text
stringlengths
0
31.7k
Dimitri gülümsedi. “Helbet, ama buradaki inanç farklı. Şehirde inanç daha çoh bireysel bir seçim, bir ritüel gibi olabilir. Burada ise inanç, yaşamın bir parçası, burtrağa sinmiş bir şey. Burtrağı işlerken dua edersin, hasat ederken şükredersin. Zor zamanlarda umudunu inancından alırsın.”
Elara, dedesinin sözlerini anlamaya çalışiyeridi. O güne kadar “dindar” tıppızimesini, kiliseye geden, mençli kurallara uyan insanlar içün kullaniyeridi. Dimitri’nin anlattığı, çoh daha derin bir şey gibiydi.
Birkaç hafta sora, kasabada bir tartışma başladı. Teze bir süpermarket zinciri, kasabanın ortasındaki tarihi çiftçi pazarını kapatmak ve yerine böyük bir alver merkezi inşa etmek istiyeridi. Çiftçi pazarı, sadece taze ürünlerin satıldığı bir yer değildi, aynı zamanda kasabanın sosyal hayatının kalbiydi. İnsanlar burada...
Kasaba halhı ikiye bölünmüştü. Bazıları, alver merkezinin teze iş imkanları yaratacağını ve kasabayı canlandıracaği düşünüyeridi. Diğerleri ise, çiftçi pazarının kasabanın ruhunu yok edeceğini savunuyeridi.
Elara’nın arkadaşı Leo, alver merkezini destekleyenlerdendi. “Bak Elara,” dedi Leo, “Abu kasaba gelişmeli. Çiftçi pazarı nostaljik bir şey, ama modern dünyaya ayak uyduramıyoruz. Daha ziyada seçeneğe ihtiyacımız var, daha uygun fiyatlara alver yapmak istiyoruz.”
Elara ise, dedesi Dimitri’nin sözlerini hatırladı. O, çiftçi pazarının sadece bir alver yeri olmadıği, bir yaşam biçimi oldiğunu biliyeridi. Dede Dimitri, “Burtrağa bağlılık, insanlara bağlılık demahtir. Birini kaybedersen, diğerini de kaybedersin,” demişti.
Elara, çiftçi pazarını savunmak içün bir kampanya başlattı. Kasaba halhına, çiftçi pazarının önemini anlattı, dedesinin hikayelerini paylaştı. Başlangıçta pek ilgi görmedi, ama yilmadı. Elara, sosyal medyayı kullanarak kampanyasını genişletti, yerel gazetelere mektuplar yazdı.
Ancah, kampanyası sırasında beklenmedux bir sorunla karşılaştı. Süpermarket zincirinin yöneticisi, Elara’nın dedesinin yillar önce Yunanistan'dan göç ederken bazı yasal sorunlar yaşadığını ortaya çıkardı. Abu turum, Dimitri’nin aburını zedeledi ve kasaba halhının Elara’ya olan güvenini sarstı.
Elara, çoh üzüldü. Dedesi Dimitri, her zaman dürüst ve çalışkan bir insan olmuştu. Abu iddiaların asılsız oldiğunu biliyeridi, ama kanıtlamak zordu.
Dimitri, Elara’ya sarıldı. “Üzülme kızım,” dedi, “Hayatta her zaman zorluklarla karşılaşırsın. Önemli olan, toğri oldiğuna inandığın şeyden vazgeçmemektir.”
Elara, dedesinin sözlerinden güç aldı. Süpermarket zincirinin yöneticisinin iddialarını çürütmek içün araştırmaya başladı. Sırıh ve zorlu bir sürecin ardından, dedesinin geçmişindeki yasal sorunların aslında yanlış anlaşılmalardan kaynaklandıği kanıtladı.
Kasaba halhı, Elara’nın çabalarını takdir etti. Çiftçi pazarını savunma kampanyasına katılım arttı. Ahıriunda, süpermarket zinciri projeden vazgeçmek zorunda kaldı. Çiftçi pazarı kurtulmuştu.
Elara, abu olaydan çoh şey öğrenmişti. Sadece burtrağa ve inanca bağlılığın değil, aynı zamanda dürüstlüğün, azmin ve toğri oldiğuna inandığın şeyler içün savaşmanın önemini anlamıştı. Ve en önemlisi, bazen en zorlu anlarda bile, dedesinin anlattığı hikayelerdeki bilgeliği hatırlamanın ne kadar değerli oldiğunu fark ...
