text
stringlengths
2.17k
10k
type
stringclasses
2 values
source
stringlengths
3
128
Endoskopik gastroplastive gastrik sleeve, obezite tedavisinde kullanılan iki farklı yöntemdir. Endoskopik gastroplasti, mide hacmini endoskopla küçülten cerrahi olmayan bir işlemdir. Gastrik sleeve ise midenin büyük kısmının çıkarıldığı cerrahi bir yöntemdir. Her iki uygulama da kilo kaybını teşvik ederek diyabet, hipertansiyon gibi hastalıkların kontrolüne yardımcı olur. Sleeve gastrektomi kapalı yöntemle yapılır ve genellikle 1–2 saat sürer. Endoskopik cerrahi, vücut açıklıklarından girilerek yapılan minimal invaziv işlemleri kapsar. Bu işlemler, kalıcı kilo kaybı ve metabolik sağlık için etkilidir. - Endoskopik Sleeve Gastroplasti Nedir? - Endoskopik Sleeve Gastroplasti Hangi Hastalıklarda Kullanılır? - Endoskopik Sleeve Gastroplasti Faydaları Nelerdir? - Endoskopik Sleeve Gastroplasti Nasıl Uygulanır? - Endoskopik Sleeve Gastroplasti Sıkça Sorulan Sorular Endoskopik Sleeve Gastroplasti Nedir? Endoskopik Sleeve Gastroplasti (ESG), obezite tedavisinde kullanılan, cerrahi müdahale gerektirmeyen minimal invaziv bir işlemdir. Bu yöntemle mideye ağız yoluyla ulaşılır ve özel bir dikiş sistemiyle midenin iç kısmı daraltılarak tüp şekline getirilir. Böylece mide hacmi yaklaşık %70 oranında küçültülür, bu da daha az gıda tüketimiyle daha hızlı tokluk hissi sağlar. ESG işlemi, laparoskopiktüp mideameliyatına alternatif olarak geliştirilmiştir ve kesi, dikiş ya da uzun hastane yatışı gerektirmez. Endoskopik sleeve gastroplasti, genelliklevücut kitle indeksi (VKİ)30’un üzerinde olan, diyet ve egzersizle yeterli kilo veremeyen ancak cerrahi operasyon istemeyen bireyler için uygundur. İşlem sonrası hızlı iyileşme, düşük komplikasyon riski ve geri döndürülebilirlik gibi faydalar sunar. Uzun vadeli başarı, ESG’nin yanında yaşam tarzı değişiklikleri yapılmasıyla artar. Bu yöntem, hem kilo kaybı sağlamak hem de obeziteye bağlı sağlık sorunlarını azaltmak amacıyla giderek daha fazla tercih edilmektedir. Endoskopik Sleeve Gastroplasti Hangi Hastalıklarda Kullanılır? Endoskopik Sleeve Gastroplasti (ESG), obezite tedavisinde cerrahi olmayan bir yöntem olarak geliştirilmiştir. Bu işlem, mide hacmini küçülterek kilo kaybını teşvik eder ve obeziteye bağlı sağlık sorunlarının yönetimine yardımcı olur. ESG, özelliklevücut kitle indeksi (VKİ)30 ve üzeri olan, diyet ve egzersizle yeterli kilo veremeyen bireyler için uygundur. Ayrıca, cerrahi müdahale istemeyen veya cerrahiye uygun olmayan hastalar için de alternatif bir seçenektir. ESG, aşağıdaki obeziteyle ilişkili sağlık sorunlarının yönetiminde kullanılabilir: - Tip 2 Diyabet - Yüksek Tansiyon (Hipertansiyon) - Yüksek Kolesterol (Dyslipidemi) - Obstrüktif Uyku Apnesi - Osteoartrit (Eklem Kireçlenmesi) - Alkol Dışı Yağlı Karaciğer Hastalığı (NAFLD) ve Nonalkolik Steatohepatit (NASH) - Gastroözofageal Reflü Hastalığı (GERD) - Kalp Hastalığı ve İnme Riski Tip 2 Diyabet ESG, kilo kaybını teşvik ederek insülin direncini azaltabilir ve kan şekeri düzeylerini iyileştirebilir. Bu, tip 2 diyabetin kontrol altına alınmasına yardımcı olabilir. Yüksek Tansiyon (Hipertansiyon) Kilo kaybı, kan basıncını düşürebilir. ESG ile sağlanan kilo kaybı, hipertansiyonun yönetimine katkıda bulunabilir. Yüksek Kolesterol (Dyslipidemi) ESG sonrası kilo kaybı,LDL (kötü) kolesteroldüzeylerini azaltabilir ve HDL (iyi) kolesterol düzeylerini artırabilir. Obstrüktif Uyku Apnesi Kilo kaybı, hava yollarındaki tıkanıklığı azaltarak uyku apnesi semptomlarını hafifletebilir. Osteoartrit (Eklem Kireçlenmesi) Fazla kilo, eklemlere ekstra yük bindirir.ESGile sağlanan kilo kaybı, eklem ağrılarını azaltabilir ve hareket kabiliyetini artırabilir. Alkol Dışı Yağlı Karaciğer Hastalığı (NAFLD) ve Nonalkolik Steatohepatit (NASH) Kilo kaybı, karaciğerdeki yağ birikimini azaltabilir ve karaciğer fonksiyonlarını iyileştirebilir. Gastroözofageal Reflü Hastalığı (GERD) ESG, mide hacmini küçülterek mide içeriğinin yemek borusuna geri kaçma riskini azaltabilir. Kalp Hastalığı ve İnme Riski Kilo kaybı,kalp hastalığıve inme riskini azaltabilir. ESG, bu risklerin yönetimine yardımcı olabilir. Endoskopik Sleeve Gastroplasti Faydaları Nelerdir? Endoskopik Sleeve Gastroplasti (ESG), kilo vermeyi destekleyen ve obeziteye bağlı sağlık risklerini azaltan cerrahi olmayan bir yöntemdir. Bu işlem, mide hacmini küçülterek kişinin daha az yemesini ve daha uzun süre tok kalmasını sağlar. Geleneksel bariatrik cerrahilere göre daha az invaziv olması, ESG’yi özellikle cerrahiye uygun olmayan veya ameliyat istemeyen bireyler için cazip bir seçenek haline getirir. Endoskopik sleeve gastroplasti faydalarışunlardır: - Cerrahi Olmayan Müdahale:ESG, kesik veya dikiş gerektirmeden ağızdan endoskopik olarak uygulanır. - Kısa İyileşme Süresi:Genellikle hastalar aynı gün içinde taburcu edilir, iş ve sosyal yaşama dönüş hızlıdır. - Daha Az Komplikasyon Riski:Cerrahi prosedürlere göre enfeksiyon, kanama ve organ yaralanması riski düşüktür. - Mide Yapısı Korunur:Mide tamamen çıkarılmadığı için anatomik yapı büyük ölçüde korunur. - Geri Döndürülebilir ve Revize Edilebilir:Gerekirse işlem geri alınabilir veya tekrar düzenlenebilir. - Uzun Vadeli Kilo Kaybı:Yaşam tarzı değişiklikleriyle birlikte sürdürülebilir kilo kaybı sağlar. - Metabolik Hastalıklarda İyileşme:Diyabet, hipertansiyon ve kolesterol gibi obeziteye bağlı hastalıkların kontrolünde etkilidir. - Daha Az Psikolojik Yük:Cerrahiye kıyasla hastalarda daha az kaygı ve stres yaratabilir. - Estetik Açıdan Faydası:Dışarıdan görünür bir iz bırakmaz. Endoskopik Sleeve Gastroplasti Nasıl Uygulanır? Endoskopik Sleeve Gastroplasti (ESG), ağız yoluyla gerçekleştirilen ve midenin hacmini küçülterek kilo kaybını destekleyenminimal invazivbir işlemdir. Cerrahi kesi gerektirmez; bu da hem iyileşme sürecini kısaltır hem de komplikasyon riskini azaltır. İşlem, genellikle genel anestezi altında yapılır ve hastalar aynı gün ya da ertesi gün taburcu edilebilir. Endoskopik sleeve gastroplasti uygulama aşamaları şunlardır: - Hazırlık:İşlem öncesi hasta anesteziye alınır. Mide tamamen boş olmalıdır, bu nedenle işlemden önce belirli bir süre aç kalınması gerekir. - Endoskopi Girişi:Ağızdan mideye uzanan ince, esnek bir tüp olan endoskop ile mideye ulaşılır. Endoskopa özel bir dikiş cihazı entegre edilmiştir. - Mide Dikişleme:Endoskop yardımıyla midenin iç kısmına bir dizi dikiş atılır. Bu dikişler, midenin tüp şeklini almasını sağlar ve hacmini yaklaşık %70 oranında küçültür. - İşlemin Tamamlanması:Tüm dikişler yerleştirildikten sonra endoskop çıkarılır. İşlem genellikle 60–90 dakika sürer. - İyileşme:Hastalar birkaç saat gözlem altında tutulur ve çoğu aynı gün taburcu edilir. İlk günlerde sıvı diyet uygulanır ve beslenme kademeli olarak katı gıdalara geçişle ilerler. Bu işlem sayesinde mide hacmi küçüldüğü için kişi daha az yemekledoyma hissiyaşar ve bu da kalıcı kilo kaybına katkı sağlar. Endoskopik Sleeve Gastroplasti Sıkça Sorulan Sorular Endoskopik gastroplasti nedir? Endoskopik gastroplasti, mide hacmini küçültmek amacıyla ağız yoluyla uygulanan cerrahi olmayan bir kilo verme yöntemidir. Endoskop ve özel dikiş sistemleri kullanılarak mide içinden şekillendirme yapılır. Gastrik sleeve ameliyatı nedir? Gastrik sleeve, midenin yaklaşık %80’inin çıkarıldığı cerrahi bir kilo verme işlemidir. Bu yöntemle mide tüp şeklini alır ve gıda alımı kısıtlanır. Sleeve ne için kullanılır? Sleeve, obezitenin tedavisi ve obeziteye bağlı hastalıkların (diyabet, hipertansiyon gibi) kontrolü için kullanılır. Amaç, kalıcı kilo kaybı sağlamak ve metabolik sağlığı iyileştirmektir. Sleeve gastrektomi ameliyatı kaç saat sürer? Sleeve gastrektomi ameliyatı genellikle 1–2 saat arasında sürer. Hastanede kalış süresi ise genellikle 1–2 gündür. Sleeve gastrektomi nasıl yapılır? Bu işlem laparoskopik olarak yani kapalı yöntemle yapılır ve midenin büyük bir kısmı çıkarılarak tüp şeklinde yeniden yapılandırılır. Böylece kişinin daha az yemekle doyması sağlanır. Endoskopik sleeve gastroplasti nedir? Endoskopik sleeve gastroplasti, cerrahi olmadan mide hacmini küçülten endoskopik bir kilo verme işlemidir. Mideye ağızdan girilerek içten dikişlerle tüp şekli verilir. Endoskopik cerrahi nasıl yapılır? Endoskopik cerrahi, doğal vücut açıklıklarından girilerek veya küçük kesilerle yapılan minimal invaziv işlemlerdir. Kamera ve özel cerrahi aletlerle iç organlara müdahale edilir. Sleeve ne için kullanılır? Sleeve işlemi, fazla kiloları kalıcı olarak vermek ve obeziteye bağlı hastalıkları kontrol altına almak için kullanılır. Hem cerrahi (sleeve gastrektomi) hem de endoskopik (ESG) yöntemlerle uygulanabilir.
medical-article
Endoskopik Sleeve Gastroplasti Nedir? Nasıl Uygulanır?
Ablasyon, kalpte yaşanan aritmi (ritim bozukluğu) sorununu gidermek için kullanılan bir tedavi yöntemidir. Ablasyon işlemi genellikle kan damarı içerisine yerleştirilen kateter adlı ince, esnek tüpler kullanılarak yapılır. Ablasyon tedavisi ile kalbin çok hızlı ya da çok yavaş atması ya da düzensiz bir ritim ile atması engellenerek kalp atış ritmi düzene konulur. Ablasyon işlemi; ilaç tedavisi ile düzelme yaşanmayan ya da ilaç tedavisiyle düzelme yaşanması beklenmeyen vakalarda uygulanır. Düzensiz kalp atışının türüne bağlı olarak kalp ablasyonu bazen ilk tedavi seçeneği olarak öne çıkar. - Ablasyon Türleri Nelerdir? - Ablasyon Nasıl Yapılır? - Hastaya Uygun Kardiyak Ablasyon Türü Nasıl Seçilir? - Ablasyon Öncesi Nelere Dikkat Edilmeli? - Ablasyon Sonrası Süreç - Ablasyon Hakkında Sıkça Sorulan Sorular Ablasyon Türleri Nelerdir? Üç tür ablasyon yöntemi vardır: - Kateter Ablasyonu - Kardiyak Cerrahi Ablasyon - PFA (Pulsed Field Ablasyon) Kateter Ablasyon Kateter ablasyonu ciddi bir ameliyat gerektirmeden, anjiyo tarzı bir yaklaşımla yapılan basit bir işlemdir. Kateter ablasyonunda doktor, kateter adı verilen ince ve esnek yapıdaki bir tüpü, boyun ya da bacak damarlarınız üzerinden kalbinize yönlendirir. Kateter, aritmiye sebep olan bölgeye ulaşarak ilgili hücreleri yok eder ve böylece kalp atışı yeniden düzene girer. Kateter ablasyonunun radyofrekans ablasyonu ve kriyoablasyon adı verilen iki türü vardır. - Radyofrekans Ablasyonu: Doktor, kateter kullanarak her bir damarın veya damar grubunun etrafında dairesel izler oluşturan radyofrekans enerjisi göndererek tedaviyi uygular. - Kriyoablasyon: Bu türde ise tek bir kateter vasıtasıyla dokular dondurularak yaralanır ve aritmi tedavi edilir. Kardiyak Cerrahi Cerrahi ablasyon ise hastanın göğsünün açılmasını gerektiren bir ameliyatla yapılır. Üç ana türü vardır vardır: Labirent Prosedürü:Doktorunuz baypas veya kapak değişimi gibi başka bir sorun nedeniyle açık kalp ameliyatı yaparken bu yöntemi kullanır. Bu yöntemde kalbin üst kısmında küçük kesiler yapılır. Mini Labirent:Atriyal fibrilasyon sorunu olan birçok kişide açık kalp ameliyatına gerek duyulmaz. Bu kişilere daha az invaziv bir tür olan mini labirent yöntemi kullanılır. Operasyon sırasında doktor; hastanın kaburgaları arasında birkaç küçük yeri keser ve kateter ablasyonu yapmak göğsünüze bir video kamera veya küçük bir robot yerleştirir ve kalp atışınızı doğru ritimde tutmaya yardımcı olabilecek bir yara dokusu oluşturur. Yakınsak Prosedür:Bu yöntemde doktor, akciğer toplardamarında radyofrekans ablasyonu kullanır ve cerrah göğüs kemiğinizin altında küçük bir kesi yaparak radyofrekans enerjisini kalbinizin dışında kullanır. PFA (Pulsed Field Ablasyon) PFA (Pulsed Field Ablasyon) yöntemi ısı ya da soğuk enerji kullanan klasik ablasyon yöntemlerinden farklı olarak kalpte ritim bozukluğu oluşturan dokuya yüksek frekanslı ve kısa süreli yüksek enerji uygulamaları yaparak etkili oluyor. Ablasyon Nasıl Yapılır? Ablasyon sürecinin ilk aşamasında hastaya damar yoluyla sakinleştirici ilaç verilir. Cerrahi girişim yapılacaksa hasta anestezi ile uyutulur. Cerrahi girişim olmayacaksa sadece sakinleştirici verilmesi yeterlidir. Kateter ablasyonu yapılacaksa doktor kasık, boyun veya koldaki bir damardan giriş yapılarak kateter kalbe ulaştırılır. İşlem sırasında doktorunuz aritminizin nedenini bulmak ve olağandışı dokuyu yok etmek için elektrotlar veya boya kullanabilir. Cerrahi ablasyon süreci ise daha detaylı bir işlemdir. Doktor hastayı genel anestezi ile uyuttuktan sonra labirent işlemi için göğüs kafesinizi açar. İşlem sırasında kan akışının devamı için hasta kalp-akciğer baypas makinesine bağlanır. Göğüs kafesinin açılmasına ihtiyaç duyulmayan cerrahi ablasyonlarda ise ablasyon aletlerinin kullanılabilmesi için göğüste bir veya birkaç yerden küçük kesiler yapılır. Ablasyon Faydaları Nelerdir? Ablasyonun faydaları şunlardır: - Kan pıhtılaşması, - Kalp yetmezliği ve - felç olasılığı azalır. Ablasyon Ameliyatı Riskli mi? Tıp dünyasında her girişimin az ya da çok belirli riskleri vardır. Kardiyak ablasyonun riskleri ablasyon tipine ve neden yapıldığına bağlı olarak değişir. Olası riskler arasında şunlar bulunabilir: Ablasyon ameliyatının olası riskleri arasında; ateterin yerleştirildiği yerde kanama veya enfeksiyon, kan damarı hasarı, kalp kapakçığı hasarı, farklı tipte düzensiz kalp ritmi, kalp pili kullanımı gerektirebilecek yavaş kalp atış hızı, bacaklarda veya akciğerlerde kan pıhtılaşması, inme veya kalp krizi bulunur. Doktor, hastanın durumuna özel bir değerlendirme yaparak olası riskleri hasta ile paylaşır ve işlemin yapılmasına karar verilir. Hastaya Uygun Kardiyak Ablasyon Türü Nasıl Seçilir? Hastaya uygun kardiyak ablasyon türünün seçimi için doktor aritminin nedenini, belirtileriniz olup olmadığını ve kalp hastalığına yakalanma olasılığınızı değerlendirir. Farklı ablasyon türleri kalbin farklı yerlerini hedef alır. Hasta, kateter ablasyon işlemi yapıldığı gün ya da birkaç gün içerisinde taburcu edilir. Cerrahi ablasyon yapıldıysa hastanın toparlanması 3 ayı bulur. Aritmisi olan birçok kişi için cerrahi olmayan ablasyonlar genellikle başarılı sonuçlar verir. İlk girişim başarılı olmadığında sıklıkla ikinci denemede istenen sonuç elde edilir. Ablasyon Öncesi Nelere Dikkat Edilmeli? Ablasyon öncesi doktor, hastanın tıbbi durumunu uygun önerilerini söyler. Bu öneriler arasında genellikle şunlar bulunur: İşlemden önceki gece yemek ve sıvı tüketimi kesilir, doktor önerisiyle bazı ilaçların kullanımı, operasyondan birkaç gün önce geçici bir süreliğine durdurulur, aritmiyi tedavi etmek için kullanılan ilaçların kullanımı da yine doktor önerisiyle operasyondan birkaç gün önce bırakılır. Ablasyon Sonrası Süreç Kateter ablasyonu sonrasında birçok hasta aynı gün taburcu edilir. Eğer bir gece kalınması istenirse bu süre boyunca, bir hemşire kalp atış hızınızı ve kan basıncınızı düzenli olarak takip eder. Cildinizin kesildiği yerde kanama yaşanmaması için düz ve hareketsiz yatılması gerekir. Taburcu işleminden önce doktor hastaya genellikle kan pıhtılarını ve aritmiyi önlemek için ilaç reçete eder. Bu ilaçlar operasyon sonrası 2 aylı bir süreç boyunca doktorun önerdiği sıklıkta ve dozajda kullanılır. Doktor aksini söylemedikçe eve dönüldüğünde kesi bölgelerini ıslatmadan duş alınabilir. Operasyonun ardından yaklaşık 5 gün boyunca veya kesi yerleri iyileşene kadar yüzme önerilmez. Göğsün açılmasını gerektiren cerrahi ablasyon operasyonu sonrası yaşanan süreç ise baypas ameliyatı sonrası süreçle benzerlik gösterir. Hasta üç ay içerisinde toparlanır. Operasyonun etkilerinin tamamen geçesi 6 ayı bulabilir. Ablasyon Hakkında Sıkça Sorulan Sorular Ablasyon Ne Demek? Ablasyon, kalpteki anormal elektrik yollarını yok ederek aritmiyi tedavi eden bir prosedürdür. Kateter aracılığıyla radyo dalgaları veya dondurma teknikleri kullanılır. Ablasyon Yapılırken Hasta Uyutulur mu? Hastanın ablasyon yapılırken uyutulup uyutulmayacağı kullanılacak ablasyon yöntemine göre değişir. Kateter tedavisinde genellikle uyutmaya gerek kalmaz. Cerrahi girişime dayalı ablasyonlarda ise hasta uyutulur. Ablasyon Sonrası İyileşme Süresi Nedir? Kalp ablasyonu sonrası iyileşme süreci genellikle birkaç hafta sürer. Hastalar kısa süreli yorgunluk, hafif ağrı ve çarpıntı yaşayabilir. Dinlenme, ilaç kullanımı ve düzenli doktor kontrolleri ihmal edilmemelidir. Tam iyileşme, birkaç ayı bulabilir. Ablasyon Sonrası Hala Aritmi Yaşanır mı? Ablasyon tedavisi sonrasında bazı hastalar hala aritmi yaşamaya devam edebilir. Bu durum geçici olabilir veya ek tedavi ya da ikinci bir ablasyon operasyonu gerektirebilir. Kalp Ablasyon İşlemi Sonrası Nelere Dikkat Etmeli? Kalp ablasyonunun ardından dinlenme ve düzenli ilaç kullanımı önemlidir. Bunun dışında hasta ağır fiziksel aktivitelerden kaçınmalı ve sağlıklı beslenmelidir. Ani kalp çarpıntıları veya ağrı gibi sorunlar yaşanırsa zaman kaybetmeden doktora gidilmesi gerekir.
medical-article
Ablasyon Nedir? Ablasyon Tedavisi Nasıl Yapılır?
- Onkolojik Cerrahi Nedir? - Cerrahi Onkoloji Neye Bakar - Onkolojik Bölümü Hangi Hastalıklara Bakar - Tıbbi Onkoloji ve Cerrahi Onkoloji Arasındaki Fark - Onkolojik Cerrahide Kullanılan Yöntemler Nelerdir? - Hangi Durumlarda Kanser Cerrahisi Yapılamaz Onkolojik Cerrahi Nedir? Onkolojik Cerrahi,kanserteşhisi, kanserin evresinin tespiti ve tedavisi için cerrahiyi kullanmaya odaklanan bir alandır. Onkolojik cerrahlar, kanserli doku ve organların mümkünse çıkarmaya veya tümör boyutlarını küçültmeye yönelik cerrahilerin yanı sıra hastalığın neden olabileceği ağrıyı kontrol etmeye, hastanın kansere bağlı semptomları ve yan etkilerini yönetmeye yardımcı olmak için palyatif ameliyatlar da yapabilirler. Bir hastanın ameliyat için aday olup olmadığı, tümörün tipi, büyüklüğü, yeri, derecesi ve evresi gibi faktörlerin yanı sıra yaş, fiziksel uygunluk ve diğer tıbbi durumlar dahil olmak üzere hastanın sağlığına ilişkin konulara da bağlıdır. Onkolojik Cerrahi uygulamalarında hastanın diğer sağlık göstergeleri incelenir ve tümörün boyutuna, bulunduğu yere vemetastazyapıp yapmadığına göre değerlendirilereklaparoskopikveyarobotik cerrahiile uygulanabilir. Cerrahi Onkoloji Neye Bakar Cerrahi onkoloji, kanser tedavisinde cerrahi yöntemlerin kullanıldığı bir tıp dalıdır. Bu alan, kanserli dokuların cerrahi müdahale ile çıkarılması, hastalığın yayılımının önlenmesi ve kanserin evrelenmesi için gerekli cerrahi prosedürleri kapsar. Cerrahi onkologlar, tümörlerin çıkarılması, biyopsi yapılması, lenf düğümlerinin incelenmesi ve gerekirse rekonstrüktif cerrahi gibi çeşitli işlemleri gerçekleştirirler. Kanserin türüne, yayılımına ve hastanın genel sağlık durumuna göre en uygun cerrahi yaklaşım belirlenir. Cerrahi onkoloji, kanser tedavisinin önemli bir bileşeni olup, kanserin erken evrelerinde tamamen iyileşme şansını artırır. Cerrahi müdahaleler, aynı zamanda kanserin yayılımını kontrol altına almak ve hastanın yaşam kalitesini yükseltmek için de kullanılır. Ayrıca, cerrahi onkoloji, tümörlerin doğru bir şekilde evrelenmesi ve diğer tedavi seçeneklerinin planlanması için gerekli bilgilerin sağlanmasında da kritik bir rol oynar. Bu nedenle, cerrahi onkoloji, multidisipliner bir yaklaşımın parçası olarak medikal onkoloji,radyasyon onkolojisive diğer ilgili branşlarla yakın işbirliği içinde çalışır. Böylece, hastaların en iyi tedavi sonuçlarına ulaşması hedeflenir. Onkolojik Bölümü Hangi Hastalıklara Bakar Onkoloji bölümü, kanserin tanı, tedavi ve takibi ile ilgilenen bir tıp dalıdır.Onkoloji, kanserin türüne ve evresine göre farklı tedavi yöntemlerini içerebilir. Genel olarak onkoloji bölümü, aşağıdaki hastalıklara bakar. Akciğer Kanseri: En yaygın ve ölümcül kanser türlerinden biridir. Meme Kanseri:Kadınlarda en sık görülen kanser türüdür. Prostat Kanseri:Erkeklerde sık rastlanan bir kanser türüdür. Kolon ve Rektum Kanseri: Sindirim sistemi kanserleri arasında yer alır. Mide Kanseri: Yaygın görülen gastrointestinal kanser türlerinden biridir. LösemiveLenfoma: Kan ve lenf sistemi kanserleri arasında yer alır. Melanom ve Diğer Cilt Kanserleri:Ciltte oluşan kanser türleridir. Onkoloji bölümü, bu kanser türlerinin yanı sıra, daha nadir görülen birçok farklı kanser türünün tanı ve tedavisini de sağlar. Bu kapsamda, onkoloji doktorları, çeşitli görüntüleme teknikleri, biyopsiler ve genetik testler gibi ileri tanı yöntemlerini kullanarak hastalığın türünü ve yayılımını belirler. Tedavi planı, cerrahi,kemoterapi, radyoterapi,immünoterapive hedefe yönelik tedaviler gibi farklı yöntemleri içerebilir. Onkoloji bölümü, aynı zamanda hastaların yaşam kalitesini artırmak ve kanserle ilgili komplikasyonları yönetmek için destekleyici bakım hizmetleri de sunar. Tıbbi Onkoloji ve Cerrahi Onkoloji Arasındaki Fark Tıbbi onkoloji ve cerrahi onkoloji, kanser tedavisinde farklı rollere sahip iki uzmanlık alanıdır. Tıbbi onkoloji, kanserin ilaçlarla tedavisini kapsarken, cerrahi onkoloji cerrahi müdahalelerle ilgilenir. İşte bu iki alan arasındaki temel farklar: Tıbbi Onkoloji Tıbbi onkologlar, kanserin ilaç tedavisi ile yönetilmesinde uzmanlaşmış doktorlardır. Kemoterapi, immünoterapi, hormonal tedavi ve hedefe yönelik tedaviler gibi sistemik tedavi yöntemlerini kullanırlar. Tıbbi onkologlar, hastaların tedavi süreçlerini planlar, tedaviye yanıtlarını değerlendirir ve tedavi süresince ortaya çıkan yan etkileri yönetirler. Ayrıca, tıbbi onkoloji, kanserin tekrarlamasını önlemek ve metastatik kanserlerde hastalığın ilerlemesini yavaşlatmak için de kritik bir rol oynar. Cerrahi Onkoloji Cerrahi onkologlar, kanserli dokuların cerrahi olarak çıkarılmasında uzmanlaşmış doktorlardır. Kanserin tanısında biyopsi yapar, tümörleri ve etkilenen lenf düğümlerini cerrahi yöntemlerle çıkarır. Cerrahi onkoloji, kanserin lokal kontrolü ve metastaz riskinin azaltılması amacıyla kullanılır. Ayrıca, bazı durumlarda, cerrahi onkologlar, cerrahi sonrası rekonstrüktif prosedürler yaparak hastanın fonksiyonel ve estetik sonuçlarını iyileştirebilirler. Bu iki uzmanlık alanı, multidisipliner bir yaklaşımla işbirliği yaparak hastaların en iyi tedavi sonuçlarına ulaşmasını sağlar. Tıbbi onkoloji, cerrahi onkoloji, radyasyon onkolojisi ve diğer ilgili branşlar arasındaki koordinasyon, kanser tedavisinde başarılı sonuçlar elde edilmesi için kritik öneme sahiptir. Onkolojik Cerrahide Kullanılan Yöntemler Nelerdir? Kanser tedavisinde kullanılan en yaygın yöntemlerden biri onkolojik cerrahidir. Bu tedavi yöntemi, kanserli dokuları vücuttan çıkarmayı hedefler. Kanser türüne, evresine ve hastanın genel sağlık durumuna bağlı olarak farklı cerrahi yöntemler kullanılır. Onkolojik cerrahide sıkça kullanılan yöntemlerden bazıları aşağıdaki gibidir. Radikal Cerrahi Radikal cerrahi, kanserli dokunun etrafındaki sağlıklı dokularla birlikte geniş bir şekilde çıkarılmasını içerir. Bu yöntem, tümörlerin büyük olduğu ve belirli bir bölgede sınırlı kaldığı durumlarda kullanılır ve kanserin tekrar etme riskini azaltmayı hedefler. Minimal İnvaziv Cerrahi Minimal invaziv cerrahi, daha küçük kesilerle yapılan ameliyatlardır. İki türü vardır: Laparoskopik Cerrahi:Küçük kesiler aracılığıyla kamera ve cerrahi aletler kullanılır. Robotik Cerrahi:Cerrahın robotik kolları kullanarak daha hassas müdahaleler yapmasını sağlar. Bu yöntemler, iyileşme sürecini hızlandırır ve hastanın daha az ağrı çekmesini sağlar. Kriyocerrahi:Kriyocerrahi, kanser hücrelerini dondurarak yok eder. Sıvı nitrojen veya argon gazı kullanılarak uygulanan bu yöntem, özellikle cilt, prostat ve karaciğer kanserlerinde etkilidir. Kriyocerrahi, cerrahi müdahale gerektirmeyen ve hızlı iyileşme sağlayan bir yöntemdir. Elektrocerrahi:Elektrocerrahi, elektrik akımı kullanarak kanserli dokuların kesilmesini veya buharlaştırılmasını sağlar. Bu yöntem, cilt kanserleri ve bazı iç organ tümörlerinde kullanılır. Elektrik akımının kontrollü bir şekilde uygulanması, çevredeki sağlıklı dokuların zarar görmesini engeller. Lazer Cerrahi:Lazer cerrahi, yüksek enerjili ışık demetleri kullanarak kanserli dokuları yok eder. Özellikle cilt, rahim ağzı ve gırtlak kanserlerinde yaygın olarak kullanılır. Lazer cerrahisi, minimal kanama ve hızlı iyileşme süresi ile bilinir. Onkolojik cerrahi yöntemleri, kanser tedavisinde önemli bir rol oynar ve her bir yöntemin kendine özgü avantajları vardır. Doktorlar, hastanın durumuna ve kanserin özelliklerine göre en uygun cerrahi yöntemi belirler. Bu yöntemlerin doğru uygulanması, hastaların tedavi sürecini daha başarılı ve konforlu hale getirebilir. Hangi Durumlarda Kanser Cerrahisi Yapılamaz Tüm kanser hastaları ameliyata uygun olmayabilir. Örneğin; kan kanserleri (lösemi) durumunda, ameliyatla alınacak “kitle” yoktur. Bu gibi durumlarda doktor farklı bir tedavi yöntemi seçebilir. Bazı hastaların durumu (tümörün yeri, büyüklüğü ve diğer hastalıkları da göz önünde bulundurularak) ameliyat olacak kadar sağlıklı olmayabilir. Bu gibi durumlarda hekimler hastalığın ve hastanın özelliklerine göre diğer tedavi yöntemlerine yönelebilir veya ileri tarihe bir cerrahi planlayarak, öncesinde kemoterapi ve radyoterapi gibi diğer tedavi yöntemlerinin kullanılmasını tavsiye edebilirler. Birimin Tüm İlgi Alanları - Adenokarsinom - Ağız Kanseri - Akciğer Kanseri - Beyin Tümörü - Böbrek Kanseri - Dil Kanseri - Dil Kökü Kanseri - Endokrin Pankreas Tümörleri - Endometrial Kanser - Erkeklerde Meme Kanseri - Fibroblast Aktivasyon Proteini İnhibitörü (FAPI) - Gebelikte Meme Kanseri - Genel Cerrahi - Gırtlak Kanseri - Gliomlar - Hasta Yakınlarına Öneriler - Kalıtsal Meme Kanserleri - Kanser Tedavisinde Beslenme - Kanserde Psikolojik Destek - Karaciğer Kanseri - Kemik Tümörleri - Kolorektal Kanserler - Lenf Kanseri (Lenfoma) - Meme Kanseri - Mesane Kanseri - Mide Kanseri - Noninvaziv Kanserler - Ortopedik Onkoloji - Özofagus (Yemek Borusu) Kanseri - Pankreas Kanseri - Prostat Kanseri - Rahim Ağzı (Serviks) Kanseri - Rahim Kanseri - Testis Kanseri - Tiroid Kanseri - Vulva Kanseri - Yumurtalık (Over) Kanseri
medical-article
Onkolojik Cerrahi Nedir? Tanım, Uygulamalar ve Yöntemler
Spor ve diz yaralanmaları, özellikle aktif sporcular arasında yaygın olarak görülen ortopedik sorunlardır. Bu tür yaralanmaların başlıca nedenleri arasında aşırı kullanım, travmalar, ani hareketler ve yetersiz ısınma yer alır. Menisküs yırtıkları, ön çapraz bağ yaralanmaları, bağ ve kıkırdak hasarları gibi durumlar, spor ve diz yaralanmalarının sık karşılaşılan türlerindendir. Tedavi sürecinde cerrahi müdahaleden fizik tedaviye kadar farklı yöntemler uygulanabilir. Bunun yanı sıra, spor öncesi ısınma, uygun spor ekipmanlarının kullanımı ve doğru tekniklerin uygulanması yaralanmaların önlenmesinde büyük önem taşır. Erken tanı ve tedavi, spora dönüş sürecini hızlandırabilir ve kalıcı hasar riskini azaltabilir. - Spor ve Diz Yaralanmaları Nedir? - Spor ve Diz Yaralanmaları Nelerdir? - Spor ve Diz Yaralanmaları Tanısı ve Uygulanan Testler - Spor ve Diz Yaralanmaları Tedavi Yöntemleri Spor ve Diz Yaralanmaları Nedir? Spor ve diz yaralanmaları, spor sırasında düşme, darbe, ani hareketler veya ekipmanların yanlış kullanımı gibi nedenlerle ortaya çıkabilen, genellikle diz ve ayak bileği gibi eklemleri etkileyen yaygın sorunlardır. Bu yaralanmalar, bağ, menisküs, kıkırdak, tendon gibi yumuşak dokuları veya kemikleri içerebilir. Tanı genellikle hastanın şikayetlerinin değerlendirilmesi, fiziksel muayene ve görüntüleme yöntemleriyle konulur. Tedavi, dinlenme, fizik tedavi, ilaçlar veya cerrahi müdahaleleri içerebilir. Yaralanmaların önlenmesinde doğru ekipman kullanımı, spor öncesi ısınma ve spor sonrası germe gibi önlemler önemlidir. Spor yaralanmaları ekipmanların yanlış veya eksik kullanımı gibi nedenlerle uzun vadelerde gelişebileceği gibi, kazalar sonucunda ani olarak da gelişebilir. Özellikle kazalarda gerek anın heyecan gibi faktörler, gerekse vücudun yaralanmaya vereceği yangısal tepkinin zaman içerisinde oluşması nedeniyle yaralanmaların fark edilemeyip spora devam edilmesi sonucunda yaralanmanın daha şiddetli bir şekilde ortaya çıkması söz konusu olabilmektedir. Spor ve diz yaralanmalarının önüne geçilmesinde şu tedbirler önerilir: - Spor öncesi ısınma, - Spor sonrası gevşeme-germe, - Doğru ekipman kullanımı, - Sporun ağırlığını vücudun el verdiği ölçüde ayarlama. Bununla birlikte her türlü önlem alınmasına rağmen spor yaralanmaları oluşabilir. Bu tür durumlarda, vakit kaybetmeden hastaneye başvurarak profesyonel tıbbi yardım almak, yaralanmanın zamanında tedavi edilmesini ve ilerlemesinin önlenmesini sağlar. Ayrıca, bu yaklaşım spora en kısa sürede geri dönmek ve iyileşme sürecinde performans kaybını en aza indirmek için de kritik önem taşır. Spor ve Diz Yaralanmaları Nelerdir? En sık görülen spor ve diz yaralanmaları arasında ön çapraz bağ yaralanmaları,menisküs yırtıkları, yan bağ yaralanmaları, patella çıkığı, diz bursiti, tendon yaralanmaları, koşucu dizi ve diz kırıkları yer alır. Bu tür yaralanmalar, genellikle ani hareketler, darbeler veya eklemin aşırı kullanımı sonucunda ortaya çıkar. - Ön Çapraz Bağ (ACL) Yaralanmaları: Diz ekleminin stabilitesini sağlayan bağlardan biri olan ön çapraz bağın kopması veya yırtılması. - Menisküs Yırtıkları: Diz eklemindeki kıkırdak yapıların yırtılması, genellikle ani dönme hareketleri sırasında oluşur. - Yan Bağ Yaralanmaları: Diz ekleminin yan tarafında yer alan bağların zorlanması veya yırtılması. - Patella (Diz Kapağı) Çıkığı: Diz kapağının normal pozisyonundan kayması. - Diz Bursiti: Diz eklemindeki bursaların (sıvı dolu keseler) iltihaplanması. - Tendon Yaralanmaları: Diz çevresindeki tendonların zorlanması, iltihaplanması veya yırtılması. - Koşucu Dizi: Diz kapağının altındaki kıkırdak dokuda aşırı kullanım nedeniyle oluşan ağrı. Spor ve Diz Yaralanmaları Tanısı ve Uygulanan Testler Spor ve diz yaralanmalarının tanısı, hastanın şikayetleri ve yaralanma öyküsünün ayrıntılı bir şekilde değerlendirilmesiyle başlar. İlk olarak fiziksel muayene yapılır; bu muayene sırasında eklem hareket açıklığı, hassasiyet, şişlik, morarma veya stabilite kaybı gibi belirtiler değerlendirilir. Tanıyı doğrulamak ve yaralanmanın ciddiyetini belirlemek için çeşitli görüntüleme yöntemleri kullanılır. Röntgen, kırık veya çıkık gibi kemik problemlerini tespit etmek için yaygın olarak kullanılırken, manyetik rezonans görüntüleme (MR), bağ, menisküs, kas ve kıkırdak gibi yumuşak doku hasarlarını değerlendirmede tercih edilir. Ultrason ise kas veya tendon yaralanmalarını incelemek için hızlı ve etkili bir yöntemdir. Daha ileri düzeyde detay gerektiğinde, bilgisayarlı tomografi (BT) gibi yöntemler de kullanılabilir. Tanı koyma sürecinde gerektiğinde artrosentez (eklem sıvısı analizi) veya artroskopi gibi yöntemler de devreye girebilir. Bu süreç, yaralanmanın doğru şekilde tedavi edilmesi için hayati önem taşır. Spor ve Diz Yaralanmaları Tedavi Yöntemleri Spor ve diz yaralanmalarının tedavisi, yaralanmanın türüne ve ciddiyetine göre değişir. Hafif yaralanmalarda genellikle dinlenme, buz uygulaması, kompresyon ve bacak yükseltme gibi ilk müdahale yöntemleri (RICE protokolü) uygulanır. Bu yöntemler şişliği azaltmaya, ağrıyı hafifletmeye ve iyileşme sürecini hızlandırmaya yardımcı olur. Daha ciddi yaralanmalarda, fizik tedavi ve rehabilitasyon süreçleri devreye girer. Bu tedavi, eklem hareketliliğini geri kazandırmayı, kasları güçlendirmeyi ve spora dönüşü kolaylaştırmayı hedefler. Bazı durumlarda, bağ yırtıkları, menisküs hasarı veya ciddi kıkırdak yaralanmaları gibi durumlar cerrahi müdahale gerektirebilir. Bu ameliyatlar genellikle artroskopik yöntemlerle, minimal invaziv tekniklerle gerçekleştirilir. İyileşme sürecinde, hastanın spor türüne uygun bir rehabilitasyon programı takip etmesi ve tekrar yaralanma riskini azaltmak için doğru spor tekniklerini öğrenmesi önemlidir. Ayrıca, iyileşme sürecini hızlandırmak ve eklem sağlığını korumak için uygun egzersizler, dengeli bir diyet ve yaşam tarzı değişiklikleri de tedavinin önemli bir parçasını oluşturur.
medical-article
Spor ve Diz Yaralanmaları: Belirtileri, Tedavisi ve Önleme Yolları
Aft Nedir? Aftya da bir başka deyişleaftöz ülser, ortası beyaz kenarları kırmızı düğme şeklinde delinmiş gibi görünen ağız içinde oluşmuş ağrılı yaralara aft denir. Ağızda dil, diş eti, yanak, damak gibi hassas bölgelerde görülür ve kişinin yemek yemesini, bir şeyler içmesini olanaksız hale getirir. En sık görülen ağız hastalıklarından biridir. İstatistiklere göre, toplumda görülme sıklığı yaklaşık %20’ye tekabül eder. Zayıf bağışıklık sistemi, vitamin ve mineral yetersizliği, ergenlikte hormonal faktörler veçölyak hastalığıaftöz ülsere neden olabilmektedir. Bulaşıcı bir hastalık değildir. Kadınlarda daha yaygın olarak görülür. İltihaplı bir doku ile çevrili olan aft yaraları kısa zamanda kendiliğinden geçer. Ancak ciddi aftların iyileşmesi 1.5 ayı bulabilir. Büyüklüğüne göre 2 kategoriye ayrılır; yarım santimden küçük olanlaraminoraft, yarım santimden büyük olanlara isemajör aftdenir. Minörler kendiliğinden 10 gün içinde geçebilir. Majör olanlar insanların yaşam kalitesini düşürebilmektedir. Sebepli ya da sebepsiz ağzınızda çıkabilir. Yılda 3 ataktan fazla geçiriyorsanız altında yatan sebebe bakmak amacıyla hekime danışılmalıdır. Aft Nedenleri Nelerdir? Ağız içi yaraların sebebi tam olarak bilinmese de sebepleri şu şekilde sıralanabilir: - Düşük bağışıklık sistemi ve vücut direncinin düşmesi - Genetik yatkınlık - Hormonal bozukluklar ve değişiklikler - Gıdalara karşı alerjik zayıflık - Alkol ve sigara gibi kötü alışkanlıklar - Behçet hastalığı,Çölyak hastalığı - Bilinçsiz diş fırçalama neticesinde doğan tahribatta - Stres, depresyon ve kaygı gibi psikolojik rahatsızlıklarda - C ve D vitaminleri eksikliğinde - Asidik meyve ve baharatların aşırı tüketilmesi sonrası - Bazı ilaçların yan etkilerinden - Yanak ve dil ısırma alışkanlıkları - Demir, folik asit ve B12 vitamin eksikliği Aft Belirtileri Nelerdir? - Dilde ve ağzın arkası ile yumuşak damakta görülen şiddetli ağrı ve yaralar, - Yara öncesinde karıncalanma ve sızlama hissiyatı, - Kenarları kırmızı renkli olan, beyaz, gri ve sarı renkli yuvarlak şekilli yaralar, - Konuşurken hissedilen ve daha da artan ağız içinde ağrı, - Ağzın dış kısmına kadar yayılabilen yaralar, İlerleyenaft vakalarında; şişmiş lenf düğümleri, ateş, yorgunluk ve fiziksel halsizlik görülmesi de muhtemeldir. Aft Nasıl Geçer? Aftlar herhangi bir tedavi uygulanmasa bile genellikle 7 ila 10 gün süre zarfından kendiliğinden iyileşmektedir. Hekim ile birlikte çizilen tedavi planında asıl istenen; ağrıyı kontrol altında tutmak, iyileşmeye hız kazandırmak ve tekrarları önlemektir. Aftınızın derecesine göre anestezik, antiseptik, anti-inflamatuar topical tedaviler hekimler tarafından önerilir. Topikal tedaviler neticesinde istenen yanıt alınamazsa veya inatçı majör ülserlerde tablet veya enjeksiyon formunda sistemik tedaviler plana dahil edilebilir. Aft tedavisinebaşlanıldıktan sonra birkaç gün içinde ağrıda azalma ve devamında yaranın boyutlarında da gözle görülür küçülme gözlenir. Ağrıları doğal yollarla azaltmak isterseniz aşağıda yer verdiğimiz yöntemlere de başvurabilirsiniz; - Sıcak, asidik, tahriş edici gıdalardan bir süre uzak kalmak. - Su ve karbonat karışımından hazırlanan bir krem aft üzerine sürülebilir. - Yarım bardak suya yarım çay kaşığı tuz ilaveli karışımla günde 3 kez gargara yapılabilir. - Bir kaşık sumağı bir bardak ılık suya ekleyip karıştırınız. Bu karışımla ağzınızı çalkalayınız. Sumak yaradaki enfeksiyonu azaltırken, ağız içindeki virüsleri de temizler. - Misvak, diş ve diş etlerini temizlemede doğal yöntemlerden biridir. Diş etinde meydana gelen yaralara da misvağın iyi geldiği bilinmektedir. Afta Neler İyi Gelir? Yaralara tuzlu veya karbonatlı su ile gargara yapmak, ağrılarınızı dindirmeye destek olabilir. Aft oluşmamasıiçin nasıl önlem alabilirim derseniz; - Asitli, baharatlı, çok sıcak gıdalar tüketmemeye özen gösterin. - Bol miktarda meyve ve sebze tüketerek ve devamında da sağlıklı ve dengeli beslenerek bağışıklığınızı güçlü tutup, ağız yaralarından mümkün olduğunca korunabilirsiniz. - Afta yatkınlığınız varsa, sert kabuklu ve tahriş edici yiyeceklerden uzak durun. - Her yemekten sonra dişlerinizi düzenli fırçalamaya özen gösterin ve diş ipi kullanın. - Ağızda kronik travmaya yol açabilen protez, diş teli, diş sorunlarınız varsa giderin. - Sigarayla vedalaşın. Çocuklarda ve Bebeklerde Aft Çocuklarda ve bebeklerde kış aylarında yaşanan grip ve nezle gibi hastalıklar, bağışıklık sisteminin zayıf olmasından dolayı gelişebilmektedir. Bebeklerin ve çocukların bağışıklık sistemi yetişkinlere kıyasla gelişme aşamasında olmasından dolayı, hastalıklar beraberindeaftoluşumunu da tetikleyebilir. Bir diğer neden ise, beslenmenin yetersiz olmasından ötürü aft oluşumu tetiklenebilir. Emme güçlüğü, beslenmeye direnme, yemek yemeyi istememek, salya artışı, hafif ateş ve genel huzursuzluk hali bebeklerde aft yaralarının varlığının belirtileridir. Aftlar hızlı gelişen, 3 haftaya kadar sürebilen acılı lezyonlardır. Eğer bebeğinizin veya çocuğunuzun sizin göremediğiniz ağız mukozasının herhangi bir yerinde oluşmuş ise farketmeniz belli bir zaman alabilir. Aft varlığından şüpheleniyor ya da görmüşseniz mutlaka doktora başvurmanızı öneriyoruz. Doktorunuzun size önereceği pomadlar, antibakteriyel jelleraft yaralarınıniyileşme sürecini hızlandırmaktadır. Ayrıca durum beslenme yetersizliğinden kaynaklanıyorsa, vitamin ve mineral eksikliğini saptayabilmek için bazı testler isteyebilir. Yapılan testler neticesinde takviye vitamin desteği önerilerinde bulunabilir.
medical-article
Aft Nedir? Aft Nasıl Geçer? Aft Neden Olur? Aft Tedavisi
- Akciğer Grafisi Nedir? - Akciğer Grafisi Sağlık Taramalarında Yapay Zeka ile Değerlendirme - Akciğer Grafisi Nasıl Çekilir? - Akciğer Grafisinde Hangi Hastalıklara Bakılır? - Akciğer Grafisi Nasıl Alınır? Akciğer Grafisi Nedir? Akciğer grafisi, şüphelenilen hastalıkların teşhisini koymak adına doktorlar tarafından en sık başvurulan röntgen yöntemi olarak bilinir. Akciğer dışında vücudun birçok noktasının da görüntülenmesini sağlayan akciğer röntgeni, bu görüntülemeyi X ışınlarını kullanarak gerçekleştirir. Böylelikle bölgenin radyolojik açıdan incelenmesini sağlar. Akciğer grafiği organ, doku ya da kaslarda meydana gelen hasarların ve anomali durumlarının dışında akciğeri çevreleyen havayı, akciğerin içindeki ve çevresindeki sıvı miktarını da gösterir. Akciğer grafisi, X ışınlarının yanı sıra çok küçük miktarda iyonlaştırıcı radyasyon da kullanır. Bu sayede siyah beyaz bir görüntü ortaya çıkar. Akciğer dokusu çok az miktarda radyasyon emerken radyasyonun büyük bir çoğunluğunu kaburgalar ve omurga emer. Bunun sonucunda akciğer grafisinde omurga ve kaburgalar beyaz görünür. Akciğer dokusuysa karanlıktır. Görüntüleme sırasında vücudun emdiği radyasyonun bir hasar yaratma ya da zarar verme olasılığıysa oldukça düşüktür. Akciğer Grafisi Sağlık Taramalarında Yapay Zeka ile Değerlendirme Akciğer grafisi, düşük radyasyon dozları kullanılarak gerçekleştirilen ve radyolojide en sık başvurulan görüntüleme yöntemlerinden biridir. Bu yöntem, akciğer kanseri, pnömoni, tüberküloz ve diğer solunum sistemi hastalıkları gibi bir dizi ciddi sağlık durumunun erken teşhisinde kritik öneme sahiptir. Geleneksel olarak, radyoloji teknisyenleri tarafından çekilen grafiler, dijital ortamda deneyimli radyologlar tarafından incelenir. Yapay zeka (AI), son yıllarda sağlık teknolojilerinde önemli bir dönüşüm aracı olarak ortaya çıkmıştır. Amerika Birleşik Devletleri başta olmak üzere dünya genelinde birçok sağlık merkezi, AI destekli sistemleri radyoloji bölümlerine entegre etmeye başlamıştır. Bu sistemler akciğer grafilerini analiz ederek nodül, kitle, pnömoni, atelektazi, ödem ve plevral efüzyon gibi birçok hastalığın belirlenmesinde yardımcı olur. AI teknolojisi, bu görüntüler üzerinde karmaşık algoritmaları kullanarak, insan gözünün gözden kaçırabileceği detayları bile saptayabilir. Acıbadem Sağlık Grubu olarak, hastalarımıza sunduğumuz hizmetlerde medikal teknolojilerden yararlanmaya devam ediyoruz. 2024 yılı itibariyle, check-up ve diğer tıbbi ihtiyaçlar için çekilen akciğer grafileri, radyologlarımız tarafından yapay zeka teknolojileri kullanılarak değerlendirilmektedir. hChestXR cihazı ile yapay zeka destekli taramalar, akciğer grafisinin çekimi sırasında standart prosedürlerle gerçekleştirilirken, AI'nin sağladığı veri işleme kabiliyeti, hastalıkların teşhisinde hekimlere destek sağlamaktadır. AI destekli sistemler, aynı zamanda radyologların iş yükünü azaltarak, daha fazla hastaya hızlı ve etkin bir şekilde hizmet verilmesini sağlar. Acıbadem Sağlık Grubu, yapay zeka kullanarak tıbbi teşhislerdeki doğruluğu artırmak ve hastalara bakım sağlamak amacıyla medikal teknolojilerden faydalanmaktadır. Bu yaklaşım, sağlık hizmetlerimizi geliştirmeye yönelik çalışmalarımızın bir parçasıdır. Akciğer Grafisi Nasıl Çekilir? Akciğer grafisinin nasıl çekileceği, hangi hastalığa tanı konulduğuna ve hangi hastalığın takibinin yapıldığına göre farklılık gösterir. Aynı zamanda akciğer filminin vücudun hangisi bölgesinden çekileceği ve hastanın genel sağlık durumu da grafinin nasıl çekileceğine etki eder. Bu çerçevede "Akciğer filmi nasıl çekilir?" sorusuna yanıt olarak verilebilecek farklı grafi çekim teknikleri bulunur. En yaygın olarak kullanılan çekim teknikleri şu şekilde sıralanabilir: PA (Posterior-Anterior) Akciğer Grafisi Akciğer grafisi çekim teknikleri arasında en yaygın kullanılan yöntemdir. PA akciğer grafisinde hasta göğsünü röntgen tablasına yaslar. Hastanın omuzlarını öne doğru çekerek göğüs kafesini genişletmesi de istenir. Böylelikle görüntülemenin net bir biçimde yapılması sağlanır. X ışını, 180 cm'lik bir mesafeden dik açıyla arkadan öne doğru verilir. AP (Anterior-Posterior) Akciğer Grafisi Çoğunlukla acil durumlarda ya da yoğun bakım ünitelerinde kalan hastalar için kullanılan bir görüntüleme tekniğidir. AP akciğer grafisi ayrıca yatarak akciğer grafisi çektirmek durumunda olan tüm hastalar için de tercih edilir. X ışınları önden alınır ve arkaya doğru verilir. AP akciğer grafisinde mediastinal yapılar ve kalp, PA akciğer grafisine oranla daha büyük görünebilir. Bu nedenle görüntüleme sonuçlarının dikkatli bir şekilde değerlendirilmesi gerekir. Lateral Akciğer Grafisi Hem akciğerin hem göğüs boşluğunun yan profilini görüntülemek için yararlanılan bir çekim tekniğidir. Ayakta çekilen lateral akciğer grafisinde hastanın kolları yukarı kaldırılır ve görüntülenmek istenen bölge röntgen tablasına yerleştirilir. X ışınları 100 cm'lik bir mesafeden, çekilecek bölgeye göre sağdan ya da soldan verilir. Ayıca lateral akciğer grafisinin, PA ya da AP grafisiyle beraber çekilmesi genellikle daha kapsamlı bir sonuç verir. Lateral Dekübit Akciğer Grafisi Hasta yan yatarken çekilen özel bir görüntüleme tekniğidir. Bu teknik daha çok akciğer zarındaki sıvı birikmelerini saptamak amacıyla kullanılır. Hastanın yan yatırılmasının nedeniyse sıvı ve hava değişimlerini incelemektir. Tüm bu yöntemlerin dışında doktorlar nadiren de olsa oblik, lordotik ve ekspiryum akciğer grafisi çekim tekniklerinden de yararlanır. Akciğer grafisi, hastanelerin radyoloji bölümünde ve radyolog hekimlerin gözetiminde çekilir. "Akciğer grafisi nerede çekilir?" sorusu kısaca bu şekilde yanıtlanabilir. Akciğer grafi talebiyse başta dahiliye ve göğüs hastalıkları doktorları olmak üzere çeşitli branşların doktorları tarafından talep edilebilir. Akciğer dokusundaki ve solunum yollarındaki potansiyel sorunları tespit etmede önemli bir rol oynayan akciğer grafisiniradyolojivegöğüs hastalıklarıbölümünde yaptırabileceğiniz gibi, genel sağlık durumunuzu detaylı bir şekilde analiz edencheck up paketlerikapsamında da değerlendirebilirsiniz. Akciğer grafisi, özellikle akciğer enfeksiyonları, tümörler ve diğer solunum sistemi hastalıklarının erken tanısına olanak tanır. Acıbadem’in sunduğu kapsamlı check up hizmetleri, akciğer grafisi gibi kritik tetkiklerle yalnızca akciğer sağlığınızı korumayı değil, aynı zamanda genel sağlık durumunuzla ilgili olası riskleri önceden belirleyerek yaşam kalitenizi artırmayı hedefler. Akciğer Grafisinde Hangi Hastalıklara Bakılır? Adından da anlaşıldığı üzere akciğer grafısi temel olarak akciğer kaynaklı gelişen hastalıkları ve akciğerde meydana gelebilecek çeşitli hasarları saptamak amacıyla çekilir. Ancak akciğer grafisinin sundukları sadece bunlarla da sınırlı değildir. "Akciğer filmi neden çekilir?" sorusunun yanıtını biraz daha genişletmek gerekirse akciğer grafisi; kalp, solunum yolları, kalp damarları, omurga kemiklerinin durumu, yemek borusu ve mide görüntülenerek hastalığın tanısını ya da takibini yapabilmek amacıyla çekilir. "Akciğer filminde neler çıkar?" sorusuna da şu şekilde yanıt verilebilir: - Bir organın ya da dokunun şekil bozukluğu, - Akciğer embolisi, - Tüberküloz, - Göğüs tümörleri ve yararlanmaları, - Enfeksiyon kaynaklı meydana gelen verem, bronşit ve zatürre gibi hastalıklar, - KOAHve astım gibi hava yolu patolojileri, - Diyaframın hareket kusurları ve yapısal durumu, - Akciğer zarına bağlı gelişen hastalıklar, - Kalp zarı hastalıkları, - Kalbin boyutu ve pozisyonu, - Damarların genel durumu ve yapısı, - Damar duvarı hastalıkları, - Omurilikte oluşan tümoral hastalıklar ve omurilik patolojileri, - Omuz eklemini ve köprücük kemiğini oluşturan kemik yapısına bağlı gelişen hastalıklar, - Kaburganın ve omurganın yapısal durumu, dizilimi ve travmatik belirtileri. Akciğer grafisi tüm bu hastalıkların belirlenmesinin yanı sıra akciğer kanseri tanısı koyabilmek için de doktor tarafından istenebilir. Akciğer Grafisi Nasıl Alınır? Akciğer grafisi oldukça hızlı bir görüntüleme tekniği olduğundan çekimi yaklaşık olarak 10 ila 15 dakika kadar sürer. Akciğer grafisinin sonucu hem fiziki film hem dijital olmak üzere iki farklı türde alınabilir. Ayrıca günümüz sağlık sisteminde çıkan sonuçlar, akciğer grafisini talep eden doktora da gider. Çıkan sonuç da yine aynı şekilde doktor tarafından değerlendirilir. Sağlıklı akciğer röntgeninde sadece göğüs boşluğu ve akciğer dokusu görünür. Grafide herhangi bir lezyon ya da anormallik bulunmamalıdır.
medical-article
Akciğer Grafisi Nedir ve Nasıl Çekilir?
Ağız Kanseri Nedir? Ağız kanserleri; çoğunlukla alt dudak olmak üzere ağzın içinde, gırtlak bademcikler veya tükürük bezlerinin arkasında oluşan kanserleri kapsıyor. En sık görüldüğü bölgeler; ağız tabanı ve dil. Hemen hemen tümü; ağız, dil ve dudakları kaplayan mukozadan, çok katlı yassı epitelyum (skuamoz) hücrelerden kaynaklanıyor. Ağız kanseri, baş-boyun bölgesinde sık görülen vegırtlak kanseriile benzer risk faktörlerine sahip olan ciddi bir kanser türüdür. Kanserler, Kulak-Burun-Boğaz ve Baş-Boyun cerrahlarının uzmanlık alanına giriyor. Erkeklerde kadınlara göre 2 kat daha fazla görülen ağız kanserlerinin erken dönemde fark edilebilmesi için düzenli olarak doktor ve diş doktoru muayenesinden geçmek gerekiyor. Ağız Bölgesi Kanserlerinden Korunma Yolları - Sigara ve alkol gibi kanser yapıcı maddelerden uzak durmak, - Düzenli doktor ve diş hekimi muayenesinden geçmek, - Ağızda mevcut ise yaraya neden olabilecek diş ve protezleri tedavi ettirmek. Ağız Bölgesi Kanseri Risk Faktörleri Ağız Kanseri Belirtileri Nelerdir? - Ağız içinde ve dudakta geçmeyen yaralar, şişlikler oluşması - Diş etinde incelme, aşınma ve yara oluşumu - Tekrarlayan ve kanamaya yol açan yaralar - Ağız içinde renk değişimi olması, yamalı bir görüntü oluşması - Ağız içinde ve dilde sebebi bilinmeyen hissizleşme ve uyuşma olması - Ağız içinde ve dilde sebebi bilinmeyen hassasiyet ve acı olması - Ağız içinde olduğu gibi ağız dışında, yüzde ve boyunda geçmeyen inatçı yaralar oluşması ve oluşan yaraların kolayca kanaması - Uzun süreli ve geçmeyen boğaza bir şey takılmış hissi - Ağız kokusu - Çiğneme ve yutmada güçlük - Konuşurken ya da çeneyi oynatırken zorlanmak - Uzun süreli ses kısıklığı ve seste değişiklik - Sebepsiz diş kaybı ya da dişlerin formunda değişiklik yaşanması, varsa takma dişlerin ağıza uygunluğunun bozulması - Boyun ve boğaz bölgesinde şişlik, yumru oluşması - Planlanmamış kilo kaybı Ağız Kanseri Nasıl Teşhis Edilir? Tüm kanserlerde olduğu gibi ağız içi ve dudak kanserlerinde erken tanı, tedavide hayati bir önem taşıyor. Kanserin erken devrede yakalanabilmesi için düzenli doktor ve diş doktoru, check up muayeneleri yaptırmakta yarar var. Muayene sırasında doktor; ağız içi, dil, yanaklar, diş eti veya ağız tabanı ve dudaklarda şüpheli bir yara ya da şişlik görürse biyopsi yapmak ister. Lokal veya genel anestezi altında alınacak olan doku parçası mikroskop altında incelenir ve kanser hücresi olup olmadığına bakılır. Kanser hücresi saptanırsa tümörün yaygınlığı ve başka organlara yayılmış olma olasılığına karşı hastalığı evrelendirme yapılıyor. Bunun için yeni tetkiklerin yaptırılması şart. Tedavi planı yapabilmek için; direkt grafiler, bilgisayarlı tomografi ve magnetik rezonans görüntüleme gibi radyolojik tetkikler, endoskopik muayeneler ve laboratuvar tetkikleri gerekiyor. Ağız boşluğu kanserleri erken teşhis edildiğinde %90 oranında iyileşme sağlanıyor. Ağız Kanseri Nasıl Tedavi Edilir? İlaçlı kanser tedavisi olarak da bilinen kemoterapide, kanser hücrelerinin çoğalmasını engelleyen ilaçlar kullanılıyor. Bazen cerrahi ve radyoterapi ile birlikte uygulanıyor. Kemoterapide kullanılan ilaçların çeşitli yan etkileri var. Karaciğer ve böbrekler üzerine geçici de olsa olumsuz etkileri olabiliyor. Bu nedenle kemoterapi, karaciğer ve böbrek fonksiyonları bozuk olmayan hastalarda kullanılmaya çalışılıyor. Başka bir yan etki ise, hastanın saçlarının dökülmesi. Ancak bu durum geçicidir. Saçlar, tedavi sonrasında yeniden çıkıyor. Bulantı ve kusmalar, en sık görülen yan etkilerdir. Bu yan etkilere, iştah kaybı ve halsizlik eşlik edebiliyor. Kemoterapi ilaçları bağışıklık mekanizmasını da geçici de olsa zayıflatacağından hasta enfeksiyonlara açık hale gelebiliyor. Bu nedenle çok dikkatle kullanılması gereken bir tedavi türü olarak tanımlanıyor. Cerrahi Tümörün kendisinin veya komşu çevre dokularla çıkarılması gerekirse lenf bezelerinin de temizlenmesini içeriyor. Yemek yeme zorlukları nedeniyle cerrahi işlemden sonra bir süre ağrı tedavisi gerekebiliyor. Özellikle doku ödemi ve şişliğinin düzelmesi birkaç hafta sürebiliyor. Bu zaman içerisinde beslenmeye yönelik zorluklar uygun diyet programlarının uygulanması ile giderilebilir. Tedaviyi üstlenen ekip; hasta cerrahi olarak iyileştikten sonra radyoterapi veya kemoterapi ile devam edilip edilmeyeceğine karar veriyor. Radyoterapi Basit olarak; ağız ve boğaz bölgesine uygulanan yüksek enerjili ışınların kanser hücrelerini ortadan kaldırarak kanserin yayılımının önüne geçilmesi olarak açıklamak mümkün. Radyoterapi dozları tümörün büyüklüğü ve yerleşimi göz önüne alınarak belirleniyor. En sık görülen yan etkiler ise; ağız kuruluğu, diş kayıpları, boğaz ağrısı, diş etlerinde kanama ve ağrı, ağız içi yaralarında gecikme, lokal enfeksiyonlar, çene ekleminde sertlikler, koku ve tat duyusunda değişiklikler, ciltte hafif yanıklar ve yorgunluk. Tedavi süresince hastanın ağız içi bakımının özenle yapılması gerekiyor. Tüm yan etkilere karşı KBB hekimi uygun bir destekleme tedavisi ile hastanın süreci atlatmasında yardımcı olabiliyor. Birimin Tüm İlgi Alanları - Endokrinoloji - Gebelikte Meme Kanseri - Hasta Yakınlarına Öneriler - Kanser - Kanser Tedavisinde Beslenme - Kanserde Psikolojik Destek - Kulak Burun Boğaz - Onkolojik Cerrahi - Radyasyon Onkolojisi - Tıbbi Onkoloji
medical-article
Ağız Kanseri Nedir? Ağız Kanseri Belirtileri ve Tedavisi
- Ağız Kokusu Nedir? - Ağız Kokusu Neden Olur? - Ağız Kokusuna Sebep Olabilecek Diğer Nedenler - Ağız Kokusu Hangi Hastalıkların Belirtisi Olabilir? - Ağız Kokusu ve İlişkili Hastalıklar Nasıl Teşhis Edilir? - Ağız Kokusu Nasıl Tedavi Edilir? Ağız Kokusu Nedir? Ağız kokusu kişiyi rahatsız ederek utanç verici hale gelebilecek bir durumdur. Ağızda koku olmasının sebebi, genellikle kişinin ağız hijyenini tam olarak sağlayamamasından kaynaklıdır. Fakat ağız hijyeninin sağlanmasına rağmen uzun süreli ve rahatsız edici bir koku varsa bu, diğer hastalıklara bağlı da gelişebilir. Uzun dönem geçmeyen ağız kokusunun nedenlerinin mutlaka araştırılması gereklidir. Genellikle sabahları rahatsız edici bir koku olması fizyolojik olarak normal kabul edilmektedir. Akşam yenilen veya içilen gıdaların diş aralarına girmesi ve dilde birikmesi sonucu olmaktadır. Bu koku kalıcı değildir ve dişler fırçalanarak ağız bakımı yapıldıktan sonra geçecektir. Bazı kişilerde ise herhangi bir ağız kokusu olmamasına rağmen, ağzının koktuğunu düşünmektedir. Bu durumdan rahatsızlık duyan kişi bir diş hekimine gözükebilir. Yine ağız içinde meydana gelen diş ve diş eti hastalıklarına bağlı olarak da ağız kokusu gelişebilir. Bazen ağız dışından kaynaklanan kokular da olabilir; bunlar mide, burun eti ve üst solunum yollarına bağlı hastalıklardan kaynaklı meydana gelebilir. Bu durumlarda öncelikle altta yatan sebebin araştırılıp tedavi edilmesi gerekmektedir. Ağız Kokusu Neden Olur? Ağız kokusu diş sağlığı alışkanlıklarından kaynaklanabilir ve diğer sağlık sorunlarına da işaret edebilir. Ağız kokusu, yediğiniz yiyecek türlerine ve diğer sağlıksız yaşam tarzı alışkanlıklarına göre daha da kötüleştirilebilir. Günlük olarak dişlerin fırçalanması, diş ipi ve gargara kullanılması ağız bakımı açısından son derece önemlidir. Fırçalanmayan, diş ipi ve gargara kullanılmayan dişlerde gıda parçacıkları ağızda kalabilir. Dişlerin arasında kalan yemek artıkları, diş etlerinin çevresinde ve dilde bakteri üremesine neden olur ve bu durumda nefesin kötü kokmasına yol açar. Antibakteriyel ağız gargaraları kokuyu azaltmaya yardımcı olabilir. Ayrıca takma dişler de kokuya neden olan bakteri ve yiyecek parçacıklarının uygun şekilde temizlenmemesi durumunda kötü kokuya neden olabilir. Kalıcı ağız kokusu veya ağızda kötü bir tat, diş eti (periodontal) hastalığının bir işareti de olabilir. Dişlerdeki plak birikimi ve diş etlerini tahriş eden toksinler diş eti hastalıklarına sebep olabilir. Eğer ağız kokusu diş eti hastalığından kaynaklanıyorsa en kısa sürede tedavi edilmelidir. Tedavi edilmeyen diş etline bağlı rahatsızlıklar diş ve çene kemiğine zarar verebilir. Ağız Kokusuna Sebep Olabilecek Diğer Nedenler - Ağıziçi mantar enfeksiyonları - Diş çürükleri (oyuklar) - Sinüzit - Bademcik iltihabı - Mide ve bağırsak sistemleri hastalıkları - Uzun süreli açlık - Alkol kullanımı - Sigara ve tütün ürünleri - Ağız kuruluğu - Diyabet - Böbrek rahatsızlıkları - Burun ve burun eti rahatsızlıkları Ağız Kokusu Hangi Hastalıkların Belirtisi Olabilir? Ağız kokusu bir hastalık olmamakla beraber birçok hastalığın belirtisidir. Fizyolojik olarak yediğiniz yemeğe göre oluşabilen ağız kokuları normal olarak kabul edilir. Bir de patolojik durumlardan meydana gelen ağız kokuları bulunmaktadır. Bunlar; - Diş çürükleri - Sinüzit - Faranjit - Geniz eti gibi boğaz hastalıkları - Reflü ve mide rahatsızlıkları gibi sindirim sistemi hastalıkları - Şeker hastalığı - Karaciğer yetmezliği - Böbrek yetmezliği gibi sistemik hastalıkların belirtisi de olabilir. Özellikle şeker hastalarındaki aseton-meyve kokusuna benzer ağız kokusu ile böbrek hastalıklarında ortaya çıkan amonyak benzeri ağız kokusu oldukça karakteristiktir. Ağız Kokusu ve İlişkili Hastalıklar Nasıl Teşhis Edilir? Koku diş eti hastalığından kaynaklanıyorsa, diş hekiminiz hastalığı tedavi edebilir. Ağız kokusu kişinin sadece kendisini değil bir süre sonra çevresindeki insanları da rahatsız edecek boyutlara gelebilir. Ağız kokusu varlığında, ağız kokusunda neden olan durumun tanısını koymak oldukça önemlidir. Diş çürüklerini tespit etmek için bir ağız-diş muayenesi ve röntgen çekimi yapılabilir. Bunun yanı sıra, diş eti hastalıklarının tanısı da muayene ile konabilmektedir. Ağız kokusuna neden olabilecek diğer durumların araştırılmasında yapılacak muayenenin ardından çeşitli kan tetkikleri istenebilir. Ağız Kokusu Nasıl Tedavi Edilir? Ağız kokusunun temelinde yatan neden ağız hijyeninin tam sağlanamaması olabilir. Bu durumda dişlerin günlük temizliğini en iyi şekilde gerçekleştirmek ve diş ipi, gargara kullanmak gibi basit yöntemler işe yarayabilmektedir. Florürlü diş macunu kullanarak günde 3 defa ve en az 2 dakika olacak şekilde dişler fırçalanmalı, her yemekten sonra, diş aralarında kalan yemek artıkları diş ipiyle temizlenmeli ve gerekirse antibakteriyel ağız gargaraları kullanılmalıdır. Diş bakımının yanı sıra, dil üzerinde bulunan bakterileri temizlemek için özel olarak üretilen dil temizleme fırçalarıyla gün içerisinde dilde biriken bakterileri de temizleyebilirsiniz. Protez diş kullanılıyorsanız, gece çıkarılmalı ve ertesi gün takılmadan önce iyice temizlemelisiniz. Gün içerisinde az su tüketimi de ağız kokusuna sebep olabilecek faktörler arasında yer almaktadır. Su içimi, tükürük üretimini uyarır ve bu da ağız içinde yer alan bakterilerin temizlenmesine yardımcı olur. Ayrıca kişi sigara içiyorsa, sigarayı bırakmakta ağız kokusunda önemli bir rol oynamaktadır. Ağız kokusu eğer dişlerdeki çürük veya diş etlerindeki enfeksiyon sebebiyle gelişiyorsa, diş hekimi tarafından en uygun tedavi yöntemleri uygulanarak ağız kokusu tedavi edilebilir. Diş taşları da ağız kokusuna yol açan bir diğer faktörler arasındadır ve senede bir defa temizletilmesi gereklidir. Sağlıklı bir kişinin yılda iki defa ağız ve diş muayenesi yaptırması önerilmektedir. Ağız ve diş sağlığı iyi bakımı yapılmasına rağmen ağır kokusu kaybolmuyorsa o zaman altta yatan diğer sebeplere bakılabilir. Birimin Tüm İlgi Alanları - Ağız ve Diş Sağlığı - Kulak Burun Boğaz
medical-article
Ağız Kokusu Neden Olur? Ağız Kokusu Nasıl Geçer?
Adet Düzensizliği Nedir? Kadın üreme sistemi, temel olarak yumurtalıklar tarafından salgılanan kimi hormonlarca düzenlenmektedir. Ortalama 28 günde bir, bu hormonların etkisiyle, rahmin iç yüzeyini oluşturanendometriumtabakası, olası bir gebeliğe hazırlık için kalınlaşır ve kan damarları yönünden zenginleşir. Bir gebelik olmaması halinde, bir sonraki aya yeniden hazırlanabilmek adına, o dönemin sonunda dökülür.Endometrium, kan damarları açısından zengin bir doku olması nedeniyle yenilenmek için dökülürken bir miktar kanamaya sebep olur. İşte bu kanamaya adet veya regl (tıbbi olarak menstruasyon) adı verilir.Adet döngüsü kanamanın 1. gününden başlayıp diğerreglkanamasının başlangıcına kadar olan süre olarak hesaplanır. Normalde her kadın, uzunluğu 21 ila 35 gün arasında değişen bir adet döngüsü yaşar. Eğer bu düzenin dışında ara kanamalar ve aşırı kanama oluyorsa bu durum adet düzensizliği olarak kabul edilir. Adet Düzensizliği Nedenleri Nelerdir? Adet düzensizliği farklı sebeplere bağlı olarak gelişebilir. Ara kanamaların temel sebebi yumurtlama esnasında hormonlardaki düşüş olabilir. Bu düşmeye bağlı olarak da rahim içindekiendometrium dokusuhormon desteğini kaybeder ve leke tarzındaki kanamalara sebep olabilir. Eğer hastalar bu ara kanamalardan rahatsızlık duymaya başladıysa en kısa sürede bir doktora görünmesi önerilir. Adet düzensizliği hormonal sebeplerden kaynaklanıyorsa, kişinin adet kanamaları şiddetli ve ağrılı geçiyorsa bu durumla ilgili tıbbi yardım alması gerekir. Adet düzensizliğine ve düzensiz kanamalara sebep olabilecek bazı durumlar aşağıdaki gibidir: - Adenomyozis (endometirial dokunun kalınlaşması) - Yumurtlama eksikliği veya yumurtlamaya bağlı sorunlar - Miyom, polip veya kistler - Kullanılan hormonal ilaçlar - Östrojen hormonu kaynaklı veya diğer hormonal bozukluklar - Enfeksiyonel durumlar - Rahim ve overlerin habis kitleleri Adet Düzensizliği Belirtileri Regl kanamalarının normalde 2-7 gün arasında sürdüğü kabul edilir. Bunun yanı sıra, bir reglin başlangıcından, sonraki reglin başlangıcına kadar olan sürenin ise 21 ila 35 gün arasında olması beklenir. Bunların dışındaki sürelerde olan adet döngülerineadet düzensizliğiadı verilmekle beraber, yeni adet görülmeye başlanan gençlik dönemlerinde ve menopoza yaklaşılan dönemlerde oluşan hormonal düzenlenmeler esnasında da adet düzensizlikleri normal olarak görülebilir. Tüm bu durumlar kontrol edildikten sonra normal kabul edilmeyen durumlar tedavi edilerek düzenlenebilir. - Bir adet döngüsünün (bir reglin başlangıcından, sonraki reglin başlangıcına kadar geçen süre) 21 günden kısa, 35 günden az olması - Reglin 2 günden az veya en fazla 7 günden fazla sürmesi - Şiddetli kanama - Ağrı, kramp, veya kusma - Sürekli yorgunluk - Baş dönmesi - Kansızlık - Sık adet görme veya uzun bir süre hiç görmeme şeklinde bazı belirtiler verebilir. Adet Düzensizliği Tanı Yöntemleri Adet düzensizliği şikayetiile hekiminize başvurduğunuzda, hekiminiz öncelikle tıbbi öykünüzü sorgulayacak, ardından jinekolojik muayene yapacaktır. Jinekolojik muayene esnasında rahim, yumurtalıklar ve çevre yapıların görüntüsünü elde etmek amacıyla ultrasonografik incelemeler gerçekleştirilebilir. Muayene sonrasında, tanıyı netleştirmek amacıyla östrojen, FSH, LH, AMH gibi bir takım kan tetkikleri istenilebilir. Bunun yanı sıra MR gibi görüntüleme teknikleri kullanılabilir. Adet düzensizliğinin bir kitle veya rahim iç dokusundaki kalınlaşmadan kaynaklandığı düşünülüyorsa incelenmek üzere örnekler alınabilir. Adet Düzensizliği Tedavisi Adet düzensizliği, kendi başına bir hastalık değildir, genellikle diğer hastalıkların önemli bir bulgusu olarak ortaya çıkar. Bu nedenle, adet düzensizliklerinin tedavisinde, bu duruma yol açan tıbbi durumun giderilmesi veya düzenlenmesi esastır. Adet düzensizliğinin hormonal bir dengesizlik nedeniyle ortaya çıktığı tespit edilirse kişiyehormon düzenleyici ilaçlarverilerek adet düzensizliğinin tedavisi yapılır. Eğer altta yatan polip gibi organik bir hastalık varsahistereskopidenilen aletle rahim içi incelenir ve gerekli görülen durumlarda patolojik bölge alınarak temizlenir. Diğer kanama nedenleri arasındamiyomlarbulunur. Miyomlar rahim içinde bulunan iyi huylu urlardır ve bu huylar genellikle bir belirti vermezler. Fakat bazı hastalarda rahmin iç dokusuna doğru baskı yaparak kanamaya neden olur. Şiddetli kanamaya sebep olan miyomlar ise hastanın yaşına ve çocuk sahibi olup olmamasına göre, sadece miyomların alınması veya nadir olarak rahmin tümünün alınması şeklinde tedavi edilir. Aşırı kanaması olan ergenlerde ise kanama pıhtılaşma bozuklukları dahil bu kanamaya sebep olabilecek tüm durumlar araştırılır. Daha sonra bu kanama kontrol altına alınır ve adet düzenleyici tedaviler verilerek hastanın adetlerinin düzenli hale gelmesi sağlanır. Ergenlik döneminde çok erken ya da geç yaşlarda adet görülmesi incelenmeli ve duruma göre tedavi edilmelidir. Birimin Tüm İlgi Alanları - Endokrinoloji - Kadın Hastalıkları ve Doğum - Tüp Bebek ve Üreme Sağlığı Merkezi
medical-article
Adet Düzensizliği Nedir? Adet Düzensizliği Neden Olur ve Tedavisi
Akıllı mercek, katarakt ameliyatı veya göz kusurlarının tedavisinde kullanılan göz içi lenslerdir. Monofokal, multifokal ve trifokal gibi çeşitleri bulunur. Bu mercekler, hem yakını hem uzağı görme sorunlarını düzeltebilir ve gözlük ihtiyacını azaltabilir. Özellikle katarakt cerrahisi sırasında doğal merceğin çıkarılıp yerine yerleştirilir. Akıllı mercekler, görme kalitesini artırarak yaşam konforunu yükseltir. Ancak, her hasta için uygun olmayabilir ve önceden detaylı bir göz muayenesi gereklidir. Tedavi kararı, kişinin yaşam tarzı ve ihtiyaçlarına göre göz doktoru tarafından belirlenmelidir. - Akıllı Mercek Nedir? - Akıllı Mercek Türleri Nelerdir? - Akıllı Mercek Ne İçin Kullanılır? - Akıllı Mercek Ameliyatı Nasıl Yapılır? - Sıkça Sorulan Sorular (SSS) Akıllı Mercek Nedir? Akıllı mercek, görme kalitesini artırmak veya düzeltmek için yenilikçi teknolojiler kullanan ileri düzey lens teknolojilerini ifade eder. İki ana türü bulunur: Katarakt ameliyatı sırasında doğal lensin yerini alarak yakın, orta ve uzak mesafelerde net görüş sağlayan çok odaklı intraoküler lensler (IOL) ve göz içine yerleştirilen yapay lensler ile sağlık takibi veya artırılmış gerçeklik (AR) uygulamaları için mikroelektronik ve sensörlerle donatılmış akıllı kontakt lensler. İOL'ler presbiyopi ve katarakt gibi sorunlara çözüm sunarken AR lensler dijital bilgileri kullanıcıların görüş alanına yansıtır ve sağlık takibi için biyometrik veriler toplayabilir. Akıllı mercek,katarakt ameliyatınabenzer şekilde 'akıllı mercek ameliyatı' olarak bilinen ve 15-30 dakika süren bir göz içi cerrahi bir operasyonuyla takılır. Gözün doğal lensi çıkarıldıktan sonra, yerine hastanın ihtiyaçlarına göre seçilen akıllı mercek yerleştirilir. İşlem, lokal anestezi altında gerçekleştirilir ve genellikle 15-30 dakika sürer. Ameliyat sonrası hasta aynı gün taburcu edilir ve kısa bir iyileşme sürecinin ardından normal yaşamına dönebilir. Akıllı mercekler, gözlük veya kontakt lens gibi takılıp çıkarılabilen lensler değildir; kalıcı olarak yerleştirilir. Akıllı mercekler, katarakt,presbiyopi, miyop, astigmat ve hipermetrop gibi görme sorunlarına etkili çözümler sunan ileri teknoloji ürünü lenslerdir. Bu lensler, gözlük veya kontakt lenslere olan ihtiyacı ortadan kaldırarak kullanıcıya hem yakın hem uzak mesafelerde net bir görüş sağlar.Katarakt ameliyatlarındakullanılan çok odaklı intraoküler lensler, gözün doğal lensini değiştirerek her mesafede keskin bir görüş sunarken, diğer göz kusurlarına yönelik de başarılı sonuçlar sağlar. Akıllı Mercek Fiyatları Ne Kadar? Akıllı mercek fiyatları hakkında kesin bilgi vermek için seçilecek mercek türünün, markasının ve tek göz ya da çift göz kararının belirlenmesi gerekir. Fiyat bilgisi detaylı muayene sonucunda doktorunuzun önerilerine göre belirlenir. Akıllı Mercek Türleri Nelerdir? Akıllı mercekler, multifokal, trifokal, EDOF (Extended Depth of Focus) ve torik mercekler olmak üzere farklı türlere ayrılır. Multifokal ve trifokal mercekler, kullanıcılara uzak, yakın ve orta mesafelerde net görüş sağlarken, EDOF mercekler genişletilmiş odak derinliği ile daha kesintisiz bir görüş sunar. Torik özellikli akıllı mercekler iseastigmatizmayıdüzeltme yeteneğiyle öne çıkar. Bu mercek türleri, hastanın göz yapısına, yaşam tarzına ve görme ihtiyaçlarına göre özelleştirilerek hem katarakt gibi göz hastalıklarının tedavisinde hem de refraktif hataların düzeltilmesinde çözüm sunar. Monofokal Mercekler Monofokal mercekler, yalnızca tek bir odak mesafesi için tasarlanmış geleneksel merceklerdir. Genellikle katarakt ameliyatlarında kullanılır ve hastaya ya uzak ya da yakın mesafede net bir görüş sağlar. Bu mercekler, daha ekonomik bir seçenek olmakla birlikte, hastalar genellikle yakın veya uzak mesafeler için gözlük kullanmaya devam etmek zorunda kalabilirler. Monofokal mercekler, çok odaklı seçeneklere ihtiyaç duymayan veya bütçe dostu bir çözüm arayan hastalar için uygun bir alternatiftir. Multifokal Mercekler Multifokal mercekler, hem uzak hem de yakın mesafelerde net bir görüş sağlamak için tasarlanmış akıllı merceklerdir. Bu mercekler, özellikle katarakt ameliyatı sonrası gözlük ihtiyacını ortadan kaldırmak isteyen hastalar için ideal bir seçenektir. Multifokal mercekler, farklı odak noktalarına sahip olduğu için günlük aktivitelerde, örneğin kitap okuma veya araba kullanma sırasında keskin bir görüş sağlar. Trifokal Mercekler Trifokal mercekler, multifokal merceklerin daha gelişmiş bir versiyonu olarak hem uzak hem yakın hem de orta mesafelerde net görüş sunar. Orta mesafe görüşü, özellikle bilgisayar kullanımı veya masa başı işler gibi faaliyetlerde önemlidir. Bu mercekler, geniş bir görüş yelpazesi sağladığından, kullanıcıların mesafeler arasında geçiş yaparken netlik kaybı yaşamamasına olanak tanır. EDOF (Extended Depth of Focus) Mercekler EDOF mercekler, genişletilmiş odak derinliği sağlayarak, kullanıcılara kesintisiz ve doğal bir görüş deneyimi sunar. Multifokal veya trifokal merceklerden farklı olarak, odak noktaları arasında keskin geçişler yerine daha sürekli bir görüş sağlar. Özellikle orta mesafelerde sıkça çalışan ya da daha doğal bir görüş isteyen kişiler için tercih edilen bir seçenektir. Torik Mercekler Torik mercekler, özellikle astigmatizmayı düzeltmek için tasarlanmıştır. Gözdeki kavis bozukluğunu düzelterek hem uzak hem de yakın mesafede net bir görüş sağlar. Torik mercekler, diğer akıllı mercek türleriyle kombine edilebilir ve böylece hem astigmatizma hem de katarakt gibi sorunlara aynı anda çözüm sunar. Akıllı Mercek Ne İçin Kullanılır? Akıllı mercek, görme problemlerini çözmek ve gözlük ya da kontakt lens ihtiyacını ortadan kaldırmak için kullanılan ileri teknoloji ürünü bir lens türüdür. Katarakt, presbiyopi, miyop, hipermetrop ve astigmat gibi görme kusurlarını düzeltmek amacıyla göz içine yerleştirilen bu lensler, yakın, uzak ve orta mesafelerde net bir görüş sağlar. Özellikle katarakt ameliyatlarında doğal lensin yerini almak için tercih edilen çok odaklı intraoküler lensler, kullanıcıların yaşam kalitesini artırırken, hem günlük hem de profesyonel hayatta daha rahat bir görüş imkanı sunar. Akıllı mercek kullanım amaçları şu şekildedir: - Görme bozukluklarının düzeltilmesi. - Göz hastalıklarının tanısı ve takibi (örneğin glokom için göz içi basıncını ölçme). - Sanal gerçeklik (VR) ve artırılmış gerçeklik (AR) deneyimlerini destekleme. - Gözün hareketlerini takip ederek bilgisayar veya cihaz kontrolü sağlama. - Diyabet gibi kronik hastalıkların izlenmesi (gözyaşı sıvısındaki glikoz seviyesini ölçme). - Anlık çeviri, bilgi görüntüleme veya navigasyon gibi dijital içeriklere erişim sağlama. - Işık koşullarına otomatik uyum sağlayarak göz konforunu artırma. - Güvenlik ve askeri amaçlar için veri aktarımı veya hedefleme desteği sunma. - Sporcuların performans analizlerini takip etme ve geliştirme. - Estetik amaçlarla iris desenini değiştirme veya özel efektler oluşturma. Akıllı Mercek Ameliyatı Nasıl Yapılır? Akıllı mercek ameliyatı, lokal anestezi altında gerçekleştirilen ve genellikle 15-30 dakika süren bir cerrahi işlemdir. Ameliyat sırasında, gözdeki doğal lens ultrasonik dalgalarla parçalanarak çıkarılır ve yerine hastanın görme kusurlarına uygun olarak seçilen akıllı mercek yerleştirilir. Bu mercek, kataraktın yanı sıra miyop, hipermetrop veya astigmat gibi diğer görme kusurlarını da düzeltir. Ameliyat, mikro cerrahi tekniklerle yapıldığı için minimal invazivdir ve genellikle hızlı bir iyileşme süreci sunar. Hastalar, işlemden birkaç saat sonra taburcu edilir ve birkaç gün içinde günlük hayatlarına dönebilir. Sıkça Sorulan Sorular (SSS) Akıllı Mercek Ameliyatı Kimler İçin Uygundur? Akıllı mercek ameliyatı, katarakt, presbiyopi, miyop, hipermetropi veya astigmat gibi görme kusurlarından kurtulmak isteyen kişiler için uygundur. Göz yapısı ve genel sağlık durumu ameliyata uygun olan kişiler, gözlük veya kontakt lens ihtiyacını ortadan kaldırmak için bu prosedürü tercih edebilir. Akıllı Mercek Ameliyatı Acı Verir Mi? Ameliyat genellikle lokal anestezi ile yapılır ve hasta herhangi bir ağrı hissetmez. Prosedür sırasında yalnızca hafif bir baskı hissedilebilir. Ameliyat sonrasında da genellikle minimal rahatsızlık yaşanır. Akıllı Merceklerin Kullanım Süresi Ne Kadardır? Akıllı mercekler ömür boyu kullanılabilir. Bu lensler, yerleştirildikten sonra değiştirilmesi gerekmeyen dayanıklı malzemelerden yapılmıştır ve görme kalitesini uzun vadeli olarak artırır. Akıllı Mercek Ameliyatından Sonra İyileşme Süreci Ne Kadardır? İyileşme süreci genellikle hızlıdır ve hastalar birkaç gün içinde günlük aktivitelerine dönebilir. Ancak, tam görme keskinliği birkaç hafta içinde sağlanır. Doktorun önerdiği damlaların düzenli kullanımı ve dikkatli bakım önemlidir. Akıllı Mercek Kullanmanın Faydaları Nelerdir? Akıllı mercekler, gözlük ve kontakt lens ihtiyacını ortadan kaldırır, birden fazla görme kusurunu aynı anda düzeltebilir ve katarakt gibi sorunlardan tamamen kurtulmayı sağlar. Ayrıca, farklı mesafelerde net görüş sunarak yaşam kalitesini artırır. Akıllı Merceklerin Riskleri Var Mıdır? Bazı hastalar, ameliyat sonrası ilk dönemlerde ışık yansımaları veya parlamalar gibi görme şikayetleri yaşayabilir. Ancak bu etkiler genellikle zamanla azalır. Ayrıca, maliyeti geleneksel lenslere göre daha yüksek olabilir. Akıllı Mercek Ameliyatı Kaç Saat Sürer? Ameliyat genellikle 15-30 dakika arasında sürer. İşlem sırasında hasta uyanıktır ve lokal anestezi uygulanır. Ameliyattan kısa bir süre sonra hasta taburcu edilebilir. Akıllı Mercekler Tüm Göz Kusurlarını Düzeltebilir Mi? Akıllı mercekler birçok göz kusurunu düzeltebilir, ancak her hastanın göz yapısına göre sonuçlar değişebilir. Çok ileri astigmatizmalar veya başka göz hastalıkları olan kişilerde özel değerlendirmeler gerekebilir. Akıllı Mercekler Çocuklarda Kullanılabilir Mi? Akıllı mercekler genellikle katarakt gibi yaşa bağlı göz sorunları için tercih edilir. Çocuklarda kullanımı nadirdir ve belirli durumlarda göz doktorunun değerlendirmesine bağlıdır.
medical-article
Akıllı Mercek Nedir? Akıllı Mercek Kimlere Uygulanır?
Akut Pankreas İltihaplanması Nedir? Akut pankreatit akut olarak, yani aniden oluşan bir pankreas iltihabıdır. Bu pankreas hücrelerinin hasar görmesine ve bu da geçici olarak bir işlev bozukluğuna neden olur. Akut pankreatit gelişimine bağlı olarak hayatı tehdit edebilir. İk farklı akut pankreatit tipi vardır: - Akut ödematöz pankreatit - Akut nekrotize edici pankreatit Akut Ödematöz Pankreatit Bu pankreas iltihabının hafif şeklini teşkil eder. Hastaların yaklaşık %85’i bu klinik görüntüye sahiptir. Burada pankreasın geçici bir hasarı söz konusu olur ve diğer organlar bundan çoğunlukla zarar görmezler. Kural gereği hastalar bu iltihaptan tamamen kurtulurlar. Burada pankreasta kalıcı hasarlar oluşmaz. Akut Nekroz Edici Pankreatit Pankreasın bu en ağır iltihabı hastaların yaklaşık %15’inde görülür. Burada pankreas dokusunun aniden, geniş kapsamlı bir hasarı söz konusu olur. Bu diğer organların işlevinin geçici kesintisi ile bir sepsise (kan zehirlenmesine) ve böylece akut hayati bir tehlikeye yol açabilir. Yoğun bakımda bazen haftalarca veya aylarca tedavi gerekli olabilir. Doku tahribatının kapsamına bağlı olarak pankreasın kalıcı işlev bozukluğu söz konusu olabilir. Akut Pankreas İltihabının Sonuçları Sindirim enzimlerinin eksik üretimine dayalı sindirim bozuklukları ile insülinin az üretimine dayalı olarak gelişen Diabetes mellitus (şeker hastalığı) gibi pankreasın işlevsel hasarlarının yanı sıra daha sonra daha ayrıntılı açıklanacak olan psödokist oluşumu veya pankreas apseleri gibi sorunlar da ortaya çıkabilir. Psödokist Oluşumu Pankreasın doku hasarından dolayı (pankreasın kısımlarının ölümü) pankreas yol sisteminde yırtıklar oluşabilir. Açığa çıkan pankreas suyu yavaş yavaş pankreasın içinde veya etrafında toplanır. Pankreas suyunun bu birikimlerine psödokist denilir. Psödokistler sıklıkla zaman içinde tedaviye gerek kalmadan yok olurlar, yani vücut tarafından spontane bir iyileşme gerçekleştirilir. Ancak gittikçe büyüyen ve nihayetinde mide bulantısına, kusmaya, ağrılara ve kilo kaybına neden olabilecek psödokistler de mevcuttur. Aynı şekilde mide, ince veya kalın bağırsakta yemek lapasının pasajdan geçişi veya safra akışının çıkışı da engellenmiş olabilir. En nihayetinde psödokistlerin patlama ve içeriklerinin karın boşluğuna boşalma riski de mevcuttur. Şikayetlere neden olan psödokistlerde çoğu zaman endoskopik bir müdahale veya bir ameliyat gerekli olur. Burada kist sıvısı ince bağırsağa aktarılır. Bu kistin doğrudan bağırsağa bağlanması yoluyla gerçekleşir, ki bu kist sıvısının bağırsağa akabilmesi için böylesi bir kiste bir bağırsak kısa yolunun uygulanması anlamına gelir. Pankreas Apsesi Bazen akut enfeksiyon baskısının azalmasından sonra pankreas çevresinde iltihap birikmesi görülebilir (pankreas apsesi). Bu tekrar tekrar ateş ataklarına neden olabilir. Çoğu zaman apsenin konumunu röntgen kontrolü (ultrason veya BT) ve lokal anestezi ile belirlemek ve küçük bir hortum (kateter) üzerinden tahliye etmek mümkün olur. Bunun mümkün olmaması halinde bir ameliyat gerekli hale gelir. Buna ilave olarak çoğu zaman belirli bir süre antibiyotik tedavisi de gerekir. Akut Pankreas İltihaplanmasının Nedenleri Nelerdir? Batı Avrupa’da, böylece Almanya’da da safra taşları ve aşırı alkol tüketimi akut pankreas iltihaplarının %90’ınından sorumludur. Bunun yanı sıra safra taşları safra ve pankreasın safra kesesinden ortak çıkışlarının değiştirilmesi yoluyla akut pankreas iltihabına neden olabilir. Diğer nedenler enfeksiyon hastalıkları, çeşitli ilaçlar, pankreas yollarında yanlış oluşumlar ve genetik bozukluklar olabilir. Akut Pankreas İltihaplanmasının Belirtileri Nelerdir? - Ani başlangıç - Sıklıkla kemer şeklinde sırta yansıyan yoğun, soluk üst karın ağrıları - Mide bulantısı, kusma Akut Pankreatit Nasıl Tedavi Edilir? Akut pankreatitin tedavisinde her şeyden önce hastanın şikayetleri göz önünde bulundurulur. Prensip olarak akut pankreatit bulunan her hasta bir hastanede gözlemlenmek ve tedavi görmek durumundadır. Akut pankreatitin terapisinin en önemli temel unsurları ağrı tedavisi ve sıvı dengelenmesidir. Akut pankreatitin ağır bir şeklinin görülmesi durumunda hasta yoğun bakım ünitesine alınacaktır. Şikayet görüntüsüne ve diğer organların (örn. Akciğer, böbrek) işlev dışı kalmasına bağlı olarak kişilerin tedavisi burada devam eder. Ağır akut pankreatitte bir ameliyat hastaların %20 ila %25’inde gerekli olur. İlerleyen gidişatta, diğerlerinin yanı sıra nekrotik dokunun enfeksiyonu durumunda bir drenaj yerleştirilmesi veya bir ameliyat dahi gerekli olabilir. Burada karın açılır ve enfekte olan ve ölmüş pankreas kısımları alınır. Sonunda takip eden günlerde pankreasın etrafındaki alanın müteakip enfeksiyonları engellemek için yıkandığı birden fazla hortum yerleştirilir. Bağırsağın yükünün hafifletilmesi için bazen hastanın iyileşmesinden sonra (kural gereği hastaneden tahliye edildikten yaklaşık 3 ay sonra) tekrar alınabilecek olan suni bir bağırsak çıkışı yerleştirilir. Akut şikayet görüntüsünün tedavisinin yanı sıra akut pankreatitin sebeplerinin tespit edilmesi gerekmektedir. Akut pankreatitin oluşmasına bir safra yolu taşının sebep olması halinde mümkün mertebe erken safhada endoskopik retrograd kolanjiyopankeatografi (ERCP) vasıtasıyla bunun giderilmesine çalışılır. Daha sonra semptomsuz bir aralıkta safra kesesi alınır. Ayrıca alkol tüketimi de azaltılmalıdır.
medical-article
Akut Pankreatit Nedir? Akut Pankreatit Belirtileri ve Tedavisi
Akciğer Nodülü Nedir? Akciğer nodülleri, akciğer grafisinde veya bilgisayarlı tomografi (BT) taramasında görülebilen yuvarlak, beyaz noktalar (küçük dokular) olarak görülen, 3 cm’den küçük kitleleridir. Akciğer nodülleri genellikle iyi huylu oldukları için herhangi bir tedavi gerektirmezler. Eğer nodül uzun aralıklarla yapılan radyolojik incelemelerde aynı büyüklükte görülüyorsa, habis olma ihtimali çok düşüktür. Ancak yine de doktor tarafından yapılan takip ve taramalarla nodüllerin boyutu veya şekli belirli aralıklarla izlenmeli ve takip edilmelidir. Akciğer nodüllerinin bazılarında büyüme ve şekil bozukluğuna bağlı olarak habis (kanser) olup olmadıklarını belirlemek için testler istenebilir. Genel olarak, 3 mm’den küçük nodüller iyi huylu olma eğilimindeyken, 20 mm ve daha büyük nodüllerin kötü huylu olma ihtimaline karşı daha gelişmiş yöntemlerle tetkik edilmesi uygun görülebilir. Akciğer Nodülünün Belirtisi Nedir? Akciğer nodüllerinin çok büyük bir kısmı herhangi bir belirti vermez. Göğüs bölgesinde başka nedenlerle yapılan görüntülemelerde tesadüfi olarak saptanırlar. Akciğer Nodülleri Nasıl Teşhis Edilir? Kötü huylu akciğer nodülleri, akciğerin kendi kanseri ya da vücudun başka yerinde bulunan bir kanserin akciğerlere metastaz (yayılan) yapması sonucu meydana gelirler. İyi huylu akciğer nodülleri ise aşağıdaki sebeplerden dolayı da meydana gelebilir; - Tüberküloz ve zaatüre gibi bakteriyel enfeksiyonlar - Akciğerin mantar enfeksiyonları - Akciğer kistleri ve abseler - Hamartoma (hücre bozulması) - Romatoid artrit (iltihaplı eklem romatizması), sarkoidoz gibi romatolojik hastalıklar Akciğer grafisigörüntüsünde akciğer nodülü tespit edildiğinde, hekiminiz detaylı tıbbi öykünüzü sorgulayacak ve fizik muayene yapacaktır. Ardından, nodülün büyüklüğü, konumu ve görünümüne göre aşağıdaki bazı testler istenebilir: Bilgisayarlı Tomografi (BT) Akciğerlerde küçük boyutlu nodül görünümü tespit edilirse, BT taraması kullanarak genellikle iki yıllık bir süre için periyodik dönemlerde kontrol edilebilir. Bu süreç içinde nodülün büyüklüğü ya da karakteristik özellikleri değişmezse, muhtemelen iyi huyludur ve genel olarak başka bir tedaviye ihtiyaç duymaz. Pozitron Emisyon Tomografisi (PET) Taraması PET taraması, hastanın klinik bulguları, nodülün büyüklüğü ve diğer karakteristik özellikleri göz önünde bulundurulduğunda kötü huylu olması ihtimali olan nodüllerin değerlendirilmesinde kullanılabilir. PET taraması ayrıca vücudun geri kalan kısmında da kanser gibi, yüksek aktiviteye sahip dokuların olup olmadığını belirleyebilir. Biyopsi Yapılan BT taraması sonucunda nodül büyüklüğü, şekli veya görünümü nedeniyle şüpheli kabul edilirse, kötü huylu olup olmadığını belirlemek için biyopsi (küçük doku örneği) alınabilir. Bronkoskopik Biyopsi Eğer nodül hava yollarının yakınında ise, ağız veya burun yoluyla sokulan bir bronkoskopi (küçük bir kamera ile esnek bir tüp) kullanılarak parça alınabilir. İğne Biyopsisi Nodül, dışarıdan kolayca ulaşılabilecek, cilde yakın bir yerleşimdeyse, BT görüntülemesi altında iğne kullanarak nodülden örnekleme yapılabilir. Biyopsi yöntemiyle alınan hücreler bir patalog tarafından incelenir ve hücrelerin kötü huylu olup olmadığına karar verilir. Patalog tarafından gelen bilgiler doğrultusunda tedavi yöntemleri belirlenir. Akciğer Nodülleri Nasıl Tedavi Edilir? Akciğer nodüllerine yaklaşım, nodülün özelliğine göre değişmektedir. İlk etapta iyi huylu olduğu düşünülen nodüller, periyodik olarak BT taraması ile izlenerek boyut veya şekil değişiklikleri takip edilebilir. Eğer nodülün kötü huylu olduğu düşünülüyorsa, bu durum biyopsilerle de teyit edildikten sonra, öncelikle vücudun herhangi bir yerinde yayılıp yayılmadığını belirlenmelidir. Nodül, sadece akciğerde ise, ilk seçenek olarak cerrahi tedavi tavsiye edilebilir. Bu yüzden akciğer nodüllerinde erken teşhis, akciğer kanserlerinin tedavisinde çok yararlıdır. Eğer nodüllerin kanser dokuları olduğu ve metastaz yaptığı (vücudun diğer bölgelerine yayıldığı) gösterilirse, radyasyon tedavisi, kemoterapi veya ikisinin bir kombinasyonu olan bir tedavi yöntemi önerilebilir. Birimin Tüm İlgi Alanları - Göğüs Cerrahisi - Göğüs Hastalıkları
medical-article
Akciğer Nodülleri Nedir? Belirtileri ve Tedavi Yöntemleri | Acıbadem
- Aldosteron Nedir? - Aldosteron Hormonu Ne İşe Yarar? - Aldosteron Değeri Kaç Olmalı? - Aldosteron Yüksekliği Ne Anlama Gelir? - Aldosteron Düşüklüğü Ne Anlama Gelir? - Aldosteron Hakkında Sıkça Sorulan Sorular Aldosteron Nedir? Aldosteron, adrenal bezlerden salgılanan ve vücuttaki sodyum, potasyum ve su dengesini düzenleyen bir steroid hormondur. Bu hormon, özellikle böbreklerdeki sodyum ve suyun geri emilimini artırarak kan basıncını düzenler. Aldosteron, renin-anjiyotensin-aldosteron sisteminin bir parçası olarak işlev görür ve bu sistem, vücut sıvılarının ve elektrolit dengesinin kontrolünü sağlar. Aldosteronun vücutta sağladığı dengenin önemi büyüktür. Normal işlevi, elektrolitlerin ve sıvıların düzenlenmesi yoluyla kalp sağlığını ve genel metabolizmayı desteklemektedir. Aldosteron, böbreklerde sodyumun geri emilimini artırarak sıvı tutulmasına yol açar, böylece kan basıncını yükseltir. Aynı zamanda potasyumun atılımını teşvik ederek vücuttaki potasyum seviyelerini dengede tutar. Bu süreçler, vücutta yeterli sıvı ve elektrolit dengesinin sağlanmasına yardımcı olarak kan basıncını kontrol altında tutar. Aldosteron Hormonu Ne İşe Yarar? Aldosteron hormonu, vücutta önemli işlevler üstlenir ve özellikle böbreklerde sıvı dengesinin sağlanmasında ve kan basıncının düzenlenmesinde kritik rol oynar. Vücuttaki sodyum ve potasyum dengesini kontrol ederek, hücrelerin ve organların sağlıklı çalışmasına katkı sağlar. Bu hormon, su ve tuz dengesini ayarlayarak tansiyonu dengelemeye yardımcı olur. Aldosteronun bu etkileri, genel metabolizma üzerinde etkilidir. Aldosteronun işlevleri arasında aşağıdakiler yer alır: - Sodyum ve su dengelemesi:Aldosteron, böbreklerde sodyumun geri emilimini artırarak suyun da tutulmasını sağlar. Bu durum, kan hacmini artırır ve dolayısıyla kan basıncını yükseltir. - Potasyum seviyeleri:Vücuttaki potasyumun böbrekler aracılığıyla atılmasını teşvik eder. Bu, vücuttaki potasyum seviyelerinin dengede kalmasına yardımcı olur. - Kan basıncının korunması:Aldosteronun düzenleyici etkisi, düşük tansiyonun önlenmesine ve yüksek tansiyonun kontrol edilmesine katkı sağlar. Aldosteronun eksikliğiveya fazlalığı, vücutta birçok sağlık sorununa yol açabilir. Örneğin, aldosteron eksikliği, addison hastalığı gibi durumlarla ilişkilidir ve bu durum,düşük tansiyon, yorgunlukvepotasyumseviyelerinin artması gibi belirtilerle kendini gösterebilir. Aldosteron Değeri Kaç Olmalı? Aldosteron normal değerleri, yaşa, cinsiyete ve diğer faktörlere bağlı olarak değişkenlik gösterebilir. Ancak genel olarak, aldosteron seviyeleri belirli aralıklar içinde olmalıdır. Aldosteron testi genellikle kan örneği ile yapılır ve sonuçlar mikrolitre başına nanogram (ng/mL) cinsinden ifade edilir. Aldosteron normal değerleri aşağıdaki gibidir: - Yetişkinlerde:4-31 ng/dL arası normal kabul edilir. - Çocuklarda:Normal aralık, genellikle 3-25 ng/dL arasında değişir. Bu değerlerin dışında kalan sonuçlar, sağlık sorunlarının göstergesi olabilir ve bir doktor tarafından değerlendirilmelidir.Aldosteron yüksekliğigenellikle hipertansiyon, kalp hastalığı ve diğer metabolik bozukluklarla ilişkilidir. Aldosteronun vücuttaki dengeleri koruma ve sağlık durumunu etkileyen önemli bir hormon olduğunu unutmamak gerekir. Bu hormonun normal düzeyde olması, genel sağlık için hayati önem taşımaktadır. Aldosteron Yüksekliği Ne Anlama Gelir? Aldosteron yüksekliği, vücuttaki aldosteron seviyelerinin normalin üzerinde olduğu bir durumu ifade eder. Bu durum, genellikle adrenal bezlerin aşırı aktivitesi ya da başka sağlık sorunları nedeniyle ortaya çıkar. Aldosteron yüksekliği, sıvı ve elektrolit dengesinin bozulmasına neden olabilir ve bunun sonucunda ciddi sağlık sorunları gelişebilir. Aldosteron yüksekliği, vücuttakisodyumve suyun tutulmasını artırır, bu da kan basıncını yükseltir.Yüksek aldosteron seviyeleri, aynı zamanda potasyumun atılımını da artırarakhipokalemi (düşük potasyum seviyesi)sorunlarına yol açabilir. Bu nedenle, aldosteron seviyelerinin kontrol altında tutulması önemlidir. Aldosteron Yüksekliği Belirtileri Nelerdir? Aldosteron yüksekliği, vücutta sıvı ve elektrolit dengesinin bozulmasına neden olur. Bu durum, yüksek tansiyon, baş ağrısı, kas güçsüzlüğü, mide bulantısı ve kalp çarpıntısı gibi belirtilerle kendini gösterir. Bu belirtiler, hormonal dengenin bozulduğunun işareti olabilir ve bir sağlık uzmanına danışılmasını gerektirir. Aldosteron yüksekliği, genellikle aşağıdaki belirtilerle kendini gösterir: - Yüksek tansiyon:Aşırı aldosteron üretimi, kan basıncının yükselmesine neden olur. - Baş ağrısı:Yüksek tansiyon nedeniyle sık sık baş ağrıları yaşanabilir. - Kas güçsüzlüğü:Düşük potasyum seviyeleri, kaslarda zayıflık hissine yol açabilir. - Mide bulantısı:Vücuttaki elektrolit dengesizliği, mide bulantısı gibi sindirim sorunlarına neden olabilir. - Kalp çarpıntısı:Yüksek aldosteron seviyeleri, kalp ritim bozukluklarına yol açabilir. Bu belirtiler, genellikle vücuttaki hormonal dengenin bozulduğunu gösterir. Bu nedenle, aldosteron yüksekliği şüphesi varsa, bir sağlık uzmanına danışmak önemlidir. Aldosteron Düşüklüğü Ne Anlama Gelir? Aldosteron düşüklüğü, vücuttaki aldosteron seviyelerinin normalin altında olduğu bir durumu ifade eder. Bu durum, adrenal bezlerin yeterince aldosteron üretmemesi sonucu ortaya çıkabilir.Aldosteron düşüklüğü, sıvı ve elektrolit dengesizliğine yol açarak, çeşitli sağlık sorunlarına neden olabilir. Özellikle addison hastalığı gibi bazı hastalıklar, aldosteron düşüklüğüne yol açabilir. Aldosteron düşüklüğü, genellikle sodyum kaybı ve potasyum tutulumuyla sonuçlanır. Bu durum, vücuttaki sıvı dengesinin bozulmasına vedüşük tansiyongibi durumlara neden olabilir. Aldosteron Düşüklüğü Belirtileri Nelerdir? Aldosteron düşüklüğü, vücudun sıvı ve elektrolit dengesini etkiler. Düşük tansiyon, yorgunluk, baş dönmesi, mide bulantısı ve kas krampları gibi belirtilerle ortaya çıkabilir. Bu belirtiler, sağlık sorunlarının bir göstergesi olabileceğinden, bir sağlık uzmanına başvurmak önemlidir. Aldosteron seviyelerinin kontrol altında tutulması, sağlıklı bir yaşam için kritiktir. Aldosteron düşüklüğü, aşağıdaki belirtilerle kendini gösterebilir: - Düşük tansiyon:Vücutta yeterli sıvı ve elektrolit dengesinin olmaması, tansiyonun düşmesine yol açabilir. - Yorgunluk:Elektrolit dengesizliği nedeniyle yorgunluk hissi artabilir. - Baş dönmesi:Düşük tansiyon sonucu baş dönmesi gibi durumlar meydana gelebilir. - Mide bulantısı ve kusma:Vücuttaki dengesizlik,mide bulantısıve kusma gibi sindirim sorunlarına yol açabilir. - Kas krampları:Düşük potasyum seviyeleri, kas kramplarına neden olabilir. Aldosteron düşüklüğü, sağlığı olumsuz etkileyen ciddi bir durumdur. Eğer bu belirtilerle karşılaşırsanız, bir sağlık uzmanına başvurmak ve gerekli testleri yaptırmak önemlidir. Aldosteron seviyelerinin kontrol altında tutulması, sağlıklı bir yaşam sürdürmek için kritik öneme sahiptir. Aldosteron Hakkında Sıkça Sorulan Sorular Aldosteron nedir? Aldosteron, adrenal bezlerden salgılanan ve vücuttaki sodyum, potasyum ve su dengesini düzenleyen bir steroid hormondur. Kan basıncını kontrol etmeye yardımcı olur. Aldosteronun görevi nedir? Aldosteron, böbreklerde sodyum ve suyun geri emilimini artırarak kan basıncını düzenler. Aynı zamanda potasyumun atılımını teşvik ederek elektrolit dengesini sağlar. Aldosteron yüksekliği ne anlama gelir? Aldosteron yüksekliği, vücuttaki aldosteron seviyelerinin normalin üzerinde olduğu bir durumu ifade eder ve genellikle yüksek tansiyon, baş ağrısı ve kas güçsüzlüğü gibi belirtilerle kendini gösterir. Aldosteron düşüklüğü ne anlama gelir? Aldosteron düşüklüğü, vücuttaki aldosteron seviyelerinin normalin altında olmasıdır. Bu durum, düşük tansiyon, yorgunluk ve baş dönmesi gibi belirtilere yol açabilir. Aldosteron normal değerleri nelerdir? Aldosteron normal değerleri, yetişkinlerde genellikle 4-31 ng/dL arasında değişirken, çocuklarda 3-25 ng/dL arasında olmalıdır. Bu değerler, yaşa ve cinsiyete göre değişiklik gösterebilir. Aldosteron testi nasıl yapılır? Aldosteron testi genellikle bir kan örneği ile yapılır. Test sonuçları, mikrolitre başına nanogram (ng/mL) cinsinden ifade edilir ve hormonal dengenin değerlendirilmesinde kullanılır. Aldosteron yüksekliği tedavi yöntemleri nelerdir? Aldosteron yüksekliği tedavisinde, altta yatan nedenin belirlenmesi önemlidir. İlaç tedavisi, yaşam tarzı değişiklikleri ve gerektiğinde cerrahi müdahale gibi yöntemler uygulanabilir. Tedavi süreci, bir sağlık uzmanı tarafından belirlenmelidir.
medical-article
Aldosteron Nedir? Aldesteron Hormonu Ne İşe Yarar?
