete geçti ve avantajı ele geçirdi. \r\n\r\nBaşından beri söylüyoruz; özü itibarıyla Annan Planı, Rum kesiminin AB üyeliği söz konusu olduğu için, onlardan daha fazla taviz istiyordu.\r\n\r\nEğer, 2002 yılı sonunda Rauf Denktaş-Mümtaz Soysal ikilisinin kör inadı tutmasa idi, müzakere masasından kaçan Türk tarafı değil Rum tarafı olacaktı.\r\n\r\nNitekim, geçen ilkbaharda Hürriyet olarak ziyaret ettiğimizde, o zamanki Kıbrıs Rum kesimi lideri Klerides'e, ‘‘Eğer Annan Planı'nı oylamak zorunda kalsa idiniz, ne yapardınız?’’ diye sormuştum.\r\n\r\nKlerides önce ‘‘Rauf kardeşinin’’ yılbaşında müzakere masasına oturmayarak, kendisine çok büyük bir yeni yıl hediyesi verdiğini söylemiş ve sonra ‘‘O durumda AB üyeliği ile Annan Planı'nı tek oyla referanduma sunar, acı ilacı tatlı şekerin içine koyardım’’ diye cevap vermişti.\r\n\r\n* * *\r\n\r\nŞimdi Türk tarafı, Kofi Annan'ın yardımcısı De Seto'nun arabuluculuk görevini reddediyor, ona güvenini yitirdiğini belirtiyor.\r\n\r\nBelli ki, iki ülke arasında daha önce kararlaştırılmış. Erdoğan BM'den yeni bir arabulucu istiyor, ABD de Annan'ı kırmadan, tarif edilmeyen bir unvanla, Powell'ı ortaya koyuyor.\r\n\r\nBuna en çok biz seviniyoruz, zira başarılı atağımızın ardından, artık Rum tarafı karşısında bizi değil, ABD'yi bulacak.\r\n\r\nAncak, arabulucukta kilit kelime güven haline gelince, orada durup nefeslenmek gerek!\r\n\r\n* * *\r\n\r\nGeçenlerde katıldığım ve işadamları ile bazı gazetecilerin bulunduğu bir toplantıda, Rauf Denktaş'a güvenen bir adet Allah'ın kulu çıkmadı.\r\n\r\nBırakın Rumları, bırakın diğer ülkeleri; Türkler bile Rauf Denktaş'a ‘‘gerçekçi bir müzakere’’ yapacağı konusunda güvenmiyorlar.\r\n\r\nSon Alicengiz oyununu KKTC'deki Mehmet Ali Talat hükümetine, mahdumun 3 adet ‘‘geçersiz’’ bakan vermesi ile oynayan, şu andaki KKTC hükümetini hukuken geçersiz kılan Rauf Denktaş'ın, aklen ve ruhen müzakere yapmaya müsait olmadığı Demirel'in Fırat'taki sağır çobanına bile malum.\r\n\r\nBatırdığı bankanın davalarından habire yırtan ‘‘dünür’’ün (Serdar Denktaş'ın kayınpederi Salih Boyacı) şimdi aniden mahkûm olması, Denktaş'ın ‘‘barış sonrası’’ için bazı tedbirleri aldığını gösteriyor ama Denktaş herhangi bir şeffaf ortamda oldukça zor sorular ile karşılaşacağını da pekálá biliyor.\r\n\r\nRauf Denktaş'ın ‘‘meseleyi’’ çözmesi için samimi gayret göstermesi eşyanın tabiatına aykırı.\r\n\r\n* * *\r\n\r\nAncak, Rauf Denktaş da, Mümtaz Soysal gibi, Kıbrıs tartışmalarından dışlanmasına rağmen, duyarsız.\r\n\r\nAldığı mesajlar çerçevesinde ‘‘Gerekirse müzakerecilikten ayrılırım’’ sözünü çoktan hayata geçirmesi gerekirdi.\r\n\r\nAma o oralı değil!\r\n\r\nRauf Denktaş ile masaya oturacak Türk tarafının en haklı itirazında bile yine ‘‘mızıkçılıkla’’ suçlanacağı açık.\r\n\r\nMadem o yapmıyor, yetkililer gerekeni yapmalıdırlar. \r\n", "İlla ki düşünemeyen Türkiye \r\nDÜNKÜ yazımda 'düşünce sistematiği' gelişmediği, insanlara analiz yapmak öğretilmediği için ülkede kakofoni yaşandığını yazdım. \r\n\r\nAnaliz yapmadan hükme varılmasına örnek olarak da Ege Ordu Komutanı Orgeneral Hurşit Tolon'un Kıbrıs'ta 'ver kurtul' diyenleri 'vatan haini' olarak tasnif etmesini gösterdim.\r\n\r\nBenim gibi bir sürü yazar da generale tepki verdi.\r\n\r\n* * *\r\n\r\nBelli ki, aldığı ağır eleştirilere canı sıkılan Hurşit Tolon, Fatih Altaylı'ya cevap verme ihtiyacı duymuş, açıklamasını yine dün Fatih Altaylı köşesinde yayınladı.\r\n\r\nOrgeneral Hurşit Tolon diyor ki:\r\n\r\n'Ben kati surette çözüm isteyenleri hain diye tanımlamadım. Tam aksine, ben Kıbrıs'ta adil bir çözüm isteyenler arasındayım. Çözümsüzlüğü savunmak mümkün mü? Bakın ben o gün ne diyorum, ‘Ver kurtul diyen haindir' diyorum.'\r\n\r\n* * *\r\n\r\nAldığı eleştirileri 'yanlış anlaşıldım' ruh halinde göğüslemeye çalışan general, maalesef niyetinin tam tersine, dün yazdıklarımı tekrar teyit ediyor:\r\n\r\n'Türkiye'de ‘eğitimin amacı devlete bağlı, emir almaya şartlanmış memur ruhlu insanlar üretmek' olduğu sürece koskoca komutanların, yazarların, yöneticilerin, siyasilerin sadece kalıplarla düşündüklerini, şartlı refleks tepkisi verdiklerini görüyoruz...'\r\n\r\n* * *\r\n\r\nŞimdi Tolon'un 'doğruluğu kendinden menkul' cevabına bakalım:\r\n\r\n1) O da Kıbrıs'ta çözüm istiyormuş. Kıbrıs'ta sorun olduğu herkesçe malum olduğuna göre, kim çözüm istemez?\r\n\r\n2) 'Kıbrıs'ta adil çözüm istemek' sözü de sadece bir şablon/kalıp değil mi?\r\n\r\nTolon'un 'adil çözüm' için önerileri neler?\r\n\r\n3) 'Çözümsüzlüğü savunmak mümkün mü?' diyor.\r\n\r\nZaten başka ne diyebilir ki!\r\n\r\n4) 'Bakın ben o gün ne diyorum, ‘Ver kurtul diyen haindir' diyorum.'\r\n\r\nAçıklamada kritik cümle bu.\r\n\r\nYine en başa dönüyoruz!\r\n\r\ni) Koskoca general, ısrarlı olduğu konuda ayrıntıya girmek zorunda değil mi?\r\n\r\nKimler 'ver kurtul' diyenler? Bu sonuca kimlerin hangi analizleri sonucunda varıyor?\r\n\r\nii) Ben de diyorum ki, bugüne kadar 'ver kurtul' diye analiz yapan kimseye rastlamadım.\r\n\r\niii) Varsayalım 'Annan Planı ne istiyorsa, aynen yerine getirelim' diyenler var.\r\n\r\nGeneral bu kişileri hangi hakla 'hain' ilan ediyor?\r\n\r\nOna göre, bu kişiler yanlış düşünüyorsa, neden hain olsunlar?\r\n\r\nNeden Hurşit Tolon böyle düşünenlerin hangi noktalarda yanıldığının, yanılgılarının hangi kötü sonuçları getireceğinin analizini yapmaz da bir şablona sığınır?\r\n\r\n'Cumhurbaşkanı hariç, benim gibi düşünmeyenler haindir!'\r\n\r\n* * *\r\n\r\nDüşünmeyi bilmeyen insanlar bir türlü rakip olamıyorlar, sadece hasım olmayı beceriyorlar. \r\n\r\n\r\n", "Dinin terör karşısında görevi nedir? \r\nSON dönemde katıldığım uluslararası toplantılarda muhakkak ki masaya terör belası yatırılıyor. \r\n\r\nTüm ülkeler 21. yüzyılın baş belasının terör olduğu konusunda hemfikir.\r\n\r\n7-8 Haziran 2005 tarihlerinde de Fethullah Gülen’in onursal başkanı olduğu Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nın kuruluşuna önayak olduğu Diyalog Avrasya Platformu’nun Rusya Şarkiyat Enstitüsü ile Moskova’da ortak tertiplediği ‘Terörden Evrensel Etiğe: Dinler ve Barış’ başlıklı foruma katıldım.\r\n\r\n* * *\r\n\r\n6 dinden ruhani temsilcilerin katıldığı forumda ortak ses, terörün lanetlenmesi oldu. Tüm dinlerin temsilcileri, din ile terörün bir araya gelemeyeceğini, Allah’ın yarattığı insanın canını, kendi hayatı tehdit edilmedikçe, Allah’tan başka kimsenin alma hakkının olmadığını defalarca vurguladılar.\r\n\r\nTerör karşısında dini kurallar ile ladini kurallar arasında hiçbir fark olmadığı konusunda tüm ruhani liderler hemfikirler.\r\n\r\n* * *\r\n\r\nTarihsel perspektifte aralarındaki meseleleri çoğu kez kavga/savaş ile çözümlemiş dinlerin artık ortak bir dilde buluşması çok sevindirici.\r\n\r\nOrtak düşman karşısında insanlığın ortak aklı aramaya başlaması belki de terörün insanlığa tek katkısı. \r\n\r\nBu açıdan bu toplantıyı tertip edenler insanlığa büyük hizmet ediyorlar.\r\n\r\n* * *\r\n\r\nBir arada yaşamanın sırrını, Mevlana’nın yüzyıllarca önce formüle ettiğini Prof. Dr. Kenan Gürsoy tasavvuf düşüncesi üzerine yaptığı konuşmada çok veciz anlattı. Mevlana’nın ne dediğini mealen aktarıyorum. \r\n\r\n‘Ne ben benim ‘Yine de ben benim\r\n\r\nNe sen sensin Sen sensin\r\n\r\nNe de sen bensin.’ Ben senim.’\r\n\r\n* * *\r\n\r\nAynı kaynaktan gelip, aynı kaynağa dönüleceğinin bilinci içinde farklı olmak!\r\n\r\nİşte bir arada ve birbirinin kaşını gözünü yarmadan yaşamanın gerekçesi!\r\n\r\n* * *\r\n\r\nTerör belasına karşı ortak aklın aranması sırasında kat edilmesi gereken çok uzun ve çakıllı bir yolun hálá var olduğu da yine bu tip toplantılarda daha net ortaya çıkıyor:\r\n\r\n1) Dünyada savaşın neden var olduğu tarih irdelenmeden ortaya çıkmıyor.\r\n\r\nDinler madem savaşa bu kadar karşılar; tarihin akan nehrinde neden din uğruna milyonlarca insan öldü? \r\n\r\nDinlerin birbirine soracağı hesap yok mu?\r\n\r\nHesaplaşmadan kucaklaşmak olur mu?\r\n\r\n* * *\r\n\r\n2) Terörün görünen resminin ardına bakmadan terör belası yok edilemez!\r\n\r\nTerörün ana rahmi ekonomik, sosyal, siyasi zulüm ortadan kalkmadan terörün kökü kurur mu?\r\n\r\nBu sorulara cesur cevaplar oluşturmadan terörle baş edilemez!\r\n\r\n‘Bir’ olabilmek için önce farklı dinlerin ana rahminde paylarına düşen hataları kabul etmeleri gerekiyor! \r\n", "Camp David ruhuna göre (II): Stratejik ortaklığa neden ihtiyaç var? \r\nSTRATEJİK ortaklık kavramının ilk defa ortaya atıldığı 1991’de Turgut Özal ve George Bush’un (Baba Bush) Camp David’de bizzat yanında olan rahmetli Özal’ın başdanışmanı ve Özel Kalem Müdürü Engin Güner’in anlattıklarını 13.06.2005 Pazartesi günü Hürriyet’te yayımladım. Bu önemli söyleşiyi kendi açımdan irdelemeye devam ediyorum. \r\n\r\n* * *\r\n\r\n- Stratejik ortaklığa neden ihtiyaç duyuldu?\r\n\r\nEngin Güner o dönem tuttuğu toplantı notlarına bakıyor:\r\n\r\n‘Özal’a göre 1991 yılı itibarıyla böyle bir ilişkiye 7 nedenle ihtiyaç vardı.\r\n\r\n1) Türkiye’nin 20. yüzyıl içinde AB’ye (o zamanki adı ile AET) gireceğine inanmıyordu. Ayrıca ABD/AET ilişkilerinin ticari ve ekonomik açıdan gerilmesi olasılığından korkuyordu. \r\n\r\n2) Körfez Bölgesi ve Avrupa’nın iki ülke için de hayati önem taşımaya devam edeceğine inanıyordu. \r\n\r\n3) NATO, o dönemde düşüşe geçmişti. \r\n\r\n4) ABD’nin bölgede çok çaba sarf etmek zorunda olduğunu ve bu durumun böyle devam edeceğini düşünüyordu. ABD bölgede İsrail’den sonra en fazla Türkiye’ye güvenmek zorunda idi. \r\n\r\n5) SSCB dağılmakta idi. SSCB ekonomisine müdahale etmek gerekiyordu. \r\n\r\n6) Türkiye gelecek yüzyılda Avrupa’da büyük bir ülke olacağı için büyüklük ve derinlik açısından stratejik bir müttefike ihtiyacı vardı.\r\n\r\n7) Türkiye güçlendikçe istikrarsız bölgede düşmanları artacaktı. Böylelikle büyüyen Türkiye’nin ABD’ye ihtiyacı daha da artacaktı.’\r\n\r\n* * *\r\n\r\nYukarıdaki maddeler 1991’in şartlarını yansıtıyor.\r\n\r\n2005’e gelindiğinde şartlar ne durumda?\r\n\r\nBugün aynı sorular tekrar irdelendiğinde neler görüyoruz:\r\n\r\n1) Türkiye hálá AB üyesi değil ama müzakere tarihi alındı. Ancak, Fransa ve Hollanda referandumları çerçevesinde AB üyeliği meselesi yine belalı bir döneme giriyor. ABD-AB ilişkileri ise Körfez Savaşı sırasında çok zor bir döneme girdi. İki taraf da bozulan ilişkileri tamir etmeye uğraşıyor.\r\n\r\n2) Körfez Bölgesi ve Avrupa hem Türkiye, hem ABD için ortak boyutlarda hayati önem taşımaya devam ediyor. \r\n\r\n3) NATO’ya daha belirgin bir görev tarifi (Balkanlar, Afganistan vb.) verildi.\r\n\r\n4) ABD’nin bölgede (Ortadoğu) çabaları mislisiyle arttı.\r\n\r\n5) SSCB dağıldı ve kendi dışında hem Balkanlar, hem de Türki cumhuriyetler sorunlarını yarattı.\r\n\r\n6) Türkiye gelecek yüzyılda Avrupa’da büyük bir ülke olacağı için büyüklük ve derinlik açısından stratejik bir müttefike olan ihtiyacı çok daha büyük boyutta.\r\n\r\n7) Ortadoğu çok daha istikrarsız. Türkiye’nin hasımlarının sayısı azalmak bir yana açıkça artmış durumda.\r\n\r\n* * *\r\n\r\n1991’e oranla 7 maddeden sadece 1 tanesi (NATO-madde: 3) geçerliliğini yitirmiş, 2 tanesi (madde: 1 ve 2) hemen hemen aynı oranda geçerli, 4 madde ise çok daha güçlü (madde: 4, 5, 6, 7) boyutta geçerli.\r\n\r\nCumartesi günü bu hayati tartışmada son değerlendirmemi yapacağım ve Türkiye-ABD ilişkilerinde son durumu Camp David ruhuyla mukayese edeceğim. \r\n\r\n\r\n", "Sessiz çoğunluk \r\n \r\n\r\n \r\nDİKKATLE ve hevesle izlediğim M.A.Bayar'ın ortaya attığı iki kavram bana ters geldi.\r\n\r\n1) Sıfatsız demokrat terimi anlamsız. Cinsiyeti olmayan (kadın-erkek-eşcinsel) ‘‘sıfatsız insan’’ gibi bir kavram bu.\r\n\r\n2) Makul çoğunluk terimi de çoğunluğun hep makul olacağını veya aynı kümede ve tek değişkende birden fazla çoğunluk oluşabileceğini var sayıyor.\r\n\r\n* * *\r\n\r\nBenim tezim ise şöyle:\r\n\r\nTürkiye'de seçimlerin her daim sonuçlarını, seslerini açıkça duyurmadıkları için, genellikle yok saydığımız çoğunluk belirler.\r\n\r\nKimdir bunlar? Bunlar rahmetli Özal'ın adını ortadirek olarak koyduğu kesimdir. Bunlar ABD Başkan adayları ve dahi başkanlarının hiç ama hiç ters düşmemeye çalıştıkları middle-class (orta-sınıf)'tır.\r\n\r\n* * *\r\n\r\nKim veya kimlerdir sessiz çoğunluk?\r\n\r\nTürkiye'de sessiz çoğunluk, özellikle esnaf ve zanaatkárlardan oluşan, bir sonraki halkada bazı Anadolu sermayesini, Anadolu işçisini, orta halli memuru ve köylüyü de kapsayan; geniş bir yelpazede yer alan ama taşıdığı değerler ve inançlar açısından ülkenin belkemiğini oluşturan kesimdir. Genellikle örgütlü hareket etmezler.\r\n\r\n* * *\r\n\r\nEsnaf ve zanaatkárın çoğunluğun çoğunluğu oluşturdukları bu grubun özellikleri nelerdir?\r\n\r\n1) Toplu işyerlerinde çalışmazlar. Mesleklerini en fazla iki-üç kişi icra ederler. Çoğunluğun çoğunluğu toplu sözleşme, grev kavramlarına aşina değildirler.\r\n\r\n2) Ya usta veya dükkán sahibi sıfatı ile çok küçük çapta olsa da işverendirler ya da kendi işyerlerini açacakları günün hayalini kuran kalfa veya çıraktırlar.\r\n\r\nTürkiye'deki işyerlerinin % 98'ini oluştururlar.\r\n\r\nBunun için de mülkiyet duyguları çok güçlüdür.\r\n\r\n3) Çoğunluğun çoğunluğu dindardır. Ancak, beş vakit namaz yerine sadece cumaları kılarlar.\r\n\r\n4) Yol haritaları, din ve millet kavramları ile bezenmiş muhafazakár değerlerle şekillenir. Namus, söz, şeref, vatan, bayrak, kitap vb. gibi kavramlar onların zihinsel sözlüklerinde daha derin anlam kümeleri oluşturur.\r\n\r\n5) Ancak, dindar tavırları veya muhafazakár değerleri, siyasi tercih başta olmak üzere, hiçbir konuda, uçlara yer vermez, değerleri hep merkezde gezer.\r\n\r\n6) Bu gevşek muhafazakárlık sonucunda Reha Muhtar, arabesk, televole, magazin programları, kızları iç çamaşırı veya bikini ile gösteren hafta sonu dergileri favorileridir.\r\n\r\nÇoğunluğun çoğunluğu fanatik seviyede futbol sever, taraftar sıfatıyla kimlik kazandığına inanır.\r\n\r\nGençlerin önemli bölümü haftada birkaç gece alkol kullanır.\r\n\r\n7) Kadın-erkek konusunda bağnaz erkekçidirler. Aynı şekilde millicidirler. Ancak, kötü olan hep tanınmayandır. Kendi aralarında çeşitli cinsiyetler, dinler, mezhepler, aşiretler, milliyetler yüzyıllardır barış içinde yaşar.\r\n\r\nYakın ve tanıdık çevreye başka da olsa hoşgörü ile yaklaşırlar.\r\n\r\n8) Sermayelerini ertesi gün çürüyebilecek peynire, ete, meyveye, sebzeye yatırdıkları, müşterileri kendileri gibi orta halliler olduğu için istikrara çok dikkat ederler.\r\n\r\n9) Örgütsüzdürler, ama dükkándan dükkána, şehirden şehire, merkez Eminönü'den Anadolu'nun her köşesine sadece mal dağılmaz, güçlü bir ağda taşınan kanaat de dağılır.\r\n\r\n* * *\r\n\r\nBu ülkede bugüne dek sessiz çoğunluğa dikkat etmeyen, onun olurunu almayan kimse iktidar olamamıştır.\r\n \r\n\r\n", "Küreselleşme ve eğitim \r\nGERÇİ İstanbul'da tipiden kaçarken Antalya'da fırtınaya tutulduk ama artık Özel Okullar Derneği'nin bir gelenek haline getirdiği Antalya Sempozyumlarında, yılda birkaç gün için olsa bile, bir nebze olsun dayatılan gündemin dışına çıkma imkánını buluyor ve asıl ilgi alanım olan insan ve eğitime dönüyorum. \r\n\r\nBu hafta üç yazımı eğitime ayıracağım. Özel Okullar ve Eğitim Yönetimi Sempozyumu'nda öğrendiklerimi ve bu sempozyumun bana düşündürdüklerini sizinle paylaşacağım.\r\n\r\nAldığım eğitim çerçevesinde geleceğe bakmayı, gelecek hakkında öngörülerde/tahminlerde bulunmayı, bu öngörüler çerçevesinde politika/öneriler üretmeyi çok seviyorum.\r\n\r\nÖrneğin, beni henüz dünyanın da ne olduğunu tam tarif edemediği ve girip girmemenin AB'nin aksine iradi değil mecburi olduğu; biz ona girmezsek dahi onun bizi ezeceği garanti olan küreselleşme olgusu beni daha çok cezbediyor, onu daha çok merak ediyor, onun hakkında düşünmeyi daha çok seviyorum.\r\n\r\n* * *\r\n\r\nDünyada; 15-16. yüzyılda yaşanmış sanayi devriminden sonra yaşanan en büyük dönüşüm olan küreselleşmeyi şimdilik gözü bağlı insanların bir odaya kapatılmış fili hortumundan, bacağından, kulağından tutarak tarif etmesi gibi tarif ediyoruz ama hepimiz biliyoruz ki bu yeni mega-dalga muhakkak ki insanı yeni baştan inşa ediyor.\r\n\r\nAyrıca biliyoruz ki, küreselleşme bazı insanları ihya edeceği gibi, bazı insanları da berheva edecek.\r\n\r\nKimsenin iradi denetiminde olmayan küreselleşme insandan değişmesini, aynen sanayi devrimi gibi kendisine ayak uydurmasını istiyor, aksi halde ona yaşama hakkı vermeyeceğini açıkça beyan ediyor.\r\n\r\n* * *\r\n\r\nKüreselleşmeye karşı tedbirimizi nasıl alacağız?\r\n\r\nİvedilikle eğitimle!\r\n\r\nYaptığı konuşma ile bu muazzam devrimin bilincinde olduğunu gösteren Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik sempozyumda yeni bir müfredat programı hazırlandığını ilan etti ama yıllar itibarıyla ben Türkiye'nin küreselleşmenin bilincinde politikalar ürettiğine dair pek bir ipucu görmedim.\r\n\r\nKüreselleşme insandan ne istiyor?\r\n\r\nKüreselleşme dünyanın her bir parçasını tek ve ulaşılabilir bir tek pazar yapıyor ve herkesin herkesin rakibi olacağı bu dünyada ekonomik performansı insanın en belirgin niteliği haline getiriyor.\r\n\r\nBilginin maliyetinin sıfıra indiği bir dünyada hesap verilebilirlik -demokrasi- ön plana çıkıyor.\r\n\r\nÖz olarak; küreselleşme insandan kıyasıya yaşanacak bir rekabet ortamında farklı üretim yapabilecek bir birikim ve tek güvencesi verimlilik olacak bir yapısal gelişim istiyor.\r\n\r\nKısacası küreselleşme insandan şahsiyet/birey olmasını istiyor.\r\n\r\n* * *\r\n\r\nPeki bizim eğitim sistemimiz nasıl bir insan tipi öngörüyor?\r\n\r\nAsli niteliği devlete bağlılık olan; sorgusuz emir almayı öğrenmiş, emir tekrarında ihtisaslaşmış, ezberi güçlü, bürokratik elite biat etmeyi hazımetmiş memurlar! \r\n\r\n", "Kaynanam ‘Çekilmem’ diyor! \r\n \r\n\r\n \r\nARTIK biliyorsunuz, cumartesi yazıları ‘‘hayvanlara’’ ait. Bu yazılarda insanlar, kediler ve köpekler birbirlerine haksızlık etmesinler diye de köşeyi Eşit Haklar Komitesi (EHK) yönetiyor. \r\n\r\nÜç çeşit mahlukat da bu komitede ikişer kişi ile temsil ediliyor.\r\n\r\nAncak, karım ‘‘Oylamalarda eşitlik durumunda anamın oyu iki oy sayılcak’’ diyerek baştan balans ayarı yaptı. Balans ayarı EHK'da eşit bir şekilde hazım edildikten sonra komitenin başkanlığına, insanları temsil etme konusunda ben de yetkili iken ve dahi bu köşe babamın malı olduğu halde, fiili olarak kaynanam gelmiş oldu.\r\n\r\nÇaresiz, istikrar bozulmasın, diye sineye çektik!\r\n\r\n* * *\r\n\r\nKaynanam sağ olsun, bugüne dek, aramızda çıkabilecek muvazaaları muazzam bir dirayetle engelledi. Tel örgüler ile çevreleyerek bahçeye sınır çizgisi çizer gibi özgürce tartışabileceğimiz konuların alanını belirledi. Aramıza bölücü, dinci -Kangal köpeğimiz Kanga irticaya açık imiş-, yabancı unsurların sızmasına engel oldu.\r\n\r\nHamd olsun, kaynanam bu güne dek bizi evire çevire idare etti.\r\n\r\nAncak, geçen hafta aniden rahatsızlandı. Malum, basit hastalıklar bile 76 yaşında bir insanı oldukça çok etkiliyor.\r\n\r\n* * *\r\n\r\nEHK, bu hafta kaynanamın hasta yatağı başında toplandı. O henüz salona inemiyor. Toplantının hemen başında Doberman köpeğimiz Dobi şöyle bir yutkundu, titrek ve zor duyulan bir sesle:\r\n\r\n- Hanımefendi, artık çekilmeniz gerekir, dedi.\r\n\r\nBu söz havada şöyle bir sallandı. Yatağından bir çırpıda doğrulan kaynanam önce suratımıza dua üfleyecekmiş gibi ağzını kocaman açtı. O anda, sanki pencere açılmış gibi odayı iç ürperten bir rüzgár kapladı ve en sıkı bağıran operacıları kıskandıracak bir tonda:\r\n\r\n- Ne, ne dedin sen?, diye bağırdı, hayır haykırdı.\r\n\r\nBen, şıppadak benden daha sağlam olduğunu anladım. Ben o tonda şeyimi sıksam bağıramam.\r\n\r\nHepimiz taş kesilmiştik.\r\n\r\nEvcimen kedimiz Beyaz ‘‘Yedik mi şimdi babayı!’’ diyen kuyruk sallaması eşliğinde Dobi'ye baktı. O da Beyaz'a, ‘‘Artık ok yaydan fırladı’’ der gibi kulak kabarttı ve:\r\n\r\n- Artık çok yaşlısınız, bu komiteyi bu halinizle idare edemezsiniz, dedi.\r\n\r\nBu sırada kaynanam yeniden nefeslenmiş olacak ki, ilk bağırışından da birkaç desibel yüksek tonda:\r\n\r\n- Çekilmiyorum, diye bağırdı. Çatlasan da patlasan da çekilmiyorum.\r\n\r\nSokakların hain çocuğu kedimiz Kara:\r\n\r\n- Ama neden?, diye soracak oldu.\r\n\r\nKaynanam yutkundu. Herhalde münasip bir cevap düşündü. Önce:\r\n\r\n- Canım, sizi yönetmeye bayılmıyorum, dedi.\r\n\r\nSonra bu cevap ile yetinmemiş olacak ki:\r\n\r\n- Bana muhtaçsınız. Ben sizin için kendimi feda diyorum, dedi.\r\n\r\nKara yine sordu:\r\n\r\n- Neden size muhtaçmışız?\r\n\r\n- Çünkü ben insanım, sizden daha akıllıyım.\r\n\r\n- Ama damadınız da insan. Üstelik siz bizden akıllı olsanız dahi biz sizden genciz. Ayrıca, genlerimiz de sizin aklınız kadar işe yarıyor.\r\n\r\n- Ayy! sen damadı insandan mı sayıyorsun?\r\n\r\n* * *\r\n\r\nBenim gözümün karardığı bu anda oylamaya başvurduk. Kaynanamın iki oyu, karımın -bütün oturumu locadan takip etti- kaynanamı onaylayan şekilde bir defaya mahsus kafa sallaması, yalaka Beyaz'ın tek oyu ile kaynanam başımızda kaldı.\r\n\r\nKanga iki tarafa da oy verdiği için onun oyu iptal edildi.\r\n \r\n", "Yeni Türkiye yeni siyaset \r\n \r\n\r\n \r\nGENÇ Arılar, bu hafta sonu yapılacak ve ülkenin çeşitli bölgelerinden 1000 gencin katılacağı GençNet Konferansı'na hangi siyasilerin katılmasını istediklerini bizzat gençlerin kendisine sormuşlar.\r\n\r\nİnternet ortamında yapılan bu ankete tam 2877 genç cevap yollamış.\r\n\r\nAnketten çıkan çarpıcı sonuca göre, nüfusun % 65'inin 35 yaşın altında olduğu genç Türkiye'de gençler cari siyasileri katiyen merak etmiyor.\r\n\r\n* * *\r\n\r\nDün Meral Tamer'in Milliyet'teki köşesinde yayınladığı sonuçlara göre, ankete katılan 2877 gençten 1170'i (% 40) Kemal Derviş'i, 966'sı (% 33) Erkan Mumcu'yu merak ediyor.\r\n\r\n* * *\r\n\r\nİktidar ortaklarından Bülent Ecevit 2877 genç arasında sadece 4, Mesut Yılmaz ise 3 oy alabilmişler.\r\n\r\nAncak, gençler yeteri kadar denenmemiş Devlet Bahçeli'ye, sadece 77 oy verseler de, onu Bülent Ecevit ve Mesut Yılmaz'dan ayırt etmişler.\r\n\r\nŞimdi bu iki oy malulü zevat diyecekler ki, ‘‘ne yapalım, bizi kriz yıprattı!’’ İyi de, o zaman ekonomik krizin tüm acı reçetesini yüklenen Kemal Derviş nasıl 1170 oy alabiliyor?\r\n\r\nO da insanlara acı çektiriyor.\r\n\r\nNerdedir bu fark?\r\n\r\nGençler, pekálá farkındalar ki, iki genel başkan yeteri kadar denenmiş, çapsız ve güvenilmez bulunmuş.\r\n\r\nGençler, belki reçetelerinin acı faturasını sevmiyorlar ama Kemal Derviş'i samimi buluyorlar, onu merak ediyorlar.\r\n\r\n* * *\r\n\r\nAnketten çıkan çok ilginç başka bir sonuç ise bir partinin genel başkanı 3 istek oyu alırken (Mesut Yılmaz), kendi yardımcısı Erkan Mumcu'nun 966 istek oyu alması.\r\n\r\nGenel başkan neredeyse hiç talep edilmezken, yardımcısı rekor kılıyor.\r\n\r\nDilerim, Erkan Mumcu gençlerin kendisine verdiği mesajı nihayet alır.\r\n\r\n* * *\r\n\r\nHadi iktidardaki denenmişler bıktırmış da, şimdi muhalefette ama daha önce denenmişler ne durumda?\r\n\r\nTansu Çiller sadece 8, Recai Kutan ise 2 oy alabilmişler.\r\n\r\n* * *\r\n\r\nKöşede gününü bekleyenler ne durumda?\r\n\r\nKullanılan 2877 oydan Melih Gökçek 80, A. Müfit Gürtuna 54, Sadettin Tantan 15, İlhan Kesici 15, Deniz Baykal 1, Murat Karayalçın 1 oy alabilmişler.\r\n\r\nDemek ki, onlar kendilerini alternatif olarak görseler de gençler böyle düşünmüyor ve onları merak etmiyor.\r\n\r\n* * *\r\n\r\nMilletten yeniden görev bekleyen Süleyman Demirel, bu çağrı için kime güvenirse güvensin, ama asla gençlere güvenmesin. Aynı gazetenin başka bir sayfasında gençlerin Süleyman Demirel'i dinlerken nasıl uyuduklarının fotoğrafının basıldığı günde onun oyu 7 olarak ilan ediliyor.\r\n\r\n* * *\r\n\r\nBeni çok şaşırtan iki sonuç ise son günlerde popülaritesi oldukça yükselen iki liderin bu gençler arasında talep bulmaması.\r\n\r\nR.T. Erdoğan 43, Besim Tibuk ise 33 oy alabilmiş.\r\n\r\n* * *\r\n\r\nBu anket bilimsel bir tespit değil.\r\n\r\nAncak, anlayana, anlamak isteyene çok şey söylüyor.\r\n \r\n", "‘Gölge etme başka ihsan istemem!’ \r\nTÜRK-ABD ilişkilerini kim nasıl değerlendirirse değerlendirsin; ABD açısından ilişkilerin geleceği en iyi bu cümleyle anlatılabilir: \r\n\r\n- Gölge etme başka ihsan istemem!\r\n\r\nErdoğan-Bush görüşmesinin yapıldığı gün şöyle yazmıştım: \r\n\r\n‘Bugün ‘stratejik derinlik’ ‘stratejik ortaklık’ karşısında sınav verecek.\r\n\r\nKilit soru da İran!’\r\n\r\n* * *\r\n\r\nAnlaşılan görüşme ‘İran meselesine’ ulaşamamış bile!\r\n\r\nBOP’un en kritik düğümü ‘Irak-Suriye-İran’ üçgenindedir.\r\n\r\nABD açısından bu üç ülkede de, yazdığım sırayla ‘rejimler muhakkak değiştirilecektir’.\r\n\r\nYine ABD açısından; Türkiye ABD’ye ‘Irak meselesinde’ yardımcı olmamıştır. Bu görüşmede de ‘Suriye meselesi’ ve ‘İran meselesi’nde yardımcı olup olmayacağı sınanacaktı.\r\n\r\nArtık bellidir ki, bu ‘meselelerde’ de Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti, ABD’nin istediği seviyede yardımcı olmak istemediğini açıkça ortaya koymuştur.\r\n\r\nHem müttefike onun açısından en can alıcı ve kendini de çok yakından ilgilendiren konularda yardımcı olamayacağını bildireceksin, hem de ‘stratejik ortaklık’tan dem vuracaksın, bunu kimse anlayamaz.\r\n\r\n* * *\r\n\r\nBasına sızdırıldığı şekilde Bush’un Erdoğan’a:\r\n\r\n- Suriye bizi çileden çıkarıyor. Teröre destek veriyor. Irak’ta hem Iraklıları hem bizim çocuklarımızı öldürüyor, sözlerine Erdoğan ‘Esad’ı ikna etme turları’ ile cevap veriyor.\r\n\r\nBu söz üzerine Bush:\r\n\r\n- Artık Esad’ın ne olduğu ortada. Sizin Suriye politikanız bizimle de, dünyadaki diğer ülkelerle de hiç uyuşmuyor, diyor.\r\n\r\nBu diyaloğu basın, ‘Bush’un çileden çıktığı diyalog’ başlığıyla verdi.\r\n\r\n* * *\r\n\r\n‘Esad’ı ikna turları’ yakın tarihte Ecevit’in ısrarla savunduğu ‘Saddam’ı ikna turlarını’ hatırlatıyor. Bülent Ecevit, Tercüman Gazetesi’nde Behiç Kılıç’a o günleri anlattı ve kendi iktidarının çöküşünün bu dönemde başladığını iddia etti.\r\n\r\nEminim, Erdoğan’ın danışmanları bu söyleşiyi okumuşlardır ve ortada açık seçik bir tercih vardır!\r\n\r\nBu tercih de, artık bu görüşmeden sonra tamamen açığa çıktığı üzere, ABD ile ‘stratejik ortaklık’ istemeyen bir dış politika olarak tarif edilmek zorundadır.\r\n\r\nBelli ki; AKP Hükümeti stratejik ortaklık kelimesini sadece retorik olarak kullanmak niyetindedir.\r\n\r\nHer bir ülkeyle teke tek ilişkiyi esas alan ve bu çerçevede gereğinde ‘ortak’ aleyhine gelişmeleri dikkate almadan davranan ‘stratejik derinlik’ politikası, AKP Hükümeti’nin esas politikasıdır. \r\n\r\nBu politikanın tarifinde de ‘ortak’ kelimesi yer alamaz. \r\n\r\n* * *\r\n\r\nAKP Hükümeti, kendi seçtiği dış politika çerçevesinde; neden bir türlü PKK meselesinin çözülmediğini, neden Kofi Annan’ın KKTC’ye uygulanan ambargonun kalkmasını sağlayacak ‘Annan Raporu’nu BM Güvenlik Konseyi’nde bir türlü oylatmadığını da anlamak ve kabullenmek zorundadır.\r\n\r\n‘Herkesin çantası kendi koluna, herkes kendi yoluna!’ \r\n", "Müslümanlar, Hıristiyanlar kadar demokrat.\r\nSAMUEL Huntington'un ‘‘medeniyetlerin çatışması’’ tezi kısaca şu öğelere dayanır:\r\n\r\n1) Medeniyetleri yaratan kültürler, siyasi yaşamı tarif etme konusunda çok etkilidirler.\r\n\r\n2) Temsili demokrasi, Batı'nın Hıristiyan kültürünün bir sonucudur. Bu kültür; a) dini ve seküler otoriteyi ayrı tutma geleneğini, b) hukukun üstünlüğünü, c) toplumsal çoğulculuğu, d) temsili hükümetin parlamenter kurumlarını, e) bireysel ve yurttaşlık haklarının korunmasını doğal bir süreçte yarattığı için Batı medeniyeti temsili demokrasiye ulaşmıştır.\r\n\r\nİlaveten modernite; a) bilimsel ve teknik gelişmeye, b) serbest piyasa ekonomisinin erdemine, c) kadın-erkek eşitliği ve cinsel özgürlük ile beslenen değerler sistematiğinin karmaşık olabileceğine dair bir inanç birliği doğurmuştur.\r\n\r\n3) Batı medeniyeti ile İslam medeniyeti arasında yukarıdaki konularda kesin bir uzlaşmazlık vardır. İslam medeniyetinin önemle siyasi alanda temsili demokrasiden uzak durması, mutlaka dine dayanan bir çatışma yaratacaktır.\r\n\r\n* * *\r\n\r\nSamuel Huntington'un bu görüşlerini besleyen ampirik olgular da şunlardır:\r\n\r\n1) Freedom House (Özgürlük Evi) adlı uluslararası kuruluşun 2002 tarihli araştırmasına göre, dünyadaki 192 ülkeden 121'i temsili demokrasi ile yönetilmektedir. Bu 192 ülkeden 47'sinde Müslümanlar çoğunluktadır. Ancak, 47 Müslüman ülkeden sadece 11'i temsili demokrasiyle yönetilmektedir.\r\n\r\nÖzetle, dünyadaki ülkelerin % 63'ü temsili demokrasiye sahipken, Müslüman ülkelerin sadece % 27'sinde demokrasi vardır.\r\n\r\nBir başka bakış açısıyla; dünyadaki ülkelerin % 24'ü Müslüman ülke iken, dünyadaki demokrat ülkelerin sadece % 9'u Müslüman'dır.\r\n\r\nÖnemle, Arapça konuşulan hiçbir Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkesinde temsili demokrasi yoktur.\r\n\r\n2) Zaten, 11 Eylül'de dünyayı sarsan ve Filistinliler tarafından 1969 yılında başlatılan ve günümüze dek zaman zaman başvurulan intihar saldırılarına dayanan terör hareketleri, İslam'ın siyasal davranışının kökünün ‘‘zora’’ dayandığını göstermektedir.\r\n\r\n3) Bazı Müslüman düşünürlerin de katıldığı üzere Kuran'ın demokrasiyi reddettiğine dair inanç hákimdir.\r\n\r\n* * *\r\n\r\nHuntington bu ampirik bilgilerden hareketle, hiçbir başka ampirik bulguya (saha araştırmasına) gerek duymadan İslam medeniyetinde hákim siyasal kökenli öğeleri şu şekilde sıralıyor: a) demokrasi idealllerine ve pratiğine inançsızlık, b) güçlü yönetime duyulan yüksek ihtiyaç, c) dini otoriteye biat etme, d) çoğulcu rekabetten kaçma, e) siyasal katılım ve f) siyasal ve yurttaşlık haklarından mahrumiyet.\r\n\r\n* * *\r\n\r\nDünyadaki 1 milyar Müslüman nüfusu hiçbir fark gözetmeksizin tek bir kültüre ve değerler sistemine indirgeyen bu yaklaşım, örneğin Türkiye, Pakistan, Azerbaycan ve Endonezya'da yaşanan Müslümanlığı bir tutmaktadır.\r\n\r\n* * *\r\n\r\nDün özetlemeye başladığım Pippa Norris-Ronald Inglehart çalışması ise 1981 yılından beri sürdürülen ve 250 bin kişiyi aşan insan üzerinde yapılan küresel değerler araştırmasına dayanarak, Huntington'un Müslümanların demokrasiye inanmadıkları tezini çürütüyor.\r\n\r\nHuntington neden haksız?\r\n\r\nBu önemli sonucu tartışmaya cumartesi günü devam edeceğim.\r\n\r\nBir günlüğüne cumartesi yazılarımı, bu yazıların esas sahibi hayvanlardan ödünç alacağım ve insanlara tahsis edeceğim.\r\n \r\n", "Müjde... Müjde... Kansere çare bulunuyor! \r\n13-19 Haziran 2005 tarihleri arasında Araştırmacı İlaç Firmaları Derneği’nin (AİFD) davetlisi olarak birkaç gazeteci arkadaşla birlikte ABD’de ‘ilaç ve sağlık sektörü’ üzerine bazı ziyaretler yaptık, bazı konferanslar dinledik. \r\n\r\nBu gezi ‘bilim’in olağanüstü büyüsüne kapılmış bir kişi olarak, benim için adeta bir hayal álemine daldığım bir gezi oldu.\r\n\r\nBilimin ne olduğunu; nasıl bir zahmet, emek, akıl, sabır ve maddi kaynak istediğini bu gezi sayesinde bir kez daha anladım.\r\n\r\n* * *\r\n\r\nAilesi içinde önemli sayıda üyesini kanser hastalığı nedeniyle kaybetmiş birinin yaşadığı vesveseler ile baş etmeye çalışan bir insan olarak aşağıdaki cümleleri bizzat uzmanlardan duymak, çok ama çok moral verici. Ben anladıklarımı mealen naklediyorum. Basit ifadelerim için ilgili bilim adamlarından özür dilerim:\r\n\r\n1) Kansere neden olan faktörleri çözmekte fazla adım atamadık. Ancak, kanserin yayılmasına neden olan faktörlere karşı önleyici tedbirler geliştirmekte çok büyük adımlar attık.\r\n\r\n2) Kanserin kalıtımsal ilişkileri çok zayıf. Meme kanserinde etki takriben yüzde 7-8 iken, akciğer kanserinde hiçbir kalıtımsal bağlantı kuramıyoruz.\r\n\r\n3) Akciğer kanserinin en önemli nedeni yüzde 80-85 oranında sigara tiryakiliği olduğu gibi tüm kanserlerde sigara tiryakiliğinin yüzde 25 civarında bir etkisi olduğunu düşünüyoruz.\r\n\r\nDünyanın en büyük ilaç firması Pfizer’in sahip olduğu dünyanın en büyük ilaç araştırma merkezi Groton Laboratuvarları’nda dünyanın en ileri kanser çalışmaları yapılıyor. \r\n\r\nİcatlar bölümü başkan yardımcısı ve 27 yıllık kanser araştırmacısı Dr. Mike Morin, ‘kanserin önümüzdeki 5 yıl içinde tıpkı şeker hastalığı gibi tedavi edilemeyen ama belirli ilaçlarla bir ömür boyu beraber yaşanan ölümcül olmayan hastalıklar kategorisine düşeceğini’ büyük bir inançla söylüyor. O, hayatını adadığı kanser çalışmalarının sonucunu ölmeden önce alacağına inanıyor.\r\n\r\nAynı laboratuvarda görev yapan başka bir mucit-bilim adamı, Kanser Biyolojisi Direktörü Dr. Bruce D.Cohen de aynı bilgileri teyit ediyor.\r\n\r\n* * *\r\n\r\nSöylenmesi bu kadar basit ama ulaşılması neredeyse çok yakın tarihte imkánsız görülen bu sonuçların arkasında ne yatıyor?\r\n\r\nBilim ve ona karşı gösterilen saygı; hak ettiği emek, zaman ve para!\r\n\r\nDünyada her yıl bilimsel araştırmaya tam tamına 550 milyar dolar yatırılıyor. Türkiye’nin tüm toplam araştırma bütçelerinde payı sadece 650 milyon dolar (yüzde 1!).\r\n\r\nYeni ilaç keşfi için yapılan araştırmalara beher yıl harcanan para ise 50 milyar dolar! Bu paranın 38.8 milyar dolarını ABD (yüzde 78), geri kalanını ise (yüzde 22) diğer ülkeler harcıyor.\r\n\r\nABD’de harcanan 38.8 milyar dolara karşılık geçen yıl ilaçlara ruhsat veren ABD kurumu FDA, sadece 38 ilaca ruhsat vermiş.\r\n\r\n2004 yılında piyasaya çıkmadan önce beher ilaç ABD’ye ortalama 1 milyar dolar yük getirmiş!\r\n\r\nİlaca neden çok para veriyoruz? Araştırmacı ilaç firmaları neden bu kadar önemli? \r\n\r\nEğer kendi hayatıyla ilgileniyorsa; toplumun bu sorulara makul cevaplar vermesi şart!\r\n\r\n", "Türban meselesiyle ilgili somut bir öneri \r\nSON günlerde yaptığı gibi Türkiye; ‘Kuran emri olan başını örtme’ ile bunun sadece bir şekli olan, ancak diğerleri tarafından AİHM’nin de kabul ettiği şekilde özgürlüklerine tehdit olarak algılanan türban arasında bir ayırım yapabilirse; sanırım en önemli sorunlarımızdan olan uzlaşmama geleneğini kıracağız. \r\n\r\n* * *\r\n\r\nÜlkeyi karpuz gibi ortadan bölen bu konuda iki tarafa da sorumluluk düşüyor.\r\n\r\nBir yıldır ısrarla savunduğum gibi:\r\n\r\ni) Kastetmeseler dahi, türban takanlar karşı taraf içinde önemli bir oranın türbanı bir simge ve dolayısıyla tehdit olarak algıladığını,\r\n\r\nii) diğerlerinin de Kuran emri olarak önemli oranda Müslüman kadınların dünyanın her yöresinde ve dahi Türkiye’de başlarını örttüklerini (başörtüsü kullandıklarını), başörtüsünün herhangi bir tehdit unsuru taşımadığını, \r\n\r\niii) her iki tarafın da kamusal görev yapan görevlilerin ayrımcılık duygusu yaratmamak için dini (örn: türban), kültürel (örn: poşu) simgeler kullanmamasını kabul etmeleri gerekiyor. \r\n\r\n* * *\r\n\r\nBu konuda herhangi bir hukuki düzenleme yapmadan önce Türkiye’nin eferversan aspirinin suda yavaş yavaş ama tüm kimyevi süreci yaşayarak erimesi gibi bir genel mutabakat (konsensüs) süresi yaşaması gerekiyor.\r\n\r\nHukuki düzenleme arkadan gelecektir.\r\n\r\nAncak, meselenin çözülmesi için ne referanduma, ne de Anayasa değişikliğine ihtiyaç var!\r\n\r\nTürban yasağı; üniversitelilerin kılık ve kıyafetlerini tarif eden yönetmelikte yer alan ‘çağdaş giyim’ ibaresinin Anayasa Mahkemesi tarafından yorumlanıp, ‘türbanın çağdaş giyim sayılmaması’ pratiğine dayanıyor.\r\n\r\n* * *\r\n\r\nŞimdi düşünelim: \r\n\r\ni) Referandum neyi oylayacak? Sadece kanaat ölçecek! Mutlaka başörtüsü lehine çıkacak kanaat belirlemesi ise neyi çözecek? AİHM kararına göre, nüfusun sadece %5’i bile türbanı tehdit olarak görmeye devam ederse, türban lehine her türlü düzenleme AİHM’de reddedilecek. \r\n\r\nii) Anayasa’nın hangi maddesi değişecek? Konu Anayasa’da yok ki! ‘Anayasa değişimi ile YÖK kalksın!’, deniyor. Bu niyet türban meselesinin çok üzerinde, çok daha geniş bir alanı kapsıyor. Üstelik, YÖK kalksa dahi üniversiteler yönetmenliksiz mi kalacak? Yönetmelikler ya aynen devam edecek, ya da yeniden yazılacak. \r\n\r\n* * *\r\n\r\nO halde yapılması gereken; eninde sonunda ilgili yönetmeliğin yeniden düzenlenmesidir. İlla ki bir mutabakat sağlandıktan sonra:\r\n\r\nKılık kıyafet yönetmeliğinin ‘çağdaş giyim’ ibaresine şu ibarelerin ilave edilmesi çözüm yaratabilir. (Mealen):\r\n\r\n‘dini/kültürel sembol olarak diğerleri tarafından özgürlüklerine tehdit olarak algılanan (örneğin: türban) giysiler hariç olmak kaydı ile dini/kültürel kaynaklı örf ve adetlerimize uygun giyim tarzı çağdaş giyim dışında kabul görecek giyim tarzlarıdır.\r\n\r\nÖrf ve adetler çerçevesinde kullanılan giysiler arasında ve türban dışında hangilerinin özgürlüklerin tehdidi kapsamına gireceğine üniversitelerin yetkili organları teker teker karar vereceklerdir. \r\n", "KKTC'de anayasaya aykırı bakanlar! \r\n15.01.2004 Perşembe günü yayınlanan Kıbrıs ile ilgili yazımda aynen şöyle yazmıştım: \r\n\r\n‘‘Rauf Denktaş müzakere masasında olduğu sürece ben (ona karşı) şüpheyi hep taşıyacağım ve uyarılarımı yapacağım.\r\n\r\nStatükonun son çare olarak gördüğü ‘bu sefer de müzakereleri kitleyelim oyununu' bozacak tek çare TC ve KKTC hükümetlerinin benim ifade ettiğim şüpheyi bünyelerinde devamlı uyanık tutmalarıdır.’’\r\n\r\n* * *\r\n\r\nDaha benim yazdıklarımın mürekkebi kurumadan KKTC’de olanlara bakın.\r\n\r\nCTP ile DP koalisyonu, anayasaya göre hükümet kurmak için Mehmet Ali Talat'a verilen 15 günlük sürenin sonunda kuruldu, hükümet iki parti lideri haricinde Meclis dışından atandı. Ancak hemen ertesi günü, DP'nin atadığı üç bakanın birden, KKTC Anayasası'nda bulunan ‘‘dışarıdan atanacak bakanların milletvekili olma niteliklerine sahip olması gerekir’’ maddesine uymadıkları için bakanlıkları düştü.\r\n\r\nUymayan nitelikleri ne?\r\n\r\nAnayasa hükmüne rağmen 3 yıldır KKTC'de ikamet etmiyorlar.\r\n\r\nAynı gerekçe, 14 Aralık seçimlerinde önce bir parti liderinin (Oğuz Kaleli) seçimlere katılmasına engel olmuştu, ama bu sefer gözden kaçtı!\r\n\r\nŞimdi Anayasa Mahkemesi, haklı olarak, DP'den bu üç bakanın yerine yenilerini atamasını istiyor.\r\n\r\nAma UBP de, tartışmayı başlatan taraf sıfatı ile yine haklı olarak, ‘‘Anayasanın tanıdığı 15 günlük sürede Mehmet Ali Talat hükümeti kuramadı, yetkiyi devretmesi gerekir’’ diyor.\r\n\r\nŞimdi sıra kendi liderleri Derviş Eroğlu'na geldi!\r\n\r\nSerdar Denktaş ise hükümete bu bakanlar ile devam edecek ve Anayasa Mahkemesi'ne itiraz edecekmiş!\r\n\r\nBir 15 gün daha kazanacaklar!\r\n\r\nAnayasa Mahkemesi; anayasa hükümlerine rağmen aksi karar veremez ki!\r\n\r\n* * *\r\n\r\nÇiçeği burununda Başbakan Mehmet Ali Talat'a hırsla ‘‘Bu oyuna nasıl geldin?’’ diye sormak lazım.\r\n\r\nAncak, anayasaya aykırı atamaları onaylayan Rauf Denktaş'a da sormak gerekir:\r\n\r\nKendi yazdığınız anayasanın maddelerini bilmez misiniz?\r\n\r\nHadi siz bilemediniz, anayasanızı yazan anayasa prof'u danışmanınız Mümtaz Soysal sizi neden uyarmadı?\r\n\r\nHadi o uyarmadı, siz de ilgili maddeyi unuttunuz; aynı nedenle milletvekili adaylığı düşen Oğuz Kaleli'nin daha bir ay evvel yaşadıklarını da mı unuttunuz?\r\n\r\nHadi onu da unuttunuz, daha 15 gün evveline kadar başbakanınız olan ve ilgili maddeyi yeni hükümetin gözüne sokan Derviş Eroğlu da mı sizi uyarmadı?\r\n\r\nHadi uyarmadı; itirazını neden atamadan sonra yaptı?\r\n\r\n* * *\r\n\r\nKKTC Anayasası'na göre; Mehmet Ali Talat'a hükümet kurmak için tanınan 15 günlük süre hükümet kurulamadan sona ermiştir.\r\n\r\nKKTC ve TC hükümetleri zokayı yutmuşlardır!\r\n\r\nBu raundu da; zaman kazanma taktiğini başarı ile kullanan ve sonra gerekirse ‘‘beyhude müzakerelere başlama’’ taktiğine geçecek olan statüko kazanmıştır. \r\n\r\n\r\n", "Camp David ruhuna göre (I): Stratejik ortaklık kavramı nedir? \r\nBELLİ ki; Türkiye ile ABD arasındaki ilişkileri tarif eden terim veya terimler uzun süre stratejik ortaklık ve stratejik ilişki kavramları olmaya devam edecek. \r\n\r\nAncak, terimler o hale geldi ki, isteyen istediği yerinden tutuyor. Başbakan ve çevresine göre stratejik ortaklık devam etmekte, bazıları için ise sizlere ömür!\r\n\r\nStratejik ortaklık kavramının ilk defa ortaya atıldığı 1991’de bizzat Turgut Özal ve George Bush’un (Baba Bush) Camp David’de yanında olan rahmetli Özal’ın başdanışmanı ve Özel Kalem Müdürü Engin Güner’in anlattıklarını 13.06.2005 pazartesi günü Hürriyet’te yayınladım. Önümüzdeki üç yazıda da bu önemli söyleşiyi kendi açımdan irdeleyeceğim.\r\n\r\n* * *\r\n\r\nTerimi ortaya atanlar açısından ne kastettikleri, bizzat o dönemdeki konuşmalarda tutulan toplantı notlarında gizli. Bakın Engin Güner 1991’de nasıl not tutmuş: \r\n\r\n‘(Özal) Stratejik bir ilişkinin tam olarak ne anlama geldiğini o anda tanımlamak istemedi. Camp David’de Türkiye’nin böyle bir ilişkiye ihtiyacı olduğunu ve siyasi, ticari, ekonomik ve güvenlik ile dış politikada fırsat alanlarının tanımlanması gerektiğini düşünüyordu. Diğer konuları sonradan ele almak istiyordu. Kafasında bilim ve teknoloji, yüksek öğrenim, enerji vardı.’\r\n\r\nAynı notlarda stratejik ortaklığın olmazsa olmaz boyutu ise açıkça tarif edilmiş:\r\n\r\n‘Stratejik bir ortaklık; ilişkiyi etkileyecek belirli eylemlerin daima istişareden sonra geleceği anlamına gelmektedir. Dolayısıyla, örneğin, ABD bir Körfez ülkesinde askeri varlık oluşturmadan veya Korfez’in savunması için...karar vermeden önce Türkiye ile istişarede bulunmalıdır. Türkiye, büyük bir bölgesel diplomasi veya girişimde bulunmadan önce ABD ile istişarede bulunacaktır. \r\n\r\n(Ancak) İki ülkeden hiçbiri eylem özgürlüğünden vazgeçmez-egemenlikte bir azalma olmayacaktır...\r\n\r\n- Stratejik işbirliğinin bu yönü hayata geçti mi?\r\n\r\n- Tabii! Körfez Savaşı’ndan önce iki lider zaten devamlı istişare ediyorlardı. Camp David’den sonra da etmeye devam ettiler...’\r\n\r\n* * *\r\n\r\nBelli ki; stratejik ortaklık kavramını yaratanlar da terime tam bir tarif verememişler veya vermek istememişler.\r\n\r\nAncak, stratejik ilişki/ortaklığın bugüne ışık tutacak üç boyutu açık ve seçik tarif edilmiş, Camp David’de ruhu da ortaya çıkmış:\r\n\r\n1) Stratejik ortaklık iki devlet arasında siyasi, ticari, ekonomik ve güvenlik ile dış politikayı, hatta fazlasını kavrayan çok boyutlu bir ilişki.\r\n\r\n2) Stratejik ortaklığın olmazsa olmaz şartı ise tarafların diğer ortağı etkileyecek herhangi bir eyleme geçmeden önce birbirleri ile istişare yapması gerekliliğini vurguluyor. Mutabakat mümkünse aranacak. \r\n\r\n3) taraflar, yine de kendi eylemelerinde serbestler. Egemenlik esas! Eylem öncesi istişare şart ama mutabakat olmayabilir. İki taraf 3. ülkelerle birbirinin ana politikalarını incitecek eyleme girmemeye azami dikkat edecekler.\r\n\r\n4) Camp David’de yaşanan ve pazartesi günü yayınladığım toplantı notlarından çıkan ruha göre de stratejik ilişki içindeki iki devlet dünya üzerindeki her konuyu gizlilik içinde birbirleriyle paylaşacaklar. Taraflar en azından entelektüel seviyede birbirlerini eşit görecekler, görüş alışverişinde bulunacaklar.\r\n\r\n* * *\r\n\r\nBu tariflere göre son dönem Türkiye-ABD ilişkilerine siz ne ad verirdiniz? \r\n", "Anneler Günü hediyesi: Güvenli trafik bölgeleri. \r\n \r\nDÜN Anneler Günü'nde bir anne, Amerikalı Rochelle Sobel Hanım bana bir mektup yolladı. Bayan Sobel, Anneler Günü'ne atıfta bulunduktan sonra, böyle bir güzel günde, tabiatın yeniden uyandığı bu ilahi ayda bu dünyadan koptuğunu vurguluyor. Neden? \r\n\r\nMayıs ayı onun ıstırabını daha da artırıyor da ondan!\r\n\r\nBayan Sobel 7 yıl önce 25 yaşındaki fidanını, oğlu Aron'u Türkiye'de Bafa Gölü yakınında 22 kişi ile birlikte bir otobüs kazasında kaybetmiş. \r\n\r\nSoruyor: ‘‘O anda kaç hülya, kaç hayat planı, kaç ümit, kaç kalp dağıldı, paramparça oldu?’’\r\n\r\nAron, Tıp Fakültesi öğrencisi imiş. Yaşasa idi, şimdi o insanları hayata döndürüyor olacaktı.\r\n\r\n* * *\r\n\r\nŞimdi bir anne olarak Bayan Sobel bizden bir Anneler Günü hediyesi istiyor. Ankara-Çankaya Rotary Kulübü ile ortaklaşa yürüttükleri Güvenli Trafik Bölgeleri Toplum Birlikleri Projesi'ne sahip çıkmamızı talep ediyor. Bayan Sorel, bu konuda çalışan uluslararası bir örgütün (ASIRT) ABD temsilcisi. Türkiye'ye kızmıyor, ‘‘Bana daha az evladın öldüğü bir Türkiye hediye edin, hesabımız kapansın!’’ demeye getiriyor.\r\n\r\n* * *\r\n\r\nBayan Sobel'in parmak bastığı rakamlar çok korkutucu.\r\n\r\n1) Dünyada her yıl 1.17 milyon insan trafik kazalarında ölüyor, 50 milyon insan yaralanıyor.\r\n\r\n2) Dünyada her 10 dakikada 20 insan kazalarda ölüyor.\r\n\r\n3) Her yıl 200 bin çocuk kazalarda ölüyor.\r\n\r\n4) Yıllık maliyet 70 milyar dolar.\r\n\r\n5) 11 Eylül'deki hain saldırda New York'ta 2800 kişi öldü. Dünyada her gün ama her gün bu kadar insan trafik kazalarında ölüyor.\r\n\r\n* * *\r\n\r\nÇankaya-Rotary'nin verdiği bilgilere göre de Türkiye'de:\r\n\r\n1) Trafik kazalarında beher yıl 6000 kişi ölüyor. Bu rakama vurkaçlar, kayıtsız ölümler, kazadan sonra ölümler dahil değil.\r\n\r\n2) Her gün ortalama 20-25 kişi ölüyor.\r\n\r\n3) Trafik kazaları Türkler arasında, 6-45 yaş grubu içinde, en başta gelen ölüm nedeni. \r\n\r\n* * *\r\n\r\nKazaları önlemek mümkün mü? Belki yok etmek mümkün değil. Ama azaltmak mümkün!\r\n\r\nÖmer Özcan'ın verdiği örnek çarpıcı ve umut dolu:\r\n\r\n1930'da Büyük Britanya'da 2.3 milyon motorlu vasıta varken, yılda ortalama 7000 insan ölüyormuş. Bugün ülkede 27 milyon araç varmış ama artık 3500 insan ölüyormuş! Takriben 70 yılda araç sayısı 10 misli artmış ama ölümler yarı yarıya azalmış.\r\n\r\nÖzcan diyor ki: ‘‘Biz de yapabiliriz!’’\r\n\r\n* * *\r\n\r\nCanım analar; ben sizlere seslenmek istiyorum. Evlatlar uğruna yine sizden bir şey istiyorum. İnsana hayat veren sizlersiniz. Hayatın değerini en çok siz bilirsiniz. Kopan her dal sizin gövdenizden kopan bir candır.\r\n\r\nUnutmayın, şu satırları okurken bir canınız trafikte bir yerden bir yere gitmeye çalışıyor.\r\n\r\nNe olur, yukarıdaki numaraları arayın, ne yapabileceğinizi araştırın; bu sivil gayrete sahip çıkın. Boray Uras'lara, Rochelle Sobel'lere olan borcumuzu bir nebze olsun böyle ödeyelim. \r\n \r\n\r\n", "Nihayet Irak'ta doğru politika \r\nTÜRKİYE Ortadoğu'daki gelişmeleri doğru okuyamadı, özellikle 1 Mart Tezkeresi'nden sonra devamlı tekledi, diye yazıyorum. \r\n\r\nAncak, ABD de Ortadoğu'da ve özellikle Irak'ta tekliyor, çırpındıkça da daha beter çamura saplanıyor.\r\n\r\n* * *\r\n\r\nHerkesin ağzına bir parmak bal çalmak amacıyla, neredeyse Irak'ta mukim tüm unsurlara duymak istedikleri sözleri veren ABD şimdi farkına varıyor ki; işi içinden çıkılmaz hale getirmektedir.\r\n\r\nBölgedeki seçimler nedeniyle; Kuzey Irak'ta çenesi hepten düşen bazı Kürt aşiretleri de, maşallah herkesi karşılarına almayı iyi beceriyorlar.\r\n\r\nABD, Irak'ta Türkiye tarafından terk edildiği duygusuna kapıldıktan sonra, kendine tek yakın unsuru Kürtler olarak gördü ve onlara bölgedeki diğer dengelere bakmadan bol bol tavizler verdi.\r\n\r\n* * *\r\n\r\nAncak, ABD şimdi görüyor ki, Kürt aşiretler bu sözleri ABD'nin gözüne sokuyor, başta Türkiye olmak üzere bölgedeki yerleşik ve tarihi ülkeleri tedirgin ediyorlar.