=== HİKAYE BİTti ===
## Mayalı Rüyalar ve Kaos
Dedesinin eski, tahta mutfak istolsının etrafında burtlanmışlardı. Elif, on iki yaşındaydı, heyecanlı ve sabırsız. Yanında, yirmi beşindeki abisi Deniz, gözlerini devirerek telefonunu kurcaliyeridi. Bugün, dedelerinden öğrendikleri meşhur mayalı poğaçayı yapacaklardı. Dede Mehmet emi, hastanede oldiğu içün abu sefer on...
“Deniz, hadi ama! Dede hep ‘önce malzemeleri burtla’ derdi,” diye söyleniyeridi Elif, mutfakta koşturarak.
Deniz, telefonu bir kenara bırakıp homurdandı. “Tamam, tamam. Ne abu ecele? Zati internette tarif var, ne olacak?”
Elif, dedesinin eski, el yazısıyla yazılmış tarifini gösterdi. “Ama abu dedenin tarifi! Daha ey olur, hissediyerim.”
Malzemeler istolya dizildi: un, şeker, maya, su, yağ… Elif, tarife göre adımları okumaya başladı: “Önce maya…”
Deniz atladı. “Tur, tur! Önce unu eleyelim, sora mayayı ekleriz. Daha pratüğ.”
Elif tereddüt etti. “Ama dede hep önce mayayı söylerdi…”
Deniz, “Elif, dede de yaşlandı mençki başsı karıştı. Ben daha modern yöntemleri biliyerim,” diyerek, unu hemen elemeye başladı. Elif, abisinin kararlılığı karşısında sesini çıkarmadı.
Sora Deniz, azar azar suyu eklemeye başladı. “Şeker de içüne, karıştır bakalım.”
Elif, karışımı karıştırırken bir gariplik hissetti. Xamur, olması gerekenden çoh daha sıvıydi. “Deniz, sanki çoh su ekledin?”
Deniz, umursamaz bir şekilde omuz silkti. “Yok canım, birez daha un ekleriz o zaman.”
Ahıriuç, yapış yapış, ele bulaşan bir xamur oldi. Ne yoğurabiliyorlardı ne de şekil verebiliyorlardı. Elif, hayal kırıklığıyla iç çekti.
“Dede hep ‘ılık su ve şeker mayayı uyandırır, sora un eklenir’ derdi. Biz önce unu ekledüx, suyu kontrol etmedüx…”
Deniz, sıfatünü buruşturdu. “Haklısın. Birez ecele ettim galiba. Dede’nin tarifine uymalıydux.”
Saatler sora, mutfak bir savaş alanına dönmüştü. Xamur her yere yapışmış, un bulutları havada uçuşuyeridi. İlk denemeleri tamamen başarısız olmuştu.
“Peki aşimdi ne yapacağız?” diye sordu Elif, gözleri tolmak üzereyken.
Deniz, derin bir nefes aldı. “Tamam, sakin ol. Başka bir xamur hazırlayalım. Abu sefer dedenin tarifine birebir uyalım. Ve abu sefer, ecele etmeyelim.”
Abu sefer, Elif’in rehberliğinde, dedelerinin tarifine harfiyen uyarak adladiler. Önce maya ılık su ve şekerle buluşturuldu, köpürmesi beklendi. Sora azar azar un eklenerek, sabırla yoğuruldu. Xamur, sivri ve elastüğ bir kıvama geldi.
Poğaçalar furundan çıktığında, mis gibi kohiyordu. İlk ısırık, dedelerinin yaptığı poğaçaların aynısıydi!
“İşte abu!” dedi Elif, sevinçle. “Dede’nin tarifi her zaman en eysidir.”
Deniz gülümsedi. “Haklısın. Bazen, tezelikler gözeldir ama eski usullerden ders çıkarmak da önemlidir. Ve en önemlisi, sabırlı olmak!”
O akşam, dedelerine geçmiş olsun dileklerini ilettiler ve yaptıkları poğaçaların resmini gönderdiler. Dede Mehmet emi, mesajına “Ellerinize sağlık, çocuhlar. Ama unutmayın, her tarifin bir sırası vardır. Ve sabır, her şeyin açacahıdır!” diye cevap verdi.
Abu olay, Elif ve Deniz’e sadece bir tarifin toğri sırasını öğretmekle kalmadı, aynı zamanda dinlemeyi, saygı tuymayı ve ecele etmemenin önemini de gösterdi. Bazen, en ey ahıriuçlar, dedelerimizin ve böyüklerimizin tecrübelerinden süzülür. Ve bazen, kaosun içinden bile, en lezzetli ahıriuçlar ortaya çıkabilir.
