text
stringlengths 2.17k
10k
| type
stringclasses 2
values | source
stringlengths 3
128
|
|---|---|---|
Endoskopik gastroplastive gastrik sleeve, obezite tedavisinde kullanılan iki farklı yöntemdir. Endoskopik gastroplasti, mide hacmini endoskopla küçülten cerrahi olmayan bir işlemdir. Gastrik sleeve ise midenin büyük kısmının çıkarıldığı cerrahi bir yöntemdir.
Her iki uygulama da kilo kaybını teşvik ederek diyabet, hipertansiyon gibi hastalıkların kontrolüne yardımcı olur. Sleeve gastrektomi kapalı yöntemle yapılır ve genellikle 1–2 saat sürer. Endoskopik cerrahi, vücut açıklıklarından girilerek yapılan minimal invaziv işlemleri kapsar. Bu işlemler, kalıcı kilo kaybı ve metabolik sağlık için etkilidir.
- Endoskopik Sleeve Gastroplasti Nedir?
- Endoskopik Sleeve Gastroplasti Hangi Hastalıklarda Kullanılır?
- Endoskopik Sleeve Gastroplasti Faydaları Nelerdir?
- Endoskopik Sleeve Gastroplasti Nasıl Uygulanır?
- Endoskopik Sleeve Gastroplasti Sıkça Sorulan Sorular
Endoskopik Sleeve Gastroplasti Nedir?
Endoskopik Sleeve Gastroplasti (ESG), obezite tedavisinde kullanılan, cerrahi müdahale gerektirmeyen minimal invaziv bir işlemdir. Bu yöntemle mideye ağız yoluyla ulaşılır ve özel bir dikiş sistemiyle midenin iç kısmı daraltılarak tüp şekline getirilir. Böylece mide hacmi yaklaşık %70 oranında küçültülür, bu da daha az gıda tüketimiyle daha hızlı tokluk hissi sağlar.
ESG işlemi, laparoskopiktüp mideameliyatına alternatif olarak geliştirilmiştir ve kesi, dikiş ya da uzun hastane yatışı gerektirmez. Endoskopik sleeve gastroplasti, genelliklevücut kitle indeksi (VKİ)30’un üzerinde olan, diyet ve egzersizle yeterli kilo veremeyen ancak cerrahi operasyon istemeyen bireyler için uygundur.
İşlem sonrası hızlı iyileşme, düşük komplikasyon riski ve geri döndürülebilirlik gibi faydalar sunar. Uzun vadeli başarı, ESG’nin yanında yaşam tarzı değişiklikleri yapılmasıyla artar. Bu yöntem, hem kilo kaybı sağlamak hem de obeziteye bağlı sağlık sorunlarını azaltmak amacıyla giderek daha fazla tercih edilmektedir.
Endoskopik Sleeve Gastroplasti Hangi Hastalıklarda Kullanılır?
Endoskopik Sleeve Gastroplasti (ESG), obezite tedavisinde cerrahi olmayan bir yöntem olarak geliştirilmiştir. Bu işlem, mide hacmini küçülterek kilo kaybını teşvik eder ve obeziteye bağlı sağlık sorunlarının yönetimine yardımcı olur.
ESG, özelliklevücut kitle indeksi (VKİ)30 ve üzeri olan, diyet ve egzersizle yeterli kilo veremeyen bireyler için uygundur. Ayrıca, cerrahi müdahale istemeyen veya cerrahiye uygun olmayan hastalar için de alternatif bir seçenektir.
ESG, aşağıdaki obeziteyle ilişkili sağlık sorunlarının yönetiminde kullanılabilir:
- Tip 2 Diyabet
- Yüksek Tansiyon (Hipertansiyon)
- Yüksek Kolesterol (Dyslipidemi)
- Obstrüktif Uyku Apnesi
- Osteoartrit (Eklem Kireçlenmesi)
- Alkol Dışı Yağlı Karaciğer Hastalığı (NAFLD) ve Nonalkolik Steatohepatit (NASH)
- Gastroözofageal Reflü Hastalığı (GERD)
- Kalp Hastalığı ve İnme Riski
Tip 2 Diyabet
ESG, kilo kaybını teşvik ederek insülin direncini azaltabilir ve kan şekeri düzeylerini iyileştirebilir. Bu, tip 2 diyabetin kontrol altına alınmasına yardımcı olabilir.
Yüksek Tansiyon (Hipertansiyon)
Kilo kaybı, kan basıncını düşürebilir. ESG ile sağlanan kilo kaybı, hipertansiyonun yönetimine katkıda bulunabilir.
Yüksek Kolesterol (Dyslipidemi)
ESG sonrası kilo kaybı,LDL (kötü) kolesteroldüzeylerini azaltabilir ve HDL (iyi) kolesterol düzeylerini artırabilir.
Obstrüktif Uyku Apnesi
Kilo kaybı, hava yollarındaki tıkanıklığı azaltarak uyku apnesi semptomlarını hafifletebilir.
Osteoartrit (Eklem Kireçlenmesi)
Fazla kilo, eklemlere ekstra yük bindirir.ESGile sağlanan kilo kaybı, eklem ağrılarını azaltabilir ve hareket kabiliyetini artırabilir.
Alkol Dışı Yağlı Karaciğer Hastalığı (NAFLD) ve Nonalkolik Steatohepatit (NASH)
Kilo kaybı, karaciğerdeki yağ birikimini azaltabilir ve karaciğer fonksiyonlarını iyileştirebilir.
Gastroözofageal Reflü Hastalığı (GERD)
ESG, mide hacmini küçülterek mide içeriğinin yemek borusuna geri kaçma riskini azaltabilir.
Kalp Hastalığı ve İnme Riski
Kilo kaybı,kalp hastalığıve inme riskini azaltabilir. ESG, bu risklerin yönetimine yardımcı olabilir.
Endoskopik Sleeve Gastroplasti Faydaları Nelerdir?
Endoskopik Sleeve Gastroplasti (ESG), kilo vermeyi destekleyen ve obeziteye bağlı sağlık risklerini azaltan cerrahi olmayan bir yöntemdir. Bu işlem, mide hacmini küçülterek kişinin daha az yemesini ve daha uzun süre tok kalmasını sağlar.
Geleneksel bariatrik cerrahilere göre daha az invaziv olması, ESG’yi özellikle cerrahiye uygun olmayan veya ameliyat istemeyen bireyler için cazip bir seçenek haline getirir.
Endoskopik sleeve gastroplasti faydalarışunlardır:
- Cerrahi Olmayan Müdahale:ESG, kesik veya dikiş gerektirmeden ağızdan endoskopik olarak uygulanır.
- Kısa İyileşme Süresi:Genellikle hastalar aynı gün içinde taburcu edilir, iş ve sosyal yaşama dönüş hızlıdır.
- Daha Az Komplikasyon Riski:Cerrahi prosedürlere göre enfeksiyon, kanama ve organ yaralanması riski düşüktür.
- Mide Yapısı Korunur:Mide tamamen çıkarılmadığı için anatomik yapı büyük ölçüde korunur.
- Geri Döndürülebilir ve Revize Edilebilir:Gerekirse işlem geri alınabilir veya tekrar düzenlenebilir.
- Uzun Vadeli Kilo Kaybı:Yaşam tarzı değişiklikleriyle birlikte sürdürülebilir kilo kaybı sağlar.
- Metabolik Hastalıklarda İyileşme:Diyabet, hipertansiyon ve kolesterol gibi obeziteye bağlı hastalıkların kontrolünde etkilidir.
- Daha Az Psikolojik Yük:Cerrahiye kıyasla hastalarda daha az kaygı ve stres yaratabilir.
- Estetik Açıdan Faydası:Dışarıdan görünür bir iz bırakmaz.
Endoskopik Sleeve Gastroplasti Nasıl Uygulanır?
Endoskopik Sleeve Gastroplasti (ESG), ağız yoluyla gerçekleştirilen ve midenin hacmini küçülterek kilo kaybını destekleyenminimal invazivbir işlemdir. Cerrahi kesi gerektirmez; bu da hem iyileşme sürecini kısaltır hem de komplikasyon riskini azaltır. İşlem, genellikle genel anestezi altında yapılır ve hastalar aynı gün ya da ertesi gün taburcu edilebilir.
Endoskopik sleeve gastroplasti uygulama aşamaları şunlardır:
- Hazırlık:İşlem öncesi hasta anesteziye alınır. Mide tamamen boş olmalıdır, bu nedenle işlemden önce belirli bir süre aç kalınması gerekir.
- Endoskopi Girişi:Ağızdan mideye uzanan ince, esnek bir tüp olan endoskop ile mideye ulaşılır. Endoskopa özel bir dikiş cihazı entegre edilmiştir.
- Mide Dikişleme:Endoskop yardımıyla midenin iç kısmına bir dizi dikiş atılır. Bu dikişler, midenin tüp şeklini almasını sağlar ve hacmini yaklaşık %70 oranında küçültür.
- İşlemin Tamamlanması:Tüm dikişler yerleştirildikten sonra endoskop çıkarılır. İşlem genellikle 60–90 dakika sürer.
- İyileşme:Hastalar birkaç saat gözlem altında tutulur ve çoğu aynı gün taburcu edilir. İlk günlerde sıvı diyet uygulanır ve beslenme kademeli olarak katı gıdalara geçişle ilerler.
Bu işlem sayesinde mide hacmi küçüldüğü için kişi daha az yemekledoyma hissiyaşar ve bu da kalıcı kilo kaybına katkı sağlar.
Endoskopik Sleeve Gastroplasti Sıkça Sorulan Sorular
Endoskopik gastroplasti nedir?
Endoskopik gastroplasti, mide hacmini küçültmek amacıyla ağız yoluyla uygulanan cerrahi olmayan bir kilo verme yöntemidir. Endoskop ve özel dikiş sistemleri kullanılarak mide içinden şekillendirme yapılır.
Gastrik sleeve ameliyatı nedir?
Gastrik sleeve, midenin yaklaşık %80’inin çıkarıldığı cerrahi bir kilo verme işlemidir. Bu yöntemle mide tüp şeklini alır ve gıda alımı kısıtlanır.
Sleeve ne için kullanılır?
Sleeve, obezitenin tedavisi ve obeziteye bağlı hastalıkların (diyabet, hipertansiyon gibi) kontrolü için kullanılır. Amaç, kalıcı kilo kaybı sağlamak ve metabolik sağlığı iyileştirmektir.
Sleeve gastrektomi ameliyatı kaç saat sürer?
Sleeve gastrektomi ameliyatı genellikle 1–2 saat arasında sürer. Hastanede kalış süresi ise genellikle 1–2 gündür.
Sleeve gastrektomi nasıl yapılır?
Bu işlem laparoskopik olarak yani kapalı yöntemle yapılır ve midenin büyük bir kısmı çıkarılarak tüp şeklinde yeniden yapılandırılır. Böylece kişinin daha az yemekle doyması sağlanır.
Endoskopik sleeve gastroplasti nedir?
Endoskopik sleeve gastroplasti, cerrahi olmadan mide hacmini küçülten endoskopik bir kilo verme işlemidir. Mideye ağızdan girilerek içten dikişlerle tüp şekli verilir.
Endoskopik cerrahi nasıl yapılır?
Endoskopik cerrahi, doğal vücut açıklıklarından girilerek veya küçük kesilerle yapılan minimal invaziv işlemlerdir. Kamera ve özel cerrahi aletlerle iç organlara müdahale edilir.
Sleeve ne için kullanılır?
Sleeve işlemi, fazla kiloları kalıcı olarak vermek ve obeziteye bağlı hastalıkları kontrol altına almak için kullanılır. Hem cerrahi (sleeve gastrektomi) hem de endoskopik (ESG) yöntemlerle uygulanabilir.
|
medical-article
|
Endoskopik Sleeve Gastroplasti Nedir? Nasıl Uygulanır?
|
Ablasyon, kalpte yaşanan aritmi (ritim bozukluğu) sorununu gidermek için kullanılan bir tedavi yöntemidir. Ablasyon işlemi genellikle kan damarı içerisine yerleştirilen kateter adlı ince, esnek tüpler kullanılarak yapılır.
Ablasyon tedavisi ile kalbin çok hızlı ya da çok yavaş atması ya da düzensiz bir ritim ile atması engellenerek kalp atış ritmi düzene konulur. Ablasyon işlemi; ilaç tedavisi ile düzelme yaşanmayan ya da ilaç tedavisiyle düzelme yaşanması beklenmeyen vakalarda uygulanır. Düzensiz kalp atışının türüne bağlı olarak kalp ablasyonu bazen ilk tedavi seçeneği olarak öne çıkar.
- Ablasyon Türleri Nelerdir?
- Ablasyon Nasıl Yapılır?
- Hastaya Uygun Kardiyak Ablasyon Türü Nasıl Seçilir?
- Ablasyon Öncesi Nelere Dikkat Edilmeli?
- Ablasyon Sonrası Süreç
- Ablasyon Hakkında Sıkça Sorulan Sorular
Ablasyon Türleri Nelerdir?
Üç tür ablasyon yöntemi vardır:
- Kateter Ablasyonu
- Kardiyak Cerrahi Ablasyon
- PFA (Pulsed Field Ablasyon)
Kateter Ablasyon
Kateter ablasyonu ciddi bir ameliyat gerektirmeden, anjiyo tarzı bir yaklaşımla yapılan basit bir işlemdir. Kateter ablasyonunda doktor, kateter adı verilen ince ve esnek yapıdaki bir tüpü, boyun ya da bacak damarlarınız üzerinden kalbinize yönlendirir. Kateter, aritmiye sebep olan bölgeye ulaşarak ilgili hücreleri yok eder ve böylece kalp atışı yeniden düzene girer.
Kateter ablasyonunun radyofrekans ablasyonu ve kriyoablasyon adı verilen iki türü vardır.
- Radyofrekans Ablasyonu: Doktor, kateter kullanarak her bir damarın veya damar grubunun etrafında dairesel izler oluşturan radyofrekans enerjisi göndererek tedaviyi uygular.
- Kriyoablasyon: Bu türde ise tek bir kateter vasıtasıyla dokular dondurularak yaralanır ve aritmi tedavi edilir.
Kardiyak Cerrahi
Cerrahi ablasyon ise hastanın göğsünün açılmasını gerektiren bir ameliyatla yapılır. Üç ana türü vardır vardır:
Labirent Prosedürü:Doktorunuz baypas veya kapak değişimi gibi başka bir sorun nedeniyle açık kalp ameliyatı yaparken bu yöntemi kullanır. Bu yöntemde kalbin üst kısmında küçük kesiler yapılır.
Mini Labirent:Atriyal fibrilasyon sorunu olan birçok kişide açık kalp ameliyatına gerek duyulmaz. Bu kişilere daha az invaziv bir tür olan mini labirent yöntemi kullanılır. Operasyon sırasında doktor; hastanın kaburgaları arasında birkaç küçük yeri keser ve kateter ablasyonu yapmak göğsünüze bir video kamera veya küçük bir robot yerleştirir ve kalp atışınızı doğru ritimde tutmaya yardımcı olabilecek bir yara dokusu oluşturur.
Yakınsak Prosedür:Bu yöntemde doktor, akciğer toplardamarında radyofrekans ablasyonu kullanır ve cerrah göğüs kemiğinizin altında küçük bir kesi yaparak radyofrekans enerjisini kalbinizin dışında kullanır.
PFA (Pulsed Field Ablasyon)
PFA (Pulsed Field Ablasyon) yöntemi ısı ya da soğuk enerji kullanan klasik ablasyon yöntemlerinden farklı olarak kalpte ritim bozukluğu oluşturan dokuya yüksek frekanslı ve kısa süreli yüksek enerji uygulamaları yaparak etkili oluyor.
Ablasyon Nasıl Yapılır?
Ablasyon sürecinin ilk aşamasında hastaya damar yoluyla sakinleştirici ilaç verilir. Cerrahi girişim yapılacaksa hasta anestezi ile uyutulur. Cerrahi girişim olmayacaksa sadece sakinleştirici verilmesi yeterlidir.
Kateter ablasyonu yapılacaksa doktor kasık, boyun veya koldaki bir damardan giriş yapılarak kateter kalbe ulaştırılır. İşlem sırasında doktorunuz aritminizin nedenini bulmak ve olağandışı dokuyu yok etmek için elektrotlar veya boya kullanabilir.
Cerrahi ablasyon süreci ise daha detaylı bir işlemdir. Doktor hastayı genel anestezi ile uyuttuktan sonra labirent işlemi için göğüs kafesinizi açar. İşlem sırasında kan akışının devamı için hasta kalp-akciğer baypas makinesine bağlanır. Göğüs kafesinin açılmasına ihtiyaç duyulmayan cerrahi ablasyonlarda ise ablasyon aletlerinin kullanılabilmesi için göğüste bir veya birkaç yerden küçük kesiler yapılır.
Ablasyon Faydaları Nelerdir?
Ablasyonun faydaları şunlardır:
- Kan pıhtılaşması,
- Kalp yetmezliği ve
- felç olasılığı azalır.
Ablasyon Ameliyatı Riskli mi?
Tıp dünyasında her girişimin az ya da çok belirli riskleri vardır. Kardiyak ablasyonun riskleri ablasyon tipine ve neden yapıldığına bağlı olarak değişir. Olası riskler arasında şunlar bulunabilir:
Ablasyon ameliyatının olası riskleri arasında; ateterin yerleştirildiği yerde kanama veya enfeksiyon, kan damarı hasarı, kalp kapakçığı hasarı, farklı tipte düzensiz kalp ritmi, kalp pili kullanımı gerektirebilecek yavaş kalp atış hızı, bacaklarda veya akciğerlerde kan pıhtılaşması, inme veya kalp krizi bulunur.
Doktor, hastanın durumuna özel bir değerlendirme yaparak olası riskleri hasta ile paylaşır ve işlemin yapılmasına karar verilir.
Hastaya Uygun Kardiyak Ablasyon Türü Nasıl Seçilir?
Hastaya uygun kardiyak ablasyon türünün seçimi için doktor aritminin nedenini, belirtileriniz olup olmadığını ve kalp hastalığına yakalanma olasılığınızı değerlendirir.
Farklı ablasyon türleri kalbin farklı yerlerini hedef alır. Hasta, kateter ablasyon işlemi yapıldığı gün ya da birkaç gün içerisinde taburcu edilir. Cerrahi ablasyon yapıldıysa hastanın toparlanması 3 ayı bulur.
Aritmisi olan birçok kişi için cerrahi olmayan ablasyonlar genellikle başarılı sonuçlar verir. İlk girişim başarılı olmadığında sıklıkla ikinci denemede istenen sonuç elde edilir.
Ablasyon Öncesi Nelere Dikkat Edilmeli?
Ablasyon öncesi doktor, hastanın tıbbi durumunu uygun önerilerini söyler. Bu öneriler arasında genellikle şunlar bulunur:
İşlemden önceki gece yemek ve sıvı tüketimi kesilir, doktor önerisiyle bazı ilaçların kullanımı, operasyondan birkaç gün önce geçici bir süreliğine durdurulur, aritmiyi tedavi etmek için kullanılan ilaçların kullanımı da yine doktor önerisiyle operasyondan birkaç gün önce bırakılır.
Ablasyon Sonrası Süreç
Kateter ablasyonu sonrasında birçok hasta aynı gün taburcu edilir. Eğer bir gece kalınması istenirse bu süre boyunca, bir hemşire kalp atış hızınızı ve kan basıncınızı düzenli olarak takip eder. Cildinizin kesildiği yerde kanama yaşanmaması için düz ve hareketsiz yatılması gerekir.
Taburcu işleminden önce doktor hastaya genellikle kan pıhtılarını ve aritmiyi önlemek için ilaç reçete eder. Bu ilaçlar operasyon sonrası 2 aylı bir süreç boyunca doktorun önerdiği sıklıkta ve dozajda kullanılır. Doktor aksini söylemedikçe eve dönüldüğünde kesi bölgelerini ıslatmadan duş alınabilir. Operasyonun ardından yaklaşık 5 gün boyunca veya kesi yerleri iyileşene kadar yüzme önerilmez.
Göğsün açılmasını gerektiren cerrahi ablasyon operasyonu sonrası yaşanan süreç ise baypas ameliyatı sonrası süreçle benzerlik gösterir. Hasta üç ay içerisinde toparlanır. Operasyonun etkilerinin tamamen geçesi 6 ayı bulabilir.
Ablasyon Hakkında Sıkça Sorulan Sorular
Ablasyon Ne Demek?
Ablasyon, kalpteki anormal elektrik yollarını yok ederek aritmiyi tedavi eden bir prosedürdür. Kateter aracılığıyla radyo dalgaları veya dondurma teknikleri kullanılır.
Ablasyon Yapılırken Hasta Uyutulur mu?
Hastanın ablasyon yapılırken uyutulup uyutulmayacağı kullanılacak ablasyon yöntemine göre değişir. Kateter tedavisinde genellikle uyutmaya gerek kalmaz. Cerrahi girişime dayalı ablasyonlarda ise hasta uyutulur.
Ablasyon Sonrası İyileşme Süresi Nedir?
Kalp ablasyonu sonrası iyileşme süreci genellikle birkaç hafta sürer. Hastalar kısa süreli yorgunluk, hafif ağrı ve çarpıntı yaşayabilir. Dinlenme, ilaç kullanımı ve düzenli doktor kontrolleri ihmal edilmemelidir. Tam iyileşme, birkaç ayı bulabilir.
Ablasyon Sonrası Hala Aritmi Yaşanır mı?
Ablasyon tedavisi sonrasında bazı hastalar hala aritmi yaşamaya devam edebilir. Bu durum geçici olabilir veya ek tedavi ya da ikinci bir ablasyon operasyonu gerektirebilir.
Kalp Ablasyon İşlemi Sonrası Nelere Dikkat Etmeli?
Kalp ablasyonunun ardından dinlenme ve düzenli ilaç kullanımı önemlidir. Bunun dışında hasta ağır fiziksel aktivitelerden kaçınmalı ve sağlıklı beslenmelidir. Ani kalp çarpıntıları veya ağrı gibi sorunlar yaşanırsa zaman kaybetmeden doktora gidilmesi gerekir.
|
medical-article
|
Ablasyon Nedir? Ablasyon Tedavisi Nasıl Yapılır?
|
- Onkolojik Cerrahi Nedir?
- Cerrahi Onkoloji Neye Bakar
- Onkolojik Bölümü Hangi Hastalıklara Bakar
- Tıbbi Onkoloji ve Cerrahi Onkoloji Arasındaki Fark
- Onkolojik Cerrahide Kullanılan Yöntemler Nelerdir?
- Hangi Durumlarda Kanser Cerrahisi Yapılamaz
Onkolojik Cerrahi Nedir?
Onkolojik Cerrahi,kanserteşhisi, kanserin evresinin tespiti ve tedavisi için cerrahiyi kullanmaya odaklanan bir alandır. Onkolojik cerrahlar, kanserli doku ve organların mümkünse çıkarmaya veya tümör boyutlarını küçültmeye yönelik cerrahilerin yanı sıra hastalığın neden olabileceği ağrıyı kontrol etmeye, hastanın kansere bağlı semptomları ve yan etkilerini yönetmeye yardımcı olmak için palyatif ameliyatlar da yapabilirler.
Bir hastanın ameliyat için aday olup olmadığı, tümörün tipi, büyüklüğü, yeri, derecesi ve evresi gibi faktörlerin yanı sıra yaş, fiziksel uygunluk ve diğer tıbbi durumlar dahil olmak üzere hastanın sağlığına ilişkin konulara da bağlıdır.
Onkolojik Cerrahi uygulamalarında hastanın diğer sağlık göstergeleri incelenir ve tümörün boyutuna, bulunduğu yere vemetastazyapıp yapmadığına göre değerlendirilereklaparoskopikveyarobotik cerrahiile uygulanabilir.
Cerrahi Onkoloji Neye Bakar
Cerrahi onkoloji, kanser tedavisinde cerrahi yöntemlerin kullanıldığı bir tıp dalıdır. Bu alan, kanserli dokuların cerrahi müdahale ile çıkarılması, hastalığın yayılımının önlenmesi ve kanserin evrelenmesi için gerekli cerrahi prosedürleri kapsar.
Cerrahi onkologlar, tümörlerin çıkarılması, biyopsi yapılması, lenf düğümlerinin incelenmesi ve gerekirse rekonstrüktif cerrahi gibi çeşitli işlemleri gerçekleştirirler. Kanserin türüne, yayılımına ve hastanın genel sağlık durumuna göre en uygun cerrahi yaklaşım belirlenir.
Cerrahi onkoloji, kanser tedavisinin önemli bir bileşeni olup, kanserin erken evrelerinde tamamen iyileşme şansını artırır. Cerrahi müdahaleler, aynı zamanda kanserin yayılımını kontrol altına almak ve hastanın yaşam kalitesini yükseltmek için de kullanılır.
Ayrıca, cerrahi onkoloji, tümörlerin doğru bir şekilde evrelenmesi ve diğer tedavi seçeneklerinin planlanması için gerekli bilgilerin sağlanmasında da kritik bir rol oynar. Bu nedenle, cerrahi onkoloji, multidisipliner bir yaklaşımın parçası olarak medikal onkoloji,radyasyon onkolojisive diğer ilgili branşlarla yakın işbirliği içinde çalışır. Böylece, hastaların en iyi tedavi sonuçlarına ulaşması hedeflenir.
Onkolojik Bölümü Hangi Hastalıklara Bakar
Onkoloji bölümü, kanserin tanı, tedavi ve takibi ile ilgilenen bir tıp dalıdır.Onkoloji, kanserin türüne ve evresine göre farklı tedavi yöntemlerini içerebilir. Genel olarak onkoloji bölümü, aşağıdaki hastalıklara bakar.
Akciğer Kanseri: En yaygın ve ölümcül kanser türlerinden biridir.
Meme Kanseri:Kadınlarda en sık görülen kanser türüdür.
Prostat Kanseri:Erkeklerde sık rastlanan bir kanser türüdür.
Kolon ve Rektum Kanseri: Sindirim sistemi kanserleri arasında yer alır.
Mide Kanseri: Yaygın görülen gastrointestinal kanser türlerinden biridir.
LösemiveLenfoma: Kan ve lenf sistemi kanserleri arasında yer alır.
Melanom ve Diğer Cilt Kanserleri:Ciltte oluşan kanser türleridir.
Onkoloji bölümü, bu kanser türlerinin yanı sıra, daha nadir görülen birçok farklı kanser türünün tanı ve tedavisini de sağlar. Bu kapsamda, onkoloji doktorları, çeşitli görüntüleme teknikleri, biyopsiler ve genetik testler gibi ileri tanı yöntemlerini kullanarak hastalığın türünü ve yayılımını belirler.
Tedavi planı, cerrahi,kemoterapi, radyoterapi,immünoterapive hedefe yönelik tedaviler gibi farklı yöntemleri içerebilir. Onkoloji bölümü, aynı zamanda hastaların yaşam kalitesini artırmak ve kanserle ilgili komplikasyonları yönetmek için destekleyici bakım hizmetleri de sunar.
Tıbbi Onkoloji ve Cerrahi Onkoloji Arasındaki Fark
Tıbbi onkoloji ve cerrahi onkoloji, kanser tedavisinde farklı rollere sahip iki uzmanlık alanıdır. Tıbbi onkoloji, kanserin ilaçlarla tedavisini kapsarken, cerrahi onkoloji cerrahi müdahalelerle ilgilenir. İşte bu iki alan arasındaki temel farklar:
Tıbbi Onkoloji
Tıbbi onkologlar, kanserin ilaç tedavisi ile yönetilmesinde uzmanlaşmış doktorlardır. Kemoterapi, immünoterapi, hormonal tedavi ve hedefe yönelik tedaviler gibi sistemik tedavi yöntemlerini kullanırlar. Tıbbi onkologlar, hastaların tedavi süreçlerini planlar, tedaviye yanıtlarını değerlendirir ve tedavi süresince ortaya çıkan yan etkileri yönetirler. Ayrıca, tıbbi onkoloji, kanserin tekrarlamasını önlemek ve metastatik kanserlerde hastalığın ilerlemesini yavaşlatmak için de kritik bir rol oynar.
Cerrahi Onkoloji
Cerrahi onkologlar, kanserli dokuların cerrahi olarak çıkarılmasında uzmanlaşmış doktorlardır. Kanserin tanısında biyopsi yapar, tümörleri ve etkilenen lenf düğümlerini cerrahi yöntemlerle çıkarır. Cerrahi onkoloji, kanserin lokal kontrolü ve metastaz riskinin azaltılması amacıyla kullanılır. Ayrıca, bazı durumlarda, cerrahi onkologlar, cerrahi sonrası rekonstrüktif prosedürler yaparak hastanın fonksiyonel ve estetik sonuçlarını iyileştirebilirler.
Bu iki uzmanlık alanı, multidisipliner bir yaklaşımla işbirliği yaparak hastaların en iyi tedavi sonuçlarına ulaşmasını sağlar. Tıbbi onkoloji, cerrahi onkoloji, radyasyon onkolojisi ve diğer ilgili branşlar arasındaki koordinasyon, kanser tedavisinde başarılı sonuçlar elde edilmesi için kritik öneme sahiptir.