- Alt Solunum Yolu Enfeksiyonu Nedir? - Alt Solunum Yolu Hastalıkları Nelerdir? - Alt Solunum Yolu Enfeksiyonu Belirtileri - Alt Solunum Yolu Enfeksiyonu Nedenleri - Alt Solunum Yolu Enfeksiyonu Tanısı - Alt Solunum Yolu Enfeksiyonu İçin Hangi Doktora Gidilmelidir? - Alt Solunum Yolu Enfeksiyonu Tedavisi - Alt Solunum Yolu Enfeksiyonuna Ne İyi Gelir? Alt Solunum Yolu Enfeksiyonu Nedir? Alt solunum yolları gırtlak, soluk borusu ve akciğerlerden oluşan kısımdır. Alt solunum yolu enfeksiyonu, solunum sisteminin alt kısmında yer alan organları etkileyen genellikle viral veya bakteriyel kaynaklı olan ve çeşitli semptomlarla kendini gösteren enfeksiyonlardır. Alt solunum yolu enfeksiyonları, nefes borusu olarak da adlandırılan trakeayı, bronşları, bronşiolleri ve ucunda yer alan alveol keselerini de etkileyebilir. Bu enfeksiyonlar, sonbahar ve kış mevsimlerinde daha sık görülür ve genellikle hafif geçer. Ancak bazı durumlarda bir doktora görünmeyi de gerektirebilir. Alt Solunum Yolu Hastalıkları Nelerdir? Akut alt solunum yolu enfeksiyonunun sebep olduğu hastalıklar arasında bronşiolit, akut bronşit, pnömoni (zatürre) ve tüberküloz (verem) yer alır. Bu hastalıklar şu şekilde açıklanabilir: Bronşiolit: Genellikle 2 yaş altı çocuklarda görülen bronşiolit, akciğerlerin küçük hava yollarında tıkanıklığa yol açabilen iltihabi bir hastalıktır. Bu hastalığın görülme sıklığı mevsimlere göre değişebilir. Ancak kış mevsiminde ve bahar aylarında daha sık görülen bir hastalıktır. Bronşiolit ilk başta hapşırma ve burun akıntısı gibi hafif belirtilerle kendini gösterebilir. Ancak daha ciddi semptomların görüldüğü ağır bronşiolitler hastaneye gitmeyi gerektirebilir. Sıklıkla viral patojenlerin sebep olduğu bu hastalıkta Respiratuvar Sinsisyal Virüs (RSV), olguların %50'sinden sorumlu etkendir. Parainfluenza virüsleri, adenovirüs ve mikoplazma da diğer sorumlu ajanlar arasında sayılabilir. Bu hastalık erkek çocuklarda daha sık görülür. Bronşit: Akciğerlerde hava sirkülasyonunu sağlayan bronşların iltihaplanmasıyla ortaya çıkan bir hastalıktır. Genellikle kış mevsiminde daha sık görülen bu hastalığın akut bronşit ve kronik bronşit olmak üzere iki çeşidi vardır. Akut bronşit genel olarak soğuk algınlığını takiben meydana gelir. Ancak grip ve kızamık gibi hastalıklardan sonra da görülebilir. Akut bronşitin etkenleri arasında rinovirüs, koronavirüs, adenovirüs, influenza, parainfluenza virüsleri gibi solunum yolları virüsleri yer alır. Bunların dışında bazı kimyasal maddeler ve zehirli gazların solunması da akut bronşit iltihabına sebep olabilir. Akut bronşiti etkileyen faktörler arasında ani hava değişimleri, hava kirliliği, soğuk ve kuru hava da vardır. Kronik bronşit de sigara kullanımı ve kirli havaya bağlı gelişen daha ciddi bir hastalıktır. Genellikle en az 2 ya da 3 ay süren öksürük ve balgamla değerlendirilir. Hastalık akut bronşitle benzer belirtiler gösterse de bazı semptomlar nedeniyle akut bronşitten ayrılır. Kaslarda güç kaybı, kilo kaybı, ayak bileklerinde şişlik, gece yatarken tıkanıklık ve öksürükte artış, soğuk havalarda öksürükte artma, sigara dumanı bulunan ortamlarda ve egzersiz sırasında kötüleşen öksürük; kronik bronşiti akut bronşitten ayıran semptomlardır. Pnömoni (Zatürre): Akciğerlerden birinde veya her ikisinde iltihaplanmaya sebep olan bir enfeksiyondur. Bakteriler, virüsler ve mantar enfeksiyonları bu hastalığa sebep olabilir.Zatürrebelirtileri hafif veya şiddetli olarak gerçekleşebilir. Üşüme ve titreme, yüksek ateş, devam eden veya kötüleşen balgamlı öksürük, nefes alırken veya öksürürken göğüs ağrısı, sıradan aktiviteler sırasında nefes darlığı, soğuk algınlığı veya gripten sonra kötü hissetmek zatürrenin belirtileri arasındadır. Bu belirtiler acil tıbbi müdahale gerektirir. Tüberküloz (Verem): Genellikle akciğerleri etkileyen ve bir tür bakterinin sebep olduğu bulaşıcı bir hastalıktır.Tüberkülozönlenebilir ve tedavi edilebilir. Vereme yakalanan ancak henüz hasta olmayan kişiler hastalığı başkalarına bulaştıramaz. Verem genellikle antibiyotiklerle tedavi edilebilir bir hastalık olmasına rağmen tedavi edilmemesi durumunda ölümcül olabilir. Diyabet, zayıf bağışıklık sistemi, yetersiz beslenme ve tütün kullanımı kişinin hastalığa yakalanma riskini artırabilir. Verem belirtileri arasında ateş, gece terlemeleri, uzun süreli bazen kanlı öksürük, tükenmişlik, kilo kaybı, göğüs ağrısı ve zayıflık yer alır. Alt Solunum Yolu Enfeksiyonu Belirtileri Alt solunum yolu enfeksiyonu belirtileri şu şekilde olabilir: - Düşük ateş, - Burun akıntısı, - Burun tıkanıklığı, - Hafif baş ağrısı, - Boğaz ağrısı, - Kuru öksürük. Alt solunum yolu enfeksiyonları hafif seyredebilir ve soğuk algınlığına benzer semptomlar gösterir. Bazı durumlarda alt solunum yolu enfeksiyonu tedavisi evde yapılabilir. Ancak bazı kişilerde bu durum daha şiddetli bir hâle gelebilir ve hastaneye gitmeyi gerektirebilir. Şiddetli durumlarda görülen belirtiler şu şekildedir: - Ateş, - Hırıltı, - Şiddetli öksürük, - Oksijen eksikliğine bağlı olarak cildin maviye dönmesi, - Hızlı nefes alma veya nefes almada güçlük, - Göğüste ağrı veya sıkışma. Alt Solunum Yolu Enfeksiyonu Nedenleri Alt solunum yolu enfeksiyonların birçok farklı nedeni vardır. Bunlar şu şekilde sıralanabilir: - Virüsler, - Bakteriler, - Mantarlar, - Toz, sigara dumanı ve hava kirliliği gibi çevresel faktörler, - Bağışıklık sistemi, hijyen alışkanlıkları ya da yaşam tarzı gibi kişisel faktörler. Alt Solunum Yolu Enfeksiyonu Tanısı Alt solunum yolu enfeksiyonu tanısı için genellikle doktor fiziksel muayene yapar. Muayene sırasında hastanın belirtilerini sorar ve varsa anormal nefes seslerini dinler. Ancak hastalığın tanısı fiziksel muayenenin yanı sıra bazı testlerle de konabilir. Bu testler şu şekildedir: - Balgam Testi: Mukus örneği alınarak bakteri olup olmadığı incelenir. - Plevral Sıvı Kültürü: Kaburgaların arasına iğne sokulur. Test yapılması için akciğer ve göğüs duvarı arasından sıvı alınır. - Bronkoskopi: Hava yoluna ucunda ışık ve kamera bulunan ince ve esnek bir tüp olan bronkoskop yerleştirilerek tıkanıklıklar kontrol edilir ve test için örnek çıkarılır. - Bilgisayarlı Tomografi Taraması (BT): Göğüs boşluğunun ayrıntılı kesitsel görüntülerini üretmek için kullanılır. - Tüberkülin Cilt Testi: Cilt altına az miktarda tüberküloz antijeni enjekte edilir. Testte kırmızı bir çıkıntı belirirse tüberküloza maruz kalındığı ortaya çıkar. - Tepe Akış Ölçer: Ne kadar sert nefes verilebildiğini ölçen bu cihaz, durumu takip etmek evde de kullanılabilir. - Spirometri: Bronş tüplerinin ne kadar iltihaplandığını ve daraldığını tahmin etmek için solunan havanın miktarını ve hızını ölçer. - Göğüs Röntgeni: Solunum yolunda zatürre ve diğer tıkanıklıkların varlığını tespit etmeye yarar. - Nabız Oksimetresi: Parmağa takılan bir sensör aracılığıyla kandaki oksijen miktarını ölçer. - Arteriyel Kan Gazı: Kandaki oksijen ve karbondioksit miktarını kontrol eder ve kanın asitliğini ölçer. Alt Solunum Yolu Enfeksiyonu İçin Hangi Doktora Gidilmelidir? Alt solunum yolu enfeksiyonu için göğüs hastalıkları birimindeki doktorlara gidilmelidir. Alt Solunum Yolu Enfeksiyonu Tedavisi Alt solunum yolu enfeksiyonları bakteriyel ya da viral nedenlere bağlı olarak ortaya çıkar. Tedavi hastalığın etkenine göre planlanır. Viral sebeplere bağlı alt solunum yolu enfeksiyonlarında antibiyotik kullanılmaz. Hastalık dinlenme ve öksürük, balgam ya da ateş için verilen ilaçlarla tedavi edilir. Kişinin hastalığı ilerlerse hastaneye yatış gerekebilir. Hastalığın gidişatına göre tedaviye antiviral ilaçlar, bakterilerin enfeksiyonunu önlemek için antibiyotikler ve steroidler eklenebilir. Bakteriyel sebeplere bağlı alt solunum yolu enfeksiyonlarında ilk tercih genellikle antibiyotik olur. Hastanın yaşına, genel durumuna ve kronik hastalık öyküsüne bakılır. Gerekli durumlarda bazı hastaların hastaneye yatışı istenebilir. Alt Solunum Yolu Enfeksiyonuna Ne İyi Gelir? Alt solunum yolu enfeksiyonuna iyi gelen bazı noktalar ve enfeksiyonu önleme yolları şu şekilde sıralanabilir: - Bol sıvı tüketimi, - Dinlenmek, - Sigara içmemek ve içilen ortamdan uzak durmak, - Bağışıklığı güçlendiren sağlıklı bir yaşam tarzı benimsemek (dengeli beslenmek, düzenli egzersiz yapmak, stresten uzak durmak gibi), - Grip ve pnömoni aşılarını düzenli olarak yaptırmak, - Kişisel hijyen kurallarına dikkat etmek (Eller sık sık sabun ve suyla en az 20 saniye boyunca yıkanmalı), - Maske takmak ve sosyal mesafe kurallarına uymak, - Hastalık belirtilerini gösteren kişilerden uzak durmak. Enfeksiyonlardan korunmak için birtakım önlemler alınması ve bazı yaşam tarzı değişiklikleri yapılması oldukça önemlidir.
medical-article
Alt Solunum Yolları Enfeksiyonu Nedir, Belirtileri ve Tedavisi
- Akdeniz Ateşi (FMF) Nedir? - FMF Hastalığı Neden Olur? - FMF Hastalığı Belirtileri Nelerdir? - Ailevi Akdeniz Ateşi Hangi Hastalıklara Yol Açar? - FMF Hastalığına Ne İyi Gelir? - FMF Hastalığı Nasıl Tedavi Edilir? - FMF Hastalığı Hakkında Sık Sorulan Sorular Akdeniz Ateşi (FMF) Nedir? FMF Hastalığı Neden Olur? FMF’nin Genetik Sebepleri Pyrin ve MEFV Gen Mutasyonları FMF’nin Kalıtsal Geçişi FMF Hastalığı Belirtileri Nelerdir? Yaygın FMF Belirtileri Çocuklarda ve Yetişkinlerde FMF Belirtileri Atakların Özellikleri ve Süresi FMF'nin Eklem, Göğüs ve Karın Ağrıları Deri Döküntüleri ve Diğer Belirtiler Ailevi Akdeniz Ateşi Hangi Hastalıklara Yol Açar? Amiloidoz ve Böbrek Hasarı Kadınlarda Kısırlık Eklem Ağrıları ve Artrit FMF’nin Uzun Dönem Etkileri FMF Hastalığına Ne İyi Gelir? Tanı Koyma Süreci ve Kriterler Genetik Testler ve Laboratuvar Analizleri Tanıda Kullanılan Belirteçler ve Testler FMF Hastalığı Nasıl Tedavi Edilir? İlaç Tedavisi ve Kullanılan İlaçlar Diğer Enflamasyonu Önleyici İlaçlar Diyet ve Yaşam Tarzı Önerileri FMF Hastalığı Hakkında Sık Sorulan Sorular FMF nedir? FMF, periyodik ateş sendromlarına yol açan bir hastalık grubuna ait kalıtsal ve nadir bir durumdur. Diğer hastalıklarda olduğu gibi, FMF de ataklara veya alevlenmelere neden olabilen bir otoinflamatuar durumdur. FMF’ye neden olan şeyler nelerdir? FMF, pyrin adı verilen bir proteini kodlayan MEFV geninin kalıtsal mutasyonundan kaynaklanan genetik bir hastalıktır. Bu, vücudun bağışıklık sisteminin bir parçası olan bir protein olan interlökin-1 betanın aşırı üretimine yol açar. Vücutta çok fazla bulunması iltihaplanmaya ve FMF'nin diğer semptomlarına yol açabilir. FMF tedavisi var mı? FMF hastalığının kesin bir tedavisi yoktur; ancak sürekli tedaviyle FMF'li çocuklarda semptomlarda iyileşme görülebilir. FMF bulaşıcı mı? FMF bulaşıcı değildir. Kalıtsal bir hastalıktır, yani aile üyelerinden geçebilir, ancak hastalık kendi başına da ortaya çıkabilir. Stres, viral hastalık ve yoğun fiziksel aktivite gibi bazı faktörlerin FMF alevlenmelerini tetiklediği düşünülmektedir. FMF hastası çocuğumun durumu ne olacak? FMF çocuktan çocuğa değişebilir bir durumdur. Bazı hastalarda tedavi edilmeyen FMF böbreklerde protein birikmesine yol açabilir ve bu da böbrek hasarına ve/veya yetmezliğine neden olabilir. Bu nedenle çocuğunuzun FMF semptomlarını takip etmeli ve olası hastalık tetikleyicilerini bildiğinizden emin olmalısınız. FMF hastalığı nasıl anlaşılır? FMF hastalığı, tekrarlayan ateş, karın ağrısı, eklem ağrıları ve göğüs ağrısı gibi semptomlarla kendini gösterebilir. Tanı koymak için bu belirtilerle birlikte genetik testler ve kan testleri kullanılır. Kan testlerinde, ataklar sırasında inflamasyon belirteçleri olan C-reaktif protein (CRP) ve sedimentasyon hızının yükselmesi gözlemlenebilir. Genetik testler ise FMF hastalığına neden olan MEFV genindeki mutasyonları tespit etmek için kullanılır. FMF hastalığı ölümcül müdür? FMF hastalığı ölüm riski olan bir hastalık olarak genellikle nitelendirilmez, ancak tedavi edilmediğinde ciddi hasarlara yol açar. Bunların en önemlisi böbreklerde oluşan hasardır ve böbrek yetmezliğine neden olabilir. Uygun ilaç tedavileri ile bu sağlık sorunlarının oluşması engellenebilir. FMF tedavisi ne kadar sürer? FMF tedavisi genellikle ömür boyu devam eder. Hastalığın kontrol altında tutulması ve hayat boyu bir tedavi planlanması gerekir. Tedavi sürecinde bazı yaygın ilaçlar kullanılır. Bu ilaçlar sayesinde atakların sıklığı ve şiddeti azaltılabilir. Tedaviye ne kadar erken başlanırsa, hastalığın yol açabileceği sorunlar da o kadar iyi yönetilebilir. FMF ciddi bir hastalık mı? FMF, uygun tedavi edilmediğinde ciddi sağlık sorunlarına yol açabilen bir hastalıktır. Bunların en kötüsü böbrek yetmezliğidir. Kadınlarda kısırlık, eklem ağrıları ve artrit gibi hastalıklar da kendisini gösterebilir. FMF hastalığı nasıl geçer? FMF hastalığı genetik bir hastalıktır ve tamamen tedavi edilmesi mümkün değildir. Ancak düzeni kullanılacak ilaçlarla hastalığın semptomları kontrol altına alabilir ve atakların sıklığı azaltılabilir. Tedaviye düzenli olarak devam edilmesi daha az ataklar yaşayan hastalar rahat edebilir. FMF atağı nasıl anlaşılır? FMF atağı sırasında genellikle ani başlayan ve çok şiddetli bir ateş görülür. Bu ateşe şiddetli karın ağrısı, göğüs ağrısı ve eklem ağrısı eşlik eder. Ataklar birkaç saat ya da birkaç gün sürebilir. Çoğunlukla kendiliğinden geçebilir. Atak sırasında halsizlik ve yorgunluk görülür. FMF hastalığı olanlar ne yememeli? FMF hastalarının iltihaplanmayı artıracak gıdalardan uzak durması gerekmektedir. İşlenmiş gıdalar, şekerli yiyecekler ve trans yağlar tavsiye edilmez. Bu besinler yerine taze meyve ve sebzelerden oluşan sağlıklı bir diyet daha iyi olabilir. Ayrıca, tuz tüketimini sınırlamak böbrek sağlığını korumak açısından önemlidir. Omega-3 yağ asitleri bakımından zengin olan balık ve ceviz gibi gıdalar, anti-enflamatuar etkileri nedeniyle diyetlerine eklenmelidir. Ailevi Akdeniz Ateşi hastalığının günlük yaşam üzerinde etkileri nasıldır? Ailevi Akdeniz Ateşi hastalığı, tekrarlayan ataklar nedeniyle hastaların günlük yaşamını zorlaştırabilir. Bu ataklar nedeniyle iş ve okul hayatında kesintiler olabilir, sosyal faaliyetlere katılım zorlaşabilir. Ayrıca ataklar sırasında yaşanan ağrı ve yorgunluk hayatı olumsuz etkileyebilir. Ailevi Akdeniz Ateşi hastalığı Türkiye’de ne kadar yaygındır? Ailevi Akdeniz Ateşi, özellikle Akdeniz kökenli toplumlarda çok yaygındır. Türkiye de bu hastalığın en sık görüldüğü ülkelerden biridir. Türkiye’nin yanı sıra, özellikle Yahudi, Arap, Ermeni ve Türk toplulukları arasında daha yüksek hastalık oranları görülebilir. Hastalığın yaygınlığı, akraba evliliklerinin sık olduğu bölgelerde daha da artmaktadır. Genetik testlerin yaygınlaşması, hastalığın tanısını ve yönetimini kolaylaştırır. Ailevi Akdeniz Ateşi hastaları ateş ataklarını azaltmak için neler yapabilirler? Ailevi Akdeniz Ateşi hastaları, düzenli olarak ilaç kullanarak ateş ataklarının sıklığını ve şiddetini azaltabilirler. Ayrıca, stres, enfeksiyonlar ve aşırı fiziksel efordan kaçınmak da atakların tetiklenmesine yardımcı olur. Sağlıklı bir diyet ve yaşam tarzı benimsemek vücudun genel sağlığını destekler ve hastalığın yönetimine yardımcı olur. Düzenli doktor kontrolleriyle ilaç tedavisinin dozunu ayarlamak gerekmektedir. Ailevi Akdeniz Ateşi’ne hangi bölüm bakar? Ailevi Akdeniz Ateşi hastalığının tanı ve tedavisi genellikle romatoloji bölümü tarafından yapılır. Romatologlar bu hastalıkların yönetimini yapan doktorlardır ve FMF hastalarının takibi de genellikle bu bölümde yapılır. Nefroloji gibi diğer uzmanlık alanlarından da destek alınabilir. Multidisipliner bir yaklaşım, hastaların tedavi sürecini optimize etmek için önemlidir. Ailevi Akdeniz Ateşi ilerlerse ne olur? Ailevi Akdeniz Ateşi tedavi edilmediğinde ilerleyebilir, eklem ve damar sağlığını olumsuz etkileyebilir. Hastalık ilerledikçe böbrek yetmezliği görülebilir. Akdeniz Ateşi hastalığını ne tetikler? Akdeniz Ateşi hastalığının sonuçları günlük hayatta yaşanan olumsuz faktörlerle artabilir. Stres, enfeksiyonlar, aşırı fiziksel efor ve bazı diyet alışkanlıkları hastalığın alevlenmesine yol açar. Ayrıca, hava değişiklikleri ve hormonal dalgalanmalar da atakları tetikleyebilir. Hastalığın genetik yapısı nedeniyle her hastada farklı durum meydana gelebilir. Örneğin, bir hastada strese bağlı olarak FMF tetiklenebilirken, diğerinde etkili olmayabilir. Birimin Tüm İlgi Alanları - Romatoloji
medical-article
Akdeniz Ateşi (FMF) Hastalığı Nedir? FMF Belirtileri ve FMF Tedavisi
- Amino Asit Nedir? - Amino Asitlerin Vücuttaki Rolü - Amino Asitlerin Faydaları Nelerdir? - Amino Asit Eksikliği Belirtileri - Amino Asit Kaynakları Amino Asit Nedir? Amino asitler kimyada hem amin hem karboksil fonksiyonel grupları içeren bir molekül olarak tanımlanır. Vücuttaki fonksiyonların düzgün işleyebilmesi için 20 farklı amino asit türüne ihtiyaç vardır. Bu amino asit türlerinden bazıları vücut tarafından üretilir, bazılarıysa beslenme yoluyla dışarıdan alınabilir. Her bir proteinin kendine özgü amino asit dizilimi bulunur. Bu nedenle proteinler bir nevi uzun amino asit zincirleri olarak da tanımlanır. Ayrıca proteinler vücut tarafından sindirilerek amino asitlere bölünür. Proteinlerin yapısında yerleşik olan bu amino asit türleri proteinojenik amino asitler olarak isimlendirilir. Amino asitler, protein yapımının dışında diğer yaşamsal fonksiyonlar üzerinde de etkilidir. Hücre yenilenmesi, nörotransmiter ve hormon sentezi amino asitlerin rol oynadığı önemli noktaların başında gelir. Amino Asitlerin Vücuttaki Rolü Amino asit türlerinin vücutta birbirinden farklı işlevleri bulunur. Temel görevi olan protein üretimi dışında amino asitlerin vücuttaki rolü şu şekilde sıralanabilir: - Bağışıklık sisteminin korunması ve güçlendirilmesi, - Hormon üretiminin kontrolünün sağlanması, - Damar ve kalp sisteminin düzenlenmesi, - Kasların sentezi, - Kemik ve hücre yapısının kontrol edilmesi, - Hücre onarımının desteklenmesi, - Beyinden gelen sinyallerin iletilmesi, - Besinlerin taşınması ve depolanması. Tüm bunların dışında amino asitler gerek duyulduğunda enerji üretimine de katkıda bulunur ve vücuda enerji sağlar. Esansiyel ve Non-Esansiyel Amino Asitler Esansiyel amino asitler, vücut tarafından üretilmeyen ve vücuda beslenme yoluyla alınan amino asitlerdir. Bu amino asitler vücuda kırmızı et, balık, tavuk ve yumurta gibi çeşitli besinlerin tüketilmesiyle alınır. Esansiyel amino asitleri ve bunların bazı görevlerini şu şekilde sıralayabiliriz: İzolösin: Hemoglobin sentezi için gerekli olan izolösin, kırmızı kan hücrelerinde oksijen bağlayan bir moleküldür. İzolösin aynı zamanda vücutta kas metabolizmasına katılır. Bağışıklık sisteminde ve enerji dengesinin korunmasında rol oynar. Histidin: Beyin için önemli kimyasal maddelerden biri olan histaminin sentezinde görev alır. Dokuların onarımına ve kan hücrelerinin üretimine destek olur. Sindirimde, bağışıklık sisteminde, uyku ve cinsel fonksiyonlarda önemli rollere sahiptir. Lizin: İmmün sistem fonksiyonlarında, enerji ve hormon üretiminde birtakım görevler üstlenir. Bağışıklık sistemi açısından önemli olan lizin; kemiklerin korunması, kas büyümesi, enzim ve antikorların düzenlenmesinde de etkili olur. Lösin: Proteinlerin yapısında en çok yer alan amino asit türüdür. Vücudun büyüme hormonları üretmesine destek olan lösin, kas dokusunun ve kemiklerin büyümesinde görev alır. Lösin ayrıca yaraların iyileşmesi ve kan şekeri dengesinin korunmasında da etkilidir. Yetişkinlerde azot (nitrojen) dengesini düzenleyen mekanizmalarda da rol alır. Metiyonin: Selenyum ve çinko minerallerinin vücutta emilebilmesi için gereklidir. Detoksifikasyon reaksiyonlarında, doku metabolizmasında ve dokuların büyümesinde etkin bir rol oynar. Bu yönüyle cilt ve saç sağlığı üzerinde de olumlu etkilere sahiptir. Treonin: Bağışıklık sisteminde ve yağ metabolizmasında önemli görevlere sahiptir. Hazımsızlığın giderilmesine yardımcı olur. Treonin aynı zamanda elastinin, diş minesinin ve kolajenin bir bileşenidir. Bu nedenle sağlıklı bir cilt ve dişler için gereklidir. Triptofan: Serotonin üretiminde ve nitrojen dengesinin korunmasında görev alır. Bu nedenle duygu durumuna ve uykunun düzenlenmesine doğrudan etki eder. Valin: Kas metabolizmasında, doku onarımı ve yenilenmesinde önemli görevlere sahiptir. Valin aynı zamanda sakin kalmaya ve odaklanmaya da yardımcı olur. Fenilalanin: Norepinefrin, dopaminin ve epinefrin gibi beynin kimyasal habercileri olan nörotransmiterlerin öncül maddesidir. Ayrıca fenilalanin, esansiyel olmayan amino asitlerin üretilmesinde görev üstlenir. Enzim ve proteinlerin yapısında da tamamlayıcı rol oynar. Non-esansiyel amino asitler yani esansiyel olmayan amino asitler de vücut tarafından üretilir. Bu nitelikteki amino asitler de şu şekilde sıralanabilir: - Glisin, - Alanin, - Arginin, - Prolin, - Serin, - Glutamin, - Glutamik asit, - Asparajin, - Aspartik asit, - Sistein, - Trozin. Travma, stres, hamilelik ya da herhangi bir hastalık durumunda vücudun amino asit tüketimi artar. Bu durumda vücut gereksinim duyduğu miktarda amino asit üretemez. Vücudun amino asit ihtiyacını karşılamak için normalde esansiyel olmayan bazı amino asitler, yarı esansiyel amino asit adını alır. Bu amino asitler şu şekilde sıralanabilir: - Glutamin, - Arginin, - Sistein, - Tirozin, - Prolin, - Serin, - Glisin. Özelikle arginin kanser ve travma gibi ciddi rahatsızlıklarda esansiyel amino asit olarak kabul görür. Fetüsün büyümesi ve gelişmesi için önemli olan glisin de hamilelik döneminde esansiyel amino asit olarak ele alınır. Amino Asitlerin Faydaları Nelerdir? Vücutta üstlendiği kritik görevlerin dışında amino asitlerin sağlık açısından birçok yararı bulunur. Bu çerçevede amino asitlerin bazı faydaları şu şekilde sıralanabilir: - Diyete amino asit desteği ilave etmek yağ yakma olasılığını artırıp karın yağlarının erimesine yardımcı olabilir. - Sinir sistemini korur. - Antikorların çoğu amino asitlerden meydana gelir. Böylelikle bağışıklık sistemini güçlendirerek vücudun hastalıklara karşı direnç kazanmasını sağlar. - Yaraların iyileşmesine destek olur. - Yoğun ve ağır egzersizlerin ardından meydana gelebilecek kas kayıplarının önüne geçer. Aynı zamanda egzersiz yorgunluğunu azalttığı gibi sağladığı enerji üretimiyle performansın artmasına da yardımcı olur. - Ruh hâli üzerinde pozitif bir etkisi bulunur. - Ameliyat sonrasında iyileşmeye yardımcı olur. - Enfeksiyon riskini azaltır. - Kasların gelişmesine ve güçlenmesine destek olur. - Kan şekerinin düzenlenmesinde etkin bir rol alır. - Cildin sağlıklı görünmesini sağlar ve nem seviyesini düzenler. - Karaciğer fonksiyonlarını iyileştirebilir. Amino Asit Eksikliği Belirtileri Amino asitler vücudun işleyişinde önemli görevler üstlendiğinden amino asitlerin eksikliğinde belirgin semptomlar görülebilir. Bu semptomlar amino asit türüne göre de farklılık gösterir. Amino asit eksikliğinde meydana gelebilecek semptomlar şu şekilde sıralanabilir: - Çocuklarda yavaş büyümeye yol açabilir. - Bağışıklık ve sindirim sistemi olumsuz etkilenebilir. - Saç ve cilt sağlığı bozulabilir. Saç ve deri döküntüleri oluşabilir. - Anemiye sebebiyet verebilir. - Stres ve kaygı oluşmasına zemin hazırlayabilir. - Uyku düzenini ve zihinsel işlevleri olumsuz etkiler. - Kas erimesine neden olabilir. - Yorgunluğa yol açabilir. - Egzamaya sebep olabilir. - Karaciğer fonksiyonları sekteye uğrayabilir. - Tiroit bozukluğu oluşabilir. - Kan şekeri seviyeleri dalgalanabilir. Amino asit eksikliğinin en önemli sonucu proteinlerin işleyişinin bozulmasıdır. Protein işleyişinin bozulması sonucu bireyde şu hastalıklar görülebilir: - Akçaağaç şurubu idrar hastalığı, - Homosistinüri, - Tirozinemi, - Fenilketonüri, - Nonketotik hiperglisinemi. Amino Asit Kaynakları Esansiyel amino asitler, vücut tarafından üretilmediğinden çeşitli besin kaynakları sayesinde vücuda alınır. Esansiyel amino asitler açısından zengin olan besin grupları ağırlıklı olarak et, deniz ve süt ürünleridir. Bu kapsamda vücudun gereksinimlerini karşılayabilecek amino asit kaynakları şu şekilde sıralanabilir: - Kırmızı et, tavuk ve balık çeşitleri, - Fındık, fıstık, Brezilya fıstığı, kaju, kabak çekirdeği ve ceviz gibi kuru yemişler, - Mısır, buğday, çavdar gibi tahıllar, - Süt ve yumurta başta olmak üzere süt ürünleri, - Pirinç, - Baklagiller, - Bezelye, brokoli, ıspanak ve soya fasulyesi, - Muz, - Susam, - Kakao.
medical-article
Amino Asit Nedir? Faydaları Nelerdir?
- Ampute Ne Demek? - Amputasyon Neden Yapılır? - Amputasyon Ne Zaman Yapılır? - Amputasyon Sonrası Süreç - Amputasyon Bölgesinde Şişme Olabilir - Amputasyon Sonrası Düşme Riskine Dikkat! Ampute Ne Demek? Ampute etmek tıbbi literatürde; el, kol, ayak, bacak ve diğer uzuvlardan birinin veya birkaçının cerrahi operasyonla çıkarılması işlemine verilen isimdir. Ampute sözcüğü aynı zamanda “ampute sporcu” tanımlamasında kullanıldığı üzere; bir uzvu cerrahi girişimle alınmış kişileri tanımlamakta da kullanılır. Amputasyon Neden Yapılır? - Amputasyonun en sık görülen nedeni iyileşmeyen yaralardır. Genellikle bu sorunun arkasında yatan neden, uzva ihtiyacı olan kanın ulaşamamasıdır. Bunun dışındaki amputasyon sebepleri şunlardır: - Periferik arter hastalığı, - Vasküler hastalıklar, - Kanser, - Kangren, - Bir türlü tedavi edilemeyen önemli boyutta enfeksiyon, - Uzuv kemik ya da kas bölgelerine kanser, - Kaza ve yaralanama vakalarında (özellikle ezilme ve patlama) cerrahi girişimle uzvun tedavi edememesi, - Ciddi yanıklar, - Donma, - Diyabet kaynaklı iyileşmeyen yaraların oluşması, - Nöroma denilen sinir dokusu kalınlaşması. Tüm amputasyonların yüzde 54’ü vasküler hastalıkların oluşturduğu durumlardan ve diyabet-periferik arter hastalığı benzeri uzva kanın ulaşasına engel olan başka sorunlardan kaynaklanır. Kansere bağlı amputasyonların amacı bazı kanserlerin yayılmasına engel olmaktır. Bu durum tüm amputasyonların yaklaşık yüzde 2’sini oluşturur. Bu nedenlerin dışında bir diğer amputasyon nedeni ise doğuştan gelen amputasyondur. Amputasyon Ne Zaman Yapılır? Yukarıda verilen nedenlerden biri, uzva geri dönüşü olmayan bir hasar verdiyse ya da oluşan hasarın kişinin hayatını tehlikeye atacak bir süreci başlatma durumu varsa amputasyon kararı verilir. Eğer acil müdahale edilmesi gereken bir vaka değilse doktorlar duruma en uygun amputasyon türünü seçmek ve kişinin sonraki hayatını düzenlemek için bir planlama yaparlar. Amputasyon öncesinde kişinin beslenmesi, kalp ve kan damarları, akciğerleri ve bağırsakları detaylı şekilde kontrol edilir. Yine amputasyon öncesinde psikolojik destek hasta açısından büyük önem taşır. Amputasyon Sonrası Süreç Amputasyon sonrasında enfeksiyon, kas zayıflığı, kanama, şişme, yara ve kas zayıflığı yaşanabilir. Amputasyon sonrası en sık görülen durum ise hayalet uzuv ağrısı olarak tanımlanır. Hayalet ağrı olarak tanımlanan bu hissin arkasında kesilen uzvun gerisindeki sinirlerin beyine ağrı sinyalleri göndermeye devam etmesi bulunur. Hayalet ağrı zamanla geçen bir ağrı hissidir. Hayalet ağrıdan kurtulmanın bir yolu da egzersiz yapmaktır. Amputasyon işleminin ardından birkaç gün ile 2 hafta arasında bir yatış süreci gerekir. Ameliyat sonrası ağrıların giderilmesi için ağrı kesici kullanılır. Enfeksiyon riskine karşı antibiyotiklerden yararlanılır. Amputasyon operasyonun ardından hasta toparlanmaya başlar başlamaz fizyoterapi sürecine geçilir. Yaklaşık 2-3 ay kadar sonra protez uzuv hazırlanır ve bu uzvun kontrolü üzerine odaklanılır. Bu noktada önemli olan amputasyonun ardından uzun bir adaptasyon süreci geçirileceğidir. Taburcu olduktan sonra amputasyon bölgesinde yara ya da enfeksiyon belirtileri görülürse zaman kaybetmeden doktora başvurulması gerekir. Ampütasyon işleminin hemen ardından psikolojik destek almak da büyük önem taşır. Amputasyon Bölgesinde Şişme Olabilir Amputasyondan hemen sonra ilgili bölgede şişme görülür. Hastane çıkışında da aynı durum devam edebilir. Yaraların düzelmesinin ardından işlemin yapıldığı yere takılmak üzere hastaya amputasyon çorabı kullanması söylenir. Amputasyon çorabının ampute bölgeye yaptığı baskı şişmeleri ve ağrıyı azaltmanın yanı sıra ameliyat yerinin şekil almasını sağlar. Amputasyon çorabı hayalet ağrılara da iyi gelir. Çorabın her gün mutlaka ampute edilen bölgede kullanılması ve yatmadan önce çıkarılması gerekir. Amputasyon Sonrası Düşme Riskine Dikkat! Özellikle bacak amputasyonlarının hemen sonrasındaki dönemde düşme riskine karşı dikkatli olunması gerekir. Bunun nedenlerinden biri kişinin yataktan kalkarken uzvunun alındığını unutmasından kaynaklanır. Bir diğer neden ise denge kontrolünde yaşanabilecek olası sorunlardır. Her iki durum da yara bölgesinde olumsuz etkilere neden olabilir.
medical-article
Ampute Ne Demek? Amputasyon Nedir, Nasıl Yapılır?
- Amilaz Nedir? Düşük ve Yüksek Amilaz Neyi Gösterir? - Amilaz Türleri Nelerdir? - Normal Amilaz Değerleri Nasıl Olmalıdır? - Amilaz Testi Neden Yapılır? - Amilaz Yüksekliği Neyi Gösterir? - Amilaz Düşüklüğü Neyi Gösterir? Amilaz Nedir? Düşük ve Yüksek Amilaz Neyi Gösterir? Amilaz, karbonhidratları daha küçük şeker molekülleri olan maltoza ve glikoza parçalayan bir sindirim enzimidir. İnsan vücudunda çeşitli sebeplerden ötürü düşük veya yüksek amilaz miktarları kaydedilebilir. Yalnızca insanlar değil, bitkiler de amilaz üretir. Belirli amilaz proteinleri farklı Yunan harfleriyle gösterilir. Tüm amilazlar glikozit hidrolazlardır ve α-1, 4-glikozidik bağlar üzerinde etkilidir. Son yapılan araştırmalara göre, yeni doğan bebeklerdeki kan amilaz aktivitesinin yetişkinlerin yaklaşık %18'i olduğunu ve serum amilaz aktivitesinin erkeklerle kadınlar arasında önemli farklar göstermemektedir. Amilaz Türleri Nelerdir? Amilaz, insan vücudunda karbonhidratların sindiriminde kilit rol oynayan ve özellikle nişastanın parçalanmasına yardımcı olan bir enzimdir. Bu enzim, başlıca iki formda bulunur: tükürük amilazı ve pankreas amilazı. Her iki tür amilaz da, kompleks karbonhidratların basit şekerlere dönüşüm sürecinde önemli görevler üstlenir. Tükürük Amilazı (S-Alfa Amilaz) Tükürük amilazı, ağız boşluğunda tükürük bezlerinden salgılanır ve yiyeceklerin çiğnenmesi sırasında nişastanın sindirimine başlar. Bu enzim, nişastayı daha küçük polisakkaritlere ve maltose gibi disakkaritlere parçalar. Tükürük amilazı sindirimin ilk adımında çok önemlidir ve bu adım, yiyeceklerin daha sonraki sindirim ve emilim süreçleri için hazırlanmasını sağlar. Ağızda başlayan bu parçalama işlemi, karbonhidratların vücut tarafından daha kolay emilmesine olanak tanır. Pankreas Amilazı (P-Alfa Amilaz) Pankreas amilazı, pankreas tarafından üretilir ve ince bağırsağa salgılanır. Burada, tükürük amilazının başlattığı sindirim sürecini devralarak nişastayı daha da küçük moleküllere, özellikle maltose ve dextrinlere dönüştürür. Bu enzim, karbonhidratların son sindirim aşamasını gerçekleştirir ve bu süreç, karbonhidratların tam olarak emilimine imkan tanır. Pankreas amilazı, ince bağırsakta karbonhidratların son parçalanması için gereklidir ve bu, vücudun enerji üretiminde kullanılmak üzere glikoza dönüşümünü sağlar. Normal Amilaz Değerleri Nasıl Olmalıdır? Normal amilaz değerleri, sağlıklı bir bireyde kan ve idrar içinde bulunan amilaz enziminin miktarını gösterir. Bu değerler, sağlık durumu hakkında önemli bilgiler sağlar ve çeşitli pankreatik ve diğer hastalıkların teşhisinde yardımcı olabilir. Amilaz seviyeleri, laboratuvardan laboratuvara, kullanılan test metoduna ve coğrafi standartlara göre değişkenlik gösterebilir. Her laboratuvarın kendi referans aralıkları vardır, ancak genel olarak kabul edilen normal amilaz değerleri çoğunlukla 20 U/L (ünite/litre) ile 300 U/L arasında değişir. Bu aralık, bir kişinin sağlıklı bir pankreas ve tükürük bezlerine sahip olduğunu gösterir. Amilaz için belirlenmiş uluslararası bir standartlaştırılmış referans aralığı henüz bulunmamaktadır. Farklı ülkeler ve laboratuvarlar, kendi ölçüm teknikleri ve populasyonlarına uygun değerler belirleyebilir. Bu nedenle, amilaz testi sonuçlarının değerlendirilmesi, genellikle testi yapan laboratuvarın referans değerleri doğrultusunda yapılır. Normal sınırlar içindeki amilaz seviyeleri, sindirim sisteminin sağlıklı bir şekilde çalıştığını gösterir. Ancak, normal üst sınırın üç katından fazla yükselen amilaz seviyeleri, özellikleakut pankreatitolasılığını güçlü bir şekilde işaret eder. Bu gibi durumlarda, hastanın durumunu daha iyi anlamak ve uygun tedavi yönergelerini belirlemek için ek testler ve değerlendirmeler gerekebilir. Amilaz değerlerinin düzenli olarak kontrol edilmesi, pankreatik hastalıkların erken teşhisinde önemli olabilir. Ayrıca, amilaz seviyelerindeki değişiklikler, tükürük bezleri hastalıkları, karın travmaları veya bazı metabolik durumlar gibi diğer sağlık sorunlarının belirtileri olabilir. Amilaz Testi Neden Yapılır? Amilaz testi, pankreasın sağlık durumunu değerlendirmenin yanı sıra bir dizi sağlık sorununun teşhisinde ve takibinde de kullanılır. Örneğin, pankreasla ilgili problemlerin belirlenmesi için yapılan bir test olmasının yanı sıra, aşağıdaki durumlarda da gerekebilir: Alkol tüketim bozukluğu Kronik alkol kullanımı, pankreasta iltihaplanmaya (pankreatit) neden olabilir ve bu durum amilaz seviyelerinde bir artışa yol açabilir. Bu yüzden alkol tüketim bozukluğu olan kişilerde amilaz testi önemlidir. Enfeksiyonlar Özellikle pankreatit gibi pankreas enfeksiyonları, amilaz seviyelerinde yükselmeye neden olabilir. Amilaz testi, bu gibi enfeksiyonların varlığını belirlemek ve tedavi sürecini takip etmek için kullanılabilir. Kistik fibrozis Bu genetik bir bozukluktur ve pankreasın işlevini etkileyebilir. Kistik fibrozisli kişilerde pankreas enzimlerinin üretimi azalabilir veya eksik olabilir, bu da amilaz seviyelerinin düşük olmasına neden olabilir. Amilaz testi,kistik fibrozisteşhisi ve tedavi takibi için önemlidir. Yeme bozuklukları Bazı yeme bozuklukları, özellikle pankreas üzerinde stres yaratanlar, pankreasın iltihaplanmasına neden olabilir. Bu durumda, amilaz seviyeleri artabilir ve test, bu bozuklukların varlığını belirlemek için yardımcı olabilir. Karın ağrısı Karın ağrısı birçok farklı nedenden kaynaklanabilir ve pankreasla ilgili sorunlar da bu ağrının sebeplerinden biri olabilir. Amilaz testi, karın ağrısının nedenini belirlemek için kullanılabilir ve gerektiğinde tedavi sürecine yol gösterebilir. Amilaz Yüksekliği Neyi Gösterir? Amilaz seviyesinin yüksekliği, vücutta bazı sağlık problemlerinin varlığına işaret edebilir. Amilaz, özellikle pankreas ve tükürük bezleri başta olmak üzere, karbonhidratların sindirimine yardımcı olan bir enzimdir. Bu enzimin kan seviyelerinin yükselmesi, genellikle bu organlarda bir hastalık veya hasar olduğunu gösterir. Yükselmiş amilaz seviyeleriyle sıklıkla ilişkilendirilen bazı durumlar şunlardır: Akut Pankreatit Pankreasın iltihaplanması durumu olan akut pankreatit, amilaz seviyelerinin aniden ve ciddi şekilde yükselmesine neden olabilir. Bu durum, şiddetli karın ağrısı, bulantı ve kusma gibi belirtilerle kendini gösterebilir. Kronik Pankreatit Pankreasın uzun süreli iltihaplanması sonucu oluşur ve amilaz seviyesi kronik olarak yüksek kalabilir. Kronik pankreatit, zamanla pankreas fonksiyonlarının bozulmasına yol açabilir. Pankreas Kanseri Pankreas kanseri, pankreastaki hücrelerin kontrolsüz şekilde çoğalmasıyla karakterizedir. Bu durum, pankreasın normal işlevlerini bozarak amilaz seviyelerinde artışa sebep olabilir. Tükürük Bezi Problemleri Tükürük bezlerinin iltihaplanması veya tıkanıklığı (örneğin taşlar nedeniyle) da amilaz seviyesinin yükselmesine yol açabilir. Karın Travması veya Cerrahisi Karın bölgesine alınan darbeler veya yapılan cerrahi müdahaleler, pankreas dahil olmak üzere iç organlarda hasara yol açabilir. Bu tür durumlar, amilaz seviyesinin geçici olarak yükselmesine neden olabilir. Ekstraabdominal Durumlar Amilaz seviyesi, karın dışı nedenlerle de yükselebilir. Örneğin böbrek yetmezliği, amilazın vücuttan atılmasını zorlaştırarak kan seviyelerinin artmasına sebep olabilir. Bağırsakta Doku Ölümü (Bağırsak Enfarktüsü): Bağırsak kan akışının engellenmesi sonucu bağırsak dokusunun ölmesi, vücutta inflamasyon reaksiyonlarını tetikleyebilir ve bu da amilaz seviyesinin yükselmesine neden olabilir. Amilaz Düşüklüğü Neyi Gösterir? Amilaz düşüklüğü, vücuttaki amilaz enziminin düşük seviyelerde olması durumunu ifade eder. Amilaz, özellikle pankreas ve tükürük bezlerinde üretilen bir enzimdir. Bu nedenle, amilaz düşüklüğü genellikle pankreas fonksiyonlarında veya tükürük üretiminde bir sorun olduğunu gösterebilir. Pankreasın yetersiz işlevi, pankreatit gibi hastalıkların bir belirtisi olabilir. Tükürük bezlerinin az çalışması da, Sjögren sendromu gibi tükürük bezlerini etkileyen hastalıklarla ilişkilendirilebilir. Ancak, amilaz düşüklüğü birçok farklı nedenle ilişkilendirilebilir ve kesin teşhis için genellikle diğer belirtiler ve test sonuçları da değerlendirilmelidir. Bu nedenle, amilaz düşüklüğü genellikle bir doktor tarafından detaylı bir değerlendirme yapılmasını gerektirir.
medical-article
Amilaz Nedir? Düşüklüğü, Yüksekliği ve Normal Değerleri
- Amfizem Nedir? - Amfizem Neden Olur? - Amfizem Belirtileri Nelerdir? - Amfizem Nasıl Teşhis Edilir? - Amfizem Tedavisi Nasıl Yapılır? - Amfizem Hakkında Kısa Bilgiler - Amfizem Hakkında Sık Sorulan Sorular Amfizem Nedir? Amfizem;akciğerlerde bulunan alveoller adlı küçük hava keseciklerinin zarar görerek yırtılması sonucunda büyük alanlı hava keselerinin oluşmasıyla yaşanan, KOAH hastalığının bir türevi olan, ilerleyici bir kronik akciğer rahatsızlığıdır. Amfizem; solunum fonksiyonlarında azalmaya ve nefes darlığına yol açmasının yanı sıra alt akciğer dokusunda kalıcı bozulmaya yol açar. Amfizem,KOAH'ın (kronik obstrüktif akciğer hastalığı) farklı bir versiyonudur. KOAH’ın bir diğer türü ise kronik bronşit hastalığıdır. Sigara içen kişilerde, nefes darlığı gibi kronik solunum problemleri yaşanması sıklıkla amfizem ve kronik bronşitin bir kombinasyonun geliştiğinin işaretidir. Amfizem zamana yayılarak çok yavaş bir şekilde ilerleyen, erken teşhisi zor bir hastalıktır. Amfizem Neden Olur? Amfizem nedenleri şunlardır: - Sigara ve diğer tütün türevlerinin kullanımı, - Kimyasal dumanlar, toz, kimyasal gazlar ve diğer kimyasallara maruz kalma amfizemin bir diğer nedenidir. - Yoğun hava kirliliği de amfizeme neden olabilir. - Evde yakıt olarak kömür ya da odun yakılması, LPG gibi ortama gaz salan diğer ısınma yakıtları, ortamda bulunan yoğun toz da amfizem gelişmesine neden olabilir. - Bazı kişilerde genetik olarak Alfa 1-antitripsin (AAT) eksikliği olması da pulmoner amfizem veya erken başlangıçlı pulmoner amfizem nedenidir. Amfizem Belirtileri Nelerdir? Amfizem belirtileri kişiden kişiye değişmekle birlikte en sık görülen amfizem belirtileri şunlardır: - Öksürük, - Hızlı nefes alıp verme, - Aktiviteyle artan nefes darlığı - Mukus artışı, - Nefes alıp verirken hırıltı, - Endişe, - Depresyon, - Aşırı yorgunluk, - Kalp sorunları, - Akciğerlerin aşırı seviyede şişmesi, - Uyku sorunları, - Kilo kaybı. Amfizem belirtileri akciğer nedenli diğer hastalıklarla benzeşebilir. Bu nedenle kesin teşhisin konulabilmesi için bazı testlere ve görüntüleme yöntemlerine ihtiyaç vardır. Amfizem Nasıl Teşhis Edilir? Doktorunuz muayene öncesinde yakınmalarınızı dinler ve fiziksel muayene yapar. Sonra yaşadığınız sorunlara neden olan hastalığı net olarak teşhis etmek için bazı solunum testleri ister. Bu testler yardımıyla akciğerlerin oksijen ve karbondioksit alışverişi özelinde değerlendirmeleri yapılır. Spirometri (solunum fonksiyon testi), tepe akışının izlenmesi, kan testleri, göğüs röntgeni, Toraks BT, mukus kültürü tahlili amfizem teşhisi sırasında kullanılan testler ve görüntüleme yöntemleridir. Spirometri Spirometre akciğer fonksiyonunu kontrol etmek için kullanılan bir cihazdır. Spirometri akciğer hastalıklarının teşhisinde kullanılan en basit ve en yaygın testlerden biridir. Spirometri yardımıyla akciğer hastalığının ciddiyeti belirlenir. Bunun için akciğer hastalığının, akciğerlere hava girişi ve çıkışını ne seviyede etkilediği ölçülür. Spirometri ayrıca teşhis sonrası uygulanan tedavinin ne derece etkili olduğunu anlamak için de kullanılır. Tepe Akışının İzlenmesi Öksürük, iltihaplanma ve mukus birikmesi akciğerlerdeki büyük hava yollarının yavaş yavaş daralmasına neden olabilir. Bu durum, akciğerlerden çıkan havanın hızını yavaşlatır. Tepe akışının izlenmesinde kullanılan cihaz ile ciğerlerdeki havanın ne kadar hızlı boşaltıldığı ölçülür. Bu ölçüm, hastalığın etkilerinin ne seviyede olduğunu anlamak için yapılır. Kan Testleri Kan testlerinde ise kandaki karbondioksit ve oksijen miktarları ölçülür. Ayrıca eozinofil sayısı ve D vitamini düzeyleri kontrol edilir, hematokrit ve hemoglobin seviyeleri ölçülür. Göğüs Röntgeni Göğüs röntgeni ile iç dokuların, kemiklerin ve organların görüntüsü alınır. KOAH teşhisi için röntgen kullanılmasa da göğüs röntgeni yardımıyla akciğerlerde yaşanan diğer olumsuz gelişmeler gözlemlenir. Toraks BT Toraks BT ile akciğerlerdeki hava yollarının genişliği ve hava yolu duvarlarının kalınlığı gibi ayrıntılar gözlemlenir. Mukus (balgam) Kültürü Bu testte öksürürken akciğerlerden ağıza gelen mukus incelenir. Mukus incelenerek enfeksiyon yaşanıp yaşanmadığı teşhis edilir. Mukus kültürü ayrıca eozinofil seviyelerini ölçmek için de değerlendirilir. Amfizem Tedavisi Nasıl Yapılır? Amfizem tedavisinde hedef; oluşan yan etkilerin şiddetinin azaltılarak amfizem hastasının daha rahat yaşamasını sağlamak ve yaşam kalitesini artırmaktır. Amfizem tedavisinde bir diğer amaç ise hastalığın daha da kötüleşmesini önlemektir. Öte yandan amfizemin neden olduğu akciğer hasarını geri döndürmek için uygulanan herhangi bir tedavi yöntemi yoktur. - Bakteriyel enfeksiyonlar için antibiyotik tedavisi uygulanır, - Akciğerlerin hava yollarını genişletmekte kullanılan oral ilaçlar ya da solunarak kullanılan ilaçlar, - Öksürük ve hırıltı gibi semptomları tedavi etmek için kullanılan oral ve inhaler ilaçlar, - Oksijen tedavisi, - Şiddetli vakalarda akciğerin hasarlı alanını çıkarmak için cerrahi tedavi, - Şiddetli amfizemi olan kişilerdeki solunum sorunlarını tedavi etmek için endobronşiyal valf sistemi kullanımı. - Çok şiddetli amfizem vakalarında akciğer nakli. Amfizem tedavisinde kullanılan yöntemlerin detaylı açıklamaları şöyledir: Bronkodilatörler Bu ilaçlar solunum yollarının etrafındaki kasları gevşeterek akciğerlerinize daha fazla hava girip çıkmasını sağlar. Nefes yoluyla alınan bu ilaçlar ağızdan alınan ilaçlarla kıyaslandığında daha kısa sürede iyileşme sağlar ve daha etkilidir İnhale Kortikosteroidler İnhale kortikosteroidler solunum yollarında yaşanan şişliği hafifletir ve mukus üretimini azaltır. Bu sayede kişi rahat rahat nefes alıp verebilir. Antibiyotikler Antibiyotikler zatürre, bronşit ve diğer akciğer enfeksiyonları dahil bakteriyel enfeksiyonların tedavisine yardımcı olur. Antiinflamatuar İlaçlar Antiinflamatuarlar ilaçlar solunum sollarındaki iltihabı gidermek amacıyla kullanılır, Oksijen Terapisi Amizem hastalığı nedeniyle hastanın kanında yeterli miktarda oksijen bulunmuyorsa oksijen tedavisi ile kandaki oksijen seviyesi artırılır. Akciğerlerin Hasarlı Bölümünün Çıkarılması Çok şiddetli vakalarda akciğerin amfizemden zarar gören bölümleri çıkartılarak akciğerin hasarlı dokunun solunum kasları üzerine yaptığı baskı rahatlatılır. Böylece akciğerlerin esneme yeteneği artırılarak kişinin daha rahat nefes alıp vermesi sağlanır. Endobronşiyal Valf Sistemi Bu işlemde hastanın solunum yollarına tek yönlü bir valf yerleştirir. Valf, havanın ciğerlerinizin hastalıktan etkilenen kısımlarından çıkmasına izin verirken yeni hava girmesine izin vermez. Böylece amfizem nedeniyle sıkışan ciğerlerde bir rahatlama sağlanır ve kişi daha rahat nefes alıp vermeye başlar. Öte yandan amfizem hastaları hastalığın etkilerini azaltmak ve daha fazla etkilenmemek için şu tedbirleri almalıdır: - Sigara ve diğer tütün türevlerini kullanmayın ve kullanılan yerlerde bulunmayın, - Kimyasal temizlik malzemeleri kullanmayın, - Zamanı geldiğinde grip ve pnömokok (zatürre) aşılarınızı her yıl yaptırın, - Yetersiz beslenme yaşanma ihtimaline karşı ideal kilonuzu koruyun, - Enfeksiyon riskine karşı ellerinizi sık sık yıkayın, - Her gün dişlerinizi fırçalamayı ihmal etmeyin ve ağız gargarası kullanın, - Solunum için kullandığınız ekipmanınızı temiz tutun, - Evinizi temiz tutun ve düzenli olarak toz alın. Amfizem Hakkında Kısa Bilgiler Amfizem kronik bir akciğer rahatsızlığıdır. Hava akışı tıkanıklığına ve solunum sorunlarına neden olan bir grup akciğer hastalığı olan KOAH'ın bir parçasıdır. Amfizem, zamanla beraber çok yavaş şekilde gelişir. Çoğu zaman sigara içmekten kaynaklanır. Aktivite ve hırıltılı solunum, öksürük, anksiyete, kalp sorunları ve giderek kötüleşen nefes darlığına neden olur. Hasar görmüş akciğer dokusunu onarmanın veya yeniden büyütmenin bir yolu yoktur. Amfizemli kişilerin tedavisinin amacı yaşam kalitesini artırmak, hastalığın olumsuz etkilerini kontrol altına almak ve rahatsızlığın kötüleşmesini önlemektir. Amfizem Hakkında Sık Sorulan Sorular Amfizem Ne Demek? Amfizem, akciğerlerin hava keseciklerinin (alveoller) hasar görmesi sonucu genişleyerek elastikiyetini kaybetmesi ile nefes darlığına yol açan kronik bir akciğer hastalığıdır. Amfizem genellikle sigara tüketimine bağlı olarak gelişir. Amfizem Öldürür mü? Amfizem, tedavi edilmediğinde ciddi solunum yetmezliğine yol açabilir ve bu durum yaşamı tehdit edebilir. Ancak, erken teşhis ve uygun tedavi ile hastalığın ilerlemesi yavaşlatılabilir ve yaşam kalitesi artırılabilir. Akciğer Amfizemi Nedir? Akciğer amfizemi kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH) hastalığının bir türüdür ve nefes almayı zorlaştıran, ilerleyici bir hastalıktır. Tedavi ile akciğer amfizeminin neden olduğu olumsuz etkiler azaltılarak hastanın yaşam kalitesi artırılır. Paraseptal Amfizem Nedir? Paraseptal amfizem, akciğerin dış kısımlarında, alveoller arasındaki ince duvarlara bitişik olarak gelişen bir amfizem türüdür. Bu tip amfizem, akciğerin üst loblarında daha yaygın olarak görülür.
medical-article
Amfizem Nedir? Amfizem Belirtileri Nelerdir? Amfizem Tedavisi
- Analjezik Nedir? - Analjezik İlaç Türleri Nelerdir? - Analjezik İlaçlar Hangi Durumlarda Kullanılır? - Analjezik İlaçlar Nasıl Kullanılır? - Analjezik İlaç Kullanımının Riskleri - Analjezik İlaçların Kullanımında Dikkat Edilmesi Gerekenler - Analjezikler Hakkında Sıkça Sorulan Sorular Analjezik Nedir? Analjezik ilaçlar ağrıyı hafifletme amacı taşır. Analjezikler, gerçeklik algısını veya bilinci etkilemez. Ağrıyı dindirirler ancak altta yatan nedeni tedavi etmezler. Genellikle ağrının olduğu bölgedeki iltihabı azaltarak ya da beynin ağrıyı algılama şeklini değiştirerek etki gösterirler. Tablet, kapsül gibi ağız yoluyla alınan ilaçlar, krem, jel ve merhem gibi topikal uygulamalar veya fitiller şeklinde olabilir. Analjezik ilaçlar merkezi sinir sistemini etkileyerek ağrıyı kesmeye yardımcı olabilir. İltihabı azaltıcı ve ateş düşürücü özelliklere de sahip olan analjezik ilaçlar çoğu durumda antibiyotiklerle birlikte kullanılabilir. Analjezik İlaç Türleri Nelerdir? Analjeziklerin üç ana türü vardır. Bu türler, non-opioid analjezikler, opioid analjezikler ve her iki türün kombinasyonundan oluşan bileşik analjeziklerdir. Non-opioid analjezikler iltihabı azaltırken, opioid analjezikler opioid reseptörleri ile etkileşime girerek beynin ağrıyı işleme şeklini değiştirir. Birçok non-opioid analjezik reçetesiz olarak temin edilebilirken, opioidler yalnızca reçeteyle alınabilir. Çoğu anti-inflamatuar ağrı kesici, iltihabı azaltarak hafif ve orta şiddette ağrıyı dindirir. Lokal ağrı kesiciler, hedeflenmiş ağrı tedavisinde kullanılır. Sistemik ağrı kesicilere göre daha az yan etkiye sahiptirler. Vücudu uyuşturmayabilir veya uyku düzenini etkilemeyebilir. Travma, baş ağrısı, ameliyat sonrası gibi durumlar için kullanılabilir. Osteoartrit, gut, ankilozan spondilit ve romatoid artrit gibi belirli bölgelerde ağrıya yol açabilen uzun vadeli hastalıklarda kullanılabilir. Ancak bu ilaçların tavan etkisi olabilir. Orta veya hafif şiddetli ağrılarda etkilidir ve iltihap azaltmaya yardımcı olurlar. Merkezi etkili ağrı kesiciler, merkezi sinir sistemi üzerinden tüm vücudu etkiler. Morfin benzeri narkotik ağrı kesiciler uyku ve uyuşukluk hali yapabilir. Morfin gibi opioidler bağımlılık yapabilir. Bazı ağrı kesiciler içerdiği ek bileşenler nedeniyle ikincil analjezik özelliklere sahiptir. Maddelerin tek başına kullanıldığından daha etkili bir şekilde çalışmasını sağlayan kombinasyonları içerir, aynı zamanda ağrıyı azalttığı da görülür. Kas gevşeticiler, kortizonlar, antidepresanlar gibi ilaçlar bu gruba girebilir. Analjezik İlaçlar Hangi Durumlarda Kullanılır? Analjezik ağrı kesiciler; baş ağrısı, diş ağrısı, adet sancısı gibi akut ağrıların yanı sıra fibromiyalji, artrit gibi kronik ağrı tedavisinde de kullanılabilir. Analjezik ilaçların kullanım alanları genellikle şunlardır: - Adet sancısı - Baş ağrısı - Diş ağrısı - Kas ve eklemlerde burkulma veya zorlama - Eklem iltihaplanmaları - Kronik sindirim problemleri - Kemiklerde kırık - Yanıklar - Isırık ve sokmalar - Fibromiyalji - Artrit - Kanserler - Enfeksiyonlar - Nöropati Analjezik İlaçlar Nasıl Kullanılır? Reçeteli ağrı kesiciler kullanırken doktorun önerdiği talimatlara uyulmalı ve bu talimatların dışına çıkılmamalıdır. Reçetesiz ağrı kesicileri kullanmadan önce bir hekime danışmak faydalı olabilir. Analjezik ağrı kesiciler birçok formda olabilir. Kapsül ve tabletler şeklinde olabileceği gibi damla veya şurup şeklinde alınabilir. Topikal kremler, jeller, rektal fitiller ve enjeksiyonlar da analjezik ilaçların diğer formlarıdır. Analjezik ilacı kullanma yolları bilinmiyorsa, bir doktora ve eczacıya danışmak en doğrusu olacaktır. Dozaj, kullanım süresi ve sıklığı konusunda doktor tavsiyelerine uyulmalıdır. Analjezik İlaç Kullanımının Riskleri Doğru kullanıldığı takdirde, kısa süreli ağrılar için kullanılan non-opioid analjeziklerin riskleri düşüktür. Ancak yüksek dozda kullanımda veya uzun süreli kullanımda yan etkiler meydana gelebilir. Non-opioid ilaçlara bağımlı hale gelmek oldukça nadirdir. Ancak opioidlerde bağımlılık gelişebilir. Analjezik bağımlılığı, vücudun ağrı kesiciye alışarak ilacın etkisinin azalması durumudur. Bu da aynı ağrı kesici etkiyi elde edebilmek için daha yüksek dozlara ihtiyaç duyulmasına yol açar. Uzun süreli analjezik ilaç kullanımında karaciğer veya böbrek gibi iç organlar zarar görebilir. İshal veya kabızlık meydana gelebilir, kalp sorunları riski artar. Midede bulantı, yanma ve rahatsızlık hissi yaşanabilir. Kulak çınlaması, işitme kaybı gibi durumlar meydana gelebilir. Opioidler fiziksel bağımlılığa yol açabileceği için sıkı bir şekilde kontrol edilir. Analjezik İlaçların Kullanımında Dikkat Edilmesi Gerekenler Analjezik ilaç kullanıldığında ortaya çıkan istenmeyen durumlarda derhal tıbbi yardım alınması gerekebilir. Kan kusma, siyah dışkı, görme veya işitme değişiklikleri ciddi durumlara işaret edebilir. Analjezik ağrı kesici yan etkileri oluştuğunda ilaç kullanımı bırakılmalıdır. Aşağıdakilerden herhangi birisi yaşanıyorsa sağlık kuruluşuna başvurulması önerilebilir: - Vücutta kızarıklık ve şişlik gibi alerjik reaksiyonlar - Siyah dışkı veya dışkıda kanama - Şiddetli mide bulantısı - Kan veya kahve telvesi görünümlü kusma - Görme ve işitme hissiyatında değişiklik - Denge kaybı - Şiddetli mide ve baş ağrısı - İdrar yapmada zorluk, kanama veya renk değişikliği - Gözlerde ve ciltte sararma - Olağandışı kilo değişikliği Analjezikler Hakkında Sıkça Sorulan Sorular Ağrı kesiciler zamanla etkisini kaybeder mi? Evet, ağrı kesiciler zamanla etkisini yitirebilir. Daha yüksek dozlara veya daha sık kullanıma ihtiyaç duyulabilir. Ancak yan etkilerden ve uzun süreli ilaç almanın zararlarından korunmak için dikkatli kullanılmalıdır. Ağrı kesici kaç saatte bir alınır? Ağrı kesici ilaçlar kullanmadan önce doktora danışılması önerilir. Doktorunuz kullanım sıklığı ve uygun dozajı belirleyecektir. Analjezik ne demek? Analjezik, ağrıları dindirmeyi amaçlayan, iltihabı azaltan veya beynin ağrıyı algılama biçimini değiştiren ilaçlardır. Ağrı kesici her gün alınır mı? Ağrı kesiciler önerilen doz ve süre boyunca kullanılmalıdır. Önerilen sınırlar aşılırsa böbreklerde kalıcı hasarlar meydana gelebilir. Kronik böbrek yetmezliği vakalarının yaklaşık yüzde 5’i ağrı kesicilerin aşırı kullanımından kaynaklanır. Ağrı kesiciler karaciğere zarar verir mi? Evet, bazı ağrı kesici türleri yüksek dozlarda ve uzun süre kullanıldığında karaciğere zarar verebilir. Karaciğer hasarını önlemek için dozlara dikkat edilmelidir. Ağrı kesiciyle alkol içilir mi? Alkol ağrı kesicilerin yan etkilerini daha da kötüleştirebilir. Ağrı kesicilerle birlikte alkol tüketiminden kaçınmak en iyisidir çünkü karaciğer hasarı riski artabilir.
medical-article
Analjezik Nedir? Analjezik İlaçlar Ne İşe Yarar?
ALS (Amyotrofik Lateral Skleroz) Nedir? ALS (Amyotrofik Lateral Skleroz)hastalığı, beyin ve omurilikte bulunan ve kasların hareket etmesini sağlayan sinir hücrelerinin hasar görmesi sonucu ortaya çıkar. Motor nöronların (kaslara hareket emri veren sinir hücreleri), kaslara uyarılar gönderemediği zaman kaslarda güçsüzlük başlar. Henüz tedavisi bulunamayanALS, dünyada her yıl ortalama 100 binde 2-6 oranında görülüyor.Motor Nöron Hastalığı (MND)olarak da bilinen ALS ilerleyicidir ve hastalar önce genellikle kol ve bacaklarını ardından tüm vücudunu hareket ettirmekte zorluk yaşar, konuşma, yutma ve nefes alması zorlaşır. Günümüzde hastalığın kesin tedavisi bulunmasa da, erken tanı ile bazı semptomlar tedavi edilebilir ve daha uzun süre kas hâkimiyeti sağlanır. Mevcut tedaviler ile hastanın yaşam kalitesi iyileştirilir. Hastalığın başlangıcından itibaren hayatta kalma süresi farklılık gösterir. %5 oranında hasta 20 yıldan fazla yaşarken, hastalığın başlangıcından itibaren hayatta kalma süresi ortalama 4-6 yıldır. Ancak, 10 yıl ve daha uzun yaşayan pek çok hasta vardır. Bulaşıcı olmayanALS’de genetik nedenlerin rol oynadığı düşünülse de, hastalığın temel nedeni bilinmemektedir. ALS Hastalığının Nedenleri Nelerdir? Hastaların %5 ila %10'unda görülen genetik geçişin rol oynadığı düşünülüyor. Diğer hastalarda ise belirli bir neden bulunmuyor.ALS, tüm yaşlarda görülebilmekle beraber, genellikle 40-60 yaş arasında ve ağırlıkla erkeklerde görülüyor. 65 yaşından sonra ise hem kadın hem erkeklerde eşit oranda rastlanıyor. GünümüzdeALS’nin nedenleriniaraştırmak için çalışmalar sürüyor. Pasifik Adaları, Papua Yeni Gine ve Japonya'nın bir yarım adasında görülme oranı daha sık olmakla birlikte bu farkın nedeni hala belirlenemedi. Yapılan araştırmalar gösteriyor ki sigara içenlerde ALS görülme riski içmeyenlere oranla daha yüksek. Özellikle yüksek fiziksel aktivite ve kimyasalların da rol oynayabileceği düşünülürken bu konuda bir netlik bulunmuyor. Hastalığın çoğunlukla askerler ve profesyonel futbol oynayan kişileri tehdit ettiğine dair araştırmalar da bulunuyor. ALS Hastalığının Belirtileri Nelerdir? ALS’nin belirtileriher hasta için aynı olmaz. Genellikle hastalık erken dönemde ağırlıklı olarak kol ve/veya bacaklarda başlıyor. İlk olarak kaslarda sertlik,krampve seğirmelerle başlıyor. Kaslarda güçsüzlük nedeniyle konuşma ve yürümede değişiklikler görülebiliyor. Sonrasında kaslarda güçsüzlük ve erime görülüyor. ALS’nin hiçbir döneminde hafıza ve zihin etkilenmiyor. Kaslardaki güçsüzlüğün elden başladığı durumda kalem tutmada, anahtar çevirmede veya çay bardağını kaldırmada güçlük meydana geliyor. ALS hastalığıbacaklardan başladığında ise yürüme güçlüğü ve yürürken ayakta takılmaya yol açıyor. İlerleyen dönemlerde gövde kasları etkileniyor. Hastaların yaklaşık %10’unda konuşma, yutma ve solunum kaslarının ön planda etkilenmesi ile seyrediyor. Hastalığın son evrelerine kadar kişinin günlük hayatındaki ihtiyaçlarını kendi başına karşılayabiliyor. Son evrede kaslarda çok yoğun erimeler baş gösterdiğinde ise hasta yürüyemez, konuşamaz ve kollarını kullanamaz hale geliyor. Hasta yatağa bağımlı hale ve gelebiliyor ve solunum cihazına ihtiyaç duyuyor. Buna karşın ALS, hastalığın bağırsak ve mesane kontrolünü, duyu sistemini, hafızayı ve zekayı etkilemiyor. Ayrıca kalp kası da zarar görmüyor. Göz kasları çoğu kez en son etkilenen kas olurken kimi zaman hiç etkilenmiyor. ALS ilerledikçe aşağıdaki semptomlar daha belirgin hale gelir: - Özellikle el ve ayaklarda kas seyirmesi ve kramp, seğirme ya da güçsüzlük - Halsizlik ve zayıflık - Kilo kaybı - Kollarda veya ellerde kontrol kaybı - Kronik yorgunluk - Koşma veya yürüme zorluğu - Tökezleme ya da düşmeler - Nesneleri tutamama, çanta taşımakta zorlanma - Yazı yazarken zorlanma - Kontrol edilemeyen ağlama ya da gülmeler - Denilenin zor anlaşıldığı, peltek, genizden konuşma ve kelimeleri doğru telaffuz etme zorluğu - Nefes darlığı - Nefes alma ve yutma güçlüğü - Hareket edememe (felç) ALS Hastalığı Nasıl Teşhis Edilir? ALS’yi tespit eden bir test bulunmuyor. Kaslarda güçsüzlük, konuşma bozukluğu, seyirme gibi şikayetlerle başvuran hastalarda ayrıntılı bir nörolojik muayene yapılıyor. Refleks değişikliği, laboratuvar testleri, biyopsi ve EMG yapılarak tanı konuluyor. Ayrıca ALS hastalığını taklit eden hastalıkların ayırımı açısından bir takım tetkikler de yapılıyor: - Kan testi - İdrar tahlili - Tiroid fonksiyon testi - Lomber ponksiyon: Bel bölgesindeki omurların arasından bir iğne yardımıyla girilerek omuriliğin etrafında bulunan sıvıdan örnek alınması - Kas biyopsisi - Sinir biyopsisi - Sinir iletkenlik testi - Röntgen - Kas ve motor nöron bozukluklarını tanımlamak için elektromiyografi (EMG) veya sinir iletim çalışması (NCS) - Manyetik rezonans görüntüleme (MR) ALS Hastalığının Tedavisi Nasıl Olur? ALS tedavisiiçin ilaç çalışmaları sürse de şu an hastalığın bir tedavisi bulunmuyor. Ancak son dönemde ALS ile ilgili tıbbi araştırmalar ümit verici. Hastalığın iyileştirici bir tedavisi söz konusu değil ancak, Amerika Gıda ve İlaç Yönetim Kuruluşu (FDA) tarafından onaylanan bir ilaç söz konusu. Bu ilaç görece olarak kişinin ömrünü bir süre uzatabiliyor ve solunum desteğine ihtiyaç duyma zamanını kısmen öteleyebiliyor. Bu gelişmeler ise ALS hastalığının haritasını çıkarmada bir başlangıç. Bunların yanı sıra, hastanın günlük hayatını rahatça sürdürmesini sağlayan ilaç tedavileri ve fizik tedavi ve rehabilitasyon ile hastaların yaşam kalitesi yükseltiliyor. Bu tedaviler hastanın ihtiyacına yönelik şekilleniyor. Hastanın Yaşam Kalitesini Artırma İçin Uygulanan Tedaviler Şunlar; Ağrılı kas krampları, aşırı tükürük ve diğer ALS semptomları hafifletmek için ilaçlar verilir. İlaçlar panik atak, depresyon, kontrol edilemeyen kahkaha, ağlama ve kas seğirmelerini tedavi etmek için de kullanılır. Son dönemlerde bulunan kimi ilaçlar, bazı ALS hastalarında yaşam beklentisini uzatmıştır. Kişinin hareketliliğini korumak; kas sertliği, kramp ve sıvı tutulması rahatsızlığını hafifletmek ve yavaşlatmak için fizik tedavi uygulanır. Kişinin sorun yaşadığı düğme iliklemek, çatal kaşık kullanmak ya da dişlerini fırçalamak gibi küçük kas aktivitelerine yardımcı olur. Eklemlerdeki hareketsizliği önler. Yutkunma ve çiğneme zorluğu nedeniyle yutması kolay yiyeceklerle yeterli beslemenizi sağlayacak bir beslenme programı oluşturulur. ALS konuşma kaslarını da etkilediğinden konuşma ve iletişim zamanla kötüleşir. Dil kaslarını kontrol etme sayesinde konuşma netleşir. Ayrıca konuşma terapistleri yutkunma sorunlarının çözümünde de yardımcı olur. Konuşmanın azaldığı durumlarda sözel olmayan teknikler de vardır. Giyinmek, yemek yemek, tuvalet, banyo ihtiyacı gibi günlük aktivitelerde destek olacak yardımcı cihazlar kullanılır. Motorlu tekerlekli sandalye, havalı yatak, uyku sırasında solumaya yardımcı olmak için sürekli pozitif hava yolu basıncı (CPAP), konuşmaya yardımcı olan konuşma cihazları, kişinin el ve konuşma yetisi kaybolduğunda iletişim kurmasına yardımcı olan göz tanıma özelliğine sahip bilgisayar ve cihazlar kullanılabilir. Daha ileri aşamalarda, akciğerlerinizi korumak için bir makineye ihtiyacınız olabilir. Çiğneme ve yutma fonksiyonlarının bozulmaya başlaması halinde, bir beslenme tüpüne ihtiyacınız olabilir ALS'nin son evrelerine kadar kişi günlük ihtiyaçlarını kendi başına karşılayabilir, kaslarda çok yoğun erimeler baş gösterdiğinde ise yürüyemez, konuşamaz ve kollarını kullanamaz hale gelir. Buna karşın hafıza ve zihin etkilenmez. Hasta yakınlarının sabırlı, şefkatli ve özenli davranmaları gerekir. Düzenli egzersiz, psikolojik ve sosyal destek de tüm süreç boyunca ALS hastalarının konforlu bir yaşam sürmesi ve kendini iyi hissetmesi için çok önemlidir.
medical-article
ALS Hastalığı Nedir? ALS Belirtileri ve ALS Tedavisi
Andropoz Nedir? Aynı zamanda “erkek menopozu” olarak bilinenandropozbazı erkeklerin 40'lı yaşların sonlarından 50'lerin başlarına geldiklerinde yaşadıklarıdepresyon,cinsel dürtü kaybı,erektil disfonksiyonile diğer fiziksel ve duygusal semptomların bütünü olarak tanımlanabilir. Her ne kadar isim olarak kadınların yaşadığı “menopoz” dönemini andırsa da,andropozile menopoz arasında bir takım önemli farklar vardır. Tüm kadınlar belirli bir yaşa gelmelerinin ardından menopoz dönemine girerken, andropoz tüm erkeklerin yaşadığı bir durum değildir. Menopoz ile beraber kadın üreme organlarının üreme fonksiyonu durur, andropozda ise böyle bir durum söz konusu olmayabilir. Öte yandan, menopoz tamamen kadının hormon profilinde yaşanan değişiklikler nedeniyle oluşurken,andropozadı verilen bulgu ve semptomlar hormonal değişiklikler nedeniyle ortaya çıkmak zorunda değildir;depresyongibi ruh sağlığını ilgilendiren durumlar ilediyabet,hipertansiyongibi çeşitli sistemik hastalıklar nedeniyle deandropoz belirtileriortaya çıkabilmekle beraber, bir kısım erkekte bu belirtilerin altında hormonal sebepler de bulunabilir. Hormonal nedenlerden kaynaklanan andropozun nedeni, 50 yaş ve üzerinde testosteron üretiminde yaşa bağlı olarak gelişen düşüştür. Bu düşüş birçok vakada hipogonadizm ile bağlantılıdır. Testosteron erkeklerde testislerde, kadınlarda ise yumurtalıklarda üretilen bir hormona verilen isimdir. Testosteron vücutta bireyin cinsel dürtülerini canlandırmak ve beslemekten daha fazlasını yapar. Testosteron ergenlik döneminde vücutta meydana gelen değişiklikleri tetikler, bireyin zihinsel ve fiziksel yetilerini artırır, vücutta kas kütlesini korur, bireyin çevredeki acil durumlara karşı savaşma ya da kaçma içgüdüsel tepkisini ve bunların yanı sıra diğer önemli evrimsel özellikleri düzenler. Andropoz Neden Olur? Andropozun ilerleyen yaşla beraber ortaya çıkanhipertansiyon, diyabet, damar sertliğigibi sistemik rahatsızlıklar,anksiyete,depresyon, orta-yaş bunalımıgibi psikolojik durumlar,sigaravealkol kullanımı, sedanter yani hareketsiz yaşam tarzı gibi pek çok sebebi olabilir; bunların yanı sıra, cinsiyet hormonlarının seviyelerindeki farklılıklar da andropoza neden olabilir. Düşük testosteron ile ilişkili belirti ve semptomlar, sadece düşük testosterona özgü değildir. Bu belirtiler bireyin yaşı, ilaç kullanımı, var olan diğer tıbbi durumlar, veya vücut kitle indeksinin 30 veya daha üzerinde bir değerde olması gibi diğer koşullardan da kaynaklanabilir. Ergenliğe girmeden önce insanların testosteron seviyesi düşüktür. Bu seviye birey cinsel olarak olgunlaştıkça zaman içerisinde artar. Testosteron, erkekler için ergenlik çağında meydana gelen kas kütlesinin büyümesi, vücut tüylerinin büyümesi, sesin kalınlaşması ve cinsel işlevin ortaya çıkması gibi tipik değişiklikleri tetikleyen hormondur. Ancak ilerleyen yaşla birlikte bireyin testosteron seviyelerinde tipik olarak düşme gözlemlenmeye başlanır. Yapılan tıbbi araştırmalar, erkeklerin 30 yaşına girdikten sonra testosteron seviyelerinde yılda ortalama yüzde 1 düşme eğilimi olduğuna işaret etmektedir; bu düşüşün tek başına herhangi bir bulgu veya semptoma neden olması genellikle beklenmemektedir. Stres, depresyon, anksiyete, düzenli uyku eksikliği, sağlıksız beslenme, düzenli egzersiz yapmama, aşırı alkol tüketimi,veyasigara kullanımıgibi bir takım koşullar bireyin testosteron seviyelerinde daha erken veya daha şiddetli düşüşe neden olabilir. Bir çok vakadaandropoz semptomlarınınhormonlarla hiçbir ilgisi yoktur. Yaşam tarzı faktörleri veya psikolojik sorunlar genellikle bu belirti ve semptomların büyük bir kısmından sorumludur. Ancakandropoz belirtivesemptomları, testislerin çok az hormon ürettiği veya hiç hormon üretmediği hipogonadizmin bir sonucu olarak da gelişebilir. Andropoz Hangi Sorunlara Sebep Olur? Cinsiyet hormonlarında ortaya çıkabilecek ani dalgalanmalarda göğüslerde şişme ve hassasiyetin yanı sıra testis boyutunda küçülme, vücut kıllarının dökülmesi ve sıcak basması gibi durumlara rastlanabilir. Yapılan kimi çalışmalarda düşük testosteron seviyeleri kemiklerin zayıf ve kırılgan hale geldiği bir durum olanosteoporozile ilişkilendirilmiştir. Ancak bunlar çok nadir görülen belirti ve semptomlar olarak sıralanırlar. Bu semptomlar tipik olarak menopoza giren kadınlarla aynı yaştaki erkeklerde görülür. Andropoz Nasıl Önlenir? Andropoz, normal şartlar altında yaşlanmanın doğal bir etkisidir. Sağlıklı yaşam tercihleri, iyi beslenme, alkol ve sigara kullanımından kaçınma, düzenli egzersiz ve düzenli uyku bireyin andropoz benzeri semptomları geliştirmesini geciktirebilir veya önleyebilir. Andropoz Belirtileri Nelerdir? Birçok vakada bireyde testosteron seviyelerinin düşmesi belirti ve semptomlara neden olmaz. Ancak andropoz bazı bireylerde fiziksel, cinsel ve psikolojik sorunlara neden olabilir. Bu sorunlar bireyin yaşının ilerlemesiyle birlikte daha ağır bir hal alabilir. Andropozun belirtivesemptomlarıarasında en sık görülenler; - Depresyon ya da üzüntü hali - Düşük enerji - Ereksiyon bozukluğu - Jinekomasti veya meme gelişimi - Kas kütlesinde azalma ve fiziksel zayıflık duyguları - Kemik yoğunluğunda azalma - Kendine güven kaybı - Kısırlık - Konsantre olmada zorluk - Libido düzeyinde azalma - Motivasyonda azalma - Uykusuzluk veya uyuma güçlüğü - Vücuttaki yağlanma oranında artış bulunur. Andropoz Nasıl Teşhis Edilir? Andropoz tanısınınkonulması için doktor öncelikle bir fizik muayene gerçekleştirir ve hastanın sağlık geçmişi hakkındaki bilgileri soracağı çeşitli sorular ile öğrenmeyi hedefler. Andropoz tedavisindeen büyük engel, bireyin belirtileri hakkında doktoruyla konuşmaması olabilir. Bazı vakalarda bireyler doktorlarıyla cinsel konuları tartışamayacak kadar utangaç olabilirler. Bu sebeple hasta gözlemlediği bütün belirtilerini bu muayene sürecinde doktor ile konuşmalı ve sahip olabileceği diğer koşullar veya hastalıklarla ilgili bilgileri paylaşmalıdır. Doktor, bireyin testosteron seviyesini test etmek için bireyin kanından bir numune alarak laboratuvara gönderebilir. Geç başlangıçlıhipogonadizm teşhiside genellikle semptomlarına ve bireyin testosteron seviyesini ölçmek için kullanılan kan testlerinin sonuçlarına göre yapılabilir. Andropoz Nasıl Geçer? Andropoz, eğer yaşlanmaya bağlı bir durumdan kaynaklanıyorsa kendiliğinden geçmez ve zaman içerisinde belirti ve semptomları daha ağır hale gelebilir. Testosteron seviyelerinde düşme eğer farklı tıbbi nedenlerden kaynaklanıyorsa, altta yatan sorunların giderilmesi durumun ortadan kalkmasına yol açabilir. Andropoz Nasıl Tedavi Edilir? Birçok bireyandropoz belirtivesemptomlarınıdurum kendisine ciddi zorluklara neden olmadıkça veya hayatını aksatmadığı sürece, muhtemelen tedavi olmaksızın yönetebilir.Andropoz semptomlarıiçin en yaygın tedavi türü düzenli egzersiz yapma, sağlıklı beslenme, stresi azaltma ve yeterli uyku düzenine sahip olma gibi daha sağlıklı yaşam tarzı seçimleri yapmaktır. Bu yaşam tarzı alışkanlıkları tüm bireylerin hayat kalitesinde yükselme ve fayda sağlayabilir. Andropoz semptomları yaşayan erkekler bu alışkanlıkları benimsedikten sonra genel sağlıklarında dramatik bir değişiklik gözlemleyebilir. Depresyonveanksiyetegibi psikolojik durumlarda hekim kontrolünde yapılacak ilaç tedavisi, bilişsel davranış terapisi ve yaşam tarzı değişiklikleri etkili olabilir. Eğer tanı sürecinde yapılan kan testlerinin sonuçları, bireyde testosteron eksikliğini olduğunu gösteriyorsa, birey hormon sorunları konusunda uzman birendokrinologayönlendirilebilir. Uzman bu teşhisi doğrularsa, hormon eksikliğini düzeltmek ve bireyin belirtilerini hafifletmek için bireye testosteron yerine koyma tedavisi önerebilir. Testosteron yerine koyma tedavisi tabletler, bantlar, jeller, implantlar veya enjeksiyonlar şeklinde gerçekleştirilebilir. Andropoz İçin Yaşam Tarzı Değişiklikleri Ve Evde Bakım İlerleyen yaşla birlikte hemen herkesin testosteron seviyelerinde düşüş olması normaldir. Çoğu erkek için semptomlar tedavi olmaksızın yönetilebilir. Eğer belirtiler kişinin hayat kalitesini düşürüyorsa, hekime danışılmalıdır. Doktor durumun belirti ve semptomlarını yönetmeye veya tedavi etmenize yardımcı olacak öneriler sunabilir. Ancak sağlıklı yaşam önerileri andropoz için en önemli çözüm yollarından birisidir.
medical-article
Andropoz Nedir? Andropoz Belirtileri Nelerdir?
Son yıllarda görüntüleme yöntemlerindeki gelişme ve teknik ekipmanın gelişmesi ile beraber, anne karnında bebek ameliyatları veya bazı düzeltici cerrahi işlemlerin yapılabilme imkanı doğmuştur. Fetal cerrahi ve anne kanında bebeğe yapılan müdahaleler, bebeklerin sağlıklarına kavuşma şansını artırmaktadır. Aşağıda Anne Karnında Yapılan Bazı Müdahale ve İşlemleri Şunlardır - İkiz gebeliklerde lazer uygulamaları - İkiz gebeliklerde radyofrekans uygulamaları - kordon oklüzyonu - Çoğul gebeliklere fetosid (embriyo redüksiyonu) uygulaması - Bebeğin idrar yolu tıkanıklıklarına fetoskopik müdahale - Bebeğin akciğer lezyonlarına müdahale - Bebeğin bazı yapısal kalp hastalıklarına müdahale - Bebeğin kalp ritim bozuklarına müdahale - Anne karnında bebeğe kan nakli yapılması - Bebeğin fazla olan sıvısının boşaltılması veya az olan sıvının tamamlanması - Fetal cerrahi İkiz Bebeklere Lazer Uygulaması Tek yumurta ikiz gebeliklerde yaklaşık %15 sıklıkla görülen ve bir ikizin kan damarlarının diğeri ile ilişkide olması nedeniyle meydana gelen ikizden ikize kan nakli (IITS, ikizden ikize transfüzyon sendromu) ve benzer patolojik durumlar her iki fetusu birden tehlikeye sokan bir durumdur. Bu durumda genel bir açıklama ile; bir ikiz verici olur ve kan değerleri gittikçe düşer, bebek gelişimi geri kalır ve suyu azalırken, diğer bebeğin kan değeri artar, bebek orantısız büyür ve suyu da aynı oranda artar. Gebeliğin 16. haftasından sonra daha da belirginleşen bu tablo erken tanınır ve müdahale edilebilir ise her iki bebeğin de yaşama şansı bulunmaktadır. Günümüzde bu tür durumda bebeklerin arasında damarsal ilişkiyi kesmek amacıyla fetoskopi eşliğinde lazer kullanılmaktadır. Lazer yardımı ile bebekler arası kan nakline neden olan plasentadaki damarların bir kısmı kapatılabilmektedir. Bu sayede her iki bebek de sağlıklı bir şekilde gelişme şansını yakalayabilir. Lazer teknolojisinin kullanıldığı başka intrauterin girişim metodları da vardır. Perinatoloji ve Yüksek Riskli Gebeliklerde ikiz bebekler arasındaki damarsal bağlantının kapatılması hizmeti verilmektedir. İkiz Gebeliklerde Kordon Oklüzyonu Tek yumurta ikiz gebeliklerinde, bebeklerden birinin yaşamla bağdaşmayacak derecede ağır bir anomalisi olması durumunda veya fetusların engellenemeyen kan geçişleri olgularında, anomali veya yaşama şansı çok düşük bebeğin kordonunun kapatılması, diğer bebeğin yaşama şansını artıran bir işlemdir. Bu işlemin tıbbi adı kordon oklüzyonudur ve çok farklı yöntemlerle yapılabilmektedir. Acıbadem Altunizade Hastanesi Perinatoloji ve Yüksek Riskli Gebeliklerde lazer, radyofrekans, elektrokoterizasyon yöntemleri bu amaç için kullanılmaktadır. Anomalili bebekte kordon oklüzyonu (kapatılması) hizmeti verilmektedir. Çoğul Gebeliklerde Fetosid Uygulaması Fetosid işlemi, bebeklerin istemli olarak anne karnında kalp atışlarının durdurulmasıdır. Ancak bu işlemin yapılması öncesi detaylı ultrasonografik inceleme ve birden fazla perinatoloji uzmanının görüşünün alındığı konsey kararı gerekmektedir. Fetosid İşlemi Hangi Durumlarda Uygulanır? - Çoğul gebeliklerde bebeklerin sayısını 3’e veya 2’ye indirgemek için - Çoğul gebeliklerde hayat ile bağdaşmayan anomali barındıran bebeğin kalp atışını durdurmak için (selektif terminasyon). Perinatoloji ve Yüksek Riskli Gebeliklerde fetosid hizmeti, konsey kararı alınarak uygulanmaktadır. Bebeğin İdrar Yolu Tıkanıklıklarına Müdahale Anne karnında bazen bebeklerin idrar yollarında tıkanıklıklar nedeni ile böbrekler idrar ile dolmakta ve fonksiyonlarını kaybedebilmektedir. Bu durumdaki gebeliklerde, anne karnında bebeğin böbreğine veya mesanesine katater koyma işlemi yapılabilmektedir. Bazı ender durumlarda da bu tıkanıklığı açacak fetoskopik işlem uygulanmaktadır. Bu sayede bebeğin böbrek fonksiyonlarının gelişimine bir şans verilmeye çalışılmaktadır. Perinatoloji ve Yüksek Riskli Gebeliklerde bebeğin idrar yolu tıkanıklıklarına müdahale hizmeti verilmektedir. Bebeğin Akciğer Lezyonlarına Müdahale Anne karnında bazen bebeklerin akciğerinde kistler oluşmakta, plevra boşluğunda sıvı birikmektedir. Bu durum akciğer gelişimini engellemektedir. Bebeğin akciğerindeki basıncın azaltılması bebeğin akciğer gelişim şansını artıran bir işlemdir. Bu durumdaki gebeliklerde, anne karnında bebeğin göğüs boşluğuna katater koyma işlemi yapılabilmektedir. Bu sayede bebeğin akciğer fonksiyonları gelişimine bir şans verilmeye çalışılmaktadır. Perinatoloji ve Yüksek Riskli Gebeliklerde bebeğin akciğerine katater koyma hizmeti verilmektedir. Bebeğin Bazı Yapısal Kalp Hastalıklarına Müdahale Kalp hastalıklarının bir kısmına anne karnında müdahale edilebilmektedir. Bu müdahale işlemi maalesef sadece belirli durumdaki bebeklere uygulanmaktadır. En belirgin örneği akciğer anaatardamarı kapak darlıklarıdır. Önemli olan bebekteki anomalinin durumunu belirlemek ve yapılacak müdahale ile yaşama şansının artıp artmayacağı konusunda emin olmaktır. İşlemin önemi ve olası sonuçları nedeniyle birden fazla riskli gebelik uzmanının ortak kararı doğrultusunda bebeğe bu türden işlemler yapılmaktadır. Perinatoloji ve Yüksek Riskli Gebeliklerde bebeğin belirli kalp hastalıklarına anne karnında müdahale edilebilmektedir. Bebeğin Kalp Ritm Bozukluklarına Müdahale Anne karnında bulunan bebeklerin bir kısmında kalp ritim bozukluğu görülebilir. Bu durum genellikle geçicidir, tedavi gerektirmez. Ancak kalp ritminin bozulduğu bazı özellikli durumlarda tedavi gerekebilir. Anneye verilen ilaçlar ile bebeğin kalp ritmi kontrol edilerek düzene sokulmaya çalışılır. Bazı ender durumlarda direkt olarak bebeğe ilaç uygulaması yapılabilir. Perinatoloji ve Yüksek Riskli Gebelikler, bebek kalp ritim bozuklarında tedavi hizmeti verilmektedir. Anne Karnında Bebeğe Kan Nakli Yapılması Bebekler anne karnında bazı nedenlerden dolayı kansızlık yaşayabilmekte ve bu nedenle hayatlarını kaybedebilmektedir. Bebek kansızlığı nedenlerinin başında kan uyuşmazlığı gelmektedir. Ancak başka birçok neden de anne karnında kansızlığa neden olabilir. Önemli olan bu durumun tespiti ve zamanında yapılacak kan nakli ile bebeğin anne karnında kansızlıktan zarar görmesinin önüne geçilmesidir. Anne karnında kordondan veya fetusda bazı damarlardan bebeğe kan nakli yapılabilmektedir. Perinatoloji ve Yüksek Riskli Gebeliklerde bebeğe kan nakli hizmeti verilmektedir. Bebeğin Fazla Olan Sıvısının Boşaltılması Anne karnındaki bebeğin suyunun fazla olması bebeğin dolaşımını ve gelişimini etkileyen durumlardandır. Bebeğin suyunun neden yüksek olduğunun araştırılması gerekmektedir. Ancak sıklıkla bir neden bulunamaz. Her ne nedenle olursa olsun, anne rahminin uzun süre aşırı gergin kalması anne adayının doğum sonrası kanama riskinin artmasına da neden olabilmektedir. Bu nedenle geçici bir tedavi de olsa belirli aralıkla bebeğin suyunun azaltılması hem anne hem de bebek sağlığı için önemli bir işlemdir. Eksik olan sıvının tamamlanması ise çok ender durumlarda fetusun daha iyi görüntülenmesi ve bazı girişimlerin yapılması için çok geçici bir uygulamadır. Perinatoloji ve Yüksek Riskli Gebeliklerde bebeğin suyunun boşaltılması veya tamamlanması hizmeti verilmektedir. Fetal Cerrahi Bebeğin belirli hastalıklarının varlığında anne karnının ve anne rahminin açılarak veya endoskopik yöntemler ile bebeğin ameliyatı gerçekleştirilmektedir. Ancak her bebek ve her anne adayı bu işlem için uygun değildir. Multibranş çalışma gerektirir. Günümüzde en sık uygulama alanı bel kemikleri açık olan bebeklerin tedavileri ve vücut yüzeyinde bir tümörü olan bebeklerin anne karnında cerrahileridir. Perinatoloji ve Yüksek Riskli Gebeliklerde fetal cerrahi hizmeti verilmektedir. Birimin Tüm İlgi Alanları - Perinatoloji ve Yüksek Riskli Gebelikler Merkezi
medical-article
Anne Karnında Tedavi Nedir? Anne Karnında Ameliyat
Antikor Nedir? Antikorlarvücudun bağışıklık sistemininantijenlere,yanivirüs, bakteri, mantar, parazitveyabancı cisimlerinparçalarına bir anahtar-kilit gibi bağlanabilen özel, Y-şekilli proteinlere verilen isimdir. Aynı zamandaimmunoglobulinolarak da adlandırılan antikorlar vücutta yabancı herhangi bir antijeni bulmak ve onunbağışıklık sistemitarafından yok edilmesi için işaretlemekle görevlidir. Antikorların işaretleme süreci buldukları hedefe bağlanmaları ile başlar. Ardından bağışıklık sistemi tarafından bu yabancı maddeyi imha edecek ya da etkisiz hale getirecek bir dizi eylem tetiklenir. Yabancı bir madde vücuda girdiği zaman, bağışıklık sistemi bu maddeyi yabancı olarak tanıyabilir çünkü antijenin yüzeyinde yer alan moleküller normalde vücut içindeki diğer hücreler ile yapıların yüzeyinde bulunan moleküllerden farklıdır. Bağışıklık sistemi yabancı maddeyi ortadan kaldırmak için bir dizi mekanizmaya ihtiyaç duyar. Bu mekanizmaların arasında en önemli olanlarından birisi antikor üretimidir. Antikorlar, B lenfositleriya daB hücreleriadı verilen özel akyuvar hücreleri tarafından üretilir. Bir antijen, B hücresi yüzeyine bağlandığında, B hücresini, klon adı verilen bir grup özdeş hücreye bölünmesi ve olgunlaşması için uyarır. Plazma hücreleri olarak adlandırılan olgun B hücreleri, bu uyarılar sonucunda kan dolaşımına ve lenfatik sisteme milyonlara varacak kadar çok sayıda antikor salgılar. Antikorlar vücut içerisinde dolaşırken, B hücresine bağlanarak bağışıklık tepkisini tetikleyen antijen türü ile aynı olan antijenlere saldırır ve onları etkisiz hale getirir. Antikorlar,antijenlere bağlanarak saldırır. Örneğin bir antikorun vücuda zararlı bir toksine bağlanması, çok basit bir şekilde bu toksinin kimyasal bileşimini değiştirerek zehri nötralize edebilir. Bu tür antikorlar antitoksinler olarak adlandırılır. Diğer antikor türleri ise kendilerini bazı mikroplara bağlayarak, bu tür mikroorganizmaları hareketsiz hale getirebilir ya da bu antijenlerin hücrelere sızmak için kullandığı protein moleküllerinin üzerini kaplayarak vücut hücrelerine nüfuz etmelerini önleyebilir. Antikorlar kapladıkları antijeni kanda bulunan bir dizi protein olan komplemanlar ile kimyasal bir zincir reaksiyona girmeye zorlayabilir. Kompleman reaksiyonu süreci ise istilacı mikropların parçalanmasını tetikleyebilir veya mikropları sararak yutan yani fagositoz işlevi olan savunma hicrelerini bu mikroplara doğru çekebilir.Antikor üretimiilk başladıktan sonra vücuttan tüm antijen molekülleri uzaklaştırılana kadar birkaç gün devam eder. Antikorlar farklı sürelerle vücutta kalmaya devam eder. Antikorlar dolaşım sisteminde bulundukları süre boyunca karşı durmak için üretildikleri belirli antijenlere karşı vücudun bağışık kalmasını sağlarlar. B hücreleribağışıklık sisteminin en önemli işlevleri olan antijen tanıma ile o antijenin vücuttan tamamen uzaklaştırılmasını sağlamak için muazzam miktarda koruyucu protein üretmeyi gerçekleştirmesini sağlar. B hücreleri, yüzeylerinde bulunan antijen reseptörleri adı verilen proteinler aracılığıyla antijenleri vücudun diğer normal öğelerinden ayırt eder. Bir antijen reseptörü ise esasen B hücresi zarına tutturulmuş ve serbest bir şekilde salgılanmayan bir antikor proteinine verilen isimdir. Antikorlar, sabit bölgelerine göre beş sınıfa ayrılır. Her sınıf, immunoglobulin kelimesinin kısaltmasına eklenen bir harfle belirtilir: IgG, IgM, IgA, IgD ve IgE. Antikor sınıfları sadece sabit bölgeleri açısından değil, aynı zamanda gerçekleştirdikleri aktiviteler ve fonksiyonları bakımından da farklılık gösterir. IgG antikorunormal şartlarda kanda ve dokularda en yoğun miktarda bulunan antikor türüdür. IgG bağışıklık sisteminin hastalıklara karşı sürekli olarak koruma sağlamasını mümkün kılar. Hastalıklara karşı vücudu önceden hazırlamak amacını güden aşıların sonrasında aşının başarılı olması için kanda IgG değerinin yükselmesi beklenir. Anne sütüne ve anne karnındaki bebeğe geçebilen bu antikor annenin sahip olduğu bağışıklık özelliklerini bebeğe geçici olarak taşıyabilir. Monomer bir yapısı vardır, yani başka moleküller ile birleşip bir polimer oluşturabilecek tekli bir yapıdadır. IgM antikoru vücuda giren herhangi bir antijenle ilk karşılaşma sürecinde hızla ve çok sayıda üretilerek genel bağışıklık yanıtının verilmesini başlatan antikora verilen isimdir. IgM antikoru aynı zamanda en büyük antikordur ve genel olarak dalakta üretilir. IgA antikoru normal şartlarda vücudun dış dünya ile doğrudan etkileşime girdiği yumuşak dokularının duvarlarında birikir. IgA bu herhangi bir antijenin yumuşak dokulardan vücuda girmesini engeller. IgD antikoru ise normal şartlarda antikor üretimini gerçekleştiren B lenfositlerin temel bileşenlerindendir. IgD antikorunun B hücrelerinin içindeki görevi ise B hücrelerinin aktifleşmesini sağlamaktır. Aktif hale gelen B hücreleri bağışıklık sistemi içindeki görevlerini yerine getirebilir. IgE antikoru ise sadece memelilerde bulunur parazit enfeksiyonlarına karşı özel olarak plazma hücreleri tarafından üretilir. Aynı zamanda vücut tarafından tip 1 aşırı hassasiyet gösterilmesinden ve alerjik astım, alerjik rinit, çeşitli sinüzit türleri ile yemek alerjileri gibi çeşitli alerji türlerinin gelişmesinden sorumlu temel antikordur. Monomer bir yapısı vardır, yani başka moleküller ile birleşip bir polimer oluşturabilecek tekli bir yapıdadır. Antikor testleri, vücudun belirli bir moleküle karşı saptanabilir miktarda antikor üretip üretmediğini tespit eder ve bu nedenle, geçmişte belirli bir virüs veya bakteri tarafından enfekte olup olmadığını ortaya çıkarabilir.Antikor testlerigenellikleIgMveyaIgG'nin varlığını tespit ederler. Örneğin,SARS-CoV-2 antikor testleritipik olarakkoronavirüsünspike proteinine karşı geliştirilen antikorları tespit eder ve bu sayede, antikorun türüne göre, bireyin geçmişte veya şu andaCOVID-19olup olmadığını ortaya çıkarabilir.
medical-article
Antikor Nedir? Antikor Testi Nasıl Yapılır?