\r\n\r\nABD farkına varmak zorunda ki; Kuzey Irak'taki Kürt politikası hem Türkiye'yi, hem İran'ı, hem Suriye'yi, hem S. Arabistan'ı, hem de Irak'taki çoğunluk Şiiler ile Sunnileri oldukça güçlü tedirgin etmektedir.\r\n\r\n* * *\r\n\r\nABD'nin ‘‘bölgeyi yeniden şekillendirmeye’’ yönelik politikası iflas etmek üzeredir.\r\n\r\nKimse, bir emperyal güç dahi, bir bölgede herkesi karşısına alarak, o bölgede etkin olamaz; böyle bir etkinliği dayatsa dahi, ne ABD kamuoyu, ne de bölgedeki insanlar bu dayatmaya uzun vadeli sabır göstermezler.\r\n\r\n* * *\r\n\r\nİşte ABD'nin bu aymazlığı ve Kürt aşiretlerin seçimler nedeni ile çenelerini tutamamaları Türkiye'nin önüne yeni fırsatlar koymaktadır.\r\n\r\nTürkiye şu anda Ortadoğu'nun meramını ABD'ye, ABD'nin meramını Ortadoğu'ya en iyi anlatacak ve orta yolu bulabilecek tek ülkedir.\r\n\r\nSon zamanlarda memnuniyetle görüyorum ki; Türkiye bu mukayeseli avantajının farkındadır ve bu avantajını kullanmaya niyetlidir.\r\n\r\nSuriye, İran, S.Arabistan ve Irak'taki Şiiler ile kurulan temaslar; onların da Türkiye'nin ABD ve İsrail ile kendi aralarında ‘‘aracı rolü’’ yüklenmesinden sadece memnuniyet duyacaklarını göstermektedir.\r\n\r\n* * *\r\n\r\nBaşbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın 28 Ocak'ta ABD'ye yapacağı gezi çok ama çok önemlidir.\r\n\r\nABD'nin Irak üzerinden yürüttüğü Ortadoğu politikasının yöntemlerinin yanlış olduğunu ABD'ye anlatabilecek tek ülke Türkiye'dir.\r\n\r\nÜstelik, Genelkurmay'ın ifade ettiği şekilde:\r\n\r\n‘‘Biz Irak'ta coğrafi değil, etnik federasyona karşıyız’’ cümlesi artık Türkiye'nin ‘‘federasyon’’ kelimesine saplanıp kalmadığını, bölgedeki yeni gelişmelere hazır olduğunu göstermektedir.\r\n\r\nTürkiye salt bazı Kürt aşiretlerin haklarını gözeten bir çözüme karşı olduğunu, özellikle de Kerkük (ve Musul'un) kırmızı çizgilerini oluşturduğunu beyan etmektedir.\r\n\r\nTürkiye ABD'de Kıbrıs ve Irak'ı bir arada müzakere etmelidir. \r\n\r\n\r\n", "Düşünemeyen Türkiye \r\nKOMUTANLAR ayrı telden çalıyorlar. TSK'da ‘‘emir komuta zinciri’’ hak getire! TSK, Dışişleri'nden şüphe ediyor, Dışişleri de TSK'da bazı unsurları Kıbrıs'a taş koymakla suçluyor. \r\n\r\nMedya birbiri ile dövüşüyor.\r\n\r\nKöşe yazarları söverek var olabiliyorlar.\r\n\r\nHiçbir şeyi beğenememek entellik sayılıyor.\r\n\r\n‘‘Bazı medya’’ da hükümet ile kavgalı.\r\n\r\nKöşe yazarları ya ‘‘yağdanlık’’, ya da ‘‘dogmatik’’.\r\n\r\nHükümet de neredeyse, arzuladığı gibi medyanın nasıl olacağına dair tamim yayınlayacak.\r\n\r\nYargı, medyaya ateş püskürüyor. Medya, yargıyı suçluyor.\r\n\r\nOrtada zanlı var, suç yok; biri tutukluyor, diğeri salıveriyor!\r\n\r\nKıbrıs'ta koalisyon hükümeti son gün kuruluyor, hükümetin ilk icraatı ise bir ortağın diğerine kazık atması.\r\n\r\nKarmakarışık bir Türkiye!\r\n\r\n* * *\r\n\r\nHer ülkede her konuda görüş ayrılığı vardır.\r\n\r\nTaraflar tezlerini karşılıklı tokuştururlar.\r\n\r\nBir taraf diğer tarafı alt etmek için belge toplama yarışına girer, zeká ürünü polemikler yaratır.\r\n\r\nBiz ise sadece şablonlar ile düşünüyor ve sadece itişiyoruz.\r\n\r\nBakıyorsunuz, koskoca bir komutanın akıl haritası sadece bir çizgiden oluşuyor:\r\n\r\nVatan haini!\r\n\r\nKomutanın çeşitli çıkışlarından belli ki, fikirsel düzeyde analizi sevmiyor.\r\n\r\nO sadece şablonlarla tepki verebiliyor.\r\n\r\nAkıl koordinatlarına benzeyen yazarlar da aynı kelimeyi tekrar ederek görüş sahibi oluyorlar.\r\n\r\n* * *\r\n\r\nNeden bu kargaşa?\r\n\r\n‘‘Menfaatler çatışıyor’’ da ondan!\r\n\r\nMenfaatlerin çatışması ise AB üyeliği etrafında şekilleniyor.\r\n\r\nİsim babası olduğum statüko, özünde bazı sivil ve askeri bürokrasiden ve onlara dışarıdan destek veren darbeli emeklilerden oluşuyor.\r\n\r\nBu kişiler, medyadan bazı dostları ile ülkeyi durdurmak için ellerinden geleni yapıyorlar.\r\n\r\nZira AB üyeliği, statükonun iflası, hatta intiharı demek.\r\n\r\nAncak, ‘‘kullanılan dil neden bu kadar sığ?’’ diye de sormak lazım.\r\n\r\nBunun cevabı ise maalesef ülkenin geneline yaygın bir tutum.\r\n\r\nFelsefe geleneği olmayan bir toplumuz!\r\n\r\nOkullarda insanlarımıza düşünmeyi, analiz yapmayı, fikir geliştirmeyi, soru sormayı, alınan bilgiden şüphe duymayı katiyen öğretmiyoruz.\r\n\r\nBilim felsefesinden zerre kadar nasibimizi almadığımız için neyin bilgi, neyin safsata olduğunu ayırt edemiyoruz.\r\n\r\nTürkiye'de ‘‘eğitimin amacı devlete bağlı, emir almaya şartlanmış memur ruhlu insanlar üretmek’’ olduğu sürece koskoca komutanların, yazarların, yöneticilerin, siyasilerin sadece kalıplarla düşündüklerini, şartlı refleks tepkisi verdiklerini görüyoruz.\r\n\r\n* * *\r\n\r\nDüşünmeyi bilmeyen insanlar bir türlü rakip olamıyorlar, sadece hasım olmayı beceriyorlar. \r\n", "Org. Tuncer Kılınç aklımı karıştırdı! \r\n \r\n\r\n \r\nMGK Genel Sekreteri Org. Tuncer Kılınç şahsi görüşü olarak; Türkiye'nin milli menfaatleri ile ilgili sorunlarda AB'den destek görmediğini, dolayısıyla yine yalnızlık içinde olan Rusya ile birlikte ve ABD'yi de göz ardı etmeksizin, İran'ı da içine alan bir arayışa girmesi gerektiğini bildirmiş. \r\n\r\nBaşbakan Yardımcısı Mesut Yılmaz'ın kábus senaryosu olarak nitelendirdiği bu sözler bazı soruları aklıma taktı:\r\n\r\n* * *\r\n\r\n1) İşbirliği yapacağımız İran, daha düne kadar, ne zaman TSK şeriat tehlikesine dikkati çekse ‘‘İran gibi olmayacağız’’ dediği, bize İslami devrim ihraç etmesinden korktuğumuz İran değil mi ?\r\n\r\nMollalar aniden değişti de bir tek Org. Tuncer Kılınç mı bilir?\r\n\r\n2) Bu demecin yayınlandığı saatlerde MİT resmen İran ile PKK arasında gizli görüşmeler yapıldığının tespit edildiğini açıklamadı mı?\r\n\r\n3) Org. Tuncer Kılınç'ın önerdiği model Necmettin Erbakan'ın D-8 projesine çok benzemiyor mu?\r\n\r\n4) Rusya'nın yalnızlığı nasıl bir tespite dayanıyor? Putin dönemi Rusyası ile ABD'nin tarihlerinin en güzel flörtünü yaşadığını general bilmiyor mu?\r\n\r\n5) Peki ABD ile İran nasıl bir araya gelecek?\r\n\r\nABD'nin; Usame bin Ladin'in ABD düşmanı felsefi birikiminin ardında İran'ın olduğunu, Afganistan'dan kaçan El Kaide ve Taliban militanlarının bir kısmının İran'a sığındığını düşündüğünü MGK Genel Sekreteri duymamış mı? Zaten İran; Irak sonrası olası bir ABD saldırısından ürkmüyor mu?\r\n\r\n6) ABD'nin kendi menfaatleri açısından bizim AB üyesi olmamızı daha hayırlı bulduğunu MGK üyeleri bilmez mi? Acaba Genel Sekreter ABD politikalarını dünden bugüne (Clinton-Bush) değişen oynak metinler mi sanır?\r\n\r\nYoksa kendi görüşlerine taraftar kazanmak için ABD'ye mavi boncuk mu yolluyor?\r\n\r\n7) ABD ile beraber hareket edecek isek; Genel Sekreter'e göre, olası Irak saldırısı çok hassas olduğu milli menfaatlerimize uygun mudur?\r\n\r\n8) TSK her türlü fırsatta ‘‘erinden emeklisine kadar bir bütün olduğunu’’ söylemez mi? Org. Tuncer Kılınç'ın şahsi görüşlerini beyan etmesi hakkında Org. Hüseyin Kıvrıkoğlu şahsen ne düşünüyor? TSK geleneğine göre şahsi görüşler uluorta değil, resmi ve kapalı toplantılarda (örn. MGK toplantısı) açıklanmaz mı? \r\n\r\n9) Atanmış genel sekreter ile seçilmiş hükümet AB konusunda ters düştüklerine göre, şahsi uyarısını yaptıktan sonra, Org. Kılınç'ın istifa etmesi gerekmez mi?\r\n\r\n10) Kendisi istifa etmez ise, hükümetin istifasını istemesi gerekmez mi?\r\n\r\n11) Anayasa'nın 118. maddesine göre MGK'nın başkanı Cumhurbaşkanı'dır ve Kurul'un görevi ‘‘...milli güvenlik siyasetininin tayini....’’dir. Bu Kurul ‘‘AB üyeliğini milli güvenlik siyaseti içinde saydığına’’ göre MGK Başkanı (Cumhurbaşkanı) kendi Genel Sekreteri'nin şahsi görüşleri ile ilgili olarak ne düşündüğünü, nasıl bir tavır aldığını kamuya açıklamak zorunda değil midir?\r\n\r\n* * *\r\n\r\nÇok aklım karıştı, çoook!\r\n \r\n", "Komplo (mu)! Hangisi komplo? \r\n\r\n \r\nMİLLİYET ve Kanal D'nin araştırmacı gazetecisi Tuncay Özkan bir kez daha öyle bir olay yakaladı ki; nasıl bir ülkemiz olduğunu, nasıl yönetildiğimizi çırılçıplak gözler önüne seriyor.\r\n\r\nMeğerse Sadettin Tantan döneminde, bir kişi başta Mesut Yılmaz olmak üzere bir sürü siyasiyi hedef alan bir ifade vermiş, bu ifade bugüne kadar ortaya çıkmamış.\r\n\r\nHakkında 600'ü aşkın tutuklama ve mahkûmiyet kararı olan bu kişi geçen hafta bir daha yakalanınca, siyasileri suçlayan ifadesiyle ilgili olarak;\r\n\r\n‘‘İfadelerime sonradan bazı eklemeler yapıp zorla imzalattılar. Beni noter gibi kullandılar’’ diyor. Bu kişiye göre o zamanki ‘‘ifadesine bazı eklemeler yapanlar’’, arkalarında zamanın İçişleri Bakanı'nın, MGK'nın, MGK Genel Sekreteri'nin ve dahi Cumhurbaşkanı'nın olduğunu söylemişler.\r\n\r\nKişi şimdi ifade değiştirmesini ‘‘vicdanım sızladı!’’ sözleriyle açıklıyor.\r\n\r\n* * *\r\n\r\nÖte yanda, hormonlu ifadeyi aldığı iddiasıyla suçlananlar arasında bulunan ve şimdi açığa alınan bir müdüre (Şerafettin Bural) göre ‘‘Uydurma olduğu iddia edilen ifadeler, mahkeme kararıyla dinlenen telefonlarda aylar önce geçti. Hesap uzmanları ve yeminli müşavirlerin belgeleriyle ispatlandı’’ diyor.\r\n\r\nİlk ifadenin alındığı İzmir'in o zamanki Emniyet Müdürü (Hasan Yücesan), ‘‘Beni İzmir Emniyet Müdürlüğü görevinden bizzat Sadettin Tantan merkeze aldı -kızağa çekti demek istiyor-’’ diyor. ‘‘Bana bunu yapanla nasıl işbirliği yapmış olabilirim?’’ demeye getiriyor.\r\n\r\nBaşka bir gazeteye göre, ifadeler alınırken hazır bulunmuş dönemin İzmir DGM Savcısı (Cevdet Ulu), ‘‘Balina Operasyonu'nun tüm evrakı DGM'de bulunmaktadır. İfadelere ekleme yapılması diye bir şey söz konusu değildir. Dosya incelenirse bütün gerçekler ortaya çıkar’’ diyor.\r\n\r\nBu defa aklım karışıyor.\r\n\r\n* * *\r\n\r\nBu ifadelerin hangisi veya hangileri doğru?\r\n\r\n1) Madem böyle bir ifade vardı, neden o zaman ortaya çıkmadı? Bunca önemli insanı töhmet altında bırakan ifadeler sumen altı mı edildi, yoksa baştan dandik oldukları belli miydi?\r\n\r\n2) Bu kişi neden sadece Tantan'ı değil, Cumhurbaşkanı ve MGK'yı da hedef gösteriyor?\r\n\r\n3) Bu ülke, Cumhurbaşkanı, MGK, Jandarma, İçişleri Bakanı'nın birleşip, koskoca Başbakan Yardımcısı'na komplo hazırlatacakları kadar başıbozuk bir yönetime mi sahip?\r\n\r\n4) Aynı MGK'da Mesut Yılmaz da üye değil mi?\r\n\r\n5) Mesut Yılmaz'a komplo hazırlatan Sadettin Tantan, ANAP'ın kadrosundan belediye başkanı, milletvekili, bakan olmamış mıydı?\r\n\r\nOna zamanında bizzat Mesut Yılmaz kefil değil miydi?\r\n\r\n6) Tantan döneminde biz gazetecilere, gelişmeleri etkilememesi için, ‘‘yazılmamak kaydı’’ ile bilgi veren yetkililer üfürüyorlar mıydı?\r\n\r\n7) Anayasa kitapçığının havada uçtuğu ünlü MGK toplantısı yarıda kalmasaydı, gündem maddeleri arasında neler vardı?\r\n\r\n* * *\r\n\r\nHem midem ağrıyor, hem aklım karışıyor!\r\n \r\n", "Müslümanlar, Hıristiyanlar kadar demokrat.\r\nBUGÜN ve yarın; Müslüman'ı-Kemalist'i, solcusu-sağcısı, laiki-şeriatçısı; Türkiye'de yaşayan ve ülke üzerine akıl yoran herkesin tartışmalarını şiddetle talep edeceğim bir araştırmanın ve ona bağlı olarak yazılmış bir makalenin sonuçlarını açıklayacağım.\r\n\r\nVurgularımın ve heyecanımın kusuruna bakmayın.\r\n\r\nBizim gibi sadece kendisini işitmek, sadece kendisini doğrulamak isteyen, üstüne üstlük araştırmaya-bilime kulak asmayan insanların çoğunluğu teşkil ettiği bir ülkede, ülkemiz ve bölgemiz ve dahi çoğunluk dinimiz açısından çok önemli ve değerli sonuçlar veren çalışmanın güme gitmesinden ödüm kopuyor.\r\n\r\n* * *\r\n\r\n‘‘Müslümanlar, Hıristiyanlar Kadar Demokrat.’’\r\n\r\nFarklılık sosyal değerlerde!\r\n\r\n* * *\r\n\r\nBu hükmü ben vermiyorum. İki gayrimüslim bilim insanı veriyor. Üstelik bu kişiler; İslam'ın demokrat olmadığını düşünen ve dünyayı medeniyetlerin çatışmasının tehdit ettiğini iddia eden ve kimilerince de tezi 11 Eylül'de doğrulanan Samuel Huntington'un tersine, analitik düşünceye (akıl yürütümeye) değil, çok ama çok büyük çapta yapılan ve uzun yıllara dayanan bir saha araştırmasına (ampirik bulgulara) dayanıyorlar.\r\n\r\nMakale, dünya nüfusunun % 80'ini kapsayan, 1981'den beri devamlı yapılan ve küresel sosyo-kültürel ve siyasal değişimleri araştıran World Values Study'nin (WVS) -Dünya Değerleri Araştırması- bulguları üzerine inşa edilmiş.\r\n\r\nYazarlar; 75 ülkenin ele alındığı, şimdiye dek 250 bin insanın sorgulandığı bu devasa araştırmada -Tükiye, Arnavutluk, Azerbaycan, Bengladeş, Mısır, İran, Ürdün, Fas, Pakistan- 9 ülke ile temsil edilen İslam medeniyetinin de içinde bulunduğu ve Batı medeniyeti ile karşılaştırıldığı ‘‘medeniyetlerin değerleri’’ bölümünü irdeliyorlar.\r\n\r\n* * *\r\n\r\nHarvard Üniversitesi-John Kennedy School of Government (Siyasal Bilimler Okulu) tarafından Fakülte Araştırma Çalışmaları Raporları Serisi içinde (www.ksg.harvard.edu) basılan makalenin adı ve yazarları şöyle:\r\n\r\nPippa Norris-Ronald Inglehart;\r\n\r\n‘Islam and The West;\r\n\r\nTesting the ’Clash of Civilizations' Thesis''\r\n\r\n(İslam ve Batı; 'Medeniyetlerin Çatışması' Tezinin Test Edilmesi)\r\n\r\nNisan 2002-RWP02-015\r\n\r\nProf. Dr. Pippa Norris Harvard Üniversitesi'nde, Prof. Dr. Ronald Inglehart Michigan Üniversitesi'nde kendilerini tüm akademik dünyaya kanıtlamış öğretim üyeleri ve araştırmacılar.\r\n\r\n* * *\r\n\r\nAraştırmanın kalbini teşkil eden temel bulguları (1999-2201) bugün özetleyeceğim ve sonuçları yarın tartışacağım.\r\n\r\n\r\n\r\nMüslüman Toplumlar Batı Toplumları\r\n\r\n\r\n1) Demokrasi idealllerini onaylamak 87 86\r\n\r\n2) Demokrasinin işlerliğini (pratik faydalarını) onaylamak 68 68\r\n\r\n3) Dini liderlerin otoritesini reddetmek 39 62\r\n\r\n4) Güçlü siyasi liderlerin otoritesini reddetmek 61 61\r\n\r\n5) Cinsel eşitliği tasvip etmek 55 82\r\n\r\n6) Eşcinselliği tasvip etmek 12 53\r\n\r\n7) Kürtajı tasvip etmek 25 48\r\n\r\n8) Boşanmayı tasvip etmek 35 60\r\n \r\n", "Eğitimde yapılması gerekenler \r\nÖZEL Okullar Derneği'nin artık bir gelenek haline getirdiği Antalya Sempozyumu'nda bu yıl tartışılanlar benim zihnimde şu kanaatleri oluşturdu veya pekiştirdi. \r\n\r\n1) 21. yüzyıla giden Türkiye'de eğitimin merkezi bir yapıda inat ederek sürdürülmesi imkánsızdır.\r\n\r\nEğitim ivedilikle yerel yönetimlere devredilmelidir.\r\n\r\nYerel ihtiyaçlar ile küresel dayatmaları bir arada hazmetmeyecek, baş döndüren, hızla değişen teknolojiye anında tepki vermeyecek eğitim 21. yüzyıla katiyen yetişemez.\r\n\r\nBu açıdan iddialı bir ‘‘kamu reformu’’na soyunan hükümetin, eğitimi yerel yönetimlere devretmeyerek bu konuda statükoya mağlup olması, ‘‘iktidar olma’’ iddialarıyla çelişmektedir.\r\n\r\n2) Eğitimde merkezi yapının görevi araştırma-geliştirme (talim-terbiye), standart ve norm geliştirme ve denetim ile sınırlı olmalıdır. (Genelkurmay!)\r\n\r\nElinde yasama-yargı-yürütme yetkisini tutan merkezin, yerel yetkililerden korkması akıl ile izah edilemez.\r\n\r\n3) Bedava eğitim safsatası Anayasa'nın eşitlik ilkesini değil pekiştirmek, daha beter bozmaktadır. Devletin büyük şehirlerin zengin muhitlerinde bedava eğitim hizmeti vermesi; vergi mükellefine darbe, esas hak sahibine de büyük haksızlıktır.\r\n\r\n* * *\r\n\r\n4) Devletin asli görevi sadece ödeme gücü olmayan ailelerin okul ücretlerini karşılamaktır. Eğer eğitim paralı olur ve ödeme gücü olanlar ödemeyi yaparlarsa, ödeme güçlüğü çeken ailelere daha fazla kaynak ayrılabilecek, böylece bu ailelerin sadece okul ücretleri ödenmeyecek, ayrıca onlara defter-kitap-harçlık yardımı yapılabilecektir.\r\n\r\n5) İster özel, ister kamu karşılasın, eğitim hizmeti de bir üretim faaliyetidir.\r\n\r\nOkulların arzulandığı gibi verimlilik ve kalite kavramları ile bezenmesi isteniyorsa, tüm eksikliklerine rağmen daha iyisini öneremediğimiz piyasa koşulları okullara da yön veren asıl yönerge olmalıdır.\r\n\r\nOkullar kendi ücretlerini kendileri tayin edebilmeli, öğretmen istihdamını ve ücretlendirilmesini öğretmen-veli-yönetici üçleminde kendi yapabilmelidir.\r\n\r\n* * *\r\n\r\n6) Böyle bir anlayışın başarılı olabilmesi için eğitim kurumunun eğitim yönetimi konusuna daha çağdaş ve profesyonel bir gözle bakması lazımdır.\r\n\r\nOkul müdürü tecrübeli öğretmenden çok daha fazla bir insandır.\r\n\r\n7) Özel okullarda (veya paralı kurumlarda) öğrenci okutan veliler, ödedikleri vergilerin eğitime giden payını ödememelidirler. Aksi halde şimdi olduğu gibi çifte ödeme yapılmaktadır.\r\n\r\nÖrneğin; eğer eğitimin bütçede payı % 15 ise, eğitilmiş insanın katma değerinin 2/5'inin kendine kaldığı, 3/5'inin kamuya mal olduğu varsayımı ile bu veliler 0.15x0.40 (2/5)= % 6 daha az vergi ödeme hakkına sahip olmalıdırlar.\r\n\r\n* * *\r\n\r\nTüm varlığım ile inanıyorum ki, Türkiye'nin 21. yüzyılda hangi ligde oynayacağına ivedilikle eğitim kurumu karar verecektir.\r\n" ]
[ "cul", "cul", "cul", "cul", "cul", "cul", "cul", "cul", "cul", "cul", "cul", "cul", "cul", "cul", "cul", "cul", "cul", "cul", "cul", "cul", "cul", "cul", "cul", "cul", "cul", "cul", "cul", "cul", "cul", "cul", "cul", "cul", "cul", "cul", "cul" ]
[ "İlk gol 'ofsayt' \r\n\r\n \r\n \r\n\r\nSaracoğlu'nda şampiyonluk yarışında dönüm noktası olabilecek bir maç oynandı. Trabzon için tamam mı-devam mı, F.Bahçe içinse bütün avantajlarını kaybedebileceği bir geceydi. Maça iyi başlayan, karşılaşmanın genelinde iyi oynayan Trabzon olmasına rağmen sonuçla F.Bahçe güldü. \r\n\r\nİlk 14 dakika geçildiğinde Trabzon'un taktik anlayışının F.Bahçe'yi kilitlediğini gördük. Bu maç sabaha kadar oynansa F.Bahçe bu oyun anlayışıyla gol atamaz gibi gözüküyordu. İlerleyen dakikalarda Trabzon Gökdeniz, Fatih ve Yattara gibi oyuncularla maçı kazanabilirdi. Tabii serbest vuruşları hesaba katmazsak... Zaten F.Bahçe bu yıl şampiyon olursa duran toplardan attığı gollerle olacak. Frikik deyince Alex ve Nobre çok önemli iki isim. F.Bahçe'nin rakip kalede tehlike yaratmasına neden olabilecek sadece bu iki oyuncu vardı.\r\n\r\nAnelka mı, Serhat mı?\r\nBunun dışında ise kayıpları oynayanlar çoktu. Onların başında da Tuncay geliyor. Tuncay'ı belki de kaptanlık bandının ağırlığından olacak, ilk defa bu kadar etkisiz gördüm. Ortada Selçuk da kötü oynadı. Hatta zaman zaman şahsi bir-iki göze hoşgelen işler yapmasına rağmen Anelka da... Sağ kanatta Serhat oynasa daha mı az etkili olurdu? Belki penaltıyı yaptırdı ama acaba bunu Anelka mı yaptırdı, yoksa 18 içinde topa o şekilde kaymaması gereken Hüseyin mi? Hüseyin'in yaptığı büyük acemilikti. Maçın kırılma noktası o an oldu.\r\n\r\nTrabzon gerçekten şanssızdı. Şenol Hoca golü yedikten sonraki taktik değişikliklerde doğru işler yaptı. Ancak futbol gol oyunu ve Trabzon bunu başaramadı. Ayrıca defansında bu kadar uzun adamı varken yan toptan gol yiyor olması da bu yılki en önemli zaafları.\r\n\r\nDünkü maçta hakem kararları da ilginçti. Anelka'ya verilen penaltı doğru, Trabzon'un bekledikleri ise değildi. Ancak ilk golde Cem Papila, Serkan'a yapılan faulü çok kolay çaldı. Atış sırasında Luciano ofsayttaydı. Ayrıca ters tarafta da Gökdeniz'in kaçırdığı, Rüştü'nün kurtardığı 2 pozisyonda yardımcı hakemin verdiği ofsayt kararları doğru değildi. \r\n\r\n \r\n", "İş işten geçmese \r\n\r\n \r\n \r\n\r\nG.Saray için sezonun son maçı bir formaliteydi. Sarı-kırmızılılar hedeflerine ulaşmak için tüm avantajlarını yitirmişti. Trabzonspor, düşen İstanbulspor karşısında bir mucizeye fırsat tanıyacak bir takım değildi. G.Saray seyircisi de zaten bunu biliyordu ki maçta 4 bin 900 biletli seyirci vardı. Oysa Olimpiyat Stadı'nda evinde olmamasına rağmen Trabzon'un seyircisi 45 bindi. İşte bu tablo maçın niye formalite olduğunun önemli bir göstergesi.\r\n\r\nStattaki seyirciyle gelince... Daha 4 gün önce Liverpool taraftarlarını da mı izlemediler? Artık kendilerini yenileme zamanı gelmedi mi? Maçla hiç ilgileri yok. Ya F.Bahçe'ye veya başkanına küfür ediyorlar ya da egolarını tatmin edecek şarkılar söylüyorlar. Aralarında bile kavga ediyorlar. Bir tek goller sonrası maçta olduklarını gösterdiler.\r\n\r\nNecati Ateş açıldı\r\nG.Saraylı futbolcular ise dün işlerini daha ciddiye almışlardı. Çok kaliteli bir futbol ortaya koyamasalar da G.Birliği maçındaki hatayı yapmamak için ellerinden geleni yaptılar ve iyi mücadele ettiler. Atılan gollerde ve G.Saray'ın yaptığı hücumlarda en fazla rolü olan oyuncu Necati'ydi. Dün akşam son haftalardaki şanssızlığını üzerinden attı. İyi yerlere koştu, topla iyi driplingler yaptı. 2 asisti ve attığı gol gerçekten güzeldi ve maçın adamı olmayı hak etti. Hakan'ın yokluğunda oynayan Hasan Kabze golcü özelliğini gösterdi. Necati'nin 2 mükemmel asistinde gol atmamak zaten mümkün değildi. Ama Hasan'ın daha fazla çalışması ve daha aktif olması gerekiyor. G.Saray'ın en etkili olması gereken oyuncusu Ribery de dün aksam en durgun maçlarından birini oynadı. Ribery'ye \"Sağ tarafta kalma, dolaş\" demişler. Dolaşırken hem topla az buluştu, hem de buluştuğu yerlerde hep kalabalık rakip oyuncuların arasında kaldı. Aslında Ribery'nin topla buluşamamasında orta sahanın rolü fazla. Göbekte oynayan Conceiçao ve Sabri belki çok koşup mücadele ettiler ama forvet oyuncularını topla buluşturacak kalitede değillerdi. Orta sahanın bu işi yapacak tek oyuncusu vardı; Ergün. Çıkana kadar bu işleri iyi yaptı.\r\n\r\nSonuçta G.Saray Denizli'yi 4-0 yendi ama ne yazık ki iş işten geçmişti. \r\n\r\n \r\n", "Hayâl kırıklığı \r\n\r\n \r\n \r\n\r\nMilli Takım'da 2. Fatih Terim dönemi hayâl kırıklığı ile başladı. 3 Eylül'de Danimarka ile oynayacağımız hayati maç öncesi hem bizlerin hem de Terim'in morali bir hayli bozuldu. Dün akşam ilk 50 dakika sanki resmi bir grup eleme maçı gibiydi. Sert bir mücadele oldu. Bunun iki nedeni var. Birincisi Bulgaristan'ın evinde gelene geçene yenilmesi ve bu maçı bir moral karşılaşması olarak görerek müthiş bir motive olmasıydı. Bizim motivasyonumuz ise kan değişikliği ve Terim'in yaratacağı pozitif etkiydi. Futbolcularımız belki bu nedenle iyi mücadele etmeye çalıştılar ama ne yazık ki hem bireysel hem de kolektif anlamda ortaya konan futbol tam bir hayâl kırıklığı oldu.\r\n\r\n'Fatih Terim'in gelişi ne değiştirdi' dersek, açıkçası Terim kendi tercihlerini yaparak bir fark yaratmak isteti. Ama ne yazık ki bu tercihler ve yaratmak istediği fark kafalarımızı karıştırdı. Belki sakatlıklar, formsuzluklar bu tercihleri etkiliyor ama hem defans hem orta alandaki seçimler herhalde Danimarka maçında yapılmaz.\r\n\r\nOrta saha çok tatsız\r\nDün akşam Milli Takımımız'da elle tutulacak ve övgüyle bahsedilecek çok az şey vardı. Hatta bir tek Hasan Şaş vardı diyebiliriz. Onun dışında söyleyceklerimiz hep olumsuz. Özellikle defansımız adeta elek gibi. İlk golde belki \"Rüştü hatalı\" denilebilir. Ancak ortayı yapanlar, golü atanların hepsi kenardaki oyuncuların hataları. Özellikle Hamit Altıntop topla hücuma iyi çıkıyor ama kendi bölgesini, kademeyi çok ihmal ediyor. Aslında defansın tümü için benzer şeyleri söylemek yanlış olmaz. Orta alan, açıkçası en tatsız bölge. Zaten Emre oyundan çıktıktan sonra da tamamıyla bitti.\r\n\r\nMilli Takımın en önemli şansızlıklarından biri de forvet oyuncularını formsuzluğu. Gol atmasına rağmen Fatih, Hakan Şükür, Gökdeniz, Serhat hepsi eski günlerini aratan bir futbol ortaya koydular. Sonuç olarak kötü bir sınav ve hayâl kınkhğı. Tek tesellimiz Danimarka ile değil Bulgaristan ile oynuyor olmamız. İnşallah Terim böyle tatsız bir maçtan güzel mesajlar almıştır. \r\n \r\n", "Yüreklere su serpti \r\n\r\n \r\n \r\n\r\nSon hazırlık maçında Bursaspor'a kaybeden ve kötü sinyaller veren G.Saray, Konya galibiyetiyle lige iyi başlangıç yaparak yüreklere biraz da olsa su serpti. Özellikle iki yarının başlarında ileride basan, pres yapan, kanatları iyi kullanan ve rakibini kendi yan sahasına hapseden iyi bir G.Saray vardı. Ancak dakikalar ilerledikçe G.Saray'ın hızı kesildi ve Konya, sarı-kırmızılı ekibin zaaflarını çözdü. Özellikle ilk yanda puan alabilecek kadar çok pozisyon yakaladı.\r\n\r\nOrta saha sıkıntılı\r\nSarı-kırmızılılarda Sabri'nin yerine Hasan Şaş'la başlamak doğru bir tercihti ve Hasan da bunun hakkını verdi. İlk golün ortasını yaptı, ikincisinin harika pasını verdi. Dünya Kupası ndan beri ilk defa Hasan'ı bu kadar telaşsız, zorlamadan ve akıllı oynarken izledim. Ancak Hasan'ın bu katılımına rağmen orta sahada sıkıntı büyüktü. Maçın büyük bölümünde sarı-kırmızılılar adeta orta sahasız oynadı. Çünkü takımdaki 5 kişi kendini forvet oyuncusu gibi görüyor. Zaten meziyetleri de bu. Altan ile Hasan Şaş çok kenarda kaldılar.\r\n\r\nBüyük sorun Saidou ve İliç'in olduğu bölgede yaşandı. Eğer Altan ve Hasan Şaş gibi iki oyuncu ile oynuyorsanız İliç gibi sadece hücumda olmak isteyen, Saidou gibi çok tempolu, çabuk olmayan oyuncularla problem yaşamamanız mümkün değil. Özellikle Altan ve Hasan Şaş'ın Hakan Şükür'ü bulmak için yaptığı ortalar ve rakipten dönen toplar G.Saray için en sıkıntılı pozisyonlardı. Bu tarz toplar Konya'nın çabuk ataklarını başlangıcı oldu ve G.Saray'ı hep zora soktu.\r\n\r\nYılın flaş ekibi Konya\r\nG.Saray'ın bir sorunu da defansın kenarlarında. Orhan da Cihan da hem defansta hem de orta sahaya destekte görevlerinin gereklerini yapamadılar.\r\n\r\nG.Saray Altan'ın gelmesiyle yan toplarda daha etkili olmaya başladı. Dün akşam G.Saray'da 'Kimler iyi oynadı' diye baktığımda Hakan takımın en etkisiz isimlerindendi. Necati ilk yanda topla iyi driplingler yaptı ama ikinci yarıda ortalıktan kayboldu. Altan çok yararlı bir transfer ama o da dün eski takımına karşı yeteneklerini tamamını sahaya yansıtamadı, pasları yerini bulmadı. İliç 2 gol attı ama onun dışında ortalıkta hiç yok. Eğer İliç ile oynamakta ısrar ederseniz birilerinden vazgeçmeniz gerekecek.\r\n\r\nYeni teknik direktör Gerets'e gelince ilk değişikliği 72. dakikaya kadar beklemeyebilirdi. Çünkü sahada gerek sezonunun ilk maçı olması gerekse hava şartlarından dolayı yorulan çok oyuncu vardı.\r\n\r\nKonya bu yıl çok iyi bir kadro kurmuş. En az G.Saray kadar da pozisyon yakaladılar. Eğer yeni kurulmanın sıkıntısını yaşamasalardı, puan bile alabilirlerdi. Aykut ile beraber Konya bu yılın flaş ekibi olmaya aday.\r\n\r\n\r\n \r\n", "Sevinmeyi hakettiler \r\n\r\n \r\n \r\n\r\nSon iki haftada kaybettiği 5 puanla şoka giren ve şampiyonluk yarışında geriye düşen G.Saray, Akçaabat'ta rahatladı ve kendine geldi. Sarı-kırmızılıların gündüz maçlarındaki karnesi pek parlak değildi, Ribery yoktu ve en önemlisi de moralsizdi. Maçın ilk yarısında bu olumsuzlukları hissetse de genelde fizik olarak da, kalite olarak da rakibinden daha iyiydi. Topa daha çok sahip oldu, daha çok pozisyon buldu ve haklı bir galibiyet aldı. Özelilikle yan toplarda çok etkili oldu. Yapılan her orta tehlikeli gol pozisyonuna dönüştü.\r\n\r\nG.Saray'ın ilk yarıda zorlanmasında Mondragon'un rolü büyüktü. Kolombiyalı kaleci sezonun büyük bölümünde çok formdaydı. Ancak dün öyle bir hata yaptı ki takımını yakıyordu. Ancak golden sonra 3 kurtarışı var ki bunlar hatasını bir nebze de olsa hafifletti.\r\n\r\nG.Saraylı futbolcular kazanmanın gerekliliğine inanmışlar, yenik durumdan kurtulmak için büyük bir mücadele ortaya koydular. Görevini yapmayan oyuncu yoktu. Orhan ve Sabri arkadaşlarına nazaran biraz daha gayretli olan isimlerdi. Sabri, Ribery'nin yokluğunda bulduğu şansı iyi kullandı. Ancak yine telaşlı olduğunu söyleyebiliriz ve bu performansının daha da iyi olmasını engelliyor.\r\n\r\nNecati'nin kredisi bitiyor\r\nSarı-kırmızılıların iyi oynamasına rağmen zorlanmasında golcülerinin suskunluğu önemli bir faktördü. Hakan ile Necati susunca işler zorlaşıyor. Necati gol pozisyonlarına eski rahatlığında değil. Dün yine 44. dakikada inanılmaz bir gol kaçırdı. 52. dakikada oyundan alınması Hagi'deki kredisinin çok azaldığının bir göstergesi. Hasan Kabze, Trabzon maçında oyuna girdiğinde bir şey yapamamıştı. Ancak dün hücum eden yüklenen bir G.Saray ve kolay bir rakip karşısında girdi ve daha iyi işlere imza attı. Sonradan oyuna girenlerden Hasan Şaş için aynı şeyleri söyleyemeyeceğim. Çok şey yapmak istiyor. Ama zorladıkça daha kötü bir görüntü sergiliyor.\r\n\r\nSonuçta G.Saray, Akçaabat Sebatspor'u deplasmanda yenerek şampiyonluk yarışında halen var olduğunu gösterdi ve derbiden gelecek güzel bir habere de sevinmeyi haketti. \r\n\r\n \r\n", "Toplama takım! \r\n\r\n \r\n \r\n\r\n2006 hayâllerinin devamı için 23 yıldır yenemediğimiz Arnavutluk'a karşı mutlak galibiyet gerekiyordu. İnönü'de, evimizde top bizi sevdi. 2 gol bulduk. Açıkçası şanslıydık Çünkü bu goller olmasa iyi kapanan, fizik olarak güçlü Arnavutluk'a karşı her geçen dakika aleyhimize olurdu. Seyircimiz, erken gelen goller olmasa bu futbol karşısında tepki verebilirdi. Dün akşam kazandık ama çok kötü bir futbol sergiledik. Bunda mutlak kazanma gerekliliğinin yüklediği stres mutlaka önemli. Ama iyi oynamamamıza neden olan asıl faktör takımımızın sahaya dizilişi, oyuncu seçiminin doğru yapılmaması ve beraber oynama alışkanlığının olmamasıydı.\r\n\r\nOyuncu seçimi derken... Tuncay, Ayhan ve Gökdeniz kenarda otururken, Hamit orta alanda çok yavaş kaldı. Serkan ise dörtlü defansın sağ tarafında ancak yoklukta oynar. Ama dün akşam oyuna böyle başladı. Ersun Yanal, bazı bölümlerde bu iki oyuncunun yerlerini değiştirmek zorunda kaldı. Defansın önünde oynayan Koray da belki mücadele etti ama kalite olarak Milli Takım'a ne kadar yakıştı? Milli takımda uyumsuzluk en dikkat çekici olumsuzluktu. 2-0'ı yakalayan bir takım bu kadar pas hatası yapmaz. Sanki toplama bir takım gibiydik. Oyuncuların pas zamanlamaları, birbirlerini anlamaları hiç mümkün olmadı.\r\n\r\nGüven vermiyor\r\nKolektif uyum olmayınca bireysel olarak da bazı oyuncuları tanımakta zorlandık. Mesela Fatih Tekke. \"Trabzon'daki futbolunun yarısını oynadı\" bile diyemiyorum. Hiç ortada gözükmedi. Ümit Özat da tecrübesini, hücuma yapabileceği desteğin asgarisini dahi gerçekleştiremedi. Necati, uyumsuz orta alan ve partneri nedeniyle nereye koşacağını bilmeden çırpınıp durdu. Rüştü gibi tecrübeli bir oyuncu bile tedirgindi, yapmaması gereken zamanlama hataları yaptı. Dün akşam hiç mi iyi yoktu? Gollerin mimarları Emre ve özellikle Yıldıray işlerini iyi yapan oyunculardı. Onun dışında normal futboluna yaklaşan başka bir isim bulmak mümkün değil. Belki İbrahim Toraman.\r\n\r\nSahadaki tablo bu kadar açıkken kenarda Ersun Yanal'ın da 60. dakikaya kadar suskun kalmasını anlamak mümkün olmadı. Oysa bir Ayhan'ın oyuna girişinin, bir Gökdeniz'in katılımının takımı nasıl etkilediğini oyunun sonlarında gördük.\r\n\r\nSonuçta galip geldik, sevindik ama oyun planımız, oturmamış kadromuz ile Milli Takım'ın güven verdiğini söylemek çok zor. \r\n\r\n \r\n", "2'nciyi yiyene kadar her şey çok güzeldi \r\n\r\n \r\n \r\n\r\nG.Saray'ın 3 maçlık galibiyet serisi G.Antep deplasmanında noktalandı. Sarı-kırmızılılar kötü mü oynadı? Hayır. Dünkü sıcak havada ancak bu kadar oynanır ve aslında farklı kazanacağı maçı az kalsın kaybediyordu. Buna da şükretmeli.\r\n\r\nG.Saray'ın iyi oynadığını söylerken, kazanamamasının iki nedeni var. İlki; oyunun kontrolü bu kadar sizdeyken, bu kadar şut atmış, bu kadar pozisyon bulmuşken, farkı arttıramamak. İkincisi ve en önemlisi de G.Saray gibi bir takım bu kadar basit gol yemez. Sarı-kırmızılılar ikinci golü yiyene kadar çok iyi oynadılar. Gerets'in orta alanda oyuna Ergün ile başlaması G.Saray'ı daha dengeli bir yapıya büründürmüştü. Saidou-Ergün ikilisi koordinasyonu sağlarken Hasan ve özellikle Altan'ın kanatları iyi kullanması G.Saray'ın iyi oynamasında önemli etken oldu. Ancak ikinci yarıda bu bölgede de yorulmalar ve son golden sonra kaybedilen oyun disiplini G.Saray'ın iyi görüntüsünü bozdu.\r\n\r\nAslında Ümit Karan ile Hakan Şükür de iyi işler yaptılar ve çok çalıştılar. Ama G.Saray golcüleri çalıştıkları kadar gol vuruşlarında da etkili olmalılar. Ümit hiç olmazsa 1 gol atarak görevini yaparken, Hakan Şükür'ün pozisyonlarında tedirginliği ve sessizliği dün de sürdü. Golcü deyince Hasan Kabze'nin de hakkını vermek lazım. 90+3'te attığı gol çok hayati ve Hasan bunu hep yapıyor.\r\n\r\nDefansa çözüm şart\r\n\"Kaçırılan 3 puanda defansın kenarları önemli\" dedik. Bu maç sonrası Gerets'in defans kurgusunu gözden geçirmesi gerekir. \"Dörtlü oynayacağım\" diye gerçek bek olmayan oyuncularla maca başlamak sıkıntı yaratıyor. Arkalarına hep adam kaçırıyorlar. Orhan uzun zamandan beri kötü. İkinci golde Ergün yorgun argın kademeye girmeye çalışıyor Orhan ortada yok. Cihan aslında iyi maçlarından birini oynarken iki tane hata yaptı, biri gol oldu. Bu iki oyuncu maçın sonucunu olumsuz etkiledi.\r\n\r\nG.Antepspor dün gece güçlü rakibi G.Saray karşısında yapabileceğinin en iyisini ortaya koymaya çalıştı. Ama sadece Tank Ettayeb ve Lazarov zaman zamanla İlhan'la çıkışları ancak bir puana yetebildi. Ama Antep haddini bilerek oynuyor ve ligin iyi takımlarından biri olduğunu da bir kez daha gösterdi. \r\n\r\n \r\n", "Seyirci inanmıyor \r\n\r\n \r\n \r\n\r\nG.Saray için mutlak 3 puan alınması gereken bir maç. Ancak 15-16 bin kapasiteli stat bile dolmuyor. Bunun tek bir açıklaması var: Taraflar mutlu değil ve şampiyonluğa inancı yok. Dün Ali Sami Yen'e gelmeyenlerin de, gelip maçta durup dururken takıma desteğini kesip F.Bahçe'ye küfredenlerin de davranışı doğru değil. \r\n\r\nİşte bu tablo G.Saray'ın sahadaki görüntüsüne yansıyor. Nerede o sene başındaki Sami Yen'de coşan G.Saray? özellikle oyunun 22. dakikasına kadar sarı-kırmızılılar maça ağırlığını koyamadı. Bunda A.Gücü'nün futbol anlayışının rolü de önemliydi. Başkent ekibi düşme korkusuyla çok iyi mücadele etti ve oldukça sert oynayarak G.Saray'ın top yapmasını engellemeye çalıştı. Maçın belirli bölümlerinde bunda başarılı oldular. Ancak özellikle sağ kanatlarında sıkıntı vardı. G.Saray bu bölgeyi her kullandığında gol pozisyonları yakaladı.\r\n\r\nRibery'ye ne oldu?\r\nSarı-kırmızıların dün iki golde kalmasında golcülerin suskunluğu önemli etkendi. Özellikle Necati eskisi gibi değil. İyi yerlere koştu, iyi toplar aldı fakat eski rahatlığında olmadığı için golleri kaçırdı. Hakan Şükür ve Necati'nin suskun olduğu bir maçta ilk defa 3 puanı getiren bölge, orta alan oldu. İlk golün ve ikinci golün de hazırlayıcıları ve atanlar hep orta saha oyuncuları. Ayhan dün G.Saray'ın en çalışkan oyuncularındandı. Çok koştu, top kazandı, top kaybetti, gol attırdı. Yani hataları da sevapları da fazlaydı. Conceiçao da çok koşan, çok çalışan ve de ekstradan da golü bularak G.Saray'ın en göze batan ismiydi. Yine Cihan sanki ortalıkta çok gözükmedi. Ama atılan gollerde hep onun imzası var. Ribery'ye gelince... Aslında Fransız oyuncunun özellikleri itibariyle çok daha fazla topla buluşması, çok daha etkili olması gerekiyor. Sadece bir-iki pozisyondaki etkinliği Ribery gibi bir oyuncu için yeterli değil.\r\n\r\nG.Saray'ın aldığı puanda ve A.Gücü'nün çok fazla pozisyon bulamamasında iki önemli isim var; Tomas ve Song. Her zaman olduğu gibi yine G.Saray'ı ayakta tutan oyuncular oldular.\r\n\r\nVe Hagi'nin oyuncu değişiklikleri...\r\n\r\nErken yapıldığını ve çıkmaması gereken oyuncuları dışan aldığını düşünüyorum. Oysa G.Saray 2. yarıya iyi başlamıştı; gerek Hakan gerekse Conceicao en çok çalışan oyunculardı. Onlar çıktıktan sonra G.Saray'ın oyun yapısında sıkıntılar yaşandı. \r\n\r\n \r\n", "Paniğin sonucu! \r\n\r\n \r\n \r\n\r\nİlk maçta hava ve saha koşullarına takılıp kazaya uğrayan G.Saray, rövanşta da ofsayttan bir gol yeme şanssızlığıyla tura veda etti. İlk maçtaki 1-0'lık skor eleme maçları için kötü bir sonuç. Ayrıca Tromsö de beklenen ve lanse edilenden farklı bir takım çıktı. Belki bir Milan, Real Madrid ile oynasa G.Saray farklı bir futbol sergileyebilirdi. Ama zor oyunu bozuyor. Tromsö öyle bir başladı ki maça, sarı-kırmızılılar nefes alamadı. Yerden, havadan tüm ikili mücadelelerde rakip, üstündü.\r\n\r\nPeki eksiklerine ve kulübedeki zaafiyete rağmen G.Saray böyle bir rakibe teslim mi olmalıydı? Tabii ki hayır. Müthiş bir seyirci, farklı bir motivasyonla müthiş bir destek... Ama bunun tam tersi bir futbol takımı. Sanki deplasmanda oynuyormuş gibi başladı maça G.Saray. Kontratak yapmayı planlamıştı ama bunu bile yapacak gücü yoktu.\r\n\r\nYabancılar nerede?\r\nG.Saray'ın dün akşamki görüntüsünde kadro yapısının, fizik yetersizliğinin ve biraz da ilk maçtaki skorun dezavantajından doğan stres çok belirgindi. İlk 11, ilk bakışta iyi gibi gözüktü ama mesela Ergün hiç hâzır değildi ve çok kötü oynadı. Genç Uğur bir şeyler yapmaya çalıştı ama karşısında Ademolu gibi mühtiş dinamik bir oyuncu buldu ve bu bölge fazlasıyla zorlandı. Volkan bir şans buldu. Ancak o da arkadaşlarına uydu.\r\n\r\nPeki bu oyuncular kötüydü de G.Saray'a yıldız diye gelen yabancılar nerede? İliç havlu attı, Heinz sadece 66. dakikada iyi bir orta yaptı. 5 maçtır oynayan Heinz ne zaman gol atacak, ne zaman attıracak? G.Saray'ın yediği gol kesinlikle ofsayttı. Aslında bu kadar erken golü yemek sarı-kırmızılar için şans olmalı, uyuyan devi uyandırmalıydı. Nitekim Tromsö de bu gol sonrası kendi sahasına kapandı, G.Saray hücum eder gibi gözüktü. Sahadaki panik, istenen sonucu ve turu getirmedi. \r\n\r\n \r\n", "Gerets ucuz atlattı \r\n\r\n \r\n \r\n\r\nG.Saray, Sivasspor karşısında ilk yarıda, sezonun başından beri en kötü futbolu oynadı. Milli maç arasının takımları olumsuz etkilediği söylenir. Ama bu defa öyle olmadı. G.Saray'in dün kötü oynamasında teknik direktör Eric Gerets'in rolü büyüktü. İyi giden düzeni bozdu hiç gerek yokken hem formda oyuncuları oynatmadı, hem de orta sahadaki zaafiyetin yeniden canlanmasına neden oldu. Zaten defansın kenarlarında sıkıntı vardı. Bir de orta saha böyle olunca görüntü daha da kötüleşti.\r\n\r\nG.Saray bundan önce hem iyi pas yapan hem de çok gol pozisyonu bulan bir ekipti. Dün akşam sarı-kırmızılıların ilk yarıda 2-3 pozisyonu var. Hepsi de Sivas'ın hediyesi. Eğer rakip Sivasspor daha seri pas yapan ve daha çabuk çıkan bir takım olsaydı, sarı-kırmızılılar başına büyük iş açardı.\r\n\r\n7 maçtır gol atamayan Hakan Şükür bu gidişle gol atabilecek gibi gözükmüyor. Çünkü kendine güveni tamamıyla gitmiş. Kaleyi görse bile geri dönüp adam arıyor, pas vermeye çalışıyor.\r\n\r\nDün gece özellikle yeni transfer Heinz'e dikkat ettim. Sol ayağı çok iyi ama G.Saray'ın aradığı adam olmadığı da kesin. Altan için \"Defansa yardım etmiyor\" deniliyordu. Heinz ileri de gitmedi, defansa da hiç gelmedi.\r\n\r\nGeç de olsa fark etti\r\nGerets oyun başında yaptığı yanlıştan dönmek için uzun süre direndi ama hiç olmazsa sahadaki zaafiyeti geç de olsa gördü. Ümit Karan ve Altan'ın oyuna girişi aslında çok geçti. Gol gelmeyebilir, oyun dönmeyebilirdi.\r\n\r\nÜmit Karan ve Altan'ın ne suçu var? Yabancılara yer açmak için bu oyuncuları kenara almak hem taktik anlamda doğru değil hem de büyük haksızlık.\r\n\r\nOyundan çıkana kadar G.Saray'ın en kötüleri İliç, Heinz ve milli maçtan yorgun dönen bu nedenle mazereti var diyebileceğimiz Hakan Şükür'dü.\r\n\r\nG.Saray'da maç boyunca ayakta kalan sadece 3 isim vardı. Birincisi Saidou; orta sahada tek başına mücadele etti. Defanstan Song ve Tomas da bu oyuncuya destek olan ender futbolculardı.\r\n\r\nSonuçta G.Saray Sivasspor'u yendi ama bu maçtan çıkaracağı dersler var. Özellikle Eric Gerets'in... Bundan önce hak edene hak ettiği kadar forma veriyordu. Bu defa farklı bir uygulama yapmak istedi. Yüzüne gözüne bulaştırdı. Neyse ki Sivasspor bundan yararlanabilecek güçte değildi. \r\n\r\n \r\n", "Rize moral verdi \r\n\r\n \r\n \r\n\r\nG.Saray çekinerek geldiği Rize deplasmanından güle oynaya 3 puanla döndü. Maçı kolay kazanırken belki çok iyi oynamadı ama bundan önceki Diyarbakır, Gaziantep ve Denizli karşılaşmalarından daha iyi bir performans sergilediği de gerçek.\r\n\r\nAslında maçın sonucunu belirleyen Rizespor oldu. G.Saraylı oyuncuların en rahat topla buluştuğu, ikili mücadelelerde zorlanmadığı ve rahat top kullanmalarının nedeni ev sahibi takımın oyun anlayışıydı. Yeşil-mavililer ilk yarıda tek forvetle oynamalarına rağmen hücum yapamadıkları gibi defansı da beceremediler. Ne adam, ne de alan markajını yapamadılar. Özellikle Rize'nin sol kanadı G.Saray için bir madendi. Serkan hücumlarda etkili olabilecek, çabuk bir oyuncu ama gözü sürekli ileride olduğu için arkasında büyük boşluk oluştu ve G.Saray'in attığı iki gol de buradan geldi. Ayrıca G.Saray diğer bütün ataklarını da bu bölgeden geliştirdi.\r\n\r\nSarı-kırmızılı ekibin orta alanı ilk defa iyi oynadı. Topla çok rahat buluşabildiler. Defansif olarak bu bölgede yardımlaşma özellikle ilk yanda başarılıydı. Sadiou da bu defa tek değildi. Altan ve Ergün çizgiye bağlı kalmadılar, iliç bile top Rize'deyken hep Saidou'nun yanındaydı.\r\n\r\nBu tempo derbiye yetmez\r\nG.Saray defansı da dün akşam en kolay maçlarından birini oynadı. Bunun önemli bir göstergesi, kenarlarda oynayan Cihan ve Orhan'ın çok rahat ve en fazla hücuma çıktıkları maç olması. Song da dün çok iyiydi.\r\n\r\nMaçın kopmasında G.Saray forvetinin de önemli rolü var. Özellikle Ümit Karan... Necati ile beraber yaptıkları koşularla Çaykur Rize defansının dengesini bozdular, iki futbolcunun da atılan gollerde katkıları büyük.\r\n\r\nOyuncu değişikliklerine değinmek gerekirse; özellikle Altan'in alınışı biraz erken oldu. Çünkü Altan tutuk başladığı oyunda özellikle ikinci yanda daha etkili olduğu anda kenara alındı. Yerine giren Sabri'de ise bir değişiklik yok. Sabri çok koşuyor ama yine telaş içinde.\r\n\r\nSonuçta, pazar gecesi oynanacak F.Bahçe maçı öncesi Rize gibi bir deplasmanda kolay kazanmak iyi bir moral. Ama unutulmasın ki, Ali Sami Yen'de de olsa derbide oynamak bu kadar rahat olmayacak; G.Saray'ın bu temponun üstüne çıkması gerecek. \r\n\r\n \r\n", "G.Saray direndi \r\n\r\n \r\n \r\n\r\nAnkara'daki mücadele öyle bir başladı ki, ilk 20 dakika \"Bu maçtan gol çıkmaz\" diye düşündük. Ancak bu görüntüyü değiştiren önemli isimler oldu ve karşılaşma başladığı gibi devam etmedi. Bu isimlerin ilki olan hakem Fırat Aydınus önce Mondragon'a haksız bir sarı kart çıkarttı, arkasından da Jaba'nın kendisini bırakmasına haksız bir penaltı çaldı. Bu kararlar belki sonuçta çok etkili olmadı ama Fırat Aydınus gibi istikbal vaadeden genç bir hakemin böyle \"olay kandırmacalara\" düdük çalması, geleceği için olumsuz bir görüntü bıraktı. \r\n\r\nMaçın kaderini etkileyen ikinci isim ise Ümit Karan'dı. Ramazan'ın markajından kurtulmak için müthiş bir mücadele verdi. Attığı gole belki şans denebilir. Ama açıkçası Ümit, şansını kendisi yaratıyor. Arıyor, kovalıyor, çırpınıyor ve sonuçta buluyor ve takımını da hep kurtarıyor. Diğer bir isim de Necati. O da, Savaş'ın %100 markajından kurtulmak için müthiş bir mücadele ortaya koymanın semeresini aldı. Ümit ve Necati'nin forvetteki aktivitesi ve direnci oyun başında kitlenen maçın açılması ve G.Saray'ın galibiyetinde çok önemli bir rol oynadı.\r\n\r\n3 puanı hak ettiler\r\nDün gece saydığım isimlerin yanında, oyundan alınacak önemli dersler de vardı. Bunların ilki, defansta %100 adam markajının çağdışı olduğu. Rakip forvetleri ne kadar iyi tutarsanız tutun, maç boyunca mutlaka bir-iki kez sıyrılıyorlar ve gollerin, tehlikeli pozisyonların hepsi markaja maruz kalan isimlerden geldi. Oysa iyi bir takımın başarılı sonuçlar alması için alan markajı, kademe çok önemli. Defans adamları adam markajı yaparken görev yerlerini kaybediyorlar ve defansın düzeni allak bullak oluyor.\r\n\r\nİkinci dersi teknik direktör Eric Gerets'in görmesi gerekiyor, transfer, yabancı oyuncu derken eldeki değerlerin kıymeti unutuluyor. İliç ve Heinz kötü oyuncular değil. Özellikle İliç son 2-3 maçtır kendini buldu ve iyi oynuyor. Ama bunları kazanayım derken, Altan kayboldu. Ümit kenarda oturdu. Ayhan gözardı edildi. Hakan Şükür istenmeyen adam oldu. Oysa Hakan-Ümit-Necati üçlüsüyle G.Saray bu sezon hiç puan kaybetti mi?\r\n\r\nDün akşam G.Saray için Ayhan'ın sakatlık sonrası kendini bulmuş olması ve iyi oynaması önemli bir kazançtı. Sonuçta haksız bir penaltıyla gol yemesine rağmen, direnen ve attığı iki golle maçı kazanan taraf G.Saray'dı. \r\n\r\n \r\n", "Resmen 'harakiri' \r\n\r\n \r\n \r\n\r\nDün akşam G.Birliği maçında, üç gün önceki F.Bahçe zaferinin etkileri belirleyici oldu. Kupa başlangıçta doping etkisi yaratmıştı. Dolu tribünler, müthiş bir destek, iyi bir başlangıç ve erken gol... Ancak korkulan oldu ve zaferin rehaveti ile birlikte erken gol G.Saray'ın hazin sonunu hazırladı. Seyirci maçı bıraktı, F.Bahçe ile uğraşmaya başladı. Futbolcular da golle beraber sanki 'Maçı kazandık, bu işi bitirdik diye düşündüler. \r\n\r\n7 maçtır çıkış içinde olan G.Birliği hafife alınacak bir takım değildi. Mustafa Özkan, Youla ve Ali Tandoğan ile beraber G.Saray defansını müthiş rahatsız ettiler, arka arkaya pozisyon buldular, l, 2, 3'ten sonra da öne geçmeyi başardılar.\r\n\r\nRehavetin etkisini en çok yaşayan bölge defansın kenarları oldu. Genç Uğur ve tecrübeli Ergün arkalarında büyük boşluklar bıraktılar ve yaptıkları pas hataları G.Birliği'nin pozisyonlarında çok etkililydi. Tomas ve Song bile eski görüntüsünden çok uzaktı. G.Saray'da F.Bahçe maçını kazandıran forvet oyuncuları sahada hiç yoktu. Necati bir veya iki kere topla buluşabildi. İlk toplarda hep saklandı, rakip defans oyuncuları kazandı, çok güçsüzdü. Hakan biraz daha gayretliydi ama İsmail'in markajından hiç kurtulamadı ve pozisyon bile bulamadı.\r\n\r\nCafercan girer mi?\r\nOrta alanda Ayhan, gol atmasına rağmen Cihan ve Conceicao sadece koşmaktan başka bir şey yapmadı. Dün akşam bir tek Ribery vardı. Çok tekme yemesine rağmen çırpındı durdu. Yunus Yıldırım daha dikkatli olmalıydı. Tabii G.Saray'daki diğer iyi oyuncu bu sezonun tümünde olduğu gibi kaleci Mondragon... G.Saray daha fazla gol yemediyse bunu Kolombiyalı kaleciye borçlu. Oyuncu değişikliklerinde Hagi yine ilginç işler yaptı. Takımı canlandırmak için Sabri ve Hasan Kabze'yi alması biraz riskli olmasına rağmen doğru sayılabilir. Ancak Hagi'nin Hakan'ı çıkarıp Cafercan'ı oynatmasını anlamak mümkün değil. Hakan kupa finalinde de çok iyi değildi ama maçın sonlarında 2 gol atmıştı.\r\n\r\nSonuçta işin acı tarafı, F.Bahçe kaybederken 3 puan yitirmek ve ve şampiyonluk hayâllerini mucizeye bırakmak...\r\n\r\n \r\n", "Artık çok yakınız \r\n\r\n \r\n \r\n\r\nAlmanya maçı için 'Bu maç nerden çıktı?' demiştik. Onca eksik varken, sakatlık riski önemliydi. Danimarka-Yunanistan maçını düşünmekten dolayı iyi konsantre olamayabilir ve kötü bir sonucun sıkıntılarını yaşayabilirdik. Maç saati ve maçın oynanacağı Olimpiyat Stadı sayesinde seyircinin az olması da olumsuz bir diğer etkendi. Açıkçası sonuca bakmaksızın 'Kazasız belasız atlatsak yeter' diyorduk.\r\n\r\nAma maç başladığında ne teknik heyetin, ne de futbolcuların sahanın dışındakiler kadar tedirgin olmadıklarını gördük. Fatih Terim ve ekibi mükemmel yönlendirdiler ve yönettiler. Futbolcularımız da aslanlar gibi oynadılar. Özellikle ilk yarıda çok iyi bir futbol ortaya koyduk, golü bulduktan sonra biraz rahatladık. Danimarka'nın gol haberinden sonra biraz daha gevşedik. Almanlar ancak bu dakikalarda pozisyon bulabildiler ama gerçekten iyi bir Milli Takım izledik.