Onkolojik Cerrahide Kullanılan Yöntemler Nelerdir?
Kanser tedavisinde kullanılan en yaygın yöntemlerden biri onkolojik cerrahidir. Bu tedavi yöntemi, kanserli dokuları vücuttan çıkarmayı hedefler. Kanser türüne, evresine ve hastanın genel sağlık durumuna bağlı olarak farklı cerrahi yöntemler kullanılır. Onkolojik cerrahide sıkça kullanılan yöntemlerden bazıları aşağıdaki gibidir.
Radikal Cerrahi
Radikal cerrahi, kanserli dokunun etrafındaki sağlıklı dokularla birlikte geniş bir şekilde çıkarılmasını içerir. Bu yöntem, tümörlerin büyük olduğu ve belirli bir bölgede sınırlı kaldığı durumlarda kullanılır ve kanserin tekrar etme riskini azaltmayı hedefler.
Minimal İnvaziv Cerrahi
Minimal invaziv cerrahi, daha küçük kesilerle yapılan ameliyatlardır. İki türü vardır:
Laparoskopik Cerrahi:Küçük kesiler aracılığıyla kamera ve cerrahi aletler kullanılır.
Robotik Cerrahi:Cerrahın robotik kolları kullanarak daha hassas müdahaleler yapmasını sağlar. Bu yöntemler, iyileşme sürecini hızlandırır ve hastanın daha az ağrı çekmesini sağlar.
Kriyocerrahi:Kriyocerrahi, kanser hücrelerini dondurarak yok eder. Sıvı nitrojen veya argon gazı kullanılarak uygulanan bu yöntem, özellikle cilt, prostat ve karaciğer kanserlerinde etkilidir. Kriyocerrahi, cerrahi müdahale gerektirmeyen ve hızlı iyileşme sağlayan bir yöntemdir.
Elektrocerrahi:Elektrocerrahi, elektrik akımı kullanarak kanserli dokuların kesilmesini veya buharlaştırılmasını sağlar. Bu yöntem, cilt kanserleri ve bazı iç organ tümörlerinde kullanılır. Elektrik akımının kontrollü bir şekilde uygulanması, çevredeki sağlıklı dokuların zarar görmesini engeller.
Lazer Cerrahi:Lazer cerrahi, yüksek enerjili ışık demetleri kullanarak kanserli dokuları yok eder. Özellikle cilt, rahim ağzı ve gırtlak kanserlerinde yaygın olarak kullanılır. Lazer cerrahisi, minimal kanama ve hızlı iyileşme süresi ile bilinir.
Onkolojik cerrahi yöntemleri, kanser tedavisinde önemli bir rol oynar ve her bir yöntemin kendine özgü avantajları vardır. Doktorlar, hastanın durumuna ve kanserin özelliklerine göre en uygun cerrahi yöntemi belirler. Bu yöntemlerin doğru uygulanması, hastaların tedavi sürecini daha başarılı ve konforlu hale getirebilir.
Hangi Durumlarda Kanser Cerrahisi Yapılamaz
Tüm kanser hastaları ameliyata uygun olmayabilir. Örneğin; kan kanserleri (lösemi) durumunda, ameliyatla alınacak “kitle” yoktur. Bu gibi durumlarda doktor farklı bir tedavi yöntemi seçebilir. Bazı hastaların durumu (tümörün yeri, büyüklüğü ve diğer hastalıkları da göz önünde bulundurularak) ameliyat olacak kadar sağlıklı olmayabilir.
Bu gibi durumlarda hekimler hastalığın ve hastanın özelliklerine göre diğer tedavi yöntemlerine yönelebilir veya ileri tarihe bir cerrahi planlayarak, öncesinde kemoterapi ve radyoterapi gibi diğer tedavi yöntemlerinin kullanılmasını tavsiye edebilirler.
Birimin Tüm İlgi Alanları
- Adenokarsinom
- Ağız Kanseri
- Akciğer Kanseri
- Beyin Tümörü
- Böbrek Kanseri
- Dil Kanseri
- Dil Kökü Kanseri
- Endokrin Pankreas Tümörleri
- Endometrial Kanser
- Erkeklerde Meme Kanseri
- Fibroblast Aktivasyon Proteini İnhibitörü (FAPI)
- Gebelikte Meme Kanseri
- Genel Cerrahi
- Gırtlak Kanseri
- Gliomlar
- Hasta Yakınlarına Öneriler
- Kalıtsal Meme Kanserleri
- Kanser Tedavisinde Beslenme
- Kanserde Psikolojik Destek
- Karaciğer Kanseri
- Kemik Tümörleri
- Kolorektal Kanserler
- Lenf Kanseri (Lenfoma)
- Meme Kanseri
- Mesane Kanseri
- Mide Kanseri
- Noninvaziv Kanserler
- Ortopedik Onkoloji
- Özofagus (Yemek Borusu) Kanseri
- Pankreas Kanseri
- Prostat Kanseri
- Rahim Ağzı (Serviks) Kanseri
- Rahim Kanseri
- Testis Kanseri
- Tiroid Kanseri
- Vulva Kanseri
- Yumurtalık (Over) Kanseri
|
medical-article
|
Onkolojik Cerrahi Nedir? Tanım, Uygulamalar ve Yöntemler
|
Spor ve diz yaralanmaları, özellikle aktif sporcular arasında yaygın olarak görülen ortopedik sorunlardır. Bu tür yaralanmaların başlıca nedenleri arasında aşırı kullanım, travmalar, ani hareketler ve yetersiz ısınma yer alır. Menisküs yırtıkları, ön çapraz bağ yaralanmaları, bağ ve kıkırdak hasarları gibi durumlar, spor ve diz yaralanmalarının sık karşılaşılan türlerindendir. Tedavi sürecinde cerrahi müdahaleden fizik tedaviye kadar farklı yöntemler uygulanabilir. Bunun yanı sıra, spor öncesi ısınma, uygun spor ekipmanlarının kullanımı ve doğru tekniklerin uygulanması yaralanmaların önlenmesinde büyük önem taşır. Erken tanı ve tedavi, spora dönüş sürecini hızlandırabilir ve kalıcı hasar riskini azaltabilir.
- Spor ve Diz Yaralanmaları Nedir?
- Spor ve Diz Yaralanmaları Nelerdir?
- Spor ve Diz Yaralanmaları Tanısı ve Uygulanan Testler
- Spor ve Diz Yaralanmaları Tedavi Yöntemleri
Spor ve Diz Yaralanmaları Nedir?
Spor ve diz yaralanmaları, spor sırasında düşme, darbe, ani hareketler veya ekipmanların yanlış kullanımı gibi nedenlerle ortaya çıkabilen, genellikle diz ve ayak bileği gibi eklemleri etkileyen yaygın sorunlardır. Bu yaralanmalar, bağ, menisküs, kıkırdak, tendon gibi yumuşak dokuları veya kemikleri içerebilir. Tanı genellikle hastanın şikayetlerinin değerlendirilmesi, fiziksel muayene ve görüntüleme yöntemleriyle konulur. Tedavi, dinlenme, fizik tedavi, ilaçlar veya cerrahi müdahaleleri içerebilir. Yaralanmaların önlenmesinde doğru ekipman kullanımı, spor öncesi ısınma ve spor sonrası germe gibi önlemler önemlidir.
Spor yaralanmaları ekipmanların yanlış veya eksik kullanımı gibi nedenlerle uzun vadelerde gelişebileceği gibi, kazalar sonucunda ani olarak da gelişebilir. Özellikle kazalarda gerek anın heyecan gibi faktörler, gerekse vücudun yaralanmaya vereceği yangısal tepkinin zaman içerisinde oluşması nedeniyle yaralanmaların fark edilemeyip spora devam edilmesi sonucunda yaralanmanın daha şiddetli bir şekilde ortaya çıkması söz konusu olabilmektedir.
Spor ve diz yaralanmalarının önüne geçilmesinde şu tedbirler önerilir:
- Spor öncesi ısınma,
- Spor sonrası gevşeme-germe,
- Doğru ekipman kullanımı,
- Sporun ağırlığını vücudun el verdiği ölçüde ayarlama.
Bununla birlikte her türlü önlem alınmasına rağmen spor yaralanmaları oluşabilir. Bu tür durumlarda, vakit kaybetmeden hastaneye başvurarak profesyonel tıbbi yardım almak, yaralanmanın zamanında tedavi edilmesini ve ilerlemesinin önlenmesini sağlar. Ayrıca, bu yaklaşım spora en kısa sürede geri dönmek ve iyileşme sürecinde performans kaybını en aza indirmek için de kritik önem taşır.
Spor ve Diz Yaralanmaları Nelerdir?
En sık görülen spor ve diz yaralanmaları arasında ön çapraz bağ yaralanmaları,menisküs yırtıkları, yan bağ yaralanmaları, patella çıkığı, diz bursiti, tendon yaralanmaları, koşucu dizi ve diz kırıkları yer alır. Bu tür yaralanmalar, genellikle ani hareketler, darbeler veya eklemin aşırı kullanımı sonucunda ortaya çıkar.
- Ön Çapraz Bağ (ACL) Yaralanmaları: Diz ekleminin stabilitesini sağlayan bağlardan biri olan ön çapraz bağın kopması veya yırtılması.
- Menisküs Yırtıkları: Diz eklemindeki kıkırdak yapıların yırtılması, genellikle ani dönme hareketleri sırasında oluşur.
- Yan Bağ Yaralanmaları: Diz ekleminin yan tarafında yer alan bağların zorlanması veya yırtılması.
- Patella (Diz Kapağı) Çıkığı: Diz kapağının normal pozisyonundan kayması.
- Diz Bursiti: Diz eklemindeki bursaların (sıvı dolu keseler) iltihaplanması.
- Tendon Yaralanmaları: Diz çevresindeki tendonların zorlanması, iltihaplanması veya yırtılması.
- Koşucu Dizi: Diz kapağının altındaki kıkırdak dokuda aşırı kullanım nedeniyle oluşan ağrı.
Spor ve Diz Yaralanmaları Tanısı ve Uygulanan Testler
Spor ve diz yaralanmalarının tanısı, hastanın şikayetleri ve yaralanma öyküsünün ayrıntılı bir şekilde değerlendirilmesiyle başlar. İlk olarak fiziksel muayene yapılır; bu muayene sırasında eklem hareket açıklığı, hassasiyet, şişlik, morarma veya stabilite kaybı gibi belirtiler değerlendirilir. Tanıyı doğrulamak ve yaralanmanın ciddiyetini belirlemek için çeşitli görüntüleme yöntemleri kullanılır.
Röntgen, kırık veya çıkık gibi kemik problemlerini tespit etmek için yaygın olarak kullanılırken, manyetik rezonans görüntüleme (MR), bağ, menisküs, kas ve kıkırdak gibi yumuşak doku hasarlarını değerlendirmede tercih edilir. Ultrason ise kas veya tendon yaralanmalarını incelemek için hızlı ve etkili bir yöntemdir. Daha ileri düzeyde detay gerektiğinde, bilgisayarlı tomografi (BT) gibi yöntemler de kullanılabilir. Tanı koyma sürecinde gerektiğinde artrosentez (eklem sıvısı analizi) veya artroskopi gibi yöntemler de devreye girebilir. Bu süreç, yaralanmanın doğru şekilde tedavi edilmesi için hayati önem taşır.
Spor ve Diz Yaralanmaları Tedavi Yöntemleri
Spor ve diz yaralanmalarının tedavisi, yaralanmanın türüne ve ciddiyetine göre değişir. Hafif yaralanmalarda genellikle dinlenme, buz uygulaması, kompresyon ve bacak yükseltme gibi ilk müdahale yöntemleri (RICE protokolü) uygulanır. Bu yöntemler şişliği azaltmaya, ağrıyı hafifletmeye ve iyileşme sürecini hızlandırmaya yardımcı olur.
Daha ciddi yaralanmalarda, fizik tedavi ve rehabilitasyon süreçleri devreye girer. Bu tedavi, eklem hareketliliğini geri kazandırmayı, kasları güçlendirmeyi ve spora dönüşü kolaylaştırmayı hedefler. Bazı durumlarda, bağ yırtıkları, menisküs hasarı veya ciddi kıkırdak yaralanmaları gibi durumlar cerrahi müdahale gerektirebilir. Bu ameliyatlar genellikle artroskopik yöntemlerle, minimal invaziv tekniklerle gerçekleştirilir.
İyileşme sürecinde, hastanın spor türüne uygun bir rehabilitasyon programı takip etmesi ve tekrar yaralanma riskini azaltmak için doğru spor tekniklerini öğrenmesi önemlidir. Ayrıca, iyileşme sürecini hızlandırmak ve eklem sağlığını korumak için uygun egzersizler, dengeli bir diyet ve yaşam tarzı değişiklikleri de tedavinin önemli bir parçasını oluşturur.
|
medical-article
|
Spor ve Diz Yaralanmaları: Belirtileri, Tedavisi ve Önleme Yolları
|
Aft Nedir?
Aftya da bir başka deyişleaftöz ülser, ortası beyaz kenarları kırmızı düğme şeklinde delinmiş gibi görünen ağız içinde oluşmuş ağrılı yaralara aft denir. Ağızda dil, diş eti, yanak, damak gibi hassas bölgelerde görülür ve kişinin yemek yemesini, bir şeyler içmesini olanaksız hale getirir. En sık görülen ağız hastalıklarından biridir. İstatistiklere göre, toplumda görülme sıklığı yaklaşık %20’ye tekabül eder.
Zayıf bağışıklık sistemi, vitamin ve mineral yetersizliği, ergenlikte hormonal faktörler veçölyak hastalığıaftöz ülsere neden olabilmektedir. Bulaşıcı bir hastalık değildir. Kadınlarda daha yaygın olarak görülür. İltihaplı bir doku ile çevrili olan aft yaraları kısa zamanda kendiliğinden geçer. Ancak ciddi aftların iyileşmesi 1.5 ayı bulabilir.
Büyüklüğüne göre 2 kategoriye ayrılır; yarım santimden küçük olanlaraminoraft, yarım santimden büyük olanlara isemajör aftdenir. Minörler kendiliğinden 10 gün içinde geçebilir. Majör olanlar insanların yaşam kalitesini düşürebilmektedir. Sebepli ya da sebepsiz ağzınızda çıkabilir. Yılda 3 ataktan fazla geçiriyorsanız altında yatan sebebe bakmak amacıyla hekime danışılmalıdır.
Aft Nedenleri Nelerdir?
Ağız içi yaraların sebebi tam olarak bilinmese de sebepleri şu şekilde sıralanabilir:
- Düşük bağışıklık sistemi ve vücut direncinin düşmesi
- Genetik yatkınlık
- Hormonal bozukluklar ve değişiklikler
- Gıdalara karşı alerjik zayıflık
- Alkol ve sigara gibi kötü alışkanlıklar
- Behçet hastalığı,Çölyak hastalığı
- Bilinçsiz diş fırçalama neticesinde doğan tahribatta
- Stres, depresyon ve kaygı gibi psikolojik rahatsızlıklarda
- C ve D vitaminleri eksikliğinde
- Asidik meyve ve baharatların aşırı tüketilmesi sonrası
- Bazı ilaçların yan etkilerinden
- Yanak ve dil ısırma alışkanlıkları
- Demir, folik asit ve B12 vitamin eksikliği
Aft Belirtileri Nelerdir?
- Dilde ve ağzın arkası ile yumuşak damakta görülen şiddetli ağrı ve yaralar,
- Yara öncesinde karıncalanma ve sızlama hissiyatı,
- Kenarları kırmızı renkli olan, beyaz, gri ve sarı renkli yuvarlak şekilli yaralar,
- Konuşurken hissedilen ve daha da artan ağız içinde ağrı,
- Ağzın dış kısmına kadar yayılabilen yaralar,
İlerleyenaft vakalarında; şişmiş lenf düğümleri, ateş, yorgunluk ve fiziksel halsizlik görülmesi de muhtemeldir.
Aft Nasıl Geçer?
Aftlar herhangi bir tedavi uygulanmasa bile genellikle 7 ila 10 gün süre zarfından kendiliğinden iyileşmektedir. Hekim ile birlikte çizilen tedavi planında asıl istenen; ağrıyı kontrol altında tutmak, iyileşmeye hız kazandırmak ve tekrarları önlemektir.
Aftınızın derecesine göre anestezik, antiseptik, anti-inflamatuar topical tedaviler hekimler tarafından önerilir. Topikal tedaviler neticesinde istenen yanıt alınamazsa veya inatçı majör ülserlerde tablet veya enjeksiyon formunda sistemik tedaviler plana dahil edilebilir.
Aft tedavisinebaşlanıldıktan sonra birkaç gün içinde ağrıda azalma ve devamında yaranın boyutlarında da gözle görülür küçülme gözlenir.
Ağrıları doğal yollarla azaltmak isterseniz aşağıda yer verdiğimiz yöntemlere de başvurabilirsiniz;
- Sıcak, asidik, tahriş edici gıdalardan bir süre uzak kalmak.
- Su ve karbonat karışımından hazırlanan bir krem aft üzerine sürülebilir.
- Yarım bardak suya yarım çay kaşığı tuz ilaveli karışımla günde 3 kez gargara yapılabilir.
- Bir kaşık sumağı bir bardak ılık suya ekleyip karıştırınız. Bu karışımla ağzınızı çalkalayınız. Sumak yaradaki enfeksiyonu azaltırken, ağız içindeki virüsleri de temizler.
- Misvak, diş ve diş etlerini temizlemede doğal yöntemlerden biridir. Diş etinde meydana gelen yaralara da misvağın iyi geldiği bilinmektedir.
Afta Neler İyi Gelir?
Yaralara tuzlu veya karbonatlı su ile gargara yapmak, ağrılarınızı dindirmeye destek olabilir.
Aft oluşmamasıiçin nasıl önlem alabilirim derseniz;
- Asitli, baharatlı, çok sıcak gıdalar tüketmemeye özen gösterin.
- Bol miktarda meyve ve sebze tüketerek ve devamında da sağlıklı ve dengeli beslenerek bağışıklığınızı güçlü tutup, ağız yaralarından mümkün olduğunca korunabilirsiniz.
- Afta yatkınlığınız varsa, sert kabuklu ve tahriş edici yiyeceklerden uzak durun.
- Her yemekten sonra dişlerinizi düzenli fırçalamaya özen gösterin ve diş ipi kullanın.
- Ağızda kronik travmaya yol açabilen protez, diş teli, diş sorunlarınız varsa giderin.
- Sigarayla vedalaşın.
Çocuklarda ve Bebeklerde Aft
Çocuklarda ve bebeklerde kış aylarında yaşanan grip ve nezle gibi hastalıklar, bağışıklık sisteminin zayıf olmasından dolayı gelişebilmektedir. Bebeklerin ve çocukların bağışıklık sistemi yetişkinlere kıyasla gelişme aşamasında olmasından dolayı, hastalıklar beraberindeaftoluşumunu da tetikleyebilir.
Bir diğer neden ise, beslenmenin yetersiz olmasından ötürü aft oluşumu tetiklenebilir. Emme güçlüğü, beslenmeye direnme, yemek yemeyi istememek, salya artışı, hafif ateş ve genel huzursuzluk hali bebeklerde aft yaralarının varlığının belirtileridir.
Aftlar hızlı gelişen, 3 haftaya kadar sürebilen acılı lezyonlardır. Eğer bebeğinizin veya çocuğunuzun sizin göremediğiniz ağız mukozasının herhangi bir yerinde oluşmuş ise farketmeniz belli bir zaman alabilir. Aft varlığından şüpheleniyor ya da görmüşseniz mutlaka doktora başvurmanızı öneriyoruz.
Doktorunuzun size önereceği pomadlar, antibakteriyel jelleraft yaralarınıniyileşme sürecini hızlandırmaktadır. Ayrıca durum beslenme yetersizliğinden kaynaklanıyorsa, vitamin ve mineral eksikliğini saptayabilmek için bazı testler isteyebilir. Yapılan testler neticesinde takviye vitamin desteği önerilerinde bulunabilir.
|
medical-article
|
Aft Nedir? Aft Nasıl Geçer? Aft Neden Olur? Aft Tedavisi
|
- Akciğer Grafisi Nedir?
- Akciğer Grafisi Sağlık Taramalarında Yapay Zeka ile Değerlendirme
- Akciğer Grafisi Nasıl Çekilir?
- Akciğer Grafisinde Hangi Hastalıklara Bakılır?
- Akciğer Grafisi Nasıl Alınır?
Akciğer Grafisi Nedir?
Akciğer grafisi, şüphelenilen hastalıkların teşhisini koymak adına doktorlar tarafından en sık başvurulan röntgen yöntemi olarak bilinir. Akciğer dışında vücudun birçok noktasının da görüntülenmesini sağlayan akciğer röntgeni, bu görüntülemeyi X ışınlarını kullanarak gerçekleştirir. Böylelikle bölgenin radyolojik açıdan incelenmesini sağlar. Akciğer grafiği organ, doku ya da kaslarda meydana gelen hasarların ve anomali durumlarının dışında akciğeri çevreleyen havayı, akciğerin içindeki ve çevresindeki sıvı miktarını da gösterir.
Akciğer grafisi, X ışınlarının yanı sıra çok küçük miktarda iyonlaştırıcı radyasyon da kullanır. Bu sayede siyah beyaz bir görüntü ortaya çıkar. Akciğer dokusu çok az miktarda radyasyon emerken radyasyonun büyük bir çoğunluğunu kaburgalar ve omurga emer. Bunun sonucunda akciğer grafisinde omurga ve kaburgalar beyaz görünür. Akciğer dokusuysa karanlıktır. Görüntüleme sırasında vücudun emdiği radyasyonun bir hasar yaratma ya da zarar verme olasılığıysa oldukça düşüktür.
Akciğer Grafisi Sağlık Taramalarında Yapay Zeka ile Değerlendirme
Akciğer grafisi, düşük radyasyon dozları kullanılarak gerçekleştirilen ve radyolojide en sık başvurulan görüntüleme yöntemlerinden biridir. Bu yöntem, akciğer kanseri, pnömoni, tüberküloz ve diğer solunum sistemi hastalıkları gibi bir dizi ciddi sağlık durumunun erken teşhisinde kritik öneme sahiptir. Geleneksel olarak, radyoloji teknisyenleri tarafından çekilen grafiler, dijital ortamda deneyimli radyologlar tarafından incelenir.
Yapay zeka (AI), son yıllarda sağlık teknolojilerinde önemli bir dönüşüm aracı olarak ortaya çıkmıştır. Amerika Birleşik Devletleri başta olmak üzere dünya genelinde birçok sağlık merkezi, AI destekli sistemleri radyoloji bölümlerine entegre etmeye başlamıştır. Bu sistemler akciğer grafilerini analiz ederek nodül, kitle, pnömoni, atelektazi, ödem ve plevral efüzyon gibi birçok hastalığın belirlenmesinde yardımcı olur. AI teknolojisi, bu görüntüler üzerinde karmaşık algoritmaları kullanarak, insan gözünün gözden kaçırabileceği detayları bile saptayabilir.
Acıbadem Sağlık Grubu olarak, hastalarımıza sunduğumuz hizmetlerde medikal teknolojilerden yararlanmaya devam ediyoruz. 2024 yılı itibariyle, check-up ve diğer tıbbi ihtiyaçlar için çekilen akciğer grafileri, radyologlarımız tarafından yapay zeka teknolojileri kullanılarak değerlendirilmektedir.
hChestXR cihazı ile yapay zeka destekli taramalar, akciğer grafisinin çekimi sırasında standart prosedürlerle gerçekleştirilirken, AI'nin sağladığı veri işleme kabiliyeti, hastalıkların teşhisinde hekimlere destek sağlamaktadır. AI destekli sistemler, aynı zamanda radyologların iş yükünü azaltarak, daha fazla hastaya hızlı ve etkin bir şekilde hizmet verilmesini sağlar.
Acıbadem Sağlık Grubu, yapay zeka kullanarak tıbbi teşhislerdeki doğruluğu artırmak ve hastalara bakım sağlamak amacıyla medikal teknolojilerden faydalanmaktadır. Bu yaklaşım, sağlık hizmetlerimizi geliştirmeye yönelik çalışmalarımızın bir parçasıdır.
Akciğer Grafisi Nasıl Çekilir?
Akciğer grafisinin nasıl çekileceği, hangi hastalığa tanı konulduğuna ve hangi hastalığın takibinin yapıldığına göre farklılık gösterir. Aynı zamanda akciğer filminin vücudun hangisi bölgesinden çekileceği ve hastanın genel sağlık durumu da grafinin nasıl çekileceğine etki eder. Bu çerçevede "Akciğer filmi nasıl çekilir?" sorusuna yanıt olarak verilebilecek farklı grafi çekim teknikleri bulunur.
En yaygın olarak kullanılan çekim teknikleri şu şekilde sıralanabilir:
PA (Posterior-Anterior) Akciğer Grafisi
Akciğer grafisi çekim teknikleri arasında en yaygın kullanılan yöntemdir. PA akciğer grafisinde hasta göğsünü röntgen tablasına yaslar. Hastanın omuzlarını öne doğru çekerek göğüs kafesini genişletmesi de istenir. Böylelikle görüntülemenin net bir biçimde yapılması sağlanır. X ışını, 180 cm'lik bir mesafeden dik açıyla arkadan öne doğru verilir.
AP (Anterior-Posterior) Akciğer Grafisi
Çoğunlukla acil durumlarda ya da yoğun bakım ünitelerinde kalan hastalar için kullanılan bir görüntüleme tekniğidir. AP akciğer grafisi ayrıca yatarak akciğer grafisi çektirmek durumunda olan tüm hastalar için de tercih edilir. X ışınları önden alınır ve arkaya doğru verilir. AP akciğer grafisinde mediastinal yapılar ve kalp, PA akciğer grafisine oranla daha büyük görünebilir. Bu nedenle görüntüleme sonuçlarının dikkatli bir şekilde değerlendirilmesi gerekir.
Lateral Akciğer Grafisi
Hem akciğerin hem göğüs boşluğunun yan profilini görüntülemek için yararlanılan bir çekim tekniğidir. Ayakta çekilen lateral akciğer grafisinde hastanın kolları yukarı kaldırılır ve görüntülenmek istenen bölge röntgen tablasına yerleştirilir. X ışınları 100 cm'lik bir mesafeden, çekilecek bölgeye göre sağdan ya da soldan verilir. Ayıca lateral akciğer grafisinin, PA ya da AP grafisiyle beraber çekilmesi genellikle daha kapsamlı bir sonuç verir.
Lateral Dekübit Akciğer Grafisi
Hasta yan yatarken çekilen özel bir görüntüleme tekniğidir. Bu teknik daha çok akciğer zarındaki sıvı birikmelerini saptamak amacıyla kullanılır. Hastanın yan yatırılmasının nedeniyse sıvı ve hava değişimlerini incelemektir.
Tüm bu yöntemlerin dışında doktorlar nadiren de olsa oblik, lordotik ve ekspiryum akciğer grafisi çekim tekniklerinden de yararlanır. Akciğer grafisi, hastanelerin radyoloji bölümünde ve radyolog hekimlerin gözetiminde çekilir. "Akciğer grafisi nerede çekilir?" sorusu kısaca bu şekilde yanıtlanabilir. Akciğer grafi talebiyse başta dahiliye ve göğüs hastalıkları doktorları olmak üzere çeşitli branşların doktorları tarafından talep edilebilir.
Akciğer dokusundaki ve solunum yollarındaki potansiyel sorunları tespit etmede önemli bir rol oynayan akciğer grafisiniradyolojivegöğüs hastalıklarıbölümünde yaptırabileceğiniz gibi, genel sağlık durumunuzu detaylı bir şekilde analiz edencheck up paketlerikapsamında da değerlendirebilirsiniz. Akciğer grafisi, özellikle akciğer enfeksiyonları, tümörler ve diğer solunum sistemi hastalıklarının erken tanısına olanak tanır. Acıbadem’in sunduğu kapsamlı check up hizmetleri, akciğer grafisi gibi kritik tetkiklerle yalnızca akciğer sağlığınızı korumayı değil, aynı zamanda genel sağlık durumunuzla ilgili olası riskleri önceden belirleyerek yaşam kalitenizi artırmayı hedefler.
Akciğer Grafisinde Hangi Hastalıklara Bakılır?
Adından da anlaşıldığı üzere akciğer grafısi temel olarak akciğer kaynaklı gelişen hastalıkları ve akciğerde meydana gelebilecek çeşitli hasarları saptamak amacıyla çekilir. Ancak akciğer grafisinin sundukları sadece bunlarla da sınırlı değildir. "Akciğer filmi neden çekilir?" sorusunun yanıtını biraz daha genişletmek gerekirse akciğer grafisi; kalp, solunum yolları, kalp damarları, omurga kemiklerinin durumu, yemek borusu ve mide görüntülenerek hastalığın tanısını ya da takibini yapabilmek amacıyla çekilir.