Aort kapak darlığı, kalpten çıkan kanın vücuda iletilmesini sağlayan aort kapağının daralması sonucu meydana gelir. Bu durum, kalbin kan pompalamak için daha fazla çalışmasına neden olarak yorgunluk, nefes darlığı, göğüs ağrısı ve bayılma gibi belirtilere yol açabilir. En sık görülen nedenler arasında romatizmal kalp hastalıkları, yaşlanmaya bağlı kireçlenme ve doğumsal kapak anormallikleri bulunur. Tedavi seçenekleri, durumun ciddiyetine bağlı olarak ilaç kullanımı, balon valvuloplasti veya cerrahi kapak değişimi gibi yöntemleri içerir. Erken tanı ve tedavi, hastalığın ilerlemesini önlemek ve yaşam kalitesini artırmak için önemlidir. - Aort Kapak Darlığı Nedir? - Aort Kapak Darlığı Belirtileri Nelerdir? - Aort Kapak Darlığı Neye Yol Açar? - Aort Kapak Darlığı Neden Olur? - Aort Kapak Darlığı Tanısı ve Uygulanan Testler - Aort Kapak Darlığı Tedavisi ve Uygulanan Yöntemler Aort Kapak Darlığı Nedir? Aort kapak darlığı (aort stenozu), kalbin sol karıncığından aortaya ve vücuda kan akışını düzenleyen aort kapağının daralmasıyla ortaya çıkan bir durumdur. Bu daralma, kan akışını kısıtlayarak kalbin kan pompalamak için daha fazla çalışmasına neden olur ve zamanla kalp yetmezliği gibi ciddi sorunlara yol açabilir. Nedeni genellikle yaşa bağlı kalsiyum birikimi, doğumsal kalp kusurları (örneğin biküspit aort kapağı) veya romatizmal ateş kaynaklı skar oluşumudur. Aort, kalpten çıkan en büyük atardamar olup, oksijen açısından zengin kanı sol karıncıktan alarak vücuda dağıtan ana damardır. Bu görev, organların ve dokuların ihtiyaç duyduğu oksijeni ve besin maddelerini sağlamada hayati öneme sahiptir. Aort kapak darlığı, bu kapağın daralması sonucu kan akışını kısıtlayarak kalbin kan pompalamak için daha fazla çalışmasına neden olur. Aort Kapak Darlığı Belirtileri Nelerdir? Aort kapak darlığı, genellikle belirti vermeden ilerleyebilir; ancak daralma şiddetlendikçe çeşitli semptomlar ortaya çıkar. Bu belirtiler arasında göğüs ağrısı veya sıkışması, fiziksel aktivite sırasında nefes darlığı, çabuk yorulma, kalp çarpıntısı, baş dönmesi veya bayılma ve ayak bileklerinde şişlik yer alır. Bu semptomlar, daralmış kapağın kalbin kan pompalama yeteneğini sınırlaması ve vücudun ihtiyaç duyduğu kan akışını karşılayamaması sonucunda ortaya çıkar. Şiddetli durumlarda bu belirtiler, ciddi sorunların habercisi olabilir ve derhal tıbbi müdahale gerektirir. Aort Kapak Darlığı Neye Yol Açar? Aort kapak darlığı, tedavi edilmediğinde ciddi sağlık sorunlarına yol açabilir. Daralmış kapak nedeniyle kalp, vücuda yeterli kanı pompalamak için daha fazla çalışır, bu da zamanla kalp kasında kalınlaşma (sol ventrikül hipertrofisi) vekalp yetmezliğigelişimine neden olabilir. Ayrıca, darlık kan akışını kısıtladığı için organ ve dokulara yeterli oksijen taşınamaz, bu da baş dönmesi, bayılma ve egzersiz intoleransı gibi sorunlara yol açar. İlerlemiş vakalarda, ciddi ritim bozuklukları (aritmi), akciğer ödemi ve ani kalp durması riski artar. Bu nedenle, erken tanı ve tedavi, komplikasyonların önlenmesi için kritik öneme sahiptir. Aort Kapak Darlığı Neden Olur? Aort kapak darlığı, çeşitli nedenlerle ortaya çıkabilen bir kalp rahatsızlığıdır. En yaygın nedenlerden biri, ileri yaşta aort kapağındakalsiyum birikmesisonucu oluşan sertleşme ve daralmadır. Doğumsal kalp kusurları, özellikle iki yaprakçıklı (biküspit) aort kapağı ile doğan bireylerde, bu duruma yatkınlık yaratabilir. Ayrıca, tedavi edilmemiş boğaz enfeksiyonlarının neden olduğu romatizmal ateş, aort kapağında skar oluşumuna yol açarak darlığa neden olabilir. Bu faktörler, aort kapağının esnekliğini kaybetmesine ve kan akışını kısıtlamasına neden olarak kalbin yükünü artırır. Aort kapak darlığının başlıca nedenleri şunlardır: - İleri yaşta aort kapağında kalsiyum birikimi sonucu sertleşme ve daralma oluşması. - Doğumsal kalp kusurları, özellikle iki yaprakçıklı (biküspit) aort kapağı ile doğum. - Tedavi edilmemiş boğaz enfeksiyonlarının neden olduğu romatizmal ateşin, aort kapağında skar oluşumuna yol açması. - Kapağın esnekliğini kaybetmesine neden olan dejeneratif hastalıklar. - Geçirilmiş aort kapak enfeksiyonları (endokardit). - Nadiren, radyasyona maruz kalma gibi çevresel faktörler. Aort Kapak Darlığı Tanısı ve Uygulanan Testler Aort kapak darlığı tanısı, genellikle bir sağlık muayenesi sırasında kalpte üfürüm duyulmasıyla şüphelenilir ve tanıyı kesinleştirmek için çeşitli testler uygulanır. Ekokardiyogram, kalbin yapısını ve kan akışını inceleyerek darlığın varlığını ve derecesini belirlemede temel yöntemdir. Elektrokardiyogram (EKG), kalpteki elektriksel aktiviteleri ölçerek anormallikleri tespit eder. Göğüs röntgeni, kalp büyümesi veya kapakta kalsiyum birikimini gösterebilir. Kardiyak kateterizasyon ise kapak fonksiyonunu değerlendirip kalpteki basınçları ölçmek için kullanılır. Bu testler, hem tanıyı doğrulamak hem de tedavi planını oluşturmak için kritik öneme sahiptir. Aort Kapak Darlığı Tedavisi ve Uygulanan Yöntemler Aort kapak darlığının tedavisi, hastalığın ciddiyetine ve belirtilerin varlığına bağlı olarak planlanır. Hafif vakalarda, düzenli kontrol ve ekokardiyogram ile hastalığın ilerlemesi izlenir. İlaç tedavisi, darlığı doğrudan tedavi etmese de, yüksek tansiyon gibi eşlik eden durumları yönetmek veya semptomları hafifletmek için kullanılabilir. Şiddetli vakalarda ise cerrahi müdahale gereklidir. Açık cerrahiyle aort kapağı değişimi (SAVR) veya daha az invaziv bir yöntem olan transkateter aort kapak değişimi (TAVR), sık kullanılan tedavi yöntemleridir. Erken müdahale, kalp yetmezliği ve diğer sorunların önlenmesi açısından hayati öneme sahiptir. Aort kapak darlığı ameliyatı ise, genellikle şiddetli vakalarda ve semptomların belirgin olduğu durumlarda uygulanır. Cerrahi seçenekler arasında, açık cerrahiyle aort kapağının yapay veya biyolojik bir kapakla değiştirilmesi (SAVR) ve daha az invaziv bir yöntem olan transkateter aort kapak değişimi (TAVR) yer alır. SAVR, genellikle genç ve genel sağlık durumu iyi olan hastalar için tercih edilirken TAVR daha yüksek riskli, yaşlı veya açık cerrahiye uygun olmayan hastalarda kullanılır. Ameliyat, kan akışını iyileştirerek semptomları hafifletir ve yaşam kalitesini artırırken, ciddi komplikasyonların önlenmesinde de önemli bir rol oynar.
medical-article
Aort Kapak Darlığı Nedir? Belirtileri ve Tedavi Yöntemleri
- Anüs Nedir? - Anüs Hastalıkları Nelerdir? - Anüs Hastalıkları Belirtileri - Anüs Hastalıklarının Tedavi Yöntemleri Anüs Nedir? Anüs, sindirim sisteminin son kısmında bulunan ve dışkının vücuttan atılmasını sağlayan açıklıktır. Sindirim sürecinin son durağı olan bu yapı, önemli bir anatomik ve işlevsel role sahiptir. Anüsün anatomisi, birkaç katmandan oluşur. İlk olarak, anüs kaslarla çevrili bir yapıdır ve bu kaslar dışkılamayı kontrol eder. İç ve dış olmak üzere iki tipsfinkter kasıvardır. İç sfinkter istemsiz olarak çalışır ve anüsün sürekli kapalı kalmasını sağlar, böylece dışkı veya gazın istem dışı çıkışı engellenir. Dış sfinkter ise bilinçli olarak kontrol edilebilir, yani kişi tuvalete gitme ihtiyacını hissettiğinde bu kası kullanarak dışkılamayı gerçekleştirir. Anüsün iç kısmı, mukoza adı verilen bir zarla kaplıdır ve bu zar, dışkının vücuttan kolayca geçmesine yardımcı olur. Anüsün fonksiyonları sindirim sürecinin son aşaması olan defekasyonla ilgilidir. Anüs, vücuttan atılması gereken maddelerin kontrolünü sağlar. İç ve dış sfinkter kaslarının koordinasyonu sayesinde dışkı kontrolü sağlanır ve kişi uygun bir zamanda dışkıyı dışarı atabilir. Ayrıca, anüs gazın atılmasında da rol oynar. Bu süreçler hem istemli hem de istemsiz sinir sistemi tarafından kontrol edilir. Anüsün sağlıklı işleyişi, sindirim sisteminin genel sağlığı için hayati öneme sahiptir. Anüs Hastalıkları Nelerdir? Anüs hastalıkları, anüs ve rektum bölgesini etkileyen çeşitli rahatsızlıkları kapsar. Bu hastalıklar genellikle dışkılama zorlukları, kanama ve ağrı gibi belirtilerle kendini gösterir. Yaygın anüs hastalıkları arasında hemoroid, anal fissür, anal fistül ve anal apse yer alır. Hemoroid, anüs çevresindeki damarların şişmesi sonucu oluşurken makat çatlağı olarak da bilinen anal fissür ise anüs kenarında meydana gelen yırtık olarak tanımlanır. Anal fistül, anüs çevresinde bir kanal oluşması durumu olup, enfeksiyonlara bağlı gelişebilir. Anal apse, anüs bölgesinde biriken irin nedeniyle ortaya çıkar ve cerrahi müdahale gerektirebilir. Yaygın anüs hastalıkları arasında şunlar yer alır: - Hemoroid (Basur) - Anal Fissür (Makatta Çatlak) - Anal Fistül - Anal Apse - Rektal Prolapsus - Kondilom (Genital Siğil) - Anal Kanseri - Pruritus Ani (Anal Kaşıntı) - Anorektal Enfeksiyonlar - Anismus (Dışkılama Güçlüğü) Hemoroid Hemoroid, anüs ve rektum bölgesindeki damarların genişlemesi sonucu oluşur. İç ve dış hemoroid olarak ikiye ayrılır. İç hemoroidler genellikle ağrısızdır ve rektumun içinde bulunur, dış hemoroidler ise anüs çevresinde oluşur ve daha fazla ağrıya neden olabilir. Hemoroid, uzun süreli kabızlık, aşırı ıkınma veya hamilelik gibi durumlarla tetiklenebilir. Anal Fissür Anal fissür, anüsün iç kısmındaki mukozanın yırtılmasıyla meydana gelir. Bu yırtık, dışkılama sırasında şiddetli ağrı ve kanamaya yol açar. Kabızlık, sert dışkılama ve anüsün zorlanması fissürlerin en yaygın nedenleridir. Tedavi edilmediğinde, kronik hale gelip iyileşmesi daha zor olabilir. Anal Fistül Anal fistül, anüs çevresindeki cilt ile anüs içi arasında anormal bir tünel oluşmasıdır. Genellikle bir enfeksiyonun sonucunda gelişir ve sürekli akıntı, ağrı ve tahrişe neden olabilir. Anal fistül tedavi edilmezse enfeksiyon yayılabilir ve daha ciddi sağlık sorunlarına yol açabilir. Anorektal Apse Anorektal apse, anüs ve rektum çevresindeki dokularda oluşan enfeksiyon sonucu iltihap dolu bir şişliktir. Bu şişlik, şiddetli ağrı, ateş ve rahatsızlık yaratabilir. Apse genellikle bir cerrahi müdahale ile boşaltılmayı gerektirir. Tedavi edilmezse, apse anal fistüle dönüşebilir. Anüs Kanseri Anüs kanseri, anüs bölgesindeki hücrelerin kontrolsüz bir şekilde büyümesiyle oluşur. Genellikle erken evrelerde belirti vermeyen bu hastalık ilerledikçe anüste kanama, ağrı, kaşıntı ve kitle hissi gibi belirtiler gösterebilir. Anüs kanseri, diğer kanser türlerinde olduğu gibi erken teşhis ve tedavi ile kontrol altına alınabilir. Tedavi seçenekleri arasında cerrahi, radyoterapi ve kemoterapi bulunur. Anüs Hastalıkları Belirtileri Anüs hastalıkları, gastrointestinal sistemin son bölümü olan anüs çevresinde gelişen rahatsızlıkları kapsar ve genellikle ciddi belirtilerle seyreder. Bu belirtiler arasında anal bölgedeki ağrı, kaşıntı (pruritus ani), kanama (hematokezya) ve şişlik gibi fiziksel rahatsızlıklar ön plandadır. Ayrıca, dışkılama alışkanlıklarında değişiklikler, kabızlık (konstipasyon) veya ishal (diyare) gibi belirtiler de anüs hastalıklarının habercisi olabilir. Cilt tahrişi ve perianal bölgede ortaya çıkan kitleler de hastalıkların yaygın semptomları arasında yer alır. Anüs hastalıklarında görülen yaygın belirtiler şunlardır: - Ağrı - Kaşıntı - Kanama - Şişlik - Akıntı - Yanma hissi - Kabızlık - İshal - Cilt tahrişi - Kabarıklık veya kitle Ağrı Ağrı, anüs hastalıklarının en yaygın belirtilerinden biridir. Özellikle dışkılama sırasında ya da sonrasında yoğun olarak hissedilen bu ağrı, hemoroid, anal fissür ve anorektal apse gibi durumlarda ortaya çıkabilir. Anal fissürler genellikle keskin ve şiddetli bir ağrıya neden olurken, apse ya da fistül daha derin ve sürekli bir ağrı yaratabilir. Kanama Kanama, anüs hastalıklarında sık görülen bir belirtidir. Genellikle dışkılama sırasında ya da sonrasında fark edilen parlak kırmızı kan, hemoroid ya da anal fissür belirtisi olabilir. Kanama yoğunluğu hastalığın ciddiyetine göre değişiklik gösterebilir, ancak sürekli ya da aşırı kanama varsa tıbbi müdahale gereklidir. Şişlik Şişlik, anüs çevresinde ya da içinde hissedilen bir kitle ya da şişlik, genellikle hemoroid ya da anorektal apse nedeniyle ortaya çıkar. Hemoroid durumunda, dış hemoroidler özellikle anüs dışında fark edilebilen şişliklere neden olabilir. Apse ise iltihap dolu bir şişlik olarak kendini gösterir ve tedavi edilmediğinde daha ciddi sağlık sorunlarına yol açabilir. Kaşıntı Kaşıntı, anüs hastalıklarının başka bir yaygın belirtisidir ve bu durum özellikle hemoroid ve bazı enfeksiyonlar ile ilişkilidir. Anüs çevresindeki kaşıntı genellikle bölgedeki tahriş ya da nemlenme nedeniyle ortaya çıkar. Sürekli kaşıma, cildi daha fazla tahriş ederek enfeksiyon riskini artırabilir ve durumu kötüleştirebilir. Anüs Hastalıklarının Tedavi Yöntemleri Anüs hastalıklarının tedavi yöntemleri, hastalığın türüne ve şiddetine bağlı olarak değişiklik gösterir. Hemoroid tedavisinde genellikle yaşam tarzı değişiklikleri, yüksek lifli diyet ve sıcak oturma banyoları önerilirken, ileri evrelerde skleroterapi, bant ligasyonu ya da hemoroidektomi gibi cerrahi yöntemlere başvurulabilir. Anal fissür tedavisinde, kas gevşeticiler ve topikal anestezikler gibi ilaçlarla birlikte, dışkıyı yumuşatan diyetler uygulanır. Kronik vakalarda lateral internal sfinkterotomi gibi cerrahi müdahaleler gerekebilir. Anal fistül ve anal apseler genellikle cerrahi müdahale gerektirir. Fistülotomi, seton yerleştirme ya da lazer tedavisi gibi yöntemler kullanılarak fistüller tedavi edilirken, apselerde drenaj işlemi ile iltihap boşaltılır. Tedavinin başarılı olabilmesi için, hastanın belirtileri erken fark etmesi ve doktor kontrolünde uygun tedavi planını takip etmesi önemlidir. Anüs hastalıkları, şu yöntemlerle tedavi edilir: - Cerrahi Yöntemler - İlaç tedavisi - Kriyoterapi (Dondurma Tedavisi) - Lazer tedavisi - Antibiyotik tedavisi - Yaşam tarzı ve diyet değişiklikleri - Kas gevşetici kremler - Biyo-feedback terapisi - Apse drenajı - Radyoterapi ve kemoterapi Cerrahi Yöntemler Cerrahi yöntemler, anüs hastalıklarının daha ileri evrelerinde ya da ilaç ve diğer tedavi seçeneklerinin yeterli olmadığı durumlarda tercih edilir. Hemoroid ameliyatı (hemoroidektomi), büyük ve ağrılı hemoroidlerin çıkarılması için yaygın olarak kullanılan bir yöntemdir. Anal fissürler içinse sfinkterotomi adı verilen bir cerrahi işlemle, anüs çevresindeki kaslar gevşetilerek fissürün iyileşmesi sağlanabilir. Anal fistüller ve anorektal apseler genellikle cerrahi müdahale gerektirir, çünkü fistüller ve apseler enfeksiyonu yayabilir ve ciddi sağlık problemlerine yol açabilir. Cerrahi yöntemler, genellikle hızlı ve etkili sonuçlar sunar, ancak her zaman iyileşme sürecini gerektirir. İlaç Tedavisi İlaç tedavisi, daha hafif vakalarda ya da cerrahi olmayan durumlarda kullanılır. Hemoroid tedavisinde ağrı ve iltihabı hafifletmek için topikal kremler, fitiller ve antiinflamatuvar ilaçlar yaygın olarak kullanılır. Anal fissürler için ise mukoza dokusunun iyileşmesini hızlandıran ve kasları gevşeten kremler önerilir. Enfeksiyon durumlarında antibiyotik tedavisi uygulanabilir. Özellikle erken evre anüs hastalıklarında ilaç tedavisi semptomları hafifletmeye ve hastalığın ilerlemesini önlemeye yardımcı olabilir. Diyet ve Yaşam Tarzı Değişiklikleri Diyet ve yaşam tarzı değişiklikleri, anüs hastalıklarının tedavisinde ve önlenmesinde önemli bir rol oynar. Lif açısından zengin bir diyet, kabızlığı önlemeye yardımcı olur ve dışkıyı yumuşatarak hemoroid ve anal fissür gibi hastalıkların riskini azaltır. Bol su içmek ve düzenli fiziksel aktivite yapmak, sindirim sisteminin düzgün çalışmasına katkıda bulunur. Ayrıca, uzun süre oturmaktan kaçınmak, dışkılama sırasında aşırı zorlanmamak ve tuvalet alışkanlıklarını düzenli hale getirmek de önemlidir. Bu yaşam tarzı değişiklikleri, anüs hastalıklarının semptomlarını hafifletebilir ve tekrarlama riskini azaltabilir.
medical-article
Anüs Nedir? Hastalıkları, Belirtileri, Tedavileri
Arrest,kalbin ani bir şekilde durması ile gelişen ve zamanında müdahale edilmediği takdirde hayati tehlike yaratan bir durumdur. Bu esnada vücuda kan gitmediğinden dolayı bilinç kaybı yaşanır ve kişi yere yığılır. Nefes alıp vermeme, nabzın hissedilememesi gibi belirtiler görülür. Böyle bir durumda hızlı davranmak ve atılacak doğru adımları bilmek hayati öneme sahiptir. Bu şekilde kişinin yaşam şansı yükselebilir. - Arrest (Kardiyak Arrest) Nedir? - Arrest Belirtileri Nelerdir? - Arrest Nedenleri Nelerdir? - Arrest Durumunda Acil Müdahale Nasıl Olmalıdır? - Arrest Tanısı Nasıl Konulur? - Arrest Sonrası Tedavi Süreci - Arrest Önlenebilir mi? - Arrest İle İlgili Sıkça Sorulan Sorular (SSS) Arrest (Kardiyak Arrest) Nedir? Kardiyak arrest, kalbin işlevini aniden durdurduğu ciddi bir durumdur ve müdahale edilmediği takdirde geri dönüşü zor sonuçlar doğurur. Böyle bir durumda kişi bilincini yitirir, soluk almaz ve kalp atışı hissedilmez. Müdahale için hemen harekete geçmek oldukça önemlidir. Arrest Nedir ve Kalp Krizinden Farkı Nedir? Arrest, kalp durması biçiminde kendini gösterir ve yaşamla ölüm arasındaki ince çizgide yer alır.Kalp kriziise kalp kasına giden kan akışının kesilmesi ile başlar.Kalp krizi ile arrest farkı,sebep ve sonuç açısından değerlendirilebilir. Kalp krizi (myokard enfarktüsü), kalp kasının yeterince oksijen alamaması sonucu bir bölümünde hasar oluşması durumudur. Bu genellikle koroner arterlerin tıkanması veya daralması nedeniyle meydana gelir. Arrest ise kalbin tamamen durması anlamına gelir. Arrest ve Ani Ölüm İlişkisi Arrest esnasında kalbin durması ile beraber beyne ve diğer hayati organlara kan gitmez. Bu durum, kısa sürede ani ölüm riskini artırır. Böyle bir olayda geçen her saniye büyük önem taşıdığı için müdahale sürecini iyi bilmeniz gerekir. Arrest Belirtileri Nelerdir? Kalp durması belirtileriarasında bilinç kaybı, nefesin durması ve nabzın hissedilmemesi yer alır. Kişi yere yığılır, çevre ile bağlantısı kopar. Böyle bir durumla karşı karşıya kaldığınızda zaman kaybetmeden müdahale etmeniz gerekir. Ani Bilinç Kaybı ve Bayılma Ani kalp durması olarak da bilinen arrest, acil bir durumdur ve hemen müdahale gerektirir. Kişi bu durumda bilincini kaybederek bayılabilir. Arrest vakalarında hayati tehlike söz konusu olduğu için zaman çok kıymetlidir. Solunum Durması veya Güçlüğü Arrest durumu, solunum sistemini devre dışı bırakabilir. Solunum durması veya güçlüğü yaşandığında kişi nefes almakta güçlük çeker, göğsü hareket etmez ya da düzensiz biçimde inip kalkar. Nefes alıp verme yavaşlar, hırıltı duyulabilir veya tamamen kesilir. Nabız Alınamaması ve Kalp Atımının Durması Nabız alınamaması veani kalp durması, dolaşımın aniden kesildiğini gösterir. Arrest durumunda kan akışı kesilir, nabız alınamaz ve kalp atışı durur. Kişiyi hayata döndürmek için acil müdahale önemlidir. Arrest Nedenleri Nelerdir? Kalbin durmasına yol açan farklı durumlararrest nedenleriarasında yer alır. Kalp ritmi bozuklukları vedamar tıkanıklığıgibi sorunlar bu rahatsızlığın gelişmesine sebep olan başlıca etkenlerdir. Arrestin nedenleri arasında şunlar gösterilebilir: - Koroner arer hastalığıt - Kalp ritmi bozuklukları (aritmiler) - Kalp yetmezliği - Travma ve elektrolit dengesizliği Bu durumları kontrol altına almak, arrest gelişiminin önüne geçmek açısından oldukça önemlidir. Koroner Arter Hastalığı Koroner arter hastalığı,kalbe kan taşıyan damarların daralması ile ortaya çıkar. Kan akışı yavaşlar ve kalp kası yeterince oksijen alamaz. Bu durum göğüs ağrısı, nefes darlığı gibi belirtilerle kendini gösterebilir. Kalp Ritmi Bozuklukları (Aritmiler) Kalp ritim bozuklukları, kalbin atış düzeninde aksamalardır. Bu durum kalp hızını ya çok artırır ya da yavaşlatır. Düzensiz kalp atışıhalsizlik, çarpıntı gibi şikayetlere yol açar ve dikkat edilmesi gerekir. Kalp Yetmezliği Kalp yetmezliği,kalbin vücuda yeterince kan pompalayamaması durumudur. Bu yaşandığında halsizlik ve vücutta şişliklerin gözlemlenmesi mümkündür. Kalp yetmezliği, yaşam kalitesini etkiler ve tedavi ile kontrol altına alınması gerekir. Travma ve Elektrolit Dengesizliği Travma, vücuttaki elektrolit dengesini etkiler. Bu durum kalp ritmini ve kas hareketlerini bozabilir. Elektrolit seviyelerindeki değişiklikler sağlık sorunlarına yol açar ve düzenli bir şekilde kontrol edilmesi gerekir. Arrest Durumunda Acil Müdahale Nasıl Olmalıdır? Arrest acil müdahalegerektiğinde, nabız ve solunum hemen kontrol edilir. Kalp masajı başlatılır ve yardım çağrılır. Sakin kalmak ve hızlı hareket etmek bu bağlamda oldukça büyük öneme sahiptir. Kardiyopulmoner Resüsitasyon (CPR) Nasıl Yapılır? Kardiyopulmoner resüsitasyon (CPR)kalp durduğunda yapılır. Bu uygulama esnasında göğüs kafesine ritmik baskı uygulanır, solunum kontrol edilir. İşlem, kalbe ve beyne oksijen gitmesini sağlar. Otomatik Eksternal Defibrilatör (OED) Kullanımı Otomatik eksternal defibrilatör, kalp ritmi bozukluklarında kullanılır. Cihaz, vücuda yapışan pedlerle çalışır ve elektrik şoku gönderir. Bu sayede kalbin normal ritmi yakalanmaya çalışılır ve hayat kurtarılır. Acil Serviste Uygulanan İleri Yaşam Desteği (ALS) Acil serviste uygulanan ileri yaşam desteği (ALS), hastanın solunum ve dolaşım fonksiyonlarını destekler. Solunum yolu açıklığı sağlanır, ilaç tedavisi verilir ve gerekirse cihazlarla müdahale yapılır. Arrest Tanısı Nasıl Konulur? Arrest tanısı koyarken hastanın bilinci kapalıysa ve nefes almadığı fark edilirse hızlıca nabız kontrol edilir. Nabız alınmazsa acil müdahale başlatılır ve durum netleştirilir. Elektrokardiyogram (EKG) Kullanımı Arrest tanısında öncelikle kalbin elektriksel aktivitelerini kaydetmek içinelektrokardiyografi (EKG)kullanılır. Bu yöntemle ritim bozuklukları ve kalp sorunları saptanır. İşlem hızlıdır ve ağrı hissettirmez. Kan Testleri ve Diğer Tanı Araçları Kan testleri ve farklı tanı araçları, vücuttaki değişiklikleri gün yüzüne çıkarır. İncelemeler hassasiyet içinde yapılırken hastanın durumu detaylı şekilde değerlendirilir. Acil durumlarda CPR (kardiyopulmoner resüsitasyon) bilgisi önem kazanır. Arrest Sonrası Tedavi Süreci Arrest sonrası tedavi süreci hastanın genel durumu bağlamında şekillenir. Bu süreçte organ fonksiyonları takip edilir ve destek tedaviler uygulanır. Hastanın hızla toparlanması içinarrest tedavisititizlikle yürütülür. İlaç Tedavisi ve Ritim Kontrolü İlaç tedavisi, kalp ritmini düzenlemek adına hızla uygulanır. Doktorlar nabız ve elektriksel aktiviteyi izler, ilaç dozlarını ayarlar. Bu süreçte acil müdahale protokolü dikkatle takip edilir ve gerekirse değiştirilebilir. Cerrahi Tedavi Seçenekleri Kalp durması durumunda cerrahi müdahaleler, tıkanmış damarların açılması veya kalp kapakçığı onarımı gibi işlemlerle gerçekleşir. Bu tedaviler hastanın genel durumuna göre planlanır ve uygulanır. Uzun Vadeli Kalp Sağlığı Yönetimi Kalp sağlığını korumak adına dengeli beslenme ve düzenli egzersiz şarttır. Stres yönetimi ve düzenli kontrollerle riskler takip edilir. Arrest Önlenebilir mi? Kalp durması riskini azaltmak adına yaşam alışkanlıkları değiştirilir. Düzenli muayene ve kontrol şarttır. Sigara içmemek, dengeli beslenmek ve hareketli bir yaşam tarzı benimsemek arrest oluşumunu önlemek için önemlidir. Arresti önlemek adına genel açıdan şu adımlara dikkat edilebilir: - Risk faktörlerinin kontrolü - Yaşam tarzı değişiklikleri ve koruyucu önlemler Risk Faktörlerinin Kontrolü Kan basıncını düzenli bir şekilde kontrol etmeniz vekolesterolseviyesine dikkat etmeniz gerekir. Bununla beraber stresi yönetmeyi, sağlıklı beslenme ve hareketi alışkanlık haline getirmeniz oldukça önemlidir. Yaşam Tarzı Değişiklikleri ve Koruyucu Önlemler Kalbinizi korumak isterseniz beslenmenize özen gösterebilir, sigarayı bırakabilir ve düzenli hareket edebilirsiniz. Bu değişiklikler uzun vadede vücudunuzu yormamanızı desteklerken hayat kalitesini yükseltir. Arrest İle İlgili Sıkça Sorulan Sorular (SSS) Arrest ile kalp krizi arasındaki fark nedir? Kalp krizi damar tıkanıklığı ile ortaya çıkar ve kişi genelde bilincini kaybetmez. Arrestte ise kalp durur, müdahale edilmediği takdirde bilinç kapanır. Kardiyak arrest geçiren bir kişiye ilk müdahale nasıl yapılır? Kişi yere yığılırsa önce nefesini ve tepkisini kontrol etmeniz gerekir. Bu sırada zaman kaybetmeden sağlık ekiplerini aramanız hayati önem taşır. Kardiyak arrest sonrası hayatta kalma oranı nedir? Kardiyak arrest geçiren biri için ilk dakikalar belirleyici olur. Zamanında müdahale edilirse kişinin yaşama şansı artar. Bu bakımdan soğukkanlı kalmank ve hızlı davranmak önemlidir. Arrest belirtileri önceden anlaşılabilir mi? Arrest belirtileri bazen önceden fark edilir. Kalp çarpıntısı, nefes darlığı veya bayılma gibi işaretlere dikkat etmek gerekebilir. Bu durumlarda hızlı davranmak hayat kurtarabilir. Kardiyak arrest sonrası normal yaşama dönmek mümkün mü? Kardiyak arrest sonrası normal yaşama dönmek, genel sağlık durumu ve yapılan müdahaleye bağlı olarak değişir. Bazı kişiler eski yaşantılarına dönebilir, bazıları içinse uzun süre bakım gerekebilir. Ani kalp durması ile bayılma arasındaki fark nedir? Kalp durması kalbin aniden çalışmayı bırakmasıdır ve hayati tehlike yaratır. Bayılma ise kısa süreli bilinç kaybıdır ve genelde kalp durmasından farklı nedenlerden kaynaklanır. Arrest riskini artıran faktörler nelerdir? Yaşam tarzı, bazı hastalıklar ve genetik durumlar kalp durması riskini artırır. Stres, düzensiz beslenme ve hareket azlığı da etkenler arasında yer alır. Arrest sonrası kalıcı hasar riski nedir? Kalp durması sonrası beyin ve diğer organlarda hasar kalabilir. Müdahale ne kadar hızlı olursa kalıcı hasar riski de o kadar azalır. Kardiyak arrest geçiren kişilerde tekrar riski var mıdır? Kardiyak arrest yaşayan kişilerin tekrarlama riski taşıması normaldir. Yaşam tarzı ve tedavi süreçleri, bu durumda önemli bir değişkendir. Arrest durumunda CPR bilmek neden önemlidir? Arrest durumunda CPR bilmek, hayat kurtarmaya yardımcı olur. Kalp durduğunda kan dolaşımını sağlamak adına acil müdahale gerekebilir. Böylece kişi hayata dönebilir.
medical-article
Arrest Nedir? Belirtileri, Nedenleri ve Acil Müdahale
- ASO Nedir? - ASO Testi Nedir ve Neden Yapılır? - ASO Testi Nasıl Yapılır? - ASO Test Sonuçları Nasıl Değerlendirilir? - ASO Testi İle İlgili Sıkça Sorulan Sorular ASO Nedir? ASO, Antistreptolysin O'nun kısaltmasıdır. Antistreptolysin O, grup A streptokok bakterileri tarafından üretilen streptolysin O adlı toksine karşı vücudun bağışıklık sistemi tarafından üretilen birantikordur. Bu antikorlar, streptokok enfeksiyonları sırasında ve sonrasında vücutta bulunur. Streptolysin O, streptokok bakterilerinin hücre duvarlarını parçalayarak enfeksiyonun yayılmasına yardımcı olan bir toksindir ve bağışıklık sistemi bu toksine karşı antikor üreterek yanıt verir. ASO Testi Nedir ve Neden Yapılır? Titer testi olarak da bilinen ASO testi bir kan testi olarak yapılır ve grup A streptokok bakterilerinin (GAS) ürettiği streptolysin O adı verilen bir toksine karşı vücudun ürettiği antikorları ölçer. Bu toksin, streptokok enfeksiyonları sırasında vücutta üretilir ve bağışıklık sistemi, bu toksine karşı antikorlar üreterek yanıt verir. ASO testi, bu antikorların varlığını ve seviyesini belirleyerek, yakın geçmişte bir streptokok enfeksiyonu geçirip geçirmediğinizi tespit etmeye yardımcı olur. ASO testi, genellikle grup A streptokok bakterilerinin neden olduğu enfeksiyonlar sonrasında ortaya çıkabilecek sağlık problemlerini gösteren hastalarda kullanılır. Bu hastalıklar arasında romatizmal ateş, glomerülonefrit (böbrek iltihabı), bakteriyel endokardit (kalbin iç yüzeyinin enfeksiyonu) ve kızıl hastalığı yer alır. Romatizmal ateş, kalp, eklem ve cilt gibi çeşitli organları etkileyen ciddi bir bağışıklık yanıtıdır ve genellikle tedavi edilmemiş veya yetersiz tedavi edilmiş streptokok enfeksiyonlarından sonra gelişir. Glomerülonefrit ise böbreklerdeki küçük filtreleri etkileyen bir hastalıktır ve böbreklerin atık ve sıvıyı vücuttan uzaklaştırma yeteneğini bozabilir. ASO testi, özellikle semptomsuz geçirilen veya yeterince tedavi edilmemiş streptokok enfeksiyonlarını tespit etmek için kullanılır. Bu test, enfeksiyon sonrası hastalık belirtilerini gösteren hastalarda tanı koymaya yardımcı olur ve enfeksiyonun ne zaman geçirildiğine dair bilgi sağlar. ASO antikor seviyeleri, enfeksiyondan yaklaşık bir hafta sonra artmaya başlar ve birkaç hafta boyunca yüksek kalabilir. Seviyeler, enfeksiyondan aylar sonra bile tespit edilebilir. Testin yapılabilmesi için genellikle hastadan kan örneği alınır. Kan örneği, laboratuvarda analiz edilerek ASO antikorlarının varlığı ve seviyesi belirlenir. Test sonucunda antikor seviyeleri yüksekse, bu durum yakın zamanda geçirilmiş bir streptokok enfeksiyonunu işaret edebilir. Test sonuçları genellikle laboratuvardan laboratuvara farklılık gösterebilir ve doktorunuz sonuçların ne anlama geldiği konusunda size detaylı bilgi verecektir. ASO testi, strep boğazı gibi akut streptokok enfeksiyonlarını teşhis etmek için kullanılmaz çünkü antikor seviyeleri enfeksiyonun başlangıcında henüz yüksek değildir. Bunun yerine, enfeksiyon sonrası durumların değerlendirilmesi ve tanısı için kullanılır. Doktorlar, ASO testine ek olarak diğer antikor testlerini ve kültürleri de kullanarak kapsamlı bir değerlendirme yapabilirler. ASO Testi Nasıl Yapılır? ASO testi yapılmadan önce bazı hazırlıklar yapmanız gerekebilir. Doktorunuz, testten yaklaşık 6 saat önce herhangi bir şey yememenizi isteyebilir. Ayrıca, kullandığınız ilaçları doktorunuza bildirmeniz gerekir çünkü bazı ilaçlar ASO antikor seviyelerini etkileyebilir. Özellikle kortikosteroidler ve bazıantibiyotikler bu duruma örnek olarak verilebilir. Doktorunuz, bu ilaçları geçici olarak bırakmanızı önerebilir. Testin yapılabilmesi içinkan örneğialınması gereklidir. Bu işlem genellikle kolunuzdaki bir damardan yapılır. Bir hemşire veya laboratuvar teknisyeni bu işlemi gerçekleştirir. Kan örneği almadan önce hemşire, kanın daha kolay alınabilmesi için kolunuza bir turnike bağlar. Bu, damarlarınızın belirginleşmesine yardımcı olur. Daha sonra, kan alınacak bölgeyi temizlemek için antiseptik bir solüsyon kullanır. Kan örneği, ince bir iğne ile damardan alınır. İğne damara girerken hafif bir acı veya batma hissi yaşayabilirsiniz. Kan, bir tüpe alınır ve bu tüp daha sonra laboratuvara gönderilir. Kan alma işlemi genellikle birkaç dakika sürer. Kan örneği alındıktan sonra, iğnenin girdiği bölgeye küçük bir pamuk veya bandaj konulur. Kanama durana kadar bu bölgeye hafifçe baskı uygulamanız istenebilir. İğne yeri bazen hafifçe ağrıyabilir veya morluk oluşabilir, ancak bu durum genellikle kısa sürede geçer. ASO testi, sonuçlarınızın analiz edilmesi için laboratuvara gönderilir. Doktorunuz, test sonuçlarını sizinle paylaşacak ve eğer gerekiyorsa, tedavi planınızı buna göre düzenleyecektir. Test sonucunda ASO antikor seviyeleriniz yüksek çıkarsa, bu durum yakın zamanda geçirilmiş bir streptokok enfeksiyonunu gösterebilir ve doktorunuz, bu enfeksiyonun neden olabileceği olası sağlık problemlerini değerlendirecektir. ASO Test Sonuçları Nasıl Değerlendirilir? ASO testi sonuçları, kandaki antistreptolysin O (ASO) antikor seviyelerini ölçerek yakın zamanda geçirilmiş bir streptokok enfeksiyonunu belirlemeye yardımcı olur. Test sonuçlarının değerlendirilmesi, doktorunuzun enfeksiyon geçmişinizi ve olası sağlık problemlerini anlamasına yardımcı olabilir. ASO Yüksekliği Eğer ASO antikor seviyeniz yüksekse, bu durum yakın zamanda geçirilmiş bir streptokok enfeksiyonunu işaret edebilir. Yüksek ASO değerleri, streptokok enfeksiyonun kaynaklı sağlık problemlerine yol açabilir. Bu durumlar arasında romatizmal ateş, glomerülonefrit (böbrek iltihabı), bakteriyel endokardit (kalbin iç yüzeyinin enfeksiyonu) ve kızıl hastalığı yer alır. Doktorunuz, bu sağlık sorunlarını değerlendirmek için ek testler yapabilir. ASO Düşüklüğü ASO (Antistreptolysin O) düşüklüğü, kanınızda antistreptolysin O antikor seviyelerinin düşük olduğu durumları ifade eder. ASO antikorları, grup A streptokok bakterilerinin (GAS) ürettiği streptolysin O toksinine karşı bağışıklık sisteminizin yanıt olarak ürettiği antikorlardır. ASO testi, bu antikorların seviyesini ölçerek, yakın zamanda bir streptokok enfeksiyonu geçirip geçirmediğinizi belirlemeye yardımcı olur. Genel olarak, normal ASO değerleri yetişkinlerde 200 U/mL’nin (mililitredeki ünite) altında olmalıdır. 5 yaşından küçük çocuklarda ise normal seviye 100 U/mL’nin altında kabul edilir. Bu seviyelerin altındaki ASO değerleri, genellikle "düşük" olarak değerlendirilir. ASO Normal Değerleri Genellikle, ASO testi sonuçları mililitredeki ünite (U/mL) olarak ifade edilir. Normal ASO seviyesi, yetişkinlerde genellikle 200 U/mL’nin altındadır. 5 yaşından küçük çocuklarda ise normal ASO seviyesi 100 U/mL’nin altında olmalıdır. Normal sonuçlar, yakın zamanda bir streptokok enfeksiyonu geçirmediğinizi gösterir. Ancak, doktorunuz enfeksiyon belirtileri devam ediyorsa, sonuçları doğrulamak için 2-4 hafta sonra testi tekrarlayabilir. ASO Testi İle İlgili Sıkça Sorulan Sorular ASO Testi Hangi Durumlarda Yapılır? ASO testi genellikle streptokok bakterilerinin neden olduğu enfeksiyonlar sonrasında ortaya çıkan problemlerin belirtilerini gösteren hastalarda yapılır. Bunlar arasında romatizmal ateş, glomerülonefrit ve streptokokkal endokardit bulunur. ASO Testi Pozitif Çıkarsa Ne Anlama Gelir? ASO testinin pozitif çıkması, yakın zamanda bir streptokok enfeksiyonu geçirildiğini gösterir. Ancak tek başına pozitif bir ASO testi, hastalığın aktif olduğunu göstermez; doktorunuz, diğer klinik bulgular ve test sonuçlarıyla birlikte değerlendirme yapar. ASO Testi Negatif Çıkarsa Ne Anlama Gelir? ASO testinin negatif çıkması, son zamanlarda bir streptokok enfeksiyonu geçirilmediğini veya enfeksiyonun antikor üretimine yol açmadığını gösterir. Ancak, bazı durumlarda enfeksiyon geçirilmiş olsa bile antikor seviyeleri düşük olabilir. ASO Testi Hangi Hastalıkların Tanısında Kullanılır? ASO testi, streptokok enfeksiyonlarına bağlı olarak gelişebilen romatizmal ateş, glomerülonefrit ve streptokokkal endokardit gibi hastalıkların tanısında kullanılır. ASO Testi İçin Aç Olmak Gerekir Mi? ASO testi için genellikle aç olmanıza gerek yoktur. Ancak doktorunuz başka kan testleri de isteyebilir ve bu testler için aç olmanız gerekebilir. Bu nedenle, doktorunuzun talimatlarını takip etmeniz önemlidir. ASO Testi Sonuçları Ne Kadar Sürede Çıkar? ASO testi sonuçları genellikle birkaç gün içinde çıkar. Testin yapıldığı laboratuvarın yoğunluğuna ve kullanılan yönteme bağlı olarak bu süre değişebilir. Yüksek ASO Seviyeleri Tedavi Edilebilir Mi? Yüksek ASO seviyeleri, genellikle streptokok enfeksiyonuna karşı vücudun verdiği doğal bir yanıtı gösterir ve spesifik bir tedavi gerektirmez. Ancak, enfeksiyona bağlı gelişen sağlık sorunları tedavi edilebilir. Doktorunuz, bu durumları yönetmek için uygun tedavi planını belirleyecektir. ASO Testi Tekrarlanmalı Mıdır? ASO testi, streptokok enfeksiyonlarının izlenmesi için belirli aralıklarla tekrarlanabilir. Özellikle enfeksiyon sonrası yeni problemler gelişip gelişmediğini izlemek için doktorunuz testi tekrarlamayı önerebilir. ASO Seviyelerini Etkileyen Faktörler Nelerdir? ASO seviyeleri, streptokok enfeksiyonunun şiddeti ve süresi, bağışıklık sisteminizin yanıtı ve aldığınız ilaçlar gibi çeşitli faktörlerden etkilenebilir. Özellikle antibiyotikler ve immünosupresif ilaçlar ASO seviyelerini etkileyebilir. Çocuklarda ASO Testi Sonuçları Nasıl Değerlendirilir? Çocuklarda ASO seviyeleri, yetişkinlerden farklı değerlendirilebilir. Genellikle çocuklarda normal ASO seviyesi daha düşüktür. Doktorunuz, çocuğunuzun yaşına ve genel sağlık durumuna göre sonuçları değerlendirecektir.
medical-article
ASO Testi Nedir? ASO Değerleri Neyi Gösterir?
Aritmi Nedir? Bazenkalp hastalığıolanlarda bazen de sağlıklı kişilerde ortaya çıkanaritmilerdekalp, farklı şekilde çalışıyor. Hızlı, yavaş ya da duraklayarak sürdürdüğü atışları çarpıntıdan bayılmaya bir dizi belirtiyle kendini belli ediyor. Kalbin farklı çalışma şekline göre geliştirilmiş farklı tedavi yöntemleri bulunuyor. Aritmilerveyaritm bozukluklarıkalp atımlarının düzensiz hale gelmesidir.Ritm bozukluğusırasında kalp çok hızlı atabilir(taşikardi), çok yavaş atabilir (bradikardi) veya düzensiz atabilir. Çoğu aritmi zararsız olmakla birlikte bazıları hayatı tehdit edecek düzeyde ciddi olabilir. Ritim bozukluğusırasında kalp vücuda yeterli kanı gönderemediğinde kişide nefes darlığı, baygınlık, bayılma bazen de ani ölüm meydana gelebilir. Yine de ritm bozuklukları sıklıkla çok iyi tedavi edilebilen hastalıklardır. Taşikardi Nedir? En sık karşılaşılanritim bozukluklarındanbiri de taşikardidir. Taşikardi, kalbin dakikada 100’ün üzerinde atmasına denir. En belirgin özelliklerinden biri çarpıntıdır. Kalbin çok hızlı çalıştığı durumlarda bayılma, tansiyon düşmesi veya nefes darlığı olarak da gözlemlenebilmektedir. Çarpıntı şikayeti olan hastalara MR veya EKG gibi yöntemleri uygulanır. Taşikardi hastalarının çarpıntısı genellikle kısa süreli olur, bu nedenle en yakın sağlık kurumuna gidene kadar kalp atım ritimleri normale dönebilir. Bu tür hastalar için daha ileri tetkiklerle muayene yapılması gerekiyor. Ventriküler Taşikardi Ventriküler taşikardi, kalbin içinde yer alan ventikül odacıklarındaki nabzın hızlı atmasına denir. Ventriküller, kanın tüm vücutta dolaşmasını sağlayan ana pompalardır. Sağlık bir yetişkin kalbi dakikada 60 ila 100 atımdır. Ventriküler taşikardi durumunda ise kalp atım hızı dakikada 200 ila 250 atımı bulabilmektedir, kalbin bu kadar hızlı atması sonucu ventriküllere yeterli seviyede kan dolmaz bu da ciddi sağlık sorunlarına neden olabilir. Supraventriküler Taşikardi Çocukluk çağında en sık görülen taşikardi türlerinden biri deSupraventriküler taşikardidir.Genellikle bebeklik döneminde halsizlik, huzursuzluk ve anne sütü emmeme gibi belirtileriyle kendini gösterebilir. Çocuklarda ise çarpıntı, göğüs ağrısı ve ender olarak görülse de bayılma gibi şikayetleri bulunmaktadır. Supraventriküler taşikardi geçiren çocukların kalp atım hızları normaldir ve çarpıntı gibi anomaliler çok nadir olarak gözlemlenir. Eğer bir çocukta supraventriküler taşikardi tespit edildiyse mutlaka en kısa sürede ilaç tedavisine başlanılmalıdır. Sinüs Taşikardisi Sinüs taşikardisi fiziksel aktivite, travma, stres veya bunun gibi olaylar sonucunda kalp ritminin bozulmadan dakikada 100 ve üzeri atmasına denir. Fiziksel aktivitelere bağlı olarak gelişensinüs taşikardisinormal görülse de mutlaka bir doktora başvurulması gereklidir. Normal Nabız Kaç Olmalı? Normal nabız değerleri kişiden kişiye farklılıklardan dolayı değişiklik gösterse de genel olarak yetişkin bir insanın normal nabız atışı 60 ila 100 aralığında kabul görmektedir. Nabız 50’nin altına düşmediği sürece, düşük nabız hızı kişilerin daha sağlıklı olduğuna işaret etmektedir. Spor Sonrasında Nabız Spor yapan kişilerin dinlenme esnasında genellikle nabızları 50 veya biraz altında gözlemlenebilir. Dinlenme esnasında nabız ne kadar düşükse kişiler için bu durum o kadar iyidir. Spor esnasında ise nabız hızının en fazla 125 olması gereklidir. Bu rakam 125 ve üzerine çıkarsa kişi de hayati tehlikeye yol açabilir. Bu yüzden spor esnasında ve sonrasında ortalama nabzınızı mutlaka ölçmeli ve bir anomali görülmesi durumunda en kısa sürede bir doktorla görüşülmelidir. Bebek ve Çocuklarda Nabız Bebekler ve çocukların, yetişkinlere göre kalp atış hızı daha farklıdır. Nabız atım hızı bebeklerde ortalama 100 ila 125 iken, çocuklarda ise 80 ila 100 arası normal kabul edilmektedir. Kadınlarda Nabız Kadınlarda kalp hızı ortalaması 70 ila 90 arası normal olarak gözlemlenmektedir. Erkeklerde Nabız Her ne kadar normal nabız hızı 60 ila 100 arasındaki değerlerde normal olarak gözlemlense de, erkeklerin ortalama ideal nabız hızının dakikada 70 ile 75 arasında olması gereklidir. Aritmilerin Nedenleri Nelerdir? Aritmiler, genellikle kalp hastalığı olanlarda görüldüğü gibi, kalbinde hiçbir sağlık sorunu olmayanlarda da oluşabiliyor. Bu nedenle öncelikle ritim bozukluğunun ne olduğu, ardından ise zeminde bu ritim bozukluğuna yol açan herhangi bir yapısal kalp hastalığı olup olmadığı inceleniyor. Çünkü aritmiler, bazen kalp dışı diğer sistemik hastalıkların bir sonucu (anemi, tiroid bezinin az veya fazla çalışması, bazı hormonal hastalıklar, bazı bağ dokusu hastalıkları gibi) olarak da ortaya çıkabiliyor. Aritmilerin Nedenleri Nelerdir? Ritim bozukluğu olan hastaların bir kısmı, bu sorunlarından habersizler. Bu kişilerde aritmi, rutin bir muayene sırasında veya başka bir amaç için elektrokardiyografi çekimi sırasında saptanıyor. Ancak hastaların önemli bir kısmı; - Çarpıntı, - Kalp atışlarında düzensizlik, - Kalbinin duracak gibi olması hissi, - Göğsünde kuş çırpınma hissi, - Boşluk hissi, baş dönmesi, - Nefes darlığı gibi şikayetler ile başvuruyorlar. Kalp hızının yavaşlamasına yol açan ritim bozukluklarındabaş dönmesi, bayılma veya eforla nefes darlığı ve baş dönmesigibi şikayetler görülebiliyor. Özellikle kalp ritminde duraklama olması ve bu duraklamaların insanların aktif olduğu saatlerde 3 saniye ve üzerinde olması durumunda baş dönmesi ve bayılma gibi şikayetler görülebilir. Ancak özellikle uyku sırasında 3 saniye ve üzeri duraklama görülmesi her zaman anormal sayılmıyor. Kalp hızının çok fazla olduğu durumlardabayılma ve baş dönmesi gibi şikayetler oluşabiliyor. Özellikle çarpıntı hissi ile birlikte bayılma, baş dönmesi veya göğüs ağrısı gibi eşlik eden şikayetler görülüyor ise bu durumun ciddiyetine işaret ediyor. Aritmiler Nasıl Teşhis Edilir? Hastanın şikayetleri yeterince uzun süreliyse, şikayetler sırasındaelektrokardiyografi (EKG)çekilmesi oldukça yardımcı oluyor. Ancak bu şikayetler yeterince uzun süreli değilse, o zaman ritim bozukluğunu ortaya koymak için uzun süreli EKG’ye başvurulabiliyor. Özellikle şikayetlerin çok sık olduğu hastalardaHolter izlemi(24 saat, 48 saat, 72 saat, 1 hafta süreli) yapılabiliyor. Şikayetlerin çok sık olmadığı hastalarda ise olay kaydedici gibi cihazların uygulanması faydalı olabiliyor. Efor testi, ekokardiyografi, koroner anjiyografi gibi testler ise aritminin türünü saptamaktan çok aritmiye eşlik eden yapısal kalp hastalıklarını dışlamak için kullanılıyorlar. Efor testi ise özellikle eforla ortaya çıkan aritmileri ortaya koymada yardımcı olabilir. Diğer yöntemlerle tespit edilemeyen aritmilerde ise girişimsel olarak yapılacak test elektrofizyolojik çalışma. Bu, kasıktaki bir toplardamardan kalbin içine elektriksel kayıt alabilecek özel kateterler yerleştirilerek hastalarda aritmileri uyarabilmek için çeşitli yöntemlerin uygulandığı bir tetkik yöntemidir. Aritmiler Nasıl Tedavi Edilir? Taşikardigenelde ciddi bir sonuca yol açmaz ancak nadiren de olsa kalp yetmezliği, felç, ani ölüm gibi risklere de neden olabilir. Taşikardi tedavisinde ilaçlar, elektriksel yöntemler veya cerrahi kullanılır. Bu tedavilerkardiyolojiuzmanları tarafından yapılır. İlaçlar İlaçlar ile çok hızlı atan kalbi yavaşlatabilir veya ritmi tümüyle normale döndürebilirsiniz. Bu ilaçlara antiaritmikler adı verilir. Çeşitli ritim düzenleyici ilaçlar vardır. Kalp hızını düşüren en sık kullanılanlar beta blokerler, kalsiyum kanal blokerleri ve digoxindir. Kalp ritmini tümüyle normale döndürebilen antiaritmik ilaçlar verilebilir. Bu ilaçlar etkili olmakla birlikte bazen kabul edilemeyecek ciddi yan etkilere de yol açabilir. Elektriksel Tedaviler İlaçların etkisiz kaldığı veya yan etki yaptığı hastalarda“kateter ablasyonu”adı verilen yöntem ile ritim bozuklukları tedavi edilebilmektedir. Bu işlem, hastanede elektrofizyologlar adı verilen aritmi uzmanı kardiyologlar tarafından uygulanmaktadır. Yine kateter kullanılarak kalbin elektrik üretimine yol açan doku parçası tespit edilerek aritmi odağı yakılabilir veya dondurulabilir. Cerrahi Tedavi Bazı ritim bozuklukları ameliyat yolu ile de tedavi edilebilir, özellikle başka bir nedenle ameliyat edilecek olan (Örn: Bypass, kapak ameliyatı) kişilere operasyon sırasında ritim bozukluğu cerrahisi de uygulanabilir. Aritmi Cerrahisinde Kullanılan Yöntemler Açık cerrahi yöntemle yapılan bu tedavi, hasta kalp akciğer makinesi desteği altındayken, göğüs kafesi ve kalp boşlukları açılarak yapılıyor. Etkinliği yüksek bir tedavi yöntemi. Farklı Enerji Modelleri ile Yapılan Ablasyon Yöntemleri Farklı enerji modelleriyle yapılanablasyonyöntemlerinin birçok çeşidi var. Bunlar; Mikrodalga ablasyon, Lazer ablasyon, Kriyoablasyon, Ultrason ablasyon, Radyofrekans ablasyon olarak sıralanabilir. Aritmi Tedavisinde Kalp Pili ve ICD Kalp Pili Nedir? Bu işlem, 1-2 saat içinde yapılabilen, lokal anestezi kullanılan küçük bir operasyon olarak kabul ediliyor. Ameliyathane ortamında yapılan işlem sonrası hastanın, hastanede kalış süresi 1-2 gün arasında değişebiliyor. Kalp Pili Kimlere Takılır? Son 10 yıl içinde ise kalp yetmezliği ve kalbin ileti sisteminde iletinin gecikmesine bağlı olarak, kalbin sol tarafı ile sağ tarafı arasında uyumsuzluğun olduğu hastalarda ise kalp hızında yavaşlama olmasa bile kalp yetmezliği tedavisi amacı ile üç odacıklı kalp pilleri de takılabiliyor. Kalp pilleri ile kalbin kulakçık ile karıncık, iki karıncık arası ve sol karıncığın duvarları arasında bozulmuş olan uyumlu elektriksel uyarının tekrar sağlanmasına çalışılıyor. Hastaların ortalama 5-6 yıllık ömürleri olan pillerden fayda görme oranları %70 ile 90 arasında değişiyor. ICD (kardiyoverter defibrillatör) Nedir? Birimin Tüm İlgi Alanları - Kardiyoloji - Koroner Yoğun Bakım
medical-article
Kalp Ritim Bozukluğu (Aritmi) Nedir? Belirtileri ve Nedenleri
Gözümüzün en öndeki şeffaf tabakasının (kornea) doğuştan şekil bozukluğudur. Normalde korneanın portakal gibi yuvarlak bir şekli olması gerekirken, yumurta gibi eliptik bir şekli olmasına "astigmatizma" diyoruz. Astigmat olanlar, baktıkları noktasal şekilleri kenarları uzamış, dağılmış olarak görürler. Astigmatlar Nasıl Görür? Hem uzağı, hem yakını bulanık görür. Belirtileri Nelerdir? Özellikle astigmatı yüksek olanlar, net görememenin dışında belirgin göz ve baş ağrısı çekerler. Nasıl Tedavi Edilir? Astigmatizma; gözlük ve kontakt lensin yanı sıra lazer veya göz içi mercek ameliyatı ile tedavi edilebilir. Astigmatizma Dereceleri Nelerdir? Astigmatizma, doğar doğmaz izlenir ve ilk 3 yaş içerisinde biraz azalabilir. Ama daha sonraki yıllarda hemen hemen aynı kalır, belirgin bir artma ya da azalma görülmez. Gözlük Tedavisi Dereceyi Düşürür mü? Gözlük takmak, astigmat derecesini etkilemez. Gözlük kullanılmazsa net görüş olmaz ama gözlük ilerleme ya düşmeye yol açmaz. Gözlük ve Lens Dışında Kullanılan Yöntemler Nelerdir? Astigmat için gözlük ve kontakt lens dışında, lazer tedavileri kullanılır. Astigmatizmada Lazer Ameliyatı Gerekli midir? Ne Kadarlık Bir Düzelme Sağlanır? Astigmat için lazer; gözlük veya kontakt lens kullanmayı tercih etmeyenlere önerilir. Lazer sonrası %100 sıfır numara garantisi yoktur ama astigmat vemiyopiiçin lazer olan 100 kişinin yaklaşık 90’ı gözlük veya kontakt lenssiz tam görebilir. Miyopi (Uzağı görememe) Nedir? Gözün normalden uzun olmasına bağlı olarak uzağı net görememedir. Miyoplar Nasıl Görür? Uzağı bulanık, yakını ise net görür. Belirtileri Nelerdir? Miyoplar uzağı görememeye bağlı olarak gözlerini kısabilirler ve bu da baş ağrısına yol açabilir. Nasıl Tedavi Edilir? Gözlük ve Kontakt lensin yanı sıra lazer veya göz içi mercek ameliyatı ile tedavi edilebilir. Dereceleri Nelerdir? Dereceler Zamanla Artar ya da Azalır mı? Kaç Yaşına Kadar İlerler? Miyopi 3 derecenin altındaysa "hafif miyopi"; 3-6 derece arasındaysa "orta seviyede miyopi" ve 6 derecenin üstündeyse "yüksek miyopi" olarak adlandırılır. Uzağı görememe problemi, gözün uzamasına bağlı olarak 18 yaşına dek artar. Ancak 18 yaşından sonra da özellikle fazla yakın görüş aktivitesi (okuma, ekran/cep telefonu kullanımı, vb) yapanlarda ilerleme devam edebilir. Miyopinin doğal seyrinde kendiliğinden azalma olmaz. Gözlük Tedavisi Miyopinin Derecesini Düşürür mü? Gözlük Kullanılmazsa Derecede İlerleme Olur mu? Gözlük takmak, miyopinin derecesini düşürmez. Ancak gözlük veya kontakt lens kullanılmazsa dereceler daha hızlı ilerler. Uzağı Görememede Gözlük ve Lens Dışında Kullanılan Yöntemler Nelerdir? Miyopide, gözlük ve kontakt lens dışında, lazer ve göz içi mercek tedavileri kullanılır. Miyopide Lazer Ameliyatı Gerekli midir? Ne Kadarlık Bir Düzelme Sağlanır? Uzak görüş probleminde lazer; gözlük veya kontakt lens kullanmayı tercih etmeyenlere önerilir. Lazer sonrası %100 sıfır numara garantisi yoktur ama miyopi için lazer olan 100 kişinin yaklaşık 95’i gözlük veya kontakt lenssiz tam görebilir. Hipermetropi (Yakını görememe) Nedir? Gözün ön-arka çapının normalden kısa olması sonucunda, yakını net görememedir. Hipermetroplar Nasıl Görür? Yakını bulanık, uzağı ise net görür. Ancak 40 yaşına doğru veya hipermetrop derecesi yüksekse, uzak görüş de net değildir. Belirtileri Nelerdir? Yakını göremeyen kişiler okurken harf veya satırları kaydırırlar, harfleri iç içe geçmiş gibi görürler. Uzun süreli okumalardan sonra göz çevrelerinde ve başlarında ağrı oluşur. Nasıl Tedavi Edilir? Gözlük ve Kontakt lensin yanı sıra lazer veya göz içi mercek ameliyatı ile tedavi edilebilir. Hipermetropi Dereceleri Nelerdir? Zamanla Dereceler Artar mı ya da Kendiliğinden Azalır mı? Kaç Yaşına Kadar İlerler? Çoğu bebek hipermetrop doğar. Büyüdükçe ve göz uzadıkça 18 yaşa dek hipermetropi azalır. 18 yaştan sonra belirgin bir değişim olmaz. Ancak genç yaşlarda gözlüksüz uzağı net görebilen hipermetroplar, 40 yaştan sonra uzak görüş için de gözlük ihtiyacı duyar. Gözlük Tedavisi Hipermetropinin Derecesini Düşürür mü? Gözlük Kullanılmazsa Ne olur? Derecede İlerleme Olur mu? Gözlük takmak, hipermetropinin derecesini düşürmez. Ancak gözlük veya kontakt lens kullanılmazsa hipermetroplar net göremez ve göz/baş ağrısı yaşayabilirler. Gözlük ve Lens Dışında Kullanılan Yöntemler Nelerdir? Hipermetropi için gözlük ve kontakt lensin yanı sıra, lazer ve göz içi mercek tedavileri kullanılır. Hipermetropide Lazer Ameliyatı Gerekli midir? Ne Kadarlık Bir Düzelme Sağlanır? Hipermetropide lazer; gözlük veya kontakt lens kullanmayı tercih etmeyenlere önerilir. Lazer sonrası %100 sıfır numara garantisi yoktur ama yakını görememe problemi için lazer olan 100 kişinin yaklaşık 90’ı gözlük veya Kontakt lenssiz tam görebilir. Presbiyopi nedir? Kırk yaştan sonra hepimizin yakın görüşü bozulur ve okuma gözlüğü takmamız gerekir. Bu duruma "presbiyopi" denir. Presbiyopinin nedeni gözümüzün içindeki lensin yaşa bağlı olarak esnekliğini kaybetmesidir. Miyopi, hipermetropi ve astigmatizmanın tedavisi için gözlük veya kontakt lens kullanabilirsiniz. Lazer tedavisi ve göz içi mercek ile de gözlük ve kontakt lenssiz net görüş mümkündür. Medikal Teknolojiler - Excimer Lazer Birimin Tüm İlgi Alanları - Yaygın Göz Hastalıkları
medical-article
Astigmat, Miyop ve Hipermetrop Nedir? Tedavi Yöntemleri Nelerdir?
- Atriyal Fibrilasyon (AF) Nedir? - Atriyal Fibrilasyonun Nedenleri Nelerdir? - Atriyal Fibrilasyon Belirtileri Nelerdir? - Atriyal Fibrilasyon Tedavisi Nasıl Yapılır? - Atriyal Fibrilasyon Yönetimi ve Önleme Atriyal Fibrilasyon (AF) Nedir? Atriyal fibrilasyon (AF), kalp ritminin düzensiz ve genellikle hızlı bir şekilde atmasına yol açan bir kalp ritim bozukluğudur. Kalbin üst odacıkları olan atriyumların koordineli şekilde kasılması yerine düzensiz elektrik sinyalleriyle hızlı ve anormal kasılmalar gerçekleşir. Bu durum, kalbin kanı etkili bir şekilde pompalayamamasına ve dolaşımda aksamalara neden olur. AF, genellikle kalp çarpıntısı, yorgunluk ve nefes darlığı gibi belirtilerle kendini gösterebilir, ancak bazı kişilerde belirgin bir semptom görülmeyebilir. Atriyal fibrilasyon, kalpte çeşitli etkilere yol açar. Öncelikle, atriyumlar normalden çok daha hızlı kasıldığı için, ventriküller (alt odacıklar) de düzensiz bir ritimde kan pompalamaya başlar. Bu düzensizlik, kalp verimliliğini azaltarak vücudun ihtiyaç duyduğu oksijenin yeterince sağlanamamasına yol açar. Ayrıca, atriyumlar tam anlamıyla kasılamadığından, kalp içinde kan birikimi ve pıhtı oluşma riski artar. Bu pıhtılar beyne giderek felce neden olabilir. Atriyal Fibrilasyonun Nedenleri Nelerdir? Atriyal fibrilasyonun (AF) nedenleri, genellikle kalp hastalıkları ve çeşitli risk faktörleriyle ilişkilidir. Kalbin elektriksel sistemindeki bozukluklar, atriyumların düzensiz kasılmasına yol açarak bu ritim bozukluğunu tetikleyebilir. Ayrıca bazı yaşam tarzı ve sağlık koşulları da AF'ye zemin hazırlayabilir. Atriyal fibrilasyonun nedenleri arasında şunlar yer alır: - Yüksek tansiyon (hipertansiyon), - Kalp krizi geçirmiş olmak, - Koroner arter hastalığı, - Kalp kapak hastalıkları, - Kalp yetmezliği, - Doğuştan gelen kalp kusurları, - Tiroid bezi hastalıkları (özellikle hipertiroidi), - Uyku apnesi, - Yoğun alkol tüketimi, - Aşırı kafein veya uyarıcı madde kullanımı, - Şiddetli stres veya anksiyete, - Enfeksiyonlar veya ateş, - Akciğer hastalıkları, - Yaşlanma (ileri yaş önemli bir risk faktörüdür), - Genetik yatkınlık. Atriyal Fibrilasyon Belirtileri Nelerdir? Atriyal fibrilasyon (AF), kalbin üst odacıklarının (atriyumların) düzensiz ve hızlı kasılmasıyla ortaya çıkan bir ritim bozukluğudur. Bu durum kalbin verimli kan pompalamasını engelleyebilir. Belirtiler kişiden kişiye değişiklik gösterebilir ve bazen hafif seyrederken, bazen de şiddetli olabilir. Atriyal fibrilasyon belirtileri arasında şunlar yer alır: - Düzensiz ve hızlı kalp atışı (çarpıntı), - Göğüs ağrısı veya baskı hissi, - Nefes darlığı, - Yorgunluk veya halsizlik, - Baş dönmesi veya bayılma hissi, - Egzersiz yaparken zorlanma, - Huzursuzluk veya anksiyete, - Nedensiz terleme, - Zihinsel bulanıklık veya konsantrasyon zorluğu, - Sersemlik veya bayılma. Yaygın Belirtiler Atriyal fibrilasyonun (AF) yaygın belirtileri genellikle kalp ritminin düzensizliğine ve hızlı atmasına bağlı olarak ortaya çıkar. En sık görülen belirti,kalp çarpıntısıhissidir. Kişi, kalbinin düzensiz attığını ya da göğsünde hızlı bir vurma hissi olduğunu fark edebilir. Bunun yanı sıranefes darlığı, yorgunluk,baş dönmesive egzersiz sırasında zorlanma da yaygın belirtiler arasında yer alır. Bu semptomlar, özellikle fiziksel aktivite sırasında ya da istirahat halindeyken aniden başlayabilir ve genellikle kalbin düzensiz çalışmasının bir sonucu olarak gelişir. Risk Oluşturan Belirtiler Sağlık sorunlarına yol açan belirtiler ise genellikle daha ciddi ve tehlikeli sonuçlara işaret eder. Göğüs ağrısı, kalbin yeterince oksijen sağlayamaması nedeniyle ortaya çıkabilir ve bu durum kalp krizi riskini artırabilir. Ayrıca, atriyal fibrilasyonun neden olduğu kan pıhtıları, beyine ulaşarak inme (felç) meydana getirebilir. Bu problemler genellikle aniden gelişir ve acil tıbbi müdahale gerektirir. Yüksek riskli hastalarda, inme belirtileri olan ani konuşma bozuklukları, kol veya bacakta zayıflık, ve yüzde düşüklük gibi durumlar görülebilir. AF'nin tedavi edilmemesi durumunda, kalp yetmezliği gibi daha ciddi sağlık sorunları da gelişebilir. Atriyal Fibrilasyon Tanı Yöntemleri Atriyal fibrilasyon (AF) tanısı, genellikle kalbin elektriksel aktivitesini değerlendiren testler ve fiziksel muayene ile konulur. Bu tanı yöntemleri, AF'nin varlığını doğrulamak ve altta yatan nedenleri belirlemek için kullanılır. Atriyal fibrilasyon tanı yöntemleri arasında şunlar yer alır: - Elektrokardiyogram (EKG), - Holter monitörü (uzun süreli EKG kaydı), - Taşınabilir olay kaydedici cihazlar, - Ekokardiyogram (kalp ultrasonu), - Stres testi (egzersiz sırasında kalbin izlenmesi), - Kan testleri (tiroid fonksiyonu ve elektrolit dengesini değerlendirme), - Göğüs röntgeni, - Kalp kateterizasyonu (koroner arterlerin durumu için), - Yamama (event) kaydedici (daha uzun süreli kalp izleme), - MR veya BT anjiyografi (kalp ve damar yapısını incelemek için). Atriyal Fibrilasyon Tedavisi Nasıl Yapılır? Atriyal fibrilasyon (AF) tedavisi, kalp ritmini kontrol altına almak, olası sağlık sorunlarını önlemek ve hastanın yaşam kalitesini artırmak amacıyla yapılır. Tedavi seçenekleri hastanın genel sağlık durumu, AF'nin altta yatan nedeni ve belirtilerin şiddetine bağlı olarak değişir. Atriyal fibrilasyonun tedavi yöntemleri arasında şunlar yer alır: - Kalp ritmini yavaşlatan ilaçlar (beta blokerler, kalsiyum kanal blokerleri), - Kan pıhtılaşmasını önleyici ilaçlar (antikoagülanlar), - Kalp ritmini düzenleyen ilaçlar (antiaritmik ilaçlar), - Elektriksel kardiyoversiyon (kalbi normal ritme döndürmek için elektrik şoku), - Kateter ablasyonu (kalpteki anormal elektrik sinyallerini yok etmek için), - Kalp pili takılması (kalbin ritmini düzenlemek için), - Ameliyat (Maze prosedürü gibi cerrahi müdahaleler), - Yaşam tarzı değişiklikleri (sağlıklı beslenme, sigarayı bırakma, stres yönetimi). İlaç Tedavisi İlk olarak, ilaç tedavisi sıklıkla tercih edilir. İlaçlar, kalp ritmini düzenlemek ve kalp hızını kontrol altına almak amacıyla kullanılır. Beta blokerler, kalsiyum kanal blokerleri ve antiaritmik ilaçlar, atriyal fibrilasyonun semptomlarını hafifletmek için reçete edilebilir. Ayrıca, kan sulandırıcı ilaçlar da pıhtı oluşumunu engellemek için sıkça kullanılır. Elektriksel Kardiyoversiyon Elektriksel kardiyoversiyon, ritim bozukluğunu düzeltmek için kullanılan bir başka etkili yöntemdir. Bu işlemde, hastaya anestezi altında kısa süreli elektrik şokları verilerek kalbin normal ritmine dönmesi sağlanır. Kardiyoversiyon genellikle hızlı ve etkili bir çözüm sunar, ancak hastalığın tekrarlama riski nedeniyle uzun vadeli izleme gerekebilir. Ablasyon ve Cerrahi Yöntemler Ablasyon ve cerrahi yöntemler, ilaç tedavisi veya kardiyoversiyon ile başarılı sonuçlar alınamayan hastalar için seçenek olabilir. Ablasyon işleminde, kateterler yardımıyla kalpte anormal elektrik sinyallerine neden olan dokular tahrip edilir. Bu işlem genellikle radyofrekans enerjisi veya kriyoterapi ile gerçekleştirilir. Daha ileri vakalarda ise cerrahi müdahale gerekebilir. Maze ameliyatı gibi bazı cerrahi yöntemler, atriyal fibrilasyonun kaynağını ortadan kaldırarak kalbin ritmini düzenlemeye yardımcı olabilir. Bu tedavi seçenekleri, hastanın genel sağlık durumu ve atriyal fibrilasyonun ciddiyetine göre belirlenir. Atriyal Fibrilasyon Yönetimi ve Önleme Atriyal fibrilasyonun (AF) yönetimi ve önlenmesi, kalp sağlığını korumak için hem tıbbi tedaviyi hem de yaşam tarzı değişikliklerini içerir. AF’nin başarılı bir şekilde kontrol altına alınması, belirtilerin hafifletilmesi ve ciddi sağlık sorunlarının önüne geçilmesi için düzenli doktor takibi ve bireyin kendi sağlığına dikkat etmesi önemlidir. Tedavi genellikle kalp ritmini düzenleyen ilaçlar, pıhtı oluşumunu önleyen kan sulandırıcılar ve gerekli durumlarda kardiyoversiyon gibi prosedürleri içerir. Ancak yaşam tarzı değişiklikleri, AF'nin yönetiminde ve gelecekteki krizlerin önlenmesinde kilit rol oynar. Atriyal fibrilasyonun önlenmesi için uygulanan yöntemler şunlardır: - Düzenli egzersiz yapmak ve aktif bir yaşam sürdürmek, - Sağlıklı bir diyet benimsemek (özellikle düşük sodyum ve kalp dostu diyet), - Sigara içmemek ve alkol tüketimini sınırlamak, - Yüksek tansiyonu ve kolesterolü kontrol altında tutmak, - Stresi yönetmek ve yeterli uyku almak, - Aşırı kilodan kaçınmak ve ideal kiloyu korumak. Yaşam Tarzı Değişiklikleri Yaşam tarzı değişiklikleri, atriyal fibrilasyon riskini azaltmada ve semptomları yönetmede çok etkilidir. Sağlıklı bir kiloda kalmak, düzenli egzersiz yapmak ve kalp dostu bir diyet izlemek, AF’nin kontrolüne yardımcı olabilir. Tuz ve yağ bakımından düşük, sebze, meyve, tam tahıllar ve sağlıklı yağlarla zenginleştirilmiş bir beslenme düzeni, kalp sağlığını korur. Ayrıca, alkol ve kafein tüketimini sınırlamak ve sigarayı bırakmak, kalbin üzerindeki stresi azaltarak ritim bozukluklarını engelleyebilir. Düzenli uyku almak ve stres yönetimi teknikleri uygulamak da kalp ritminin düzenli kalmasına katkıda bulunabilir. Gelecekteki Krizlerden Korunma Yöntemleri Gelecekteki krizlerden korunma yöntemleri, düzenli tıbbi bakım ve bireyin sağlık durumunu yakından takip etmesini gerektirir. Kan sulandırıcı ilaçların düzenli kullanımı, pıhtı oluşumunu ve dolayısıyla inme riskini azaltmada etkilidir. Aynı zamanda doktor tarafından önerilen ritim düzenleyici ilaçlar da kalbin normal ritmini korumasına yardımcı olabilir. Yüksek tansiyon, diyabet gibi altta yatan hastalıkların kontrol altında tutulması, AF ataklarının önlenmesinde büyük önem taşır. Düzenli doktor kontrolleri, kalp ritminin izlenmesi ve gerekli testlerin yapılması da gelecekteki krizlerin önlenmesine yardımcı olur. Ayrıca, AF tedavisinde ileri seçenekler arasında yer alan ablasyon tedavisi gibi cerrahi yöntemler, sık tekrarlayan atriyal fibrilasyonu kalıcı olarak düzeltmeyi amaçlar.
medical-article
Atriyal Fibrilasyon (AF) Nedir? Nedenleri, Belirtileri ve Tedavisi
Ayak Kokusu Nedir? Normal şartlarda ayaklarda vücudun diğer bölgelerinden çok daha fazla ter bezi bulunur. Ayakkabılar ve çoraplar terin buharlaşmasını veya emilmesini önleyebilir ve burada biriken ter bakterileri çekebilir. Bakteriler terin kötü kokmasına neden olarak ayak kokusuna yani tıbbi adıylabromodozdurumunun ortaya çıkmasına yol açar. Ayak kokusu yaygın bir tıbbi durumdur. Terleme ve vücut kokusu, birey egzersiz yaptığında veya çok sıcak bir ortamda bulunduğunda yaygın bir durumdur. Buna ek olarak birey kendisini gergin, endişeli veya stresli hissettiğinde de yaygındır. Terlemedeki aşırı terleme yanihiperhidrozveya çok az terleme veya hiç terlememe yani anhidroz gibi olağandışı değişiklikler sağlık için endişe kaynağı olabilir. Vücut kokusundaki değişiklikler de bir sağlık sorununa işaret eden belirti veya semptomların bir parçası olabilir. Birçok vakada yaşam tarzı ve evde yapılan tedaviler genellikle normal terleme sürecine dönülmesine ve vücut kokusundan kaçınmaya yardımcı olabilir. Ayak Kokusu Neden Olur? Hava almayan ayakkabılar ve kalın çoraplar, normalde bakterileri çeken terin buharlaşmasını veya emilmesini önleyebilir. Sentetik malzemelerden yapılan ayakkabılar ve çoraplar genellikle bireyin ürettiği doğal ter miktarını artırır ve buharlaşmasına veya emilmesine izin vermez, bu nedenle ayak ıslak kalır. Terin vücudun uzun süre nemli kalmasına yol açması bakteri ve mantarların terleyen bölgelerde büyümesini teşvik edebilir. Bu şekilde biriken bakteriler terin kötü kokmasına neden olarak ayak kokusuna yanibromodozdurumuna yol açar. Bazı vakalarda bu atlet ayağı adı verilen duruma da neden olabilir. Bazı vakalardaayakların nadiren yıkanması veya günde en az bir kez çorap değiştirmemek gibi kötü hijyen alışkanlıklarıayak kokusugelişmesinde bir rol oynayabilir. Stres,diyabetveyatiroid bozukluklarıgibi çeşitli hastalıklar ya da kullanılan bazı ilaçlar da vücudun ürettiği ter miktarını artırabilir ve bu da ayakların aşırı terlemesine neden olur.Bromodoz, cildin aşırı terlediği bir durum olanhiperhidrozdanda kaynaklanabilir.Hiperhidroz yaygın olarak hormonları sürekli değişiklik gösteren ergenlerde ve hamile kadınlarda görülür. Terlemeye bireyin vücudundaki ter bezleri neden olur. İki ana ter bezi türüekrin bezleriveapokrin bezleridir.Ekrin bezleri vücudun büyük bir bölümünde bulunur ve doğrudan cilt yüzeyine açılır. Bu bezler vücut ısısı yükseldiğinde buharlaşırken vücudu soğutan sıvıları salgılar. Apokrin bezleri ise koltuk altları ve kasıklar gibi genellikle kıllı bölgelerde bulunur. Bu bezler birey stresli olduğunuzda bir sıvı salgılar.Bu sıvı, ciltteki bakterilerle birleşene kadar kokusuzdur. Ayak kokusuyla veya terlemeyle ilgili bir sorunu teşhis etmek için doktor muhtemelen bireyin tıbbi geçmişini soracak ve bir fizik muayene yapacaktır. Bazı durumlarda doktor kan veya idrar testi yapılmasını isteyebilir. Yapılan testler bireyin sorunununenfeksiyon, diyabetveyaaşırı aktif tiroidyanihipertiroidizm, ya dahiperhidrozyani aşırı terleme gibi tıbbi bir durumdan kaynaklanıp kaynaklanmadığını gösterebilir. Ayak Kokusu Belirtileri Nelerdir? Ayak kokusununkendisi bir belirtidir. Ayakların, ya da giyilen çorap veya ayakkabıların bireye ve çevresindekilere rahatsızlık verecek derecede kokmasıdır. Bazı bireyler diğer insanlardan doğal olarak daha fazla veya daha az terler. Vücut veayak kokusuda kişiden kişiye değişebilir.Ancak terlemedeki bir takım değişiklikler bir başka tıbbi sorunun habercisi olabilir. Bu nedenle aniden normalden çok daha fazla veya daha az terlemeye başlayan, terlemenin nedeniyle günlük rutini bozulan, belli bir sebep olmadan gece terlemesi yaşayan ve vücut ve ayak kokusunda beklenmedik bir değişiklik fark eden bireyler doktora başvurmalıdır. Ayak Kokusu Nasıl Önlenir ve Tedavi Edilir? Ayak kokusugenellikle terli ayakları ve bakterileri azaltmak için doğru adımların atılması ile kontrol altına alınabilir ve tedavi edilebilir.Bunun için hem ayakların, hem de giyilen çorap, ve ayakkabı gibi ayak ile alakalı kıyafet öğelerinin temizliğine dikkat edilmesi gereklidir. Ayak kokusu tedavisindeiyi ayak hijyeni çok önemlidir. Bireyler ayaklarını yumuşak sabun veya antifungal sabun ile ovalama fırçası kullanarak her gün yıkamalıdır. Yıkanma sonrasında başta ayak parmakları arası olmak üzere ayaklar iyice kurulanmalıdır. Ayak tırnakları kısa ve temiz tutulmalıdır. Ayak tabanında sert, ölü deri olup olmadığı kontrol edilmeli ve bir ayak törpüsü ile temizlenmelidir. Sert cilt nemli olduğunda bakteriler için ideal bir yuva sağlar. Hiperhidrozdurumu olan ve terlemeyi kontrol edemeyen bireylere doktorun tavsiyesi ile uygulanabilecek iyontoforez ve enjeksiyon uygulamaları gibi bir kaç farklı tıbbi tedavi yöntemi vardır.İyontoforezsürecinde bireyin ayakları çok zayıf bir elektrik akımının geçtiği bir kase suya batırılır. Bu sayede ter bezleri geçici olarak tıkanır. Her gün banyo yapmak, özellikle antibakteriyel bir sabunla düzenli banyo yapmak ciltte bakteri oluşumunu azaltır. Bireyler faaliyetlerine ve mevsime uygun ayakkabı ve çorap seçmelidir. Günlük kullanım için doğal liflerden yapılmış kalın, yumuşak kumaşlı çoraplar veya spor gibi terlemeyi artıracak dönemlerde nemi emmesi için özel olarak tasarlanmış spor çorapları gibi teri emecek çoraplar tercih edilmelidir. Bunlar cildin nefes almasını sağlar. Benzer şekilde sentetik olmayan deri veya kanvas ayakkabılar tercih edilmelidir. Yaz döneminde açık parmaklı sandalet kullanılması ve akşamları evde çıplak ayakla vakit geçirilmesi faydalı olabilir. Yanlış ayakkabı ve çorap kullanmak veya aynı çifti çok sık giymek ayakların kokmasına neden olabilir. Bundan kaçınmak için bireyler çorapları günde en az bir kez değiştirmelidir. Çok terleme durumunda veya ıslandıkları zaman, ayakkabılar daha kolay kurusunlar diye 24 saatte bir değiştirilmelidir. Ayakkabı tabanları, kuruma sürecine yardımcı olması adına çıkarılabilir. Antifungal ayak spreyi veya ilaçlı ayak pudrası, ya da ayakkabıların içinde deodorant görevi gören ilaçlı tabanlıklar, veya antibakteriyel sabunlar gibi bir takım ürünler ayakların kokusunu gidermeye veya kokuyu azaltmaya yardımcı olabilir. Diyeti değiştirmek ter kokusunu veya ter miktarını kontrol edebilir. Kafeinli içecekler ve baharatlı veya güçlü kokulu yiyecekler bireyi normalden daha fazla terletebilir veya daha güçlü vücut kokusuna yol açabilir. Bu yiyeceklerden kaçınmak bireye yardımcı olabilir. Bir çok vakada iyi temizlik ve hijyen alışkanlıkları ayak kokusunun geçmesi için yeterli olur. Ancak bazı vakalarda altta yatan ve ayak kokusuna neden olan tıbbi durumun tedavi edilmesi gereklidir.
medical-article
Ayak Kokusu Nedir? Ayak Kokusu Nasıl Önlenir ve Tedavi Edilir?
Bağırsak Enfeksiyonu Nedir? Bağırsak enfeksiyonu adıyla bilinen gastrointestinal enfeksiyon, mide ve ince bağırsaklardan meydana gelen gastrointestinal sistemin iltihaplanması durumuna, yani gastroenterite neden olan viral, bakteriyel veya parazitik enfeksiyonlardır. Bağırsak Enfeksiyonu belirtileri arasında diyare, kusma ve karın ağrısını vardır. Dehidrasyon yani susuzluk gastrointestinal enfeksiyonların ana tehlikesidir, bu nedenle kaybedilen sıvının geri kazanılması önemlidir. Çoğu gastrointestinal enfeksiyon kendi içinde sınırlıdır ve belirtileri birkaç gün içinde düzelir. Bununla birlikte toplumun yenidoğan / bebek, bağışıklığı baskılanmış hastalar veya ileri yaştakiler gibi belirli gruplarda potansiyel olarak daha ciddi sorunlara yol açabilirler. Hızlı tanı, uygun tedavi veenfeksiyonkontrol önlemleri bu bağlamda özellikle önemlidir. Bağırsak Enfeksiyonu Neden Olur? Bağırsak Enfeksiyonu Türleri Nelerdir? Bağırsak enfeksiyonları bağışıklık sistemini aşarak sindirim sistemine ulaşabilen bakteriler veya virüsler gibi antijenlerden kaynaklanır. Bozulmuş ve kontamine olmuş yiyecek veya su tüketildiğinde veya enfekte bir kişiyle mutfak eşyaları, havlu veya yiyecek paylaşıldığında, bağırsak enfeksiyonuna yakalanma riski ortaya çıkar. Özellikle çiğ veya az pişmiş istiridye gibi bir takım kabuklu deniz ürünleri hastalığa neden olabilir. Kirlenmiş içme suyu viral ishalin bir nedenidir, ancak bağırsak enfeksiyonuna neden olan virüsler daha yaygın olarak dışkı - ağız yoluyla, yani tuvaleti kullandıktan sonra ellerini yıkamadan yiyecek hazırlayan virüslü bir kişi aracılığıyla yayılır. Gastrointestinal enfeksiyonlara neden olabilecek çok sayıda mikroorganizma mevcuttur. Bunlar arasındaRota virüsüözellikle küçük çocuklarda ve bebeklerde en sık görülen diyare nedenidir ve çok ciddi sonuçlanabilecek vakalara neden olabilir. Rota virüsü genellikle insandan insana, ya da hasta birisinin hazırladığı besinlerin tüketilmesiyle yayılmaktadır. Rota virüsü için bir aşı olmasına rağmen küresel olarak özellikle gelişmekte olan ülkelerde beş yaşından küçük çocuklarda yılda yarım milyondan fazla ölüme neden olur. Virüsler arasında ikinci olarak ishal, ateş, konjonktivit, mesane enfeksiyonları ve döküntülere neden olabilen, ancak en yaygın semptomu solunum yolu hastalığı olan Adenovirüs mevcuttur. Rota virüsünden sonra özellikle çocuklarda görülen ishalin en yaygın nedenidir. Campylobacter, dünya çapında gastroenteritin en yaygın bakteriyel nedenlerinden biridir ve iki yaşın altındaki çocuklarda oldukça sık görülür. Bazı vakalarda kanlı olmak üzere ishale, karın kramplarına, kusmaya ve ateşe neden olabilir. Özellikle kümes hayvanları kaynaklı olmak üzere genellikle çiğ veya az pişmiş et veya kontamine süt tüketilmesi yoluyla yayılmaktadır. Clostridium difficile enfeksiyonu antibiyotikle ilişkili ishal vakalarının % 25’inden sorumludur. Kullanılan antibiyotiklerin vücutta bulunan yararlı bakterileri öldürmesiyle açılan boşluğu doldurur. Hâlihazırda hasta olan bireyler en yüksek risk altındadır. Son zamanlarda yüksek derecede toksik ve antibiyotiklere daha dirençli C. difficile suşlarının ortaya çıkması daha sık ve ciddi salgınlara ve ölüm oranında artışa neden olmuştur. Escherichia coli hayvanların ve insanların bağırsak sistemlerinin içinde normal olarak bulunan zararsız bir bakteridir. Ancak bu bakterinin insanlarda hastalıklara neden olan patojen türleri de mevcuttur. Tehlikeli türü halk arasında Koli Basili olarak bilinen Escherichia coli, hem yolculuk yapan bireylerde hem de gelişmekte olan ülkelerdeki çocuklarda görülen ishal için en önde gelen nedenlerden birisidir. Genellikle insan ya da hayvan dışkısı ile kirlenmiş su tüketimi ile yayılır. Bir başka türü olan Escherichia coli O157: H7, kanlı ishal ve kusma gibi semptomlara ve gastrointestinal enfeksiyonlara neden olan Shiga toksini üreten bir E. coli bakterisidir. Bu semptomlar genellikle birkaç gün sonra düzelse de, bazı vakalarda kılcal damar kanaması sonucu anemi, akut böbrek yetmezliği ve düşük trombosit seviyesi durumu olan hemolitik üremik sendroma yol açabilir. Bu durum tedavi edilmezse böbrek yetmezliğine neden olabilir. Aynı zamanda H. pylori adı verilen Helicobacter pylori, gastritin bir nedeni olan bakteri türüdür ve gastrik ya da duodenum ülserlerinin gelişimine yol açabilir. Bu bağırsak enfeksiyonu türü mide ağrısı veya bulantıya neden olabilir, ancak birçok vakada herhangi bir semptom görülmez. Bu bakteri türü ile enfekte olan bireylerin yaşam boyu peptik ülser ile mide kanseri geliştirme riski mevcuttur. Salmonella gıda üzerinden yayılarak bağırsak enfeksiyonlarına neden olan bir bakteri türüdür. Salmonella çok yaygın görülür ve çiğ halde et, kümes hayvanları, deniz ürünleri ve yumurtanın yanı sıra yine çiğ tüketilen süt ile süt ürünlerinde bulunur. Salmonella semptomları mide bulantısı, kusma, karın krampları, ishal, ateş ve baş ağrısını içerir. Shigella bakterisi basiller dizanteriye neden olur. Bu bakteri sıklıkla insan dışkısı ile kirlenmiş suyun içinde bulunur ve yayılır. Bu bağırsak enfeksiyonunun yol açtığı dizanteri belirtileri arasında karın ağrısı, kramplar, ishal, ateş, kusma ve dışkıda kan, irin veya mukus bulunur. Staphylococcus aureus bir ile iki gün süren, aniden başlayarak şiddetli bulantı, kramp, kusma ve ishal ile tanımlanan gıda zehirlenmesinden kaynaklı bağırsak enfeksiyonunun en yaygın nedenidir. Bu patojen bakteri normalde insan üzerinde bulunabilir ve cilt üzerindeki enfekte kesiklerden, burundan ve boğazlardan bulaşabilir. Aynı zamanda et ve et ürünleri, kümes hayvanları ve yumurta ürünleri, salatalar, unlu ürünler ve süt ürünleri gibi çok çeşitli gıdalarla ilişkilendirilmiştir. Eğer görülen semptomlar bir bağırsak enfeksiyonuna işaret ediyorsa, gerekli tanı dışkı örneklerinin laboratuvarda incelenmesiyle konulabilir. Viral vakalarda, antibiyotik tedavisine karşı mikrobiyal direnci belirlemek için antibiyotik duyarlılık testi kullanılır. Hızlı teşhis, enfeksiyon yayılmasını kontrol edebilmek için gerekli önlemlerinin alınmasını sağlar. Bağırsak Enfeksiyonu Belirtileri Nelerdir? Çok farklı türleri bulunan bağırsak enfeksiyonunun türüne bağlı olarak belirtilerinde değişiklik görülebilir. Yetişkinlerde eğer 40 ° C üzerinde bir ateş varsa, 24 saatlik bir süre zarfında vücutta sıvı tutulamıyorsa, 48 saatten uzun süren kusma varsa, kan kusması varsa, aşırı susuzluk hissi, ağız kuruluğu, çok az idrara çıkma, aşırı zayıflık hissi, sersemlik veya baş dönmesi ile bağırsak hareketlerinde kan görülürse mutlaka doktora başvurulmalıdır. Çocuklarda bağırsak enfeksiyonu belirtileri olarak 39 ° C üzerinde ateş, çok rahatsızlık veya ağrı şikayeti, uyuşukluk, çok sinirlilik hali ve özellikle kanlıishalgörülebilir. Bu durumda mutlaka acilen doktora başvurulmalıdır. Çocukların susuzluğunu ölçmek için içtikleri su miktarı ile günlük yaptıkları idrar miktarını karşılaştırmak uygun olacaktır. Bebeklerde bağırsak enfeksiyonu belirtileri olarak eğer normal ağızdan çıkarma haricinde bir kaç saatten fazla süren kusma görülüyorsa, ağız kuruluğu varsa, altı saatlik bir süre zarfında altını değiştirmek gerekmediyse, gözyaşı olmadan ağlıyorsa, şiddetli ishal ya da kanlı dışkı görünüyorsa, çevreye normal tepkilerini vermiyorsa alışılmadık şekilde uykuluysa ve başın üzerinde yer alan yumuşak alanda, yani bıngıldakta belirgin bir çökme görülebilir. Bu durumda bebeği acilen çocuk doktoruna götürmek gereklidir. Bağırsak Enfeksiyonu Nasıl Önlenir? Bağırsak enfeksiyonunu önlemenin en etkili yolları arasında uygun bir şekilde, en az 20 saniye süreyle ve sık sık el yıkamak vardır. Dışarıdan içeriye girildiğinde, tuvalet kullanımı sonrası ve yemek yemeden ya da hazırlamadan önce el yıkamak önemlidir. Kullanılan mutfak malzemelerinin temiz tutulması önemlidir. Virüs ile kontamine olması riski olan yüzeyler çamaşır suyu ile temizlenmelidir. Enfekte kişilerin kullandığı kıyafetlerin yanı sıra özellikle toprakla kirlenmiş kıyafetler mutlaka yıkanmalıdır. Bağırsak Enfeksiyonu Nasıl Tedavi Edilir? Bakteriyel gastroenterit vakalarının çoğu için sadece belirtilerin tedavisi gereklidir. Bunun yanı sıra atılması gereken en önemli adım rehidrasyon, yani vücutta görülen su ve sıvı eksikliğinin giderilmesidir. Su eksikliğini gidermek için ağızdan ve bazı vakalarda intravenöz olarak sıvı verilebilir. Rota virüsü ve Adenovirüsü kaynaklı olanlar haricinde çoğu gastrointestinal enfeksiyon türü için aşı yoktur. C. Difficile gibi bakterilerden kaynaklanan bazı bağırsak enfeksiyonu türleri antibiyotik kullanımıyla daha ağırlaşabilir. Viral enfeksiyonlar üzerinde hiçbir etkisi olmadığı, yan etkilere neden olabileceği ve aşırı kullanımın dirençli bakterilerin gelişme riskini arttırdığı için antibiyotikler genellikle önerilmez. Antibiyotik kullanımı sadece özellikle şiddetli gastroenterit vakalarında veya duruma neden olan belirli bir bakteri tespit edildiğinde önerilmektedir. Evde Bağırsak Enfeksiyonu Tedavisi Nasıl Yapılır? Gastrointestinal enfeksiyonlar için çoğu vakada kendi kendine bakım önlemleri önerilen tedavi yöntemidir. Bağırsak enfeksiyonu için önerilen en etkili ve önemli kişisel bakım tedavisi mutlaka su tüketimini artırmaktır. İshali kötüleştirebilecek yüksek lifli gıdalardan uzak durulmalıdır. Mide asidini bastırabilecek, veya bulantı, karın ağrısı ve ishal giderici, reçete gerektirmeyen ilaçlar yine doktor tavsiyesi ile kullanılabilir. Antibiyotikler virüs veya parazitlerden kaynaklanan gastrointestinal enfeksiyonlara yardımcı olmaz. Antibiyotikler karmaşık bakteriyel enfeksiyon vakalarında yardımcı olsa da, komplike olmayan durumlarda antibiyotikler yararlı bakterilerin ölümüne yol açarak zararlı bakterilerin yayılma alanını genişletip durumu uzatabilir ve tekrarlama riskini artırabilir. Her zaman olduğu gibi antibiyotik kullanmadan önce mutlaka bir doktora başvurmak gereklidir.
medical-article
Bağırsak Enfeksiyonu Nedir? Bağırsak Enfeksiyonu Neden Olur?