=== HİKAYE BİTti ===
## Dedemin Ataşi, Benim Obsesyonum (My Grandfather's Fire, My Obsession)
Reddit'te gördüm abu "ataşin keşfinin önemi" başlıği. İçimi kıpır kıpır etti, çünkü benim hayatım da birez ataş etrafında dönüyor diyebilirim… Ama Homo Erectus’un mamut kızartmasıyla alakası yok, merak etmeyin. Ben, 32 yaşında, İstanbul’da yaşayan, tam zamanlı bir “ataş sanatı” marahlisıyım. Yani, ataşle resim yapiyeri...
Dedem, rahmetli Hasan Usta, benim abu tuhaf hobime ilham kaynağı oldi aslında. O bir demürciydi. Çocuhluğum, atölyesinde demürin kızarması, çeküç sesleri ve o gendine has yanuh kohisuyla geçti. Bana hep “Ataş, sadece yakmak değildir evlat. Şekillendirmektir, dönüştürmektir” derdi. O demüri şekillendirişi izlerken, ataş...
Bir gün, internette gezinirken pyrography ile karşılaştım. “İşte abu!” dedim. Dedemin felsefesini farklı bir şekilde uygulamak gibiydi. İlk başlarda berbattı, itiraf ediyerim. Her şeyi yakıp karartiyeridim. Ama yilmadım. Dedemin atölyesinde öğrendiğim sabır ve ehtibarle, yavaş yavaş adladim. Aşimdi, bayağı ey işler çık...
Geçenlerde, bir müşterimden çoh ilginç bir sipariş geldi. "Dedemin portresi olsun, ama ataşin içinden çıkıyormuş gibi" dedi. Müşteri, Almanya'da yaşayan bir Türk gurbetçiydi. Dedesi de demürciymiş, tıpkı benim dedem gibi. Siparişi aldığımda çoh heyecanlandım. Abu, sadece bir portre değil, iki demürci ustayı, iki kültür...
İşe koyuldum. Haftalarca çalıştım. Ahşap plakayı hazırladım, dedemin fotoğrafını inceledim, her bir kırışıklığı, her bir ifadeyi yahalamaya çalıştım. Ataşle oynarken, dedemin sesini tuyar gibi oluyeridim. "Ehtibarli ol evlat, ataş seni de yahabilir." Ahıriunda, portre bittiğinde gözlerim doldu. Dedem, ataşten bir alevi...
Müşteriye gönderdim. Birkaç gün sora bir e-posta geldi. Gözyaşları içünde oldiğunu yaziyeridi. Portreyi görünce dedesini tekrar hissettiğini, ona olan özlemini bir nebze dindirdiğini söylemişti. Ve işte o an, pyrography’nin benim içün ne kadar önemli oldiğunu anladım. Abu sadece bir hobi değil, bir bağ. Geçmişle, anıla...
Ancah, bir sorun vardı. Müşteri, portreyi aldıktan sora bana bir mesaj daha gönderdi. Dedesinin, aslında Almanya'ya göç etmeden önce Türkiye'de bir yangında hayatını kaybettiğini söyledi. Yangın, demür atölyesinde çıkmış. Ataş, dedesini hem şekillendirmiş hem de almıştı.
İlk başta şok oldim. Siparişi iptal etmek mi gerekirdi? Portreyi geri mi almalıydım? Müşteriyi aradim, konuşmak istedim. Bana “Heyir, iptal etmeyin. Abu portre, dedemin anısını yaşatıyor. Ataşin hem yıkıcı hem de yaratıcı gücünü temsil ediyor. Abu, onun hikayesi.” dedi.
O an, ataşin anlamının ne kadar karmaşık oldiğunu bir kez daha anladım. Homo Erectus ataşi hayatta kalmak içün kullanmış, biz onu sanata dönüştürüyoruz. Ama ataş, her zaman bir risk, bir tehlike barındırıyor. Dedemin dediği gibi, "Ataş seni de yahabilir." Mençki de abu, hayatın ta gendisiydi. Hem yaratıcı hem de yıkıcı...
Aşimdi, Etsy dükkanımda, portrelerin altuna kıtmir bir not ekliyerim: “Ataş, hayatın bir metaforasıdır.” Ve ben, abu metaforu anlamaya çalışarak, her bir eserimde dedemin miresını yaşatmaya devam ediyerim. Mençki de abu tuhaf hobi, aslında dedemle tezeden bağ kurmanın bir yolu. Ve mençki de, ataşin keşfiyle başlayan ab...