"Akciğer filminde neler çıkar?" sorusuna da şu şekilde yanıt verilebilir:
- Bir organın ya da dokunun şekil bozukluğu,
- Akciğer embolisi,
- Tüberküloz,
- Göğüs tümörleri ve yararlanmaları,
- Enfeksiyon kaynaklı meydana gelen verem, bronşit ve zatürre gibi hastalıklar,
- KOAHve astım gibi hava yolu patolojileri,
- Diyaframın hareket kusurları ve yapısal durumu,
- Akciğer zarına bağlı gelişen hastalıklar,
- Kalp zarı hastalıkları,
- Kalbin boyutu ve pozisyonu,
- Damarların genel durumu ve yapısı,
- Damar duvarı hastalıkları,
- Omurilikte oluşan tümoral hastalıklar ve omurilik patolojileri,
- Omuz eklemini ve köprücük kemiğini oluşturan kemik yapısına bağlı gelişen hastalıklar,
- Kaburganın ve omurganın yapısal durumu, dizilimi ve travmatik belirtileri.
Akciğer grafisi tüm bu hastalıkların belirlenmesinin yanı sıra akciğer kanseri tanısı koyabilmek için de doktor tarafından istenebilir.
Akciğer Grafisi Nasıl Alınır?
Akciğer grafisi oldukça hızlı bir görüntüleme tekniği olduğundan çekimi yaklaşık olarak 10 ila 15 dakika kadar sürer. Akciğer grafisinin sonucu hem fiziki film hem dijital olmak üzere iki farklı türde alınabilir. Ayrıca günümüz sağlık sisteminde çıkan sonuçlar, akciğer grafisini talep eden doktora da gider. Çıkan sonuç da yine aynı şekilde doktor tarafından değerlendirilir. Sağlıklı akciğer röntgeninde sadece göğüs boşluğu ve akciğer dokusu görünür. Grafide herhangi bir lezyon ya da anormallik bulunmamalıdır.
|
medical-article
|
Akciğer Grafisi Nedir ve Nasıl Çekilir?
|
Ağız Kanseri Nedir?
Ağız kanserleri; çoğunlukla alt dudak olmak üzere ağzın içinde, gırtlak bademcikler veya tükürük bezlerinin arkasında oluşan kanserleri kapsıyor. En sık görüldüğü bölgeler; ağız tabanı ve dil. Hemen hemen tümü; ağız, dil ve dudakları kaplayan mukozadan, çok katlı yassı epitelyum (skuamoz) hücrelerden kaynaklanıyor.
Ağız kanseri, baş-boyun bölgesinde sık görülen vegırtlak kanseriile benzer risk faktörlerine sahip olan ciddi bir kanser türüdür.
Kanserler, Kulak-Burun-Boğaz ve Baş-Boyun cerrahlarının uzmanlık alanına giriyor. Erkeklerde kadınlara göre 2 kat daha fazla görülen ağız kanserlerinin erken dönemde fark edilebilmesi için düzenli olarak doktor ve diş doktoru muayenesinden geçmek gerekiyor.
Ağız Bölgesi Kanserlerinden Korunma Yolları
- Sigara ve alkol gibi kanser yapıcı maddelerden uzak durmak,
- Düzenli doktor ve diş hekimi muayenesinden geçmek,
- Ağızda mevcut ise yaraya neden olabilecek diş ve protezleri tedavi ettirmek.
Ağız Bölgesi Kanseri Risk Faktörleri
Ağız Kanseri Belirtileri Nelerdir?
- Ağız içinde ve dudakta geçmeyen yaralar, şişlikler oluşması
- Diş etinde incelme, aşınma ve yara oluşumu
- Tekrarlayan ve kanamaya yol açan yaralar
- Ağız içinde renk değişimi olması, yamalı bir görüntü oluşması
- Ağız içinde ve dilde sebebi bilinmeyen hissizleşme ve uyuşma olması
- Ağız içinde ve dilde sebebi bilinmeyen hassasiyet ve acı olması
- Ağız içinde olduğu gibi ağız dışında, yüzde ve boyunda geçmeyen inatçı yaralar oluşması ve oluşan yaraların kolayca kanaması
- Uzun süreli ve geçmeyen boğaza bir şey takılmış hissi
- Ağız kokusu
- Çiğneme ve yutmada güçlük
- Konuşurken ya da çeneyi oynatırken zorlanmak
- Uzun süreli ses kısıklığı ve seste değişiklik
- Sebepsiz diş kaybı ya da dişlerin formunda değişiklik yaşanması, varsa takma dişlerin ağıza uygunluğunun bozulması
- Boyun ve boğaz bölgesinde şişlik, yumru oluşması
- Planlanmamış kilo kaybı
Ağız Kanseri Nasıl Teşhis Edilir?
Tüm kanserlerde olduğu gibi ağız içi ve dudak kanserlerinde erken tanı, tedavide hayati bir önem taşıyor. Kanserin erken devrede yakalanabilmesi için düzenli doktor ve diş doktoru, check up muayeneleri yaptırmakta yarar var.
Muayene sırasında doktor; ağız içi, dil, yanaklar, diş eti veya ağız tabanı ve dudaklarda şüpheli bir yara ya da şişlik görürse biyopsi yapmak ister. Lokal veya genel anestezi altında alınacak olan doku parçası mikroskop altında incelenir ve kanser hücresi olup olmadığına bakılır.
Kanser hücresi saptanırsa tümörün yaygınlığı ve başka organlara yayılmış olma olasılığına karşı hastalığı evrelendirme yapılıyor. Bunun için yeni tetkiklerin yaptırılması şart.
Tedavi planı yapabilmek için; direkt grafiler, bilgisayarlı tomografi ve magnetik rezonans görüntüleme gibi radyolojik tetkikler, endoskopik muayeneler ve laboratuvar tetkikleri gerekiyor. Ağız boşluğu kanserleri erken teşhis edildiğinde %90 oranında iyileşme sağlanıyor.
Ağız Kanseri Nasıl Tedavi Edilir?
İlaçlı kanser tedavisi olarak da bilinen kemoterapide, kanser hücrelerinin çoğalmasını engelleyen ilaçlar kullanılıyor. Bazen cerrahi ve radyoterapi ile birlikte uygulanıyor. Kemoterapide kullanılan ilaçların çeşitli yan etkileri var. Karaciğer ve böbrekler üzerine geçici de olsa olumsuz etkileri olabiliyor. Bu nedenle kemoterapi, karaciğer ve böbrek fonksiyonları bozuk olmayan hastalarda kullanılmaya çalışılıyor.
Başka bir yan etki ise, hastanın saçlarının dökülmesi. Ancak bu durum geçicidir. Saçlar, tedavi sonrasında yeniden çıkıyor. Bulantı ve kusmalar, en sık görülen yan etkilerdir. Bu yan etkilere, iştah kaybı ve halsizlik eşlik edebiliyor. Kemoterapi ilaçları bağışıklık mekanizmasını da geçici de olsa zayıflatacağından hasta enfeksiyonlara açık hale gelebiliyor. Bu nedenle çok dikkatle kullanılması gereken bir tedavi türü olarak tanımlanıyor.
Cerrahi
Tümörün kendisinin veya komşu çevre dokularla çıkarılması gerekirse lenf bezelerinin de temizlenmesini içeriyor. Yemek yeme zorlukları nedeniyle cerrahi işlemden sonra bir süre ağrı tedavisi gerekebiliyor. Özellikle doku ödemi ve şişliğinin düzelmesi birkaç hafta sürebiliyor. Bu zaman içerisinde beslenmeye yönelik zorluklar uygun diyet programlarının uygulanması ile giderilebilir. Tedaviyi üstlenen ekip; hasta cerrahi olarak iyileştikten sonra radyoterapi veya kemoterapi ile devam edilip edilmeyeceğine karar veriyor.
Radyoterapi
Basit olarak; ağız ve boğaz bölgesine uygulanan yüksek enerjili ışınların kanser hücrelerini ortadan kaldırarak kanserin yayılımının önüne geçilmesi olarak açıklamak mümkün. Radyoterapi dozları tümörün büyüklüğü ve yerleşimi göz önüne alınarak belirleniyor.
En sık görülen yan etkiler ise; ağız kuruluğu, diş kayıpları, boğaz ağrısı, diş etlerinde kanama ve ağrı, ağız içi yaralarında gecikme, lokal enfeksiyonlar, çene ekleminde sertlikler, koku ve tat duyusunda değişiklikler, ciltte hafif yanıklar ve yorgunluk. Tedavi süresince hastanın ağız içi bakımının özenle yapılması gerekiyor. Tüm yan etkilere karşı KBB hekimi uygun bir destekleme tedavisi ile hastanın süreci atlatmasında yardımcı olabiliyor.
Birimin Tüm İlgi Alanları
- Endokrinoloji
- Gebelikte Meme Kanseri
- Hasta Yakınlarına Öneriler
- Kanser
- Kanser Tedavisinde Beslenme
- Kanserde Psikolojik Destek
- Kulak Burun Boğaz
- Onkolojik Cerrahi
- Radyasyon Onkolojisi
- Tıbbi Onkoloji
|
medical-article
|
Ağız Kanseri Nedir? Ağız Kanseri Belirtileri ve Tedavisi
|
- Ağız Kokusu Nedir?
- Ağız Kokusu Neden Olur?
- Ağız Kokusuna Sebep Olabilecek Diğer Nedenler
- Ağız Kokusu Hangi Hastalıkların Belirtisi Olabilir?
- Ağız Kokusu ve İlişkili Hastalıklar Nasıl Teşhis Edilir?
- Ağız Kokusu Nasıl Tedavi Edilir?
Ağız Kokusu Nedir?
Ağız kokusu kişiyi rahatsız ederek utanç verici hale gelebilecek bir durumdur. Ağızda koku olmasının sebebi, genellikle kişinin ağız hijyenini tam olarak sağlayamamasından kaynaklıdır. Fakat ağız hijyeninin sağlanmasına rağmen uzun süreli ve rahatsız edici bir koku varsa bu, diğer hastalıklara bağlı da gelişebilir. Uzun dönem geçmeyen ağız kokusunun nedenlerinin mutlaka araştırılması gereklidir.
Genellikle sabahları rahatsız edici bir koku olması fizyolojik olarak normal kabul edilmektedir. Akşam yenilen veya içilen gıdaların diş aralarına girmesi ve dilde birikmesi sonucu olmaktadır. Bu koku kalıcı değildir ve dişler fırçalanarak ağız bakımı yapıldıktan sonra geçecektir.
Bazı kişilerde ise herhangi bir ağız kokusu olmamasına rağmen, ağzının koktuğunu düşünmektedir. Bu durumdan rahatsızlık duyan kişi bir diş hekimine gözükebilir. Yine ağız içinde meydana gelen diş ve diş eti hastalıklarına bağlı olarak da ağız kokusu gelişebilir.
Bazen ağız dışından kaynaklanan kokular da olabilir; bunlar mide, burun eti ve üst solunum yollarına bağlı hastalıklardan kaynaklı meydana gelebilir. Bu durumlarda öncelikle altta yatan sebebin araştırılıp tedavi edilmesi gerekmektedir.
Ağız Kokusu Neden Olur?
Ağız kokusu diş sağlığı alışkanlıklarından kaynaklanabilir ve diğer sağlık sorunlarına da işaret edebilir. Ağız kokusu, yediğiniz yiyecek türlerine ve diğer sağlıksız yaşam tarzı alışkanlıklarına göre daha da kötüleştirilebilir.
Günlük olarak dişlerin fırçalanması, diş ipi ve gargara kullanılması ağız bakımı açısından son derece önemlidir. Fırçalanmayan, diş ipi ve gargara kullanılmayan dişlerde gıda parçacıkları ağızda kalabilir. Dişlerin arasında kalan yemek artıkları, diş etlerinin çevresinde ve dilde bakteri üremesine neden olur ve bu durumda nefesin kötü kokmasına yol açar. Antibakteriyel ağız gargaraları kokuyu azaltmaya yardımcı olabilir. Ayrıca takma dişler de kokuya neden olan bakteri ve yiyecek parçacıklarının uygun şekilde temizlenmemesi durumunda kötü kokuya neden olabilir.
Kalıcı ağız kokusu veya ağızda kötü bir tat, diş eti (periodontal) hastalığının bir işareti de olabilir. Dişlerdeki plak birikimi ve diş etlerini tahriş eden toksinler diş eti hastalıklarına sebep olabilir. Eğer ağız kokusu diş eti hastalığından kaynaklanıyorsa en kısa sürede tedavi edilmelidir. Tedavi edilmeyen diş etline bağlı rahatsızlıklar diş ve çene kemiğine zarar verebilir.
Ağız Kokusuna Sebep Olabilecek Diğer Nedenler
- Ağıziçi mantar enfeksiyonları
- Diş çürükleri (oyuklar)
- Sinüzit
- Bademcik iltihabı
- Mide ve bağırsak sistemleri hastalıkları
- Uzun süreli açlık
- Alkol kullanımı
- Sigara ve tütün ürünleri
- Ağız kuruluğu
- Diyabet
- Böbrek rahatsızlıkları
- Burun ve burun eti rahatsızlıkları
Ağız Kokusu Hangi Hastalıkların Belirtisi Olabilir?
Ağız kokusu bir hastalık olmamakla beraber birçok hastalığın belirtisidir. Fizyolojik olarak yediğiniz yemeğe göre oluşabilen ağız kokuları normal olarak kabul edilir. Bir de patolojik durumlardan meydana gelen ağız kokuları bulunmaktadır. Bunlar;
- Diş çürükleri
- Sinüzit
- Faranjit
- Geniz eti gibi boğaz hastalıkları
- Reflü ve mide rahatsızlıkları gibi sindirim sistemi hastalıkları
- Şeker hastalığı
- Karaciğer yetmezliği
- Böbrek yetmezliği gibi sistemik hastalıkların belirtisi de olabilir.
Özellikle şeker hastalarındaki aseton-meyve kokusuna benzer ağız kokusu ile böbrek hastalıklarında ortaya çıkan amonyak benzeri ağız kokusu oldukça karakteristiktir.
Ağız Kokusu ve İlişkili Hastalıklar Nasıl Teşhis Edilir?
Koku diş eti hastalığından kaynaklanıyorsa, diş hekiminiz hastalığı tedavi edebilir. Ağız kokusu kişinin sadece kendisini değil bir süre sonra çevresindeki insanları da rahatsız edecek boyutlara gelebilir.
Ağız kokusu varlığında, ağız kokusunda neden olan durumun tanısını koymak oldukça önemlidir. Diş çürüklerini tespit etmek için bir ağız-diş muayenesi ve röntgen çekimi yapılabilir. Bunun yanı sıra, diş eti hastalıklarının tanısı da muayene ile konabilmektedir.
Ağız kokusuna neden olabilecek diğer durumların araştırılmasında yapılacak muayenenin ardından çeşitli kan tetkikleri istenebilir.
Ağız Kokusu Nasıl Tedavi Edilir?
Ağız kokusunun temelinde yatan neden ağız hijyeninin tam sağlanamaması olabilir. Bu durumda dişlerin günlük temizliğini en iyi şekilde gerçekleştirmek ve diş ipi, gargara kullanmak gibi basit yöntemler işe yarayabilmektedir. Florürlü diş macunu kullanarak günde 3 defa ve en az 2 dakika olacak şekilde dişler fırçalanmalı, her yemekten sonra, diş aralarında kalan yemek artıkları diş ipiyle temizlenmeli ve gerekirse antibakteriyel ağız gargaraları kullanılmalıdır.
Diş bakımının yanı sıra, dil üzerinde bulunan bakterileri temizlemek için özel olarak üretilen dil temizleme fırçalarıyla gün içerisinde dilde biriken bakterileri de temizleyebilirsiniz. Protez diş kullanılıyorsanız, gece çıkarılmalı ve ertesi gün takılmadan önce iyice temizlemelisiniz.
Gün içerisinde az su tüketimi de ağız kokusuna sebep olabilecek faktörler arasında yer almaktadır. Su içimi, tükürük üretimini uyarır ve bu da ağız içinde yer alan bakterilerin temizlenmesine yardımcı olur. Ayrıca kişi sigara içiyorsa, sigarayı bırakmakta ağız kokusunda önemli bir rol oynamaktadır.
Ağız kokusu eğer dişlerdeki çürük veya diş etlerindeki enfeksiyon sebebiyle gelişiyorsa, diş hekimi tarafından en uygun tedavi yöntemleri uygulanarak ağız kokusu tedavi edilebilir. Diş taşları da ağız kokusuna yol açan bir diğer faktörler arasındadır ve senede bir defa temizletilmesi gereklidir. Sağlıklı bir kişinin yılda iki defa ağız ve diş muayenesi yaptırması önerilmektedir.
Ağız ve diş sağlığı iyi bakımı yapılmasına rağmen ağır kokusu kaybolmuyorsa o zaman altta yatan diğer sebeplere bakılabilir.
Birimin Tüm İlgi Alanları
- Ağız ve Diş Sağlığı
- Kulak Burun Boğaz
|
medical-article
|
Ağız Kokusu Neden Olur? Ağız Kokusu Nasıl Geçer?
|
Adet Düzensizliği Nedir?
Kadın üreme sistemi, temel olarak yumurtalıklar tarafından salgılanan kimi hormonlarca düzenlenmektedir. Ortalama 28 günde bir, bu hormonların etkisiyle, rahmin iç yüzeyini oluşturanendometriumtabakası, olası bir gebeliğe hazırlık için kalınlaşır ve kan damarları yönünden zenginleşir. Bir gebelik olmaması halinde, bir sonraki aya yeniden hazırlanabilmek adına, o dönemin sonunda dökülür.Endometrium, kan damarları açısından zengin bir doku olması nedeniyle yenilenmek için dökülürken bir miktar kanamaya sebep olur. İşte bu kanamaya adet veya regl (tıbbi olarak menstruasyon) adı verilir.Adet döngüsü kanamanın 1. gününden başlayıp diğerreglkanamasının başlangıcına kadar olan süre olarak hesaplanır. Normalde her kadın, uzunluğu 21 ila 35 gün arasında değişen bir adet döngüsü yaşar. Eğer bu düzenin dışında ara kanamalar ve aşırı kanama oluyorsa bu durum adet düzensizliği olarak kabul edilir.
Adet Düzensizliği Nedenleri Nelerdir?
Adet düzensizliği farklı sebeplere bağlı olarak gelişebilir. Ara kanamaların temel sebebi yumurtlama esnasında hormonlardaki düşüş olabilir. Bu düşmeye bağlı olarak da rahim içindekiendometrium dokusuhormon desteğini kaybeder ve leke tarzındaki kanamalara sebep olabilir. Eğer hastalar bu ara kanamalardan rahatsızlık duymaya başladıysa en kısa sürede bir doktora görünmesi önerilir.
Adet düzensizliği hormonal sebeplerden kaynaklanıyorsa, kişinin adet kanamaları şiddetli ve ağrılı geçiyorsa bu durumla ilgili tıbbi yardım alması gerekir.
Adet düzensizliğine ve düzensiz kanamalara sebep olabilecek bazı durumlar aşağıdaki gibidir:
- Adenomyozis (endometirial dokunun kalınlaşması)
- Yumurtlama eksikliği veya yumurtlamaya bağlı sorunlar
- Miyom, polip veya kistler
- Kullanılan hormonal ilaçlar
- Östrojen hormonu kaynaklı veya diğer hormonal bozukluklar
- Enfeksiyonel durumlar
- Rahim ve overlerin habis kitleleri
Adet Düzensizliği Belirtileri
Regl kanamalarının normalde 2-7 gün arasında sürdüğü kabul edilir. Bunun yanı sıra, bir reglin başlangıcından, sonraki reglin başlangıcına kadar olan sürenin ise 21 ila 35 gün arasında olması beklenir.
Bunların dışındaki sürelerde olan adet döngülerineadet düzensizliğiadı verilmekle beraber, yeni adet görülmeye başlanan gençlik dönemlerinde ve menopoza yaklaşılan dönemlerde oluşan hormonal düzenlenmeler esnasında da adet düzensizlikleri normal olarak görülebilir.
Tüm bu durumlar kontrol edildikten sonra normal kabul edilmeyen durumlar tedavi edilerek düzenlenebilir.
- Bir adet döngüsünün (bir reglin başlangıcından, sonraki reglin başlangıcına kadar geçen süre) 21 günden kısa, 35 günden az olması
- Reglin 2 günden az veya en fazla 7 günden fazla sürmesi
- Şiddetli kanama
- Ağrı, kramp, veya kusma
- Sürekli yorgunluk
- Baş dönmesi
- Kansızlık
- Sık adet görme veya uzun bir süre hiç görmeme şeklinde bazı belirtiler verebilir.
Adet Düzensizliği Tanı Yöntemleri
Adet düzensizliği şikayetiile hekiminize başvurduğunuzda, hekiminiz öncelikle tıbbi öykünüzü sorgulayacak, ardından jinekolojik muayene yapacaktır. Jinekolojik muayene esnasında rahim, yumurtalıklar ve çevre yapıların görüntüsünü elde etmek amacıyla ultrasonografik incelemeler gerçekleştirilebilir.
Muayene sonrasında, tanıyı netleştirmek amacıyla östrojen, FSH, LH, AMH gibi bir takım kan tetkikleri istenilebilir. Bunun yanı sıra MR gibi görüntüleme teknikleri kullanılabilir. Adet düzensizliğinin bir kitle veya rahim iç dokusundaki kalınlaşmadan kaynaklandığı düşünülüyorsa incelenmek üzere örnekler alınabilir.
Adet Düzensizliği Tedavisi
Adet düzensizliği, kendi başına bir hastalık değildir, genellikle diğer hastalıkların önemli bir bulgusu olarak ortaya çıkar. Bu nedenle, adet düzensizliklerinin tedavisinde, bu duruma yol açan tıbbi durumun giderilmesi veya düzenlenmesi esastır.
Adet düzensizliğinin hormonal bir dengesizlik nedeniyle ortaya çıktığı tespit edilirse kişiyehormon düzenleyici ilaçlarverilerek adet düzensizliğinin tedavisi yapılır.
Eğer altta yatan polip gibi organik bir hastalık varsahistereskopidenilen aletle rahim içi incelenir ve gerekli görülen durumlarda patolojik bölge alınarak temizlenir.
Diğer kanama nedenleri arasındamiyomlarbulunur. Miyomlar rahim içinde bulunan iyi huylu urlardır ve bu huylar genellikle bir belirti vermezler. Fakat bazı hastalarda rahmin iç dokusuna doğru baskı yaparak kanamaya neden olur.
Şiddetli kanamaya sebep olan miyomlar ise hastanın yaşına ve çocuk sahibi olup olmamasına göre, sadece miyomların alınması veya nadir olarak rahmin tümünün alınması şeklinde tedavi edilir.
Aşırı kanaması olan ergenlerde ise kanama pıhtılaşma bozuklukları dahil bu kanamaya sebep olabilecek tüm durumlar araştırılır. Daha sonra bu kanama kontrol altına alınır ve adet düzenleyici tedaviler verilerek hastanın adetlerinin düzenli hale gelmesi sağlanır. Ergenlik döneminde çok erken ya da geç yaşlarda adet görülmesi incelenmeli ve duruma göre tedavi edilmelidir.
Birimin Tüm İlgi Alanları
- Endokrinoloji
- Kadın Hastalıkları ve Doğum
- Tüp Bebek ve Üreme Sağlığı Merkezi
|
medical-article
|
Adet Düzensizliği Nedir? Adet Düzensizliği Neden Olur ve Tedavisi
|
Akıllı mercek, katarakt ameliyatı veya göz kusurlarının tedavisinde kullanılan göz içi lenslerdir. Monofokal, multifokal ve trifokal gibi çeşitleri bulunur. Bu mercekler, hem yakını hem uzağı görme sorunlarını düzeltebilir ve gözlük ihtiyacını azaltabilir. Özellikle katarakt cerrahisi sırasında doğal merceğin çıkarılıp yerine yerleştirilir. Akıllı mercekler, görme kalitesini artırarak yaşam konforunu yükseltir. Ancak, her hasta için uygun olmayabilir ve önceden detaylı bir göz muayenesi gereklidir. Tedavi kararı, kişinin yaşam tarzı ve ihtiyaçlarına göre göz doktoru tarafından belirlenmelidir.
- Akıllı Mercek Nedir?
- Akıllı Mercek Türleri Nelerdir?
- Akıllı Mercek Ne İçin Kullanılır?
- Akıllı Mercek Ameliyatı Nasıl Yapılır?
- Sıkça Sorulan Sorular (SSS)
Akıllı Mercek Nedir?
Akıllı mercek, görme kalitesini artırmak veya düzeltmek için yenilikçi teknolojiler kullanan ileri düzey lens teknolojilerini ifade eder. İki ana türü bulunur: Katarakt ameliyatı sırasında doğal lensin yerini alarak yakın, orta ve uzak mesafelerde net görüş sağlayan çok odaklı intraoküler lensler (IOL) ve göz içine yerleştirilen yapay lensler ile sağlık takibi veya artırılmış gerçeklik (AR) uygulamaları için mikroelektronik ve sensörlerle donatılmış akıllı kontakt lensler. İOL'ler presbiyopi ve katarakt gibi sorunlara çözüm sunarken AR lensler dijital bilgileri kullanıcıların görüş alanına yansıtır ve sağlık takibi için biyometrik veriler toplayabilir.
Akıllı mercek,katarakt ameliyatınabenzer şekilde 'akıllı mercek ameliyatı' olarak bilinen ve 15-30 dakika süren bir göz içi cerrahi bir operasyonuyla takılır. Gözün doğal lensi çıkarıldıktan sonra, yerine hastanın ihtiyaçlarına göre seçilen akıllı mercek yerleştirilir. İşlem, lokal anestezi altında gerçekleştirilir ve genellikle 15-30 dakika sürer. Ameliyat sonrası hasta aynı gün taburcu edilir ve kısa bir iyileşme sürecinin ardından normal yaşamına dönebilir. Akıllı mercekler, gözlük veya kontakt lens gibi takılıp çıkarılabilen lensler değildir; kalıcı olarak yerleştirilir.
Akıllı mercekler, katarakt,presbiyopi, miyop, astigmat ve hipermetrop gibi görme sorunlarına etkili çözümler sunan ileri teknoloji ürünü lenslerdir. Bu lensler, gözlük veya kontakt lenslere olan ihtiyacı ortadan kaldırarak kullanıcıya hem yakın hem uzak mesafelerde net bir görüş sağlar.Katarakt ameliyatlarındakullanılan çok odaklı intraoküler lensler, gözün doğal lensini değiştirerek her mesafede keskin bir görüş sunarken, diğer göz kusurlarına yönelik de başarılı sonuçlar sağlar.
Akıllı Mercek Fiyatları Ne Kadar?
Akıllı mercek fiyatları hakkında kesin bilgi vermek için seçilecek mercek türünün, markasının ve tek göz ya da çift göz kararının belirlenmesi gerekir. Fiyat bilgisi detaylı muayene sonucunda doktorunuzun önerilerine göre belirlenir.
Akıllı Mercek Türleri Nelerdir?
Akıllı mercekler, multifokal, trifokal, EDOF (Extended Depth of Focus) ve torik mercekler olmak üzere farklı türlere ayrılır. Multifokal ve trifokal mercekler, kullanıcılara uzak, yakın ve orta mesafelerde net görüş sağlarken, EDOF mercekler genişletilmiş odak derinliği ile daha kesintisiz bir görüş sunar. Torik özellikli akıllı mercekler iseastigmatizmayıdüzeltme yeteneğiyle öne çıkar. Bu mercek türleri, hastanın göz yapısına, yaşam tarzına ve görme ihtiyaçlarına göre özelleştirilerek hem katarakt gibi göz hastalıklarının tedavisinde hem de refraktif hataların düzeltilmesinde çözüm sunar.
Monofokal Mercekler
Monofokal mercekler, yalnızca tek bir odak mesafesi için tasarlanmış geleneksel merceklerdir. Genellikle katarakt ameliyatlarında kullanılır ve hastaya ya uzak ya da yakın mesafede net bir görüş sağlar. Bu mercekler, daha ekonomik bir seçenek olmakla birlikte, hastalar genellikle yakın veya uzak mesafeler için gözlük kullanmaya devam etmek zorunda kalabilirler. Monofokal mercekler, çok odaklı seçeneklere ihtiyaç duymayan veya bütçe dostu bir çözüm arayan hastalar için uygun bir alternatiftir.
Multifokal Mercekler
Multifokal mercekler, hem uzak hem de yakın mesafelerde net bir görüş sağlamak için tasarlanmış akıllı merceklerdir. Bu mercekler, özellikle katarakt ameliyatı sonrası gözlük ihtiyacını ortadan kaldırmak isteyen hastalar için ideal bir seçenektir. Multifokal mercekler, farklı odak noktalarına sahip olduğu için günlük aktivitelerde, örneğin kitap okuma veya araba kullanma sırasında keskin bir görüş sağlar.