- Balık Pulu Hastalığı (İktiyozis) Neden Olur? - Balık Pulu Hastalığı (İktiyozis) Belirtileri Nelerdir? - Balık Pulu Hastalığı (İktiyozis) Teşhisi Nasıl Konulur? - Balık Pulu Hastalığı (İktiyozis) Tedavisi Nasıl Yapılır? - İktiyozis İçin Evde Bakım Önerileri - İktiyozisin Neden Olabileceği Diğer Sağlık Sorunları İktiyozishastalığının(balık pulu hastalığı)ciltte kuruluğave pullanmaya yok açan yaklaşık 30 farklı çeşidi vardır. İktiyozis (balık pulu hastalığı) hastalığı adını Yunanca ‘balık’ anlamına gelen kelimeden alır. Cildi nemli tutan koruyucu bariyerin işlevini kaybetmesi, İktiyozis (balık pulu hastalığı) hastalığının temel nedenidir. Bunun yanı sıra iktiyozis (balık pulu hastalığı) hastaları eski cilt hücrelerini dökememelerine karşın çok hızlı bir şekilde yeni cilt hücreleri üretirler ve bu durum balık derisi gibi pullu ve kalın bir cilt yapısına neden olur. Genel olarak iktiyozis (balık pulu hastalığı) vakalarının çoğu hafif seviyede yaşanır. Bazı iktiyozis vakaları ise çok şiddetli yaşanır ve bu durun kişinin diğer organlarını da olumsuz şekilde etkileyebilir. İktiyozisin kesin bir tedavisi yoktur. Uygulanan iktiyozis tedavisi ise cilt üzerindeki pullanmayı azaltmaya ve cilt kuruluğunu hafifletmeye yöneliktir. İktiyozis Türleri 30'dan fazla türü bulunan iktiyozisin (balık pulu hastalığı) birçok türü çok nadir olarak görülür. İktiyozisin öne çıkan tipleri; İktiyozis Vulgaris, X'e Bağlı Resesif İktiyozis, Harlequin İktiyozis, Epidermolitik İktiyozis, Lamel İktiyozis, Konjenital İktiyoziform Eritroderma, Eritrokeratodermia Variabilis ve Progresif Simetrik Eritrokeratodermadır. İktiyozis Vulgaris İktiyozis Vulgaris, iktiyozisin (balık pulu hastalığı) hafif bir türüdür. Her 250.000 kişiden birinde görülür. Pullanma görünümü gri, kahverengi veya beyaz renktedir. Balık pulu görünümü sıklıkla bebeklik döneminde gelişir. İktiyozisli çoğu insan aslında İktiyozis Vulgaris hastasıdır. X'e Bağlı Resesif İktiyozis X'e Bağlı Resesif İktiyozis çoğu erkek olmak üzere 6.000 kişiden birinde görülür. Pullanma görünümü boyun, yüz, gövde ve bacaklarda yoğunlaşır. Harlequin İktiyozis Harlequin İktiyozis sıklıkla yenidoğan bebeklerde görülen bir iktiyozis türüdür. Cildin hemen her yerinde oluşan kalın pullu tabakalarla karakterizedir. Yeni doğmuş bir bebeğin yüzünün görünüşünü değiştirebilecek ve eklemlerini hareket ettirmeyi zorlaştırabilecek sorunlara neden olabilir. Epidermolitik İktiyozis Yenidoğan bebeklerde de görülen Epidermolitik İktiyozis’te öncelikle bebeğin vücudunun tamamındaki cilt yapısının hassas ve kabarcıklı olması dikkat çeker. Zamanla bu kabarcıklar yok olurken cilt, pullu balık derisi gibi bir görünüme sahip olur. Lamel İktiyozis Lamel İktiyozis sorunu olan yenidoğan bebeklerin cildinin hemen her yerinde kolodyum adı verilen şeffaf bir zar bulunur. Birkaç hafta geçtikten sonra bu zar soyulmaya başlar ve cilt büyük, koyu, plaka benzeri pullarla kaplanır. Eritrokeratodermia Variabilis Bebeklerde doğumdan birkaç ay sonra ortaya çıkar ve büyüdükçe daha da kötüleşebilir veya etkilediği bölge artabilir. Eritrokeratodermia Variabilis özellikle yüz, kalça, kol ve bacaklarda; sert, kalın veya kırmızı kırmızı bir görünüme neden olur. Progresif Simetrik Eritrokeratoderma Progresif Simetrik Eritrokeratoderma, geç çocukluk döneminde ortaya çıkar. Pullu görünüm kollarda, bacaklarda, kalçalarda, yüzde, ayak ve el bileklerinde görülür. Pullanma kuru ve kırmızı bir cilt görünümüne yol açar. Balık Pulu Hastalığı (İktiyozis) Neden Olur? Balık pulu hastalığı iktiyozis hemgenetikgeçişli bir hastalıktır hem de başka bir hastalık nedeniyle ya da kullandığınız bir ilaç nedeniyle sonradan gelişebilir. Kalıtsal iktiyozis genetik geçiş nedeniyle yaşanır. Bu durum, iktiyozisin (balık pulu hastalığı) ebeveynlerinizden size kalıtsal olarak geçtiği anlamına gelir. Bazen iktiyozisi olmayan ebeveynler hastalığı başkalarına aktarabilir. İktiyozis gen mutasyonları cildinizi koruyan ve nemli tutan proteinleri etkiler. Böylece cilt kuruluğuna neden olur ve yeni cilt hücrelerinin olağan büyüme sürecini değiştirir. İktiyozis genellikle bebeklik döneminde veya erken çocukluk döneminde ortaya çıkar. Eğer her iki ebeveyninizde de buna neden olabilecek bir mutasyon varsa sizde de görülür. Bazen iktiyoz kalıtsal olmasa da genetiktir. Yani gelişmekte olan bir fetüste yeni bir mutasyon ortaya çıkabilir. Edinilmiş iktiyozis ise yetişkinlikte ortaya çıkar. Edinilmiş iktiyozisin neden olduğu bilinmemektedir. Balık Pulu Hastalığı (İktiyozis) Belirtileri Nelerdir? İktiyozis (Balık Pulu Hastalığı) belirtileri ne tür bir iktiyozis sorunu yaşadığınıza bağlı olarak değişir. İktiyozis sorunu olan kişilerin yüzde yüzde 95'inde İktiyoz Vulgaris görülür. Öte yandan iktiyozis hastası olmanıza karşın sorununuzun sadece cilt kuruluğu olduğunu da düşünebilirsiniz. İktiyozis belirtileri şunlardır: - İktiyozisin öne çıkan belirtisi pullu cilt yapısıdır. Pullu cilt yapısı ağırlıklı olarak gövde, karın, kalça, bacaklar, yüz ve kafa derisinde öne çıkar. - İktiyozis; beyaz, gri veya koyu kahverengi cilt rengi ile de dikkat çeker. Deforme olmuş bu bölgelerde kalın veya ince çatlaklar görülebilir. - Soğuk ve kuru havalarda cilt kuruluğunun ve pullanmanın artması ise bir diğer iktiyozis (balık pulu hastalığı) belirtisidir. - Kaşıntı iktiyozisin bir diğer öne çıkan belirtisidir. - Özellikle avuç içi ve ayak tabanlarında kalın, pürüzlü ve kirli bir cilt yapısı oluşur. - Beyaz, gri veya kahverengi pullar da iktiyozis belirtileri arasında bulunur. - El ve ayaklarda derin, hatta çatlak seviyesinde ekstra çizgiler gelişir. - Kollarda, uyluklarda ve kalçalarda sivilceye benzeyen pürüzlü ve pütürlü cilt değişiklikleri oluşur. - Terleme sorunu da iktiyozis belirtisidir. - İktiyozis nedeniyle cilt kızarıklığı gelişir. - Yaralara dönüşen kabarcıklar bir diğer iktiyozis belirtisidir. - Daha ileri seviyedeki iktiyozis belirtileri arasında hareket kabiliyetini etkileyecek seviyede sıkı bir cilt yapısı, ağrı, saç dökülmesi veya kolayca kırılan saçlar, kuruluktan kapatılamayacak duruma gelen göz kapakları, duyma güçlüğü ve eklemleri bükememe gibi sorunlar bulunur. - İktiyozisi olan birçok insanda ayrıca kırmızı, kaşıntılı bir döküntü olan egzama da görülür. İktiyozis genellikle bebeklerde veya küçük çocuklarda 5 yaşından önce ortaya çıkar. Çocuk ergenliğe ulaşana kadar belirtiler daha da kötüleşebilir. İktiyozis genellikle tamamen düzelmez. Bu nedenle iktiyozis hastaları, ömür boyu süren semptomları hafifletmek için tedavi görmelidir. Balık Pulu Hastalığı (İktiyozis) Teşhisi Nasıl Konulur? İktiyozisi olan kişiler bazen sadece cilt kuruluğu sorunu yaşadıklarını düşünerek hastalıklarının farkına varamazlar. Bu nedenle cilt kuruluğunuz varsa iktiyozis açısından bir değerlendirme yapılması için mutlaka bir cilt hastalıkları uzmanına görünmeniz önerilir. - Cilt sağlığı uzmanı fiziki muayenenizi yaptıktan sonra ailenizdeki diğer kişilerde benzer bir cilt sorunu olup olmadığını sorar, - Cildinizi, saçlarınızı ve tırnaklarınızı inceler, - Mikroskop altında incelemek amacıyla deri örneği alır, - Belirli iktiyozis türlerine neden olan gen değişikliklerini belirlemek için kan ve tükürük tahlili yaptırır. Bu incelemelerin ardından yaşadığınız sorunun iktiyozis olup olmadığı anlaşılır. Balık Pulu Hastalığı (İktiyozis) Tedavisi Nasıl Yapılır? Daha önce de belirttiğimiz gibi iktiyozisin tedavisi etkilerini hafifletmeye yöneliktir. Tedavide uygulanacak yöntemler ve evde bakım uygulamaları cilt kuruluğunuza ve pullu cilt görünümünün hafifletilmesine yardımcı olur. Balık pulu hastalığı (iktiyozis) tedavisi şöyle yapılır: - Kuruluk ve kabuklanma şiddetli ise doktorunuz asitretin veya izotretinoin etken maddeli bir oral retinoid ilaç kullanmanızı ister. - Cilt enfeksiyonlarınız varsa doktorunuz antibiyotik tedavisi uygular. - Balık pulu hastalığının nedeni başka bir hastalık ya da ilaç kullanımıysa, hastalığın tedavisi planlanır veya kullandığınız ilacın dozunda yeni bir düzenleme yapılır. - İktiyozisin yarattığı kötü görünüm psikolojinizi bozuyorsa doktorunuz sizi bir psikiyatrist ya da psikoloğa yönlendirebilir. İktiyozis İçin Evde Bakım Önerileri - Cilt kuruluğuyla mücadele etmek ve cildinizi nemlendirmek için doktorunuza danışarak cildinize her gün cildinize nemlendirici krem, losyon veya merhem sürebilirsiniz. - Losyonu duştan veya banyodan çıktıktan hemen sonra cildiniz hala nemliyken uygulayın. Bu şekilde cildinizin nemi daha iyi tutmasını sağlarsınız. - Cildinizi nemlendirmek için günde birden fazla banyo yapabilirsiniz. - Yanma, batma veya kaşıntıyı hafifletmek için tuzlu suyla vücudunuzu temizleyebilirsiniz. - Ölü derileri cildinizden temizlemek için cildinizi ponza taşı veya sert bir süngerle temizleyebilirsiniz. İktiyozisin Neden Olabileceği Diğer Sağlık Sorunları Cildimiz bedenimizi hastalıklardan koruyan bir bariyerdir. Nemi içeride tutar ve hastalanmanıza neden olabilecek bakteriler ve diğer etkenlerin önünde bir kalkan oluşturur. İktiyozis cildinizin bazı kısımlarını pul pul döktüğünde ise cildinizin koruyuculuk etkisi zayıflar. Bu nedenle iktiyozisi olan kişiler aşağıdaki sağlık sorunları açısından risk altındadır. - Cilt enfeksiyonları, - Dehidrasyon, - Vücut ısısının artmasına sebep olabilecek tıkalı ter bezleri, - Saç derisindeki pullanmalardan veya saç dökülmesinden dolayı yavaş saç büyümesi, - Cildin hücrelerini dönüştürmek için vücudun daha fazla çalışması nedeniyle daha fazla kalori yakımı, - İktiyozis duygusal sorunlara yol açtığından kişi kendini depresif hissedebilir ya da sosyalleşme sorunları yaşayabilir. İktiyozisli çocuklar aşağıdaki sağlık sorunları açısından risk altındadır: - Egzama, - Astım, - Saman nezlesi, - vekurdeşen. İktiyozisi olan erkeklerde ise aşağıdaki sorunlar gelişebilir: - Testis kanseri, - İnmemiş testissorunu, - Düşük sperm sayısı.
medical-article
Balık Pulu Hastalığı (İktiyozis) Nedir? İktiyozis Tedavisi
- Bartholin Kisti Neden Olur? - Bartholin Kisti Belirtileri Nelerdir? - Bartholin Kisti Teşhisi - Bartholin Kisti Tedavi Yöntemleri Nelerdir? - Bartholin Kisti Ameliyatı - Bartholin Kisti Nasıl Önlenir? - Sık Sorulan Sorular Bartholin bezleri vajina girişini çevreleyen dudakların hemen arkasında ve her iki yanında bulunan bezelye büyüklüğünde bir çift bezdir. Bartholin kisti genellikle doğurganlık çağındaki kişilerde daha sık görülür. Kadınların yüzde 20’sinde bartholin kisti gelişir. Bartholin kistleri sıklıkla tek tarafta görülür. Bazı kişilerde ise vajinanın her iki tarafında bulunan bartholin bezlerinin iki tarafında dakistoluşabilir. Bartholin kistleri genellikle iyi huylu kistlerdir ve kanserli hücre barındırmazlar. Bartholin kistleri bazen gözle rahatlıkla görülebilirken bazen de vajinal muayene sırasında fark edilir. Bartholin kistleri genellikle ağrıya yol açmaz. Kistin içindeki sıvıda enfeksiyon gelişebilir. Bu durumda ağrı da yaşanır. Bartholin kistinin tedavisi, kistin büyüklüğüne, ne kadar ağrılı olduğuna ve kistin enfekte olup olmadığına bağlıdır. Tedavi ılık suya oturularak yapılır. Kistte enfeksiyon geliştiyse antibiyotik tedavisi gerekebilir. Bazı durumlarda batholin kisti tedavisi cerrahi girişimler ile yapılır. Bartholin Kisti Neden Olur? Uzun süreli tahriş, vajinal bölgede doğum ve doğum dışı nedenlerle yaralanma,bel soğukluğuveyaklamidyagibi cinsel yolla bulaşan enfeksiyonlar, E. coli gibi bakteriyel enfeksiyonlar ve başka diğer enfeksyonlar bartholin kistine neden olur. Bartholin kistlerinin çoğunda enfeksiyon gelişmez ve kistler cilt teması ile bulaşmaz. Kistler genellikle doğurganlık yıllarında ortaya çıkar ancak nadir durumlarda menopozdan sonra da bartholin kistleri gelişebilir. Bu nedenle menopoz sonrası dönemdeki kadınlar da vajinalarında gelişebilecek kitleleri kontrol ettirmelidir. Kadınlar yaş aldıkça batholin kisti gelişme ihtimali azalır. Bartholin Kisti Belirtileri Nelerdir? Bartholin bezleri civarında şişme, kızarıklık, hassaslaşma, yürürken, otururken, vajinayı silerken irileşme hissi veya cinsel ilişki sırasında tahriş, rahatsızlık veya ağrı, tampon takıp çıkarırken yaşanan ağrı, akıntı, bazen ateş ve titreme (enfekte olduysa) bartholin kisti belirtileridir. Kist büyükse, vajinanın dışındaki büyük deri kıvrımlarından bir tarafın diğerinden daha aşağıya sarkmasına da bartholin kisti belirtileri arasında yer alır. Enfekte olmamış bartholin kistleri sıklıkla küçük ve ağrısızdır. Belirli bir büyüklüğe ulaşmadan fark edilmezler. Enfekte olmuş bartholin kistlerinin belirtileri ise hızlı başlangıçlı ağrılı olmaları, vajinal aralık yakınında hassas bir kitle görünümü, yürürken veya otururken rahatsızlık, cinsel ilişki sırasında ağrı ve ateş - titremedir. Bartholin bezlerinde gelişen ağrılı bir kitle ılık oturma banyoları yardımıyla 2-3 gün içinde düzelmezse, şiddetli ağrı yaşanıyorsa zaman kaybetmeden bir doğum ve kadın hastalıkları uzmanından randevu alınması önerilir. 40 yaş üstü kişilerde doktora görünmenin önemi daha da artar. Oluşan yeni kitleler kanser riski arttığı için bir doktor tarafından mutlaka kontrol edilmelidir. Bartholin Kisti Teşhisi Bartholin kistinizin olup olmadığını net bir şekilde sadece doktorunuz teşhis edebilir. Küçük Bartholin kistleri bazen sadece rutin rahim ağzı tarama testi veya başka bir nedenden dolayı yapılan muayene sırasında bulunur. Bartholin kisti teşhisi sırasında doktorunuz vajinal açıklığı kontrol etmek ve şişlik olup olmadığını kontrol etmek için pelvik muayene yapar. Akıntınız varsa doktorunuz örnek alarak bakteriyel enfeksiyonlar yönünden incelenmesi için laboratuvara gönderir. 40 yaşınızı geçtiyseniz doktorunuz vulva kanserini hitimalini teşhis edebilmek için biyopsi (kistten doku örneği alınması) almayı da tercih edebilir. Bartholin kistinden kaynaklanan vulva kanseri nadir olarak görülür ancak önemli bir sağlık sorunu olduğu için doktorunuz bu ihtimali de göz önünde bulundurarak ekarte etmek ister. Eğer 60 yaşın üzerindeyseniz bartholin bezinin kansere dönüşmesi daha sık yaşanan bir durumdur. Bartholin Kisti Tedavi Yöntemleri Nelerdir? Küçük ve ağrısız bartholin kistleri için öncelikle 3-4 gün boyunca, günde birkaç defa ılık suya oturma tedavisi önerilir. Enfekte olmuş kistler için antibiyotik tedavisi tercih edilir. Daha büyük veya ağrılı kistlerde ise doktorunuz basit bir cerrahi operasyon olan drenaj işlemini uygulayabilir. Bartholin Kisti Ameliyatı Bartholin kistini veya apsesini boşaltmak ve yeniden gelişmesini önlemek için farklı cerrahi 1teknikler uygulanabilir. Bu cerrahi girişimler arasında şunlar bulunur: Balon Kateter Yerleştirilmesi Kateter yerleştirme veya fistülizasyon olarak da bilinen balon kateter yerleştirme, apse veya kistteki sıvıyı boşaltmak için kullanılan bir yöntemdir. Ayakta tedavi şeklinde yapılan balon kateter işleminde biriken sıvıyı boşaltmak için kalıcı bir geçiş kanalı oluşturulur. İşlem sıklıkla lokal anestezi altında yapılır. Apse veya kist içinde bir kesi yapılır ve içerideki sıvı boşaltılır. Daha sonra boş apse veya kiste bir balon kateter yerleştirilir. Balon kateter, bir ucunda küçük, şişirilebilir bir balon bulunan ince, plastik bir tüptür. Apse veya kistin içine girdikten sonra balon az miktarda tuzlu su ile doldurulur. Yaklaşık 4 hafta sonra balon boşaltılır ve kateter çıkarılır. Marsupyalizasyon Kist veya apsenin tekrar ortaya çıkması durumunda marsupyalizasyon olarak bilinen cerrahi bir prosedür uygulanabilir. Kist ilk önce kesilerek açılır ve içindeki sıvı boşaltılır. Daha sonra derinin kenarları, daha fazla sıvının dışarı akmasını sağlayan küçük bir kese oluşturacak şekilde dikilir. Bu işlem genellikle genel anestezi altında yapılır, ancak bunun yerine lokal anestezi de kullanılabilir. Bartholin Bezinin Çıkarılması Diğer tedaviler etkili olmadıysa ve bartholin kistleri veya apseleri tekrarlamaya devam ediyorsa, durumdan etkilenen bartholin bezinin çıkarılması için cerrahi işlem yapılabilir. Bu operasyon genellikle genel anestezi altında uygulanır ve yaklaşık bir saat sürer. Bartholin bezinin çıkarılmasının ardından doktorunuz 2 -3 gün hastanede yatış verir. Bartholin Kisti Nasıl Önlenir? Bartholin kistlerini önlemenin kesin bir yolu olmamakla birlikte, güvenli cinsel ilişki uygulamaları ve hijyene dikkat etme, enfeksiyon riskini ve sonrasında apse oluşumu ihtimalini azaltabilir. - Düzenli bir şekilde genital hijyen uygulamalarının yapılması, enfeksiyon riskini azaltabilir ve bezlerin tıkanmasını önlemeye yardımcı olabilir. - Cinsel aktivite sırasında yeterli lubrikasyon sağlanması, bezler üzerindeki baskıyı azaltabilir ve tıkanıklık gelişmesi ihtimalini azaltır. - Düzenli sıcak su banyoları veya sıcak kompres uygulamaları, bezlerin açılmasına yardımcı olabilir ve olası tıkanıklıkların önüne geçebilir. - Düzenli egzersiz ve sağlıklı beslenme, genel vücut sağlığını destekler ve enfeksiyon riskini azaltabilir. Sık Sorulan Sorular Bartholin Kisti Evde Nasıl Patlatılır? Bartholin kistini evde patlatmak son derece önemli sağlık sorunlarına neden olabilir. Eğer bartholin kistiniz varsa mutlaka bir doktordan randevu alarak doktorun uygun gördüğü tedavi yöntemleri ile kist tedavi edilmeli ya da boşaltılmalıdır. Bartholin Kisti Nasıl Geçer? Küçük ve ağrısız bartholin kistleri için ılık suya oturma tedavisi önerilir. Enfekte olmuş kistler için antibiyotik tedavisi uygulanır. Bu tedavilerle iyileşme elde edilemediyse doktorunuz cerrahi girişimleri önerebilir. Bartholin Kisti Nasıl Anlaşılır? Bartholin kisti bartholin bezleri civarında şişme, kızarıklık, hassaslaşma, yürürken, otururken, vajinayı silerken irilik hissi veya cinsel ilişki sırasında tahriş, rahatsızlık veya ağrı ile anlaşılır. Bartholin Kisti Nerede Olur? Bartholin kisti, bartholin vajinal aralığın iki yanında buluna bartholin bezlerinde oluşur. Bazen gözle görünür bir şekilde oluşur bazen de tespiti için vajinal muayene gerekir. Bartholin Kistine Hangi Bölüm Bakar? Bartholin kistine hastanelerin jinekoloji bölümü bakar.Jinekolojibölümündeki uzman doktorlar tarafından ilk muayene yapılır ve teşhis için gerekli testler istenir. Bartholin Kisti Ağrısına Ne İyi Gelir? 3-4 gün boyunca, günde birkaç defa ılık suya oturarak beklemek bartholin kisti ağrısına iyi gelir. Enfeksiyon varsa doktor önerisiyle antibiyotik kullanımı da bartholin kisti ağrısına iyi gelir. Bartholin Kisti Nasıl Boşaltılır? Bartholin kisti sadece cerrahi yöntemler kullanılarak hastanelerde boşaltılır. Bartholin kisti hastanelerde balon kateter yerleştirilmesi, marsupyalizasyon ve diğer cerrahi tekniklerle boşaltılır. Bartholin Kisti Patlarsa Ne Olur? Bartholin kisti patlarsa enfeksiyon riski yaşanabilir. Patlamanın ardından ağrı ve şişlik gelişebilir. Bartholin kistinin patlaması halinde kişi bir miktar rahatlama yaşayabilir. Bartholin Kisti Nasıl Oluşur? Bartholin bezlerinden tıkanıklık yaşanması ve bezlerdeki sıvının bulundukları yerde birikmesi ile bartholin kisti oluşur. Bartholin Kisti Ne Demek? Bartholin kisti; vajinaya kayganlık sağlayan vajinal aralığın kenarlarındaki bartholin bezlerinde oluşan, içi sıvı dolu kistlere verilen isimdir.
medical-article
Bartholin Kisti Nedir, Neden Olur, Belirtileri Nelerdir?
Balon genişletme ameliyatı (balon dilatasyon cerrahisi), daralmış veya tıkalı damarlar, sinüsler, yemek borusu ve diğer vücut kanallarını genişletmek için kullanılan minimal invaziv bir yöntemdir. İşlem sırasında, daralan bölgeye bir kateter aracılığıyla yerleştirilen balon şişirilerek açıklık sağlanır. Kardiyolojide koroner anjiyoplasti, kulak burun boğaz alanında balon sinüs cerrahisi ve gastroenterolojide yemek borusu darlıklarının tedavisinde yaygın olarak uygulanır. Geleneksel cerrahiye kıyasla daha az doku travmasına neden olur, kısa sürede iyileşme sağlar ve genellikle lokal anestezi ile gerçekleştirilebilir. Balon genişletme yöntemi, hedef bölgeye odaklanarak fonksiyonel iyileşme sağlarken, hastalar için konforlu bir tedavi seçeneği sunar. - Balon Genişletme Ameliyatı Nedir? - Balon Genişletme Ameliyatı Neden Yapılır? - Balon Genişletme Ameliyatı Nasıl Yapılır? - Balon Genişletme Ameliyatının Uygulama Alanları - Balon Genişletme Ameliyatı Riskleri ve Yan Etkileri Nelerdir? - Balon Genişletme Ameliyatı Sonrası İyileşme Süreci - Sıkça Sorulan Sorular (SSS) Balon Genişletme Ameliyatı Nedir? Balon genişletme ameliyatı (balon dilatasyon cerrahisi), daralmış veya tıkalı vücut geçitlerini açmak için kullanılan minimal invaziv bir tekniktir. Bu yöntemde, ucunda söndürülmüş bir balon bulunan kateter ilgili bölgeye yerleştirilir ve balon şişirilerek daralan açıklık genişletilir. Görüntüleme yöntemleriyle yönlendirilen bu işlem, anjiyoplasti ile damar açma, sinüslerin veya östaki borusunun drenajını sağlama gibi çeşitli tıbbi alanlarda kullanılır. Açık cerrahiye kıyasla daha az doku travmasına yol açtığı için iyileşme süresi genellikle daha kısadır ve bazı durumlarda lokal anestezi altında uygulanabilir. Balon Genişletme Ameliyatı Neden Yapılır? Balon genişletme ameliyatı, daralmış veya tıkanmış damarlar, solunum yolları, sindirim kanalı veya kulak burun boğaz bölgesindeki geçitleri açarak normal fonksiyonların geri kazandırılması amacıyla yapılır. Kardiyolojideaort kapak darlığında(aortik valvüloplasti) kan akışını iyileştirmek için kullanılırken, gastroenterolojide yemek borusu darlıklarında yutma güçlüğünü gidermek için uygulanır. Kulak burun boğaz alanındasinüsdrenajını sağlamak (balon sinoplasti) veya östaki borusu fonksiyonlarını düzeltmek için tercih edilir. Ayrıca, hava yollarındaki daralmaları açarak solunumu rahatlatmak için de kullanılır.Minimal invazivolması nedeniyle genellikle hızlı iyileşme süreci sunar ve birçok durumda açık cerrahiye alternatif oluşturur. Balon genişletme ameliyatının yapılma nedenleri şu şekildedir: - Aort darlığı (aort stenozu): Aort kapağındaki daralmanın giderilmesi için balon ile genişletme yapılır. - Fetal aort valvüloplasti: Anne karnındaki fetüslerde aort darlığını önlemek ve hipoplastik sol kalp sendromunun gelişimini engellemek için uygulanır. - Erişkinlerde geçici çözüm: Aort kapağı darlığında, kalp kapak replasmanına kadar geçici bir rahatlama sağlamak için kullanılır. - Özofagus darlıkları: Reflü, ameliyat sonrası oluşan daralmalar veya kötü huylu tümörlere bağlı darlıkları açmak için kullanılır. - Akalazya: Yemek borusunun alt kısmındaki kasların gevşememesi durumunda, yemek borusunu genişletmek için uygulanır. - Balon sinoplasti: Kronik sinüzit hastalarında sinüslerin doğal açıklıklarını genişletmek için yapılır. - Östaki tüpü balon genişletme: Kulakta dolgunluk, işitme kaybı ve ağrıya neden olan tıkalı östaki tüpünü açmak için kullanılır. - Trakeal veya subglottik stenoz: Nefes borusunda doğuştan veya cerrahi sonrası oluşan daralmaları açarak solunum fonksiyonunu iyileştirmek için uygulanır. Balon Genişletme Ameliyatı Nasıl Yapılır? Balon genişletme ameliyatı, daralmış veya tıkalı bir vücut geçidini açmak için görüntüleme rehberliğinde gerçekleştirilen minimal invaziv bir prosedürdür. İşlem sırasında, ucunda söndürülmüş bir balon bulunan ince bir kateter, doğal bir açıklıktan (örneğin burun, yemek borusu veya damar) veya küçük bir kesiden daralan bölgeye ilerletilir. Kateterin doğru konumda olduğu görüntüleme teknikleri (fluoroskopi, endoskopi veya transilluminasyon) ile doğrulandıktan sonra balon sıvı veya kontrast maddeyle şişirilerek darlık genişletilir. Belirli bir süre şişik halde tutulan balon, dokuları açtıktan sonra söndürülerek çıkarılır ve genişletilen bölge iyileşmeye bırakılır. İşlem, duruma bağlı olarak lokal veya genel anestezi altında uygulanabilir ve çoğu zaman açık cerrahiye kıyasla daha hızlı bir iyileşme süreci sunar. Balon genişletme ameliyatı şu aşamalarla gerçekleştirilir: - Kateter yerleştirme: Ucunda söndürülmüş bir balon bulunan ince bir kateter, doğal bir açıklıktan (örneğin damar, yemek borusu) veya küçük bir kesiden daralan bölgeye ilerletilir. - Görüntüleme rehberliği: Kateterin doğru konumda olduğundan emin olmak için fluoroskopi, endoskopi veya transilluminasyon gibi görüntüleme teknikleri kullanılır. - Balonun şişirilmesi: Balon, sıvı veya kontrast maddeyle doldurularak daralmış bölge genişletilir. - Bekleme süresi: Balon, darlığı açmak için belirli bir süre şişik halde tutulur. - Balonun indirilmesi ve çıkarılması: Genişletme işlemi tamamlandıktan sonra balon söndürülerek kateterle birlikte çıkarılır. - İyileşme süreci: Genişletilen bölge kendiliğinden iyileşmeye bırakılır. İşlem, lokal veya genel anestezi altında gerçekleştirilebilir. Balon Genişletme Ameliyatının Uygulama Alanları Balon genişletme ameliyatı, kardiyoloji, gastroenteroloji, kulak burun boğaz ve solunum yolları gibi çeşitli tıbbi alanlarda daralmış veya tıkanmış vücut geçitlerini açmak için kullanılan minimal invaziv bir yöntemdir. Kardiyolojide aort darlığında (aortik valvüloplasti) ve tıkalı damarların açılmasında (koroner anjiyoplasti) uygulanırken, gastroenterolojide yemek borusu darlıklarında (özofagus dilatasyonu) ve achalasia hastalığında alt özofagus sfinkterinin genişletilmesinde kullanılır. Kulak burun boğazalanında,kronik sinüzittesinüs drenajını sağlamak için balon sinoplasti, östaki tüpü disfonksiyonunda ise tuboplasti yöntemi uygulanır. Ayrıca solunum yollarında, hava yolu daralmaları (trakeal veya subglottik stenoz) için de kullanılarak hastaların daha rahat nefes almasına yardımcı olur. Minimal invaziv olması sayesinde açık cerrahiye kıyasla daha hızlı iyileşme süreci sunar. Balon genişletme ameliyatı, çeşitli tıbbi alanlarda daralmış veya tıkanmış vücut geçitlerini açmak için kullanılır. - Kardiyoloji: Aort darlığı olan hastalarda aortik valvüloplasti ile kalp kapakçıkları genişletilir, ayrıca koroner anjiyoplasti ile tıkalı damarlar açılarak kan akışı sağlanır. - Gastroenteroloji: Yemek borusu darlıklarında (özofagus dilatasyonu) yutma güçlüğünü gidermek için kullanılır, ayrıca achalasia hastalığında alt özofagus sfinkteri genişletilir. - Kulak Burun Boğaz (KBB): Balon sinoplasti kronik sinüzit tedavisinde sinüslerin drenajını sağlar, östaki tüpü genişletme (tuboplasti) ise kulak basıncı problemlerini giderir. - Solunum yolları: Hava yolu daralmalarında (trakeal stenoz, subglottik stenoz) nefes almayı kolaylaştırmak için kullanılır. Balon Genişletme Ameliyatı Riskleri ve Yan Etkileri Nelerdir? Balon genişletme ameliyatı genellikle güvenli bir prosedür olsa da kanama, enfeksiyon, damar yırtılması (diseksiyon), pıhtı oluşumu, ritim bozuklukları, doku hasarı, yutma güçlüğü, geçici ses değişiklikleri, sinüslerde hassasiyet, burun kanaması ve kulakta dolgunluk hissi gibi bazı riskler ve yan etkiler içerebilir. Kardiyovasküler uygulamalarda damar yırtılması (diseksiyon), pıhtı oluşumu veya ritim bozuklukları görülebilirken yemek borusu veya hava yolu genişletmelerinde doku hasarı, yutma güçlüğü veya geçici ses değişiklikleri oluşabilir. Kulak burun boğaz uygulamalarında ise sinüslerde hassasiyet, burun kanaması veya kulakta dolgunluk hissi görülebilir. Nadiren, daraltılan bölgenin tekrar daralması (restenoz) veya uzun vadede ek cerrahi müdahale gereksinimi ortaya çıkabilir. Riskler, hastanın genel sağlık durumu ve uygulama alanına bağlı olarak değişiklik gösterebilir. Balon Genişletme Ameliyatı Sonrası İyileşme Süreci Balon genişletme ameliyatı sonrası iyileşme süreci, uygulama yapılan bölgeye ve hastanın genel sağlık durumuna bağlı olarak değişir. Çoğu hasta aynı gün veya ertesi gün taburcu olabilir ve günlük aktivitelerine kısa sürede dönebilir. İşlem sonrası hafif ağrı, şişlik veya rahatsızlık hissi normaldir ve genellikle birkaç gün içinde düzelir. Enfeksiyon veya kanama gibi komplikasyonları önlemek için doktorun verdiği ilaçlar düzenli kullanılmalı ve önerilen bakım talimatlarına uyulmalıdır. Tekrar daralma riskine karşı belirli aralıklarla doktor kontrolü önerilir. Sıkça Sorulan Sorular (SSS) Balon Genişletme Ameliyatı Ağrılı Mıdır? İşlem genellikle lokal veya genel anestezi altında yapıldığı için hasta ağrı hissetmez. Sonrasında hafif rahatsızlık veya baskı hissi olabilir, ancak bu durum genellikle geçicidir. İşlem Ne Kadar Sürer? İşlemin süresi uygulama alanına göre değişir. Genellikle 15 dakika ile 1 saat arasında tamamlanır. Kimler İçin Uygundur? Daralmış damarlar, solunum yolları, yemek borusu, sinüsler veya östaki borusu gibi yapılarında tıkanıklık yaşayan hastalar için uygundur. Uygunluk, doktor değerlendirmesine bağlıdır. İşlem Sonrasında Tekrar Daralma Olur Mu? Bazı hastalarda zamanla daralma tekrarlayabilir. Bu durum, altta yatan nedene bağlıdır ve gerekirse tekrar işlem uygulanabilir.
medical-article
Balon Genişletme Ameliyatı Nedir? Uygulama Alanları ve Yöntemleri
- Barrett Özofagus Nedir? - Barrett Özofagus Belirtileri Nelerdir? - Barrett Özofagus Nasıl Teşhis Edilir? - Barrett Özofagus Nasıl Tedavi Edilir? Barrett Özofagus Nedir? Özofagus (yemek borusu), yutak ile mideyi birbirine bağlayan ve yutulan besinlerin mideye ulaşmasını sağlayan tüp şeklinde bir yapıdır. Bu yapı, besinlerin geçişini kolaylaştırırken aynı zamanda mide içeriklerinin özofagusa geri kaçmasını önler. Mide içeriklerinin özofagusa geri kaçması, yani gastroözofageal reflü hastalığı (GÖRH-reflü), mide ile özofagus arasındaki sfinkter adı verilen kas yapılarının doğru çalışmaması sonucu meydana gelir. Bu durum, mide asidi, safra ve ince bağırsak içeriklerinin özofagusa doğru yükselmesine neden olur ve bu da uzun vadede ciddi sağlık sorunlarına yol açabilir. Reflü hastalığının kronikleşmesi ve uzun süre devam etmesi sonucu, mide içeriğinin içerdiği asit ve diğer maddeler özofagus hücrelerinde değişime yol açar. Bu durum, ilk kez 1950 yılında Dr. Noman Barrett tarafından tanımlandığı için, Barrett özofagusu olarak adlandırılır. Barrett özofagusu, özofagus hücrelerinin anormal şekilde değişmesi ile karakterizedir. Barrett özofagusunun en önemli risklerinden biri, zamanla özofagus kanserine dönüşme ihtimalidir. Bu nedenle, reflü hastalığının tedavi edilmesi ve kontrol altına alınması, Barrett özofagusunun önlenmesi açısından büyük önem taşır. Barrett Özofagus Belirtileri Nelerdir? Barrett özefagusunun kendine özgü bir belirtisi yoktur. Genel olarak uzun sürelireflü hastalığıbulunan kişilerde yapılan tetkikler neticesinde tespit edilmektedir. Aşağıda bulunan reflü belirtilerinin bulunması durumunda bir sağlık kuruluşuna başvurulmalıdır: - Ağıza acı su gelmesi - Göğüste, boğazda yanma hissi - Açıklanamayan ses kısıklıkları ve uzun süreli öksürükler - Tam iyileşme sağlanamayan veya iyileşmesi uzun süren diş ve diş eti problemleri - Uzun süreli hıçkırık atakları - Önü alınamayan geğirme hissi - Yiyeceklerin yutulmasında ağrı ve güçlük Barrett Özofagus Nasıl Teşhis Edilir? Barrett özofagus, genellikle reflü şikayetleri bulunan hastalarda yapılan endoskopi işlemleri sırasında teşhis edilir. Bu teşhis yöntemi, özofagusun iç duvarının ayrıntılı bir şekilde görüntülenmesini sağlar ve gerekirse biyopsi alınarak daha ileri değerlendirmeler yapılır. Endoskopi işlemi, endoskop adı verilen esnek ve ucunda kamera bulunan bir hortum yardımıyla gerçekleştirilir. Bu hortum, ağızdan geçirilerek yemek borusuna ilerletilir ve özofagusun iç yüzeyi ayrıntılı bir şekilde incelenir. İşlem sırasında, endoskopun ucundaki küçük cımbız benzeri aletlerle özofagus duvarından doku örnekleri alınır. Bu doku örnekleri, patoloji laboratuvarında bir patolog tarafından mikroskop altında incelenir. Patolog, alınan doku örneklerinde Barrett özofagusuna özgü hücresel değişiklikleri arar. Eğer bu değişiklikler tespit edilirse, Barrett özofagus teşhisi konur. Teşhis, Barrett özofagusunun erken tespit edilmesi ve uygun tedavi planının oluşturulması açısından büyük önem taşır. Bu sayede hastalığın ilerlemesinin durdurulması hedeflenir. Barrett Özofagus Nasıl Tedavi Edilir? Barrett özefagusu tanısının konması halinde, şayetdisplaziadı verilen kanserleşmeye yatkın olma durumu yoksa, reflü hastalığının tedavisi ile periyodik aralıklarla endoskopi yaptırılarak hastalığın kontrol altında tutulması ve gözlenmesi yeterlidir. Barrett özofagus hastalığında özefagus hücrelerinde bir displazi veya kanser hücresi varsa kitlenin veya etkilenen alanın endoskopik veya açık cerrahi tekniklerle çıkarılması oldukça önemlidir. Barrett’in özofagusda bulunan displazi ve kanserin tedavisi için çeşitli endoskopik tedaviler vardır; bunların arasında sorunlu bölgenin fiziksel olarak çıkartılması işlemi olan endoskopik mukozal rezeksiyon ve sorunlu bölgenin lazer, ilaç, radyofrekans veya kontrollü elektrik ile işlevsizleştirilmesini sağlayan ablasyon yöntemleri sayılabilir. Endoskopik işlemlerden fayda sağlayamayacak, kanserleşmiş, büyük ve yayılmış lezyonlarda ise açık cerrahi yöntemleri tercih edilebilmektedir. Bu yöntemlerde hastalığın ilerleme durumuna göre kimi hastalarda kitlenin çıkartılması, kimi hastalarda ise özefagusun çıkartılması işlemi yapılmaktadır. Bunların yanı sıra, uygun hastalarda reflüye neden olan sfinkterin çalışmaması sorununu gidermek amacıyla da cerrahi operasyonlar tavsiye edilmektedir. Birimin Tüm İlgi Alanları - Gastroenteroloji - Gastroenteroloji ve Koloproktoloji Cerrahisi - Genel Cerrahi - Göğüs Cerrahisi - Sindirim Sistemi Hastalıkları ve Cerrahisi
medical-article
Barrett Özofagus Tanı ve Tedavi Yöntemleri | Acıbadem
Behçet Hastalığı Nedir? Behçet sendromu olarak da adlandırılan Behçet hastalığı, vücudun farklı yerlerindeki kan damarlarının iltihabına neden olan ve nadir görülen kronik bir hastalıktır. Behçet hastalığı vücudun otoimmun yani bağışıklık sistemindeki bir bozukluk nedeniyle enfeksiyon belirtileri göstermesi şeklinde gelişir. Behçet hastalığı, adını hastalarından birinde sendromun üç ana belirtisini ilk olarak 1924 senesinde saptayan ve hastalık üzerine yaptığı araştırmayı 1936 senesinde yayınlayan Türk dermatolog ve bilim adamı Hulusi Behçet'ten almıştır. Hastalığın adı 1947 senesinde Cenevre'deki Uluslararası Dermatoloji Kongresi'nde resmen Morbus Behcet olarak kabul edilmiştir. Behçet Hastalığının Nedenleri Nelerdir? Behçet hastalığının kaynağı tam olarak bilinmemekle birlikte genel olarak Ortadoğu ve Asya bölgelerinde yaygın görülmesi nedeniyle tıp uzmanları tarafından kısmen genetik kısmen de çevresel faktörlerden kaynaklandığı düşünülmektedir. Tıp uzmanları tarafından Behçet hastalığının nedeninin vücudun bağışıklık sistemindeki bir bozukluk nedeniyle enfeksiyona karşı tepki belirtileri göstermesi olduğu düşünülmektedir. Otoimmun hastalıklar bağışıklık sisteminin yanlışlıkla kendi sağlıklı hücrelerine saldırması anlamına gelir. Behçet hastalığının belirti ve semptomlarının genel olarak kan damarlarının iltihaplanmasına yani vaskülite bağlı olduğu düşünülmektedir. Bu durum, herhangi bir arter ve damarlarda gözlemlenebilir ve vücut içinde herhangi bir ebattaki damara zarar verebilir. Tıp uzmanları tarafından günümüze kadar gerçekleştirilen çalışmalar sonucunda hastalıkla ilişkili birkaç genin varlığı ortaya çıkarılmıştır. Bazı araştırmacılar Behçet hastalığına karşı duyarlı genlere sahip bireylerde, bir virüs ya da bakteri türünün bu genleri tetikleyerek hastalığa neden olabileceğini düşünmektedir. Behçet hastalığı çocuklar ve yaşlı yetişkinlerde de görülse de, genellikle 20’li veya 30’lu yaştaki erkek ve kadınları etkiler. Hastalık erkeklerde, kadınlarda oranla daha ağır seyreder. Coğrafya, Behçet hastalığının görülme oranını etkileyen bir faktördür. Çin, İran, Japonya, Kıbrıs, İsrail ve Türkiye başta olmak üzere Orta Doğu ve Doğu Asya ülkeleri insanlarında Behçet hastalığının görülmesi ihtimali daha yüksektir. Bu nedenle hastalık gayri resmi olarak İpek Yolu hastalığı adıyla da anılmaktadır. Behçet Hastalığının Belirtileri Nelerdir? Behçet hastalığının ilk aşamalarında birbiri ile ilgisiz görülebilecek çok sayıda belirti ve semptomlar görülebilir. Behçet hastalığı belirtileri kişiden kişiye değişir, zamanla şiddetlenerek alevlenebilir veya daha az şiddetli hale gelerek yatışabilir. Behçet hastalığının belirtileri ve bulguları vücudun hangi bölümlerini etkilendiğine bağlı değişiklik gösterir. Bu belirti ve semptomlar arasında ağız yaraları, göz iltihabı, deri döküntüleri ve lezyonları ve genital yaralar mevcuttur. Behçet hastalığından yaygın olarak etkilenen alanlar arasında öncelikle ağız gelir. Behçet hastalığının en yaygın belirtisi olarak ağız içinde ve çevresinde kanser yaralarına benzeyen ağrılı ağız yaraları ortaya çıkar. Küçük, ağrı yapan kabarık lezyonlar kısa sürede ağrılı ülserler halini alır. Yaralar genellikle bir ila üç hafta içinde iyileşir, ancak bu belirti sıklıkla tekrarlar. Behçet hastalığından muzdarip bireylerin bir kısmının vücutlarında sivilce benzeri yaralar gelişir. Diğer vakalarda ise özellikle alt bacaklarda olmak üzere ciltte kızarık, kabarmış ve yüksek hassasiyete sahip nodüller, yani normal olmayan doku büyümeleri gelişir. Üreme organlarında, yani skrotum veya vulvada kırmızı ve açık yaralar oluşabilir. Bu yaralar genellikle ağrılıdır ve iyileştikten sonra geride yara izi bırakabilir. Behçet hastalığı olan bireylerin gözlerinde iltihaplanma görülür. Bu iltihaplanma üç tabakadan meydana gelen gözün ortasındaki uvea tabakasında meydana gelir veüveitolarak isimlendirilir. Bu durum her iki gözde kızarıklık, ağrı ve bulanık görmeye neden olur. Behçet hastalığı olan kişilerde bu durum zaman içinde alevlenebilir veya yatışabilir. Tedavi edilmemiş üveit, zamanla görmede azalmaya veya körlüğe neden olabilir. Gözünde Behçet hastalığının belirtileri ve bulguları olan kişilerin düzenli olarak bir göz doktorunu ziyaret etmeleri gerekir. Uygun tedavi bu belirtinin sonucunda başka hastalıklar ortaya çıkarmasını önlemeye yardımcı olabilir. Behçet hastalığı olan bireylerde eklem şişmesi ve ağrıları genellikle dizleri etkiler. Bazı vakalarda ayak bilekleri, dirsekler veya kol bilekleri de etkilenebilir. Belirti ve semptomlar 1 ila 3 hafta süreyle etkisini devam ettirebilir ve kendiliklerinden düzelirler. Damarlarda bir kan pıhtısı ortaya çıktığında oluşan iltihaplanma, kollarda veya bacaklarda kızarıklığa, ağrıya, ve şişmeye neden olabilir. Büyük atar ve toplar damarlarda meydana gelen iltihaplanma ise ayrıca anevrizma, damar daralması veya tıkanması gibi sağlık sorunlarına neden olabilir. Behçet hastalığının sindirim sistemi üzerindeki etkisikarın ağrısı,ishalve kanama gibi çeşitli belirti ve semptomlar şeklinde görülebilir. Behçet hastalığından dolayı beyinde ve sinir sisteminde meydana gelen iltihaplanma;ateşe,baş ağrısına,baş dönmesine, denge kaybına veyafelceneden olabilir. Behçet hastalığına işaret edebilecek olağandışı belirtiler ve semptomlar fark eden bireyler mutlaka doktordan randevu almalıdır. Behçet hastalığı teşhisi konulmuş bireyler de yeni belirtiler ve semptomlar fark ederlerse yine doktorlarına başvurmalıdır. Behçet Hastalığını Nasıl Teşhis Edilir? Behçet hastalığını belirleyecek bir test yoktur. Bu nedenle hastalığın tanısı doktor tarafından yapılan muayene ile belirtilere ve semptomlara bakılarak konulur. Hastalığı olan hemen hemen her birey ağız yaraları geliştirdiği için, Behçet hastalığının teşhisi konulmasına başlanması için öncelikle 12 ayda en az üç defa tekrarlanmış ağız yarası görülmelidir. Buna ek olarak teşhis en az iki ek işaret gerektirir. Bunların arasında cinsel organlarda tekrarlayan yaralar, göz iltihabı ve deri yaraları mevcuttur. Bu durumda yapılacak kan testleri olası başka tıbbi durumların ihtimalini ortadan kaldırabilir. Behçet Hastalığı için yapılabilecek dolaylı testlerden bir tanesi paterji testidir. Bu test için doktor bütünüyle steril bir iğneyi derinin altına sokar ve iki gün sonra bölgeyi inceler. Eğer iğne sokulan yerde küçük, kırmızı bir yumru ortaya çıktıysa bu bağışıklık sisteminin hafif bir yaralanmaya karşı bile aşırı tepki verdiğini gösterir. Bu test tek başına Behçet hastalığının varlığına işaret etmese bile, teşhis edilmesine yardımcı olmaktadır. Behçet Hastalığının Tedavisi Behçet hastalığının tedavisikişinin şikayetlerine bağlı olarak değişiklik gösterebilmektedir. Tedavi yöntemleri arasında kişinin yaşam tarzında yapacağı değişiklikler olabileceği gibi, uzun bir süre boyunca kullanılması gereken ilaçlarla da olabilmektedir. Behçet hastalığındaözellikle ilaç tedavisi hastalığın şiddetine ve bölgesine göre değişiklik gösterebilmektedir. Behçet hastalığı genellikle ağız içinde aftlar şeklinde kendini belli etmektedir. Bu durumda kişinin yaşam kalitesinin düşmesine neden olabilir. Tekrarlayan ağız içi aftlarında genellikle kortizonlu spreyler veya solüsyonlar verilebilir. Yine genital bölgede meydana gelen ülserler de aftlarla oldukça benzerlik göstermektedir. Genital bölge için de kortizon içerikli solüsyon veya kremler önerilebilmektedir. Ayrıca bacak bölgesinde oluşan ağrıya karşılık hekim tarafından çeşitli ağrı kesici ilaçlar tavsiye edilebilmektedir. Behçet hastalığıolan kişilerin mutlaka düzenli takip edilmeleri ve tedavilerini düzenli olarak aksatmadan yapmaları gerekmektedir. Behçet hastalığının düzenli olarak tedavi edilmemesi veya tedavinin aksatılması gibi durumlarda körlüğe neden olduğu gözlemlenmektedir.
medical-article
Behçet Hastalığı Nedir? Belirtileri, Neden olur ve Tedavisi
- BERA/ABR Testi Nedir? - BERA/ABR Testi Kimlere Uygulanır? - İşitme Testi Sonuçları Kaç Olmalı? - BERA/ABR Testi Nasıl Yapılır? - BERA (ABR) Testi Hakkında Sık Sorulan Sorular BERA/ABR Testi Nedir? BERA diğer adıyla ABR testi, işitsel beyin sapı yanıtını ölçen ve işitme fonksiyonunun değerlendirilmesini sağlayan bir yöntemdir. Kulağımızda; dış kulak, orta kulak ve iç kulak olmak üzere üç ana bölüm bulunmaktadır. Klinik ABR testi, iç kulakta yer alan ve koklea adı verilen yapının nasıl çalıştığını anlamaya yardımcı olur. Ayrıca işitme için kulak ile beyin sapı bölgesindeki nöral yolların sağlığını kontrol eder. Bu nedenle mutlaka bu konuda tecrübeli klinisyen odyologlar tarafından uygulanmalıdır. BERA/ABR testi ile, kulaktan beyin sapı bölgesine kadar uzanan sinir yollarının sağlığı kontrol edilir. Test sırasında ses uyarıları kulak yoluyla iletilir ve beyindeki elektriksel yanıtların ölçümü yapılır. Böylelikle iç kulaktan başlayarak beyindeki işitme bölgelerine kadar olan kompleks sistemde herhangi bir sorun olup olmadığının tespiti yapılır. Testin güvenilirliği, doğruluğu ve tam birodyolojideğerlendirmesi yapabilmek için ek testler de uygulanmalıdır. Bu testler arasında Akustik İmmitansmetri (Timpanometri/Akustik Refleks) ve Otoakustik Emisyon yer alır. Böylelikle işitme sağlığının kapsamlı değerlendirmesi yapılır, işitme kaybı varsa nereden kaynaklandığı daha doğru belirlenir. BERA/ABR Testi Kimlere Uygulanır? BERA veya ABR testi, özellikle işitme kaybının erken teşhisini sağlar. Bu testin en yaygın kullanıldığı yaş grubu ise çocuklardır. Çocuklar için işitme kaybının erken tespiti sağlanabilir. Pediatrik odyologlar, çocuklarla çalışma konusunda özel eğitim almış klinisyenlerdir ve özellikle çocuklarda işitme kaybını belirleme konusunda uzmandır. Bu test özellikle yenidoğanlarda ve küçük çocuklarda kullanılabilir. Çünkü bu yaş gruplarında standart işitme testleri ile sonuç almak zordur. BERA testi, sessiz bir ortamda ve çocuğun uyuduğu bir durumda yapılabildiği için işitme fonksiyonlarını değerlendirmenin güvenilir bir yoludur. Yetişkinlerde de işitme kaybının tipini ve derecesini belirlemek için kullanılabilir. Özellikle işitme kaybının beyinle veya beyin sapındaki sinir yollarıyla ilgili şüpheler varsa, BERA/ABR testi belirleyici olabilir. BERA/ABR Testi Neden Yapılır? BERA beya ABR testi işitme eksiklerinin tespiti ve işitme duyusunu oluşturan sinir yollarında hasar olup olmadığının tespiti amacıyla yapılmaktadır. İşitme Testi Sonuçları Kaç Olmalı? Kişinin işitme kapasitesini detaylı bir şekilde değerlendiren işitme testleri, kaybın derecesini de ortaya çıkarır. Yetişkinlerde genellikle 20 desibel ve altında işitme düzeyi normal kabul edilir. Hafif işitme kaybı 21-40 dB arası Kişi fısıldama veya hafif sesleri duymakta zorlanabilir. Orta derecede işitme kaybı 41-55 dB arası Normal konuşma seslerini duymak zorlaşır; arka plan gürültüsü varsa kişi duyduğunu anlamakta güçlük çekebilir. Orta-şiddetli işitme kaybı 56-70 dB arası Kişi, konuşmaları duymakta ve anlamakta belirgin zorluk yaşar; yüksek sesli konuşmalar bile tam olarak anlaşılamayabilir. Şiddetli işitme kaybı 71-90 dB arası Yalnızca çok yüksek sesler duyulabilir ve günlük konuşmaları anlamak imkansız hale gelir. Çok ileri derecede işitme kaybı 91 dB ve üzeri Kişi, en yüksek sesleri bile işitmekte zorlanır ve çoğunlukla işitme cihazı veya diğer işitme destekleri olmadan iletişim kurmak mümkün olmayabilir. BERA/ABR Testi Nasıl Yapılır? Test hazırlığı çocuğun yaşına bağlı olarak değişir. Altı aydan küçük bebekler genellikle sedasyon olmadan teste alınabilir. Bu yaştaki bebeklerin test boyunca uyumaları gerekmektedir. Test öncesi bebeğin uykusuz ve aç kalması sağlanabilir, tespit yapılacağı merkeze aç ve uykulu ancak uyanık bir şekilde getirilmelidir. Testten hemen önce bebeğinizin beslenmesi ve rahat bir pozisyonda uyuması istenebilir. Bebeğiniz kucağınızda veya bir beşikte test boyunca uyuyabilir. Altı ay ve üzeri çocuklarda ise sedasyon kullanılabilir. Bu şekilde çocuğunuzun test süresince tamamen hareketsiz ve sessi kalmasına yardımcı olunur. Test sırasında odyolog, çocuğun kulaklarına küçük kulaklıklar ve kulakların yakını ile alna yumuşak elektrotlar yerleştirir. Kulaklıklar aracılığıyla tıklama sesleri ve tonlar iletilir. Elektrotlar, işitme sinirleri ve beynin bu seslere nasıl tepki verdiğini ölçer. Çocuğunuzun sedasyonsuz bir ABR testi varsa, test boyunca çocuğunuzun yanında kalabilirsiniz. Eğer sedasyon uygulanıyorsa, test sırasında çocuğunuzun yanında kalıp kalamayacağınızı sormalısınız; bazı durumlarda bekleme odasında kalmanız gerekebilir. Test Sonucuna Göre Hangi Tedaviler Uygulanır? Uzmanınız testin nasıl geçtiğini ve bir sonraki adımların neler olacağını sizinle paylaşır. Test tamamlandığında nihai rapor hazırlanır. İşitme kaybı tespit edilirse buna uygun tedavi ve yol haritası hazırlanır. BERA (ABR) Testi Hakkında Sık Sorulan Sorular BERA/ABR Testi Kaç Dakika Sürer? BERA veya ABR testi genellikle 1-2 saat arasında sürer. Ancak randevu süresi toplamda 3 saate kadar uzayabilir. Test sırasında uyuyan bir bebe uyanırsa, testin tamamlanması için bebeğin tekrar uyuması gerekebilir. Bu durum testin planlanandan uzun sürmesine neden olur. BERA/ABR Testi Fiyatları Ne Kadar? BERA/ABR testi fiyatları, testin yapıldığı sağlık kuruluşuna, test sırasında kullanılan ekipmana ve hasta yaşına göre değişiklik gösterebilir. Genel olarak, BERA/ABR testi fiyatları hakkında net bir bilgi almak isteyen hastaların, sağlık kuruluşları ile iletişime geçmeleri önerilir.AcıbademSağlık Grubu’nda BERA/ABR testi yaptırmak isterseniz uzmanlarımızla iletişime geçmeyi unutmayın.
medical-article
BERA/ABR Testi Nedir? BERA/ABR Testi Nasıl Yapılır, Kimlere Uygulanır?
- Beriberi Hastalığı Nedir? - Beriberi Hastalığı Türleri - Beriberi Hastalığı Nedenleri - Beriberi Hastalığı Belirtileri - Beriberi Hastalığı Tanısı ve Testler - Beriberi Hastalığı Tedavisi Beriberi Hastalığı Nedir? Beriberi, tiamin (B1 vitamini) eksikliğinden kaynaklanan bir hastalıktır. Vücudun enerjiyi düzgün bir şekilde kullanmasını sağlayan bu vitaminin yetersiz alımı, bir dizi sağlık sorununa yol açabilir. Beriberi, genellikle yetersiz beslenme veya alkol bağımlılığı gibi durumlarla ilişkilendirilir. Beriberi Hastalığı Türleri Beriberi hastalığının iki ana türü vardır: wet (ıslak) beriberi ve dry (kuru) beriberi. Islak beriberi, kalp ve dolaşım sistemi üzerinde etkili olurken; kuru beriberi, sinir sistemi ile ilgili sorunlara yol açar. Islak beriberi, kalp yetmezliği ve ödem (şişme) ile ilişkilendirilir. Bu durum, kalbin yeterince kan pompalayamamasına bağlı olarak dokularda sıvı birikmesine neden olur. Belirtileri arasında nefes darlığı, hızlı kalp atışı ve bacaklarda şişlik bulunur. Kuru beriberi ise sinir sistemine zarar verir ve kas zayıflığı, koordinasyon bozuklukları ve sinir ağrıları gibi nörolojik belirtilerle kendini gösterir. İleri vakalarda, hastalar yürüme zorluğu yaşayabilir ve ciddi kas güçsüzlüğü nedeniyle hareket kabiliyetini kaybedebilir. Beriberi Hastalığı Nedenleri Beriberi hastalığı, vücudun yeterli miktarda tiamin (B1 vitamini) alamaması veya kullanamaması sonucu ortaya çıkar. Tiamin, karbonhidratların enerjiye dönüştürülmesinde hayati bir rol oynar ve sinir sistemi, kalp ve kaslar gibi birçok vücut fonksiyonu için gereklidir. Beriberi hastalığının başlıca nedenleri arasında yetersiz beslenme, alkol bağımlılığı, bazı tıbbi durumlar ve genetik faktörler yer alır. - Yetersiz Beslenme - Alkol Bağımlılığı - Gastrointestinal Hastalıklar - Diyabet - Böbrek Diyalizi - Genetik Bozukluklar - Yetersiz Kalori Alımı - Yüksek Karbonhidratlı Diyet - Gebelik ve Emzirme Beriberi Hastalığı Belirtileri Beriberi hastalığının belirtileri, hastalığın türüne bağlı olarak değişiklik gösterir. Genel belirtiler arasında yorgunluk, kas zayıflığı, iştahsızlık ve zihinsel konfüzyon sayılabilir. Beriberi teşhisi, hastanın tıbbi geçmişi ve belirtileri değerlendirilerek, kan ve idrar testleri ile doğrulanır. Beriberi Hastalığı Tanısı ve Testler Beriberi hastalığının tanısı, hastanın tıbbi geçmişi, belirtileri ve çeşitli laboratuvar testlerinin değerlendirilmesiyle konur. Erken teşhis, hastalığın ilerlemesini önlemek ve tedaviye hızlı bir şekilde başlamak açısından önemlidir. - Hastanın diyet alışkanlıkları, alkol tüketimi ve genel sağlık durumu değerlendirilir. - Belirtiler (örneğin, yorgunluk, kas zayıflığı, nefes darlığı) göz önünde bulundurularak fiziksel muayene yapılır. - Sinir sistemi üzerindeki etkilerini değerlendirmek için refleksler, kas gücü ve koordinasyon test edilir. - Nörolojik belirtiler (örneğin, his kaybı, kas zayıflığı) detaylı incelenir. - Tiamin seviyeleri ölçülür. Düşük tiamin seviyeleri beriberi tanısını destekler. - Elektrolit dengesizlikleri ve diğer vitamin eksiklikleri de kontrol edilir. - Gerekirse, kalp ve sinir sistemi üzerindeki etkilerini görmek için ekokardiyografi veya MRI gibi görüntüleme yöntemleri kullanılabilir. Beriberi Hastalığı Tedavisi Beriberi hastalığının tedavisi, tiamin (B1 vitamini) eksikliğini gidermeye odaklanır. Erken teşhis ve tedavi, hastalığın yol açacağı ciddi problemleri önlemek açısından kritik öneme sahiptir. Tedavi yöntemleri arasında tiamin takviyesi, beslenme ve diyet düzenlemeleri ile altta yatan nedenlerin yönetimi yer alır. Beriberi tedavisinde en temel yaklaşım, vücudun ihtiyaç duyduğu tiamini sağlamaktır. Hafif ve orta şiddetteki vakalarda, ağız yoluyla günlük tiamin tabletleri kullanılır. Genellikle, doktor tarafından belirlenen dozlarda günde 50-100 mg tiamin alınması önerilir. Ancak, şiddetli vakalarda veya ağız yoluyla tiamin alımının yetersiz olduğu durumlarda, enjeksiyon yoluyla tiamin verilmesi tercih edilir. Bu durumda, ilk etapta yüksek dozda (genellikle 50-100 mg) intramüsküler veya intravenöz tiamin uygulanır ve hastanın durumuna göre dozaj ve uygulama sıklığı ayarlanır. Beriberi hastalığının tedavisinde beslenme ve diyet düzenlemeleri büyük önem taşır. Tiamin açısından zengin gıdaların diyete eklenmesi gerekir. Tam tahıllar, baklagiller, et, balık, süt ürünleri ve yeşil yapraklı sebzeler gibi tiamin açısından zengin gıdaların tüketimi artırılmalıdır. Bunun yanı sıra, rafine gıdaların (örneğin, beyaz pirinç) tüketiminin azaltılması da önemlidir. Genel olarak, diyetin yeterli kalori ve besin alımını sağlayacak şekilde dengelenmesi ve diğer vitamin ve mineral ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde düzenlenmesi gerekmektedir. Beriberi hastalığının tedavisinde, özellikle alkol bağımlılığı olan bireylerde, alkol tüketiminin sınırlandırılması veya tamamen bırakılması önemlidir. Alkol, tiamin emilimini ve vücudun tiamini kullanma kapasitesini olumsuz etkiler. Bu nedenle, alkol tüketiminin azaltılması, tiamin eksikliğinin giderilmesine yardımcı olur ve hastalığın tekrarını önler. Beriberi hastalığının tedavisinde, altta yatan nedenlerin yönetimi de önemlidir. Gastrointestinal hastalıklar, böbrek diyalizi gibi uzun süreli tedaviler veya diğer tıbbi durumlar tiamin eksikliğine katkıda bulunuyorsa, bu durumların uygun şekilde yönetilmesi gerekmektedir. Ayrıca, genetik bozukluklar veya diğer sağlık sorunları olan bireylerde, hastalığın tekrarını önlemek için düzenli sağlık kontrolleri ve uygun tedavi yaklaşımları uygulanmalıdır. Beriberi hastalığı, erken teşhis ve uygun tedavi ile tamamen iyileştirilebilir. Tiamin takviyesi, beslenme ve diyet düzenlemeleri, alkol tüketiminin sınırlandırılması ve altta yatan nedenlerin yönetimi, hastalığın tedavisinde kritik rol oynar. Hastaların düzenli sağlık kontrolleri yaptırmaları ve tiamin açısından zengin bir diyet benimsemeleri, beriberi hastalığının tekrarını önlemek açısından önemlidir.
medical-article
Beriberi Hastalığı Nedir? Belirtileri ve Tedavisi
Bişektomi Nedir? Günümüzde erkekler ve kadınlar, fiziksel görünüm açısından ideallerine ulaşabilmek için genç ve sağlıklı bir görünüme sahip olmak adına birçok estetik operasyondan faydalanmaktadır. Bu estetik cerrahilerden biri debişektomi operasyonudur. Yüzün daha iyi bir görünüm kazanmasını sağlayanbişektomiaynı zamandayanak cerrahisiolarak da bilinmektedir. Bişektomi operasyonu ile daha belirgin elmacık kemikleri ve daha ince bir yüz hattına sahip olunabilir. Kimler Bişektomi Yaptırabilir? Bişektomi operasyonunormal kiloya ve yuvarlak bir yüze sahip 18 yaşından büyük erkekler ve kadınlara uygulanabilir. Bununla birlikte aşırı kilolu veya obezitesi olan kişilere ve 45 yaşın üzerindeki hastalara önerilmemektedir. Bichatadı verilen yağ torbalarında zamanla önemli ölçüde azalma meydana gelir, bu da operasyon geçirecek kişinin yüzünde erken yaşlanmaya neden olabilir. Yine de her hastada farklılık olabileceği için operasyonu yapacak hekimin hastayı detaylı olarak değerlendirmesi oldukça önemlidir. Bişektomi ameliyatıiçin uygun bir hasta olup olmadığınızı bilmek için hekim tarafından size sorular sorulabilir ve sonrasında da bir takım testler istenebilir. Bişektomi yüzün daha uzun ve daha ince görünmesini sağlarken yüzde meydana gelen yuvarlak görünümün ortadan kalkmasına da yardımcı olur.Bişektomi operasyonugeçiren hastalar ayakta tedavi gördükleri için yine aynı gün içerisinde taburcu olabilirler. Bişektomi Nasıl Yapılır? Bişektomi ayakta tedavi edilen bir ameliyat türüdür diğer bir adıyla da yanak inceltme estetiği olarak da geçmektedir. Bişektomi ameliyatı lokal anestezi ile yapılır. Ameliyattan önce ağız temizliğinin yapılması oldukça önemlidir.Bişektomi ameliyatı öncesiyapılan temizlik meydana gelebilecek enfeksiyon problemlerinin azalmasına yardımcı olacaktır. Bişektomi,cerrahın yanakların içinde, yağ torbalarının yanında küçük bir kesi ile müdahale ederek yaptığı bir operasyon türüdür. Hastaya lokal anestezi işlemi uygulandıktan sonra cerrah yanak içine küçük bir kesi atar ve forseps ile doğal bir görünüm vermek için bichat (yağ dokusu) torbalarını kaldırır. Yağ torbaları çıkarıldıktan sonra, yaraya dikiş atılır. Bu işlem her iki yanağa da uygulandıktan sonra yani ameliyat sona erdiğinde, cerrah sıkıştırıcı bir bandajla işlemi tamamlar.Bişektomi ameliyatınıntamamı 30 ila 45 dakika arasında sürer ve hasta aynı gün içerisinde taburcu edilir. Bişektomi Ameliyatı Öncesi Bişektomi ameliyatı sonrasında daha hızlı bir iyileşme süreci için hasta ameliyattan bir hafta önce alkol almayı bırakmalı ve sigara içmeyi sonlandırmalıdır. Ameliyat öncesinde hasta tarafından kullanılan aspirin veya kan sulandıran ilaçlar kullanılıyorsa bu tarz ilaçların alınması bırakılmalıdır. Eğer hasta sağlık sorunları nedeniyle düzenli olarak ilaç kullanıyorsa, ameliyat öncesinde doktoruna kullandığı tüm ilaçları bildirmelidir. Hamile kadınlar veya ciddi sağlık sorunları olan kişiler, bişektomi ameliyatına karar vermeden önce mutlaka bir doktora görünmelidir. Bişektomi Ameliyatı Sonrası Bişektomi ameliyatı sonrasındaher hastanın iyileşme süreci farklılık gösterebilmektedir. Fakat genel olarak operasyondan sonraki 14 günlük süreçte hastalarda iyileşme gözlemlenir. Bişektomi ameliyatından sonraki ilk üç gün boyunca, yumuşak besinler ve soğuk içecekler tüketilmesi olası bir kanamanın da önüne geçecektir. Aynı zamanda hastaların güneşe maruz kalmaması da önerilmektedir. Bişektomi operasyonu sonrasındayağ torbaları çıkarıldıktan sonra, olası bir iltihaplanma halinde 3 ila 6 ay boyunca kaybolacaktır. Olası iltihaplanma genellikle yüzün alt çene bölümünde gerçekleşmektedir. Bişektomi ameliyatıile yüzdeki elmacık kemiklerinin daha belirgin bir hale gelmekte ve yüze daha uzun bir görünüm verilmektedir Bişektomi Ameliyatı Sonuçları Bişektomi ameliyatıyatış gerektirmediği için operasyonun hemen sonrasında hasta günlük hayatına hızlıca adapte olabilir. Herhangi bir enfeksiyon oluşması durumunda ise enfeksiyonu önlemek için hekim tarafından verilen antibiyotik tedavileri ve ağız bakım ürünlerinin düzenli ve talimatlara uygun kullanılması gerekir. Bişektomi ameliyatı sonrasındaen az 2 saat sonra basınçlı bandajla kalınması gerekir, bandaj aynı zamanda morarmayı da önleyecektir. Yüz bölgesinde belirli bir şişlik hissedilebilir, ancak bu durum normaldir. Bişektomi ameliyatından sonraki 3 gün boyunca her 4 saatte bir 15 dakika boyunca doğrudan yanağınıza soğuk pres uygulayarak şişmeyi azaltabilirsiniz.Bişektomi ameliyatıağız içinde yapıldığı için 7 gün boyunca her 12 saatte bir tuzlu su ile gargara yapmak ve hekiminizin verdiği ilaçları kullanmak oldukça önemlidir. Ayrıca hastanın ilk 5 gün boyunca ağır ve fiziksel aktivitelerden uzak durması gerekir. Operasyondan 5 gün sonra günlük aktivitelerinize normal olarak devam edebilirsiniz. Özellikle yaz aylarında bişektomi ameliyatı olduysanız mutlaka güneş kremi kullanılması tavsiye edilmektedir. Bişektomi operasyonusonrası hastada yara izi oluşmaz. Operasyon yanak içinden yapıldığı için dışarıdan bakıldığında herhangi bir ameliyat izi ile karşılaşılmaz. Operasyon sonrasında şişliklerin inip hastanın yüzünün oturması belirli bir zaman alabilir. Bu durum kişiden kişiye değişiklik gösterebilmektedir. Bişektomi operasyonu sonrasında kişiler yepyeni bir yüz görünümüne kavuşmayı bekleseler de,bişektomi ameliyatıyüz ovalinin giderilmesini kapsamaktadır. Hollywood Yanağı Esteteği, Bişektomi Ameliyatıyla mı Yapılır? Bişektomi ve Hollywood yanağı estetiğibirbiriyle karıştırılmaktadır. Hollywood yanağı estetiğinde kişilerin yüz görünümleri olduğundan çok daha farklı gözükürken bişektomi de ise sadece yanak bölgesindeki yağlara müdahale edilir. Bu da kişinin yüz görünümünde çok farklı bir görünüme neden olmaz. Hollywood yanağıestetiği daha komplike operasyonlarla yapılmaktadır. Hollywood yanağı estetiğinde alınan yağ oranı,bişektomiyegöre daha fazla ve daha farklıdır. Ayrıca elmacık kemiklerine ve çene bölgesine de çeşitli müdahalelerde bulunulmaktadır. Bişektomi Ameliyatı Sonrasında Oluşabilecek Risk Faktörleri Hemen hemen tüm ameliyatlarda beklenmedik durumlar veya risk faktörleri gelişebilir.Bişektomiyani diğer bir adıyla yüz inceltme estetiğinde, yağ çıkarma operasyonu esnasında bazı riskler oluşabilir. Bu yüzden ameliyat öncesinde hekimin detaylı olarak araştırılması ve daha önce yapmış olduğu operasyonları incelemek gereklidir. Bişektomi ameliyatıher ne kadar basit bir ameliyat gibi gözükse de yüz bölgesindeki sinirler zarar görebilir, yüz felci ya da kalıcı hasarlar gibi durumlar ortaya çıkabilir. Yine yağ dokularına yakın olması sebebiyle tükürük bezlerine de zarar verilebilir. Bu yüzden operasyonu yapacak hekimin konusunda uzman olması oldukça önemlidir. Bişektomi ameliyatı sonrasında ortaya çıkabilecek risk faktörlerinden bazıları ise şöyledir; - Kanama - Enfeksiyon - Kesilerin zor iyileşmesi - Hematom - Anesteziye bağlı gelişen durumlar riskleri - Sıvı birikimi (seroma) - Uyuşma veya diğer his değişiklikleri - Şişlik - Yüz felci - Dil bölgesinde yaralanma - Asimetrik yüz hatları - Yetersiz estetik - Yeniden cerrahi olasılığı - Kalıcı ağrı Hastanın iyileşmesi açısından doktorun tavsiye ettiği tedavi yöntemlerine uyulması son derece önemlidir. Fakat her cerrahi prosedürde olduğu gibi yeni sağlık sorunları da oluşabilir. Bişektominin Zararları Var Mı? Öncelikle bişektomi ameliyatındaki en önemli etkenin doktor olduğunu unutmamak gerekir. Operasyon esnasında kullanılan yöntemler kadar doktorun da tecrübesi son derece önemlidir. Doktorun yüz bölgesine nasıl müdahalesi ve nasıl şekil vereceği gibi konular tamamen doktorun tecrübesi doğrultusunda şekillenmektedir. Bişektominin genel olarak bilinen bir zararı bulunmamaktadır, fakat ameliyata bağlı gelişen risk faktörleri gelişebilir. Yanak içinde yer alan yağ torbaları sinirlere yakın olduğu için operasyon esnasında sinirlere uygulanan baskı sebebiyle ağrıya neden olabilir.Bişektomi ameliyatısırasında en sık karşılaşılan faktörler arasında ise enfeksiyon riski bulunmaktadır.
medical-article
Bişektomi Nedir? Bişektomi Nasıl Uygulanır? Bişektomi Ameliyatı
- Biyopsi Nedir? - Biyopsi Çeşitleri Nelerdir? - Biyopsi Nasıl Yapılır? - Biyopsi Hangi Durumlarda Uygulanır? - Biyopsi Sonuçları Nasıl Değerlendirilir? - Biyopsi Riskleri ve Yan Etkileri - Biyopsi ve Kanser Tanısı Biyopsi Nedir? Biyopsi, vücuttan hücre veya doku örneklerinin alınarak mikroskop altında incelenmesi işlemidir. Bu yöntem, genellikle hastalıkların teşhisi ve değerlendirilmesi için kullanılır. Biyopsi, kanser şüphesi durumunda sıkça başvurulan bir yöntemdir. Bunun yanı sıra, iltihaplanma, enfeksiyon, ve diğer hastalıkların teşhisi için de biyopsi yapılabilir. Biyopsi, vücudun farklı bölgelerinden çeşitli tekniklerle alınabilir. İğne biyopsisi, eksizyonel biyopsi ve endoskopik biyopsi gibi farklı türleri bulunmaktadır. Bu türler, biyopsi yapılacak bölgeye ve hastanın durumuna göre seçilir. Biyopsi Çeşitleri Nelerdir? Biyopsi çeşitleri, uygulanma yöntemlerine ve alınacak doku örneğinin bulunduğu bölgeye göre farklılık gösterir. En yaygın biyopsi türleri şunlardır: İğne Biyopsisi: İnce veya kalın bir iğne kullanılarak dokudan küçük bir örnek alınır. Genellikle kanser şüphesi olan bölgelerde tercih edilir. Eksizyonel Biyopsi: Şüpheli dokunun tamamının cerrahi olarak çıkarıldığı bir biyopsi türüdür. Bu yöntem, küçük tümörlerin veya lezyonların incelenmesi için kullanılır. İnsizyonel Biyopsi: Sadece şüpheli dokunun bir kısmının çıkarıldığı biyopsi türüdür. Bu yöntem, daha büyük lezyonların incelenmesi için uygundur. Endoskopik Biyopsi: Endoskop adı verilen esnek bir tüp kullanılarak iç organlardan doku örnekleri alınır. Bu yöntem, sindirim sistemi gibi erişilmesi zor bölgelerde kullanılır. Deri Biyopsisi: Deri yüzeyindeki lezyon veya döküntülerin incelenmesi için yapılan biyopsi türüdür. Punch biyopsisi ve tıraş biyopsisi gibi alt türleri bulunmaktadır. Bu biyopsi türleri, teşhis ve tedavi sürecinde önemli bilgiler sağlar ve hastalığın doğru bir şekilde değerlendirilmesine yardımcı olur. Biyopsi Nasıl Yapılır? Biyopsi, türüne ve yapılacak bölgeye göre farklı şekillerde uygulanır. İşlem genellikle birkaç adımdan oluşur. İlk olarak, biyopsi yapılacak bölgeye göre hasta uygun bir pozisyonda yerleştirilir. Bölge temizlenir ve sterilize edilir. Hastanın rahatlaması ve ağrı hissetmemesi için lokal veya genel anestezi uygulanabilir. Örnek alma aşamasında, iğne biyopsisi yapılacaksa ince veya kalın bir iğne, hedef dokunun içine yönlendirilir ve küçük bir doku örneği alınır. Eksizyonel biyopsi durumunda, şüpheli dokunun tamamı cerrahi olarak çıkarılır. İnsizyonel biyopsi yapılacaksa, yalnızca şüpheli dokunun bir kısmı alınır. Endoskopik biyopsi yönteminde,endoskopadı verilen esnek bir tüp kullanılarak iç organlardan doku örnekleri alınır. Bu işlem,sindirim sistemi gibi erişilmesi zor bölgelerdegerçekleştirilir. Deri biyopsisi yapılacaksa, deri yüzeyindeki lezyon veya döküntülerden örnek alınır. Punch biyopsisi ve tıraş biyopsisi gibi farklı teknikler kullanılabilir. Biyopsi işlemi tamamlandıktan sonra, alınan doku örneği laboratuvara gönderilir ve mikroskop altında incelenir. Sonuçlar genellikle birkaç gün içinde çıkar ve hastalığın teşhisi veya değerlendirilmesi için kullanılır. Biyopsi Hangi Durumlarda Uygulanır? Biyopsi, çeşitli tıbbi durumların teşhisi ve değerlendirilmesi için uygulanabilir. Kanser şüphesi, biyopsinin en yaygın nedenlerinden biridir. Kanserli dokuların tespiti ve hangi aşamada olduklarının belirlenmesi için biyopsi yapılır. Enfeksiyonlar da biyopsi gerektirebilir. Özellikle tedaviye yanıt vermeyen veya nedeni belirlenemeyen enfeksiyonların tanısında biyopsi kullanılır. Enfeksiyonlu bölgeden alınan doku örnekleri, enfeksiyonun türünü ve nedenini belirlemek için incelenir. İltihaplanma durumlarında da biyopsi yapılabilir. Özellikle kronik iltihaplanma vakalarında, altta yatan nedeni belirlemek için biyopsi kullanılır. Romatizmal hastalıklar ve otoimmün bozukluklar gibi durumlarda biyopsi, doğru tanı ve tedavi planı için gerekli olabilir. Organ fonksiyon bozukluklarında, örneğin karaciğer veya böbrek sorunlarında biyopsi yapılabilir. Organın hasar derecesini ve bozukluğun nedenini belirlemek için doku örneği alınır. Bu bilgiler, tedavi stratejilerinin belirlenmesine yardımcı olur. Biyopsi Sonuçları Nasıl Değerlendirilir? Biyopsi sonuçları, alınan doku örneğinin laboratuvarda mikroskop altında incelenmesiyle değerlendirilir. Patolog adı verilen uzman doktorlar, hücrelerin ve dokuların yapısını detaylı bir şekilde analiz ederler. Bu analizler, hücrelerin normal mi yoksa anormal mi olduğunu, varsa anormalliklerin ne tür olduğunu belirlemeye yönelik yapılır. İnceleme sırasında, patologlar hücrelerin şekli, büyüklüğü ve düzeni gibi özelliklere dikkat ederler. Kanserli hücreler genellikle normal hücrelerden farklı göründüğü için, bu farklılıklar kanserin varlığını ve türünü belirlemede yardımcı olur. Ayrıca, hücrelerdeki iltihaplanma, enfeksiyon veya diğer patolojik değişiklikler de incelenir. Biyopsi sonuçları genellikle birkaç gün içinde hazır olur. Patologlar, bulgularını bir rapor halinde hazırlar ve bu rapor, biyopsiyi isteyen doktorla paylaşılır. Doktor, biyopsi raporunu hastanın diğer tıbbi bilgileriyle birlikte değerlendirir ve doğru tanıya ulaşır. Bu süreç, hastalığın türünü, yayılma derecesini ve tedavi seçeneklerini belirlemek için kritik öneme sahiptir. Biyopsi Riskleri ve Yan Etkileri Biyopsi genellikle güvenli bir prosedür olmakla birlikte, bazı riskler ve yan etkiler taşıyabilir. İğne biyopsisi gibi minimal invaziv yöntemlerde riskler genellikle düşüktür, ancak daha invaziv biyopsi türlerinde riskler artabilir. En yaygın risklerden biri enfeksiyondur. Biyopsi yapılan bölgede, cilt bütünlüğü bozulduğu için enfeksiyon riski mevcuttur. Bu nedenle, işlem sırasında steril teknikler kullanılır ve hastalara işlem sonrası bakım talimatları verilir. Kanama da biyopsi işlemlerinin olası yan etkilerindendir. İğne biyopsisinde genellikle minimal kanama olurken, cerrahi biyopsilerde daha fazla kanama görülebilir. Kanama kontrol altına alınamazsa, ek tedavi gerekebilir. Ağrı ve rahatsızlık, biyopsi sonrasında sıkça yaşanan yan etkilerdir. Çoğu durumda ağrı hafiftir ve reçetesiz ağrı kesicilerle kontrol altına alınabilir. Ancak, bazı biyopsi türlerinde ağrı daha belirgin olabilir ve hastanın dinlenmesi gerekebilir. Nadir durumlarda, biyopsi işlemi sırasında iç organlara zarar verilebilir. Özellikle, karaciğer veya akciğer biyopsileri gibi organ biyopsilerinde bu risk daha yüksektir. Bu tür komplikasyonlar genellikle ek tedavi gerektirir. Allerjik reaksiyonlar, kullanılan anestezi veya diğer ilaçlara karşı gelişebilir. Bu tür reaksiyonlar genellikle nadir olup, işlem öncesi hastanın tıbbi geçmişi dikkatlice değerlendirilir. Biyopsi ve Kanser Tanısı Biyopsi,kanser tanısındakritik bir rol oynar. Kanser şüphesi olan durumlarda, biyopsi alınarak hücrelerin mikroskop altında incelenmesi, kanserin varlığını doğrulamak ve kanser türünü belirlemek için en güvenilir yöntemdir. Bu süreç, kanserin teşhis edilmesi ve uygun tedavi planının oluşturulması açısından büyük önem taşır. Kanser tanısında biyopsi, şüpheli bir kitle veya lezyondan hücre örneği alınarak gerçekleştirilir. İğne biyopsisi, eksizyonel biyopsi veya endoskopik biyopsi gibi yöntemler kullanılarak doku örnekleri toplanır. Patologlar, bu örnekleri inceleyerek hücrelerin kanserli olup olmadığını belirlerler. Patologlar, hücrelerin yapısını, büyüklüğünü ve düzenini incelerken, kanserli hücrelerin genellikle normal hücrelerden farklı göründüğünü tespit ederler. Kanser hücreleri kontrolsüz bir şekilde büyür ve yayılır, bu da onların mikroskop altında belirgin bir şekilde tanınmasını sağlar. Kanserin türü ve evresi, biyopsi sonuçlarına dayanarak belirlenir. Biyopsi sonuçları, kanserin yayılma derecesini (evrelemesini) ve agresifliğini (derecesini) belirlemeye yardımcı olur. Bu bilgiler, hastanın tedavi planının oluşturulmasında önemli bir rol oynar. Cerrahi müdahale, kemoterapi, radyoterapi veya immünoterapi gibi tedavi seçeneklerinin belirlenmesinde biyopsi sonuçları dikkate alınır. Biyopsi ayrıca, tedavi sürecindeki ilerlemeyi değerlendirmek ve tedavinin etkinliğini izlemek için de kullanılabilir. Tedavi sırasında veya sonrasında yapılan biyopsiler, kanserin gerileyip gerilemediğini veya yeniden ortaya çıkıp çıkmadığını belirlemeye yardımcı olur.
medical-article
Biyopsi Nedir? Çeşitleri ve Uygulama Alanları Nelerdir?
Anevrizma, damar duvarının zayıflaması sonucu oluşan balonlaşma durumudur. Özellikle beyin anevrizması, ciddi sağlık sorunlarına yol açabilir. Belirtiler arasında şiddetli baş ağrısı, mide bulantısı, görme bozuklukları ve bilinç kaybı yer alır. Beyin anevrizması çoğunlukla fark edilmeden ilerler ve damar yırtılması durumunda hayati tehlike oluşturur. Nedenleri arasında genetik yatkınlık, hipertansiyon, sigara kullanımı ve travmalar bulunmaktadır. Tedavide cerrahi müdahale (klipleme) veya endovasküler girişim (coil yöntemi) uygulanır. Anevrizma riski olan kişiler düzenli sağlık kontrolleri ile takip edilmelidir. - Anevrizma Nedir? - Beyin Anevrizması Nedir? - Beyin Anevrizması Belirtileri Nelerdir? - Beyin Anevrizması Neden Olur? - Beyin Anevrizması Tanısı ve Uygulanan Testler - Beyin Anevrizması Tedavisi Anevrizma Nedir? Anevrizma, bir arter (atar damar) duvarının zayıflaması sonucunda oluşan balon veya genişleme durumudur. Genellikle beyin, kalp ve ana arterler gibi kritik bölgelerde ortaya çıkar. Anevrizma, damar duvarındaki zayıflama nedeniyle kanın birikmesiyle şişer ve patlama riski taşır. Bu durum, beyin kanaması veya diğer ciddi komplikasyonlara yol açabilir. Belirtiler anevrizmanın boyutuna ve bulunduğu yere göre değişiklik gösterse de genellikle baş ağrısı, görme bozuklukları veya nörolojik sorunlar gibi semptomlarla kendini gösterebilir. Tedavi, durumun ciddiyetine göre cerrahi müdahale veya medikal izlemle yapılabilir. Beyin Anevrizması Nedir? Beyin anevrizması, beyin damarlarının duvarındaki zayıflamış bir bölgenin balon gibi şişmesiyle oluşan ciddi bir sağlık sorunudur. Bu durum genellikle belirti vermeden ilerler, ancak büyüdüğünde ya da patladığında şiddetli baş ağrısı,mide bulantısı, görme bozuklukları,bilinç kaybıve hatta felç gibi hayati tehlike yaratan komplikasyonlara yol açabilir. En sık rastlanan nedenler arasında genetik yatkınlık, yüksek tansiyon, sigara kullanımı ve damar duvarını zayıflatan diğer faktörler bulunur. Beyin anevrizmasının tedavisi, patlama riskine ve hastanın genel sağlık durumuna bağlı olarak cerrahi klipsleme veya endovasküler embolizasyon gibi yöntemlerle yapılabilir. Beyin anevrizması, beyindeki atardamar duvarının zayıflaması sonucu oluşan çıkıntı veya balonlaşmalardır ve genellikle beyin MR veya tomografisinde dalında asılı bir meyve gibi görünür. Her 10 kişiden birinde bu baloncuğun patlamasıbeyin kanamasınayol açarak şiddetli baş ağrısı, mide bulantısı ve ışığa duyarlılık gibi belirtilerle kendini gösterebilir. Çoğu beyin anevrizması belirti vermese de, özellikle aile öyküsü olan kişilerde düzenli sağlık kontrolleri önemlidir. Anevrizmaların kesin nedeni bilinmemekle birlikte, sigara, yüksek tansiyon ve genetik faktörlerin oluşumunda etkili olduğu düşünülmektedir. Beyin Anevrizması Belirtileri Nelerdir? Beyin anevrizması genellikle belirti vermeden sessizce ilerleyebilir, ancak patladığında veya büyük bir boyuta ulaştığında ciddi belirtiler ortaya çıkabilir. Bu belirtiler arasında ani ve şiddetli baş ağrısı, bulantı, kusma, görme bozuklukları, ışığa karşı hassasiyet, ense sertliği, bilinç kaybı ve nörolojik bozukluklar yer alır. Patlamamış beyin anevrizmaları ise bazı durumlarda göz çevresinde ağrı, çift görme veya yüzün bir tarafında uyuşma gibi şikâyetlere yol açabilir. Özellikle aniden başlayan, daha önce yaşanmamış şiddetteki baş ağrıları bir beyin anevrizmasının habercisi olabilir ve acil tıbbi müdahale gerektirir. Beyin anevrizması belirtileri arasında şunlar yer alır: - Ani ve şiddetli baş ağrısı (genellikle "hayatımın en kötü baş ağrısı" olarak tanımlanır). - Bulantı ve kusma. - Boyun sertliği. - Görme bozuklukları veya çift görme. - Işığa karşı hassasiyet (fotofobi). - Konuşma güçlüğü. - Bilinç kaybı veya bayılma. - Vücutta uyuşma veya zayıflık (genellikle yüz, kol veya bacaklarda). - Kasılmalar veya nöbetler. - Yüzde sarkma veya asimetri. Beyin Anevrizması Neden Olur? Beyin anevrizması, genellikle beyin damarlarının duvarlarındaki zayıflamış bölgelerin sonucunda oluşur ve bu zayıflık çeşitli risk faktörlerinden kaynaklanabilir. Sigara kullanımı, yüksek tansiyon, damar sertliği (ateroskleroz), baş travmaları, enfeksiyonlar ve genetik yatkınlık beyin anevrizması gelişiminde önemli rol oynar. Ayrıca, damar duvarını zayıflatan bağ dokusu hastalıkları veya doğuştan gelen damar yapısı bozuklukları da anevrizma riskini artırabilir. Kadınlarda daha sık görülen bu durumun oluşumunda, yaşlanmayla birlikte damarların elastikiyetini kaybetmesi de etkili olabilir. Kesin neden tam olarak bilinmemekle birlikte, bu risk faktörleri anevrizmanın gelişimini tetikleyen temel unsurlar olarak öne çıkar. Beyin Anevrizması Tanısı ve Uygulanan Testler Beyin anevrizması genellikle belirti vermediği durumlarda başka bir hastalığın araştırılması sırasında tesadüfen tespit edilir, ancak semptomların ortaya çıktığı durumlarda tanı koymak için bir dizi görüntüleme yöntemi kullanılır.Manyetik rezonans görüntüleme (MR)ve bilgisayarlı tomografi (BT) beyin anevrizmasının yerini ve boyutunu tespit etmekte en sık kullanılan yöntemlerdir. Patlamış bir anevrizmadan şüphelenildiğinde ise BT anjiyografi veya lomber ponksiyon gibi yöntemlerle beyin kanamasının varlığı doğrulanabilir. Ayrıca, detaylı damar görüntülemesi sağlayan dijital substraksiyon anjiyografi (DSA) anevrizmanın detaylarını incelemek ve tedavi planlamasını yapmak için kullanılabilir. Erken tanı için risk grubundaki kişilerin düzenli kontrolleri büyük önem taşır. Beyin anevrizması tanısında yaygın olarak uygulanan testler şunlardır: - Bilgisayarlı tomografi (BT): Beyindeki kanama veya anevrizmanın varlığını hızlı bir şekilde tespit etmek için kullanılır. - Manyetik rezonans görüntüleme (MR): Anevrizmanın detaylı görüntülerini almak ve beynin damar yapısını incelemek için kullanılır. - Manyetik rezonans anjiyografi (MRA): Beyindeki damarları ve anevrizmayı görüntülemek için kullanılan özel bir MR yöntemidir. - Bilgisayarlı tomografi anjiyografisi (BT Anjiyografi): Beyin damarlarının ve anevrizmanın üç boyutlu görüntüsünü oluşturmak için kontrast madde ile yapılan bir testtir. - Kateter anjiyografi (DSA): İnce bir kateter yardımıyla beyin damarlarına kontrast madde verilerek detaylı damar görüntüleri elde edilen bir yöntemdir. Genellikle diğer testler net sonuç vermezse tercih edilir. - Beyin omurilik sıvısı analizi (Lomber ponksiyon): Anevrizma kaynaklı bir subaraknoid kanama şüphesi varsa, beyin omurilik sıvısında kan varlığını tespit etmek için yapılır. Beyin Anevrizması Tedavisi Beyin anevrizmasının tedavisi, anevrizmanın boyutu, yeri, patlama riski ve hastanın genel sağlık durumu gibi faktörlere bağlı olarak planlanır. Patlamamış anevrizmalar genellikle düzenli izlem ve yaşam tarzı değişiklikleri ile takip edilirken, patlama riski yüksek veya patlamış anevrizmalar için cerrahi müdahale gerekebilir. Tedavi yöntemleri arasında anevrizmanın klipsleme yöntemiyle kapatıldığı cerrahi klipsleme ve damar içinden kateterle girilerek yapılan endovasküler embolizasyon bulunur. Her iki yöntem de kan akışını keserek anevrizmanın patlamasını önlemeyi amaçlar. Tedavinin ardından hasta düzenli kontrollerle izlenir ve risk faktörlerini azaltmak için yaşam tarzı değişiklikleri önerilir. - Cerrahi klipleme: Anevrizma boynuna küçük bir metal klips yerleştirilerek kan akışının durdurulması sağlanır. Bu yöntem, açık cerrahi bir işlem gerektirir. - Endovasküler koil uygulaması: Kateter yoluyla anevrizma içine platin koiller yerleştirilerek kanın anevrizmaya girişi engellenir. Minimal invaziv bir yöntemdir. - Akış yönlendirici stentler: Anevrizma bölgesindeki kan akışını yeniden yönlendirmek ve anevrizmayı devre dışı bırakmak için kullanılan özel stentlerdir. - Tıbbi izlem: Küçük ve patlama riski düşük anevrizmalar için düzenli görüntüleme ve kontrol ile hastanın izlenmesi tercih edilebilir. - Subaraknoid kanama tedavisi: Patlamış bir anevrizmaya bağlı kanama durumunda, beyin ödemini ve kanamayı kontrol altına almak için acil tedavi uygulanır. - Kan basıncı kontrolü: Anevrizmanın patlama riskini azaltmak için yüksek tansiyonun kontrol altına alınması amaçlanır. - Yaşam tarzı değişiklikleri: Sigara ve alkol kullanımının bırakılması, sağlıklı bir diyet ve düzenli egzersiz gibi önlemler, tedavi sürecine destek sağlar. Cerrahi Klipleme Cerrahi klipleme, beyin anevrizmasını tedavi etmek için uygulanan geleneksel bir cerrahi yöntemdir. Bu işlem sırasında, kafa kemiğinin bir kısmı çıkarılarak beyin zarına ulaşılır ve anevrizma yerleştirilir. Cerrah, anevrizmayı besleyen damarı tespit ettikten sonra metal bir klips yardımıyla kan akışını durdurur. Klips, anevrizmanın patlama riskini ortadan kaldırmak için kalıcı olarak yerleştirilir. Yüksek hassasiyet gerektiren bu prosedür, büyük ve kritik yerlerdeki anevrizmalar için etkili bir çözüm olabilir ancak iyileşme süreci daha uzun olabilir. Endovasküler Koilleme Endovasküler koilleme, cerrahi müdahaleye gerek kalmadan yapılan minimal invaziv bir yöntemdir. İşlem genellikle kasık bölgesinden bir kateterin damar içine yerleştirilmesiyle başlar. Kateter yardımıyla, yumuşak platin teller anevrizma balonunun içerisine yerleştirilir ve burada bir yumak oluşturarak pıhtılaşmayı tetikler. Bu sayede anevrizmanın kanla dolması engellenir. Bu yöntem, daha az invaziv olduğu için genellikle tercih edilir ancak anevrizmanın tekrar kanama riski daha yüksektir ve ek prosedürler gerekebilir. Akışın Yönünü Değiştiren Ameliyat (Mesh Takılması) Büyük veya tedavisi zor anevrizmalar için akışın yönünü değiştiren ameliyat kullanılabilir. Genel anestezi altında yapılan bu işlemde, cerrah kafa kemiğini ve zarı açarak atardamara ulaşır. Anevrizmanın bulunduğu damar bölgesine, kan akışını farklı bir yöne yönlendiren özel bir stent yerleştirilir. Bu stent, anevrizmanın dolmasını ve basınç nedeniyle patlamasını önler. Bu yöntem, geleneksel cerrahi ve endovasküler tedavinin etkili olamayacağı durumlar için uygun bir seçenek sunar. Medikal Teknolojiler - Gamma Knife Icon - Intraoperatif 3 Tesla MR - Cyberknife
medical-article
Anevrizma Nedir? Beyin Anevrizması Belirtileri Nelerdir?
Blefarit (Göz Kapağı İltihabı) Nedir? Blefarit (göz kapağı iltihabı)göz kapaklarında görülen iltihaplanmaya verilen tıbbi isimdir.Blefarit (göz kapağı iltihabı)birçok vakada yaygın olarak her iki gözü etkileyecek şekilde göz kapaklarının kenarları boyunca gelişir. Blefarit (göz kapağı iltihabı)genellikle kirpik diplerindeki küçük yağ bezlerinin tıkanması nedeniyle ortaya çıkar ve kendisini tahriş ile kızarıklık şeklinde gösterir. Blefarit (göz kapağı iltihabı) birkaç farklı hastalık veya durumdan kaynaklanabilir. Blefarit (göz kapağı iltihabı) vakaları genellikle tedavisi zor olan kronik bir halde görülür. Blefariti (göz kapağı iltihabı) olan birey için rahatsız edici ve çirkin bir görünüme neden olabilir, ancak birçok vakada bireyin görme yeteneğinde kalıcı bir hasara neden olmaz ve bulaşıcı değildir. Blefarit (Göz Kapağı İltihabı) Neden Olur? Blefarit (Göz Kapağı İltihabı) gelişmesinin kesin nedeni net değildir.Blefarit (Göz Kapağı İltihabı), ortaya çıkma nedenine göre bazı vakalarda bireyden bir başkasına yayılabilir.Blefaritin (Göz Kapağı İltihabı) nedenleriarasında;göz ilaçları, kontakt lens solüsyonları, göz makyajıgibialerjik reaksiyonlar,enfeksiyon, göz kapaklarında bulunan yağ bezlerinin tıkanmasıveyabenzeri bir tıbbi durumdan etkilenmesi, gözlerde kuruluk, kafa derisivekaşlarda kepek olarak görülenseboreik dermatit,kirpik akarlarıveyabitleri,yüzde kızarıklıkile karakterize edilen bir cilt durumu olanrozaseabulunabilir. Blefarit (Göz Kapağı İltihabı)olan bireyler bu durumdan kaynaklı olarak kirpiklerinde problemler veya göz kapaklarında cilt sorunları yaşayabilir. Blefarit (göz kapağı iltihabı), bireyin kirpiklerinin dökülmesine, anormal şekilde, yani yanlış yöne doğru büyümesine veya kirpiklerin doğal renklerini kaybetmesine neden olabilir. Uzun süre devam edenblefarit (göz kapağı iltihabı) nedeniylebireyin göz kapaklarında yara izi oluşabilir ya da göz kapağının kenarları içe veya dışa doğru dönebilir. Blefaritin (Göz Kapağı İltihabı) türüne bağlı olarak anormal yağlı salgılar ve aşırı kepeklenme ile ilişkili pullanmalar veya diğer benzeri kalıntılar gözyaşını oluşturan su, yağ ve mukus solüsyonu olan gözyaşı filminde birikebilir. Anormal gözyaşı, göz kapaklarının nemli kalmasını engeller. Bu da bireyin gözlerini tahriş ederek bireydegöz kuruluğuya daaşırı gözyaşı akıntısıgörülmesine yol açabilir. Arpacık, kirpik diplerinde gelişen bir enfeksiyon türüne verilen isimdir. Arpacık göz kapağının kenarında ağrılı bir yumru oluşmasına neden olur ve bir çok vakada yaygın olarak göz kapağının yüzeyinde görünür. Kirpiklerin hemen arkasında, göz kapağının kenarındaki küçük yağ bezlerinden birinde tıkanıklık olması durumunaşalazyonadı verilir. Bu tıkanıklık, yanişalazyongöz kapağının şişmesine ve kızarmasına neden olan bezin iltihaplanmasına neden olur. Bu durum kendiliğinden temizlenebilir veya daha ilerleyerek sert, herhangi bir hassaslığı olmayan bir yumru halini alabilir. Blefarit bazı vakalarda tekrarlayankonjonktivitgelişmesine yani kırmızı göz hastalığına yol açabilir. İltihaplı göz kapaklarından veya yanlış yönlendirilmiş kirpik uygulamalarından kaynaklanan sürekli tahriş, bireyin korneasında yara oluşmasına neden olabilir. Yeterli gözyaşı olmaması dakornea enfeksiyonuriskini artırabilir. Blefarit (Göz Kapağı İltihabı) Belirtileri Nelerdir? Blefaritin (göz kapağı iltihabı) belirtivesemptomlarıbirçok vakada yaygın olarak sabahları daha ağır ve kötü olarak ortaya çıkar. Blefaritin (göz kapağı iltihabı)farklı belirtileri arasında başta kızarık ve sulu gözler olmak üzere; - Gözlerde yanma, - Batma veya toz batması hissi, - Göz kapaklarında yağlı görünüm, - Kırmızılık, şişlik, kaşıntı ve yapışma, - Göz çevresindeki deride dökülme, - Kirpiklerde çapaklanma, - Sık göz kırpma isteği, - Işığa karşı duyarlılık ve yaygın olarak göz kırpma ile düzelen bulanık görme bulunmaktadır. Sağlıklı ve hijyenik temizliğe yani düzenli temizlik alışkanlıkları ile etkilenen bölgeye uygulanan bakıma rağmen iyileşmeyenblefarit (göz kapağı iltihabı) belirtivesemptomlarıolan bireyler bir doktordan randevu almalıdır. Blefarit (Göz Kapağı İltihabı) Nasıl Teşhis Edilir? Blefarit (göz kapağı iltihabı) tanısınınkonulması için doktor öncelikle bir fizik muayene gerçekleştirir ve hastanın sağlık geçmişi hakkındaki bilgileri soracağı çeşitli sorular ile öğrenmeyi hedefler. Hasta gözlemlediği bütün belirtilerini bu muayene sürecinde doktor ile konuşmalı ve sahip olabileceği diğer koşullar veya hastalıklarla ilgili bilgileri paylaşmalıdır. Blefariti (göz kapağı iltihabı) teşhisetmekiçin kullanılan testler ve prosedürler arasında göz muayenesi ve test için cildin temizlenmesi bulunur. Doktor bireyin göz kapaklarını ve gözlerini inceleme sürecinde kendisine yardımcı olması için özel bir büyüteç kullanabilir. Bazı vakalarda ise doktor bireyin göz kapağında oluşan yağ veya kabuk örneğini almak için bir bez kullanabilir. Bu numuneblefaritin(göz kapağı iltihabı)arkasında yatan nedenin belirlenmesi üzerebakteri, mantarveyaalerjikanıtı için analiz edilebilir. Blefarit (Göz Kapağı iltihabı) Nasıl Tedavi Edilir? Blefarit (göz kapağı iltihabı) tedavisisürecinde kullanılan yöntemler arasında ilaç kullanımı ve altta yatan koşulların tedavisi için atılacak adımlar bulunur.Blefarite(göz kapağı iltihabı)karşı enfeksiyonla savaşan ilaçlar, enflamasyonu kontrol etmek için kullanılan ilaçlar ya dabağışıklık sisteminietkileyen ilaçlar kullanılabilir. Göz kapağına uygulanan doğru tür antibiyotiklerin semptomların giderilmesini sağladığı ve göz kapaklarının bakteriyel enfeksiyonunu giderdiği gösterilmiştir. Bu enfeksiyona karşı savaşan ilaçlar göz damlaları, kremler ve merhemler dahil olmak üzere çeşitli formlarda mevcuttur. Bireyin durumunun topikal antibiyotiklere yanıt vermediği vakalarda, doktor oral antibiyotik önerebilir. Bazı vakalarda ve sadece diğer tedavilere yanıt vermeyen bireylerde görülen enflamasyonu kontrol etmek için göz damlaları veya merhemler doktor tavsiyesi ile kullanılabilir. Doktor bireye hem antibiyotik hem de antiinflamatuar ilaçlar reçete edebilir. Bağışıklık sistemini etkileyen ilaçlarblefaritin (göz kapağı iltihabı) bazı belirtivesemptomlarınıhafiflettiği gözlemlenmiştir. Seboreik dermatit, rozaseaveya diğer hastalıkların neden olduğu blefarit, altta yatan hastalığın tedavisi ile kontrol altına alınabilir. Yapılan az sayıda araştırma yoğun darbeli ışık kullanmak gibi diğer tedavi seçeneklerinin de bazı vakalarda bezlerin tıkanıklığını açabildiğine işaret etmektedir, ancak bunun için daha fazla araştırma yapılması gereklidir. Blefarit (göz kapağı iltihabı) nadiren tamamen kaybolur.Başarılı tedavi sonucunda bile, durum sıklıkla kroniktirve göz kapağının sürekli temizliği ile birlikte günlük bakım gerektirir. Bireyin tedaviye yanıt vermediği, kirpiklerin de döküldüğü ya da yalnızca bir gözün etkilendiği vakalarda, duruma lokalize göz kapağı kanseri neden olabilir. Birçok blefarit (göz kapağı iltihabı) vakası için gereken tek tedavi kendi kendine bakım önlemleridir. Birey gözlerini her gün temizlemelidir. Blefariti (göz kapağı iltihabı) olan bireyler durumun alevlendiği dönemlerde günde iki ila dört kez, durum kontrol altına alındıktan sonra günde bir veya iki kez doktor tarafından tavsiye edilen kişisel bakım çözümlerini uygulamalıdır. Blefarit (göz kapağı iltihabı)için kullanılabilecek kişisel bakım önerileri arasında öncelikle kapalı göze birkaç dakika sıcak bir kompres uygulanması gelir. Bireyin göz kapaklarındaki çapak birikintileri gevşetmek için temiz bir bez veya temiz bir parmak kullanarak göz kapaklarına nazikçe masaj yapması mümkündür. Kirpiklerinin dibinde bulunan yağlı kalıntıları, kepekleri veya çapakları temizlemek için temiz bir bez veya ılık suyla nemlendirilmiş pamuklu uçlu aplikatör ve birkaç damla seyreltilmiş bebek şampuanı veya reçetesiz olarak satılan göz kapağı temizleyicisi kullanmak mümkündür. Birey her göz için farklı bir temiz bez kullanmalıdır. Bazı vakalarda bireyin göz kapaklarının kenarlarında bulunan kirpiklerini temizleme konusunda daha dikkatli olması gerekebilir. Bunu yapmak için birey göz kapağını nazikçe gözünüzden çekebilir ve bir temiz bezle kirpik diplerini nazikçe ovalayabilir. Bu sayede bireyin bezle korneasına zarar vermesinin önüne geçilebilir. Birey doktora göz kapaklarını bu şekilde temizledikten sonra topikal bir antibiyotik merhem kullanıp kullanmayacağını sormalı ve sadece doktorun önerdiği durumda, önerdiği tür merhemi, tavsiye edilen süre boyunca kullanmalıdır. Birey göz kapaklarını ılık suyla durulamalı ve temiz, kuru bir havluyla nazikçe kurulamalıdır. Gözleri nemlendirmek için reçetesiz olarak satılan suni gözyaşlarından faydalanmak kuru gözleri rahatlatmaya yardımcı olabilir. Birey kendisine kepek ve akar var olup olmadığını kontrol etmelidir. Blefarit (göz kapağı iltihabı) gelişimine katkıda bulunan kepeklerin varlığı durumunda birey doktordan kepek şampuanı önermesini isteyebilir. Bazı vakalarda kepek şampuanı kullanmakblefarit (göz kapağı iltihabı) belirtilerinivesemptomlarınıhafifletebilir. Blefarit (göz kapağı iltihabı) semptomlarınıhafifletmek için kullanılan hiçbir alternatif tıp tedavisinin etkinliği henüz kanıtlanmamıştır. Bununla birlikte, omega-3 yağ asitleri açısından zengin bir diyet veya omega-3 yağ asitleri içeren takviyeler, rosacea ile ilişkiliblefaritin (göz kapağı iltihabı) tedavisürecinde bazı vakalarda yardımcı olabilir. Omega-3 yağ asitleri somon, ton balığı, alabalık, keten tohumu ve ceviz gibi gıdalarda bulunur. Ancak bunun hakkında daha fazla çalışma yapılmasına ihtiyaç vardır. Birçok blefarit (göz kapağı iltihabı)vakasında düzenli ve sağlıklı hijyen alışkanlıkları, gözleri yıkamak ve sıcak kompres kullanmak gibi kişisel bakım önlemleri durumun kendiliğinden düzelmesi için yeterlidir. Ancak bunların yetersiz kaldığı durumlarda mutlaka bir tıp uzmanına başvurulması gereklidir.
medical-article
Göz Kapağı İltihabı (Blefarit) Nedir? Göz Kapağı İltihabı Ne İyi Gelir
Boyun ağrısı, boyun kasları, omurlar veya sinirler üzerinde oluşan baskı ve gerilim sonucu ortaya çıkan yaygın bir sağlık sorunudur. Günlük yaşamda yanlış duruş, uzun süre bilgisayar veya telefon kullanımı, kas gerginliği ve stres gibi faktörler boyun ağrısına neden olabilir. Bunun yanı sıra boyun fıtığı, osteoartrit, travmalar ve omurga hastalıkları da kronik boyun ağrısına yol açabilir. Boyun ağrısı genellikle sertlik, baş ağrısı, omuz ve kol bölgesine yayılan rahatsızlıklarla birlikte görülür. Tedavi seçenekleri arasında fizik tedavi, egzersizler, sıcak-soğuk uygulamalar ve ağrı kesiciler bulunur. Uzun süreli veya şiddetli ağrılar için doktora başvurmak önemlidir. - Boyun Ağrısı Nedir? - Boyun Ağrısı Nasıl Olur? - Boyun Ağrısı Vücutta Hangi Bölgelere Yayılır? - Boyun Ağrısı ile Birlikte Görülebilen Belirtiler Nelerdir? - Boyun Ağrısı Neden Olur? Boyun Ağrısı Nedir? Boyun ağrısı, boyun bölgesindeki kas, bağ, sinir veya omurların zorlanması, yaralanması ya da iltihaplanması sonucu ortaya çıkan bir rahatsızlıktır. Uzun süre yanlış duruş, stres, kas gerginliği, fıtık, boyun kireçlenmesi ve sinir sıkışması gibi birçok nedenden kaynaklanabilir. Ağrı genellikle hareketle artar ve baş, omuz veya kola yayılabilir. Çoğu durumda dinlenme, sıcak-soğuk kompres ve fizik tedavi ile iyileşebilir, ancak uzun süren veya şiddetli ağrılarda tıbbi değerlendirme gerekebilir. Boyun Ağrısı Nasıl Olur? Boyun ağrısı hissi, ağrının nedenine bağlı olarak farklı hafif bir sızlama, batma, yanma veya keskin bir ağrı şeklinde hissedilebilir. Kas gerginliğinden kaynaklanan ağrılar genellikle sertlik ve hareket kısıtlılığı ile birlikte görülürken, sinir sıkışması durumunda karıncalanma, uyuşma veya kollara yayılan elektriklenme hissi yaşanabilir. Ayrıca, boyun fıtığı veya kireçlenme gibi durumlarda ağrı şiddetli ve kronik hale gelebilir. Boyun ağrısı, özellikle ensede hissedilen bir sertlik, sızlama veya baskı şeklinde de ortaya çıkabilir. Enseden başlayarak başa, omuzlara ve kollara yayılabilen ağrı, genellikle kas gerginliği, kötü duruş, stres veya boyun fıtığı gibi nedenlerden kaynaklanır. Uzun süre masa başında çalışma veya yanlış yastık kullanımı ensede ağrı ve tutulmaya yol açabilir. Hareketle artış gösterebilen bu ağrıya bazen baş dönmesi, uyuşma ve kas güçsüzlüğü de eşlik edebilir. Boyun Ağrısı Vücutta Hangi Bölgelere Yayılır? Boyun ağrısı genellikle enseden başlayarak baş, omuzlar, sırt ve kollara yayılabilir. Sinir sıkışması veya boyun fıtığı gibi durumlarda ağrı, kollar ve ellerde uyuşma, karıncalanma veya güç kaybı ile birlikte hissedilebilir. Ayrıca, boyun kaslarının gerginliği gerilim tipi baş ağrılarına neden olabilirken, omurga kaynaklı sorunlar sırt bölgesinde de rahatsızlık oluşturabilir. Ağrının yayılımı, altta yatan nedene ve sinirlerin etkilenme derecesine bağlı olarak değişiklik gösterebilir. Boyun Ağrısı ile Birlikte Görülebilen Belirtiler Nelerdir? Boyun ağrısı ile birlikte en yaygın görülen belirtiler arasında boyun tutulması, baş ağrısı, omuz ve kol ağrısı, uyuşma ve karıncalanma, baş dönmesi, denge kaybı, kas güçsüzlüğü ve sırt ile çene ağrısı yer alır. Hareket kısıtlılığı ve sertlik hissi boyun tutulmasına neden olabilirken gerilim tipi baş ağrıları veya migren de eşlik edebilir. Omuz ve kollara yayılan ağrı, sinir sıkışması veya kas zorlanmasına bağlı olabilir. Sinir basısı durumunda kollarda ve ellerde uyuşma, karıncalanma veya güç kaybı hissedilebilir. Ayrıca, boyun kaslarının gerginliği veya damar basısı baş dönmesi ve denge kaybına yol açabilir. - Boyun tutulması: Hareket kısıtlılığı ve sertlik hissi - Baş ağrısı: Gerilim tipi baş ağrısı veya migren - Omuz ve kol ağrısı: Ağrı, omuzlara ve kollara yayılabilir - Uyuşma ve karıncalanma: Sinir sıkışmasına bağlı olarak kollarda ve ellerde hissedilebilir - Baş dönmesi ve denge kaybı: Boyun kaslarının gerginliği veya damar basısı nedeniyle oluşabilir - Kas güçsüzlüğü: Kollarda veya ellerde güç kaybı hissi - Çene ve sırt ağrısı: Boyunla bağlantılı bölgelerde ağrı yayılımı Boyun Ağrısı ve Boyun Tutulması Boyun ağrısı ile birlikte en sık görülen belirtilerden biri boyun tutulmasıdır. Kas gerginliği, uzun süre aynı pozisyonda kalma veya ani hareketler nedeniyle boyun kasları sertleşebilir ve hareket kısıtlılığı oluşabilir. Bu durum, başı sağa sola veya öne arkaya hareket ettirmeyi zorlaştırarak günlük aktiviteleri olumsuz etkileyebilir. Boyun Ağrısı ve Baş Ağrısı Boyun ağrısı, özellikle gerilim tipi baş ağrısı veya migrene yol açabilir. Boyun kaslarındaki gerginlik ve sinirlerin etkilenmesi, başın arka kısmında veya şakaklarda baskı hissine neden olabilir. Uzun süre bilgisayar başında çalışmak veya stresli bir yaşam tarzı bu tür baş ağrılarını tetikleyebilir. Boyun Ağrısı ve Omuz ile Kol Ağrısı Boyundaki sinirler omuz ve kollara uzandığı için, boyun kaynaklı ağrılar bu bölgelerde de hissedilebilir. Boyun fıtığı veya sinir sıkışması, kollara yayılan ağrı, uyuşma ve güçsüzlük gibi belirtilere neden olabilir. Ağrı genellikle tek taraflı olup, omuzdan başlayarak ele kadar inebilir. Boyun Ağrısı ve Uyuşma ile Karıncalanma Boyun omurlarındaki sinirler sıkıştığında veya tahriş olduğunda, kollarda ve ellerde uyuşma, karıncalanma ya da his kaybı oluşabilir. Bu durum genellikle boyun fıtığı, sinir iltihaplanması veya boyun bölgesinde meydana gelen dejeneratif değişiklikler nedeniyle ortaya çıkar. Boyun Ağrısı ve Baş Dönmesi ile Denge Kaybı Boyun kaslarının gerginliği veya omurga kaynaklı dolaşım problemleri baş dönmesine ve denge kaybına yol açabilir. Özellikle uzun süre masa başında çalışan kişilerde veya aniden pozisyon değiştiren bireylerde baş dönmesi sık görülür. Bu durum, servikal omurların damarları sıkıştırması veya iç kulak denge mekanizmasının etkilenmesi ile ilişkili olabilir. Boyun Ağrısı ve Kas Güçsüzlüğü Sinir sıkışması veya fıtık nedeniyle kollara ve ellere giden sinirlerin etkilenmesi kas güçsüzlüğüne neden olabilir. Kişi ağır eşyaları kaldırmada zorlanabilir, kavrama gücünde azalma hissedebilir veya ince motor becerilerde bozulmalar yaşayabilir. Boyun Ağrısı ve Çene ile Sırt Ağrısı Boyun kaslarının aşırı gerilmesi veya postür bozuklukları, çene ve sırt bölgesine yayılan ağrılara yol açabilir. Özellikle diş sıkma (bruksizm) problemi olan kişilerde çene ağrısı sık görülür. Ayrıca, sırt kaslarının aşırı yüklenmesi de boyun ağrısını şiddetlendirebilir. Boyun Ağrısı Neden Olur? Boyun ağrısı, genellikle kas gerginliği, kötü duruş, uzun süre masa başında çalışma, ani hareketler veya stres gibi yaygın nedenlerden kaynaklanır. Ayrıca,boyun fıtığı, sinir sıkışması,kireçlenme, travmalar, boyun bölgesine alınan darbeler ve iltihaplı romatizmal hastalıklar da ağrıya yol açabilir. Uygun olmayan yastık veya yatış pozisyonu, cep telefonu ve bilgisayar kullanımına bağlı duruş bozuklukları da boyun kaslarını zorlayarak ağrıyı tetikleyebilir. Kronikleşen veya şiddetlenen ağrılar, altta yatan ciddi bir sağlık sorununun belirtisi olabilir. Boyun ağrısının yaygın nedenleri şunlardır: - Kas gerginliği ve zorlanma. Uzun süre kötü duruşla oturmak, telefona veya bilgisayara eğilerek bakmak gibi durumlar kasların gerilmesine neden olabilir. - Boyun fıtığı (servikal disk hernisi). Omurlar arasındaki disklerin kayması veya yıpranması sinirlere baskı yaparak ağrıya yol açabilir. - Kemik ve eklem hastalıkları. Osteoartrit (kireçlenme) gibi durumlar boyun eklemlerinde yıpranmaya neden olarak ağrı oluşturabilir. - Travma ve yaralanmalar. Kazalar, düşmeler veya spor yaralanmaları sonucu boyun bölgesindeki kaslar, bağlar veya omurlar zarar görebilir. - Boyun tutulması. Ani hareketler veya yanlış bir pozisyonda uyuma sonucu boyun kasları gerilebilir ve hareket kısıtlılığı yaşanabilir. - Sinir sıkışması. Omurilikten çıkan sinirlerin sıkışması, boyundan omuza ve kollara yayılan ağrıya neden olabilir. - Enfeksiyonlar. Menenjit gibi bazı ciddi enfeksiyonlar boyun sertliği ve ağrıya yol açabilir. - Tümörler veya ciddi sağlık sorunları. Nadir de olsa, boyun bölgesindeki tümörler veya omurga hastalıkları ağrıya sebep olabilir. - Stres ve gerginlik. Günlük stres ve kaygı, boyun kaslarının kasılmasına ve ağrıya neden olabilir.
medical-article
Boyun Ağrısı Nedir? Boyun Ağrısı Neden Olur?