\r\n\r\nNuri keyfimizi katladı\r\nKorkularımızın nedeni Almanya'nın ismi ve gücüydü. Ama hangi Almanya'nın? Biz o eski Panzerler zannetmiştik. Eski görüntülerinden çok uzaklar. Dün adeta bizi incitmemek için sahaya çıkmış gibiydiler. İzin verdiğimiz sürece bir şeyler yapmaya çalıştılar. Ancak Arnavutluk'un bizi Almanya'dan çok daha fazla sıkıntıya sokacağı kesin.\r\n\r\nBazen yokluklardan yeni değerler ortaya çıkıyor. İşte Halil... 3 santrfor yok, şans ona geliyor. Ama gelmesinden çok değerlendirmek önemli. Dün akşam Halil oynadığı futbolla tam not aldı. Süralti, duvar oluyor, çok iyi yerlere koşular yapıyor, çok iyi vuruyor. Takipçiliğiyle de golü buldu. Arnavutluk maçı için tam aranılan isim. Yıldıray yeniden formunu yakalamış ve takımın lokomotifi olacağı kesin. Tümer, Beşiktaş'ta farkı, Milli Takım'da farklı. 10 üzerinden 9'luk oynadı. 10 almaması Halil'in çıkardığı topu gol yapamamasıydı.\r\n\r\nDün Arnavutluk maçının taktik uygulamasını da izledik. Halil tek santrfordu. Ama arkasında oyununu kaderini değiştirebilecek, Tümer, Yıldıray, Nihat gibi 3 önemli isim. Tümer ve Yıldıray'dan olumlu bahsettik Nihat ise henüz sakatlığın olumsuzluklarını üstünden atamamış gözüktü. Bu güzel gecede genç Nuri Şahin'in forma bulması, hele de golü bulması keyfimizi ikiye katladı.\r\n\r\nSonuçta Arnavutluk'u yenince Play-Off'u yakalıyoruz. Dün akşam gördük ki tüm eksiklere rağmen kalitemiz buna müsait. \r\n\r\n \r\n", "Transferler sustu \r\n\r\n \r\n \r\n\r\nG.Saray iki sezondur kendisine ters gelen ve sahasında yenemediği Samsunspor'u eksiklerine rağmen geçerek şampiyonlukta ne kadar güçlü ve iddialı olduğunu gösterdi. Dünkü hava koşullarına göre top yapmaya elverişli düzgün bir zemin bulmak G.Saray'ın en büyük şansıydı. Sarı-krmızılılar maç boyunca bu şansı iyi kullandı, gücünü ve kalitesini oyunun büyük bölümünde ortaya koydu. Sadece Tomas'm hatasından yenen gol sonrası bir bocalama ve oyun disiplininin bozulduğu dönemi bunun dışında bırakabiliriz.\r\n\r\nG.Saray'da dün hatalar ve bu hatalardan dönüşler galibiyette önemli rol oynadı. Bunların ilki İliç'li orta alan... Bu bölge, İliç oynadığında sorunlu oluyor. Saidou çok yalnız kalıyor. Bu nedenle dün Hasan ve Heinz çizgiden biraz daha fazla içeri girip göbeğe daha fazla yardım etmek zorunda kaldılar. Ancak Gerets, Sabri-Volkan değişikliğiyle bu bölgede topun daha fazla G.Saray'da kalmasını sağladı ve bu zaafı giderdi. Oyuna giren Sabri ve Volkan da Belçikalı hocanın tercihini haklı çıkaracak kadar iyi performans sergiledi.\r\n\r\nHasan'a yakışmadı\r\nİkinci sorun ise Hasan ile Necati arasında yaşanan tartışmaydı. Kaptan bantını takan Hasan'ın böyle bir yanlış yapmaya hakkı yok. Sorun olabilir ama soyunma odasına kadar sabretmeliydi. Oysa, Hasan gerçekten 'bu sezonun en iyi transferlerinden' biri. Necati'nin attığı ilk golün mimarı Hasan. Oyundan çıkışının nedeni de performansı değil, muhtemelen sahada yaşanan tatsızlığın yansıması olmalı.\r\n\r\nDün G.Saray'daki olumsuzluklardan biri de yine 'yeni transferlerden' Ümit'in hız kesmesiydi. Bugüne kadarki performansını ortaya koyamadığı gibi, çenesi ve eli-kolu fazla işledi. San kartı görme nedeni de bu. Oysa başka ve iyi özellikleriyle ön plana çıkmalı!\r\n\r\nAdaptasyon fedan ama artık Heinz da bir şeyler yapmalı. Top ayağına yakışıyor, ancak daha ortaya koyduğu olumlu bir şey görmedik Açıkçası Altan'ı izlemek çok daha fazla keyif veriyordu. Dünkü maçta olumlu gördüklerimiz, Necati'nin şanssızlığını üstünden atması ve golcülüğünü yeniden ortaya koyup, performansını artırmasıydı. \r\n\r\n \r\n", "Favori yine kaybetti \r\n\r\n \r\n \r\n\r\nMilan'an fark yiyen, yıldızları sakat olan F.Bahçe karşısında evinde oynayan Cimbom'un favori olması doğaldı. Ama yine \"Favoriler kaybeder\" sözü gerçekleşti ve G.Saray kendi sahasında hiç ummadığı bir sonuç aldı, şampiyonluk yarışında çok büyük şeyler kaybetti.\r\nAslında F.Bahçe, Milan karşılaşmasından biraz daha diriydi. Ancak G.Saray'ı yenecek kadar iyi değildi. İlk yarı boyunca ilk pozisyonda gol yaptı. Sağ kanadı hiç işlemedi, soldan kötü olan Tuncay ile hiç doğru dürüst çıkamadı. G.Saray defansı Anelka ile Nobre'yi kilitlediği için bu oyuncular da varlık gösteremediler. Ta ki o yenen gol ve ikinci yarıda G.Saray'ın risk almasından doğan Anelka'nın sevdiği pozisyonlar dışında.\r\n\r\n\"G.Saray niye kaybetti\" sorusunun iki cevabı var Birincisi; derbilerde çok fazla gol pozisyonu olmaz. Yakaladın mı atacaksın ve böyle basit gol de yemeyeceksin. G.Saray kendi evinde ilk 18 dakikada rakip kaleye gidemedi ama 18 ve 25 arasında 3 net gol pozisyonu var. Necati'yle, Orhan'la bunlardan birini gol yapsa maçın görüntüsü de skoru da çok farklı olabilirdi. Hele yenen gol inanılacak gibi değil. Hasan Şaş'in top kaybı, iyi oynayan Tomas ve Song'un çıkış anında Nobre'yi kaçırmalan ve Mondragon'un hatalı çıkışı... Zincirleme hatalar sonucu her şeyin sonuna hazırlayan gol... İlk yarıda gerek orta alanda, gerek defansta, gerekse de forvette zaman zaman iyi şeyler de oldu. Ama futbol hatalar oyunu. Gol de bu hatalar sonucu geldi.\r\n\r\nÜmit'i oyuna geç aldı\r\nYenilginin eğer aranacaksa ikinci sebebi; Gerets. Böyle bir durumda yakaladığı ezeli rakibini evinde çok daha farklı bir kadroyla yenebilirdi, fendisin! defalarca kurtaran Ümit'in kenarda oturması yaptığı ilk yanlış. Ümit'i oyuna çok geç aldı. Takımın bütün dengelerinin bozulduğu, dengesiz hücum yapmaya başladığı bir anda Ümit ancak o kadar yapabilirdi. Girdikten sonra G.Saray'ın 2-3 pozisyonunda imzası var.\r\n\r\nHasan belki çok iyi oynamadı, çok top kaybetti ama ilk yarıda tam bir orta alan gibi oynadı, soldan bir f.Bahçeli gelemedi. Gerets onu almakla hem yenilginin suçunu Hasan'a yükledi hem de giren isim Sabri dağınık ve telaşlıydı. Böyle bir maça orta alanda Ayhan'la başlanabilirdi. Vesaire...\r\n\r\nSonuçta G.Saray büyük bir fırsati tepti ve bu yenilgi korkarım, takımda çok daha olumsuz günlerin habercisi. \r\n\r\n \r\n", "Bu futbol yetmez \r\n\r\n \r\n \r\n\r\n1. Nasıl bir maç oldu?\r\nAçıkçası sabaha kadar oynansa gol olmayacak bir karşılaşmaydı. 90 dakikada 2 gol çıkması bile büyük bir şans. Ne G.Saray için ne de Trabzonspor için \"Haketti\" diyemeyeceğimiz bir maç... Trabzonspor'da Erdinç ve Gökdeniz önemli eksikler. Özellikle forvette Gökdeniz'in eksikliği çok belirgindi. Onun yerine oynayan Mehmet Yılmaz belki defansif anlamda birşeyler yapmaya çalıştı ama Gökdeniz'in alternatifi olması mümkün değil; zaman zaman G.Saray'ın üçüncü stoperi gibiydi. Sonradan oyuna giren Yattara'yı ise iyi oynadığında seyretmek büyük keyif. Ama son maçlarda, özellikle de dün tahammül edilmesi çok zor bir adam görüntüsündeydi. Gökdeniz olsa, 1-0'dan sonra riskli oynayan G.Saray karşısında Trabzonspor işi uzatmaya bırakmazdı. Yine de kırılma noktası, Celaleddin'in 86. dakikada Mondragon'la karşı karşıya kaldığı pozisyonda kaçırdığı goldü. G.Saray nasıl oynadı derseniz, uzatmalar dışında bir şey yapmadı. Kim iyi oynadı diye bakıyorum; ilk yarı biraz Ribery'nin takımı canlandırdığını söyleyebiliriz. Song ve Tomas da sahada biraz olsun iyi mücadele eden oyuncular. Hakan Şükür sahada hiç yok. İlk defa oyundan alınması ilginç ve çok doğru bir karar. Böyle bir G.Saray için uzatma adeta bir mucize oldu. Futbol işte bunun için güzel. \"İş bitti\" denilen bir anda Trabzon kaçırıyor ve G.Saray atıyor. \r\n\r\n2. Hagi'nin sahaya sürdüğü 11 ve Necati'nin yerine Hasan Kabze tercihi sizce doğru muydu? \r\nBence Hasan Kabze kararı doğru. Çünkü Necati eski görüntüsünden oldukça uzaklaştı, rahatlığını kaybetti. Biraz kenarda oturmasında, kendini toparlaması açısından fayda var. Hagi de böyle düşünmüş olmalı. Sonradan oyuna girip de bir gol bulabilecek Necati G.Saray'a daha faydalı olabilir, ki oldu. Olayın bir yönü bu. Diğer yönü ise, 11'de forma şansı bulan Hasan Kabze'nin ne oynadığı... Necati ile farklı özellikleri olan Hasan Kabze oyunun büyük bölümünde çok etkili değildi ama gol şansı çok yüksek bir futbolcu. Özellikle yan toplarda etkili. Gol yapmasa da ortalığı karıştırıyor. Nitekim, tam da bu özelliğiyle maçın uzamasında etkili oldu. Hasan Şaş ise oyuna girip golün atılmasında pay sahibi oldu ama topu ayağına çıkarmadığı için de G.Saray'ı ikinci golden etti. \r\n\r\n3. Bu maç lige nasıl yansır? G.Saray'ın şampiyonluk şansı sürüyor mu?\r\nKupayla lig aslında apayrı kulvarlar. Bu sonuç normalde ligi çok fazla etkilemez. Ama gerek G.Saray'm bu oyun anlayışı, gerekse oyuncuların bıkmış ve yorgun görüntüleri lig için de büyük bir handikap. Herşeye rağmen, kupada finale çıkmak bir moral, bir itici güç olur mu bilemem ama şu bir gerçek ki, şampiyonluğu kovalaması için dün akşamdan çok daha iyi bir G.Saray gerekiyor. \r\n\r\n \r\n", "En önemli kayıp \r\n\r\n \r\n \r\n\r\nİşte böyle bir anda gelen 2 puanlık kayıp, şampiyonluk yolunda önemli bir yara. Dün gerçekten ilginç bir lig mücadelesi izledik. Maçın büyük bölümünde gol kaçırma rekoru kıran G.Saray'ın, eğer Kayseri atmasa, gol bulacağı yoktu. Cimbom'un, maçın genelinde çok iyi olduğu söylenemez. \r\n\r\nBunda Kayseri'nin oyun anlayışının rolü ve ağır saha çok etkiliydi. Ev sahibi ekip, G.Saray'ı önce durdurmak, eğer bunu başarabilirse maçın sonlarında bulacağı sürpriz bir golle puan peşindeydi. Orta alanını ve defansını kalabalık tuttu. Sarı-kırmızılılara top yaptırmamaya çalışarak sert oynadı ve bu, kaygan zeminde planlarına yardımcı oldu. Mesela Cimbom'un en etkili silahı Ribery oyundan çıkana kadar sadece 3-4 kez topla buluşabildi, onların hepsini de kötü kullandı. Ribery'nin, Ali Sami Yen'deki görüntüsünden çok uzak olması dikkat çekici bir ayrıntıydı. Hagi'nin onu oyundan alması son derece doğaldı.\r\n\r\nH.Şükür'ün rolü\r\nG.Saray'ın dün puan kaybetmesinde Kayseri'nin oyun anlayışı ve ağır saha faktörünün yanında, çok gol kaçırması daha önemli bir etken. İlk yarıda en az 5-6 net pozisyonu var. Böyle bir ortamda daha ne kadar gol pozisyonu bulabilirsiniz? Bunlardan birini aüp, öne geçse Kayserispor'un bütün oyun planı ve anlayışı dağılabilirdi. Bu gol kaçırma yarışında Hakan Şükür'ün rolü büyük. Özellikle 40 ve 69. dakikalarda kaçırdıkları var ki! Her zaman G.Saray'ın aldığı puanlarda rolü olan Hakan, dün akşam kullanamadığı fırsatlarla kaybedilen 2 puanda ön plana çıktı.\r\n\r\nBülent'e uzun süre oynamamak yaramamış. Top kullanırken çok tedirgindi. G.Saray'da Hasan diğer maçlarına göre daha canlıydı. Ama son vuruşlar ve paslarda etkili olamadı. H.Kabze gol makinesi gibi. Önemli bir gol attı. Ama bu golün 3 puana yetmemesi şansızlığı oldu. Necati hep çalışıyor, yine hep aradı, uğraştı fakat bu ara kısmeti kapalı olmalı. Aslında öyle bir maçtı ki, son 15 dakikası rüzgâr gibi geçti ve tüm yorumları, başlıkları da G.Saray gibi allak bullak etti... \r\n\r\n \r\n", "Artık çok yakınız \r\n\r\n \r\n \r\n\r\nAlmanya maçı için 'Bu maç nerden çıktı?' demiştik. Onca eksik varken, sakatlık riski önemliydi. Danimarka-Yunanistan maçını düşünmekten dolayı iyi konsantre olamayabilir ve kötü bir sonucun sıkıntılarını yaşayabilirdik. Maç saati ve maçın oynanacağı Olimpiyat Stadı sayesinde seyircinin az olması da olumsuz bir diğer etkendi. Açıkçası sonuca bakmaksızın 'Kazasız belasız atlatsak yeter' diyorduk.\r\n\r\nAma maç başladığında ne teknik heyetin, ne de futbolcuların sahanın dışındakiler kadar tedirgin olmadıklarını gördük. Fatih Terim ve ekibi mükemmel yönlendirdiler ve yönettiler. Futbolcularımız da aslanlar gibi oynadılar. Özellikle ilk yarıda çok iyi bir futbol ortaya koyduk, golü bulduktan sonra biraz rahatladık. Danimarka'nın gol haberinden sonra biraz daha gevşedik. Almanlar ancak bu dakikalarda pozisyon bulabildiler ama gerçekten iyi bir Milli Takım izledik.\r\n\r\nNuri keyfimizi katladı\r\nKorkularımızın nedeni Almanya'nın ismi ve gücüydü. Ama hangi Almanya'nın? Biz o eski Panzerler zannetmiştik. Eski görüntülerinden çok uzaklar. Dün adeta bizi incitmemek için sahaya çıkmış gibiydiler. İzin verdiğimiz sürece bir şeyler yapmaya çalıştılar. Ancak Arnavutluk'un bizi Almanya'dan çok daha fazla sıkıntıya sokacağı kesin.\r\n\r\nBazen yokluklardan yeni değerler ortaya çıkıyor. İşte Halil... 3 santrfor yok, şans ona geliyor. Ama gelmesinden çok değerlendirmek önemli. Dün akşam Halil oynadığı futbolla tam not aldı. Süralti, duvar oluyor, çok iyi yerlere koşular yapıyor, çok iyi vuruyor. Takipçiliğiyle de golü buldu. Arnavutluk maçı için tam aranılan isim. Yıldıray yeniden formunu yakalamış ve takımın lokomotifi olacağı kesin. Tümer, Beşiktaş'ta farkı, Milli Takım'da farklı. 10 üzerinden 9'luk oynadı. 10 almaması Halil'in çıkardığı topu gol yapamamasıydı.\r\n\r\nDün Arnavutluk maçının taktik uygulamasını da izledik. Halil tek santrfordu. Ama arkasında oyununu kaderini değiştirebilecek, Tümer, Yıldıray, Nihat gibi 3 önemli isim. Tümer ve Yıldıray'dan olumlu bahsettik Nihat ise henüz sakatlığın olumsuzluklarını üstünden atamamış gözüktü. Bu güzel gecede genç Nuri Şahin'in forma bulması, hele de golü bulması keyfimizi ikiye katladı.\r\n\r\nSonuçta Arnavutluk'u yenince Play-Off'u yakalıyoruz. Dün akşam gördük ki tüm eksiklere rağmen kalitemiz buna müsait. \r\n\r\n \r\n", "Heyecan sürüyor \r\n\r\n \r\n \r\n\r\nOyunun ilk 30 dakikalık bölümünde hiç şampiyonluk isteyen bir takım gibi değildi. Pozisyon üretemiyordu, D.Bakır G.Saray'ı adeta kilitlemişti. \r\n\r\nMaçın dönüm noktası 28. dakikada kaçan penaltı oldu. Metin Tokat kolay bir penaltı çaldı. Hakan Şükür sanki 'Haksız penaltı der' gibi ve böyle bir penaltıyla öne geçmek istemezmiş gibi bu vuruşu kaçırdı. İşte bu dakikadan sonra G.Saray'ın maçı kazandığı ve iyi oynadığı 15 dakikalık bir bölüm var. Bu bölümde 6-7 tane net gol pozisyonu yakalandı. Ancak çoğu da kaçtı. Futbol gol oyunu. Atmak gerekiyor. Gol deyince sarı-kırmızıllırda Hakan ve Necati atmazsa işler zor. Hakan atacak gibi değil. Kendine olan güveninin azaldığı bir dönem yaşıyor. Dün çok top ezdi, penaltıya giderken de tedirgindi. Bu tedirginliği atışı kaçırmasında önemli bir etken oldu. Bereket Necati golü buldu. Trabzon maçında biraz istirahat etmesi ona yaradı. Bence Hagi Necati'den vazgeçmemekte haklı. Dün özellikle arkadan çıkışlarda G.Saray'ın tek ve en etkili silahıydı. Oldukça fazla pozisyon buldu. Daha çok atmalıydı. Ama yine de 3 puanı getiren golü atarak G.Saray'ın yarışa devamını sağladı. Aslında Hasan Kabze oyuna girerken, çıkacak isim Necati değil Hakan olmalıydı. \r\n\r\nFadhel’i geçemediler\r\nRibery de tehlikeli bir silah. Ama golcü özelliğinin çok iyi olmadığı da bir gerçek. kaleyi görüyor ama bulmakta zorlanıyor. Devrede oyundan alınmasını gerektirecek kadar kötü değildi. Herhalde sebep sakatlığı olmalı.\r\n\r\nG.Saray genelde hep rakip sahada oynadı. Böyle oynarken kontrataklarda Sinan gibi bir oyuncu tehlikeli olablir. Ama özellikle Song ve çıkana Tomas çok akıllı oynadılar, bu oyuncununu topla buluşmasını engellediler. Sonradan oyuna giren Bülent de bu uyumlu birlikteliği devam ettirdi. G.Saray hiç tehlike yaşamadığı bir maç oynadı. Çok iyi mücadele ettiği söylenemez. Sarı-kırmızıların gol sayısını rattıramasında D.Bakır kalecisi Fadhel'in başarısının altını çizmekte yarar var. \r\n\r\nSonuçta iyi futbolun değil galibiyet önemli olduğu haftalara girdik. G.Saray tek golle de olsa bunu başardı ve yarıştaki heyecanını korudu. \r\n\r\n \r\n", "Geleceği karanlık \r\n\r\n \r\n \r\n\r\nG.Saray'da Denizli maçıyla başlayan irtifa kaybı, G.Birliği maçında yere çakılmalarıyla sonuçlandı. Sarı-kırmızılıların Ankara'da aldığı bu ilk yenilgi göz göre göre geldi ve hak ettiği bir sonuçtu. G.Saray'daki düşüş çok açık. Maç boyunca (son dakikalardaki baskıyı saymazsak) iliç'in golü dışına tek pozisyon yok. G.Birliği ise tarihi fark yapabilecek kadar pozisyon buldu.\r\n\r\nG.Birliği'ni gerçekten tebrik ediyorum. Bu maçla gördük ki eski gücü yerine gelmiş. Müthiş bir futbol oynadılar. Galibiyetlerinde en önemli faktör takım halinde yaptıkları müthiş mücadele. Özellikle ileride kurdukları baskı, yani hücum pres. Bu sayede G.Saray'ı çıkartmadılar ve defansa da üst üste hata yaptırdılar. G.Saray defansı toplan zaman zaman taca vurdu, zaman zaman da önemli hatalar yaptı. Örneğin attıkları ikinci gol böyle bir hatanın sonucunda oluştu.\r\n\r\nG.Saray'in gol ayaklan Hakan Şükür ve Necati'yi çok iyi marke ettiler. Aslmda iyi derken biraz da aşın sert bir futbol sergileyen İsmail'e bir parantez açmak lazım. 70. dakikaya kadar san kart görmemesi Oktay Demiray'ın büyük hatası. Böyle markaj olmaz. Hakan Şükür ve Necati'ye yaptıkları kesin penaltı, ismail bu alışkanlığını devam ettirirse ,Gençler'i yakar. Hakem deyince, Cihanın maçın başında yaptığı elle müdahalenin 18 içinde olduğunu atladığını da belirtelim.\r\n\r\nAsıl neden Eric Gerets\r\nG.Saray'ın düşüşünde eksikler, sakatlar önemli. Ama asıl neden Gerets'in uygulamaları. Bu takımın orta sahasız başarılı olma şansı yok. Geçen sezonun başında Daum da bu nedenle çok eleştirilmişti. Heinz ve özellikle İliç'i oynatmak adına takımın bu bölgesini bozdu. Bu iki oyuncuyu oynatiğı her maçta dışarı alması da zaten yaptığı yanlışın teyidi niteliğinde. Geldiğinden beri bakıyorum, G.Saray'ın oynadığı her takımın sol kanadındaki oyunca Heinz'dan daha iyi. Mesela dünkü Uğur Boral, sol kanadı paramparça etti, iki golde de katkısı var.\r\n\r\nAslında Heinz ve İliç çıktıktan sonra G.Saray'ın gerçekten oynaması gereken kadro yapısı ve laktik anlayışını gördük.\r\n\r\nBu yenilgi beklenen bir sondu. Bundan sonra G.Saray'ı çok daha zor ve sıkıntılı günler bekliyor. \r\n\r\n \r\n", "Çok şaşırttılar \r\n\r\n \r\n \r\n\r\nÖzellikle evinde 12 maçta 11 galibiyet almış ve yenilmemiş G.Saray'dan beklenti çok daha yüksekti. Ancak bu olmadı, G.Saray oyuna kötü başladı ve 39 dakika adeta uyudu. Bu dakikadan sonra canlandı ama yediği golü çıkarmak için çabaları yeterli olmadı. Necati'nin kaçırdığı bir gol var ki, G.Saray adına maçın dönüm noktası. G.Saray ilk yarının son 5 dakikası ve ikinci yanda rakibine nazaran daha istekli ve arzuluydu.\r\n\r\nG.Saray kötüydü ama Trabzon özellikle ilk yanda çok iyi değildi. Belki bir-iki pozisyona girdi ama attığı gol de G.Saraylı oyuncuların inanılmaz hataları var. Defansta kalabalıklar, taç atlıyor Szymkowiak rahatlıkla topu alıyor, dönüyor vuruyor. Önüne çıkan kimse yok. Bu gol tam bir uyuma sonucu yendi. Tabii Szymkowiak'ın vuruşunun mükemmeliğinin altını da çizmek gerekiyor.\r\n\r\nNecati susmamalı\r\nG.Saray'da kim iyi oynadı diye bakıyoruz; Hakan en çalışkan isimdi. Necati 40. dakikadan sonra biraz kıpırdadı ama kaçırdığı golle kader adamı oldu. Bir golcünün bu kadar suskun kalmaya hakkı yok. Taraftarın da bu noktaya gelmesinde büyük katkı sağladığı oyuncusuna küfür etmeye olmadığı gibi. Hagi dün akşam suskun takımına gerekli müdahaleleri yapmaya çalıştı. Özellikle Yattara'nın olduğu ve zaaf veren sol kanatta Orhan'ın yerine Hasan Şaş'ı alması, sinirlenen ve oyundan atılma tehlikesi bulunan Ayhan'ı çıkarması doğruydu. Ancak Necati ile Hasan Kabze değişikliği bence çok gerekli değildi.\r\n\r\nTrabzonspor'a gelince... G.Saray'dan kesinlikle daha iyiydiler ve galibiyeti hakettiler. Rakibin gol yollarını kapatma konusunda da son derece başarılıydılar. Ancak ilk yarıda forvet oyuncuları çok rahat ve sorunsuz oynadılar. Özellikle Yattara. Yattara çok yetenekli bir oyuncu. Ama bazen sabretmek mümkün değil. Şenol Güneş çok doğru bir değişiklik yaptı daha dengeli Trabzonspor ortaya çıktı. 2. yanda daha arzulu oynayan Trabzon gol atamayan rakibine hem fırsat vermedi ve zafiyetinden yararlanarak gol sayısını ikiye çıkardı. \r\n\r\n \r\n", "Geç ama güzel oldu \r\n\r\n \r\n \r\n\r\nHazırlık maçlarında ve kazanmasına rağmen son Konya karşılaşmasında çok umut vaad etmeyen G.Saray, dün Ankara'da en iyi futbolunu oynadı ve zor da olsa 3 puanı aldı. Bir takım deplasmanda ancak rakibine bu kadar az pozisyon verir ve bu kadar net pozisyonlar yakalar. A.Gücü'nün 2. yarıda sadece bir pozisyonu var. G.Saray'ın 7 yüzde 100 gol pozisyonu ve bir de verilmeyen net penaltısı... Ama futbol o kadar ilginç bir oyun ki tam 'Puanlar gitti\" dediğimiz anda 90+3'te gol geldi.\r\n\r\nG.Saray takım olarak çok iyi organize olmuştu. Bunda Gerets'in katkısı büyük. Hakan'la başlamaması Ümit'e şans vermesi doğruydu. Ümit forvete canlılık getirdi, defansı çok yıprattı ve orta alandan koşu yapan oyuncular net pozisyon yakaladı. Necati'nin, iliç'in, Hasan'ın girdiği pozisyonlarda Ümit'in katkısı büyük. Attığı golle de gecenin adamı oldu.\r\n\r\nDaha oyunun başında G.Saray'ın iki futbolcusunun sakatlanması büyük talihsizlikti. Erken sakatlıklar çok fazla hissedilmedi, oyuna giren Hakan ve Uğur çıkanları aratmadı ama Gerets'in elini ayağına bağladı. Yorulan orta sahanın yerine oyuncu alma şansını yitirdi. Aslında 'Kimi alacaktı?' Ergün ve Ayhan yoktu. Sonlarda giren Sabri'nin de çok fazla katkısı almadı,\r\n\r\nPenaltı nasıl olur?\r\nKonya maçında G.Saray'ın orta sahasında sorun vardı. Bu maçta G.Saray hücum ağırlıklı futbolcularla oynamıştı. Bu defa Altan ve Hasan daha disiplinliydi. Saidou da daha diriydi. İliç de Ümit ve Hakan'ın boşalttığı alanlarda çok pozisyon buldu.\r\n\r\nDün gece golün erken gelmemesinde Selçuk Dereli'nin de rolü var. 3. dakikada A.Gücü oyuncularının eline çarpan top penaltı değil ama Necati'ye yapılan hareket penaltı değilse penaltı nasıl olacak?\r\n\r\n\r\n \r\n", "Zavallı Volkan \r\n\r\n \r\n \r\n\r\nSon iki haftada 5 puan kaybeden G.Saray, D.Bakır galibiyetiyle kendine geldi. Ancak \"Bu 3 puan sarı-kırmızılıları ne kadar kendine getirecek derseniz?\", açıkçası çok kolay değil. Çünkü sahada oynanan futbolun karşılığı 3 puan değildi. Adeta bir mucize oldu. G.Saray pozisyon bulamadan Ümit'in becerisiyle golü buldu. Son dakikalarda D.Bakır'ın riskleri almasıyla da kontrada 2. golü attı. Sadece o kadar...\r\n\r\nG.Saray'ın Ali Sami Yen'de ağırlığı falan kalmadı. Eskiden kötü de oynasa 7-8 pozisyon üretirdi. Dün Ümit Karan ve İliç'in attığı goller dışında pozisyonu yok. Koca G.Saray için tabii ki bu yeterli değil. \r\n\r\nG.Saray'ın sahadaki oyun planının bozulduğunu bu nedenle oyuncuların performanslarının da her maç geriye gittiğini söylemek yanlış olmaz. Sarı-kırmızılılar adeta orta sahasız oynuyor. Dün tek Volkan vardı. Onun tek başına önlibero oynaması mümkün değil. Saidou ile böyle bir nebze oynanabiliyor. Ama Volkan'ın Saidou gibi performans göstermesi imkansız. Aslında bu sistemde o pozisyonda kim oynasa seyircinin tepkisini çeken ilk adam o olur. Böyle olunca oyun sanki 5'e 5 oynanıyor. G.Saray hücumdayken Necati ile İliç orta alana top almaya gidiyor.\r\n\r\nŞaş ile Heinz nerede?\r\nAma top kaptırılınca 5 kişi hücumda kalıyor. D.Bakır dönen topların hepsini topladı. Bu kazandığı topları düzgün kullanabilseler, özellikle son pasları iyi yapabilseler sahadan puanla ayrılabilirlerdi. Son haftalarda Song'un, Tomas'ın kötü oynadığı söyleniyor ama açıkçası G.Saray'da defans oynamak o kadar zor ki. Yine de ellerinden geleni yaptılar. Hem D.Bakır'ı durdurmaya çalıştılar, hem orta saha olmadığı için oyunu kurma işini yapmayı denediler. Aslında bu işleri yapması gerekenlerden mesela Şaş ile Heinz adeta sahada yoktular. İliç 88'de gol attı ama bütün maç başka ne yaptı?\r\n\r\nSonuçta G.Saray galip geldi ama oynadığı futbolu bir daha gözden geçirmesi gerekiyor. Çünkü başka takım karşısında bu kadar şanslı olamayabilirler. \r\n\r\n \r\n", "Millilere yakışmadı \r\n\r\n \r\n \r\n\r\nAlmanya yolunu çok çok zora soktuk. İkili maçlarda deplasmanda gol atmadan yenilen iki gol çok kötü bir sonuç. Ancak yine de dua edelim. Çünkü İsviçre son pasları iyi kullansa çok daha farklı bir skorla İstanbul'a dönebilirdik. İsviçre karşısında kendimizi daha kaliteli bir takım olarak görmekle haksızlık etmişiz. Çünkü rakibimiz dün bizden çok çok üstün bir takım görüntüsü sergiledi. Grubumuzda oynadığımız hiçbir takım karşısında deplasmanda bu kadar zorlanmamıştık. Bizden çok daha çabuktularlar, agresiftiler, bize top kullanacak alan bırakmadılar... Yani futbolun gereklerini çok daha iyi sergilediler.\r\n\r\nSahada ilk bakışta iyi bir 11, mantıklı bir kadro vardı. Ancak taktik ve uygulama ne Fatih Terim'in futbol anlayışına ne de Milli Takımımız'ın kalitesine yakışmadı. İlk 15 dakikada İsviçre'nin müthiş temposuna biraz karşı koyar gibi olduk ama sonrasında 18'imize kadar çekildik. Daha doğrusu İsviçre bizi kendi ceza alanımıza kadar kadar adeta sürdü.\r\n\r\nElimizin tersiyle ittik\r\nMaç içinde en belirgin sıkıntı defanstaydı. Dörtlü defansımız bir türlü denge sağlayamadı. Sanki ilk defa bir araya gelmiş gibiydiler. Özellikle Ümit'in olduğu bölge 'yolgeçen hanı' gibiydi. Ümit hücumda iyi top kullanıyor, iç saha maçlarında tamam ama böyle çabuk çıkan bir takım karşısında defansif zaafı çok açık olarak ortaya çıktı. Tabii defansın kötü olmasını etkileyen başka faktörlerde var. Orta alanımız çok yavaştı ve çok top kaybetti. Özellikle Hüseyin ve Selçuk. Tuncay, Nihat ve Tümer gibi oyunun kaderini değiştirebilecek futbolcularımız da sahada kayboldular. Özellikle Nihat. Oynadığı 45 dakika boyunca bir olumlu hareketi yok. Oyundan çıkması doğal sonuçtu. Forvette Hakan yalnızdı. Belki yeterince top alamadı ama onun da bu konuda istekli ve becerili olduğunu söyleyemeyiz. Dün takımımızın en iyi oyuncusunun 2-0'a rağmen Volkan olması önemli bir gösterge.\r\n\r\nAslında çok kötü oynadığımız bir ilk yandan sonra İsviçre'nin 1-0'ı yeterli görüp temposunu düşürmesi bize maçı çevirecek bir imkan verdi. Ancak dün akşam bunu değerlendirebilecek bir Milli Takım yoktu. Ve açıkçası bu fırsatı da elimizin tersiyle ittik. \r\n\r\n \r\n", "Derbi ve G.Saray \r\n\r\n \r\n \r\n\r\nG.Saray-Beşiktaş derbisini konuşmadan Özhan Canaydın'ın şu dünkü meşhur basın toplantısı hakkındaki düşüncelerimi söylemeliyim. Bir futbol adamı olarak içinde bulunduğumuz kaos ortamından adeta tiksiniyorum. Futbol keyfim hiç kalmadı, aklı başındaki sporseverlerin de kaldığını zannetmiyorum. Ne yazık ki futbolu yönetenler, futbolu yorumlayanlar el birliği ile futbolumuzu batağın içine çekmeyi başardılar. Ancak yine ne yazık ki gelinen noktada suçu üstlenen yok. Herkes zeytinyağı gibi üste çıkmaya çalışıyor.\r\n\r\nİsviçre maçı ile dünyaya rezil olduk Sorumluların basın toplantısını izlemişsinizdir. Herkes sıyrıldı, kabak bir tek garip Şifo'nun başında patladı... İşte Türk futbolunun en üst kurumunun ve yöneticilerinin tutumları...\r\n\r\nDaha Kulüpler Birliği'ne başkan olduğunun ikinci günü Canaydın'ın G.Saray'a yapılan yanlışlarla alakalı toplantısı. G.Saray bitti, şimdi sıra tüm lig takımlarında.\r\n\r\nG.Saray Avrupa'da 10. sırada iken su anda 63. Verilen hiçbir söz tutulmamış. Hiçbir sportif basan yok. Mali durum ise içler acısı. Döneminde seyirci bile bölünmüş. Koltuğunda bir karpuzu taşıyamazken ikincisi neyine? Geldiğinde 6-0'ın arkasından haklı (!) bir fair-play ödülü alan başkanın 3.5 yıl geçtikten ve seçim yaklaşırken böyle bir basın toplantısı yapması \"popülist\" yaklaşım değil de nedir? Bu belki tribündeki 3-5 kişiyi etkiler ama kongrede değerli üyeler gerekeni söyleyeceklerdir.\r\n\r\nGeçmişte gördük ki boş sözler değil, güçlü, saygın yönetimler döneminde haklar yeterince korunabiliyor. Şampiyon olunan her dönemde hakemlerden şikayet eden G.Saray değil, başkaları olmuştur...\r\n\r\nBu derbide favori yok\r\nDerbiye gelince: Ali Sami Yen'de olmasına rağmen kimsenin favori olmadığı bir maç. Sebebi Beşiktaş'taki toparlanma ve G.Saray defansındaki sıkıntı. Beşiktaş, Zenit ve Vestel maçlarında çok net olarak toparlandığını ispat etti. Futbolcuların güvenlerinin geri geldiği çok açık. Orta alan ve forveti her takıma gol yapabilecek kalitede. Siyah-beyazlıların iki handikapı var. Defans ve özellikle yan top zaafiyeti. Bir de Okan eğer oynarsa G.Saray seyircisinin onun üzerinde oluşturacağı olumsuz etkinin takıma olumsuz yansıması.\r\n\r\nG.Saray'da Tomas'ın olmaması büyük kayıp. Böyle eksikler bazı oyuncular için şans veya şansızlık olabilir. Yalçın için olduğu kadar G.Saray için de çok önemli bir test olacak. Eğer defansta bir sorun olmazsa G.Saray forveti maçı kazanacak kalitede ve Beşiktaş defansında pozisyon bulabilirler. F.Bahçe maçı bir daha gösterdi ki derbilerde çok fırsat gelmiyor; kaçıran değil, atan kazanıyor. Beşiktaş'ın yan top zaafına karşı G.Saray ne yazık ki etkili değil. Veya en azından son maçlarda duran toplarda planı yok görüntüsü verdi. Oysa böyle maçlar en kolay duran toplardan kazanılır.\r\n\r\nSon söz olarak: Dünkü basın toplantısından sonra maçın hakemi Cüneyt Çakır'ın üstündeki baskının arttığı bir gerçek. İnşallah bir ters karar ile sonuç belirlenmez ve hakeden kazanır... \r\n \r\n", "İki kader adamı \r\n\r\n \r\n \r\n\r\nMilli maç heyecanından sonra lig fırtına gibi bir maçla açıldı. Erciyes-G.Saray karşılaşması gerçekten çok zevkli, kaliteli, tempolu, heyecanlı ve de çok ilginç bir maç oldu. Bunda ev sahibi Kayseri Erciyes'in rolü büyük. Zaten bugüne kadar aldıkları sonuçlar ne kadar iyi bir takım olduklarının göstergesiydi. Onları 90 dakika boyunca seyretmek çok keyifliydi. Özellikle forvet ve orta alanları her takımı dağıtabilecek güçte. Cenk, Julia Cesar, orta alanda Fransa'dan alınan Die, Devran, Emre ve özellikle kaptan Timuçin... Timuçin'in her gittiği takıma pozitif katkısı ortada.\r\n\r\nDün Erciyes adına devrede Cesar'ın sakatlanması ve çıkışı büyük şanssızlıktı. Ayrıca ilk yarıda müthiş tempolarından sonra ikinci devrede yorulduklarını ve tempolarının biraz düştüğünü söyleyebiliriz. Gerçekten iyi bir takım görüntüsüyle, dün özellikle ilk yarıda son derece iyi futbol oynadılar. Puan alamamaları yazık. En kötü sonuçta beraberliği hak etmişlerdi.\r\n\r\nG.Saray'a gelince. Maçın saati ve milli takımlardan dönen oyuncularının çokluğu nedeniyle tedirgindiler. Bunun sonucunda da oyuna öyle başladılar. Karşılarında da civa gibi bir takım buldular. Golün geldiği 38. dakikaya kadar maçın tek hakimi Erciyes'ti. Özellikle orta alanda G.Saray çok etkisiz kaldı. Bunda oyuncu yapısının, sakatlarının rolü fazlaydı.\r\n\r\nİkinci yarıda Erciyes'in temposunun düşmesiyle G.Saray oyunda daha fazla rol aldı ve gol pozisyonları yakaladı. Ancak maçı kazanacak kadar iyi değillerdi. Mucize gibi bir galibiyet oldu diyebiliriz. Ama futbolda böyle galibiyetler de var. Bu mucizede G.Saray'da iki kader adamı var. Birincisi Mondragon. 90. dakikada o topu kurtarmasa bırakın 3 puanı, bir puan bile uçacaktı. İkinci isim ise Hakan Şükür. Maç boyunca onu iki kere görebildim. İkisi de gol oldu ve G.Saray'ı ortada gözükmediği bir karşılaşmada galibiyete taşıdı.\r\n\r\nDeğişiklikler riskliydi\r\nGerets dün ilk yarıdaki sıkıntıları aşmak için değişiklikler yaptı. Sağ tarafta Uğur'un oyundan çıkarılıp sarı kartlı Cihan'ın onun yerine geçirilmesi olduça riskliydi. Necati'nin çıkarılışı da yapmış olmak için yapılmış bir değişiklik. Çünkü Necati en çok pozisyon bulan oyuncu ve o dakikalarda ona ihtiyaç daha fazla. Hele yerine İliç alınacaksa. Dün yıldız diye alınan İliç ve Heinz'ı seyrederken \"Onların yerine Erciyes'te görev yapan Timuçin ve Die oynasaydı daha mı iyi olurdu?\" diye düşünmeden de edemedim. \r\n\r\n \r\n", "Sanki kaybetmiş gibi \r\n\r\n \r\n \r\n\r\nG.Saray maçlarını F.Bahçe'den sonra oynuyor. Rakibinin kötüyken kazandığı her galibiyetin ardından morali bozluyor ve stres yükleniyor. Geçen haftadan sonra dün Malatya'da da çok iyi oynamadan kazandı. G.Saraylı futbolcuların çoğu yarışı kaybetmiş gibi. Performansını yüzde 100'e çıkaran hemen hiç kimse yok. \r\n\r\nMalatya, adı zor deplasman. Çünkü G.Saray normalde bu Malatya'yı çok daha rahat yenmeliydi. Malatya öyle bir takım ki forvetinde iki ağır oyuncuyla mücadele ediyor. Boliç sahada hiç yok. Sanki futbolu bırakmış gibi. Osterc ise gol pozisyonlarında adeta G.Saray defansından biri gibi. Forvet böyle olunca defans hücuma çok çıkıyor ve arkada büyük boşluklar bırakıyor. Orta alanda bir tek Murat'ın gayreti ve kalitesi göze çarpıyor.\r\n\r\nG.Saray dün özellikle ilk yanda bu Malatya karşısında çok iyi değildi. Ama yeterince pozisyona da girdi. Golü erken bulsa rahatlayacak belki gerisi de gelecek. Ama G.Saraylılar telaş ve inançsızlıktan gollerin pozisyonların çoğunu heba ettiler. \r\n\r\nG.Saray'da Hakan veya Necati'den biri gol atmazsa galibiyet mümkün değil. Gecen hafta Necati, bu hafta da Hakan Şükür 3 puanı getirdi. Hakan sakat sakat daha iyi oynuyor. Dün G.Saray'ın en gayretli oyuncusuydu ve attığı golle de 3 puanın mimarı oldu. Necati belki eski Necati değil ama tüm vukuatlarda onun rolü var. Penaltı yaptırdı, Hakan'a da güzel bir gol attırdı.\r\n\r\nBuz gibi golü iptal etti\r\nÖzellikle 2. yarıda Hakan-Necati uyumu eski günlerdeki gibi etkili olmaya başlamıştı. Ancak Hagi'nin Necati'yi dışarı alması bence doğru değlidi. Aslında dün Romen teknik adam hem kadro seçiminde hem de oyuncu değişikliklerinde anlaşılmaz işler yaptı. Haftalardır çok iyi oynamayan Cihan'ın yerine genç Uğur bir derece ama Ribery'yi kenarda oturtup Hasan Şaş ile başlamak çok doğru bir tercih değil. Ayrıca sahada olmayan Hasan Şaş dururken, Necati alınmamalıydı.\r\n\r\nHagi, Hasan'ı kazanmak istiyor. Ama Hasan'ın futbolu unuttuğu da gerçek Hagi, Ribery konusunda daha ısrara olmalı. Çünkü genç yıldız her an skoru etkileyecek işler yapıyor. Dün oyuna girdikten sonra bir kez daha görme şansı yakaladık.\r\n\r\nHakemler işin tadını kaçırmaya başladı. Her kafadan o kadar ses çıkıyor ki onların da kafaları karışık. F.Bahçe maçında Papila'yı izledik. Dün de Serdar Tatlı eski köye yeni adet getirdi. Necati'ye yapılan, penaltı. Ama ilk atışta sadece bir kişi, o da Malatyalı 20 santim içeride. Oysa 2. atışta da hem kaleci hem bir oyuncunun ihlali var. Yani G.Saray'ın buz gibi golünü gereksiz yere iptal etti.\r\n\r\n \r\n", "Gerets'in eseri! \r\n\r\n \r\n \r\n\r\nDün akşamki Denizlispor maçına kadar G.Saray 9'da 8 yapmış ve lider. Şampiyonluğun en büyük adayı. Ama tribünlerde sadece 10 bin civarında seyirci var. Maça gelenler de zaten yönetime tepkili. Böyle bir ortamda top oynamak kolay değil. Zaten G.Saray da dün akşam bir şey oynamadı.\r\n\r\nAslında oynayamamasında sadece futbolcuların performansları değil, teknik direktör Gerets'in de rolü büyüktü. 90 dakika öncesine baktığımızda sarı-kırmızılılar için kolay bir maçtı. Ligin en az gol atan takımı, puan cetvelinde sondan ikinci. Bu takım bile G.Saray karşısında 4 net gol pozisyonu buluyor.\r\n\r\nMondragon iki mükemmel top çıkartıyor ve Denizlispor gol atarak G.Saray'dan puan alıyor. Yeşil-siyahlılar normalde G.Saray karşısında kaleye bile gidememeliydi. Ama G.Saray dünkü haliyle Denizli'yi bile canlandırdı.\r\n\r\nParalar boşa gitmiş\r\nEric Gerets de, iyi giden düzeni bozarak G.Saray'ın puan kaybında önemli bir rol üstlendi. Sezon başından beri G.Saray'ın orta sahada problemi olduğu çok açık.\r\n\r\nÖzellikle Saşa İliç ile oynadığı zaman... Gerets'in kurduğu takma pozitif baktığımızda kolay bir maç ve İliç'in oynaması ve kendini bulma ihtimali yüksek. Ama negatif baktığımızda Necati'nin bu nedenle kenarda kalması büyük yanlış.\r\n\r\nHeinz'ın gelmesiyle Altan nasıl bittiyse, bu anlayışla korkarım Necati'yi de benzer bir son bekliyor. Şu son derece açık ki G.Saray'ın yıldız diye aldığı iki oyuncu Saşa İliç ve Marek Heinz, oyundan çıkıncaya kadar G.Saray'ın en kötüleriydi. Yani G.Saray'ın paralarını boşa gittiği çok açık.\r\n\r\nTakımın kuruluşunda yanlışlar olunca, sonradan düzeltmek de gerçekten çok zor oluyor. Tıpkı dün Denizli maçında olduğu gibi. Gerets işi düzelteyim derken, abuk subuk değişiklikler yaptı ve işleri daha da bozdu.\r\n\r\nDün 'Kim iyiydi?' diye baktığımda; bu orta saha kuruluşunda Saidou tek başına bomboş ve çok büyük bir bölgeyi kontrol etmeye çalıştı, başarılıydı. Hasan Şaş özellikle ilk yarıda skoru değiştirmek için çaba harcayan diğer bir oyuncuydu. Nitekim güzel de bir gol attı. Mondragon da yapabileceklerini yaptı. Ama başka iyi bulmak zor. Mesela Hakan Şükür... Çok kötü oynadığı bu maçta iki inanılmaz gol kaçırarak kaybedilen puanda önemli bir rol üstlendi. \r\n\r\n \r\n", "Hepsi yeni transfer \r\n\r\n \r\n \r\n\r\nG.Saray'da bir kısım taraflar çok mutlu olmasa da işler fena gitmiyor. Alınan 9 puan ve liderlik ilaç gibi geldi. Peki bu puanlar tesadüf mü, yoksa G.Saray'm gerçek gücünün sonucu mu?\r\n\r\nTransfer yapmamış gibi gözükse de son 3 maçtan sonra ortaya çıkan tablo, kadronun oldukça kaliteli ve tecrübeli olduğudur. Başka bir deyişle 'G.Saray'ın yarıştığı rakiplerinden hiç eksiği olmadığı gibi, fazlası bile var' demek hiç yanlış olmaz.\r\n\r\nTransferi kim istemez ki? Paranız varsa, iyi tespit edip gerekli kaliteyi yakalıyorsanız... G.Saray'da hem para yok, hem de telaffuz edilen isimler acaba gerçek ihtiyaç mı? Geçen yıl hep '10 numara' deniyordu, İliç alındı ama oynayanlardan çok mu farklı, bence hayır Sarı-kırmızılarda 'bir tek sol kanat problem' diye gösteriliyor. Yani Altan'ın oynadığı bölge. Bence Altan, transfer için konuşulan isimlerin hepsinden daha kaliteli. Transfer dedikodularından negatif etkilendiği de bir gerçek.\r\n\r\nTransfer söylemi ve yaratılan beklentiler, taraftan da olumsuz etkiliyor. 3 haftadır yapılan protestolar, yaratılan beklentilerin ve kandırmacaların sonuçlarından başka birşey değil. G.Saray taraftarına şunlar anlatılabilir: Aslında kadroda birçok yeni transfer var. Mesela Hasan Şaş, Ümit Karan, Altan, Ergün yeni geldi, Ayhan yolda, Necati'ye biraz istirahat iyi gelebilir. Formayı kapmak için çaba harcayabilir.\r\n\r\nFigo Hasan'dan iyi mi?\r\nHasan Şaş sezona öyle bir başladı ki... Figo'yu alsanız acaba Hasan'dan daha mı iyi performans sergilerdi? Milli maç da dahil son 3 lig maçında Hasan müthiş oynuyor. İşte G.Saray'ın yıldız transferi bu. Malatya maçında Ergün'ün oyuna katılımı orta alanda çok şey değiştirdi. G.Saray ligin ilk iki maçında Ergün'süz orta alanda büyük zaafiyet verdi. Saidou dışında Altan, İliç, Hasan Şaş, Necati, hepsi forvet özellikli oyunculardı. Şimdi Saidou ve Ergün'le orta alan daha dengeli oldu. G.Saray'da tek sorunlu bölge defans ve özellikle sol tarafta oynayan Orhan. Çok hücuma çıkmaya çalışıyor. Etkili olamadığı gibi arkasında da büyük boşluklar bırakıyor. Sağ tarafta Cihan da çok iyi değil fakat idare ediyor.\r\n\r\nKısaca sarı-kırmızılı takımın kadrosundaki isimler kaliteli, tecrübeli ve yeterli. Ama yeter ki, bu futbolcular kendilerine yakışır bir biçimde oynasınlar, tıpkı Hasan Şaş gibi. \r\n\r\n \r\n", "Kazaya kurban gittik \r\n\r\n \r\n \r\n\r\nTromso ligde sondan ikinci. Kümede kalma mücadelesi veriyor. Kalite olarak G.Saray ile kıyaslanabilecek durumda değil. Ancak maç öyle hava ve saha şartları altında oynandı ki sanki futbol maçı değil bir rugby müsabakası izledik. Böyle bir ortamda aradaki kalite farkı da ortadan kalkıyor ve iki denk takımın mücadelesine dönüşüyor. İşte böyle maçlar çok tehlikeli ve dünkü kazaya kurban gidebiliyorsunuz.\r\n\r\nMaçın kaybedilmesinde teknik direktör Gerets'in de katkısı yok değil. Oyuna mantıklı bir kadro ve taktik anlayışı ile başladı. Böyle ağır sahada çift ön liberoya Cihan'ı alıp Uğur'u da defansa çekmesi doğru bir uygulamaydı. Ancak ikinci yarıda Hakan ile forveti desteklemek isterken, Uğur'u oyundan çıkartarak orta alanı zayıflatması da son derece riskliydi ve korkulan da oldu. \r\nAslında G.Saray'da sahada mücadele eden oyunculara çok fazla eleştiri getirmek istemiyorum. Bu şartlarda ellerinden gelen her şeyi yapmaya çalıştılar. Hasan Şaş oyunun büyük bölümünde hem iyi mücadele etti, hem de hücuma iyi toplar taşıdı. Necati ve Ümit Karan bu zor zeminde rakip defansı yeterince rahatsız ettiler. Necati'nin attığı şutlar, Ümit Karan'ın girdiği pozisyonlardan gol çıkmaması ve ayrıca net bir penaltının verilmemesi G.Saray adına büyük şanssızlık.\r\n\r\nMeydan savaşı verdiler\r\nBugüne kadar defansın kenarlarını hep eleştirdik. Ama dün Tomas-Song ikilisi her zaman olduğu gibi iyi mücadele etti. Bu defa Uğur da Orhan da iyi oynayanlar arasına katıldılar. Güçlü fiziğe sahip olan Tromso'lu futbolcular topu ileri vuruyorlardı. Çamura takılan toplan takip ediyorlar. Bu sert ve agresif mücadelede tüm defans oyuncuları adeta bir meydan savaşı verdiler.\r\n\r\nHeinz'ın sol ayağı gerçekten çok kaliteli. Ama 2. yarının büyük bölümünde çok yoruldu ve dışarı alınacaklardan biri o olmalıydı. Aynca 1. dakikada ve 2. yarıda net pozisyonlarda sol ayağıyla gol vuruşu yapacağına, asisti düşünmesi G.Saray'ın skoru lehine çevirmesine engel oldu.\r\n\r\nSonuçta G.Saray 30 dereceden 0 dereceye geldiği ve adeta bir tarlada oynadığı maçta iyi de mücadele etmesine rağmen bir kaza golüne kurban gitti. Bu tarz ikili maçlarda 1-0 gerçekten çok tatsız bir skor. Ama eğer işi İstanbul'da ciddiye alırsa -ki mutlaka alacak- ve aynı mücadeleyi sergilerse Tromso'yu çok rahat geçer ve grup maçlarına katılmaya hak kazanır. \r\n\r\n \r\n", "Ribery koparttı \r\n\r\n \r\n \r\n\r\nMaç öncesinde hayâl kırıklığı vardı. Her şeyi abarttığımız gibi derbinin organizasyonunda da ipin ucu kaçmıştı ve sonuç ortada. Dün akşam tarihin en az seyircili, gözlerimizin alışmadığı bir derbi oynandı.\r\n\r\nSebep ne olursa olsun gerçek futbol seyircisinin her geçen gün azaldığı ortada. Özellikle G.Saray seyircisinin üstünde sanki bir 'ölü toprağı' vardı. Ali Sami Yen'i bile doldurmuyorlardı ancak böyle bir F.Bahçe zaferi bu heyecanı ne kadar geri getirecek, göreceğiz. \r\n\r\nDün gece alışılmış G.Saray ve F.Bahçe maçlarının tersini izledik. F.Bahçe çok iyi oynamadan kazanır, G.Saray ise çok gol pozisyonu bulup az atardı. Özellikle ilk yanda F.Bahçe'nin biri direkten dönen olmak üzere 7-8 pozisyonu var. Sarı-kırmızılılar ise 2.5 pozisyonda 3 gol atma başarısını gösterdiler. G.Saray'ın gol atması için golcülerinin performansı önemliydi. Onlar üstüne düşeni fazlasıyla yaptılar. Özellikle Necati, kötü başladığı geceyi, gol ve mükemmel asistleriyle renklendirerek kendini buldu. Ribery de G.Saray'ın ve gecenin önemli ismiydi. İşte Ribery bu, bu olmalı. İyi meziyetleri var, daha fazla iş yapmalı. Dün akşam attı, attırdı ve ilk yarım saatte maçı kopardı.\r\n\r\nHagi'yi anlamak zor\r\nAslında G.Saray'da en kötü oynayan futbolculardan biri Hakan Şükür'dü. Ama hem üçüncü goldeki takipçiliği, hem kritik anlardaki 4. ve 5. golü atmasıyla yine geceye damgasını vuran isimlerin arasına girdi. Ancak dünkü galibiyette asıl öne çıkan isim yaptığı kurtarışlarla Mondragon'du. Gol atabilirsiniz ancak fazlasını yemekten sarı-kırmızılıları Kolombiyalı kaleci kurtardı.\r\n\r\nSon haftalarda Hagi'ye de bir şeyler oldu. Sahaya çıkardığı kadro doğru. Ancak oyuncu değişikliklerini yine anlamak mümkün olmadı. Romen hoca bu aralar iyi oynayanları çıkarma geleneği başlattı. Son lig maçında Conceiçao ve Hakan Şükür'ü, dün akşam da maçı kopartan Necati ve Ribery'i oyundan alması ve en kritik anda genç Uğur'u alması anlaşılır gibi değildi. Maçı kaybetseydi, başına çok işler açılabilirdi. Neyseki Mondragon böyle bir durumun yaşanmasına izin vermedi.\r\n\r\nDaum için de ilginç bir geceydi. 2. yarıda Hooijdonk'u alarak geçmiş maçlarda olduğu gibi çok forvetle maçı döndürürüm düşüncesi bu kez hezimeti getirdi. \r\n\r\n \r\n", "Sıklet farkı! \r\n\r\n \r\n \r\n\r\nGeçen yılın şampiyonu, kupanın ilk maçında sıkletinin çok altında bir rakip buldu. Kolay kazanmalıydı; öyle de oldu. Mersin rakibinin gücünden korkmadan oyuna başladı. 20. dakikadan sonra G.Saray'ın baskısını da üzerinde hissetti, kapandı, ancak 53. dakikaya kadar dilenebildi. İlk golü yedikten sonra dirençleri bitti ve maç koptu.\r\n\r\nG.Saray kazanmasına rağmen çok iyi şeyler söylemek zor. Oysa mütevazı rakibine karşı çok daha iyi pas yapmalı, kanatları daha iyi kullanmalı ve daha keyif veren bir futbol oynamalıydı. Açıkçası Ali Sami Yen'de son zamanlarda maç izlemek keyifli olmaktan çıktı. Bunun iki nedeni var. Birincisi; G.Saray taraftarının gözü maçta, pozisyonlarda değil. Aklı başka yerde. Ya yönetimle ya federasyonla ya da birileri ile uğraşıyor. Yani başka işlerle ilgilenmekten sahada nelerin yaşandığından uzaklar. Bu da rakibin ve hakemin baskı altına alınmasını engelliyor. Kendi oyuncularının da motive olamamasına yol açıyor.\r\n\r\nGerets'e mesaj\r\nİkincisi ise G.Saray'ın saha içindeki düzeni ve taktik anlayışındaki değişiklikler. Gerets için daha önce kanatlar önemliydi. Dün akşam Hasan Şaş yokken bu bölgede Altan ile başlamadı. Hasan Kabze'nin arkasında İliç ve Necati'yi tercih etti. Sağ kanat özellikle ilk yarıda hiç kullanılmadı. \"Sol tarafta Heinz oynadı da çok mu kullandı\" derseniz, Ergün ordan çok daha fazla orta yaptı diyebilirim.\r\n\r\nKapanan rakiplere iyi pas yapmadığınızda ve kanatları yeterince kullanamadığınızda dün akşam olduğu gibi o kalabalığın içinde boğuluyorsunuz. Golün ilk 53 dakika gelmemesinin nedeni bu. Aslında bu tarz maçlar, taktik uygulamaları ve bazı oynamayan isimlerin görülmesi için uygun fırsatlar. Gerets'in de Mersin karşısında böyle farklı uygulamalar yapma hakkı vardı. Ama mesela Heinz geldikten sonra kaybolan Altan, oyuna sağ kanatta başlasaydı, ne yapacağını bildiğimiz Cihan'ın yerine Ayhan daha uzun süre forma şansı bulsaydı, daha iyi olmaz mıydı?\r\n\r\nDün akşam yaşanan güzel enstantanelerden de bahsetmek lazım. Saidou'nun mükemmel şutu, G.Saray'ın gençlerinden Özgürcan'ın ve Uğur'un golleri, Necati'nin attığı güzel gol çok zevkli olmayan maçın keyifli anlarıydı. Son olarak zorlu G.Birliği mücadelesi öncesi Gerets bu maçta görmüş olmalı ki; İliç için Necati kenarda oturtulmaz... \r\n \r\n", "Yılın derbisi ve şampiyon \r\n\r\n \r\n \r\n\r\nSaracoglu'nda dün gerek takımların ismi, gerekse maçın doğuracağı sonuçlar açısından yılın derbisi oynandı. Bütün sezonun ürününün alınacağı bir mücadeleydi. Ne kadar stres getirir, ne kadar akıl ve soğukkanlılık ister. İşte dünkü maça damgasını vuran da bu stres ve gerginlikti. Özellikle F.Bahçe hem taktik, hem uygulama olarak daha çok olumsuz etkilenen taraftı. Evinde kaybetme korkusu ve beraberliğe oynama isteği, Daum'un da takım tertibi ve sahadaki uygulamasından açıkça gözlendi. Serkan Balcı, Ribery'yi durdurmak için sol tarafta, Ümit ise sadece bir kere ileri çıkmak kaydıyla sağ bekte oynadı. Forvet maçın büyük bölümünde hiç destek almadı. Top G.Saray'dayken F.Bahçe takım halinde defans yapıyordu. Sarı-lacivertlileri ilk kez sahasında bu kadar ürkek ve etkisiz gördük. Ayağına top bile değmeyen Nobre, sadece bir pozisyonda topla buluştu ve golü attı. Biraz Anelka'nın fiziki özellikleriyle zaman zaman G.Saray defansını zorladığını izledik. Onun dışında F.Bahçe'de ofansif anlamda etkili hiçbir oyuncu yoktu.\r\n\r\nG.Saray ise Kadıköy'de daha rahat bir ortam buldu ve daha az stresle mücadele etti. Bazen de tehlikeli girişimler yaptı. Aslında F.Bahçe'nin daha fazla defansta kalması ve oyunu forse etmemesi G.Saray'ın için iyi bir gelişmeydi. 2. yarıda risk alarak bir golle maçı lehine çevirebilirdi. Ve böyle bir pozisyon 61. dakikada Necati'yle de geldi.\r\n\r\nG.Saray maçın genelinde daha disiplinli, sahaya iyi yayılan ve pas yapan ekipti. Defans bloğu mükemmele yakın oynadı. Ta ki Nobre'ye 3 kişi arasından kafayı vurdurana dek. Tek hataları bu oldu. Orta alanda tam Ergün'lük bir maçtı. Ayhan'la topun G.Saray'da kalmasını sağladı. Ama Conceiçao için aynı şeyleri söyleyemeyeceğim. Dün G.Saray'daki en silik oyuncuydu.\r\n\r\nAslında G.Saray'ın istediği tempoda giden maçta golcülerin suskunluğu maçın kaybedilmesinde en önemli etkendi. Hakan ve Necati, Ribery'ye ayak uyduramadı. Özellikle Hakan sadece bir kez topa çıktı ve Necati'ye iyi pas attı. Necati 2-3 kez eskiden gol yapabileceği pozisyonları yakaladı ama nerede o eski Necati. Ribery çırpındı durdu.\r\n\r\nSonuçta iyi oynayana puan vermiyorlar. F.Bahçe daha gergindi ve etkisiz taraftı. Ama 3 puanı alarak şampiyonluğunu ilan etti. Tebrikler F.Bahçe. \r\n\r\n \r\n", "Kaleci faciası! \r\n\r\n \r\n \r\n\r\nGerek G.Saray, gerekse Trabzon için hayati bir maçtı. Kaybeden takımda fırtınalar kopacak, kazanan ise dirilecek, yoluna devam edecekti. G.Saray kazandı, UEFA sıkıntısını üzerinden attı ve liderliğini sürdürdü. Aslında dün gece Trabzonspor kaybetmedi adeta harakiri yaptı. Maça damgasını vuran ve tüm yorumların önüne çıkan Trabzon kalecisi Tolga oldu. Ama suç onda değil, onu böyle zorlu bir maçta Ali Sami Yen arenasına atanlardaydı. Açıkçası hem Tolga hem de geçici hocalık yapan Orhan için de üzüldüm.\r\n\r\nTolga'nın ilk iki golde net hataları sonucu Trabzon dağıldı ve oyun koptu. Önceki günkü F.Bahçe maçında da gördük, teknik-taktik planlar bir yana sahada oyuncuların psikolojileri skorlan bir hayli etkileyebiliyor. Maça iyi başlayan Trabzonspor'du. İki net pozisyon buldu. G.Saray ise atak bile sayılmayacak iki pozisyonda golleri bularak işi bitirdi.\r\n\r\nHasan Şaş da olmasa!\r\nBöyle rahat bir maçta G.Saray'ın Trabzonspor'a çok net pozisyon vermesi sarı-kırmızılılar adına olumsuz bir gösterge. Bu biraz oyun planı ve oyuncu yapısından kaynaklam;or. Adeta orta sahasız bir takım izledik. Sadece Saidou vardı. Diğerlerinin hepsi forvet özellikli oyuncular. Bu tarz oyuncular yüklendikleri zaman her takma mutlaka gol yapabilir. Ama orta sahada iyi pas yapan, çabuk çıkan her takım da G.Saray karşısında pozisyon bulabilir. Bu kadar farklı skora bakınca G.Saray'da insan kimler iyi oynadı diye düşünüyor.\r\n\r\nOysa mükemmel oynayan futbolcu yok. Galibiyette ön plana çıkan isim bulmakta zorlanıyoruz. Hasan gayretliydi. Hem defansif olarak çabaladı, hem de G.Saray'ın ataklarında etkili oldu. Heinz'ın gol atması güzel ama bir yıldız transfer olmadığı da açık. Hakan'ın kalecinin hatasında olsa da golü bulması moralinin düzelmesi açısından olumlu.\r\n\r\nG.Saray'da iyi oynamayan ismi ararken de Orhan belirgin futbolcuydu. Hem yenilen goldeki hem de Yattara karşısında yaşadığı sıkıntı, kırmızı karta kadar varabilecek müdahaleleri dikkat çekiciydi.\r\n\r\nTrabzon'da ise keyif veren tek isim Yattara'ydı. Fazla teknik eleştiri yapılacak bir maç olmadı. İlk yarıda 8 dakikada biten büyük maç izledik gerisi boş. \r\n\r\n \r\n" ]