Trifokal Mercekler
Trifokal mercekler, multifokal merceklerin daha gelişmiş bir versiyonu olarak hem uzak hem yakın hem de orta mesafelerde net görüş sunar. Orta mesafe görüşü, özellikle bilgisayar kullanımı veya masa başı işler gibi faaliyetlerde önemlidir. Bu mercekler, geniş bir görüş yelpazesi sağladığından, kullanıcıların mesafeler arasında geçiş yaparken netlik kaybı yaşamamasına olanak tanır.
EDOF (Extended Depth of Focus) Mercekler
EDOF mercekler, genişletilmiş odak derinliği sağlayarak, kullanıcılara kesintisiz ve doğal bir görüş deneyimi sunar. Multifokal veya trifokal merceklerden farklı olarak, odak noktaları arasında keskin geçişler yerine daha sürekli bir görüş sağlar. Özellikle orta mesafelerde sıkça çalışan ya da daha doğal bir görüş isteyen kişiler için tercih edilen bir seçenektir.
Torik Mercekler
Torik mercekler, özellikle astigmatizmayı düzeltmek için tasarlanmıştır. Gözdeki kavis bozukluğunu düzelterek hem uzak hem de yakın mesafede net bir görüş sağlar. Torik mercekler, diğer akıllı mercek türleriyle kombine edilebilir ve böylece hem astigmatizma hem de katarakt gibi sorunlara aynı anda çözüm sunar.
Akıllı Mercek Ne İçin Kullanılır?
Akıllı mercek, görme problemlerini çözmek ve gözlük ya da kontakt lens ihtiyacını ortadan kaldırmak için kullanılan ileri teknoloji ürünü bir lens türüdür. Katarakt, presbiyopi, miyop, hipermetrop ve astigmat gibi görme kusurlarını düzeltmek amacıyla göz içine yerleştirilen bu lensler, yakın, uzak ve orta mesafelerde net bir görüş sağlar. Özellikle katarakt ameliyatlarında doğal lensin yerini almak için tercih edilen çok odaklı intraoküler lensler, kullanıcıların yaşam kalitesini artırırken, hem günlük hem de profesyonel hayatta daha rahat bir görüş imkanı sunar.
Akıllı mercek kullanım amaçları şu şekildedir:
- Görme bozukluklarının düzeltilmesi.
- Göz hastalıklarının tanısı ve takibi (örneğin glokom için göz içi basıncını ölçme).
- Sanal gerçeklik (VR) ve artırılmış gerçeklik (AR) deneyimlerini destekleme.
- Gözün hareketlerini takip ederek bilgisayar veya cihaz kontrolü sağlama.
- Diyabet gibi kronik hastalıkların izlenmesi (gözyaşı sıvısındaki glikoz seviyesini ölçme).
- Anlık çeviri, bilgi görüntüleme veya navigasyon gibi dijital içeriklere erişim sağlama.
- Işık koşullarına otomatik uyum sağlayarak göz konforunu artırma.
- Güvenlik ve askeri amaçlar için veri aktarımı veya hedefleme desteği sunma.
- Sporcuların performans analizlerini takip etme ve geliştirme.
- Estetik amaçlarla iris desenini değiştirme veya özel efektler oluşturma.
Akıllı Mercek Ameliyatı Nasıl Yapılır?
Akıllı mercek ameliyatı, lokal anestezi altında gerçekleştirilen ve genellikle 15-30 dakika süren bir cerrahi işlemdir. Ameliyat sırasında, gözdeki doğal lens ultrasonik dalgalarla parçalanarak çıkarılır ve yerine hastanın görme kusurlarına uygun olarak seçilen akıllı mercek yerleştirilir. Bu mercek, kataraktın yanı sıra miyop, hipermetrop veya astigmat gibi diğer görme kusurlarını da düzeltir. Ameliyat, mikro cerrahi tekniklerle yapıldığı için minimal invazivdir ve genellikle hızlı bir iyileşme süreci sunar. Hastalar, işlemden birkaç saat sonra taburcu edilir ve birkaç gün içinde günlük hayatlarına dönebilir.
Sıkça Sorulan Sorular (SSS)
Akıllı Mercek Ameliyatı Kimler İçin Uygundur?
Akıllı mercek ameliyatı, katarakt, presbiyopi, miyop, hipermetropi veya astigmat gibi görme kusurlarından kurtulmak isteyen kişiler için uygundur. Göz yapısı ve genel sağlık durumu ameliyata uygun olan kişiler, gözlük veya kontakt lens ihtiyacını ortadan kaldırmak için bu prosedürü tercih edebilir.
Akıllı Mercek Ameliyatı Acı Verir Mi?
Ameliyat genellikle lokal anestezi ile yapılır ve hasta herhangi bir ağrı hissetmez. Prosedür sırasında yalnızca hafif bir baskı hissedilebilir. Ameliyat sonrasında da genellikle minimal rahatsızlık yaşanır.
Akıllı Merceklerin Kullanım Süresi Ne Kadardır?
Akıllı mercekler ömür boyu kullanılabilir. Bu lensler, yerleştirildikten sonra değiştirilmesi gerekmeyen dayanıklı malzemelerden yapılmıştır ve görme kalitesini uzun vadeli olarak artırır.
Akıllı Mercek Ameliyatından Sonra İyileşme Süreci Ne Kadardır?
İyileşme süreci genellikle hızlıdır ve hastalar birkaç gün içinde günlük aktivitelerine dönebilir. Ancak, tam görme keskinliği birkaç hafta içinde sağlanır. Doktorun önerdiği damlaların düzenli kullanımı ve dikkatli bakım önemlidir.
Akıllı Mercek Kullanmanın Faydaları Nelerdir?
Akıllı mercekler, gözlük ve kontakt lens ihtiyacını ortadan kaldırır, birden fazla görme kusurunu aynı anda düzeltebilir ve katarakt gibi sorunlardan tamamen kurtulmayı sağlar. Ayrıca, farklı mesafelerde net görüş sunarak yaşam kalitesini artırır.
Akıllı Merceklerin Riskleri Var Mıdır?
Bazı hastalar, ameliyat sonrası ilk dönemlerde ışık yansımaları veya parlamalar gibi görme şikayetleri yaşayabilir. Ancak bu etkiler genellikle zamanla azalır. Ayrıca, maliyeti geleneksel lenslere göre daha yüksek olabilir.
Akıllı Mercek Ameliyatı Kaç Saat Sürer?
Ameliyat genellikle 15-30 dakika arasında sürer. İşlem sırasında hasta uyanıktır ve lokal anestezi uygulanır. Ameliyattan kısa bir süre sonra hasta taburcu edilebilir.
Akıllı Mercekler Tüm Göz Kusurlarını Düzeltebilir Mi?
Akıllı mercekler birçok göz kusurunu düzeltebilir, ancak her hastanın göz yapısına göre sonuçlar değişebilir. Çok ileri astigmatizmalar veya başka göz hastalıkları olan kişilerde özel değerlendirmeler gerekebilir.
Akıllı Mercekler Çocuklarda Kullanılabilir Mi?
Akıllı mercekler genellikle katarakt gibi yaşa bağlı göz sorunları için tercih edilir. Çocuklarda kullanımı nadirdir ve belirli durumlarda göz doktorunun değerlendirmesine bağlıdır.
|
medical-article
|
Akıllı Mercek Nedir? Akıllı Mercek Kimlere Uygulanır?
|
Akut Pankreas İltihaplanması Nedir?
Akut pankreatit akut olarak, yani aniden oluşan bir pankreas iltihabıdır. Bu pankreas hücrelerinin hasar görmesine ve bu da geçici olarak bir işlev bozukluğuna neden olur. Akut pankreatit gelişimine bağlı olarak hayatı tehdit edebilir. İk farklı akut pankreatit tipi vardır:
- Akut ödematöz pankreatit
- Akut nekrotize edici pankreatit
Akut Ödematöz Pankreatit
Bu pankreas iltihabının hafif şeklini teşkil eder. Hastaların yaklaşık %85’i bu klinik görüntüye sahiptir. Burada pankreasın geçici bir hasarı söz konusu olur ve diğer organlar bundan çoğunlukla zarar görmezler. Kural gereği hastalar bu iltihaptan tamamen kurtulurlar. Burada pankreasta kalıcı hasarlar oluşmaz.
Akut Nekroz Edici Pankreatit
Pankreasın bu en ağır iltihabı hastaların yaklaşık %15’inde görülür. Burada pankreas dokusunun aniden, geniş kapsamlı bir hasarı söz konusu olur. Bu diğer organların işlevinin geçici kesintisi ile bir sepsise (kan zehirlenmesine) ve böylece akut hayati bir tehlikeye yol açabilir.
Yoğun bakımda bazen haftalarca veya aylarca tedavi gerekli olabilir. Doku tahribatının kapsamına bağlı olarak pankreasın kalıcı işlev bozukluğu söz konusu olabilir.
Akut Pankreas İltihabının Sonuçları
Sindirim enzimlerinin eksik üretimine dayalı sindirim bozuklukları ile insülinin az üretimine dayalı olarak gelişen Diabetes mellitus (şeker hastalığı) gibi pankreasın işlevsel hasarlarının yanı sıra daha sonra daha ayrıntılı açıklanacak olan psödokist oluşumu veya pankreas apseleri gibi sorunlar da ortaya çıkabilir.
Psödokist Oluşumu
Pankreasın doku hasarından dolayı (pankreasın kısımlarının ölümü) pankreas yol sisteminde yırtıklar oluşabilir. Açığa çıkan pankreas suyu yavaş yavaş pankreasın içinde veya etrafında toplanır. Pankreas suyunun bu birikimlerine psödokist denilir.
Psödokistler sıklıkla zaman içinde tedaviye gerek kalmadan yok olurlar, yani vücut tarafından spontane bir iyileşme gerçekleştirilir. Ancak gittikçe büyüyen ve nihayetinde mide bulantısına, kusmaya, ağrılara ve kilo kaybına neden olabilecek psödokistler de mevcuttur.
Aynı şekilde mide, ince veya kalın bağırsakta yemek lapasının pasajdan geçişi veya safra akışının çıkışı da engellenmiş olabilir. En nihayetinde psödokistlerin patlama ve içeriklerinin karın boşluğuna boşalma riski de mevcuttur.
Şikayetlere neden olan psödokistlerde çoğu zaman endoskopik bir müdahale veya bir ameliyat gerekli olur. Burada kist sıvısı ince bağırsağa aktarılır. Bu kistin doğrudan bağırsağa bağlanması yoluyla gerçekleşir, ki bu kist sıvısının bağırsağa akabilmesi için böylesi bir kiste bir bağırsak kısa yolunun uygulanması anlamına gelir.
Pankreas Apsesi
Bazen akut enfeksiyon baskısının azalmasından sonra pankreas çevresinde iltihap birikmesi görülebilir (pankreas apsesi). Bu tekrar tekrar ateş ataklarına neden olabilir. Çoğu zaman apsenin konumunu röntgen kontrolü (ultrason veya BT) ve lokal anestezi ile belirlemek ve küçük bir hortum (kateter) üzerinden tahliye etmek mümkün olur.
Bunun mümkün olmaması halinde bir ameliyat gerekli hale gelir. Buna ilave olarak çoğu zaman belirli bir süre antibiyotik tedavisi de gerekir.
Akut Pankreas İltihaplanmasının Nedenleri Nelerdir?
Batı Avrupa’da, böylece Almanya’da da safra taşları ve aşırı alkol tüketimi akut pankreas iltihaplarının %90’ınından sorumludur. Bunun yanı sıra safra taşları safra ve pankreasın safra kesesinden ortak çıkışlarının değiştirilmesi yoluyla akut pankreas iltihabına neden olabilir.
Diğer nedenler enfeksiyon hastalıkları, çeşitli ilaçlar, pankreas yollarında yanlış oluşumlar ve genetik bozukluklar olabilir.
Akut Pankreas İltihaplanmasının Belirtileri Nelerdir?
- Ani başlangıç
- Sıklıkla kemer şeklinde sırta yansıyan yoğun, soluk üst karın ağrıları
- Mide bulantısı, kusma
Akut Pankreatit Nasıl Tedavi Edilir?
Akut pankreatitin tedavisinde her şeyden önce hastanın şikayetleri göz önünde bulundurulur. Prensip olarak akut pankreatit bulunan her hasta bir hastanede gözlemlenmek ve tedavi görmek durumundadır.
Akut pankreatitin terapisinin en önemli temel unsurları ağrı tedavisi ve sıvı dengelenmesidir. Akut pankreatitin ağır bir şeklinin görülmesi durumunda hasta yoğun bakım ünitesine alınacaktır. Şikayet görüntüsüne ve diğer organların (örn. Akciğer, böbrek) işlev dışı kalmasına bağlı olarak kişilerin tedavisi burada devam eder.
Ağır akut pankreatitte bir ameliyat hastaların %20 ila %25’inde gerekli olur. İlerleyen gidişatta, diğerlerinin yanı sıra nekrotik dokunun enfeksiyonu durumunda bir drenaj yerleştirilmesi veya bir ameliyat dahi gerekli olabilir.
Burada karın açılır ve enfekte olan ve ölmüş pankreas kısımları alınır. Sonunda takip eden günlerde pankreasın etrafındaki alanın müteakip enfeksiyonları engellemek için yıkandığı birden fazla hortum yerleştirilir.
Bağırsağın yükünün hafifletilmesi için bazen hastanın iyileşmesinden sonra (kural gereği hastaneden tahliye edildikten yaklaşık 3 ay sonra) tekrar alınabilecek olan suni bir bağırsak çıkışı yerleştirilir. Akut şikayet görüntüsünün tedavisinin yanı sıra akut pankreatitin sebeplerinin tespit edilmesi gerekmektedir.
Akut pankreatitin oluşmasına bir safra yolu taşının sebep olması halinde mümkün mertebe erken safhada endoskopik retrograd kolanjiyopankeatografi (ERCP) vasıtasıyla bunun giderilmesine çalışılır. Daha sonra semptomsuz bir aralıkta safra kesesi alınır. Ayrıca alkol tüketimi de azaltılmalıdır.
|
medical-article
|
Akut Pankreatit Nedir? Akut Pankreatit Belirtileri ve Tedavisi
|
Akciğer Nodülü Nedir?
Akciğer nodülleri, akciğer grafisinde veya bilgisayarlı tomografi (BT) taramasında görülebilen yuvarlak, beyaz noktalar (küçük dokular) olarak görülen, 3 cm’den küçük kitleleridir.
Akciğer nodülleri genellikle iyi huylu oldukları için herhangi bir tedavi gerektirmezler. Eğer nodül uzun aralıklarla yapılan radyolojik incelemelerde aynı büyüklükte görülüyorsa, habis olma ihtimali çok düşüktür. Ancak yine de doktor tarafından yapılan takip ve taramalarla nodüllerin boyutu veya şekli belirli aralıklarla izlenmeli ve takip edilmelidir.
Akciğer nodüllerinin bazılarında büyüme ve şekil bozukluğuna bağlı olarak habis (kanser) olup olmadıklarını belirlemek için testler istenebilir. Genel olarak, 3 mm’den küçük nodüller iyi huylu olma eğilimindeyken, 20 mm ve daha büyük nodüllerin kötü huylu olma ihtimaline karşı daha gelişmiş yöntemlerle tetkik edilmesi uygun görülebilir.
Akciğer Nodülünün Belirtisi Nedir?
Akciğer nodüllerinin çok büyük bir kısmı herhangi bir belirti vermez. Göğüs bölgesinde başka nedenlerle yapılan görüntülemelerde tesadüfi olarak saptanırlar.
Akciğer Nodülleri Nasıl Teşhis Edilir?
Kötü huylu akciğer nodülleri, akciğerin kendi kanseri ya da vücudun başka yerinde bulunan bir kanserin akciğerlere metastaz (yayılan) yapması sonucu meydana gelirler.
İyi huylu akciğer nodülleri ise aşağıdaki sebeplerden dolayı da meydana gelebilir;
- Tüberküloz ve zaatüre gibi bakteriyel enfeksiyonlar
- Akciğerin mantar enfeksiyonları
- Akciğer kistleri ve abseler
- Hamartoma (hücre bozulması)
- Romatoid artrit (iltihaplı eklem romatizması), sarkoidoz gibi romatolojik hastalıklar
Akciğer grafisigörüntüsünde akciğer nodülü tespit edildiğinde, hekiminiz detaylı tıbbi öykünüzü sorgulayacak ve fizik muayene yapacaktır. Ardından, nodülün büyüklüğü, konumu ve görünümüne göre aşağıdaki bazı testler istenebilir:
Bilgisayarlı Tomografi (BT)
Akciğerlerde küçük boyutlu nodül görünümü tespit edilirse, BT taraması kullanarak genellikle iki yıllık bir süre için periyodik dönemlerde kontrol edilebilir. Bu süreç içinde nodülün büyüklüğü ya da karakteristik özellikleri değişmezse, muhtemelen iyi huyludur ve genel olarak başka bir tedaviye ihtiyaç duymaz.
Pozitron Emisyon Tomografisi (PET) Taraması
PET taraması, hastanın klinik bulguları, nodülün büyüklüğü ve diğer karakteristik özellikleri göz önünde bulundurulduğunda kötü huylu olması ihtimali olan nodüllerin değerlendirilmesinde kullanılabilir. PET taraması ayrıca vücudun geri kalan kısmında da kanser gibi, yüksek aktiviteye sahip dokuların olup olmadığını belirleyebilir.
Biyopsi
Yapılan BT taraması sonucunda nodül büyüklüğü, şekli veya görünümü nedeniyle şüpheli kabul edilirse, kötü huylu olup olmadığını belirlemek için biyopsi (küçük doku örneği) alınabilir.
Bronkoskopik Biyopsi
Eğer nodül hava yollarının yakınında ise, ağız veya burun yoluyla sokulan bir bronkoskopi (küçük bir kamera ile esnek bir tüp) kullanılarak parça alınabilir.
İğne Biyopsisi
Nodül, dışarıdan kolayca ulaşılabilecek, cilde yakın bir yerleşimdeyse, BT görüntülemesi altında iğne kullanarak nodülden örnekleme yapılabilir.
Biyopsi yöntemiyle alınan hücreler bir patalog tarafından incelenir ve hücrelerin kötü huylu olup olmadığına karar verilir. Patalog tarafından gelen bilgiler doğrultusunda tedavi yöntemleri belirlenir.
Akciğer Nodülleri Nasıl Tedavi Edilir?
Akciğer nodüllerine yaklaşım, nodülün özelliğine göre değişmektedir. İlk etapta iyi huylu olduğu düşünülen nodüller, periyodik olarak BT taraması ile izlenerek boyut veya şekil değişiklikleri takip edilebilir.
Eğer nodülün kötü huylu olduğu düşünülüyorsa, bu durum biyopsilerle de teyit edildikten sonra, öncelikle vücudun herhangi bir yerinde yayılıp yayılmadığını belirlenmelidir. Nodül, sadece akciğerde ise, ilk seçenek olarak cerrahi tedavi tavsiye edilebilir. Bu yüzden akciğer nodüllerinde erken teşhis, akciğer kanserlerinin tedavisinde çok yararlıdır.
Eğer nodüllerin kanser dokuları olduğu ve metastaz yaptığı (vücudun diğer bölgelerine yayıldığı) gösterilirse, radyasyon tedavisi, kemoterapi veya ikisinin bir kombinasyonu olan bir tedavi yöntemi önerilebilir.
Birimin Tüm İlgi Alanları
- Göğüs Cerrahisi
- Göğüs Hastalıkları
|
medical-article
|
Akciğer Nodülleri Nedir? Belirtileri ve Tedavi Yöntemleri | Acıbadem
|
- Aldosteron Nedir?
- Aldosteron Hormonu Ne İşe Yarar?
- Aldosteron Değeri Kaç Olmalı?
- Aldosteron Yüksekliği Ne Anlama Gelir?
- Aldosteron Düşüklüğü Ne Anlama Gelir?
- Aldosteron Hakkında Sıkça Sorulan Sorular
Aldosteron Nedir?
Aldosteron, adrenal bezlerden salgılanan ve vücuttaki sodyum, potasyum ve su dengesini düzenleyen bir steroid hormondur. Bu hormon, özellikle böbreklerdeki sodyum ve suyun geri emilimini artırarak kan basıncını düzenler. Aldosteron, renin-anjiyotensin-aldosteron sisteminin bir parçası olarak işlev görür ve bu sistem, vücut sıvılarının ve elektrolit dengesinin kontrolünü sağlar.
Aldosteronun vücutta sağladığı dengenin önemi büyüktür. Normal işlevi, elektrolitlerin ve sıvıların düzenlenmesi yoluyla kalp sağlığını ve genel metabolizmayı desteklemektedir. Aldosteron, böbreklerde sodyumun geri emilimini artırarak sıvı tutulmasına yol açar, böylece kan basıncını yükseltir. Aynı zamanda potasyumun atılımını teşvik ederek vücuttaki potasyum seviyelerini dengede tutar. Bu süreçler, vücutta yeterli sıvı ve elektrolit dengesinin sağlanmasına yardımcı olarak kan basıncını kontrol altında tutar.
Aldosteron Hormonu Ne İşe Yarar?
Aldosteron hormonu, vücutta önemli işlevler üstlenir ve özellikle böbreklerde sıvı dengesinin sağlanmasında ve kan basıncının düzenlenmesinde kritik rol oynar. Vücuttaki sodyum ve potasyum dengesini kontrol ederek, hücrelerin ve organların sağlıklı çalışmasına katkı sağlar. Bu hormon, su ve tuz dengesini ayarlayarak tansiyonu dengelemeye yardımcı olur. Aldosteronun bu etkileri, genel metabolizma üzerinde etkilidir. Aldosteronun işlevleri arasında aşağıdakiler yer alır:
- Sodyum ve su dengelemesi:Aldosteron, böbreklerde sodyumun geri emilimini artırarak suyun da tutulmasını sağlar. Bu durum, kan hacmini artırır ve dolayısıyla kan basıncını yükseltir.
- Potasyum seviyeleri:Vücuttaki potasyumun böbrekler aracılığıyla atılmasını teşvik eder. Bu, vücuttaki potasyum seviyelerinin dengede kalmasına yardımcı olur.
- Kan basıncının korunması:Aldosteronun düzenleyici etkisi, düşük tansiyonun önlenmesine ve yüksek tansiyonun kontrol edilmesine katkı sağlar.
Aldosteronun eksikliğiveya fazlalığı, vücutta birçok sağlık sorununa yol açabilir. Örneğin, aldosteron eksikliği, addison hastalığı gibi durumlarla ilişkilidir ve bu durum,düşük tansiyon, yorgunlukvepotasyumseviyelerinin artması gibi belirtilerle kendini gösterebilir.
Aldosteron Değeri Kaç Olmalı?
Aldosteron normal değerleri, yaşa, cinsiyete ve diğer faktörlere bağlı olarak değişkenlik gösterebilir. Ancak genel olarak, aldosteron seviyeleri belirli aralıklar içinde olmalıdır. Aldosteron testi genellikle kan örneği ile yapılır ve sonuçlar mikrolitre başına nanogram (ng/mL) cinsinden ifade edilir.
Aldosteron normal değerleri aşağıdaki gibidir:
- Yetişkinlerde:4-31 ng/dL arası normal kabul edilir.
- Çocuklarda:Normal aralık, genellikle 3-25 ng/dL arasında değişir.
Bu değerlerin dışında kalan sonuçlar, sağlık sorunlarının göstergesi olabilir ve bir doktor tarafından değerlendirilmelidir.Aldosteron yüksekliğigenellikle hipertansiyon, kalp hastalığı ve diğer metabolik bozukluklarla ilişkilidir.
Aldosteronun vücuttaki dengeleri koruma ve sağlık durumunu etkileyen önemli bir hormon olduğunu unutmamak gerekir. Bu hormonun normal düzeyde olması, genel sağlık için hayati önem taşımaktadır.
Aldosteron Yüksekliği Ne Anlama Gelir?
Aldosteron yüksekliği, vücuttaki aldosteron seviyelerinin normalin üzerinde olduğu bir durumu ifade eder. Bu durum, genellikle adrenal bezlerin aşırı aktivitesi ya da başka sağlık sorunları nedeniyle ortaya çıkar. Aldosteron yüksekliği, sıvı ve elektrolit dengesinin bozulmasına neden olabilir ve bunun sonucunda ciddi sağlık sorunları gelişebilir.
Aldosteron yüksekliği, vücuttakisodyumve suyun tutulmasını artırır, bu da kan basıncını yükseltir.Yüksek aldosteron seviyeleri, aynı zamanda potasyumun atılımını da artırarakhipokalemi (düşük potasyum seviyesi)sorunlarına yol açabilir. Bu nedenle, aldosteron seviyelerinin kontrol altında tutulması önemlidir.
Aldosteron Yüksekliği Belirtileri Nelerdir?
Aldosteron yüksekliği, vücutta sıvı ve elektrolit dengesinin bozulmasına neden olur. Bu durum, yüksek tansiyon, baş ağrısı, kas güçsüzlüğü, mide bulantısı ve kalp çarpıntısı gibi belirtilerle kendini gösterir. Bu belirtiler, hormonal dengenin bozulduğunun işareti olabilir ve bir sağlık uzmanına danışılmasını gerektirir.
Aldosteron yüksekliği, genellikle aşağıdaki belirtilerle kendini gösterir:
- Yüksek tansiyon:Aşırı aldosteron üretimi, kan basıncının yükselmesine neden olur.
- Baş ağrısı:Yüksek tansiyon nedeniyle sık sık baş ağrıları yaşanabilir.
- Kas güçsüzlüğü:Düşük potasyum seviyeleri, kaslarda zayıflık hissine yol açabilir.
- Mide bulantısı:Vücuttaki elektrolit dengesizliği, mide bulantısı gibi sindirim sorunlarına neden olabilir.
- Kalp çarpıntısı:Yüksek aldosteron seviyeleri, kalp ritim bozukluklarına yol açabilir.
Bu belirtiler, genellikle vücuttaki hormonal dengenin bozulduğunu gösterir. Bu nedenle, aldosteron yüksekliği şüphesi varsa, bir sağlık uzmanına danışmak önemlidir.
Aldosteron Düşüklüğü Ne Anlama Gelir?
Aldosteron düşüklüğü, vücuttaki aldosteron seviyelerinin normalin altında olduğu bir durumu ifade eder. Bu durum, adrenal bezlerin yeterince aldosteron üretmemesi sonucu ortaya çıkabilir.Aldosteron düşüklüğü, sıvı ve elektrolit dengesizliğine yol açarak, çeşitli sağlık sorunlarına neden olabilir. Özellikle addison hastalığı gibi bazı hastalıklar, aldosteron düşüklüğüne yol açabilir.
Aldosteron düşüklüğü, genellikle sodyum kaybı ve potasyum tutulumuyla sonuçlanır. Bu durum, vücuttaki sıvı dengesinin bozulmasına vedüşük tansiyongibi durumlara neden olabilir.
Aldosteron Düşüklüğü Belirtileri Nelerdir?
Aldosteron düşüklüğü, vücudun sıvı ve elektrolit dengesini etkiler. Düşük tansiyon, yorgunluk, baş dönmesi, mide bulantısı ve kas krampları gibi belirtilerle ortaya çıkabilir. Bu belirtiler, sağlık sorunlarının bir göstergesi olabileceğinden, bir sağlık uzmanına başvurmak önemlidir. Aldosteron seviyelerinin kontrol altında tutulması, sağlıklı bir yaşam için kritiktir.
Aldosteron düşüklüğü, aşağıdaki belirtilerle kendini gösterebilir:
- Düşük tansiyon:Vücutta yeterli sıvı ve elektrolit dengesinin olmaması, tansiyonun düşmesine yol açabilir.
- Yorgunluk:Elektrolit dengesizliği nedeniyle yorgunluk hissi artabilir.
- Baş dönmesi:Düşük tansiyon sonucu baş dönmesi gibi durumlar meydana gelebilir.
- Mide bulantısı ve kusma:Vücuttaki dengesizlik,mide bulantısıve kusma gibi sindirim sorunlarına yol açabilir.
- Kas krampları:Düşük potasyum seviyeleri, kas kramplarına neden olabilir.
Aldosteron düşüklüğü, sağlığı olumsuz etkileyen ciddi bir durumdur. Eğer bu belirtilerle karşılaşırsanız, bir sağlık uzmanına başvurmak ve gerekli testleri yaptırmak önemlidir. Aldosteron seviyelerinin kontrol altında tutulması, sağlıklı bir yaşam sürdürmek için kritik öneme sahiptir.
Aldosteron Hakkında Sıkça Sorulan Sorular
Aldosteron nedir?
Aldosteron, adrenal bezlerden salgılanan ve vücuttaki sodyum, potasyum ve su dengesini düzenleyen bir steroid hormondur. Kan basıncını kontrol etmeye yardımcı olur.
Aldosteronun görevi nedir?
Aldosteron, böbreklerde sodyum ve suyun geri emilimini artırarak kan basıncını düzenler. Aynı zamanda potasyumun atılımını teşvik ederek elektrolit dengesini sağlar.