Boyun Düzleşmesi Nedir? Boyun düzleşmesiboynun çeşitli nedenlerden dolayı eğri kıvrımını kaybederek düzleşmesi durumuna verilen isimdir. Normal şartlar altında insanların omurgaları boyunda, sırtta ve bel altında biraz kıvrımlı ve eğri bir şekle sahiptir. Omurganın S şeklini oluşturan bu eğriler, boyun ve bel hizasında lordotik yani öne doğru oyuk, ve üst sırt hizasında kifotik yani geriye doğru çıkık olarak adlandırılırlar. Bu eğriler vücudun yapısının dengelenmesine ve korunmasına, hareketten kaynaklanan şokları emmesine, kafanın ağırlığını düzgün ve rahat bir şekilde taşımasına ve leğen kemiği ile uyumlu bir şekilde hizalanmasına, ve esnek bir şekilde hareket ederek bükülebilmesine yardımcı olur. Lordosis bireyin normal olan doğal lordotik eğrisini etkiler. Bu eğrinin çok içe doğru kıvrıldığı duruma lordoz adı verilir. Lordosis bireyin belini ve boynunu etkileyebilir. Bu durum, omurga üzerinde aşırı baskıya neden olarak, ağrı ve rahatsızlık hissedilmesi sağlayabilir. Şiddetli ve tedavi edilmeyen vakalarda bireyin hareket kabiliyetini olumsuz yönde etkileyebilir. Boyun düzleşmesi tedavisi, bu eğrinin ne kadar ciddi değiştiğine göre değişir. Bir çok vakada durumufizik tedavive günlük egzersizlerle yönetmek mümkündür. Boyundaki eğrinin bütünüyle ortadan kalkıp, diğer tarafa doğru çıkıntı yapmasına ise servikalkifozadı verilir. Boyun Düzleşmesi Neden Olur? Boyun düzleşmesininen önemli nedeni servikal omurganın dikkat halindeymiş gibi sürekli dik durmasına neden olan normal bir eğridir. Bu eğri kişinin davranışlarından veya çeşitli tıbbi durumlardan dolayı anormal hal alabilir. Uyanıkken ya da uyurken zayıf, kötü duruşta kalmak, uzun süre bilgisayara ters bir şekilde bakmak, çeşitli mesleki koşullar ve tekrarlanan hareketlerboyun düzleşmesineneden olabilir. Bu davranışların yanı sıra çeşitli farklı tıbbi durumlar da boyun düzleşmesine yol açabilir. Özellikle yaşlılıktan dolayı intervertebral disklerde ortaya çıkan dejeneratif disk hastalıkları omurgadaki disklerin incelmesine ve çökmesine neden olabilir. Omurgada yaşla gelen bu değişiklikler bireyin boynunun doğal eğriliğini değiştirebilir ve zaman içerisinde boyuna yüklenen ağırlık nedeniyle dengesizliğe yol açabilir. Dejeneratif disk hastalıkları birçok vakada yaşın ilerlemesiyle birlikte daha ağır bir hal alır. İatrojenik yani tıbbi uygulamaların istenmeyen bir sonucu dolayısıyla ortaya çıkan bozukluk boyun düzleşmesinin bir başka nedenidir. Bu uygulamalar arasında en yaygın olanı, omurgadaki basıncı hafifletmek için yapılan laminektomi prosedürüdür. Bu prosedür arasında lamina çıkarılır. Her ne kadar laminanın çıkarılması sinirler için daha fazla alan yaratsa bile, omurlar arasındaki faset eklemlerin düzeninin bozulmasına neden olabilir. Bu problem çoğunlukla prosedüre giren yetişkinlerde değil çocuklarda görülür. Başarısız servikal omurga füzyonları da bu duruma yol açabilir. Konjenital bozukluk, doğum kusuru olarak da bilinen ve doğuştan gelen bozukluklara verilen isimdir. Doğuştan ters eğriye yani servikal kifoza sahip olan bireylerin vücutlarının diğer bölgelerinde idrar sorunları veya böbrek bozuklukları gibi sağlık sorunları görülebilir. Boyun düzleşmesi,omurganın tamamen oluşmaması gibi doğuştan gelen bozukluğun sonucu olarak ortaya çıkabilir. Bu durumda omurga anormal şekilde büyür ve omurlar büyüdükçe üçgene benzer bir şekil alırlar. Bu durum bireyin boynuna ve omurlara doğal görünmeyen bir şekil kazandırır. Spondilolistezis, alt omurlardan birinin aşağıdaki kemiğe doğru kaydığı bir omurilik durumudur. Genellikle terapi veya ameliyatla tedavi edilir.Osteoporoz, kemik yoğunluğu kaybına neden olan ve kırık riskini artıran bir kemik hastalığıdır. Osteosarkom ise tipik olarak incik kemiği, uyluk kemiği veya omuz yakınındaki üst kol kemiğinde gelişen birkemik kanseritürüdür. Bunlar omurga üzerinde dengesizliğe yol açacak deformasyonlara neden olabilir. Araba kazası, düşme veya spor yaralanması dahil olmak üzere farklı yaralanma türleri travmaya veboyun düzleşmesineneden olabilir. Özellikle boyun omurunu tutan bağlar kopar veya yırtılırsa, omurga öne doğru eğilebilir ve omurga boşluğunda daralma ortaya çıkabilir. Boyun Düzleşmesi İle Ortaya Çıkabilecek Riskler Boyun düzleşmesi sendromubireyin boynunu ne kadar esnetebileceğini kontrol eden bağlar üzerinde aşırı strese neden olabilir. Bu bağ kafatasının arkasından başlar, boynun arkasından devam eder veservikal omurgadakison kemiğe kadar uzanır. Düz boyun sendromu olan bireylerde ortaya çıkan hareket sınırlaması sertlik omurganın şok emme kapasitesini azalttığı için bireyler daha ciddi yaralanmaya yatkın hale gelebilir. Bununla birlikte bu durumun hissedilen ağrılar ile ilişkilendirilmesi her zaman kolay olmadığından, bireyler bu sınırlamaların farkına sadece yaralandıktan sonra varabilir. Düz boyun sendromlu bireylerde bazı yaralanmalar omuriliğin kendisine kadar ulaşabilir. Bu da boyunda ağrıya, baskıya, kafatasının tabanında uyuşmaya veya karıncalanmaya, çift görmeye ve yutma zorluğuna neden olabilir. Boyun Düzleşmesi Belirtileri Nelerdir? Boyun düzleşmesininbirden fazla belirtisi ve semptomu olabilir. Bu belirti ve semptomlar bir çok vakada hafif başlar, zaman içerisinde gelişerek ağırlaşırlar. Boyun düzleşmesinin belirtileriarasında öncelikle boyun ile el ve ayak parmaklarında kas ağrıları olmak üzere sertlik, hareket kabiliyetinde azalma, baş ağrısı, koordinasyon sorunları, kas zayıflığı, omurga deformitesi yani şekil bozukluğu, felç, ile mesane ve bağırsak kontrol sorunları sayılabilir. Boyun düzleşmesiolan her birey aynı belirti ve semptomları yaşamaz. Özellikle felç, mesane kontrol sorunları ve bağırsak kontrol sorunları yalnızca çok ağır vakalarda durumlarda, özellikle durum tedavi edilmeden bırakıldığında ortaya çıkar. Boyun Düzleşmesi Nasıl Teşhis Edilir? Boyun düzleşmesinin teşhisiiçin öncelikle bir fiziksel muayene yapılması gereklidir. Bu muayene sürecinde doktor bireyin tıbbi geçmişini öğrenmek üzere sorular soracaktır. Bu fizik muayenesi sürecinde gözlemlenen belirti ve semptomlara göre doktor röntgen, manyetik rezonans görüntüleme veya bilgisayarlı tomografi taraması gibi çeşitli modern görüntüleme tekniklerinin uygulanmasını isteyebilir. Boyun eğriliğinin kişiden kişiye, bireyin anatomisine göre değişiklik göstermesi nedeniyle kesin bir ölçüsü yoktur. Bununla birlikte genellikle boyun eğrisinin 20 dereceden az veya 40 dereceden fazla olduğu vakalardaboyun eğriliği tanısıkonulabilir. Boyun Düzleşmesi Nasıl Tedavi Edilir? Boyun düzleşmesinin tedavisi,neden olan duruma göre farklılık gösterir. Boyun düzleşmesi olan bireyler genellikle fizik tedaviye, yaşam tarzı değişikliklerine ve gerekli olduğu vakalarda cerrahi müdahalelere iyi yanıt verirler. Cerrahi müdahalenin gerekli olduğu durumlarda bireyler iyileşme sürecinin ardından normal faaliyetlerini gerçekleştirebilirler, ancak üç ay kadar boyunluk takmak gerekli olabilir. Ameliyattan sonra, insanlar genellikle iyileşme üzerine normal aktivitelere devam edebilirler, ancak üç aya kadar bir destek takmaları gerekebilir. Birçok vakada boyun düzleşmesi bireyin davranışlarından kaynaklanan mekanik bir sorun olduğu için fizik tedavi ve duruş alışkanlıklarının değiştirilmesi yeterli olabilir. Boyunluk ve hafif ağrı kesici ilaçlarla birlikte fizik tedavi, boyun eğrisi omurilik üzerinde baskı oluşturmadığı ve başka sorunlara neden olmadığı sürece tavsiye edilecektir. İlaç tedavisi ise, davranışlar değiştirilmediği sürece sadece semptomları hafifletmeye yarayacaktır. Genellikle çeşitli tıbbi sebeplerden kaynaklanan ve omurilik üzerinde baskı oluşan durumlarda cerrahi müdahale yapılabilir. Boyun düzleşmesinin ağır bir türü olanservikal kifoziçin en yaygın cerrahi türü spinal füzyon cerrahisidir. Fizik tedavi kendi başına ya da cerrahi müdahale sonrasında reçete edilebilir. Fizik tedavi sürecinde kasları güçlendirmek için fizyoterapistin ve doktorun tavsiye ettiği çeşitli boyun egzersizleri düzenli bir şekilde gerçekleştirilmelidir. Boyun Düzleşmesi İçin Yaşam Tarzı Değişiklikleri Ve Evde Bakım Bireyin doktoru ve terapisti, boyun düzleşmesi tedavisi sürecinde bireye uygun çeşitli tavsiyelerde bulunabilir. Bunlar arasında en yaygın olanı boynu dinlendirmektir. Durumu özellikle tekrarlayan hareketlerden veya mesleki koşullardan kaynaklanan bireyler için düzenli dinlenme hem ağrıyı hafifletmeye hem de iyileşmeyi desteklemeye yardımcı olabilir. Bireyin boynunu zorlayan hareketlerden kaçınması gereklidir. Bazı vakalarda hareket alanını kısıtlamak için boyunluk kullanılması gerekli görülebilir. Boyun düzleşmesi için yastıklar, özel kontürleri sayesinde dinlenirken ve uyurken bireyin boynunu doğru şekilde konumlandırmasına yardımcı olabilir. Bu konumlandırma için yastık kılıfının içine özel boyun ruloları, kağıt havlu ruloları ya da havlu ve kumaş ruloları da konulabilir. Boyundan kaynaklı uzuv ağrılarının hafiflemesi için belirli bir şekilde yatılması da gerekli olabilir. Uygun bir şekilde uygulanacak buz torbaları özellikle kaslardan kaynaklanan ağrıyı hafifletmeye yardımcı olabilir. Normal şartlar altında bir seferde en fazla 10-15 dakika boyunca buz torbası kullanılmalıdır. Bununla birlikte ağrılı bölgeye doğrudan tene değdirmeden bir buz küpü sürerek masaj yapılması da yararlı sonuçlar verebilir. Sıcak su torbası, sıcak banyo, duş ya da ısıtmalı yastıklar ağrıların hafiflemesine yardımcı olabilir. Bu tür ısı tedavileri en fazla 15 - 20 dakika uygulanmalıdır. Birey duruşunu, davranışlarını ve ergonomisini kontrol etmelidir. Çalışma ortamının boynun doğru durmasına izin verecek şekilde ayarlandığından emin olmak önemlidir. Özellikle çalışma araçlarının, kullanılıyorsa masanın ve bilgisayarın yüksekliği boynunfizyoterapistve doktor tarafından tavsiye edilen şekilde tutulmasına fırsat verecek şekilde ayarlanması gereklidir.
medical-article
Boyun Düzleşmesi Nedir? Boyun Düzleşmesi Belirtileri ve Neden Olur?
Bronkoskopi, akciğer ve hava yollarını incelemek ve tedavi etmek amacıyla kullanılan bir tıbbi prosedürdür. Bu işlem, genellikle göğüs hastalıkları uzmanı tarafından gerçekleştirilen ve burun veya ağız yoluyla ince bir tüpün akciğerlere ilerletilmesiyle yapılır. Bronkoskopi, akciğer sorunlarının teşhisi, enfeksiyonların belirlenmesi, doku örneklerinin alınması ve hava yollarındaki tıkanıklıkların giderilmesi gibi çeşitli amaçlarla kullanılır. - Bronkoskopi Nedir? - Bronkoskopi Neden Yapılır? - Bronkoskopi Nasıl Hazırlanılır? - Bronkoskopi Nasıl Yapılır? - Bronkoskopi Sonrası - Bronkoskopi Sonuçları - Bronkoskopi Riskleri Nelerdir? Bronkoskopi Nedir? Bronkoskopi, doktorların akciğerlerinize ve hava yollarınıza bakmasına olanak tanıyan bir prosedürdür. Genellikle göğüs hastalıkları uzmanı tarafından gerçekleştirilir. Bronkoskopi sırasında ince bir tüp (bronkoskop) burun veya ağız yoluyla, boğazınızdan geçerek akciğerlerinize kadar ilerletilir. Bronkoskopi genellikle esnek bir bronkoskop kullanılarak yapılır. Ancak bazı durumlarda, örneğin akciğerlerde çok fazla kanama varsa veya hava yolunda büyük bir nesne sıkışmışsa, sert bir bronkoskop gerekebilir. Bronkoskopi Neden Yapılır? Bronkoskopi, birakciğersorununun nedenini bulmak için yapılır. Örneğin, kalıcı bir öksürüğünüz varsa veya göğüs röntgeninde anormal bir durum görülmüşse, doktorunuz sizi bronkoskopiye yönlendirebilir. Bronkoskopi yapılmasının başlıca nedenleri şunlardır: - Akciğer sorunlarının teşhisi - Akciğer enfeksiyonlarının belirlenmesi - Akciğer dokusundan biyopsi alınması - Mukus, yabancı cisim veya hava yollarında ya da akciğerlerde tıkanıklıkların giderilmesi - Hava yolunu açık tutmak için küçük bir tüp (stent) yerleştirilmesi - Akciğer problemlerinin tedavisi Bronkoskopi Nasıl Hazırlanılır? Bronkoskopi için hazırlık genellikle yiyecek ve ilaç sınırlamalarını içerir ve ek önlemler hakkında konuşmayı gerektirir. Bronkoskopiden birkaç gün öncekan sulandırıcı ilaçlaralmayı bırakmanız istenebilir. Ayrıca prosedürden önce dört ila sekiz saat boyunca bir şey yiyip içmemeniz gerekir. Prosedür gününde, bir hastane önlüğü giymeniz ve varsa diş protezlerini, kısmi diş protezlerini veya çıkarılabilir köprüleri çıkarmanız istenecektir. Prosedürden sonra eve gitmeniz gerekiyorsa, sizi eve götürecek bir arkadaş veya aile bireyine ihtiyacınız olacak. Bronkoskopi Nasıl Yapılır? Bronkoskopi genellikle bir klinik veya hastane ameliyathanesinde yapılan bir prosedürdür. Prosedür öncesinde ve sonrasında birkaç saat boyunca izlenirsiniz. Bronkoskopinin kendisi genellikle 30 ila 60 dakika sürer. Prosedür sırasında, yatakta sırtüstü yatmanız ve kollarınızı yanlara koymanız istenecektir. Kalp atış hızı, kan basıncı ve oksijen seviyenizi izlemek için monitörlere bağlanacaksınız. Rahatlamanıza yardımcı olması için damardan (intravenöz) sakinleştirici bir ilaç verilecektir. Bu ilaçlar genellikle bronkoskopi prosedürünü tamamladıktan sonra çok az bir şey hatırlamanızı sağlar. Prosedür sırasında, bronkoskop burun veya ağız yoluyla yerleştirilir. Bronkoskopun ucunda bir ışık ve çok küçük bir kamera bulunur, bu da doktorunuzun prosedürü gerçekleştirmesine yardımcı olacak görüntüleri bir monitörde göstermesini sağlar. Bronkoskop yavaşça boğazınızın arkasına, ses tellerinizin arasına ve hava yollarınıza doğru ilerletilir. Bu, rahatsız edici olabilir, ancak acı vermez. Bronkoskopi Sonrası Bronkoskopiden sonra birkaç saat boyunca izleneceksiniz. Ağız ve boğazınız birkaç saat boyunca uyuşmuş olabilir. Uyuşukluk geçene kadar yemek yemenize veya içmenize izin verilmeyecektir. Bu, yiyecek ve sıvıların hava yollarınıza ve akciğerlerinize girmesini önlemeye yardımcı olur. Ağız ve boğazınız artık uyuşmadığında ve normal şekilde yutkunup öksürebildiğinizde, su yudumlamaya başlayabilirsiniz. Daha sonra çorba ve elma püresi gibi yumuşak yiyecekler yiyebilirsiniz. Rahat hissettikçe diğer yiyecekleri de ekleyebilirsiniz. Bronkoskopi Sonuçları Bronkoskopi sonuçları genellikle prosedürden bir ila üç gün sonra doktorunuz tarafından sizinle paylaşılır. Bu süre, doktorunuzun bronkoskopi sırasında elde edilen verileri değerlendirmesi ve sizinle paylaşması için gerekli olan zamandır. Eğer bronkoskopi sırasında birbiyopsialınmışsa, bu biyopsi örneği patoloji uzmanı tarafından detaylı bir şekilde incelenir. Patoloji uzmanları, alınan doku örneklerini mikroskop altında inceler ve hücrelerin yapısını, herhangi bir anormalliği veya hastalık belirtisini değerlendirir. Bazı durumlarda, biyopsi örneklerinin genetik testler için gönderilmesi gerekebilir. Genetik testler, özellikle kanser hücrelerinin genetik yapısını inceleyerek daha kesin bir teşhis konulmasına ve tedavi planının oluşturulmasına yardımcı olabilir. Bu tür testlerin sonuçları, örneğin genetik materyalin özel laboratuvarlarda detaylı analiz gerektirmesi nedeniyle, iki hafta veya daha fazla sürebilir. Bronkoskopi sonuçları, çeşitli akciğer problemlerini teşhis etmek için kullanılır. Örneğin, doktorunuz bronkoskopi sırasında elde edilen görüntüleri ve doku örneklerini kullanarak enfeksiyonları, iltihaplanmaları, tümörleri veya hava yollarındaki diğer anormallikleri tespit edebilir. Bu sonuçlar, akciğer kanseri, tüberküloz,sarkoidozgibi ciddi hastalıkların teşhis edilmesine yardımcı olabilir. Sonuçlarınızın değerlendirilmesi sırasında doktorunuz, herhangi bir akciğer problemini tedavi etmek için bir plan oluşturur. Bu plan, ilaç tedavisi, cerrahi müdahale veya diğer tıbbi prosedürleri içerebilir. Örneğin, bronkoskopi sırasında tespit edilen bir tümör varsa, doktorunuz tümörün çıkarılması veya küçültülmesi için lazer tedavisi veya radyoterapi gibi yöntemler önerebilir. Aynı şekilde, enfeksiyon tespit edilirse, uygun antibiyotik tedavisi planlanır. Sonuçların alınmasının ardından doktorunuz, sizinle yapılacak olan bir sonraki adımları ve olası tedavi seçeneklerini tartışacaktır. Bu süreçte, tedaviye nasıl devam edileceği, takip randevularının nasıl planlanacağı ve günlük yaşamınızda nelere dikkat etmeniz gerektiği hakkında bilgi verilir. Tedavi planınız, hastalığınızın ciddiyetine, genel sağlık durumunuza ve kişisel tercihleriniz doğrultusunda şekillendirilecektir. Bronkoskopi sonrası sonuçların netleşmesiyle birlikte, doktorunuzun size özel önerileri ve tedavi planları, sağlığınızı korumak ve iyileştirmek için önemli bir rol oynar. Bu nedenle, bronkoskopi sonuçlarını dikkatle takip etmek ve doktorunuzun talimatlarına uymak, akciğer sağlığınızı en iyi şekilde yönetmenize yardımcı olacaktır. Bronkoskopi Riskleri Nelerdir? Bronkoskopi operasyonu sonrası riskler nadir olup genellikle minördür. Ancak hava yolları iltihaplı veya hastalıktan zarar görmüşse sağlık sorunlarının gelişmesi daha olası olabilir. Bu sorunlar prosedürün kendisiyle, kullanılan sedatif veya lokal anestezi ile ilgili olabilir. Bronkoskopi sırasında alınan biyopsi nedeniyle kanama olabilir. Genellikle kanama minördür ve tedavi gerektirmez. Nadir durumlarda, hava yolu yaralanabilir ve bu da akciğerin çökmesine neden olabilir. Bronkoskopi, akciğer ve hava yolları sorunlarının teşhis ve tedavisinde önemli bir prosedürdür. Bu yazıda bronkoskopi nedir, neden yapılır ve nasıl hazırlanılır gibi konuları ele aldık. Bronkoskopi, doktorların akciğer sağlığınızı daha iyi anlamalarına ve tedavi etmelerine yardımcı olabilir.
medical-article
Bronkoskopi Nedir? Bronkoskopi Neden ve Nasıl Yapılır?
- Bronşektazi Nedir? - Bronşektazi Neden Olur? - Bronşektazi Belirtileri Nelerdir? - Bronşektazi Teşhisi Nasıl Konulur? - Bronşektazi Tedavi Yöntemleri Nelerdir? - Bronşektazi Tedavi Edilmezse Ne Olur? - Bronşektazi Hastaları İçin Yaşam Tarzı Değişiklikleri - Bronşektazi Nasıl Önlenir? - Bronşektazi Hakkında Sıkça Sorulan Sorular Bronşektazi Nedir? Bronşektazi, akciğerlerde bulunan bronş duvarlarının genişlemesine sebep olan iltihaplı ve kalıcı bir hastalıktır. Hastalık, solunum yollarında kesecikler oluşmasına sebep olabilen kronik bir hastalık olması ile bilinir. Solunum yollarında oluşan tahribat akciğerlerde oluşan mukus tabakasının dışarı atılmasını engeller. Mukusun dışarı atılamaması kalıcı akciğer hasarına ve iltihaplanmaya yol açabilir. Hastalığın akciğerlerde en sık rastlandığı bölge sol alt kısımdır. Hastalığın nedeni tam olarak bilinmese de geçmişte geçirilen akciğer enfeksiyonlarının tedavi edilmemesi ya da aksatılma sebepli ortaya çıktığı düşünülmektedir.Bronşektazi belirtilerisebebiyle yaşam kalitesini ciddi anlamda etkileyen bir durumdur. Hastalığın en yaygın belirtisi sık ve uzun süren öksürük nöbetleridir. Bronşektazi için geliştirilmiş bir tedavi bulunmamaktadır. Ancak ek tedaviler yoluyla semptomların hafifletilmesi sağlanabilir. Ayrıca kadın bireylerde daha fazla karşılaşılan bir hastalıktır. Bronşektazi silindirik, variköz ve kistik olarak üçe ayrılır. Silindirik bronşektazi, görünüm itibariyle düz bir yüzeye sahiptir. Diğer bronşektazi çeşitlerine göre daha sık karşılaşılan bir türdür. Variköz bronşektazi, hava yollarının iç bölümlerinin genişlemesi ve daralması ile oluşur. Bu durum düzensiz bir şekilde gerçekleşmesine rağmen hava yollarının şekli düzgündür. Kistik bronşektazi ise bronşlarda oluşan kistlerdir. Genişleme ve daralma sırasında kistler ortaya çıkar ve bu durum bronşektazi çeşitlerinden en ağır seyirlisi olarak bilinmektedir. Bronşektazi Neden Olur? Bronşektazi,akciğerlerde bulunan solunum yollarının hasarı sonucu ortaya çıkan bir hastalıktır. Hastalığa sebep olan birçok durum düşünülmektedir. Bu nedenler arasındakistik fibrozisgibi hastalıklar ya da geçmişte geçirilen akciğer enfeksiyonlarının tedavisinin başarı oranının düşük olması sayılabilir. Bronşektazi nedenlerişu şekilde sıralanabilir: - Geçmişte ve özellikle çocukluk çağında geçirilen ve akciğerleri etkileyen enfeksiyon hastalıklarının tedavi edilmemesi ya da uygulanan tedavinin başarı oranının düşük olması ilerleyen dönemlerde bronşektaziye sebep olabilir. - Sigara kullanımı ve sigara dumanına çok sık ve uzun süreli maruz kalmak solunum yollarının hasar görme olasılığını arttırabilir. - Bağışıklık sisteminin yeteri kadar güçlü olmaması yani immün yetmezlik olarak adlandırılan durum da enfeksiyonlara yeteri kadar müdahale edilememesine sebep olabilir bu durumda daha sık ve uzun süreli oluşan enfeksiyonlar bronşektazi oluşması olasılığını arttırabilir. - Yoğun kimyasalların zararlı dumanlarına çok sık ve uzun süreli maruz kalmak da bronşektazi riskini arttıran sebepler arasındadır. - Bazı genetik durumlar akciğerlerde bulunan solunum yollarında yapısal bozukluklar oluşmasına neden olabilir. - Bazı yiyeceklerin akciğere kaçması ve solunum yollarında kalan kalıntılarda bazen bronşektaziye neden olabilir. - Bağışıklık düşüklüğüne sebep olan diyabet veHIVgibi hastalıkların varlığı bronşektomi riskini arttırmaktadır. - Verem (tüberküloz)hastalığı solunum yollarında deformasyona sebep olabilir. - Geçirilen mantar enfeksiyonları bronşektaziye neden olabilir. Bronşektazi hastalığı birçok bireyde görülebilir. Erken teşhis edilmesi durumunda hasta medikal tedaviler yardımıyla hayatına kolayca devam edebilir. Bronşektazi Belirtileri Nelerdir? Bronşektazi,solunum yollarının genişlemesine ve bu bölümdeki mukus tabakasının atılamaması sonucu sık ortaya çıkan enfeksiyonlara sebep olur. Hastalık, öksürük ve sık balgam çıkarılması gibi belirtiler ile ortaya çıkar. Hastalık ilerledikçe belirtiler de artmaktadır. Bronşektazi belirtileri şu şekilde sıralanabilir: - Şiddetli ve çok ortaya çıkan öksürük, - Yeşil, sarı renkli ve kökü kokulu balgam - Kanlı balgam, - Ateş, - Çomak parmak, - Ağız kokusu, - Nefes darlığı, - Göğüs ağrısı, - Göğüste doluluk ve ağırlık hissi. Yukarıda yer alan belirtilerin görülmesi halinde bir göğüs hastalıkları uzmanına başvurulması önemlidir. Bronşektazi Teşhisi Nasıl Konulur? Bronşektazi teşhisi, öncelikle hastanın fiziksel muayenesi ile başlamaktadır. Hastanın tıbbi öyküsü dinlenerek değerlendirilir. Bunun sonucunda yapılacak testlere karar verilir. Bronşektazi tanısınınkonulabilmesi için akciğer grafisi vetoraks BTgibi görüntüleme testleri kullanılmaktadır. Solunum fonsiyon testi ve akciğer grafisi gibi daha yüzeysel yöntemler hastalık tanısının tam olarak konulamamasına sebep olabilir. Kesin ve net bir tanı konulabilmesi için daha detaylı ve net sonuç verenbilgisayarlı tomografiyöntemi en doğru ve en çok tercih edilen yöntemdir. Bronşektazi Tedavi Yöntemleri Nelerdir? Bronşektazi tedavisihastalığın ağırlık seviyesine göre değişebilir ve hastalık için tasarlanmış özel bir tedavi bulunmamaktadır. Hastalığın hafif seyrettiği zaman diliminde ilaç ve antibiyotik tedavisi tercih edilmektedir. Hastalığın ilerlemesi ve ek semptomlar görülmesi halinde cerrahi yöntemlere başvurulur. Bronşektazi tedavisigenellikle semptomları azaltmaya yönelik planlanır. Hastalık semptomları kişinin yaşam kalitesini önemli ölçüde etkilediğinden dolayı belirtileri hafifletecek ek tedaviler hem hastanın sağlığı için hem de sosyal yaşamında zorlanmaması bakımından önemlidir. Bronşektazi semptomlarını hafifletmeye yarayan diğer tedavi yöntemleri: Pulmoner rehabilitasyon:Pulmoner rehabilitasyon akciğer problemleri için tasarlanmış, solunumu güçlendirmek amacıyla yapılan egzersizlerden oluşan bir tedavi yöntemidir. Solunum fizyoterapisi:Solunum fizyoterapisi solunum yollarında ve solunum sırasında oluşan bozuklukların giderilmesine yardımcı olmak amacıyla tercih edilen bir tedavi yöntemidir. Bu yöntem akciğerin nasıl kolayca temizlenebileceği ve hastanın daha kolay nefes alıp verebilmesi için tasarlanan egzersizler yolu ile tedavi etmeyi amaçlar. Bronşektazi Tedavi Edilmezse Ne Olur? Bronşektazi hastalığının tedavi edilmemesi bazı problemlere yol açabilir ve bir takım hastalıkların tetiklenmesine sebep olabilir. Bronşektazi hastalığının tedavi edilmediği durumlarda: - Akciğerde apse oluşması, - Akciğerde oluşan enfeksiyonların daha sık tekrarlanması ve uzun sürmesi, - İleri safhalarda beyinde apse oluşumu, - Sepsisbaşlangıcı, - Kanama. Bronşektazi hastalığının olumsuz etkilerine maruz kalmamak için tedavi aksatılmamalı ve günlük yaşam tarzı değişikliklerine uyulmalıdır. Bronşektazi Hastaları İçin Yaşam Tarzı Değişiklikleri Bronşektazihastaları için yaşam tarzı değişiklikleri aşağıdaki gibidir: - Varsa sigara alışkanlığını sonlandırmak, - Sigara dumanı solunacak ortamlardan uzak durmak, - Sağlıklı ve dengeli beslenmek, - Akciğeri etkileyecek güçte zararlı kimyasalları solumaktan kaçınmak, - Günlük su tüketimini arttırmak, - Çok nemli ortamlardan kaçınmak, - Bağışıklık sistemini güçlendirecek besinler tüketmek ve takviyeler almak, - Tozlu ve kirli ortamlardan kaçınmak. Bronşektazi Nasıl Önlenir? Bronşektazi akciğerlerin doğrudan etkilendiği ve şiddetli öksürük ve balgam gibi belirtilerin sık yaşanması sebebiyle günlük yaşamı büyük oranda etkileyen bir hastalıktır. Hastalığın tedavi edilmemesi gündelik hayatı etkileyerek yaşam kalitesini de düşürebilir. Bronşektazinin önlenmesi için birçok önlem alınabilir. Akciğerleri etkileyen enfeksiyonların geçirilmesi durumunda tedavinin aksatılmaması ve tedaviyi önerildiği üzere zamanında ve eksiksiz tamamlamak önemlidir. Aynı zamanda grip ve pnömoni (zatürre) gibi aşıların aksatılmaması ve zamanında yapılması bronşektazi hastalığının oluşumuna engel olabilir. Var ise sigara alışkanlığına son vermek ve sigara dumanına sık maruz kalmaktan kaçınmak da önem taşıyan durumlardandır. Ayrıca zararlı ağır kimyasalların oluşturduğu kokuları solumak da bronşektaziye sebep olabilir. hastalık riskini arttırmak için bu gibi durumlara dikkat edilmesi önemlidir. Bronşektazi Hakkında Sıkça Sorulan Sorular Bronşektazi hastaları için en ideal yaşam ortamı havanın temiz olduğu ve ılıman hava tipine sahip yerlerdir. Ayrıca sigara dumanı ve ağır kimyasal kokusundan uzak durmak önemlidir. Bu dumanları ve kokuları solumak semptomların ilerlemesine sebep olabilir. Bronşektazi, solunum yollarının kalıcı olarak genişleyerek yapısal bir bozukluğa uğraması ve iltihaplanması durumudur. Bronşektazi tanısı bilgisayarlı tomografi (BT) ile kesin olarak konulur. Bronşektazi solunum yollarının anormal genişlemesi ve bunun sonucunda bu bölgede yapısal bozukluklar oluşmasıdır. En yaygın belirtileri şiddetli öksürük ve balgam görülmesidir. Bronşektazi genellikle akciğerin sol alt lobunda görülmektedir. Bronşektazi tamamen iyileşebilen bir hastalık değildir. Kronik olarak seyreden bronşektazi semptomları ek tedaviler yoluyla hafifletilebilir. Bronşektazi akciğer filminde saptanamayabilir. Hastalığın kesin teşhisi için bilgisayarlı tomografi (BT) yapılması daha sağlıklı bir sonuç verecektir.
medical-article
Bronşektazi Nedir? Bronşektazi belirtileri Nelerdir?
Boğmaca, hızlı gelişen bulaşıcı bir solunum yolu enfeksiyon hastalığıdır. Her yaşta görülebilir ancak 1 yaş altı bebeklerde boğmaca, ciddi sağlık sorunlarına yol açabilir. Bu nedenle karma aşı kapsamında boğmaca aşısı da rutin aşı takviminde yer alır. 4 yaşındaki çocuklar ve ergenlik çağındaki çocuklar ile, küçük çocuklarla birlikte yaşayan veya onlara yönelik iş yapan yetişkinlerin ilave dozlara ihtiyaçları vardır. Hastalık, boğazın Bordetella pertussis adı verilen bakterilerle enfekte olması sonucu ortaya çıkar. Üst solunum yolu enfeksiyonu şeklinde başlar ve genellikle düşük ateş, titreme, öksürük görülür. Sonrasında şiddetli öksürük nöbetleriyle seyreder. Hastalığın ağırlığı çocuğun yaşına göre değişir. Erken yaşta bulaşırsa hastalık ağır ilerler ve ciddi sorunlara neden olabilir. Boğmaca, zatürre riski ve beyin iltihabına neden olabilen ciddi bir rahatsızlıktır. Nasıl Bulaşır Boğmaca üst solunum yolu enfeksiyonuyla kendini gösterir. Kuluçka dönemi 5-21 gündür. İlk evresine kataral evre denir, üst solunum yolu enfeksiyonu şeklindedir ve 1-2 hafta sürer. Başlangıçtaki belirtileri nezle şeklindedir. Bunlar; - Genellikle düşük ateş - Titreme - Burun akıntısı - Yorgunluk - Burun tıkanıklığı - Kuru öksürük - Hapşırık - Hafif ateş Üst solunum yolu enfeksiyonuna yönelik burun damlası, ateş düşürücü gibi ilaçlarla önlem alınmasına rağmen genelde ikinci haftadan sonra şiddetli öksürükle seyreden yeni bir dönem başlar: Şiddetli öksürük nöbetleri (paroksizmal evre): 2-4 hafta sürer. Uzun süren şiddetli öksürük nöbetleriyle başlar ve derin nefes kesilmeleri ve hırıltı olabilir. Genellikle geceleri gelir. Birbiri ardına sıralanan öksürüklerden oluşur ve kusmayla sonuçlanabilir. Boğmaca küçük çocuklarda çok ciddi olabilir. Öksürük nöbetleri sırasında çocukta morarama olabilir, nefes alması durabilir ve havale geçirebilir. Yoğun öksürükten zorlanma nedeniyle göz içinde kanama görülebilir. Uzun süren öksürük nöbetlerinden dolayı beynin oksijensiz kalma ihtimali de vardır. Paroksizm evresindeki belirtiler çocuğun yaşamını etkileyecek kadar ağır bir süreç olabilir. Bu yüzden yenidoğanlar gözlem altında kalmalıdır. Hastalık daha büyük yaşlardaki çocuklar ve yetişkinlerde, tedaviye karşın haftalarca süren öksürük nöbetleri ile daha hafif seyredebilir. İyileşme dönemi: 1-3 hafta sürer. İyileşme evresinde ikinci dönem belirtileri gerilemeye başlar. Kişi normale dönmeden önce öksürükte azalma görülür. Boğmaca hastalığı bir çocuğa bulaştığında bulgular ilk 15 gün daha hafif, diğer 15 gün ise ağır öksürüklere neden olur. İyileşme dönemi olarak adlandırılan son bir ayda ise giderek azalır. İyileşme evresinde yine de öksürük nöbetleri devam edebilir. Üst solunum yolu enfeksiyonu dışında boğmacaya bağlı; uyuklama, havale nöbeti, zatürre riski görülebilir. Bu belirtilere karşı hasta, doktor tarafından yakından izlenir. Hekimin yapacağı fizik muayene ve virüsün varlığını saptamak için burundan sürüntü ve kan örneği alınır. Boğmaca, yenidoğanlarda yoğun bir tedavi gerektirir ve hastanede tedavi edilmelidir. Bunun nedeni öksürük nöbetlerinden dolayı bebeğin solunumunun durması ve beyninin zarar görmesi ihtimalidir. Diğer yaşlarda antibiyotik tedavisi uygulanır ve hasta izlenir. Yoğun öksürük nöbetlerinde, nefes açıcı buhar ilaçları verilir. Bol sıvı alınması, istirahat edilmesi, hava yollarının açık tutulması önemlidir. Ağrı kesiciler alınabilir. Öksürük ilaçları ise çocuklarda etkin değildir ve kullanılmamalıdır. Tedavide kullanılan ilacın en büyük amacı hastalığın bulaşıcılığını engellemektir. Tedavide kullanılan antibiyotikler kullanmaya başladıktan 5 gün sonra bulaşıcılığı azaltır veya tamamen ortadan kaldırabilir. Kişi antibiyotik tedavisi görmediği zaman da bulaşıcılık 20 güne kadar sürebilir. Yoğun öksürük nöbetlerinde, nefes açıcı buhar ilaçları verilir. Boğmaca Aşısı Ne Zaman Yaptırılır? Ülkemizde boğmaca aşısı Beşli karma aşı (Difteri-Boğmaca-Tetanoz-Hib- Çocuk Felci/DaBT-Hib-İPA) olarak 2, 4 ve 6. Aylarda yapılır. 18. aydan sonra tekrarlanır. Dikkat Edilmesi Gerekenler; - Boğmacadan temel korunma yöntemi aşıdır ve rutin aşı takvimine uyulmalıdır. Ayrıca sağlık çalışanları, küçük çocuklarla birlikte yaşayan veya çocuklarla çalışanlar, çocuk sahibi olmayı planlayan kadınlar ve bağışıklığı bastırılmış insanlarla birlikte yaşayan kimseler başta olmak üzere, yüksek risk grubunda olan kişilere önerilmektedir. - Aşı, boğmacaya karşı yaşam boyu koruma sağlamaz ve koruma kimi zaman eksik kalır. Bu nedenler bebeklerin öksüren ve hasta kişilerden uzak tutulmaları gerekir. - Hamilelik planlayan anne ve baba adayı aşı olmalıdır, - Boğmaca hastası bir kişi ile yakın temas halindeyseniz, özellikle aynı evdeyseniz hastalığın belirtilerine dikkat edin. Bulaşmayı önlemek için doktor kontrolünde antibiyotik tedavisi uygulanabilir. - Boğmaca hastası olanların erken dönemde tedavi olması ve hastalığı bulaştırabilecekleri çocukların olduğu ortamlardan uzak durması gerekir. - Üç haftadan fazla öksürüyorsanız, öksürüğünüz daha da şiddetli ve kötü durumdaysa vakit kaybetmeden doktora başvurun. - Eğer uzun süre nefessiz kalma ve boğulma hissi, solunum kesildiği sırada soluk mavi cilt, nöbetler ve zatürre belirtileri varsa en yakın acil servise başvurun. Birimin Tüm İlgi Alanları - Çocuk Enfeksiyon Hastalıkları
medical-article
Boğmaca Nedir? Belirtileri ve Tedavi Yöntemleri | Acıbadem
- Büyüme Hormonu (GH) Nedir? - Büyüme Hormonu Nasıl Çalışır? - Büyüme Hormonu Seviyelerini Etkileyen Faktörler - Büyüme Hormonu Tedavisi - Büyüme Hormonu ve Sporla İlişkisi Büyüme Hormonu (GH) Nedir? Büyüme hormonu (GH), insan vücudunda büyümeyi, hücre üretimini ve yenilenmesini teşvik eden bir peptit hormondur. Büyüme hormonu, gün boyunca belirli aralıklarla ve değişen miktarlarda salgılanır. Bu, hormonun vücuttaki seviyelerinin sürekli olarak artıp azaldığı anlamına gelir. En yüksek seviyelere genellikle derin uyku sırasında ulaşır. GH salgılanması, vücuttaki çeşitli fizyolojik ve çevresel faktörlere bağlı olarak değişebilir. GH'nin bu temel işlevleri, insan gelişimi için kritik öneme sahiptir. Beyindekihipofiz bezinin ön lobundan salgılanan bu hormon, hem çocukluk hem de ergenlik dönemlerinde boy uzaması ve genel büyüme için kritik öneme sahiptir. Yetişkinlerde GH, kas kütlesinin korunması, yağ metabolizmasının düzenlenmesi ve genel enerji seviyelerinin korunmasında rol oynar. Büyüme plakalarınız (epifizler) kaynaştıktan sonra, GH artık boy uzamasını sağlamaz, ancak vücudunuz hala GH'ye ihtiyaç duyar. Büyüme süreciniz tamamlandıktan sonra bile GH, normal vücut yapısını ve metabolizmayı korumaya yardımcı olur. Bu, kan şekeri (glikoz) seviyelerinin sağlıklı bir aralıkta tutulmasını da içerir. Büyüme Hormonu Nasıl Çalışır? Üretim ve Salınım Mekanizması Büyüme hormonu (GH), hipotalamus ve hipofiz bezinin karmaşık etkileşimi sonucu üretilir ve salgılanır. Hipotalamus, GH salınımını düzenleyen iki ana hormon üretir: büyüme hormonu salgılatıcı hormon (GHRH) ve somatostatin. GHRH, hipofiz bezini GH üretimi ve salınımı için uyarırken, somatostatin bu süreci inhibe eder. Büyüme hormonu salınımı pulsatil bir patern izler, yani gün içinde belirli aralıklarla ve yoğunlukla salgılanır. Özellikle gece uykusu sırasında salınım zirveye ulaşır. Salınımın düzenlenmesinde egzersiz, beslenme, uyku düzeni ve stres gibi faktörler de önemli rol oynar. Vücutta Etkilediği Sistemler ve Organlar Büyüme hormonunun vücutta birçok farklı etkisi vardır ve bu etkiler doğrudan veya dolaylı olabilir. GH, doğrudan etkilerini kaslar, kemikler ve yağ dokusu üzerinde gösterir. Ancak, çoğu etkisi, karaciğerden salgılanan insülin benzeri büyüme faktörü 1 (IGF-1) aracılığıyla dolaylı olarak gerçekleşir. - Kemikler ve Kaslar: GH, çocuklarda ve ergenlerde uzun kemiklerin büyümesini teşvik ederken, yetişkinlerde ise kemik yoğunluğunu ve kas kütlesini artırır. Bu etki, büyüme plakaları üzerinde doğrudan etki yaparak ve IGF-1 aracılığıyla gerçekleşir. - Metabolizma: GH, yağ dokusunu azaltarak ve kas kütlesini artırarak vücut kompozisyonunu iyileştirir. Ayrıca, protein sentezini teşvik eder ve yağların enerji olarak kullanılmasını artırır, bu da genel metabolik hızı artırır. - Bağışıklık Sistemi: GH, bağışıklık sistemi hücrelerinin üretimini ve fonksiyonunu destekler, bu da vücudun enfeksiyonlara ve hastalıklara karşı direncini artırır. - Genel Enerji Seviyeleri: GH, genel enerji seviyelerini ve iyilik halini artırarak kişinin fiziksel performansını ve dayanıklılığını artırır. Büyüme hormonunun bu çok yönlü etkileri, onun hem çocukluk ve ergenlik dönemlerinde büyüme ve gelişme için hem de yetişkinlerde genel sağlık ve enerji dengesi için hayati bir hormon olmasını sağlar. Bu nedenle, GH seviyelerinin düzenli ve dengeli olması, optimal sağlık için gereklidir. Büyüme Hormonu Seviyelerini Etkileyen Faktörler Büyüme hormonu (GH) seviyeleri yaşla birlikte değişir. Çocukluk ve ergenlik dönemlerinde GH seviyeleri en yüksek seviyelerde bulunur, bu da büyüme ve gelişme sürecini destekler. Ergenlik döneminden sonra, GH üretimi yavaş yavaş azalmaya başlar ve yaşlılık döneminde en düşük seviyelere ulaşır. Bu azalma, yaşlanma süreci ile ilişkili birçok değişikliğin bir parçasıdır. - Cinsiyetde GH seviyelerini etkiler. Genellikle, kadınlarda GH seviyeleri erkeklere göre biraz daha yüksektir. Bu fark, kadınlarda menstrüel döngü sırasında hormon seviyelerindeki değişikliklerden kaynaklanabilir. Özellikle östrojen, GH salgısını artırıcı bir etkiye sahiptir. - Beslenme, büyüme hormonu seviyeleri üzerinde önemli bir etkiye sahiptir. Özellikle protein açısından zengin bir diyet, GH salgısını artırabilir. Açlık ve düşük kan şekeri seviyeleri de GH salgısını tetikler, çünkü vücut enerji ihtiyacını karşılamak için daha fazla GH üretir. Ancak, uzun süreli açlık veya kötü beslenme, GH seviyelerinde düşüşe neden olabilir. - Egzersiz, GH salgısını artırmanın en etkili yollarından biridir. Özellikle yüksek yoğunluklu ve direnç egzersizleri, GH seviyelerinde belirgin bir artışa neden olabilir. Egzersiz sonrası GH artışı, kas onarımı ve büyümesini destekler, bu da vücut kompozisyonunu ve genel fiziksel performansı iyileştirir. - Uyku, GH salgısı için kritik öneme sahiptir. GH, en yoğun olarak derin uyku aşamasında salgılanır. Düzenli ve kaliteli uyku, GH seviyelerinin optimal düzeyde kalmasını sağlar. Uyku düzenindeki bozukluklar veya yetersiz uyku, GH salgısını olumsuz etkileyebilir ve bu da büyüme ve iyileşme süreçlerini yavaşlatabilir. - Stres, GH seviyelerini hem olumlu hem de olumsuz yönde etkileyebilir. Kısa süreli ve akut stres durumlarında, GH salgısı artabilir, çünkü vücut stresle başa çıkmak için daha fazla enerjiye ihtiyaç duyar. Ancak, kronik stres ve uzun süreli anksiyete, GH seviyelerinde azalmaya neden olabilir. Bu durum, stres hormonlarının (kortizol gibi) sürekli yüksek seviyelerde bulunmasından kaynaklanır, bu da GH salgısını baskılar. Büyüme hormonu seviyeleri, birçok faktör tarafından belirlenir ve bu faktörlerin her biri, GH salgısını doğrudan veya dolaylı olarak etkileyebilir. Yaş, cinsiyet, beslenme, egzersiz, uyku düzeni ve stres yönetimi, GH seviyelerini düzenlemede kritik öneme sahiptir. Bu faktörlerin dengeli ve sağlıklı bir şekilde yönetilmesi, optimal büyüme hormonu seviyelerinin korunmasına ve genel sağlık ve iyilik halinin sürdürülmesine yardımcı olabilir. Büyüme Hormonu Tedavisi Büyüme hormonu (GH) tedavisi, GH eksikliği veya belirli tıbbi koşullar nedeniyle GH seviyeleri düşük olan bireyler için kullanılır. En yaygın kullanım alanları şunlardır: - Çocuklarda GH Eksikliği: GH eksikliği olan çocuklarda büyüme geriliği tedavisinde kullanılır. Bu çocuklar, ya hipofiz bezinin yetersiz GH üretimi nedeniyle ya da genetik bozukluklar gibi diğer nedenlerle GH eksikliği yaşayabilir. - Turner Sendromu: Bu genetik bozukluk, kız çocuklarında büyüme geriliğine neden olabilir. GH tedavisi, bu çocukların boylarının normal seviyelere ulaşmasına yardımcı olabilir. - Kronik Böbrek Yetmezliği: Böbrek yetmezliği olan çocuklarda büyüme geriliği yaygındır. GH tedavisi, büyümeyi desteklemek için kullanılabilir. - Prader-Willi Sendromu: Bu genetik bozukluk, obezite, kas zayıflığı ve büyüme geriliği ile karakterizedir. GH tedavisi, kas kütlesini artırabilir ve büyümeyi destekleyebilir. - Yetişkinlerde GH Eksikliği: Yetişkinlerde, GH eksikliği genellikle hipofiz bezinin hasar görmesi veya cerrahi müdahaleler sonucu ortaya çıkar. GH tedavisi, kas kütlesini artırabilir, kemik yoğunluğunu iyileştirebilir ve genel enerji seviyelerini artırabilir. GH tedavisi genellikle subkutan enjeksiyonlarla uygulanır. Tedavi, hastanın ihtiyaçlarına ve GH eksikliğinin şiddetine bağlı olarak kişiselleştirilir. GH tedavisi, genellikle uzun süreli bir tedavi olup, tedavi süresi boyunca düzenli doktor kontrolleri gerektirir. GH dozu, hastanın yaşı, kilosu ve tedaviye verdiği yanıt dikkate alınarak ayarlanır. Genellikle, enjeksiyonlar günlük olarak yapılır ve tedavinin etkinliği düzenli olarak izlenir. GH tedavisinin yan etkileri arasında eklem ve kas ağrıları, sıvı tutulumuna bağlı şişlik, baş ağrısı ve glikoz intoleransı yer alabilir. Nadiren, tedaviye bağlı olarak ciddi yan etkiler de gelişebilir. Bu nedenle, GH tedavisi alan hastaların düzenli olarak izlenmesi gereklidir. GH tedavisi, birçok hastada olumlu sonuçlar sağlasa da, bazı riskler ve yan etkiler taşır. Bu yan etkiler arasında şunlar bulunabilir: - Eklem ve kas ağrıları - Sıvı tutulumu - Baş ağrısı ve glikoz intoleransı - Karpal tünel sendromu Büyüme Hormonu ve Sporla İlişkisi GH, sporcular tarafından 1982'den beri kullanılmaktadır ve Uluslararası Olimpiyat Komitesi (IOC) ve Ulusal Üniversite Atletizm Birliği (NCAA) tarafından yasaklanmıştır. Geleneksel idrar analizleri HGH ile doping yapılmasını tespit etmediği için bu yasak, 2000'lerin başlarında doğal ve yapay HGH'yi ayırt edebilen kan testlerinin geliştirilmesine kadar uygulanmamıştır. Dünya Anti-Doping Ajansı (WADA) tarafından 2004 Atina Olimpiyat Oyunları'nda yapılan kan testleri, esas olarak HGH'yi hedef almıştır. Performans artırıcı olarak kullanım, şu anda FDA tarafından onaylanmamıştır.
medical-article
Büyüme Hormonu (GH) Nedir?
- CA-125 Nedir? - CA-125 Testi Nedir? - CA-125 Testinin sonuçları ne anlama gelir? CA-125 Nedir? CA-125 (Kanser Antijeni 125), vücuttaki bazı hücreler tarafından üretilen ve özellikle kanserli hücrelerde yüksek düzeyde bulunan bir protein türüdür. CA-125, yumurtalık kanseri,rahim kanseri, pankreas kanseri, göğüs kanseri, kolon ve akciğer kanserleri gibi çeşitli kanser türlerinin belirlenmesinde kullanılan bir tümör belirtecidir. Yumurtalık kanseri teşhisinde özellikle önem taşır ve bu kanser türünün izlenmesi ve tedaviye verilen yanıtların değerlendirilmesinde yaygın olarak kullanılır. CA-125 Testi Nedir? CA-125 seviyesi, bir kan testi ile ölçülür. Normalde, sağlıklı bireylerde düşük seviyelerde bulunur. Ancak, bazı benign (iyi huylu) durumlar da CA-125 seviyesini artırabilir. Bu durumlar arasında endometriozis, pelvik inflamatuar hastalık, menstruasyon, gebelik vekaraciğer hastalıklarıgibi koşullar yer alır. Bu nedenle, CA-125 testi tek başına bir kanser teşhisi koymak için kullanılamaz ve genellikle diğer tıbbi testler ve değerlendirmelerle birlikte değerlendirilir. Testin duyarlılığı ve spesifikliği, özellikle erken evre yumurtalık kanseri teşhisinde sınırlı olabilir. Yumurtalık kanseri genellikle belirgin semptomlar göstermeden ilerleyebilir ve CA-125 seviyeleri yükselmeden önce kanser ciddi bir aşamaya ulaşabilir. Bu yüzden, CA-125, risk altındaki bireylerde rutin tarama testi olarak önerilmemektedir. Ancak, yüksek risk taşıyan veya belirgin semptomlar gösteren bireylerde, diğer bulgularla birlikte değerlendirilmek üzere kullanılabilir. CA-125 testi,yumurtalık kanseribaşta olmak üzere, belirli kanserlerin erken teşhisinde, hastalığın ilerleyişinin takibinde ve tedaviye verilen yanıtın değerlendirilmesinde önemli bir araçtır. Test, özellikle tekrarlayan veya metastatik yumurtalık kanseri vakalarında, hastalığın ilerleyişini ve tedaviye olan yanıtı izlemek için sıklıkla kullanılır. CA-125 Testi Nasıl Yapılır? CA-125 testi, kanda bulunan ve belirli kanser hücrelerinin salgıladığı CA-125 (Kanser Antijeni 125) adlı proteinin seviyesini ölçer. Özellikle yumurtalık kanseri riski olan veya tedavi sürecinde olan hastalarda yaygın olarak uygulanır. CA-125 testi şu şekilde yapılır: - Hastanın kolundan kan örneği alınır, - Alınan kan örneği, laboratuvarda analiz edilir, - Analiz sırasında, kanda bulunan CA-125 proteininin seviyesi ölçülür, - Sonuçlar, genellikle birkaç gün içinde doktora iletilir ve doktor tarafından değerlendirilir. Testin sonucu, doktor tarafından hastanın tıbbi geçmişine ve şikayetlerine göre yorumlanır. Yüksek CA-125 seviyeleri, yumurtalık kanseri gibi durumları işaret edebileceği gibi, endometriozis, miyomlar veya pelvik enfeksiyonlar gibi başka durumlara da bağlı olabilir. Bu nedenle, kesin tanı koymak için ek testler ve değerlendirmeler yapılması gerekebilir. CA-125 Testi Ne Zaman Yapılır? CA-125 testi aşağıdakiler de dahil olmak üzere çeşitli durumlarda yapılabilir: - Yumurtalık kanseri taraması: Yumurtalık kanseri riski yüksek olan kadınlarda tarama testi olarak kullanılabilir. - Yumurtalık kanseri teşhisi: Yumurtalık kanserinden şüphelenilen hastalarda tanıya yardımcı olmak için kullanılabilir. - Yumurtalık kanseri tedavisinin takibi: Yumurtalık kanseri tedavisi gören hastalarda tedavinin etkinliğini izlemek için kullanılabilir. CA-125 Testinin sonuçları ne anlama gelir? CA-125 testinin yüksek olması her zaman kanser anlamına gelmez. Yukarıda belirtilen bazı iyi huylu durumlar da CA-125 seviyelerini yükseltebilir. Bu nedenle, test sonuçlarınızı doktorunuzla birlikte değerlendirmeniz önemlidir. CA-125 veCA 15-3, özellikle kanser hastalarının takibinde kullanılan tümör belirteçleri olup, her ikisi de bazı kanser türlerinde yüksek seviyelerde görülebilmektedir. Doktorunuz, tıbbi geçmişinizi, diğer test sonuçlarınızı ve genel sağlık durumunuzu göz önünde bulundurarak test sonuçlarınızı yorumlayacaktır. CA-125 Yüksekliği CA-125 seviyesinin yüksek çıkması mevcut bir enfeksiyon, iltihap veyakansergibi çeşitli durumların göstergesi olabilir. Özellikle yumurtalık kanseri, endometriozis ve pelvik inflamatuar hastalık bu yükselişin nedenleri arasındadır. Ancak yumurtalık kanseri olan tüm kadınların CA-125 seviyeleri yüksek değildir. Yani yumurtalık kanseri olan bazı kadınların da CA-125 değerleri düşük çıkabilir. Yüksek CA-125 değerleri de kanser evrelerine karşılık gelmez, bu nedenle ilerlemiş yumurtalık kanseri olan bir hastanın erken evre kanseri olan birinden daha yüksek bir seviyeye sahip olması gerekmez. CA-125 eşik değeri 100, bazı yayınlarda ise 200 olduğu ifade edilmiş, ancak bu eşiğin üzerindeki değerlerdebenign (iyi huylu tümör)olgular gözlemlenebildiği belirtilmiştir. CA-125 değeri yüksek çıkan bireylerde, doktorlar genellikle ek testler ve tetkikler yaparak altta yatan nedenleri araştırır. Bu durum, hastalığın evresi ve tedavi planlaması için önemlidir. CA-125 seviyesinin ne kadar yüksek olması gerektiği kişiden kişiye değişiklik gösterebilir. Genellikle, 35 U/mL üzerindeki değerler yüksek olarak kabul edilir, ancak bu rakam mutlak bir tehlike sınırı olarak görülmemelidir. Örneğin, yüksek CA 125 seviyelerinin günümüzde halen over kitlelerin (kadınlarda yumurtalıklarda oluşan anormal büyümeler) iyi veya kötü huylu olup olmadığı tartışmalıdır. CA-125 yüksekliğinin nedenleri arasında yumurtalık kanseri, endometriozis, pelvik inflamatuar hastalık, karın zarı iltihabı gibi durumlar bulunmaktadır. Testin kullanımı sadece yumurtalık kanseri ile sınırlı değildir. Aşağıdaki kanser türlerinde de CA-125 değerleri yüksek çıkabilir: - Rahim kanseri - Pankreas kanseri - Akciğer kanseri - Meme kanseri Bununla birlikte, testin spesifikliği ve duyarlılığı, kanserin türüne ve evresine bağlı olarak değişebilir. Yumurtalık kanserinde, özellikle hastalığın ileri evrelerinde, CA-125 seviyesi genellikle yüksek çıkar. Ancak CA-125 testi, kanser dışında aşağıdaki hastalıklarda da yüksek değerlerde çıkabilir: - Endometriozis - Pelvik inflamatuar hastalık - Menstruasyon - Gebelik - Karaciğer hastalıkları Bu nedenle, CA-125 testinin sonuçları, diğer tıbbi testler ve klinik değerlendirmelerle birlikte ele alınmalıdır. Testin sonuçları, tek başına bir kanser teşhisi koymak için yeterli olmayabilir; bu yüzden genellikle ultrason gibi görüntüleme testleri veya biyopsi gibi diğer teşhis yöntemleri ile birlikte kullanılır. CA-125 Düşüklüğü CA-125 seviyesinin düşük olması genellikle normal kabul edilir ve özel bir tedavi gerektirmez. CA-125 Normal Değerleri CA-125 için normal kabul edilen değerler genellikle 0-35 U/mL arasındadır. Ancak bu değerler laboratuvarlara ve kullanılan test metotlarına göre değişiklik gösterebilir.
medical-article
CA-125 Testi Nedir? Yüksekliği, Düşüklüğü ve Normal Değerleri
- CA 15-3 Nedir? - CA 15-3 Testi Neden ve Nasıl Yapılır? - CA 15-3 Testi Ne Zaman Yapılır? - CA 15-3 Testi Nasıl Değerlendirilir? - CA 15-3 Testi Normal Değerleri - CA 15-3 Yüksekliği Ne Anlam Taşır? - CA 15-3 Düşüklüğü Ne Anlam Taşır? - Sıkça Sorulan Sorular CA 15-3 Nedir? CA 15-3 vücudunuzun savunma sistemini uyaran bir maddedir. Bazı kanser hücreleri CA 15-3 antijenini kana salgılar. Bu test belirlikanser türlerini izlemek için kullanılır. Meme kanseri, özellikle tedaviden sonra geri gelen meme kanserinde CA 15-3 salgılaması en muhtemel kanserdir. CA 15-3 Testi Neden ve Nasıl Yapılır? Bu teste, vücudunuzunmeme kanseritedavisine verdiği yanıtı izlemek için ihtiyaç duyabilirsiniz. CA 15-3, meme kanserini bulmak için bir tarama veya tanı testi olarak kullanılmaz. Bazı meme kanseri hastalarında CA 15-3 seviyeleri yüksek olmayabilir. Ayrıca, meme kanseri dışındaki durumlar da CA 15-3 testinin pozitif çıkmasına neden olabilir. CA 15-3 Testi Ne Zaman Yapılır? CA 15-3 testi,meme kanseritanısı konmuş kişilerin tedavi süreçlerini izlemek amacıyla belirli zamanlarda uygulanır. Tedaviye başlangıç aşamasında, CA 15-3 testi yapılabilir. Bu, hastanın başlangıç değerini belirlemek ve tedavi sürecinin etkinliğini takip etmek için kullanılır. Tedavi sırasında belirli aralıklarla yapılan CA 15-3 testleri, tedavinin etkili olup olmadığını ve tümör markerlarının azalıp azalmadığını kontrol etmek açısından önemlidir. Tedavi tamamlandıktan sonra da CA 15-3 testi yapılabilir. Bu test, kanserin tekrar edip etmediğini izlemek için kullanılır. Tedavi sonrası düzenli aralıklarla yapılan CA 15-3 testleri, kanserin geri gelip gelmediğini veya metastaz yapıp yapmadığını kontrol etmeye yardımcı olur. Bu şekilde, erken müdahale şansı artırılmış olur. CA 15-3 testi, hastalığın seyrini izlemek ve tedavi etkinliğini değerlendirmek için düzenli olarak uygulanabilir. Tedavi süresince artan CA 15-3 seviyeleri, hastalığın ilerlediğini gösterebilirken, azalan seviyeler hastalığın gerilediğini işaret edebilir. Bu nedenle, CA 15-3 test sonuçları, sağlık hizmeti sağlayıcıları için önemli bir takip aracı olarak kullanılır. CA 15-3 Testi Nasıl Değerlendirilir? CA 15-3 testi sonuçları, kanserin seyri ve tedaviye yanıt hakkında önemli bilgiler sağlar. Ancak, bu sonuçlar tek başına bir tanı koymak için yeterli değildir ve diğer klinik bilgilerle birlikte değerlendirilmelidir. Test sonuçları, hastanın yaşına, cinsiyetine, sağlık geçmişine ve kullanılan laboratuvarın yöntemlerine bağlı olarak değişebilir. Sağlık hizmeti sağlayıcınız, test sonuçlarınızı diğer klinik bulgular ve testlerle birlikte değerlendirerek en doğru yorumu yapacaktır. CA 15-3 Testi Normal Değerleri CA 15-3 testi sonuçları, mililitre başına ünite (U/mL) olarak ifade edilir. Normal bir CA 15-3 testi sonucu genellikle 30 U/mL veya daha düşük bir seviyede olmalıdır. Bu değerlerin üzerindeki sonuçlar, bazı durumlarda meme kanseri veya diğer koşulların belirtisi olabilir. Ancak, normal sınırlar içindeki bir test sonucu, kanserin olmadığı anlamına gelmez ve diğer tanısal testlerle desteklenmelidir. CA 15-3 Yüksekliği Ne Anlam Taşır? CA 15-3 seviyelerinin yüksek olması, meme kanserinin varlığını veya nüks ettiğini gösterebilir. Ancak, bu yüksek değerler tek başına kanser tanısı koymak için yeterli değildir. Meme kanseri dışındaki bazı durumlar da CA 15-3 seviyelerini artırabilir. Örneğin, bazı iyi huylu meme hastalıkları, karaciğer hastalıkları veya yumurtalık hastalıkları da CA 15-3 seviyelerinin yükselmesine neden olabilir. Bu nedenle, yüksek CA 15-3 sonuçları, diğer klinik bulgularla birlikte değerlendirilmelidir. CA 15-3 Düşüklüğü Ne Anlam Taşır? CA 15-3 seviyelerinin düşük veya normal olması, genellikle kanserin tedaviye iyi yanıt verdiğini veya hastalığın stabil olduğunu gösterir. Ancak, CA 15-3 seviyelerinin normal olması, kanserin tamamen yok olduğu anlamına gelmez. Bazı meme kanseri hastalarında, CA 15-3 seviyeleri hiç yükselmeyebilir. Bu nedenle, CA 15-3 seviyelerinin düşük olması, kanserin olmadığını veya tedavinin başarılı olduğunu kesin olarak göstermez ve diğer testlerle desteklenmelidir. Sıkça Sorulan Sorular CA 15-3 testi meme kanseri dışında hangi durumlarda yükselebilir? CA 15-3 testi sadece meme kanseri değil, aynı zamanda bazı iyi huylu meme hastalıkları, karaciğer hastalıkları, ve yumurtalık hastalıklarında da yüksek çıkabilir. Bu nedenle, yüksek bir CA 15-3 sonucu her zaman meme kanseri anlamına gelmez ve diğer tanısal testlerle birlikte değerlendirilmelidir. CA 15-3 testi meme kanseri teşhisi için kullanılabilir mi? Hayır, CA 15-3 testi meme kanseri teşhisi koymak için kullanılmaz. Bu test, tanıdan ziyade tedaviye yanıtı izlemek ve nüks olup olmadığını kontrol etmek için kullanılır. Meme kanseri teşhisi için mamografi, biyopsi ve diğer görüntüleme testleri gereklidir. CA 15-3 seviyelerim yüksek çıktı, ne yapmalıyım? CA 15-3 seviyeleriniz yüksek çıktıysa, bu sonucu doktorunuzla görüşmelisiniz. Yüksek CA 15-3 seviyeleri birçok farklı anlama gelebilir ve doktorunuz diğer testler ve klinik değerlendirmelerle birlikte bu sonucu en doğru şekilde yorumlayacaktır. CA 15-3 testi yaptırmadan önce aç kalmam gerekir mi? Hayır, CA 15-3 testi için aç kalmanıza gerek yoktur. Bu test için özel bir hazırlık gerekmemektedir. Ancak, kullandığınız ilaçlar, vitaminler ve takviyeler hakkında doktorunuzu bilgilendirmeniz önemlidir. CA 15-3 testi sonuçlarım ne kadar sürede çıkar? CA 15-3 testi sonuçları genellikle birkaç gün içinde çıkar. Ancak, bu süre laboratuvarın yoğunluğuna ve kullanılan yöntemlere göre değişebilir. Sonuçlarınızın ne zaman hazır olacağını doktorunuza sorabilirsiniz. CA 15-3 testinin sonuçlarını nasıl takip etmeliyim? CA 15-3 test sonuçlarınızı düzenli olarak doktorunuzla takip etmelisiniz. Doktorunuz, tedavi süreciniz ve genel sağlık durumunuz hakkında size en doğru bilgiyi verecektir. Test sonuçlarınızda önemli bir değişiklik olduğunda, doktorunuz gerekli tedbirleri alacaktır. CA 15-3 testinin yan etkileri var mı? CA 15-3 testi bir kan testi olduğundan, iğne ile kan alınması sırasında bazı riskler olabilir. Bu riskler arasında hafif ağrı, morarma, kanama ve enfeksiyon sayılabilir. Bu yan etkiler genellikle hafiftir ve kısa süreli olur. CA 15-3 testi başka kanser türlerinde de kullanılabilir mi? CA 15-3 testi öncelikle meme kanseri için kullanılır, ancak nadir de olsa bazı diğer kanser türlerinde de yüksek çıkabilir. Ancak, bu test diğer kanser türleri için standart bir takip aracı değildir. CA 15-3 testi sonucum düşükse bu ne anlama gelir? CA 15-3 testi sonucunuz düşükse veya normal aralıkta ise, bu genellikle tedavinin etkili olduğunu veya hastalığın stabil olduğunu gösterebilir. Ancak, düşük bir CA 15-3 sonucu, kanserin tamamen yok olduğu anlamına gelmez ve diğer testlerle desteklenmelidir.
medical-article
CA 15-3 Testi Nedir, Neden Yapılır? - Acıbadem
- Çene Geriliği Nedir? - Çene Geriliğinin Belirtileri Nelerdir? - Çene Geriliği Neden Olur? - Çene Geriliği Nelere Yol Açar? - Çene Geriliği Tanısı ve Uygulanan Testler - Çene Geriliği Tedavisi Çene Geriliği Nedir? Çene geriliği, alt çenenin (mandibula) üst çeneye (maksilla) göre geride konumlandığı bir çene bozukluğudur. Tıbbi literatürde retrognati olarak adlandırılan bu durum, genetik faktörler, büyüme ve gelişme sırasında meydana gelen sorunlar veya travma gibi nedenlerle ortaya çıkabilir. Çene geriliği, bireyin yüz estetiğini etkileyebilir ve alt çenenin küçüklüğü veya geride olması nedeniyle yüz profili belirgin bir şekilde değişebilir. Ayrıca, çiğneme, konuşma, nefes alma ve diş kapanışı gibi fonksiyonel problemler de ortaya çıkabilir. Tedavi seçenekleri arasında ortodontik tedaviler, çene cerrahisi veya her iki yöntemin kombinasyonu yer alır. Çene geriliği, estetik ve fonksiyonel açıdan dikkatle değerlendirilmesi gereken bir durumdur. Çene Geriliğinin Belirtileri Nelerdir? Çene geriliği belirtileri genellikle hem fonksiyonel hem de estetik sorunlarla kendini gösterir. En yaygın belirtiler arasında çiğneme kaslarında veya çene ekleminde ağrı, ağrının yüz veya boyun bölgesine yayılması ve çenenin hareketlerinde tutukluk ya da kilitlenme yer alır. Çene açma veya kapama sırasında eklemden gelen ağrılı tıklama, çıtlama ya da sürtünme sesleri sıkça görülür. Ayrıca, çene geriliği olan bireylerde kulak çınlaması, işitme kaybı veya baş dönmesi gibi semptomlar da ortaya çıkabilir. Bu belirtilerle birlikte, yüz profili görünümünde bozulma gibi estetik sorunlar da çene geriliğinin belirgin işaretlerindendir. Çene geriliği belirtileri arasında şunlar yer alır: - Alt çenenin yüzün geri kısmında konumlanması (profilde belirgin), - Çiğneme ve ısırma fonksiyonlarında zorluk, - Dişlerin kapanışında bozukluk (maloklüzyon), - Konuşma bozuklukları veya peltek konuşma, - Çene ekleminde ağrı veya tıklama sesi, - Yüz simetrisinde bozulma veya dengesiz görünüm, - Yetersiz çene desteği nedeniyle gıdı oluşumu, - Ağız solunumunun sık görülmesi, - Uyku apnesi veya horlama, - Dişlerde aşırı aşınma veya çürüklere yatkınlık. Çene Geriliği Neden Olur? Çene geriliği, üst ve alt çenenin birbiriyle ve kafatası tabanıyla uyumsuz konumlanması sonucu ortaya çıkan bir ortodontik problemdir. Bu durum genetik faktörler, büyüme ve gelişme sırasında yaşanan sorunlar, çene gelişimini etkileyen travmalar veya doğuştan gelen anomaliler gibi nedenlerle gelişebilir. Çene geriliği, çiğneme ve konuşma gibi fonksiyonel problemlere yol açarken aynı zamanda yüz estetiğini de olumsuz etkileyebilir. Çenenin geride konumlanması, alt çenenin büyüme hızının üst çeneye oranla yavaş kalması veya çene kemiklerinin uyumsuz gelişiminden kaynaklanabilir. Bu durum, hem estetik hem de fonksiyonel açıdan dikkatle ele alınması gereken bir bozukluktur. Çene geriliğinin oluşumuna katkıda bulunan başlıca nedenler şunlardır: - Genetik faktörler, - Büyüme ve gelişme sırasında çene kemiklerinin uyumsuz gelişimi, - Çene kemiklerinin büyüme hızındaki dengesizlik (alt çenenin yavaş büyümesi), - Doğuştan gelen anomaliler (örneğin, yarık damak veya çene anomalileri), - Travmalar veya yaralanmalar sonucu çene gelişiminin bozulması, - Kötü alışkanlıklar (parmak emme, uzun süreli biberon kullanımı gibi), - Ağız solunumu gibi solunum alışkanlıkları, - Ortodontik problemlerin erken yaşta tedavi edilmemesi, - Büyüme döneminde yetersiz beslenme veya vitamin eksiklikleri, - Çene ekleminde görülen bozukluklar veya rahatsızlıklar. Çene Geriliği Nelere Yol Açar? Çene geriliği, hem estetik hem de fonksiyonel açıdan çeşitli sorunlara yol açabilir. Bu durum, yüz profilinde bozulma, alt çenenin geride görünmesi ve yüz simetrisinin olumsuz etkilenmesi gibi estetik sorunlara neden olabilir. Ayrıca, çiğneme ve konuşma fonksiyonlarında zorluklar, çene ekleminde ağrı, kilitlenme veya tıklama sesleri gibi temporomandibular eklem rahatsızlıklarına yol açabilir. Çene geriliği, dişlerin yanlış hizalanması nedeniyle diş çürükleri, diş eti hastalıkları ve çene kaslarında aşırı gerginlik gibi diş sorunlarını da beraberinde getirebilir. İleri vakalarda uyku apnesi gibi ciddi solunum problemleri gelişebilir ve bu da genel sağlık üzerinde olumsuz etkiler yaratabilir. Çene geriliğinin yol açabileceği problem şu şekilde sıralanabilir: - Çiğneme zorluğu, - Konuşma bozuklukları, - Dişlerde kapanış problemleri (maloklüzyon), - Çene ekleminde ağrı ve tıklama, - Yüz estetiğinde bozulma, - Ağız solunumuna bağlı sağlık sorunları, - Uyku apnesi ve horlama, - Dişlerde aşınma ve çürük riskinin artması, - Özgüven kaybı ve psikolojik etkiler, - Yutkunma güçlüğü. Çene Geriliği Tanısı ve Uygulanan Testler Çene geriliği tanısı, hastanın şikayetlerinin değerlendirilmesi ve çene yapısının ayrıntılı bir şekilde incelenmesiyle konur. İlk olarak, diş hekimi veya ortodontist hastanın çene pozisyonunu, yüz profiline etkilerini ve dişlerin kapanış düzenini inceler. Bu değerlendirme sırasında çiğneme, konuşma ve estetikle ilgili problemler belirlenir. Çene geriliği tanısında kullanılan testler şu şekilde sıralanabilir: - Klinik muayene: Çene ve yüz bölgesinin fiziksel değerlendirilmesi, kapanış bozuklukları ve fonksiyonel problemlerinin incelenmesi, - Panoramik röntgen: Çene kemiklerinin, dişlerin ve çene ekleminin genel yapısının görüntülenmesi, - Sefalometrik analiz: Çene ve yüz kemiklerinin birbiriyle olan açısal ve oransal ilişkilerini değerlendirmek için alınan lateral kafa röntgeni, - 3D tomografi: Çene ve yüz yapılarının üç boyutlu olarak detaylı bir şekilde incelenmesi, - Dijital model analizi: Çene ve diş yapısının uyumluluğunu incelemek için dijital taramalar ve ölçümler, - Fonksiyonel değerlendirme: Çene eklemi hareketlerinin, kas fonksiyonlarının ve kapanış dinamiklerinin değerlendirilmesi, - Fotoğraf analizi: Yüzün estetik uyumunu ve simetrisini analiz etmek için çeşitli açılardan alınan yüz fotoğraflarının incelenmesi, - Büyüme ve gelişim değerlendirmesi: Özellikle çocuk ve ergenlerde büyüme plaklarının ve çene kemiklerinin gelişim durumunun incelenmesi, - Uyku testi (polisomnografi): Uyku apnesi belirtilerinin değerlendirilmesi gerektiğinde yapılan bir test, - Artroskopi veya MR görüntüleme: Çene ekleminin iç yapısını detaylı incelemek için kullanılan yöntemler. Testler, çene geriliğinin hem yapısal hem de fonksiyonel etkilerini anlamaya yardımcı olur ve tedavi planının kişiye özel olarak oluşturulmasını sağlar. Çene Geriliği Tedavisi Çene geriliği tedavisi, bozukluğun derecesine ve hastanın yaşına bağlı olarak ortodontik tedavi, büyüme yönlendirme tedavisi, ortognatik cerrahi veya bu yöntemlerin kombinasyonlarıyla gerçekleştirilir. Hafif vakalarda diş teli ve ortodontik apareyler kullanılarak çene hizalanabilirken ileri düzey vakalarda cerrahi müdahaleyle alt çene ileri alınarak üst çeneyle uyumlu hale getirilir. Çocukluk döneminde büyüme yönlendirme tedavisi etkili olurken yetişkinlerde genellikle ortodontik tedaviyle desteklenen cerrahi yöntemler tercih edilir. Tedavi sonrası çene fonksiyonlarını iyileştirmek için rehabilitasyon ve destekleyici terapiler uygulanabilir. Çene geriliği tedavisinde uygulanan yöntemler şunlardır: - Ortodontik tedavi: Dişlerin hizalanması ve çene kapanışının düzeltilmesi için braketler veya şeffaf plaklar kullanılır, - Fonksiyonel apareyler: Büyüme ve gelişim döneminde çenenin öne doğru büyümesini teşvik etmek amacıyla özel ortodontik apareyler kullanılır, - Ortognatik cerrahi: Yetişkinlerde çene kemiğinin konumunu düzeltmek için alt veya üst çeneye cerrahi müdahale uygulanır, - Dolgu veya protez uygulamaları: Çene hattını ve yüz estetiğini iyileştirmek için dolgu malzemeleri veya protezler kullanılır (hafif vakalarda), - Diş protezleri veya implantlar: Çene kapanışını ve estetiği düzeltmek için eksik dişlerin tamamlanması, - Fizik tedavi ve çene egzersizleri: Çene eklemindeki ağrı ve hareket kısıtlılıklarını azaltmaya yardımcı olur, - Uyku apnesi cihazları: Çene geriliği ile ilişkili uyku apnesi sorunları varsa, hava yolunu açık tutmaya yönelik CPAP cihazları gibi tedaviler uygulanır, - Büyüme takibi ve erken müdahale: Çocuklarda ve ergenlerde çene gelişimi izlenerek büyüme plakları aktifken müdahale edilir, - Dolaylı yöntemler: Botoks veya dolgu gibi geçici estetik çözümler bazı hafif vakalarda kullanılabilir, - Psikolojik destek: Çene geriliğinin neden olduğu özgüven kaybı gibi sorunlarla başa çıkmada yardımcı olabilir.
medical-article
Çene Geriliği Nedir? Alt Çene Bozukluğu Belirtileri ve Tedavisi
- Cilt Bakımı - Cilt Bakımı Nedir? - Cilt Bakımı Nasıl Yapılır? - Cilt Temizleme - Cilt Nemlendirme - Cilt Bakımı Rutuni - Cilt Bakımı Nasıl Uygulanır? - Cilt Bakımı Sonrasında Nelere Dikkat Edilmeli? - Cilt Bakımı Hakkında Sıkça Sorulan Sorular Cilt Bakımı Cilt, zamanla canlılığını ve parlaklığını kaybedebilir. Yaşlanma, genetik faktörler ve çevresel etmenler, cildin kusurlu bir görünüme sahip olmasına neden olabilir. Akne, büyük gözenekler, solgunluk, siyah noktalar, kırışıklıklar ve lekeler, cilt sorunlarının başında gelir.Kozmetik Dermatolojibölümünde uygulanan cilt bakımı, doğal içeriklerle ve kompleks bakım etkisiyle cildin kaybettiği nem ve ışıltıyı geri kazandırır. Cilt Bakımı Nedir? Cilt bakımı,cildin sağlığını ve görünümünü korumak, iyileştirmek ve genel olarak cilt üzerinde olumlu etkiler sağlamak amacıyla uygulanan çeşitli yöntemleri içeren kapsamlı bir kavramdır. Bu uygulamalar, cildin temizliği, nem dengesi, elastikiyeti ve gençlikten aldığı enerjiyi koruma odaklıdır. Cilt bakımı, kişinin cilt tipi, yaş, genetik faktörler ve çevresel etkenlere bağlı olarak özelleştirilmiş olmalıdır. Temel unsurları arasında günlük temizlik rutinleri, güneş koruması, nemlendirme, doğru beslenme, sağlıklı yaşam tarzı alışkanlıkları ve bakım ürünleri bulunmaktadır. Profesyonel cilt bakımı ise dermatologlar veya estetik cerrahlar tarafından uygulanabilir. Peeling, maske uygulamaları, lazer tedavileri gibi profesyonel cilt bakım yöntemleri, cildin genç ve canlı kalmasına katkı sağlar. Cilt bakımı, sadece estetik bir kaygı değil, aynı zamanda cildin sağlık durumunu iyileştirmek ve korumak amacıyla önemli bir önleyici sağlık pratiğidir. Günlük düzenli bakım alışkanlıkları ve düzenli profesyonel müdahalelerle cilt, parlak, sağlıklı ve genç bir görünüm kazanabilir. Cilt Bakımı Nasıl Yapılır? Cilt bakımı, cildin sağlığını ve görünümünü korumak amacıyla yapılan ve düzenli uygulamalardan oluşan bir süreçtir. İlk adım, cildi etkileyen faktörleri anlamak ve cilt tipini belirlemektir. Ardından, temel bir cilt bakım rutini oluşturulabilir. Bu rutinin; günlük temizlik, tonik kullanımı, nemlendirme ve güneş kremi içermesi, cildin yaşlanması ve elastikiyetini kaybetmemesi açısından oldukça önemlidir. Klasik cilt bakımının aşamaları ise; Cilt Temizleme Cilt temizleme, günlük bakımın temel adımıdır. Doğru temizleme ürünleri kullanarak, cildinizi gün boyunca biriken kir, yağ ve makyajdan arındırabilirsiniz. Temiz cilt, diğer bakım ürünlerinin etkinliğini artırır. Cilt Nemlendirme Cilt nemlendirme, cildin su dengesini korumak için kritik bir adımdır. Nemlendirici ürünler, cildin kurumasını önler, esnekliğini artırır ve genel cilt sağlığını destekler. Peeling Peeling, ölü deri hücrelerini ve cilt yüzeyindeki kalıntıları temizleyerek cildi yeniler. Düzenli peeling, cildin daha parlak, pürüzsüz ve genç görünmesine katkı sağlar. Maske Maskeler, cilde derinlemesine bakım yaparak çeşitli ihtiyaçlara yönelik çözümler sunar. Nemlendirici, arındırıcı, canlandırıcı veya besleyici maskelerle cilt özel ihtiyaçlarına göre desteklenir. Tonik Tonik, cildin pH dengesini düzenler ve temizleme sonrasında kullanıldığında ciltteki fazla kalıntıları temizler. Aynı zamanda cildi sakinleştirir ve hazırlar. Serum Serumlar, yoğun içerikleriyle cilde özel bakım sağlar. Antioksidan, hyaluronik asit gibi aktif maddeler içerir ve belirli cilt sorunlarına karşı etkili çözümler sunar. Günlük cilt bakım rutininin yanı sıra profesyonel cilt bakımı da oldukça önemlidir. Dermatologlar veya estetisyenler tarafından uygulanan tedaviler, cildin ihtiyaçlarına uygun çözümler sunar. Bunlar arasında kimyasal peeling, mikrodermabrazyon ve lazer tedavileri gibi yöntemler bulunur. Kişilerin cilt bakımı rutinleri bireyseldir ve her bireyin cilt tipi farklıdır. Bu nedenle, kişiselleştirilmiş bir bakım rutini oluşturmak ve profesyonel önerilere başvurmak, cildin sağlıklı ve genç görünümünü sürdürebilmesi açısından önemlidir. Cilt Bakımı Rutuni Cilt bakımı rutini, sağlıklı ve genç bir cilt için temel adımları içermelidir. Günlük temizlikle; cildi makyaj artıkları ve kirlerden arındırmalı, ardından tonikle dengelemelisiniz. Nemlendirici kullanarak cildin nem seviyesini korumalı ve güneş koruyucuyla UV ışınlarına karşı koruma sağlamalısınız. Haftalık olarak peeling uygulayarak ölü hücreleri temizlerken, cilt yenilenmesini de destekleyebilirsiniz. Ayrıca, profesyonel cilt bakımı, dermatologlar veya estetik uzmanları tarafından önerilen özel tedavilerle cildin ihtiyaçlarına uygun çözümler sunabilir. Bu basit ve düzenli adımlar, sağlıklı bir cilt görünümü için önemlidir. Cilt Bakımı, cildin doğru desteklenmediği durumlarda meydana gelebilecek hasarları önlemek amacıyla, her cilt tipine uygun olarak tasarlanmıştır. Başlangıçta önemsiz gibi görünen akne ve siyah noktalar, zaman içinde ciddi lekelere dönüşebilir. Yaşlanma ve çevresel etkiler, cilde yaşlı bir görünüm kazandırabilir. Cilt Bakımı Nasıl Uygulanır? Cilt Bakımı, özel aşamalar ve prosedürlerle kişinin cilt yapısına uygun olarak gerçekleştirilir. Cilt analizi ve muayenesi hekim kontrolünde yapılır ve cilt tipine göre (yağlı, karma, kuru veya normal) ihtiyaçlar belirlenir. Cilt Bakımı süreci, cildin arındırılması ve temizlenmesi ile başlar. Bitkisel peeling uygulanarak ölü hücreler temizlenir. Peeling işlemi sonrasında ise şu aşamalara geçilir: •Buhar tedavisi ile gözeneklerin açılması ve cilt yüzeyinin yumuşatılması, ölü deri ve yağın temizlenmesi, •Teknolojik cihazlarla yağ butonu, siyah nokta gibi sorunların temizlenmesi ve cilt arındırılması, •Temizlenen cildin dezenfekte edilerek bakım aşamasına geçilmesidir. Yukarıdaki adımlarla birlikte cilt, ferah ve aydınlık bir görünüme kavuşur. Aynı zamanda açılan gözenekler ve uyarılan cilt dokusu, iyontoforez, maske, serum ve kremlerin daha etkili olmasını sağlar. Aromaterapik yağ eşliğinde uygulanan masaj ile cilt, esneklik kazanırken kişiler de bu rahatlatıcı sürecin tadını çıkarır. Düzenli cilt bakımı; •Gözeneklerin sıkılaşmasını sağlar, •Siyah ve beyaz noktaları temizler, sebum dengesini düzenler, •Cilt, pürüzsüz ve ışıl ışıl bir görünüme kavuşur, •Cilde gerekli olan mineral ve vitaminleri takviye eder, •Cildi yeniler, •İnce kırışıklıkları giderir, yüz ve boyun bölgesindeki sarkmaları önler, •Daha genç bir görünüm sağlar. Cilt Bakımı Sonrasında Nelere Dikkat Edilmeli? Cilt bakım uzmanınız, cilt yapınıza özel dikkat edilmesi gereken konular hakkında detaylı bilgi sağlayacaktır. Aynı zamanda işlem sonrasında kullanılan kremler, cilt bariyerini koruyarak cildinizi destekler. Cilt bakımı sonrasında önemli faktörlerden biri de, cildinizi güneş ışınlarından uzak tutmaktır; zira yenilenen cilt dokusu dış etkenlere karşı daha hassas olabilir. Cilt Bakımı Hakkında Sıkça Sorulan Sorular Cilt Bakımı Rutini Nasıl Oluşturulmalı? Cilt tipinizi tanıyın ve ona uygun ürünler seçin. Temel adımlar temizleme, tonikleme, nemlendirme ve güneş koruması olmalıdır. İhtiyaca göre serum ve tedavi edici ürünler ekleyin. Günlük Cilt Bakımı İçin Hangi Ürünler Gerekli? Yüz yıkama jeli veya köpüğü, alkol içermeyen tonik, cilt tipinize uygun nemlendirici ve geniş spektrumlu güneş koruyucu temel ürünler arasındadır. Cilt Tipim Nasıl Belirlenir? Cildinizin yağlılık veya kuruluk derecesine, hassasiyetine ve akne eğilimine göre cilt tipinizi belirleyebilirsiniz. Bir dermatoloğa danışmak en doğrusudur. Akne İçin Hangi Cilt Bakım Ürünleri Kullanılmalı? Cilt tipi analizi sonrasında doktorunuz tarafından önerilen ürünlerin kullanılması tavsiye edilmekle birlikte, cildi tahriş etmeyen tonik, serum ve krem gibi uygulamaları da kullanabilirsiniz. Cilt Lekeleri İçin Ne Yapılmalı? C vitamini, niacinamide ve alfa hidroksi asitler içeren ürünler leke tedavisinde yardımcı olabilir. Güneş koruyucu kullanımı lekelerin kötüleşmesini önler. Güneş Koruyucu Her Gün Kullanılmalı mı? Evet, UVA ve UVB ışınlarına karşı koruma sağlayan geniş spektrumlu güneş koruyucu her gün, mevsim ne olursa olsun kullanılmalıdır. Nemlendirici Seçerken Nelere Dikkat Edilmeli? Cilt tipinize uygun, hafif formüllü ve tercihen hipoalerjenik nemlendiriciler seçin. Yağlı ciltler için su bazlı, kuru ciltler için ise daha yoğun formüllü ürünler idealdir. Cilt Bakımında Sık Yapılan Hatalar Nelerdir? Aşırı yıkama, yanlış ürün kullanımı, güneş koruyucu ihmal etmek ve cildi gereğinden fazla peelinge maruz bırakmak (pul pul dökülmesi) en sık yapılan hatalardır. Cilt Bakımı Rutininde Değişiklik Ne Zaman Yapılmalı? Mevsim değişiklikleri, cildinizde oluşan yeni sorunlar veya mevcut ürünlerin etkisiz kalması durumunda cilt bakım rutininizi gözden geçirin. Profesyonel Cilt Bakımı Ne Sıklıkla Yapılmalı? Cilt tipi ve ihtiyaçlarına bağlı olarak genellikle 4-6 haftada bir profesyonel cilt bakımı önerilir. Ancak, kişisel duruma göre bu süre değişebilir. Cilt bakımı, kişisel ihtiyaçlarınıza uygun olarak özelleştirilmiş bir yaklaşım gerektirir. Düzenli ve doğru cilt bakımı ile cildinizin sağlığını koruyabilir ve zamanla iyileştirebilirsiniz. Cilt Bakımı Fiyatı Nedir? Cilt bakımı fiyatları geniş bir yelpazede değişiklik gösterir ve birçok faktöre bağlıdır. Profesyonel bakımlar, ürün kalitesi, uygulama yöntemleri ve merkezin konumu gibi faktörler fiyatları etkiler. Genelde bakım türüne ve seçilen hizmetlere göre değişen fiyatlandırmalar mevcuttur.
medical-article
Cilt Bakımı Nedir? Cilt Bakımı Nasıl Yapılır?
Çiçek hastalığı (variola), Variola virüsünün neden olduğu ve yüksek bulaşıcılığıyla bilinen ciddi bir enfeksiyon hastalığıdır. Belirtileri arasında ateş, halsizlik, baş ağrısı, vücutta döküntüler ve karakteristik çukurlaşmış cilt lezyonları bulunur. Tarih boyunca yüksek ölüm oranlarıyla önemli salgınlara neden olan çiçek hastalığı, Dünya Sağlık Örgütü'nün (DSÖ) 1980'de hastalığın tamamen eradike edildiğini ilan etmesiyle ortadan kaldırılmıştır. Tedavi gerektiren durumlarda, enfeksiyon hastalıkları uzmanları ve dermatologlar süreci yönetir, ancak günümüzde doğal enfeksiyon vakası görülmemektedir. - Çiçek Hastalığı Nedir? - Çiçek Hastalığı Belirtileri Nelerdir? - Çiçek Hastalığı Neden Olur? - Çiçek Hastalığı Tanısı ve Uygulanan Testler - Çiçek Hastalığı Tedavisi - Sıkça Sorulan Sorular Çiçek Hastalığı Nedir? Çiçek hastalığı, Variola virüsünün neden olduğu, ateş, halsizlik ve karakteristik deri döküntüleriyle seyreden ciddi bir bulaşıcı hastalıktır. Tarih boyunca büyük salgınlara yol açan ve yüksek ölüm oranlarıyla bilinen çiçek hastalığı, 1980 yılında aşı çalışmalarının sonucunda Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) tarafından tamamen eradike edildiği açıklanmıştır. Günümüzde doğal yolla çiçek hastalığına rastlanılmamış ve son 45 yıldır hiçbir vaka kaydedilmiştir. Ancak, Variola virüsü yalnızca araştırma amaçlı olarak ABD ve Rusya'daki iki laboratuvarda muhafaza edilir. Tarihsel önemi ve bilimsel araştırmalardaki rolü nedeniyle çiçek hastalığı, sağlık literatüründe önemli bir yere sahiptir. "Çiçek" kelimesi, insanlarda görülen çiçek hastalığı dışında, farklı organizmalarda veya virüslerde görülen çeşitli hastalıklar için de kullanılabilir. Örneğin,maymun çiçeği (Monkeypox)insanlarda ve hayvanlarda görülebilirken koyun ve keçi çiçeği (Sheep and Goat Pox) bu hayvan türlerinde deri lezyonlarına yol açar. Sığır çiçek hastalığı (Cowpox) insanlara nadiren bulaşan hafif bir enfeksiyondur ve tarihte çiçek hastalığı aşısının temelini oluşturmuştur. Kanatlı çiçeği (Avian Pox) kuşlarda görülürken, tavşan çiçeği (Rabbit Pox) tavşanlarda enfeksiyona neden olur. Bu hastalıkların birçoğu hayvanları etkiler ve bazıları insanlara da bulaşabilir, ancak çiçek hastalığı gibi küresel tehditler oluşturmaz. Çiçek Hastalığı Belirtileri Nelerdir? Smallpox olarak da bilinen çiçek hastalığının ilk belirtileri, genellikle enfeksiyondan 7-19 gün sonra ortaya çıkar ve yüksek ateş, şiddetli baş ağrısı, halsizlik, kas ağrıları ve bazen kusma gibi grip benzeri semptomlarla başlar. Birkaç gün içinde, yüzde başlayan ve vücuda yayılan kırmızı lekeler belirir. Bu lekeler, içi sıvı dolu kabarcıklara (veziküller) dönüşerek sert, çukurlaşmış kabuklar oluşturur. Döküntüler genellikle yüz, kol ve bacaklarda yoğunlaşır. Hastalığın ilerleyen aşamalarında kabarcıklar kuruyarak iz bırakabilir. Bu belirtiler, çiçek hastalığının diğer enfeksiyonlardan ayırt edilmesini sağlar ve tanıda önemli bir rol oynar. Çiçek hastalığının yaygın belirtileri şunlardır: - Yüksek ateş. - Şiddetli baş ağrısı. - Sırt ve kas ağrıları. - Şiddetli halsizlik ve yorgunluk. - Kusma. - Yüzde, kollar ve bacaklarda başlayan, ardından vücuda yayılan döküntüler. - Döküntülerin zamanla içi sıvı dolu kabarcıklara dönüşmesi. - Kabarcıkların sertleşip kabuk bağlaması. - Ciltte döküntülerin iz bırakması. Bazı durumlarda suçiçeği ile çiçek hastalığı belirtileri benzerlik gösterebilir, ancak ayırt edici özellikler bulunmaktadır. Çiçek hastalığı, döküntülerin yüzde ve ekstremitelerde yoğunlaşması ve tüm lezyonların aynı gelişim evresinde olmasıylasuçiçeğindenayırt edilir. Suçiçeğinde döküntüler genellikle gövdede yoğunlaşır ve farklı evrelerde (lekeler, kabarcıklar, kabuklar bir arada) görülebilir. Çiçek hastalığında döküntüler büyük, derin çukurlaşmış ve iz bırakmaya eğilimliyken suçiçeği döküntüleri küçük, yüzeysel ve iz bırakma olasılığı düşüktür. Ayrıca çiçek hastalığı, döküntü öncesinde şiddetli ateş ve halsizlikle daha ağır seyrederken, suçiçeği genellikle hafif belirtilerle ilerler. Çiçek Hastalığı Neden Olur? Çiçek hastalığı, Variola virüsü adı verilen bir DNA virüsünün neden olduğu bulaşıcı bir hastalıktır. Bu virüs, enfekte bireylerin solunum salgıları, deri lezyonları veya kontamine yüzeylerle temas yoluyla insandan insana bulaşır. Virüs, vücuda girdikten sonra hücrelere yerleşir ve çoğalarak enfeksiyona yol açar. Özellikle bağışıklık sisteminin virüsü tanımadığı bireylerde hızla yayılabilir. Çiçek hastalığı, yalnızca insanlar arasında bulaşan bir hastalık olduğundan, etkili aşı çalışmaları ve karantina önlemleri sayesinde 1980 yılında tamamen eradike edilmiştir. Günümüzde virüs yalnızca araştırma amaçlı olarak iki laboratuvarda muhafaza edilmektedir. Çiçek Hastalığı Tanısı ve Uygulanan Testler Çiçek hastalığı tanısı, hastanın klinik belirtileri ve laboratuvar testleriyle doğrulanır. Yüksek ateş, baş ağrısı ve kas ağrıları gibi başlangıç semptomlarının ardından ortaya çıkan karakteristik deri döküntüleri tanıda önemli bir ipucudur. Döküntüler, tipik olarak yüz, kollar ve bacaklarda yoğunlaşır ve çukurlaşmış lezyonlarla ayırt edilir. Kesin tanı için, deri lezyonlarından veya vücut sıvılarından alınan örnekler laboratuvar ortamında incelenir. Bu süreçte, Variola virüsünün DNA’sını tespit eden moleküler testler ve mikroskobik analizler kullanılır. Günümüzde doğal yolla çiçek hastalığı vakası görülmemekle birlikte, hastalığın eradikasyon öncesi dönemdeki tanı yöntemleri, tarihsel sağlık uygulamalarında önemli bir yer tutmuştur. Çiçek Hastalığı Tedavisi Çiçek hastalığı için spesifik bir tedavi yöntemi bulunmamaktadır. Hastalığın eradikasyonundan önce tedavi, semptomların yönetilmesi ve ortaya çıkabilecek başka sorunların önlenmesine yönelikti. Enfekte hastalar genellikle izole edilerek sıvı desteği, ağrı kesiciler ve ateş düşürücülerle desteklenirdi. Hastalığın kontrol altına alınmasında en etkili yöntem, çiçek aşısının uygulanması olmuştur. Aşı, hastalık belirtileri ortaya çıkmadan önce veya erken dönemde yapıldığında hastalığın şiddetini hafifletebiliyordu. Günümüzde doğal yolla çiçek hastalığı vakası görülmediğinden tedaviye yönelik bir gereklilik kalmamıştır, ancak hastalığa yönelik antiviral ilaçlar araştırma amaçlı olarak geliştirilmeye devam etmektedir. Sıkça Sorulan Sorular Çiçek Aşısı Nedir? Çiçek aşısı, çiçek hastalığına karşı bağışıklık geliştirmek amacıyla kullanılan bir aşıdır. Çiçek hastalığı (variola), tarihte yüksek ölüm oranlarına neden olan ciddi bir viral enfeksiyondu. Çiçek aşısı, dünya genelinde etkili bir aşılama kampanyası sayesinde 1980 yılında tamamen ortadan kaldırılmıştır. Aşı, canlı ve zayıflatılmış bir virüs (Vaccinia virüsü) içerir ve çiçek hastalığına neden olan virüsle yakından ilişkili olmasına rağmen enfeksiyon yapmaz. Suçiçeği ve Çiçek Hastalığı Arasındaki Fark Nedir? Suçiçeği ve çiçek hastalığı, farklı virüslerin neden olduğu iki ayrı hastalıktır. Suçiçeği, genellikle hafif seyreden ve Varicella-zoster virüsünün neden olduğu bir hastalıktır; kaşıntılı, sıvı dolu kabarcıklarla kendini gösterir ve daha çok çocuklarda görülür. Çiçek hastalığı ise Variola virüsünden kaynaklanır, ciddi ve ölümcül olabilen, irin dolu derin lezyonlarla seyreden bir hastalıktır. Suçiçeği genellikle iz bırakmazken, çiçek hastalığı kalıcı izler bırakabilir. Suçiçeği için modern aşılar rutin olarak uygulanırken, çiçek hastalığı aşısı hastalığın 1980'de eradike edilmesiyle durdurulmuştur.
medical-article
Çiçek Hastalığı (Variola) Nedir? Çiçek Hastalığı Belirtileri Nelerdir?