[ "cun", "cun", "cun", "cun", "cun", "cun", "cun", "cun", "cun", "cun", "cun", "cun", "cun", "cun", "cun", "cun", "cun", "cun", "cun", "cun", "cun", "cun", "cun", "cun", "cun", "cun", "cun", "cun", "cun", "cun", "cun", "cun", "cun", "cun", "cun" ]
[ "4. Murat değil, 1. İlker'in çözümü ne?..\r\n\r\nGece yarısı evine kestirmeden dönmek isteyen İngiliz kızı parktan geçerken saldırıya uğradı. Çığlıklarına yetişenler, tecavüzü önlediler. Yargıç saldırgana 7 yıl hapis verdi. Gazeteciler sordular: \"Tecavüz gerçekleşmemiş. Adam kızı hırpalamamış bile. Yedi yıl fazla değil mi?.\" Yargıç yanıtladı: \r\n\"Ben bu cezayı bir tecavüz teşebbüsü için vermedim.. Yedi yıl, İngiliz genç kızlarının gece yarısı parkta gezme özgürlüklerini yok etmeye kalkışmanın cezasıdır.\" \r\n\r\n\r\n\r\n\r\n\r\nCumartesi gecesi Esra Eron, gece yarısı ıssız bir parkta gezerken değil, ülkenin en seçkin, en ışıklı, en kalabalık yerlerinden birinde Beyoğlu'nda, NuPera'nın önünde tinercilerin saldırısına uğradı. Allahtan orada yığınla paparazzi vardı. Esra onlara sığınıp kurtuldu.\r\nBir hafta önce ben ayni kulüpten çıkınca kendimi birden 20 kadar tinercinin arasında buldum. Hepsi beni tanıyor, adımı biliyor, para istiyorlardı. Hiçbiri bilinçli değildi. Ercan ve Muzo sayesinde arabama güçlükle binebildim. Kaçtık.\r\n\r\n\r\n\r\n\r\nGeçen yıl Dolmabahçe Stadı'nın köşesindeki kırmızı ışıkta beklerken arabamın etrafını birden bir tinerci ordusu sardı. Ercan camları kapadı hemen. Tinerciler camlara ellerindeki taşlarla vurmaya, birkaç tanesi de ön kaportanın ve bagajın üzerine çıkıp tepinmeye başladılar. Mehmet tabancasını çekip kendini o kalabalığın içine atıyordu ki, arkasından bastırıp güç bela durdurdum. O sırada yeşil yandı, Ercan arabayı sürdü. Kurtulduk.\r\nAllahın günü email geliyordu, Dolmabahçe ile ilgili..\r\nSonunda burası temizlendi. Ne oldu bilmiyorum, ama orada artık tinerci yok.\r\n\r\n\r\n\r\n\r\nTinerci kafası dumanlı, kendini kontrol gücü olmayan adam. Gazetelere yansıyan, yansımayan kaç tinerci olayı var. Cinayete kadar varan.. Para istiyorlar.. Yetişkinleri seks istiyorlar.. Vermezseniz geçip gidenleri var, çekip vuranları.. Tinerci kurban kayıtları poliste var.\r\nÖzet.. Tinercilerle karşılaşmak, sonu ölüme varabilecek bir korkunç sürecin başlangıcı..\r\n\r\n\r\n\r\n\r\nBeyoğlu, bir tarihte sokak sokak, karış karış tinercilerden temizlenmişti. Başaran zamanın Beyoğlu Emniyet Amiri idi.. Elinde bir plastik hortumla gezdiği için adını \"Hortum Süleyman\" koydu medya.. Şiddet uyguluyor diye kıyamet koptu. Soruşturmalar açıldı. Hortum Süleyman gitti. Tinerciler geri geldi.\r\n\r\n\r\n\r\n\r\n\"4. Murat kafası\" diyor, İlker Sarıer kardeşim yazısının başlığında. Sivil polisler Beyoğlu'nda bir tinerciyi döverken resimlenmişler. Onu yorumluyor.\r\n\"Polis suçluyu yakalayıp adalete teslim etmekle yükümlüdür.\" Doğru.. Bütün hukuk kitapları böyle yazar. Yazılı olmayan vicdan hukukunda da kayıtlar böyledir. İdealist böyle konuşur. Ama gerçekler her zaman ideallerle bağdaşmaz. \r\nPolisin yakaladığı tinerciyi adalet ne yapıyor?.. Anında serbest bırakıyor. Tinerci gene görev bölgesine.. \r\nKendinizi polisin yerine koyun.. Bir tinerci ordusunun içine dalmak, onları yakalamak bir yerde ölümü de göze alan savaştır. Bunu yapıyor, adamı yakalıyorsunuz. Ertesi gün adam gene ayni kapının önünde.. Bir daha yakalıyorsunuz, gene çocuklarınızın yetim kalacağını düşünerek. Bir daha.. On daha.. Ama her defasında adam gene orda..\r\nBu arada halk isyan ediyor.. Medya kıyameti koparıyor \"İstanbul suç kenti oldu. Malımız canımız tehlikede.. Beyoğlu'nda yürüyemez olduk.. Polis nerde?.. Polis uyuyor mu?.. Bu ne zavallı polis?..\" \r\nPolis sizsiniz.. Ne hissedersiniz?.. Ne yaparsınız?..\r\nSen yaparsın, Birinci İlker kafası?..\r\nBirinci sorum bu.. İkinci sorum.. Ölümü önlemenin, bu ne yapacakları bilinmeyen kafası dumanlı gurubun her gece her sokakta ölümcül tehditler yaratmasını önlemenin yolu ne?..\r\nSakın bana, yıllar sürecek \"İdealist\" çözümler söyleme..\r\nBu gece ne yaparsın?.. Bu Çarşamba gecesi, eşini, kız arkadaşını, yanına alıp benimle Beyoğlu sokaklarına çıkacak cesaretin var mı?.\r\nBirinci İlker Kafasının önereceği \"Acil\" çözümü hemen bekliyorum!.. ", "Bana sevmek yaramıyordu..\r\n\r\n156 yıl olmuş (9 ekim 1849) Edgar Allen Poe öleli.. Okan Metin bir email ile hatırlattı bana.. Ben de Yaşamdan Dakikalar'a taşıdım önce.. Şimdi de buraya..\r\nPoe, ilk gençlik yıllarımın en önemli adamlarındandı çünkü.. Aşkı Annabel Lee ile tanıdı bizim nesil.. O zamanlar okullarda Şiir Matineleri yapılırdı. Salonu doldurur dinlerdik.. Annabel Lee her matinenin vaz geçilmez şiiri idi.. \r\nMelih Cevdet Anday, yıllar sonra ingilizce öğrenip aslını okuduğumda farkettim ki, orijinalinden güzel çevirmiş, adeta yeniden yazmıştı şiiri..\r\nPoe'nun daha sonra ne müthiş gerilimler (Morg Sokağı Cinayeti) ne korkunç öyküler (Karakedi) yazan fevkalade ilginç bir adam olduğunu öğrenmiş, daha da şaşmıştım.\r\nGazeteciliği de vardı. Batmakta olan bir gazeteyi, tamamen hayalinden ürettiği (Tarihin ilk asparagasları oluyor) haberlerle kurtarması, Amerikan Basın tarihine geçmişti..\r\nTüm bunlara rağmen Poe, benim için Aşkın Şairi olarak kaldı..\r\nOkan, ilk defa rastladığım bir şiirini de yollamış Poe'nun.. Liman Kırıntıları diye.. \r\n\"Bana sevmek yaramıyordu \r\nBen sevilemiyordum\" \r\nSatırları vurdu beni.. \r\nNerdeyse iki asır önce yazılmış satırlar, bugüne, bu kadar uyar mı?. Demek zaman değişiyor, ama bu sevmekle, aşkla ilgili şeyler değişmiyordu.. Kadın değişmiyordu.. \r\nPoe beni yazmıştı sanki..\r\n\"Bana sevmek yaramıyor/ Ben sevilemiyordum..\" \r\nNiye?.. \r\nBaştan seviyorlardı, benim gibi.. Hatta benden fazla.. Öyle görünüyorlardı.. Sonra bir gün karşıma çıkıp \"Bitti\" diyorlardı..\r\nNeydi biten?.. Sevgileri mi?.. Yoksa bana olan ihtiyaçları mı?..\r\nHayatıma giren her kadına ayni şeyi öğretmeye, vermeye çalıştım.. Tek başlarına ayakta durmayı.. Çoğunda başardım..\r\nOkudular, meslek kariyerlerinde yükseldiler.. Şöhrete, paraya kavuştular.. Hep yanlarında, hep omuz başlarında olan, onlara hem de nasıl destek olan beni severek..\r\nVe..\r\n..Ve bir gün bana ihtiyaçları kalmadı..\r\nÖyle mi oluyor gerçekte.. Vermemem mi gerekiyor?.. Hep bir şeyleri eksik mi kalmalı, hep bana bir yerde muhtaç mı olmalılar, beni sevmeye devam etmek için?..\r\nO zaman da sevmek mi olur bu?.. \r\n\"Sana bırakacağım bu kentin \r\nÜç semtinde üç damla göz yaşı döktüm, \r\nBirincisi seni ilk gördüğüm yerdi, \r\nİkincisi seni ilk öptüğüm yerdi \r\nÜçüncüsü... söylemeye dilim varmıyor, \r\nÜçüncüsü bana git dediğin yerdi, \r\nİşte bu mısraları orda karalıyorum\" \r\ndiyor Poe.. \r\nYa da ben, diyorum.. \r\n", "İşte Kutsal İttifak medyası!..\r\n\r\nÖzcan elinde bir CD Rom ile geldi, PSV maçı öncesi.. \"Dinle ağabey\" dedi.. Kanım dondu dinlerken.. İki defa.. Bir, duyduklarıma.. İki, Kutsal İttifak medyasının bu olayı görmezden gelip yok saymasına..\r\nSpor gazeteciliğinin fanatik kulüpçülük adına geldiği yerin bu doruklara ulaştığını, ben, onlara \"Kutsal İttifak\" adını takan ben bile tahmin edemezdim..\r\nProgram 20 kasım gecesi yayınlanmış.. Yani üzerinden nerdeyse 3 hafta geçmiş bulunuyor. Haber Türk'ün Şeref Tribünü adlı programı.. Haber Türk sunucusunun yanında Kemal Belgin ve Sinan Engin oturuyorlar. İkisi de şu anda spor yazarı.. İkisinin de gazeteleri var.\r\nSunucu kardeşim, elindeki Johan adlı dergiyi gösteriyor. Kapağında Van Hooijdonk'un resmi var. Hollanda'da yayınlanan aylık spor dergisi bu.. 2004 yılının mart sayısı imiş. Yani onun da üzerinden 20 aydan fazla geçmiş..\r\nDergide Türk futbolu üzerine altı sayfalık bir bölüm var.. Bu bölümden altı satırı, noter yeminli bir tercümanla çevirtmiş Haber Türk.. Sunucu kardeşim okuyor:\r\n\"Beşiktaş'ın 5 kırmızı kart görüp 4-1 yenildiği maçı hatırlar mısınız?. Bu bizim başkanın (Sunucu adını okumuyor, dergide var) hizmetidir. 'Ben puromu bitirinceye kadar hakem Beşiktaş'tan bir çok oyuncuyu atacak. Bunun için onunla bir takım angajmanlara girdim' demişti.\"\r\nBu sözler kimin?..\r\nPierre Van Hooijdonk'un.. Şampiyonluk yılına imza atan Fenerbahçe futbolcusunun..\r\nİndi mi başınızdan aşağı kaynar sular?..\r\nBitmedi.. Sinan Engin hemen lafa giriyor\r\n\"Ne şaşıyorsunuz\" der gibi ve diyor ki!..\r\n\"Bu Türkiye liglerinde hakem yardımı olmadan şampiyon olunuyor mu?..\"\r\nLucescu yalancı pehlivanlar gibi \"Ben de ben\" diye ortalarda dolanırken, \"Lucescu değil, Sinan Engin yaptı, Beşiktaş'ı şampiyon\" demiştim, NTV'de, yazmıştım Sabah'ta.. Sinan'dan ses çıkmamıştı ama, Beşiktaşlı dostlardan kızanlar, kırılanlar olmuştu..\r\nİşte aylar, aylar sonra, Sinan'dan itiraf da var, Van Hooijdonk'un itirafının yanında..\r\nŞimdi soruyorum size..\r\nBunlar haber değil midir?. \r\nSinan'ın sözleri.. Hele hele Van Hooijdonk'un dedikleri.. \"Serdar Bilgili şampiyonluğu Aziz Yıldırım'a sattı\" diye komplo teorilerini manşetten girenler, Van Hooijdonk'un müthiş açıklamasını niye tek sütun haber yapmazlar?..\r\nBu lafı Van Hooijdonk değil de mesela Hagi, Fener'in değil, Galatasaray'ın şampiyonluğu için etseydi, şimdi dünya yıkılmıyor muydu?.\r\nKonu Fener, okkanın altındaki Aziz Yıldırım olunca \"Tısss\" durumuna düşmek sadece Fenerbahçeli olmakla izah edilebilir mi?. Yoksa için içinde Aziz Yıldırım korkusu, dehşeti mi var?.\r\nFener Başkanı niçin dokunulmaz, bu ülkede, Beşiktaş ve Galatasaray'ın ve de Trabzon'un başkanları yerden yere vurulurken..\r\nBu dergiyi bir senede gören duyan Türk gazetecisi yok mu, Hollanda'da yüzbinlerce Türk yaşarken, hepsinin Hollanda muhabirleri varken..\r\nHadi yok..\r\nHaber Türk'ün patlattığı bombadan hiçbirinin haberi olmaz mı, nerdeyse bir ayda?..\r\nAha Fener Hollanda'ya gitti.. Peşine de sürüyle gazeteci takıp.. Oradan Van Hooijdonk'la resim çektirip gönderdiler gazetelerine.. Birinin aklına gelmedi mi, adama sormak \"Bu ne iş?.. Sen bu lafları ettin mi\" demek.. Ettiyse derinliğine deşmek?..\r\n\"Van Hooijdonk Daum'la konuşmadı\" haber oluyor da, \"Van Hooijdonk'un 'Şampiyonluk Beşiktaş'tan Fener'e dönerken, başkan hakem satın aldı' demesi nasıl hem de oradayken, Hollanda'da, yerli yerinde deşilmiyor, Van Hooijdonk ve dergi yetkilileri ile konuşulup haber yapılmıyor?.. Nasıl üzerine bin köşe yazısı yazılmıyor?.. Gidenlerin hepsi birinci sınıf gazeteci iken.. \r\n\"Haber yapmadılar\" değil.. Yapamadılar.. Ya- pa- ma- dı- lar!.. Siz hâlâ, Fener aleyhine verilmeyen, ama Galatasaray aleyhine verilen penaltıların tesadüfi hakem hataları olduğuna nasıl inanırsınız, bu tabloya bakarak?..\r\n\"Türkiye ligleri, bu medya ile bitmiştir\" dersem çok mu haksızlık etmiş olurum acaba?.. \r\n", "Sen de mi Ümit Kayıhan?..\r\n\r\nSezar'ı bu defa Ümit Kayıhan öldürdü.. \"Bu ülkede beş teknik direktör say\" deseler, çekinmeden listeye koyacağım adam..\r\nMustafa Denizli ve Fatih Terim'den sonra ilk o gelir kafamda.. Milli Takım teknik kadrosunda niye olmadığını hep sormuşumdur.. Niye bir büyük takımın başında olmadığını da..\r\nPazar günü maçı izlerken başımdan aşağı kaynar sular döküldü.. Döken maçın yorumcusu.. Ümit Kayıhan..\r\nHakan'a her biri kendi kafasındaki bir sebeple takıntılı koroya katılmış, ayni aptal sloganı söylüyor..\r\n\"Hakan olmasa, Galatasaray daha iyi, daha etkili oynardı. O var diye tüm toplar onda toplanıyor..\"\r\nDemek sen Ümit Hoca, bir takımın başında olsan, elinde Hakan gibi dünyanın sayılı forvetlerinden biri olsa, \"Toplar onda toplanıyor\" diye oynatmazsın öyle mi?\r\nBöyle bir mantık, böyle bir düşünce, böyle bir yorum olabilir mi?.\r\nG.Saray, dört yıl arka arkaya şampiyon olan istikrar içinde adım adım ilerler ve Avrupa Şampiyonluğuna ulaşırken, Hakan yok muydu o takımda?.. O takımın en etkili, en güzel oynamasını sağlayan adamların başında gelmiyor muydu?. G.Saray'ın ve Türk futbolunun en büyük zaferlerinin altındaki baş imzalardan biri değil miydi?.\r\nFatih Terim'in kurduğu oyun sistemi ve maç taktiği içinde en önemli adam kimdi Ümit Hoca?. Kimdi?..\r\nSenin Gerets'in sahaya geriden top çıkaramayan, orta sahada oyun kuramayan bir takım sürmüşse, bu takım pas diye sadece yana ve geriye oynayabiliyorsa, ileriye topu sadece tepebiliyorsa, nasıl gol atacak G.Saray? Futbol oynayarak geçmekten aciz olduğu orta sahayı nasıl aşıp topu gol bölgesine indirecek?.. Uzun toplarla tabii.. Başka çare var mı? Uzun top kime atılacak peki? Dünyanın en iyi pivot santrforlarından biri Hakan'a..\r\nŞimdi Hakan'ın günahı ne burada Ümit Hocam söyler misin?.\r\nOyunun bu şekilde kurulmasının sebebi, Hakan değil, Gerets'in aczidir. \r\n\"Efendim, geçen hafta Çaykur Rize'ye karşı Hakansız daha iyi idiler..\"\r\nGüldürme beni Ümit Hoca.. Mesele Hakan'ın varlığı yokluğu değil.. Mesele rakip..\r\nÇaykur'la oynamakla, Fener'e karşı oynamak bir mi?.\r\nÇaykur maçına Hakan olsa, belki de gol rekoru yapardı G.Saray. Ne dersin ha?..\r\n\r\n\r\n\r\n\r\n\r\nHakan takıntılı G.Saraylı yazarlar var. Geçen yıl \"Hakan-Bülent\" olayını bilinçli yaratan Ersun Yanal'ın G.Saray'ın yolunu nasıl kestiğini görüp, bu yıl HakanÜmit Karan, Hakan-Necati krizi yaratmak için yangına hem de nasıl körükle gidenler var.\r\nKutsal İttifak medyası, Fener'e rakip G.Saray'ın en büyük silahlarının Hasan Şaş ve Hakan Şükür gibi dünya çapında iki silah olduğunu biliyor ve G.Saray'ı bu silahlardan arındırmak için elinden geleni yapıyor.. Anlıyorum. Bazı ahmak G.Saraylılar bu tuzağa tepe taklak düşüp, Hakan ve Hasan aleyhine protestolar düzenliyor, internette kıyametler koparıyorlar.. Onları anlamasam da kabulleniyorum.\r\nAma senin gibi bu ülkede futbolu en iyi bildiğine inandığım üç beş adamdan birinin bu \"Klişe koro\"ya katılıp ayni şarkıyı söylemesini anlamama imkân yok..\r\nSen de mi Ümit Hoca?.. Sen de mi sırtından vuruyorsun Sezar'ı, kendi ikbalin için?.. ", "Günah sadece yasalarda mı?..\r\n\r\nPolis \"Dur\" işareti veriyor.. Adam gaza basıp kaçıyor. Bir takip sonucu yakalanıyor. Arama sırasında arabada 30 mermisiyle bir Kalaşnikof makineli tüfek bulunuyor. Evine gidiyorlar.. Orda artık ortaokul önlerinde satılmaya başlayan gençlik zehiri Ecstasy haplarından 450 tane bulunuyor. 5 kilo da, bir başka gençlik zehiri.. Esrar.. 5 kilo esrar..\r\nVe savcı karar veriyor: \"Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu'nun 100'üncü maddesine göre, delil olacak nitelikte suç unsurları oluşmadığı, uyuşturucu imal ve ticareti yaptığının tespit edilememesi, delilleri karartma ihtimalinin bulunmaması dolayısıyla tutuksuz yargılanmasına ..\" Kendinizi polisin yerine koyun.. 30 mermi ile bir makineli tabanca.. 450 hap, 5 kilo esrar delil değilse, polis delil diye daha ne bulmalı.. Kaldı ki adamın dosyasında 40 polis kaydı, savcılıkta 31 sabıkası var. Adam suç işlemeyi âdet haline getirmiş.. Bir zanlı adalete daha nasıl teslim edilir? Ruhsatsız otomatik silahla yakalanmak, 5 ile 8 yıl arası hapis gerektiriyor. Kullanacağından fazla uyuşturucu ile yakalanmanın cezası 15 yıla varıyor. Toplam 23 yıl hapis yatabilecek adamı savcı serbest bırakıyor.. \r\nBir başka savcı, ayni 100'üncü maddeden, Van Üniversitesi Rektörü'nü tutuklarken. Üniversite Genel Sekreter Yardımcısı'nı, ölümüne kadar, hâkim önüne çıkarmadan, hapiste tutarken..\r\n100'üncü madde \"Kuvvetli şüphe, tutuklama sebebi sayılabilir\" diyor.. \"Sayılır\" demiyor. Ucu açık. Savcıya kalmış. Van savcısı saygın bir rektörden kuvvetli şüphe duyuyor. İzmir savcısı, 40 sabıkalı kaleşli, zehir deposu adamdan hiç şüphe etmiyor.\r\n\r\n\r\n\r\n\r\n\r\nBursa'da bir sürücü alkollü araba kullanırken yakalanıyor. Kurallar gereği ehliyetine 6 ay el konuyor. Bu altı ay dolmadan, ayni adam, ehliyetsiz olarak kullandığı arabasında ikinci defa alkollü olarak ele geçiyor. Kural iki kez alkollü araba kullananın ehliyetine 2 yıl el konması. Uygulanıyor.\r\nSürücü, hiç sıkılmadan Bursa İdari Mahkemesi'nde dava açıyor..\r\n\"Benim suçum ikinci kez alkollü araba kullanmak değil, sürücü belgesi olmadan alkollü araba kullanmaktır. Olmayan ehliyete ikinci kez el koyamazsınız. Ehliyetsiz araba kullanmanın cezası neyse onu verirsiniz..\" \r\nVe Bursa İdare Mahkemesi \"Sürücü haklı\" trafik müdürlüğünün cezasını iptal ediyor.. \r\nHem de ehliyetine el konmuşken yeniden alkollü araba kullanmak katmerli ağırlaşmış ceza gerektirirken, mahkeme, kanunların ruhunu, mantığını hiçe sayıp, bir kelime oyununa mağlup oluyor.\r\n\r\n\r\n\r\n\r\nŞimdi bakın.. \r\nİlk olaya, kıyamet kopunca, Başsavcı el koydu. Onun gözetiminde yapılan işlemler sonunda, nöbetçi savcının kararı hatalı bulundu ve serbest bırakılan zanlının yeniden yakalanması için talimat çıktı. Polis şimdi eli ile getirip teslim ettiği adamı, bir kere daha arayacak. Atı alan Üsküdar'a geçmedi ise.. Kendinizi o polislerin yerine koyun..\r\nİkinci olay, Bursa Valiliği'nin itirazı üzerine Danıştay'a gitti. Danıştay'da hâkimler var. İdare Mahkemesi'nin kararı iptal edildi. Trafiğin kararı geçerli bulundu. Danıştay \"Yasa, alkollü araç kullanma eyleminin kaçıncı defa işlendiğine bakılmasını amirdir. Bu sırada ehliyetin geri alınıp alınmadığının dikkate alınmasını gösteren bir husus yoktur. Zaten öyle olsaydı, ehliyet geri alma süreci içinde işlenen ikinci, üçüncü alkollü kullanışlarda işlem yapılması imkânsız hale gelirdi\" dedi. \r\n\r\n\r\n\r\n\r\nHaftalardır, AB'ye uyum adı altında çıkarılan Ceza, Muhakeme Usulleri ve İnfaz yasalarını eleştiriyoruz. Eleştirirken de her gün yeni örnekler bulmakta güçlük çekmiyoruz.\r\nAncak bu iki örnek gösteriyor ki, günah her zaman yasalarda değil.. Uygulayanlar da bazen hataya düşebiliyor, çeşitli hukuk adamları taban tabana zıt kararlar alabiliyorlar. Ancak uygulamadaki hataların ardında da, muğlak, her yana çekilebilecek ifadeleriyle lastikli yasaların olduğu da söylenebilir. \r\nVatandaşı, her gün gazetelerde okuduğu, televizyonlarda gördüğü olaylar ilgilendiriyor, sebepleri değil.. Bu örnekleri yoğun şekilde yaşayan ülke insanlarının, Adalete güvenleri sarsılıyor. Hakka, hukuka inançları yok olmaya yüz tutuyor.\r\nBütün bu yasaların ardında, onları hazırlayan hükümet, özünde de Adalet Bakanı Cemil Çiçek var.\r\n\"Hapishanede ipin ne işi var\" sorusuna \"İp olmasa çarşafla kendisini asardı\" gibi hukuk ve adalet tarihine geçecek ve gelecek yıllarda Hukuk Fakülteleri ders kitaplarına konacak bir yanıt veren Cemil Çiçek, belki de Allah'tan bu konuda konuşmuyor ve ısrarla susuyor.\r\nYa söyleyecek lafı olmadığından.. Ya da eskilerin dediği gibi \"Kabullendiğinden..\" Ben gene de soruyorum.. Sormaya da devam edeceğim.. \r\nKamu vicdanı fevkalade rahatsız, Sayın Çiçek.. Ya sizin vicdanınız?.. Ya sizinki?. Tüm bu olup bitenler, sizin vicdanınızı hiç mi rahatsız etmiyor?.. Sizde \"Adalet duyusu\" mu yok, yoksa?.\r\nO zaman siz nasıl \"Adalet\" Bakanısınız?.. ", "Şımarık Belçikalı.. Kendine gel!..\r\n\r\nBirisi ad söylemeye cesaret edemeyip, başka yollardan açık seçik herkesin tahmin ettiği birini tarif edince üzerine alınmayanlardan değilim.\r\nAncak.. Bana yapılan saldırıların pek çoğuna değer vermediğim için omuz silker geçerim. Bana saldırarak gündeme girmek, beni yanıta zorlayarak düzeylerini bana eşitlemek, benimle tartışmaya girmiş olma onuruna erişmek çabasındakilere alet olmam.\r\nİşgal ettikleri yer ya da kişilikleri açısından anlam taşınlar muhatabım olur ancak.\r\nBelçikalı şımarık adama, benim ve Erman'ın şahsında Türk spor basınına çirkin saldırısına hak ettiği yanıtı vermem kişiliğinden değil, G.Saray teknik Direktörü olarak işgal ettiği yerden dolayıdır. \r\nBu ülkede eğer, kuruluş amacını, var oluş sebebini bilen bir Türkiye Spor Yazarları Derneği (TSYD) olsaydı, bu yanıtı, çok daha önce onlar verirlerdi.\r\nNe var ki, TSYD Turnuvası'nı oynatıp kasaya milyonlar atabilmek uğruna başlayan \"Ödün verme\" dönemi, bu turnuvayı yeniden ihya etme hayalindeki bugünün yöneticiler sayesinde hortladı. Şimdi, üç büyüklerin herhangi bir görevlisi, spor yazarına saldırdığında, öbür yanaklar çevriliyor, ya da çevrilmesi isteniyor. \r\nBay Gerets, \"Şezlong yazarları\" dedi. Bu terim, 2000'den bu yana stada gitmeyi reddeden benim için, bana saldırı amacı ile çıkarılmıştır.\r\nKalmadı.. Teknik kadroya yönelik eleştirilerim aynen tekrar edilerek, hedefin \"Yazarlar\" değil, \"Belli bir yazar\" olduğunun altı çizildi.\r\nGerets, nihayet doğru dürüst kazandığı bir maç sonucunun verdiği rahatlık içinde, hiç gereği yokken ve bu yönde bir soru yöneltilmemişken konuştu. Eleştirilerime yanıt veremeyen Milliyet de, bu sözlere mal bulmuş mağribi gibi sarıldı. G.Saray teknik Direktörünün sözlerini Milliyet'ten aynen naklediyorum..\r\n\"Şimdi burada futbolu bilmeyen bazı kişilere bir şeyler söylemek istiyorum..\" Bay Gerets'in \"Futbolu bilmeyen kişiler\" dediği gazetecinin, tam adres tarif ederek Hıncal Uluç olduğunu yazının başında anlatmıştım.\r\nŞimdi tekrar ediyorum.. Gerets'in \"Futbolu bilmemekle\" itham ettiği gazeteci benim. Ve diyorum ki..\r\nNe Hıncal Uluç'un, ne de bir başka Türk Spor Yazarının futbolu bilmediğini iddia etmek, Bay Gerets'in haddi ve hakkı değildir.\r\nFikirlere fikirle yanıt verme hakkı sonuna kadar vardır, o ayrı..\r\nNe var ki Bay Gerets Türkiye'yi ve Türkleri nasıl horladıklarını, AB sürecinde çok daha yakından gördüğümüz tipik bir Avrupalı tavrı ile, ikinci sınıf gördüğü Türk insanını kategorize etme küstahlığı içindedir.\r\nAvrupa'nın Türklere bakışı içinde Belçika'nın ayrıca özel bir yeri olduğunu da, Fehriye Erdal duruşması ortaya koymuştur. Yakalandıktan sonra bir terör örgütünün sloganlarını haykıran, ayni örgütün simge işaretlerini mahkeme salonunda bile tekrarlamaktan çekinmeyen kanlı katil, \"Kullandığı silah yarı otomatikti\" gibi akıllara seza bir gerekçe ile terörist sayılmamış ve tahliye aşamasına gelmiştir. Öldürülenler Türkiye'nin değil, Almanya'nın, hele \"Geri zekalı\" fıkralarını Belçikalılar üzerine kuran Fransızların saygın işadamları olsaydı, Belçika gene bu tavrı mı takınırdı, tahmin edersiniz.\r\nBay Gerets.. Hıncal Uluç tam 48 yıldır bu ülkede futbol yazmaktadır. Futbolu bilmeyen birine, Belçika'da bile 48 yıl yazı yazdırmazlar. Çünkü okunmaz.. Hıncal Uluç, tam 8 yıldır, bu ülkenin en saygın futbol programının konuşmacısıdır. Futbolu bilmeyen biri, Belçika'da bile 8 yıl konuşturulmaz. Çünkü izlenmez..\r\n3-0'lık skorun ve Türk'e tepeden bakan bir Avrupalı, bir Belçikalı olmanın şımarıklığı içinde beni, ya da bir başka Türk spor yazarını futbolu bilmemekle itham etmeniz, en hafif ifade ile saygı ve terbiye eksikliği ifade eder.\r\nBay Gerets, Maraton bu ülkenin en çok izlenen futbol programıdır. Kazandığı ödüller yaşadığınız köşkü doldurur. Seversiniz, sevmezsiniz, Erman Toroğlu bu programın yıldızıdır. Erman, Kale Arkası'ndan başlayarak bir televizyon yıldızıdır. Doğrudur, aklına geldiği gibi konuşur, argo konuşur, belden aşağı konuşur. Kale Arkası'nda kırdığı potları düzeltmekten bir hal olurdum. Bu yüzden şimdi Şansal'ın neler çektiğini çok iyi biliyorum.\r\nAncak Bay Gerets, eğer Maraton programına katılmayı kabul etmişseniz, Erman'ın sorduğu soruya yanıt vermek zorundasınız. Gene 30 kazanmış olmanın şımarıklık ve rahatlığı içinde, küstah bir tavırla ders vermek, Erman'ı aşağılamak değil.\r\nBay Gerets, Siz G.Saray'ın teknik direktörüsünüz. Avukatı, sözcüsü, yöneticisi değil.. Erman G.Saray'a karşı bir yanlış yapmışsa bunun hesabını soracak kurum yönetimdir. Siz, spor yazarları arasında bir ayrım yapma, ceza verme hakkına ve haddine sahip değilsiniz. İstemediğiniz programa çıkmazsınız. Hakkınız.. Ama çıkıyorsanız, sorulara yanıt verirsiniz. Ortamı uygun bulup saldırıya geçme hakkınız yoktur. Bay Gerets, G.Saray sezona göze fevkalade hoş gelen her maçta ortalama 25 pozisyon getiren bir hücum futbolu ile başladı. O dönemde hakkınızdaki en iyi eleştirileri ben yaptım.. Benimle buluşmak, konuşmak için aracılar görevlendirdiniz.\r\nSonra birden bu hücum futbolu rakipten önce sizi korkuttu. Kutsal İttifak medyasının oyununa gelerek, belki de onlara yaranmak ve yerinizi sağlamlamak için Hakan'ı kenara alıp, hücum futbolundan vaz geçtiniz ve G.Saray'ın Trömsö gibi, Türkiye'nin ancak üçüncü liginde oynayacak bir köy takımına elenmesine sebeb oldunuz. G.Saray'a maddi manevi en büyük darbeyi vurdunuz.\r\nYanlış yönde olduğunuzu lafı hiç dolandırmadan söylemeye başladım. Buluşmak için can attığınız adam birden \"Futbolu bilmeyen\" oldu.\r\nBay Gerets, Merak etmeyin.. Benim eleştirilerimde kişisel sempati ve antipatilerim asla rol oynamaz. En yakın dostumu en ağır şekilde eleştirir, en sevmediklerimi göklere çıkarabilirim. Ben insanların benimle ilişkilerini değil, ortaya koydukları performansı eleştiririm.\r\nBaşarılı olduğunuzda hak ettiğiniz övgüleri gene alacağınızı göreceksiniz.\r\nHaddinizi ve haklarınızı bildiğiniz sürece, bir daha böylesi yazıların da muhatabı olmazsınız. Ve son olarak..\r\nErman'dan istediğiniz \"Özür\"ü şimdi ben sizden bekliyorum!. \r\n", "Bu kanunlarda yanlış var!..\r\n\r\nDört kişiler.. Fena halde tehlikeli araba sürmeleri ile dikkati çekiyorlar, İstanbul'un ana caddelerinden birinde..\r\nBir Emniyet Müdürü durduruyor onları.. Müdüre saldırıyorlar, tekme tokat.. Başka polisler devreye giriyor. Polisin silahını alıp ateş ediyorlar.. Sonunda müdürün yanındaki biber gazı ile tehlikesiz hale getiriliyorlar. Yapılan kontrolde zurna gibi sarhoş çıkıyorlar..\r\nŞimdi suçlara bakın.. \r\nAlkollü araba kullanmak.. Tehlikeli araba kullanmak.. Polise engel olmak.. Polise saldırmak. Polisin silahını gasp edip ateş etmek.. \r\nKarakolda yapılan kontrolde bir de sabıkalı çıkıyor adamlar..\r\n.. Ve sonuç..\r\nŞişli Adliyesi'nde ifadelerini alan nöbetçi savcı hepsini serbest bırakıyor.. \r\nSuçların pek çoğu ölümcül..\r\nSarhoş, tehlikeli araba kullanıyorlar, ana caddede.. Kaza olsa, maazallah!.. Polisin silahını gasp ediyorlar.\r\nEmniyet Müdürü bir eli ile tabancayı tutan ele yapışırken, öbür eli ile biber gazı sıkıyor.. Sıkamasa.. Tabancayı tutan el kurtulsa, müdür gitti.. Ya da yoldan geçen.. \r\nŞimdi eğer yasalar, böylesine zincirleme suç işleyen sabıkalıları anında serbest bıraktırıyorsa, Sayın Adalet Bakanı Cemil Çiçek, bu yasalarda bir yanlış var demektir. \r\nŞimdi bunlar tutuksuz yargılanacaklar. Bilemedin, paraya çevrilen 10 gün hapis cezası alacaklar, o da ertelenecek..\r\nYani, yaptıkları her şey yanlarına kâr kalacak.\r\nYani, bu ülkede, arabaya sarhoş binip milletin can güvenliğini tehdit edecek gibi sürmek serbest.\r\nYani, kontrol eden polise karşı koymak, onun talimatlarına, tekme sille saldırarak cevap vermek serbest..\r\nYani, polisin tabancasını gasp edip polise ateş etmek, bu tabanca ile polisi tehdit etmek serbest.. \r\nTürkiye bir suçlar ve suçlular cenneti oluyor, Sayın Adalet Bakanı.. \r\nAB'ye uyacağız diye ülkede, anarşi, ülkede gücü gücü yetene hukuku mu yaratıyoruz?.\r\nTürkiye nereye gidiyor, Sayın Çiçek?.\r\nBu arada bir sorum da nöbetçi savcıya tabii..\r\nSaldırıya uğrayan Emniyet Müdürü değil de siz olsa idiniz, gene ayni kararı verir miydiniz?..\r\nYoksa \"Hiç değilse bir gece nezarette yatsınlar da akılları başlarına gelsin\" diye, mahkemeye sevk eder, tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakma işini yargıca mı bırakırdınız, bundan da emin olmak isterim..\r\nÇünkü bu ülkede uçağa giren yargıç ve savcıların üzerini aramak suçundan tutuklanan polisler biliyorum da.. ", "Atilla Dorsay'la ayni gazetede yazmak..\r\n\r\n\"Keşke bir vakfım olsaydı da, Atilla Dorsay'a çoktan beri hak ettiği \"Ömür Boyu Başarı Ödülü\" verebilseydim\" dedi Erkan Özerman ve o şirin salonu dolduran, çok seçkin, çok özenle seçilmiş davetliler yürekten alkışlamaya başladılar..\r\n\"Ah Erkan ah\" dedim, içimden.. \"Yolumu kesmesen şimdi ben olurdum, Atilla'nın yerinde..\" Efendim hikaye şu.. 1950'li yılların sonları.. Minicik bir kadro ile Yeni Gün gazetesini çıkarıyoruz Ankara'da.. İyi de çıkarıyoruz ha.. Bakın \"Çıkarmaya çalışıyoruz\" gibisinden yapmacık tevazu lafları etmiyorum..\r\n\"Sakın ha..\" demişti Cihat Bey bir defasında yeri düşünce.. \"Çalışma evde yapılır. Halkın önüne çıkıyorsan, hazırsın demektir. Değilsen çıkma efendi..\" \r\nBu yüzden şarkıları söylemeye, programları sunmaya çalışanlara çok kızarım mesela..\r\nSpor sayfası benim başımda.. Yetmiyor.. Merakımı biliyor ya, M. Ali Ağabey (Kışlalı) \"Gittiğin filmleri ve oyunları da yazacaksın\" deyince, sinema ve tiyatro yazmaya da başladım. Kasım kasım da kasılıyorum, yazıyorum diye.. Birgün bu Erkan geldi gazeteye.. Ukala.. Uzaktan, çok dolambaçlı akrabam da olur..\r\nO günkü sinema yazımı önüme attı.. Sultani okumuş, Fransız kültürüne aşina ya, züppe.. \r\n\"Kritik üç türlü olur.. Kritik popüler, kritik spektaküler, kritik entelektüel.. Seninki bunların hiçbiri değil.. Seninki bir bilmem ne değil..\" \r\nHevesim kursağımda, meydan da Atilla'ya kaldı.. Meğer Sultanili sınıf arkadaşı imiş. Onu salmak için meydana benim yolumu kesermiş, onu o anda anladım, 40 yıl sonra..\r\nSeni Erkan seni!..\r\nŞaka yeter!.. Erkan müthiş bir şey yaptı o gece.. \r\nAtilla Dorsay'a başka kişilerin, başka kurumların çoktan vermesi gereken bir ödülü, bu ülkenin önde gelen bir sanat ve kültür adamı olarak kendisi verdi.. \r\nAtilla'nın yakın dostları oradaydık.. Tahminlerimin çok ötesinde bir duygusal gece oldu.. Özellikle de benim için..\r\nDavetliler arasında bulunan sanatçılar, çok güzel şarkılar armağan ettiler Atilla'ya, ama beni vurdular en çok.. Ege \"Biteceğini bile bile bu aşka başlamam\" diye başladı.. Oysa ben biteceğini adım gibi bilerek başlamıştım sonuncusuna.. Aşkın sonu düşünülür mü?.. Düşünülse aşk olur mu?.. Ardından \"Yüzlerce sarılsam, binlerce sevişsem, ayrılığı sindiremiyorum\" diye bir şarkı.. Son bestesi imiş.. Enfes.. Salon nasıl tıss.. Ege'nin dışında sinek uçsa duyulur.. Müthiş bir şarkı, \"Ayrılığı sindiremiyorum!.\" Ben de Ege.. Ben de..\r\nSonra dünya tatlısı Deniz Seki, \"Aşk\" dedi.. Aşkı anlattı, gene kalplere damardan girerek.. Ve Erol Evgin kapadı geceyi ve içimi..\r\n\"Herkes birşeyler aldı götürdü benden\r\nKimi umutlarımı\r\nKimi inançlarımı\r\nKimi en güzel duygularımı\r\nSen başkalarına benzeme sakın\r\nHep böyle kal hep böyle kal\r\nHep bana yakın..\"\r\nDiyordu Erol.. Ben, benden çok şeyler alıp gideni, ondan öncekilere tıpa tıp benzeyeni düşünürken..\r\nHep öyle kalacak kadın var mı dünyada?..\r\n\r\n\r\n\r\n\r\n\r\n\"Ülkü Tamer'i ve geçmişin sinemalarını anlatan pazar yazın harikaydı\" dedim, Atilla'ya.. Her yazısı harika.. Türkçe bu kadar güzel olur.. Kültür yazının içine böyle lezzetle yerleştirilir ancak.. Atilla'yı sinema içine sıkıştırtmak haksızlık.. Müzik yazılarının en güzelini yazar o.. Hayatı ve kenti anlatacak ender adamlardır.. Bir ara ilavede yer açmışlardı Metropol yazılarının tadını unutamam..\r\nİmzasını gazetede her gün hasretle aradığım adamdır Atilla..\r\nAyni gazetede yazıyor olmaktan gurur duyduğum adamdır.. \r\nAdamdır!.\r\n", "Aslında bu adı duymak bile tüylerimi ürpertir. İnsanlardan nefret etmek gibi bir adetim yok. İstesem de edemem pek.. Ama birkaç isim var listemde.. Adnan Hoca bunlardan biri.. Etrafına topladığı \"Mürid\" adlı gençlere ise acırım.. Öfke dolu bir acıma..\r\nO zaman nasıl oluyor da Adnan Hoca'ya teşekkür eden bir yazıyı kaleme alıyor ve sayfamın tepesine koyuyorum..\r\nSöyleyeyim..\r\nAdnan Hoca, Türk Hukuk sisteminin nasıl laçka olduğunu kanıtlayan adamdır.. Yıllardır bunu anlatmaya çalışıyor, son haftalarda yoğun bir şekilde bunu başta Adalet Bakanımız, sorumluluk duyusu olan, olması gereken herkesin kafasına sokmaya uğraşıyordum.. Hacet kalmadı. Adnan Hoca, Türkiye Cumhuriyeti'nde hukukun ne kadar boşluklarla dolu, işini bilen usta ve kurnaz ellerde nasıl bir oyuncak, gereğinde nasıl bir silah gibi kullanılacağını şaşmaz bir şekilde ispat etti. Benim bin yazı ile yapamayacağımı yaptı. Teşekkürüm ondan..\r\nŞimdi hukuka bakın..\r\nBeş yıl önce zamanın İçişleri Bakanı Sadettin Tantan'ın bizzat yönettiği bir operasyonla Adnan Hoca ve takımına yapılan baskınları, bu baskınlar sonunda ortaya çıkanları, televizyonlara yansıyanları hatırlayın..\r\nNe oldu?.\r\nAdnan Hoca mahkemeye verildi.. Ama tek, bir tek duruşması yapılmadan kurtuldu. Adnan Hoca'nın Türk Hukuk sisteminin boşluklarını çok iyi bilen avukatları, davayı mahkemeden mahkemeye taşıdılar. Her mahkemede yargıçları reddettiler.. Bunların hepsinin kazandırdığı zamanla beş yıl geçti. Adnan Hoca'nın tüm yaptıkları zaman aşımına girdi ve dava bir dakika görüşülmeden sona erdi.\r\nBütün dosyalar mahkemenin elinde iken zaman aşımı?.. Olacak şey mi?.\r\nTürkiye'de oldu.\r\nAma Adnan Hocayı dava edenler, böyle rahat kurtulamadılar.. Baskın sonrası Hoca aleyhine dava açan yığınla insandan pek çoğu zaman içinde nedense (!) davalarını geri aldılar.. Aslan yürekli bir genç kız, Ebru Şimşek ve Fatih Altaylı dışında.. Niye geri çektikler ötekiler, hesabını vicdanlarına versinler.\r\nNe var ki davasını geri almayanların başına gelmedik kalmadı. Ebru Şimşek aleyhine açılan davaların sayısı dünya rekorlarına ulaştı. Altaylı mahkemeden mahkemeye koşturuldu. Operasyona karar veren ve yöneten Sadettin Tantan, hala Adnan Hoca ve müridleri tarafından açılan yığınla davanın sanığı, sürünüyor. Operasyonu yürüten zamanın İstanbul Emniyet Müdürü Hasan Özdemir'i, AKP iktidarı kızağa çekti. Onun da yığınla davası var, hocacılar tarafından açılmış..\r\nİşte Türk Hukuk Sistemi bu.. Adnan Hoca ve müridleri serbest.. Onları izleyenler, adalete teslim edenler, sürünüyor. Dava açanlar, Türk hukuk sistemi kullanılarak açtıklarına pişman ediliyor, başlarına gelmedik kalmıyor.\r\nTürk Ceza, Türk Ceza Muhakemeleri Usulü, Türk İnfaz yasaları Adnan Hoca ve avukatlarının elinde oyuncak edilmiş, gereğinde de silah gibi kullanılmış. Olayın üzerine giden gazeteler ve gazeteciler, açılan yığınla dava, gönderilen yığınla tekziple bezdirilmiş, bıktırılmış, caydırılmış.\r\nTürk Hukuku Adnan Hoca ve adamlarını aklamak, onların üzerine gidenleri yok etmek için hem de nasıl kullanılmış..\r\nSayın Adalet Bakanı Cemil Çiçek!.. Ben yazdım siz hep sustunuz.. Tek satır, tek kelime yanıt vermediniz. Veremediniz..\r\nPeki bu tablo da mı yüzünüzü bir zerre kızartmıyor?.\r\nBu tablo önünde de mi susma hakkınızı kullanacaksınız.\r\nSiz nasıl bir Adalet Bakanısınız?.\r\nSuçluları koruyan, masum ve mazlumları ezen bu hukuk sistemine \"Adalet\" demeye daha ne kadar devam edeceksiniz?. \r\n", "Bir gün fotoğrafları bir Türk çeker\r\n\r\nİki ay kadar oluyor.. Pirelli 2006 takvimine Jennifer Lopez gibi bir dünya starı yanında, Gisele Bundchen ve Kate Moss gibi top modellerin poz verdikleri açıklandığında bir magazin muhabiri sormuştu..\r\n\"Hıncal Bey, Pirelli takvimlerinde bir gün bir Türk model görebilecek miyiz?.. Hem bizim kızları, hem Pirelli Takvimlerini iyi biliyorsunuz, yoksa, bizde o takvime girecek düzeyde biri mi yok?.\" Dedim ki, \"Var.. Hem de yığınla var. Mesele kızlarda değil, çalışan fotoğrafçılarda.. Onlar, bildikleri, tanıdıkları ile çalışmayı tercih ediyorlar.. Yoksa yazın herhangi bir plaja gidin, o takvimde yer alacak bir sürü kız görürsünüz. Poz verenler kuş kondurmuş tipler değil.. Esas olan fotoğrafçı.. Onun sanatı.. Bir gün bir Türk fotoğrafçısı görev alırsa, o zaman bir Türk kızını da takvimde görürüz.. Yani önce model değil konu.. Önce fotoğrafçı..\" Allah mı söyletmiş ne?.. Pirelli 2006 sunumu için Paris'e gittik, basın toplantısına oturduk ki, fotoğrafçı Türk.. Daha doğrusu çekimleri yapan iki kişilik ekibin, hali tavrı ile de açıkça belli şefi, Mert Alas (Aslı Alaş tabii) bir Türk.. Ama takvimde gene de bir Türk yok..\r\nBenim kafamdaki soruları Ali Atıf Hoca sormuş, Mert'e.. Anlattı, Hoca..\r\nMert 1971 doğumlu bir Türk.. İngiltere'ye taşınmış öğrenci yaşında.. Bir daha da Türkiye'ye hiç dönmemiş, 15 yıldır.. \"Bu takvimde yer alanların hepsini Marcus ile (Ortağı) birlikte seçtik. Önerdiklerimizin hepsini Pirelli aynen kabul etti\" deyince, Hoca soruyu yapıştırmış: \"Neden bir de Türk kızı seçmedin o zaman?..\" \"Hiçbir Türk model tanımıyorum ki.. Bir fotoğrafçı için Pirelli takviminde görev almak, Oscar ödülü falan kazanmak gibidir. Harika bir çalışma yapıp bu fırsatı değerlendirmeliydik. Harika çalışma ise, ancak fotoğrafçı ile fotomodelin birbirlerini çok iyi tanıdığı, frekansların uyuştuğu ortamlarda olur..\" Pirelli'de Türk modelle çalışmamış Mert ama, baharda falan Türkiye'ye gelecek, birkaç Türk kızını defterine yazacak ve bundan sonraki uluslararası çalışmalarında onları lanse edecekmiş..\r\nMiş de miş.. Pirelli için fırsat kaçtı.. Bir daha bekle ki, bir Türk fotoğrafçı daha görev alsın..\r\nAma Mert ile Marcus dünyaca ünlü moda dergileri (Vogue, W başta..), dünyaca ünlü modacılar (Louis Vuitton, Armani, Cavalli başta) ve dünyaca ünlü parfümcüler (Gucci, Yves St. Laurent, Givenchy, Lancome başta) ile devamlı çalışıyorlar.\r\nMert sözünü tutarsa, gerçekten bir iki top modelimiz, ya da kendi keşfedeceği kıza dünya kapılarını fena halde açabilir..\r\nYarın devam edeceğiz tabii. Rahmetli Eşref Şefik Üstadımız bir Paris gezisini kırk yıl anlatmıştı, \"Ben Paris'teyken..\" diye başlayarak.. \r\n", "Teşekkürler Sakıp Ağam!.. Teşekkürler..\r\n\r\nŞemsiyemin altına sığınmış, kapıya doğru koşarken, yanaklarımda bir nem hissettim.. Yağmur damlası düşmüş olmalıydı.. Ya da..\r\n\r\n....................\r\nKalabalıktı binanın önü.. Adım atması güç.. Hani belediye otobüsü gibi derler ya, işte öyle.. O kalabalığın içinde elimi elinin içinde buldum, Sakıp Ağamın.. \"Benimle gel Hıncal\" diye fısıldadı kulağıma.. \r\n\"Şimdi kapı açılınca millet içeri yığılır, bir şey göremezsin.. Sana müzeyi ben gezdireyim..\" \r\nMüze dediği, düne kadar onun evi.. Buradaki davetlere katılmışlığım var.. Sakıp Ağamın evken bana gezdirmişliği var.. \"Daha yatağından doğruluyorsun, Boğaz ayaklarının altında\" diye lezzetle anlatışı var.. O muhteşem Atlı Köşk'ü müze yapmış işte..\r\nÖlümün çaresi ölümsüzlük.. Ölümsüzlük bu işte.. Ardında dünya durdukça duracak bir miras bırakmak.. Tarihe, kültüre, insana, insanlığa bir miras.. Ağam binayı kat kat dolaştırıyor, \"Bak\" diyor, gösteriyor, anlatıyordu.. Ama açık söyleyeyim.. Ben anlattıklarından ve gösterdiklerinden çok onunla ilgileniyor, ona bakıyordum.. Nasıl çocuklar gibi şen, nasıl çocuklar gibi neşeli, çocuklar gibi coşkuluydu.. Binayı ve sergiyi nasılsa daha çok görecektim. O an, o Sakıp Ağamı izlemek çok daha ilginçti..\r\n\r\n...............................\r\nSakıp Ağa sağlık durumunun bozulduğunu biliyor, bu yüzden müzesi ile ilgili çalışmaları hızlandırıyordu.. Ülkenin en iyi müzecilerinden Nazan Ölçer'i işin başına geçirirken ona şöyle demişti: \r\n\"Öyle mükemmel bir müze yapalım ki, orada günün birinde 'Picasso' bile sergilenebilsin.\" \r\nNazan Ölçer ilerleyen hastalığı süresince, her konuşmalarında \"Picasso gelecek değil mi\" dediğini anlatır.. \"Elbette gelecek\" diye yanıt verirmiş Ölçer.. \"Elbette gelecek..\" Geldi sonunda Picasso, Sakıp Ağamın belki de sırf onu düşünerek yaptığı müzesine sonunda geldi..\r\n\r\n.....................................\r\n\r\nŞemsiyemin altındayken ıslanan yanağımı elimle şöyle bir silerken içerdeki kalabalığa baktım..\r\nSakıp Ağamı görür gibi oldum birden, o hengâmede..\r\nOrdaydı..\r\nElinin sıcaklığını avuçlarımda hissettim, bir daha..\r\nBu defa ben fısıldadım kulağına.. \r\n\"Teşekkürler Ağam.. Teşekkürler.. Bak Picasso İstanbul'da!..\"\r\n", "Sinemanın en güzel kitabı..\r\n\r\nMüthiş.. Harika.. Dünya güzeli.. Eğer sinemayı seviyorsanız benim gibi, hemen alın başucunuza koyun.. Canınız sıkıldıkça açar, bakarsınız.. Hoş bir nostaljiye kapılır gider, eski günleri yaşarsınız.. \r\n\"Ölmeden Önce Görmeniz Gereken 1001 Film!..\" \r\nAdı böyle.. \r\nYaşıma bakarsanız, kitap elime geç geçmiş.. 1001 filmi izlemeye pek vaktim yok..\r\nAma sinema merakımı bilirseniz eğer.. \r\nSessiz sinema devrinden seçilenleri bir kenara bırakın.. Ben bu filmlerin çoğunu gördüm..\r\nSinemayı bu kadar sık, bu kadar iddialı yazma cesaretini de burdan alıyorum ya.. Daha üç film izlemiş yeni yetme, kerameti kendinden bir sıfatla \"Eleştirmen\" oluyor da, 60 yıldır hemen her hafta, çoğu zamanda hemen her gün sinemaya giden Hıncal niye susacak?..\" \r\n1001 filmin içinde her tür var.. Sanmayın ki, snob eleştirmenlerin kimse tarafından izlenmeyen filmleri seçilmiş.. Tersine.. Popüler sinemanın en güzel örnekleriyle beraber..\r\nFal tutar gibi rasgele bir sayfa açtım.. \"Singing In The Rain\" çıktı.. Yağmur Altında.. En sevdiğim, seyretmeğe doyamadığım filmlerden biri.. Hele filme ad olan şarkıyı söylediği sahne, Gene Kelly'nin.. Şakır şakır yağan yağmur onu ıslatmıyor.. Çünkü içi aşk, sevgi dolu o an.. Öyle mutlu ki.. Kaldırıma inip çıkarak dans ederken söyler, yağmur içine işlerken..\r\nÇok severdim Gene Kelly'yi.. Çıplak gözle görme mutluluğuna da eriştim sonunda.. 1994 Dünya Kupası'nda Los Angeles'te Üç Tenorlar konserindeydim.. Sahnenin en önünde oturuyordu Gene Kelly.. Yanında da Frank Sinatra..\r\n\"Hollywood'a Saygı\" diye bir bölüm vardı konserde.. Pavarotti, Domingo ve Carreras en ünlü film şarkılarını söylüyorlar..\r\nBirden Sing In The Rain başladı.. Dev bir ekran var.. Gene Kelly'nin yüzü belirdi ekranda.. Ağlıyordu galiba.. Öylesine duygulanmıştı. Şarkı bitince, yanında duran karısının desteği ile ayağa kalkabildi.. 83 yaşındaydı. Ertesi yıl öldü..\r\n1001 film içinde bir Türk Filmi de var.. Yol.. Şerif Gören'in, Yılmaz Güney senaryolu filmi..\r\nBir de adı Türk olan film.. Turks Frut ya da Turkish Delight.. Sinemada aşırı şiddet ve erotizmin öncüsü diye anılır, Paul Verhoeven'in filmi.. Zamanında (1973) büyük gürültüler koparmış, övüldüğünden fazla eleştirilmişti. Kıymeti sonradan anlaşıldı. Görmedim. Bizim sansürden geçmedi. Avrupa'da biz ordayken oynarmış. Cüneyt Koryürek tespit etmiş. Ama hava basmayı sever \"Ben yaptım, siz yapamadınız\" demeye bayılır. Gizlice tek başına gitmiş, dönüş yolunda ballandıra ballandıra anlatırken, filmi seyretmekten daha çok zevk aldığını belliydi.\r\nKitaptaki eleştiriyi okuyunca karar verdim. Dışarı gidersem DVD'sini bulacağım..\r\nBu arada.. Merak etmeyin.. Midnight Express yok.. \r\nÖn Kapağında Hitchcock var.. Sapık.. Psycho.. Arka kapakta Rüzgâr Gibi Geçti..\r\nCaretta Kitapevi hazırlamış Türkçe'sini, Belma Taş editörlüğünde.. Harika bir baskı.. Fotoğraflar enfes.. Dünyanın en ünlü eleştirmenleri tarafından yazılan film yazıları çok güzel Türkçe'ye aktarılmış..\r\nDünya güzeli bir sinema kitabı.. Gerçekten harika.. Bu hafta sonumu onunla geçireceğimi bilin.. \r\n", "Vali ve Belediye Başkanı'na son çağrı..\r\n\r\nSevgili Muammer Güler dostum, İstanbul Valisi.. Ve de Sevgili Kadir Topbaş dostum, İstanbul Belediye Başkanı.. \r\nSizi çarşamba gecesi Başbakan'ın yanında gördüm. Fener Stadı'nda bir yerlerde nasıl mutlu kurdele kesiyordunuz.. Demek ortada kamusal bir yarar olunca makamınızı terk ediyor, birlikte iş yapıyorsunuz.. Ordan cesaret alarak bu daveti yapmaya karar verdim..\r\nHaftaya salı günü, yani 25 Ekim, saat 12.30 ile 14.00 arası uygun gördüğünüz bir saatte Sabah gazetesinde buluşabilir miyiz?.. \r\nYarım saatlik bir gezi yapacağız birlikte ve ben size bu kenti ve bu kentin insanını nasıl sahipsiz bıraktığınızı çıplak gözlerinize göstererek kanıtlayacağım.. \r\nBakın Sayın Vali ve Başkan..\r\nKonumuz bu kentin tüm insanlarını ve kurallarını, bu arada siz devlet ve yerel yönetim otoritelerini de hiçe sayan, adam yerine koymayan galeriler..\r\nAylar, yıllardır süregelen, pervasız, aldırışsız, \"Kanun da devlet de benim\" diyen uygulamalar..\r\nBunların işgal ettiği kaldırımlar yüzünden ana cadde trafiği içinde yürümek zorunda kalan halkın her gün sizlere nasıl dua (!) ettiğini bilemezsiniz.. Ben biliyorum..