Aldosteron yüksekliği ne anlama gelir?
Aldosteron yüksekliği, vücuttaki aldosteron seviyelerinin normalin üzerinde olduğu bir durumu ifade eder ve genellikle yüksek tansiyon, baş ağrısı ve kas güçsüzlüğü gibi belirtilerle kendini gösterir.
Aldosteron düşüklüğü ne anlama gelir?
Aldosteron düşüklüğü, vücuttaki aldosteron seviyelerinin normalin altında olmasıdır. Bu durum, düşük tansiyon, yorgunluk ve baş dönmesi gibi belirtilere yol açabilir.
Aldosteron normal değerleri nelerdir?
Aldosteron normal değerleri, yetişkinlerde genellikle 4-31 ng/dL arasında değişirken, çocuklarda 3-25 ng/dL arasında olmalıdır. Bu değerler, yaşa ve cinsiyete göre değişiklik gösterebilir.
Aldosteron testi nasıl yapılır?
Aldosteron testi genellikle bir kan örneği ile yapılır. Test sonuçları, mikrolitre başına nanogram (ng/mL) cinsinden ifade edilir ve hormonal dengenin değerlendirilmesinde kullanılır.
Aldosteron yüksekliği tedavi yöntemleri nelerdir?
Aldosteron yüksekliği tedavisinde, altta yatan nedenin belirlenmesi önemlidir. İlaç tedavisi, yaşam tarzı değişiklikleri ve gerektiğinde cerrahi müdahale gibi yöntemler uygulanabilir. Tedavi süreci, bir sağlık uzmanı tarafından belirlenmelidir.
|
medical-article
|
Aldosteron Nedir? Aldesteron Hormonu Ne İşe Yarar?
|
- Alt Solunum Yolu Enfeksiyonu Nedir?
- Alt Solunum Yolu Hastalıkları Nelerdir?
- Alt Solunum Yolu Enfeksiyonu Belirtileri
- Alt Solunum Yolu Enfeksiyonu Nedenleri
- Alt Solunum Yolu Enfeksiyonu Tanısı
- Alt Solunum Yolu Enfeksiyonu İçin Hangi Doktora Gidilmelidir?
- Alt Solunum Yolu Enfeksiyonu Tedavisi
- Alt Solunum Yolu Enfeksiyonuna Ne İyi Gelir?
Alt Solunum Yolu Enfeksiyonu Nedir?
Alt solunum yolları gırtlak, soluk borusu ve akciğerlerden oluşan kısımdır. Alt solunum yolu enfeksiyonu, solunum sisteminin alt kısmında yer alan organları etkileyen genellikle viral veya bakteriyel kaynaklı olan ve çeşitli semptomlarla kendini gösteren enfeksiyonlardır.
Alt solunum yolu enfeksiyonları, nefes borusu olarak da adlandırılan trakeayı, bronşları, bronşiolleri ve ucunda yer alan alveol keselerini de etkileyebilir. Bu enfeksiyonlar, sonbahar ve kış mevsimlerinde daha sık görülür ve genellikle hafif geçer. Ancak bazı durumlarda bir doktora görünmeyi de gerektirebilir.
Alt Solunum Yolu Hastalıkları Nelerdir?
Akut alt solunum yolu enfeksiyonunun sebep olduğu hastalıklar arasında bronşiolit, akut bronşit, pnömoni (zatürre) ve tüberküloz (verem) yer alır. Bu hastalıklar şu şekilde açıklanabilir:
Bronşiolit: Genellikle 2 yaş altı çocuklarda görülen bronşiolit, akciğerlerin küçük hava yollarında tıkanıklığa yol açabilen iltihabi bir hastalıktır. Bu hastalığın görülme sıklığı mevsimlere göre değişebilir. Ancak kış mevsiminde ve bahar aylarında daha sık görülen bir hastalıktır. Bronşiolit ilk başta hapşırma ve burun akıntısı gibi hafif belirtilerle kendini gösterebilir. Ancak daha ciddi semptomların görüldüğü ağır bronşiolitler hastaneye gitmeyi gerektirebilir. Sıklıkla viral patojenlerin sebep olduğu bu hastalıkta Respiratuvar Sinsisyal Virüs (RSV), olguların %50'sinden sorumlu etkendir. Parainfluenza virüsleri, adenovirüs ve mikoplazma da diğer sorumlu ajanlar arasında sayılabilir. Bu hastalık erkek çocuklarda daha sık görülür.
Bronşit: Akciğerlerde hava sirkülasyonunu sağlayan bronşların iltihaplanmasıyla ortaya çıkan bir hastalıktır. Genellikle kış mevsiminde daha sık görülen bu hastalığın akut bronşit ve kronik bronşit olmak üzere iki çeşidi vardır. Akut bronşit genel olarak soğuk algınlığını takiben meydana gelir. Ancak grip ve kızamık gibi hastalıklardan sonra da görülebilir. Akut bronşitin etkenleri arasında rinovirüs, koronavirüs, adenovirüs, influenza, parainfluenza virüsleri gibi solunum yolları virüsleri yer alır. Bunların dışında bazı kimyasal maddeler ve zehirli gazların solunması da akut bronşit iltihabına sebep olabilir. Akut bronşiti etkileyen faktörler arasında ani hava değişimleri, hava kirliliği, soğuk ve kuru hava da vardır. Kronik bronşit de sigara kullanımı ve kirli havaya bağlı gelişen daha ciddi bir hastalıktır. Genellikle en az 2 ya da 3 ay süren öksürük ve balgamla değerlendirilir. Hastalık akut bronşitle benzer belirtiler gösterse de bazı semptomlar nedeniyle akut bronşitten ayrılır. Kaslarda güç kaybı, kilo kaybı, ayak bileklerinde şişlik, gece yatarken tıkanıklık ve öksürükte artış, soğuk havalarda öksürükte artma, sigara dumanı bulunan ortamlarda ve egzersiz sırasında kötüleşen öksürük; kronik bronşiti akut bronşitten ayıran semptomlardır.
Pnömoni (Zatürre): Akciğerlerden birinde veya her ikisinde iltihaplanmaya sebep olan bir enfeksiyondur. Bakteriler, virüsler ve mantar enfeksiyonları bu hastalığa sebep olabilir.Zatürrebelirtileri hafif veya şiddetli olarak gerçekleşebilir. Üşüme ve titreme, yüksek ateş, devam eden veya kötüleşen balgamlı öksürük, nefes alırken veya öksürürken göğüs ağrısı, sıradan aktiviteler sırasında nefes darlığı, soğuk algınlığı veya gripten sonra kötü hissetmek zatürrenin belirtileri arasındadır. Bu belirtiler acil tıbbi müdahale gerektirir.
Tüberküloz (Verem): Genellikle akciğerleri etkileyen ve bir tür bakterinin sebep olduğu bulaşıcı bir hastalıktır.Tüberkülozönlenebilir ve tedavi edilebilir. Vereme yakalanan ancak henüz hasta olmayan kişiler hastalığı başkalarına bulaştıramaz. Verem genellikle antibiyotiklerle tedavi edilebilir bir hastalık olmasına rağmen tedavi edilmemesi durumunda ölümcül olabilir. Diyabet, zayıf bağışıklık sistemi, yetersiz beslenme ve tütün kullanımı kişinin hastalığa yakalanma riskini artırabilir. Verem belirtileri arasında ateş, gece terlemeleri, uzun süreli bazen kanlı öksürük, tükenmişlik, kilo kaybı, göğüs ağrısı ve zayıflık yer alır.
Alt Solunum Yolu Enfeksiyonu Belirtileri
Alt solunum yolu enfeksiyonu belirtileri şu şekilde olabilir:
- Düşük ateş,
- Burun akıntısı,
- Burun tıkanıklığı,
- Hafif baş ağrısı,
- Boğaz ağrısı,
- Kuru öksürük.
Alt solunum yolu enfeksiyonları hafif seyredebilir ve soğuk algınlığına benzer semptomlar gösterir. Bazı durumlarda alt solunum yolu enfeksiyonu tedavisi evde yapılabilir. Ancak bazı kişilerde bu durum daha şiddetli bir hâle gelebilir ve hastaneye gitmeyi gerektirebilir.
Şiddetli durumlarda görülen belirtiler şu şekildedir:
- Ateş,
- Hırıltı,
- Şiddetli öksürük,
- Oksijen eksikliğine bağlı olarak cildin maviye dönmesi,
- Hızlı nefes alma veya nefes almada güçlük,
- Göğüste ağrı veya sıkışma.
Alt Solunum Yolu Enfeksiyonu Nedenleri
Alt solunum yolu enfeksiyonların birçok farklı nedeni vardır. Bunlar şu şekilde sıralanabilir:
- Virüsler,
- Bakteriler,
- Mantarlar,
- Toz, sigara dumanı ve hava kirliliği gibi çevresel faktörler,
- Bağışıklık sistemi, hijyen alışkanlıkları ya da yaşam tarzı gibi kişisel faktörler.
Alt Solunum Yolu Enfeksiyonu Tanısı
Alt solunum yolu enfeksiyonu tanısı için genellikle doktor fiziksel muayene yapar. Muayene sırasında hastanın belirtilerini sorar ve varsa anormal nefes seslerini dinler. Ancak hastalığın tanısı fiziksel muayenenin yanı sıra bazı testlerle de konabilir.
Bu testler şu şekildedir:
- Balgam Testi: Mukus örneği alınarak bakteri olup olmadığı incelenir.
- Plevral Sıvı Kültürü: Kaburgaların arasına iğne sokulur. Test yapılması için akciğer ve göğüs duvarı arasından sıvı alınır.
- Bronkoskopi: Hava yoluna ucunda ışık ve kamera bulunan ince ve esnek bir tüp olan bronkoskop yerleştirilerek tıkanıklıklar kontrol edilir ve test için örnek çıkarılır.
- Bilgisayarlı Tomografi Taraması (BT): Göğüs boşluğunun ayrıntılı kesitsel görüntülerini üretmek için kullanılır.
- Tüberkülin Cilt Testi: Cilt altına az miktarda tüberküloz antijeni enjekte edilir. Testte kırmızı bir çıkıntı belirirse tüberküloza maruz kalındığı ortaya çıkar.
- Tepe Akış Ölçer: Ne kadar sert nefes verilebildiğini ölçen bu cihaz, durumu takip etmek evde de kullanılabilir.
- Spirometri: Bronş tüplerinin ne kadar iltihaplandığını ve daraldığını tahmin etmek için solunan havanın miktarını ve hızını ölçer.
- Göğüs Röntgeni: Solunum yolunda zatürre ve diğer tıkanıklıkların varlığını tespit etmeye yarar.
- Nabız Oksimetresi: Parmağa takılan bir sensör aracılığıyla kandaki oksijen miktarını ölçer.
- Arteriyel Kan Gazı: Kandaki oksijen ve karbondioksit miktarını kontrol eder ve kanın asitliğini ölçer.
Alt Solunum Yolu Enfeksiyonu İçin Hangi Doktora Gidilmelidir?
Alt solunum yolu enfeksiyonu için göğüs hastalıkları birimindeki doktorlara gidilmelidir.
Alt Solunum Yolu Enfeksiyonu Tedavisi
Alt solunum yolu enfeksiyonları bakteriyel ya da viral nedenlere bağlı olarak ortaya çıkar. Tedavi hastalığın etkenine göre planlanır.
Viral sebeplere bağlı alt solunum yolu enfeksiyonlarında antibiyotik kullanılmaz. Hastalık dinlenme ve öksürük, balgam ya da ateş için verilen ilaçlarla tedavi edilir. Kişinin hastalığı ilerlerse hastaneye yatış gerekebilir. Hastalığın gidişatına göre tedaviye antiviral ilaçlar, bakterilerin enfeksiyonunu önlemek için antibiyotikler ve steroidler eklenebilir.
Bakteriyel sebeplere bağlı alt solunum yolu enfeksiyonlarında ilk tercih genellikle antibiyotik olur. Hastanın yaşına, genel durumuna ve kronik hastalık öyküsüne bakılır. Gerekli durumlarda bazı hastaların hastaneye yatışı istenebilir.
Alt Solunum Yolu Enfeksiyonuna Ne İyi Gelir?
Alt solunum yolu enfeksiyonuna iyi gelen bazı noktalar ve enfeksiyonu önleme yolları şu şekilde sıralanabilir:
- Bol sıvı tüketimi,
- Dinlenmek,
- Sigara içmemek ve içilen ortamdan uzak durmak,
- Bağışıklığı güçlendiren sağlıklı bir yaşam tarzı benimsemek (dengeli beslenmek, düzenli egzersiz yapmak, stresten uzak durmak gibi),
- Grip ve pnömoni aşılarını düzenli olarak yaptırmak,
- Kişisel hijyen kurallarına dikkat etmek (Eller sık sık sabun ve suyla en az 20 saniye boyunca yıkanmalı),
- Maske takmak ve sosyal mesafe kurallarına uymak,
- Hastalık belirtilerini gösteren kişilerden uzak durmak.
Enfeksiyonlardan korunmak için birtakım önlemler alınması ve bazı yaşam tarzı değişiklikleri yapılması oldukça önemlidir.
|
medical-article
|
Alt Solunum Yolları Enfeksiyonu Nedir, Belirtileri ve Tedavisi
|
- Akdeniz Ateşi (FMF) Nedir?
- FMF Hastalığı Neden Olur?
- FMF Hastalığı Belirtileri Nelerdir?
- Ailevi Akdeniz Ateşi Hangi Hastalıklara Yol Açar?
- FMF Hastalığına Ne İyi Gelir?
- FMF Hastalığı Nasıl Tedavi Edilir?
- FMF Hastalığı Hakkında Sık Sorulan Sorular
Akdeniz Ateşi (FMF) Nedir?
FMF Hastalığı Neden Olur?
FMF’nin Genetik Sebepleri
Pyrin ve MEFV Gen Mutasyonları
FMF’nin Kalıtsal Geçişi
FMF Hastalığı Belirtileri Nelerdir?
Yaygın FMF Belirtileri
Çocuklarda ve Yetişkinlerde FMF Belirtileri
Atakların Özellikleri ve Süresi
FMF'nin Eklem, Göğüs ve Karın Ağrıları
Deri Döküntüleri ve Diğer Belirtiler
Ailevi Akdeniz Ateşi Hangi Hastalıklara Yol Açar?
Amiloidoz ve Böbrek Hasarı
Kadınlarda Kısırlık
Eklem Ağrıları ve Artrit
FMF’nin Uzun Dönem Etkileri
FMF Hastalığına Ne İyi Gelir?
Tanı Koyma Süreci ve Kriterler
Genetik Testler ve Laboratuvar Analizleri
Tanıda Kullanılan Belirteçler ve Testler
FMF Hastalığı Nasıl Tedavi Edilir?
İlaç Tedavisi ve Kullanılan İlaçlar
Diğer Enflamasyonu Önleyici İlaçlar
Diyet ve Yaşam Tarzı Önerileri
FMF Hastalığı Hakkında Sık Sorulan Sorular
FMF nedir?
FMF, periyodik ateş sendromlarına yol açan bir hastalık grubuna ait kalıtsal ve nadir bir durumdur. Diğer hastalıklarda olduğu gibi, FMF de ataklara veya alevlenmelere neden olabilen bir otoinflamatuar durumdur.
FMF’ye neden olan şeyler nelerdir?
FMF, pyrin adı verilen bir proteini kodlayan MEFV geninin kalıtsal mutasyonundan kaynaklanan genetik bir hastalıktır. Bu, vücudun bağışıklık sisteminin bir parçası olan bir protein olan interlökin-1 betanın aşırı üretimine yol açar. Vücutta çok fazla bulunması iltihaplanmaya ve FMF'nin diğer semptomlarına yol açabilir.
FMF tedavisi var mı?
FMF hastalığının kesin bir tedavisi yoktur; ancak sürekli tedaviyle FMF'li çocuklarda semptomlarda iyileşme görülebilir.
FMF bulaşıcı mı?
FMF bulaşıcı değildir. Kalıtsal bir hastalıktır, yani aile üyelerinden geçebilir, ancak hastalık kendi başına da ortaya çıkabilir. Stres, viral hastalık ve yoğun fiziksel aktivite gibi bazı faktörlerin FMF alevlenmelerini tetiklediği düşünülmektedir.
FMF hastası çocuğumun durumu ne olacak?
FMF çocuktan çocuğa değişebilir bir durumdur. Bazı hastalarda tedavi edilmeyen FMF böbreklerde protein birikmesine yol açabilir ve bu da böbrek hasarına ve/veya yetmezliğine neden olabilir. Bu nedenle çocuğunuzun FMF semptomlarını takip etmeli ve olası hastalık tetikleyicilerini bildiğinizden emin olmalısınız.
FMF hastalığı nasıl anlaşılır?
FMF hastalığı, tekrarlayan ateş, karın ağrısı, eklem ağrıları ve göğüs ağrısı gibi semptomlarla kendini gösterebilir. Tanı koymak için bu belirtilerle birlikte genetik testler ve kan testleri kullanılır. Kan testlerinde, ataklar sırasında inflamasyon belirteçleri olan C-reaktif protein (CRP) ve sedimentasyon hızının yükselmesi gözlemlenebilir. Genetik testler ise FMF hastalığına neden olan MEFV genindeki mutasyonları tespit etmek için kullanılır.
FMF hastalığı ölümcül müdür?
FMF hastalığı ölüm riski olan bir hastalık olarak genellikle nitelendirilmez, ancak tedavi edilmediğinde ciddi hasarlara yol açar. Bunların en önemlisi böbreklerde oluşan hasardır ve böbrek yetmezliğine neden olabilir. Uygun ilaç tedavileri ile bu sağlık sorunlarının oluşması engellenebilir.
FMF tedavisi ne kadar sürer?
FMF tedavisi genellikle ömür boyu devam eder. Hastalığın kontrol altında tutulması ve hayat boyu bir tedavi planlanması gerekir. Tedavi sürecinde bazı yaygın ilaçlar kullanılır. Bu ilaçlar sayesinde atakların sıklığı ve şiddeti azaltılabilir. Tedaviye ne kadar erken başlanırsa, hastalığın yol açabileceği sorunlar da o kadar iyi yönetilebilir.
FMF ciddi bir hastalık mı?
FMF, uygun tedavi edilmediğinde ciddi sağlık sorunlarına yol açabilen bir hastalıktır. Bunların en kötüsü böbrek yetmezliğidir. Kadınlarda kısırlık, eklem ağrıları ve artrit gibi hastalıklar da kendisini gösterebilir.
FMF hastalığı nasıl geçer?
FMF hastalığı genetik bir hastalıktır ve tamamen tedavi edilmesi mümkün değildir. Ancak düzeni kullanılacak ilaçlarla hastalığın semptomları kontrol altına alabilir ve atakların sıklığı azaltılabilir. Tedaviye düzenli olarak devam edilmesi daha az ataklar yaşayan hastalar rahat edebilir.
FMF atağı nasıl anlaşılır?
FMF atağı sırasında genellikle ani başlayan ve çok şiddetli bir ateş görülür. Bu ateşe şiddetli karın ağrısı, göğüs ağrısı ve eklem ağrısı eşlik eder. Ataklar birkaç saat ya da birkaç gün sürebilir. Çoğunlukla kendiliğinden geçebilir. Atak sırasında halsizlik ve yorgunluk görülür.
FMF hastalığı olanlar ne yememeli?
FMF hastalarının iltihaplanmayı artıracak gıdalardan uzak durması gerekmektedir. İşlenmiş gıdalar, şekerli yiyecekler ve trans yağlar tavsiye edilmez. Bu besinler yerine taze meyve ve sebzelerden oluşan sağlıklı bir diyet daha iyi olabilir. Ayrıca, tuz tüketimini sınırlamak böbrek sağlığını korumak açısından önemlidir. Omega-3 yağ asitleri bakımından zengin olan balık ve ceviz gibi gıdalar, anti-enflamatuar etkileri nedeniyle diyetlerine eklenmelidir.
Ailevi Akdeniz Ateşi hastalığının günlük yaşam üzerinde etkileri nasıldır?
Ailevi Akdeniz Ateşi hastalığı, tekrarlayan ataklar nedeniyle hastaların günlük yaşamını zorlaştırabilir. Bu ataklar nedeniyle iş ve okul hayatında kesintiler olabilir, sosyal faaliyetlere katılım zorlaşabilir. Ayrıca ataklar sırasında yaşanan ağrı ve yorgunluk hayatı olumsuz etkileyebilir.
Ailevi Akdeniz Ateşi hastalığı Türkiye’de ne kadar yaygındır?
Ailevi Akdeniz Ateşi, özellikle Akdeniz kökenli toplumlarda çok yaygındır. Türkiye de bu hastalığın en sık görüldüğü ülkelerden biridir. Türkiye’nin yanı sıra, özellikle Yahudi, Arap, Ermeni ve Türk toplulukları arasında daha yüksek hastalık oranları görülebilir. Hastalığın yaygınlığı, akraba evliliklerinin sık olduğu bölgelerde daha da artmaktadır. Genetik testlerin yaygınlaşması, hastalığın tanısını ve yönetimini kolaylaştırır.
Ailevi Akdeniz Ateşi hastaları ateş ataklarını azaltmak için neler yapabilirler?
Ailevi Akdeniz Ateşi hastaları, düzenli olarak ilaç kullanarak ateş ataklarının sıklığını ve şiddetini azaltabilirler. Ayrıca, stres, enfeksiyonlar ve aşırı fiziksel efordan kaçınmak da atakların tetiklenmesine yardımcı olur. Sağlıklı bir diyet ve yaşam tarzı benimsemek vücudun genel sağlığını destekler ve hastalığın yönetimine yardımcı olur. Düzenli doktor kontrolleriyle ilaç tedavisinin dozunu ayarlamak gerekmektedir.
Ailevi Akdeniz Ateşi’ne hangi bölüm bakar?
Ailevi Akdeniz Ateşi hastalığının tanı ve tedavisi genellikle romatoloji bölümü tarafından yapılır. Romatologlar bu hastalıkların yönetimini yapan doktorlardır ve FMF hastalarının takibi de genellikle bu bölümde yapılır. Nefroloji gibi diğer uzmanlık alanlarından da destek alınabilir. Multidisipliner bir yaklaşım, hastaların tedavi sürecini optimize etmek için önemlidir.
Ailevi Akdeniz Ateşi ilerlerse ne olur?
Ailevi Akdeniz Ateşi tedavi edilmediğinde ilerleyebilir, eklem ve damar sağlığını olumsuz etkileyebilir. Hastalık ilerledikçe böbrek yetmezliği görülebilir.
Akdeniz Ateşi hastalığını ne tetikler?
Akdeniz Ateşi hastalığının sonuçları günlük hayatta yaşanan olumsuz faktörlerle artabilir. Stres, enfeksiyonlar, aşırı fiziksel efor ve bazı diyet alışkanlıkları hastalığın alevlenmesine yol açar. Ayrıca, hava değişiklikleri ve hormonal dalgalanmalar da atakları tetikleyebilir. Hastalığın genetik yapısı nedeniyle her hastada farklı durum meydana gelebilir. Örneğin, bir hastada strese bağlı olarak FMF tetiklenebilirken, diğerinde etkili olmayabilir.
Birimin Tüm İlgi Alanları
- Romatoloji
|
medical-article
|
Akdeniz Ateşi (FMF) Hastalığı Nedir? FMF Belirtileri ve FMF Tedavisi
|
- Amino Asit Nedir?
- Amino Asitlerin Vücuttaki Rolü
- Amino Asitlerin Faydaları Nelerdir?
- Amino Asit Eksikliği Belirtileri
- Amino Asit Kaynakları
Amino Asit Nedir?
Amino asitler kimyada hem amin hem karboksil fonksiyonel grupları içeren bir molekül olarak tanımlanır. Vücuttaki fonksiyonların düzgün işleyebilmesi için 20 farklı amino asit türüne ihtiyaç vardır. Bu amino asit türlerinden bazıları vücut tarafından üretilir, bazılarıysa beslenme yoluyla dışarıdan alınabilir.
Her bir proteinin kendine özgü amino asit dizilimi bulunur. Bu nedenle proteinler bir nevi uzun amino asit zincirleri olarak da tanımlanır. Ayrıca proteinler vücut tarafından sindirilerek amino asitlere bölünür. Proteinlerin yapısında yerleşik olan bu amino asit türleri proteinojenik amino asitler olarak isimlendirilir.
Amino asitler, protein yapımının dışında diğer yaşamsal fonksiyonlar üzerinde de etkilidir. Hücre yenilenmesi, nörotransmiter ve hormon sentezi amino asitlerin rol oynadığı önemli noktaların başında gelir.
Amino Asitlerin Vücuttaki Rolü
Amino asit türlerinin vücutta birbirinden farklı işlevleri bulunur. Temel görevi olan protein üretimi dışında amino asitlerin vücuttaki rolü şu şekilde sıralanabilir:
- Bağışıklık sisteminin korunması ve güçlendirilmesi,
- Hormon üretiminin kontrolünün sağlanması,
- Damar ve kalp sisteminin düzenlenmesi,
- Kasların sentezi,
- Kemik ve hücre yapısının kontrol edilmesi,
- Hücre onarımının desteklenmesi,
- Beyinden gelen sinyallerin iletilmesi,
- Besinlerin taşınması ve depolanması.
Tüm bunların dışında amino asitler gerek duyulduğunda enerji üretimine de katkıda bulunur ve vücuda enerji sağlar.
Esansiyel ve Non-Esansiyel Amino Asitler
Esansiyel amino asitler, vücut tarafından üretilmeyen ve vücuda beslenme yoluyla alınan amino asitlerdir. Bu amino asitler vücuda kırmızı et, balık, tavuk ve yumurta gibi çeşitli besinlerin tüketilmesiyle alınır. Esansiyel amino asitleri ve bunların bazı görevlerini şu şekilde sıralayabiliriz:
İzolösin: Hemoglobin sentezi için gerekli olan izolösin, kırmızı kan hücrelerinde oksijen bağlayan bir moleküldür. İzolösin aynı zamanda vücutta kas metabolizmasına katılır. Bağışıklık sisteminde ve enerji dengesinin korunmasında rol oynar.
Histidin: Beyin için önemli kimyasal maddelerden biri olan histaminin sentezinde görev alır. Dokuların onarımına ve kan hücrelerinin üretimine destek olur. Sindirimde, bağışıklık sisteminde, uyku ve cinsel fonksiyonlarda önemli rollere sahiptir.
Lizin: İmmün sistem fonksiyonlarında, enerji ve hormon üretiminde birtakım görevler üstlenir. Bağışıklık sistemi açısından önemli olan lizin; kemiklerin korunması, kas büyümesi, enzim ve antikorların düzenlenmesinde de etkili olur.
Lösin: Proteinlerin yapısında en çok yer alan amino asit türüdür. Vücudun büyüme hormonları üretmesine destek olan lösin, kas dokusunun ve kemiklerin büyümesinde görev alır. Lösin ayrıca yaraların iyileşmesi ve kan şekeri dengesinin korunmasında da etkilidir. Yetişkinlerde azot (nitrojen) dengesini düzenleyen mekanizmalarda da rol alır.
Metiyonin: Selenyum ve çinko minerallerinin vücutta emilebilmesi için gereklidir. Detoksifikasyon reaksiyonlarında, doku metabolizmasında ve dokuların büyümesinde etkin bir rol oynar. Bu yönüyle cilt ve saç sağlığı üzerinde de olumlu etkilere sahiptir.
Treonin: Bağışıklık sisteminde ve yağ metabolizmasında önemli görevlere sahiptir. Hazımsızlığın giderilmesine yardımcı olur. Treonin aynı zamanda elastinin, diş minesinin ve kolajenin bir bileşenidir. Bu nedenle sağlıklı bir cilt ve dişler için gereklidir.
Triptofan: Serotonin üretiminde ve nitrojen dengesinin korunmasında görev alır. Bu nedenle duygu durumuna ve uykunun düzenlenmesine doğrudan etki eder.
Valin: Kas metabolizmasında, doku onarımı ve yenilenmesinde önemli görevlere sahiptir. Valin aynı zamanda sakin kalmaya ve odaklanmaya da yardımcı olur.
Fenilalanin: Norepinefrin, dopaminin ve epinefrin gibi beynin kimyasal habercileri olan nörotransmiterlerin öncül maddesidir. Ayrıca fenilalanin, esansiyel olmayan amino asitlerin üretilmesinde görev üstlenir. Enzim ve proteinlerin yapısında da tamamlayıcı rol oynar.
Non-esansiyel amino asitler yani esansiyel olmayan amino asitler de vücut tarafından üretilir. Bu nitelikteki amino asitler de şu şekilde sıralanabilir:
- Glisin,
- Alanin,
- Arginin,
- Prolin,
- Serin,
- Glutamin,
- Glutamik asit,
- Asparajin,
- Aspartik asit,
- Sistein,
- Trozin.
Travma, stres, hamilelik ya da herhangi bir hastalık durumunda vücudun amino asit tüketimi artar. Bu durumda vücut gereksinim duyduğu miktarda amino asit üretemez. Vücudun amino asit ihtiyacını karşılamak için normalde esansiyel olmayan bazı amino asitler, yarı esansiyel amino asit adını alır.