Çocuklarda Fıtık Nedir? Bir iç organın normalde içinde bulunduğu beden bölgesindeki zayıf bir noktadan dışarı çıkması olarak tanımlanan fıtığa toplumda oldukça sık rastlanıyor. Yetişkinlerde bel ve boyun fıtıkları yaşam kalitesini düşürüp ağrılara yol açarken, çocuklarda en sık rastlanan türleri ise göbekte ve kasıkta oluyor. Karın içi organların, karın duvarının zayıf bir noktasından dışarıya doğru çıkmasına fıtık deniliyor. Çocukluk çağı fıtıklarının en sık rastlananları ise kasık fıtığı (inguinal herniler), göbek fıtığı (umblikal herniler) ve göbeğin biraz üst tarafında, karnın orta hattında görülen epigastrik fıtıklar olarak sıralanıyor. Tüm sağlıklı çocukların yaklaşık %1-3'ünde kasık fıtığı görülüyor. Bu oran prematüre bebeklerde yaklaşık 10 kat daha fazla oluyor. Aynı şekilde erkeklerde de kızlara oranla 10 kat daha sık rastlanıyor. Kasık fıtıklarının %60'ı sağda, %30'u solda, %10 kadarı da iki taraflı oluyor. Bir yaşın altında sağ kasıkta fıtığı olan çocukların yaklaşık %20'sinde sol tarafta da kasık fıtığı görülürken, sol kasığında fıtık olan çocukların %60-70'inde sağ tarafta da kasık fıtığı oluyor. Bu nedenle sol kasık fıtığı olan bir yaşın altındaki çocukların, aynı seansta sağ inguinal herni açısından da incelenmesi öneriliyor. Çocuklardaki inguinal herniler indirekt olarak tanımlanıyor. Yani kasık bölgesinde kas ve fasyalardan oluşan bir tünel olduğunu düşünürseniz, indirekt hernilerde yani çocuklarda karın içi organlar tünelin üst ucundan içeri girip, alt ucundan dışarı çıkıyor. Erişkinlerde görülen hernilerin ise çoğu direkt herni oluyor. Yani karın içi organlar, tünelin vücuda bakan alt duvarındaki bir zayıflık ve açılmadan tünele girerek, alt uçtan dışarı çıkıyor. Çocuk fıtıklarında, erişkinlerde olduğu gibi zayıf bir duvar yama ya da dikişle tamir edilemiyor. Çocuklarda dokuların küçük ve narin olması, testise giden damarların ve sperm kanalının soğan zarı gibi ince olabilen fıtık kesesinden sıyrılarak serbestleştirilmesi düşünüldüğünde, ameliyatın önemi ve hassasiyeti öne çıkıyor. Çocukluk döneminde indirekt fıtık ameliyatı olan bir çocukta, erişkin yaşlarda direkt herni ortaya çıkabileceğinin unutulmaması gerekiyor. Çocuklarda Fıtık Belirtileri Nelerdir? Fıtıklar genellikle genetik yatkınlıkla ilişkilendirilse de, tıp dilinde processus vaginalis diye bilinen yapının kapanmamasına bağlı olarak da ortaya çıkabiliyor. Özellikle kasık fıtığında muayene edilen çocuğun ağlaması, gülmesi veya öksürmesiyle birlikte kasık bölgesindeki şişlik veya çıkıklık ile fıtık kendini fark ettiriyor. Kasık fıtığı genellikle anne tarafından bebeğin altını değiştirirken fark edilebiliyor. Daha küçük fıtıklar ise hekim muayenesi sonrasında veya ultrasonla yapılan çekim sonrasında kendini gösteriyor. Çocuklarda kasık fıtıklarını anlamak için hekim muayenesi yeterli oluyor. Fıtıklar genellikle elle yapılan muayene sonrasında kolaylıkla anlaşılıyor. Göbek fıtıklarında ise, karın ön duvarının tam kapanmaması sonucunda ortaya çıkıyor. Karın duvarının gelişimiyle birlikte, bu kapanma kendi kendine gerçekleşiyor. Ağlama esnasında veya ıkınmayla birlikte meydana gelen şişlik çocuğun sakinleşmesiyle birlikte normal haline dönüyor. Fıtığa bağlı çocuklarda meydana gelen bağırsak sıkışmalarına "fıtığın boğulması" deniliyor.Çocuklarda göbek fıtığıgelişimle birlikte kendiliğinden düzelebilir. Çocuklarda Fıtığın Tanı Yöntemleri Nelerdir? Kasık fıtığı genellikle anne tarafından bebeğin altını değiştirirken fark edilebiliyor. Daha küçük fıtıklar ise hekim muayenesi sonrasında veya ultrasonla yapılan çekim sonrasında kendini gösteriyor. Çocuklarda kasık fıtıklarını anlamak için hekim muayenesi yeterli oluyor. Fıtıklar genellikle elle yapılan muayene sonrasında kolaylıkla anlaşılıyor. Çocukların kasık kısmındaki şişlik açıkça kendini belli ediyorsa organları karnın içine iterek fıtık olup olmadığı kolaylıkla teşhis edilebiliyor. Eğer sıkışma veya boğulma gibi durumlardan şüpheleniliyorsa bunun için de ultrasonografiden faydalanıla biliniyor. Fıtıklarda bağırsak fıtık kesesinin içine giriyor. Bu durum kızlarda ise yumurtalığın fıtık kesesine girmesiyle de oluşabiliyor. Kız çocuklarında fıtık tedavisinin yapılabilmesi için çoğu zaman cerrahi müdahale gerekebiliyor. Çocuklarda Fıtığın Tedavi Yöntemleri Nelerdir? Halk arasında göbek fıtıklarının tedavisi konusunda birtakım doğru bilinen yanlışlar var. Geçmişte göbek bölgesinde, şişliğin üzerine gelecek şekilde pamuk sarılmış madeni para yapıştırmak gibi yöntemler uygulanıyordu, fakat bu tür işlemlerin tedavi sürecini hızlandırmadığı görüldü. Dıştan gelen basıya bağlı olarak araya sıkışabilecek dokularda daha büyük zararlar meydana gelebileceğinden artık bu tür uygulamalar yapılmıyor. Tanı konulduktan sonra hastanın sağlığının elverdiği en uygun ve en kısa zamanda ameliyatın yapılması gerekiyor. Günübirlik cerrahi girişim olarak adlandırılan bu işlem, hastanede kalmayı gerektirmiyor. Hasta sabah hazır olarak geldiği ameliyatın sonrasında yeterli süre izlenip, beslenmesi görüldükten sonra aynı gün içinde taburcu olabiliyor. Cerrahi girişim kasık bölgesinden yapılan küçük bir kesiyle girilerek, karın içinden dışarı uzanan fıtık kesesinin, testise giden damarlardan ve spermatik kanaldan olabildiğince hassas bir şekilde ayrılıp serbestleştirilmesi ve karın içine en yakın yerden bağlanmasıyla yapılıyor. Daha sonra kesi bölgesi estetik bir şekilde dikilerek, su geçirmez bir pansuman ile kapatılıyor. İki yaşından sonra geçmeyen göbek fıtıklarında cerrahi tedavi gerekiyor. Göbek çizgisinden girilerek fıtık kesesinin çıkarılmasıyla açık kalmış olan karın duvarının onarımı, günübirlik cerrahi girişimle yapılıyor. Göbeğin sıklıkla üst tarafında, orta hatta görülen epigastrik herniler ise zamanla düzelmiyor. Dolayısıyla tanı konulduktan sonra cerrahi olarak onarımları gerekiyor.
medical-article
Çocuklarda Fıtık Belirtileri, Tanı ve Tedavi Yöntemleri | Acıbadem
Bronşiolit, özellikle 2 yaş altındaki bebeklerde ve küçük çocuklarda sık görülen bir akciğer enfeksiyonudur. Bronşioller olarak adlandırılan küçük hava yollarında iltihaplanma ve tıkanıklığa neden olur. Çoğunlukla solunum sinsityal virüsü (RSV) kaynaklıdır, ancak grip veya soğuk algınlığına yol açan diğer virüsler de sebep olabilir. İlk belirtiler arasında burun akıntısı, hafif ateş ve öksürük yer alırken, ilerleyen evrelerde hırıltılı solunum, hızlı nefes alma ve beslenme güçlüğü ortaya çıkabilir. Tedavi genellikle evde destekleyici bakımla yapılır: sıvı alımı, nemlendirici kullanımı ve ateş düşürücülerle hastalık kontrol altına alınabilir. Şiddetli vakalarda hastane tedavisi gerekebilir. El hijyeni ve sigara dumanından uzak durma gibi önlemlerle hastalık önlenebilir. - Bronşiolit Nedir? - Bronşiolit Belirtileri Nelerdir? - Bronşiolit Neden Olur? - Bronşiolit Tanısı ve Uygulanan Testler - Bronşiolit Tedavisi ve Uygulanan Yöntemler Bronşiolit Nedir? Bronşiolit, genellikle iki yaş altındaki bebekleri ve küçük çocukları etkileyen yaygın bir akciğer enfeksiyonudur. Bronşiollerde, yani akciğerlerin en küçük hava yollarında, iltihaplanma ve tıkanıklığa neden olarak nefes almada zorluk yaratır. Genellikle solunum sinsityal virüsü (RSV) veya HMPV virüsü gibi viral enfeksiyonlardan kaynaklanır, ancak grip veya soğuk algınlığına neden olan diğer virüsler de bu duruma yol açabilir. Bronşiolit, özellikle bebekler ve küçük çocuklar arasında yaygın bir solunum yolu rahatsızlığıdır. Dünya genelinde her yıl yaklaşık 150 milyon yeni bronşiolit vakası görülmekte ve bunların 11-20 milyonu hastaneye yatış gerektirmektedir. Bronşiolitin en yaygın nedeni olan solunum sinsityal virüsü (RSV), her yıl yaklaşık 33 milyon akut alt solunum yolu enfeksiyonuna yol açmakta ve bu vakaların %95’i düşük ve orta gelirli ülkelerde meydana gelmektedir. İtalya’da yapılan bir çalışmada, 2012-2019 yılları arasında 24 ay ve altındaki 100 binden fazla çocuktan en az 7 bininin bronşiolit geçirdiği ve bunun yılda 1.000 kişi başına 46, 6 vaka oranına denk geldiği tespit edilmiştir. ABD'de ise bronşiolit, bebeklerde solunum yolu hastalıklarına bağlı hastane yatışlarının başlıca nedenidir ve 2 yaş altındaki çocuklar için acil servis ziyaretlerinin %3’ünden sorumludur. Bronşiolit Belirtileri Nelerdir? Bronşiolit, genellikle iki yaş altındaki bebekleri etkileyen bir akciğer enfeksiyonudur ve bronşiollerdeki iltihaplanma ile tıkanıklığa bağlı olaraknefes alma güçlüğüneyol açar. İlk belirtiler arasında burun akıntısı veya tıkanıklığı, öksürük ve 38°C’nin altındaki hafif ateş bulunur; bu semptomlar genellikle soğuk algınlığına benzer. Bronşiolit belirtileri şu şekildedir: - Burun akıntısı veya tıkanıklık. - Hafif ateş (38°C'nin altında). - Öksürük. - Hırıltılı solunum. - Hızlı veya zor nefes alma. - Burun kanatlarının açılarak nefes alma çabası. - Göğüs kaslarının çökmesi (nefes alırken). - Huzursuzluk ve uyku sorunları. - Beslenme güçlüğü veya yetersiz sıvı alımı. - Ciltte, dudaklarda ve parmak uçlarında mavi renk değişimi (siyanoz). Hastalık ilerledikçe hırıltılı solunum, hızlı veya zor nefes alma, burun kanatlarının açılması, göğüs kaslarının çökmesi, huzursuzluk ve beslenme güçlüğü gibi daha ciddi belirtiler ortaya çıkabilir. Şiddetli vakalarda, ciltte, özellikle dudaklarda ve parmak uçlarında mavi renk değişimi (siyanoz) gibi oksijen eksikliği belirtileri görülebilir. Çocuğun nefes alması çok zorlaştığında, yeterli sıvı alamadığında, susuzluk belirtileri gösterdiğinde veya ciltte mavi renk değişimi fark edildiğinde derhal tıbbi yardım alınmalıdır. Erken müdahale, komplikasyonları önlemede kritik öneme sahiptir. Bronşiolit Neden Olur? Bronşiolit, genellikle bronşiollerin, yaniakciğerlerdekien küçük hava yollarınınviral enfeksiyonlarlailtihaplanmasından kaynaklanır. En yaygın nedeni, solunum sinsityal virüsü (RSV) olup, özellikle bebekler ve küçük çocuklar arasında bulaşıcıdır ve enfekte bir kişinin öksürmesi veya hapşırmasıyla yayılan solunum damlacıklarıyla bulaşır. Bunun yanı sıra, parainfluenza, adenovirüs, influenza ve insan metapnömovirüsü gibi diğer virüsler de bronşiolite yol açabilir. Bu virüsler bronşiollerin epitel hücrelerini enfekte ederek iltihaplanma, şişme ve artan mukus üretimine neden olur; bu durum, hava akışını engelleyerek bronşiolitin tipik semptomlarını ortaya çıkarır. Erken yaş (özellikle 3-6 ay), prematüre doğum, doğuştan gelen kalp hastalıkları, kronik akciğer rahatsızlıkları, bağışıklık sistemi zayıflığı, sigara dumanına maruz kalma ve kalabalık yaşam koşulları bronşiolit riskini artıran faktörler arasındadır. Bu nedenlerin ve risk faktörlerinin bilinmesi, bronşiolitin önlenmesi ve erken teşhisinde büyük önem taşır. Bronşiolite yol açan nedenler arasındaHMPV virüsü (insan metapnömovirüsü)önemli bir yer tutar. HMPV, RSV’den sonra en yaygın bronşiolit sebeplerinden biridir ve özellikle bebekler, küçük çocuklar ve bağışıklık sistemi zayıf bireylerde hastalığa neden olur. Bu virüs, bronşiollerde iltihaplanma, şişme ve mukus birikimine yol açarak hava akışını kısıtlar ve bronşiolitin tipik semptomlarına neden olur. HMPV, genellikle kış ve erken ilkbahar aylarında yaygındır ve damlacık yoluyla kolayca bulaşabilir. Bronşiolit Tanısı ve Uygulanan Testler Bronşiolit tanısı genellikle hastanın semptomlarının ve fiziksel muayene bulgularının değerlendirilmesiyle konur. Doktor, burun akıntısı, öksürük, hırıltılı solunum, hızlı veya zor nefes alma gibi belirtileri inceleyerek tanıya ulaşır. Steteskopla yapılan dinlemelerde akciğerlerde hırıltılı sesler duyulabilir. Genellikle laboratuvar testlerine ihtiyaç duyulmaz, ancak şiddetli vakalarda solunum sinsityal virüsü (RSV) veya insan metapnömovirüsü (HMPV) gibi viral enfeksiyonları doğrulamak için burun veya boğaz salgılarından örnek alınabilir. Nadir durumlarda, hastalığın ciddiyetini değerlendirmek için kan oksijen düzeylerini ölçmek (pulse oksimetri) veya göğüs röntgeni çekmek gerekebilir. Bronşiolit Tedavisi ve Uygulanan Yöntemler Bronşiolitin tedavisi, spesifik bir ilaç içermeyip semptomları hafifletmeye yönelik destekleyici yöntemlere dayanır. Hafif vakalar genellikle evde, yeterli sıvı alımı, burun tıkanıklığını hafifletmek için burun aspirasyonu ve nemlendirici kullanımıyla yönetilir. Ateşin kontrolü için parasetamol gibi ilaçlar kullanılabilir. Daha ciddi vakalarda, hastanede oksijen terapisi, intravenöz sıvılar ve nadiren solunum desteği gerekebilir. Antibiyotikler bronşiolit viral bir enfeksiyon olduğundan genellikle kullanılmaz, ancak bakteriyel bir enfeksiyon eşlik ediyorsa reçete edilebilir. Ayrıca, bronkodilatörler veya steroidlerin kullanımı genellikle önerilmez, ancak bazı durumlarda doktor tarafından değerlendirilebilir. Erken tıbbi müdahale, komplikasyonların önlenmesi açısından önemlidir. Çocuklarda Bronşiyolit Nedenleri Nelerdir? Çocuklarda bronşiyolit olgularının yaklaşık %50’sinin nedeniRSV (respiratuvar sinsityum virüsü) adı verilen bir virüsolmakla beraber, kimi başka virüsler de bronşiyolite sebep olabilmektedir. Bronşiyolit, anne sütü almayan bebeklerde daha sık görülür. Çocuklarda Bronşiyolitin Belirtileri Nelerdir? Çocukta önce hafif üst solunum yolu enfeksiyonu belirtileri görülür; burun tıkanıklığı, hapşırma, su gibi sıvı burun akıntısı, daha sonra hafif ateş yüksekliği ve huzursuzluk ilk etapta görülebilecek belirtilerdir. Daha sonraöksürük ve solunum esnasında hırıltı-hışıltı sesiduyulabilir. Çocuklarda Bronşiyolitin Tedavi Yöntemleri Nelerdir? Bronşiyolitin tedavisi semptomatiktir yani belirtileri geçirmeye yöneliktir. Bebeğin bol sıvı alması (6 aydan sonra), mukusun temizlenmesi için burun damlaları, gereken durumlarda buhar tedavisi verilebilir. Yatağın bir metre uzaklığından soğuk buhar ile solunum yolu nemlendirilebilir. Ateş uzun sürerseve diğer belirtiler düzelmezse, bronşiyoliti komplike eden, yani bronşiyolit zemininde gelişen, bakteriyel bir enfeksiyon düşünülerek tedaviye antibiyotik eklenebilir. Bakteriyel enfeksiyondan şüphelenilmediği takdirde antibiyotik kullanılmaz. Kimi durumlarda bronşiyolit seyrinin bebek için zorlayıcı olabileceği tahmin edilerek, hastanede yatarak tedavi de önerilebilir. Bronşiyolit açısından riskli grupta sayılabilecekkimi prematüre bebeklerdebelirli bir döneme kadar koruyucu ilaç uygulamaları da tavsiye edilebilir.
medical-article
Bronşiolit Nedir? Nedenleri, Belirtileri ve Tedavisi
Çocuklarda Besin Alerjisi Nedir? Bağışıklık sisteminin normal şartlarda zararsız olan bir besin maddesini yanlışlıkla zararlı olarak algılaması sonucu ortaya çıkan reaksiyonlarbesin alerjisiolarak adlandırılır. Çocukluk döneminde görülenbesin alerjilerikimi zaman gelişme süreci içinde kendiliğinden kayboluyor kimi zaman da yetişkinlik döneminde de devam edebiliyor. Besin alerjisiningeliştiği şüphelenilen çocukların vakit kaybetmeden bir uzman tarafından muayene edilmesi gerekir.Besin alerjisi tedaviedilmediği takdirde,nefes darlığından bulantıya, kusmadan deride kaşıntıya kadarbirçok soruna neden olabilir ve ileri vakalarda hayati risklere dahi yol açabilir. Besin alerjileri bebeklik, çocukluk döneminden ve hatta anne karnından başlayarak insan hayatını etkileyebilir. Bu sorunla ilgili bulguların ortaya çıkması için hastanın birkaç kez alerjiye yol açan besine maruz kalarak duyarlı hale gelmesi gerekmektedir. Çocuklarda Besin Alerjisinin Belirtileri Nelerdir? Besin alerjisi, alerjik besinin tüketilmesiyle görülebileceği gibi, bu besinlerin koklanması, solunması veya bunlara dokunulması sonucu da ortaya çıkabiliyor. Ağır alerjik vakalarda kişi söz konusu besini yemese de pişirildiği, yenildiği ortamlarda bulunduğu hatta o besini yiyen kişi tarafından öpüldüğü zaman da ciddi alerjik reaksiyon gösterebiliyor. Hangi Besinler Alerjiye Yol Açıyor? Her türlü besinin alerji yapma potansiyeli bulunuyor. Ama bazıları diğerlerine göre daha sık alerjiye neden oluyor. Çocuklarda bu grubu süt, yumurta, buğday, yer fıstığı, ağaç yemişleri, balık, kabuklu deniz ürünleri, susam ve kivi oluşturuyor. Sıkça çikolata ve kakao tüketimi nedeniyle alerjik burun akıntısı, migren, deride kızarma, kaşıntı ve sindirim sistemi bozuklukları görülebiliyor. Nadiren bal da alerjiye yol açıyor. Birçok sistemi etkileyebilen bu sorun farklı bulgularla kendini gösteriyor; - Soluma, nefes darlığı veya hırıltılı solunum - Yutkunma güçlüğü - Ses kısıklığı veya konuşma zorluğu - Yüz, dudak, dil ve boğazda şişme - Soğuk, nemli veya soluk mavi cilt - Solukluk, sersemlik hissi - Mide bulantısı, kusma veya ishal - Hızlı ve zayıf kalp atışı - Kan basıncında ani bir düşüşle baş dönmesi hissi - Bilinç kaybı Çocuklarda Besin Alerjisinin Tanı Yöntemleri Nelerdir? Konusunda uzman bir hekim tarafından çocuğun tam kapsamlı fiziksel muayenesi yapılmalıdır. Fiziksel muayeneden sonra yapılacak testler için çocuğun bir hafta boyunca yediği ve içtiği gıda maddeleri hakkında hekim bilgilendirilmelidir. Besin alerjileri için yapılan testlerden bazıları; Deri Prick Testi Deri prick testi, çocuğunuzun bazı alerjenlere veya tetikleyicilere yanıt olarak “IgE”antikorlarını ölçen bir testtir. Farklı alerjenler içeren küçük miktarlarda solüsyonlar, çocuğunuzun cilt yüzeyine veya cildin altına küçük bir çizik ya da enjeksiyon yardımıyla verilir. Hastanın verilen çözeltiye karşı reaksiyonu varsa, bu belirti küçük kırmızı bir alan olarak görünecektir. Çocuğun cildininderi prick testinetepki vermesi, her zaman reaksiyona neden olan alerjen maddelere alerjisi olduğu anlamına gelmeyebilir. Kan Testleri Alerjiler için kan testleri, kandaki spesifik alerjenlere karşı “IgE” antikorlarını ölçer. Yaygın olarak kullanılan bir başka kan testi,Radyoallergosorbent testiveyaRASTolarak adlandırılır. Deri testleri yapılamayan hastalarda kan testleri kullanılabilir. Cilt testinde olduğu gibi, pozitif kan testi her zaman çocuğunuzun bu alerjene karşı alerjisi olmadığı anlamına gelmez. Bunun yanı sıra ELISA metodu da bu testler için kullanılmaktadır. Besin Provokasyon Testleri Bu test bir alerji uzmanı tarafından yapılmalıdır. Çocuğa ağız veya soluma yoluyla az miktarda potansiyel alerjen maddeler verilip gözlenerek yapılır. Çocuklarda Besin Alerjisinin Tedavi Yöntemleri Nelerdir? Bu rahatsızlık temelde,alerji yapan besinin diyetten çıkarılmasıylatedavi edilmektedir. Eliminasyon diyetiolarak adlandırılan bu yöntemde, alerji oluşturan besin diyetten çıkartılırken, bu besinin içinde olduğu hiçbir şeyin tüketilmemesi gerekliliğinin hasta tarafından bilinmesi önem taşıyor: Örneğininek sütü alerjisiolan çocuğun süt ve süt ürünlerini içeren hiçbir besin maddesini yememesi gerekiyor. Sütün yanı sıra peynir, yoğurt ya da bunlardan yapılan gıdaların tüketilmemesi de önem taşıyor. Tedavi edilmeyen besin alerjilerihayati riskeyol açabiliyor. Özellikle son yıllarda artan yer fıstığı ve ağaç fıstıklarına bağlı alerjilerde anafilaksiye bağlı ölümlere sıkça rastlanıyor. Çocukluk döneminde ortaya çıkan besin alerjilerinde besinin diyetten çıkarılması ile besine karşı tolerans gelişimi ve besin alerjilerinin ortadan kalkmasına da sıkça rastlanıyor. Örneğin çocuklarda sık rastlanan inek sütü alerjisi, yetişkinlik döneminde ortadan kalkabiliyor, ancak yer fıstığı, fındık ve ceviz gibi ağaç fındıkları ile balık ve kabuklu deniz ürünlerine karşı oluşan alerjilerde ise alerji ömür boyu devam edebiliyor. Birimin Tüm İlgi Alanları - Çocuk Alerjisi - Çocuk Gastroenterolojisi - Çocuk Hastalıkları
medical-article
Çocuklarda Besin Alerjileri - Belirtiler, Tanı ve Tedavi | Acıbadem
Çocuklarda Demir Eksikliği ve Anemi Nedir? Demir eksikliği bebeklikten itibaren her yaş çocukta görülebilen bir sorundur. Yeterli anne sütü almama, büyümenin hızlı olduğu 2 yaş ve ergenlik döneminde demirden eksik gıdalarla beslenme, kullanılan ilaçlar ya da sık geçirilen enfeksiyonlar demir eksikliğine yol açabilir. Demir eksikliği anemisiçocuklarda en sık görülen kansızlık nedenidir. Kırmızı kan hücrelerinin (alyuvarların) sayısının ve hemoglobinin beraber ya da ayrı olarak yaşa uygun normal değerlerin altına düşmesi sonucu oluşur. Bu azalma sonucu, kanın oksijen taşıma kapasitesi ve hücrelere giden oksijen miktarı azalır. Bununla birlikte hemoglobin düzeyi 7-8 gr/dl'nin altına inmedikçe önemli fizyolojik değişiklikler ortaya çıkmaz. Deri ve göz, yanak içi gibi bölgelerin solukluğu ancak bu değerin altına inince belli olur. Vücut hemoglobin üretimi için demire ihtiyaç duyar. Demir eksikliği nedeniyle vücut, kırmızı kan hücreleri için yeterli hemoglobini üretemez. Özellikle gelişme döneminde çocukların hem fiziksel hem de zeka gelişimini olumsuz etkiler. Bu nedenlerle çocuklarda demir eksikliği ciddiye alınması ve belirtilerin takip edilmesi gereken bir durumdur. Çocuklardakansızlık belirtileriolarak görülen yorgunluk, baş dönmesi ve solgunluk, çoğunlukla demir eksikliğine bağlı olarak ortaya çıkar. Çocuklarda Demir Eksikliğinin Nedenleri Neledir? Bebek ve çocuklarda demir eksikliğinin en önemli nedeni anne sütü ve demir içeren gıdalardan yetersiz beslenmedir. Anne sütü ile beslenen bebeklerde ilk 6 ay demir eksikliği görülmüyor. Anne sütündeki demir çok kolay emilebildiği için büyüyen süt çocuğuna miktar olarak yeterlidir. Altı aydan sonra ek gıdaya geçildiğinde yetersiz demir alan bebek demir eksikliği için adaydır. Bebeklerde demir eksikliğini önlemek için; 2 yaşına kadar mutlaka anne sütüne devam etmek, ek gıdalarda demir içeren besinlere yer vermek, inek sütü alerjisi ve fazla inek sütü içilmesi konusunda dikkatli olmak ve ihtiyaç halinde doktor kontrolünde demir preparatları kullanmak gerekir. Çocuklarda da demir eksikliği anemisinin en önemli nedeni ise hatalı ya da yetersiz beslenme nedeniyle yeterli demirin alınmamasıdır. Çölyak gibi besin emilimini bozan hastalıklar demirin yetersiz alımına neden olabilir. Diğer Olası Nedenler Şunlardır: - Yoğun burun kanamaları, - Bağırsak polipleri ve bazı bağırsak parazitleri, - Dışkı ve idrar ile kan kaybı (Peptik ülserler, idrar yolu enfeksiyonları ve inek sütü alerjisi gibi nedenlerle), - Makat bölgesinde çatlaklar, - Ergenlik dönemindeki adet kanamalarının düzensiz ve fazla olması. Bazı ilaçların çocuklarda anemiye neden olabileceği unutulmamalıdır. Alyuvar yapımını baskılayan ya da bozan ilaçlar kansızlık yapabilir. Besin maddelerinin emilimini engelleyen ilaçlar da kansızlık yapabilir. Sık geçirilen enfeksiyonlar ve kronik hastalıklar da kansızlık problemini tetikleyebilir. Akdeniz anemisi olarak bilinen Talasemi ise genellikle bebek 4-6 aylıkken ortaya çıkar ve derin kansızlık nedenidir, yoğun tedavi gerektirir. Çocuklarda Demir Eksikliğinin Belirtileri Nelerdir? Aneminin en sık görülen belirtisi solukluktur. Bu solukluk en çok göz kapaklarının içine, yanak ve ağız içine, avuç içlerine ve tırnak yataklarına bakılarak anlaşılabilir. Şu durumlarda vakit kaybetmeden doktora başvurulmalıdır: - Ciltte solukluk - Huzursuzluk - İştahsızlık - Çok ağlama (katılma nöbetleri şeklinde olabilir) - Güçsüzlük - Çarpıntı hissi Ciddi demir eksikliklerinde buz, toprak veya duvar ve metal gibi besin olmayan maddeleri yalama gibi belirtiler de görülür. Çocukta dikkatsizlik ve konsantrasyon güçlüğü görülüyorsa demir eksikliğinden kaynaklanabilir. Demir eksikliğine erken tanı konulup tedavi edildiğinde bu şikayetlerin çoğu düzelmektedir. Çocuklarda Demir Eksikliğinin Tanı Yöntemleri Nelerdir? Bebeklerde ve çocuklardakan testiile demir eksikliği varlığı araştırılır. Demir eksikliği anemisi saptanan çocukta dışkı ve idrar ile kan kaybı olup olmadığı araştırılması da gerekebilmektedir. Peptik ülserler ve inek sütü alerjisi gibi nedenlerle oluşabilecek kan kayıpları için dışkıda gizli kan testi birkaç kez tekrarlanabilir, zira kanama aralıklı olarak meydana geliyor olabilir. İdrarla kan kaybının en sık nedeni ise idrar yolları enfeksiyonlarıdır. Çocuklarda Demir Eksikliğinin Tedavi Yöntemleri Nelerdir? Demir eksikliğinin tedavisi çoğunlukla ağızdan verilen demir preparatları ile yapılıyor. Tedavi ortalama 3 ay kadar devam ediyor. İlk 2 ay hemoglobinin yükseltilmesi, 3. ay ise demir depolarının doldurulması amaçlanıyor. Erken ve düşük kiloda doğan bebeklerde koruyucu demir preparatları verilmesi gerekebiliyor. Demir Eksikliğini Önlemek İçin Yapılması Gerekenler Çocuğun gelişimi açısından yol açtığı ciddi sonuçlar dikkate alınarak, demir eksikliğinin vakit kaybetmeden tedavi edilmesi gerekiyor. - Bebeklerin altı ay anne sütüyle beslenmesi - Demir eksikliğine bağlı kansızlığın engellenmesi için diyete önem verilmesi, - Demirden zengin ek gıdaların verilmesine zamanında ve uygun şekilde başlanması gerekiyor. Demir en çok kırmızı ette, yumurta sarısında, yeşil sebzelerde ve tahıllarda bulunur. Beyaz ette demir kırmızı etteki kadar yüksek değildir. Demir eksikliğinin gelişmemesi için etten ve sebzelerden gelen demirin dengeli alınması gerekir. Birimin Tüm İlgi Alanları - Çocuk Hastalıkları - Çocuk Hematolojisi
medical-article
Çocuklarda Demir Eksikliği ve Anemi Hakkında | Acıbadem
Çocuklarda Epilepsi (Sara Hastalığı) Nedir? Epilepsi, halk arasındaki adıyla“sara hastalığı”, beynin normal elektriksel aktivitesi dışında bir takım anormal deşarjların ortaya çıkması sonucunda farklı şekillerde ortaya çıkabilen bir kronik (uzun süreçli) hastalıktır. Çocuklukta görülen epilepsilerin sıklığı, yetişkin yaşlara göre iki kat daha fazladır. Bunlar sıklıkla bazı genetik ve doğumsal hastalıklara bağlıdır. Acil servise başvuran çocukların yaklaşık %1’inin başvuru nedenininepilepsi nöbetleriolduğu tahmin edilmektedir. Genelde doğumsal ya da sonradan oluşan bir takım beyin hasarı nedeniyle oluşan epilepsiler doğumdan itibaren hayatın her yaşında ortaya çıkabilmektedir. Buna karşın 7-8 yaşında genelde iyi huylu tümörlerin beyin dokusunda yarattığı sorun nedeniyle nöbetleri başlayan epilepsi hastaları da vardır. Çocuklarda Epilepsinin Nedenleri Nelerdir? Çocuklar çağında görülen epilepsinin nedenleri şunlardır: - Doğuştan gelen hastalıklar - Gebelikte bebeğin beyin gelişimini etkileyen mikrobik hastalıklar - Doğum sırasında meydana gelebilecek beyin zedelenmesi, kanaması ve beynin oksijensiz kalması - Doğum sonrası menenjit, beyin iltihabı, kazalara bağlı beyin zedelenmesi - Beyin tümörleri - Uzun süren ateşli havaleler Çocuklarda Epilepsinin Belirtileri Nelerdir? Çocuklarda epilepsinin belirtileri,epilepsinin türüne göredeğişiklik gösterebilmektedir. Basit parsiyel nöbetlerdeelektrik deşarjı beynin belirli bir bölgesinde sınırlı kalır; bilinç kaybı yaşanmaz, kaynaklandığı bölgeye göre ani başlayan korku hissi, olmayan kötü kokuları hissetme, değişik renkler ve ışıklar görme, hareket ve davranış kusurları gibi çok çeşitli nöbetlerle kendini gösterir. Kompleks parsiyel nöbetlerdeelektrik deşarjı beynin belirli bir bölgesinde sınırlı kalmasına rağmen bilinç kaybı yaşanır. Genellikle yalanma, çiğneme, elbiselerini çekiştirme gibi hareketlerle ortaya çıkan nöbetler olur. Jeneralize nöbetlerdeise beynin tamamı elektriksel deşarjdan etkilenir, bilinç kaybı yaşanır. “Grand-mal” adı verilen nöbetlerdekasların ani bir şekilde kasılıp gevşemesi söz konusudur. “Petit-mal” olarak adlandırılan türündeise çocuk, vücut şeklinde herhangi bir değişiklik olmaksızın adeta bir dalgınlık nöbeti yaşar, o esnada etrafında olan bitenlerin farkında olmaz. Bu çocuklarda özellikle okul başarısında düşüş görülür. Çocuklarda Epilepsinin Tanı Yöntemleri Nelerdir? Ayrıntılı bir fizik muayene ile aile öyküsü ve çocuğunuzun tıbbi öykünüzü sorgulayacak hekiminiz, tanının netleştirilerek tedavi türüne karar verilmesi amacıyla bir takım tetkikler isteyebilir. - EEG Beyin dalgalarının incelenmesine olanak veren bir tetkik türüdür. Beyindeki elektriksel dalgaların hangi karakterde ve beynin neresinden hangi yöne doğru yayıldığını saptamak mümkündür. - MR MR Tetkiki ise beynin anatomisinde nöbetlere neden olabilecek bir sorun (tümör, gelişimsel bozukluk vb) olup olmadığını kontrol etmek amacıyla kullanılabilir. Çocuklarda Epilepsinin Tedavi Yöntemleri Nelerdir? Günümüzde epilepsinin birincil tedavisi ilaç tedavisidir ve çocuk nörologları tarafından yürütülür. Çocukların %70’i ilaç tedavisine olumlu yanıt verir. Ama diğer %30’u, hangi ilacı uygularsanız uygulayın “ilaca dirençli epilepsi” denilen bir tablo sergiler, yani ilaçtan yarar görmezler. Günümüzde epilepsi tedavisinde 2 ilaç denenmiş bir çocukta 2 ilaçtan da yarar görülmediği takdirde, hastanın ameliyatla yani epilepsi cerrahisi gündeme gelir. Çocuğun cerrahiden fayda görüp görmeyeceği ayrıntılı tetkiklerle belirlenir. İyi seçilmiş hastalarda epilepsi cerrahisinin başarısı yüzde 80’lere ulaşabilir. Ancak ne yazık ki her dirençli epilepsisi olan çocuk ameliyat adayı değildir. Çocuğun epilepsi cerrahisi adayı olması için nöbetlerinin belli bir bölgeden kaynaklanması ve çıkarılacak bölgenin dil ve görme gibi önemli bir fonksiyonunun olmaması gerekir. Cerrahi tedavi dışında, vagus sinir stimulasyonu (VNS) ile ketojenik diyet, yani yağdan zengin, karbonhidrat ve proteinden fakir bir diyet de ilaç tedavisine dirençli olan ve iyi bir cerrahi aday olmayan çocuklarda kullanılabilir. Çocuklar eğer bu yöntemlere uygunsa nöbet sayıları oldukça azalabilir. Çocuğunuz Epilepsi Nöbeti Geçirirken Bunları Yapın Epilepsi nöbeti sırasında çocuğun ailesi veya yakınlarının yapması gereken 4 önemli şey: - Nöbet sırasında çocuğunuzu sağ ya da sol tarafına doğru yatay pozisyonda yatırın. - Başının altına bir yastık koyun, yakası sıkıysa gevşetin. - Sallamayın, üstüne su dökmeyin, ağzına bir şey sokmaya çalışmayın. - En yakın sağlık kuruluşuna götürün ya da çocuğunuzu izleyen doktorla iletişim kurun. Birimin Tüm İlgi Alanları - Beyin ve Sinir Cerrahisi - Çocuk Nörolojisi - Çocuk Nöroşirürjisi
medical-article
Çocuklarda Epilepsi Belirtileri, Tanı ve Tedavi Yöntemleri | Acıbadem
Çocuklarda İşitme Kaybı Nedir? Çocuklarda işitme kayıplarıdış kulak ya da orta kulak kaynaklıysa ilaç veya cerrahi yöntemler ile işitme kaybı tedavi edilebilir. Ancak iç kulakta kalıcı bir işitme kaybı söz konusuysa işitme tipine ve derecesine uygun bir işitmez cihazı uygulanabilir. İleri ya da çok ileri derece bir işitme kaybı söz konusuysakoklear implantya da biyonik kulak denilen cihazlar ameliyat yardımıyla kullanılabilir.Koklear implant, bir tür işitme cihazıdır, fakat diğerlerinden farklı olarak direk olarak işitme sinirini uyararak çok daha kaliteli ve yükse bir ses elde edilmesini sağlar. Koklear implantla çok ileri derecedeki işitme kayıplarında normal konuşma dil gelişiminin sağlanmasına yardımcı olur. Eğer çocuk, yenidoğan işitme taramasından geçtiyse ve bir risk faktörü yoksa o zaman rutin olarak işitme testi yapılmasına gerek yoktur. Ancak ilk üç yaş işitme ve konuşma gelişimi açısından kritik bir dönem olarak kabul edilir. Ailelerin çocukların işitme ve konuşma gelişimini yakından takip etmeleri ve bir gecikme ya da sorun sezdiklerinde doktora başvurmaları önerilmektedir. Eğer risk faktörü varsa yıllık yapılanodyolojikontrolleri ile çocuğun kontrol altında tutulması gereklidir. Çocuklarda İşitme Kaybının Nedenleri Nelerdir? Genellikle doğumsal işitme kayıpları genetik geçişli olabiliyor, bu durum iç kulağın gelişmemesi, salyangoz denilen bölümün az gelişmesi veya hiç gelişmemesi ve santral sinir merkezine bağlı olarak değişebiliyor. Bebeklerde yaşanan işitme kayıpları yine dış kulak, iç kulak, orta kulak ya da santral sinir sistemiyle ilgili olabilir. Dış kulak ve orta kulak problemleri tedavi edilebilir işitme kayıpları arasında yer alır. İç kulak ve santral işitme merkezlerinde olan işitme kayıplarının genellikle geri dönüşü yoktur. Çocuklarda işitme kaybı,yine bebeklik döneminde olduğu gibi dış kulak, orta kulak, iç kulak ve santral sinir sistemine bağlı olarak gelişebilir. Özellikle menenjitli çocuklarda, hastalık hayati risk taşıdığı için genellikle kulak kontrolleri atlanabiliyor. Bu durumda menenjite bağlı olarak iç kulak sıvısı iki ay ile bir sene içerisinde kemikleşerekişitme kaybınaneden olabiliyor. Bu durumda doktorun çocuğu kontrol ederken kulak yollarını da belirli aralıklarla kontrol etmesi gerekiyor. - Genetik faktörler - Prematüre doğum - Kraniyofasiyal anomaliler denilen baş ve yüz bölgesindeki yapısal anomaliler - Kan uyuşmazlığına bağlı gelişen sarılık - Geçirilen ateşli hastalıklar - Menenjit - Kafa travması - Ototoksik ilaçların kullanımı - Annenin gebelik döneminde geçirdiği ateşli hastalıklar işitme kaybına neden olabilir. Çocuklarda İşitme Kaybının Belirtileri Nelerdir? Bebeklerde işitme kaybınınilk belirtisi bebeğin sese tepki vermemesi veya tutarsız tepkiler vermesidir. İlk üç ay içinde ani bir ses duyduğunda sıçraması veya yüksek sese karşı hassas olup uyanması ya da ağlaması beklenir. Altıncı ay itibariyle ses kaynağına doğru bebeğin o yöne başını çevirerek bakması veya tepki vermesi beklenir. Bir yaşa yaklaşıldığında bebeklerin bir veya iki kelimelik “buraya gel, otur, kalk” gibi kolay komutları algılanması beklenir. Bu gelişim aşamalarında herhangi bir problem ya da farklılık hissedilirse mutlaka bir işitme testi yapılmalıdır. Çocuklar duyduğunu taklit ederek öğrenir bu yüzden duyması çok önemlidir. Eğer seslere tepki vermiyor, başını çevirmiyorsa çocuğunuzu mutlaka işitme sorunuyla ilgili bir doktora götürmelisiniz. Çocuklarda yaşanan işitme kayıplarının bazı belirtileri; - Söylenen şeylere tepki vermiyorsa - İnsan sesi veya diğer yabancı seslerin nereden geldiğini algılayamıyorsa - Yaşıtlarından geç konuşuyor veya hiç konuşamıyorsa - Kelimeleri söylerken duraksıyorsa - Birden fazla sesi ayırt etmekte güçlük çekiyorsa işitme sorunu yaşıyor olabilir. Çocuklarda İşitme Kaybının Tanı Yöntemleri Nelerdir? Özellikle prematüre doğum işitsel açıdan risk faktörleri arasında yer almaktadır. Bu nedenle sadece işitme ve tarama testinin yapılması yeterli değildir. Bebek, yenidoğan ünitesinden taburcu olduktan sonra hem otoakustik emisyon denilen iç kulak testi, hem de ABR ya da BERA testi denilen ve ileri bir odyolojik tetkik olan beyin sapı davranım testi ile ayrıntılı olarak değerlendirilmesi gerekir. Çocuklarda yapılan davranışsal işitme testlerinde ise, çocuğa hafif sesler dinletilerek tepkileri ölçülür. Bu testler çocuklar tarafından bir oyun olarak algılanırken, doktor çocuğun reaksiyonlarından işitme sorunları olup olmadığına dair bilgi sahibi olabilir. Yine çocuklarda kullanılan iki farklı test daha bulunmaktadır. Bunlar oto akustik emisyonlar (OAEs) ve timpanometre (akustik immitans) testidir. Oto akustik emisyon testinde, kulağa hoparlör yoluyla ses gönderilir ve salyangoza yerleştirilen seslerde bir mikrofon yardımıyla kayıt edilir. Böylece salyangozun işleyiş biçimiyle ilgili doktora önemli bilgiler öğrenmesini sağlar. Kulak zarı ve orta kulağın ne kadar çalıştığının bilgisini veren timpanometre (akustik immitans) testinde ise, kulağa hafif bir hava verilerek kulak içindeki değişimler gözlemlenir. Çocuklarda İşitme Kaybının Tedavi Yöntemleri Bebeklerde işitme kaybıdış kulakta kir birikmesi veya orta kulakta sıvı birikmesi gibi nedenlere bağlı olarak da gelişebilir. Bu sebeplere bağlı gelişen işitme kayıpları doktorun önerdiği ilaçlarla tedavi edilebilir. Fakat iç kulak tipi kalıcı bir işitme kaybı saptandıysa mutlaka en kısa zamanda işitme cihazı kullanımına geçmek gerekir. Bebeklerde üçüncü aydan önce işitme kaybı tanısının kesin olarak konulması ve altıncı aydan önce bebeğe cihaz takılıp hem işitsel hem de sözel eğitime başlanması bebeğin zihinsel gelişimi için önemlidir. Eğer, çok ileri derecede bir işitme kaybı söz konusuysa bir yaş civarında bebek için koklear implant veya biyonik kulak açısından değerlendirmeler yapılabilir. Koklear implant, bir tür işitme cihazıdır ancak cerrahi olarak kulak içine yerleştirilen iç parçaları bulunur. Bu şekildeki çok ileri derecede işitme kaybı yaşayan çocuklara koklear implant tedavisi yapılarak, normal dil ve konuşma gelişimi sağlanır. Çocuk, böylece kendi yaşıtlarıyla normal okullarda eğitim görebilir. Birimin Tüm İlgi Alanları - Kulak Burun Boğaz
medical-article
Çocuklarda İşitme Kaybı Nedenleri ve Tedavi Yöntemleri
Çocuklarda İdrar Kaçırma Nedir? Çocuklarda gece ya da gündüz yineleyen şekildeidrar kaçırmaEnürezis noktürna (EN) olarak adlandırılır.Gece altını ıslatmaolarak da tanımlanır. Çocukluk çağının en sık karşılaşılanüriner sistem (boşaltım sistemi)sorunlarından biridir. Normalde çocukların çoğu hem tuvalet eğitiminin etkisi hem de mesane kapasitesinin gelişmesi sonucu 2-4 yaş arasında idrarlarını hem gece hem de gündüz tutmayı becerirler. Gece altını ıslatma çoğu zaman mesane gelişimindeki gecikmenin bir sonucudur, bu nedenle de yaşla sıklığı azalır. Üç yaşındaki çocukların %40'ı altını ıslattığı halde bu oran 5 yaşında %20'ye, 6 yaşında %10'a düşmektedir. Erkek çocuklar kızlara göre daha sık altını ıslatma sorunu yaşamaktadır. Aileler 5-6 yaş civarında bu sorunla ilgilenmeye ve genellikle de 7-8 yaşında hekimlerden yardım istemeye başlarlar. Ülkemizde 7-11 yaşındaki erkek çocukların %16'sında, kızların ise %11'inde altını ıslatma sorunu olduğu bildirilmektedir. İdrar kaçırmanın nedenlerifizyolojik veya duygusal olabilir. Sıvı alımının kısıtlanması, gazlı içeceklerden uzak durulması gibi değişikliklerle sorun çözülmezse altında yatan diğer nedenler için uzman desteği almanız gerekir. İdrar yolu enfeksiyonları, kronik kabızlık, uyku problemleri ya da aşırı stres bu duruma yol açabilir. Enürezis, gündüz veya gece görülebilir. Aileler için endişelendirici olsa da, sabırlı olmanız ve bu durumun çocuğunuzun suçu olmadığını hatırlamanız önemlidir. Çocuk bilinçli olarak idrar kaçırmaz ve bu durumun önüne geçmenin birçok yolu vardır. Çocuklarda İdrar Kaçırmanın Nedenleri Nelerdir? Gece altını ıslatan çocuklarınbüyük bir grubu (%90-95'i) fizyolojik altını ıslatma grubunda toplanmaktadır. Bu çocukların gece uykuda mesane doluluğunu hissetmelerinin yetersiz, mesane kapasitelerinin küçük ve uyku derinliklerinin fazla olduğu bildirilmektedir. Altını ıslatan çocukların %2-3'ünden şeker hastalığı, böbrek hastalıkları,mesane hastalıklarıgibi sorunlar saptanmaktadır. Genetik nedenler önemli bir faktördür. Anne ve babadan birisinde altını ıslatma öyküsü varsa çocukta %45, ikisinde birden varsa %77 oranında altını ıslatma sorunu yaşanmaktadır. - Anne ya da babada idrar kaçırma sorunu olması - Çocuğun mesane kaslarının henüz olgunlaşmaması - Aşırı yorgunluk ya da yatmadan önce çok sıvı tüketme - Böbrek ve idrar yolunda yapısal problemler - Stres ve kaygı sorunları (Aile sorunları, ev ya da okul değiştirme, aileye yeni kardeş katılması ya da kardeş kıskançlığı gibi nedenlerle ilgi çekme isteği) - Duygusal sorunlar (Ebeveynlerin ilgisizliği ya da aşırı ilgisi, kazalar ya da yaşanılan şoklar) - Tuvalet eğitimi sırasında baskı görme - Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu (DEHB) - Kabızlığın mesane üzerinde baskı yapması - Diyabet (Şeker hastalığı) - Uyku sırasında vücudun yeterli miktarda antidiüretik hormon (ADH) salgılamaması - Tıkayıcı uyku apnesi sendromu - Aşırı aktif mesane sendromu - Küçük mesane - Uykudayken mesanenin dolu olduğunu hissedememe - İdrar yolu enfeksiyonları - Stres ve kaygı sorunları - Kola gibi kafeinli içecekler - Kabızlığın mesanenin üzerine baskı yapması - Tuvalete yeteri sıklıkta gitmeme - İşerken tüm idrarı yapmama - Aşırı aktif mesane sendromu - Küçük mesane - İdrar yolunda yapısal problemler - İdrar yolu enfeksiyonları Kabızlık sorunu olan, düzenli tuvalete çıkma alışkanlığı olmayan, fiziksel gelişiminde farklılıklar olan ve kaygı sorunu yaşayan çocuklarda idrar kaçırma daha sık görülebilir. İdrar kaçırmanınyarattığı stresli durum nedeniyle de anksiyete ve kendine güven gibi enürezis kaynaklı psikolojik sorunlar da ortaya çıkmaktadır. Gerektiğinde uzman desteği almak çocuğunuzun fizyolojik ve ruhsal sağlığını olumlu etkiler. Çocuklarda İdrar Kaçırmanın Belirtileri Nelerdir? İdrar kaçırmanın kendisi bir hastalık olmaktan ziyade farklı hastalıklara ait bir belirti olabilmektedir. Bu nedenle çocuğunuzun böyle bir şikayeti olması durumunda altta yatan nedenlerin değerlendirilebilmesi amacıyla hekiminize başvurmanız önemlidir. Çocuklarda İdrar Kaçırmanın Tanı Yöntemleri Nelerdir? İdrar kaçırmaçocukların çok büyük çoğunluğunda görülür. Bunun nedeni bazı çocukların mesane kontrolünü daha uzun zamanda öğrenmelidir. Kız çocukları erkek çocuklarından daha erken mesane kontrolüne sahip olur. Bu nedenle enürezis erkek çocuklarda daha fazla görülür. Tanı için doktorunuz şu soruların yanıtlarını arar: - İşeme alışkanlıkları - Dışkılama alışkanlıkları - Sıvı alma alışkanlıkları - Uyku özellikleri - Psikolojik durum (Yakın dönemde yaşanan stresli durumlar var mı?) - Ailede idrar kaçırma öyküsü - İdrar yaparken ağrı ya da yanma varlığı - Kabızlık sorunu olması Çocuğun işeme alışkanlığının belirlenmesi için bir çizelge kullanılarak kayıt altına alınmalı ve doktor ile paylaşılmalıdır. Ayrıca fizik muayene, kan ve idrar testleri de yapılabilir. Testlerde idrar yolu enfeksiyonu ya da diyabet varlığı araştırılır. Gündüz altını ıslatan çocuklar için üroflovmetri, sistoretrogram, ultrasonografi, mesane duvar kalınlığının ölçülmesi ve işeme sonrası kalan idrar miktarının ölçülmesi gerekebilir. Nörolojik bir nedenden şüphelenilirse röntgen ve MR çekimleri yapılabilir. Çocuklarda İdrar Kaçırmanın Tedavi Yöntemleri Nelerdir? İdrar kaçırmanın ilk tedavisi genellikle günlük alışkanlıkları değiştirmektir. Bunu yapmak için de çocuğa baskı kurmak, aşırı titizlik, suçlama ya da azarlama gibi davranışlardan kaçınmak, destekleyici olmak gerekir. Bunların yanı sıra; - Günün belirli saatlerinde ve geceleri alınan sıvı miktarının azaltılması, - Özellikle yatmadan 2 saat önce su verilmemesi, - Kafeinli gıda ve içeceklerden uzak durma, - Yatağa girmeden tuvalete gitme, - Tuvalete ulaşımın kolaylaştırılması, - Çocuğunuzu belirli bir programda gece idrar çıkması için uyandırma, - Yağda kızarmış gıdalardan, gazlı içeceklerden, boyalı şekerlerden uzak durulması, - Ortalama iki saatte bir mutlaka idrara çıkılması, - Okula giden çocukların her iki teneffüste bir mutlaka çişini yapması, - Her gün düzenli büyük abdest yaptırılması, - Çocuğun tuvaletinin mutlaka oturaklı (alafranga) olması ve ayaklarının altına boyuna uygun bir basamak konması. - Çocuğun kuru kalma sorumluluğu almasına teşvik edilmesi - Çocuğun benlik saygısının desteklenmesi gibi davranış değişiklikleri de doktorunuz tarafından önerilebilir. Davranış ve hayat tarzı değişikliğinden fayda alınamayan çocuklarda alarm tedavisi ya da ilaç tedavisine başlanabilir. Alarm tedavisinde çocuk yatağı ıslattığında çalan cihazlar kullanılır. Bunun için çocuğun 8 yaşını bitirmesi beklenmeli ve tedavi 2-3 ay sürdürülmelidir. Bu tedavi ile çocuklarda %70-84 oranında iyileşme sağlanmaktadır. Alarm tedavisi sonunda yineleme riski %10 dolayındadır. İlaç tedavisinin amacı istek dışı olan idrar torbası kasılmasının önlenmesi ve idrar torbasının büyütülmesidir. İlaç tedavisi ortalama 1 yıl ya da daha fazla sürebilir. İlaçlardan dolayı sık görülen yan etkiler ağız kuruluğu, görme bulanıklığı, yüz kızarması, vücut sıcaklığında atış, sinirlilik ve okul başarısının düşmesidir. İdrar kaçırma kabızlık, idrar yolu enfeksiyonları gibi nedenlere bağlı ise önce bu sorunların tedavi edilmesi gerekir. Terapi (danışmanlık): Bir çocuk psikiyatristi çalışmak, çocuğunuzun yaşam değişiklikleri veya diğer streslerle baş etmesine yardımcı olabilir. Çocuğunuza Nasıl Yardım Edebilirsiniz? Çocuklar yatak ıslatma nedeniyle utanma ya da suçluluk duyabilir, kaygılı olabilir. Çocuğunuzun bilinçli olarak yatak ıslatmadığını ve yardımınız olmadan bunu önleyemeyeceğini unutmayın. Onu azarlamayın ya da suçlamayın. Arkadaşları ya da başka aile üyeleri tarafından bu nedenle kendini kötü hissetmediğinden emin olun. Enürezisin geçici bir sorun olduğunu unutmayın. Gündüz idrar kaçırmaları için dışarı çıkarken yanınızda ek giysi bulundurun. Birimin Tüm İlgi Alanları - Çocuk Nefrolojisi
medical-article
Çocuklarda İdrar Kaçırma Nedenleri ve Tedavi Yöntemleri | Acıbadem
Çocuklarda Diyabet (Şeker Hastalığı) Vücudun beslenme kaynağı olan şekerin dengelenmesindeki önemli hormonların başında insülin geliyor.Şeker hastalığıyani diyabet, bu hormondaki bozulmalara bağlı olarak görülüyor. Genellikle yetişkin hastalığı olarak bilinse de son dönemlerde, konuyla ilgili farkındalığın da artmasıyla, çocuklarda da tespit edilebiliyor. Diyabet; Tip1 ve Tip 2 olarak ikiye ayrılıyor. Eskiden “insülin bağımlı diyabet” olarak adlandırılanTip 1 diyabethastalığında kan dolaşımındaki şekerin dokulara girişini sağlayan insülin hormonunun üretildiği pankreas hücrelerinde hasar söz konusu oluyor. Tip 2 diyabetise, dokuların insülin hormonuna karşı duyarsızlaşması, bu nedenle kan dolaşımındaki şekerin dokulara girememesi sonucu oluşuyor. Çocuklarda Diyabet (Şeker Hastalığı) Nedenleri Nelerdir? Çocuklarda görülen şeker hastalığınaneyin sebep olduğu tam olarak bilinmiyor. Ailedediyabethastası olan bireyler varsa bile, çocuklar diyabete yatkın olabilir. Fakat bu genetik miras her çocukta diyabete yol açmaz. Pankreasın, insülin üretmeye yardımcı olan hücrelerinde bağışıklık sisteminden kaynaklanan sorunların meydana gelmesiyle oluşan tahribat nedeniyle tip 1 diyabet ortaya çıkabiliyor. Tip 2 diyabetise daha ziyade erişkinlik çağında görülmesine rağmen nadiren çocuklarda da ortaya çıkabiliyor.Tip 2 diyabeteyatkınlığı olan çocuklarda özellikleaşırı kiloluluk (obezite)ve yetersiz fiziksel aktivite diyabet hastalığının ortaya çıkmasına neden olabiliyor. Çocuklarda Diyabet (Şeker Hastalığı) Nedenleri Nelerdir? İnsülin hormonunun dahil olduğu süreçlerdeki bozulmadan kaynaklanan diyabet, çocuklarda bir takım belirtilerle ortaya çıkıyor. Bunlardan bazıları: - İdrar miktarındaki artış, yatak ıslatma - Aşırı miktarda susama ve su tüketimi - Ağız kuruması - Aşırı açlık hissi - Yorgunluk - Kilo kaybı - Sinirlilik hali ve depresyon Bunlarla beraber, tedavi edilmeyen veya tedavisi aksayan diyabetli çocuklarda diyabetik ketoasidoz adı verilen, kan şekerinin aşırı yükselmesinden kaynaklanan bir tablonun yaratacağı bulgulara da rastlamak mümkün: - Bilinç bulanıklığı veya kaybı - Derin ve hızlı nefes alma - Cilt kuruluğu - Karın ağrısı - Kusma - Nefeste meyve veya aseton kokusu Diyabetik ketoasidoztablosu belirtilerinin ortaya çıkması halinde bir sağlık kuruluşuna başvurulmalıdır. Çocuklarda Diyabet (Şeker Hastalığı) Tanısı Diyabetkolaylıkla teşhis edilebilen bir hastalık değildir. Genelde aileler çocuklarında diyabet hastalığından şüphelenmedikleri için farklı sağlık sorunlarıyla doktora başvururlar. Yapılan testler sonucundaçocuğun tokluk kan şekeri200,açlık kan şekeride 126 miligramın üzerinde çıkıyorsa,HbA1ctestihemoglobin A1c testi; son üç aylık dönemde ortalama kan şekeri seviyesinin tespit edilmesini sağlayan bir test) seviyesi %6, 5’in üzerindeyse hekim diğer bulguları da göz önünde bulundurarak çocuğa diyabet teşhisini koyabilir. Bu testler bazen birden fazla kez tekrarlanabilir. Eğer hekimin istediği testler tanı koymak için yeterli değilse o zamanşeker yükleme testidenilen bir test yapılır. Bu test, çocuğa özel hazırlanmış bir sıvı içirilerek yapılmaktadır. Sıvı içiminden 2 saat sonra ölçümler yeniden yapılarak çocuğa net bir teşhis konulabilir. Çocuklarda Diyabet (Şeker Hastalığı) Tedavisi Dünyada birçok ülke çocuklarında görülen diyabet, son zamanlarda ülkemizde de en çok görülen çocuk hastalıklarının başında gelmektedir. Çocuklarda gelişen şeker hastalığı iyileştirilebilen bir hastalık değildir. Bu yüzden çocuğun ömür boyu dikkat etmesi ve hastalıkla ilgili önlemler alması gerekmektedir. GenellikleTip 1 diyabetesahip olan çocuklar içininsülin tedavisi öngörülmektedir. Fakat, bununla beraber, hekim tarafından uygun görülen bir ilaç tedavisine de başlanabilir. Tedavi ile birlikte çocuğun yaşam standartlarına da paralel olarak beslenme değişikliği ve düzenli egzersiz yapılması önerilmektedir. Yine,Tip 2 diyabet tedaviside Tip 1’in tedavisi ile aynı yöntemleri izleyebilir. Çocuğun insülin direncini kontrol altına alabilmek için beslenme düzeninin değiştirilmesi ve düzenli egzersizler tavsiye edilmektedir. Özellikle insülin kullanan hastaları olmak üzere diyabet hastalarının hekimlerin tavsiye edeceği şekil ve sıklıkta ev ortamındakan şekeri takibiyapmaları ve belirli periyodik aralıklarla muayeneye gelmeleri de hastalığın kontrol altına alınmasında oldukça önemli. Periyodik takipler diyabet hastalarında, toplumun geri kalanına göre sık görülen böbrek ve göz hastalıkları için rutin kontrollerin yapılması açısından da büyük önem taşıyor. Birimin Tüm İlgi Alanları - Büyüme ve Ergenlik - Çocuk Endokrinolojisi - Çocuk Hastalıkları - Tip 2 Diyabet
medical-article
Çocuklarda Diyabet (Şeker Hastalığı) Belirtileri ve Tedavisi
Çoğul gebeliklerin büyük bir kısmı sağlıklı bir şekilde gerçekleşmektedir, fakat bir bölümü risk taşıyabilir. Bebek sayısı arttıkça istenmeyen durum riski de artabilir. En büyük risk ise bebeklerin erken doğumudur ki bu birçok sağlık sorununa sebep olabilir. Doktorunuz özellikle erken doğum olasılığı meydana gelirse size yatak istirahati verebilir. Çoğul gebeliklerde yatak istirahatinin erken doğumu engellediğine bir kanıt yoktur fakat fiziksel aktivitelerin azaltılması veya sık sık dinlenmeniz bir fayda sağlayabilir. Çoğul Gebeliklerde Erken Doğum Olasılığı Nedir? Yapılan bir araştırmaya göre ikiz gebeliklerde yüzde altmışa yakın, üçüz gebeliklerde yüzde doksana yakın erken doğum ( 37. haftadan önce ) olasılığı vardır. Erken doğum zamanlaması ikiz gebeliklerde ortalama 35. hafta, üçüz gebeliklerde ortalama 33. hafta ve dördüz gebeliklerde de 29. haftadır. Erken Doğumun Riskleri Nelerdir? Bebekler dünyaya gelmeden önce akciğerleri, beyni ve diğer organları tamamen gelişmeyebilir. Ayrıca bebeğin bağışıklık sistemi de enfeksiyonlarla savaşacak kadar gelişmemiş olabilir ya da emme veya yutma eylemlerini gerçekleştiremiyor olabilirler. Bebek ne kadar erken doğarsa risk o kadar büyüktür. Erken doğumlarda, bebekler 34. ve 37. hafta arasında doğarlarsa genellikle sağlıklı olurlar. Fakat 28. haftadan önce doğan bebeklerin hayatta kalabilmesi için çok dikkatli tedavi ve gözlem gereklidir. Doğum süreci 34. haftadan önce başlarsa doktorunuz bu sancıları birkaç gün geciktirebilir. Geciktirme, bebeği ilaçlarla tedavi etmek, akciğerlerinin veya diğer organlarının daha hızlı bir şekilde gelişmesini sağlamak amacıyla zaman kazandırmak için yapılır. Bu tedavi sayesinde bebeğin hayatta kalma olasılığı artar. Ayrıca bebeğe magnezyum sülfat verilerek beyin felci riskinin azalması konusunda yardım edilebilir. Çoğul Gebeliklerde Olabilecek Diğer Problemler Nelerdir? İkizler ve üçüzler sıklıkla doğum gerçekleşmeden sağlıklı olmaları için gereken ağırlığa ulaşamazlar. Normal doğumlarda bebekler ortalama 3 kilo civarı doğarken ikiz bebekler ortalama 2, 5 kilogramdır. Üçüzlerde genellikle her bebek başına 1, 8 kilogram ve dördüzlerdeyse 1, 36 kilogramdır. 2.5 kilogramın altında doğan bebekler düşük kiloyla doğmuş kabul edilir. Genellikle bebeklerin normalin altında kilolarda dünyaya gelmesi beraberinde sağlık sorunları meydana getirebilir. Normalin altında kilolarda doğan bebekler genellikle kendi kendilerine solunum yapamama problemiyle karşılaşabilirler. Ayrıca enfeksiyonla savaşma, vücut ısısını kontrol etme ve kilo alma konusunda sıkıntı yaşayabilirler. Bu sebeplerden dolayı normalin altında kiloyla doğan bebekler evlerine gitmeden yenidoğan bakım ünitelerinde bir süre özel bakım altına alınırlar. Yüksek tansiyona ve idrarda protein bulunmasının yanı sıra böbreklerde veya karaciğerde anormallikler oluşmasına yol açan ciddi bir rahatsızlıktır. Bu durum tekil hamileliklerde kadınların % 10-15’lik bir kesiminde görülürken, ikiz gebelikte ve her bir bebekte bu oran iki veya üç katına çıkabilir. Preeklampsi ağır olduğu zaman birçok organı ve plesentayı etkileyebilir ve ciddi hayati riskler taşıyan bir problem olabilir. Birden fazla bebek taşıyan kadınlarda gebelik diyabeti oldukça yaygındır. Eğer gestasyonal diyabetiniz varsa doktorunuz sizi oldukça dikkatli izlemelidir. Çoğunlukla doğru diyet ve egzersizlerle kan şekerinizi kontrol edebilirsiniz fakat bazı kadınlar insülin veya farklı ilaçlara ihtiyaç duyabilirler. Dikkatle kontrol edilmeyen diyabet sizin ve bebeğinizin sağlığını ciddi bir şekilde tehdit edebilir. Plasentanın rahimden erken ayrılması durumudur. Birden fazla bebek taşıyan hamileler, tek bebek taşıyanlara göre daha yüksek risk altındadır. Bu durum hamileliğinizin ikinci döneminde (14. ve 26. haftalar) her an olabilir ve büyüme problemi, erken doğum ve ölü doğuma sebep olabilir. Dekolman gerçekleştikten sonra diğer bebek veya bebeklerin sezaryenle alınması gerekir. Çok nadir görülen fakat çok ciddi sağlık sorunlarına yol açan bir durumdur. Tek yumurta ikizlerinde görülür. Aynı plasentayı paylaşan bebeklerin birinden diğerine kan akışı olması durumudur. Bu durum ameliyatta bebeklerin kan damarları arasındaki bağlantıyı kapatarak giderilebilir. Bebeklerden Birini veya Birden Fazlasını Kaybetme İkiz gebeliklerde bazen bebeklerden biri hamileliğin ilk zamanlarında düşmüş olabilir. Bu duruma kaybolan ikiz sendromu denir. Bu durum ikiz gebeliklerde yüzde 20 oranında, üçüz gebeliklerde ise yüzde 40 oranında görülebilir. Ultrasonla bakılmadan günler önce bu durum gerçekleşmiş olabilir ve fark edilmeyebilir. Tek semptomsa rahimden kan gelmesidir. Geride kalan bebek veya bebekler genellikle sağlıklı bir şekilde büyümeye devam ederler. Ölü doğum yapma olasılığı çoğul gebeliklerde normal gebeliklere oranla biraz daha fazladır ama bu durum oldukça nadir görülür. Normal gebeliklerde yüzde 0, 5 olan bu oran ikiz veya üçüz gebeliklerde yüzde 1-2 civarıdır. Bazı nadir durumlarda ölü doğan bebek diğer sağlıklı bebek doğmadan bir kaç hafta önce doğabilir. Eğer bebekler aynı plasentayı paylaşıyorlarsa yirminci haftadan sonra oluşan ölümlerde hayatta kalan bebek için büyük risk vardır. Eğer aynı plasentayı paylaşmıyorlarsa büyük ihtimalle sağ kalan bebek normal gelişimini sürdürmeye devam edecektir. Riskleri Azaltmak İçin Neler Yapılabilir? Erken teşhis ve doktorunuzun önerilerini yerine getirerek birçok riski azaltabilirsiniz. Çoğul gebelikler ve olası sağlık sorunları konusunda bilgilenmeniz önemlidir ama bu durum her şey kötü gidecek takıntısında olmamalıdır. Sağlıklı ve düzenli beslenme ve sıvı tüketimi çok önemlidir. Doktor randevularınızı sakın ihmal etmeyin ve doktorunuzun dediklerini uygulayın.
medical-article
Çoğul Gebeliklerde Oluşabilecek Riskler Nelerdir?
Çocuklarda Reflü Mide ile yemek borusu arasında, gerçek bir kapak şeklinde olmasa dahi, fonksiyonları nedeniyle “kapak” diye tabir edilen yapılar normal bir şekilde çalıştıkları takdirde midenin asit içeriğinin yemek borusuna kaçmasını engelliyor. Aksi takdirde ise bu asit içeriği yemek borusuna kaçarak hasarlara neden olabiliyor ve buna reflü hastalığı deniliyor. Reflüye neden olan en önemli faktörler bozulmuş yemek borusu ve mide hareketleri, artmış karın içi basıncı (şişmanlık), midede bozulmuş asit düzenleme sistemleri, uygun olmayan fiziksel aktivite, kimi ilaçlar, hormonlar, çeşitli yağlı yiyecekler, sigara dumanı, mide fıtığı ve genetik faktörler olarak sayılabiliyor. Reflü hastalığıçocuklarda da görülebiliyor ancak özellikle ilk altı ayda ortaya çıkan fizyolojik reflüyü reflü hastalığından ayırmak gerekiyor. Söz konusu kapak, çocuğun büyümesiyle beraber gelişiyor. Ancak nasıl ki ilk doğduğunda bebek başını tutamıyor ya da yürüyemiyorsa bu kapakçık da hayatın ilk zamanlarında tam çalışmıyor ve fizyolojik reflü ortaya çıkıyor. Bu durum büyüdükçe kendiliğinden geçiyor. Bir bebek ya da çocuk ancak yeterli kilo almıyorsa, sürekli kusuyorsa, yemeği reddediyorsa ve iştahsızsa reflü hastalığı göz önünde bulundurulması gereken durumlardan biri olabilmektedir. Kimi hastalarda ise tedavi edilmediği için ilerleyen reflü tablosu, nadiren de olsa çocuğun gıdaları yutamıyor hale gelmesine neden olabilmektedir. Çocuklar yemek borusunun ağızla birleştiği üst ucundaki yanma hissini doğru tarif edemeyebilecekleri gibi bir yaşından büyük çocuklarda ağza gelen asit nedeniyle dişler içten çürüyerek ağız kokusu oluşabilmekte, geçmeyen ses kısıklığı, kronik öksürük ile aşırı geğirme görülebilmektedir. Çocuklarda Reflü Tedavi Edilmezse Ne Oluyor? Reflü hastalığının uygun tedavisi gerçekleştirilmediği taktirde yemek borusu iltihabı oluşabilmekte, yemek borusunun normal dokuları değişime uğrayarak “Barrett özofagusu” olarak adlandırılan durum ortaya çıkabilmekte ve kansere yol açabilmektedir. Diş çürükleri, anemi, büyüme geriliği ile yemek borusu darlığı da reflünün tedavi edilmediği durumlarda ortaya çıkabilmektedir. - Dirençli demir eksikliği anemisi - Ses kısıklığı - Aşağıdan yukarı sürekli kaçak ve tahriş nedeniyle geçmeyen larenjit - Farenjit - Sinüzit - Otit - Ameliyata rağmen geniz etinin tekrar büyümesi - Tedaviye dirençli astım - Diş çürükleri, ağız kokusu - Sandifer Sendromu (çocuğun rahat etmek için kafasını sürekli geriye atması) - Uyku bozuklukları - Rahat Uyuyamama - Gece Sürekli Uyanma - Tekrarlayan pnömoni (zatürre) Reflü hastalığının tanısının konmasında fizik muayene ve detaylı tıbbi öykü almanın önemli bir yeri vardır. Özellikle klasik reflü hastalığında öykü ve fizik muayene ile tanı konulabilirken, daha küçük çocuklarda ve farklı şikayetlerle başvuran hastalarda ileri incelemeye gerek duyulabilmektedir. Öyküde çocuğun nasıl beslendiği, bu kapağın kapanmasını engelleyerek mide içeriğinin yemek borusuna çıkmasına yol açabilecekaşırı baharatlı, yağlı, şekerli ve kakaolu gıdalarla ilişkisi, yatınca öksürüğün artıp artmadığının sorgulanması gerekiyor. Fizik muayenede boy ve kilo ölçümü ile büyüme değerlendirilmesi önem taşıyor. Çocukta alarm bulguları yoksa öncelikle kontrol tedavisine başlanabilmekle beraber, alarm bulguların mevcut olduğu durumlarda doğrudanendoskopik incelemelerede karar verilebiliyor. Endoskopide yemek borusu görüntülenerek giriş ve çıkışında anatomik bir bozukluk olup olmadığı görülüyor. Gerekli durumlarda daha ayrıntılı inceleme ve tanı yöntemi olarak baryumlu grafi, sintigrafi, 24 saatlik pH möniterizasyonu, manometre, multikanal impedans möniterizasyonu ile kablosuz pH möniterizasyonunu da kullanılabiliyor. Reflü hastalığının tedavisindeçocuğun hayat tarzının değişmesigerekiyor. Reflü tanısı konulan bir çocuğa aşırı tok yatmaması ve ilk iki yaşta gece sütü içmemesi tavsiye edilebiliyor. Bu çocukların dar kıyafetler giymemesi, azar azar ve sık sık beslenmesi, acılı, baharatlı, yağlı ve kakaolu gıdalar ile asitli içecekler uzak tutulması oldukça önem taşıyor. Sol yana yatma, yatak başının yükseltilmesi, kilolu çocukların zayıflatılması, kabızlık varsa tedavi edilmesi reflü hastalığında son derece etkili olabiliyor. Ayrıca ebeveynlerinçocukları için uygun spor dallarını seçmesive jimnastik gibi amuda kalkmayı gerektiren sporlardan çocuklarını uzak tutması tavsiye edilebiliyor. Reflü hastalığının asıl tedavisi yeme-içme alışkanlıklarını ve yaşam tarzını değiştirmekle sağlanabileceği gibi, kimi hastalarda ortalama üç ila altı ay kadar midedeki asit salınımını azaltan, mide yüzeyini koruyan, mide hareketlerini düzenleyen ilaçlar kullanılabiliyor. Çocuklarda cerrahi tedavi ise nadiren tercih edilen bir yaklaşım olmakla beraber, kimi vakalarda uygulanabiliyor. Birimin Tüm İlgi Alanları - Çocuk Gastroenterolojisi - Çocuk Hastalıkları
medical-article
Çocuklarda Reflü Tanı ve Tedavi Yöntemleri | Acıbadem
Çocuklarda Konjonktivit Nedir? Konjonktivit, gözün konjonktivasının iltihaplanmasıdır. Konjonktiva göz kapaklarının iç kısmını ve göz küresini kaplayan zardır. Konjonktivit ayrıca “pembe göz hastalığı” olarak da bilinir, çünkü konjonktivitili bir göz pembe veya kırmızı görünür. Çocuklarda, durum sıklıkla yenidoğan konjonktiviti veya çocukluk konjonktiviti şeklinde sınıflandırılır. Her grup için farklı nedenler ve tedaviler vardır. Çocuklarda Konjonktivit Çeşitleri Nelerdir? Yeni doğan bebeklere verilen ve bakteriyel kaynaklı göz enfeksiyonlarını önlemeye yardımcı olan göz damlalarından kaynaklanan tahrişten kaynaklanan bir durumdur. Gözler genellikle kırmızı ve iltihaplıdır, damlalar göze konulduktan birkaç saat sonra başlar. Semptomlar genellikle ilk 24 saat içinde başlar, 48 saat içinde sonlanır. Bu tip konjonktivitler genel olarak kendiliğinden geçer, herhangi bir tedavi uygulanmasına gerek yoktur. Neisseria gonorrhoeae olarak adlandırılan bakterilerin neden olduğu bir bir durumdur. Bebek, vajinal doğum sırasında bu tür bakterileri maruz kalabilir. Gonokokal konjonktivit, göz kapaklarında şişlik ve yoğun kıvamlı sıvı akıntısı ile oldukça kırmızı gözlere neden olur. Semptomlar genellikle doğumdan yaklaşık 24-48 saat sonra başlar. Bu konjonktivit tipi doğumdan sonra bebeğe uygulanan göz damlalarıyla önlenebilir. Chlamydia trachomatis olarak isimlendirilen bakterilerin neden olduğu bir durumdur. Semptom olarak kızarmış gözler, şişmiş göz kapakları ve göz kapaklarından sızan açık renkli sıvı görülür. Semptomlar genellikle doğumdan 5 ila 14 gün sonra başlar. Yaşamın ilk haftasından sonra, yeni doğanlarda başka bakteriler de konjonktivitin nedeni olabilir. Bu bakteriyel enfeksiyonlarda genel olarak gözlerde kızarıklığa akıntı eşlik edebilir. Tedavi, enfeksiyona neden olan bakterilerin türüne bağlıdır. Tedavi genellikle göze antibiyotik damlaları veya merhemler ile kompresler içerebilir. Konjonktivanın ilithabı olarak tanımlanabilen ve bir enfeksiyon bulgusu da olabilen konjonktivitler çocukluk çağında da yaygın bir sorundur. Kimi konjonktivit türleri oyun grupları ve okullar gibi toplu olarak bulunulan alanlarda da salgınlar halinde görülebilir. Çocukluk Çağı Konjonktivitinin En Yaygın Nedenleri Şunlardır; - Bakteriler Staphylococcus aureus, Haemophilus influenza, Streptococcus pneumoniae vb. - Virüsler Adenovirus, Herpesvirus vb. - Alerjiler Çocuklarda Konjonktivitin Belirtileri Nelerdir? Her çocukta farklı olabilmekle beraber, sıklıkla gözlemlenen konjonktivit belirtileri aşağıdaki gibidir: - Kaşıntılı, tahriş olmuş gözler - Göz kapaklarının şişmesi - Konjonktivanın kızarıklığı - Işığa bakıldığında ağrı, ışıktan kaçınma - Gözlerde yanma - Sabahları birbirine yapışmış göz kapakları - Gözlerde berrak veya yeşilimsi akıntı - Alerji nedenli hapşırma ve burun akıntısı - Alerji nedenli gözlerden lifli akıntı Çocuklarda Konjonktivitin Tanı Yöntemleri Nelerdir? Konjonktivit şüphesi durumunda hekiminiz çocuğunuzun sağlık geçmişi hakkında bilgi edindikten sonra fizik muayene ile tanı koyabilir. Bazı durumlarda ise, enfeksiyonun nedenlerini araştırmak için akıntıdan örnek alınılarak test yapılabilir. Çocuklarda Konjonktivitin Tedavi Yöntemleri Nelerdir? Çocuğun semptomlarına, yaşına, genel sağlık durumuna ve hastalığın durumuna bağlı olarak hekimin uygun gördüğü yöntem ile hastanın tedavisine başlanır. Bunlar; Antibiyotik göz damlaları ile tedavi edilebilir. Genellikle tedaviye ihtiyaç duyulmamakla beraber kimi durumlarda antiviral göz damlaları kullanılabilir. Bazı durumlarda ise ikincil bir bakteriyel enfeksiyonun önlenmesine yardımcı olmak için antibiyotik göz damlaları kullanılabilir. Alerjiler oral ilaçlar veya göz damlaları ile tedavi edilebilir. Çocuğunuzun bir göz doktoru tarafından değerlendirilmesi gerekebilir. Çocuğunuza hem ağızdan kullanılabilecek ilaçlar hem de göz damlası verilebilir. Eğer durum bir enfeksiyondan kaynaklanıyorsa, enfeksiyon bir gözden diğerine kendiliğinden veya gözdeki akıntıya dokunularak bulaştırılabilir. Ayrıca enfeksiyon durumlarında diğer insanlara da bulaşabilir. Tedaviye başlansa dahi, gözden kaynaklanan akıntı 24 ila 48 saat arasında hala bulaşıcı olabilir. Enfeksiyonun yayılmasını önlemek için, çocuğunuza bakım yaparken ellerinizi sık sık yıkayın. Çocuğunuzun gözlerine dokunmadığından emin olun. Çocuğunuzun ellerini sık sık yıkamasını sağlayın. Birimin Tüm İlgi Alanları - Çocuk Alerjisi - Çocuk Hastalıkları - Göz Hastalıkları
medical-article
Çocuklarda Konjonktivit Belirtileri ve Tedavi Yöntemleri | Acıbadem
Çürük diş, genellikle diş minesinin bakteriler ve şekerin etkileşimi sonucu zarar görmesiyle meydana gelir. Ağız hijyeninin yetersiz olması durumunda bakteriler, diş yüzeyinde asit üreterek minenin zayıflamasına neden olur. Çürük, zamanla derinleşerek dişin iç dokularını etkileyebilir ve ağrıya, hassasiyete veya enfeksiyona yol açabilir. - Çürük Diş Nedir? - Çürük Diş Neden Olur? - Çürük Diş Belirtileri Nelerdir? - Çürük Diş Tanısı ve Anlaşılması - Çürük Diş Ağrısı Nasıl Olur? - Çürük Diş Tedavi Seçenekeleri - Sıkça Sorulan Sorular Çürük Diş Nedir? Çürük diş, ağızdaki bakterilerin şekerli ve nişastalı gıdalarla etkileşimi sonucu ürettiği asitlerin diş minesini aşındırmasıyla oluşan bir diş rahatsızlığıdır. Bu durum, dişin yüzeyinde başlangıçta beyaz lekeler olarak görülürken ilerleyen aşamalarda koyu renkli çukurlar ve boşluklara dönüşebilir. Tedavi edilmezse çürük, dişin dentin ve pulpa gibi iç tabakalarına ulaşarak ağrı, hassasiyet ve enfeksiyona neden olabilir. Çürük dişin önlenmesi için düzenli diş temizliği, dengeli beslenme ve diş hekimi kontrolleri oldukça önemlidir. Diş çürükleri genellikle arka azı dişlerde, özellikle çiğneme yüzeylerindeki girintili ve çıkıntılı alanlarda meydana gelir. Bu bölgeler, yiyecek artıklarının ve bakterilerin birikmesi için elverişli olduğu gibi, fırça kıllarının ulaşmakta zorlandığı dar alanlardır. Ayrıca, çocuklarda ön dişlerin arka yüzeyleri de sık fırçalanmadığı durumlarda çürük oluşumuna yatkındır. Arka dişlerdeki çürükler daha geç fark edilebildiğinden, düzenli diş temizliği ve kontrolleri çürüklerin erken tespiti ve önlenmesi için önemlidir. Diş çürükleri,ağız ve diş sağlığıbölümü tarafından ele alınır. Çürüklerin erken evrelerinde diş minesini korumaya yönelik koruyucu tedaviler uygulanırken ilerlemiş çürüklerde dolgu, kanal tedavisi veya gerektiğinde diş çekimi gibi yöntemler kullanılır. Ağız ve diş sağlığı polikliniklerinde, modern cihazlar ve görüntüleme teknikleriyle detaylı muayeneler yapılır ve hastaya uygun tedavi planı belirlenir. Çürüklerin önlenmesi ve sağlıklı bir ağız yapısının korunması için bu bölüme düzenli aralıklarla başvurulması önerilir. Çürük Diş Neden Olur? Çürük diş, genellikle ağız hijyeninin yetersiz olması, şekerli ve asitli gıdaların sık tüketimi, düzenli diş fırçalama alışkanlığının olmaması, diş minesinin zayıflığı, tükürük üretiminin azlığı, genetik yatkınlık ve düzenli diş hekimi kontrollerinin ihmal edilmesi gibi nedenlerle oluşur. Bu faktörler, bakterilerin ürettiği asitlerin diş minesini aşındırmasını kolaylaştırarak çürüklerin oluşumuna zemin hazırlar. Diş çürüklerinin nedenleri arasında şunlar yer alır: - Yetersiz ağız hijyeni. - Şeker ve karbonhidrat ağırlıklı beslenme. - Plak birikimi. - Sık atıştırma alışkanlığı. - Florür eksikliği. - Susuzluk ve ağız kuruluğu. - Genetik yatkınlık. - Zayıf diş yapısı veya dolgu gibi dental restorasyonların bozulması. - Asitli içeceklerin sık tüketimi. - Ağız pH dengesinin bozulması. - Dişlerin düzenli kontrol edilmemesi. Çürük Diş Belirtileri Nelerdir? Diş çürüğü, genellikle başlangıçta diş yüzeyinde beyazımsı veya opak lekelerle kendini gösterir. Zamanla bu lekeler koyu kahverengi veya siyah renge dönüşebilir ve çukurlaşma meydana gelebilir. Çürük ilerledikçe, dişlerde sıcak, soğuk veya tatlı yiyeceklere karşı hassasiyet, çiğneme sırasında ağrı, kötü ağız kokusu ve diş etrafında rahatsızlık hissi gibi belirtiler ortaya çıkar. Görünür çürükler, özellikle dişlerin arka yüzeylerinde veya dişler arasındaki boşluklarda kahverengi veya siyah renkli oyuklar şeklinde fark edilebilir. Bu belirtiler fark edildiğinde vakit kaybetmeden bir diş hekimine danışılmalıdır. - Özellikle sıcak, soğuk veya tatlı yiyecek ve içeceklerle temas ettiğinde dişte hassasiyet. - Dişte donuk veya keskin ağrı hissi. - Diş üzerinde görülebilen kahverengi, siyah veya beyaz lekeler. - Isırma veya çiğneme sırasında rahatsızlık veya ağrı. - Ağızda kötü tat veya kötü koku. - Dişte gözle görülür çukur veya delik oluşumu. - Diş eti çevresinde şişlik veya hassasiyet. - Gelişmiş vakalarda yüz veya çene bölgesinde şişlik. - İleri düzey çürüklerde diş kaybı riski. Çürük Diş Tanısı ve Anlaşılması Çürük diş tanısı, genellikle diş hekiminin görsel muayenesi ve özel aletlerle diş yüzeylerini kontrol etmesiyle konur. Çürüklerin erken evrelerinde, dişlerde beyazımsı veya mat görünümler, ilerleyen durumlarda ise koyu renkli boşluklar tespit edilebilir. Diş çürüğünün boyutunu ve derinliğini belirlemek için röntgen görüntüleme yaygın olarak kullanılır. Röntgen, çürüğün dişin iç tabakalarına ulaşıp ulaşmadığını ve komşu dişlerde etkilenme olup olmadığını netleştirir. Ayrıca, hassasiyet veya ağrı gibi belirtileri değerlendirmek için hasta geçmişi de dikkate alınır. Erken tanı, çürüğün ilerlemesini durdurmada ve diş kaybını önlemede kritik öneme sahiptir. Çürük Diş Ağrısı Nasıl Olur? Çürük diş ağrısı, diş minesinin zarar görmesiyle başlayan ve çürüğün dentin veya pulpa tabakasına ilerlemesiyle şiddetlenen bir durumdur. Başlangıçta hafif hassasiyet olarak hissedilen ağrı, zamanla sıcak, soğuk veya tatlı yiyeceklere karşı artar ve sürekli bir ağrıya dönüşebilir. Çürük, enfekte olduğunda iltihaplanma ve apse oluşabilir, bu da diş çevresinde şiddetli ağrı, şişlik ve zonklama hissine neden olabilir. Bu tür ağrılar, genellikle gece daha belirgin hale gelir ve kişinin uyku düzenini etkileyebilir. Çürük Diş Tedavi Seçenekeleri Çürük diş tedavisi, çürüğün boyutuna ve derinliğine bağlı olarak farklı yöntemlerle gerçekleştirilir. Başlangıç aşamasındaki çürüklerde florür uygulamalarıyla diş minesinin güçlendirilmesi sağlanabilir. İlerlemiş çürüklerde ise çürük bölgesi temizlenerek dolgu yapılır. Eğer çürük dişin sinirlerine ulaşmışsa,kanal tedavisiuygulanır. Bu işlemde dişin iç kısmı temizlenir ve özel malzemelerle doldurulur. Çok ileri vakalarda ise diş kurtarılamayacak durumdaysa çekim gerekebilir. Tedavi sonrasında çürüğün tekrarlamaması için düzenli diş temizliği, dengeli beslenme ve diş hekimi kontrolleri önemlidir. Diş çürüğüne erken müdahale, hem tedavi sürecini kolaylaştırır hem de diş kaybını önler. Çürük diş tedavi seçenekleri arasında şunlar yer alır: - Diş dolgusu: Çürük kısım temizlenir ve boşluk, kompozit reçine veya amalgam gibi malzemelerle doldurulur. - Florür tedavisi: Çürüğün erken aşamalarında florür içeren jeller veya vernikler uygulanarak diş minesi güçlendirilebilir. - Kanal tedavisi: Çürük dişin pulpasına (sinir ve damar dokusuna) ulaştığında uygulanır. Pulpadaki enfekte doku çıkarılır, kanal temizlenir ve doldurulur. - Diş kronu: Dişte ciddi madde kaybı varsa, dişi kaplamak ve güçlendirmek için bir kron yerleştirilir. - Diş çekimi: Çürük çok ileri seviyedeyse ve diş kurtarılamıyorsa, diş çekilir ve yerinin doldurulması için protez, köprü veya implant seçenekleri değerlendirilir. - Antibiyotik tedavisi: Enfeksiyon yayılmışsa, diş tedavisine ek olarak antibiyotik kullanılabilir. - Ağız hijyeninin iyileştirilmesi: Tedavinin etkinliğini artırmak ve yeni çürüklerin oluşmasını önlemek için düzenli diş fırçalama, diş ipi kullanımı ve profesyonel temizlik önerilir. Sıkça Sorulan Sorular Çürük Diş Geçer Mi? Diş çürüğü kendi kendine iyileşmez ve tedavi edilmediği sürece ilerlemeye devam eder. Çürük oluşumu, diş minesinin bakteriler ve asitler tarafından aşındırılmasıyla başlar ve bu aşamada geri dönüşü olmayan bir hasar meydana gelir. Ancak, çürüğün başlangıç aşamasında olduğu durumlarda (örneğin beyaz leke evresi), florür tedavisi ile diş minesi güçlendirilebilir ve çürüğün ilerlemesi durdurulabilir. Daha ileri aşamalarda ise çürük, dolgu, kanal tedavisi veya diş çekimi gibi profesyonel müdahalelerle tedavi edilmelidir. Bu nedenle, diş çürüğünün tedavi edilmesi için diş hekimi muayenesi şarttır. Diş Çürüğü Ağrısı Diş çürüğü özellikle çürüğün dişin derin katmanlarına, yani dentin ve pulpa tabakasına kadar ulaştığı durumlarda diş ağrısı, hassasiyet, enfeksiyon ve apseler ortaya çıkabilir. Bu tür durumlar genellikle dolgu veya kanal tedavisi gibi müdahalelerle çözülür. Ancak tedaviye geç kalınırsa dişi kurtarmak mümkün olmayabilir ve diş çekimi gerekebilir. Ön Diş Çürüğü Nedir? Ön diş çürüğü, ağızın ön kısmında yer alan kesici dişlerde meydana gelen çürükleri ifade eder. Genellikle bu dişler, yüzeylerinin düz olması nedeniyle çürüğe karşı daha dirençlidir, ancak ağız hijyeninin yetersiz olması, şekerli ve asitli yiyeceklerin sık tüketimi veya tükürük akışının azalması gibi durumlarda çürükler oluşabilir. Ön diş çürükleri, dişlerin ön yüzeyinde beyaz lekeler, sararma veya kahverengi-siyah renk değişiklikleri şeklinde kendini gösterebilir. Estetik açıdan rahatsız edici olabileceği gibi, hassasiyet ve ağrıya da yol açabilir. Arka Diş Çürüğü Nedir? Arka diş çürüğü, genellikle azı ve küçük azı dişlerinde meydana gelen çürükleri ifade eder. Bu dişlerin çiğneme yüzeyleri, girintili ve çıkıntılı yapıları nedeniyle yiyecek artıklarının ve bakterilerin birikmesi için elverişli bir alan oluşturur. Fırçanın ulaşmasının zor olduğu bu bölgelerde, ağız hijyenine dikkat edilmediği takdirde çürükler hızla oluşabilir. Arka diş çürükleri başlangıçta belirgin ağrıya neden olmayabilir, ancak ilerledikçe sıcak, soğuk veya tatlı yiyeceklere karşı hassasiyet, çiğneme sırasında ağrı ve hatta enfeksiyon gibi sorunlara yol açabilir.
medical-article
Çürük Diş Belirtileri ve Nedenleri
Sinüzit Nedir? Sinüsler burnun etrafında, toplam sayısı yaklaşık 8-10 olan, dört tarafı kemikle çevrili boşluklardır. Bu boşlukları kaplayan mukoza örtüsünde meydana gelen iltihaplanma, şiddetli ağrılara yol açabilir. Sinüs tedavisigelişen teknolojik cihazlar sayesinde medikal ve cerrahi yöntemlerle tedavi edilerek kısa sürede iyileşme sağlanıyor. Sinüs boşlukları burunda, "ostiomeatal kompleks" adı verilen bölgeye açılıyor. Bu bölge yapı olarak burnun en dar yerlerinden biridir. Ayrıca burunda meydana gelen enfeksiyonlardan doğrudan etkileniyor. Sinüslerde her gün 0.5-1 litre arasında salgı üretiliyor. Bu salgı da sinüs mukozası üzerinde gözle görülmeyen ve "silya" adlı küçük tüyler tarafından, "ostium" olarak tanımlanan deliklere süpürülüyor. Oluşan salgı, vücudun bağışıklığında büyük rol oynuyor. Ancak ostiomeatal komplekste meydana gelen sorun nedeniyle sinüsün burna açılan kapısı kapanırsa, salgı dışarı atılamıyor ve içeride birikiyor. Bu nedenle silyaların hareketi duruyor, mikropların ve virüslerin kolayca üreyebileceği bir ortam oluştuğu için desinüzitmeydana geliyor. Çocuklarda Sinüzitin Nedenleri Nelerdir? Sinüzitoluşumunu etkileyen en önemli faktörler arasında yer alanlar; çok sık üst solunum yolu enfeksiyonları, burun kemiği veya kıkırdağın eğri olması, burun eti, burun bölgesindeki tümörler, sinüs kanallarının tıkalı olması, bağışıklık sisteminin düşük olması, alerji, geniz eti, sigara içmek veya içilen ortamlara maruz kalmak ve hava kirliliği gibi sebepler sinüzit oluşumunda oldukça önemli etkilere sahiptir. Özellikle çocukların sigara içilen ortamdan uzak tutulması gereklidir. Sigara içilen ortamdan sonraçocuklarda sinüzite neden olanen önemli etmenler ise hava kirliliği ve geniz etinin büyümesidir. Her yaşta görülen bu rahatsızlık, çocukluk döneminde daha farklı ortaya çıkabiliyor. Geniz eti, çocuklukta sinüzite yol açan sebeplerin başında geliyor. Burnun havalanmasını bozduğu için içeride mikrop üremesini kolaylaştırıyor. Bu nedenle geniz eti ve bademcikler sık sık iltihaplanıyor. Ayrıca bağışıklık istemi zayıfçocuklarda sinüzitedaha sık rastlanıyor. Çevresel etkenler de sinüzite neden oluyor. Soğuk ve nem, rahatsızlığı doğrudan etkiliyor. Islak saçla yatılması ya da dışarı çıkılması, aşırı miktarda jöle kullanımı gibi etkenler sinüzit oluşumunu kolaylaştırıyor. Çocuklarda ise yaşadıkları ortamda sigara içilmesi, fazla miktarda parfüm kullanılması ve havanın çok kuru olması da bu etkenler arasında yer alıyor. Çocuklarda Sinüzitin Belirtileri Nelerdir? Her baş ağrısı sinüzit olarak değerlendirilmemelidir.Sinüzit belirtilerifarklı sebeplere veya strese bağlı olarak da gelişebilir.Sinüzitkısa sürede tedavi edilmesi gereken sinsi hastalıkların başında yer almaktadır. Sinüzite bağlı sebepler aşağıdaki gibi sıralansa da bazen sadece muayene ile teşhisi konulabilir. - Uzun süre devam eden grip veya nezle - Göz ve yüz çevresinde zonklayıcı ve geçmeyen bir ağrı - Gözlerde basınç hissi - Burun tıkanıklığı - Geniz akıntısı - Burun ve genizden sarı yeşil renkli akıntı - Boğaz ağrısı - Ağız kokusu, koku ve tat almada bozulma - Hafif ateş - Halsizlik ve adaptasyon güçlüğü - Uzun süre geçmeyen inatçı öksürük - İştahsızlık, öksürük, bulantı ve kusma Çocuklarda Sinüzitin Tanı Yöntemleri Nelerdir? Hastalığın tanısı için hekim önce hastanın öyküsünü dinliyor. Erişkin bireylerde endoskopi cihazının yardımıyla sinüsten gelen salgının iltihabi mi, yoksa alerjik mi olduğuna bakılıyor. Ancak gerek endoskopi, gerekse BT çekimini çocuklara uygulamak mümkün olmuyor. Çocukların sabit durabilmesi için anestezi gerektiğinden bu tanı araçları pek tercih edilmiyor. Çocuklarda bilgisayarlı sinüs tomografisi gibi görüntüleme yöntemleri daha çok tercih edilebiliyor. Sinüzit tanısışikayetlere, geniz akıntısı ve burun akıntısı yoğunluğuna bakılarak konuyor. Sinüzit, görülme ve iyileşme sıklığına göre çeşitli türlere ayrılıyor. Başlangıcından itibaren dört haftada iyileşen türüne "akut sinüzit", 4-12 haftada iyileşen türüne "subakut sinüzit" deniyor. Daha uzun sürede iyileşenler ise "kronik sinüzit" olarak tanımlanıyor. Çocuklarda Sinüzitin Tedavi Yöntemleri Nelerdir? Sinüsler bulundukları yer nedeniyle göz, göz sinirleri, büyük damarlar, beyin ve hipofîz gibi önemli yapılara komşu. Çok ince kemiklerle çevrili bu boşluklardasinüzit tedavisiiçin uygulanan cerrahi yöntemlerde, söz konusu yapılara zarar verme riski de bulunuyor. Navigasyon cerrahisi olarak tanımlanan yöntemde ise cerrah, adım adım yapılan tüm işlemleri ve hangi bölgede olduğunu görüyor, beklenmeyen bir problem oluştuğunda anında fark ediyor. Sinüzit ameliyatıiçin çocuklarda 13 – 14 yaş ve sonrası tercih ediliyor. Çocuklarda yüz gelişiminin tamamlanması, burundaki yapıların dar ve küçük olması nedeniyle ameliyatın çok küçük yaşlarda ameliyat edilmesi önerilmiyor. Sinüzit ameliyatı göz ve sinirlere yakın olması sebebiyle dikkatli ve sınırlı yapılması gerekiyor. Yüz gibi anatominin zor olduğu vakalarda navigasyon BT gibi yol gösterici cihazlar kullanılabiliyor. Birimin Tüm İlgi Alanları - Kulak Burun Boğaz
medical-article
Çocuklarda Sinüzit Belirtileri ve Tedavisi
- Çölyak Hastalığı Nedir? - Çölyak Hastalığının Belirtileri Nelerdir? - Çölyak Hastalığının Nedenleri - Çölyak Hastalığı Testi ve Teşhis Yöntemleri - Çölyak Hastalığı Tedavi Yöntemleri - Çölyak Hastalığı ile İlgili Sıkça Sorulan Sorular Çölyak Hastalığı Nedir? Çölyak; arpa, buğday, çavdar gibi glüten proteini içeren gıdalar nedeniyle ince bağırsaktaki hücrelerin zarar görmesi sonucu ortaya çıkan bir hastalıktır. Glüten içeren tahıllı gıdalar tüketildiğinde bağışıklık sistemi bu glüteni zararlı madde olarak algılar ve bağırsak hücrelerine saldırmaya başlar. Bunun sonucunda bağırsak, zamanla görevini yerine getiremez duruma gelir ve çölyak hastalığı ortaya çıkar. Çölyak hastalığında ince bağırsağın içindeki villus adı verilen, besin emiliminin sağlandığı parmaksı çıkıntılardan oluşan tabaka zarar görür. Bağırsak mukozasındaki bu değişiklikler besin maddelerinin sindirimini ve emilimini olumsuz etkiler. Özellikle demir ve folik asit gibi kan yapımının ana elemanlarının emilimi bozulur. İleri yaşlarda hastalığın belirtileri daha geniş bir yelpazeye yayılır. Hastalığın tedavisi yoktur ve glüten içeren gıdalar kesildiğinde bağırsaktaki zarar önlenir ve şikayetler yok olur. Çölyak Hastalığının Belirtileri Nelerdir? Çölyak hastalığı karın şişliği, karın ağrısı, gaz, hazımsızlık ve kabızlık gibi belirtilerle ortaya çıkar. Bazı kişilerde isedemir eksikliği anemisi, kemik erimesi ve deri döküntüleri gibi farklı belirtiler de görülebilir.Çölyak belirtilerikişiden kişiye değişiklik gösterebilir. Çölyak hastalığının belirtilerişu şekilde sıralanabilir: - Bağırsakla ilgili karın şişliği, karın ağrısı, gaz, hazımsızlık ve kusma sorunları, - Kadınlarda çölyak belirtileri arasında hamile kalmakta zorluk, - Kansızlık, - İshal veya kabızlık, - Açık renkli ya da kötü kokulu dışkı, tuvalet ihtiyacının artması, - Demir eksikliği ve B12 eksikliği belirtisi de olabilecek yorgunluk ve hâlsizlik, - Kemik veya eklem ağrısı, - Demir eksikliği, - Baş ağrısı, - Nedeni bilinmeyen karaciğer hastalıkları, - Duygu durum değişiklikleri, sinirlilik ve depresyon, - Diş minesi sorunları. Çölyak Hastalığının Nedenleri Çölyak hastalığının nedenleri bağışıklık sistemi sorunları, genetik faktörler ve çevresel tetikleyicilerdir. Bu hastalık, vücudun glütene verdiği anormal bir tepki sonucu ortaya çıkar. Çölyak hastalığının nedenleri şunlardır: - Bağışıklık sistemi sorunları, - Genetik yatkınlık, - Çevresel faktörler. Bağışıklık Sistemi Sorunları Çölyak hastalığında bağışıklık sistemi, glüteni oluşturan proteinlerden biri olan gliadini vücuda karşı zararlı bir madde olarak algılar ve buna karşı antikor üretir. Bu antikorlar bağırsaklardaki villus adı verilen çıkıntılara zarar verir. Villusların düzleşmesiyle besin emilimi azalır ve bu durum çölyak hastalığının gelişmesine neden olur. Genetik Yatkınlık Çölyak hastalığı, aile içinde genetik olarak aktarılabilen bir hastalıktır. Ailesinde çölyak hastalığı olan kişilerin bu hastalığa yakalanma riski daha yüksektir. Genetik faktörler, bağışıklık sisteminin glütene anormal yanıt vermesine yol açabilir. Çevresel Faktörler Bazı çevresel tetikleyiciler de çölyak hastalığının ortaya çıkmasında rol oynar. Örneğin, çocukluk döneminde geçirilen sindirim sistemi enfeksiyonları, viral hastalıklar ve strese bağlı durumlar, bağışıklık sistemini etkileyerek çölyak hastalığı riskini artırabilir. Çölyak Hastalığı Testi ve Teşhis Yöntemleri Serolojik testler ve biyopsi çölyak hastalığının teşhisi için kullanılan yöntemlerdir. Doktor öncelikle fiziksel muayene gerçekleştirir ve hastanın öyküsünü dinler. Teşhis için bazı testler isteyebilir. Bu testler pozitif yanıt verirse ayırıcı tanı için endoskopi istenebilir. Endoskopi, ince bağırsağın endoskop adı verilen bir kanülle görüntülenmesidir. Bu görüntüleme sırasında villuslarda meydana gelen tahribatın belirlenebilmesi için bir parça doku örneği (biyopsi) alınması uygun görülebilir. Sonuçlar uzman hekim tarafından değerlendirilerek tanı kesin olarak konulabilir. Çölyak Testi Çölyak testi, kişinin çölyak hastalığı olup olmadığını belirlemek için yapılan bir dizi kan testi ve bazen de bağırsak biyopsisini içerir. Serolojik testler, çölyak hastalığının tanısı için kullanılır. Bu testler kandaki antikor miktarını belirleyerek tanı koymayı kolaylaştırır. Kanda bakılan test sonucunda çölyak hastalığına özel antikor proteinlerinin saptanması, glütene karşı anormal bir bağışıklık geliştirildiğini gösterir. HLA-DQ2 ve HLA-DQ8 isimli insan lökosit antijenlerine karşı yapılan testler de çölyak tanı yöntemleri arasında kullanılır. Çölyak Hastalığı Tedavi Yöntemleri Çölyak hastalığı tedavisi, glüten içeren gıdaların diyetten tamamen çıkarılmasıyla sağlanır. Bu aşamada uzman hekiminiz sizi glütensiz beslenme konusunda bilgi edinebilmeniz için diyetisyene yönlendirir. Diyetinizden glüteni çıkarttığınızda birkaç hafta içinde ince bağırsağınızdaki iltihaplanmada gerileme görülür. Glutensiz Diyet Çölyak hastaları hayatlarının geri kalanındaglutensiz diyetile beslenmelidir. Glüten içermeyen besinler hastalığın semptomlarının azalmasını sağlar. Glütensiz besinlerşunlardır: - Meyveler, - Sebzeler, - Et ve et ürünleri, - Karabuğday ve mısır gibi bazı tahıllar, - Beyaz pirinç ve patates gibi karbonhidrat içeren gıdalar, - Mercimek ve nohut gibi baklagiller, - Fındık, fıstık ve badem gibi kuruyemişler, - Bitkisel yağlar ve katı yağlar, - Süt ve süt ürünleri, - Turşu, boza ve sirke gibi fermente gıdalar. Çölyak Hastaları Hangi Gıdaları Tüketmemelidir? Glüten, özellikle buğday, arpa, çavdar gibi tahıllarda bulunur. Aşağıda çölyak hastalarının tüketmemesi gereken besinler kategoriler halinde sıralanmıştır: - Buğday, arpa ve çavdar gibi tahıllar, - Bulgur, irmik ve kuskus gibi tahıl ürünleri, - Glüten içeren un ve unlu mamuller, - Makarna, erişte ve şehriye gibi ürünler, - Hazır soslar ve çorbalar, - İşlenmiş et ürünleri (bazı sucuk, salam, sosis gibi), - Bira ve malt içeren içecekler. Bağırsak Hasarının İyileşmesi Tamamen iyileşme süreci, villusların yeniden büyümesi ve sağlıklı yapılarına kavuşmasıyla mümkün olabilir. Bu da hastaya ve hastalığa bağlı olarak birkaç ay ila birkaç yılda gerçekleşir. Ancak glütenli beslenmeye geri döndüğünüzde hastalık semptomları geri gelecektir. Bu nedenle bu hastalığı sıfırlayacak bir tedavi olmadığını, bir yaşam biçimi olarak glütensiz beslenme rutinine geçmeniz gerektiğini bilmelisiniz. Çölyak Hastalığı ile İlgili Sıkça Sorulan Sorular Çölyak Hastalığı Tamamen İyileşir Mi? Çölyak hastalığının kesin bir tedavisi yoktur; yalnızca glütensiz diyetle belirtiler kontrol altına alınabilir ve bağırsak hasarı zamanla iyileşir. Ancak glüten tüketimi yeniden başlarsa semptomlar geri döner ve hasar tekrar oluşur. Çocuklarda Çölyak Hastalığı Belirtileri Nelerdir? Çocuklarda çölyak hastalığı, karın ağrısı, ishal, gelişim geriliği ve kilo kaybı gibi belirtilerle ortaya çıkabilir. Ayrıca demir eksikliği, yorgunluk ve iştahsızlık gibi semptomlar da görülebilir. Glutensiz Diyet Hayat Boyu Mu Uygulanmalı? Evet, çölyak hastaları ömür boyu glütensiz diyet uygulamalıdır çünkü glüten tüketimi hastalığın belirtilerinin geri dönmesine ve bağırsak hasarına yol açar. Glütensiz diyet, çölyak hastalığının tek etkili tedavisidir. Glüten Yalnızca Besinlerde Mi Bulunur? Glüten yalnızca besinlerde bulunmaz. Glüten bazı ilaçlar, vitaminler, rujlar ve kozmetik ürünlerde de bulunabilir. Bu nedenle çölyak hastalarının besinlerin yanı sıra kullandıkları ürünlerin içeriğini de dikkatle kontrol etmesi gerekir. Çölyak Hastalığı Sonradan Çıkar Mı? Bu hastalık genetik yatkınlık nedeniyle görülebildiği gibi sonradan da ortaya çıkabilir. Stres ve enfeksiyon gibi nedenler çölyak hastalığını tetikleyebilir. Çölyak Hastalığı İçin Hangi Doktora Gidilir? Çölyak hastalığı belirtileri gösteren kişilerin gastroenteroloji bölümüne başvurması gerekir. Çocuklar için çocuk gastroenterolojisi tercih edilmelidir. Tedavideyse ciddi bir diyet uygulanacağı içindiyetisyenkontrolünde olmak önemlidir. Birimin Tüm İlgi Alanları - Beslenme ve Diyet - Çocuk Gastroenterolojisi - Çocuk Hastalıkları - Gastroenteroloji
medical-article
Çölyak Hastalığı Nedir? Belirtileri, Testi ve Tedavi Yöntemleri
- Demir Nedir? - Demir Vücutta Nerede Bulunur? - Demir Ne İşe Yarar? - Demir Testleri Nelerdir? - Demir Testleri Nasıl Yapılır? - Vücuttaki Demir ve Doğada Bulunan Demir Aynı Şey Mi? Demir Nedir? Demir, vücudun oksijen taşıma ve enerji üretim süreçlerinde kritik rol oynayan, temel bir mineral ve mikro besindir. Özellikle kırmızı kan hücrelerindeki hemoglobin proteininin üretiminde yer alarak oksijenin vücut boyunca taşınmasını sağlar. Vücuttaki demirin yaklaşık %6’sı diğer hayati proteinlerin yapısında bulunurken %25’i ferritin adı verilen bir kan proteininde depolanır. Bunun yanı sıra demir, bağışıklık sistemi fonksiyonlarının desteklenmesi ve genel hücresel sağlığın korunmasında da önemli bir yere sahiptir. Demir eksikliği ve yüksekliği, vücutta farklı sağlık sorunlarına yol açabilen iki zıt durumdur. Demir eksikliği, genellikle yetersiz demir alımı, emilim bozuklukları veya aşırı kan kaybı nedeniyle ortaya çıkar ve yorgunluk, soluk cilt, baş dönmesi gibi belirtilere yol açar. Uzun süreli eksiklik,demir eksikliği anemisigibi ciddi sağlık sorunlarına neden olabilir. Öte yandan, demir yüksekliği genellikle genetik bir durum olan hemokromatoz veya aşırı demir takviyesi sonucu gelişir ve organlarda demir birikimine neden olarakkaraciğer hasarı, eklem ağrıları ve kalp problemlerine yol açabilir. Her iki durum da erken teşhis ve doğru tedavi ile yönetilmelidir. Demir Vücutta Nerede Bulunur? Vücudumuzdaki demirin yaklaşık %70’i, kırmızı kan hücrelerinde (RBC) bulunanhemoglobinve kas hücrelerinde bulunan miyoglobin yapısında yer alır. Hemoglobin, akciğerlerden dokulara oksijen taşınmasında hayati bir rol oynarken, miyoglobin kas hücrelerine oksijen sağlayarak enerji üretimine katkıda bulunur. Bu işlevler, demirin oksijen taşınması ve depolanması süreçlerinde kritik bir mineral olduğunu göstermektedir. Demir Ne İşe Yarar? Demir, vücudun sağlıklı bir şekilde işlev görebilmesi için kritik öneme sahiptir. Hemoglobin üretiminde rol alarak akciğerlerden vücudun tüm bölgelerine oksijen taşınmasını sağlar ve kaslara oksijen ileten miyoglobinin yapısında yer alır. Ayrıca, demir, vücutta bazı hormonların üretilmesi için de gereklidir. Bu işlevler enerji üretimi, kas fonksiyonları ve genel metabolik süreçlerin sürdürülmesi açısından hayati öneme sahiptir. Demirin başlıca görevleri şunlardır: - Hemoglobin üretimine katkıda bulunarak oksijenin akciğerlerden vücut dokularına taşınmasını sağlamak, - Miyoglobin yapısına katılarak kaslara oksijen taşımak ve kas fonksiyonlarını desteklemek, - Hücresel enerji üretiminde rol oynayan enzimlerin işlevini desteklemek, - Bağışıklık sistemini güçlendiren hücrelerin üretimini desteklemek, - Merkezi sinir sistemi gelişiminde ve işlevinde görev almak, - Vücutta bazı hormonların üretiminde yer almak, - Serbest radikallerin zararlarına karşı savunma mekanizmalarına yardımcı olmak. Demir Testleri Nelerdir? Vücuttaki demir düzeyini öğrenmek için genellikle kan testleri yapılır. En yaygın testler arasında serum demir testi, kandaki demir miktarını ölçerkenferritin testivücuttaki demir depolarını değerlendirmeye yardımcı olur. Total demir bağlama kapasitesi (TIBC) ve transferrin doygunluğu testleri ise demir taşıma kapasitesini ve kullanımını belirlemek için kullanılır. Bu testler, demir eksikliği, demir fazlalığı (hemokromatoz) gibi durumları tespit etmek için doktor tarafından önerilir. Sonuçlar, uzman bir hekim tarafından değerlendirilerek gerekirse tedavi planı yapılır. - Demir Bağlama Kapasitesi: Kan testi olarak yapılır. Bir sağlık uzmanı, kol damarından alınan bir kan örneğiyle kanda demir taşıyan proteinlerin ne kadar demir bağlayabileceğini ölçer. - Demir (Fe): Serum demir testi için yine kan örneği alınır. Bu test, kandaki serbest demir miktarını tespit etmek için uygulanır. - Demir (Fe), Doku: Dokudaki demir seviyesini belirlemek için biyopsi gibi yöntemlerle doku örneği alınır ve analiz edilir. Bu işlem genellikle özel durumlarda uygulanır. - Demir (Fe), Spot İdrar: Spot idrar testi, bir idrar örneği alınarak yapılır. Bu örnek, idrardaki demir konsantrasyonunu ölçmek için laboratuvarda incelenir. - Hemosiderin, İdrar: İdrar örneği toplanarak hemosiderin boyası uygulanır. Bu yöntem, idrarda hemosiderin adı verilen demir içeren proteinleri saptamak için kullanılır. Demir Testleri Nasıl Yapılır? Demir testleri, genellikle kandaki veya diğer vücut sıvılarındaki demir seviyelerini ve demir metabolizmasını değerlendirmek için yapılan laboratuvar testleridir. Testin türüne bağlı olarak şu adımları içerir: - Kan Testleri: Serum demir, demir bağlama kapasitesi veya ferritin gibi testler için genellikle kol damarından bir kan örneği alınır. Alınan kan örneği laboratuvara gönderilerek analiz edilir. - İdrar Testleri: Spot idrar veya hemosiderin testi için bir idrar örneği toplanır. Bu örnek, demir içeriği veya demirle ilişkili proteinlerin varlığı açısından laboratuvarda incelenir. - Doku Testleri: Daha az yaygın olmakla birlikte, dokudaki demir miktarını belirlemek için biyopsi yöntemi kullanılabilir. Bu işlemde küçük bir doku örneği alınır ve mikroskop altında analiz edilir. Demir testi öncesinde doğru sonuçlar elde edebilmek için bazı hazırlıklara dikkat etmek gerekir. Genellikle 8 ila 12 saatlik bir açlık süresi önerilir ve bu süre zarfında yalnızca su içilebilir. Demir seviyeleri gün boyunca değişebildiği için testlerin sabah saatlerinde yapılması tercih edilir. Kullandığınız ilaçlar, özellikle demir takviyeleri, C vitamini veya antibiyotikler, test sonuçlarını etkileyebileceği için doktorunuza bu ilaçları bildirmeniz ve gerekirse test öncesinde ara vermeniz gerekebilir. Testten önceki 24 saat içinde demir açısından zengin yiyecekler ve alkol tüketiminden kaçınılmalı, ağır fiziksel aktiviteler yapılmamalıdır. Bu hazırlıklar, testin daha doğru ve güvenilir sonuçlar vermesini sağlar. Demir test sonuçlarının çıkma süresi, test türüne ve laboratuvarın çalışma kapasitesine bağlı olarak değişebilir. Genellikle, kan testleri (serum demir, demir bağlama kapasitesi, ferritin) için sonuçlar 1 ila 2 iş günü içinde hazır olur. İdrar testleri veya biyopsi gibi daha detaylı incelemeler gerektiren testler, laboratuvarın yoğunluğuna bağlı olarak 3 ila 7 gün sürebilir. Ancak, acil durumlarda bazı testlerin sonuçları birkaç saat içinde de alınabilir. Test sonuçlarının ne zaman çıkacağı hakkında en doğru bilgi, testi yaptırdığınız laboratuvardan öğrenilebilir. Tüm testler, uzman bir sağlık profesyoneli tarafından gerçekleştirilir ve sonuçlar bir doktor tarafından değerlendirilerek gerektiğinde tedavi planlanır. Vücuttaki Demir ve Doğada Bulunan Demir Aynı Şey Mi? Vücuttaki demir ve doğada bulunan demir elementi benzer olsa da tamamen aynı şey değildir. Demir elementi, doğada saf halde ya da bileşikler şeklinde bulunan kimyasal bir elementtir. Vücuttaki demir ise bu elementin biyolojik olarak işlenmiş ve proteinler, enzimler veya diğer moleküllerle birleşmiş formudur. Örneğin, hemoglobindeki demir, oksijen taşıma işlevini yerine getirmek için proteinle birleşmiş durumdadır. Yani, demir elementi vücudumuzda belirli biyokimyasal işlevler için özelleşmiş bir formda bulunur.
medical-article
Demir Nedir? Demir Ne İşe Yarar ve Vücutta Nerede Bulunur?