\r\nBakın kış geliyor.. Yollarda yürümek daha da tehlikeli bir hal alıyor.. Hele özürlüler, yaşlılar ve çocuklar için.. Ama ortada \"Otorite\" olmadığı için ne yazık ki başka çareleri yok. Karda, yağmurda, bu çamur sıçratan arabaların arasından evlerine, işlerine, okullarına gitmek zorundalar. Siz işinizi yapmadığınız, bu rezaleti yıllardır, tüm uyarılarımıza rağmen görmezden geldiğiniz için başka çareleri yok..\r\nSayın Vali, Sayın Başkan.. \r\nBiriniz atanarak, biriniz seçilerek bu kentin ve halkın yöneticiliğine geldiniz. O zaman yönetin. O zaman kuralları uygulayın.. Suçu kimseye atmadan, \"Ben sorumlu değilim\" demeden, İstanbul'a ve İstanbullu'ya sahip çıkın.. Göreviniz budur..\r\nSayın Vali.. \r\nTrafik Müdürünüze sorun bakalım, bir yılda İstanbul'da çekilen araba sayısı kaçtır?.. Sonra tekrar sorun.. Kaldırımları işgal eden galeri arabaları neden çekilmez?.\r\nSayın Başkan.. \r\nZabıta müdürlerinize sorun, her yıkılan zavallı vatandaş kondusu kaçtır?.. ve tekrar sorun.. Galerilerin yıkıp rampa haline getirdikleri ve dükkanlarına kattıkları kaldırımlar, neden eski haline getirilmez?.\r\nBana söylenenleri naklediyorum.. \r\nİki sebebten.. \r\nBirincisi galericiler, bu pervasız ve yıllardır devam eden açık kural ihlallerinin bedellerini adamlarınıza ödüyorlar. Görmeme karşılığı sebeplenme.. \r\nİkincisi.. Galericiler arasında, kara para aklamak için bu dükkânları açan yeraltı dünyası şöhretleri var. Tehdit ediyorlar. O zaman sizin adamlarınız yöreye uğramıyor bile.. \r\nRüşvet ve tehdit.. \r\nBana bu konuları kurcalamamam için rüşvet teklif edilmedi, ama uyarıldım, oradan biliyorum.. \r\nDevletin, yerel yönetimin gücü zavallıya geçiyor yani.. Zengine ve silahlıya gelince, ortadan yok oluyor, bütün genel ve yerel otoriteler... \r\nSayın Vali, bu konuyu birkaç hafta evvel yazdığım gün, Ayazma Deresi'nden bir geçtim, ne oluyor diye.. Bir, tek bir trafik polisi kaldırımları işgal etmiş yüzlerce arabanın arasında dolaşıyor, muhtemelen de galericilerden özür diliyordu.. \"Hıncal yazmış gene. Müdür emir verdi, kusura bakmayın\" diyerek.. Aynen öyle olduğunu tahmin ediyorum. Çünkü daha sonra on defa daha geçtim. Eski tas eski hamam.. Polis, molis de yok..\r\nSayın Vali, Sayın Başkan..\r\nAyazma Deresi benim burası diye örnek veriyorum hep.. Oysa bana yağan vatandaş mektupları dağlar gibi.. İstanbul'un her yanı böyle.. Yani Vali ve Başkan olarak, İstanbul'u salmışsınız çayıra, mevlam kayıra.. Durum aynen budur.\r\nSalı günü buluşalım mı?.. Size birer birer gösterip kanıtlayayım mı?.. Fatih'te, Üsküdar'da, Kadıköy'de tüm İstanbul'daki \"Galeri rezaleti\" dosyasını önünüze koyayım mı?. \r\nSayın Vali, Sayın Başkan, \r\nBu arada sizi 100 metre de yürüteceğim. Sabah gazetesinden, Plaza Otel'e.. Kentin en büyük ana caddelerinden birinde yürüyeceksiniz, daha doğrusu yürümeye çalışacaksınız.. Vatandaş gibi.. Onun bu 100 metre içinde nasıl eziyet çektiğini, nasıl ecel terleri arasında adımlar attığına, bizzat yaşayarak şahit olacaksınız.. Dehşet içinde kalacaksınız.. \r\nOndan sonra eğer bana hâlâ derseniz \"Hıncal yanılıyorsun\", söz veriyorum, burada, bu sütunlarda ikinizden de özür diler, bir daha bu konuya dokunmam.. \r\n\r\n\r\n\r\n\r\n\r\nSayın Vali, Sayın Başkan.. \r\nAB'ye girme görüşmeleri başladı. 80 bin madde konacak önümüze, Avrupa'ya uyum için.. Bunun içinde kokoreç var da, kentlerde insanca yaşama yok mu sanırsınız?.. İstanbul başta kentlerimizin utanç veren kaldırımlarının insanların, yaşlı ve çocukların, özellikle de özürlü ve engellilerin rahat dolaşma haklarını sağlayacak şekilde düzeltilmelerini de isteyecekler bizden.\r\nO zaman yapacağız.. Avrupa emrettiği için yapacağız.\r\nPeki güdülmeden, sömürge gibi emir almadan, kendiliğimizden yapsak olmaz mı, Sayın ve Sevgili Güler, Sayın ve Sevgili Topbaş?..\r\nSalı öğlen sizi Sabah'ta bekliyorum, İstanbul halkı adına.. ", "Memleketimin muhteşem insanları..\r\n\r\nGizem'in Nice'den yolladığı mektup nasıl yankılar uyandırdı.. İki aydır Fransa'da Gizem.. Öğrenci.. İlk izlenimlerini yazmış.. Özeti.. \r\n\"Her şey güzel de, insanlar nerde, burda?..\" \r\nOrada da insanlar var tabii.. Ama yaşam tarzları bambaşka.. Eleştirmek için söylemiyorum.. Öyle öğrenmişler, öyle yapıyorlar.. Belki bu yüzden bizden daha mutlu oldukları da söylenebilir.. Kendi minik dünyalarında yaşıyorlar onlar.. Oysa bizde, herkesin derdi bizim derdimiz..\r\nOrda dostluk arkadaşlık lafta.. \"Hi!..\" Hepsi o.. \r\nBiz arkadaşlarımızı taşıyoruz hep.. Her yere.. Her yerde.. \r\nYazdım daha evvel.. Yeri geldi, gene yazacağım..\r\n\r\n\r\n\r\n\r\n\r\nHolly ile evlenmişiz.. İstanbul'a geliyoruz, yataklı trenle.. Sabah restoran vagonunda kahvaltı ederken sordu..\r\n\"Hangi otelde kalıyoruz?..\" \r\n\"Öyle bir şansımız yok\" dedim.. \r\n\"O ne demek\" dedi.. \r\n\"Haydarpaşa'da görürsün\" dedim.. \r\nTren gara girdi ki, bizim vagona doğru üç kişi koşuyor.. Cüneyt Ağabey (Koryürek), Oktay (Nur içinde yatsın, iki gün önce ölüm yıldönümü idi, Kurtböke) ve Ali (Kocatepe)..\r\nArabalarını garın önüne çekmişler.. \"İlle bize gideceğiz..\" \r\n\"Üçünüze de gideriz, zaten üç gün burdayız, sırayı aranızda belirleyin\" dedim..\r\nOktay ve Cüneyt Ağabey kendi yatak odalarını açtılar bize, kendileri karıları ile küçük odaya taşınırken..\r\n\r\n\r\n\r\n\r\nO sabah Grand Canyon'da evlenip, San Francisco'ya uçmuşuz.. Kentin en ünlü, en de luxe, en butik oteli Top of the Mark'da kalıyoruz. Kapısından girmeye gücüm yetmez, hele o zaman.. Lufthansa davet etmiş.. Yeni evli olduğumuzu öğrenince de, en güzel süiti ayırtmışlar bize..\r\nKörfezi ve o dünyaca ünlü Golden Gate köprüsünü tam cepheden gören odamıza girer girmez, Holly telefona sarıldı...\r\n\"En iyi arkadaşım burda.. Hemen arayayım\" diye.. Beyrut Amerikan Koleji'nde birlikte okumuşlar. Yedi yıl ayni odayı paylaşmışlar. Sonra Holly Türkiye'ye gelmiş, arkeolog ya.. Kız da San Francisco'ya..\r\nDaha sonra Holly anlattı, gözyaşları içinde.. Konuşma şöyle..\r\n\"Maria (Adı her neyse), ben Holly.. Holly!.. Hartquist!..\" \r\n\"Hi Holly!..\" \r\n\"Buradayız.. San Francisco'da.. Bu sabah evlendim. Şimdi Top of the Mark'ın Başkan süitindeyiz..\" (Hava atmak değil, \"Merak etme sana yıkılmayız\" anlamına söylediğini sonradan anladım..) \r\n\"Ben de evimdeyim. Havuz kenarında güneşleniyorum..\" \r\n\"Seni çok özledim.. Hemen gelelim oraya..\" \r\n\"Bizim ev banliyöde.. Çok uzak.. Gelmeniz zor..\" \r\nArkadan kocasının sesi.. \r\n\"Trenle gelsinler, ben onları istasyondan alırım..\" \r\nKadın, kocasına..\r\n\"İş çıkarma şimdi..\" \r\nHolly'ye.. \r\n\"Bir dahaki gelişinde görüşürüz!..\" \r\nAnkara-San Francisco kapı komşusu ya.. \r\nHolly telefonu fırlattı elinden.. Hüngür şakır..\r\nBenim bir insanımı düşünüyor musunuz?.. Yedi sene ayni odayı paylaştığı arkadaşı yıllar sonra çıkıp gelirse, neler yapar?..\r\n\r\n\r\n\r\n\r\nAvrupa'da ve Amerika'da insan manzarasının bu olduğunu gösteren yüzlerce örnek yaşadım.. \r\nBu yüzden çok seviyorum ülkemi, tüm geri kalmışlığına rağmen..\r\nBenim insanım bir başka.. \r\nBenim memleketimi bir başka yapan, benim insanım..\r\nAlmanya'daki bir arkadaşım (Dr. Erdoğan Karatay), İstanbul'daki bir arkadaşımı (İlham Gencer) telefonla uyaracak.. O da yanına akordiyonunu ve kemanı ile oğlunu (Bora Gencer) alıp, Ertekin'e gelecek ve \"İyi ki doğdun Hıncal\" diye şarkı söyleyecekler, bana?..\r\nBu, dünyanın başka yerinde olur mu sanırsınız?. ", "Bizim adımız, Türk.. Türkler!..\r\n\r\nNeyi tartışıyoruz ki hâlâ.. Bizim adımız Türk.. Dünya öyle diyor, biz demesek de.. Taa başlangıçta, Çinlilerin baş belalarına \"Türk\" dediği günden beri dünya bize \"Türk\" diyor.. \r\nOsmanlı bile \"Türk\" sözünden hoşlanmaz, sınırları içinde yaşayan insanlara \"Osmanlı\" derken, dünya \"Türk\" sözcüğünü kullanıyordu..\r\nBugün biz yeniden \"Türk\" sözcüğünden ürkmeye başladık. Bizzat Başbakanın ağzından yeni bir tartışma başlattık, ama dünyada değişen yok.. Biz kendimize ne ad verirsek verelim, dünyanın gözünde Türküz..\r\nİşte size bir İngiliz gazetesinden başlık.. The Sunday Times.. 20 kasım 2005!..\r\nBaşlık \"İt's time to tame, rampaging Turks..\" Geçen yıl bu zamanlar muhteşem bir \"Turkler/ Turks\" sergisine ev sahipliği yapan ve izleyici rekorları kıran Londra'nın gazetesi, bu defa \"Saldırgan Türkleri terbiye etme zamanı geldi\" diye başlık atmış.. Hepsini geçin.. \"Türkler\" diyor.. \r\nDünyada bizim üst kimliğimiz \"Türk\".. Başbakan hepimizin kolayca tahmin ettiğimiz sebeblerle inkar etse de, bu ülkede yaşayanlar üst kimlikleri \"Türk\"tür hep.. \r\nLondra'da önemli miktarda göç etmiş vatandaşımız var. Etnik kökenli.. Kürtler, Süryaniler başta.. Özellikle Kürtlerin Kuzey Londra'da nerdeyse kurtarılmış mahalleleri var. Yaşam tarzları İngilizlere pek ters gelen bu kitle içinde suça meraklı olanlar da bir hayli.. Açın Londra gazetelerini, bunlarla ilgili haberlerde Kürt sözcüğüne rastlamazsınız.. \"Türkler\"dir onların toplu adı.. \"Türk geldi.. Türk gitti.. Türk vurdu.. Türk çaldı.. Türk çırptı..\" \r\nPeki İngiltere'deki Kürtler niye isyan etmezler, Kürt kimlikleri tanınmıyor diye.. Bizim başbakan öyle diyor ya.. \"Kürt demezsek isyan ederlermiş\" hani.. Başbakan resmen ve alenen eyyam yapıyor, peki Deniz Baykal ne eyliyor?.. O da bir başka eyyamcı, onun da çifte standartları var. O da samimi değil..\r\nNTV'de konuşurken, lafı ağzına dolaştırdı..\r\n\"Yunanistan'da, Bulgaristan'da Türkler var.. Azınlık.. Alt kimlikleri Türk onların.. Üst kimlikleri..\" \r\nOrda takıldı.. Aşağısı sakal, yukarısı bıyık..\r\n\"Onların üst kimlikleri Bulgar, Yunan\" diyemedi.. \"Üst kimlik Yunanistan, Bulgaristan\" dedi.. Eee.. Recep Tayyip Bey ne diyor zaten..\r\nYunan milli takımının futbolcusu Seyit Ali, maça Yunan forması giyerek çıkar. Yunan ulusal marşını dinler.. Yunanistan adına Türkiye'ye gol atar. Maç spikeri onu Yunanlı oyuncu diye anlatır..\r\nLefter Küçükandonyadis'in Türk olarak Yunan filelerini hem de Atina'da sallaması gibi..\r\nBulgar haltercidir, Türkle yarışan.. Adı Mehmet Mehmetoğlu da olsa..\r\nAtina'da Yunanlıları geçip birinci olan Herkül Millas'ın Türk olduğu gibi.. \r\n\"Türk\" üst kimliğinde birleşemezsek eğer, hiç merak etmeyin Yugoslavya'ya döneriz.. Tito'nun sevilen ve sayılan kişiliğinde ve baş üzerinde baş tanımayan otoritesinde birleşen Yugoslavya'nın, ölümünden sonra bir günde ne hale geldiğini unutmadık..\r\nTürkiye bölünür.. Bugün DEHAP'lı belediyeler, yarın DEHAP'lı illere, öbür gün DEHAP'lı eyaletlere dönüşür.. Sonra bir halk oylaması.. Hatay'da olduğu gibi, Kuzey Kürdistan kurulur, Güney'le birleşir.. Örnek olunca, ötekiler armut toplamazlar ya.. Lazlar, Ermeniler, bizimkiler, yani Çerkezler, yani Türk Ulusunu oluşturan alt kimliklerin hepsi ayni yola düşmezler, düşmeğe kışkırtılmazlar mı?.. \r\nÜlke bu kadar talihsiz günler geçirirken, iktidarın başında Recep Tayyip Erdoğan, muhalefetin tepesinde de Deniz Baykal'ın olması talihsizlik değil mi?. \r\nÇok ama çok kuvvetli, çok ama çok dirayetli, çok ama çok saygın ve güvenilir liderlere ihtiyacın en büyük olduğu, hatta İkinci Bir Atatürk'ün özlendiği dönemde Erdoğan/ Baykal ikilisine mi layık bu ülke?.. \r\n", "Madalyonun tek tarafına bakmak..\r\n\r\nEfendim Ülker şirketi, basketbol daha hareketlensin, böylece adlarını verdikleri takım halk ve medya tarafından daha fazla ve daha yakından izlensin ve de böylece daha fazla reklam yapıp, daha fazla mal satsınlar diye bir hesabın içine girmiş, Galatasaray ve Beşiktaş da bu tuzağın içine düşmüşler..\r\nOlaylara daracık hiç vizyonsuz açıdan bakar ve görevinizi sadece \" Eleştirmek, vurmak, yıkmak, karşı çıkmak\" olarak belirlerseniz, Beşiktaş Cola Turka ve Galatasaray Cafe Crown olaylarına aynen böyle bakabilirsiniz.. \"Biz bu ülkeden kazandıklarımızın bir kısmını bu ülke gençliğine geri veriyoruz\" iddiasını dikkate alanları da saf dillikle suçlayarak.., Diyelim ki öyledir.. Diyelim Ülker'in hiçbir kutsal amacı yoktur. Tek hesabı daha fazla bisküvi, daha fazla çukulata satmaktır..\r\nPeki sizde, onların amacı ne olursa olsun, dönüp de biraz sonuca bakmak yok mudur?.\r\nÜlker'in Galatasaray ve Beşiktaş'a verdiği paralar, doğrudan bu ülkenin basketbolüne yapılan yatırımlar değil midir?. Bu paralar sayesinde, nerdeyse ligden çekilme, basketbol şubelerini kapatma ya da bitkisel yaşatma tercihlerinden birine zorlanan iki büyük kulübün tüm seyirci gücü ile salonlara ve ekranlara dönmesi sağlanmıyor mu?.. \r\nYıllardır seyircisi olmayan iki şirket kulübü arasında kilitlenen Türk basketbolüne, Fener, Galatasaray, Beşiktaş ezeli rekabetinin şampiyonluk bazında geri dönmesinin anlamı nedir, zerre düşünüldü mü?. \r\n\r\n\r\n\r\n\r\n\r\nŞimdi bakın.. Galatasaray'ın Cafe Crown, Beşiktaş'ın Cola Turka olmasına alışacağız. Alışmakla kalmayıp, öteki şirketleri de bir kulüp takımına sahiplenmeye teşvik edeceğiz.. Öyle bir pazar yaratacağız ki, Ülker seneye, belki bu yıl verdiğinin üç misline adını koyabilecek, Galatasaray formasına..\r\nO zaman Türk basketbolü renklenecek, o zaman Türk basketbolü güçlenecek.. O zaman gençler basketbolcü olmaya teşvik edilecekler.. \r\nİdealist olmanın anlamı yok. Ülke gerçekleri bu.. Kulüplerin şirketlerle baş edebilmesinin tek yolu, arkalarına başka şirketleri almaları, formalarına onun adı yazmaları.. \r\nBen bu teklifi Galatasaray yenilmez armada olduğu basketbolden yavaş yavaş silinmeye başlarken, 20 yıl önce Alp Yalman'a yapmıştım. Zamanın başkanı \"Haklısın\" demiş, ama bu devrimci kararı almaya cesaret edememişti, fincancı katırlarını ürkütmemek için.\r\nŞimdi ortam biraz daha uygun tabii.. Ama ben gene de Özhan Canaydın ve Yıldırım Demirören yönetimlerini, Türk basketbolüne çok şeyler katacak bu yürekli kararlarından dolayı kutluyorum..\r\nKüme düşme yolundaki bir Galatasaray'a ağlamaktansa, Galatasaray Cafe Crown'u üst düzeyde mücadele ederek izlemeyi de her zaman yeğlerim..\r\nAlışacağız.. \r\nZafere ulaşmak için bazen küçük ödünler vermek gerekir.. Satranç ustaları bilirler.. Gambit derler adına..\r\nGalatasaray ve Beşiktaş'ın basketbol adına verdikleri ödün tam da budur işte..\r\nAlışacağız.. \r\nA-lı-şa-ca-ğız!.. ", "Ferhat Göçer'in \"İlk\" albümü..\r\n\r\nDoktor Ferhat Göçer'in plağı önümde.. Bir aydan fazla geçti bana geleli.. Durmadan dinliyorum, ama yazmadım..\r\nEn önce benim yazmamı bekledi herkes.. Sanıyorum, en başta da kendisi..\r\n\"Hıncal ağbi ne yazmış acaba\" diye kaç sabah, Sabah'a sarıldığını görmüş gibi biliyorum..\r\nBekledim..\r\nBilerek, özellikle bekledim ki, herkes diyeceğini desin, benim yazım çıkmadan..\r\nDediler.. Beğendiler.. İnsanlar da beğendi.. Albüm hızla sattı.. En çok satan, en çok dinlenen oldu..\r\nYazma sırası da bana geldi.. \r\nBu benim kafamdaki Ferhat Göçer albümü değil.. \r\nBenim kafamdaki albümün nasıl olması gerektiğini yıllardır yazıp duruyorum..\r\nKültür Bakanlığı yüklenecek işin yapım tarafını..\r\nCumhurbaşkanlığı Senfoni, ya da Devlet Operası orkestra ve korosu eşlik edecek..\r\nDünyanın en ünlü opera aryaları ile birlikte, Anadolu'nun türkülerini ve Türkiye'nin şarkılarını söyleyecek Ferhat Göçer..\r\nVe bu plak bütün dünyaya dağılacak.. Bütün büyük plakçılarda ve bütün büyük havaalanlarında olacak..\r\nYunanlı Farangulis gibi, İtalyan Bocelli gibi, Türk Ferhat Göçer olacak raflarda bir de..\r\nÇünkü Ferhat Göçer'in sesi ve yeteneği bu ikisini sollar aslında..\r\nZamanın Kültür Bakanı Erkan Mumcu ilgilenir gibi yaptı.. O hep öyle yapar zaten.. Çok ümitlenmiştim oysa.. Kaldı.. O zaman da Ferhat kendi imkânları ile bu albümü yaptı.. \r\nBu Ferhat'ı dünyaya değil, Türkiye'ye tanıtacak bir albüm olarak düşünülmüş.. Parçalar ona göre seçilmiş..\r\nBesteci ve söz yazarı Ferhat Göçer var.. Pop söyleyen.. Arya söyleyen Ferhat Göçer var.. Türkü söyleyen Ferhat Göçer var.. Şarkı söyleyen Ferhat Göçer var..\r\nHepsini de iyi söyleyen Ferhat Göçer var.. Ama bir hata var.. Yarısından fazlası albümün, besteci ve söz yazarı Ferhat'a ayrılmış.. Oysa, ses yeteneğini ve her türlü söyleme başarısını daha zengin bir seçimle sunmalıydı, birer parça ile değil..\r\nTürkiye'nin her tür müziği en iyi yorumlayan sanatçılarından biri, hatta birincisi olarak, ilk plağında popüler yorumlara daha fazla yer vermeliydi bence.. İlk plak yorumcu Ferhat'ı sunmalıydı.. Ferhat'ın o müthiş repertuarından çok daha çarpıcı, çok daha vurucu, çok daha dinlenen ve çok daha satan bir albüm çıkabilirdi.\r\nArada başka şeyler de söyleyen popçuya indirgemiş Ferhat kendisini sanki.. Herhalde bir bildiği vardır. Dilerim öyledir.\r\nBu arada.. Kalamış için Timur Selçuk'a gitmiş Ferhat.. Timur babasının şarkısını vermemiş, \"Sen iyi okuyamıyorsun\" diyerek..\r\nTimur da, Ferhat da hayattaki en iyi dostlarım arasında yer alıyor..\r\nBana sorarsanız, Ferhat, Kalamış'ı bu ülkede şu an en iyi yorumlayan sanatçı.. Hele aradaki, pek çok yorumcunun atladığı gazeli, onun kadar güzel okuyanı yok.\r\nTimur bunu bilmez mi?.. Bilir.. Bildiğim.. Timur'un Münir Nurettin şarkıları üzerine bir kıskançlığı var.. Sadece Ferhat'a değil, kimseye vermiyor.. Yazık ediyor, tabii..\r\n\r\n\r\n", "Bunlar nasıl güzelliklerdir, Tanrım!..\r\n\r\nYolumu kestiler.. \"Arkadaşlar sizden şikâyetçi\" diye.. Bazı ressam arkadaşlar şikâyetçi imişler benden.. \r\n\"Niye\" dedim.. \"Başak tanelerini tek tek çizmekten çok farklı şeydir resim\" dediler..\r\nTÜYAP'taki fuarda hayran olduğum bir resmi böyle anlatmıştım da.. \"Sizinle bir çay içip resmin ne olduğunu anlatacaklar..\" \r\n\"Hiç zahmet etmesinler\" dedim.. \"Anlamak eleştirmenlerin işi.. Ben resimden anlamam.. Anlamaya da niyetim yok.. Ben güzelden anlarım.. Benim güzelliğimden.. Gelirim.. Gezerim, hoşuma gidenleri seçerim, bende bıraktıkları duyguları, izlenimlerimi yazarım..\" \r\nBir galerinin önünde durdum.. Soyut resimler var..\r\n\"Siz hoşlanmazsınız ama..\" dedi.. \r\n\"Yanlış.. Güzelse hoşlanırım\" dedim.. Kenarda duran bir resmi işaret ettim.. Harika bir kırmızı tuval.. Kırmızının gölgeleri.. \"Ben olsam tam karşıya, en göbeğe bunu asardım\" dedim.. \"Müthiş çekici, çarpıcı.. Gezenleri içeri alır..\" \r\nÜç saat sonra bitkin, sergiden çıkarken, aynı sanatçı yolumu kesti..\r\n\"Hıncal Bey, ortaya almamı tavsiye ettiğiniz resim, sizden 15 dakika sonra satıldı!..\" \r\nBunları niye yazıyorum.. \r\nGüzel Sanatlar, sanattan anlayanlara sunulmaz sadece..\r\nGüzel Sanatlar, güzelden anlayanların sanatıdır..\r\nGüzelden de herkes anlar.. Herkesin kendine göre bir güzeli vardır çünkü.. Üç saat gezdim çarşamba günü.. Ayaklarıma kara sular indi.. Bel fıtığım nüksetti, bastonluk oldum.. Gazanfer Gür \"Yukarda bilmem ne galerisinde bastonlar var, birini seç\" dedi.. Göremedim.. Çöktüm..\r\nDünyanın en tatlı çöküşü, en lezzetli yorgunluğu idi..\r\nArtİstanbul'un yüzlerce sanatçısı, binlerce eseri, bir kez daha mest etti beni..\r\nParis'te önüme konan su şişesinin üzerindeki lafta yaşam felsefem vardı.. \"Güzel sanatlar içinde en güzeli, güzel yaşama sanatıdır..\" \r\nGüzel yaşamanın yolu, güzelliklerle yaşamaktan geçer.. Gidin Lütfi Kırdar'a bu hafta sonu, en az üç saat ayırıp, yaşamınıza, ruhunuza güzellikler katın..\r\nSatın almak niyetinde iseniz, biraz geç kalmış olabilirsiniz.. \r\nMustafa Sekban tüm resimlerini ilk günün sabahında satmıştı, mesela.. Hani o meşhur \"İhtiyar Adam ve Deniz\" ressamı.. Kavruk insanı ve denizi bu kadar güzel çizen kim olabilir ki?.. (Kanat Bayazıt Galerisi).\r\nİlk Artİstanbul'da görmüştüm, bu tabloyu.. Satılmıştı. Oyuncağını kaybetmiş çocuk gibi oldum.. Mustafa benim için bir daha yaptı o tabloyu.. Ofisimde duruyor.. Bir dev Mustafa Sekban da, evde şöminemin üzerinde.. Gelen hayran, giden hayran.. Bana değil, resme gelenler var, deniz ve kayık o kadar güzel..\r\nYalçın Karabağ.. Tek tablo alamazsınız.. Hepsinin altında kırmızı nokta var.. Anında gitmişler.. O dünya güzeli köy, benim köyümün peyzajlarına bayılacaksınız.. Harikasın Yalçın.. Harikasın.. Bunlar ne güzelliklerdir?. Ama bakın, Gökçebağ alamazsanız da, onun tablolarından oluşan bir 2006 takvimi alabilirsiniz, örneği şu anda masamda duran.. (Armoni Galerisi) \r\nSait Güneller tabii.. Gözdelerimden.. İki ayrı galeride, enfes tabloları var.. Bakraç'taki Nü, favorim.. Tolga Eti'de de resimleri var..\r\nHikmet Karabulut (Dem- Art) gene büyülüyor insanı resimlerinin önünde.. Bir atlar boyamış ki.. Hemen yanında ilk defa gördüğüm Mahmut Karatoprak da çok ilginç..\r\nYakut Ayverdi ve İrfan Korkmazlar'ın (Ekvator) bronz heykelleri hem de nasıl çarpıcı.. \r\nHele o kontrbas çalan müzisyen.. Bakarken dinliyorsunuz adeta..\r\nEmel Vardar'ın (Eylül) \"İsimsiz\" dediği cam heykel bence 2005 Venüsü, bir harika..\r\nCeylan İnsel, bizim sevgili doktor Hasan'ın kızı.. (Galeri B) Yahu doktor, ne marifetler varmış bu kızda böyle..\r\nSibel Karsan Akkaya.. İşte Artİstanbul 2005'in bence yıldızlarından biri.. Seramik ve camı birleştirip muhteşem şeyler çıkarmış ortaya.. Bakmaya doyamıyorsunuz gerçekten.. Sibel'e bol vakit ayırın (Hobi)..\r\nSonra da hemen karşısında çakılın kalın.. İster istemez.. Mehmet Kutlu (Lebriz) çakıyor çünkü.. Öteki 2005 yıldızı o bence.. Gene bir seramik, cam, porselen tekniği..\r\nSibel ve Mehmet müthiş, çok müthişler.. Bayılacaksınız..\r\nAdnan Çokerler iki galeride.. Kare ve Mine.. Gene harika büyük usta..\r\nVe benim sevgili Ortaköy ressamım.. Metin Ünal.. (Mert Dostal).. Ne güzel boyamış gene İstanbul'u..\r\nErtuğrul Ateş bir yığın yan işten sıyrılmış, gene boyalarına dönmüş nihayet.. Aman ne iyi etmiş.. (Nurol).\r\nHabib Aydoğdu (Bilim ve Sanat).. Durduruyor, baktırıyor.. Etkiliyor..\r\nSiyah/Beyaz'da bakır rengi var.. Erdağ Aksel'in pirinç heykellerine bayılırsınız, benim gibi..\r\nArtİstanbul 2005'te büyük ustalar da var tabii.. Abidin Dino'dan, Fikret Mualla'ya.. Cihat Burak'tan Nuri İyem'e, aklınıza kim gelirse.. Benim Kurtuluş Lisesi'nde resim hocam Eşref Üren'e rastlamam hele ne hoş, ama ne buruk bir sürpriz oldu..\r\nArtİstanbul 2005 Sanata Katkı Ödülü'nü Burhan Doğançay'a vermiş.. Doğançay'ı da kutlarım, onu seçenleri de..\r\nBu olağanüstü sergiyi bu yıl dört gün ve sadece bir hafta sonuna sıkıştırdıkları için fena halde kızdığım Sanat Galericileri Derneği'ni, Artİstanbul'u yaratanlar ve bugünlere getirenler olarak gene de alkışlıyorum, başta başkanları Doğan Paksoy ve sevgili dostum Gazanfer Gür olmak üzere.. \r\nVe de bu sergiye, yani sanata, yani kültüre, yani Türkiye'nin gururu ve onuruna destek olanların önünde saygı ile eğiliyorum.. \r\nTeşekkürler, Kültür A.Ş., Beyoğlu Belediyesi, Dockers, Doluca, Promat, Özel Pinokyo Ana Okulu, Teis, Art Decor, Elle Decor, İstanbul Life, Maison Française, Milliyet Sanat, Tempo, Apple İMC, Artist, Duran/ Doğan, Garage of Art, Gençsanat, Parsan ve Talons.. \r\n\r\n\r\n\r\n\r\n\r\nBu hafta sonu sergiye lütfen ilk okuldaki çocuklarınızı da getirin.. Çubuğu yaşken tanıştırın, sanat ve sanatçı ile.. Bakarsınız içlerinde ne yetenekler vardır, heves ederler ve.. ", "Ben, vallahi ağlamadım!..\r\n\r\nOkurum beni iyi bilir.. \"Erkekler ağlamaz\" diyenlerden değilim.. En az kırk kez yazmışımdır, Sezen'in \"Ağlamak güzeldir/ Süzülürken yaşlar gözünden/ Sakın utanma\" deyişini.. \r\nAğlamaktan utanmadım. İçimden ağlamak geldiğinde gözlerimden süzülen yaşları durdurmak için çabam olmadı.\r\nAma ağlamadım bu defa.. Vallahi de, billahi de ağlamadım.\r\nOkuduğum on yazının on biri, filmin hüngür şakır ağlattığını yazıp, beni şartlandırmış ondan mıydı?. Bütün ağlama sinirlerimi törpü törpü törpüleyecek bir film mi bekler olmuştum kafamda, ondan mı bilmem, Babam ve Oğlum bende Ağlama Duvarı etkisi yapmadı.. Hiç yapmadı..\r\nÇağan Irmak'ı da en çok bu yönden alkışladım.. Bol bol güldürü sahnesi yerleştirdiği filmiyle ağlatmak için hiçbir özel çaba göstermemiş, hatta en \"Ağlama sahneleri\"ni çekmemiş bile..\r\nÖyle bir ölüm sahnesi yapardı ki istese mesela, Şampiyon'daki gibi, yıkılırdı salon hıçkırıklardan.. Uzak durmuş Çağan.. Zorlama sahnelerden uzak durmuş, hiçbir sahneyi de zorlamamış.. En derin acılar bile anlık sahnelerde şöyle bir hatırlatılmış o kadar..\r\nÇağan Irmak, ağlatmak değil, seyretmek için gidilecek bir film yapmayı başarmış.\r\nİlk iki gününde 35 bin gibi küçük bir rakam varken, gişenin kısa zamanda 200 binleri aşması, filmin seyircisinin kulaktan kulağa dolaşanlarla arttığını gösteriyor ki, en güzeli bu.. Demek gidenler memnun.. Her gören başkasını gönderiyor.\r\nHemen her Türk filmine yapışan teknik birtakım zaaflarına rağmen, çok iyi oynanmış, çok iyi çekilmiş bir film, Babam ve Oğlum..\r\nÖzgün bir senaryosunun olduğunu söyleyemem..\r\nBiraz Aşk Hikâyesi.. Orada delikanlı ile genç kadın arasındaydı aşk.. Bu defa genç baba ve oğlu ile arasındaki aşktan öte sevgi.. Oğlunu tasvip etmeyen baba figürü de orda..\r\nBiraz Fareler ve İnsanlar.. Fikret Kuşkan'ın birkaç tahtası uçuk, saf, ama tertemiz kalbi sevgi ile dolu ağabeyi Yetkin Dikiciler, tam bir Lenny uyarlaması..\r\nBiraz da, Şampiyon, ya da Palyaço tabii.. Çağan senarist olarak tüm bunlardan iyi bir mozayık (Yoksa 'Şerbet' mi demeliydim) kotarmış. Ortaya şirin bir Anadolu öyküsü çıkarmış..\r\nKöy bahçeleri, bağları, ay çiçeği tarlaları, sapları, harmanları ile tam benim köyüm.. Tam benim köy evim, tam benim avlularım.. En duygulandığım sahneler inanın bunlar oldu.. Beni hem de nasıl özlediğim köyüme, hem de nasıl burnumda tutan çocukluğuma götüren sahneler..\r\nAyrıntılar nasıl ince hesaplanmış.. Filmde görülen bütün sofralar benim köyümde, benim bağımda kuruldu.. Geçiniz.. Yataklara serilen tüm çarşafları, o yıllarda yeni modaydı bu desenler, kullandım ben.. Nerden bulmuşlar?..\r\nÇağan'ın en büyük başarısı oyuncu seçimi ve yönetimi.. Koca filmde boş tek rol yok.. En küçük sahnesi olan, baş rol havasında, heyecanında ve başarısında oynuyor..\r\nHalit Ergenç mesela.. Hepsi iki dakika.. Herkes Çetin Tekindor'u yazıyor.. Şaşkın bir havaları var. Çetin'i benim gibi tiyatrodan tanıyanlar, onun nasıl bir sahne devi olduğunu bilenler içinse o kadar normal ki bu oyun.. Çağan üstelik en teatral sahneleri Çetin için yazınca, büyük ustaya meydanı doldurmak kalmış.. O da harika dolduruyor.. Nasıl bir anıt olduğunu gösteriyor. Hepsi o..\r\nFikret Kuşkan iyi.. Ege Tanman, çocuk oyuncu, çok çok iyi..\r\nHümeyra.. Olağanüstü Hümeyra.. Ama ben ona da şaşmadım.. Sinema Hümeyra'yı keşfetmekte çok geç kaldı.. Hümeyra, şov, sahne, ekran, perde dünyasında her şeyi yapabilecek bir yetenekti.. Çok az şey yaptı.. Yazık!..\r\nŞerif Sezer.. Aliye Rona'dan beri boş duruyordu Yeşilçam'da bu yer.. Şerif de olağanın üstündeydi.. Onun başarısına da şaşırmadım.. Onu da biliyor ve bekliyordum çünkü..\r\nBeni filmde asıl hayretler içinde bırakan, ilk defa gördüğüm, adını ilk defa duyduğum Yetkin Dikiciler oldu.. Bu ne müthiş bir oyun, bu nasıl akılları aşan bir tiplemedir..\r\nOynadığı tüm sahnelerde rol çaldı Yetkin.. Ben Çağan'ın yerinde olsam, bir Fareler ve İnsanlar uyarlaması yapar, Fikret ile Yetkin'i oynatırdım, muhteşem bir ikili olurlardı.\r\nBabam ve Oğlum, büyük seyircilere ulaşmak için, ille de komedi filmleri çekmek, ille de sululukları aka arkaya sıralayan starları oynatmak gerekmediğini kanıtlayan bir film..\r\nİyi film yaparsan duyulur.. İyi film yaparsan, gidilir.\r\nİşin özeti bu!.. \r\n", "Recep Tayyip Erdoğan yanlış yolda..\r\n\r\nBiz bu yolu gazeteciliğimizin ilk yıllarında gördük.. Adnan Menderes'i, halkın sevgilisi olmaktan çıkarıp felakete götürdü.. Şimdi Recep Tayyip Erdoğan, Mehmet Akif'in sözlerini unutmuş, ayni yolda çok hızlı adımlar atıyor..\r\n\"Tarihi tekerrürdür diye tarif ediyorlar, \r\nHiç ibret alınsa idi, tekerrür mü ederdi\" demiş şair..\r\nMenderes, en küçük eleştiriye tahammül edemez hale gelmişti.. Basını susturmak için elinden geleni, hatta fazlasını yapmaya kalkıştı.\r\nR.T. Erdoğan ki, Cumhuriyet tarihinin en az eleştirilen başbakanlarından biridir, hatta medyanın büyük bir çoğunluğu, gözü kapalı, eli bağlı arkasındadır, buna rağmen hoş görüsüz, tahammülsüz..\r\nMenderes'in ikinci hedefi üniversitelerdi. Her fırsatta öğretim kurumlarına saldırır, hocalarına hakaret ederdi. \r\nR.T. Erdoğan, üniversiteye tüm öfke ve kini ile saldırıyor. Üniversitenin en büyük kurumlarını ve kişilerini hedefe oturtmuş, durmadan vuruyor.\r\n\"YÖK intikam alıyor\" diyor.. Bu deyiş bir itiraf değil mi?..\r\nİntikam tek taraflı bir eylem değil, bir tepki şeklidir. Bir şey yaparsan intikam alırlar, durup dururken intikam olmaz.. RTE \"Biz yaptık, onlar da intikam alıyorlar\" diyor açıkça..\r\nMenderes 100 yıllık Mektebi Mülkiye'yi kapatmaya kalkışmıştı.\r\nR.T. Erdoğan, Mülkiyeliler Birliği'ni hedefe oturtmuş. \r\nMülkiyeliler Birliği, ülkenin en önde gelen sivil toplum örgütlerinden biri olarak bir bildiri yayınlamış ve hükümetin uygulamalarıyla ilgili görüş ve eleştirilerini açıklamıştı. Birliğin üzerine dehşetle gidildi. Devlet memuru olan birlik başkanı hakkında soruşturma açtırıldı ve kınama cezası verildi.\r\nMenderes muhalefeti susturmak için Meclis iç tüzüğü ile durmadan oynamıştı.\r\nR.T. Erdoğan temel kanunların muhalefete söz hakkı tanınmadan yasalaşmasını sağladı. İki günde 24 yasa geçti.\r\nMenderes müthiş bir kadrolaşmaya gitmiş, bürokrasinin tüm kilit noktalarına yandaşlarını yerleştirmiş, yetmemiş, Vatan Cephesi uygulaması ile kalanları da bünyesine alma yolunu seçmişti.\r\nR.T. Erdoğan, devlette tayin yolu ile daha yoğun bir kadrolaşma sağladı, sivil toplum örgütlerini de ele geçirmek için de akla sığmaz çalışmalara girişti. Başbakan'ın hedeflerinin başında gelen spor örgütleri, federasyonlar ve kulüpler birer birer AKP yandaşlarının eline düşüyor. \r\nMenderes bağımsız yargıyı kontrol için bir dizi anti demokratik yasa ve yönetmelik çıkarmıştı.\r\nR.T. Erdoğan, ayni yoldan giderek, hâkim ve savcıların atanma yetkisini, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'ndan alarak, Adalet Bakanlığı'na verdi.\r\nÖrnekleri her alanda bularak uzatmak mümkün.. Ama gerek yok..\r\nÖnemli olan, Menderes'in yolunun, yol olmadığının bilinmesi.. Hatırlanması.. \r\n\r\n\r\n\r\n\r\n\r\nYurtdışında, AB'ye karşı tam uyumlu, hoşgörülü, barışçı, güleryüzlü bir güvercin tablosu çizen Recep Tayyip Erdoğan, içerde asık yüzlü, en ufak eleştiriye tahammül etmez, en ufak hoş görüden uzak, saldırgan bir şahin olarak ortaya çıkıyor.. \r\nDışarıda tam demokrat, içerde demokrasi deyince tüyleri diken diken oluyor..\r\nBunların hangisi gerçek Recep Tayyip Erdoğan'dır peki?.. ", "Vali burda, Başkan nerde?..\r\n\r\nİstanbul kentindeki galeri rezaletini birlikte görmek üzere davet etmiştim, İstanbul'un atanmış ve seçilmiş sahiplerini..\r\n\"Gelin de görün, sahiplenmeniz gereken vatandaşlar, tüm yasaları ve kuralları hiçe sayan, devleti devlet, belediyeyi belediye yerine koymayan galericiler yüzünden, nasıl caddenin, akan trafiğin içinden yürümek zorunda kalıyorlar\" diye..\r\nİstanbul Valisi Muammer Güler ve Belediye Başkanı Kadir Topbaş'a idi davetim..\r\nFener Başkanı'nın kurdele kesme davetine koşarak gidenlerin, asıl görev alanları İstanbul halkına yönelik bir acil davetten kaçmayacaklarını düşünerek..\r\nSalı günü, buluşma saatinde, İstanbul Emniyet Müdür Yardımcısı Ali Kemal Hanlı, koltuğunun altında bir dosya ile geldi. \"Sayın Vali tarafından kendisini temsil etmekle görevlendirildim\" dedi..\r\nBelediye Başkanı, yani seçilmiş İstanbul sahibi ortada yoktu. Kendisine oy veren, onu oraya yollayan insanların dertleri ile zerre ilgilenmiyordu.. Suçun büyüğü en büyüğü kendisinde iken.. Belki de utancından gelemiyordu, Topbaş..\r\nValinin gönderdiği dosya, Topbaş'ın neden utandığını da belgeliyordu zaten.. \r\nHanlı ile konuşmanızın tam ortasında, Vali Güler bizzat aradı.. \"Dosyada hemen her şey yazılı.. Ali Kemal de anlatacak.. Ama işin özeti şu Hıncal Bey.. Benim İstanbul'da topu topu 60 çekme aracım var. Bunların hepsini her gün bir sokağa göndersem yetmez.. Çekmekle başa çıkılmaz. İşin çözümü belediyede.. Galeriler ruhsata tabi işyerleri.. Belediye tümünü ruhsata bağlayacak.. Kendi özel arazileri olan yere dahi kaç araba koyabileceklerini bu ruhsata yazacak. Ruhsatsız olanları kapatacak. Ruhsat sınırlarını aşanlara da kapatmaya kadar varan cezalar uygulayacak. İşin çözümü onlarda \" dedi..\r\nDosyayı inceledim. Valilik defalarca yazmış ve uyarmış Belediyeyi..\r\n\"Kurallara uyulmasını sağlayın. Kaldırımları boşaltın. Rampa haline getirilen bordür taşlarını gene eski hale getirin. Kurallara uymayanları kapatın\" demiş.. Derken de eklemiş.. \"Kapatma işlemleri sırasında güçlük çıkaranlar olabilir. Bu yüzden İlçe Emniyet Müdürlükleri size gereken desteği sağlayacaktır.\" Okudum.. Okudum.. Daha ne yapsın valilik?.. Daha ne yapsın Emniyet!..\r\nOrtada kurallar var. Kuralları hiçe sayanlar var.. Sorumlu Belediye.. \r\nBelediye, zavallının kondusunu yıkmaya, televizyonları da da polisle beraber çağırıp şov yapıyor.. Ama iş güçlüye, arkasında büyük paralar ve büyük çeteler olanlara gelince siniyor.. Tısss!..\r\nİşte İstanbul'un Belediye Başkanı Kadir Topbaş'ın gerçek kimliği bu..\r\nBeyoğlu Belediyesi'nin o harika başkanı, o sevgili dostum Kadir Topbaş'ın İstanbul Belediye Başkanlığı'ndaki hazin çöküşünün tablosuna bakın..\r\n\r\n\r\n\r\n\r\n\r\nKadir Bey, Kadir Bey.. Ali Kemal Hanlı ayrılırken, şok bir açıklama yaptı. Tokat gibi çarpan bir istatistik rakamı verdi..\r\nİstanbul'da trafik kazasından ölümlerde kurban, yüzde 53 oranda yayalar!..\r\nÖlenlerin yarısından fazlası yayalar yani, Sayın Topbaş.. \r\nSizin görev ihmaliniz yüzünden, caddenin, trafiğin içinden yürümek zorunda kalan yayalar.. \r\nİyi bir Başkan değilsiniz, bu kesin.. Ama iyi bir Müslüman olduğunuzu dünya bili.. \r\nİnsanları ölüme yürütmek, nasıl Müslümanlık, nasıl vicdandır, Sayın Topbaş?.. \r\nSayın Topbaş?.. Sayın Topbaş, beni duyuyor musunuz?.\r\nSanmıyorum!.. Vekiliniz İdris Güllüce'yi mi muhatap almam gerek acaba, bundan böyle?.. ", "Editör gazetenin namusu gazetenin onurudur!..\r\n\r\nYazdım.. Yazmaya devam edeceğim.. Günümüzde editörlük, gazeteciliğin en önemli dalıdır. Gazetenin mükemmelliği, kusursuzluğu onların görev anlayışlarına bağlıdır. Editör, gazetenin namusu, onurudur, bir bakıma.. Biz köşe yazarları dahil, hepimizin güvencesidir.\r\nZor meslektir, kutsal meslektir, kalleş meslektir. Hata affetmez..\r\nBenim mesleğim affeder. Ben yazarım.. Yanlış da yaparım. Yazım editörün önüne gider.. Yanlışı fark etmek, düzeltmek, saçmalamışsam hatta açıp uyarmak onun görevidir.\r\nSalı günü, iki editörlü bir sayfadaki tek haberde dört yanlış olduğunu yazdım.. Bülent hemen aradı. Ağlamaklı.. \"Ben gündüz editörü idim o sayfanın. Gece değişen haberle ilgim yoktu\" diye..\r\nİlgin olmayan şeyin üzerinde imzan olmayacak. Kural bu.. Gazeteci imzası, onun kişiliği, kimliği, varlık sebebidir. Olur olmaz yerlere yazılmaz. Yazılırsa böyle oluyor işte.\r\nO yazının çıktığı gün, üçüncü sayfanın tepesindeki gazete logosunun altında, \"Pazartesi, 28 Kasım\" yazıyordu. Hemen yanında da \"Editör Murat Tunalı\" imzası.. Ne var ki, o gün 29 Kasım salıydı.\r\nDalgınlık.. Unutkanlık..\r\nOlmaz.. Editörlükte dalgınlık yok.. Unutkanlık yok.. Atlama yok.. Çıkan gazeteyi geri döndüremezsiniz..\r\nBunları niye yazıyorum?.\r\nBu gazete mükemmel olsun diye.. Eleştirilerim yüzünden editör arkadaşlar benden nefret edecekler belki.. Etsinler.. Ama her gün bu köşeye heyecanla bakacaklar, adları var mı diye.. Olmasın diye de, olağanüstü bir özenle taşıyacaklar sorumluluklarını artık, bunu biliyorum.\r\nGördüğüm hataları yazmaya devam edeceğim..\r\n\r\n\r\n\r\n\r\n\r\nBenim yazılarımdaki hataların iki sorumlusu var. İlki düzeltmenim Yasemin.. İkincisi Editörüm Fikret..\r\nBir yazar olarak yazımı bu ikisine emanet ediyorum.. Yani yazar namusumu..\r\nTerzi söküğünü dikemez. Yazan, yazısını düzeltemez. Gördüğünü değil, aklında olanı okur da ondan.. Onun için ikinci, üçüncü okuyucular gerekir.\r\nBenim yazılarımı Öncü'de Ahmed Arif okurken hiç yanlışım olmazdı. Ahmed Arif elinde demir cetvelle dalardı servise, çökerdi tepeme.. \"Bu nasıl Türkçe ulan\" diye.. Şimdi düzeltmen yok.. Onun işini de editör yüklendi.\r\nBu yüzden zor, meslektir, kalleş meslektir editörlük.. Bazen en iyi niyetler yanlışa götürür insanı..\r\nGeçen gün \"Herkül Milas\" yazmıştım. Fikret, bir ikinci \"l\" eklemiş soyadına.. Millas yapmış. Haklı.. Dünya onu bu imza ile tanıyor.\r\nOysa ben Yunanlı yazar Herkül Millas'ı değil, 1960'larda Türk milli forması ile koşan atlet Herkül Milas'ı anlatıyordum.. Yunanistan'a göçmeden, adına bir \"l\" eklemeden önceki Herkül'ü..\r\nBunu niye anlattım..\r\nKusursuz gazete çıkarmak mümkün değil. Dünyada böyle gazete yok.. Benim amacım, hataları en aza indirmek.. ", "Bu ne güzel bir sunumdur!..\r\n\r\nDünyanın dört bir yanında yüzlerce sergi dolaştım. Böylesi bir sunuma çok az rastladım.. \r\nBir sergi bu kadar etkileyici hazırlanır ancak.. \r\nBüyüleniyorsunuz.. Çakılıp kalıyorsunuz.. Dışarı çıkarken adımlarınız geri geri gidiyor.. Orada kalmak, geceyi de orada geçirmek istiyorsunuz..\r\nAnladınız tabii.. \"Picasso İstanbul'da\" sergisinden söz ediyor ve bu sergiyi hazırlayan herkesi, yola başını koyan Sakıp Sabancı'dan başlayarak yürekten kutluyorum.. \r\nYüzlerce alkış.. \r\nBinlerce teşekkür.. \r\nSergi başlangıcından sonuna, Picasso'yu anlatıyor, tarihsel süreci izleyerek.. Dünyanın en ünlü, en tartışmalı sanatçılarından birini, belki birincisini öyle güzel öğreniyor tanıyorsunuz ki..\r\nAma orada bitmiyor iş.. Picasso'nun yaşamına paralel, resim sanatını, bu sanattaki devrimleri izliyor, anlıyorsunuz derinden.. \r\nOrada da bitmiyor.. Yaşamı, yaşam felsefesini, ölümsüzlüğü öğreniyorsunuz.. \r\n\"Araştırma değil, bulma önemlidir\" diyor Picasso.. Hayatı boyunca araştırmış, ama her defasında bulmuş sanatçı.. \r\n\"Ölümü yenmenin, ölümsüz olmanın yolu, yaratmaktır\" diyor sergi.. Durmadan yaratmak.. Hep yaratmak.. 93 uzun yaşın 70'ini yaratmaya ayırdığı için Picasso, ölümünden 33 yıl sonra hala yaşıyor ve İstanbul'a geliyor, gelebiliyor..\r\nPicasso sergisi 3 katını kapsıyor Sabancı müzesinin. Kapıdan girişte size bir dinleme aleti veriyorlar. İngilizce, ya da Türkçe.. Müşfik Kenter'in etkili sesi, önünde durduğunuz esere paralel size Picasso'yu anlatıyor. Ferid Edgü harika bir metin hazırlamış. İçinde mizahı da olan fevkalade keyifli, bilgi dolu bir anlatım..\r\nBen size \"Önce video odasına gidip, oradaki Picasso ve sanatını anlatan kısa filmi izleyerek başlayın\" derim. Ondan sonra bir başka bakıyorsunuz eserlere, farkında olmadan..\r\nAtatürk'le ayni yıl doğan (1881) Picasso'nun 1900'lerde başladığı sanatın ilk çalışmaları birinci katta.. Sonra üçüncü kata inip devam ediyorsunuz.. Son yıllar orta kat..\r\nBu sırayla gezmeniz gerçekten resim sanatındaki gelişmeleri ve Picasso'yu anlamanız açısından önemli. Üşenmeyin..\r\nEn çok önünde kaldığım resim, minnacık bir kadın portresiydi.. Sevgilisi Rus balerin Olga.. 1917'de, tam Sovyet devriminin olduğu yıl boyamış bu resmi Picasso ve kendisine kendi başlattığı akıma bir \"Karşı devrim\" yapmış.. Zira Olga'nın portresi, altında sanki Rubens'in imzası varmışçasına, klasik bir resim.. Enfes..\r\nŞimdi burada çok önemli bir şey yatıyor.. \r\nAdam gibi adam resmi yapamadıkları için çarpuk çurpuk çizen ve kendilerine \"Modern ressam\" diyenlerle, klasik resmin hem de nasıl daniskasını yaptıktan sonra şekilleri bozmaya başlayan Picasso arasındaki fark, işte bu anda ortaya çıkıyor..\r\nPicasso görünenleri yansıtan resimlerden bıkmış.. \"Resim yansıtıcı değil, yaratıcı olmalı\" demiş. Çizgi ve desenleri bozarak, yeni bir tarzın kurucusu, yaratıcısı olmuş.. Kübizm bir icat değil, klasik resimden çıkmış, ondan yaratılmış yeni bir tavır..\r\nÖnce yapmış, sonra bozmuş Üstad.. Yapamadığı için bozuk yapmamış.. Fark da ordan çıkıyor zaten..\r\nPicasso'nun o kübik, o gözleri, ağızları, kulakları oldukları değil, ressamın istediği yerde duran resimleri ile modeller arasındaki her zaman var olan benzerlik, Kübizm sanatının sırrı..\r\nTuvale saçma sapan desenler çizip saçma sapan boyalar atmak değil, her defasında modele sadık kalmak.. Modele benzemeyi en garip görünen resme bile aktarmak..\r\nOturan Yeşil Elbiseli Kadın'ın ikinci karısı Jacqueline olduğunu o zaman bakanlar hemen anladılar. Kara gözler, gür kaşlar, uzun siyah saçlar doğrudan modele aitti çünkü..\r\nPicasso'nun en ünlü iki tablosu İstanbul'da yok.. \r\nGuernica ve Avignonlu Kızlar!.. \r\nGuernica Madrid'de Kraliçe Sophia müzesinde.. Dünyayı dolaştı. Artık yuvasından çıkması zor.. Ama bakarsınız bir gün o da olur.. Daha dün İstanbul'da bir Picasso sergisi açılabileceğini düşünebilir miydik?.. Sakıp Ağa'nın hayalleri olmasaydı?..\r\nSoyut resmin, kübizmin başlangıcı sayılan Avignonlu Kızlar, New York Modern Sanatlar Müzesi'nde, ama bu resmin tıpkısı dev bir duvar halısı, Sakıp Sabancı Müzesi'nde asılmış.. Halı da Picasso imzalı zaten..\r\nHer büyük tablosu için önce sayısız ve parça parça eskizler çizip, sonra bunları ana tablaya yerleştiren Picasso'nun Avignonlu Kızlar için eskizlerinden biri de var İstanbul'da.. Önce bu eskize bakın (27 numara), sonra en alt kat merdiveninin girişine asılı halının önünde kendinize bol zaman ayırın!.. \r\n\r\n\r\n\r\n\r\n\r\nSabancı Müzesi ve Üniversitesi, Picasso İstanbul'da başlıklı harika bir katalog kitap hazırlamış.. Günlerdir elimden düşmüyor.. Bu albüm kitabı evde her boş kaldığımda elime alıyor, resimlere yeniden bakıyor, enfes yazılmış açıklamalarla o resmi ve Picasso'yu biraz daha tanıyor, biraz daha seviyorum..\r\nKitap açtığım her sayfasında bana \"Git.. Sergiye git, aslını bir defa daha gör\" diyor..\r\nGideceğim.. \r\nPicasso eğer kalkıp taa İstanbullara gelmişse, ben de artık bi zahmet Emirgân'a gideceğim, sık sık buluşmak için.. ", "Ajda.. Füsun.. Bir de ben tabii..\r\n\r\n\"Ajda'nın sevgilisiyle Hıncal Uluç'a ihanet ettim!..\" \r\nVatan'da Müge Anlı'nın haberinin başlığı böyle.. İhanet ve itiraf eden Füsun Önal.. Füsun bu itirafını \"Aşk Çiş Gibidir, Tutamazsın\" adlı son kitabında yapmış.. Müge oradan naklediyor..\r\nÖzel yaşantım, yaşantıma giren kadınlara duyduğum saygı yüzünden başkalarına kapalıdır. Çok güzel anılarımı naklettiğimde isimleri gizlerim.. Benim hayatıma girdiklerini açıklama hakkı, kadınlarıma aittir, bana değil..\r\nSon arkadaşım \"Sevgilimin sen olduğunu 60 yaşıma girdiğimde ilan edeceğim\" dedi. Ben yaşarken değil, yani..\r\nFüsun sağ olsun, yaşamını bölüm bölüm kitaplaştırırken, yeri geldikçe benden de söz ediyor.. Daha önce beni reddettiği için duyduğu pişmanlığı anlatmıştı.. Şimdi de bu..\r\nNe var ki, olay, Şuşu'nun (Ben Füsun'a öyle derdim) anlattığı gibi değil pek..\r\nBir defa ihanet söz konusu değil.. Sadece \"Ayıp\" var.. \r\nİhanet etmedi, ayıp etti Füsun o gece.. \r\nEfendim o zamanlar Füsun'la çıkıyor bile değildik ki, ihanet mümkün olsun.. Zamanımızda kadınlar ve erkekler birlikte olmaz, çıkarlardı..\r\nBen Füsun'dan fena halde hoşlanıyor, çıkmak için de can atıyordum, doğru.. Ama Füsun yüz vermiyordu. Hep mesafe bırakıyordu arada.. Ben de bu mesafeye saygı duyuyor, daha ileri adıma teşebbüs dahi etmiyordum. Ben ilgimi, ben hoşlandığımı göstermiştim. Gerisi ona kalmıştı..\r\nİşte tam bu dönemde İstanbul'a geldik, Modern Folk Üçlüsü ile.. Egemen'in Baltalimanı'nda Lalezar adlı bir yazlık bahçesi vardı. Orada çalacağız. Assolist de Ajda..\r\nAjda o sıralar uzatmalı aşkı Cömert Baykent ile beraber.. Cömert tanıdığım en kaliteli insanlardan biri.. Nasıl bilgili, görgülü, hoş sohbet.. Tek zaafı Ajda.. Onun yanında o Cömert kayboluyor..\r\nAjda'nın sadece sevgilisi değil, meneceri de.. Ajda'nın yükselmesinde payı fevkalade büyüktür.\r\nFüsun telefon etti.. \"Bu gece beni çocuklara götürür müsün\" diye.. Ahmet ile Selami Kolej'den arkadaşları oluyor..\r\n\"Peki\" dedim.. Evinden aldım.. Gazinoya geldik.. Çocukların şovu başladı.. Masaya Cömert geldi.. \"İzin verirsen\" dedi, tüm nezaketi ile \"Füsun'la iki dakika özel bir şey konuşabilir miyiz?..\" \r\n\"Tabii\" dedim.. Füsun kalktı.. Gittiler.. İki dakika bir türlü bitmedi. Çocukların şovu bitti. Ajda'nınki başladı.. Füsun ile Cömert kenar masada hâlâ fıs fıs..\r\nAjda da şovunu bitirirken, Cömert Füsun'u masaya getirdi, özür dileyerek.. Orkestra dans müziğine başlamıştı ki, tekrar geldi Cömert.. Gene bana gene tüm nezaketi ile sordu.. \"İzin verirsen, Füsun'la dans edebilir miyiz?.\" \r\n\"Rica ederim\" dedim. Dansa kalktılar.. Az sonra bütün gözler onlarda idi.. Pistte ve etrafta sanki başkası yokmuşçasına, sarmaş dolaş, hani üstadın \"Niye ayakta\" dediği türden dans ediyorlar..\r\nBirden arkamda bir hıçkırık sesi duydum.. Döndüm, Ajda.. Aldım masama hemen..\r\n\"Şu küçük şırfıntının yaptığını görüyor musun Hıncal?.. Oysa ben ona ne kadar destek olmuştum. Sanıyor ki, Cömert'i elde ederse, Ajda'ya yetişecek..\" \r\nSakinleştirdim.. Toparladı kendisini.. O sırada ikinci şok geldi..\r\nLalezar yol seviyesinin altında, deniz kenarında.. Yola uzun bir merdivenle çıkılıyor.. \r\nBaktık, Cömert'le Füsun gene sarmaş dolaş çıkıyorlar.. Meftun da orda.. Türkiye'nin ilk ve en ünlü paparazzisi.. Ha bire resim çekiyor.. \r\nAjda ikinci kez ağlama krizine girdi girecek.. Gene toparlama çabasına girdim..\r\n\"Hıncal\" dedi, \"Asabım çok bozuk.. Beni eve bırakır mısın?..\" \"Bak Ajda\" dedim.. \"Burada seni eve bırakmak için ölecek yığınla erkek var. Biz buraya Füsun'la geldik. Füsun az önce Cömert'le çıktı. Şimdi ben de seninle çıkarsam, öbürgün Saklambaç gazetesine kapak oluruz, 'Ajda ile Füsun eş değiştirdi' diye.. Ben İstanbul sosyetesinden değilim.. Ankaralı sessiz bir adamım, böylesi olayların göbeğinde yer almak istemem..\" \r\nÇıktım gittim çocuklarla..\r\nİki gün sonra Saklambaç'ın ön sayfası geceye ayrılmıştı..\r\nFüsun, Cömert'i baştan çıkarmış, almış gitmişti. Füsun'un oraya kiminle geldiği ise öğrenilememişti.. Ajda tek başına çıkmıştı gazinodan, üzüntü içinde.. \r\nSkandalın tam göbeğinden çekilmeyi başardığım için kendimi kutladım..\r\nAma Ajda aylarca bana selam bile vermedi..\r\nBen de Füsun'u aramadım bir daha, tahmin edersiniz..", "\"Yakalasak gene serbest kalacaklar!..\"\r\n\r\nProf. Erol Uçer ve eşi, Moskova'dan Maya Sitesi'ndeki evlerine dönüyorlar. Apartman kapısında üç çocuk, \"Biz de bu sitedeniz, hoş geldiniz\" diye çifti karşılıyor, paketlerin ve bavulların taşınmasına yardım teklif ediyorlar. Israrcı oluyorlar. Çocukların ikisi Bayan Uçer'le yukarı çıkıyor, Prof. Uçer üçüncü çocukla aşağıda, öbür eşyaların başında bekliyor. Yukarı çıkan çocuklar Bayan Uçer'den su istiyorlar. Kadın mutfağa girince de içinde para ve mücevher olan iki çantayı alıp kaçıyorlar. Bu arada aşağıdaki çocuk da ortadan kayboluyor.\r\nProf. Uçer polise gittiğinde çocuklar teşhis ediliyor. Çünkü ortada, güvenlik kamerası görüntüleri ve görgü şahitleri var. Çocukların içinde bir kadın ve iki erkeğin olduğu lüks bir arabaya binip gittikleri belirleniyor.\r\nAcıklı durum ondan sonra.. \r\nPolis soygunun bir çete tarafından yapıldığını anlatıyor. Profesör ve eşi, havaalanında kurban olarak seçiliyorlar. Eve kadar izleniyorlar. Çete yöneticileri arabada bekliyor. Çocuklar çantayı alıyorlar, arabaya atlayıp kayboluyorlar.