Bu amino asitler şu şekilde sıralanabilir:
- Glutamin,
- Arginin,
- Sistein,
- Tirozin,
- Prolin,
- Serin,
- Glisin.
Özelikle arginin kanser ve travma gibi ciddi rahatsızlıklarda esansiyel amino asit olarak kabul görür. Fetüsün büyümesi ve gelişmesi için önemli olan glisin de hamilelik döneminde esansiyel amino asit olarak ele alınır.
Amino Asitlerin Faydaları Nelerdir?
Vücutta üstlendiği kritik görevlerin dışında amino asitlerin sağlık açısından birçok yararı bulunur. Bu çerçevede amino asitlerin bazı faydaları şu şekilde sıralanabilir:
- Diyete amino asit desteği ilave etmek yağ yakma olasılığını artırıp karın yağlarının erimesine yardımcı olabilir.
- Sinir sistemini korur.
- Antikorların çoğu amino asitlerden meydana gelir. Böylelikle bağışıklık sistemini güçlendirerek vücudun hastalıklara karşı direnç kazanmasını sağlar.
- Yaraların iyileşmesine destek olur.
- Yoğun ve ağır egzersizlerin ardından meydana gelebilecek kas kayıplarının önüne geçer. Aynı zamanda egzersiz yorgunluğunu azalttığı gibi sağladığı enerji üretimiyle performansın artmasına da yardımcı olur.
- Ruh hâli üzerinde pozitif bir etkisi bulunur.
- Ameliyat sonrasında iyileşmeye yardımcı olur.
- Enfeksiyon riskini azaltır.
- Kasların gelişmesine ve güçlenmesine destek olur.
- Kan şekerinin düzenlenmesinde etkin bir rol alır.
- Cildin sağlıklı görünmesini sağlar ve nem seviyesini düzenler.
- Karaciğer fonksiyonlarını iyileştirebilir.
Amino Asit Eksikliği Belirtileri
Amino asitler vücudun işleyişinde önemli görevler üstlendiğinden amino asitlerin eksikliğinde belirgin semptomlar görülebilir. Bu semptomlar amino asit türüne göre de farklılık gösterir. Amino asit eksikliğinde meydana gelebilecek semptomlar şu şekilde sıralanabilir:
- Çocuklarda yavaş büyümeye yol açabilir.
- Bağışıklık ve sindirim sistemi olumsuz etkilenebilir.
- Saç ve cilt sağlığı bozulabilir. Saç ve deri döküntüleri oluşabilir.
- Anemiye sebebiyet verebilir.
- Stres ve kaygı oluşmasına zemin hazırlayabilir.
- Uyku düzenini ve zihinsel işlevleri olumsuz etkiler.
- Kas erimesine neden olabilir.
- Yorgunluğa yol açabilir.
- Egzamaya sebep olabilir.
- Karaciğer fonksiyonları sekteye uğrayabilir.
- Tiroit bozukluğu oluşabilir.
- Kan şekeri seviyeleri dalgalanabilir.
Amino asit eksikliğinin en önemli sonucu proteinlerin işleyişinin bozulmasıdır. Protein işleyişinin bozulması sonucu bireyde şu hastalıklar görülebilir:
- Akçaağaç şurubu idrar hastalığı,
- Homosistinüri,
- Tirozinemi,
- Fenilketonüri,
- Nonketotik hiperglisinemi.
Amino Asit Kaynakları
Esansiyel amino asitler, vücut tarafından üretilmediğinden çeşitli besin kaynakları sayesinde vücuda alınır. Esansiyel amino asitler açısından zengin olan besin grupları ağırlıklı olarak et, deniz ve süt ürünleridir. Bu kapsamda vücudun gereksinimlerini karşılayabilecek amino asit kaynakları şu şekilde sıralanabilir:
- Kırmızı et, tavuk ve balık çeşitleri,
- Fındık, fıstık, Brezilya fıstığı, kaju, kabak çekirdeği ve ceviz gibi kuru yemişler,
- Mısır, buğday, çavdar gibi tahıllar,
- Süt ve yumurta başta olmak üzere süt ürünleri,
- Pirinç,
- Baklagiller,
- Bezelye, brokoli, ıspanak ve soya fasulyesi,
- Muz,
- Susam,
- Kakao.
|
medical-article
|
Amino Asit Nedir? Faydaları Nelerdir?
|
- Ampute Ne Demek?
- Amputasyon Neden Yapılır?
- Amputasyon Ne Zaman Yapılır?
- Amputasyon Sonrası Süreç
- Amputasyon Bölgesinde Şişme Olabilir
- Amputasyon Sonrası Düşme Riskine Dikkat!
Ampute Ne Demek?
Ampute etmek tıbbi literatürde; el, kol, ayak, bacak ve diğer uzuvlardan birinin veya birkaçının cerrahi operasyonla çıkarılması işlemine verilen isimdir. Ampute sözcüğü aynı zamanda “ampute sporcu” tanımlamasında kullanıldığı üzere; bir uzvu cerrahi girişimle alınmış kişileri tanımlamakta da kullanılır.
Amputasyon Neden Yapılır?
- Amputasyonun en sık görülen nedeni iyileşmeyen yaralardır. Genellikle bu sorunun arkasında yatan neden, uzva ihtiyacı olan kanın ulaşamamasıdır. Bunun dışındaki amputasyon sebepleri şunlardır:
- Periferik arter hastalığı,
- Vasküler hastalıklar,
- Kanser,
- Kangren,
- Bir türlü tedavi edilemeyen önemli boyutta enfeksiyon,
- Uzuv kemik ya da kas bölgelerine kanser,
- Kaza ve yaralanama vakalarında (özellikle ezilme ve patlama) cerrahi girişimle uzvun tedavi edememesi,
- Ciddi yanıklar,
- Donma,
- Diyabet kaynaklı iyileşmeyen yaraların oluşması,
- Nöroma denilen sinir dokusu kalınlaşması.
Tüm amputasyonların yüzde 54’ü vasküler hastalıkların oluşturduğu durumlardan ve diyabet-periferik arter hastalığı benzeri uzva kanın ulaşasına engel olan başka sorunlardan kaynaklanır.
Kansere bağlı amputasyonların amacı bazı kanserlerin yayılmasına engel olmaktır. Bu durum tüm amputasyonların yaklaşık yüzde 2’sini oluşturur.
Bu nedenlerin dışında bir diğer amputasyon nedeni ise doğuştan gelen amputasyondur.
Amputasyon Ne Zaman Yapılır?
Yukarıda verilen nedenlerden biri, uzva geri dönüşü olmayan bir hasar verdiyse ya da oluşan hasarın kişinin hayatını tehlikeye atacak bir süreci başlatma durumu varsa amputasyon kararı verilir. Eğer acil müdahale edilmesi gereken bir vaka değilse doktorlar duruma en uygun amputasyon türünü seçmek ve kişinin sonraki hayatını düzenlemek için bir planlama yaparlar. Amputasyon öncesinde kişinin beslenmesi, kalp ve kan damarları, akciğerleri ve bağırsakları detaylı şekilde kontrol edilir. Yine amputasyon öncesinde psikolojik destek hasta açısından büyük önem taşır.
Amputasyon Sonrası Süreç
Amputasyon sonrasında enfeksiyon, kas zayıflığı, kanama, şişme, yara ve kas zayıflığı yaşanabilir. Amputasyon sonrası en sık görülen durum ise hayalet uzuv ağrısı olarak tanımlanır. Hayalet ağrı olarak tanımlanan bu hissin arkasında kesilen uzvun gerisindeki sinirlerin beyine ağrı sinyalleri göndermeye devam etmesi bulunur. Hayalet ağrı zamanla geçen bir ağrı hissidir. Hayalet ağrıdan kurtulmanın bir yolu da egzersiz yapmaktır.
Amputasyon işleminin ardından birkaç gün ile 2 hafta arasında bir yatış süreci gerekir. Ameliyat sonrası ağrıların giderilmesi için ağrı kesici kullanılır. Enfeksiyon riskine karşı antibiyotiklerden yararlanılır. Amputasyon operasyonun ardından hasta toparlanmaya başlar başlamaz fizyoterapi sürecine geçilir. Yaklaşık 2-3 ay kadar sonra protez uzuv hazırlanır ve bu uzvun kontrolü üzerine odaklanılır. Bu noktada önemli olan amputasyonun ardından uzun bir adaptasyon süreci geçirileceğidir. Taburcu olduktan sonra amputasyon bölgesinde yara ya da enfeksiyon belirtileri görülürse zaman kaybetmeden doktora başvurulması gerekir. Ampütasyon işleminin hemen ardından psikolojik destek almak da büyük önem taşır.
Amputasyon Bölgesinde Şişme Olabilir
Amputasyondan hemen sonra ilgili bölgede şişme görülür. Hastane çıkışında da aynı durum devam edebilir. Yaraların düzelmesinin ardından işlemin yapıldığı yere takılmak üzere hastaya amputasyon çorabı kullanması söylenir. Amputasyon çorabının ampute bölgeye yaptığı baskı şişmeleri ve ağrıyı azaltmanın yanı sıra ameliyat yerinin şekil almasını sağlar. Amputasyon çorabı hayalet ağrılara da iyi gelir. Çorabın her gün mutlaka ampute edilen bölgede kullanılması ve yatmadan önce çıkarılması gerekir.
Amputasyon Sonrası Düşme Riskine Dikkat!
Özellikle bacak amputasyonlarının hemen sonrasındaki dönemde düşme riskine karşı dikkatli olunması gerekir. Bunun nedenlerinden biri kişinin yataktan kalkarken uzvunun alındığını unutmasından kaynaklanır. Bir diğer neden ise denge kontrolünde yaşanabilecek olası sorunlardır. Her iki durum da yara bölgesinde olumsuz etkilere neden olabilir.
|
medical-article
|
Ampute Ne Demek? Amputasyon Nedir, Nasıl Yapılır?
|
- Amilaz Nedir? Düşük ve Yüksek Amilaz Neyi Gösterir?
- Amilaz Türleri Nelerdir?
- Normal Amilaz Değerleri Nasıl Olmalıdır?
- Amilaz Testi Neden Yapılır?
- Amilaz Yüksekliği Neyi Gösterir?
- Amilaz Düşüklüğü Neyi Gösterir?
Amilaz Nedir? Düşük ve Yüksek Amilaz Neyi Gösterir?
Amilaz, karbonhidratları daha küçük şeker molekülleri olan maltoza ve glikoza parçalayan bir sindirim enzimidir. İnsan vücudunda çeşitli sebeplerden ötürü düşük veya yüksek amilaz miktarları kaydedilebilir.
Yalnızca insanlar değil, bitkiler de amilaz üretir. Belirli amilaz proteinleri farklı Yunan harfleriyle gösterilir. Tüm amilazlar glikozit hidrolazlardır ve α-1, 4-glikozidik bağlar üzerinde etkilidir.
Son yapılan araştırmalara göre, yeni doğan bebeklerdeki kan amilaz aktivitesinin yetişkinlerin yaklaşık %18'i olduğunu ve serum amilaz aktivitesinin erkeklerle kadınlar arasında önemli farklar göstermemektedir.
Amilaz Türleri Nelerdir?
Amilaz, insan vücudunda karbonhidratların sindiriminde kilit rol oynayan ve özellikle nişastanın parçalanmasına yardımcı olan bir enzimdir. Bu enzim, başlıca iki formda bulunur: tükürük amilazı ve pankreas amilazı. Her iki tür amilaz da, kompleks karbonhidratların basit şekerlere dönüşüm sürecinde önemli görevler üstlenir.
Tükürük Amilazı (S-Alfa Amilaz)
Tükürük amilazı, ağız boşluğunda tükürük bezlerinden salgılanır ve yiyeceklerin çiğnenmesi sırasında nişastanın sindirimine başlar. Bu enzim, nişastayı daha küçük polisakkaritlere ve maltose gibi disakkaritlere parçalar.
Tükürük amilazı sindirimin ilk adımında çok önemlidir ve bu adım, yiyeceklerin daha sonraki sindirim ve emilim süreçleri için hazırlanmasını sağlar. Ağızda başlayan bu parçalama işlemi, karbonhidratların vücut tarafından daha kolay emilmesine olanak tanır.
Pankreas Amilazı (P-Alfa Amilaz)
Pankreas amilazı, pankreas tarafından üretilir ve ince bağırsağa salgılanır. Burada, tükürük amilazının başlattığı sindirim sürecini devralarak nişastayı daha da küçük moleküllere, özellikle maltose ve dextrinlere dönüştürür. Bu enzim, karbonhidratların son sindirim aşamasını gerçekleştirir ve bu süreç, karbonhidratların tam olarak emilimine imkan tanır. Pankreas amilazı, ince bağırsakta karbonhidratların son parçalanması için gereklidir ve bu, vücudun enerji üretiminde kullanılmak üzere glikoza dönüşümünü sağlar.
Normal Amilaz Değerleri Nasıl Olmalıdır?
Normal amilaz değerleri, sağlıklı bir bireyde kan ve idrar içinde bulunan amilaz enziminin miktarını gösterir. Bu değerler, sağlık durumu hakkında önemli bilgiler sağlar ve çeşitli pankreatik ve diğer hastalıkların teşhisinde yardımcı olabilir. Amilaz seviyeleri, laboratuvardan laboratuvara, kullanılan test metoduna ve coğrafi standartlara göre değişkenlik gösterebilir.
Her laboratuvarın kendi referans aralıkları vardır, ancak genel olarak kabul edilen normal amilaz değerleri çoğunlukla 20 U/L (ünite/litre) ile 300 U/L arasında değişir. Bu aralık, bir kişinin sağlıklı bir pankreas ve tükürük bezlerine sahip olduğunu gösterir.
Amilaz için belirlenmiş uluslararası bir standartlaştırılmış referans aralığı henüz bulunmamaktadır. Farklı ülkeler ve laboratuvarlar, kendi ölçüm teknikleri ve populasyonlarına uygun değerler belirleyebilir. Bu nedenle, amilaz testi sonuçlarının değerlendirilmesi, genellikle testi yapan laboratuvarın referans değerleri doğrultusunda yapılır.
Normal sınırlar içindeki amilaz seviyeleri, sindirim sisteminin sağlıklı bir şekilde çalıştığını gösterir. Ancak, normal üst sınırın üç katından fazla yükselen amilaz seviyeleri, özellikleakut pankreatitolasılığını güçlü bir şekilde işaret eder. Bu gibi durumlarda, hastanın durumunu daha iyi anlamak ve uygun tedavi yönergelerini belirlemek için ek testler ve değerlendirmeler gerekebilir.
Amilaz değerlerinin düzenli olarak kontrol edilmesi, pankreatik hastalıkların erken teşhisinde önemli olabilir. Ayrıca, amilaz seviyelerindeki değişiklikler, tükürük bezleri hastalıkları, karın travmaları veya bazı metabolik durumlar gibi diğer sağlık sorunlarının belirtileri olabilir.
Amilaz Testi Neden Yapılır?
Amilaz testi, pankreasın sağlık durumunu değerlendirmenin yanı sıra bir dizi sağlık sorununun teşhisinde ve takibinde de kullanılır. Örneğin, pankreasla ilgili problemlerin belirlenmesi için yapılan bir test olmasının yanı sıra, aşağıdaki durumlarda da gerekebilir:
Alkol tüketim bozukluğu
Kronik alkol kullanımı, pankreasta iltihaplanmaya (pankreatit) neden olabilir ve bu durum amilaz seviyelerinde bir artışa yol açabilir. Bu yüzden alkol tüketim bozukluğu olan kişilerde amilaz testi önemlidir.
Enfeksiyonlar
Özellikle pankreatit gibi pankreas enfeksiyonları, amilaz seviyelerinde yükselmeye neden olabilir. Amilaz testi, bu gibi enfeksiyonların varlığını belirlemek ve tedavi sürecini takip etmek için kullanılabilir.
Kistik fibrozis
Bu genetik bir bozukluktur ve pankreasın işlevini etkileyebilir. Kistik fibrozisli kişilerde pankreas enzimlerinin üretimi azalabilir veya eksik olabilir, bu da amilaz seviyelerinin düşük olmasına neden olabilir. Amilaz testi,kistik fibrozisteşhisi ve tedavi takibi için önemlidir.
Yeme bozuklukları
Bazı yeme bozuklukları, özellikle pankreas üzerinde stres yaratanlar, pankreasın iltihaplanmasına neden olabilir. Bu durumda, amilaz seviyeleri artabilir ve test, bu bozuklukların varlığını belirlemek için yardımcı olabilir.
Karın ağrısı
Karın ağrısı birçok farklı nedenden kaynaklanabilir ve pankreasla ilgili sorunlar da bu ağrının sebeplerinden biri olabilir. Amilaz testi, karın ağrısının nedenini belirlemek için kullanılabilir ve gerektiğinde tedavi sürecine yol gösterebilir.
Amilaz Yüksekliği Neyi Gösterir?
Amilaz seviyesinin yüksekliği, vücutta bazı sağlık problemlerinin varlığına işaret edebilir. Amilaz, özellikle pankreas ve tükürük bezleri başta olmak üzere, karbonhidratların sindirimine yardımcı olan bir enzimdir. Bu enzimin kan seviyelerinin yükselmesi, genellikle bu organlarda bir hastalık veya hasar olduğunu gösterir. Yükselmiş amilaz seviyeleriyle sıklıkla ilişkilendirilen bazı durumlar şunlardır:
Akut Pankreatit
Pankreasın iltihaplanması durumu olan akut pankreatit, amilaz seviyelerinin aniden ve ciddi şekilde yükselmesine neden olabilir. Bu durum, şiddetli karın ağrısı, bulantı ve kusma gibi belirtilerle kendini gösterebilir.
Kronik Pankreatit
Pankreasın uzun süreli iltihaplanması sonucu oluşur ve amilaz seviyesi kronik olarak yüksek kalabilir. Kronik pankreatit, zamanla pankreas fonksiyonlarının bozulmasına yol açabilir.
Pankreas Kanseri
Pankreas kanseri, pankreastaki hücrelerin kontrolsüz şekilde çoğalmasıyla karakterizedir. Bu durum, pankreasın normal işlevlerini bozarak amilaz seviyelerinde artışa sebep olabilir.
Tükürük Bezi Problemleri
Tükürük bezlerinin iltihaplanması veya tıkanıklığı (örneğin taşlar nedeniyle) da amilaz seviyesinin yükselmesine yol açabilir.
Karın Travması veya Cerrahisi
Karın bölgesine alınan darbeler veya yapılan cerrahi müdahaleler, pankreas dahil olmak üzere iç organlarda hasara yol açabilir. Bu tür durumlar, amilaz seviyesinin geçici olarak yükselmesine neden olabilir.
Ekstraabdominal Durumlar
Amilaz seviyesi, karın dışı nedenlerle de yükselebilir. Örneğin böbrek yetmezliği, amilazın vücuttan atılmasını zorlaştırarak kan seviyelerinin artmasına sebep olabilir.
Bağırsakta Doku Ölümü (Bağırsak Enfarktüsü): Bağırsak kan akışının engellenmesi sonucu bağırsak dokusunun ölmesi, vücutta inflamasyon reaksiyonlarını tetikleyebilir ve bu da amilaz seviyesinin yükselmesine neden olabilir.
Amilaz Düşüklüğü Neyi Gösterir?
Amilaz düşüklüğü, vücuttaki amilaz enziminin düşük seviyelerde olması durumunu ifade eder. Amilaz, özellikle pankreas ve tükürük bezlerinde üretilen bir enzimdir. Bu nedenle, amilaz düşüklüğü genellikle pankreas fonksiyonlarında veya tükürük üretiminde bir sorun olduğunu gösterebilir.
Pankreasın yetersiz işlevi, pankreatit gibi hastalıkların bir belirtisi olabilir. Tükürük bezlerinin az çalışması da, Sjögren sendromu gibi tükürük bezlerini etkileyen hastalıklarla ilişkilendirilebilir.
Ancak, amilaz düşüklüğü birçok farklı nedenle ilişkilendirilebilir ve kesin teşhis için genellikle diğer belirtiler ve test sonuçları da değerlendirilmelidir. Bu nedenle, amilaz düşüklüğü genellikle bir doktor tarafından detaylı bir değerlendirme yapılmasını gerektirir.
|
medical-article
|
Amilaz Nedir? Düşüklüğü, Yüksekliği ve Normal Değerleri
|
- Amfizem Nedir?
- Amfizem Neden Olur?
- Amfizem Belirtileri Nelerdir?
- Amfizem Nasıl Teşhis Edilir?
- Amfizem Tedavisi Nasıl Yapılır?
- Amfizem Hakkında Kısa Bilgiler
- Amfizem Hakkında Sık Sorulan Sorular
Amfizem Nedir?
Amfizem;akciğerlerde bulunan alveoller adlı küçük hava keseciklerinin zarar görerek yırtılması sonucunda büyük alanlı hava keselerinin oluşmasıyla yaşanan, KOAH hastalığının bir türevi olan, ilerleyici bir kronik akciğer rahatsızlığıdır.
Amfizem; solunum fonksiyonlarında azalmaya ve nefes darlığına yol açmasının yanı sıra alt akciğer dokusunda kalıcı bozulmaya yol açar.
Amfizem,KOAH'ın (kronik obstrüktif akciğer hastalığı) farklı bir versiyonudur. KOAH’ın bir diğer türü ise kronik bronşit hastalığıdır. Sigara içen kişilerde, nefes darlığı gibi kronik solunum problemleri yaşanması sıklıkla amfizem ve kronik bronşitin bir kombinasyonun geliştiğinin işaretidir.
Amfizem zamana yayılarak çok yavaş bir şekilde ilerleyen, erken teşhisi zor bir hastalıktır.
Amfizem Neden Olur?
Amfizem nedenleri şunlardır:
- Sigara ve diğer tütün türevlerinin kullanımı,
- Kimyasal dumanlar, toz, kimyasal gazlar ve diğer kimyasallara maruz kalma amfizemin bir diğer nedenidir.
- Yoğun hava kirliliği de amfizeme neden olabilir.
- Evde yakıt olarak kömür ya da odun yakılması, LPG gibi ortama gaz salan diğer ısınma yakıtları, ortamda bulunan yoğun toz da amfizem gelişmesine neden olabilir.
- Bazı kişilerde genetik olarak Alfa 1-antitripsin (AAT) eksikliği olması da pulmoner amfizem veya erken başlangıçlı pulmoner amfizem nedenidir.
Amfizem Belirtileri Nelerdir?
Amfizem belirtileri kişiden kişiye değişmekle birlikte en sık görülen amfizem belirtileri şunlardır:
- Öksürük,
- Hızlı nefes alıp verme,
- Aktiviteyle artan nefes darlığı
- Mukus artışı,
- Nefes alıp verirken hırıltı,
- Endişe,
- Depresyon,
- Aşırı yorgunluk,
- Kalp sorunları,
- Akciğerlerin aşırı seviyede şişmesi,
- Uyku sorunları,
- Kilo kaybı.
Amfizem belirtileri akciğer nedenli diğer hastalıklarla benzeşebilir. Bu nedenle kesin teşhisin konulabilmesi için bazı testlere ve görüntüleme yöntemlerine ihtiyaç vardır.
Amfizem Nasıl Teşhis Edilir?
Doktorunuz muayene öncesinde yakınmalarınızı dinler ve fiziksel muayene yapar. Sonra yaşadığınız sorunlara neden olan hastalığı net olarak teşhis etmek için bazı solunum testleri ister. Bu testler yardımıyla akciğerlerin oksijen ve karbondioksit alışverişi özelinde değerlendirmeleri yapılır.
Spirometri (solunum fonksiyon testi), tepe akışının izlenmesi, kan testleri, göğüs röntgeni, Toraks BT, mukus kültürü tahlili amfizem teşhisi sırasında kullanılan testler ve görüntüleme yöntemleridir.
Spirometri
Spirometre akciğer fonksiyonunu kontrol etmek için kullanılan bir cihazdır. Spirometri akciğer hastalıklarının teşhisinde kullanılan en basit ve en yaygın testlerden biridir.
Spirometri yardımıyla akciğer hastalığının ciddiyeti belirlenir. Bunun için akciğer hastalığının, akciğerlere hava girişi ve çıkışını ne seviyede etkilediği ölçülür. Spirometri ayrıca teşhis sonrası uygulanan tedavinin ne derece etkili olduğunu anlamak için de kullanılır.
Tepe Akışının İzlenmesi
Öksürük, iltihaplanma ve mukus birikmesi akciğerlerdeki büyük hava yollarının yavaş yavaş daralmasına neden olabilir. Bu durum, akciğerlerden çıkan havanın hızını yavaşlatır. Tepe akışının izlenmesinde kullanılan cihaz ile ciğerlerdeki havanın ne kadar hızlı boşaltıldığı ölçülür. Bu ölçüm, hastalığın etkilerinin ne seviyede olduğunu anlamak için yapılır.
Kan Testleri
Kan testlerinde ise kandaki karbondioksit ve oksijen miktarları ölçülür. Ayrıca eozinofil sayısı ve D vitamini düzeyleri kontrol edilir, hematokrit ve hemoglobin seviyeleri ölçülür.
Göğüs Röntgeni
Göğüs röntgeni ile iç dokuların, kemiklerin ve organların görüntüsü alınır. KOAH teşhisi için röntgen kullanılmasa da göğüs röntgeni yardımıyla akciğerlerde yaşanan diğer olumsuz gelişmeler gözlemlenir.
Toraks BT
Toraks BT ile akciğerlerdeki hava yollarının genişliği ve hava yolu duvarlarının kalınlığı gibi ayrıntılar gözlemlenir.
Mukus (balgam) Kültürü
Bu testte öksürürken akciğerlerden ağıza gelen mukus incelenir. Mukus incelenerek enfeksiyon yaşanıp yaşanmadığı teşhis edilir. Mukus kültürü ayrıca eozinofil seviyelerini ölçmek için de değerlendirilir.
Amfizem Tedavisi Nasıl Yapılır?
Amfizem tedavisinde hedef; oluşan yan etkilerin şiddetinin azaltılarak amfizem hastasının daha rahat yaşamasını sağlamak ve yaşam kalitesini artırmaktır. Amfizem tedavisinde bir diğer amaç ise hastalığın daha da kötüleşmesini önlemektir. Öte yandan amfizemin neden olduğu akciğer hasarını geri döndürmek için uygulanan herhangi bir tedavi yöntemi yoktur.
- Bakteriyel enfeksiyonlar için antibiyotik tedavisi uygulanır,
- Akciğerlerin hava yollarını genişletmekte kullanılan oral ilaçlar ya da solunarak kullanılan ilaçlar,
- Öksürük ve hırıltı gibi semptomları tedavi etmek için kullanılan oral ve inhaler ilaçlar,
- Oksijen tedavisi,
- Şiddetli vakalarda akciğerin hasarlı alanını çıkarmak için cerrahi tedavi,
- Şiddetli amfizemi olan kişilerdeki solunum sorunlarını tedavi etmek için endobronşiyal valf sistemi kullanımı.
- Çok şiddetli amfizem vakalarında akciğer nakli.
Amfizem tedavisinde kullanılan yöntemlerin detaylı açıklamaları şöyledir:
Bronkodilatörler
Bu ilaçlar solunum yollarının etrafındaki kasları gevşeterek akciğerlerinize daha fazla hava girip çıkmasını sağlar. Nefes yoluyla alınan bu ilaçlar ağızdan alınan ilaçlarla kıyaslandığında daha kısa sürede iyileşme sağlar ve daha etkilidir
İnhale Kortikosteroidler
İnhale kortikosteroidler solunum yollarında yaşanan şişliği hafifletir ve mukus üretimini azaltır. Bu sayede kişi rahat rahat nefes alıp verebilir.
Antibiyotikler
Antibiyotikler zatürre, bronşit ve diğer akciğer enfeksiyonları dahil bakteriyel enfeksiyonların tedavisine yardımcı olur.
Antiinflamatuar İlaçlar
Antiinflamatuarlar ilaçlar solunum sollarındaki iltihabı gidermek amacıyla kullanılır,
Oksijen Terapisi
Amizem hastalığı nedeniyle hastanın kanında yeterli miktarda oksijen bulunmuyorsa oksijen tedavisi ile kandaki oksijen seviyesi artırılır.
Akciğerlerin Hasarlı Bölümünün Çıkarılması
Çok şiddetli vakalarda akciğerin amfizemden zarar gören bölümleri çıkartılarak akciğerin hasarlı dokunun solunum kasları üzerine yaptığı baskı rahatlatılır. Böylece akciğerlerin esneme yeteneği artırılarak kişinin daha rahat nefes alıp vermesi sağlanır.
Endobronşiyal Valf Sistemi
Bu işlemde hastanın solunum yollarına tek yönlü bir valf yerleştirir. Valf, havanın ciğerlerinizin hastalıktan etkilenen kısımlarından çıkmasına izin verirken yeni hava girmesine izin vermez. Böylece amfizem nedeniyle sıkışan ciğerlerde bir rahatlama sağlanır ve kişi daha rahat nefes alıp vermeye başlar.