Deliryum Nedir? Deliryum,zihinsel yeteneklerde görülen ciddi bir rahatsızlıktır.Bilinçte bulanıklık, kendini bir şeylere odaklamada sorun yaşama, garip hayaller görme, etraftaki eşyaların şekil, yer değiştirdiğini görmeya daanlamsız öfkelenme, çevre bilincinin azalmasıvekafa karışıklığı ile kendini gösteren geçici bir durumdur. Deliryum, birkaç saat ya da birkaç gün içerisinde ortaya çıkabilir. Deliryum, metabolik dengede meydana gelen değişiklikler, ilaç, enfeksiyon, ameliyat, alkol veya ilaç zehirlenmesi gibi faktörlerle takip edilebilir.Deliryumvedemans belirtileribenzer olabileceğinden, aile üyelerinin doktora söylediği belirtiler, davranışlar, teşhis anlamında büyük önem kazanacaktır. Tıbbi durumun düzelmesiyle beraber psikiyatrik belirtiler de ortadan kalkacaktır. Deliryum Nedenleri Nelerdir? Deliryum, beyindeki sinyallerin karışması durumunda ortaya çıkar. Bozukluğun sebebi, beyni savunmasız hale getiren ve beyin aktivitesindeki bir sorunu tetikleyen faktörlerin kombinasyonundan kaynaklanmaktadır. Deliryuma sebebiyet veren tek bir neden ya da birden fazla neden mevcut olabilir. Bazen hiçbir neden tespit edilemez. Bunlar: - Belirli ilaçlar ya da ilaç toksitesi - Alkol ya da uyuşturucu zehirlenmesi - İnme, kalp krizi, kötüleşen akciğer ve karaciğer hastalığı ve düşme sonucu yaralanma gibi tıbbi bir durum kaynaklı - Düşük sodyum, düşük kalsiyum gibi metabolik dengesizlikler - Şiddetli, kronik veya ölümcül hastalık - Özellikle çocuklarda rastlanılan ateş ve akut enfeksiyon - Yaşlılarda görülen idrar yolu enfeksiyonu, zatürre ya da grip - Karbonmonoksit,siyanürgibi toksinlere maruz kalma - Yetersiz beslenme ve dehidrasyon - Uyku yoksunluğu veya şiddetli duygusal sıkıntı - Ağrı - Anestezi içeren cerrahi veya diğer tıbbi prosedürler - İlaç veya ilaç kombinasyonları Deliryumyaşlı yetişkinlerde daha yaygındır.Deliryum risk faktörleriarasında; - Demans, felç ya da parkinson hastalığı gibi beyin bozuklukları - Görme veya işitme bozukluğu - Birden fazla tıbbi sorunun varlığı yer alır. Deliryumbirkaç saat, birkaç hafta veya birkaç ay kadar sürebilir. Deliryuma katkıda bulunan sıkıntılar ele alınırsa, iyileşme süresi daha kısa sürebilir. İyileşme derecesi,deliryumbaşlamadan önceki sağlık ve zihinsel duruma bir dereceye kadar bağlıdır. Ciddi ya da ölümcül hastalıkları olan kişilerin, deliryum başlangıcından önce sahip oldukları düşünme becerisi ya da işlevsellik düzeylerini geri kazanamayabilir. Ciddi derecede hasta olan bireylerde şu rahatsızlıklar görülebilir: - Sağlıkta görülen genel düşüş - Tam iyileşememe - Bakım ihtiyacı - Artan ölüm riski Deliryumu önlemeyeyönelik en başarılı yaklaşım, bir epizodu tetikleyebilecek risk faktörlerini ortadan kaldırmayı hedeflemektir. Uyku kalitesini sekteye uğratacak, kişinin sakin kalmasını engelleyecek durumlar kafa karışıklığını daha da kötüleştirebilir. Bu yüzden bu koşullara dikkat edilerekdeliryumun şiddetinin önlenmesiya da şiddetinin azaltılması sağlanabilir. Deliryum Belirtileri Nelerdir? Deliryum belirtilerivesemptomlarıgenellikle birkaç saat ya da birkaç gün içerisinde başlar. Genellikle gün boyunca dalgalanmalar görülür ve belirtilere rastlanılmadığı dönemler de olabilir. Belirtiler gece vakti daha kötü olma eğilimindedir ve işler, çevre daha az tanıdık gelir.Deliryum hastalığının belirtileriarasında; - Bir konuya odaklanamama ve konular arasında geçiş yapamama - Sorulara ya da sohbete cevap vermek yerine bir fikre saplanıp kalmak - Önemsiz şeylerle dikkatin kolaylıkla dağılması - Çevreye çok az ya da hiç tepki göstermeme - Hafızada zayıflama meydana gelmesi - Yönelim bozukluğu - Kelimeleri hatırlama ve söylemede zorluk - Saçma konuşmalar - Okuma, yazma zorluğu - Davranışta Meydana Gelen Değişiklikler - Var olmayan şeyleri görmek (halüsinasyonlar) - Huzursuzluk, ajitasyon ve kavgacı davranış - İnlemek ya da başka sesler çıkarmak - Sessiz ve içine kapanık ruh haline bürünmek - Yavaşlamış hareketler ve uyuşukluk hali - Rahatsız edici uyku alışkanlıkları - Geceleri uyanık olma, gündüzleri uyuma hali (gece-gündüz döngüsünün tam tersi şekilde olması) - Kaygı, korku ya da paranoya - Depresyon hali - Sinirlilik ve öfke atakları - Sevinç, coşku - İlgisizlik - Hızlı ve öngörülemeyen ruh hali değişiklikleri - Kişilik değişiklikleri En kolay teşhis edilen türdür. Huzursuzluk, ajitasyon, hızlı ruh hali değişiklikleri, halüsinasyonlar ve özenle işbirliği yapmayı reddetme dahildir. Hareketsizlik ya da azalmış motor aktivite, halsizlik, anormal uyuşukluk halidir. Hem hipoaktif hem de hiperaktif belirtileri içerebilir. Kişi hızlı bir şekilde hiperaktif durumdan hipoaktif duruma geçebilir. Demansvedeliryumu ayırt etmekzor olabilir ve kişi her ikisine de sahip olabilir. Aslına bakılırsadeliryum, demans hastalarındasıklıkla görülür.Demans,kademeli işlev bozukluğu ve beyin hücrelerinin kaybı nedeniyle hafıza ve diğer düşünme becerilerinin kademeli olarak azalmasıdır. Demansın en yaygın nedeniAlzeimer hastalığıdır. Deliryumun başlangıcı kısa bir süre içinde ortaya çıkarken, bunama zamanla kötüleşen ve yavaş yavaş ilerleyen küçük belirtiler ile kendini gösterir. Odaklanma ya da dikkati sürdürme yeteneği deliryum ile önemli ölçüde bozulur. Deliryum belirtilerindegün içinde dalgalanmalar görülür. Fakatdemans hastalarındagünün daha iyi ve daha kötü zamanlarını geçirdikleri esnada, hafıza ve düşünme becerileri sabit bir seviyede seyreder. Deliryum Tanısı Deliryum hastalığının ruhsal durum değerlendirmesi, bir hekim tarafından kişinin farkındalığı, dikkati ve düşünme yetilerini değerlendirerek başlar. Bunu da sohbet yoluyla ya da zihinsel durumu, kafa karışıklığını, algıyı, hafızayı değerlendiren testler ve taramalar aracılığıyla gerçekleştirir. Aile üyelerinden ya da bakıcıdan gelen ek bilgiler de ruhsal durum değerlendirmesine yardımcı olabilir. Fiziksel venörolojikmuayeneler: Doktor, sağlık sorunlarını ya da altta yatan hastalık belirtilerini kontrol ederek fiziksel muayene yapar. Nörolojik muayene de, görme, denge, koordinasyon ve refleksleri kontrol etme olarak sayılabilir. Diğer testler:Doktor idrar, kan, diğer teşhis testlerini isteyebilir. Beyin görüntüleme testleri de gerektiğinde kullanılabilir. Deliryum Tedavi Yöntemleri Nelerdir? Deliryum tedavisininilk amacı, altta yatan nedenleri veya tetikleyicileri ele almaktır. Bunu da belirli bir ilacın kullanımını durdurarak, metabolik dengesizlikler ele alınarak ya da birenfeksiyontedavi edilerek yapılabilir. Tedavinin sonraki aşaması, vücudu iyileştirmek ve beyni sakinleştirmek için en iyi ortamı yaratmaya odaklanır. Yaygın ve tehlikeli bir vaka olmasına rağmen, deliryumun kendisi için etkin bir tedavisi yoktur. Çoğu durumda yapılabilecek en etkin şey hastayı güvende tutmaktır. Hava yolunun korunması, sıvı ve beslenme sağlamak, harekete yardımcı olmak, ağrıyı tedavi etmek, inkontinansı ele almak, fiziksel kısıtlamaların ve mesane tüplerinin kullanımından kaçınmak, mümkün olduğunca çevrede meydana gelebilecek değişikliklerden kaçınmak sayılabilir. Deliryuma neden olanağrıyı kontrol etmek için bazı ilaçlara gereksinim duyulabilir. Diğer ilaç türleri, şiddetli ajitasyon, kafa karışıklığı, korku, halüsinasyon gibi ağır bulguları hafifiletmek amacıyla ihtiyaç duyulabilir. Deliryum riski olan biri ya da iyileşme riski olan birinin yakını ya da bakıcısıysanız, kişinin sağlığını iyileştirmeye, nüksetmesini önlemeye yönelik ya da sorumlulukları yönetmeye yardımcı adımlar atabilirsiniz. - Sakin ve sessiz bir ortam sağlayın - İç aydınlatmayı günün saatine uygun tutun - Geceleri kesintisiz uyku süreleri için plan yapın - Kişinin gündüz planlamasını korumasına destek olun - Gün boyunca kişisel bakım ve aktiviteyi teşvik edin - Öğle yemeği ya da yatma saatindeki herhangi bir değişiklikte basitçe iletişim kurun - Tanıdık ve favori nesneleri, resimleri etrafta saklayın ancak dağınıklıktan kaçının - Kişiye sakince yaklaşın - Kendinizi ve diğer kişileri düzenli olarak tanıtın - Tartışmalardan kaçınmaya özen gösterin - Gerekli durumlarda güven verici dokunuş gibi rahatlık önlemleri kullanın - Gürültü seviyeleri ve diğer dikkat dağıtıcı unsurları en aza indirgeyin - Kişiye düzenli bir programda uygun ilacı vermek - Bol sıvı ve sağlıklı beslenme sağlamak - Düzenli fiziksel aktiviteyi teşvik etmek - Enfeksiyonlar veya metabolik dengesizlikler gibi olası sorunlar için hızlı tedavi almak.
medical-article
Deliryum Nedir? Deliryum Belirtileri Nelerdir? Deliryum Tedavisi
Deli dana hastalığısığırlarda rastlanılan ve beynin süngerleşmesine bağlı olarak ölümle sonuçlanan bir hastalıktır. Hastalık bir bakteri ya da virüsle değil bir protein parçasıyla meydana gelmektedir. Hastalığın uzun yıllar süren bir kuluçka dönemi mevcuttur ve ardından semptomlar gözükmeye başlamasıyla hızlı fonksiyon kayıpları yaşanır ve ölüm kaçınılmazdır. Bilim insanlarının yaptığı araştırmalar neticesinde hayvanlarda ortaya çıkan deli dana hastalığının insanlar üzerinde de bir versiyonu olduğu ortaya çıktı. Deli dana (Creutzfeldt-Jakob hastalığı), prion adı verilen bir protein türünün yol açtığı, tedavi edilemeyen bir dejeneratif sinir sistemi hastalığıdır. Hastalık ilerleyicidir ve bütün beyin dokusunu kaplayarak panensefalopati haline bürünür. Kuluçka süresi 40 yılı bulabilirken, belirtilerin görülmeye başlamasıyla ani ve hızlı çöküş dönemi yaşanmaktadır. Yaklaşık olarak bir yıl içerisinde %100 ölümle sonuçlanmaktadır. Bireyler arasında bulaşıcılığına dair bir kanıt bulunmamakla beraber, kornea nakili, elektrot implantları, beyin (sert) zarı nakli, büyüme hormonu kullanımına bağlı bireyler arası iletim durumlarının mümkün olabileceğine yönelik yargılar mevcut. Creutzfeldt-Jakob Hastalığı Nedir? Deli dana (Creutzfeldt-Jakob hastalığı), 1/1.000.000 (milyonda bir) ve hızlı seyreden birprion hastalığıdır. Bilişsel ve ruhsal bozukluklar, serebellar ataksi, miyoklonik hareketler ve görme kaybı ile ortaya çıkar. Hastalığın bir tedavisi bulunmadığı gibi kısa sürede ölümle sonuçlanır. Prion hastalıklarında, hücresel prion proteininin(PrPc) modifikasyonu sonucu ortaya çıkan PrpSc denilen patolojik bir izoform, beyinde birikir Ve bu beyinde biriken protein hastalığa yol açar. Hastalığın klinik özelliklerinin çeşitlilik göstermesinden ötürü tanı konması zor olur. Başlangıç yaşı ortalama olarak 60 yaş olarak görülmektedir.. Hastalığın ilk evresinde psikolojik bulgular (depresyon,uykuve iştah bozukluğu, içe kapanma, uyku hali, kişilik değişiklikleri, hafıza kaybı) görülmektedir. Ardından bu bulgularanörolojikbelirtiler vedemansbulguları da eklenir. Bu bulguların ardından kısa süre içerisinde hızlı bir bunama sürecine dahil olur, konuşamama, yürüme zorlukları, kas seğirmeleri ve kramplar görülür. Hastalık beyin dokularının hızlı bir şekilde zarar görmesine, beyin içerisinde boşluklar meydana gelip süngerimsi bir yapı oluşmasına sebep olur. Hasta 6 ila 12 aylık süre zarfında fiziksel ve mental fonksiyonlarını kaybeder. CJ hastalığının, sporadik, ailesel geçişli, enfekte et ürünlerinden, iyatrojenik geçtiği düşünülen 4 alt tipi mevcuttur. Vakaların %85’ini sporadik CJD hastaları oluşturmaktadır. Sporadik form, prion proteinlerinin değişimi ve mutasyonu sonucu meydana gelir. Varyant formu, deli dana hastalığı bulunan hayvanların etlerinin yenmesi sonucunda oluşur. Ailesel geçişli olan ise, otozomal dominant mutasyon sonucu görülür. İyatrojenik form ise, kontamine cerrahi aletlerin kullanılması, kornea naklinden sonra görülür. Deli Dana Hastalığının Belirtileri Hastalığın kuluçka süresi 40 yılı bulabilir. Kuluçka süresi sonlandıktan sonrademans, ataksi, miyoklonus, davranış bozuklukları, kortikal körlük, disfazi, piramidali ekstrapiramidal ile belirtiler kendini gösterir. Belirtilerin ortaya çıkmasıyla beraber, süreç çok hızlı ilerler ve beyin hücreleri zarar görmeye başladığı için hastanın durumu ani bir şekilde kötüleşir ve akinetik mutizm hali ortaya çıkar. Belirtilerin kendini göstermesiyle beraber yaklaşık hayatta kalma süresi 4, 5 aydır. Deli dana hastalığının erken belirtiler arasında; koordinasyon zayıflığı, davranış, hafıza ve görüş bozukluklarının yanında ajitasyon, irritabilite, psikoz, kognitif bozukluk, depresyon gibi psikolojik bulgulara sıklıkla rastlanır ve hastalık sürecinin yaklaşık olarak %80-90’lık kesiminde bu bulgular aktiftir. Hastalık gün yüzüne çıktığında istemsiz kas kasılmaları, kramplar, görüş bozuklukları ve koma haliyle karşılaşılmaktadır. O yüzden bu hastalığı nöropsikiyatrik bir hastalık olarak tanımlamak da doğru olacaktır. Deli dana hastalığı tanısıiçin bulaş riski nedeniyle biyopsi alınması çok uygun değildir. Tanı için demans, görsel ve serebral belirtiler, piramidal ve ekstrapiramidal belirtiler, akınetik mutizm belirtilerinden birkaçı, elektroensefalografi’de (EEG) periyodik keskin dalga gözlenmesi, beyin omurilik sıvısı (BOS) 14.3.3 pozitifliği, difüzyon ağırlıklı MRG’de nükleus kaudatus ve putamende difüzyon kısıtlamasından en az biri ile konur. Olası sCJH: A’nın en az ikisi+ B’nin en az 1’i Mümkün sCJH: A’nın en az ikisi+ sürenin 2 yıldan kısa olması - Demans - Serebellar veya görsel - Piramidal ekstrapiramidal - Akinetik mutizm - Pozitif EEG: Periyodik keskin dalga kompleksleri - Pozitif BOS: 2 yıldan daha kısa süren hastalığı olanlarda 14.3.3 proteini - Pozitif MRG: Difüzyon MR veya FLAIR’de kaudat nükleus ve putamende veya en az 2 kortikal alanda yüksek sinyal anormallikleri. EEG beyin anormalliklerini gösterir fakat tüm tiplerini teşhis edememektedir. BOS yöntemi ile daha kesin sonuçlara ulaşılabilmektedir. Manyetik rezonans görüntüleme tekniğiyle(MRI) vakaların yaklaşık %90’ı teşhis edilebilmektedir. Bu hastalığa çok nadir olarak rastlanılması, nonspesifik nörolojik ve psikiyatrik bulgular içermesi nedeni ile teşhisi daha zorlaşmaktadır. Kesin tanı beyin dokusundan biyopsi yapılarak konur. Deli Dana Hastalığı Önlemi Pişirmek, yıkamak, kaynatmak gibi sterilizasyon şekilleri prion proteinlerine zarar vermediği için ekstra özen göstermek önemlidir. Vakalarla ilgilenen sağlık çalışanları ve ailelerin risk altında olmaması adına eldiven giyerek müdahalelerde bulunması, kesiklerle temastan kaçınılması, tek kullanımlık kıyafetler gibi önlemler alması yerinde olacaktır. Hastalığı Tedavi Yöntemleri Hastalığın tedavisi günümüz şartları içinde mümkün değildir, tedavi yöntemi geliştirme özelinde çalışmalar devam etmektedir. Tıbbın esas amacı mümkün olduğunca hastaların şikayetlerini azaltmak, acılarını dindirmek, kas kasılmalarını rahatlatmak ve konforunun sağlanıp sürecin rahatlamasına yönelik girişimlerdir. Hastalığın ilerleyen zamanlarında damar içi sıvı enjeksiyonu ve yapay besleme yöntemleri de kullanılmaktadır.
medical-article
Deli Dana Hastalığı Nedir, Belitileri, Nasıl Bulaşır ve Tedavisi
Oral Diagnoz ve Radyoloji (Muayene ve Görüntüleme) Oral diagnoz, diş hekimliğinde ağız ve diş hastalıklarının veya ağızda belirti veren sistemik hastalıkların radyolojik görüntüleme teknikleri kullanılarak teşhis edilmesi ve gerekli tedavilerin planlanmasıdır. Kliniklerimizde dijital görüntüleme yöntemleri (Panoramik röntgen, RVG, Bilgisayarlı tomografi) ile teşhis ve tedavi planlaması yapılmaktadır. Ağız, Diş ve Çene Cerrahisi (Gömülü Dişler, Çene Eklemi Tedavisi) Gömülü yirmi yaş dişlerinin ameliyatları, kök ucu rezeksiyonları, çene kırıkları, kist ve tümör operasyonları, implant ameliyatları gibi tüm cerrahi işlemler ve çene eklemi tedavileri kliniklerimiz bünyesinde ağız, diş ve çene cerrahisi uzmanları tarafından gerçekleştirilmektedir. Acıbadem Hastaneleri'nde bulunan genel anestezi odalarının vermiş olduğu imkanla gerekli görülen operasyonlar genel anestezi altında uygulanabilir. Konservatif Diş Tedavisi (Kompozit Dolgular) Malzeme teknolojisindeki gelişmeler ile bugün kompozit dolgular diş hekimliği pratiğinin hemen her alanında kullanılmaktadır. Küçük ve orta ölçekli diş dokusu kayıplarında kompozit başarılı bir dolgu malzemesidir. Ön dişlerde kaza sonucu oluşan kırıklar, renk değişiklileri, arka dişlerdeki eski amalgam dolgular, diş renginde kompozit dolgular ile onarılabilir ve dişler arasındaki aralıklar kompozit dolgular ile kapatılabilir. Çürüklü diş dokusu uzaklaştırıldıktan sonra, dişinizin doğal rengi ile uyumlu kompozit dolgu malzemesi seçilerek doğal diş dokusu ile farkı ayırt edilemeyen estetik sonuçlar elde edilir. Estetik kompozit restorasyonlar ile fonksiyonel, anatomik ve estetik bozukluklar dişlere minimal müdahale ile düzeltilebilmektedir. Doğal diş dokusuna hiç dokunulmadan, bir saatlik randevu içinde dişlere yeni bir form, hastaya güvenli bir gülümseme kazandırılabilir. Endodonti (Kanal Tedavisi) Dişe canlılık ve hayat veren dokular, dişin merkezindeki boşlukta yer alan ve pulpa adı verilen damar ve sinirlerdir. Uyumsuz restorasyonlar, eski dolguların çevresinde oluşan yeni çürükler, derin çürükler veya kaza sonucu dişin sinir ve damar dokusu canlılığını kaybeder veya enfekte olur. Sıklıkla dişlerde ağrı, abse, yüzde şişme meydana gelebilir. Bu dişlere endodontik tedavi (kanal tedavisi) uygulanır. Endodontik tedavi, pulpadaki damar ve sinirlerin uzaklaştırılması, pulpa boşluğunun dezenfekte edilmesi, kanalların genişletilmesi ve kanalların kanal dolgu malzemesi ile doldurulması aşamalarından oluşur. Kliniklerimizde çoğu zaman dişin çekimine gerek kalmadan ağrılı ve enfekte dişlerin tedavi edilmesi mümkündür. Protetik Diş Tedavisi (Kron ve Köprüler, Hareketli Protezler) Dolgu yapılarak restore edilemeyecek büyüklükte diş dokusu kaybı meydana geldiğinde, dişler kron yapılarak restore edilir. Kron (kaplama), dişin tüm yüzeyini kaplayan ve kronun üretildiği malzemeye uygun bir siman ile dişe yapıştırılan restorasyon tipidir. Kronun üretiminde estetik beklentiler, biyolojik ve mekanik gerekliliklere bağlı olarak, değerli metal alaşımları, zirkonyum ve aluminyum destekli porselen, veya tam seramik malzemeler kullanılabilir. Diş eksikliklerinin giderilmesinde implant yerleştirmek ilk seçeneğimiz olsa da, implant uygulanamayan durumlarda, diş eksikliği köprü yapılarak giderilebilir. Tek veya birden fazla diş eksikliğinde, dişsiz bölgeye komşu dişler küçültülerek, hazırlanan tek parça köprü küçültülen dişler üzerine yapıştırılır ve eksik diş veya dişler yerine konmuş olur. Diş eksikliğinin olduğu (ön-arka) bölgeye göre köprünün üretileceği malzeme seçilebilir. Kron yapımında olduğu gibi köprü yapımında da metal, zirkonyum, aluminyum destekli porselen, veya tam seramik malzemeler kullanılabilir ve uygun simanlar ile yapıştırılır. Pedodonti (Çocuk Ağız Ve Diş Sağlığı) 3-12 yaşlar arası tüm çocukların diş problemleri ile ilgilenirken, gerekli ağız hijyeni ve eğitimini veren bu birimimiz, gelecek nesilleriağız diş sağlığıkonusunda bilinçli kılma amacıyla hizmet vermektedir. Diş çürüklerinin engellenmesi amacıyla fissür örtücü ve flor uygulamaları pedodonti uzmanı tarafından yapılmaktadır. Ortodontik bozuklukların oluşmasını engellemeye yönelik çalışmaları da olan bu birimimiz aynı zamanda hiperaktif veya kooperasyonu olmayan hastalarımız için de genel anestezi şartlarında tedavi hizmeti sunmaktadır. Ortodonti Ortodonti, dişlerdeki çapraşıklıkların, çenelerdeki kapanış bozukluklarının (maloklüzyon) tedavisi ile ilgilenen uzmanlık dalıdır. Hareketli apareyler veya sabit tedavi yöntemleri ile çene büyümesinin yönlendirilmesi (çocuk hastalarda), kötü alışkanlıkların (emzik kullanımı, parmak emme vb.) çenelere yaptığı olumsuzlukların ve tüm çapraşıklıkların giderilmesi ortodonti uzmanı tarafından yapılmaktadır. Kullanılan tellerin ve tutucularının diş rengi olmasıyla estetik yönden de problemler ortadan kalkmıştır. Ortodontik tedavi her yaşta uygulanabilmektedir. Ortodontik tedavide kullanılan tellerin dişlerin dil tarafina yerleştirildiği ve dışarıdan görünmeyen lingual ortodontik tedavi tekniği ile tel görüntüsünden kurtularak tedavi olmak, dışarıdan hiç belli olmayan şeffaf plaklar (ClearAligner) ile diş çapraşıklıklarını düzeltmek artık mümkün olmaktadır. Tel görüntüsünden memnun olmayan çocuk hastalar için renkli teller ve estetik teller son dönemde tercih edilen teknikler olmuştur. Tüm bu tedavi teknikleri çocuk ve erişkin hastalar için kliniklerimizde başarı ile uygulanmaktadır. Periodontoloji (Diş Eti Hastalıkları Tedavisi) Dişleri çevreleyen diş eti, kemik ve ligamentler (periodonsiyum) ile ilgili tüm hastalıkların tedavileri bu bölümde yürütülmektedir. Diş fırçalama, diş ipi kullanımı ve rutin diş hekimi ziyaretlerinizde doktorunuzun uyguladığı profesyonel temizlik işlemleri periodontal hastalıkları önlemede sıklıkla yeterlidir. Hamilelik süresince yaşanan hormonal değişiklikler, bazı sistemik hastalıklar, hatalı veya yetersiz ağız bakımı diş eti hastalıklarına yol açabilir. Gingivitis, akut ve kronik periodontitis, dişeti apseleri, ülseratif dişeti hastalıklarının tedavileri, flap operasyonu, kök düzeltmesi gibi cerrahi teknikler ve biyolojik materyaller kullanılarak diş eti hastalıkları uzmanı tarafından yapılmaktadır. İmplant Uygulamaları İmplantlar, diş kökü gibi hizmet vermesi amacı ile çene kemiği içine cerrahi bir operasyon ile yerleştirilen, biyolojik olarak uyumlu titanyumdan üretilmiş vidalardır. Tek veya birden fazla diş eksikliğinde lokal anestezi altında muayenehane ortamında başarı ile uygulanabilirler. Dental işlemlere karşı endişe duyan hastalarda implant uygulamaları sedasyon veya genel anestezi koşullarında yapılabilir. Sıklıkla implantlar, diş etine yapılan bir kesi ile çene kemiği ortaya çıkarıldıktan sonra yerleştirilirler ve bir hafta sonra alınmak üzere kesilen diş eti bölgesine dikiş atılır. Operasyonu takiben önerilerimiz ve kullanacağınız ilaçlar ile sorunsuz bir iyileşme dönemi geçirmeniz sağlanacaktır. İmplantlar uygulandıkları kemik bölgesine ve hastanın kemik yoğunluğuna bağlı olarak ortalama 2 - 6 ayda kemik ile bütünleşirler. Bu süreç sonunda implantlarınız üzerine hareketli veya sabit protez yapılabilir. Fonksiyon ve estetiği kazandırmanın yanı sıra implantlar diş eksikliği ile ortaya çıkan kemik kaybını önleyerek çenelerde form ve yapının devamlılığını sağlarlar. Genel sağlık durumu iyi olan tüm bireylere implant yerleştirilebilir. Doğru planlama, steril cerrahi koşulların varlığı ve hastanın ağız hijyenine gösterdiği özen tedavi başarısını arttırır. İmplant tedavisinde 3 boyutlu görüntü sağlayan Orthophos XG3D cihazının özelliklerini incelemek için tıklayınız. Birimin Tüm İlgi Alanları - Ağız ve Diş Sağlığı
medical-article
Dental Tedaviler Hakkında Bilinmesi Gerekenler | Acıbadem
- Dil kökü kanseri nedir? - Dil kökü kanseri nedenleri nelerdir? - Dil kökü kanseri en çok kimlerde görülür? - Dil kökü kanseri belirtileri nelerdir? - Dil kökü kanseri nasıl teşhis edilir? - Dil kökü kanserinde görüntüleme tetkikleri kullanılır mı? - Dil kökü kanserinde biyopsi yapılır mı? - Dil kökü kanserinde teşhis gecikirse ne olur? - Dil kökü kanseri evreleri nelerdir? - Dil kökü kanseri nasıl tedavi edilir? - Dil kökü kanseri ameliyatı sonrası neler beklenmelidir, nelere dikkat edilir? - Dil kökü kanseri tedavisi sonrası nüks ihtimali nasıl düşürülür? Dil kökü kanseri nedir? Dil kanseriçeşitlerinden biri olan dil kökü kanseri, ağız içinde arka kısımda yer alan, dilin gırtlağa bağlandığı bölümde meydana gelir. Dil kökü yüzeyindeki hücrelerin kontrol dışı bir şekilde gelişmesi sonucunda ortaya çıkan bir kanser türüdür. Bu bölge direkt olarak ağız içine bakılarak gözlemlenemez. Bu kanser türünün dilin arka kısmında yer alması, kanserin geç fark edilmesine sebebiyet verebilir ve genellikle kanser hücreleri lenf bezlerine yayıldıktan sonra fark edilir. Dil kökü kanseri nedenleri nelerdir? Alkol ve sigara tüketiminin dil kökü çevresinde oluşan kanserlerin oluşumunda etkili olduğu bilinmelidir. Ayrıca dil kökü kanserinin oluşmasının bir diğer sebebi ise HPV(İnsan Papilloma Virüsü) virüsüdür. Dil kökü kanserinde genetik faktörlerde önem taşır. Genetik kanser öyküsü bulunan kişilerde risk oranı yüksektir. Dil kökü kanseri en çok kimlerde görülür? Hastalık, aşırı alkol ve sigara tüketen bireylerde ve genellikle erkeklerde görülür. Bununla birlikte beslenme alışkanlığı kötü olan kişilerde de bağışıklığın düşmesi sebebiyle hastalığa yakalanma oranı artar. HPV virüsü sebebiyle ortaya çıkan kanserler ise daha genç yaştaki erkek bireylerde görülmektedir. Kadın bireylerde ve özellikle çocuklarda bu risk düşüktür. Dil kökü kanseri belirtileri nelerdir? - Dilin arka kısmında geçmeyen yara - Kabarıklık - Tanımlanamayan kitle - Dili hareket ettirmekte zorlanma - Uzun süre geçmeyen boğaz ağrısı - Seste anormal değişiklik - Uzun süre geçmeyen boğaz ağrısı ve yutkunma zorluğu - Yutkunmada güçlük - Kulak ağrısı - Boğazda dolgun bir his - Ağızdan kan gelmesi Belirtiler birkaç haftadan uzun sürüyor ise vakit kaybetmeden bir kulak burun boğaz uzmanına başvurmak gerekir. Hastalığın ilerlemesi durumunda bu kanserler lenf bezlerine yayılarak boyunda bir kitle oluşturabilir. Hasta boyunda kitle şikayeti ile hastaneye başvurur ve genellikle hastalık bu aşamada fark edilir. Dil kökü kanseri nasıl teşhis edilir? Hastanın belirtileri doğrultusunda yapılan fiziksel muayene sonucunda MR, Ultrason, BT gibi görüntüleme tetkikleri istenir. Doktor bunun öncesinde ailede bulunan bir kanser öyküsü olup olmadığını sorarak risk oranını değerlendirir. Hastalığa kesin bir tanı koyabilmek için kanser riski taşıyan bölgeden doku alınarak biyopsi yapılır. Bunun sonucunda hastalık ile ilgili kesin bir bilgiye sahip olunur. Biyopsi, dil kökü kanseri teşhisinde en doğru ve kesin bilgiyi vermekle birlikte, en güvenilir teşhis yöntemlerinden biridir. Dil kökü kanserinde görüntüleme tetkikleri kullanılır mı? Doktorunuz dil kökü kanseri şüphesinde ilk olarak ultrason, MR ve BT gibi görüntüleme tetkiklerini isteyebilir. Pozitron Emisyon Tomografisi (PET):Kanserin vücutta yayıldığı bölgelerin görüntülenmesi için kullanılır. Vücuttaki tümörün konumunu ve büyüklüğünü öğrenmek için BT ve MR ile birlikte kullanılır. Manyetik Rezonans Görüntüleme (MR):Bu görüntüleme yönteminde kanser hücrelerinin diğer organlara sıçrama durumuna bakılır. MR’da doku çözünürlüğü daha fazla olduğu için daha küçük boyutlu tümörleri de saptayabilir. Bilgisayarlı Tomografi (BT):Bölgede bulunan tümörün boyutunu ve sıçrama gösterdiği bölgeleri gösteren bir görüntüleme yöntemidir. Boyun Ultrasonu:Radyasyon gerektirmeyen bir görüntüleme tetkikidir. Lenf düğümleri ve bölgedeki nodüller ayrıntılı bir şekilde görüntülenebilir. Dil kökü kanserinde biyopsi yapılır mı? Yapılan fiziksel muayene ve görüntüleme tetkiklerinde kanser şüphesi uyandırıcı bir sonuç ile karşılaşılması durumunda doktor bölgeden doku alarak biyopsi ister ve kesin tanı bu şekilde koyulur. Kesici Biyopsi (İnsizyonel Biyopsi):Küçük bir bölgeden doku örneği alınarak incelemeye gönderilir. Bu biyopsi çeşidi, tümör ve kanserli hücrelerin tetkiki için kullanılır. Fırça Biyopsisi:Endoskopik bir biyopsi çeşididir. Küçük boyutlu bir fırçanın kanserli dokudan sürüntü alınır ve incelemeye gönderilir. incelenir. Dil kökü kanserinde teşhis gecikirse ne olur? Diğer kanser türlerinde de olduğu gibi dil kökü kanseri teşhisinin gecikmesi durumu hastalığın ileri evrelere taşınmasına sebebiyet verebilir. Kanser tanısının gecikmesi, tedaviyi olumsuz yönde etkileyerek başarı oranının düşmesine sebep olur. Bu durum istenmeyen sonuçlar doğurabilir. Kanser hastalığında erken tanı tedavinin başarı oranını arttırır. Dil kökü, bademcik ve yutak bölgesinde geçmeyen şişlik ve yara gibi belirtiler bulunuyor ise kulak burun boğaz bölümüne başvurmak en doğru seçenek olacaktır. Dil kökü kanseri evreleri nelerdir? Dil kökü kanserinde evre, lezyonların büyüklüğünü, hastalığın yayılım oranını, yayıldığı alanları ifade eder. Her bireyin kanser deneyimi farklı olsa da, benzer evrelere sahip kanserler benzer bir manzaraya sahip olabilir ve sıklıkla aynı şekilde tedavi edilebilir. - Evre 1:Lezyon boyutu 2 cm'den küçük ve lenflere sıçrama gerçekleşmemiştir. - Evre 2:Lezyon boyutu 2–4 cm arasında ve sıçrama gerçekleşmemiştir. - Evre 3:Lezyon 4 cm'den büyük ve yakın lenf nodlarına sıçrama gerçekleşmiştir. - Evre 4:Kanser ağız içi, boğaz veya vücudun diğer bölgelerine sıçrama gerçekleştirmiştir. Dil kökü kanseri nasıl tedavi edilir? Tedavi alternatifleri, kanserin büyüklüğüne, yayılma durumuna ve evresine göre değişkenlik gösterir. Dil kökü kanserinin tedavisinde kemoterapi, radyoterapi ve ameliyat yöntemleri kullanılır. Ameliyat:Hastalığın HPV virüsü kaynaklı olmadığı durumlarda ilk tercih edilen yöntem ameliyattır. Bu yöntem ile kanser lezyonları temizlenir ve gerekli görüldüğü takdirde kemoterapi, radyoterapi gibi diğer yöntemlerde kullanılır. Ameliyatın amacı, kanser hücrelerini bölgeden temizlemek ve diğer dokulara sıçramasını engellemektir. Kemoterapi:Bu tedavi yöntemi, kanserli hücrelerin büyümesini engellemek ve ameliyat sonrası hala kanser hücresi bulunmasının önüne geçmek için koruyucu bir görev görür. Radyoterapi(Işın Tedavisi):Tedavinin amacı, vücudun çeşitli bölgelerine ışın vererek kanser hücrelerini yok etmektir. Hastalığın HPV virüsü kaynaklı olduğu durumlarda ameliyat yerine kemoterapi ve radyoterapi yöntemleri kullanılır ve kanser hücrelerinin yayılımını durdurmak amaçlanır. Dil kökü kanseri ameliyatı sonrası neler beklenmelidir, nelere dikkat edilir? Ameliyat sonrası hasta bir süre burundan mideye inen bir beslenme tüpü yardımı ile beslenir. Ameliyatın büyüklüğüne ve birçok faktöre bağlı olarak konuşma ve yutkunmada güçlükler yaşanabilir. Ameliyat sonrası bölgenin kanser hücrelerinden tamamen temizlenmiş olması beklenir. Sonrasında hastalığın seyrine göre kemoterapi ve radyoterapi gibi ek tedavilerden yararlanılır. Dil kökü kanseri tedavisi sonrası nüks ihtimali nasıl düşürülür? Dil kökü kanserli hasta, tedavi sonrası düzenli ve sağlıklı bir yaşam prensibi edinmelidir. Hasta kanserin nüks etmemesi için bazı durumlara dikkat etmeli, tedavi sonrası doktorunun uygun göreceği sürelerde kontrol ve tetkiklerini yaptırmalıdır. Alkol kullanımı:Dil kökü kanserini tetikleyen sebeplerden biri olan aşırı alkol kullanımı, vücuda verdiği tahribat nedeniyle nüks ihtimalini arttırmada etkilidir. Bu sebeple alkol kullanılmaması alınabilecek önlemlerden biridir. Sigara ve tütün kullanımı:Hastalığın tedavisi sonrası alınabilecek bir diğer önlem ise varsa sigara ve tütün kullanma alışkanlığını sona erdirmektir. Sigara ve tütün ürünleri, ağız bölgesinden tedavi görmüş bir hasta için sakıncalıdır. Egzersiz:Dil kökü kanseri tedavisi sonrası hasta kendini yormayacak ve zorlamayacak şekilde egzersiz yapmalıdır. Egzersiz yapmak psikolojiyi olumlu yönde etkiler ve kaygıyı azaltır. Ayrıca vücudun dinç tutulması ve metabolizmayı hızlandırma açısından önemlidir. Sağlıklı beslenme:Sağlıklı beslenmenin kanser riskini azaltmada olumlu etkileri olduğu bilinmekle birlikte, bağışıklığın güçlü tutulmasında en önemli faktörlerden biridir. Doğal ve dengeli beslenmek kanser riskine karşı alınan önemlerden biridir.
medical-article
Dil Kökü Kanseri: Belirtileri, Teşhisi, Tedavisi
- Diş Eti Estetiği (Gummy Smile Botoks) - Gummy Smile Botoks (Gülüş Estetiği) Tedavisi - Diş Eti Estetiği (Gummy Smile Botoks) Sıkça Sorulan Sorular - Gummy Smile Botoks Öncesinde Nelere Dikkat Edilmelidir? - Gummy Smile Botoks Uygulamasının Yan Etkileri Nelerdir? - Gummy Smile Botoks Fiyatı Nedir? Diş Eti Estetiği (Gummy Smile Botoks) Diş eti gülüşü, estetik bir endişe kaynağı olabilir ve bu durumu düzeltmek için birçok kişi çeşitli tedavi yöntemlerini araştırmaktadır. Diş eti gülüşü, bireyin gülümsediğinde diş etlerinin fazla görünmesini ifade eder. Bu durum, bazı kişilerde estetik kaygı yaratır ve bu nedenle çeşitli estetik girişimler düşünülebilir. Günümüzde,diş eti gülüşü sorununugidermek için yaygın olarak tercih edilen bir tedavi yöntemi olarak "Gummy Smile Botoks" adlandırılmaktadır. Bu yöntem, botoks (botulinum toksini enjeksiyonları) kullanılarak gerçekleştirilir ve diş etlerinin fazla görünmesini azaltmayı amaçlar. Uygulama, yüz kaslarına doğrudan etki ederek gülüş sırasında diş etlerinin daha az belirgin olmasını sağlar. Bu sayede, kişinin gülüşü daha dengeli ve estetik bir görünüm kazanır. Gummy Smile Botoks tedavisi, minimal invaziv bir işlemdir ve genellikle hızlı bir şekilde tamamlanır. Bu tedavinin tercih edilme nedenleri arasında sıklıkla; acısız olması, kısa sürede sonuç alınabilmesi ve günlük yaşama hemen dönülebilmesi bulunmaktadır. Diş eti gülüşü (Gummy Smile) botoks, bu önerilen tedavilerden biri olarak öne çıkmaktadır. Ancak, her bireyin durumu farklı olduğu için, tedavi öncesinde bir diş hekimi ile detaylı bir değerlendirme yapılması önemlidir. Günümüzde diş eti gülüşü sorununu gidermek için Gummy Smile Botoks, en çok tercih edilen yöntemlerin başında gelmektedir. Estetik kaygıları olan bireyler, bu minimal invaziv tedavi ile gülüşlerindeki dengesizliği düzeltebilirler. Ancak, her tedavi öncesinde uzman bir sağlık profesyoneli ile görüşmek önemlidir. Gummy Smile Botoks (Gülüş Estetiği) Tedavisi Gummy Smile Botoks tedavisi, diş estetiği alanında öne çıkan bir çözüm olarak dikkat çeker. Bu uygulama, gülümsediğinizde diş etlerinin fazla görünmesine neden olan gummy smile sorununu ele alır. Yeni yöntemlerden olan Gummy Smile Botoks, estetik kaygıları olan bireylere farklı bir çözüm önerisi sunar. Gummy Smile Botoks, (botulinum toksini) enjeksiyonlarını içeren minimal invaziv bir tedavi yöntemidir. Bu yöntem, yüz kaslarına doğrudan etki ederek diş etlerinin daha az belirgin olmasını sağlar. Uygulama sırasında acı hissi minimaldir ve genellikle kısa bir sürede tamamlanır. Bu tedavi, hızlı sonuçlar elde etmek isteyenler için ideal bir seçenektir. Gummy Smile Botoksuntercih edilme nedenleri arasında; acısız olması, düşük risk taşıması ve günlük yaşama hemen dönülebilmesi bulunmaktadır. Gummy Smile Botoks, estetik kaygıları olan bireyler için güvenilir bir çözüm sunarak gülüşlerini daha dengeli ve estetik hale getirme imkanı tanır. Bu yöntem, kişinin doğal güzelliklerini ön plana çıkaran bir yaklaşıma sahiptir. Gummy Smile Botoks tedavisi, diş estetiği konusunda uzmanlaşmış hekimler tarafından gerçekleştirilmelidir. Tedavi öncesinde bireyin beklentileri ve sağlık durumu detaylı bir şekilde değerlendirilmelidir. Bu tedavi, diş eti gülüşü sorununu düzeltmeye yönelik hızlı ve etkili bir çözüm sunar. Ancak, her bireyin durumu farklıdır, bu nedenle tedavi öncesinde bir diş hekimi ile yapılacak detaylı bir konsültasyon, en uygun tedavi planının belirlenmesine yardımcı olacaktır. Gummy Smile Botoks tedavisi, estetik kaygıları olan bireyler için modern ve hızlı bir çözüm sunar. Minimal invaziv yapısı, hızlı sonuçları ve güvenilirliğiylegummy smilesorununu düzeltme konusunda önemli bir alternatiftir. Diş Eti Estetiği (Gummy Smile Botoks) Sıkça Sorulan Sorular Diş Eti Estetiği Nedir? Diş eti estetiği, diş etlerinin fazla görünümünü düzeltmek amacıyla kullanılan bir kozmetik işlemdir. Diş Eti Estetiği (Gummy Smile Botoks) Nasıl Yapılır? Gummy smile botoks uygulaması, dikey üst dudak kaldırma kasının aktivitesini azaltarak diş etlerinin fazla görünmesini engeller. Uygulama sırasında, belirli noktalara botoks enjekte edilir ve kas aktivitesi geçici olarak durdurulur. Gummy Smile Botoksun Etkisi Ne Kadar Sürer? Genellikle, gummy smile botoks uygulamasının etkisi 3 ila 6 ay arasında sürer. Ancak, bireyin metabolizma hızı ve uygulanan botoks miktarı gibi faktörler sonucun süresini etkileyebilir. Kimler Diş Eti Estetiği Yaptırabilir? Diş eti estetiği için adaylar genellikle diş etlerinin fazla görünümünden rahatsız olan ve gülümsemesini iyileştirmek isteyen bireylerdir. Ancak, hamilelik, emzirme dönemi veya belirli sağlık koşulları olanlar için uygun olmayabilir. Gummy Smile Botoks Öncesinde Nelere Dikkat Edilmelidir? Uygulama öncesi, bireyin sağlık geçmişi değerlendirilir ve gerekli görülürse alerji testleri yapılır. Gummy Smile Botoks Uygulamasının Yan Etkileri Nelerdir? Uygulama sonrası hafif şişlik veya kızarıklık gibi yan etkiler görülebilir, ancak genellikle geçicidir. Gummy Smile Botoks Uygulaması Herkese Uygun Mudur? Herhangi bir kozmetik prosedürde olduğu gibi, doğru sonuçlar için bir sağlık profesyoneliyle işbirliği önemlidir. Gummy Smile Botoks Fiyatı Nedir? Gummy smile botoks işleminin maliyeti, uygulama yapılacak bölgenin büyüklüğü ve kullanılacak botoks miktarı ve gibi çeşitli faktörlere bağlı olarak değişebilir.
medical-article
Diş Eti Estetiği (Gummy Smile Botoks) Nedir? Nasıl Yapılır?
Diş Eti Kanaması Nedir? Diş eti kanamasıöncelikle en yaygın diş eti hastalığı olmakla beraber başka sağlık sorunlarına da işaret edebilir. Diş eti kanamasının en yaygın nedeni iyi ağız sağlığı alışkanlıklarına sahip olmamaktır. Günde en az iki defa diş fırçalamak, günlük diş ipi kullanmak ve düzenli diş muayeneleri yaptırmak gibi iyi ağız sağlığı alışkanlıkları, diş eti kanamasını ve dişeti itihaplanmasını önlemeye ve bazı vakalarda durumu tersine çevirmeye yardımcı olabilir. Diş etlerinin zaman zaman kanaması, bireyin dişlerini çok kuvvetli fırçalamasından veya kullandığı protezin tam yerine oturmamasından da kaynaklanabilir. Daha sık görülen diş eti kanamasıperiodontitise,vitamin eksikliğine,trombositlerin yani pıhtılaşma hücrelerinin eksikliğinevelösemiyani kan kanseri gibi daha ciddi durumların varlığına da işaret edebilir. Diş Eti Kanamasının Belirtileri Ve Tipleri Nelerdir? Diş eti kanaması, adından da belli olduğu üzere dişler ile diş eti arasındaki bölgenin çeşitli nedenlerden dolayı kanamasıdır ve başka tıbbi sorunların işaretidir. Bu kanama yaygın olarak sert meyve veya yiyecek gibi bir besini çiğneme, diş fırçalama gibi diş etlerinin dış bir etken ile etkileşime girmesinden kaynaklanabileceği gibi, bazı nadir ve daha ağır sebepleri olan vakalarda kendiliğinden de gerçekleşebilir. Şiddetli veya uzun süreli yani kronik bir diş eti kanamasıolan bireyler ile kanamayla birlikte açıklanamayan başka belirtilerin varlığını gözlemleyen bireyler bir an önce diş doktoruna başvurmalıdır. Diş Eti Kanaması Neden Olur? Diş Eti Kanaması Nasıl Önlenir? Diş Eti Kanaması Nasıl Teşhis Edilir? Diş eti kanaması tanısının konulması için diş doktoru öncelikle bir fizik muayene gerçekleştirir ve hastanın sağlık geçmişi hakkındaki bilgileri soracağı çeşitli sorular ile öğrenmeyi hedefler. Hasta gözlemlediği bütün belirtilerini bu muayene sürecinde diş doktoru ile konuşmalı ve sahip olabileceği diğer koşullar veya hastalıklarla ilgili bilgileri paylaşmalıdır. Doktor plak ve tartar haricinde diş eti kanamasına neden olabilecek herhangi bir durumun mevcudiyetini kontrol etmek için aralarında kan testleri de bulunan çeşitli laboratuvar testlerinin yapılmasını uygun görebilir. Diş Eti Kanaması Nasıl Tedavi Edilir? Diş eti kanamasının tedavisi, kanamanın nedenine göre farklılık gösterir. Plak ve tartarın diş sağlığı uzmanı tarafından temizlenmesi birçok vakada kanamanın durmasını sağlar. Bu süreçten sonra iyi diş sağlığı alışkanlıklarının sürdürülmesi ve düzenli dişçi ziyaretleri durumun tekrarlanmasını engeller. Diş plağı haricinde, daha farklı durumlardan kaynaklanan diş kanaması tedavisi ise, altta yatan durumun tedavisini gerektirmektedir. İyi diş sağlığı alışkanlıkları bu aşamada da bireye yardımcı olur. Bu süreçte birey diş temizliği sırasında doktorun tavsiyesine göre doğru yumuşaklıkta bir diş fırçası kullanmalıdır. Diş eti kanamasının varlığını erken belirlemek ve ortaya çıkmasını önlemek için bireylerin alabileceği bir takım önlemler mevcuttur. Dengeli ve sağlıklı beslenmek, diş sağlığının korunmasına yardımcı olabilir. Bireyler öğün aralarında atıştırmaktan kaçınmalı ve karbonhidrat tüketimini azaltmalıdır. Tütün ürünleri hem diş eti kanamalarını daha ağır bir hale getirir, hem de diş etlerinin kanamasına neden olan diğer sorunların varlığını maskeleyebilir, bu nedenle başta sigara içmek olmak üzere tütün ürünü kullanımından kaçınmak gereklidir. Eğer vitamin eksikliği teşhisi varsa, birey daha fazla vitamin tüketecek şekilde günlük beslenme alışkanlıklarını düzenlemeli ve doktorun tavsiye ettiği oranda vitamin takviyesi almalıdır. Eğer kullanılan bir ilacın yan etkileri diş etlerinin kanamasına neden oluyorsa, bu durum doktora bildirilmeli ve doktorun uygun gördüğü durumlarda farklı ilaçlar değerlendirilmelidir. Kullanılan ilaçlar ilk önce doktorla konuşmadan asla değiştirilmemelidir. Takma dişler veya diğer diş aletleri bireyin ağzına tam oturmuyor ya da diş etlerinde ağrılı lekelere neden oluyorsa bir an önce diş hekimine görünmek gereklidir. Diş etlerini incitmekten kaçınmak için diş hekimini tarafından dişlerin nasıl fırçalanması ve diş ipinin nasıl kullanılması gerektiğine dair verilecek talimatlar izlenmelidir.
medical-article
Diş Eti Kanaması Nedir? Diş Eti Kanaması Neden Olur? Ne İyi Gelir?
Diürez, böbrek fonksiyonlarının bir göstergesi olarak önemli bir sağlık sorunudur. Artan idrar üretimi, çeşitli nedenlerden kaynaklanabilir ve ciddi sağlık risklerine yol açabilir. Diyabet, böbrek hastalıkları ve idrar söktürücü ilaçlar, diürezin başlıca nedenleri arasında yer alır. Diürez belirtileri fark edildiğinde, erken tanı ve tedavi önemlidir. Yaşam tarzı değişiklikleri ve ilaç tedavisi, diürezin kontrol altına alınmasında etkili yöntemlerdir. Sağlığınızı korumak için düzenli sağlık kontrolleri ve doktor tavsiyelerine uymak büyük önem taşır. - Diürez Nedir? - Diürezin Nedenleri - Diürez Belirtileri - Diürez Çeşitleri - Diürez Tanı ve Ölçüm Yöntemleri - Diürez Tedavi Yöntemleri - Sıkça Sorulan Sorular Diürez Nedir? Diürez, böbreklerimizin işlevlerinden biri olan idrar üretiminin artması durumudur. Normalde, böbrekler vücuttaki sıvı ve elektrolit dengesini koruyarak idrar üretirler. Ancak çeşitli nedenlerle bu denge bozulabilir veidrarüretimi artabilir. Diürez, vücudun suyu fazla atma çabası olarak da tanımlanabilir. Bu durum, vücut sıvı dengesinin bozulmasına ve elektrolit dengesizliğine yol açabilir. Diürezin Nedenleri Diürezin birçok farklı nedeni olabilir. Bu nedenler genellikle böbrek fonksiyonları ile ilişkilidir ve vücuttaki sıvı dengesini etkileyen faktörlerden kaynaklanır. Diyabet ve Diürez Diyabet, diürezin önemli nedenlerinden biridir. Yüksekkan şekeriseviyeleri böbreklerdeki süngerimsi bezlere zarar verebilir ve bu da böbreklerin idrar üretiminde artışa yol açabilir. Diyabetik nefropati olarak bilinen bu durum, böbreklerin işlevlerini olumsuz etkileyerek diüreze neden olabilir. Böbrek Hastalıkları Böbrek hastalıkları, diürezin en yaygın nedenlerinden biridir. Glomerülonefrit, polikistikböbrek hastalığıve böbrek taşları gibi durumlar böbrek fonksiyonlarını bozarak idrar üretiminde artışa sebep olabilir. Böbreklerin düzgün çalışmaması, vücuttaki sıvı ve elektrolit dengesini olumsuz etkileyerek diürezi tetikleyebilir. İdrar Söktürücü İlaçlar İdrar söktürücü ilaçlar, diürezin nedenlerinden biri olabilir. Bu ilaçlar, böbreklerden sodyum ve suyun atılmasını artırarak idrar üretimini teşvik ederler. Genellikle hipertansiyon veödemtedavisinde kullanılan bu ilaçlar, yan etkileri arasında idrar artışına yol açabilir. Diürez Belirtileri Diürez, vücutta belirgin belirtilerle kendini gösterir. Bu belirtiler, idrar üretimindeki artışın yanı sıra vücut sıvı dengesindeki değişiklikleri de içerir. Sık İdrara Çıkma Diürezin en yaygın belirtilerinden biri sık idrara çıkmaktır. Normalden daha fazla idrar üretimi, bireyin daha sık tuvalete gitmesine neden olabilir. Bu durum, özellikle gece idrara kalkma ile birlikte görüldüğünde diürezi işaret edebilir. Gece İdrara Kalkma Gece idrara kalkma, diürezin önemli belirtilerinden biridir. Bu durum, uyku sırasında idrar üretiminin artması anlamına gelir ve kişinin uyku düzenini bozabilir. Gece idrara kalkma, özellikle böbrek fonksiyonlarının bozulduğu durumlarda sıkça görülür. Aşırı Susuzluk Diürez, vücuttaki sıvı kaybını artırarak aşırı susuzluğa neden olabilir. Kişi, normalden daha fazla su içme ihtiyacı hissedebilir. Bu durum, vücudun su dengesini koruma çabasının bir sonucudur ve diürezin önemli belirtilerindendir. Diürez Çeşitleri Diürez, farklı mekanizmalarla ortaya çıkabilir ve bu nedenle çeşitli türleri bulunmaktadır. Her bir diürez türü, idrar üretiminin artışına farklı nedenlerle yol açar. Ozmotik Diürez Ozmotik diürez, kanda çözünmüş ozmoların (örneğin, glukoz veya üre) artması sonucu oluşur. Bu ozmolar, böbreklerden suyun daha fazla atılmasına neden olur. Diyabetik ketoasidoz gibi durumlarda görülen ozmotik diürez, ciddi sıvı kaybına yol açabilir. Forse Diürez Forse diürez, hormonal dengesizlikler sonucu ortaya çıkar. Özellikle antidiüretik hormon (ADH) eksikliği, böbreklerin suyu tutma kapasitesini azaltarak diüreze neden olabilir. Diabetes insipidus, forse diürezin en bilinen nedenlerinden biridir. Rebound Diürez Rebound diürez, bazı ilaçların etkisinin sona ermesiyle oluşur. İdrar söktürücü ilaçların kullanımı kesildiğinde, böbrekler suyu geri tutmaya çalışır ve bu süreçte idrar üretimi artabilir. Bu durum, idrar söktürücü ilaçlar kullanan kişilerde rebound diüreze yol açabilir. Diürez Tanı ve Ölçüm Yöntemleri Diürezin tanısı, hastanın belirtileri ve çeşitli ölçüm yöntemleri ile konulur. Tanı sürecinde doktorlar, hastanın idrar üretimini ve böbrek fonksiyonlarını değerlendirirler. Diürezin tanı ve ölçümünde kullanılan başlıca yöntemler şunlardır: - İdrar Hacmi Ölçümü:Günlük idrar üretiminin miktarı ölçülerek diürez değerlendirilir. - Kan Testleri:Elektrolit düzeyleri ve böbrek fonksiyonlarını değerlendirmek için kan testleri yapılır. - Görüntüleme Yöntemleri:Ultrason veya MR gibi görüntüleme teknikleri, böbreklerin yapısını ve işlevini incelemek için kullanılır. - Hormonal Testler:Özellikle forse diürez şüphesi varsa, hormonal düzeyler incelenir. Diürez Tedavi Yöntemleri Diürezin tedavisi, altta yatan nedenlere bağlı olarak değişir. Tedavi sürecinde amaç, idrar üretimini kontrol altına almak ve vücut sıvı dengesini sağlamak olarak özetlenebilir. Yaşam Tarzı Değişiklikleri Yaşam tarzı değişiklikleri, diürez tedavisinde önemli bir rol oynar. Yeterli su tüketimi, tuz alımının kontrol edilmesi ve düzenli egzersiz gibi önlemler, vücudun sıvı dengesini korumaya yardımcı olabilir. Ayrıca, sigara ve alkol gibi alışkanlıkların azaltılması da tedavi sürecine olumlu katkı sağlar. İlaç Tedavisi İdrar söktürücü ilaçlar, diürez tedavisinde yaygın olarak kullanılır. Bu ilaçlar, böbreklerden sodyum ve suyun atılmasını artırarak idrar üretimini kontrol altına alır. Ayrıca, altta yatan böbrek hastalıklarının tedavisi için özel ilaçlar da reçete edilebilir. Diürez ve Yan Etkileri Diürez, kontrol altına alınmadığında ciddi yan etkilere yol açabilir. Aşırı idrar kaybı, dehidrasyona ve elektrolit dengesizliğine neden olabilir. Bu durumlar, kas krampları, kalp ritim bozuklukları ve hatta böbrek yetmezliği gibi ciddi sağlık sorunlarına yol açabilir. Bu nedenle, diürez belirtileri fark edildiğinde mutlaka bir sağlık profesyoneline başvurulmalıdır. Sıkça Sorulan Sorular Diürez Nedir Ve Nasıl Anlaşılır? Diürez, böbreklerin normalden daha fazla idrar üretmesi durumudur. Sık idrara çıkma, gece idrara kalkma ve aşırı susuzluk gibi belirtilerle anlaşılabilir. Diürezin En Yaygın Nedenleri Nelerdir? Diyabet, böbrek hastalıkları ve idrar söktürücü ilaçlar diürezin en yaygın nedenlerindendir. Diürez Tedavisinde Hangi Yöntemler Kullanılır? Yaşam tarzı değişiklikleri ve ilaç tedavisi, diürezin başlıca tedavi yöntemleridir. İdrar Söktürücü İlaçlar Diüreze Neden Olabilir Mi? Evet, idrar söktürücü ilaçlar böbreklerden suyun atılmasını artırarak diüreze neden olabilir. Diürez Yan Etkileri Nelerdir? Dehidrasyon, elektrolit dengesizliği ve böbrek yetmezliği gibi ciddi yan etkilere yol açabilir. Diürez İle İlgili Ne Zaman Doktora Gitmeliyim? Sık idrara çıkma, aşırı susuzluk veya diğer diürez belirtileri fark edildiğinde bir sağlık profesyoneline başvurulmalıdır.
medical-article
Diürez Nedir? Nedenleri, Belirtileri ve Tedavi Yöntemleri
Divertikülit Nedir? Divertikül,sindirim sisteminin iç yüzeyinde oluşabilen küçük, şişkin keselere denir. En sık olarak kalın bağırsağın alt kısmında yer alırlar. Divertikül özellikle 40 yaşından sonra yaygındır ve nadiren sorunlara sebebiyet verir.Divertikülünvarlığıdivertikülozolarak bilinir. Torbaların bir veya daha fazlası iltihaplandığında veya enfekte olduğunda, bu durumdivertikülitolarak bilinir. Divertikülit şiddetli karın ağrısı, ateş, mide bulantısı ve bağırsak alışkanlıklarınızda belirgin değişikliklere sebep olabilmektedir. Hafif divertikülit, dinlenerek, diyette yapılan değişiklikler ya da antibiyotiklerle tedavi edilebilmektedir. Şiddetli ve tekrarlayan divertikülit ise ameliyat gerektirebilir. Divertikülit Nedenleri Nelerdir? Kesin nedeni bilinmemekle beraber, genellikle lif yönünden fakir besinler tüketmeye bağlı olarak kalın bağırsakta dışkının sertleşmesi nedeniyle, rektuma dışkının ilerleyebilmesi adına kalın bağırsaktaki basıncın artmasından kaynaklandığı düşünülmektedir.Divertikülgenellikle kolondaki zayıf bölgelerin baskı altında kalmasıyla gelişir. Divertikülit yırtılması sonucu iltihaplanma ve bazı durumlarda enfeksiyonla ortaya çıkar. Divertikülit Risk Faktörleri Nelerdir? Birkaç faktör divertikülit gelişme riskinizi artırabilir: - Yaşlanma:Divertikülit görülme sıklığı yaşla birlikte artar. - Obezite:Ciddi derecede fazla kilolu olmak, divertikülit gelişme olasılığınızı artırır. - Sigara içmek:Sigara içenlerin, sigara içmeyenlere göre divertikülit yaşama olasılığı daha yüksektir. - Egzersiz eksikliği:Yoğun egzersiz, divertikülit riskinizi azaltır. - Hayvansal yağda yüksek ve lifte düşük diyet:Yüksek miktarda hayvansal yağ alımıyla birlikte düşük lifli bir diyet, risk artırıyor gibi görünse de, tek başına düşük lifin rolü net değildir. - Bazı ilaçlar:Kullanılan bazı ilaçlar, divertikülit riskini artırabilir. Divertikülit Hangi Hastalıklara Yol Açar? Akut divertikülitiolan kişilerin yaklaşık %25’inde aşağıdaki sağlık problemleri gelişir: - Torbada irin birikmesine bağlı oluşan apse, - Yara izi nedeniyle bağırsakta meydana gelen tıkanma, - Bağırsak bölümleri arasında veya bağırsak ile diğer organlar arasında anormal bir geçiş yolu (fistül), - Enfekte ya da iltihaplı kese yırtılırsa peritonit ortaya çıkabilir ve bağırsak içeriğinin karına dökülmesine sebep olabilir. Peritonit tıbbi bir acil durumdur ve acil bakım gerektirir. Divertiküliti Önleme Yolları Nelerdir? - Düzenli egzersiz:Egzersiz, normal bağırsak işlevini destekler ve kolondaki basıncı azaltır. Bu yüzden günde 30 dakika spora zaman ayırmak önemlidir. - Daha fazla lif tüketin:Yüksek lifli bir diyet divertikülit riskini azaltmaktadır. Taze meyve, sebzeler ve tam tahıllı lif açısından zengin yiyecekler, atık maddeyi yumuşatır ve kolonunuzdan daha hızlı geçmesine yardımcı olur. - Bol sıvı tüketin:Tükettiğiniz lif oranına göre sıvı tüketiminize de özen göstermeniz gerekmektedir. Fazla lifli gıda tüketip su tüketiminizi sınırlı tutarsanız, kabız olmanıza sebebiyet verir. - Sigara içmekten kaçının:Sigara içmek, artan divertikülit riski ile ilişkilidir. Divertikülit Belirtileri Nelerdir? Sürekli olabilen ve birkaç gün sürebilen ağrı. Karnın sol alt bölümü, ağrının olağan bölgesidir. - Mide bulantısı ve kusma - Ateş - Karın hassasiyeti - KKabızlık veya ishal hali yer alır. Divertikülit Tanısı Nasıl Konulur? Divertikülit genellikle akut atak sırasında teşhis edilmektedir. Karın ağrısı bir takım problemlere işaret edebileceğinden, doktorun belirtiler için diğer nedenleri ekarte etmesi gerekecektir. Hekiminiz, karnınızın hassasiyetini kontrol etmeyi de içeren bir fizik muayene ile işe başlayacaktır. Kadınlarda, pelvik hastalıkları dışlamak adına pelvik muayene ve karın ağrısı nedenlerinden biri olan hamileliği dışlamak adına dagebelik testiyapılır. Enfeksiyon belirtilerinikontrol etmek adına kan ve idrar testleri istenebilir. Karın ağrısının karaciğere bağlı gelişen nedenlerini ortadan kaldırmak adına, karaciğer enzim testi uygulanabilir. İshal olan kişilerde enfeksiyon riskini ortadan kaldırmak amaçlı dışkı testi uygulanabilir. İltihaplı ya da enfekte keseleri tanımlayabilen ve divertikülit teşhisini doğrulayabilen bir BT taraması. BT ayrıca divertikülitin ciddiyetini göstermek ve tedaviye yön vermek amacıyla da kullanılabilir. Divertikülit Tedavisi Nasıl Yapılır? Divertikülit tedavi planı, belirtilerin ciddiyetine bağlı olarak şekillenir. Bunlar; Belirtiler hafif olduğu takdirde evde tedavi edilebilirsiniz. Doktor, enfeksiyonu tedavi etmek amacıyla antibiyotik ve birkaç gün sıvı diyeti yapmanızı önerebilir. Belirtilerin düzelmeye başlamasıyla beraber yavaş yavaş katı yiyecekleri listeye dahil edebilirsiniz. Bu tedavi komplike olmayan diverküliti olan çoğu kişide işe yaramaktadır. Şiddetli bir atak geçirirseniz veya başka sağlık sorunlarınız mevcutsa, hastaneye kaldırılmanız doğru bir tercih olacaktır. Tedavi planı içerisinde; intravenöz antibiyotikler, abdominal apse oluşmuşsa, boşaltılması amacıyla bir tüpün yerleştirilmesi ve ameliyat yer alıyor. Ameliyat seçeneği; bağırsak apsesi, fistül ya da bağırsak duvarında delinme mevcutsa, birden fazla karmaşık olmayan divertikülit vakası geçirdiyseniz, zayıflamış bir bağışıklık sistemi mevcudiyetinde uygulanabilir. Ameliyat 2 ana şekilde uygulanabilir: Cerrah bağırsağın hastalıklı bölümünü çıkarır ve ardından sağlıklı bölümleri yeniden birleştirir (anastomoz). Bu normal bağırsak hareketlerine sahip olmanıza ön ayak olur. Enflamasyon miktarına bağlı olarak, açık ameliyat ya da minimal invazif (laparoskopik) bir prosedür geçirebilirsiniz. Kolon ve rektumda çok fazla iltihap mevcutsa, kolostomi yapılması gerekir. Karın duvarındaki bir açıklık, kolonun sağlıklı kısmına bağlanır. Atık, açıklıktan bir torbaya geçer. Enflamasyon hafifledikten sonra, kolostomi tersine çevrilebilir ve bağırsak yeniden bağlanabilir. Hekiminiz, divertikülitten altı hafta sonra kolonoskopi önerebilir. Divertiküler hastalıkla, kolon veya rektum kanseri arasında doğrudan bir ilişki mevcut değil gibi görünse de, öyle değildir. Divertiküler atağı esnasında kolonoskopi risklidir ve kolon kanseri ihtimaller arasından çıkabilir. Başarılı bir tedavinin ardından, gelecekteki divertikülit ataklarının önlenmesi için ameliyat yapılması önerilebilir. Ameliyat kararı kişiye özeldir, atakların sıklığına göre karar verilir.
medical-article
Divertikülit Nedir? Diverkülit Belirtileri ve Diverkülit Tedavisi
- Duchenne Kas Distrofisi (DMD) Hastalığı Nedir? - Duchenne Kas Distrofisi (DMD) Hastalığı Belirtileri Nelerdir? - Duchenne Kas Distrofisi (DMD) Hastalığı Neden Olur? - Duchenne Kas Distrofisi (DMD) Hastalığı Tanısı ve Uygulanan Testler - Duchenne Kas Distrofisi (DMD) Hastalığı Tedavisi Duchenne Kas Distrofisi (DMD) Hastalığı Nedir? Duchenne Kas Distrofisi (DMD), kas hücrelerini koruyan bir protein olan distrofinin yapısındaki bozukluklar nedeniyle kaslarda ilerleyici zayıflık ve dejenerasyonla ilişkilendirilen genetik bir hastalıktır. DMD, distrofinopatiler adı verilen dört hastalık grubundan biridir. Bu grubun diğer hastalıkları arasında, DMD'nin daha hafif bir formu olan Becker Kas Distrofisi, DMD ve Becker Kas Distrofisi arasında bir geçiş formu ve DMD’ye bağlı olarak gelişen genişlemiş kardiyomiyopati (kalp hastalığı) yer alır. DMD belirtileri genellikle 2-3 yaşlarında ortaya çıkar ve hastalık öncelikle erkek çocukları etkiler, ancak nadir durumlarda kızlarda da görülebilir. İlk aşamalarda omuz ve üst kol kasları ile kalça ve uyluk kaslarını etkileyen zayıflık, yerden kalkma, merdiven çıkma, dengeyi sağlama ve kolları kaldırma gibi hareketlerde zorluklara yol açar. Avrupa ve Kuzey Amerika’da DMD’nin prevalansı yaklaşık olarak 100.000 kişide 6 olarak tahmin edilmektedir. Duchenne Kas Distrofisi (DMD) Hastalığı Belirtileri Nelerdir? Duchenne Kas Distrofisi (DMD) hastalığının başlıca belirtisi kas zayıflığıdır. Bu zayıflık genellikle 2-3 yaşlarında başlar ve ilk olarak vücuda yakın kasları (proksimal kaslar) etkiler; daha sonra uzuvlardaki kaslara (distal kaslar) yayılır. Genellikle önce alt beden kasları, sonra üst beden kasları zayıflar. Etkilenen çocuklarda zıplama, koşma ve yürüme gibi hareketlerde zorluklar görülebilir. Diğer belirtiler arasında baldırların büyümesi, paytak yürüme ve belde içe doğru kıvrılma (lomber lordoz) bulunur. Hastalığın ilerleyen dönemlerinde kalp ve solunum kasları da etkilenir. Bu durum, ilerleyici kas zayıflığı veomurga eğriliği (skolyoz)nedeniyle solunum fonksiyonlarında bozulmaya ve zamanla akut solunum yetmezliğine yol açabilir. Duchenne Kas Distrofisi (DMD) hastalığı belirtileri şunlardır: - Yürümeye geç başlama, - Sık sık düşme, - Merdiven çıkmada zorluk, - Kaslarda belirgin güçsüzlük, özellikle bacak ve kalça kaslarında, - Parmak ucunda yürüme eğilimi, - Ayakta dururken sıkça denge kaybı yaşama, - Baldır kaslarında aşırı büyüme (yalancı hipertrofi), - Gowers manevrası (çocukların ayağa kalkmak için ellerini bacaklarına dayayarak kalkması), - Yorgunluk ve genel halsizlik, - Solunum ve kalp kaslarında ilerleyici zayıflık (hastalığın ileri evrelerinde). Duchenne Kas Distrofisi (DMD) Hastalığı Neden Olur? Duchenne Kas Distrofisi (DMD), annenin X kromozomlarından birinde bulunan genetik bir mutasyon nedeniyle ortaya çıkar. Araştırmacılar bu mutasyondan etkilenen bazı genleri tanımlamıştır. DMD, kas liflerini enzimlerin etkisinden koruyan bir protein olan distrofinin üretiminde sorun yaşanması sonucunda gelişir. Distrofin eksikliği veya yetersizliği, kas liflerinin kolayca parçalanmasına yol açar, bu da kaslarda ilerleyici bir zayıflık ve dejenerasyona neden olur. DMD taşıyıcıları, genetik olarak DMD hastalığına neden olan mutasyonu kısmen taşıyan kadınlardır. Kadınlarda iki X kromozomu bulunur; DMD taşıyıcılarında bir X kromozomunda normal distrofin geni varken diğer X kromozomunda distrofin üretiminde sorun yaratan mutasyonlu bir gen vardır. Taşıyıcı kadınların çoğunda hastalık belirtileri görülmez; ancak, bazı taşıyıcılarda kaslarda hafif zayıflık, kalp fonksiyonlarında bozulma veya nadiren daha ciddi kas ve kalp problemleri ortaya çıkabilir. Bu belirtiler genellikle hafif olmakla birlikte, bazı kadınlarda semptomlar çocuklukta veya yetişkinlikte başlayabilir ve zamanla ilerleyebilir. DMD taşıyıcılarının kendileri genellikle hastalığın tam tablosunu yaşamasa da, sahip oldukları genetik mutasyonu çocuklarına aktarabilirler. Bu da DMD'nin aile içindeki yayılımında önemli bir rol oynar. Duchenne Kas Distrofisi (DMD) Hastalığı Tanısı ve Uygulanan Testler Duchenne Kas Distrofisi (DMD) tanısı, kaslarda ilerleyici zayıflık ve dejenerasyon belirtileri gösteren çocuklarda çeşitli testler aracılığıyla doğrulanır. Tanı süreci, kan testleri, kas biyopsisi vegenetik testleriiçeren kapsamlı bir değerlendirme ile gerçekleştirilir. Testler, hastalığa özgü kas enzim seviyelerinin incelenmesi, kas dokusundaki distrofin eksikliğinin gözlemlenmesi ve genetik mutasyonların tespit edilmesiyle hastalığın kesin teşhisini sağlar. Erken tanı, hastalığın seyrini yavaşlatmaya yönelik tedavi seçeneklerini değerlendirmek açısından büyük önem taşır. Duchenne Kas Distrofisi (DMD) tanısında çeşitli testler uygulanır: - Laboratuvar Testleri: Kas enzim seviyeleri, özellikle kreatin kinaz (CK) düzeyi, kas hasarını göstermek için ölçülür. DMD hastalarında bu enzimler yüksek seviyede bulunur. - Biyopsi: Kas ve sinir hücrelerinden alınan örnekler mikroskop altında incelenerek kas yapısındaki hasar veya distrofin eksikliği gözlemlenir. - Genetik Testler: Hastalığa yol açan genetik mutasyonları belirlemek için bireysel genler incelenir. Bu test, DMD'nin kesin tanısını koymada önemli bir rol oynar ve aile üyelerindeki taşıyıcı durumu saptamak için de kullanılır. Duchenne Kas Distrofisi (DMD) Hastalığı Tedavisi Duchenne Kas Distrofisi (DMD) tedavisinde, hastalığın ilerlemesini yavaşlatmak ve yaşam kalitesini artırmak amacıyla destekleyici terapiler uygulanır. Kortikosteroidler, kas güçsüzlüğünün ilerlemesini geciktirmeye, akciğer fonksiyonlarını iyileştirmeye, omurga eğriliğini (skolyoz) önlemeye, kalp kası zayıflamasını yavaşlatmaya ve yaşam süresini uzatmaya yardımcı olur. Bu tedaviye ek olarak, solunum ve kalp fonksiyonlarını izlemek, fizik tedavi, ortopedik destekler ve gerektiğinde cerrahi müdahaleler gibi çeşitli destekleyici tedaviler de hastalığın etkilerini azaltmada önemli rol oynar. DMD hastalığı tedavisi, rehabilitasyon uzmanları, ortopedik cerrahlar ve pediatrik kardiyologların dahil olduğu disiplinler arası yaklaşımla ele alınır. Ayrıca, solunum terapistleri, beslenme uzmanları ve genetik danışmanlar gibi diğer uzmanlar da bu ekibe katılarak tedavi sürecini destekler. Solunum terapistleri, solunum kaslarının zayıflaması nedeniyle oluşabilecek solunum problemlerini önlemek veya yönetmek için nefes egzersizleri ve destekleyici tedaviler sunar. Beslenme uzmanları, kas kaybını önlemeye yardımcı olacak ve genel sağlığı destekleyecek dengeli bir beslenme planı hazırlar. Genetik danışmanlar ise ailelere DMD’nin genetik yapısı hakkında bilgi vererek hastalığın genetik geçiş risklerini anlamalarına yardımcı olur. Bu kapsamlı yaklaşım, DMD’nin ilerleyişini yavaşlatmak, yaşam kalitesini artırmak ve tedavi sürecini mümkün olan en iyi şekilde yönetmek için kritik öneme sahiptir.
medical-article
Duchenne Kas Distrofisi (DMD) Hastalığı Nedir? Belirtileri Nelerdir?
- Doğu At Ensefaliti Virüsü Nedir? - Doğu At Ensefaliti Nasıl Ortaya Çıktı? - Doğu At Ensefaliti Virüsüne Kimler Yakalanır? - Doğu At Ensefaliti Virüsü Nasıl Yayılır? - Doğu At Ensefaliti Virüsü Belirtileri Nelerdir? - Doğu At Ensefaliti Virüsü Nasıl Bulaşır? - Doğu At Ensefaliti Virüsü Nasıl Teşhis Edilir? - Doğu At Ensefaliti Virüsünden Korunma Yolları - Doğu At Ensefaliti Virüsü Ölümcül Mü? - Doğu At Ensefaliti Virüsü Hakkında Sıkça Sorulan Sorular Doğu At Ensefaliti Virüsü Nedir? Doğu At Ensefaliti Virüsü (EEAV), nadir görülmesine rağmen oldukça ölümcül olabilen ve beyin iltihabına (ensefalit) yol açan bir virüs enfeksiyonudur. Virüs, genellikle EEE virüsünü taşıyan enfekte sivrisineklerin ısırması sonucu insanlara bulaşır. Memeliler, kuşlar, sürüngenle ve amfibiler de dahil olmak üzere geniş bir hayvan yelpazesini enfekte edebilir. İnsanlar ve diğer memelilere bulaşma sivrisinek türleri aracılığıyla gerçekleşir. Bu virüsle enfekte bir sivrisinek tarafından ısırılan kişilerin yaklaşık %30'u ensefalit geliştirir ve enfeksiyondan dolayı hayatını kaybeder. Enfeksiyonlar genellikle yaz aylarında zirve yapar. Çoğunlukla tatlı su kütleleri, bataklıklar ve sahil bölgelerinde görülür. Doğu At Ensefaliti Nasıl Ortaya Çıktı? Doğu At Ensefaliti Virüsü'nün (EEEV) insanlarda ilk tespiti, 1938 yılında Massachusetts, ABD'de önemli bir salgın sırasında yapıldı. Kayıtlardaki en büyük Doğu At Ensefaliti salgını, 1959 yılında New Jersey, ABD'de gerçekleşmiş olup 8 hafta boyunca 32 vakayı içermiştir. Doğu At Ensefaliti Virüsüne Kimler Yakalanır? EEA virüsüyle enfekte olma riski, virüsün bulunduğu bölgelerde yaşayan herkes için geçerlidir. Ancak 50 yaş üstü yetişkin bireylerde ve 15 yaş altı çocuklarda virüse bağlı olarak ciddi hastalıklar gelişebilir. New York Eyaleti’nde 1971 yılından bu yana EEEV tanısı konulan 11 kişiden 7’si bu hastalıktan hayatını kaybetmişti. Doğu At Ensefaliti Virüsü yüksek bir ölüm oranına sahiptir. Doğu At Ensefaliti Virüsü Nasıl Yayılır? Virüs, doğal olarak Culiseta melanura sivrisinekleri ve kuşlar arasında bir döngüye sahiptir. İnsanlara ve memelilere (atlar dahil) virüsün yayılması, kuşlardan ve memelilerden beslenen belirli sivrisinek türlerinin ısırıkları yoluyla gerçekleşir. Doğu At Ensefaliti Virüsü, enfekte sivrisineklerin ısırmasıyla bulaşır; insanlar veya hayvanlar arasında doğrudan bir bulaşma söz konusu değildir. Doğu At Ensefaliti Virüsü Belirtileri Nelerdir? Doğu At Ensefaliti Virüsü belirtileri ilk başta ortaya çıkmayabilir. Isırılan kişide ilk günlerde belirti çıkmayabilir. Genellikle enfekte sivrisineğin ısırığını takiben 4 ila 10 gün içinde ortaya çıkar. Ciddi vakalar genellikle ani başlayanbaş ağrısı,yüksek ateş, titreme,mide bulantısıve kusma ile kendini gösterir ve bu durumlar kafa karışıklığı, nöbetler,beyin iltihabı(ensefalit) vekomagibi daha ağır semptomlara ilerleyebilir. Hastalığı geliştirenlerin yaklaşık üçte biri hayatını kaybedebilir ve hayatta kalanların birçoğu hafif veya ciddi beyin hasarlarıyla karşılaşabilir. Doğu At Ensefaliti Virüsü Nasıl Bulaşır? Doğu At Ensefaliti Virüsü insandan insana bulaşmaz. Sadece enfekte sivrisineğin ısırması yoluyla bulaşır. Doğu At Ensefaliti Virüsü Nasıl Teşhis Edilir? Doğu At Ensefaliti Virüsü, genellikle hastanın klinik semptomlarına bakarak ve laboratuvar testleri yapılarak teşhis edilir. Bu testler kan veya omurilik sıvısında virüsün ya da virüse karşı gelişmiş antikorların varlığını kontrol eder. Doğu At Ensefaliti Virüsünden Korunma Yolları Doğu At Ensefaliti Virüsü için insanlara uygulanabilecek bir aşı yoktur. Bu nedenle virüsten korunmak büyük önem taşır. Enfeksiyondan korunmanın en iyi yolu sivrisinek ısırıklarından kaçınmaktır. Dışarıda, özellikle sivrisineklerin en aktif olduğu şafak ve alacakaranlık saatlerinde uzun kollu giysiler giymek ve pantolonları çoraplara sokmak faydalı olabilir. Sivrisineklerin yoğun yaşadığı bir bölgedeyseniz sinek kovucular kullanabilirsiniz. Ayrıca ev ve çevresindeki sivrisinek popülasyonunu azaltmak için tüm durgun su kaynakları ortadan kaldırılmalıdır. Alınabilecek önlemler şunlardır: - Teneke kutuları, plastik kapları, seramik saksıları veya benzeri su tutan kapları atın. - Mülkiyetinizdeki tüm atılmış lastikleri kaldırın. - Çatı oluklarının düzgün şekilde suyu tahliye ettiğinden emin olun ve tıkanmış olukları temizleyin - Yüzme havuzlarını temizleyin ve klorlayın, dış mekan saunalarını ve jakuzileri düzenli olarak temizleyin. - Pencere ve kapı sinekliklerinin uygun şekilde oturduğundan ve iyi durumda olduğundan emin olun. Doğu At Ensefaliti Virüsü Ölümcül Mü? Doğu At Ensefaliti Virüsü’nde enfekte kişilerin yaklaşık yüzde 30’u hastalıktan dolayı hayatını kaybeder ve hayatta kalanların birçoğu nörolojik problemler yaşar. Hastalık için özel bir aşı veya özel bir tedavi yöntemi yoktur. Doğu At Ensefaliti Virüsü Hakkında Sıkça Sorulan Sorular Doğu At Ensefaliti Virüsü Ölümcül Mü? Evet, Doğu At Ensefaliti Virüsü (EEE) oldukça ölümcül olabilir. Enfekte olan kişilerin yaklaşık %30'u ensefalit (beyin iltihabı) geliştirir ve bu kişilerden birçoğu hayatını kaybeder. Hayatta kalanların çoğu ise kalıcı nörolojik hasarlarla karşılaşabilir. EEE'nin ölüm oranı yaklaşık %41 olarak belirtilmiştir, bu da bu virüsü ciddi bir sağlık tehdidi haline getirir. Doğu At Ensefaliti Virüsü İlk Nerede Görüldü? Doğu At Ensefaliti Virüsü (EEE), insanlarda ilk kez 1938 yılında Massachusetts, ABD'de tespit edilmiştir. Ancak, virüs adını 1830'larda atlarda (equine) keşfedilmesinden almıştır. O zamandan beri virüs, özellikle ABD'nin Atlantik ve Körfez kıyılarında görülmeye devam etmektedir. Doğu At Ensefaliti Virüsü Hangi Ülkelerde Görüldü? EEE virüsü çoğunlukla Amerika Birleşik Devletleri'nde görülmüştür. Virüs özellikle Massachusetts, Florida ve New Hampshire gibi eyaletlerde yaygındır. Ancak, virüsün görüldüğü coğrafi alan genişlemekte olup Arkansas, Connecticut, Maine, Tennessee, Kuzey Carolina ve Vermont gibi eyaletler de artık risk altındaki bölgeler arasında yer almaktadır. Doğu At Ensefaliti Virüsü Risk Grupları Nelerdir? Doğu At Ensefaliti Virüsü için en yüksek risk grupları, 50 yaş üstü ve 15 yaş altı bireylerdir. Ayrıca, sivrisineklerin yoğun olduğu bölgelerde, özellikle bataklıklar ve tatlı su kütleleri etrafında zaman geçiren veya çalışan kişiler de daha yüksek risk altındadır. EEE enfeksiyonu geçirenlerin çoğu asemptomatik kalırken, semptomatik olanların büyük bir kısmı daha önce belirtilen bu yaş gruplarında yer alır. Doğu At Ensefaliti Virüsü Bulaşıcı mıdır? Hayır, Doğu At Ensefaliti Virüsü (EEE) insandan insana bulaşmaz.Virüs, sadece enfekte sivrisineklerin ısırığıyla insanlara bulaşır. İnsanlar ve diğer memeliler "son konak" olarak kabul edilir, yani virüsü diğer sivrisineklere veya insanlara bulaştıramazlar. Doğu At Ensefaliti Virüsü Türkiye’de Görüldü Mü? Mevcut bilgilere göre, Doğu At Ensefaliti Virüsü Türkiye'de bildirilmemiştir. Virüs, daha çok Amerika Birleşik Devletleri ve Karayipler'de görülmekte olup, Türkiye bu virüsün endemik olduğu bölgeler arasında yer almamaktadır. Ancak, küresel iklim değişiklikleri ve seyahat hareketliliği nedeniyle olası bir yayılma riski her zaman bulunmaktadır.
medical-article
Doğu At Ensefaliti Virüsü Nedir? Belirtileri, Tedavi Yöntemleri
Acıbadem Sağlık Grubu'na başvuran kişiler içindiyet tedavisi, Beslenme ve Diyet Uzmanları denetiminde yürütülüyor. Diyet Tedavisi Nasıl Olmalıdır? Her bireyin vücut yapısı ve metabolizması farklıdır. Kişinin uygun kiloya ulaşması için; yaşına, boyuna, cinsiyetine, kilosuna, yaptığı fiziksel aktiviteye, herhangi bir hastalığı olup olmamasına, beslenme alışkanlıklarına ve sosyoekonomik durumuna dikkat edilerek bir beslenme programı hazırlanması gerekir. Bu yüzden genel ilkeleri benzer olmakla birlikte diyet listesi mutlaka kişiye özel olmalıdır. Diyet Tedavisi ile Kilo Verme Diyet tedavisi ile kilo verme sürecinde sağlıklı bir sonuç almak için haftalık kilo kaybının 0, 5-1 kg arasında olması gerekmektedir. Ancak verilen kiloların vücuttaki fazla yağlardan olması çok önemlidir. Bunun belirlenmesi içinbioelektrik empedans sistemidenilen ve vücut bileşimini analiz eden özel bir tartı kullanıyoruz. Vücut komposizyonu analizi ile vücut yağ kitlenizi, kas ve sıvı oranınızı, metabolizma hızınızı, varsa kilo fazlalıklarınızın tahmini hangi bölgede olduğunu, metabolizma yaşınızı, organlar etrafında yağlanma durumu gibi, vücudunuzun o anki durumunu belirleyen verilere ulaşılmış olursunuz. Her hafta tekrarlanan ölçümlerle verilen kiloların yağ dokusundan mı yoksa kas dokusundan mı olduğunu belirleyip kişilerin beslenme programlarını buna göre düzenliyoruz. Diyet tedavisi programlarında hedef, istenilen ağırlığa ulaşıldıktan sonra bu ağırlığın yaşam boyu korunması, yeterli ve dengeli beslenme alışkanlığının yaşam tarzı haline getirilebilmesidir. Kilo verme amaçlı zayıflama programı uygulamak, kişilerin moral ve diyet yapma gücünün sürekli korunmasını gerektiriyor. Diyet tedavisi boyunca boyunca kişiler beslenme ve diyet uzmanlarının takibinde oluyor. Diyet Tedavisine Ek Tedavi Yöntemleri Obez hastalar, aşırı kiloları nedeniyle çoğu zaman spor yaparken sağlık sorunları yaşıyor; örneğin binen aşırı yük nedeniyle diz ekleminde oluşan problemler yapılan sporu etkiliyor. Bu sorunlar, hastanın egzersizi tamamen bırakmasına yol açıyor, hasta daha fazla kilo alıyor ve bir kısır döngüye giriyor. Bu hastaların egzersize tekrar başlayabilmesi için, Acıbadem Sağlık Grubu'nda görev alan obezite uzmanları, sağlık durumuna en uygun, onu zorlamayacak, yüzme, su jimnastiği gibi egzersizlerden oluşmuş bir program düzenliyor. Genellikle haftada en az 3 gün yapılacak 45 dakikalık bir aktivite bile, hastanın kilo vermesinde etkili olabiliyor. Diyet tedavisi ve egzersiz programları hastanın kilo vermesinde etkili olabiliyor. Ancak hastanın bu programları, belirli bir süresi olan kürler gibi görmesi ve bitiminde eski sedanter yani hareketsiz yaşantısına dönmesi tekrar kilo almasına yol açabiliyor. Bu hastalara, yaşam alışkanlıklarında değişiklikler yapmaları, örneğin sürekli araba kullanmak yerine metroya binmeleri, hafta sonları yemek programları yerine trekking, kayak gezileri gibi spor aktiviteleriyle dolu farklı programlara ağırlık vermeleri öneriliyor. Hastanın kilo almasına neden olan herhangi bir hastalığı metabolik sorunu varsa (reaktif hipoglisemi, insülin direnci gibi) bu sorunlara doktor denetiminde ilaç tedavisi uygulanıyor. Ancak ilaç tedavisinden, direkt olarak obezitenin ilaçla tedavisinin anlaşılmaması gerekiyor.Çünkü henüz obezite tedavisi için reçete edilebilecek, FDA onaylı gerçekten güvenli ve etkili bir ilaç bulunmuyor. Sağlıklı beslenme, özellikle son yıllarda dikkat çeken konulardan biri haline geldi. Obezitenin gün geçtikçe artması ile insanlar fazla kilolarından kurtulmak için çeşitli diyetlere başvuruyor. Bu diyet listelerinin başında genellikle son dönemlerde moda olan listeler yer alıyor. Fakat sürekli diyet yapmak da bir süre sonra takıntıya sebep olabilir. Bu gibi durumlar için diyetisyenlerden yardım alarak, yapılacak çeşitli ölçümler sonucunda diyetisyeninizin uygun gördüğü diyet listesi ile sağlıkla zayıflayabilirsiniz. Genellikle yüksek protein ve düşük karbonhidrat içerikli diyetler, hızlı bir kilo verdirme yöntemi olarak görülse de uygulayanların %80’i verdikleri kiloları hızla geri alıyor. Diyet yaparken kilo verebilmek kadar, verilen kiloyu korumak da oldukça önemli. Bu sebeple uzmanlar rejim yapanlara, listelerini güncel diyet listelerine göre değil, dengeli bir diyet listesi ne göre takip etmeleri konusunda uyarıyor. Sağlıklı bir şekilde kilo vermek ve uzun vadede verdiğiniz kiloları koruyabilmek için diyet listenizin fiziksel aktiviteleriniz, ruh haliniz ve beslenme alışkanlıklarınızın göz önüne alınarak size özel planlanması gerekir. Bazı diyet listelerini uyguladıktan sonra, tartı her ne kadar kilo verilmiş gibi gösterse de, çoğu zaman bir beden bile küçülme olmadığını ve aksine vücutta sarkma ya da genişlemeye yol açtığı görülür. Eğer vücudunuzda sarkma, genişleme ya da daralma söz konusu değilse dikkatli olunmalıdır! Bu gibi durumlar kaliteli kilo verilmediği anlamına gelir. Özellikle estetik amaçlı bir diyet listesi uygulamak istiyorsanız, diyetle birlikte kas sıkılığı için egzersizde yapmanız gerekir. Her vücuda göre değişiklik gösteren karbonhidrat-yağ-protein ve vitamin dengesi farklıdır. Uyguladığınız diyet listesi ile bu besinler doğru olarak alınmazsa çeşitli sağlık sorunlarının yanı sıra kas kayıpları ve akabinde vücutta sarkmalar oluşur. Doğru diyet listesi ve planlamalarla yeterli ve dengeli bir beslenme alışkanlığı elde edersiniz. Hayatınızın içine kolayca adapte edebileceğiniz besin önerileri ile kendinizi daha enerjik ve mutlu hissedersiniz. Aynı zamanda diyet listelerinde yer alan besin değişimleri ile verdiğiniz kiloları korumayı öğrenirsiniz. Vücut ağırlığı ve yağ oranı ideal aralıklarda yer alırken, kas ve su kaybı yerine yağ kütlesinde ağırlık kaybedersiniz. Birimin Tüm İlgi Alanları - Endokrinoloji
medical-article
Diyet tedavisi ile kilo verme en sağlıklı yöntemdir.