\r\nProfesör \"Bu kadar iyi biliyorsunuz da, niye yakalamıyorsunuz, niye engel olmuyorsunuz\" deyince, kendisini şok eden yanıtı alıyor.. \r\n\"Biz bunları en az 70 kez yakaladık. Hepsinde de serbest bırakıldılar.. Bunlar Kasımpaşa'da oturur. Sürekli adres değiştirirler. Şimdi gitsek ne savcıyı bulabiliriz, ne de arama izni alabiliriz.\" \r\nHaber hemen tüm gazetelerde yayınlandı. Polislerin sözlerini Hürriyet gazetesinde okudum..\r\nPeki benim gibi Adalet Bakanı da okudu mu?. \r\nTürkiye'deki korkunç uygulamanın farkında mı?.\r\nÇantayı çalan çocuklar, Profesör asansörle çıkarken, merdivenlerden inmişler. İyi tahminle yakalanmamışlar. Peki yakalansalar ne olacaktı?. Profesör de merdivenlerden çıksa ve yolda elinde kendisinin ve karısının çantaları olan çocukları yakalasaydı eğer?..\r\nCep telefonu ile polis çağıracaktı. Polis çocukları karakola götürecek ve evrakları hazırlayıp savcılığa teslim edecekti. Tam bu sırada bir avukat ortaya çıkacak, AB'ye uyum diye hazırlanmış yeni yasaları ortaya sürecek, savcılık da çocukları serbest bırakacaktı.\r\nUygulama aynen böyle, Sayın Cemil Çiçek!..\r\nBöyle bir \"Yasal\" rezillik olur mu?. \r\nÇalıp götürebilirsen ne ala.. Mücevherler ve paralar senin..\r\nYakalanırsan hiçbir risk, hiçbir tehlike yok.. Anında serbest kalıyorsun. \r\nİnsanları çocuk çeteleri kurmaya, çocukları, hırsız ve ahlaksız insanlar olarak yetiştirmeye böylesine teşvik eden bir yasal düzenleme olabilir mi?. \r\nBöyle bir düzenleme, topluma, ülkeye, insana, çocuğa ihanet değil midir?.\r\nBu haberler artık gündelik Sayın Bakan.. Her gün bir yeni örneğini okuyoruz.\r\nRezillik diz boyu.. Ülke bataklığa, batakhaneye dönüyor..\r\nPeki siz ne yapıyorsunuz Bay Cemil Çiçek?..\r\nBu ülkenin Adalet Bakanı olarak ne yapıyor, o koltukta nasıl böyle rahat, böyle aldırışsız oturuyorsunuz?..\r\nBu ülke, bu çocuklar, bu insanlardan siz sorumlu değil misiniz?.\r\n", "İşte \"kahraman\" zabıtalar...\r\n\r\nBen Fatih'e katılmam.. İnsanların bayramda da doğru dürüst gazete okumaları hakkına sahip çıktım.. Bayramlarda gazete diye çıkan yüz karası cerideler yerine, herkesin kendi gazetesine devamını sağlayan savaşın en ön saflarında yer aldım. Kazandık. Başlangıçta karşı çıkanlar da, Sabah'ın açtığı bayrağın altında toplanmak zorunda kaldılar sonunda..\r\nO gün bugün hiçbir bayramda yazılarımı aksatmadım. Hiçbir bayramda tatile gitmedim. Hiçbir bayram günü gazeteye gelmezlik etmedim.\r\nDün sabah da çıktım, neşe ile yola.. Zincirlikuyu mezarlığı yolumun tam üzerindedir. Her sabah Ali Müfit Gürtuna'nın o garip tercihi ile \"Ölüm\"ü okuyarak giderim ya işime.. Bu defa rengârenkti mezarlığın önü.. Çiçek bahçesine dönmüş.. Bayramda mezarlardaki sevilenler ziyaret edilir ya.. Hem bu ziyaretçilere kolaylık.. Mezara bırakılacak bir demet çiçek.. Hem de işte bir avuç muhtaç insana bayramda evlerine götürecek üç kuruş kazanç..\r\nBirden çil yavrusu gibi kaçışmaya başladı çiçekçiler.. Kucaklayabildikleri kadar demetlere sarılmış, gerisini oracıkta bırakmış, döke saça kaçıyorlar..\r\n\"Ne oldu\" diye bakarken gördüm.. Kadir Topbaş'ın aslan yürekli zabıtaları.. Bir minibüs dolu gelmişler..\"Allah Allah\" diye düşmana saldırıyorlar sanki.. Çiçekçileri kovalıyorlar.. Vatanı kurtarıyorlar, kahraman aslanlarım benim..\r\nHiç utanmadan, hiç sıkılmadan, hiç yüzleri kızarmadan, vicdanları sızlamadan saldırıyorlar, bayram harçlığı, ekmek parası peşinde koşan zavallılara..\r\nSuçları ne, mezarlığın ölüm veren dehşet havasını, rengarenk güzelleştiren çiçekçilerin peki?..\r\nKaldırımı işgal etmek..\r\nPeki ey Kadir Topbaş, Ey onun aslan yürekli zabıtaları, vatan kurtaran aslanları..\r\nBu beş on kadına mı yetiyor gücünüz?.. Kaldırımların süsü bu çiçekler mi ihlal ediyor kurallarınızı?..\r\nKaldırımları işgal eden, kaldırımları ortadan kaldıran, rampa yapan, dükkân yapan, vatandaşı, yaşlısı, çocuğu ile Allah'ın kışında akan trafik içinde yürümeye zorlayan Galerilere niye böyle saldırmıyorsunuz? Saldıramıyorsunuz?\r\nGücünüz yetmez değil mi?.. Çünkü galericilerin içinde mafya var.. Dümdüz eder sizi.. Onlar zengin.. Onlar güçlü.. İcabında cep harçlıklarınızı da verirler.. İstanbul'da yüzlerce böyle galeri var.. Onların önünden selam vererek geçersiniz hatta..\r\nAma bu zavallı insanları görünce \"Zabıta\" olduğunuzu hatırlarsınız değil mi?.\r\nSizde utanma da yok, vicdan da, Topbaş'ın Zabıtaları..\r\nSizde insanlık da yok..\r\nAma kabahat sizde değil.. At sahibine göre kişner..\r\nTopbaş \"Gık\" diyebildi mi, bu galeri rezaleti üzerine.. İstanbul Valisinin Belediyeyi, Topbaş'ı uyaran yazıları dosyamda duruyor..\r\nNerde Belediye Başkanı?.. Mezarlık kapısında çiçekçi kovalıyor.. Aslan Başkanım benim.. Bayramın kutlu olsun, e mi?.. \r\n", "Kimdir bu düzenlemeleri yapanlar?..\r\n\r\nİstanbul Emniyet Müdür Yardımcısı, Eski Trafik Müdürü Ali Kemal Hanlı ile dolaşıyoruz yazılarıma konu ettiğim bazı bölgeleri..\r\nAkmerkez önüne geldik.. \r\n\"Biliyorsun yaptıklarını değil mi\" dedim.. Güldü..\r\nAkmerkez'in önü İstanbul'un en kalabalık trafiği, Akmerkez kurulduğundan beri.. Tam karşıdan Zeytinoğlu Caddesi geliyor.. İstanbul'un en felaket caddesi.. \"Allah kimseyi buraya düşürmesin\" dersiniz.. Niye?.. Günün her saati kilit de ondan.. Nasıl olmasın.. Bu caddeden çıkış için yeşilin yanma süresi 15 saniye, topu topu.. Caddenin iki yanı yasak olmasına rağmen otopark.. Orası polis dolu olduğu halde, herkes yasağa parkı kabullenmiş, öyle gidiyor.. Yol 1.5 şeride düşmüş.. Böylece, 10 araba gelse kuyruk oluşuyor, anlayın gerisini..\r\nDurumu tarif ettim değil mi?.. \r\nZeytinoğlu Caddesi kilit.. Akmerkez önü zaten kilit..\r\nİstanbul trafiğini düzenleyen de Nasrettin Hoca..\r\nHani \"Evim dar\" diyene \"Koyunları, inekleri, atları da eve aldıran\" Hoca..\r\nYeni uygulama yaptı, kimliği meçhul kaldırım mühendisleri.. Tepecik Yolundan gelip, Ulus'a, Ortaköy'e, Arnavutköy'e, Bebek'e gidecek otomobiller yolun sonuna doğru sola dönerek oradaki bypass yolundan Nispetiye Caddesi'ne çıkar ve yollarına devam ederlerdi..\r\nOradaki büyük dükkan bu trafikten rahatsız oldu herhalde.. Birgün baktık.. Bu bypass yolu iptal edilmiş.. Bu saydığım istikametlere gideceklere yeni yol verilmiş.. \r\nBilin bakalım nereye?..\r\nGünün 24 saati zaten kilit Zeytinoğlu Caddesi ve Akmerkez önüne..\r\nTrafiğin en şıkışık olduğu iki yola, bu yolla hiç ilgisi olmayan yüzlerce arabayı yollamanın adı nasıl \"Düzenleme\" olur, söyler misiniz şimdi?..\r\nBu rezaleti, bu skandalı, bu fiyaskoyu yazdık..\r\nKimse tınmadı bilir misiniz?..\r\nBir kişi çıkıp da \"Bu işi ben yaptım\" diyemedi.. \"Hıncal Efendi, sen kaz kafalı birisin.. Bak burada biz trafiği hem de nasıl düzenledik\" diye anlatmaya teşebbüs etmedi..\r\nAma bir kişi de, bu rezil uygulamayı geri almadı..\r\nHangi yuvarlak kafadaki sivri zeka alıyor bu kararları bilmiyorum..\r\nBildiğim.. Trafikten falan haberleri yok. Gidip bakmıyor, incelemiyorlar.. Masa başında kent planını açıp, kendi akıllarınca kağıt üzerinde harikalar (!) yaratıyorlar. Sonrasında aldıkları kararın rezil sonuçlarını denetleme gereği de duymuyorlar.. İstanbul trafiği kağıt üzerinde çizilmeye devam ediyor..\r\nAli Kemal Hanlı \"Çözüm meydanda duruyor\" dedi.. \"Tepecik Yolundan sola dönüş vereceksin. İş bitecek. Burada zaten kavşak var.\" \r\nAynen öyle.. Birisi karar vermiş.. Bu dönüşü ortadan kaldırma uğruna, trafik çözülmez hale geliyor.\r\nDönüşten niye korkuyorlar peki?. \r\nAyni aptalca uygulama Zeytinoğlu girişinde de var. Akmerkez önünde sola dönüp bu caddeye giriş yok?. Niye yok?. Keyifler öyle istedi de ondan.. Zeytinoğlu Caddesine gireceklere, nasıl dolambaçlı yollar çiziliyor, gene nasıl otomobiller hiç alakası olmayan yollara gönderilip oraları tıkıyor, bilemezsiniz..\r\nYahu Akmerkez önü bu uygulama ile akar hale gelse, ellerinizden öpeyim. Trafik zaten gıdım gıdım.. O zaman bu ilave külfetin yararı ne?. \r\nİstanbul'un bu uygulamalar altında imzası olan kaldırım müdürlerinden biri beni arar mı?. Benimle birlikte o yöreye gelme zahmetine katlanır mı?. \r\nYoksa hiç ses çıkarmadan bildiklerini okumaya, bu rezilliği sürdürmeye devam mı ederler?.. \r\n", "Adalet Bakanı susuyor.. Neden?..\r\n\r\nİclal Ülker, Kartal'da, kapkaççıların cirit attığı İstanbul'un olay rekoru kıran ilçesinde saldırıya uğradı. Olayı herkes biliyor artık, ayrıntıya gerek yok. Öldü..\r\nPolis zanlıyı belirdi.. Gencay Yolcu.. İlginçti Yolcu'nun polis kayıtları.. Cinayet, gasp, hırsızlık ve kapkaçtan tam 270 sabıkası vardı.. Yazı ile iki yüz yetmiş.. Ayrıca, 50 olayla ilgili olarak arandığı görünüyordu.. 320.. \r\nŞimdi, dünyanın hangi uygar ülkesinde, böylesi bir suç makinesinin toplumun içinde böylesi rahat dolaşmasına izin verir yasalar acaba?..\r\nGeçen hafta sonu yazdım. California'da bir dilim pizza çaldığı için müebbet hapis vermişlerdi, çocuğa.. Üç yasası gereği.. 3 suç işleyen toplumun kuralları ile uyumsuz kabul ediliyor, o toplum içinde yaşama hakkını kaybediyordu.. Ölçüsü bir dilim pizza çalmak da olsa, üçüncü suçun cezası \"Yasa gereği\" müebbet hapis oluyordu.\r\nÜç suç işleyene müebbet oluyordu Amerika'da..\r\nTürkiye'de 300 suç işlemek ayrı bir kovuşturma, ayrı bir ceza sebebi olmuyordu..\r\nTürkiye bunun için suçlular cennetiydi işte..\r\n\r\n\r\n\r\n\r\n\r\nArtık Türkiye'ye iyice yerleşen caz şarkıcısı Keisa Brown, bir çocuk çetesi tarafından soyuldu. İstanbul'a gelmiş, havaalanında taksiye binmişti. Evinin önünde inerken yanına üç çocuk geldi. Bavullarını taşıma için yardım teklif ettiler. Sonu belli.. Çocuklar şarkıcının çantasını alıp kaçtılar..\r\nOlayı bildiniz değil mi?.. Daha geçen haftanın ortasında, Moskova'dan dönen Prof. Erol Uçer ve eşi, havaalanından eve vardıklarında kendilerine yardım teklif eden üç çocuk tarafından kapıda karşılanmışlardı. Çocuklar içinde para ve mücevherler olan çantayı kapıp içinde bir kadın ve bir erkeğin beklediği lüks bir araba ile kaçmışlardı.\r\nProfesör ve eşini soyan çocuklar karakolda teşhis edilince, polisler acı gerçeği açıkladılar.. \r\n\"Bunları biz 70 kez yakaladık. Savcılar serbest bıraktı..\" \r\nDahası da var.. Savaş ailesi Türkiye'ye döndüler. Havaalanından Nişantaşı'ndaki evlerine geldiklerinde taksiden inerken iki çocuk tarafından karşılandılar. Çocuklar bavulları taşımayı teklif ettiler ve sonunda Bayan Savaş'ın içinde para ve mücevher bulunan çantasını alıp kaçtılar.\r\nKarakolda polis onlara üç resim gösterdi, \"Bunlar mı\" diye.. Savaşlar çocuğu hemen tanıdılar.\r\nPolis \"Bunların ellinin üzerinde sabıka kaydı var. Çoğunlukla mahkemeye dahi çıkarılmadan serbest bırakılıyorlar. Bazıları Sosyal Hizmetler'e teslim ediliyor ama hikâye.. Anında kaçıp, onları kapkaç için kullanan ailelerinin yanına dönüyorlar. Elimiz kolumuz bağlı.. Yasa gereği gözaltında tutamıyor, araştırma yapamıyoruz. Artık resimlerini çekmemiz dahi yasaklandı.\"\r\n\r\n\r\n\r\n\r\nDikkat ettiniz tabii.. Üç kapkaç olayı da, birbirinin aynisi. Kurban havaalanında belirleniyor, evine kadar izleniyor, kapının önünde soyuluyor.\r\nOrtada, bu tür soygun için kurulu bir çetenin olduğu açık. Türkiye'de organize suçlar yasası, çete suçlarına çok ağır cezalar getiriyor. Eee.. O zaman..\r\nO zaman hikâye.. Hangi çeteyi kurarsanız kurun, çocukları kullandınız mı, riski sıfırlıyorsunuz. Ülkenin yasaları böyle..\r\nÇocuk suçüstü yakalansa bile, savcılar tarafından anında serbest bırakılıyor, hatta çocuğun yakınları, hırpalandığını, azarlandığını iddia ederlerse, polisler hakkında soruşturma açılıyor. Bu yüzden polisin ödü patlıyor, çocuk suçludan. \r\n..Ve Adalet Bakanı Cemil Çiçek susuyor.. Hâlâ susuyor.. \r\nAB'ye uyum diye hükümet tarafından, Cemil Çiçek'in sorumluluğunda hazırlanmış, yeni ceza, yeni muhakeme usulleri ve yeni infaz yasasının sonucunda ortaya çıkan bu rezil tabloya karşı kamu vicdanında uyanan müthiş tepkiye rağmen susuyor. \r\nGeçen hafta Sultanahmet Adliyesi'nde idim.. Girişteki dev yazı duruyordu..\r\n\"Adalet mülkün temelidir..\" Mülk, yani devlet..\r\nHalkın adalete inancı kalmazsa, devletin temeli sarsılmaya başlar, Sayın Çiçek..\r\nDevlet sallanır..\r\nDepremin farkında mısınız?.. ", "Takke düşüyor, kel görünüyor artık..\r\n\r\n\"En ummadığın keşfeder esrarı derunun \r\nSen herkesi kör alemi sersem mi sanırsın\" demiş Ziya Paşa.. Öyle demiş ki, bunca yılın ardından hâlâ dimdik duruyor, lafı.. Niye?.. Milleti ahmak sanan, \"Ben söylerim yutarlar\" diyenler her devirde çıkıyor çünkü..\r\nBugün de var.. \r\nRecep Tayyip Erdoğan nihayet bu ülkenin bir Anayasası olduğunu hatırladı..\r\n\"58'inci madde\" diyor, başka bir şey demiyor.. Efendim, belediyenin işlettiği kafe ve lokantalarda içki satılmamasının gerekçesi meğer anayasa imiş de haberimiz yokmuş.. \r\nBu madde gençleri, alkol, uyuşturucu ve benzeri kötü alışkanlıklardan korumayı amirdir.\r\nBelediyeler de kendi kontrolleri altındaki işletmelerde alkol satmayarak gençliği kötü yola düşmekten koruyorlarmış meğer, sokaklarında tineri serbest bırakırken..\r\nAma olur mu Sayın Başbakanım.. \r\nKendi işlettikleri yerlerde içki satmayanlar sadece AKP'li belediyeler.. Öteki belediyeler sınırları içinde kalan gençlik zehirlenmeye devam ediyor, yazık değil mi onlara.. Bir yasa çıkarsanız da, tüm belediyeler kendi işletmelerinde içki satmasalar?..\r\nAslında o da yetmez ya, çok Sayın Başbakanım..\r\nGenç adam gidip Çamlıca tepesinde, Malta Köşkü'nde, Hidiv Kasrı'nda içemezse, alkoldan uzak durmuş olmaz ki.. Gider Çiçek Pasajı'na, çeker kafayı, çeker kafayı.. Aslında alkolü tüm ülkede yasaklamanız gerekmiyor mu, eğer kafanız 58'inci maddeyi böyle yorumluyorsa..\r\nSayın başbakan, \r\nHerhangi bir tıp uzmanı, mesela bir doktorla konuştunuz mu?.\r\n\"İnsan sağlığı için hangisi daha zararlıdır, içki mi, sigara mı\" sorusunun yanıtının ne olabileceğini hiç düşündünüz mü?.. \r\n\"Hangi tehlike daha büyüktür, içki mi, sigara mı?..\" diye araştırma, soruşturmayı geçiniz oturup iki dakika düşünmeyi denediniz mi?. \r\nİçki içen oturur içer, ne içerse zararı kendine.. Ama sigara içen oturup içerse, içtiğinin zararı, kendisi hatta fazlası ile onunla birlikte oturanlara..\r\nEeee.. Belediye kafe ve lokantalarında herkes fosur fosur sigara içiyor.. Nerde Anayasanın 58'inci maddesi o zaman?..\r\nDünya çığ gibi sigara yasaklıyor.. İçkiyi yasaklayanlar, sadece İslam ülkeleri.. Sigarayı tıp bilimi reddediyor. İçkiyi anayasalar değil, şeriat hükümleri yasaklıyor. Gerçek bu, niye saklamaya çalışıyorsunuz?. \"Dinim yasaklıyor, ben de yasaklarım\" demekten utanıyor musunuz, korkuyor musunuz?.\r\nBay başbakan, \r\nAKP'li belediyelerde, bizzat zatı alinizin İstanbul'da iken başlattığı bu \"Ayıp\" geleneğin amacının, anayasayla, gençlerle falan zerre ilgisinin olmadığını siz de biliyorsunuz, ben de..\r\nAKP'nin takkesi düşüyor, Recep Tayyip Bey.. Fena halde düşüyor..\r\nGözü kapalı sizden yana olan gentel ve sentel medyamız bile gerçeği nihayet farketmeye başladı. Arkanızdan gelenlerin, sizi gözü kapalı destekleyen gazete ve gazetecilerin sayısının hızla azaldığını, hergün dağlar gibi eleştiri yağmaya başladığını fark ediyorsunuzdur mutlak.. Son günlerdeki öfkeniz, hoş görüsüz tepkileriniz ondan.. İnişe geçtiniz Recep Tayyip Bey.. İnişe geçtiniz.. \r\nGüvendiğiniz dağlara kar lapa lapa yağıyor ve siz daha hızlı kayıyorsunuz, Sayın başbakanım!..", "Taşları bağlayıp, itleri salan Adalet ve.. Bakanı..\r\n\r\nCalifornia eyaletinin Los Angeles kentinde bir genç bir dilim pizza çaldığı için ömür boyu hapse mahkum edildi.\r\nCezanın gerekçesi bir dilim pizza değildi tabii. Eyaletteki \"Üç\" yasasıydı. Bir kişi üç suç işlediği zaman, suç ne olursa olsun, ömür boyu hapse mahkum oluyordu. Yasanın gerekçesi şuydu: \r\n\"Üç suç işleyen kişi, suç işlemeyi adet haline getirmiş, toplum kuralları ile uyumsuz olduğu ortaya çıkmış birisidir. Böyle kişilerin o toplum içinde yaşama hakları yoktur.\" \r\nİstanbul'da hafta başında bir kişi, çaldığı otomobilin içinde yakalandı. Yanında kaçırıldığını söyleyen bir genç kız da vardı.\r\nKarakola gelindiğinde, adamın 29 oto hırsızlığı, 15 hırsızlık, 2 emniyeti suiistimal ve 3 tecavüz olmak üzere toplam 49 suçtan sabıkalı olduğu ortaya çıktı.\r\nÇaldığı otomobillerle kızları kandırıp kaçırıyor, arkadaşlık kurup tecavüz ediyordu.\r\nÖrnekleri Türkiye ve Amerika'dan verdim.. Neden?..\r\nABD, \"insan hakları\" denince en önde gelen ülke.. Bayrağı kimselere bırakmaz. Dünyayı, bu arada Türkiye'yi de sorgular ve ülkemizde insan haklarına riayet konusundaki geri kalmışlığı her yıl, Dışişleri Raporu ile açıklar. En yenisi çarşamba günü açıklandı.\r\nBu ne demek?.\r\nBu şu demek?.. \r\n\"İnsan Hakları\" suçluların aramızda serbestçe dolaşmasına izin vermenin ve suçsuz insanları devamlı tehdit altında yaşamak zorunda bırakmanın gerekçesi olamaz. \r\nBaşka insanların ve toplumun aleyhine kullanılacak hiçbir hak, en başta insan hakları olamaz. Başkalarının haklarına tecavüz hakkı diye bir hak yoktur. Başkalarının haklarına tecavüzü adet etmiş kişilerin başkaları ile birlikte yaşama hakları yoktur. İnsan hakları, suçluyu korumaya, suç işlemeye teşvik etmeye alet edilemez.\r\nO halde Türkiye'de \"AB'ye uyum\" diye çıkarılan ceza, muhakeme usulleri ve infaz yasalarında büyük bir yanlış var demektir. \r\nSabah'ın çarşamba günkü \"Meydan itlere kaldı\" manşeti doğru ama eksikti. Yeni yasalarla taşlar bağlandığı için meydan itlere kalmıştı. \r\nPolis tarafından bin bir güçlükle yakalanan suçluların bir gece nezarette dahi kalmadan savcılar, olmadı, ilk duruşmada \"Tutuksuz yargılanmak üzere\" yargıçlar tarafından serbest bırakılmaları, toplum vicdanında derin yaralar açmakta, halkın adalete inancını sarsmaktadır. \r\nAdalet Bakanı, kamu vicdanını rahatlatacak açıklamalar yapmak zorundadır. \r\nBu yanlış yasalarla, insanımızın can ve mal varlığı giderek daha da büyük tehditlere maruz kalmaya devam mı edecektir? Yasaların uygulanmasında ortaya çıkan feci tablo, bakanlık tarafından değerlendirilmekte ve gereken değişiklikler için çalışmalar yapılmakta mıdır? Ya da.. Daha açık, daha kısa, daha net..\r\nSayın Cemil Çiçek!..\r\nBu gelişmelerden, bu ülkenin Adalet Bakanı olarak memnun musunuz?. \r\n", "Antalya jürisi haksızlık etmiş!..\r\n\r\nSinema Bir Mucizedir'i nihayet izledim ve kararım kesin.. Antalya Jürisi haksızlık etmiş.. Sinemaya haksızlık etmiş.. Türk sinemasına haksızlık etmiş.. \r\nPopüler filmlere ödül dağıttığı için Oscar'ı hafife alan bir snob gurup dünyanın her yerinde olduğu gibi, ülkemizde de var. Halkın izlediği filmlere oy vermeyi ayıp sanıyor, bomboş salonlara oynayan filmlere ödül dağıtıyorlar.. Sinemanın, tüm diğer sanatlar gibi, halk için olduğu gerçeğini gözden kaçırarak..\r\nNe oluyor?.. \r\nDünya sinema ödülü deyince Oscar'ı en tepeye koyuyor, ötekilere de, popüler oldukları ölçüde değer veriyor..\r\nAntalya, popüler bir festival olma yolundaydı.. Bu yılki ödüller \"Entel\" sinema yönünde olunca, halktan koptu. İki festival daha böyle giderse, kimse ilgilenmez olur.\r\nBeni şaşırtan Yılmaz Erdoğan oldu. Yıllar önce popüler sinemadan yana ağırlığını hem de nasıl koymuş, hatta son gün kenti terk edip gitmişti de, eleştirmiştim, tepkisini fazla abartılı bulup.. Bu defa onun içinde bulunduğu jüri, Erdoğan'ın yapısının tam tersine kararlar alıyor.. Nasıl oluyor?.. Erdoğan itiraz edemedi mi, arkadaşlarını iknaya gücü mü yetmedi?.. Yoksa, insanlar yarışmacı olunca öyle, jüri olunca böyle mi oluyorlar?.\r\nSözü nereye getireceğim.. \r\nSinema Bir Mucizedir, Türk sinemasının yüz aklarından.. Kadir İnanır, olağanüstü oynuyor.. Sinemadaki tüm Kadir İnanırları da aşarak.. Bu filme tek bir ödül vermeyen jüriyi kınarım ben..\r\nPeşin hükümlü derim.. Halkı hiçe sayıyor derim.. Kendi snob zevklerini tatmin için festivali kullanmışlar derim.. Daha neler derim.. İçimden.. Başım derde girmesin diye..\r\nTürk sinemasını (Üç Arkadaş) bana sevdiren ustaların başında gelen Memduh Ün'ün başlayıp, Tunç Başaran'ın tamamladığı Sinema Bir Mucizedir, başından sonuna kadar ilgi ile izleniyor.. İnanmazsınız gerçeklere de nasıl oturuyor.. Filmin anlattığı yıllarda, yani Demokrat Parti'nin iktidara geldiği 50'lilerde bir ilkokul öğrencisi olarak, tam da Ümit'in yaşında yöredeydim.. Filmdeki pek çok olayı yaşadım.. Türkçe okunan ve halkı camiye, namaza herkesin anladığı dille davet eden Ezan'ın Arapça okunmaya başlanması ile yaşanan şaşkınlık günleri.. Bir gün içinde sandıklardan çıkarılan çarşaflar, hatta peçeler, Türkiye'ye \"Demokrasi\"nin geldiğinin müjdesiydi (!).. \r\nÜn ve Başaran, filmi tam o yıllara oturtmayı başarmışlar.. Dekoru, kostümleri, müziği ve bohçacı kadına dek tiplemeleri ile her türlü ayrıntıyı oya gibi izleyerek.. Bu filmin mesela kostümlerinin, (Kadir'in Nakip Ali kılıkları muhteşem mesela) Cahit Berkay tarafından yapılan harika müziğinin bile gözden kaçmaması gerekirdi.. \r\nAma kafada \"Popüler sinema tukakadır\" snobizmi olunca, ödüllerin salon bile bulamayan filmlere gitmesi doğal.. Jüri olmasalar kendileri bile gitmezler ya..\r\n\r\n\r\n\r\n\r\n\r\nSinema Bir Mucizedir, bir dostluk destanı.. Nakip Ali'nin çocuğu yok.. Ümit'in de babası.. Eksikleri birbirlerinde mi buluyorlar?.. Hayır.. Alakası yok.. İlişkileri bir eksik giderme, bir yerine koymanın çok ötesinde.. Dostluk bu.. \r\nYaşı 60'lara dayanmış bir adamla, 15 olmamış bir çocuğun dostluğu mu olur?.\r\nSevginin ve dostluğun arasına koyduğumuz en haksız uçurum bu.. İnsan kafa kağıdı ile değil, yüreği ile sever.. Nakip Ali ile Ümit de öyle işte.. Nasıl iki yakın dostlar anlatılmaz.. Nasıl paylaşıyorlar dünyalarını.. Nasıl destek oluyorlar birbirlerine.. \r\nSinema Bir Mucizedir, sinemanın değil, dostluğun ve sevginin destanı.. \r\nMucizeyi yaratanın sinema olduğunu söylüyor, Nakip Ali finalde.. Oysa siz biliyorsunuz ki, sevgidir, mucizenin sebebi.. Sevginin yaratmayacağı mucize yoktur..\r\nÜmit'i oynayan Batuhan Levent'i de alkışladım.. Minnacık yaşı ile Kadir İnanır gibi bir devin önünde ezilmeden oynamak her babayiğidin harcı değil.. Erkekçe'nin en ilgi çeken kapak kızlarından Nazan Ayas'ı, yıllar sonra anne rolünde izlemek de ilginçti benim için.\r\nSinema Bir Mucizedir, başından sonuna keyifle izleyeceğiniz bir film.. Bana sorarsanız kaçırmayın derim..\r\nTeşekkürler Memduh Usta.. \r\n\r\n\r\n\r\n\r\nFilmdeki tiyatro oyunu sırasında sinemaya atla giren tiplemesinin babamla alakası yok.. Ülkü Tamer babamın yarattığı efsaneyi kendi kafasındaki tipe uygulamış.. Uygular.. Keyif onun.. Bu da belgesel değil, film sonunda.. Ülkü'nün Allaben (Antep'i ikiye bölen dere) Hikâyeleri'nden yola çıkan bu enfes senaryosu da mı ödül almazdı, bu arada?.. ", "Bir sonbahar sabahında balkonum!..\r\n\r\nYaz oldu mu, sokaktan geçerken benim balkonu göremezsiniz.. Çepeçevre ağaçlar ve tavandan sarkan sarmaşıklar bir doğal perde oluştururlar.. Kenara dizilmiş rengârenk sardunyalar sadece içerden bakanlar içindir sanki..\r\nDün sabah gazeteye gelmek için Ercan'la Mehmet'i balkonda beklemek geldi içimden.. Hava o kadar güzeldi ki.. Ayaklarım hışırdayarak çıktım dışarıya.. Sokağın önündeki perde kalkmış, ama bu defa balkonun tabanında bir kilim oluşmuş dökülen yapraklardan.. Rengârenk.. \r\nO yazın yemyeşil yaprakları bir gökkuşağı gibi, renk cümbüşü halinde örtmüş heryeri.. Sarının, kahverenginin, kızılın bu kadar tonu olur mu?.. Hala yeşil kalan yapraklar ve sardunyalar da eklenince, büyülü bir tablo çıkmış ortaya.. Büyülü ve hüzünlü..\r\nİlkbahar da bir gökkuşağı cümbüşüdür, insanın içine coşku, yaşam sevgisi dolduran..\r\nBunlar hüzün veriyorlar oysa.. \r\nSonbaharın renkleri, bu bakmaya doyulmaz, bu benzersiz renk armonisi niye hüzün verir insana.. Sonbahar olduğu için.. Arkası kış!..\r\nRengârenk yapraklardan ayıramıyorum gözlerimi.. Sadece güzel oldukları için değil.. Onları nerdeyse son defa gördüğümü bildiğimden..\r\nBugün Fatoş bir süpürge ile çıkacak balkona belki.. Hepsini süpürecek.. O süpürmese, rüzgar götürecek.. Çürüyecekler, toprağa dönüşecekler..\r\nİlk bahar renkleri yaşamı haber veriyor, oysa.. \"Bekle, doğa sana daha ne renkler fışkırtacak, bekle..\" müjdecisi onlar..\r\nSonbahar renkleri, ölüm.. \"Biz bittik, gidiyoruz.. Görüp göreceğin son renkler bunlar.. İyi bak.. Tadını iyi çıkar..\" İzmirli okur Metin Kaçmaz'ın satırları geliyor aklıma, bir gece evvel okuduğum..\r\n\"Bazen kızsam, bazen fikirlerinize katiyen katılmasam da, yazılarınızı seviyorum\" diyordu.. \"Zaten insan olmak da bu değil mi?.. Hepimiz ayni şeyi düşünsek, insandan farklı bir yaratık olmaz mıydık..\" Doğru, hem de nasıl doğru.. Ama asıl vurucu cümle bir sonraki.. \r\n\"Düşünüyorum, her geçen gün bizi birbirimizden koparmaya daha fazla yakınlaştırıyor..\" \r\nNasıl yakıcı bir gerçek.. Hele bir ömrün sonbaharına gelenler için..\r\nAslında nasıl filozofça bir laf bu.. Her geçen günün, sonsuz ayrılığa yakınlaştırması sevenleri.. \r\nBeklemek.. Kavuşmayı beklemek.. Beklerken geçen her günün, her anın, sizi ebedi kopmaya biraz daha yaklaştırması ne korkunç bir çelişki aslında..\r\nO zaman beklememek mi doğru?. Günü bütün coşkusu ile yaşamak mı yani?..\r\nPeki gök kuşağı renkleri ne olacak, solan, çürüyen..\r\nCep telefonunuzla bir resmini çekip, canınız çektikçe bakmanız bir çözüm olabilir mi mesela..\r\nOlsaydı keşke.. \r\nKeşke mutlu anları dondurmak mümkün olsaydı!.. \r\n", "Bir Paul Anka gecesi yaşamak..\r\n\r\nÇaylar vardı o zaman, gençler için.. Adı üstünde.. Çay.. Cumartesileri öğleden sonraları kentin muteber lokallerinde.. Kızlar sadece gündüz çıkabilirlerdi sokağa.. Cumartesi öğleden sonraları özlemle beklenirdi.. Heyecanla.. Aşkla.. Coşkuyla.. \r\nSadece cumartesi öğleden sonraları buluşurdunuz kız arkadaşınızla çünkü.. Aydınlıkla loş arası bir salonda slow müzik çalmasıydı, aşkı yaşatan.. O zaman sokulur, o zaman dokunur, o zaman kokusunu, o zaman teninin sıcaklığını hissederdiniz.. O zaman eli elinizin içine sokulurdu, sıcacık.. Hele bir de yanağını yanağınıza dayadı mı, dünyalar sizin olurdu..\r\nSonra öbür cumartesiye, öbür çaya kadar!.. \r\nGene de derim ki, biz aşkı dolu dolu yaşadık.. Biz aşkı, \"Yaşadık\" çünkü.. Bugünküler aşk yapıyorlar.. İngilizcesi daha kolay veriyor anlam farkını.. Bizimki falling in love'dı.. Bugünkülerinki, making love..\r\nBize aşkı dolu dolu yaşatanlar, danslarımızdı.. Danslarımıza eşlik eden müzik.. Aşk müziğinin en yüceldiği elliler, altmışlar..\r\nKimbilir kaç sevgilimin kulağına \"Put your head on my shoulder/ Başını omzuma koy\" diye fısıldamışımdır, Paul Anka'nın sesi plakta dönerken.. Ve nasıl sıcak bir mutluluk sarmıştır içimi, o baş o omuza yaslanırken..\r\nYa \"You are my destiny\" dediklerim..\r\n\"Sen benim kaderimsin \r\nHayallerimi paylaştığım. \r\nSen benim mutluluğumsun \r\nYalnızlığımı paylaştığım. \r\nSen benim gerçekleşen rüyamsın \r\nSen benim için yaşamdan ötesin.. \r\nSen busun işte..\" \r\nHatırladığım kadarı ile, türkçesi.. Paul Anka, aşklarımızın hemen hepsinin içine giren bu müthiş şarkıcı ve şarkı yazarını Diana ile tanımıştık bütün dünya ile birlikte.. Dünyanın gelmiş geçmiş en çok satan plaklarından biri olmuştu. Hala satar.. 16 yaşında iken, 20 yaşındaki Diana'ya aşık olmuş ve bu aşkı anlatmıştı şarkı.. Hala bir aşkı en iyi anlatan şarkıların başında gelir..\r\nBugünün kuşakları için Paul Anka oysa, My Way'dir.. Frank Sinatra ile ölümsüzleşen şarkıyı Paul Anka'nın yazdığını bile bilmez çoğu.. \r\nLas Vegas'ta, Reno'da Tahoe Gölünde çok aramıştım Paul Anka'yı, her gittiğimde.. Denk getiremedim bir türlü.. Sonunda o geldi İstanbul'a, hayatımın en güzel gecelerinden birini yaşatmak için..\r\nİsterdim ki, bütün yıldızlarımız o gece orada olsunlar ve bir süper şov nasıl sunulur görsünler..\r\nÖğrenecekleri çok şey vardı bu büyük ustadan.. Çok.. Çok şey..\r\nDiana ile kapıdan girdi salona Paul Anka.. Sahneden değil.. O anda seyirciyi avcunun içine aldı, bir daha da bırakmadı.. Muhteşem bir şarkıcı olduğunu dünya biliyordu. Dünya çapında bir sunucu olduğunu ben o gece gördüm..\r\nBir konser ancak böyle sunulurdu işte.. \r\n12 kişilik tabanca gibi bir orkestra eşliğinde bütün hit şarkılarını söyledi..\r\nAma fondan gelen Frank Sinatra sesinin My Way'ine eşlik ettiği final, FrankPaul düeti, yaşam boyu unutulmayacak kadar güzel, yüreklere hep çakılı kalacak kadar duygu doluydu.. Beni yüreğimden vuran şarkı Lonely Boy oldu ama..\r\n\r\n\"Ben yalnız bir adamım.. \r\nYalnız ve hüzünlü.. \r\nYapayalnız ve \r\nYapacak bir şeyi olmayan \r\nAkla gelebilecek \r\nHer şeye sahibim \r\nAma istediğim sadece \r\nSevecek biri \r\nEvet evet, sevecek biri \r\nBöyle bir anda \r\nÖpecek biri \r\nSarılacak biri.. \r\nOnu bana gönder \r\nLütfen gönder \r\nNasıl mutlu edeceğim, \r\nBak, gör o zaman \r\nÖyle dua ettim ki \r\nYukardaki cennetlere \r\nSevecek birini \r\nBulabilmek için..\" \r\n\r\n\r\n\r\n\r\n\r\nTeşekkürler Paul Anka.. \r\nTeşekkürler bu sihirli geceyi yaratan Çelik Motor.. \r\nTeşekkürler böylesi bir rüyayı düşünen Tuncay Özilhan!.. ", "Pirelli'nin efsane takvimleri ve 2006!..\r\n\r\n40 yıldan fazla bir zamandır süren bir efsane!.. Estetiği, güzelliği ve fotoğraf sanatını sevenler için hayat boyu saklanacak bir koleksiyon parçası..\r\nPirelli takvimlerinin genel tanımını böyle yapabilirsiniz.. Bu takvimlerin, Pirelli adı ile üretilen lastiklerin hatta önüne geçtiğini de söyleyebilirsiniz..\r\nPirelli, efsane takvimlerini, yıllarca Londra'nın birbirinden ilginç mekânlarında sunduktan sonra, dünyada başka kentler olduğunu da hatırladı.. Geçen yıl Rio'ya gittiler.. Bu yıl Paris'e.. \r\nRüya kenti Paris'te takvimi sundukları mekân Pirelli'ye hiç yakışmadı ilk defa.. Dört duvarına perde çekilmiş bir hangar düşünün.. İşte o.. Hangar cart diye gözlere batmasın diye ışıkları da iyice kısmışlar ki, nerdeyse yan masayı göremiyorsunuz, gözleriniz loşluğa alışıncaya dek.. \r\nNerde gezmeye doyamadığım Londra Doğa Tarihi Müzesi'nde dinozor iskeletinin altındaki masam.. Nerede önceki yılki, Londra Adliye Sarayı'ndaki muhteşem doğal dekor ve hava.. \r\nEfendim Paris'teki sunum aslında Paris Güzel Sanatlar Akademisi'nde planlanmış ama, bakmışlar ki, 700 konuk orada tıkış tıkış olacak, iki gün önce karar değişmiş, bu hangar bulunmuş..\r\nPirelli'yi artık yakından biliyorum.. Buna, \"Özrü kabahatinden büyük\" derler.. Böylesine dev bir bütçe ile yapılan bir organizasyonda salonun yetmeyeceği iki gün önce mi anlaşılır?. Salonun boyutları mı sürpriz, konuk sayısı mı?.\r\nHayır.. Bu mazeret inanılır gibi değil.. Peki gerçek ne?.. Bilmem.. Bildiğim bu efsane takvime ve Pirelli adına hiç yakışmayan, Paris'e gittiğimize bile değmeyen bir gece düzenlenmişti bu defa.. Yemek bitsin de kaçalım diye masadaki dostların lokmalarını saydım resmen.. \r\nTakvime gelince.. Bakın hemen şunu söyleyeyim.. Bana alakasız bir zaman ve mekânda bu resimleri gösterseler ve \"Tahmin et\" deseler \"Pirelli Takvim Sayfaları\" oldukları aklımdan geçmezdi.\r\nİşin özeti bu.. Bu fotoğrafların kendisi \"Marka\" olamamış.. Bunca yılın efsane takviminin farkını yaratamamış. Aralık ayında tüm dünya marketlerini dolduracak binlerce takvimde benzerlerini fazlası ile bulacağınız siyah beyaz ve de renkli işler işte..\r\nTabii.. Bunca masraf.. Jennifer Lopez'den Kate Moss'a bunca ünlü, dünya cenneti Fransız Rivierası bir araya gelir ve binlerce kare deklanşöre basarsanız eğer, bir iki güzel çıkar..\r\nAli Atıf Hocam takvimin bazı sayfalarını \"Hafif Porno\" bulmuş.. Üç tur döndüm.. Pornoyu geçin, erotik resim yok içlerinde..\r\nMert ve Marcus bu resimleri, Erkekçe Genel Yayın Müdürü Hıncal'ın önüne getirseler \"Bu malzeme, bu bütçe ile yapabildiğiniz bunlar mı\" diye fırçalardım inanın..\r\n\"Pornoyu geçin, erotik bile değil fotoğraflar\" diyorum ya.. Ne peki?..\r\nBir iki çok ucuz, estetikten ve sanattan uzak çıplaklık ve çoğunlukla sıradanlık.. \r\nFarkı yaratmayan, farkı fark ettirmeyen fotoğraflar.. \r\nAğırlama.. Bakın orası gerçekten fevkalade idi.. Öteki ülkelerden gelenleri bilmem.. \r\nAma Pirelli sayesinde tanıdığım ve yıllardan beri çok sevdiğim dostlarım arasında yer alan Atilla ve Melda'nın bizleri mutlu etmek için nasıl çırpındıklarını anlatmam mümkün değil.. Üstelik bu çırpınmanın ısmarlama değil, yürekten gelme olduğunu hissediyorsanız eğer.. \r\nTeşekkür ederim Sevgili Dostlarım!.. \r\n", "Topbaş kimin, neyin başkanı?..\r\n\r\nTelevizyonda Kadir Topbaş'ı izliyorum.. Üçüncü köprü ile ilgili konuşuyor.. \r\n\"O iş üzerinde başbakan ve ekibi, Ankara'da çalışıyorlar.\" \r\nİstanbul'un en önemli konularından biri, Ankara'da çözülüyor. Başbakan ve ekibi tarafından..\r\nŞaşmadım.. \r\nÇünkü Topbaş'tan umudunu çoktan kesen eski İstanbul Belediye Başkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın kendi ekibi ile kenti yönetme kararı verdiği çoktandır iyi haber alan çevrelerde konuşuluyordu. Topbaş'ın haberi olmadan, Başkan Vekili İdris Güllüce imzası ile uygulamaya konan kararlar da, Başkan'ın gerçekten by-pass edildiğini gösteriyordu.\r\nYerel seçimler öncesi, RTE'nin, Kadir Topbaş'ı partiden gelen baskılar üzerine çok güç hazmettiği, Başbakan'ın gönlündeki adayın Tuzla'da fevkalade başarılı bir performans gösteren Güllüce olduğu hep söylenmişti. Seçim sonrası da, Güllüce Ankara'nın isteği üzerine \"Vekil Başkan\" olmuştu.\r\n\r\n\r\n\r\n\r\n\r\nÖnümde Kadir Topbaş'ın bir yazısı var.. \r\nOnu ve İstanbul Valisi sevgili dostum Muammer Güler'i, bir salı günü Sabah'a davet etmiştim, İstanbul'un seçilmiş ve atanmış sahipleri olarak. Kış gelirken, galeri rezaletinin bir bölümünü gösterecek ve \"İstanbul halkını, karda, buzda, çamurda akan trafik içinde yürümeye zorlayan bu usulsüz, ruhsatsız kaçak yapılanma ile nasıl mücadele edeceklerini\" soracaktım.\r\nSalı günü randevu saatinde İstanbul Emniyet Müdür Muavini Ali Kemal Hanlı, elinde bir dosya ile geldi. \"Beni sayın vali, vekilen gönderdi\" diyerek. Tam o sırada da vali bizzat aradı.\r\nİstanbul Vilayeti davetimi dikkate almış, gereken ilgiyi göstermişti. \r\nKadir Topbaş ise zerre umursamamıştı. Belediye Başkanı-Gazeteci ilişkisinin ötesinde dost olduğumuz (Ya da ben öyle sanmıştım) halde..\r\nGelen dosya ve Ali Kemal Hanlı ile kritik noktaları dolaşırken dinlediklerim, asıl sorumlunun belediye olduğunu ortaya tüm çıplaklığı ile koydu. Valilik hatta belediyeyi galeriler konusunda defalarca uyarmış, \"Bir eylem yapacaksınız, Emniyet Müdürlüklerimiz size destek olacaktır\" demişti. Buna rağmen Belediye konuya el atmamış, yasal olarak görev ihmali suçu işlemişti. \r\nBunları anlatan yazım yayınlanınca, Topbaş galiba telaşlandı. Defalarca, evden işten arandım. Bu defa da ben geri dönmedim. Başkanın bana tavrını kendisine aynen iade ettim.\r\nBunun üzerine bir yazı geldi. \r\n\"Söz konusu işyerleri, Büyükşehir Belediyesi'nin görev yetki ve sorumluluğunda bulunmamaktadır.\" \r\nİzah da ediyor..\r\n\"Galerilere ruhsat verme işi ilçe belediyelerinin, kaldırıma park etmiş arabaları çekme işi de vilayetindir.\" \r\nYani \"Ben anamın ak sütü, partimin rengi gibi temizim..\" \r\nTopbaş herkesi kör, alemi sersem sanıyor.. \r\nSayın Topbaş..\r\nGalerilerin canı cehenneme.. Ben kaldırımdan söz ediyorum.. Vatandaşın yürüdüğü kaldırımdan.. Ana caddeler kimin?.. Anakent'in.. İlçe belediyeleri bu caddeler üzerine proje geliştirdiğinde, anında reddediyorsun, \"Sizin işiniz ara sokaklar.. Ana caddeler Anakent'in, karışmayın\" diye..\r\nPeki ana caddeler üzerindeki kaldırımların bordür taşları sökülüyorsa, kaldırım boydan boya eğik bir rampa haline geliyorsa, bunu eski haline getirmek ve kaldırımı bozan firma ya da kişiye ceza vermek kimin işi?..\r\nBu soruma yanıt verir misin Sayın Topbaş?. \r\nVatan Caddesi'nde vatandaş kaldırımı kullanma hakkından yoksun kılınıp, caddede yürümeye zorlanıyorsa, sorumlu kim.. Görevli kim?.. Yetki kimde?.. \r\nKaldı ki Sayın Topbaş.. \r\nBelediye kuralları gereği, ana caddeler üzerine galeri ruhsatı vermek yasaktır. Galeriler ancak ara sokaklarda kurulabilir. Bu yüzden zaten galeriler ilçe belediyelerinin sorumluluğuna girer..\r\nAma benim yazdıklarım ana arterler üzerinde, yani size ait, galerilere yasak olan caddelerde kurulmuş işyerleri.. \r\nNasıl ruhsat alıyorlar?.. Ruhsatları yoksa nasıl çalışıyorlar, söyler misiniz?. \r\n\r\n\r\n\r\n\r\nSayın Topbaş, geçen hafta içinde Baltalimanı Tem bağlantı yolunu ilk defa kullandım. Gecekondu bölgesinden geçen muhteşem bir yol yapmışsınız.. fevkalade de işlevli.. Elinize sağlık..\r\nBunu yaparken Armutlu yöresinde yüzlerce gecekonduyu da yıktığınızı görmek mümkün.. Yıkımların bir bölümü bitmiş yolun çevre güzelliği adına devam ediyor hâlâ..\r\nGüzel.. Bravo!..Ama tablo açık değil mi, Sayın Topbaş..Fakirin gecekondusunu hem de yüzlercesi ile yıkmaya yetiyor gücünüz.. Ama iş, zengini daha zengin eden galerilere, yani arkasında para ve de bir bölümünde karapara gücü olanlara gelince, suçu başkalarına yükleyip kaçacak delik arıyorsunuz.. \r\nBay Kadir Topbaş!.. \r\nSiz İstanbul'un Belediye Başkanı değilsiniz!.. Recep Tayyip Erdoğan sizi istememekte haklıymış. İstanbul halkı (ki içlerinde ben de vardım) sizi destekler ve seçerken hata etmiş.. Mesele bundan ibarettir!.. \r\nNot: Yazıyı bitirip gazeteden ayrıldıktan sonra yeni bir haber geldi. Başkan Topbaş vekillik makamını iptal ederek, İdris Güllüce'yi görevden almıştı. Bu demektir ki AK Parti'de durumlar karışık. Yakında kokusu çıkar.. " ]
[ "hin", "hin", "hin", "hin", "hin", "hin", "hin", "hin", "hin", "hin", "hin", "hin", "hin", "hin", "hin", "hin", "hin", "hin", "hin", "hin", "hin", "hin", "hin", "hin", "hin", "hin", "hin", "hin", "hin", "hin", "hin", "hin", "hin", "hin", "hin" ]
[ "Avrupa ve terör \r\n \r\n\r\n \r\nGEÇ olsun da güç olmasın derler ama, bu defaki hem geç hem de güç oluyor galiba...\r\n\r\nAvrupa Birliği'nin ‘‘terör örgütü’’ listesinden söz ediyoruz:\r\n\r\nZeynel Lüle'nin Brüksel'den verdiği haberlere göre AB ülkeleri, 11 Eylül olayı zoruyla bir araya gelip de terörist örgütleri resmen belirlemek durumunda kalınca, bilindiği gibi PKK'sız ve DHKP-C'siz bir liste yayınlamışlardı.\r\n\r\nTerör bilindiği gibi evrensel bir kavram ve evrensel bir sorun. O nedenle söz konusu liste hazırlanırken, yıllardır terör yüzünden (1980 öncesindekilerle birlikte) 50 bin kadar insan kaybeden Türkiye de, gerekçelerini sayarak ‘‘şunlar terör örgütleri listesine alınsın’’ dedi ve 10 örügütün adını AB'ye bildirdi.\r\n\r\nVelakin İspanya'nın terör örgütü dediği ETA'yı, Yunanlıların 17 Kasım'ını, Fransızların Action Direct'ini listeye alan AB'nin eli, PKK ile DHKP-C'yi bile terör örgütleri listesine koymaya varmadı.\r\n\r\nŞimdi gelen haberler bu havanın değiştiğini gösteriyor.\r\n\r\nBekleyelim bakalım... ‘‘Avrupa'nın başkenti’’ geçinen Brüksel'deki DHKP-C bürosunun astığı DHKP-C bayrağının orada kalmasına Avrupa Birliği daha ne kadar izin verecek?\r\n\r\nBakın Belçika veya Brüksel makamları demiyoruz. Çünkü onların sadece terör ve terörist kavramıyla değil devlet sorumluluğunun gerektirdiği asgari görev duygusu ile dahi ilişkileri olmadığını görüyoruz.\r\n\r\nAksi halde PKK'nın ve özellikle DHKP-C gibi -1994'ten bu yana yani son sekiz yılda- 53 kişiyi öldüren, 193 kişiyi yaralayan, güvenlik güçleri tarafından 154'ü uzun namlulu, 376'sı tabanca olmak üzere 530 silahı ele geçirilen, 247 bomba ve 25781 mermisine el konulan bir örgütü Belçikalılar yasaklayıp hesap sormazlar mıydı?\r\n\r\nYoksa Belçika makamları DHKP-C'yi kültür ve sanat örgütü mü sanıyorlardı?\r\n\r\nBakın biz bu katiller sürüsünün öldürdüğü değerli isimleri saymadık. Örneğin bir Özdemir Sabancı'nın, Haluk Görgün'ün canına kıydıklarını anımsatmadık. Keza öldürdükleri değerli emekli generallerden, 1980 yaz aylarında katletikleri eski Başbakan Nihat Erim'den, pek çok değerli subay, emniyet müdürü ve başka üst düzey bürokrattan söz etmedik. Oysa Avrupa ülkelerinin eski İtalyan Başbakanı Aldo Moro'nun öldürülmesi üzerine Kızıl Tugaylar'ı, Alman sanayi dünyasının önemli isimlerinden Martin Schleyer'in öldürülmesi üzerine Baader-Meinhof çetesini hemen en azılı terör örgütü saydıklarını unutmadık.\r\n\r\nBiliyoruz... Avrupa, Türkiye'nin isteğini görmemek için sonuna kadar direnir. Başka çare kalmayınca kabul eder. Kural budur.\r\n\r\nBakalım bu kuralın değiştiğini gösteren bir gelişme olacak mı?\r\n \r\n\r\n", "İhlal keşke tek olsa \r\n \r\n\r\n \r\nPARTİLERARASI bir komisyon Meclis'te, Anayasa'nın aksak ve eksik hükümlerini tamamlayıp düzeltmek için çalışıyor.\r\n\r\nO iyi de... Anayasa'nın uygulanmayan maddelerini kim uygulattıracak?\r\n\r\nMerhum Turgut Özal'ın ‘‘Anayasa'yı bir kere ihlal etmekle bir şey olmaz’’ şeklindeki sözü üzerine kıyameti kopartan bizlerdik değil mi? \r\n\r\nOysa Anayasa, bizzat yetkililer tarafından alenen ve resmen ihlal ediliyor, ama hiçbirimizin sesi çıkmıyor.\r\n\r\nDün değindiğimiz konuya yani Anayasa'nın 76'ncı maddesine göre ‘‘(...) affa uğramış olsalar bile milletvekili seçilemeyecek’’ olanların halen Meclis'te milletvekili sıfatıyla nasıl görev yaptıklarına tekrar girmek niyetinde değiliz. Ama öteki örneklere geçmeden söyleyelim:\r\n\r\n‘‘Yasaklanmış hakkı iade edilen’’ bir suçlunun milletvekili seçilme hakkını kazanacağını karara bağlayan İl Seçim Kurulları da, o kararı bozmayan Yüksek Seçim Kurulu da alenen ve resmen Anayasa'yı ihlal etmiş demektir. Bu gün Meclis'te böyle -bazısı cinayetten mahkûm olmuş- insanlar milletvekili sıfatıyla kaderimize hükmediyorsa, bilelim ki bunun öncelikli sorumlusu Anayasamızı ihlal eden İl Seçim Kurulları ve Yüksek Seçim Kurulu, şimdiki sorumlusu da Anayasa'nın hükmüne sahip çıkmayan TBMM'dir.\r\n\r\nAma bu ülkede Anayasa, bizzat Anayasa Mahkemesi tarafından bile ihlal edilebilen bir metindir:\r\n\r\nBazıları hemen ‘‘Anayasa Mahkemesi'nin kararları kesindir. İptal gerekçesi yazılmadan açıklanamaz’’ şeklindeki Anayasa hükmünü, Anayasa Mahkemesi'nin dikkate almamasından söz edeceğimizi düşünebilirler.\r\n\r\nDoğrudur. Anayasamız sadece ‘‘gerekçe yazılmadan açıklama yapmayın’’ demiyor, ‘‘kararların (yürürlüğe girmesi için) Resmi Gazete'de hemen yayınlanmasını’’ da emrediyor.\r\n\r\nOysa bu yüksek mahkemenin pek çok kararı gerçekten, iptal gerekçesi yazılmadan üstelik mahkemenin Başkan Vekili tarafından açıklanmaktadır. \r\n\r\nNitekim son günlerde yine tartıştığımız 4616 sayılı Af Yasası ile ilgili Anayasa Mahkemesi kararının bazı kısımları, Temmuz 2001'de yani kararın gerekçesi ortada yokken yürürlüğe girmemiş miydi?\r\n\r\nBitmedi... Gönderme yaptığımız 153'üncü maddenin bir fıkrası da ‘‘Anayasa Mahkemesi bir kanun veya kanun hükmünde kararnamenin tamamını veya bir hükmünü iptal ederken, kanun koyucu gibi hareketle, yeni bir uygulamaya yol açacak biçimde hüküm tesis etmez’’ diyor değil mi?\r\n\r\nO halde Anayasa Mahkemesi'nin, Af Yasası'ndaki Anayasa'ya aykırı hükümleri iptal ederken kanun koyucu gibi hareket etmemesi ve yeni bir uygulamaya yol açacak biçimde hüküm tesis etmekten kaçınması gerekirdi.\r\n\r\nSöyler misiniz? Eğer bu hükme uyuldu ise, yasa koyucunun affetmeyi uygun bulmadığı (görevi kötüye kullanma suçu gibi) suçların affı sonucunu doğuran kararı Anayasa Mahkemesi nasıl verdi?\r\n\r\n \r\n", "Aldanmışız... \r\nFRANSIZLAR ve Hollandalılar, onaylanması için önlerine konan Avrupa Birliği (AB) Anayasası’na güçlü bir sesle ‘hayır’ dediği zaman, bunun sonuçları üzerine yorum yapanların çoğu -bu satırların yazarı dahil- ‘O bizi ilgilendirmez’ demiştik.\r\n\r\nAldandığımız şimdi net bir şekilde ortaya çıkıyor. \r\n\r\nMeğer o ret oyları bizi çok derinden ilgilendiriyormuş.\r\n\r\nÜstelik aldanma, ne sadece bizlerle ne de sadece o olayla sınırlı imiş.\r\n\r\nÇok daha geniş boyutlu bir aldanma-aldatma sürecini yaşadığımızı Brüksel’de önceki gün başlayan AB liderleri toplantısı ortaya koydu.\r\n\r\nBrüksel’den gelen ‘çatırtı’lardan anlaşıldığına göre önce Avrupa Birliği binasının çok sağlam bir yapı olduğunu düşünürken de aldanmışız. \r\n\r\nGerçi İngiltere ile Fransa arasında patlayan ‘bütçe’ krizi (biliyorsunuz İngilizler, AB’den her yıl aldıkları 4.6 milyar Euro’dan (Avro) vazgeçmesini isteyen Fransa’ya itiraz ediyor ve Fransa da 3 milyar Euro’dan vazgeçmedikçe evet demiyorlar) bu defa zor da olsa çözülür deniyor ama asıl mesele orada değil, Fransa’nın kendisinde...\r\n\r\nFransa -dün Ertuğrul Özkök’ün de yazdığı gibi- özellikle ‘AB Anayasası’na hayır’ denmesi üzerine adeta kimlik değiştirdi. Jacques Chirac’ın Fransa’sı, AB liderliğini Almanya ile paylaşan, etkin ülke yerine, AB içinde sorun yaratan bir ülke görüntüsü vermeye başladı. \r\n\r\nSöze devam etmeden soralım:\r\n\r\nBu anayasanın gerçek mimarı Fransa değil mi? Eski Fransız Cumhurbaşkanı Giscard d’Estaign’i bu işin başına süs olsun diye mi koydulardı? \r\n\r\nO halde kabahati ret oyu verene veya Türkiye gibi konunun dışında kalan ülkeye bulacaklarına, kendi yaptıkları anayasada bulsunlar.\r\n\r\nFransızlar malum, her türlü kusurdan münezzeh (arınmış) olduklarına inandıkları için halkın ‘ret’ oyu karşısında, pusulasını kaybetmiş tekneye döndüler.\r\n\r\nArtık karşımızda sadece şaşkınlık içinde bocalayan Fransa yok. Aynı zamanda ‘dünkü sözlerini inkár etmek için bahaneler uyduran’ bir Fransa var...\r\n\r\nCumhurbaşkanı Chirac bir yandan ‘taahhütlerimize bağlı kalmalıyız’ derken, ‘ortaya çıkan yeni durum karşısında genişleme meselesini gözden geçirmeyi’ öneriyor. Onun yarım bıraktığı lafı Başbakanı Dominique de Villepin tamamlayıp, Fransız Parlamentosu’nda yaptığı konuşmada, ‘Bulgaristan ve Romanya 2007’de üyeliğe kabul edilmeli. Ama sonrasında yeni genişlemeleri tartışmaya açmalıyız’ diyor. \r\n\r\nNeyi tartışacaksınız? \r\n\r\nBunca yıl oyaladığınız Türkiye ile ‘müzakerelere başlama’ kararını mı?\r\n\r\nZaten ‘ucu açık’ dediğiniz müzakerelerin ucunu, ‘Türkiye’ye kapalı’ya çevirmenin yolunu mu?\r\n\r\nŞimdi sözden caymanın yolunu arayanlar bir ay önce ‘Reformları hemen yaşama geçirin... Hızınızı kaybetmeyin’ diye bizi sıkıştırmıyorlar mıydı? \r\n\r\nBelli ki bir hatayı da ‘Batılı verdiği sözü tutar’ derken yapmışız. \r\n", "Bu gidişle... \r\n\r\nBAŞBAKAN Tayyip Erdoğan ‘‘kadrolaşma’’ konusundaki inadından vazgeçmemiş olmalı ki TRT Genel Müdürlüğü'ne getirebilmek için yasa değişikliği dahi yaptığı Şenol Demiröz’ün kararnamesini Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'e elden götürmüş.\r\n\r\nŞenol Demiröz olayı Sayın Erdoğan'ın ne ‘‘tek’’ ne de ‘‘ilk’’i! \r\n\r\nÖzellikle Başbakanlık Müsteşarlığı'na getirdiği Ömer Dinçer'i halen görevde tutması da gösteriyor ki, bu konuda sonuna kadar gidecek.\r\n\r\nHer iki bürokratın niçin duyarlık yarattığını artık bilmeyen kalmadı:\r\n\r\nŞenol Demiröz yanılmıyorsak 1988 yılında Çanakkale Savaşı'nın yıldönümü dolayısıyla TRT için yaptığı programda bu savaşın en önemli komutanlarından biri olan Albay Mustafa Kemal'i yok saydığı gerekçesiyle çok eleştirilmişti.\r\n\r\nBiz Demiröz'ün o konuda kamuoyunu tatmin edici hiçbir açıklamasını hálá anımsamıyoruz.