Öte yandan amfizem hastaları hastalığın etkilerini azaltmak ve daha fazla etkilenmemek için şu tedbirleri almalıdır:
- Sigara ve diğer tütün türevlerini kullanmayın ve kullanılan yerlerde bulunmayın,
- Kimyasal temizlik malzemeleri kullanmayın,
- Zamanı geldiğinde grip ve pnömokok (zatürre) aşılarınızı her yıl yaptırın,
- Yetersiz beslenme yaşanma ihtimaline karşı ideal kilonuzu koruyun,
- Enfeksiyon riskine karşı ellerinizi sık sık yıkayın,
- Her gün dişlerinizi fırçalamayı ihmal etmeyin ve ağız gargarası kullanın,
- Solunum için kullandığınız ekipmanınızı temiz tutun,
- Evinizi temiz tutun ve düzenli olarak toz alın.
Amfizem Hakkında Kısa Bilgiler
Amfizem kronik bir akciğer rahatsızlığıdır. Hava akışı tıkanıklığına ve solunum sorunlarına neden olan bir grup akciğer hastalığı olan KOAH'ın bir parçasıdır.
Amfizem, zamanla beraber çok yavaş şekilde gelişir. Çoğu zaman sigara içmekten kaynaklanır.
Aktivite ve hırıltılı solunum, öksürük, anksiyete, kalp sorunları ve giderek kötüleşen nefes darlığına neden olur.
Hasar görmüş akciğer dokusunu onarmanın veya yeniden büyütmenin bir yolu yoktur. Amfizemli kişilerin tedavisinin amacı yaşam kalitesini artırmak, hastalığın olumsuz etkilerini kontrol altına almak ve rahatsızlığın kötüleşmesini önlemektir.
Amfizem Hakkında Sık Sorulan Sorular
Amfizem Ne Demek?
Amfizem, akciğerlerin hava keseciklerinin (alveoller) hasar görmesi sonucu genişleyerek elastikiyetini kaybetmesi ile nefes darlığına yol açan kronik bir akciğer hastalığıdır. Amfizem genellikle sigara tüketimine bağlı olarak gelişir.
Amfizem Öldürür mü?
Amfizem, tedavi edilmediğinde ciddi solunum yetmezliğine yol açabilir ve bu durum yaşamı tehdit edebilir. Ancak, erken teşhis ve uygun tedavi ile hastalığın ilerlemesi yavaşlatılabilir ve yaşam kalitesi artırılabilir.
Akciğer Amfizemi Nedir?
Akciğer amfizemi kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH) hastalığının bir türüdür ve nefes almayı zorlaştıran, ilerleyici bir hastalıktır. Tedavi ile akciğer amfizeminin neden olduğu olumsuz etkiler azaltılarak hastanın yaşam kalitesi artırılır.
Paraseptal Amfizem Nedir?
Paraseptal amfizem, akciğerin dış kısımlarında, alveoller arasındaki ince duvarlara bitişik olarak gelişen bir amfizem türüdür. Bu tip amfizem, akciğerin üst loblarında daha yaygın olarak görülür.
|
medical-article
|
Amfizem Nedir? Amfizem Belirtileri Nelerdir? Amfizem Tedavisi
|
- Analjezik Nedir?
- Analjezik İlaç Türleri Nelerdir?
- Analjezik İlaçlar Hangi Durumlarda Kullanılır?
- Analjezik İlaçlar Nasıl Kullanılır?
- Analjezik İlaç Kullanımının Riskleri
- Analjezik İlaçların Kullanımında Dikkat Edilmesi Gerekenler
- Analjezikler Hakkında Sıkça Sorulan Sorular
Analjezik Nedir?
Analjezik ilaçlar ağrıyı hafifletme amacı taşır. Analjezikler, gerçeklik algısını veya bilinci etkilemez. Ağrıyı dindirirler ancak altta yatan nedeni tedavi etmezler. Genellikle ağrının olduğu bölgedeki iltihabı azaltarak ya da beynin ağrıyı algılama şeklini değiştirerek etki gösterirler. Tablet, kapsül gibi ağız yoluyla alınan ilaçlar, krem, jel ve merhem gibi topikal uygulamalar veya fitiller şeklinde olabilir.
Analjezik ilaçlar merkezi sinir sistemini etkileyerek ağrıyı kesmeye yardımcı olabilir. İltihabı azaltıcı ve ateş düşürücü özelliklere de sahip olan analjezik ilaçlar çoğu durumda antibiyotiklerle birlikte kullanılabilir.
Analjezik İlaç Türleri Nelerdir?
Analjeziklerin üç ana türü vardır. Bu türler, non-opioid analjezikler, opioid analjezikler ve her iki türün kombinasyonundan oluşan bileşik analjeziklerdir.
Non-opioid analjezikler iltihabı azaltırken, opioid analjezikler opioid reseptörleri ile etkileşime girerek beynin ağrıyı işleme şeklini değiştirir. Birçok non-opioid analjezik reçetesiz olarak temin edilebilirken, opioidler yalnızca reçeteyle alınabilir. Çoğu anti-inflamatuar ağrı kesici, iltihabı azaltarak hafif ve orta şiddette ağrıyı dindirir.
Lokal ağrı kesiciler, hedeflenmiş ağrı tedavisinde kullanılır. Sistemik ağrı kesicilere göre daha az yan etkiye sahiptirler. Vücudu uyuşturmayabilir veya uyku düzenini etkilemeyebilir. Travma, baş ağrısı, ameliyat sonrası gibi durumlar için kullanılabilir. Osteoartrit, gut, ankilozan spondilit ve romatoid artrit gibi belirli bölgelerde ağrıya yol açabilen uzun vadeli hastalıklarda kullanılabilir. Ancak bu ilaçların tavan etkisi olabilir. Orta veya hafif şiddetli ağrılarda etkilidir ve iltihap azaltmaya yardımcı olurlar.
Merkezi etkili ağrı kesiciler, merkezi sinir sistemi üzerinden tüm vücudu etkiler. Morfin benzeri narkotik ağrı kesiciler uyku ve uyuşukluk hali yapabilir. Morfin gibi opioidler bağımlılık yapabilir.
Bazı ağrı kesiciler içerdiği ek bileşenler nedeniyle ikincil analjezik özelliklere sahiptir. Maddelerin tek başına kullanıldığından daha etkili bir şekilde çalışmasını sağlayan kombinasyonları içerir, aynı zamanda ağrıyı azalttığı da görülür. Kas gevşeticiler, kortizonlar, antidepresanlar gibi ilaçlar bu gruba girebilir.
Analjezik İlaçlar Hangi Durumlarda Kullanılır?
Analjezik ağrı kesiciler; baş ağrısı, diş ağrısı, adet sancısı gibi akut ağrıların yanı sıra fibromiyalji, artrit gibi kronik ağrı tedavisinde de kullanılabilir.
Analjezik ilaçların kullanım alanları genellikle şunlardır:
- Adet sancısı
- Baş ağrısı
- Diş ağrısı
- Kas ve eklemlerde burkulma veya zorlama
- Eklem iltihaplanmaları
- Kronik sindirim problemleri
- Kemiklerde kırık
- Yanıklar
- Isırık ve sokmalar
- Fibromiyalji
- Artrit
- Kanserler
- Enfeksiyonlar
- Nöropati
Analjezik İlaçlar Nasıl Kullanılır?
Reçeteli ağrı kesiciler kullanırken doktorun önerdiği talimatlara uyulmalı ve bu talimatların dışına çıkılmamalıdır. Reçetesiz ağrı kesicileri kullanmadan önce bir hekime danışmak faydalı olabilir.
Analjezik ağrı kesiciler birçok formda olabilir. Kapsül ve tabletler şeklinde olabileceği gibi damla veya şurup şeklinde alınabilir. Topikal kremler, jeller, rektal fitiller ve enjeksiyonlar da analjezik ilaçların diğer formlarıdır.
Analjezik ilacı kullanma yolları bilinmiyorsa, bir doktora ve eczacıya danışmak en doğrusu olacaktır. Dozaj, kullanım süresi ve sıklığı konusunda doktor tavsiyelerine uyulmalıdır.
Analjezik İlaç Kullanımının Riskleri
Doğru kullanıldığı takdirde, kısa süreli ağrılar için kullanılan non-opioid analjeziklerin riskleri düşüktür. Ancak yüksek dozda kullanımda veya uzun süreli kullanımda yan etkiler meydana gelebilir.
Non-opioid ilaçlara bağımlı hale gelmek oldukça nadirdir. Ancak opioidlerde bağımlılık gelişebilir. Analjezik bağımlılığı, vücudun ağrı kesiciye alışarak ilacın etkisinin azalması durumudur. Bu da aynı ağrı kesici etkiyi elde edebilmek için daha yüksek dozlara ihtiyaç duyulmasına yol açar.
Uzun süreli analjezik ilaç kullanımında karaciğer veya böbrek gibi iç organlar zarar görebilir. İshal veya kabızlık meydana gelebilir, kalp sorunları riski artar. Midede bulantı, yanma ve rahatsızlık hissi yaşanabilir. Kulak çınlaması, işitme kaybı gibi durumlar meydana gelebilir. Opioidler fiziksel bağımlılığa yol açabileceği için sıkı bir şekilde kontrol edilir.
Analjezik İlaçların Kullanımında Dikkat Edilmesi Gerekenler
Analjezik ilaç kullanıldığında ortaya çıkan istenmeyen durumlarda derhal tıbbi yardım alınması gerekebilir. Kan kusma, siyah dışkı, görme veya işitme değişiklikleri ciddi durumlara işaret edebilir.
Analjezik ağrı kesici yan etkileri oluştuğunda ilaç kullanımı bırakılmalıdır. Aşağıdakilerden herhangi birisi yaşanıyorsa sağlık kuruluşuna başvurulması önerilebilir:
- Vücutta kızarıklık ve şişlik gibi alerjik reaksiyonlar
- Siyah dışkı veya dışkıda kanama
- Şiddetli mide bulantısı
- Kan veya kahve telvesi görünümlü kusma
- Görme ve işitme hissiyatında değişiklik
- Denge kaybı
- Şiddetli mide ve baş ağrısı
- İdrar yapmada zorluk, kanama veya renk değişikliği
- Gözlerde ve ciltte sararma
- Olağandışı kilo değişikliği
Analjezikler Hakkında Sıkça Sorulan Sorular
Ağrı kesiciler zamanla etkisini kaybeder mi?
Evet, ağrı kesiciler zamanla etkisini yitirebilir. Daha yüksek dozlara veya daha sık kullanıma ihtiyaç duyulabilir. Ancak yan etkilerden ve uzun süreli ilaç almanın zararlarından korunmak için dikkatli kullanılmalıdır.
Ağrı kesici kaç saatte bir alınır?
Ağrı kesici ilaçlar kullanmadan önce doktora danışılması önerilir. Doktorunuz kullanım sıklığı ve uygun dozajı belirleyecektir.
Analjezik ne demek?
Analjezik, ağrıları dindirmeyi amaçlayan, iltihabı azaltan veya beynin ağrıyı algılama biçimini değiştiren ilaçlardır.
Ağrı kesici her gün alınır mı?
Ağrı kesiciler önerilen doz ve süre boyunca kullanılmalıdır. Önerilen sınırlar aşılırsa böbreklerde kalıcı hasarlar meydana gelebilir. Kronik böbrek yetmezliği vakalarının yaklaşık yüzde 5’i ağrı kesicilerin aşırı kullanımından kaynaklanır.
Ağrı kesiciler karaciğere zarar verir mi?
Evet, bazı ağrı kesici türleri yüksek dozlarda ve uzun süre kullanıldığında karaciğere zarar verebilir. Karaciğer hasarını önlemek için dozlara dikkat edilmelidir.
Ağrı kesiciyle alkol içilir mi?
Alkol ağrı kesicilerin yan etkilerini daha da kötüleştirebilir. Ağrı kesicilerle birlikte alkol tüketiminden kaçınmak en iyisidir çünkü karaciğer hasarı riski artabilir.
|
medical-article
|
Analjezik Nedir? Analjezik İlaçlar Ne İşe Yarar?
|
ALS (Amyotrofik Lateral Skleroz) Nedir?
ALS (Amyotrofik Lateral Skleroz)hastalığı, beyin ve omurilikte bulunan ve kasların hareket etmesini sağlayan sinir hücrelerinin hasar görmesi sonucu ortaya çıkar. Motor nöronların (kaslara hareket emri veren sinir hücreleri), kaslara uyarılar gönderemediği zaman kaslarda güçsüzlük başlar.
Henüz tedavisi bulunamayanALS, dünyada her yıl ortalama 100 binde 2-6 oranında görülüyor.Motor Nöron Hastalığı (MND)olarak da bilinen ALS ilerleyicidir ve hastalar önce genellikle kol ve bacaklarını ardından tüm vücudunu hareket ettirmekte zorluk yaşar, konuşma, yutma ve nefes alması zorlaşır.
Günümüzde hastalığın kesin tedavisi bulunmasa da, erken tanı ile bazı semptomlar tedavi edilebilir ve daha uzun süre kas hâkimiyeti sağlanır. Mevcut tedaviler ile hastanın yaşam kalitesi iyileştirilir.
Hastalığın başlangıcından itibaren hayatta kalma süresi farklılık gösterir. %5 oranında hasta 20 yıldan fazla yaşarken, hastalığın başlangıcından itibaren hayatta kalma süresi ortalama 4-6 yıldır. Ancak, 10 yıl ve daha uzun yaşayan pek çok hasta vardır.
Bulaşıcı olmayanALS’de genetik nedenlerin rol oynadığı düşünülse de, hastalığın temel nedeni bilinmemektedir.
ALS Hastalığının Nedenleri Nelerdir?
Hastaların %5 ila %10'unda görülen genetik geçişin rol oynadığı düşünülüyor. Diğer hastalarda ise belirli bir neden bulunmuyor.ALS, tüm yaşlarda görülebilmekle beraber, genellikle 40-60 yaş arasında ve ağırlıkla erkeklerde görülüyor. 65 yaşından sonra ise hem kadın hem erkeklerde eşit oranda rastlanıyor.
GünümüzdeALS’nin nedenleriniaraştırmak için çalışmalar sürüyor. Pasifik Adaları, Papua Yeni Gine ve Japonya'nın bir yarım adasında görülme oranı daha sık olmakla birlikte bu farkın nedeni hala belirlenemedi.
Yapılan araştırmalar gösteriyor ki sigara içenlerde ALS görülme riski içmeyenlere oranla daha yüksek. Özellikle yüksek fiziksel aktivite ve kimyasalların da rol oynayabileceği düşünülürken bu konuda bir netlik bulunmuyor. Hastalığın çoğunlukla askerler ve profesyonel futbol oynayan kişileri tehdit ettiğine dair araştırmalar da bulunuyor.
ALS Hastalığının Belirtileri Nelerdir?
ALS’nin belirtileriher hasta için aynı olmaz. Genellikle hastalık erken dönemde ağırlıklı olarak kol ve/veya bacaklarda başlıyor. İlk olarak kaslarda sertlik,krampve seğirmelerle başlıyor. Kaslarda güçsüzlük nedeniyle konuşma ve yürümede değişiklikler görülebiliyor.
Sonrasında kaslarda güçsüzlük ve erime görülüyor. ALS’nin hiçbir döneminde hafıza ve zihin etkilenmiyor. Kaslardaki güçsüzlüğün elden başladığı durumda kalem tutmada, anahtar çevirmede veya çay bardağını kaldırmada güçlük meydana geliyor.
ALS hastalığıbacaklardan başladığında ise yürüme güçlüğü ve yürürken ayakta takılmaya yol açıyor. İlerleyen dönemlerde gövde kasları etkileniyor. Hastaların yaklaşık %10’unda konuşma, yutma ve solunum kaslarının ön planda etkilenmesi ile seyrediyor.
Hastalığın son evrelerine kadar kişinin günlük hayatındaki ihtiyaçlarını kendi başına karşılayabiliyor. Son evrede kaslarda çok yoğun erimeler baş gösterdiğinde ise hasta yürüyemez, konuşamaz ve kollarını kullanamaz hale geliyor. Hasta yatağa bağımlı hale ve gelebiliyor ve solunum cihazına ihtiyaç duyuyor.
Buna karşın ALS, hastalığın bağırsak ve mesane kontrolünü, duyu sistemini, hafızayı ve zekayı etkilemiyor. Ayrıca kalp kası da zarar görmüyor. Göz kasları çoğu kez en son etkilenen kas olurken kimi zaman hiç etkilenmiyor.
ALS ilerledikçe aşağıdaki semptomlar daha belirgin hale gelir:
- Özellikle el ve ayaklarda kas seyirmesi ve kramp, seğirme ya da güçsüzlük
- Halsizlik ve zayıflık
- Kilo kaybı
- Kollarda veya ellerde kontrol kaybı
- Kronik yorgunluk
- Koşma veya yürüme zorluğu
- Tökezleme ya da düşmeler
- Nesneleri tutamama, çanta taşımakta zorlanma
- Yazı yazarken zorlanma
- Kontrol edilemeyen ağlama ya da gülmeler
- Denilenin zor anlaşıldığı, peltek, genizden konuşma ve kelimeleri doğru telaffuz etme zorluğu
- Nefes darlığı
- Nefes alma ve yutma güçlüğü
- Hareket edememe (felç)
ALS Hastalığı Nasıl Teşhis Edilir?
ALS’yi tespit eden bir test bulunmuyor. Kaslarda güçsüzlük, konuşma bozukluğu, seyirme gibi şikayetlerle başvuran hastalarda ayrıntılı bir nörolojik muayene yapılıyor.
Refleks değişikliği, laboratuvar testleri, biyopsi ve EMG yapılarak tanı konuluyor. Ayrıca ALS hastalığını taklit eden hastalıkların ayırımı açısından bir takım tetkikler de yapılıyor:
- Kan testi
- İdrar tahlili
- Tiroid fonksiyon testi
- Lomber ponksiyon: Bel bölgesindeki omurların arasından bir iğne yardımıyla girilerek omuriliğin etrafında bulunan sıvıdan örnek alınması
- Kas biyopsisi
- Sinir biyopsisi
- Sinir iletkenlik testi
- Röntgen
- Kas ve motor nöron bozukluklarını tanımlamak için elektromiyografi (EMG) veya sinir iletim çalışması (NCS)
- Manyetik rezonans görüntüleme (MR)
ALS Hastalığının Tedavisi Nasıl Olur?
ALS tedavisiiçin ilaç çalışmaları sürse de şu an hastalığın bir tedavisi bulunmuyor. Ancak son dönemde ALS ile ilgili tıbbi araştırmalar ümit verici. Hastalığın iyileştirici bir tedavisi söz konusu değil ancak, Amerika Gıda ve İlaç Yönetim Kuruluşu (FDA) tarafından onaylanan bir ilaç söz konusu.
Bu ilaç görece olarak kişinin ömrünü bir süre uzatabiliyor ve solunum desteğine ihtiyaç duyma zamanını kısmen öteleyebiliyor. Bu gelişmeler ise ALS hastalığının haritasını çıkarmada bir başlangıç.
Bunların yanı sıra, hastanın günlük hayatını rahatça sürdürmesini sağlayan ilaç tedavileri ve fizik tedavi ve rehabilitasyon ile hastaların yaşam kalitesi yükseltiliyor. Bu tedaviler hastanın ihtiyacına yönelik şekilleniyor.
Hastanın Yaşam Kalitesini Artırma İçin Uygulanan Tedaviler Şunlar;
Ağrılı kas krampları, aşırı tükürük ve diğer ALS semptomları hafifletmek için ilaçlar verilir. İlaçlar panik atak, depresyon, kontrol edilemeyen kahkaha, ağlama ve kas seğirmelerini tedavi etmek için de kullanılır. Son dönemlerde bulunan kimi ilaçlar, bazı ALS hastalarında yaşam beklentisini uzatmıştır.
Kişinin hareketliliğini korumak; kas sertliği, kramp ve sıvı tutulması rahatsızlığını hafifletmek ve yavaşlatmak için fizik tedavi uygulanır. Kişinin sorun yaşadığı düğme iliklemek, çatal kaşık kullanmak ya da dişlerini fırçalamak gibi küçük kas aktivitelerine yardımcı olur. Eklemlerdeki hareketsizliği önler.
Yutkunma ve çiğneme zorluğu nedeniyle yutması kolay yiyeceklerle yeterli beslemenizi sağlayacak bir beslenme programı oluşturulur.
ALS konuşma kaslarını da etkilediğinden konuşma ve iletişim zamanla kötüleşir. Dil kaslarını kontrol etme sayesinde konuşma netleşir. Ayrıca konuşma terapistleri yutkunma sorunlarının çözümünde de yardımcı olur. Konuşmanın azaldığı durumlarda sözel olmayan teknikler de vardır.
Giyinmek, yemek yemek, tuvalet, banyo ihtiyacı gibi günlük aktivitelerde destek olacak yardımcı cihazlar kullanılır. Motorlu tekerlekli sandalye, havalı yatak, uyku sırasında solumaya yardımcı olmak için sürekli pozitif hava yolu basıncı (CPAP), konuşmaya yardımcı olan konuşma cihazları, kişinin el ve konuşma yetisi kaybolduğunda iletişim kurmasına yardımcı olan göz tanıma özelliğine sahip bilgisayar ve cihazlar kullanılabilir.
Daha ileri aşamalarda, akciğerlerinizi korumak için bir makineye ihtiyacınız olabilir. Çiğneme ve yutma fonksiyonlarının bozulmaya başlaması halinde, bir beslenme tüpüne ihtiyacınız olabilir
ALS'nin son evrelerine kadar kişi günlük ihtiyaçlarını kendi başına karşılayabilir, kaslarda çok yoğun erimeler baş gösterdiğinde ise yürüyemez, konuşamaz ve kollarını kullanamaz hale gelir. Buna karşın hafıza ve zihin etkilenmez. Hasta yakınlarının sabırlı, şefkatli ve özenli davranmaları gerekir.
Düzenli egzersiz, psikolojik ve sosyal destek de tüm süreç boyunca ALS hastalarının konforlu bir yaşam sürmesi ve kendini iyi hissetmesi için çok önemlidir.
|
medical-article
|
ALS Hastalığı Nedir? ALS Belirtileri ve ALS Tedavisi
|
Andropoz Nedir?
Aynı zamanda “erkek menopozu” olarak bilinenandropozbazı erkeklerin 40'lı yaşların sonlarından 50'lerin başlarına geldiklerinde yaşadıklarıdepresyon,cinsel dürtü kaybı,erektil disfonksiyonile diğer fiziksel ve duygusal semptomların bütünü olarak tanımlanabilir.
Her ne kadar isim olarak kadınların yaşadığı “menopoz” dönemini andırsa da,andropozile menopoz arasında bir takım önemli farklar vardır. Tüm kadınlar belirli bir yaşa gelmelerinin ardından menopoz dönemine girerken, andropoz tüm erkeklerin yaşadığı bir durum değildir.
Menopoz ile beraber kadın üreme organlarının üreme fonksiyonu durur, andropozda ise böyle bir durum söz konusu olmayabilir. Öte yandan, menopoz tamamen kadının hormon profilinde yaşanan değişiklikler nedeniyle oluşurken,andropozadı verilen bulgu ve semptomlar hormonal değişiklikler nedeniyle ortaya çıkmak zorunda değildir;depresyongibi ruh sağlığını ilgilendiren durumlar ilediyabet,hipertansiyongibi çeşitli sistemik hastalıklar nedeniyle deandropoz belirtileriortaya çıkabilmekle beraber, bir kısım erkekte bu belirtilerin altında hormonal sebepler de bulunabilir.
Hormonal nedenlerden kaynaklanan andropozun nedeni, 50 yaş ve üzerinde testosteron üretiminde yaşa bağlı olarak gelişen düşüştür. Bu düşüş birçok vakada hipogonadizm ile bağlantılıdır. Testosteron erkeklerde testislerde, kadınlarda ise yumurtalıklarda üretilen bir hormona verilen isimdir. Testosteron vücutta bireyin cinsel dürtülerini canlandırmak ve beslemekten daha fazlasını yapar. Testosteron ergenlik döneminde vücutta meydana gelen değişiklikleri tetikler, bireyin zihinsel ve fiziksel yetilerini artırır, vücutta kas kütlesini korur, bireyin çevredeki acil durumlara karşı savaşma ya da kaçma içgüdüsel tepkisini ve bunların yanı sıra diğer önemli evrimsel özellikleri düzenler.
Andropoz Neden Olur?
Andropozun ilerleyen yaşla beraber ortaya çıkanhipertansiyon, diyabet, damar sertliğigibi sistemik rahatsızlıklar,anksiyete,depresyon, orta-yaş bunalımıgibi psikolojik durumlar,sigaravealkol kullanımı, sedanter yani hareketsiz yaşam tarzı gibi pek çok sebebi olabilir; bunların yanı sıra, cinsiyet hormonlarının seviyelerindeki farklılıklar da andropoza neden olabilir.
Düşük testosteron ile ilişkili belirti ve semptomlar, sadece düşük testosterona özgü değildir. Bu belirtiler bireyin yaşı, ilaç kullanımı, var olan diğer tıbbi durumlar, veya vücut kitle indeksinin 30 veya daha üzerinde bir değerde olması gibi diğer koşullardan da kaynaklanabilir.
Ergenliğe girmeden önce insanların testosteron seviyesi düşüktür. Bu seviye birey cinsel olarak olgunlaştıkça zaman içerisinde artar. Testosteron, erkekler için ergenlik çağında meydana gelen kas kütlesinin büyümesi, vücut tüylerinin büyümesi, sesin kalınlaşması ve cinsel işlevin ortaya çıkması gibi tipik değişiklikleri tetikleyen hormondur.
Ancak ilerleyen yaşla birlikte bireyin testosteron seviyelerinde tipik olarak düşme gözlemlenmeye başlanır. Yapılan tıbbi araştırmalar, erkeklerin 30 yaşına girdikten sonra testosteron seviyelerinde yılda ortalama yüzde 1 düşme eğilimi olduğuna işaret etmektedir; bu düşüşün tek başına herhangi bir bulgu veya semptoma neden olması genellikle beklenmemektedir.
Stres, depresyon, anksiyete, düzenli uyku eksikliği, sağlıksız beslenme, düzenli egzersiz yapmama, aşırı alkol tüketimi,veyasigara kullanımıgibi bir takım koşullar bireyin testosteron seviyelerinde daha erken veya daha şiddetli düşüşe neden olabilir.
Bir çok vakadaandropoz semptomlarınınhormonlarla hiçbir ilgisi yoktur. Yaşam tarzı faktörleri veya psikolojik sorunlar genellikle bu belirti ve semptomların büyük bir kısmından sorumludur. Ancakandropoz belirtivesemptomları, testislerin çok az hormon ürettiği veya hiç hormon üretmediği hipogonadizmin bir sonucu olarak da gelişebilir.
Andropoz Hangi Sorunlara Sebep Olur?
Cinsiyet hormonlarında ortaya çıkabilecek ani dalgalanmalarda göğüslerde şişme ve hassasiyetin yanı sıra testis boyutunda küçülme, vücut kıllarının dökülmesi ve sıcak basması gibi durumlara rastlanabilir.
Yapılan kimi çalışmalarda düşük testosteron seviyeleri kemiklerin zayıf ve kırılgan hale geldiği bir durum olanosteoporozile ilişkilendirilmiştir. Ancak bunlar çok nadir görülen belirti ve semptomlar olarak sıralanırlar. Bu semptomlar tipik olarak menopoza giren kadınlarla aynı yaştaki erkeklerde görülür.
Andropoz Nasıl Önlenir?
Andropoz, normal şartlar altında yaşlanmanın doğal bir etkisidir. Sağlıklı yaşam tercihleri, iyi beslenme, alkol ve sigara kullanımından kaçınma, düzenli egzersiz ve düzenli uyku bireyin andropoz benzeri semptomları geliştirmesini geciktirebilir veya önleyebilir.
Andropoz Belirtileri Nelerdir?
Birçok vakada bireyde testosteron seviyelerinin düşmesi belirti ve semptomlara neden olmaz. Ancak andropoz bazı bireylerde fiziksel, cinsel ve psikolojik sorunlara neden olabilir. Bu sorunlar bireyin yaşının ilerlemesiyle birlikte daha ağır bir hal alabilir.
Andropozun belirtivesemptomlarıarasında en sık görülenler;
- Depresyon ya da üzüntü hali
- Düşük enerji
- Ereksiyon bozukluğu
- Jinekomasti veya meme gelişimi
- Kas kütlesinde azalma ve fiziksel zayıflık duyguları
- Kemik yoğunluğunda azalma
- Kendine güven kaybı
- Kısırlık
- Konsantre olmada zorluk
- Libido düzeyinde azalma
- Motivasyonda azalma
- Uykusuzluk veya uyuma güçlüğü
- Vücuttaki yağlanma oranında artış bulunur.