\r\n\r\nÖmer Dinçer olayı ise yaratması gereken duyarlık yönünden kanımızca Demiröz'ünkinden kat kat önemli. Çünkü bu zat devletin en yüksek ve en önemli bürokratı konumunda bulunuyor. Oysa Dinçer, ‘‘halen aynı kanaatteyim’’ dediği 1995 tarihli bir bilimsel sunuşunda özetle ‘‘Türkiye'de cumhuriyet ve laiklik gibi temel değerlerin zayıfladığını’’ ileri sürmüş, ‘‘artık daha Müslüman bir Türkiye yaratma zamanının geldiğini’’ savunmuştu.\r\n\r\nDevletin en önemli iki makamına, cumhuriyetin temel felsefesine karşı görüş ve inançları olan iki kişiyi, ısrarlı bir tavırla oturtmakta direnen Başbakan, aynı zamanda kendi temel görüşünü de yansıtmış olmuyor mu?\r\n\r\nSayın Erdoğan'ın bu tavrı ‘‘laik cumhuriyeti koruma’’ konusunda verdiği sözlerle ve eski kimliğini terk ettiğine ilişkin beyanlarıyla çelişmekle kalmıyor, ileriye doğru da tehlike işaretleri veriyor.\r\n\r\nKaldı ki Erdoğan kadrolaşma konusunda, kendi partisinin Seçim Beyannamesi'ndeki sınırı da çiğneyip geçti. Çünkü orada ‘‘Siyasi iktidar değişikliğinin üst kadrolar dışında, bürokratik yapıya etkisi en aza indirilerek, yönetimde istikrar ve süreklilik sağlanacaktır’’ dendiği halde, AKP'nin bazısı parti üyesi, bazısı bürokrat, bazısı tarikatçı ajanları devlet kadrolarını hallaç pamuğu gibi atmaya başladılar. Yani o ‘‘üst kadrolar dışında bir şeye dokunmayacağız’’ lafı çoktan unutuldu. Örneğin Sağlık Bakanlığı'nın şu andaki İstanbul kadrolarını, İstanbul Sağlık Müdürlüğü'ndeki bir müdür yardımcısı belirleyip değiştiriyor.\r\n\r\nKırıkkale'de bu operasyon çoktan tamamlandı. Trabzon'da DSİ Bölge Müdürlüğü'ne kimin tayin edileceğini Rize ve Trabzon'daki AKP İl Yönetim Kurulları belirledi. Milli Eğitim dünyasında gerici ses egemen kılındı. Son bir örnek söyleyelim de gerisini anlayın:\r\n\r\nÇanakkale'ye bağlı Çan'daki termik santralda iş isteyenlere Bayramiç AKP İlçe Başkanı, ‘‘Önce partimize başvurun’’ diye alenen anons yaptırdı...\r\n\r\nAnkara'dakiler öyle... Taşradakiler de böyle olunca nereye varacağız?\r\n \r\n", "Önlemek mi meşrulaştırmak mı? \r\n \r\n\r\n \r\nARKADAŞLARIMIZ devletimizin son yıllardaki -deyim yerindeyse- en başıbozuk uygulaması diyebileceğimiz ‘‘izinsiz telefon dinleme’’ kepazeliğine son vermek amacıyla Milli İstihbarat Teşkilatı tarafından hazırlanan yasa taslağına ilişkin bir haber verdiler.\r\n\r\nSöze devam etmeden önce neden kepazelik dediğimizi açıklayalım:\r\n\r\nAdalet Bakanı Hikmet Sami Türk, 1999'dan Mayıs 2001'e kadar, yani yaklaşık 2.5 yıl içinde, telefon dinlemeyi düzenleyen 4422 sayılı yasaya göre Emniyet tarafından toplam 1683 kişinin dinlendiğini açıklamıştı (18.5.2001 gazeteler).\r\n\r\nOysa Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Dairesi Başkanı Sabri Uzun, Emniyet'in sadece 2001 yılı içinde 14 bin 500 kişinin telefonunu dinlediğini 26 Mart 2002 günü TBMM İnsan Hakları Komisyonu'nda ifade etti.\r\n\r\nŞimdi söyler misiniz ikisi de resmi olan bu farklı bilgilerden hangisine inanalım? Sadece bu bile mevcut kepazeliği göstermiyor mu?\r\n\r\nÖneri işte bunu önleyecekmiş. Ancak elde taslağın metni yok. \r\n\r\nBir haber kaynağı gazeteciye ‘‘Taslakta şunlar şunlar var’’ der de metni vermezse, bilin ki onun içinde kamuoyundan saklanmak istenen bir şeyler vardır. O nedenle böyle şekerli madde ile kaplanmış taslaklara dikkat etmek gerekir.\r\n\r\nBuna rağmen eldeki bilginin sağladığı ölçüde bir değerlendirme yapmak mümkün.\r\n\r\nBugünkü Hürriyet'te de okuyacağınız gibi ‘‘Telekom ve İletişim Hizmetlerinden İstihbarat Elde Edilmesine Dair Kanun Taslağı’’na göre bütün istihbarat birimleri tek merkezde toplanacakmış. Bu hizmetleri yönetmek üzere -moda oldu ya- bir Üst Kurul kurulacakmış. Bu Üst Kurul'da, Genelkurmay İstihbarat, Emniyet İstihbarat ve MİT temsilcilerinden oluşan uzman bir ekip yer alacakmış.\r\n\r\nPeki, bu Üst Kurul'un yetkileri ne imiş? Onu bilemiyoruz. Belki de akıl almaz, hukuka sığmaz yetkilerle donatılacaklar... Devam edelim:\r\n\r\nÜlke güvenliğini ve ulusal çıkarları ilgilendiren konularda Genelkurmay İstihbarat ile MİT bağımsız davranabilecekmiş. Genelkurmay ve MİT, kendi dinleme birimleri ile gerekli gördükleri hallerde telefon dinleyerek istihbarat yapabileceklermiş. Ancak bu tür dinlemelerde Genelkurmay ve MİT, cumhurbaşkanı ve başbakana bilgi verecekmiş.\r\n\r\nGenelkurmay ile MİT eğer başına buyruk olacak ve istediğini dinleyecekse (ki bugün de öyle olduğu sanılıyor) bu taslak neyi düzenliyor veya zapturapt altına alıyor? Emniyet Genel Müdürlüğü ile Jandarma'yı mı?\r\n\r\n‘‘Ama cumhurbaşkanı ve başbakana bilgi vereceklermiş ya!’’\r\n\r\nPeki, vermedikleri bilgilerin hesabı nasıl sorulacak?\r\n\r\nEğer -aynen bugünkü gibi- hesap sorulamayacaksa, yasa ne getirecek?\r\n\r\nGörüldüğü gibi taslağın bilinen kısımları bile insanda güven yaratmaya yetmiyor. Bir de bilemediklerimiz bölümü var... \r\n\r\nAma MİT eğer taslağına güveniyorsa çaresi var:\r\n\r\nTam metni açıklasın da öyle konuşalım.\r\n \r\n", "Milletvekili olamaz ki! \r\n \r\n \r\n \r\nŞİMDİ hepimiz şu ‘‘af’’ meselesinin içinden nasıl çıkacağız diye tartışıp dururken, dikkat ettinizse Trabzon MHP Milletvekili Orhan Bıçakçıoğlu'nun adı biraz fazla ön plana çıktı. Çünkü bu milletvekili belki de öteki arkadaşlarından daha net bir şekilde Haluk Kırcı gibi, İsa Armağan gibi çok insanın kanına girmiş katillerin de affedilmelerini savundu.\r\n\r\nHemen belirtelim... Bıçakçıoğlu'nun mantığında tutarlı bir taraf var:\r\n\r\nKırcı ve Armağan'ın (bu arada herhalde Mehmet Ali Ağca'yı kastediyor) affına karşı çıkanların, 1979'da Adana Endüstri Meslek Lisesi'nin 6 öğretmenini sırf ülkücü oldukları için öldüren ve idam cezası alan Erdal Aykaç'ın 12 yıldır aramızda dolaştığından haberi var mı diye soruyor. Böyle başka örnekler de veriyor.\r\n\r\nGerçi oradaki çarpıklığın arkasında, ülkücülerin kendi taraftarlarını ‘‘Bunlar devlete karşı suç işlemedi. Eylemlerinin siyasi tarafı yoktur’’ diyerek savunmaları var. Çünkü yargı örneğin 8 kişiyi öldüren bir aşırı solcuyu ‘‘Anayasal rejimi zorla değiştirmeye kalkışmak’’ yüzünden idam cezasına bir kere mahkûm etti ama ülkücüler (örneğin Kırcı) 7 kişiyi öldürmekten 7 kere idam cezasına çarptırıldı. Kısaca, aşırı solcular çok eylemi içeren tek dosya ve tek mahkûmiyet aldılar. Oysa ülkücüler her eylem için ayrı ayrı mahkûm edildiler. O yüzden tek mahkûmiyetliler af'la maf'la çıktığı halde ötekiler içeride kaldılar. Yani ülkücüler kendi cinliklerinin bedelini ödüyorlar. Bıçakçıoğlu onu unutmasın.\r\n\r\nAma Bıçakçıoğlu böyle ön plana çıkınca ister istemez kendisi de sahne ışıklarının altına geldi. O yüzden kendisinin de 18 Mayıs 1977'de Trabzon'da, bir kişiye ruhsatsız silahla ateş ederek öldürmeye tam teşebbüste bulunduğu, sonuç olarak 24 yıl ağır hapse çarptırıldığı, ‘‘adi tahrik’’ nedeniyle cezasının 12 yıla indirildiği, ayrıca ruhsatsız silah kullanmaktan da 1 yıl ağır hapis, 500 lira para cezasına mahkûm olduğu ortaya çıktı.\r\n\r\nVerilen bilgiye göre Bıçakçıoğlu, Aralık 1979'da cezaevine girmiş, 1996'da mahkemeye başvurarak, ‘‘yasaklanmış haklarının geri verilmesini’’ istemiş. Mahkeme bu isteği kabul ettiği için 18 Nisan 1999 seçimlerinde ‘‘milletvekili adayı’’ olmuş ve seçilince de Meclis'e girmiş.\r\n\r\nİyi de... Bir mahkemenin ‘‘yasaklanmış haklarını geri veriyorum’’ demesi, Anayasa'nın hükmünden daha önemlidir diyebilir misiniz?\r\n\r\nAnayasa'nın 76'ncı maddesi ‘‘Taksirli suçlar hariç, toplam bir yıl veya daha fazla hapis ile AĞIR HAPİS cezasına hüküm giymiş olanlar (...) AFFA UĞRAMIŞ OLSALAR BİLE MİLLETVEKİLİ SEÇİLEMEZLER’’ demiyor mu?\r\n\r\nDiyorsa... Biri çıkıp da, mahkemenin verdiği ‘‘yasaklanmış hakkın geri verilmesi’’ kararı, Meclis'in GENEL AF yasasıyla bile ortadan kaldıramadığı bir durumu nasıl yok hale getiriyor sorusuna yanıt verebilir mi? Veremezse böyle mahkûmiyet almış kişiler Meclis'te ne geziyor bir açıklayan var mı?\r\n \r\n\r\n", "Bunlar ne istiyor? \r\n \r\nTURGUT Özal'ın ruhu şu anda azap içinde midir, yoksa ‘‘nihayet benim yolumdan gelmeye başladılar’’ diyerek bayram mı ediyordur, söylemek imkánsız. Ama Şeyh Sait'in torunu Abdülmelik Fırat'ın genel başkanı olduğu Hak ve Özgürlükler Partisi'nin (Hak-Par) Ankara'da yaptığı Birinci Olağan Kongre'den gelen haberlere bakarsanız, Özal'ın izinden gidenler kafa göstermeye başlamışlar:\r\n\r\nHak-Par'lılar kongreyi Kürtçe yapılan bir konuşma ile açmışlar. Ardından ‘‘Üniter devlet modası geçti. Artık federal devletler dönemi yaşanıyor’’ mesajı vermişler. Bunu söyleyen delege, ‘‘Federal sistemi seçmezseniz, hiçbir sorunu çözemezsiniz. Kürtler Türkiye'de bir millettir. Kendi coğrafyasında Kürtçe resmi dil olmalı’’ diye ilave etmiş.\r\n\r\nKongrenin yapıldığı salona Türk bayrağı ve Atatürk posteri gibi, bu ülkenin hemen tüm partilerinin saydığı değer sembolleri konmamış. Dün bu konuda açıklama yapan Melik Fırat da gazetecilere, ‘‘Bayrak getirildi ama unutuldu’’ türünden özrü kabahatinden büyük bir gerekçe söylemiş.\r\n\r\nArtık Avrupa Birliği'ne uyum süreci içindeyiz ya... Bunlar olacak. Biz de daha önce yadırgadığımız bazı manzaralara omuz silkip yürüyeceğiz.\r\n\r\nAma... Hoşgörülü olmak, her şeye razı olmak anlamına gelmez. Nitekim Cumhurbaşkanı iken ‘‘Türkiye'de Kürtlerle oluşturulmuş bir federasyon fikri tartışılmalı’’ görüşünü ortaya atan Özal'ın müritlerine haber verelim:\r\n\r\nO ‘‘federasyon’’ formülünün neyi amaçladığını bilmeyen enayi kalmadı.\r\n\r\nBuna rağmen, Türkiye'de herkes gibi ve herkes kadar özgür olma isteği, kökeni ne olursa olsun tüm Türk vatandaşlarının saygı duyacağı bir istektir. \r\n\r\nAma bu özgürlüğü kullanarak Türkiye'yi parçalamaya niyetli olanlar varsa bilmeliler ki bu devlet, demokratik sistemin gereklerine uyarak, kanunla ve hukukun üstünlüğü ilkesinden ayrılmadan da bu hevesleri onların kursağına hapseder. Zaten etmezse ona devlet bile denmez.\r\n\r\nNot: Başkalarına yanıt vermek için bu sütunu kullanmamaya hep itina ettim. Ancak dünkü ‘‘Okur Temsilcisine Mektuplar’’ sütununda çıkması gereken yanıtım bir yanlış anlama yüzünden dün yayınlanmadığı için Doğan Uluç'un sütununda 4 Ocak Pazar günü yazdıkları yanıtsız kaldı. Konu bilindiği gibi en az 40 yıllık arkadaşım Uluç'un kendisine önceden bilgi vermeme ve New York’a ulaşınca dört kere de arayıp not bırakmama rağmen ilgilenmeyişine tarizimden çıktı. Uluç, ‘‘aramış ama ne bana ne sekreterime ulaşamamış’’mış. Uzatmadan söyleyeyim... Uluç en az 40 yıldır Hürriyet mensubudur. Yani bu müessesede benden de kıdemlidir. Benim telefonlarımı istemiş ama müessese santralı kendisine vermemişmiş. Keza sekreterimi de bulamamışmış. Sevgili Uluç, telefon kayıtlarını çıkartırsa, aradığı aramadığı anlaşılır. Ama biraz daha samimi konuşsa, durum daha kolay aydınlanır. O.E.\r\n \r\n", "Girit'e giden yol... \r\n \r\n \r\n \r\nKIBRIS adasının kaderinin sonunda bir Girit hikáyesine dönüşeceği taa 1974'teki Barış Harekátı ardından çok söylendi ama doğrusu -bu satırların sahibi dahil- pek çoğumuz ‘‘artık olmaz öyle şey’’ diyerek inanmadık.\r\n\r\nNeydi Girit hikáyesi?\r\n\r\nGirit adası bilindiği gibi Osmanlı İmparatorluğu'na ait idi.\r\n\r\nAma orada yaşayan Rumlar, adanın Yunanistan'a bağlanmasını istiyorlardı. Nitekim 1866'da bunu resmen ilan ettiler. Daha sonra da Osmanlı'nın Yunanlılara karşı kazandığı askeri zafere rağmen Avrupa ülkelerinin baskısıyla Osmanlıları Girit'ten vazgeçmeye mecbur ettiler.\r\n\r\nŞimdi Avrupa Birliği üyesi ülkeler başta olmak üzere yaygın bir kamuoyu baskısı ile Türkiye, Kuzey Kıbrıs'taki hayati çıkarlarından vazgeçmeye zorlanıyor.\r\n\r\nBirleşmiş Milletler Genel Sekreteri Kofi Annan'ın dün -bu satırların yazıldığı dakikalarda- başlayan Kıbrıs gezisinin asıl gerçeği budur.\r\n\r\nBurada -mutad üzere- anlaşmayan taraf, yani oyundaki kötü adam rolü peşin bir yargı ile Rauf Denktaş'a yamanmaktadır.\r\n\r\nNitekim adadaki görüşmeleri yakından izlediği anlaşılan ve Birleşmiş Milletler'e yakın olduğu bildirilen bir kaynağın -sanki Kofi Annan'ın temsilcisi De Soto'dan söz ediliyormuş gibi- şikáyetleri aktarılıyor:\r\n\r\nKofi Annan, Denktaş'ı ‘‘uygun bir dille’’ uyaracakmış. Çünkü, ‘‘Birleşmiş Milletler'in Rumlardan hiçbir şikáyeti yok’’muş. ‘‘Klerides cesurca her şeyi müzakere etmeye hazır’’mış. ‘‘Ancak Denktaş görüşmelerin başlangıcında yarattığı iyimserlik havasına uygun davranmıyor, haziranda çözüm tezini ilk ortaya atan lider olmasına rağmen pozisyonunu değiştirmiyor ve hiçbir şeyi müzakere etmiyor’’muş. Bu yüzden Annan, Denktaş'a duymak istemediği bazı şeyler söyleyebilirmiş.\r\n\r\nTipik bir yıldırma taktiği...\r\n\r\nNitekim aynı kaynağın ‘‘Türkiye ve Kıbrıs Türk kamuoyu yanlış bilgilendiriliyor. Çözümden en fazla Türk tarafı kárlı çıkacak. Rumların, Türkleri azınlık olarak gördüğü, siyasi eşitliklerini kabul etmediği doğru değil. BM, Kıbrıs'ın AB üyeliği aşamasında Rumlara Türklerin kaygılarını dikkate alması için baskı yapacak. Fakat Denktaş, BM'ye bu fırsatı vermiyor’’ dediği bildiriliyor.\r\n\r\nMadem öyle, ya Rumlar yahut bu kaynak açıklasın da biz de bilelim Denktaş'ın nerede sorun çıkardığını...\r\n\r\nEğer bu bilgileri veren kaynak veya onun gibi düşünenler ‘‘Klerides, Kuzey Kıbrıs'taki Türklerle Rumların siyasi eşitliğini tanıdı’’ diyebilirlerse, ‘‘Türklerin güvenliğini Türkiye'nin güvencesine bağlamaya razı olduğunu’’, ‘‘Türklerin kendilerini yönetme hakkını tanıdığını’’ söyleyebiliyorlarsa... Mesele yok. Yoksa kimse Girit'e giden yolu Türkiye'ye göstermesin.\r\n \r\n\r\n", "Saydamlaşma... \r\n \r\n \r\n \r\nBU hükümet çırpınıp duruyor. Bir yandan ‘‘yoğun bakım’’ ünitesinden klinikteki yatağa nakledilen ekonomiyi ayağa kaldırmaya çalışıyor. Öte yandan Avrupa Birliği'nin ‘‘Şu tarihe kadar ya bizim gibi olursunuz yahut da aramıza giremezsiniz’’ baskısı altında uyum yasaları çıkarmak için didiniyor. \r\n\r\nYetmiyor, sağına dönüp Uluslararası Para Fonu'na, soluna dönüp Dünya Bankası'na hesap veriyor.\r\n\r\nVe tüm bunlar hiç yokmuş gibi öte yandan da içte ve dışta her hükümetin çözmesi gereken türden sayısız probleme çare arıyor.\r\n\r\nÇelmelemeler... Oyunlar... Samimiyetsizlikler... İhtiraslar nedeniyle yaratılan yapay sorunlar da cabası...\r\n\r\nNeyse... Madem ülkeyi yönetmeye talip oldular, bize düşen tüm bunlara rağmen her şeyin iyi gitmesini istemektir.\r\n\r\nAklımızda bu yazıya böyle bir girişle başlamak yoktu. Ama 8 Ocak 2002 tarihinde Devlet Bakanı Kemal Derviş tarafından Başbakanlığa sunulan, son olarak da Milliyetçi Hareket Partisi'nin eleştirileri ışığında kesinleşmiş gibi görünen ‘‘Türkiye'de Şeffaflığın (Saydamlığın) Artırılması ve Kamuda Etkin Yönetimin Geliştirilmesi Eylem Planı’’ başlıklı belgeyi tekrar okuyup kısa zamanda yapılması gerekenler listesine bakınca -daha önce yayınlanan metne ilişkin görüşlerimizi burada açıklamıştık- itiraf edelim ki bu hükümetin kıymetini pek de bilemediğimizi fark ettik.\r\n\r\nGerçi sözünü ettiğimiz eylem planının bizim kanaatimize göre eksikleri var. Ama bu haliyle bile sırf bu planın öngördükleri yapılsa, onu gerçekleştiren hükümeti bizim uzun yıllar saygı ile anmamız gerekir.\r\n\r\nÇünkü bu plan:\r\n\r\na- Demokrasinin temel kuralı olan saydamlaşmayı (yani hepimizin kamu yönetimini denetleyebilmemizi),\r\n\r\nb- Torpilin, rüşvetin, kısaca yolsuzluğun her türünün önlenmesini,\r\n\r\nc- Kamu görevlilerinin görevlerini iyi yaptıkları ölçüde yükselmelerini, kamu kurumlarının ne kadar kaynağı nasıl kullandığının denetlenmesini öngörüyor.\r\n\r\nBelgede aslında yerel yönetimlerin güçlendirilmesi, sağlık ve yargı sistemlerinin iyileştirilmesi, adli zabıtanın kurulması gibi öneriler de var ama bunlar çok tartışıldı. Şimdi sıra onları yapmaya geldi.\r\n\r\nBizim ‘‘Saydamlığın Artırılması’’ sözleriyle tanımlayacağımız bu politika belgesi esas itibarıyla 8 Ocak 2002 tarihli yapısını korumuş. \r\n\r\nBelgenin içeriğine ilişkin ayrıntılı değerlendirme ve eleştiriyi başka yazıya saklıyoruz. Şimdilik tek bir örneğe değinelim:\r\n\r\nBelgenin ilk şeklinde bulunan ‘‘Tüm kamu hizmetlerinde (emniyet, adalet ve maliye haricinde) sorumluluğun, merkezi yönetimin il örgütlerinden, ilgili il idareleri ve yerel yönetimlere devri’’ ibaresi çıkartılmış. Anlaşılan Ankara henüz yerel yönetimlere -aslında kendine- güvenecek noktaya gelmemiş. Çünkü özgüveni olan, herkese (yerel yönetimlere de) potansiyel suçlu gibi bakmaz. O nedenle düzeltme işine Ankara'dan başlamak galiba daha doğru olacak.\r\n \r\n", "İyi de dayanağı ne? \r\n\r\nİNCİRLİK yine gündeme geldi. Bu defa İncirlik'teki üssün ‘‘niçin Amerikan askerlerinin transferi için kullanıldığı’’ sorusuyla değil. \r\n\r\nÇünkü ABD'nin Irak'taki 130 bin kadar askerini belli bir programa göre eski yerlerine göndermek istediği, hem onları geri gönderirken hem de yenilerini Irak'a getirmek için İncirlik'e ihtiyaç duyduğu biliniyor. \r\n\r\nO nedenle kimse ‘‘ABD bizim toprağımızı bu maksatla kullanmasın’’ demiyor.\r\n\r\nİncirlik biliyorsunuz Türkiye'ye ait bir üs... Gerçi NATO amaçları için kullanılması söz konusu olunca bizim ‘‘Hayır kullandırtmayız’’ dememiz söz konusu değil. Ama onun dışında bir maksatla, örneğin ABD tarafından kullanılması söz konusu olunca, nasıl bir usul izleneceği Türkiye ile ABD arasında 1980 yılında imzalanan ‘‘Sosyal ve Ekonomik İşbirliği Anlaşması’’nda (SEİA) saptanmış. Özetle ‘‘Üssün NATO amaçları dışında kullanılmasını gerekli kılan her olay Türk hükümetince tek tek dikkate alınır’’ denmiş. Yani öyle ‘‘100 bin askeri gönderip, yüz binini de geri çekmek için burayı kullanabilirsiniz’’ anlamında bir kural konmamış.\r\n\r\nDün akşam Adalet Bakanı Cemil Çiçek bir açıklama yaptı. Kısaca ‘‘Biz inceledik. Bu sadece bir tahmil-tahliye (yükleme-boşaltma) işidir. O nedenle ne kararnameye ne de Meclis'e gelmeye ihtiyaç vardır’’ diye.\r\n\r\nOysa kazın ayağı öyle değil.\r\n\r\nOrtada, ABD ile bu hükümetin imzaladığı ve 23 Haziran 2003 tarihli bir GİZLİ kararnameyle uygulamaya giren bir anlaşma var. Bu konuyla söz konusu anlaşmanın bir ilgisi var mı, önce bunun bilinmesi zorunlu.\r\n\r\nBir de ağızlarda dolanan ‘‘BM Güvenlik Konseyi'nin 1483 sayılı kararı’’ lafı var.\r\n\r\nKonunun uzmanı CHP millletvekilleri Şükrü Elekdağ ve Onur Öymen'le görüştük. ‘‘Bu kararname ve 1483 sayılı karar bu uygulamaya izin veriyor mu?’’ diye...\r\n\r\nDışişleri Bakanlığı Müsteşarlığı da yapmış olan bu çok deneyimli iki eski büyükelçi ağız birliği etmişçesine, ‘‘Katiyen’’ yanıtını verdiler.\r\n\r\nÇünkü 1483 sayılı Karar, Türkiye gibi ülkelere ‘‘gıda, tıbbi malzeme ve Irak'ın ekonomisini ayağa kaldıracak altyapı yatırımlarıyla katkıda bulunması’’ dışında bir çağrıda bulunmamış.\r\n\r\nYani bu karara dayanarak ‘‘Biz ABD askerlerinin İncirlik'i kullanmasına izin verdik’’ derseniz, mızrağı çuvala sığdıramazsınız.\r\n\r\nO nedenle Türk hükümeti ya ‘‘Hiçbir karara gerek yoktur’’ şeklindeki görüşünün dayanağını yahut da 23 Haziran 2003 tarihinde ABD'ye ne söz verdi ise onu açıklamak zorunda. Çünkü ABD askerinin İncirlik'ten böyle kitleler halinde geçirilmesi -yani üssün, NATO dışı bir amaçla kullanılması- Anayasamızın 92'inci maddesine aykırı görünmektedir. Çünkü o madde söz konusu üssün bu şekilde kullanılması için TBMM'den karar çıkmasını zorunlu kılıyor.\r\n\r\nElbet buna itibar edilmeyebilir ama ortada Anayasa ihlal edildi mi edilmedi mi tartışması kalır. Tamam... Başbakan ABD'ye gidecekti... O nedenle Başkan Bush'a bir jest yaptık diyebilirsiniz ama yetmez.\r\n \r\n", "Tom Miks... \r\nBAŞBAKAN Tayyip Erdoğan’ın ilginç bir kişiliği var. Kendisini kontrol ettiği zaman 28 Şubat sonrasının Erdoğan’ını görüyoruz. Kontrolünü kaybedince veya çok eski yıllarda ‘doğru’ diye inandığı hususların irdelenmesi söz konusu olunca kendisini tutamıyor, eski Erdoğan oluveriyor. \r\n\r\nBiliyorsunuz Sayın Başbakan’ın laik cumhuriyeti koruma konusunda bayağı kararlı olduğu izlenimini veren birçok resmi konuşması var.\r\n\r\nGerçi ‘laikliği nasıl anladığına’ ilişkin açıklamaları arasında çelişkiler oluyor. Bir bakıyorsunuz ‘laiklik sadece din ve vicdan özgürlüğünün güvence altına alınmasıdır’ görüşünü savunuyor. Bir başka konuşmada ‘devletin tüm dini inançlara aynı mesafede olmasıdır’ tezini benimsediği izlenimini veriyor. Üçüncüsünde -aynen bir zamanlar Erbakan’ın dediği gibi- ‘Batı ülkelerindeki laiklik ne ise onu istediğini’ söylüyor. \r\n\r\nBunlar arasındaki farkın dağlar kadar büyük olduğunu ya görmüyor yahut görmezden geliyor.\r\n\r\nEn ilginci bazen de, bir insanın laikliği anlamadığını -veya karşıt olduğunu söylemeye cesaret edemediğini- gösteren eski bir söyleme sığınıyor:\r\n\r\n‘İnsanlar laik olmaz, ancak devletler laik olabilir. O nedenle ben laik değilim’ diyor.\r\n\r\n(Biliyorsunuz bu söylemi Turgut Özal icat etmişti. Onun da durumu bu bağlamda Erdoğan’dan farklı değildi.)\r\n\r\nBunlara neden değindiğimizi tahmin etmişsinizdir:\r\n\r\nKonuyu Başbakan’ın Lübnan gezisinde kendisine refakat eden gazetecilere ‘Yeni Ceza Yasası’nın kaçak Kur’an kursu açanları cezalandırmayı (fiilen) reddeden’ maddesini savunan sözleri nedeniyle anımsadık.\r\n\r\nErdoğan, ‘Kur’an öğreniminin belli bir yaştan sonra zorlaşacağını’ söyleyerek, şimdi hem Milli Eğitim Bakanlığı’nın hem de Diyanet İşleri Başkanlığı’nın ‘asgari yaş sınırını 12 ve 15’ten aşağı çekme’ amacıyla çalışma yaptıklarını bildiriyor. Ve görüşünü savunmak için demagojik açıdan çok çarpıcı bir örnek veriyor:\r\n\r\n‘Küçük yaştaki çocuklarımıza Tom Miks okutmaya kimse mani olmuyor da, Kur’an okumalarına neden mani olunuyor?’\r\n\r\nBaşbakan’ın bu sözlerinin gerçeği yansıtmadığını söylemek zorundayız. Çünkü ikisinin mukayese edilebilmesi için önce Tom Miks öğretmenin laik sistemle çatışabilecek bir boyutu olması lazım. Oysa o yok.\r\n\r\nKeza hiçbir çağdaş eğitim sistemi Tom Miks (veya benzeri bir başka kitap) okumayı yahut okumamayı müfredat içine koymaz. Oysa öteki ‘din ve ahlak dersi’ kapsamına girer ve laik devlet, o konuda yapması gereken ne ise o kadarıyla yetinir, yetinmeye de mecburdur.\r\n\r\nKaldı ki Sayın Başbakan’ın benimsediği ‘laiklik’ tanımlarından birine göre, devlet tüm dinlere aynı mesafede olacaksa, o zaman ‘Kur’anı Kerim okutma ve öğretme’ devletin görevi değildir. Devlet, vatandaşlarına sadece laik cumhuriyet için tehdit teşkil etmeyecek şekilde Kur’an okumayı öğrenme kolaylıkları sağlayabilir. Bunu da öteki dinler için ne kadar yapıyorsa, Müslümanlık için de o kadar yapar.\r\n\r\nDaha fazlasını yaparsa ne olduğunun yanıtı tarihimizde yazılıdır.\r\n\r\nNot: ‘Böyle başa böyle tıraş’ başlıklı yazımda, bir bilimsel çalışmasından alıntı yaptığım eski Maliye Bakanlığı Müsteşarı Biltekin Özdemir, ‘çıkar ve baskı gruplarının etkisi altında kaldığından’ söz ettiği siyasi iktidarın 1999 Koalisyon Hükümetiyle ilgili olduğunu bildirdi. Açıklıyorum. O.E. \r\n", "İran usulü seçim... \r\nİRAN’ın yaşı 15 üstündeki vatandaşları bu cuma günü (yarın) yine sandık başına gidecekler ve yeni cumhurbaşkanı seçimi için 17 Haziran Cuma günü tamamlayamadıkları işi bitirecekler. \r\n\r\nBilindiği gibi seçimin ilk turunda adaylardan hiçbiri yüzde 50’den fazla oy alamadığı için ‘en çok oy alan iki aday’ arasında ikinci oylama yapılıyor.\r\n\r\nİki aday da öyle isimler ki... Al birini vur ötekine... \r\n\r\nİyisi yani biraz mutedil sayılanı 1989’dan 1997’ye kadar (sekiz yıl) ‘Cumhurbaşkanı’ olan Ali Ekber Haşimi el Rafsancani... Hem molla hem de zengin bir işadamı olarak tanınıyor. \r\n\r\nBir önceki cumhurbaşkanlığı döneminde İran içinde ve dışında -örneğin Türkiye’de- İran Gizli Servisi tarafından işlenmiş yahut işletilmiş birçok cinayetin de gerisindeki isim olduğuna inanılıyor. \r\n\r\nYeri gelmişken anımsatalım ki, Muammer Aksoy, Çetin Emeç, Bahriye Üçok, Turan Dursun, Uğur Mumcu gibi aydınların öldürülmesinin bu iddia ile bağlantısı var mı, hálá bilinmiyor. Ancak Şah taraftarı olduğu ileri sürülen çok sayıda İranlının da o sıralarda Türkiye’de öldürüldüğü unutulmuyor.\r\n\r\nBu ılımlı (!?) zatın muhalifi ise 2004 yılı başlarında Tahran Belediye Başkanlığı’na seçilen Mahmud Ahmedinecad... Yaşı henüz 50 bile değil. Ama hayli koyu bir muhafazakar olarak tanınıyor. Son marifeti tanınmış İngiliz futbolcusu David Beckham’ın posterlerini ‘billboard’lardan kaldırtmasıydı. Başkan’ın, Beckham’ın resimdeki cazip bir erkek pozunu ‘Tahran için biraz fazla’ bulduğu ileri sürülmüştü.\r\n\r\nAhmedinecad Belediye Başkanı seçildikten hemen sonraki ramazan ayında da şehirdeki Kültür merkezlerini Mescide çevirmiş ve her türlü kültürel aktiviteyi yasaklamıştı. \r\n\r\nAhmedinecad’ın özgürlük anlayışı da şöyleydi:\r\n\r\n‘Özgürlüğün sınırı iyi tanımlanmalı. Çünkü özgürlüğün, inançlarımıza ve kültürümüze ters düşmesine göre bir çözüm üretmemiz gerekebilir.’\r\n\r\nBu cuma günü yapılacak seçimden Ahmedinecad’ın cumhurbaşkanı seçilerek çıkması ihtimali ilk bakışta Rafsancani’den daha zayıf görünse bile, konu İran usulü seçim olunca sürprize hazır olmak gerekir. \r\n\r\nAhmedinecad, cumhurbaşkanlığına aday olmak için -İran’daki iktidarın gerçek sahibi olan ve birtakım aşırı dinci mollalardan oluşan- Muhafızlar Kurulu’ndan izin koparabilen 8 adaydan biriydi ama ilk ikiye girmesi beklenmiyordu. \r\n\r\nSon seçimde işe Rıfailer mi karıştı ne olduysa, Rafsancani’ye rakip olması beklenen eski Meclis Başkanı Mehdi Karubi üçüncülüğe düştü. Onun yerine Ahmedinecad ikinci oldu. Gerçi Karubi tepkisini gösterdi. Hatta yayınladığı protesto metnini basmak isteyen iki gazete Muhafazakarlar Kurulu tarafından (İran’da bol bol görüldüğü şekilde) kapatıldı. Ama Karubi itirazını dinletemedi. Onun yerine ‘şüpheli 100 sandıkta yeniden sayım yapılmış, hileye rastlanmamıştır’ anlamındaki bir açıklamayla olaya nokta kondu.\r\n\r\nHaa... Reformcu Cumhurbaşkanı Hatemi’ye ne oldu derseniz... O zaten sevimli bir uçan balondu. \r\n\r\n\r\n", "Hesaplaşmaya doğru... \r\nTÜRKİYE’yi 15 gün, bilemediniz bir ay süreyle methedip ardından kum torbasına çevirircesine yumruk atıp dövmek -daha önce de değindiğimiz gibi- Batılı dostlarımızın (!?) pek sevdikleri bir meşgaledir. \r\n\r\nŞimdi ‘Türkiye, Avrupa Birliği’ne bir gün (onun da ne garantisi var ne de süresi belli) üye olmalı mı olmamalı mı?’ tartışmasını tazelediler.\r\n\r\nYeni seçilen Papa Hazretleri (!) bu konunun son ama en kesin tavırlı sözcüsü oldu:\r\n\r\n‘Türklerin Hıristiyan kökeni yokmuş. Tarihi, kültürü Avrupa’nınkinden farklı imiş. O nedenle Avrupa Birliği’ne üye olması doğru değilmiş.’\r\n\r\nPapalık yani Vatikan Devleti, Avrupa Birliği’nin üyesi mi?\r\n\r\nDeğil...\r\n\r\nDemek ki Papa’nın ‘siyasi’ kimliğinin bu konuyla ilgisi yok. ‘Dini’ kimliğinin ise sadece ilgisi değil, münasebeti de yok... \r\n\r\nO halde Türkiye’nin AB üyeliğinden ona ne? \r\n\r\nPapa gitsin, bin yıldır süregelen haksızlıkları nedeniyle öteki kiliselerden; Haçlı Seferleri nedeniyle de insanlıktan özür dilesin. Gönül alsın... \r\n\r\nBecerebiliyorsa dinini yaysın... Dünyanın her tarafındaki mallarından, ortaklıklarından ve kirli işlerinden tıkır tıkır gelen paraları saysın.\r\n\r\nMadem ki ‘devlet başkanı’ sıfatı da taşımaktadır, bir defa olsun modern çağın gereklerine uysun. Vatikanı saydamlaştırsın... Dini duygularını siyasi güce çevirdiği 1 milyarı aşkın insana hesap vermek gibi bir borcu olduğunu unutmasın...\r\n\r\nAma sadece o değil, Türkiye’nin bir gün AB üyesi olmasını taa 1963 yılında ‘mümkün’ gören ve Ankara Anlaşması’na imza koyan Avrupa Birliği ülkeleri de şimdi ‘Konuyu tartışalım’ demeye başladılar.\r\n\r\nNeyi tartışacaksınız?\r\n\r\nÖnce karar verip tartışmayı sonra yapmak da yeni bir usul mü?\r\n\r\nBildiğiniz gibi önce Fransa bu havayı çalmaya başladı. Cumhurbaşkanı Jacques Chirac ile onun siyasi rakibi Halk Hareketi Birliği Başkanı Nicolas Sarkozy, ‘Türkiye’ye üyelik yerine imtiyazlı ortaklık statüsü verelim’ demeye başladılar. \r\n\r\nOnları Almanya’daki anamuhalefet partisi Hıristiyan Demokrat Birliği izledi. Derken oradan buradan, tam anlamıyla çatlak denecek diğer sesler gelmeye başladı. \r\n\r\nBu arada, ‘Türkiye’nin AB üyeliğini hak ettiğini’ çok açık ifadelerle söyleyen, o zamanki AB Komisyon Başkanı Romano Prodi’nin bile üyeliğimize karşı sözler söylediği yayınlandı. Daha da önemlisi, AB Komisyonu Başkanı Jose Manuel Barroso da, ‘Türkiye’nin üyeliği meselesini tartışmaktan’ söz etti.\r\n\r\nNeyse ki henüz bu hava tüm AB ülkelerine yayılmadı. \r\n\r\nYayılmadı ama bu yayılmayacak anlamına gelmiyor. \r\n\r\nO nedenle AB ile açık ve dürüst bir hesaplaşmaya doğru itildiğimizi görmeli ve hazırlıklarımızı ona göre yapmalıyız. Yoksa bu ciddiyetsizlikle ilanihaye devam edemeyiz. \r\n\r\n\r\n", "Geriye doğru ilerlemek... \r\n \r\n \r\n \r\nACABA kamuoyu ile ama aslında basın dünyasıyla dalga geçmek için mi yaptılar diye kendimize soruyoruz... Ama bakıyoruz yakışmıyor.\r\n\r\nYakışmıyor ama... \r\n\r\nElimizdeki habere bakınca, ‘‘Peki o halde Devlet Bakanı Yılmaz Karakoyunlu basın kuruluşlarının temsilcilerini 14 Şubat günü Ankara'da toplantıya çağırıp, yeni basın yasası taslağı hakkında görüş ve eleştirilerini şaka olsun diye mi istemişti?’’ sorusuna yanıt bulamıyoruz.\r\n\r\nÇünkü bizler, Karakoyunlu'nun aylar süren bir çalışma sonucu hazırlattığı -basın dünyasının genelde olumlu bulduğu- tasarının Meclis'e sunulmasını beklerken, karşımıza Adalet Bakanlığı tarafından hazırlanmış, kısa, sakıncalı ve antidemokratik yapılı bir başka taslak çıktı.\r\n\r\nBiliyorsunuz Avrupa Birliği'ne ‘‘kısa vadede’’ gerçekleştirmek üzere, ‘‘Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 10. maddesi gereği, düşünce özgürlüğü hakkının yasal ve Anayasal garantilerini güçlendirme ve bu çerçevede şiddete dayanmayan düşüncelerini açıkladıkları için hapiste olanların durumlarını ele alma’’ sözü vermiştik.\r\n\r\nAdalet Bakanlığı'ndaki bazı uzmanlar, aynen geçenlerde Ceza Kanunu'nun 159 ve 312'nci maddelerinde olduğu gibi, bu sözümüzü yerine getiriyormuş gibi görünelim ama yine de bildiğimizi okuyalım demiş olmalılar. Hani Ceza Yasası'nda iyileştirme yapıyormuş gibi (özellikle 159'uncu maddede) her şeyi berbat eden bir öneriyle ortaya çıkmışlardı ya... \r\n\r\nBasın Yasası'nda da aynı yola gitmişler. Tutmuş Karakoyunlu tasarısını çöpe atmışlar. Onun yerine yürürlükteki 5680 sayılı yasanın birkaç maddesiyle oynayarak ‘‘19 Mart'a kadar yasalaşması beklenen pakete konulmak üzere’’ bir taslak hazırlamışlar.\r\n\r\nTaslak da ne taslak!\r\n\r\nSözde, ‘‘demokratik’’ bir adım atıyorlar. Nitekim, ‘‘yasaklanmış bir dille yayın yapma yasağına’’ aykırı hareket edenlere hapis cezası verilirse bu cezayı para cezasına çevirmek artık mümkün olacakmış.\r\n\r\nŞu kafaya bakın... ‘‘Bu çağda kanunla yasaklanmış dil diye bir şey olamaz... İnsanların istediği dille yayın yapması engellenemez’’ demiyor, ‘‘hapis cezası verilirse bu, paraya çevrilebilsin’’ diyor.\r\n\r\nİkincisi... Bu uzmanlar ‘‘iletişim’’ çağında olduğumuzu galiba hálá duymamışlar. İletişimin sınır tanımadığını da bilmiyorlar. Hálá Abdülhamit zaptiyeleri gibi, sınırda bekleyip bazı yayınların yurda girmesinin engellenebileceğini sanıyor olmalılar. O yüzden olacak yürürlükteki yasaya göre Bakanlar Kurulu kararıyla konabilecek ‘‘sakıncalı yayını yurda sokmama’’ yasağını, bir sınır ilçesinin kaymakamı ile savcısının keyfine terk etmişler. Gelen hüküm böyle... Yani mevcudu da geri götürmüşler.\r\n\r\nDahası... Yürürlükteki yasanın 12 Eylül döneminde konan faşizan iki maddesi vardır. Bunlar yayınları ‘‘toplatma’’, ‘‘dağıtımını yasaklama’’ ve hüküm giyince ‘‘yayını kapatma’’ cezaları içerir... Bu hükümler ancak Irak, İran ve Suriye'de kaldığını sandığımız türdendir. Ama Adalet Bakanlığı bu hükümleri Türkiye'ye layık ve yerine bulmuş ki koruyor.\r\n\r\nBu hukuk uzmanları bizim Suriye-Irak-İran paktı gibi bir pakta girmek için mi uğraştığımızı sanıyorlar acaba?\r\n \r\n", "Islahı imkansızdır. \r\n \r\n \r\nBUYURUN, yeni yıla girmenin mutluluğunu paylaşmak için insanlarımızı bir araya getiren yılbaşı eğlenceleri hakkında postmodern (!?) veya ultramodern (!?) bir yorum da Saadet Partisi'nin organı Milli Gazete'den geldi. \r\n\r\nBu gazeteye yıllardır dini konularda akıl hocalığı yapan Mehmet Talu dünkü yazısında, Bizler Müslüman olarak niçin bir Hıristiyan ádeti (olan) (.) yılbaşı kutlamalarına aynen onlar gibi katılma ihtiyacını duyuyoruz?\r\n\r\nYılbaşı gecesinde tertip edilen ve dinen gayri meşru olan eğlencelerin, işlenen haramların meşru ve mübah kabul edilmesinin neticesi KÁFİR OLMAKTIR diyor.\r\n\r\nBiliyorsunuz, İslam dinine göre kafirlerin katli vaciptir. Yani bir kafiri öldürürseniz suç işlemiş olmayacağınız gibi tam tersine sevaba girmiş sayılırsınız. Mehmet Talu dolaylı şekilde bunu söylemiş oluyor.\r\n\r\nİşte size başında sarığı, yüzünde sakalı ile yani bireysel özgürlüğünü son noktaya kadar götürerek bugünkü yaşam tarzını seçmiş ve postmodern bir simge haline gelmiş bir yazarın görüşleri.\r\n\r\nBu tiplerin postmodern veya ultramodern olduğunu ben değil, Galatasaray Üniversitesi'nin Felsefe Bölümü öğretim üyelerinden Prof. Dr. Tülin Bumin söylüyor. Benim yaptığım onun, aynı zihniyetteki kadınlar için söylediklerini, (cins ayırımcılığına karşı olduğunu düşünerek) erkekler hakkında da kullanmaktan ibaret.\r\n\r\nAnımsayacaksınız bu Mehmet Talu'nun Belediye Başkanı olmuşunu biz yıllar önce Ankara'nın Sincan İlçesi'nde görmüştük. Bekir Yıldız isimli o başkan ilk marifetini 1994 yılı Aralık ayının son günlerinde yılbaşı eğlencelerine yasak koyarak göstermişti. Önce Yılbaşı akşamını kötülüklerden korunma gecesi olarak ilan etmiş, ilçede hindi satışını yasaklamış, esnafın yılbaşı dolayısıyla vitrin süslemesine engel olmuş, yaptığı yazılı açıklamada özetle, aynen Mehmet Talu gibi:\r\n\r\n Yılbaşı eğlenceleri İslam'a aykırıdır. Genç kızlar yılbaşı gecelerinde kötü yollara itilmektedir demişti.\r\n\r\nBu postmodern veya (ultramodern) yılbaşı yorumunu sadece bu örneklerle sınırlı sanmayın. Aynı görüşü İstanbul'un Fatih semtindeki İsmailağa Camii muhitinde ve Cüppeli Ahmet Hoca çevresinde de aynen bulursunuz. Yalnız bu görüşlerin postmodern veya ultramodern olduğunu savunacak bir aydın bulmakta zorlanırsınız.\r\n\r\nNitekim şu anda Diyanet İşleri Başkanı olan Prof. Dr. Ali Bardakoğlu önceki gün yaptığı yazılı açıklamada yukarıdakinden tamaman farklı bir zihniyetle, önce Hıristiyanların Noel yortusu nu Yılbaşı ile karıştırmamak gerektiğini vurguladı. Yılbaşı'nın Miladi takvimi esas alan bütün uluslarca, yeni yılın başlangıcı anısına kutlanan etkinlik olduğunu, işte bu ultramodern veya postmodern kafalara sokmak istedi.\r\n\r\nGöreceksiniz. Başkan beyhude nefes tüketmiş diyeceksiniz. Çünkü söylenenleri katiyen anlamayacaklar.\r\n\r\nO nedenle bırakın onları. SİZİN YENİ YILINIZ KUTLU OLSUN.\r\n \r\n", "Kıbrıs zirvesine doğru \r\n\r\nYILLARDIR çok konuştuk. O kadar çok konuştuk ki, nasıl politika, spor ve medya konularında Türkiye'de uzman olmayan kimse kalmadıysa Kıbrıs konusunda da fikri olmayan, görüş üretmeyen Türk bulmanız nerdeyse olanaksız hale geldi.\r\n\r\nOysa 1955 ve hemen sonraki yıllarda Kıbrıs'ta, Rumların EOKA isimli terör örgütü, İngilizleri; onlarla işbirliği yapan Rumları ve gözlerine kestirdikleri Türkleri öldürürken durum çok farklıydı:\r\n\r\nEOKA ve başındaki Yorgo Grivas'ın Kıbrıs'ı Yunanistan'a bağlamak (ENOSIS) amacıyla başlattığı o terör dönemi sürerken merhum Dr. Fazıl Küçük, yanına aldığı birkaç Kıbrıslı Türk'le Ankara'ya gelir, ‘‘kendilerini dinleyecek üst düzey bir yetkiliden randevu almak için’’ Atatürk Bulvarı üzerindeki Gül Palas Oteli'nde günlerce, haftalarca beklerlerdi.\r\n\r\nBiz o dönem gazetecilerinin Ankara büroları, bu heyetin en çok ziyaret ettiği yerlerdi. Gelirler, anlatırlar, ‘‘Gerçeklerimizi öğrenin’’ derlerdi. Kıbrıs o kadar bilinmezdi ki, insanlarımızdan ‘‘Kıbrıs Konya'nın neresine düşüyor?’’ gibi sorular duydukça mahvolurlardı.\r\n\r\nYıllar içinde Kıbrıs anavatanın en önemli davası oldu. Ama öte yanda da Türkiye ABD-Avrupa Birliği-Annan Planı çemberine girip sıkıştı.\r\n\r\nŞimdi Annan Planı'nın tuzaklarını tartışıyoruz. Ve konunun ilki bugün, diğeri birkaç gün sonra olmak üzere Ankara'da Cumhurbaşkanı'nın daveti üzerine en üst düzeyde ele alınıp son tavrımızın belirleneceğini biliyoruz.\r\n\r\nİşte bu toplantı (veya toplantılarda) şu ortaya çıkacak:\r\n\r\nTürkiye, Kuzey Kıbrıs Türklerinin, Güney'deki Rum Yönetimi ile egemen eşitlik temeline dayalı bir ilişki kurmasından vazgeçiyor mu, geçmiyor mu?\r\n\r\nVazgeçtim derse, gerisi kolay... Çünkü Annan Planı da zaten onu istiyor. O nedenle oturur Rumlarla bu planı konuşur, Annan'a ‘‘Şu virgülü oradan alıp buraya koysanız olmaz mı?’’ der, bir yere varırsınız.\r\n\r\nDünya da sizi alkışlar... Verheugen önce göbek atar, sonra uzun vadede hiçbir işe yaramayacak türden laflar eder. Örneğin ‘‘Türkler AB'ye üye olma iradelerini bir kere daha güçlü şekilde ortaya koydular’’ der. Türk basınının bazı mümtaz kalemleri, -özellikle AB'den daha fazla AB'lilerimiz- iktidara övgüler düzerler. \r\n\r\nHer şeyden hatta Türk olmaktan bile sıkılan yazarlarımız mutluluk şarkıları söylerler. Hemen ardından ‘‘Kıbrıs'ı çözdük, şimdi sıra Kürtlerin istediğine geldi’’ derler. Çünkü on sene on beş sene sonra ‘‘Ayy... Pardon!’’ diyerek sütten çıkmış ak kaşık kadar temiz olacaklarını bilirler.\r\n\r\nAma o arada Türkiye -Genelkurmay Başkanı'nın deyimiyle- Anadolu'ya hapsedilmiş... Ötede ülkenin bir bölümünün kime ait olduğu tartışması başlamış... Ne gam! \r\n\r\nEntelektüel tatmin hevesi ve ilginç görünme keyfi bu kadarcık (!) fedakárlığa değmez mi?\r\n\r\nPeki Türkiye, Kuzey Kıbrıs'taki Türklerin egemen eşitliğinden vazgeçemeyiz derse... O zaman al eline sopayı vur Denktaş'a!\r\n\r\nÖyle ya... Beyzadelerimizi üzmeye Denktaş'ın ne hakkı var?\r\n \r\n", "Mümin öğretmen kavgası... \r\nYUNAN mitolojisinin en önemli isimlerinden Aşil’in (Akhilleus) pek bilinen özelliği sadece topuğundan vurulabilmesiydi.\r\n\r\nBaşbakan Tayyip Erdoğan’ın tepkilerine bakınca görüyoruz ki onu da topuğundan vurmanın yolu, ‘İmam Hatip Liseleri’nden söz etmek... \r\n\r\nBaşbakan’ın bireysel açıdan belki de hakkı var. Çünkü kendisi İmam Hatip Lisesi mezunu. Çocuklarını da İmam Hatip Liselerine göndermiş. Ama ‘Üniversiteye giriş sınavında onlara genel lise mezunlarınınkinden farklı katsayı uygulandığı için mağdur edildiler’ diyor. \r\n\r\nTamam da Sayın Tayyip Erdoğan sadece baba değil. Onun bir de Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı sıfatı var. O sıfatla bir şey yapması, bir şey söylemesi gerekince bireysel taleplerinin değil, -korumaya yemin ettiği- Laik Cumhuriyet’in temel değerlerinin kavgasını vermesi beklenir.\r\n\r\nOysa Sayın Başbakan tam tersini yapıyor. \r\n\r\nAnlatalım:\r\n\r\nSayın Başbakan üniversite önündeki tüm adaylara eşit kurallar uygulanmalı diyor, değil mi? Onun gereği olarak ‘Herkesin başarısı aldığı puanla belirlensin’ tezini savunuyor.\r\n\r\nOysa eğitim uzmanları buradaki eşitlik ilkesini Başbakan gibi anlamıyorlar. Onlar özetle diyorlar ki:\r\n\r\n‘Meslek liseleri, toplumun ara insan gücü ihtiyacını karşılamak için eğitim verir. Müfredatı (okuduğu dersler ve onların saatleri) o amaca uygun olur. O nedenle meslek lisesi mezunu kendi dalındaki Meslek Yüksekokulu’na doğruca başvurup girebilir. Oysa genel liseler ise üniversiteye hazırlayıcı eğitim verir. Müfredatı da ona göredir. \r\n\r\nBu iki müfredat arasındaki fark ÖSS sınavlarında uygulanan katsayı farkı kadardır. O yüzden meslek liselerine 0.3; genel liselere 0.8 katsayı uygulanır. Eşitlik böyle sağlanır. Eğer böyle olmazsa meslek liseleriyle genel liseler arasında fark kalmaz.’ \r\n\r\nBunda anlaşılmayacak bir şey yok. \r\n\r\nKaldı ki Başbakan da, ona destek verenler de meslek okulu mezunlarına, onların istediği usulü uygulayan bir tek ülke gösteremiyorlar. \r\n\r\nAslında, bu sistemi koyan eski YÖK Başkanı Prof. Dr. Kemal Gürüz’ün arkadaşımız Kamuran Zeren’e söylediklerini okuyunca Erdoğan’ın derdi -veya kavganın özü- daha iyi anlaşılıyor. Gürüz soruyor:\r\n\r\nMeslek liselerini niye açtık? Ara insan gücü yetiştirmek için mi, yoksa yanıltarak lisans programlarına yönlendiriyormuş gibi yapmak için mi?\r\n\r\nİmam-hatip liseleri niçin açıldı? Diyanet hizmetlerinin görülmesi için Cumhuriyet aydını din adamı yetiştirmek için mi, ‘mümin (imanı bütün) öğretmen’, ‘mümin kaymakam’, ‘mümin yargıç ve savcı’ yetiştirmek için mi?\r\n\r\nİmam-hatipler din ağırlıklı genel lise midir? Öyle ise Cumhuriyet ile uzlaştırılması mümkün müdür?\r\n\r\nGerçekten maksadımız ülkenin ihtiyacı olan ‘ara insan gücü’ sorununa çare bulmak değil de mümin öğretmen, mümin kaymakam, mümin yargıç ve savcı yetiştirmek ise Başbakan tezinde ısrar edebilir. \r\n\r\nAma o zaman laik Cumhuriyet’i koruma amacıyla ettiği yemin nereye gider... Yanıtını bırakalım da kendisi versin... \r\n\r\n\r\n", "İki ucu berbat bir değnek \r\nŞimdi oturup birlikte bir yanıt arayalım: Acaba Avrupa Birliği dönem Başkanı Lüksemburg adına, Birliğin Ankara’daki büyükelçileri sözcülüğünü yapan Hollanda Büyükelçisi Sjoerd Gosses mi tam doğruyu söylüyor yoksa, ‘Ben öyle bir söz işitmedim’ diyen Başbakan Tayyip Erdoğan mı? \r\n\r\nSoru biliyorsunuz, Salı akşamı Başbakan Tayyip Erdoğan’ın Avrupa Birliği ülkelerinin Ankara büyükelçilerine verdiği akşam yemeğinde konuşan Büyükelçi Gosses’in ‘Güneydoğu Anadolu’ konusundaki sözleriyle ilgili.\r\n\r\nGazetelerde bildirildiğine göre Büyükelçi, Başbakan Erdoğan’a teşekkür konuşmasında pek çok konuda akıl verirken:\r\n\r\n‘Avrupa Birliği’nin PKK’yı terörist örgüt olarak görüp görmediği konusunda tereddüt olamaz. Bu konudaki görüşlerimizi defalarca açıkladık ve terörü kınadığımızı terör bölgesinde de söyledik. Aynı şey yöredeki siyasi deneyimler için de geçerlidir. Avrupa Birliği, gelecekteki üyelerinin bütünlüğü için var, parçalanmaları için değil. Kürtleri de modernleşmeleri ve üyeliğe katılmaları için yüreklendirdik. Ne var ki yörede yapısal bir barışın kurulması için hükümetin bir sivil seçeneğe sahip olmaması endişeyle kaydedilmesi gereken bir husustur. Asayiş ve huzurun kurulmasında askeri seçenekten vazgeçmek mümkün değildir. Ama o nihai çözüm olamaz. Ben baş edilemez hale gelmeyeceğini umduğumuz bu problem hakkındaki görüşlerinizi bizimle paylaşmanızı rica ediyorum’ demiş.\r\n\r\nBiz yerimiz fazla olmadığı için bu kadarını aktardık, konuşmanın tam metnini okuyunca gördük ki lafını sakınmayan bir tip olan Büyükelçi Gosses öyle bir paragrafla geçiştirmemiş. Güneydoğu Anadolu’daki şahsi gözlemlerine dayanarak hayli karamsar sözler söylemiş.\r\n\r\nGördüğünüz gibi Sayın Büyükelçi öteki AB ülkeleri adına Başbakan’a -lafı biraz dolandırarak- ‘PKK ile neden görüşme yapmıyorsunuz?’ mesajını vermeye çalışıyor ve o konudaki görüşlerini öğrenmek istiyor.\r\n\r\nHani seneler önce bu konu açılınca ‘siyasi çözüm’ öneren parası bol, düşüncesi sığ, ama sesi gür tuzu kurularımız vardı ya... Onlar gibi.\r\n\r\nBiz ‘komplo teorileri’nden nefret ederiz ama nedense bu konuşma ile son günlerdeki ‘aydınlar bildirisi’ni yan yana getirmeden edemedik. \r\n\r\nO zaman da, gerçekten iyi niyetli bir kısım aydınlarımızın bir belge altına imza atmadan önce o güzel belgelerin gerisinde kimlerin ve ne gibi hesapların (dolapların) olabileceğini düşünüp düşünmediklerini merak ettik.\r\n\r\nVe Türkiye’nin önüne yeni bir ‘ev ödevi’ mi konuyor diye sormadan edemedik. \r\n\r\nEn baştaki soru neydi?\r\n\r\nBaşbakan ‘Ben o sözleri işitmedim’ diyor ama Büyükelçi -ve o yemeğe katılan öteki büyükelçiler- duyduklarını ifade ediyorlar.\r\n\r\nGelin de siz çıkın bu işin içinden. Duymak mı iyi duymamak mı?\r\n\r\nAma daha bekleyin. Çünkü bu burada kalmaz. \r\n", "Değer mi paşam? \r\n \r\n \r\n \r\nBAZILARI hem dikkat çekmeyi hem de düzeyli kalmayı beceremezler. O yüzden bir ‘‘çıkıntı’’lık yapmaktan başka çare bulamazlar.\r\n\r\nBiz bu Sınır Tanımayan Gazeteciler (Rapporteurs sans Frontiers) (RSF) adını taşıyan Paris merkezli örgütü ve onun başında bulunan Robert Menard isimli kişiyi biliriz:\r\n\r\nRobert Menard'ın Fransızlarda çok görülen ve küstahlığı erdem sayan kişiliği, RSF'in raporlarına ve eylemlerine de yansır. Nitekim Genelkurmay Başkanı Org. Hüseyin Kıvrıkoğlu'nu da hedef alan eylemi bunun örneklerinden sonuncusudur.\r\n\r\nBildiğiniz gibi RSF, 3 Mayıs'a rastlayan ‘‘Dünya Basın Özgürlüğü Günü’’ dolayısıyla Paris'in Saint Lazare Metro İstasyonu'nun zeminine genişçe bir dünya haritası serdi. RSF'e göre, burada görünen 38 ülkedeki basın özgürlüğü düşmanı kişi ve kurumların isim ve fotoğrafları da o ülkelerin üzerinde yer aldı. Böylece o istasyondan metroya binen veya metrodan çıkan insanlar, bu resimleri çiğnesinler yani o kişilere yapılabilecek en büyük hakareti yapsınlar, demek istedi.\r\n\r\nBu eylemin özünde bulunan terbiyesizliği bir an unutun:\r\n\r\nHaritada sergilenen 38 isim (ve resim) arasında çoğu Afrika ülkeleri liderlerinden oluşan devlet başkanları ile Avrupa'dan Beyaz Rusya Cumhurbaşkanı Alexandre Lukashenka, Ukrayna Cumhurbaşkanı Leonid Kurchma, Rusya Federasyonu Başkanı Viladimir Putin ve Türkiye Genelkurmay Başkanı Hüseyin Kıvrıkoğlu var. Ayrıca İran'da dini lider Ali Hamaney, İsrail'de Genelkurmay Başkanı Shaul Moffaz, Suriye'de Cumhurbaşkanı Bashar el Assad da listede yer almış, ama mesela Mısır Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek belli ki RSF'e göre çok demokrat bir lider olmuş. Çünkü adı da resmi de yok.\r\n\r\nHüsnü Mübarek'i mahsus yazıyoruz çünkü kendisi son derece otoriter bir rejimle ülkeyi yönettiği bilinen bir lider. \r\n\r\nSadece o değil RSF'e göre anlaşılan Fas ve Cezayir de son derece demokratik ülkeler arasına girmiş. Çünkü bu ülkelerin liderlerini de Robert Menard haritaya koymamış.\r\n\r\nDemek istediğimiz çok açık:\r\n\r\nNe bu RSF'in ciddiye alınabilir bir tarafı vardır ne de başındaki zatın. Bunlar kendi kafalarındaki birtakım marjinallerle işbirliği yapıp böyle, gerçekleri iftira boyutunda bozan raporlar üretirler. Nitekim RSF zerre kadar utanıp sıkılmadan geçen yıl da Türkiye'de 70'ten fazla gazetecinin hapiste bulunduğunu iddia etmişti.\r\n\r\nŞimdi bakıyoruz Genelkurmay Başkanı'nı böyle teşhir etmesinin sebebi, Robert Menard'la aynı kafadaki bir Türk gazetecisi hakkında ‘‘Silahlı Kuvvetlere yayın yoluyla hakaret ettiği’’ iddiasıyla dava açılmasıymış. \r\n\r\nİyi de... RSF ve Robert Menard aleyhine Fransa'da dava açarak hesap sormak ve bir de uygun fırsat doğunca karşılılık ilkesinin gereğini yapmak yetmez mi?\r\n \r\n", "Kaçamak yapıyor. \r\n\r\nBAŞBAKANLIK Müsteşarı Ömer Dinçer kendisinin 1995'te yaptığı ve halen de arkasında durduğunu itiraf ettiği konuşma nedeniyle o görevden ayrılması gerektiğini söyleyenlere yanıt vermiş. Sözleri dünkü gazetelerde vardı:\r\n\r\n'Bu ülkede cumhuriyet döneminde doğmuş ve cumhuriyete karşı laf edebilecek insanın, aklını peynir ekmekle yemiş olması lazım'mış. \r\n\r\nSayın Dinçer bu tartışmaların cereyan ettiği günlerde Fatih Camii'nin avlusunu dolduran sarıklıların da, 'cumhuriyet döneminde' doğmuş olduğunu herhalde reddedemez.\r\n\r\nOnlardan birine gidip de sorun bakalım, cumhuriyete karşı neler söylüyorlarmış.\r\n\r\nDemek istediğimiz, Sayın Dinçer'in 'kaçamak' yanıtlarla gerçeği saklayamayacağıdır. Nitekim bu sözleri söylemek üzere çağırdığı gazetecilerin 'laikliğe bakışı' hakkındaki sorulara verdiği yanıt da, en az yukarıdaki kadar 'kaçamak'tır. Şöyle diyor:\r\n\r\n'Ben konuştukça, karşı taraf (karşı taraf dediği laik cumhuriyeti savunanlar) cevap verdikçe büyüyecek bir mesele. Ülkeyi germeyelim.'\r\n\r\nYanıtın anlamı çok açık. Dinçer:\r\n\r\n'Cumhuriyet ilkesinin yerini katılımcı bir yönetime devretmesi gerektiği ve nihayet LAİKLİK ilkesinin yerinin İslam'la bütünleşmesi (laiklikten vazgeçilmesi demek istiyor ama cesaret edemiyor) gerekli olduğu kanaatini taşıyorum. Böylece Türkiye Cumhuriyeti'nin başlangıçta ortaya koyduğu bütün temel ilkelerin, LAİKLİK, CUMHURİYET ve MİLLİYETÇİLİK gibi birçok temel ilkenin yerini daha Müslüman bir yapıya devretmesi zorunluluğu ve artık bunun zamanının geldiği düşüncesini taşıyorum' şeklindeki sözlerinden kesinlikle vazgeçmediğini ifade ediyor. \r\n\r\nÜlkeyi germeyeceksek laik cumhuriyete bağlıyım desene!\r\n\r\nAnımsayacağınız gibi, 1995 tarihli konuşması gündeme gelince kendisi bir açıklama yapmış ve 'o tarihte söylediklerinin doğru çıktığını' vurgulamıştı. Amacı 'O zaman öngördüğüm İslam motifli iktidar gerçekleşti' mesajını vermek. Nitekim mahut konuşmada:\r\n\r\nİktidara geldikleri zaman 'modern devleti İslam'a tercüme ederek kullanmaya kalkışmak veya bürokratik mekanizmada yer alacak memurları dindar insanlardan seçmek, devletin yapısını, İslam'ın öngördüğü yapıya kavuşturur mu?' dedikten sonra bunu yetersiz bulduğunu şöyle anlatıyor:\r\n\r\n'Aslında bu tür bir eğilimin, İslami iktidarı değil, beşeri yanı ağır basan bir iktidarı öne çıkaracağı kanaatindeyim.\r\n\r\nModern devletin İslam'a tercüme edilerek kullanılması BİZİM AÇIMIZDAN ÖNEMLİ MAHZURLAR DOĞURACAKTIR. Çünkü, bugünkü bürokratik mekanizma doğrudan doğruya dayatmacı bir mekanizmadır. Halbuki İslam'ın dayatmacı olmadığını hepimiz biliyoruz.'\r\n\r\nSayın Dinçer görüldüğü gibi bürokrasinin dindar insanlara teslimini bile yeterli görmüyor. Devletin de İslamileştirilmesini istiyor.\r\n\r\nLaik cumhuriyete inanan bir insan, böyle bir zat Başbakanlık Müsteşarlığı makamında otururken geceleri rahat uyuyabilir mi?\r\n \r\n", "Hesap sorulacaksa... \r\n\r\n \r\nHALKTAN biri iseniz, sadece herkes hakkında değil, devletin en önemli organları hakkında da istediğinizi söyleyebilirsiniz. Örneğin, ‘‘bizim asker korkak’’ dersiniz, ‘‘bizim hákimlerin hepsi rüşvet yiyor’’ diye bir iddia ortaya atarsınız... Kimse de size ‘‘dediklerini ispat et!’’ demek zahmetine katlanmayabilir. \r\n\r\nÇünkü bunlar nihayet kahvehane lafıdır. Sallarsınız sallayabildiğiniz kadar... Dinleyen dinler, dinlemeyen alır başını gider.\r\n\r\nAma her fırsatta ‘‘Ben bu ülkede 12 sene başbakanlık, 7 sene cumhurbaşkanlığı yaptım’’ diyen ve ülke kaderinde 35 sene süreyle etkili rol oynayan bir insan yani Sayın Süleyman Demirel tutar da yargı süreci tamamlanmamış bir olayı ele alıp;\r\n\r\n‘‘Cavit Çağlar'a yapılan zulümdür. Herkesin içinde söylüyorum. İlk defa söylemiyorum. Cavit Çağlar bu ülkenin vatandaşı değil mi? Evet, Cavit Çağlar, fabrikalarındaki 20 bin kişiye iş vermiştir, 20 bin kişiyi besliyor, 20 bin kişi Cavit Çağlar'ı beslemiyor ki... Cavit Çağlar ayda 20 milyon dolarlık döviz kazandırıyor Türkiye'ye... Bu Cavit Çağlar'ı zincire vurdular. Buna vicdanlar elveriyorsa, Allah'a havale ediyorum. Cavit Çağlar'a gerek Amerikan hapishanelerinde gerek Türk hapishanelerinde yapılanlar insanlığa aykırıdır’’ derse sormak gerekir:\r\n\r\n‘‘Bugün şikáyet ettiğiniz konuları düzeltmek için 12 yıllık başbakanlığınız, 7 yıl süren cumhurbaşkanlığınız ve 35 yıllık liderliğiniz döneminde ne yaptınız da şimdi itiraz ediyorsunuz?’’ diye...\r\n\r\nSayın Demirel'in sözlerindeki mantık, kendisinin bildiğimiz söylemiyle bire bir uyumludur. Çünkü o mantığa göre ‘‘işveren, işçileri besler, işçiler işvereni değil’’. Bu bir... İkincisi, ‘‘20 bin kişi istihdam eden ve ayda Türkiye'ye 20 milyon dolarlık döviz getiren insan’’ ne yaparsa yapsın, yasalar ondan hesap sormamalıdır. Bu iki...\r\n\r\nZaten Sayın Demirel'in yönetimindeki Türkiye'nin 35 senesi -bu konularda- bu yüzden heba olmadı mı?\r\n\r\nEğer aksi söz konusu olsaydı Demirel Türkiye'ye, bugün bizzat kendisinin, sanıkların zulüm gördüğünden yakınmak gereğini duymayacağı yani hukukun üstünlüğü ilkesinin yerleşip uygulandığı bir devlet bırakırdı. O zaman aynı konuşma sırasında, yeğeni Murat Demirel'in 643 günden beri nerede yargılanacağını, niçin yargılanacağını bilemeden hapishanede tutulduğundan şikáyet etmek gereğini de duymazdı.\r\n\r\nSayın Demirel'in bu ülkeye elbet büyük hizmetleri de vardır. Örneğin 28 Şubat süreci döneminde, demokratik rejimi ayakta tutma konusundaki çabaları ve başarısı unutulamaz. Demokrasiye bağlılığı tartışılamaz. GAP'ın mimarı olduğu reddedilemez.\r\n\r\nAma nasıl Cavit Çağlar'ın ayda 20 milyon dolarlık döviz getirmesi onu ibra etmeye yetmezse Sayın Demirel'in de birkaç önemli hizmeti ne yazık ki elinde geçen 35 yılın heba olmadığını söylemeye yetmiyor.\r\n \r\n", "Önümüzü tıkayanlar \r\n \r\n\r\n \r\nBAŞBAKAN Yardımcısı Mesut Yılmaz siyasi yaşamının en azimli ve en büyük mücadelesini Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne girmesi için üstlendiği misyonla yapıyor.\r\n\r\nZaman zaman, (idam cezasını 19 (veya 25) Mart 2002'den önce kaldırmak zorundayız deyişi gibi) abartılara bel bağlasa bile önümüzdeki ihtimalleri ve görmek istemediğimiz gerçekleri en açık bir dille gözler önüne seriyor.\r\n\r\nYılmaz, önceki akşam bir yemekte yaptığı konuşmada Türkiye-Avrupa Birliği ilişkilerini yeni ve çarpıcı ifadelerle ortaya koymuş. Örneğin: \r\n\r\n‘‘Kopenhag Zirvesi'nde kararlar ekim ayında yayınlanacak İlerleme Raporu'na göre verilecek. Bu raporu etkilemek için Türkiye'nin düzenlemeleri Meclis tatile girmeden önce bitirmesi lazım. Aslında Türkiye Ulusal Program ve Katılım Ortaklığı Belgesi'ndeki koşulların yüzde 90'ını yerine getirdi. Eğer bunu başarırsak Avrupa yolu önündeki tek engel Kıbrıs'a indirgenmiş olacak’’ demiş.\r\n\r\nBizim bu sözlerden ve konuşmanın bütününden anladığımıza göre Yılmaz, diğer sorunları çözersek, yani kendimiz tarafından konulan engelleri kendi özgüvenimiz ve cesaretimizle kaldırırsak Kıbrıs konusunun beklentilerimize daha uygun şekilde çözülebileceğine inanıyor. \r\n\r\nGerçekten Kopenhag kriterlerinin gereklerini ayak sürüyerek değil, azimli ve istekli bir tutumla yerine getiren bir Türkiye'nin Avrupa Birliği kamuoyundan da alacağı destekle, Kıbrıs'ta daha güçlü bir konuma geçmesi bizce de makul bir beklentidir. Ama nedense biz, mümkünse kendi taahhütlerimizi yerine getirmeyelim ama sonra ‘‘Biz Avrupa Birliği'ne üye olmaya karşı değiliz’’ diyerek álemi uyutalım umudu içindeyiz.\r\n\r\nOysa yok böyle bir şey... Geçenlerde Mesut Yılmaz, Hürriyet'in Ankara Bürosu'na yaptığı ziyaret sırasında böyle ‘‘AB'ye karşı değiliz’’ diyenlerin durumunu şöyle özetliyordu:\r\n\r\n‘‘Karşının altını çizmek lazım. Karşı olmaktan kastınız, AB'ye karşı olmak değil, kriterlerine karşı olmak. (Çünkü) Üniter devletin tehlikeye gireceğini düşünüyorlar. Yoksa AB'ye karşı değiller. Keşke bu kriter olmadan Türkiye AB'ye girse. O zaman en çok onlar destek olurlar. Ama ben diyorum ki, kriter olmadan tam üyelik olmaz. Kritere karşı olmak, AB'ye karşı olmakla eşdeğer.’’\r\n\r\nGerçekten durum bu... Ama acaba AB'ye karşı çıkar, hatta ‘‘canı cehenneme’’ der de bugünkü anlayışımızla ‘‘İfade özgürlüğü kısıtlı kalsın... Varsın insanlar ana dilleriyle yayın yapmasın... Ana dilini öğrenmek isteyenin önüne devlet yasaklar koysun’’ politikasını devam ettirirsek acaba birliğimizi, bütünlüğümüzü ve huzurumuzu daha mı iyi korumuş oluruz, yoksa içimizi karıştırmak isteyenlere yeni bir koz mu veririz? \r\n\r\nTarihten aldığımız dersler, yasakla bir yere varamadığımızı hálá mı öğretemedi?\r\n \r\n\r\n", "Verdiniz de mi istiyorsunuz? \r\nBİZ, yer kalmadı diye önceki gün Başbakan Tayyip Erdoğan’ın, ‘üniversiteler’le ilgili ağır sözlerine değinememiştik.\r\n\r\nŞansımız yaver gitti:\r\n\r\nMeğer arkadaşlarımız, Hürriyet’in bugünkü Pazar ekine tam da ele almayı düşündüğümüz konunun malzemesini koymuşlarmış. \r\n\r\nBiliyorsunuz Sayın Başbakan, YÖK’ün ‘meslek lisesi mezunlarının kendi alanları dışındaki dallarda üniversite öğrenimi görmesini kolaylaştırmamasına’ çok kızdı. Tabii onun derdi ‘meslek liseleri’ değil, ‘İmam Hatip Lisesi mezunlarının üniversitelere girmesi neden engelleniyor?’ tepkisiydi. O yüzden tuttu:\r\n\r\n‘Sen YÖK yönetimi olarak başarılı olmayı istiyorsan, ben de buradan YÖK yönetimine sesleniyorum:\r\n\r\nŞu anda Türkiye üniversiteleri dünyada ilk 500’ün içerisinde yer alamamış. İkinci 500’ün içerisinde iki üniversite var. Birisi 600 küsur, diğer 900 küsur sırada... Önce bunu halledin. Sen buralarda başarılı olamıyorsun, gelip yavrularımızın önünü kesiyorsun. Bu adalet değil’ dedi.\r\n\r\nDedi ama acaba dediğinde ne kadar haklıydı?\r\n\r\nİstanbul Teknik Üniversitesi eski Rektörü Prof. Dr. Gülsün Sağlamer, dört beş ay önce Avrupa Üniversiteler Birliği’nin Yönetim Kurulu Üyeliği’ne seçildi. Böylece üniversitelere, Avrupa üniversitelerinin bütününü görebilecek bir yerden bakma olanağına kavuştu. Nitekim 19-20 Mayıs 2005 tarihlerinde Bergen’de toplanan Avrupa Eğitim Bakanları Konferansı’nda ortaya çıkan gerçekleri daha sonra ilgililere bir raporla bildirdi.\r\n\r\nProf. Sağlamer üniversitelerimizin üç temel kritere göre aldıkları nihai ortalama notun 5 üzerinden 3 olduğunu belirttikten sonra bunun üniversitelerden kaynaklanan nedenlerle değil, doğruca siyasi iktidardan kaynaklanan nedenlerle ‘3’ olduğunu söylüyor. \r\n\r\nSebep ortada:\r\n\r\nAvrupa Birliği (AB) ülkeleri, Gayri Safi Yurt İçi Hasıla’sının yüzde 1.2’sini, Amerika Birleşik Devletleri yüzde 2.7’sini üniversitelere ayırırken, Türkiye binde 64’ünü (AB ortalamasının yarısını) ayırmaktadır.\r\n\r\nNitekim Ortadoğu Teknik Üniversitesi’nin Rektörü Prof. Dr. Ural Akbulut, Başbakan’ı yanıtlarken, ‘Bize de o 500 üniversitenin olanaklarını sağlayın, 4-5 yıl içinde oraya gelelim’ diyordu.\r\n\r\nArkadaşımız Nuran Çakmakçı, Hürriyet’in bugünkü Pazar ekinde yayınlanan araştırmasında Türk üniversitelerinin 1994-2005 arasını kapsayan son 10 yılda bilimsel makale üretme yönünden büyük hamle yaptığını ortaya koyuyor. \r\n\r\nO dönemde Türkiye, 65 bin 126 makale ile dünyada 26’ncı imiş. Bilimsel makale artış hızı Güney Kore’de yüzde 390’ı bulmuş ama bizimki yüzde 357 artışla ikinci olmuş. Bilim adamlarımız en çok tıp dalındaki makaleleriyle dikkati çekmişler ama onu kimya, mühendislik, fizik izlemiş. \r\n\r\nBir başka deyişle, üniversitelerimiz herhalde siyasetçilerimizden çok daha iyi bir performans göstermiş..\r\n", "Şer kargaları okusun... \r\n \r\n\r\n‘‘Onlar (Avrupa Birliği ülkeleri), Türkiye'nin bugün nerede olduğuna çok fazla odaklanıyor ve Türkiye'nin hangi noktadan buraya geldiğini, nereye gitmekte olduğunu önemsemiyorlar. Türkiye'nin başarısı için temel, onun demokratik karakteridir. Bugünkü sorunlarını yenen ve son yüzyıldaki çerçevede gelişmeye devam eden bir Türkiye, Müslüman dünyasına örnektir. \r\n\r\nTürkiye, dini inançların, modern, laik, demokratik kurumlar adına kurban edilmesine gerek olmadığını gösteriyor.''\r\n\r\nBu sözler ne bir 19 Mayıs nutkundan alındı ne de bir Cumhuriyet Bayramı konuşmasından... Bunları ABD Savunma Bakan Yardımcısı Paul Wolfowitz'in California'da düzenlenen Dünya İlişkileri Konseyi adlı forumda yaptığı konuşmada söylediği bildiriliyor.\r\n\r\nMr. Wolfowitz'in sözleri bundan ibaret değil. ‘‘Bizim güçlü müttefikimiz ve dostumuz büyük zorluklarla yüzleşiyor, ancak Atatürk'ün vizyonuna dayanarak, bu güçlüklerle başa çıkıyor. Bugün Türkiye'yi sorunları için eleştirenler, neyin sorun olduğu, neyin temel olduğu konularını karıştırıyor’’ dediği de biliniyor.\r\n\r\nİlginçtir... Mr. Wolfowitz'in sözleri İngiliz Parlamentosu'nun güçlü kanadı olan Avam Kamarası'nın Dış İlişkiler Komisyonu tarafından yayınlanan Türkiye-Avrupa Birliği konulu raporla aynı günlere rastladı. Burada da Türkiye'den, daha önce duymaya alıştıklarımızdan çok farklı bir ifade ve yaklaşımla söz edildiğini görüyoruz. Örneğin:\r\n\r\n‘‘Türkiye büyük bir bölgesel güç ve kendi bölgesindeki Müslüman ülkeler arasında laik-demokratik sisteme sahip tek ülke. Türkiye'nin AB'ye üye olma arzusunun önünde potansiyel engeller var. Bunlar insan hakları alanındaki eksiklikler, silahlı kuvvetlerin rolü, Kıbrıs sorunu ve bütün bunlar aşılsa bile ekonomi hálá sorun çıkarabilir... Türkiye pek de kolay olmayan tercihler yapmak zorunda’’ şeklindeki satırlar bu rapordan alınma.\r\n\r\nKomisyon Başkanı Donald Anderson'un sözlerini de aktaralım da sonra konuşalım. Mr. Anderson;\r\n\r\n‘‘Türkiye'nin laik Kemalist geleneğini, ülkenin bölünmez bütünlüğü ilkesini, herkesin Türk vatandaşı olması gereğini, ayrılıkçılığa karşı mücadele edilmesi gereğini anlayışla karşıladıklarını’’ vurguladı. Kültürel haklar ve anadilde öğrenim konularında da İngiltere'deki Türkleri örnek gösteren Anderson, ‘‘Nasıl İngiltere'deki Türk toplumu kendi kültürel haklarını kullanabiliyorsa, Türkiye'deki diğer etnik kökenliler de kendi dillerini ve kültürlerini öğrenme hakkına sahip olmalı’’ demiş.\r\n\r\nGördüğünüz gibi Türkiye'yi bizim ‘‘yandık, bittik’’çilerden daha olumlu bir gözle değerlendirenler de var. Aslında kulak vermeye değer sözlerin sahipleri bunlar. Çünkü onlar Türkiye'yi yetkilerinin genişliği veya kazandıkları paranın miktarı kadar sevenler dışında bir kesime mensuplar.\r\n \r\n", "Gerisinde ne var? \r\nORTALIK yine toza dumana boğuldu... Çünkü Hürriyet’te dün yayınlanan Kamuran Zeren imzalı haber, geçen yılın mayıs ayında çokça tartıştığımız ‘Üniversiteye giriş sınavlarında meslek lisesi mezunlarına uygulanan katsayının, genel lise mezunlarına uygulanandan farklı olması haksızlık mıdır, değil midir?’ tartışmasını tazeledi. \r\n\r\nZeren’in verdiği bilgiye göre YÖK Başkanlığı önce ÖSS (Öğrenci Seçme Sınavı) sorularının düzenleniş şeklini değiştirecekmiş. Böylece sorularda İmam Hatip Lisesi öğrencilerinin okuduğu konular da yer alacakmış. Bu bir...\r\n\r\nİkincisi, genel lise mezunu ile meslek lisesi mezununa uygulanan katsayı farkı azaltılacakmış. Böylece hem ‘arada fark var’ denecek, hem de İmam-Hatip’linin bileceği sorular artırılarak o açık da kapatılacakmış.\r\n\r\nKısaca uzun zamandır AKP’lilerin ileri sürdüğü ‘Ne fark var efendim? Kim başarırsa o girsin üniversiteye’ tezi uygulamaya konacakmış.\r\n\r\nBurada meslek liselerinden laf edilmesinin pratikte hiç de onu ifade etmediğini hepimiz biliyoruz. Kavga gerçekten teknik eğitim veren meslek liseleri yüzünden değil memleketi imam-hatip mezunu doldurmaya ahdetmiş olan siyasi iktidarın bu okulları olabildiğince çoğaltma çabasından çıkıyor.\r\n\r\nYoksa, Türkiye’nin gerçekten teknik konularda iyi yetişmiş ara insan gücüne yani Meslek Lisesi ve Meslek Yüksekokulu mezunlarına çok ama çok ihtiyacı var. Ne var ki İmam Hatip sevdalılar sanki ona çare arıyormuş gibi gösterip aslında kendi amaçlarını gerçekleştirmenin kavgasını veriyorlar.\r\n\r\nBunu herkes bildiği için de Türkiye’nin ihtiyacından fazla imam-hatip yetiştirmesinin yarardan çok zarar getireceğini düşünenler karşı çıkıyorlar.\r\n\r\nDaha doğrusu çıkıyorlardı demek gerek. Çünkü anımsayacaksınız... AKP iktidarı bu meseleyi 2003 yılında gündeme getirince o zamanki YÖK Başkanı Prof. Dr. Kemal Güriz öneriye şiddetle karşı çıktı. \r\n\r\nO zaman sonuç alamayan Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik ikinci hamleyi geçen yıl yaptı ve Meclis’e ‘genel liselerle meslek liselerinin mezunlarına aynı katsayı uygulanır’ anlamında bir hüküm içeren bir tasarı sundu. \r\n\r\nBu defa kıyameti yeni YÖK Başkanı Prof. Dr. Erdoğan Teziç kopardı. Nitekim YÖK Genel Kurulu da yayınladığı bildiride özetle, ‘Siz katsayıyı sorgulayacağınıza bu okulların varlık nedenini ve işlevini sorgulayın’ dedi.\r\n\r\nHatta o sıradaki tartışmalara karışan ve bir bildiri yayınlayan Genelkurmay Başkanlığı Genel Sekreterliği, 2003 yılındaki ilk teşebbüsü anımsatarak ‘Yaklaşık altı ay sonra ne değişmiştir ki aynı kapsamda bir kanun tasarısı, birçok kurum ve kesimin karşı çıkmasına rağmen gündeme getirilmiştir?’ diye sormuştu.\r\n\r\nŞimdi aynı soru aynı şekilde ortada duruyor.\r\n\r\nGerçekten geçen yıldan beri ne değişti de yıllardır ‘yanlış’ denene şimdi ‘doğru’ denmek isteniyor, onu sormaya ve bilmeye hepimizin hakkı var.\r\n\r\nBu olay bu şekilde gelişirse rektörler arasındaki birliğin sona ereceğini ve AKP’nin üniversitelerle istediği gibi oynayacağını bilmeye de YÖK’ün ihtiyacı var. \r\n", "Laf ola, beri gele... \r\nSİYASETTE gündem yaratmak veya bir gündemin içine oturmak hem zor hem de beceri isteyen bir iştir. Meseleye ‘Hakkımızda konuşsunlar yeter... Ne konuştukları önemli değil’ diye bakarsanız, hem gündem yaratmak, hem de var olan gündemin içine oturmak o kadar zor olmayabilir. \r\n\r\nAynen ANAP Genel Başkanı Erkan Mumcu’nun son zamanlarda yine tartışma konusu olan ‘türban’ meselesi için önerdiği tılsımlı formül gibi.\r\n\r\nMumcu’nun arkadaşımız Faruk Bildirici’ye söylediğine göre kendi partisi, ‘türban sorununu çözmek amacıyla Anayasa’da yapılacak değişikliği desteklemeye’ hazırmış. \r\n\r\nAKP’nin 356 milletvekiline ANAP 13 sandalyeyle destek verince Anayasa’yı referanduma götürme zorunluğu doğmadan (öneriyi kabul edenlerin oy sayısı 330’dan fazla 367’den az olursa konunun halkoylamasına sunulması yolu açılıyor) değiştirmek mümkünmüş. \r\n\r\nKonunun bir değil birçok boyutu var.\r\n\r\nBiri yukarıda dediğimiz gibi kamuoyunda dikkat çekmek ve biz de varız mesajı vermek... Ona bir şey demiyoruz. Siyaset bunu kaldırır.\r\n\r\nİkincisi... Mumcu’nun ‘şıpın işi’ halledeceğini sandığı türban konusunu çözmek o kadar kolay olsaydı, Sayın Mehmet Keçeciler kendisinden çook önce bu işi bitirirdi.\r\n\r\nSayın Mumcu o tarihte henüz siyasete girmemiş olduğu için ihtimal bilmiyordur. O nedenle biz anımsatalım:\r\n\r\nMeclis’te tek başına büyük çoğunluğa sahip olan ANAP’ın ilk yıllarında, o iktidarın kuvvetli adamlarından Mehmet Keçeciler, kendisini ziyaret eden türbanlı öğrencilere ‘Bu meseleyi ne pahasına olursa olsun çözme’ sözü verdi. Çünkü o da aynen Mumcu gibi demokrasiyi parmakların sayısıyla ölçüyordu. Nitekim durumun hiç de öyle olmadığını zaman içinde Keçeciler iyi öğrendi.\r\n\r\nNitekim Keçeciler şimdi siyasette yok ama türban meselesi hálá var.\r\n\r\nÜçüncüsü... Bir yasa maddesinin en kötü şekilde nasıl yazılabileceğinin örneği, bizim Anayasamızın nasıl değiştirilebileceğini anlatan 175’inci maddedir. O maddeden bizim anladığımız yanlış değilse (madde Türkçe değil yarmacukça olduğu için, hata edebiliriz) Mumcu ne derse desin, Cumhurbaşkanı eğer isterse, Meclis’ten geçen Anayasa değişikliğini referanduma götürebilir. O zaman da Türkiye’de inanılmaz boyutta sorunlar -olaylar- çıkar. Onun için bu konuya yaklaşmak Mumcu’nun sandığı kadar kolay değildir.\r\n\r\nDördüncüsü... Mumcu’nun da değindiği gibi ‘haklar ve özgürlükler’le (o değinmemiş ama) ‘yargının çözeceği konular’ referanduma sunulamaz. Çünkü sunulursa içinden çıkılamaz.\r\n\r\nBeşincisi... Mumcu Anayasa’nın değiştirilmesi suretiyle bu sorunu çözmeyi umut ediyor ama Anayasa’da neyi nasıl değiştirerek amaca varabileceğini söylemiyor. Keza sözlerinden çareyi başkanlık sistemine geçmekte mi aradığı, yoksa YÖK’ü kaldırmayı mı öngördüğü belli olmuyor. \r\n\r\nMaksat dikkat çekmek ise iyi de, ciddi bir siyaset için iyi değil. \r\n", "Dikkat... Mayınlı saha! \r\n\r\nBİZDE malum, ya işi zamanında yapmamak veya önceden düşünülmüş olması gerekenleri, işi yaptıktan sonra düşünmek ilkesi geçerlidir.\r\n\r\nSon zamanlarda önemli bir mesele, sanki usulüne uygun şekilde yani önceden tüm hazırlıklar yapılmış, zamanında herkesin görüşüne sunulmuş ve iktidar partisinin vaatlerine uygun şekilde herkesin eleştirisine açılmış gibi yürütülüyor. \r\n\r\nKamu Yönetimi Temel Kanunu Tasarısı ile ilgili gelişmelerden söz ediyoruz.\r\n\r\nTasarıyı Başbakanlığın laik devlet yapısına karşı görüşleri ile gündemde bulunan Müsteşarı Ömer Dinçer ile çeşitli 6 bakanlık temsilcisinin hazırladığı biliniyor. Yani hükümet düzeyinde bile eksik bir katılım söz konusu.\r\n\r\nTasarı Meclis'e sunuldu. Bilindiği gibi Başbakan Tayyip Erdoğan da tasarının bir an önce yasalaşmasını istiyor.\r\n\r\nEsas diyeceğimize gelmeden önce belirtelim:\r\n\r\nBiz bir süre önce tasarıyla ilgili ‘‘ilk izlenimlerimizin’’ olumlu olduğunu yazmış, ileride bu konuya tekrar gireceğimizi belirtmiştik. Birinci nokta bu...\r\n\r\nİkincisi... Tasarıyla ilgili eleştiriler üzerine bir basın toplantısı düzenleyen Başbakan Yardımcısı ve Devlet Bakanı Mehmet Ali Şahin, ‘‘Tasarının Türkiye'nin üniter devlet yapısını bozacak hükümler içerdiği kanaatine varırsak bunlara izin vermeyiz’’ anlamında çok önemli bir vaatte bulundu.\r\n\r\nTasarıyı biz, ‘‘iki köy arasındaki yolun tamiri için bile Ankara'daki bürokratların onayını alma’’ hantallığından ve anlamsızlığından kurtulacağız diye sevinçle karşılamış ama ‘‘okulların yerel yönetimlere devrini’’ çok sakıncalı bulduğumuzu vurgulamıştık.\r\n\r\nNihayet uzmanlar konuşmaya ve görüşlerini ortaya koymaya başladılar.\r\n\r\nBunlardan tasarıya ‘‘olumlu’’ bir gözle bakan TESEV (Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etütler Vakfı) hem basına hem de siyasilere görüşlerini sundu.\r\n\r\nTESEV bile ‘‘Bugünkü Anayasa değiştirilmeden bu tasarının yasalaşması doğru değildir’’ diyor.\r\n\r\nHaksız da değil... Çünkü bilindiği gibi 1982'den beri yürürlükte olan bu 12 Eylül Anayasası, ‘‘kışla yönetimi’’ anlayışıyla düzenlendiği için, Kamu Yönetimi Temel Kanun Tasarısı'nın ‘‘yetkileri yerel yönetimlere (illere, ilçelere) devretmeyi’’ öngören hükümleri, bu Anayasa'ya ters düşüyor. \r\n\r\nO nedenle tasarı bugünkü haliyle yasalaşsa bile Cumhurbaşkanı'nın -veya muhalefet partisi CHP'nin- Anayasa Mahkemesi'ne başvurarak çıkarılmış yasayı iptal ettirmesi işten bile değildir.\r\n\r\nTESEV'in konuyla ilgili öteki -ve ilginç- görüşlerine sonra tekrar değiniriz. Ama asıl Malatya'da bulunan İnönü Üniversitesi 18-19 Aralık 2003 tarihlerinde konuyla ilgili, 5 oturumlu ve ‘‘Kamu Yönetimi Birinci Ulusal Kurultayı’’ başlıklı bir toplantı düzenlemiş. Bilim adamları gelip bildiriler sunmuşlar ve sonuçta, ortak kanaatlerini ‘‘Kurultayın Sonuç Bildirgesi’’ başlığıyla yayınlamışlar. Bildiride bu tasarının Anayasa'daki ‘‘sosyal devlet’’ kavramına taban tabana zıt olduğunu -yoksulları, çaresizleri sahipsiz bırakan bir devlet yaratacağını- ve daha da önemlisi, tasarının getireceği düzenin ‘‘üniter değil federal, hatta federallik ötesi bir dağılma tehdidini’’ içinde barındırdığını söylemişler.\r\n\r\nBiz bundan daha büyük bir yanlış yapılamaz diye düşündüğümüz için şimdilik öteki konulara girmiyoruz. Ama sonra tekrar konuya gireceğiz.\r\n \r\n", "Biz uyuyalım... \r\nBİZ bu yılki 24 Nisan da geride kaldı diye ‘Ermeni soykırımı’ dosyasını -mutat üzere- kapatmak üzereyken Federal Almanya ve ABD’den gelen son iki haber, ‘uyumaya hakkımız olmadığını’ bir kere daha ortaya koydu.\r\n\r\nAma boşuna umutlanmayın... Son 40 sene boyunca nasıl derin bir uykuya daldıksa, bundan sonra da o devam eder. \r\n\r\nÇünkü ortalıkta genellikle zaten kabul ettiğimiz tezleri birbirimize tekrar etme dışında yaptığımız hemen hiçbir şey yok.\r\n\r\nOysa -beklenmedik bir gelişme olmazsa- bugün Federal Almanya Parlamentosu orada temsil edilen tüm partilerin ortaklaşa verdiği bir karar tasarısını kabul edecek... \r\n\r\nVe Almanya da Türkiye’yi, 1915’li yıllarda Ermenileri soykırıma uğratmakla suçlayan ülkeler kervanına katılacak.\r\n\r\n‘Ama efendim. Karar tasarısında açıkça soykırımdan söz edilmiyor ki’ diyenler çıkabilir.\r\n\r\nHiç önemi yok. Çünkü soykırım (genocide) kelimesi kullanılsa da kullanılmasa da neticede fazla bir şey değişmiyor.\r\n\r\nTürkiye kendi geçmişiyle karşılaşmaktan kaçan, hatta utanan bir ülke olarak görülüyor. İyi paketlenmiş sözcüklerle -ve iyi niyetli olduğu izlenimi vermeye çalışan bir yaklaşımla- ‘Siz Ermenileri öldürdünüz. Bundan dolayı özür dileyin. Biz sizin bu suçu işlediğinizin o zaman da farkındaydık. Ama savaş koşullarında ses çıkartmadık. Biz de ayıp ettik. Zaten o nedenle biz de Ermenilere karşı mahcubuz’ demeye getiriyor.\r\n\r\nGetiriyor da... Bu en yumuşak ifadeli tasarının mecliste 21 Nisan günü yapılan ilk görüşmesindeki konuşmaların tutanaklarını okuyunca insan şaşırıyor.\r\n\r\nEğer bu tasarıyı hazırlayanlar bugün içinde yaşadığımız gerçekleri, Sosyal Demokrat Parti adına konuşan ve öneriyi destekleyen Markus Merkel gibi biliyorlar ve anlatıyorlarsa yandık.\r\n\r\nMerkel şöyle diyor:\r\n\r\n‘Türkiye’de bu konunun ele alınmasının (yani soykırım iddialarının tartışılmasının) maalesef halen cezayı gerektirmesi vahimdir. Bunun hiçbir surette kabul edilemez olduğunu ve bunu vurgulamamız gerektiğini düşünüyorum. Türk yazar Orhan Pamuk bu konuyu ortaya attığından hapis tehdidi altındadır ve halen ölüm korkusuyla yeraltında yaşamaktadı. Bu Türkiye için bir skandaldır. Türkiye’yi Türk hükümetini Pamuk’la görüşmeye ve onu koruyacağını açıklamaya, ayrıca kendisiyle görüş alışverişinde bulunmaya davet etmemiz gerektiğini düşünüyorum.’\r\n\r\nBir insaf sahibi söylesin... ‘Orhan Pamuk hakkında hapis cezası talep eden’ mi oldu? Hakkında soruşturma mı açıldı?\r\n\r\nGerçi Türkiye’de Pamuk’un kitabını yaktıran Kaymakam gibi sivri akıllılar eksik olmaz ama şu yukarıdaki sözleri ciddiye alacak bir durum mu var?\r\n\r\nBugünün gerçeklerini bu kadar saptıranların 1915 olaylarını doğru saptayıp da doğru karara ulaşmalarını bekleyebilir misiniz?\r\n\r\nBakın daha ABD Kongresi’ne verilen 54 imzalı öneriye gelemedik. Çünkü yer kalmadı. Ama biz bu uyurgezerliğe devam edersek nasıl olsa fırsat çıkar. \r\n", "Şamaroğlanı... \r\n \r\n\r\n \r\nHANİ ikide bir ‘‘Sevr sendromu’’ iddiası karşımıza çıkmasın diye kendimizi tutuyoruz ama, bazen de insanın tahammülü çok zorlanıyor...\r\n\r\nTabii bizim Stockholm Büyükelçimiz Selim Kuneralp gibi ‘‘şimdi mesele çıkarmayalım efendim’’ci değilseniz... Ama eğer öyle iseniz, ne yaparlarsa yapsınlar sineye çeker, razı olursunuz.\r\n\r\nSon örnek İsveç'in en çok satan gazetesi Aftonbladet'in Turizm ekinde yayınlanan bir Türkiye haritasıyla karşımıza çıktı:\r\n\r\nAftonbladet bu haritada Güneydoğu Anadolu'yu Kürdistan olarak göstermiş. İşin güzeli... Söz konusu ‘ek’e bizim Turizm Bakanlığı 6.2 milyar TL. kadar para ödeyerek bir de ilan vermiş, yani katkıda bulunmuş.\r\n\r\nSayın Büyükelçimizin bu yayın karşısındaki tepkisi ilginç:\r\n\r\n‘‘O haritada Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı yerler buralarıdır denmek isteniyor. Hukuki veya siyasi geçerliği olan bir harita olarak yayınlamıyor. Kaldı ki hukuki ve siyasi olarak yayınlasa bile ne yapabiliriz bilemiyorum. Tepki göstermekten başka bir şey yapamayız. Bu olayı mahkemeye götürsek sanırım burada kıyametler kopar. Ve mahkeme orası Kürdistan bölgesi diye karar bile verebilir’’ buyurmuş (13 Mayıs 2002 Hürriyet).\r\n\r\nSayın Büyükelçi'nin sözleri daha baştan yenilgiyi kabul etmiş olduğunu ne kadar açık şekilde ortaya koyuyor? Çünkü özetle diyor ki, ‘‘Ben burada aciz biriyim. Söylesem adam yerine koymazlar. Dava açsam, dinlemezler. En iyisi sineye çekelim. Hatta, buna da şükür, deyip sesimizi keselim.’’\r\n\r\nGörüyorsunuz ne dirayetli (!) kişiler tarafından temsil ediliyoruz?\r\n\r\nBiz özellikle İsveç'in Anna Lindth isimli bayan Dışişleri Bakanı'nın Türkiye konusundaki olumsuz ve saldırgan üsluplu beyanlarının kendi kişiliğinden kaynaklandığını sanarken, meğer hata etmişiz. Belli ki ona cesaret veren bizim, ‘‘Türkiye acizdir’’ anlamına gelen tavırlarımızmış.\r\n\r\nNitekim bu Bayan Lindh, Stockholm'de göreve başlayınca kendisiyle görüşmek isteyen Büyükelçimiz Selim Kuneralp'e üç ay süreyle randevu vermediği halde, Mardin'in Kızıltepe İlçesi Belediye Başkanı Cihan Sincar'ı hemen kabul edip makamında görüşmüştü. Keza İsveç'te yaşayan Kürt kökenli yazar Mehmet Uzun hakkında Türkiye'de yayınlanan bir kitabı nedeniyle açılan dava beraatle sonuçlanınca Bayan Lindth, bunu olağan bir yargılama olayı gibi görmek istememiş, ‘‘Bu Kürtlerin bir zaferidir’’ demişti. \r\n\r\nAnımsayacaksınız... İsveç'in Ankara'daki Büyükelçisi Bayan Anne Dissmorr da son şubat başında İzmir'de düzenlenen İsveç İş Kültürü Günü toplantısında bir kitap dağıttırmıştı. Bu kitapta bulunan ‘‘Türk kelimesi bir ulusu değil, bir dili ifade eder’’, ‘‘Türkler ve Kürtler Birinci Dünya Savaşı sırasında Ermenileri katlettiler’’ anlamındaki ifadeler yüzünden kıyamet kopmuş ama Bayan Dissmorr kimseden özür dilememişti.\r\n\r\nAnlaşılan Bayan Dissmorr haklıymış. Çünkü çok muhtemelen bizim Stockholm Büyükelçimiz Selim Kuneralp, İsveç Dışişleri'nden özür dilemiştir.\r\n \r\n\r\n", "Bir gün bile kalamaz... \r\n\r\nBAŞBAKAN Tayyip Erdoğan kendi eliyle Müsteşarlığa getirdiği Ömer Dinçer hakkında nihayet konuştu.\r\n\r\nBaşbakan, gazeteci Yavuz Donat'a, ‘‘Ömer Dinçer'i görevden almayı düşünmediğini’’ söylemiş.\r\n\r\nBununla kalmamış. Müsteşarının ‘‘dürüst’’ olduğunu belirtmiş. ‘‘Üretkendir’’ demiş. ‘‘Ona inanıyorum, ona güveniyorum. Onunla çalışmaya devam edeceğim. Türkiye bir hukuk devleti... Yanımda çalışan arkadaşlarımın hukukunu kimseye çiğnetmem’’ diye ilave etmiş.\r\n\r\nSonra kendini tutamamış. Ömer Dinçer'in 9 sene evvel yaptığı (ve halen aynı görüşleri savunduğunu söylediği) konuşmanın ‘‘9 yıl geçtikten sonra... Başbakanlık Müsteşarı olduktan sonra... Kamu Yönetim Reformu üzerinde çalışırken’’ ortaya çıkarılmasının ‘‘çirkin bir yaklaşım tarzı’’ olduğunu söylemiş.\r\n\r\nGaliba konunun asıl önemli noktası işte bu... Yani Başbakan'ın ‘‘inandığı, üretken olduğunu gördüğü, dürüst bulduğu’’ bir insanı kendisine Müsteşar olarak tayin etmesine kimse bir şey söylemiyor. O nedenle Sayın Başbakan konuyu saptırmadan değerlendirmeli ve o açıdan yanıt vermelidir.\r\n\r\nÖmer Dinçer'in görevden alınmasını isteyenler onun ‘‘hukukuna’’ da tecavüz etmiyorlar. Tam tersine... ‘‘Laik cumhuriyetin hukukunu’’ korumak için Dinçer'in ‘‘Müsteşarlık makamında oturmasına’’ itiraz ediyorlar.\r\n\r\nBir insanın usulüne uygun şekilde göreve gelmesi de, usulüne uygun şekilde görevden alınması da bir ‘‘hukuka tecavüz’’ olayı değildir.\r\n\r\nSaptırmayalım... Ortada laik Türkiye Cumhuriyeti diye bir yapı var. Tayyip Erdoğan isimli Türk vatandaşına başbakanlık unvanı veren bir yapı... Belli bir felsefesi, kuralları, organları olan bir yapı... İşte bu yapı diyor ki: ‘‘Bana bürokrat sıfatıyla hizmet edecek olanlardan ben devlet felsefeme bağlı olmalarını isterim.’’\r\n\r\nBu devletten görev isteyen herkes için geçerli bir koşul. Ona sahip değilseniz yani bu devletin temel ilkelerine inanmıyorsanız, kamu görevi alamazsınız. En azından icrai bir konumda olamazsınız. \r\n\r\nSayın Müsteşar Ömer Dinçer, 1995 tarihli konuşmasına halen bağlı olduğunu söylüyor. Halen de savunduğu o konuşmada, Türkiye'deki cumhuriyeti de o cumhuriyetin temel ilkelerinden biri (bizce en önemlisi) olan laikliği de artık gereksiz gördüğünü, ‘‘Türkiye'de daha Müslüman bir devlet yapısı oluşturmak gerektiğini’’ hiçbir tereddüde yer bırakmayacak şekilde söylüyor. \r\n\r\nDahası, bu yönde başarılı olmak için ‘‘bürokratları değiştirmenin yeterli olmayacağını, devlet felsefesinin de değişmesi gerektiğini’’ savunuyor.\r\n\r\nDevlet felsefesi dediği, Sayın Başbakan'ın dediği gibi ‘‘Kamu Yönetimi Reformu’’ değil. Doğruca ‘‘Devleti Müslümanlaştırmayı’’ kastediyor. Bu görüşleri savunan bir müsteşarın o makamda oturamayacağı işte bu nedenle isteniyor. \r\n\r\nSayın Erdoğan eğer ‘‘Referansımız İslam'dır’’ şeklindeki o pek bilinen eski görüşünde ısrarlı ise, doğrudur, Ömer Dinçer bu görüşe çok uygun bir müsteşardır. Ama Erdoğan sahiden değişti ise bu suçüstü yakalanmış haldeki müsteşarı orada bir gün bile tutmaması gerekir.\r\n \r\n", "Temcit pilavı... \r\n\r\nÇANKAYA'da dün yapılan Kıbrıs zirvesinden ne çıktı?\r\n\r\nYayınlanan resmi açıklamaya bakarsanız, bilinenler dışında yeni hiçbir şey yok. Türkiye Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri'nin Kıbrıs sorununu çözmek için sürdürdüğü gayretlere aktif destek verdiğini öteden beri bin defa söylemedi mi? \r\n\r\nKıbrıs'ın bir ‘‘ulusal dava’’ olduğunu her fırsatta vurgulamadık mı?\r\n\r\nTürkiye, çözümü Kıbrıs Türklerine bırakmakla beraber Denktaş ve KKTC hükümeti ile ‘‘yakın temas ve işbirliği’’ içinde olmaya dikkat etmedi mi?\r\n\r\nSorunun çözümü için yeni bir görüşme sürecinin başlamasını istediğimiz her zaman söylenmedi mi?\r\n\r\nKeza, Türkiye'nin ‘‘adanın gerçekleri temelinde bir çözüme, müzakere yoluyla hızla ulaşılması konusundaki siyasi kararlığını’’ bilmeyen mi var?\r\n\r\nGerçi buradaki ‘‘adanın gerçekleri temelinde’’ cümlesi biraz tuhaf. Çünkü bu söz insanı, ‘‘Hangi gerçekler?’’ sorusuna açık bir yanıt istemeye zorluyor. Ancak Başbakan Tayyip Erdoğan'ın 15 Kasım 2003 tarihinde Kuzey Kıbrıs'ta da kullandığı bu cümle Denktaş ve KKTC hükümeti tarafından ‘‘İki ayrı egemen devlete dayanan bir yapının esas alınmasını istiyor’’ diye algılandığı için burada da o anlama geliyormuş gibi değerlendirilebilir. Yine de bu cümlenin ucunun açık olduğu unutulmamalıdır.\r\n\r\nÖte yandan resmi açıklamada yer almayan bir bilgiye göre Çankaya zirvesinde Annan Planı temel alınmış. Dışişleri Bakanlığı bürokratları ile Genelkurmay yetkilileri buna ilişkin görüşlerini ayrı ayrı sunmuşlar ve ‘‘neticede birçok noktada mutabık kalmış’’lar.\r\n\r\nBirçok noktada mutabık kalmak demek ‘‘Bazı noktalarda mutabık kalamadık’’ demektir.\r\n\r\nBu ‘‘bazı’’ noktalar ayrıntıya ilişkin de olabilir, sorunun özünü de ilgilendirebilir.\r\n\r\nÖrneğin Denktaş'ın Annan Planı'na karşı çıkmasının temel nedeni olan ‘‘KKTC'nin egemenliğinin hiç değilse 24 saatlik bir süre için kabul edilmesi’’ koşulu temel bir noktadır. \r\n\r\nEğer Genelkurmay Başkanlığı ‘‘Denktaş'ın görüşü doğrudur’’ tezinde ısrar ediyor buna karşılık Dışişleri bürokrasisi ‘‘Egemenlik talebinden vazgeçilebilir’’ diyorsa sözünü ettiğimiz ‘‘bazı’’lar çok önemli olur.\r\n\r\nGerçi dün Kıbrıs'la ilgili görüşme ve tartışmalar sadece Çankaya Köşkü toplantısıyla sınırlı değildi. Başbakan Tayyip Erdoğan Çankaya'dan sonra KKTC'nin önde gelen siyasi parti liderlerini Ankara'ya çağırdı ve onlarla da tek tek görüştü. Bu görüşme KKTC'de kurulması beklenen hükümetin (tabii kurulabilirse) Annan Planı'na dönük yaklaşımında ne kadar ve hangi yönde değişikliklere yol açacak henüz bilmiyoruz. Zaten bilsek bile Türkiye'nin kesin görüşünün asıl 24 Ocak'ta yapılacak Milli Güvenlik Kurulu'nda belirleneceğini bildiğimize göre... Daha bir süre bu konuyla oyalanmaya mecburuz.\r\n \r\n", "Yılmaz'ın gözlemleri... \r\n \r\n\r\n \r\nANAP Lideri Mesut Yılmaz, Ankara Büromuza yaptığı ziyaret sırasında, ‘‘Köprüyü geçmek için her uzlaşmaya varım’’ demiş.\r\n\r\nSayın Yılmaz'ın ‘‘köprü’’ dediği, Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne üye olması...\r\n\r\n‘‘Yeter ki bunu sağlayalım... Ben pek çok özveriye hazırım’’ diyor. \r\n\r\nVe ilginç saptamalarda bulunuyor. Örneğin Türk Silahlı Kuvvetleri'nin görüşü olarak ikide bir kamuoyuna duyurulan ‘‘Biz Avrupa Birliği'ne karşı değiliz’’ sözünü analiz ediyor ve ‘‘Karşı olmaktan kastınız AB'ye karşı olmak değil, kriterlere karşı olmak’’ diyor. Bir başka deyişle, ‘‘Kopenhag kriterlerine uymaya söz vermiş bir Türkiye'nin sıra bu sözü tutmasına gelince yan çizmesini istemek, aslında Avrupa Birliği'ne karşı olmak anlamına gelmiyor mu?’’ sorusunu ortaya atıyor.\r\n\r\nYılmaz bunu gerçi ‘‘asker’’ bağlamında ifade etmiş ama aynı şeyi koalisyon ortağı Milliyetçi Hareket Partisi için de söylemek mümkün... Çünkü MHP'liler de her fırsatta hem ‘‘AB'ye karşı değiliz’’ diyorlar hem de Kopenhag Kriterleri çerçevesinde kabul etmemiz gereken, insanlara kendi ana dilleriyle yayın yapma hakkını içlerine sindiremiyorlar.\r\n\r\nMesut Yılmaz'ın istediği ne?\r\n\r\nBu kriterlere uymaya söz veren biziz. Bunu imzamızla taahhüt ettik. Öyleyse gereğini yapalım diyor. Bunu vurgularken ‘‘Sayın Bahçeli'nin çok takdir ettiğim bir yönü var; sözüne imzasına son derece bağlı’’ diyerek zarif bir uyarı ile Bahçeli'ye Türkiye adına verilen taahhütname altında imzası olduğunu da anımsatmış oluyor.\r\n\r\nYılmaz'ın ilginç bir saptaması da AB karşısında Türkiye'de oluşan görüş kampları ile ilgili... Örneğin Başbakan Ecevit'i de içeren birinci kamptakilerin ‘‘Türkiye o kadar stratejik bir ülke ki, kriterleri tam olarak yerine getirmesek de eninde sonunda bizi alırlar’’ dediğini; o söylemese de ifadesinden anladığımıza göre özellikle askerleri, bir kısım yazarları ve MHP'yi kapsayan ikinci grubun ‘‘Biz bu kriterlerin gereğini yaparsak bölünürüz. En iyisi AB'ye girmezsek girmeyelim ama parçalanmayalım’’ diye düşündüğünü; kendisinin de dahil olduğu üçüncü grubun ‘‘Bu kriterlerin riskleri var ama Türkiye öyle bir dönüşüm noktasında ki, bu riskleri mutlaka üstlenmeliyiz’’ dediğini söylüyor.\r\n\r\nBize kalırsa bunlar doğru gözlemler... Ama buradan doğru sonuçlara ulaşmak için gerçekleri saklamamak ve kamuoyunun desteğini almak lazım. Oysa Yılmaz bu noktada yeterince açık değil. Örneğin anadilde yayın konusunda tam konuşuyor ama ‘‘ana dilde eğitim’’ konusunda gerçeği olduğu gibi söylemiyor. Örneğin Katılım Ortaklığı Belgesi'ndeki ‘‘Kültürel çeşitliliğin sağlanması için kökenlerine bakılmaksızın tüm vatandaşların kültürel hakları güvence altına alınmalı. Bu hakların kullanılmasını engelleyen her türlü yasal hüküm -eğitim alanındakiler de dahil olmak üzere- kaldırılmalıdır’’ ifadesini yok sayıyor.\r\n \r\n", "Bir Sinan Kara... \r\n \r\n \r\nTÜRKİYE'de gazetecilik yapmanın zor olduğunu bilmeyen dünyada bile kalmadı. Ama daha vahimi Anadolu'da yani Ankara, İstanbul, İzmir gibi büyük merkezlerin dışında gazetecilik yapmaktır.\r\n\r\nÇünkü büyük merkezlerde sadece yasaların kısıtlaması ile karşı karşıyasınızdır.\r\n\r\nOysa oralarda Vali, Kaymakam, Belediye Başkanı, Emniyet Müdürü, Garnizon Komutanı, Savcı ve Yargıçlardan oluşan bir kadro vardır ki... \r\n\r\nAllah korusun... Yasalardan beş beterdir. Çünkü ‘‘Ona kim olduğumuzu öğretelim’’ dediler mi, yandınız demektir.\r\n\r\nBöyle bir gerçeği şu sırada en yoğun şekilde Datça'daki meslektaşımız Sinan Kara'nın yaşadığını arkadaşımız Gülden Aydın ortaya çıkardı:\r\n\r\nSinan Kara'nın başı, Datça'da olup biteni yukarıda saydığımız sansür kurulunu dinlemeyip yazdığı için derde girmiş. Gülden Aydın şöyle yazıyor:\r\n\r\n‘‘Geçtiğimiz ağustosta Sinan Kara'nın Datça Kaymakamı Savaş Tuncer'le ilgili olarak yaptığı haber, kamuoyunun belleğinde hálá tazeliğini koruyor.\r\n\r\nKaymakam Tuncer, dünyaca ünlü turistik beldede köpeklerin denize girmesini yasaklamıştı. Olay basına Kaymakam Tuncer'in ‘Köpeklerin denize girmesi haramdır' sözleriyle yansımıştı.\r\n\r\nNe olduysa bu haberden sonra oldu. Sinan Kara'nın başına gelmeyen kalmadı: Hakkında 18 dava açıldı. Toplam 9 yıl hapse mahkûm edildi, 4 milyar lira da para cezasına çarptırıldı.’’\r\n\r\nParantez içinde belirtelim: Kaymakam Bey bu haber nedeniyle Kara’yı Basın Konseyi'ne şikáyet etmiş ancak Konsey şikáyeti yersiz bulmuştu.\r\n\r\nAydın'ın bildirdiğine göre Datça Başsavcısı Bestami Tezcan, 8 ay önce Yargıtay'a atanan Başsavcı Kerim Tosun, Hákim Mustafa Akmaz, Kaymakam Bey hakkındaki bu haberin yayınlanmasını\r\n\r\nizleyen günlerde yasalarımızın bütün gün görmemiş maddelerini işletmeye başlamışlar. Örneğin Kara'ya:\r\n\r\nEvinin bir odasını, yerel gazetesinin idare yeri olarak gösterdiği için 13 ay hapis, 284 milyon 731 bin TL ağır para cezası. (1 Mayıs 2002)\r\n\r\nYerel gazeteyi ‘‘Takip defterine’’ işlemediği için 4 ay 15 gün hapis, 137 milyon ve yine 3 ay 26 gün hapis, 190 milyon TL para cezası. (3 Ekim ve 1 Mayıs 2002)\r\n\r\nDatça Kaymakamlığı'na verilen Datça Haber Gazetesi'nin ‘‘alındı belgesini almadığı için’’ 3 ay hapis ve 91 milyon 260 bin para cezası. (4 Nisan 2001) ceza vermişler.\r\n\r\nSinan Kara tipik bir örnek. Yoksa Ardahan Savcısı Gökhan Şen ile tartıştı diye tutuklanan 23 Şubat Gazetesi sahibi Kasım Tırpancı'yı, bir gece kulübünden alkol almış olarak çıkmasını\r\n\r\ngörüntüleyen gazeteciye kızıp Konya'daki KonTV'yi basan Cumhuriyet Savcısı Alaaddin Çiçek'i, \r\n\r\nbir toplantıda kendisinden izin almadan kürsüye çıkan gazeteci Esen Aliş'e, ‘‘seni gebertirim’’ diyen Bartın Valisi Fatih Eryılmaz'ı ve yer kalmadığı için saymadığımız diğerlerini dikkate \r\n\r\nalırsanız, Anadolu'daki meslektaşlarımızın içinde bulundukları durum daha iyi anlaşılır.\r\n \r\n\r\n\r\n \r\n", "Nihayet ayıldılar \r\n \r\n\r\n \r\nAVRUPA Birliği ülkeleri, Türkiye'ye toplam 50 bin kadar cana mal olan PKK ve DHKP-C'nin birer ‘‘terör örgütü’’ olduğunu resmen kabul ettiler.\r\n\r\nBu kararın içinde Türkiye için gecikmiş bir zafer, Avrupa Birliği (AB) ülkeleri için de utanç verici bir itiraf yatıyor. \r\n\r\nİtiraf çünkü bu karar, ‘‘AB ülkelerinin görevlerini bugüne kadar yapmadıklarını’’ açıklıyor. Yoksa ortada yeni bir kanıt yok. Yani ne PKK'nın bir kanlı eylemi söz konusu, ne de DHKP-C'nin... Tam tersine biri ne kadar silahlı adamı varsa Kuzey Irak ile İran'a göndermiş. Adamları bu iki ülke topraklarında umutsuz bir bekleyişle zaman geçiriyorlar.\r\n\r\nÖteki yani DHKP-C, Dursun Karataş ve birkaç arkadaşına Avrupa'da yaşam olanağı sağlamaktan ve Türkiye'de binlerce genci hapishanelere doldurmaktan başka bir işlevi kalmamış bir örgüt oldu.\r\n\r\nBaşta Belçika olmak üzere AB ülkeleri ‘‘teröre karşı savaş’’ konusunda samimi ve dürüst davransalardı PKK'nın azılılarından Karayılan'ı Hollanda, DHKP-C'nin lideri Dursun Karataş'ı Fransa, Fehriye Erdal'ı Belçika, Abdullah Öcalan'ı İtalya, Almanya ve Yunanistan ellerine geçtiği gün Türkiye'ye teslim etmezler miydi?\r\n\r\nAma şimdi deniz bitti. Artık ne bir mazeret uydurabilirler ne de ‘‘bu örgütlerin mensupları bizim topraklarımızda yasa dışı herhangi bir eylem yapmıyorlar’’ diyebilirler.\r\n\r\nÇünkü derlerse ‘‘terör örgütlerini doğrudan veya dolaylı yoldan korumakla’’ suçlanırlar. Kısaca kendi isimlerini de terörist devlet listesine aday göstermiş olurlar.\r\n\r\nBiz böyle bir ihtimali geçerli saymıyoruz. Tam tersine AB ülkelerinin bundan böyle hem PKK'ya hem de DHKP-C'ye, oralarda yaşama olanağı vermeyecek kadar sert önlemlerle yaklaşmalarını bekliyoruz.\r\n\r\nBunlar neler olabilir?\r\n\r\nSöz konusu terör örgütleri hakkında tüm AB ülkelerinde bugüne kadar birikmiş bilgiler, bu örgütler üzerine hemen gidilmesini ve mensuplarının en azından sınır dışı edilmelerini sonuçlandırmalıdır. Gerçi Türkiye'de idam cezası durdukça söz konusu kişilerin Türkiye'ye iadeleri beyhude bir beklentidir ama, en azından teröristlerin artık yaşam alanlarının çok dar olacağı bellidir.\r\n\r\nBu örgütlerin açık veya kapalı banka hesaplarıyla mal varlıklarının dondurulması veya bunlara el konulması, MED TV dahil yayın organlarının kapatılması beklenmelidir.\r\n\r\nKeza artık ellerinde PKK veya DHKP-C bayrağı olduğu halde sokak maskaralığı yapmaları -veya Dışişleri Bakanı İsmail Cem'e Avrupa Parlamentosu Dışişleri Komisyonu'nda konuşurken yaptıkları gibi salona girip protesto etmeleri- söz konu olmayacak demektir. Çünkü aksi halde buna izin veren devlet, gösteri yapma özgürlüğünü değil, terör örgütünü korumuş olur.\r\n \r\n\r\n", "Bakış... \r\n\r\nHER yılın sonunda medya organları ‘‘Geride kalan yıl boyunca neler oldu?’’ sorusuna yanıt veren yayınlar yaparlar. Onlara bir de ‘‘Önümüzdeki yıl neler olacak?’’ sorusuna yanıt veren ‘‘astrolog’’lar mı dersiniz, ‘‘káhin’’ler mi, ‘‘müneccim’’ler mi yoksa ‘‘falcı’’lar mı, her ne derseniz deyin, işte o ‘‘gelecek okuyucu’’ların iddiaları eklenir.\r\n\r\n‘‘Önümüzdeki yıl üç devlet başkanına suikast yapılacak, beş büyük deprem olacak, iki önemli savaş çıkacak...’’ türü laflar.\r\n\r\nHani ‘‘iki vakit sonra bir büyük müjde alacaksın’’ der gibi... Nasıl olsa bir gün iyi bir haber alırsın... \r\n\r\nBazen biraz daha somut olabilir bu sözler:\r\n\r\n‘‘Usame bin Ladin yakalanacak. Çin ile Tayvan çatışacak’’ gibi.\r\n\r\nMerak eder dururuz... Bir yılın başında söylenen bu ‘‘kehanet’’ türü lafları o yılın sonunda irdeleyen hiç var mı?\r\n\r\nBiri çıkıp bunu yapsa da şu gelecek okuyucuların marifetini anlasak... \r\n\r\nDoğrusunu söylemek gerekirse biz bu ‘‘kehanet’’leri hiç ciddiye almayız. Bizi ‘‘gerçeğin kendisi’’ ilgilendirir. Yani ‘‘ne olmuş?’’ ona bakarız. ‘‘Ne olacağı’’na da o konuyla ilgili verilerin tam ve objektif bir şekilde değerlendirilip değerlendirilmediğine dikkat ederek kulak veririz.\r\n\r\nBu açıdan bakınca, 2003'ü ‘‘insanlık’’ yönünden ‘‘kayıp’’ bir yıl olarak hafızamıza kaydettiğimizi baştan vurgulamak gereğini duyuyoruz.\r\n\r\nKayıp yıl, çünkü insanlık, hukukun üstünlüğü ve insan hakları yönünden en büyük darbeyi Başkan Bush'un ve onun aziz yardımcısı İngiltere Başbakanı Tony Blair'in elinden 2003'te yedi:\r\n\r\nBu iki liderin ülkeleri (onları Romanya ve Hindistan da izledi) öyle yasalar çıkardılar ki, hukuk devleti kavramıyla açıklanmaları mümkün değil.\r\n\r\nÖrneğin, önce adaletin herkes için eşit olması ilkesini çiğnediler. Bu yüzden, terör zanlısı bir insan, onların kendi vatandaşı ise farklı, değilse farklı yargılama ve ceza alma kuralına tabi tutuldu. Başkan Bush bu kişinin üstelik mahkemede değil bir askeri komisyon tarafından yargılanması yolunu açtı.\r\n\r\nGerek bireysel hukuka karşı yapılan bu saldırı, gerekse Irak'a yapılan ABD-İngiltere saldırısı, uluslararası hukukun son 250-300 yıldaki kazanımlarını ayaklar altına aldı. İnsanlığı en az 250 yıl geriye götürdü.\r\n\r\nKehanet gerekiyorsa, bu gerçeğe bakarak diyebiliriz ki, ‘‘Uluslararası ilişkilerde artık, sadece güçlü olanın sözü geçecek. Bu da bir süre sonra insanlığı, karşılaşabileceği en büyük savaşa sürükleyecek’’.\r\n\r\nAma biz kehaneti yine káhinlere bırakalım. Kendi dünyamıza dönelim:\r\n\r\nGeride kalan yıl Türkiye açısından bir öncekinden daha olumlu idi. En azından ‘‘demokratikleşme’’ yönünde, ‘‘ekonominin toparlanması’’ doğrultusunda iyi adımlar atıldı. Ne var ki, Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarı bu ‘‘olumlu’’ karne notlarına rağmen, ‘‘dış politikada’’ tam bir ‘‘şaşkınlık’’ ve ‘‘kararsızlık’’ tablosu sergiledi. \r\n\r\nİçeride de eskiden ‘‘partizanlık’’ dediğimiz ‘‘kadrolaşma’’nın en bayağı ve en kaba örnekleriyle büyük hayal kırıklığı yarattı.\r\n\r\nKuşkusuz geride kalan tüm bir yılın ele alınacak konuları bunlardan ibaret değil. Ama zararı yok. Türkiye'yi siz de bilirsiniz biz de... Nasıl olsa öteki konular yine karşımıza çıkar. Onları da o zaman irdeleriz.\r\n\r\n \r\n" ]
[ "oek", "oek", "oek", "oek", "oek", "oek", "oek", "oek", "oek", "oek", "oek", "oek", "oek", "oek", "oek", "oek", "oek", "oek", "oek", "oek", "oek", "oek", "oek", "oek", "oek", "oek", "oek", "oek", "oek", "oek", "oek", "oek", "oek", "oek", "oek" ]