Andropoz Nasıl Teşhis Edilir?
Andropoz tanısınınkonulması için doktor öncelikle bir fizik muayene gerçekleştirir ve hastanın sağlık geçmişi hakkındaki bilgileri soracağı çeşitli sorular ile öğrenmeyi hedefler.
Andropoz tedavisindeen büyük engel, bireyin belirtileri hakkında doktoruyla konuşmaması olabilir. Bazı vakalarda bireyler doktorlarıyla cinsel konuları tartışamayacak kadar utangaç olabilirler. Bu sebeple hasta gözlemlediği bütün belirtilerini bu muayene sürecinde doktor ile konuşmalı ve sahip olabileceği diğer koşullar veya hastalıklarla ilgili bilgileri paylaşmalıdır.
Doktor, bireyin testosteron seviyesini test etmek için bireyin kanından bir numune alarak laboratuvara gönderebilir. Geç başlangıçlıhipogonadizm teşhiside genellikle semptomlarına ve bireyin testosteron seviyesini ölçmek için kullanılan kan testlerinin sonuçlarına göre yapılabilir.
Andropoz Nasıl Geçer?
Andropoz, eğer yaşlanmaya bağlı bir durumdan kaynaklanıyorsa kendiliğinden geçmez ve zaman içerisinde belirti ve semptomları daha ağır hale gelebilir. Testosteron seviyelerinde düşme eğer farklı tıbbi nedenlerden kaynaklanıyorsa, altta yatan sorunların giderilmesi durumun ortadan kalkmasına yol açabilir.
Andropoz Nasıl Tedavi Edilir?
Birçok bireyandropoz belirtivesemptomlarınıdurum kendisine ciddi zorluklara neden olmadıkça veya hayatını aksatmadığı sürece, muhtemelen tedavi olmaksızın yönetebilir.Andropoz semptomlarıiçin en yaygın tedavi türü düzenli egzersiz yapma, sağlıklı beslenme, stresi azaltma ve yeterli uyku düzenine sahip olma gibi daha sağlıklı yaşam tarzı seçimleri yapmaktır.
Bu yaşam tarzı alışkanlıkları tüm bireylerin hayat kalitesinde yükselme ve fayda sağlayabilir. Andropoz semptomları yaşayan erkekler bu alışkanlıkları benimsedikten sonra genel sağlıklarında dramatik bir değişiklik gözlemleyebilir.
Depresyonveanksiyetegibi psikolojik durumlarda hekim kontrolünde yapılacak ilaç tedavisi, bilişsel davranış terapisi ve yaşam tarzı değişiklikleri etkili olabilir.
Eğer tanı sürecinde yapılan kan testlerinin sonuçları, bireyde testosteron eksikliğini olduğunu gösteriyorsa, birey hormon sorunları konusunda uzman birendokrinologayönlendirilebilir.
Uzman bu teşhisi doğrularsa, hormon eksikliğini düzeltmek ve bireyin belirtilerini hafifletmek için bireye testosteron yerine koyma tedavisi önerebilir. Testosteron yerine koyma tedavisi tabletler, bantlar, jeller, implantlar veya enjeksiyonlar şeklinde gerçekleştirilebilir.
Andropoz İçin Yaşam Tarzı Değişiklikleri Ve Evde Bakım
İlerleyen yaşla birlikte hemen herkesin testosteron seviyelerinde düşüş olması normaldir. Çoğu erkek için semptomlar tedavi olmaksızın yönetilebilir. Eğer belirtiler kişinin hayat kalitesini düşürüyorsa, hekime danışılmalıdır.
Doktor durumun belirti ve semptomlarını yönetmeye veya tedavi etmenize yardımcı olacak öneriler sunabilir. Ancak sağlıklı yaşam önerileri andropoz için en önemli çözüm yollarından birisidir.
|
medical-article
|
Andropoz Nedir? Andropoz Belirtileri Nelerdir?
|
Son yıllarda görüntüleme yöntemlerindeki gelişme ve teknik ekipmanın gelişmesi ile beraber, anne karnında bebek ameliyatları veya bazı düzeltici cerrahi işlemlerin yapılabilme imkanı doğmuştur.
Fetal cerrahi ve anne kanında bebeğe yapılan müdahaleler, bebeklerin sağlıklarına kavuşma şansını artırmaktadır.
Aşağıda Anne Karnında Yapılan Bazı Müdahale ve İşlemleri Şunlardır
- İkiz gebeliklerde lazer uygulamaları
- İkiz gebeliklerde radyofrekans uygulamaları - kordon oklüzyonu
- Çoğul gebeliklere fetosid (embriyo redüksiyonu) uygulaması
- Bebeğin idrar yolu tıkanıklıklarına fetoskopik müdahale
- Bebeğin akciğer lezyonlarına müdahale
- Bebeğin bazı yapısal kalp hastalıklarına müdahale
- Bebeğin kalp ritim bozuklarına müdahale
- Anne karnında bebeğe kan nakli yapılması
- Bebeğin fazla olan sıvısının boşaltılması veya az olan sıvının tamamlanması
- Fetal cerrahi
İkiz Bebeklere Lazer Uygulaması
Tek yumurta ikiz gebeliklerde yaklaşık %15 sıklıkla görülen ve bir ikizin kan damarlarının diğeri ile ilişkide olması nedeniyle meydana gelen ikizden ikize kan nakli (IITS, ikizden ikize transfüzyon sendromu) ve benzer patolojik durumlar her iki fetusu birden tehlikeye sokan bir durumdur.
Bu durumda genel bir açıklama ile; bir ikiz verici olur ve kan değerleri gittikçe düşer, bebek gelişimi geri kalır ve suyu azalırken, diğer bebeğin kan değeri artar, bebek orantısız büyür ve suyu da aynı oranda artar.
Gebeliğin 16. haftasından sonra daha da belirginleşen bu tablo erken tanınır ve müdahale edilebilir ise her iki bebeğin de yaşama şansı bulunmaktadır.
Günümüzde bu tür durumda bebeklerin arasında damarsal ilişkiyi kesmek amacıyla fetoskopi eşliğinde lazer kullanılmaktadır. Lazer yardımı ile bebekler arası kan nakline neden olan plasentadaki damarların bir kısmı kapatılabilmektedir. Bu sayede her iki bebek de sağlıklı bir şekilde gelişme şansını yakalayabilir.
Lazer teknolojisinin kullanıldığı başka intrauterin girişim metodları da vardır.
Perinatoloji ve Yüksek Riskli Gebeliklerde ikiz bebekler arasındaki damarsal bağlantının kapatılması hizmeti verilmektedir.
İkiz Gebeliklerde Kordon Oklüzyonu
Tek yumurta ikiz gebeliklerinde, bebeklerden birinin yaşamla bağdaşmayacak derecede ağır bir anomalisi olması durumunda veya fetusların engellenemeyen kan geçişleri olgularında, anomali veya yaşama şansı çok düşük bebeğin kordonunun kapatılması, diğer bebeğin yaşama şansını artıran bir işlemdir.
Bu işlemin tıbbi adı kordon oklüzyonudur ve çok farklı yöntemlerle yapılabilmektedir.
Acıbadem Altunizade Hastanesi Perinatoloji ve Yüksek Riskli Gebeliklerde lazer, radyofrekans, elektrokoterizasyon yöntemleri bu amaç için kullanılmaktadır.
Anomalili bebekte kordon oklüzyonu (kapatılması) hizmeti verilmektedir.
Çoğul Gebeliklerde Fetosid Uygulaması
Fetosid işlemi, bebeklerin istemli olarak anne karnında kalp atışlarının durdurulmasıdır.
Ancak bu işlemin yapılması öncesi detaylı ultrasonografik inceleme ve birden fazla perinatoloji uzmanının görüşünün alındığı konsey kararı gerekmektedir.
Fetosid İşlemi Hangi Durumlarda Uygulanır?
- Çoğul gebeliklerde bebeklerin sayısını 3’e veya 2’ye indirgemek için
- Çoğul gebeliklerde hayat ile bağdaşmayan anomali barındıran bebeğin kalp atışını durdurmak için (selektif terminasyon).
Perinatoloji ve Yüksek Riskli Gebeliklerde fetosid hizmeti, konsey kararı alınarak uygulanmaktadır.
Bebeğin İdrar Yolu Tıkanıklıklarına Müdahale
Anne karnında bazen bebeklerin idrar yollarında tıkanıklıklar nedeni ile böbrekler idrar ile dolmakta ve fonksiyonlarını kaybedebilmektedir. Bu durumdaki gebeliklerde, anne karnında bebeğin böbreğine veya mesanesine katater koyma işlemi yapılabilmektedir.
Bazı ender durumlarda da bu tıkanıklığı açacak fetoskopik işlem uygulanmaktadır. Bu sayede bebeğin böbrek fonksiyonlarının gelişimine bir şans verilmeye çalışılmaktadır.
Perinatoloji ve Yüksek Riskli Gebeliklerde bebeğin idrar yolu tıkanıklıklarına müdahale hizmeti verilmektedir.
Bebeğin Akciğer Lezyonlarına Müdahale
Anne karnında bazen bebeklerin akciğerinde kistler oluşmakta, plevra boşluğunda sıvı birikmektedir. Bu durum akciğer gelişimini engellemektedir. Bebeğin akciğerindeki basıncın azaltılması bebeğin akciğer gelişim şansını artıran bir işlemdir. Bu durumdaki gebeliklerde, anne karnında bebeğin göğüs boşluğuna katater koyma işlemi yapılabilmektedir. Bu sayede bebeğin akciğer fonksiyonları gelişimine bir şans verilmeye çalışılmaktadır.
Perinatoloji ve Yüksek Riskli Gebeliklerde bebeğin akciğerine katater koyma hizmeti verilmektedir.
Bebeğin Bazı Yapısal Kalp Hastalıklarına Müdahale
Kalp hastalıklarının bir kısmına anne karnında müdahale edilebilmektedir. Bu müdahale işlemi maalesef sadece belirli durumdaki bebeklere uygulanmaktadır. En belirgin örneği akciğer anaatardamarı kapak darlıklarıdır. Önemli olan bebekteki anomalinin durumunu belirlemek ve yapılacak müdahale ile yaşama şansının artıp artmayacağı konusunda emin olmaktır. İşlemin önemi ve olası sonuçları nedeniyle birden fazla riskli gebelik uzmanının ortak kararı doğrultusunda bebeğe bu türden işlemler yapılmaktadır.
Perinatoloji ve Yüksek Riskli Gebeliklerde bebeğin belirli kalp hastalıklarına anne karnında müdahale edilebilmektedir.
Bebeğin Kalp Ritm Bozukluklarına Müdahale
Anne karnında bulunan bebeklerin bir kısmında kalp ritim bozukluğu görülebilir. Bu durum genellikle geçicidir, tedavi gerektirmez. Ancak kalp ritminin bozulduğu bazı özellikli durumlarda tedavi gerekebilir. Anneye verilen ilaçlar ile bebeğin kalp ritmi kontrol edilerek düzene sokulmaya çalışılır. Bazı ender durumlarda direkt olarak bebeğe ilaç uygulaması yapılabilir.
Perinatoloji ve Yüksek Riskli Gebelikler, bebek kalp ritim bozuklarında tedavi hizmeti verilmektedir.
Anne Karnında Bebeğe Kan Nakli Yapılması
Bebekler anne karnında bazı nedenlerden dolayı kansızlık yaşayabilmekte ve bu nedenle hayatlarını kaybedebilmektedir. Bebek kansızlığı nedenlerinin başında kan uyuşmazlığı gelmektedir. Ancak başka birçok neden de anne karnında kansızlığa neden olabilir. Önemli olan bu durumun tespiti ve zamanında yapılacak kan nakli ile bebeğin anne karnında kansızlıktan zarar görmesinin önüne geçilmesidir. Anne karnında kordondan veya fetusda bazı damarlardan bebeğe kan nakli yapılabilmektedir.
Perinatoloji ve Yüksek Riskli Gebeliklerde bebeğe kan nakli hizmeti verilmektedir.
Bebeğin Fazla Olan Sıvısının Boşaltılması
Anne karnındaki bebeğin suyunun fazla olması bebeğin dolaşımını ve gelişimini etkileyen durumlardandır.
Bebeğin suyunun neden yüksek olduğunun araştırılması gerekmektedir. Ancak sıklıkla bir neden bulunamaz. Her ne nedenle olursa olsun, anne rahminin uzun süre aşırı gergin kalması anne adayının doğum sonrası kanama riskinin artmasına da neden olabilmektedir. Bu nedenle geçici bir tedavi de olsa belirli aralıkla bebeğin suyunun azaltılması hem anne hem de bebek sağlığı için önemli bir işlemdir. Eksik olan sıvının tamamlanması ise çok ender durumlarda fetusun daha iyi görüntülenmesi ve bazı girişimlerin yapılması için çok geçici bir uygulamadır.
Perinatoloji ve Yüksek Riskli Gebeliklerde bebeğin suyunun boşaltılması veya tamamlanması hizmeti verilmektedir.
Fetal Cerrahi
Bebeğin belirli hastalıklarının varlığında anne karnının ve anne rahminin açılarak veya endoskopik yöntemler ile bebeğin ameliyatı gerçekleştirilmektedir. Ancak her bebek ve her anne adayı bu işlem için uygun değildir. Multibranş çalışma gerektirir. Günümüzde en sık uygulama alanı bel kemikleri açık olan bebeklerin tedavileri ve vücut yüzeyinde bir tümörü olan bebeklerin anne karnında cerrahileridir.
Perinatoloji ve Yüksek Riskli Gebeliklerde fetal cerrahi hizmeti verilmektedir.
Birimin Tüm İlgi Alanları
- Perinatoloji ve Yüksek Riskli Gebelikler Merkezi
|
medical-article
|
Anne Karnında Tedavi Nedir? Anne Karnında Ameliyat
|
Antikor Nedir?
Antikorlarvücudun bağışıklık sistemininantijenlere,yanivirüs, bakteri, mantar, parazitveyabancı cisimlerinparçalarına bir anahtar-kilit gibi bağlanabilen özel, Y-şekilli proteinlere verilen isimdir. Aynı zamandaimmunoglobulinolarak da adlandırılan antikorlar vücutta yabancı herhangi bir antijeni bulmak ve onunbağışıklık sistemitarafından yok edilmesi için işaretlemekle görevlidir. Antikorların işaretleme süreci buldukları hedefe bağlanmaları ile başlar. Ardından bağışıklık sistemi tarafından bu yabancı maddeyi imha edecek ya da etkisiz hale getirecek bir dizi eylem tetiklenir.
Yabancı bir madde vücuda girdiği zaman, bağışıklık sistemi bu maddeyi yabancı olarak tanıyabilir çünkü antijenin yüzeyinde yer alan moleküller normalde vücut içindeki diğer hücreler ile yapıların yüzeyinde bulunan moleküllerden farklıdır. Bağışıklık sistemi yabancı maddeyi ortadan kaldırmak için bir dizi mekanizmaya ihtiyaç duyar. Bu mekanizmaların arasında en önemli olanlarından birisi antikor üretimidir.
Antikorlar, B lenfositleriya daB hücreleriadı verilen özel akyuvar hücreleri tarafından üretilir. Bir antijen, B hücresi yüzeyine bağlandığında, B hücresini, klon adı verilen bir grup özdeş hücreye bölünmesi ve olgunlaşması için uyarır. Plazma hücreleri olarak adlandırılan olgun B hücreleri, bu uyarılar sonucunda kan dolaşımına ve lenfatik sisteme milyonlara varacak kadar çok sayıda antikor salgılar. Antikorlar vücut içerisinde dolaşırken, B hücresine bağlanarak bağışıklık tepkisini tetikleyen antijen türü ile aynı olan antijenlere saldırır ve onları etkisiz hale getirir.
Antikorlar,antijenlere bağlanarak saldırır. Örneğin bir antikorun vücuda zararlı bir toksine bağlanması, çok basit bir şekilde bu toksinin kimyasal bileşimini değiştirerek zehri nötralize edebilir. Bu tür antikorlar antitoksinler olarak adlandırılır. Diğer antikor türleri ise kendilerini bazı mikroplara bağlayarak, bu tür mikroorganizmaları hareketsiz hale getirebilir ya da bu antijenlerin hücrelere sızmak için kullandığı protein moleküllerinin üzerini kaplayarak vücut hücrelerine nüfuz etmelerini önleyebilir.
Antikorlar kapladıkları antijeni kanda bulunan bir dizi protein olan komplemanlar ile kimyasal bir zincir reaksiyona girmeye zorlayabilir. Kompleman reaksiyonu süreci ise istilacı mikropların parçalanmasını tetikleyebilir veya mikropları sararak yutan yani fagositoz işlevi olan savunma hicrelerini bu mikroplara doğru çekebilir.Antikor üretimiilk başladıktan sonra vücuttan tüm antijen molekülleri uzaklaştırılana kadar birkaç gün devam eder. Antikorlar farklı sürelerle vücutta kalmaya devam eder. Antikorlar dolaşım sisteminde bulundukları süre boyunca karşı durmak için üretildikleri belirli antijenlere karşı vücudun bağışık kalmasını sağlarlar.
B hücreleribağışıklık sisteminin en önemli işlevleri olan antijen tanıma ile o antijenin vücuttan tamamen uzaklaştırılmasını sağlamak için muazzam miktarda koruyucu protein üretmeyi gerçekleştirmesini sağlar.
B hücreleri, yüzeylerinde bulunan antijen reseptörleri adı verilen proteinler aracılığıyla antijenleri vücudun diğer normal öğelerinden ayırt eder. Bir antijen reseptörü ise esasen B hücresi zarına tutturulmuş ve serbest bir şekilde salgılanmayan bir antikor proteinine verilen isimdir.
Antikorlar, sabit bölgelerine göre beş sınıfa ayrılır. Her sınıf, immunoglobulin kelimesinin kısaltmasına eklenen bir harfle belirtilir: IgG, IgM, IgA, IgD ve IgE. Antikor sınıfları sadece sabit bölgeleri açısından değil, aynı zamanda gerçekleştirdikleri aktiviteler ve fonksiyonları bakımından da farklılık gösterir.
IgG antikorunormal şartlarda kanda ve dokularda en yoğun miktarda bulunan antikor türüdür. IgG bağışıklık sisteminin hastalıklara karşı sürekli olarak koruma sağlamasını mümkün kılar. Hastalıklara karşı vücudu önceden hazırlamak amacını güden aşıların sonrasında aşının başarılı olması için kanda IgG değerinin yükselmesi beklenir. Anne sütüne ve anne karnındaki bebeğe geçebilen bu antikor annenin sahip olduğu bağışıklık özelliklerini bebeğe geçici olarak taşıyabilir. Monomer bir yapısı vardır, yani başka moleküller ile birleşip bir polimer oluşturabilecek tekli bir yapıdadır.
IgM antikoru vücuda giren herhangi bir antijenle ilk karşılaşma sürecinde hızla ve çok sayıda üretilerek genel bağışıklık yanıtının verilmesini başlatan antikora verilen isimdir. IgM antikoru aynı zamanda en büyük antikordur ve genel olarak dalakta üretilir.
IgA antikoru normal şartlarda vücudun dış dünya ile doğrudan etkileşime girdiği yumuşak dokularının duvarlarında birikir. IgA bu herhangi bir antijenin yumuşak dokulardan vücuda girmesini engeller.
IgD antikoru ise normal şartlarda antikor üretimini gerçekleştiren B lenfositlerin temel bileşenlerindendir. IgD antikorunun B hücrelerinin içindeki görevi ise B hücrelerinin aktifleşmesini sağlamaktır. Aktif hale gelen B hücreleri bağışıklık sistemi içindeki görevlerini yerine getirebilir.
IgE antikoru ise sadece memelilerde bulunur parazit enfeksiyonlarına karşı özel olarak plazma hücreleri tarafından üretilir. Aynı zamanda vücut tarafından tip 1 aşırı hassasiyet gösterilmesinden ve alerjik astım, alerjik rinit, çeşitli sinüzit türleri ile yemek alerjileri gibi çeşitli alerji türlerinin gelişmesinden sorumlu temel antikordur. Monomer bir yapısı vardır, yani başka moleküller ile birleşip bir polimer oluşturabilecek tekli bir yapıdadır.
Antikor testleri, vücudun belirli bir moleküle karşı saptanabilir miktarda antikor üretip üretmediğini tespit eder ve bu nedenle, geçmişte belirli bir virüs veya bakteri tarafından enfekte olup olmadığını ortaya çıkarabilir.Antikor testlerigenellikleIgMveyaIgG'nin varlığını tespit ederler.
Örneğin,SARS-CoV-2 antikor testleritipik olarakkoronavirüsünspike proteinine karşı geliştirilen antikorları tespit eder ve bu sayede, antikorun türüne göre, bireyin geçmişte veya şu andaCOVID-19olup olmadığını ortaya çıkarabilir.
|
medical-article
|
Antikor Nedir? Antikor Testi Nasıl Yapılır?
|
Aort kapak darlığı, kalpten çıkan kanın vücuda iletilmesini sağlayan aort kapağının daralması sonucu meydana gelir. Bu durum, kalbin kan pompalamak için daha fazla çalışmasına neden olarak yorgunluk, nefes darlığı, göğüs ağrısı ve bayılma gibi belirtilere yol açabilir. En sık görülen nedenler arasında romatizmal kalp hastalıkları, yaşlanmaya bağlı kireçlenme ve doğumsal kapak anormallikleri bulunur. Tedavi seçenekleri, durumun ciddiyetine bağlı olarak ilaç kullanımı, balon valvuloplasti veya cerrahi kapak değişimi gibi yöntemleri içerir. Erken tanı ve tedavi, hastalığın ilerlemesini önlemek ve yaşam kalitesini artırmak için önemlidir.
- Aort Kapak Darlığı Nedir?
- Aort Kapak Darlığı Belirtileri Nelerdir?
- Aort Kapak Darlığı Neye Yol Açar?
- Aort Kapak Darlığı Neden Olur?
- Aort Kapak Darlığı Tanısı ve Uygulanan Testler
- Aort Kapak Darlığı Tedavisi ve Uygulanan Yöntemler
Aort Kapak Darlığı Nedir?
Aort kapak darlığı (aort stenozu), kalbin sol karıncığından aortaya ve vücuda kan akışını düzenleyen aort kapağının daralmasıyla ortaya çıkan bir durumdur. Bu daralma, kan akışını kısıtlayarak kalbin kan pompalamak için daha fazla çalışmasına neden olur ve zamanla kalp yetmezliği gibi ciddi sorunlara yol açabilir. Nedeni genellikle yaşa bağlı kalsiyum birikimi, doğumsal kalp kusurları (örneğin biküspit aort kapağı) veya romatizmal ateş kaynaklı skar oluşumudur.
Aort, kalpten çıkan en büyük atardamar olup, oksijen açısından zengin kanı sol karıncıktan alarak vücuda dağıtan ana damardır. Bu görev, organların ve dokuların ihtiyaç duyduğu oksijeni ve besin maddelerini sağlamada hayati öneme sahiptir. Aort kapak darlığı, bu kapağın daralması sonucu kan akışını kısıtlayarak kalbin kan pompalamak için daha fazla çalışmasına neden olur.
Aort Kapak Darlığı Belirtileri Nelerdir?
Aort kapak darlığı, genellikle belirti vermeden ilerleyebilir; ancak daralma şiddetlendikçe çeşitli semptomlar ortaya çıkar. Bu belirtiler arasında göğüs ağrısı veya sıkışması, fiziksel aktivite sırasında nefes darlığı, çabuk yorulma, kalp çarpıntısı, baş dönmesi veya bayılma ve ayak bileklerinde şişlik yer alır. Bu semptomlar, daralmış kapağın kalbin kan pompalama yeteneğini sınırlaması ve vücudun ihtiyaç duyduğu kan akışını karşılayamaması sonucunda ortaya çıkar. Şiddetli durumlarda bu belirtiler, ciddi sorunların habercisi olabilir ve derhal tıbbi müdahale gerektirir.
Aort Kapak Darlığı Neye Yol Açar?
Aort kapak darlığı, tedavi edilmediğinde ciddi sağlık sorunlarına yol açabilir. Daralmış kapak nedeniyle kalp, vücuda yeterli kanı pompalamak için daha fazla çalışır, bu da zamanla kalp kasında kalınlaşma (sol ventrikül hipertrofisi) vekalp yetmezliğigelişimine neden olabilir. Ayrıca, darlık kan akışını kısıtladığı için organ ve dokulara yeterli oksijen taşınamaz, bu da baş dönmesi, bayılma ve egzersiz intoleransı gibi sorunlara yol açar. İlerlemiş vakalarda, ciddi ritim bozuklukları (aritmi), akciğer ödemi ve ani kalp durması riski artar. Bu nedenle, erken tanı ve tedavi, komplikasyonların önlenmesi için kritik öneme sahiptir.
Aort Kapak Darlığı Neden Olur?
Aort kapak darlığı, çeşitli nedenlerle ortaya çıkabilen bir kalp rahatsızlığıdır. En yaygın nedenlerden biri, ileri yaşta aort kapağındakalsiyum birikmesisonucu oluşan sertleşme ve daralmadır. Doğumsal kalp kusurları, özellikle iki yaprakçıklı (biküspit) aort kapağı ile doğan bireylerde, bu duruma yatkınlık yaratabilir. Ayrıca, tedavi edilmemiş boğaz enfeksiyonlarının neden olduğu romatizmal ateş, aort kapağında skar oluşumuna yol açarak darlığa neden olabilir. Bu faktörler, aort kapağının esnekliğini kaybetmesine ve kan akışını kısıtlamasına neden olarak kalbin yükünü artırır.
Aort kapak darlığının başlıca nedenleri şunlardır:
- İleri yaşta aort kapağında kalsiyum birikimi sonucu sertleşme ve daralma oluşması.
- Doğumsal kalp kusurları, özellikle iki yaprakçıklı (biküspit) aort kapağı ile doğum.
- Tedavi edilmemiş boğaz enfeksiyonlarının neden olduğu romatizmal ateşin, aort kapağında skar oluşumuna yol açması.
- Kapağın esnekliğini kaybetmesine neden olan dejeneratif hastalıklar.
- Geçirilmiş aort kapak enfeksiyonları (endokardit).
- Nadiren, radyasyona maruz kalma gibi çevresel faktörler.
Aort Kapak Darlığı Tanısı ve Uygulanan Testler
Aort kapak darlığı tanısı, genellikle bir sağlık muayenesi sırasında kalpte üfürüm duyulmasıyla şüphelenilir ve tanıyı kesinleştirmek için çeşitli testler uygulanır. Ekokardiyogram, kalbin yapısını ve kan akışını inceleyerek darlığın varlığını ve derecesini belirlemede temel yöntemdir. Elektrokardiyogram (EKG), kalpteki elektriksel aktiviteleri ölçerek anormallikleri tespit eder. Göğüs röntgeni, kalp büyümesi veya kapakta kalsiyum birikimini gösterebilir. Kardiyak kateterizasyon ise kapak fonksiyonunu değerlendirip kalpteki basınçları ölçmek için kullanılır. Bu testler, hem tanıyı doğrulamak hem de tedavi planını oluşturmak için kritik öneme sahiptir.
Aort Kapak Darlığı Tedavisi ve Uygulanan Yöntemler
Aort kapak darlığının tedavisi, hastalığın ciddiyetine ve belirtilerin varlığına bağlı olarak planlanır. Hafif vakalarda, düzenli kontrol ve ekokardiyogram ile hastalığın ilerlemesi izlenir. İlaç tedavisi, darlığı doğrudan tedavi etmese de, yüksek tansiyon gibi eşlik eden durumları yönetmek veya semptomları hafifletmek için kullanılabilir. Şiddetli vakalarda ise cerrahi müdahale gereklidir. Açık cerrahiyle aort kapağı değişimi (SAVR) veya daha az invaziv bir yöntem olan transkateter aort kapak değişimi (TAVR), sık kullanılan tedavi yöntemleridir. Erken müdahale, kalp yetmezliği ve diğer sorunların önlenmesi açısından hayati öneme sahiptir.
Aort kapak darlığı ameliyatı ise, genellikle şiddetli vakalarda ve semptomların belirgin olduğu durumlarda uygulanır. Cerrahi seçenekler arasında, açık cerrahiyle aort kapağının yapay veya biyolojik bir kapakla değiştirilmesi (SAVR) ve daha az invaziv bir yöntem olan transkateter aort kapak değişimi (TAVR) yer alır. SAVR, genellikle genç ve genel sağlık durumu iyi olan hastalar için tercih edilirken TAVR daha yüksek riskli, yaşlı veya açık cerrahiye uygun olmayan hastalarda kullanılır. Ameliyat, kan akışını iyileştirerek semptomları hafifletir ve yaşam kalitesini artırırken, ciddi komplikasyonların önlenmesinde de önemli bir rol oynar.
|
medical-article
|
Aort Kapak Darlığı Nedir? Belirtileri ve Tedavi Yöntemleri
|
End of preview. Expand
in Data Studio
README.md exists but content is empty.
- Downloads last month
- 48