Diyafyam Bozuklukları Nelerdir? Diyafram, göğüs ve karın boşluklarını birbirinden ayıran ve kas yapısıyla solunum hareketlerine de yardımcı olan bir yapıdır. Diyaframda olabilecek, doğumsal veya edinilmiş, sorunlar başta solunum olmak üzere pek çok fonksiyonun işleyişini bozabilir. Diyaframda rastlanabilen kimi sorunlar şunlardır: Doğumdan önce, diyaframda oluşan yapısal bir bozukluk, bebeğin sindirim organlarının göğüs boşluğuna girmesine neden olur. Akciğerler, göğüs boşluğuna geçen organlar tarafından bastırılır ve bu durum solunum problemlerine neden olur. Künt yaralanmalar, bıçak yaraları, ateşli silah yaraları gibi travmatik olaylar sonucunda diyaframda oluşan bir delikten sindirim organlarının göğüs boşluğuna girmesine ve akciğerler üzerinde baskı uygulayarak solunumu engellemesi durumudur. Diyafram üzerinde, yemek borusunun karın boşluğuna geçmesini sağlayan doğal bir açıklık vardır. Midenin bir kısmı, bu doğal açıklığı kullanarak göğüs boşluğuna doğru geçer. Diyafram, tümörlerin çok nadir rastlandığı bir bölge olmakla beraber, diyaframın kendi tümörleri genelde selim özelliktedir. Ancak, diyaframda özellikle karaciğer ve akciğerin habis tümörlerinin metastazları görülebilir. Diyafram hareketlerini kontrol eden sinirefrenik siniradı verilir.Frenik siniryaralanmalarında, diyaframın bir tarafı veya her iki tarafının felç olabilir. Bu durum solunum fonksiyonlarını tehlikeye sokar. Diyafram Bozukluklarının Nedenleri Nelerdir? Diyafram bozuklukları, hastalığın tipine bağlı olarak, doğuştan majör travmaya kadar uzanan çeşitli nedenlere sahip olabilir. Anne karnındaki gelişim sırasında oluşan sorunlardan kaynaklanır. - Araba kazalarından veya düşmelerden kaynaklanan künt travma - Bıçaklanma yaraları - Ateşli silah yaraları - Sık ve şiddetli öksürme - Şiddetli kusma - Ağır kaldırma - Gebelik - Şişmanlık - Aşırı ıkınma - Frenik sinirleri sıkıştıran akciğer veya lenf kanseri - Cerrahi travma - Frenik sinir veya omurilik yaralanması - ALS ve MS gibi nöromüsküler bozukluklar Diyafram Bozukluklarının Anlaşılmasını Sağlayan Belirtiler Nelerdir? Diyafram bozukluklarının belirtileri, sorunun tipine bağlı olarak değişir. Kimi sık rastlanan belirtiler şunlardır: Doğumsal diyafram hernisi bulunan bebeklerde sindirim organlarının göğüs boşluğuna geçmesinden ötürü akciğerlerin gelişebilecekleri mesafe oldukça kısıtlıdır. Bu durum akciğerlerin yeterince gelişmesini engeller. Bebeklerde ciddi solunum sıkıntısı, morarma gibi bulgularla kendini gösterir. - Zor ve hızlı nefes alma - Siyanoz (özellikle ağız, göz ve tırnak çevresinde ciltten mavimsi bir renk) - Taşikardi (hızlı kalp atışı) - Mide ekşimesi - Göğüs ağrısı - Geğirme - Ağızda acı bir tat - Ağrılı yutkunma - Regürjitasyon (mideden kısmen sindirilmiş gıdaların ağıza dönüşü) - Solunum esnasında zorluk çekmek - Göğüs, omuz veya karın ağrısı - Zor nefes alma - Düşük oksijen seviyesi Sırt üstü uzanırken, dinlenme sırasında veya su içerisinde (yüzme havuzu, deniz gibi) bulunurken nefes darlığı çekmek. Diyafram Bozuklukları Nasıl Teşhis Edilir? Hekiminiz şikayetlerinizi dinleyip tıbbi öykünüzü aldıktan sonra yapacağı fizik muayene ile diyafram bozukluklarından şüphelenebilir. Tanının kesinleştirilmesi, hastalığın seviyesi ve tedavi seçeneklerinin oluşturulabilmesi için kimi tetkikler istenebilir. Omurga ve göğüs bölgesinde kalbin, akciğerlerin, hava yollarının, kan damarlarının ve kemiklerin görüntülenmesini sağlar. Kemik kırıkları, zatürre, ve diğer sorunların tespitinde kullanılabilir. Bu test, göğüs boşluğunuzun daha ayrıntılı bir şekilde incelenmesini sağlar. Bu tip görüntüleme diyafram fonksiyonundaki herhangi bir düzensizliği tespit etmek için kullanılır. Özellikle doğumsal diyafram fıtığından şüphelenilen bebeklerde ve diyafram felcinden şüphelenilen durumlarda kullanılır. Diyaframla ilgili problemlerin solunum işlevini etkilediği düşünülen durumlarda kullanılabilmektedir. Kanınızdaki oksijen ve karbondioksit miktarını ve kandaki asit oranını kontrol eder. Sinirlerin elektrik sinyallerini ne kadar iyi ve hızlı gönderebileceğini, dolayısıyla fonksiyonunu ölçer. Diyafram felci şüphesinde kullanılabilir. Bu test, elektriksel dürtülerin uyardığı kas liflerinin elektrik potansiyelini ölçer. Diyafram felci şüphesinde kullanılır. Diyafram Bozuklukları Nasıl Tedavi Edilir? Diyafram bozuklukları için yapılan tedaviler, bozukluğun tipine bağlı olarak değişir, ancak ilaç ve cerrahi seçenekler mevcuttur. Ameliyat ile göğüs boşluğuna çıkan sindirim organları karın boşluğuna indirilir ve diyafram tamir edilir. Ameliyat ile diyaframdaki yırtık tamir edilir. Mide fıtığından kaynaklanan reflünün azaltılması amacıyla kimi yiyeceklerden kaçınmak, beli aşırı sıkan kıyafetleri tercih etmemek gibi bir takım yaşam tarzı değişiklikleri yapılabileceği gibi hekiminizin tavsiye edeceği mide asitliğini düzenleyen bazı ilaçlar kullanmanız gerekebilir. Kimi durumlarda cerrahi operasyonlar da tavsiye edilebilir. Cerrahi, kemoterapi ve radyoterapi gibi tedavi seçenekleri kullanılır. Belirti, bulgu ve şikayeti olmayan kimi hastalarda herhangi bir girişim planlanmayabilir. Bunun yanı sıra, diyafragmatik pilikasyon adı verilen bir cerrahi girişim ile nefes alma sırasında felç olmuş diyaframın göğüs boşluğuna çekilmesi engellenebilir. Son zamanlarda kullanıma giren, göğüs boşluğu veya karın boşluğuna yapılacak ameliyatlarladiyafram üzerine pil yerleştirilerekdiyaframın hareketi sağlanabilmektedir. Kimi ileri vakalarda ise solunum desteği tedavinin bir parçasıdır.
medical-article
Diyafram Bozuklukları Belirtileri ve Tedavi Yöntemleri | Acıbadem
Distoni Nedir? Distoni, beyin tarafından iletilen sinyalin yanlış gönderilmesi sonucunda, vücutta belirli bir bölgede ya da yaygın şekilde oluşan istemsiz kas spazmlarına verilen genel bir tanımlamadır. Vücudun bir bölgesinden başlayarak (göz, boyun, kollar ve eller gibi) bazı durumlarda ağrılı bir şekilde gelişir. Distoninin birden fazla tipi bulunur. Distoni; stres, üzüntü ve yorgunluk durumlarında artabilirken, dinlenme, sakinleşme ve uyku halinde azalabilir. Distoni,el ayak hastalığıkapsamında değerlendirilebilen, el ve ayak kaslarının istemsiz kasılmalarına yol açarak hareketlerde zorluk ve ağrıya sebep olan bir hastalıktır. Distoni Ne Sıklıkta Gözlenir? Yayınlanan bilgilere göre İngiltere’de 70.000, Amerika’da ise 300.000’den fazla kişi farklı sayıda tipleri bulunan distoniden etkilenmektedir. Distoni Kimlerde Sık Görülür? Genellikle erişkinlerde görülen distoni, bazı durumlarda çocuklarda da meydana gelebilir. Çocukluk döneminde başlayan distoni, vücudun birçok bölümünde etkili olabilirken, erişkin dönemde sıklıkla vücudun sadece bir bölümüne etki eder. Distoni Hastalığının Kesin Tedavisi Var Mıdır? Bu Hastalık Ömrü Kısaltır Mı? Distoni, henüz tam bir kür olmamasına rağmen, kişilerde farklı sebeplerden dolayı görülebilir. Genellikle tedavi edilebilir olan distoniler, çoğu zaman kötü gidişatlı değildir. Kişinin günlük yaşantısını etkileyen distoni hastalığı, ölümcül değildir. Distoni hastalığı doğru teşhis edilmesi durumunda ilaç veya cerrahi müdahale ile tedavi edilebilir. Distoni ile Nasıl Başedilir? Her distoni hastası ayrı ayrı değerlendirilir ve kişiye uygun tedavi seçenekleri gözden geçirilir. Tedavi seçenekleri genellikle bulguları hafifletmeye yönelik uygulanır, bazı durumlarda nadiren de olsa semptomların tamamından kurtulma görülür. Distoni Tipleri Nelerdir? Distoninin birden fazla tipi mevcut olup, klinik özellikleri ve altında yatan sebeplere göre 2 kategori içinde değerlendirilir. Distoninin klinik özellikleri; kişinin yaşı, distoninin vücutta yayılma oranı, diğer hareket bozuklukları ve nörolojik bulgulara göre değerlendirilir. Distoninin altından yatan nedenlere bağlı olarak; kalıtsal geçiş yapanlar, sinir sisteminde saptanabilir patolojisi olanlar, sebebi bilinmeyen (idyopatik) ve kazanılmış olmak üzere 3 gruba ayrılır. Distoni Formları Fokal distoniler; blefarospazm (kaş ve göz kapaklarında kasılma), servikal distoni (spazmodik tortikollis ve boyunda kasılma), oromandibular distoni (çene, ağız veya dildeki kasılmalar), spazmodik disfoni (laringeal disfoni, ses tellerini etkileyen kasılma), yazıcı kramp/müzisyen distonisi (eldeki kramp, elde, parmakta ve ön koldaki kasılma), alt uzuvlarda distoni (bacak, ayak, parmakların kasılması) Müzisyen Distonisi (Yazıcı Krampı) Distoni tiplerinin arasında en çok bilinen müzisyen distonisidir. Genellikle tekrar edilmek üzere el ve bilek hareketleri yapan kişilerde gelişir. Erken başlangıçlı yaygın distoni (DYT1 olan ya da olmayan) gövde ve bacaklarda bulunan kasların, hareket esnasında gevşemesi yerine zıttı olarak kasılması ile meydana gelir. Dopa Yanıtlı Distoniler Genellikle çocukluk çağında ve parkinson benzeri semptomlarla birlikte görülür ve dopamin tedavisine olumlu yanıt verir. Myoklonik Distoniler Aniden ve kısa süreli olarak ortaya çıkan el ve ayak atması-sıçraması gibi ortaya çıkan istemsiz kas hareketleridir. Bu istemsiz kasılmalar ritmik veya düzensiz şekilde görülebilir. Genellikle kalıtsal olduğu düşünülür, beyin sapı veya kortikal sebeplerden meydana gelebilir. Paroksismal Distoniler ve Diskineziler İstemsiz kasılmaların sadece nöbetler şeklinde (belirli aralıklarla) ortaya çıkmasıyla meydana gelir. Sürekli olmayan kasılmalar esnasında bilinç kaybı meydana gelmez. X Geçişli Distoni-Parkinsonizm Hızlı başlangıçlı distoni-parkinsonizm; kalıtsal geçişlidir. İkincil Distoniler Travma, ilaç kaynaklı (Tardiv distonisi-diskinezi), zehirlenme sonrası meydana gelebilir. Psikojenik Distoni Hastalık süresine, türüne ve altta yatan sebeplere göre değişiklik gösterebilir. Hekimin uygun gördüğü tedavi sonucunda ilk yılda fark edilen distonilerde iyileşme görülebileceği gibi, uzun süreler boyunca devam da edebilir. Genetik Geçişli Distonisi Olan Hastaların Çocukları Risk Altında Mıdır? Evet, hastalığın genetik olduğu ve nesillere aktarıldığı düşünülmektedir. Distoniye neyin yol açtığı kesin olarak bilinmemekle birlikte beyin çekirdeklerinden kaynaklandığı savunulur. Bazı durumlarda travma veya ilaç kullanımı sonrası gelişebilen distoni, sıklıkla kendiliğinden ortaya çıkar. Distoniden etkilenen her hasta ayrı ayrı değerlendirilir. İlaçsız tedavi, ilaçlı tedavi, veya cerrahi müdahale ile yapılan tedavi yöntemlerinden en uygun olanı seçilir. Derin beyin stimulasyonu (beyin pili), Lezyon cerrahisi, Periferal cerrahilerdir. Beyin pili tedavisine en iyi yanıt veren gruplar arasında, sebebi bilinmeyen (idyopatik) ve genetik aktarımlı distoni bulunmaktadır. Bunun yanı sıra diğer tedavi yöntemlerinden herhangi bir fayda görmemiş hastalarda da beyin pili, tedavi seçenekleri arasında görülür. Beyin pilinin (DBS), distoni hastalarının hangi mekanizmasında yararlı olduğu henüz açıklanamamıştır. Fakat günümüzde diğer tedavi yöntemlerine cevap vermeyen bazı distoni gruplarında beyin pilinin faydalı olduğu gözlemlenmiştir. Beyin pili tedavisi gören hastalarda; kontrolsüz hareketler, kasılmalı titremeler ve kasılma sonrası yaşanan ağrılarda rahatlama olabilir. Beyin pilinin (DBS) faydalı olabilmesi için (özellikle çocuklarda), ilk birkaç yıl içerisindeki erken dönemde uygulanması tavsiye edilir. Genetik sebeplere bağlı olmayan, metabolizma hastalığı olan veya travmatik durumlar sonucu meydana gelen, sonradan kazanılmış distonilere sahip seçilmiş hasta gruplarında tedaviye yanıt alınmıştır. Yine ilaç kaynaklı yaşanan distoni hastalarında da iyi sonuçlar gözlemlenmiştir. Fakatbeyin pilitedavisi her distoni hastası için uygun bir tedavi seçeneği olmayabilir. Özellikle izole distonisi olanlar (primer), DYT1(+) gen mutasyonuna sahip olanlar, genç olanlar, ciddi boyun kasılmaları yaşayanlar(servikal distoniler), ilaç kullanımından kaynaklanan distoniler (tardiv distoni), myoklonik distoni, göz, kaş, ağız ve çene distonilerinde uygun hastaların seçilmesi ile pozitif sonuçlar bulunabilir.
medical-article
Distoni Nedir? Distoni Belirtileri Nelerdir? Distoni Tedavisi
Duodenit, on iki parmak bağırsağı (duodenum) olarak bilinen ince bağırsağın ilk kısmında meydana gelen iltihaplanmadır. Bu durum, genellikle mide asidinin etkisiyle mukozanın zarar görmesi sonucu ortaya çıkar. Helicobacter pylori enfeksiyonu, aşırı alkol kullanımı, sigara, stres ve non-steroid antiinflamatuvar ilaçlar (NSAID) duodenitin yaygın nedenleri arasındadır. Belirtiler arasında mide bulantısı, karın ağrısı, iştahsızlık ve hazımsızlık bulunabilir. Duodenit tedavisinde enfeksiyon varsa antibiyotik kullanımı, mide asidini azaltıcı ilaçlar ve diyet değişiklikleri önerilir. Tedavi edilmezse, ülser gibi ciddi komplikasyonlara yol açabilir. - Duodenit Nedir? - Duodenit Ne Kadar Yaygın? - Duodenit Belirtileri Nelerdir? - Duodenit Neden Olur? - Duodenit Tanısı ve Uygulanan Testler - Duodenit Tedavisi ve Uygulanan Yöntemler - Sıkça Sorulan Sorular (SSS) Duodenit Nedir? Duodenit, ince bağırsağın başlangıç kısmı olan duodenumun iltihaplanmasıyla karakterize bir sindirim sistemi rahatsızlığıdır. Bu durum genellikle Helicobacter pylori enfeksiyonu, aşırı alkol tüketimi, ağrı kesici ilaçların (NSAİİ) uzun süreli kullanımı veya stres gibi faktörlerle ilişkilidir. Belirtileri arasında mide ağrısı, şişkinlik, bulantı, kusma ve bazen sindirim güçlüğü yer alır. Tedavi genellikle iltihaba neden olan faktörün ortadan kaldırılmasına odaklanır ve buna uygun antibiyotikler, mide asidini azaltıcı ilaçlar ve diyet değişiklikleri içerebilir. Erken teşhis ve tedavi ile duodenit genellikle kontrol altına alınabilir. Gastritve duodenit, mide ve duodenumun (ince bağırsağın ilk bölümü) iltihaplanmasıyla karakterize olan, sindirim sistemi üzerinde benzer etkiler gösteren iki ayrı ancak sıkça birbiriyle ilişkili durumlardır. Her iki hastalık da genellikleHelicobacter pylori enfeksiyonu, aşırı alkol tüketimi, sigara kullanımı ve nonsteroidal antiinflamatuar ilaçların (NSAİİ) uzun süreli kullanımı gibi ortak nedenlere sahiptir. Gastrit, midenin koruyucu tabakasını etkilerken, duodenit duodenumun koruyucu mekanizmalarını zayıflatarak iltihaplanmaya yol açar. Bu iki durum sıklıkla birlikte görülebilir ve semptomları (karın ağrısı, şişkinlik, bulantı) birbirine benzeyebilir. Tedavi yaklaşımları da benzerlik gösterir ve genellikle enfeksiyonun giderilmesi, mide asidinin azaltılması ve yaşam tarzı değişikliklerini içerir. Bu nedenle, gastrit ve duodenit genellikle bir arada değerlendirilir ve tedavi edilir. Duodenit,ince bağırsağınmide ile birleştiği duodenum bölgesinin iltihaplanmasıyla ortaya çıkan vegastroenterolojibölümü tarafından ele alınan bir hastalıktır. Akut veya kronik olarak seyredebilir ve genellikle Helicobacter pylori enfeksiyonu, uzun süreli nonsteroidal antiinflamatuar ilaç (NSAİİ) kullanımı, aşırı alkol tüketimi, sigara içme gibi yaşam tarzı faktörleri ya daçölyak hastalığıve Crohn hastalığı gibi tıbbi durumlarla ilişkilidir. Belirtileri arasında karın ağrısı, bulantı, şişkinlik, iştah kaybı ve ciddi durumlarda sindirim sistemi kanaması yer alır. Tanı genellikle endoskopi ve H. pylori enfeksiyonunun tespiti için yapılan kan, dışkı veya nefes testleriyle konur. Tedavi; antibiyotikler, mide asidini azaltıcı ilaçlar ve yaşam tarzı değişikliklerini içerir. Erken teşhis ve tedavi, komplikasyonların önlenmesi açısından kritik öneme sahiptir. Duodenit Ne Kadar Yaygın? Duodenit, dünya genelinde yaygın bir sindirim sistemi rahatsızlığıdır ve gastrit ile birlikte değerlendirilen veriler ışığında, 2019 yılında küresel yaşa göre standartlaştırılmış insidans oranı (ASIR) 100 bin kişi başına yaklaşık 379, 88, prevalans oranı (ASPR) ise 518, 11 olarak bildirilmiştir. Bu durum özellikle 50-69 yaş aralığında ve düşük sosyoekonomik gelişmişlik seviyesine (SDI) sahip bölgelerde daha yaygındır. 1990-2019 yılları arasında bu rahatsızlıkların küresel insidans ve prevalans oranlarında genel bir düşüş görülse de, düşük SDI'li bölgelerde belirgin bir artış yaşanmıştır. Gastrit ve duodenit genellikle birlikte ele alındığından, duodenit için spesifik verileri izole etmek zor olsa da, bu hastalığın özellikle yaşlı nüfus ve sosyoekonomik açıdan dezavantajlı bölgelerde önemli bir sağlık yükü oluşturduğu görülür. Duodenit Belirtileri Nelerdir? Duodenit belirtileri, genellikle karın üst kısmında hissedilen ağrı veya rahatsızlık ile başlar ve buna bulantı, kusma, şişkinlik, gaz, iştah kaybı gibi sindirim sistemi şikayetleri eşlik edebilir. Şiddetli vakalarda, mide kanaması sonucu kusma ile kan gelmesi veya siyah, katran kıvamında dışkı görülebilir. Belirtiler, iltihabın nedenine ve şiddetine bağlı olarak hafiften şiddetliye değişebilir ve bazı durumlarda semptomlar kronikleşerek kişinin yaşam kalitesini olumsuz etkileyebilir. Bu tür belirtilerin görülmesi halinde, altta yatan nedeni belirlemek ve tedavi planı oluşturmak için bir sağlık uzmanına başvurulması önemlidir. Duodenit belirtileri arasında şunlar yer alır: - Karın üst kısmında ağrı veya rahatsızlık hissi. - Mide bulantısı veya kusma. - Midede şişkinlik hissi. - Yemek yedikten sonra karında ağırlık hissi. - İştahsızlık. - Kilo kaybı. - Geğirme veya mide yanması gibi hazımsızlık belirtileri. - Siyah veya katran renginde dışkı (gastrointestinal kanamaya bağlı olarak). - Sürekli halsizlik veya yorgunluk hissi. Duodenit Neden Olur? Duodenit, genellikle duodenumun koruyucu tabakasının zarar görmesi ve iltihaplanması sonucu ortaya çıkar. En yaygın nedeni, Helicobacter pylori adlı bakterinin enfeksiyonudur; bu bakteri duodenumun asit korumasını bozarak iltihaba yol açar. Bunun yanı sıra, uzun süreli nonsteroidal antiinflamatuar ilaçlar (NSAİİ) kullanımı, aşırı alkol tüketimi, sigara içme, stres ve sağlıksız beslenme gibi yaşam tarzı faktörleri de duodenitin gelişiminde rol oynar. Çölyak hastalığı, Crohn hastalığı veya gastroözofageal reflü hastalığı (GERD) gibi kronik sağlık sorunları da duodenumun zarar görmesine katkıda bulunabilir. Bu faktörlerin birleşimi, duodenumun doğal savunma mekanizmasını zayıflatarak iltihaplanmaya neden olur. Duodenit Tanısı ve Uygulanan Testler Duodenit tanısı, hastanın semptomları ve tıbbi geçmişine dayanarak, çeşitli tanı yöntemleriyle konur. En yaygın yöntemlerden biri, duodenumun iç yüzeyini incelemek ve gerektiğinde biyopsi almak için kullanılan endoskopidir. Bu işlem sırasında, iltihaplanmanın derecesi ve altta yatan neden belirlenebilir. Helicobacter pylori enfeksiyonunu saptamak için kan, dışkı veya nefes testi gibi laboratuvar analizleri de sıkça kullanılır. Bazı durumlarda, komplikasyonları değerlendirmek için görüntüleme testleri gerekebilir. Doğru tanı, uygun bir tedavi planının oluşturulması ve hastalığın ilerleyerek ülser veya diğer komplikasyonlara yol açmasının önlenmesi açısından kritik öneme sahiptir. Duodenit Tedavisi ve Uygulanan Yöntemler Duodenit tedavisi, altta yatan nedenin ortadan kaldırılmasına odaklanır ve genellikle ilaç tedavisi ile yaşam tarzı değişikliklerini içerir. Eğer Helicobacter pylori enfeksiyonu söz konusuysa, bakteriyi yok etmek için bir veya daha fazla antibiyotik ile birlikte mide asidini azaltıcı proton pompa inhibitörleri (PPİ) kullanılır. Nonsteroidal antiinflamatuar ilaçların (NSAİİ) uzun süreli kullanımı duodenit nedeni ise, bu ilaçların kesilmesi veya alternatif tedavilere geçilmesi önerilir. Ayrıca, alkol ve sigara kullanımının bırakılması, sağlıklı bir diyet uygulanması ve stresin yönetilmesi gibi yaşam tarzı değişiklikleri de tedaviye katkıda bulunur. Çölyak hastalığı gibi altta yatan bir hastalık varsa, uygun diyet ve tedaviler uygulanır. Tedaviye zamanında başlanması, semptomların hafifletilmesi ve komplikasyonların önlenmesi açısından önemlidir. Sıkça Sorulan Sorular (SSS) K29 Gastrit ve Duodenit Nedir? K29, ICD-10 hastalık kodlamasında gastrit ve duodeniti tanımlamak için kullanılan bir koddur. Bu kod, tıbbi belgelerde teşhislerin sınıflandırılmasında kullanılır. Gastrit ve Duodenit Nasıl Tedavi Edilir? Tedavi, altta yatan nedene bağlıdır. Enfeksiyon durumunda antibiyotikler, mide asidini azaltmak için proton pompa inhibitörleri veya histamin-2 reseptör antagonistleri kullanılabilir. Ayrıca diyet değişiklikleri ve alkol ile sigara kullanımının azaltılması önerilir.
medical-article
Duodenit Nedir? Belirtileri, Nedenleri ve Tedavisi
- Dudak Dolgusu - Dudak Dolgusu Nedir? - Dudak Dolgusu Nasıl Yapılır? - Dudak Dolgusu Sonrası Yapılması Gerekenler? - Dudak Dolgusu Ne Kadar Kalıcı? - Dudak Dolgusu Ne Zaman Oturur? - Kimlere Dudak Dolgusu Yapılabilir? - Dudak Dolgusu Kayar Mı? - Dudak Dolgusu Hangi Tekniklerle Yapılır? - Dudak Dolgusunun Etkisi Geçince Ne Olur? - Dudak Dolgusu Kimlere Önerilmez? - Dudak Dolgusu Hakkında Sıkça Sorulan Sorular Dudak Dolgusu Dudak dolgusu, genellikle daha dolgun, belirgin ve çekici dudaklar elde etmek isteyen bireyler arasında tercih edilmektedir. Bu işlemde genellikle hyaluronik asit gibi malzemeler kullanılarak dudaklara hacim kazandırılır. Hyaluronik asit, dudaklara doğal bir dolgunluk ve sulu bir görünüm kazandırarak çizgileri ve ince kırışıklıkları azaltmada etkili bir madde olarak öne çıkar.Dudak dolgusu uygulamasıgenellikle minimal invaziv bir şekilde gerçekleştirilir ve hemen sonuç alınabilir. İşlem süresi kısa olup, günlük yaşama hemen dönülebilir. Dudak dolgusu, yüz hatlarını dengeleyerek estetik bir gülümseme sağlar. Dudak Dolgusu Nedir? Dudak dolgusu, estetik dermatolojide sıklıkla kullanılan uygulamaların başında yer alır. Bu işlem, dudakları daha dolgun, şekilli ve çekici hale getirmek, ince kırışıklıkları azaltmak ve genç bir görünüm elde etmek amacıyla uygulanır. Dudak dolgusu, minimal invaziv bir yöntem olup, hızlı sonuçlar sağlar. Ancak, dudak dolgusu için en uygun malzeme ve miktarın belirlenmesi önemlidir. doktor tarafından, bireyin yüz yapısını değerlendirilerek, doğal ve dengeli bir görünüm elde edilmeye odaklanılır. Yan etkiler genellikle minimaldir ancak şişlik, kızarıklık veya hassasiyet gibi geçici reaksiyonlar görülebilir. Dudak Dolgusu Nasıl Yapılır? Dudak dolgusu uygulaması, öncelikle bireyin yüz yapısının değerlendirilmesi ve istenen sonuçların belirlenmesi ile başlar. Ardından, seçilen dolgu malzemesi ince uçlu iğneler aracılığıyla dudak bölgesine enjekte edilir. Dudak dolgusu uygulamasıgenellikle lokal anestezi uygulandıktan sonra yapılır ve bu sayede hastanın ağrı hissi minimalize edilmiş olur. Uygulama süresi genellikle 15-30 dakika arasında değişir. Enjekte edilen malzeme, dudak hacmini artırarak ince çizgileri doldurur ve dudakların daha dolgun, şekilli ve genç görünmesini sağlar. Dudak dolgusu, doğal ve dengeli bir estetik sonuç elde etmek için dikkatlice uygulanan bir işlemdir. İşlem sonrasında minimal şişlik veya kızarıklık görülebilir, ancak genellikle kısa süre içinde geçer. Dudak dolgusu, hemen sonuç alınabilen ve günlük yaşama hemen dönülebilen bir estetik uygulama olarak öne çıkar. Dudak Dolgusu Sonrası Yapılması Gerekenler? Dudak dolgusu sonrasında uyulması gereken belirli kurallar vardır. İşte dudak dolgusu sonrasında yapılmaması gerekenler: İlk günlerde aşırı sıcak veya soğuk yiyeceklerden ve içeceklerden kaçının. Bu, şişmeyi azaltmaya yardımcı olacaktır. Uygulama sonrasında aşırı egzersiz yapmak, vücut ısısını artırarak şişmeyi tetikleyebilir. Dinlenmeye özen gösterin. İlk günlerde dudak makyajından kaçının. Ağır makyaj yapmak, dudak bölgesini tahriş edebilir. Baharatlı, tuzlu veya asidik yiyecekleri tüketmekten ve alkol kullanmaktan kaçının, çünkü bu durum şişmeyi artırabilir. Uygulama sonrası kanama riskini azaltmak için aspirin veya kan sulandırıcı ilaçları kullanmaktan kaçının. Bu kurallara uyarak, dudak dolgusu sonrasında daha hızlı iyileşme ve istenen estetik sonuçlara ulaşma şansınız artabilir. Ancak, her bireyin durumu farklıdır, bu nedenle dudak dolgusu sonrası bakım talimatlarını uygulayabilmek için doktorunuzun önerilerini dikkate almalısınız. Dudak Dolgusu Ne Kadar Kalıcı? Dudak dolgusu genellikle geçici bir estetik prosedürdür. Kullanılan dolgu malzemesine bağlı olarak, dudak dolgusu sonuçları genellikle 6 ila 12 ay arasında sürer. Hyaluronik asit içeren dolgular genellikle daha kısa süreli etkilidir. Dolgu malzemesinin doğal olarak vücutta emilmesi ve parçalanması nedeniyle, dudak dolgusu sonuçları zamanla azalır. Ancak, bu süreç bireysel faktörlere ve kullanılan malzemeye bağlı olarak değişebilir. Dudak Dolgusu Ne Zaman Oturur? Dudak dolgusu uygulamasının oturması, kişiden kişiye değişebilir. Genellikle dudak dolgusu hemen sonrasında belirgin olabilir, ancak tam oturması ve istenilen sonuçlara ulaşması birkaç günü bulabilir. İlk günlerde oluşan şişlik ve kızarıklık geçtikten sonra dolgunun oturduğu daha belirgin hale gelir. Her bireyin vücut tepkisi farklı olduğundan, dolgunun tam oturması süreci kişisel faktörlere bağlı olarak değişebilir. Kimlere Dudak Dolgusu Yapılabilir? Dudak dolgusu, genellikle ince dudaklardan şikayet eden veya dolgunluğunu kaybetmiş dudaklara sahip olan bireyler için bir estetik çözüm olarak tercih edilir. Bu prosedür, genel olarak sağlıklı bireylere uygulanabilir. Ancak, hamilelik, emzirme dönemi, kanama bozuklukları veya belirli alerjilere sahip olanlar gibi belirli durumlarda dudak dolgusu önerilmeyebilir. Herkesin durumu farklıdır, bu nedenle dudak dolgusu için uygunluğunuzu değerlendirmek ve doktora danışmak önemlidir. Dudak Dolgusu Kayar Mı? Dudak dolgusu uygulamalarında, doğru bir şekilde yapıldığında kayma genellikle endişe edilmeyecek bir durumdur. Doktor tarafından uygulanan dudak dolgusu, doğru enjeksiyon teknikleri ve uygun malzemeler kullanıldığında istikrarlı sonuçlar sağlar. Ancak, her bireyin vücut tepkisi farklıdır, bu nedenle profesyonel bir yaklaşım ve doğru malzeme seçimi önemlidir. Dudak Dolgusu Hangi Tekniklerle Yapılır? Dudak dolgusu, genellikle hyaluronik asit içeren malzemelerin enjekte edilmesiyle gerçekleştirilir. Dudak dolgusu yaygın teknikleri arasında; enjeksiyonlar, iğneler veya kanüllerle uygulama bulunur. Doktor, bireyin ihtiyaçlarına ve dudak yapısına bağlı olarak en uygun tekniği seçer. Uygulama öncesinde yapılan detaylı bir değerlendirme, doğru teknik ve malzeme seçiminde önemli bir rol oynar. Dudak Dolgusunun Etkisi Geçince Ne Olur? Dudak dolgusunun etkisigeçtikten sonra, genellikle uygulanan malzemenin vücut tarafından emilmesi ve parçalanması sonucu dudaklardaki dolgunun azaldığı görülür. Bu durum, kişinin anatomisine, kullanılan dolgu malzemesine ve uygulama tekniklerine bağlı olarak değişir. Etki geçtikçe, dudaklar zamanla doğal görünümüne döner. Ancak, istenen dolgunluğun sürekli korunması için düzenli bakım ve yeniden uygulama önerilebilir. Dudak Dolgusu Kimlere Önerilmez? Dudak dolgusu, hamilelik veya emzirme dönemindeki bireylere önerilmez.Ayrıca, kanama bozuklukları, ciddialerjik reaksiyonlarveya belirgin enfeksiyonlar geçiren kişilere de uygulanmamalıdır. İlgili kişilerin, bu durumları önceden hekimle paylaşmaları ve önerilerine göre hareket etmeleri önemlidir. Herkesin durumu farklıdır, bu nedenle dudak dolgusu için uygunluğun kişiselleştirilmiş bir değerlendirme ile belirlenmesi gerekmektedir. Dudak Dolgusu Hakkında Sıkça Sorulan Sorular Dudak Dolgusu Nedir? Dudak dolgusu, genellikle hyaluronik asit veya diğer malzemelerin dudaklara enjekte edilerek hacim artırma amaçlı yapılan bir estetik uygulamadır. Dudak Dolgusu Nasıl Yapılır? Doktor tarafından gerçekleştirilen dudak dolgusu, enjeksiyonlar veya kanüller aracılığıyla dudak bölgesine uygulanır. Dudak Dolgusunun Etki Ne Kadar Sürer? Dudak dolgusu genellikle 6 ila 12 ay arasında etkili olabilir. Ancak, bireyin anatomisine ve kullanılan malzemeye bağlı olarak süre değişebilir. Dudak Dolgusu Acı Verir Mi? Uygulama sırasında genellikle hafif bir rahatsızlık hissi olabilir, ancak çoğu zaman lokal anestezi uygulandığından acı minimaldir. Dudak Dolgusu Kimlere Yapılır? Sağlıklı bireylere genellikle uygundur,ancak hamilelik, emzirme, kanama bozuklukları gibi durumlarda önerilmez. Dudak Dolgusunun Yan Etkileri Var mı? Genellikle hafif şişlik veya kızarıklık görülebilir. Nadir durumlarda alerjik reaksiyonlar ortaya çıkabilir. Dudak Dolgusu Tam Olarak Ne Zaman Oturur? Dudak dolgusu hemen etkili olabilir, ancak tam oturması ve istenen sonuçlara ulaşması birkaç günü bulabilir. Dudak Dolgusu İçin Kaç Seans Gerekir? Bireyin isteklerine ve dudak yapısına bağlı olarak tek seans yeterli olabilir, ancak bazen ek seanslar önerilebilir. Dudak Dolgusu Malzemesi Nasıl Seçilir? Uygulama öncesinde uzman doktor, kişinin ihtiyaçlarına ve beklentilerine uygun en uygun dolgu malzemesini belirler. Dudak Dolgusu Kalıcı Bir Çözüm Müdür? Dudak dolgusu genellikle geçici bir çözümdür. Etkisi zamanla azalır ve düzenli bakım gerekebilir. Dudak Dolgusu Fiyatı Ne Kadar? Dudak dolgusu fiyatları, birçok faktöre bağlı olarak değişebilir. Fiyatlar genellikle kullanılan dolgu malzemesine ve uygulamanın karmaşıklığına bağlı olarak değişiklik gösterir. Ücretler genellikle seans başına veya enjekte edilen dolgu miktarına göre belirlenir.
medical-article
Dudak Dolgusu Nedir? Dudak Dolgusu Nasıl Yapılır?
Donuk Omuz Nedir? Omuz 3 kemikten oluşmaktadır. Bunlar; üst kol (humerus), kürek kemiği ve köprücük kemiğidir. Omuz eklemini çevreleyen ve her şeyi bir arada tutan dokuya da omuz kapsülü denmektedir. Yapışkan kapsülit ya da adezif kapsülit olarak da bilinendonuk omuz, omuz ekleminde meydana gelen sertlik ve ağrı ile karakterize bir durumdur. Yaşam kalitesini ileri derecede bozabilen, kişinin hareketlerini kısıtlayabilen veya ağrı semptomlarıyla kendini gösterendonuk omuz sendromu, ciddi bir sağlık problemidir. Omuz eklem kapsülünün daralması, kalınlaşması, iltihaplanması ve eklem içi sıvının azalmasına bağlı olarak eklem hareketinin sınırlanması ile meydana gelir. Donmuş omuz ve kapsül o kadar kalın ve sıkı hale bürünür ki hareket etmesi güçleşir. Yara dokusu bantları oluşur ve eklemi kayganlaştıran sıvı azalır. Bu da kişinin hareket kabiliyetini sınırlandırır. Belirtiler tipik olarak yavaş yavaş başlar, zamanla kötüleşir ve sonrasında 1 ila 3 yıllık bir süre zarfında düzelir. Çoğunlukla tek omuzda rastlansa da her iki omuzda da görülen vakalar mevcuttur. Donuk omuz sendromu tedavisiiçin hareket egzersizleri, kortikosteroidleri ve eklem kapsülüne enjekte edilen ilaçlar verilir. Vakaların bir kısmında, eklem kapsülünün daha rahat hareket edebilmesini sağlamak için artroskopik cerrahi gerekli olabilir. Donuk Omuz Sendromunun Nedenleri Nelerdir? Donuk omuz sendromu çeşitli nedenlerebağlı olarak meydana gelebilir fakat çoğu vakada altta yatan sebep bilinmemektedir. Omuz eklemini oluşturan kemikler, bağlar ve tendonlar bir bağ dokusu kapsülü içerisinde yer alır. Donuk omuz, kapsül omuz eklemi etrafında kalınlaşıp sıkılaşarak hareketini kısıtladığında ortaya çıkar. Omuz ekleminin uzun bir süre hareketsiz kalmasına sebep olan rahatsızlıklar, düşme ya da çarpma gibi durumların ardından gelişebilir. Ayrıca omuzda yaşanankireçlenme, omuz sıkışma sendromu, kas tendon yırtıkları, iltihaplıromatizmalar,şeker hastalığı,tiroid problemleri,kolestrol yüksekliği,kalp problemleri, kadınlarda görülenmeme hastalıklarıda donuk omuz sendromunu tetikleyebilir. Günümüzdedonuk omuz sendromuvakalarının çoğu genellikle yoğun stres altında olan kişilerdir. Donuk Omuz Risk Faktörleri Nelerdir? Bazı faktörler donuk omuz geliştirme ihtimalinizi artırabilir: Yaş:40 yaş üstü kişilerin donuk omuz olma olasılığı daha fazladır. Hareketsizlik:Uzun süreli hareketsizlik ya da omuz hareketliliği azalmış kişilerdedonuk omuz sedromugelişme riski daha yüksektir. Hareketsizlik durumu ise rotator (döndürücü) manşet yaralanması, kırık kol, inme, ameliyat sonrası süreçlere bağlı olarak gelişebilir. En yaygın nedenleri, omuz yaralanması, kırık kol veya felç sonrası hareketsizliktir. Kişi, omzu hareket ettirmeyi güçleştiren bir rahatsızlık geçirmiş ise omuz eklemlerindeki hareketi korumak amacıyla yapabileceği egzersizler için bir doktora danışması gerekir. Sistemik Hastalıklar:Diyabet,hipertiroidizm,hipotiroidizm,tüberküloz,parkinson,kalp ve damarhastalıkları gibi rahatsızlıklardonuk omuz sendromu riskini artırır. Donuk Omuz Sendromu Belirtileri Nelerdir? Donuk omuz sendromunun belirtileri,omzu hareket ettirmeyi zorlaştıran ağrı ve sertlikle gözlemlenir. Ağrılar geceleri daha şiddetli olabilir ve uyku düzenini bozabilir. Donuk omuz sendromu yavaş ve 3 aşamada gerçekleşebilir. Her aşama birkaç ay sürebilir. 1. Aşama-Yangı:Omuzun herhangi bir hareketi ağrıya neden olabilir ve omzun hareket açıklığında sınırlanma meydana gelebilir. Yavaş yavaş kötüleşir ve geceleri daha fazla ağrıya sebebiyet verebilir. Bu aşama 6 ila 9 ay arasında sürebilmektedir. 2. Aşama-Donma:Bu aşamada ağrı azalmaya başlayabilir. Ancak omuz sertleşir ve onu kullanmak daha zor hale gelir. Omzu hareket ettirmek güçleştiği için kıyafet değiştirmek, banyo yapmak gibi günlük aktiviteleri yerine getirmek de zorlaşabilir. Bu aşama 4 ila 12 ay arasında sürebilmektedir. 3. Aşama- Çözülme Aşaması:Omuzdaki hareket açıklığı iyileşmeye başlar. Bu aşama 6 aydan 2 yıla kadar sürebilmektedir. Donuk Omuz Kimlerde Görülür? Donuk omuz sendromu 40 ila 65 yaş aralığında daha yaygın olarak görülmektedir. Kadınlarda erkeklere kıyasla daha fazla vakaya rastlanmaktadır. Eğer bir omuzda donukluk mevcutsa diğer tarafta da görülme oranı yaklaşık olarak %30 artar. Donuk Omuz Tanısı Nasıl Konulur? Donmuş omuz sendromuhem aktif hem de pasif hareket aralığını etkiler. Hekiminiz, fiziki muayene esnasında, ağrıyı kontrol etmek veaktif hareket açıklığınıdeğerlendirmek amacıyla sizden belirli şekillerde hareket etmenizi isteyebilir. Daha sonrapasif hareket açıklığınıkontrol etmek için kolunuzu hareket ettirdiğiniz sırada kaslarınızı gevşetmenizi isteyebilir. Aktif tarafta, omzunuzu kendi başınıza hareket etmeniz beklenirken, pasif tarafta ise doktorlar omzu hareket ettirip farklılıkları not ederler. Bazı durumlarda ise, hekim pasif ve aktif açıklığı belirlemek amacıyla omuz bölgesine anestezik ilaç verebilir.Donuk omuz sendromu tanısıiçin fiziki muayene genellikle yeterlidir. Fakat doktorunuz meydana gelebilecek artrit, yırtılmış rotator (döndürücü) manşet gibi ağrıya sebebiyet veren sorunları dışlamak amacıyla röntgen, ultrason veya MRI gibi görüntüleme testleri isteyebilir. Donuk Omuz Tedavisi Nasıl Yapılır? Donuk omuz sendromu tedavisigenellikle, omuz ağrısının kontrol altına alınmasını ve omuzda mümkün olduğunca fazla hareket açıklığının korunmasını içerir. Birçok donuk omuz sendromu vakasında, hareket yeteneğinin tümüyle geri gelmesi mümkündür. Ancak bu uzun bir süreçtir. Donuk omuz sendromu hastalığıgenellikle 12 ila 18 ay içerisinde kendiliğinden iyileşebilir, fakat yine dedonuk omuz sendromu tedavisindehastaların bu süreci daha kolay atlatmasına yardımcı olur.Donuk omuz sendromu tedavisindekullanılan bazı yöntemler ise; İlaçlar:Doktorun önereceği bazı ilaçlar,donuk omuz sendromuylailgili gelişen ağrı ve iltihabın azalmasına yardımcı olabilir. Terapi: Fizik tedavi uzmanı eşliğinde, omuzdaki hareketliliği artırmak amacıyla hareket açıklığı egzersizleri yapılabilir. Bu egzersizleri yapmak, hareket kabiliyetinin iyileşmesini optimize etmek için oldukça mühimdir. Cerrahi ve diğer prosedürler: Doktorunuz kalıcı belirtileri kontrol altına alabilmek için: Enjeksiyonlar:Omuz eklemine enjekte edilen bazı ilaçların aracılığıyla ağrıların azalması ve omuz hareketliliğinin artması amaçlanır. Eklem gerginliği:Eklem kapsülüne steril su enjekte edilmesi, eklemi hareket ettirmeyi kolaylaştırabilir. Omuz manipülasyonu:Bu prosedür gereği alınan anesteziden dolayı ağrı hissetmezsiniz. Doktor, gerilmiş dokuyu hafifletmek amacıyla omuz eklemini farklı yönlere hareket ettirir. Ancak artroskopik cerrahi ortaya çıktıktan sonra çok nadiren yapılması tercih edilmektedir. Ameliyat: Donuk omuz sendromu ameliyatıçok nadiren yapılır. Uygulanan tedaviler çözüm olmadıysa, doktorunuz yara dokusunu ve yapışıklıkları omuz ekleminden çıkarmak için ameliyat önerebilir. Bu (artroskopik) ameliyatta eklemin etrafında açılan küçük kesilerden ilgili bölgeye ulaşan artroskopik ameliyat aletleri kullanılır. Ameliyat sonrası rehabilitasyon mutlaka yapılmalıdır.Fizik tedaviuygulamalarında genellikle ameliyatın ertesi günü başlamaktadır. Hekim, hastaya yapacağı egzersizleri anlatır ve hasta hareketleri uygulamaya başlar. Asıl amaç, hastanın omuz ekleminin hareket kabiliyetini tam manasıyla kazanmasıdır. Donuk Omuz Sendromu Tedavi Edilmezse Ne Olur? Tedavi olmayan vakalarda hastalık 2 ila 10 yıl süresince devam edebilir. Hastaların çoğunda harekette kısıtlılık meydana gelmekte ve sekel kalmaktadır. Hareket kısıtlılığının yaşandığı tedavi edilmeyen vakaların ileri dönemlerinde omuz eklem kısıtlaması meydana gelebilir. Ağrıları ve hareket aralığı sınırlarını göz önüne alıp, omuz ve kol bölgesini mümkün olduğu derecede kullanmaya özen gösterin. Omuza sıcak ya da soğuk uygulamak, ağrının hafiflemesine destek olabilir. Akupunktur:Vücudun belirli noktalarına ince iğneler sokulmasını içerir. İğneler 15 ila 40 dakika boyunca vücutta kalır. İğneler ince, esnek olduğu ve yüzeysel yerleştirildiğinden, çoğu akupunktur tedavisi genellikle ağrısızdır. Transkutanöz elektriksel sinir stimülasyonu (TENS):TENS ünitesi, sinir yolundaki kilit noktalara küçük bir elektrik akımı sağlar. Cilde bantlanmış elektrotlarla iletilen akım, ağrılı veya zararlı değildir. TENS’in endorfin salınmasını uyardığı ve uyarıları taşıyan ağrı liflerini bloke edebileceği düşünülmektedir.
medical-article
Donuk Omuz Sendromu Nedir? Donuk Omuz Sendromu Belirtileri ve Tedavisi
- Düztabanlık (Pes Planus) Nasıl Tedavi Edilir? Düztabanlık (Pes Planus) Nedir? Düztabanlık (pes planus)ayağın doğal bir kavise sahip olmasını sağlayan bağ, kas ve tendon yapılarının farklı sebeplerden dolayı zayıflaması sonucunda bu ayak kavisinin kaybolması ve düz bir görünüm alarak tamamının yere değmesi durumuna verilen isimdir. Düztabanlık (pes planus)yaygın ve genellikle ağrısız bir durumdur.Düztabanlık, çocukluk döneminde ayaktaki bağ, kas ve tendon yapılarının oluşturduğu kemerlerin gelişmediği durumlarda ortaya çıkabilir.Diğer vakalarda ise düztabanlık bir yaralanmadan ya da travmadan sonra veya ileri yaşla birlikte görülen doğal aşınma ve yıpranma streslerinden gelişebilir. Bazı vakalarda düztabanlık bireyin bacaklarınızın hizasını değiştirdiği için bireyin ayak bileklerinde ve dizlerinde bulunan diğer tıbbi sorunların gelişmesine de katkıda bulunabilir.Yaygın olarak ağrı belirtisi olmayan vakalarda düztabanlık için herhangi bir tedavi gerekmez. Düztabanlık (pes planus) Neden Olur? Bebeklerde ve küçük çocuklardadüztabanlıkgörülmesi normaldir, çünkü ayak kavisi henüz tam anlamıyla gelişmemiştir. Ayak kavisi çoğu bireyde çocukluk boyunca gelişir, ancak bazı bireyler doğal olarak ayak kavisini asla geliştirmez. Bu, ayak tipine bağlı normal bir varyasyondur. Ayaklarında kavis olmayan bireyler durum ile alakalı sorun yaşayabilir, veya yaşamayabilir. Bazı çocuklarda esnekdüztabanlıkgörülebilir. Esnek düztabanlık durumunda kavis, çocuk otururken veya sadece parmak uçlarına basacak şekilde ayakta dururken görünür, ancak çocuk ayağa kalktığında kaybolur. Çoğu çocuk, ilerleyen zamanla birlikte sorunsuz bir şekilde esnek düztabanlık aşamasını geride bırakır. Ayağın kavisi zaman içerisinde düşerek kaybolabilir. Yıllarca süren aşınma ve yıpranma, ayak bileğinin iç kısmından geçen ve kavisi desteklemeye yardımcı olan tendonu zayıflatabilir.Düztabanlıkriskini arttırabilecek faktörler arasında ayaktan veya ayak bileğinden yaralanma,obezite,romatizmal eklem iltihabı, şeker hastalığı yanidiyabetveyaşlanmabulunur. Düztabanlık (pes planus) Belirtileri Nelerdir? Birçokdüztabanlık (pes planus)vakasında durum ile ilişkili herhangi bir belirti veya semptom görülmez.Ancak düztabanlığı olan bazı bireyler, özellikle topuk veya kemer bölgesinde ayak ağrısı yaşayabilirler.Bu ağrının aktivite ile kötüleşebildiği gözlemlenmiştir. Bazı nadir düztabanlık vakalarında ayak bileğinin iç kısmında şişlik oluştuğu da görülmüştür. Düztabanlık (Pes Planus) Nasıl Teşhis Edilir? Düztabanlık tanısınınkonulması için doktor öncelikle bir fizik muayene gerçekleştirir ve hastanın sağlık geçmişi hakkındaki bilgileri soracağı çeşitli sorular ile öğrenmeyi hedefler. Hasta gözlemlediği bütün belirtilerini bu muayene sürecinde doktor ile konuşmalı ve sahip olabileceği diğer koşullar veya hastalıklarla ilgili bilgileri paylaşmalıdır. Doktor bazı vakalarda bir takım görüntüleme testlerinin yapılmasını da gerekli görebilir. Fizik muayene sürecinde doktor ayağın anatomik mekaniğini görmek için bireyin ayaklarını önden ve arkadan gözlemler. Doktor bireyin ayak parmaklarının üzerinde durmasını isteyecektir. Doktor aynı zamanda ayakkabılardaki aşınma izlerine de bakabilir. Ayağında çok fazla ağrı olan bireyler için doktorröntgen, bilgisayarlı tomografi yani BT taraması, ultrason taraması ve manyetik rezonans yani MR görüntüleme testiyapılmasını uygun görebilir. Basit bir röntgen, bireyin ayaklarındaki kemiklerin ve eklemlerin görüntülerini üretmek için az miktarda x ışını denilen bir radyasyon türünü kullanır. Röntgen çekimleri özellikleartrityararlıdır. BT taraması testiayağın röntgenlerini farklı açılardan alır ve standart bir röntgenden çekiminden çok daha fazla ayrıntı sağlar. Eğer doktor yaralı bir tendon olduğundan şüphelenirse, vücuttaki yumuşak dokuların ayrıntılı görüntülerini üretmek için ses dalgalarını kullanan bir test olan ultrason testinin yapılmasını isteyebilir. Radyo dalgaları ve güçlü bir mıknatıs kullanan MR testleri hem sert hem de yumuşak dokuların mükemmel bir şekilde ayırt edilebilen ayrıntılarının gözlemlenmesini sağlar. Düztabanlık (Pes Planus) Nasıl Tedavi Edilir? Düztabanlıknormal şartlar altında eğer ağrıya neden olmazsa tedavi gerekmez. Ancak ağrılıdüztabanlık vakalarındadoktorlarortez cihazları, destekleyici ayakkabılar, esneme egzersizleri, fizik tedavi ve cerrahi müdahale yöntemlerini önerebilir. Standart olarak alınan ortez cihazları yani kavis destekleri düztabanlığın neden olduğu ağrıyı hafifletmeye yardımcı olabilir. Aynı zamanda doktor bireyin kişisel durumunu göz önünde tutarak ayaklarının hatlarına göre şekillendirilmiş özel tasarım ortez cihazı kullanılmasını önerebilir. Ortez cihazları düztabanlığı iyileştirmez, ancak genellikle bireyin hissettiği belirti ve semptomları azaltarak durumu kontrol altına almasına yardımcı olur. Yapısal olarak destekleyici bir ayakkabı, birey için minimum desteğe sahip sandalet veya ayakkabı türlerinden daha rahat olabilir. Düztabanlığı olan bazı bireylerin ayrıcaaşil tendonlarındada kısalma görülebilir. Bu tendonu germek için bir takım egzersizlerin uygulanması aşil tendonunun uzamasına ve belirtilerin yardımcı olabilir. Düztabanlık, özellikle koşucularda görülen bazı vakalarda aşırı kullanımdan kaynaklanan yaralanmalara katkıda bulunabilir. Fizik terapi yardımıyla birey formu ile tekniğini geliştirerek bu yaralanma ihtimalini en aza indirebilir. Düz Taban Ameliyatı Fiyatı Cerrahi müdahale normal şartlarda sadecedüztabanlığıdüzeltmek için yapılmaz. Ancak,tendon yırtılmasıveyatendon kopmasıgibi durum ile ilişkili bir tıbbi sorunun çözülmesi için ameliyat seçeneği göz önüne alınabilir. Düztaban ameliyatı fiyatı; kişinin genel sağlık durumu, cerrahi işlemin yapılacağı hastane ve uygulanacak ameliyat tekniği gibi birçok faktöre göre değişiklik gösterir. Net ve kişiye özel fiyat bilgisi için ortopedi uzmanı muayenesi gereklidir. Düztabanlık (Pes Planus) İçin Yaşam Tarzı Değişiklikleri Ve Evde Bakım Düztabanlığınhafif ağrıya neden olduğu vakalarda dinlenmek, aşırı faaliyetlerden kaçınmak, kemer desteği kullanmak, ilaç kullanmak ve sağlıklı bir kiloyu muhafaza etmeyi hedeflemek bireyin ağrısını hafifletebilir. Birey özellikle durumunu kötüleştiren faaliyetlerden kaçınmalıdır. Zıplama ve koşma içeren aktiviteler yerine yürüme, bisiklete binme veya yüzme gibi ayak ve tabana daha düşük etki eden egzersiz ve aktiviteler hedeflenmelidir. Kavis ya da kemer destekleri bireyin daha konforlu olmasını sağlayabilir. Diğer ilaçlar ile etkileşime girmeyecekleri durumlarda, doktor tavsiyesi ile reçetesiz satılan ağrı kesicilerin kullanılması da ağrının kontrol altına alınmasında bireye yardımcı olabilir. Kilo vermek bireyin ayaklarına inen yükü ve stresi azaltabilir.
medical-article
Düztabanlık Belirtileri Nelerdir? Düztabanlık Nasıl Tedavi Edilir?
Eksozom, hücreler arasında genetik materyal ve biyomolekül taşıyan küçük veziküllerdir ve iletişimde önemli bir rol oynar. Eksozom tedavisi, hücre yenilenmesini ve doku onarımını desteklemek amacıyla eksozomların terapötik kullanımıdır. Estetik, nörolojik ve kardiyovasküler alanlarda fayda sağlar; cilt gençleştirme, saç dökülmesi ve kalp dokusu yenilenmesinde kullanılır. Yan etkiler genellikle hafif olup, enjeksiyon bölgesinde kızarıklık, şişlik ve nadiren alerjik reaksiyon görülebilir. Tedavi, hamileler, emziren anneler, otoimmün hastalıkları veya aktif enfeksiyonu olan bireyler için uygun değildir. Uzman hekim kontrolünde uygulanması gereklidir. - Eksozom Nedir? - Eksozomların Faydaları - Eksozom Tedavisi Nedir? - Eksozomların Kullanım Alanları - Eksozom Tedavisinin Yan Etkileri ve Riskleri - Eksozom Hakkında Sıkça Sorulan Sorular Eksozom Nedir? Eksozom, hücrelerin dışına salgılanan küçük zarla çevrili veziküllerdir ve genellikle hücreler arası iletişimde önemli bir rol oynar. Çapları 30-150 nanometre arasında değişen bu yapılar, hücre zarından tomurcuklanarak oluşur ve birçok biyolojik süreçte görev alır. İçerdikleri proteinler, lipitler, DNA, RNA ve diğer biyomoleküller sayesinde bilgi taşıma işlevini yerine getirirler. Eksozomlar, hem fizyolojik süreçlerde hem de hastalıkların oluşumunda etkili olabilecek bilgiler taşır. Bu nedenle, son yıllarda biyomedikal araştırmalarda ilgi odağı haline gelmiştir. Eksozomların Faydaları Eksozomlar, hücreler arası iletişimde önemli rol oynayan küçük veziküllerdir. İçerdikleri biyomoleküller sayesinde hücreler arasında bilgi taşırlar ve bu özellikleriyle çeşitli biyomedikal uygulamalarda potansiyel faydalar sunarlar. Eksozomların faydalarışunlardır: - Hücreler arası iletişim ve sinyal iletimi, - İlaç taşıma ve hedefleme sistemleri, - Doku yenilenmesi ve rejeneratif tıp uygulamaları. Hücreler Arası İletişim ve Sinyal İletimi Eksozomlar proteinleri, lipitleri ve genetik materyalleri taşıyarakhücreler arası iletişimsağlar. Bu veziküller, kaynak hücreden hedef hücreye biyolojik sinyaller ileterek çeşitli fizyolojik süreçleri düzenler. Örneğin, bağışıklık sistemi hücreleri arasındaki etkileşimlerde eksozomlar, immün yanıtın modülasyonunda kritik bir rol oynar. İlaç Taşıma ve Hedefleme Sistemleri Eksozomlar, doğal biyolojik taşıyıcılar olarak ilaçların hedef hücrelere spesifik olarak iletilmesinde kullanılabilir. Yüzeylerindeki moleküler işaretler sayesinde belirli hücre tiplerine yönlendirilebilirler, bu da tedavi etkinliğini artırırken yan etkileri azaltır. Örneğin, kanser tedavisinde eksozomlar, kemoterapötik ajanları doğrudan tümör hücrelerine taşıyarak sağlıklı dokuların zarar görmesini engelleyebilir. Doku Yenilenmesi ve Rejeneratif Tıp Uygulamaları Eksozomlar, kök hücrelerden salgılandıklarında doku onarımı ve rejenerasyonunu destekleyen büyüme faktörleri ve genetik materyal içerirler. Bu özellikleriyle, hasar görmüş dokuların iyileştirilmesinde ve rejeneratif tıp uygulamalarında potansiyel bir tedavi aracı olarak değerlendirilmektedirler. Örneğin, kalp krizi sonrası kalp dokusunun yenilenmesinde eksozom bazlı terapiler umut vadetmektedir. Eksozom Tedavisi Nedir? Eksozom tedavisi, hücrelerden salgılanan eksozomların terapötik amaçlarla kullanıldığı yenilikçi bir biyolojik tedavi yöntemidir. Eksozomların taşıdığı proteinler, lipitler, genetik materyaller ve büyüme faktörleri sayesinde hasar görmüş dokuları onarma, hücre yenilenmesini destekleme ve inflamasyonu azaltma gibi etkiler sağlanabilir. Bu tedavi yöntemi özellikle rejeneratif tıp, nörolojik hastalıklar ve bağışıklık sistemi bozuklukları gibi alanlarda umut vadetmektedir. Eksozom tedavisi, genelliklekök hücreveya bağışıklık sistemi hücrelerinden elde edilen eksozomların enjeksiyon yoluyla vücuda verilmesiyle uygulanır. Bu tedavi yöntemi, minimal invaziv bir yaklaşımla doğal biyolojik süreçleri desteklemeyi hedefler. Araştırmalar, eksozom tedavisinin güvenli ve etkili bir yöntem olduğunu göstermektedir, ancak uzun vadeli sonuçlar ve klinik uygulamalardaki faydaları hakkında daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır. Eksozomların Kullanım Alanları Eksozomlar, taşıdıkları biyolojik materyaller ve hücreler arası iletişimdeki rolleri sayesinde geniş bir kullanım yelpazesine sahiptir. Özellikle rejeneratif tıp, estetik, nörolojik ve kardiyovasküler alanlarda potansiyel tedavi seçenekleri sunmaktadır. Estetik ve Dermatoloji Eksozomlar, cilt yenilenmesini teşvik eden büyüme faktörleri, proteinler ve mikro-RNA’lar içerir. Bu özellikleri sayesinde, anti-aging tedavilerinde, cilt lekelerinin giderilmesinde ve yara izlerinin azaltılmasında etkili olabilir. Eksozom tedavisi, kolajen üretimini artırarak cildin daha sıkı ve genç görünmesine yardımcı olur. Ayrıca saç dökülmesi tedavisinde de eksozomların saç köklerini uyararak saç büyümesini desteklediği gösterilmiştir. Nörolojik Hastalıklar Eksozomlar, beyin hücrelerine genetik materyal ve biyomoleküller taşıyarak nörolojik hastalıkların tedavisinde umut vadeder. Alzheimer hastalığı, Parkinson hastalığı ve inme gibi durumlarda eksozomlar, sinir hücrelerinin yenilenmesine ve hasar gören dokuların onarılmasına yardımcı olabilir. Ayrıca, eksozomlar beyin bariyerini geçme yeteneğine sahip oldukları için ilaç taşıyıcı olarak da kullanılabilir. Kardiyovasküler Hastalıklar Eksozomlar, kalp ve damar sağlığını destekleyen büyüme faktörleri ve genetik materyal taşır. Kalp krizi sonrası hasar gören kalp dokusunun onarılmasında eksozomların etkili olduğu gösterilmiştir. Ayrıca, anjiyogenez (yeni kan damarı oluşumu) sürecini destekleyerek damar hastalıklarının tedavisinde de kullanılabilirler. Eksozom Tedavisinin Yan Etkileri ve Riskleri Eksozom tedavisi, genellikle güvenli kabul edilse de, bazı yan etkiler ve riskler barındırabilir. Tedavi öncesinde kişinin genel sağlık durumu titizlikle değerlendirilmelidir. Uygulamanın uzman bir hekim tarafından yapılması, olası sorunları en aza indirir. Eksozom Tedavisinin Olası Yan Etkileri Eksozom tedavisi, hücre yenilenmesini destekleyen ve doku onarımını hızlandıran bir yöntem olarak güvenli kabul edilse de, bazı yan etkiler görülebilir. Bu yan etkiler genellikle hafif ve kısa süreli olup, çoğu kişi tedavi sonrasında herhangi bir sorun yaşamaz. Ancak, enjeksiyon uygulamalarına bağlı olarak ortaya çıkabilecek lokal reaksiyonlar ve nadir durumlarda görülen sistemik etkiler, tedavi öncesinde dikkate alınmalıdır. Eksozomların yan etkileriarasında şunlar yer alır: - Enjeksiyon bölgesinde kızarıklık ve hafif şişlik, - Geçici ağrı veya hassasiyet, - Nadiren alerjik reaksiyonlar, - Steril olmayan koşullarda enfeksiyon riski. Eksozom Tedavisi Kimler İçin Uygun Değildir? Eksozom tedavisi, hücre yenilenmesini destekleyen yenilikçi bir yöntem olsa da, her birey için uygun olmayabilir. Bazı sağlık durumlarına sahip kişiler için bu tedavi önerilmez. Uygulama öncesinde uygunluk değerlendirmesi yapılması önemlidir. Eksozom tedavisi şu kişiler için uygun değildir: - Hamileler ve emziren anneler. - Aktif enfeksiyon, kanama bozukluğu veya kanser öyküsü olan kişiler. - Aşırı hassas bağışıklık sistemi hastalıkları (otoimmün hastalıklar) bulunan bireyler. Eksozom Hakkında Sıkça Sorulan Sorular Eksozom Tedavisi Kimlere Uygulanabilir? Eksozom tedavisi genellikle cilt yenilenmesi, saç dökülmesi, yara iyileşmesi ve eklem ağrıları için uygundur. Ancak, hamileler, emziren anneler ve aktif enfeksiyonu olan bireyler için önerilmez. Tedavi öncesinde uzman bir hekim tarafından değerlendirme yapılması önemlidir. Eksozom Tedavisi Riskli Mi? Eksozom tedavisi genellikle güvenli olarak kabul edilir, ancak alerjik reaksiyonlar ve enfeksiyon gibi yan etkiler nadiren de olsa görülebilir. Tedavi öncesinde kişinin sağlık durumu detaylı bir şekilde değerlendirilmelidir. Bu nedenle tedavi, yalnızca uzman bir hekim tarafından uygulanmalıdır. Eksozom Tedavisi Kalıcı Mıdır? Eksozom tedavisinin etkileri kişinin yaşı, yaşam tarzı ve tedavi edilen bölgeye bağlı olarak değişiklik gösterir. Genellikle birkaç ay ile bir yıl arasında etkili sonuçlar alınabilir. Tedavinin düzenli aralıklarla tekrarlanması, uzun vadeli etkiler için faydalıdır. Eksozom Nasıl Elde Edilir? Eksozomlar, hücrelerden doğal olarak salgılanan küçük veziküller olup laboratuvar ortamında izole edilir. Bu işlem genellikle ultrasonikasyon veya santrifüj yöntemleri kullanılarak gerçekleştirilir. Kaliteli ve etkili bir izolasyon için özel ekipman ve teknik bilgi gereklidir. Eksozom Ne Demek? Eksozom, hücreler arası iletişimde rol oynayan ve genetik bilgi ile protein taşıyan küçük veziküllerdir. Vücutta hücre yenilenmesini ve bağışıklık yanıtını destekleyen önemli yapı taşlarıdır. Tedavi amaçlı kullanıldığında, doku yenilenmesi ve onarımını hızlandırabilir. Eksozom Tedavisi Hangi Amaçlarla Kullanılır? Eksozom tedavisi estetik amaçlar (örneğin, kırışıklıkların azaltılması), saç sağlığı, yara onarımı ve spor yaralanmalarının tedavisinde kullanılır. Ayrıca, bağışıklık sistemi desteği ve anti-aging etkileri nedeniyle de tercih edilmektedir. Bu uygulamalar, tedavi planına göre kişiselleştirilir. Eksozom Tedavisi Nasıl Yapılır? Eksozom tedavisi, özel olarak izole edilen eksozomların vücuda enjeksiyon yoluyla uygulanması ile gerçekleştirilir. Uygulama bölgesi, tedavinin amacına göre belirlenir (örneğin, cilt gençleştirme için yüz bölgesi). Tedavi, steril şartlarda ve uzman bir ekip tarafından yapılır.
medical-article
Eksozom Nedir? Faydaları ve Tedavi Yöntemleri
- El Dolgusu - El Dolgusu Nedir? - El Dolgusu Uygulaması Nasıl Yapılır? - El Dolgusu Yaptırmadan Önce Nelere Dikkat Edilmeli? - EL Dolgusu Sonrası Dikkat Edilmesi Gerekenler? - El Dolgusu Hangi Durumlarda Yapılır? - El Dolgusu Kalıcı Bir İşlem Mi? - El Dolgusu Kimlere Uygulanabilir? - El Dolgusu Hakkında Sıkça Sorulan Sorular El Dolgusu El dolgusu, yaşlanmanın da etkisiyle; kaybedilen el hacmini geri kazanmak, el üstündeki çizgileri ve kırışıklıkları azaltmak amacıyla yapılmaktadır. Genellikle hyaluronik asit içeren dolgu malzemeleri kullanılarak gerçekleştirilen el gençleştirme dolgusu ellerin genç, canlı ve daha dolgun bir görünüm kazanmasını sağlar. El dolgusu, hızlı bir şekilde uygulanabilir ve genellikle uzun süreli etkiler sunar. Bu yöntem, yaşlanmanın belirtileriyle mücadele etmek isteyenler arasında sıklıkla tercih edilen bir yöntemdir. El Dolgusu Nedir? El dolgusu; yaşın ilerlemesi, el üstündeki hacim kaybı ve çeşitli faktörlere bağlı olarak oluşan çizgileri, kırışıklıkları tedavi etmek amacıyla kullanılır. El dolgusu, genellikle hyaluronik asit içeren dolgu malzemeleri kullanılarak gerçekleştirilir. Hyaluronik asit, cildin doğal olarak içerdiği bir bileşendir. El dolgusu işlemi sırasında, bu doğal madde, ellerin genç ve dolgun bir görünüm kazanmasına destek olmak amacıyla kullanılır. El dolgu malzemesi, özel iğneler aracılığıyla cilt altına enjekte edilerek; ellerdeki hacim kaybı azaltılır ve ciltteki çizgiler düzeltilir. El dolgusu uygulamasıgenellikle lokal anestezi ile yapılır, bu da işlem sırasında hastanın rahat olmasını sağlar. İşlem süresi kısa olup, genellikle günlük yaşama hemen dönülebilir. El dolgusu uygulaması, sadece estetik bir görünüm elde etmekle kalmaz, aynı zamanda ellerin yaşlanmanın etkilerinden kaynaklanan ince çizgiler ve kırışıklıklarla mücadele etmesine yardımcı olur. Her estetik uygulama gibi, el dolgusu da dermatolog ya da estetik cerrahı tarafından ve uygun koşullarda yapılmalıdır. El Dolgusu Uygulaması Nasıl Yapılır? El dolgusu uygulaması, estetik dermatoloji alanında yaşlanmanın etkilerini gidermek, el hacmini geri kazanmak ve el üstündeki çizgileri, damar görünümünü azaltmak amacıyla yapılan bir uygulamadır. Bu yöntem, genellikle hyaluronik asit içeren dolgu malzemeleri kullanılarak gerçekleştirilir. El gençleştirme uygulaması, öncelikle kişinin ellerinin değerlendirilmesi ile başlar. Damarlı eller, kemik ve doku kaybı, ciltte incelme gibi belirtiler değerlendirilir. Ardından, uygun dolgu malzemesi seçilir ve ince uçlu iğneler aracılığıyla deri altına enjekte edilir. Hyaluronik asit içeren dolgular, genellikle cildin nemini artırarak deriyi doldurur ve elastikiyetini geri kazandırır. Bu, ellerin genç, canlı ve dolgun bir görünüm kazanmasını sağlar. Uygulama süresi genellikle 30 dakika ile bir saat arasında değişir ve lokal anestezi uygulanarak ağrı hissi minimalize edilir. El dolgusu sonrasında, hafif bir şişlik veya kızarıklık görülebilir ancak bu genellikle kısa süre içinde geçer. İşlem sonrası günlük yaşama hemen dönülebilir. Bu uygulama genellikle yaşlanmanın belirtileriyle mücadele etmek isteyenler, ellerinde hacim kaybı yaşayanlar veya genç ve canlı bir görünüm elde etmek isteyenler arasında tercih edilir. El Dolgusu Yaptırmadan Önce Nelere Dikkat Edilmeli? El dolgusu uygulaması yaptırmadan önce dikkat edilmesi gerekenler arasında; doktor seçimi, malzeme içeriğinin değerlendirilmesi, beklenen sonuçların netleştirilmesi ve olası yan etkileri anlamak önemlidir. EL Dolgusu Sonrası Dikkat Edilmesi Gerekenler? El dolgusu sonrasında dikkat edilmesi gerekenler; •Uygulamadan hemen sonra belli bir süre boyunca el bölgesine masaj yapılmaması, •Aşırı sıcak veya soğuktan kaçınılması, •Ağır egzersizlerden uzak durulması, •Aspirin gibi kan sulandırıcı ilaçlardan kaçınılmasıdır. Bu önlemler, el dolgusu sonrasında rahat bir iyileşme süreci ve istenilen estetik sonuçların elde edilmesine yardımcı olabilir. Ancak, her kişinin durumu farklı olduğu için, doktorun önerilerine uymak önemlidir. El Dolgusu Hangi Durumlarda Yapılır? El gençleştirme,genellikle ellerdeki yaşlanma belirtilerini azaltmak ve estetik bir görünüm elde etmek amacıyla uygulanan işlemlerin başında yer alır. Bu işlem, zamanla kaybolan cilt elastikiyetini geri kazanmak, kemik ve damar yapısındaki belirginleşmeyi azaltmak için kullanılır. El dolgusu genellikle aşağıdaki durumlarda uygulanabilir: Yaşlanma süreciyle birlikte ellerde hacim kaybı meydana gelir. El dolgusu, bu kaybı gidererek ellerdeki dolgunluğu yeniden sağlar. Ellerdeki ince çizgiler ve kırışıklıklar zamanla belirginleşebilir. Dolgu malzemeleri, bu kırışıklıkları doldurarak daha genç ve pürüzsüz bir görünüm elde etmeye yardımcı olabilir. Ellerdeki cilt tonu ve dokusu zamanla bozulabilir. El dolgusu, cilt kalitesini artırarak daha genç ve sağlıklı bir görünüm sağlar. Ellerdeki kemik ve damar yapısı zamanla belirginleşebilir. Dolgu uygulaması, bu belirginliği azaltarak daha estetik bir görünüm elde etmeye yardımcı olabilir. Estetik amaçlı el dolgusu, genellikle ellerinde daha çekici ve genç bir görünüm elde etmek isteyen bireyler tarafından tercih edilir. El Dolgusu Kalıcı Bir İşlem Mi? El dolgusu ileel gençleştirmegenellikle geçici bir estetik uygulamadır. Kullanılan dolgu malzemesine bağlı olarak el dolgusu sonuçları genellikle 6 ila 12 ay arasında sürer. Dolgu malzemesinin doğal olarak vücut tarafından emilmesi ve parçalanması nedeniyle, el dolgusu sonuçları zamanla azalır. Ancak, bu süreç bireysel faktörlere ve kullanılan malzemeye bağlı olarak değişebilir. Tekrar eden uygulamalarla genellikle kalıcılığı artırabilir, ancak her bireyin durumu farklıdır. El dolgusunun kalıcılığı; bireyin yaşı, cilt tipi, kullanılan dolgu malzemesi ve uygulama tekniğine bağlı olarak değişebilir. Bu nedenle, el dolgusu yaptırmayı düşünen kişilerin bu durumları dikkate alarak bir dermatoloğa danışması önerilir. El Dolgusu Kimlere Uygulanabilir? El dolgusu, ellerdeki kemik, damar ve tendon yapılarını iyileştirmek, cilt kalitesini artırmak ve ellerin genel estetiğini düzeltmek amacıyla kullanılır. Özellikle yaşlanma süreciyle birlikte ellerde ortaya çıkan cilt incelmesi, damarların belirginleşmesi ve kemik yapıdaki değişikliklerle mücadele etmek için etkili bir çözümdür. Bu işlem genellikle sağlık durumu uygun olan herkese yapılabilir.Ancak hamilelik, emzirme dönemi veya belirli sağlık sorunları olan bireyler için uygun olmayabilir. El Dolgusu Hakkında Sıkça Sorulan Sorular El Dolgusu Nedir? El dolgusu, hyaluronik asit içeren dolgu maddeleri kullanılarak ellerin genç ve dolgun bir görünüm kazanmasını sağlayan kozmetik uygulamalardan biridir. El Dolgusu Hangi Durumlarda Uygulanır? Bu işlem, yaşlanma belirtileri, cilt sarkmaları ve el hacmindeki kayıplar gibi estetik sorunları hedef alarak çeşitli problemlere çözüm sunabilir. El Dolgusu Nasıl yapılır? El dolgusu, özel iğneler aracılığıyla hyaluronik asit içeren malzemenin cilt altına enjekte edilmesini içerir, böylece ellerdeki çizgiler düzeltilir ve hacim kaybı giderilir. El Dolgusu Acı Verir Mi? Genellikle lokal anestezi altında yapıldığı için acı hissi minimal olur. El Dolgusunun Kalıcılığı Nedir? El dolgusu sonuçları genellikle 6 ila 12 ay arasında kalıcı olabilir, ancak bireysel faktörlere bağlı olarak değişebilir. El Dolgusunu Kimler Yaptırabilir? El dolgusu genellikle sağlıklı bireyler için uygun olup, hamilelik veya emzirme dönemindeki kişiler için uygun olmayabilir. El Dolgusu Kalıcı Mıdır? El dolgusu sonuçları genellikle geçicidir ve belirli bir süre sonra doğal olarak emilir. El Dolgusu Fiyatı Ne Kadar? El dolgusu maliyeti, kullanılan malzeme miktarı ve klinik tarafından belirlenen diğer faktörlere bağlı olarak değişir. Konuyla ilgili bilgi almak için doktorunuza danışabilirsiniz.
medical-article
El Dolgusu Nedir? El Dolgusu Nasıl yapılır?
Endokrin bezleri, farklı vücut işlevlerinin düzenlenmesi konusunda birlikte hareket eden haberci maddelerin ve hormonların üretim merkezidir. Bu hormonlar hücreye belirli bilgilerin aktarımını sağlar. Örneğin; insülin, glükozun kandan hücreye geçmesine neden olur veya tiroit bezi hormonunun vücuttaki faaliyetini etkileyebilir. Karmaşık bir düzenleme mekanizmasına sahip hormonlar, sağlıklı bir insanda doğru hormon miktarının kana aktarılmasını sağlar. Hormon oluşturan hücreler kontrolden çıktığında bu haberci maddeler ya çok fazla ya da çok az üretilmeye başlar. Farklı harici etkiler veya genetik bozukluk nedeniyle hormon oluşturan hücreler kötü huylu tümörün (malignite) tüm kriterlerini göstermeden gelişebilir veya hızlı bir şekilde çoğalabilir. Endokrin tümörleri yavaş büyüyen tümör türleri arasında yer alır. Endokrin tümörleri genellikle iyi huylu (benign) olarak sınıflandırılır. Ancak bazı durumlarda kötü huylu tümör gibi davranan endokrin tümörleri, çevredeki organların içinde büyüyerek uzak organlarda koloniler oluşturur. Kalıtsal genetik bozuklukları olan bazı hastalarda nöroendokrin pankreas tümörleri yan tiroit bezleri veya yan böbreklerde endokrin tümörü (endokrin neoplazisi) ile ortaya çıkmaktadır. Neroendokrin tümörleri, hormon üreten sinir hücrelerinin oluşturduğu sistemde meydana gelen bir tümör türüdür. Bu hastalığın kalıtsal olmasından dolayı birden fazla nesil bu hastalıktan etkilenebilir. Aile geçmişinde nöroendokrin pankreas tümörleri bulunuyorsa yapılacak olan genetik muayene ile hastalık hakkında daha fazla bilgi sahibi olunabilir. Oluşan tümörleri zamanında tespit edebilmek için ilgili aile bireylerine belirli aralıklarla kontrol edilmesi önerilir. Hormon bakımından aktif olmayan nöroendokrin tümörlerinden farklı olarak, hormon üreten tümörler ise salgılanan maddeye bağlı olarak insülinom, gastrinom, VIPom, glukagonom ve başka nadir tümörlere ayrılabilirler. Insülinom İnsülinom pankreasın en sık hormon üreten tümörüdür. Çoğunlukla iyi huyludur ve kadınlarda erkeklerden daha sık görülür. Tümör düzensiz şekilde insülin üretir ve bu kısıtlayıcı döngü insülin üretimini durdurmaksızın devam eder. İnsülinom, insülin iğnesi kullananların bildiği şeker yetersizliğinin karakteristik özelliklerini taşır. Sıkça görülen semptomlar şunlardır: - Terleme - Titreme - Kalp çarpıntısı - Halsizlik - Korku - Görme bozukluğu - Asabiyet - Bilinç kaybı İnsülinom hastaları yemek yediğinde kendini daha iyi hisseder ve bu durum sıklıkla kilo alınmasına sebep olur. Hastaya insülinom tanısı konulmadan önce doğal olmayan şeker eksikliğini görmek için hastaya diyet testi yapılabilir. Genellikle çok küçük olan veya birden fazla konumda bulunan bu tümörün yerinin tespit etmek oldukça zordur. Bu hastalığa sahip kişiler için en uygun tedavi yöntemi pankreastaki tümörün cerrahi olarak alınmasıdır. Metastazların tespit edilmesi ve bunların temizlenememesi durumunda hastaya kemoterapi önerilebilir. Gastrinom Nadir olarak görülen başka bir tümör çeşidi ise gastrinomdur. Tümör bazen doğrudan pankreasın içinde bulunabilir; ancak daha sık olarak pankreasın çevresinde, mide veya oniki parmak bağırsağı gibi diğer organlarda da bulunur. Sıklıkla kötü huyludur ve erken metastaz oluşturur. Hastalar tümörde oluşturulan gastrin hormonunun artan üretimi ile ortaya çıkan belirgin mide, bağırsak ülserinden şikayetçi olurlar. Gastrin mide asidi üretimini tetikler. Terapötik olarak geçerli olan tümörün alınmasıdır. Gastrinomun metastazlaşması durumunda asit kısıtlayıcı ilaçlar ile semptomların hafifletilmesine çalışılır. Eskiden mide tarafından asit üretilemediği için ülserler oluşamayacak şekilde tüm mide alınırdı. Ancak günümüzde asit üretimini etkili bir şekilde bloke edebilen ilaçlar mevcuttur. VIPom ve Glukagonom VIPom ve Glukagonom da yine nadir görülen tümörler arasında yer alır. Her ikisi de sıklıkla pankreas bölgesindedir. Glukagonom, kan şekerinin artmasına neden olarak, tümörleri kan şekeri hastalığı Diabetes mellitus gibi göstermektedir. Bunun haricinde hastalarda sıklıkla ciltte değişiklikler görülür. Bir endokrin tümörde VIP (vazoaktif intestinal polipeptit) oluşturulduğunda Verner-Morrison sendromu ortaya çıkar. Bu hormon ince bağırsağın ve pankreasın salgısını stimüle eder ve kontrol dışı üretildiğinde sulu ishale, kalyum-tuz eksikliğine ve mide, bağırsak sisteminin salgısında klorit eksikliğine yol açarak vücudun aşırı asitlenmesine neden olur. Bu tümörün tanımlanması ve yerinin belirlenmesi oldukça zordur ve bu nedenle genellikle erken metastaza neden olur. Hastaya uygulanan semptomatik tedaviye sonrası kemoterapiye ihtiyaç duyulabilir. Diğer Endokrin Tümörleri Yukarıda tanımlandığı şekilde ölçülebilir hormon üretmeyen endokrin tümörleri de vardır. Bu tümörlere hormon üreten tümörlerden daha sık rastlanmaktadır. Bunların teşhisi oldukça zordur. Diğer taraftan bunların büyüme davranışı ve metastazlaşma türü ekzokrin pankreas karzinomundan farklıdır. Çoğu vakada tedavinin amacı lokalizasyona bağlı olarak tümörün cerrahi olarak alınmasıdır. Ekzokrin pankreas karzinomundan farklı olarak, metastaz oluşumu bulunan vakalarda ise ameliyatla iyileşme elde edilebilmektedir. Kistik Pankreas Tümörleri Sık görülen adenokarzinom ve endokrin pankreas tümörlerinin yanı sıra boş odacıklar (kist) içeren kistik pankreas tümörleri vardır. Günümüzde bilgisayar tomografisi veya manyetik rezonans ile kistik tümörler kolaylıkla tespit edilebilmektedir. Tespit edilen her kistik tümör için ameliyat şart değildir. Kistik tümörler dokusal ve moleküler değişikliklerine göre sınıflandırılır. Her tümör türü için tedaviye ihtiyaç yoktur. Tümörün boyutu, iyi huylu olup olmadığı ve metastaz yapıp yapmadığı konuları hekim tarafından değerlendirilerek, hastaya en uygun tedavi yöntemi uygulanır. Intradüktal Papiler Müsinöz Neoplazi (IPMN) Bu tümör kendisini pankreas çıkışına katlar şeklinde (papiler) büyüyen ve mukus oluşturan tümör hücreleri ile göstermektedir. Tümör hücreleri tarafından üretilen mukus, pankreas yollarının yer değiştirmesine neden olabilir, ki bunlar ilerleyen safhada boş odacık (yani kistik) olarak genişlemektedir. Bu hastalık genellikle 70 ila 80 yaş grubunda erkekleri etkilenmektedir. IPMN’ler çoğunlukla karakteristik özellikleri nedeniyle bilgisayar tomografisi veya manyetik rezonans tomografisinde tespit edilebilmektedir. Tümör tarafından üretilen mukoza bunun ötesinde bir ERCP veya Endosonografi muayenesinde tespit edilebilir, IPMN’ler çoğunlukla iyi huyludur, ancak ilerleyen dönemdekötü huylu tümörlerolarak gelişen bir hücre değişikliğine evrilebilirler. Bu tümörlerin yavaş büyümesi nedeniyle kötü huylu tümöre dönüşmeden önce, hastaya cerrahi tedavi uygulanabilir. IPMN’in pankreas ana geçidi ile ilgili olması halinde pankreasın tamamen alınması tavsiye edilir. Yan yolda lokalize edilen IPMN’lder de takip edilebilir. Buna göre uzmanlardan oluşan disiplinler arası bir tedavi önerilir. Müsinöz Kistik Neoplazi (MCN) MCN’ler boşluk (kist) oluşturan mukoza üreten hücrelerden ortaya çıkar. IPMN’lerden farklı olarak MCN’ler neredeyse yalnızca kadınlarda görülür. Bu tümörler çoğunlukla pankreeas kuyruğunda görülür ve nadiren multifokal özelliktedir. Bu tümörler yumurtalıklarda görüldüğü şekilde dokusal karakteristik özellikler ile ön plana çıkarlar. MCN’ler tamamen iyi huylu olabilirler (müsinöz kist adenomu), ancak değişken oranda atipik olarak çoğalmaya meyilli hücreler de içerebilirler. Bu hücrelerden invaziv kötü huylu tümörler oluşabilir (müsinöz kist karzinomu). Tedavi seçimi ise genellikle tümörün cerrahi olarak alınmasıdır. Seröz Kistik Neoplazi (SCN) Bu tümörler pankreas yolunun kısımlarından çıkan ve mukoza üretmeyen hücreler tarafından oluşturulur. Seröz kist adenomları çoğunlukla tümöre süngerimsi bir görünüm veren çok küçük boşluklar (mikrokistler) oluşturan iyi huylu tümörlerdir. Tümörler pankreasın kafasından ziyade daha sıkça bunun gövde ve kuyruk kısmında ve erkeklerden ziyade kadınlarda görülür. Tümörün kötü huylu bir değişimi (seröz kist karzinomu) son derece nadirdir. Yekpare Psödopapiler Neoplazi (SPN) Yekpare Psödopapiler Neoplazi tümörü ağırlıklı olarak genç kadınlarda görülen nadir tümör türlerinden biridir. Yekpare Psödopapiler Neoplazi tümörünün halen daha hangi hücrelerinde geliştiği bilinmemektedir. Tümörün içinde görülen boşluklar ölü ve imha olmuş olan tümör hücrelerine dayanmaktadır. Bu tümörler genellikle cerrahi bir operasyon ile tamamen iyileştirilebilmektedir. SPT’de başka organlara tümör sıçraması nadir de olsa görülebilmektedir.
medical-article
Endokrin Pankreas Tümörleri: Belirtileri ve Tedavi Yöntemleri
Endoskopik sinüs cerrahisi (ESC), kronik sinüzit, polipler, sinüs tıkanıklıkları ve diğer burun içi rahatsızlıkların tedavisinde kullanılan minimal invaziv bir cerrahi yöntemdir. Bu işlem, burun içerisinden bir endoskop yardımıyla gerçekleştirilir ve sinüslerdeki tıkanıklıkları açarak hava akışını yeniden düzenlemeyi hedefler. ESC, geleneksel açık cerrahilere göre daha az ağrı, daha kısa iyileşme süresi ve düşük komplikasyon riski sunar. Ameliyat genellikle genel anestezi altında yapılır ve hastalar birkaç gün içinde günlük yaşamlarına dönebilir. İşlem sonrası burun temizliğine dikkat etmek ve doktor kontrollerini aksatmamak iyileşme sürecini destekler. ESC, otorinolaringoloji (kulak burun boğaz) birimi tarafından uygulanır. - Endoskopik Sinüs Cerrahisi (ESC) Nedir? - Endoskopik Sinüs Cerrahisi (ESC) Hangi Durumlarda Uygulanır? - Endoskopik Sinüs Cerrahisinin Faydaları Nelerdir? - Endoskopik Sinüs Cerrahisi (ESC) Nasıl Uygulanır? - Endoskopik Sinüs Cerrahisi Riskleri ve Yan Etkileri Nelerdir? Endoskopik Sinüs Cerrahisi (ESC) Nedir? Endoskopik sinüs cerrahisi (ESC), kronik sinüzit, sinüs polipleri, tümörler veya diğer sinüs problemlerinin tedavisi için burun içinden girilerek endoskop adı verilen küçük bir kamera ve özel aletler kullanılarak gerçekleştirilen minimal invaziv bir cerrahi yöntemidir. Bu teknik, cerrahın sinüs boşluklarını detaylı bir şekilde görüntülemesine ve hastalıklı dokuları hassas bir şekilde çıkarmasına olanak tanırken, çevredeki sağlıklı dokulara zarar verme riskini en aza indirir. ESC, genellikle genel anestezi altında yapılır ve geleneksel cerrahi yöntemlere kıyasla daha az ağrı, daha kısa iyileşme süresi ve daha az sorun riski sunar. Bu yöntem, sinüs hastalıklarının tedavisinde etkili ve güvenli bir seçenek olarak kabul edilir. Sinüsler, burun çevresindeki kemiklerde yer alan ve burun içine açılan hava dolu boşluklardır. Solunum, ses rezonansı ve mukus üretimi gibi işlevlere sahiptir. Ancak sinüslerde tıkanıklık, enfeksiyon veya polip gibi problemler oluştuğunda kronik sinüzit ve nefes alma güçlüğü gibi sorunlar meydana gelebilir. Endoskopik sinüs cerrahisi (ESC), bu tür durumları tedavi etmek için kullanılan minimal invaziv bir yöntemdir. Burun deliklerinden endoskop ve cerrahi aletler yardımıyla sinüs yolları açılarak drenaj sağlanır ve sorunlu dokular temizlenir. Bu yöntem, sinüs fonksiyonlarını eski haline getirmeyi ve hastanın yaşam kalitesini artırmayı amaçlar. Endoskopik Sinüs Cerrahisi (ESC) Hangi Durumlarda Uygulanır? Endoskopik sinüs cerrahisi (ESC), özelliklekronik sinüzit, sinüs polipleri, tekrarlayan akut sinüzit, sinüs tümörleri, sinüs enfeksiyonları, burun tıkanıklığına neden olan anatomik bozukluklar (örn. deviasyon, konka büyümesi) ve sinüslerden kaynaklanan kistik lezyonlar gibi durumlarda uygulanan bir cerrahi yöntemidir. Ayrıca, göz çevresi veya kafa tabanına yayılan enfeksiyonlar, beyin omurilik sıvısı (BOS) kaçakları ve bazı tümörlerin tedavisinde de kullanılır. ESC, ilaç tedavisine yanıt vermeyen veya sık sık nükseden sinüs problemlerinde etkili bir çözüm sunar ve hastanın yaşam kalitesini artırmayı hedefler. Cerrahi kararı, hastanın semptomları, radyolojik bulgular ve klinik değerlendirmeler doğrultusunda alınır. Endoskopik Sinüs Cerrahisinin Faydaları Nelerdir? Endoskopik sinüs cerrahisi (ESC), sinüs hastalıklarının tedavisinde birçok önemli fayda sunar. Minimal invaziv bir teknik olması nedeniyle hastanın burun ve sinüs çevresindeki sağlıklı dokulara zarar verme riskini en aza indiren bu yöntem, cerrahi sırasında endoskop kullanımı sayesinde detaylı bir görüntüleme imkanı sunar. Bu da daha hassas ve etkili bir tedaviye olanak tanır. ESC, genellikle daha az ağrı, daha kısa hastanede kalış süresi ve hızlı bir iyileşme süreci ile ilişkilendirilir. Ayrıca, burun tıkanıklığı, kronik baş ağrısı, koku alma bozukluğu gibi semptomları büyük ölçüde azaltarak hastanın yaşam kalitesini önemli ölçüde artırır. Geleneksel cerrahi yöntemlere kıyasla daha az sorun riski taşıması ve başarı oranlarının yüksek olması, ESC'yi sinüs hastalıklarının tedavisinde tercih edilen bir yöntem haline getirir. Endoskopik Sinüs Cerrahisi (ESC) Nasıl Uygulanır? Endoskopik sinüs cerrahisi (ESC), genel anestezi altında gerçekleştirilen ve burun içinden girilerek yapılan minimal invaziv bir cerrahi yöntemidir. İşlem sırasında cerrah, ucunda kamera bulunan endoskop adı verilen ince ve esnek bir cihazı burun deliklerinden içeri sokar ve bu sayede sinüs boşluklarını detaylı bir şekilde görüntüler. Özel cerrahi aletler kullanılarak, tıkanıklığa neden olan polipler, enfekte dokular veya anatomik bozukluklar (örn. deviasyon, konka büyümesi) hassas bir şekilde temizlenir veya düzeltilir. Cerrahi sırasında sinüslerin doğal drenaj kanalları genişletilerek sinüslerin havalanması ve mukus akışının iyileştirilmesi sağlanır. İşlem sonrası hastalar genellikle aynı gün taburcu edilir ve iyileşme süreci, geleneksel cerrahi yöntemlere kıyasla daha hızlı ve konforludur. Endoskopik Sinüs Cerrahisi Riskleri ve Yan Etkileri Nelerdir? Endoskopik sinüs cerrahisi genellikle güvenli bir işlem olsa da bazı riskler ve yan etkiler içerebilir. En sık görülen yan etkiler arasındaburun kanaması, hafif ağrı ve ameliyat sonrası burun tıkanıklığı yer alır. Nadir durumlarda,enfeksiyon, sinüslerden beyine yakın anatomik yapılara zarar verme, görme problemleri veya göz çevresinde şişlik gibi komplikasyonlar ortaya çıkabilir. Bu riskler, cerrahın deneyimi ve doğru cerrahi tekniklerle büyük ölçüde azaltılabilir. Hastaların ameliyat sonrası önerilere uyması, iyileşme sürecinin sağlıklı bir şekilde ilerlemesine katkı sağlar.
medical-article
Endoskopik Sinüs Cerrahisi (ESC) Nedir?
Entübasyon, solunum yollarını açık tutmak ve hastanın yeterli oksijen almasını sağlamak amacıyla endotrakeal tüpün ağızdan veya burundan solunum yoluna yerleştirilmesi işlemidir. Özellikle solunum yetmezliği, anestezi altında ameliyat ve şiddetli hastalıklar gibi durumlarda kullanılır. İşlem, hazırlık, tüp yerleştirme ve doğru pozisyonun kontrolü olmak üzere adımlarla gerçekleştirilir. Entübasyon sonrası hasta izlenir, ağız hijyeni sağlanır ve tüpün olası etkileri önlenir. Solunum fonksiyonları sürekli kontrol edilir. Tüpün çıkarılması için hasta kendi başına nefes alabilecek duruma geldiğinde gerekli adımlar atılır. - Entübasyon (Entübe) Nedir? - Entübasyon Neden Yapılır? - Entübasyon Süreci Nasıl Gerçekleşir? - Entübasyonun Riskleri Nelerdir? - Entübasyon Sonrası Bakım ve İzlem - Entübasyon Hakkında Sıkça Sorulan Sorular Entübasyon (Entübe) Nedir? Burun Entübasyonu Nedir? Pediatrik Entübasyon Nedir? Entübasyon Neden Yapılır? Entübasyon Süreci Nasıl Gerçekleşir? Entübasyon süreci hastanın güvenliğini sağlamak için dikkatle planlanır ve adım adım gerçekleştirilir. İşlem; hazırlık aşaması, tüpün yerleştirilmesi ve doğru pozisyonun kontrol edilmesi olmak üzere üç temel adımdan oluşur. Hazırlık Aşaması Entübasyon işleminin güvenli ve etkili bir şekilde gerçekleştirilmesi için hazırlık aşaması büyük önem taşır. Bu aşamada, hem hastanın sağlık durumu değerlendirilir hem de işlem sırasında kullanılacak ekipmanlar eksiksiz şekilde hazırlanır. Hazırlık süreci, doğru bir entübasyonun temelini oluşturur. - Hastanın hava yolu anatomisi ve genel durumu değerlendirilir. - Laringoskop, entübasyon tüpü ve aspiratör gibi ekipmanlar hazırlanır. - Hastaya sedasyon ve kas gevşetici ilaçlar uygulanır. - Hava yolu açıklığı sağlanır ve önceden oksijenlendirme yapılır. Tüpün Yerleştirilmesi Tüpün trakeaya doğru şekilde yerleştirilmesi, entübasyon sürecinin en önemli adımlarından biridir. Bu adım, sağlık ekibinin uzmanlığı ve doğru ekipman kullanımıyla başarılı bir şekilde tamamlanabilir. İşlem sırasında hastanın hava yolu korunurken tüpün doğru konuma yerleştirilmesi sağlanır. - Laringoskop yardımıyla trakea açıklığı görülür. - Entübasyon tüpü dikkatlice trakeaya yerleştirilir. - Tüp sabitlenerek yerinden kayması önlenir. Doğru Pozisyonun Kontrolü Tüp yerleştirildikten sonra, doğru pozisyonda olup olmadığını kontrol etmek büyük önem taşır. Bu kontroller, solunumun düzenli şekilde devam ettiğini ve tüpün doğru konumda olduğunu teyit etmek için yapılır. Yanlış bir yerleşim, hastanın sağlığı üzerinde ciddi riskler oluşturabilir. - Kapnografi ile solunum havasındaki karbondioksit düzeyi ölçülür. - Göğüs hareketlerinin simetrisi izlenir. - Stetoskop ile her iki akciğer sesi dinlenir. - Gerekirse tüp pozisyonu göğüs röntgeni ile doğrulanır. Entübasyonun Riskleri Nelerdir? Enfeksiyon Riski Ses Teli Yaralanmaları Diş ve Ağız Yaralanmaları Entübasyon Sırasında Beslenme Nasıl Olur? Entübasyon Sonrası Bakım ve İzlem Solunum Fonksiyonlarının İzlenmesi Ağız ve Tüp Bakımı Olumsuz Etkilerin Önlenmesi Tüpün Çıkarılmasına Hazırlık Entübasyon Hakkında Sıkça Sorulan Sorular Entübe Etmek Ne Demek? Entübe etmek, solunum yollarını açık tutmak için bir endotrakeal tüpün ağızdan veya burundan solunum yoluna yerleştirilmesi işlemidir. Bu işlem, kişinin yeterli oksijen almasını sağlamak ve solunumu desteklemek amacıyla yapılır. Genellikle cerrahi müdahalelerde, yoğun bakımda veya solunum yetmezliği durumlarında uygulanır. Entübe Hasta Yaşar mı? Entübe olmak, kişinin hayatta kalmasını sağlamak için uygulanan bir prosedürdür. Solunum yetmezliği yaşayan hastaların oksijen almasını kolaylaştırır ve genellikle tedavi sürecinde olumlu sonuçlar elde edilir. Ancak, altta yatan hastalık veya durumun ciddiyetine bağlı olarak iyileşme süreci hastadan hastaya farklılık gösterir. Entübasyon Nasıl Yapılır? Entübasyon, steril ekipman kullanılarak ve genellikle sedasyon altında gerçekleştirilir. Laringoskop yardımıyla trakea açıklığı görülür ve endotrakeal tüp yerleştirilir. Tüpün doğru yerleştirildiği kapnografi ve akciğer seslerinin dinlenmesi gibi yöntemlerle kontrol edilir. Entübasyon En Fazla Kaç Gün Sürer? Entübasyon süresi, hastanın durumuna ve tedavi gereksinimine bağlı olarak değişir. Genellikle kısa süreli bir çözüm olarak planlanır, ancak bazı durumlarda birkaç güne kadar uzayabilir. Uzun süreli entübasyon gerektiğinde, trakeostomi gibi alternatif yöntemlere başvurulabilir. Kaç Çeşit Entübasyon Vardır? Entübasyon, genellikle ağız yoluyla yapılan orotrakeal ve burun yoluyla yapılan nazotrakeal olmak üzere iki ana türe ayrılır. Bunun dışında fiberoptik entübasyon gibi özel durumlar için uygulanan yöntemler de vardır. Seçilen yöntem, hastanın sağlık durumu ve tıbbi ihtiyaçlarına göre belirlenir. Entübe Tehlikeli midir? Entübasyon, uzman ekip tarafından dikkatle uygulandığında güvenli bir prosedürdür. Ancak, enfeksiyon, ses teli hasarı veya ağız yaralanmaları gibi riskler taşır. Bu riskler uygun önlemlerle minimize edilebilir ve işlem genellikle hayat kurtarıcı bir rol oynar. Entübasyon Yapılmazsa Ne Olur? Entübasyon yapılmazsa, ciddi solunum yetmezliği yaşayan bir hastanın oksijen alımı kesintiye uğrayabilir. Bu durum organların zarar görmesine veya hayati tehlikeye yol açabilir. Özellikle acil durumlarda entübasyon, kişinin yaşamını sürdürebilmesi için kritik bir müdahaledir.
medical-article
Entübasyon Nedir? Entübe Ne Demek?
Ensefalit (Beyin İltihabı) Nedir? Ensefalitya da bir diğer adıylabeyin iltihabı,beynin akut enflamasyonudur.Nörolojikdisfonksiyon ile ortaya çıkar ve en yaygın nedeni viral enfeksiyonların varlığıdır. Ensefalit gerçekleştiğinde ateş, baş ağrısı gibi basit belirtiler gösterebildiği gibi hiçbir belirti de göstermeyebilir. Etkilenen beynin bölümüne bağlı olarak bazı kişilerde, kafa karışıklığı, nöbet, koordinasyon kaybı, görme veya işitme duyularında sıkıntıya sebep olma gibi ciddi semptomlarla da kendini gösterebilir ve yaşamı tehdit edecek durumlara ortam hazırlayabilir. Çocuklar, yaşlılar ve bağışıklık sistemi zayıf olan kişiler, beyin iltihabı için en savunmasız olan risk gruplarıdır. Beyin iltihabının etkisikişiden kişiye farklılık göstereceğinden dolayı zamanında teşhis ve tedavi önem arz eder. Çünküensefalitiolan birçok hasta tamamen iyileşme şansına sahiptir. Ensefalit Nedenleri Ensefalit (Beyin iltihabının) kesin nedeni bilinmemekle beraber, en yaygın neden viral enfeksiyon kaynaklı olanlarıdır. Bakteriyel enfeksiyonlar ve enfeksiyöz olmayan enflamatuar durumlar da beyin iltihabına sebep olabilmektedir. Ensefalit,kızamık belirtilerisonrası nadir de olsa ortaya çıkabilen ciddi bir komplikasyon olup, merkezi sinir sisteminde iltihaplanmaya yol açabilir. Ensefalit Türleri: Bir virüs veya ajan direkt beyine bulaşırsa ortaya çıkar ve tek bir alanda yoğunlaşabildiği gibi her yere yayılım da gösterebilir. Geçirilmiş olan bir hastalıktan sonra aktif olmayan virüsün yeniden aktifliğini kazanmasıyla da meydana gelebilmektedir. Vücudun farklı bir bölgesinde gerçekleşen enfeksiyona karşı bağışıklık sisteminin tepkisinin yanlışlıkla beyindeki sağlıklı hücrelere saldırmasıyla meydana gelir. Genellikle ilk enfeksiyon 2-3 hafta sonra ortaya çıkar. Yaygın Viral Nedenler - Herpes Simpleks Virüsü(HSV1, HSV2):Hem ağzınızın çevresinde meydana gelen uçuklar, ateş kabarcıkları hem de genital herpes beyin iltihabına sebebiyet verebilir. Viral ensefalitin en yaygınıdır. - Diğer Herpes Virüsleri:Epstein-Barr virüsü, Suçiçeği-zoster virüsü oldukça yaygındır. - Enterovirüsler:Grip benzeri semptomlar, göz iltihabı, karın ağrısı belirtileriyle varlığını ortaya koyarlar. - Sivrisinek Kaynaklı Virüsler:Bu virüse maruz kaldıktan birkaç gün ya da birkaç hafta sonra enfeksiyon belirtileri ortaya çıkabilir. - Kene Kaynaklı Virüsler:Enfekte bir kenenin ısırmasından yaklaşık bir hafta sonra semptomlar gün yüzüne çıkar. - Kuduz Virüsü - Çocukluk Çağı Enfeksiyonları:Kızamık, kabakulak, kızamıkçık gibi çocukluk dönemi hastalıkları, ikincil ensefalite sebebiyet verebilir. Fakat aşılama beraberinde bu virüslere bağlı ensefalitler çok nadir hale gelmiştir. - Nadir de olsa, bakteriyel, fungal, parazitik veya riketsiyal enfeksiyonlar ya da kanser ve kullanılan bazı ilaçlar da beyin iltihabına sebep olabilir. Ensefalit Belirtileri Ensefalit (Beyin iltihabı) belirtileri, genellikle ani gelişir ve şiddetlidir. Viral beyin iltihabı olan kişiler, çoğunlukla grip benzeri belirtiler gösterirler. Ensefalit belirtileri,genel olarak ateş, baş ağrısı, kaslarda ve eklemlerde hissedilen ağrı, yorgunluk, bitkinlik halidir. Fakat bazı bireylerde belirtiler daha ağır seyredebilir ve ajitasyon, halüsinasyonlar, nöbetler, his kaybı veya felç, ışık hassasiyeti, sinirlilik, kas güçsüzlüğü, konuşma, işitme problemleri, bilinç kaybı ve hatta koma gibi belirtiler ile kendini gösterebilir. Bebeklerde ensefalit belirtileri;kafatasının yumuşak bölgelerinde şişkinlik, mide bulantısı ve kusma hali, vücut sertliği, yetersiz beslenme, sinirlilik, agresiflik olarak sayılabilir. Yetişkin, çocuk, bebek fark etmeksizin, şiddetli belirtilere sahip kişilerin acil olarak hekime görünmesi gerekir. Ensefalit Tanısı Hekim teşhisi koyabilmek için ilk olarak, detaylı bir fiziksel muayene ve tıbbi öyküyle işe başlayacaktır. Daha sonra şunların yapılmasını isteyebilir: MRI veya BT ile beyninizde oluşan herhangi bir sorun, tümör gibi durumlar teşhis edilebilir. Sırtın alt kısmına yerleştirilen bir iğne vasıtasıyla beyin omurilik sıvısı çıkarılır ve bu sıvıda meydana gelen değişiklikler, beyinde meydana gelen enfeksiyon ve iltihaplanmayı gösterebilir. Ayrıca sebep olan virüsü ya da ajanı tespit etmek adına da yararlanılabilir. İdrar, boşaltım örnekleri, serum toksikoloji tarama testleri. EEGtesti, saç derisine yapıştırılan elektrotlar vasıtasıyla beynin elektriksel aktivitesinin kaydedilmesi ile yapılır. Bazı anormal durumlar ensefalit şüphesi doğmasına işaret edebilir. Beyin biyopsisi, belirtiler sürekli kötüleşme eğilimindeyse ve tedavilerin hiçbir etkisi yoksa uygulanır. Ensefalit Tedavisi Ensefalit için tedavi planı büyük ölçüde yaşa, hastalık durumuna bağlı olarak şekillenir. Tedavideki asıl amaç hayati fonksiyonların korunması olduğu için, elektrolit sıvı dengesinin sağlanması, nöbetlerin kontrol altına alınması, ateşin düşürülmesi gibi destek tedavilerine başvurulur. Eğer hafif bir beyin iltihabı geçiriyorsanız; yatak istirahati, bol sıvı, baş ağrısı ve ateş belirtileri hafifletmek adına anti-enflamatuar ilaçlar, antiviral ilaçlar ile tedavi yoluna gidilebilir. Hafif iltihaplar birkaç günde iyileşme gösterebilir. Şiddetli bir ensefalit tedavisindeise; solunum yardımı, intravenöz sıvılar, anti-enflamatuar ilaçlar, antikonvülzan ilaçlar, sürekli takip ile tedavi yoluna gidilebilir. Şiddetli vakalarda tedavi süreci, haftalar ya da aylar sürebilmektedir. Uygun tedavi ve bakım beraberinde birçok insan ensefalitten kurtulur. Bebekler ve yaşlıların, kalıcı beyin hasarlarına maruz kalma ihtimali daha yüksektir. Ensefalit uzuvlarda kuvvet kaybı, beyin fonksiyonlarında kayıp, konuşma sorunları, denge problemleri, davranış bozukluğu meydana getirebilir. Bazı vakalarda buna bağlı olarak fizik tedavi uygulamalarına gidilebilir. Fonksiyonları yeniden kazanma ve var olan fonksiyonları daha verimli kullanma yaklaşımları temel alınarak hareket edilir.
medical-article
Beyin İltihabı (Ensefalit) Nedir? Beyin İltihabı Belirtileri ve Tedavi
- Eozinofil (EOS) Nedir? - Eozinofil (EOS) Ne İşe Yarar? - Eozinofil (EOS) Nasıl Anlaşılır? - Eozinofil (EOS) Testi Neden Yapılır? - Eozinofil (EOS) Test Sonuçları Nasıl Değerlendirilir? - Eozinofil (EOS) Hakkında Sık Sorulan Sorular Eozinofil (EOS) Nedir? Eozinofiller (EOS), bağışıklık sisteminin bir parçası olan beyaz kan hücreleridir ve özellikle vücuda giren parazitlere, alerjenlere ve bazı enfeksiyonlara karşı savunma sağlar. Kan dolaşımında düşük seviyelerde bulunan eozinofiller, bağışıklık tepkisini düzenlemeye yardımcı olur ve inflamasyon süreçlerinde rol oynar. Alerjik reaksiyonlar veya enfeksiyon gibi durumlarda eozinofil sayısı artarak, bağışıklık sisteminin tepkisi güçlenir. Eozinofil (EOS) Ne İşe Yarar? Eozinofiller, bağışıklık sisteminde önemli bir görev üstlenen beyaz kan hücrelerinden biridir ve kemik iliğinde üretilir. Vücutta özellikle bağırsaklarda yoğunlaşarak parazitlere ve alerjenlere karşı savunma sağlarlar. Sağlıklı bireylerde eozinofil sayısı mikrolitre kanda 30 ila 350 hücre arasında olmalıdır. Bu seviyenin üzerine çıktığında eozinofili olarak adlandırılan eozinofil yüksekliği durumu ortaya çıkar. Bu durum alerji, parazit enfeksiyonu veya bazı bağışıklık hastalıklarına işaret edebilir. Eozinofil düşüklüğü ise nadiren görülse de bazı bağışıklık sorunlarına işaret edebilir. Eozinofil (EOS) Nasıl Anlaşılır? Eozinofil (EOS) seviyesini anlamak için genellikletam kan sayımı (hemogram)testi yapılır. Test, kandaki eozinofil dahil olmak üzere farklı beyaz kan hücrelerinin miktarını ölçer. Kan örneği laboratuvarda analiz edilerek eozinofil sayısı belirlenir ve mikrolitre başına düşen hücre sayısı raporlanır. Eozinofil testi, alerjik reaksiyonlar, parazit enfeksiyonları veya bağışıklık sistemi hastalıklarından şüphelenildiğinde doktor tarafından istenebilir. Test öncesinde genellikle özel bir hazırlık gerekmez; kan örneği kol damarından alınır ve kısa sürede sonuçlanır. Eozinofil (EOS) Testi Neden Yapılır? Eozinofil (EOS) testi, vücutta eozinofil sayısının normalin üzerinde veya altında olup olmadığını belirlemek için yapılır. Bu test, alerjik reaksiyonlar, astım, parazit enfeksiyonları, bazı otoimmün hastalıklar ve iltihaplı rahatsızlıkların tanısında yardımcı olur. Özellikle nedeni açıklanamayan cilt döküntüleri, solunum problemleri veya bağışıklık sistemi bozuklukları gibi durumlarda doktorlar, eozinofil seviyesini kontrol ederek altta yatan bir sorunu saptamaya çalışır. Eozinofil yüksekliği (eozinofili) veya düşüklüğü bağışıklık sisteminin tepkileri hakkında bilgi verir. Eozinofil (EOS) Test Sonuçları Nasıl Değerlendirilir? Eozinofil (EOS) test sonuçları, bağışıklık sisteminin belirli uyarıcılara verdiği yanıtı anlamak için önemli bir göstergedir. Kan dolaşımındaki eozinofil seviyeleri normal aralığın dışına çıktığında, vücutta alerjik reaksiyonlar, enfeksiyonlar veya bazı bağışıklık sistemi bozuklukları gibi durumlar söz konusu olabilir. Eozinofil seviyesinin yüksek veya düşük olması farklı sağlık durumlarını işaret eder ve her iki durum da ayrı ayrı değerlendirilmelidir. Eozinofil (EOS) Normal Değerleri Eozinofil normal değeri, sağlıklı bir bireyde mikrolitre başına 30 ila 350 hücre arasında olmalıdır. Bu aralık, bağışıklık sisteminin doğal savunma mekanizmaları içinde kabul edilen düzeyleri ifade eder. Test sonuçlarında eozinofil seviyesi 500 hücreyi aştığında yüksek olarak değerlendirilir ve alerji veya enfeksiyon gibi durumların varlığını gösterebilir. Eozinofil miktarının mikrolitrede 30 hücrenin altına düşmesi ise düşük eozinofil seviyesini ifade eder, ancak bu durum nadiren ciddi bir sağlık sorununa işaret eder. Eozinofil (EOS) Yükseliği Eozinofil yüksekliği, tıp dilinde eozinofili olarak adlandırılır ve mikrolitre kandaki eozinofil sayısının 350 hücrenin üzerine çıkmasıyla belirlenir. Bu yükseklik, bağışıklık sisteminin aşırı veya anormal bir tepki gösterdiğinin bir işareti olabilir. Eozinofil yüksekliği üç seviyede sınıflandırılır: - Hafif Eozinofili: Mikrolitrede 500–1.500 hücre arasında ölçülen durum. - Orta Eozinofili: 1.500–5.000 hücre arasında seyreden eozinofil yüksekliği. - Ağır Eozinofili: Mikrolitrede 5.000’den fazla hücre bulunması durumu. Eozinofil (EOS) yüksekliği, tam kan sayımında eozinofil düzeyinin 1500 hücre/mikrolitrenin üzerinde olması durumunda, genellikle eozinofili olarak adlandırılır ve vücuttaparazit kaynaklı enfeksiyonlar, atopik reaksiyonlar (alerjik rinit, astım, egzama) veya neoplastik hastalıklar (özellikle lenfoma ve bazı lösemi türleri) gibi patolojik süreçlerin varlığına işaret edebilir. Eozinofil artışı, bağışıklık sisteminin hastalıklara yanıt olarak uyardığı inflamatuar bir yanıttır ve bu artış, altta yatan nedene bağlı olarak tedavi gerektirir. Eozinofil (EOS) Düşüklüğü Eozinofil (EOS) düşüklüğü, kandaki eozinofil sayısının mikrolitre başına 30 hücrenin altında olması durumudur. Bu durum genellikle ciddi bir sağlık sorunu olarak değerlendirilmez. Eozinofil düşüklüğü, bazı enfeksiyonlar, stres, yoğun kortikosteroid kullanımı veya Cushing sendromu gibi durumlarla ilişkili olabilir. Genellikle geçici olan eozinofil düşüklüğü, bağışıklık sisteminde belirgin bir etkiye yol açmadığından çoğu zaman özel bir tedavi gerektirmez. Eozinofil (EOS) Hakkında Sık Sorulan Sorular Eozinofil Sayısı Yüksek Olursa Ne Olur? Eozinofil sayısı yüksek olursa sıklıkla tükenmişlik, ciltte döküntü, cilt yüzeyinde iltihaplı şişlikler, nefes darlığı, nefes alış verişte güçlük, mide ve karın ağrısı gibi yakınmalar olur. Doktorunuz nedeni tespit ettikten sonra gibi yüksek dozda kortikosteroidler reçete edebilir. Uygulanan steroid tedavisi istenilen sonucu vermezse monoklonal antikorlar ya da immünomodülatör ajan kullanımına geçilebilir. Belirli Gıdalar Eozinofil Sayısını Artırabilir mi? Belirli besinlerin tüketilmesi eozinofil değerinizi yükseltebilir. Bu besinler arasında hayvan sütü, buğday, yumurta, soya, fındık, balık ve midye – istiridye ve benzeri kabuklu deniz mahsülleri bulunur. Bireysel olarak alerjiniz olduğunu bildiğiniz ve alerjinizi tetikleyen diğer besinler de eozinofil sayınızın artmasına neden olabilir. Eozinofil (EOS) ile Birlikte Yaptırılan Testler Nelerdir? Eozinofil (EOS) yüksekliğinin nedenini belirlemek için genellikle tam kan sayımı (CBC) ile birlikte bazı ek testler yapılır. Bu testler arasında, inflamasyon ve enfeksiyon durumlarını değerlendirmek için C-reaktif protein (CRP) ve eritrosit sedimentasyon hızı (ESR) testleri; alerjik reaksiyonları saptamak için immünoglobulin E (IgE) düzeyi testi; parazitik enfeksiyon şüphesinde dışkıda parazit incelemesi; otoimmün hastalıkları değerlendirmek amacıyla antinükleer antikor (ANA) testi ve bazı durumlarda kemik iliği biyopsisi yer alır. Ayrıca, karaciğer ve böbrek fonksiyon testleri, eozinofil yüksekliğinin sistemik bir hastalığa bağlı olup olmadığını anlamada yardımcı olabilir. Eozinofil (EOS) Yüksekliği ile İlişkili Hastalıklar Nelerdir? Eozinofil (EOS) yüksekliği ile ilişkili hastalıklar, çoğunlukla bağışıklık ve enfeksiyon kaynaklı durumları içerir. En sık görülen nedenler arasında astım, alerjik rinit, atopik dermatit (egzama) ve gıda alerjileri gibi alerjik hastalıklar bulunur. Parazitik enfeksiyonlar (özellikle bağırsak parazitleri), belirgin bir eozinofil artışına yol açabilir. Bazı otoimmün hastalıklar, örneğin sistemik lupus eritematozus ve vaskülitler, eozinofiliye sebep olabilir. Ayrıca, belirli kanser türleri, özellikle Hodgkin lenfoması, non-Hodgkin lenfoma ve bazı lösemi türleri, eozinofil seviyelerinde artışa yol açabilir. Eozinofili, bazen Churg-Strauss sendromu (eozinofilik granülomatozis ile anjiyit) gibi nadir görülen hastalıklarla da ilişkilidir.
medical-article
EOS (Eozinofil) Nedir? Yüksekliği, Düşüklüğü ve Normal Seviyeleri
- Epifiz Nedir? - Epifiz Bezi Ne İşe Yarar? - Epifiz Bezi Nerede Bulunur? - Epifiz Bezinin Görevleri - Epifiz Bezini Olumsuz Etkileyen Faktörler Nelerdir? - Epifiz Bezi Kireçlenmesi Belirtileri - Epifiz Bezi Hakkında Sıkça Sorulan Sorular Epifiz Nedir? Epifiz bezi diğer bir adıyla pineal bez yaklaşık 0, 8 cm uzunluğunda, 0, 1 gram ağırlığında ve çam kozalağı şeklindedir. Epifiz bezi, vücudun melatonin üretiminin ana merkezi olan bir endokrin bezidir. Epifiz bezi vücuttaki biyolojik süreçleri düzenler. Ayrıca bu bez biyolojik saatin kontrolünde de önemli bir rol oynar. Epifiz Bezi Ne İşe Yarar? Endokrin sisteminin temel parçalarından biri olan epifiz bezi,melatonin hormonusalgılayarak kişinin sirkadiyen ritmini düzenler ve uyku döngüsünü kontrol etmeye yardımcı olur. Epifiz bezi gözlerde yer alan retinalar sayesinde gece ve gündüz farkını algılayarak gündüz daha az; geceleriyse daha fazla melatonin hormonu salgılar. Böylece kişinin daha rahat uykuya dalmasını ve kaliteli bir uyku geçirmesini sağlar. Epifiz Bezi Nerede Bulunur? Epifiz bezi beynin tam ortasında yer alır. Epifiz bezi, beynin korpus kallosum adlı bölgesinin hemen arkasında, talamusun hemen üzerinde yer alan bir oyukta bulunur. Epifiz Bezinin Görevleri Epifiz bezi, temel görevi olan melatonin hormonunu salgılamak dışında farklı görevlere de sahiptir. Epifiz bezinin bu görevleri şu şekilde sıralanabilir: - Epifiz bezi, melatonin hormonunu salgılayarak uyku ve uyanıklık döngüsünü dengeler. Bu hormon, uykuya dalmayı kolaylaştırarak uyku kalitesini artırır. - Epifiz bezi, sirkadiyen ritmi (vücudun iç saatini) düzenler. Sirkadyen ritim, uyku ve uyanıklık düzeniyle karakterize olan 24 saatlik bir biyolojik döngüdür. - Epifiz bezi salgıladığı melatonin hormonu sayesinde östrojen hormonu seviyelerinin düzenlenmesine yardımcı olur. - Bu bezin salgıladığı melatonin hormonu seviyeleri kan basıncını ve kalp atış hızını düzenler. Böylece kardiyovasküler sisteme yardımcı olur. - Epifiz bezi salgıladığı melatonin hormonuyla yaşlanma sürecini etkiler. Bu hormon gençlik hormonu olarak da adlandırılır. - Melatonin hormonu, lipofilik özelliğiyle vücutta bulunan tüm yapılara ulaşabilir. Bu sebeple melatonin hormonu, güçlü bir antioksidandır ve serbest radikallerle savaşarak hücresel hasarı azaltır. - Epifiz bezinin salgıladığı melatonin, üreme sağlığını iyileştirmeye ve üreme fonksiyonlarını düzenlemeye yardımcı olan bir hormondur. Epifiz Bezini Olumsuz Etkileyen Faktörler Nelerdir? Epifiz bezinin bütün özellikleri henüz keşfedilmemiş olsa da bu bezi olumsuz yönde etkileyen bazı faktörlerin olduğu bilinir. Epifiz bezini olumsuz etkileyen faktörlerden bazıları şu şekildedir: - Gece saatlerinde yüksek ışığa, özellikle de mavi ışığa maruz kalmak, - Uyku düzeninin bozuk olması veya yetersiz uyku saatleri, - Fazla kafein tüketimi, - Doğal ışık eksikliği, - Stres ve anksiyete, - Yaşlanma, - Şekerli ve işlenmiş gıdalar. Bu faktörler epifiz bezinin çalışmasını etkileyerek melatonin üretimini azaltır. Bu durum biyolojik saatin olumsuz etkilenmesine ve bazı sağlık problemlerine yol açabilir. Epifiz bezinin düzgün çalışmamasından kaynaklı sorunlar şu şekilde sıralanabilir: - Kişinin ruh hâli olumsuz etkilenebilir. - Depresyonveanksiyeteyeyol açabilir. - Peptik veya mideülserioluşabilir. - Uyku düzeninde bozulmalar görülebilir. - Cinsel açıdan bazı sorunlar yaşanabilir. - Hormonal dengesizliğe yol açabilir. Hem epifiz bezinin işlevini hem melatonin hormonunun performasını olumsuz etkileyen sorunlar arasında; - Epifiz bezi tümörleri, - Epifiz bezi yaralanmaları, - Epifiz bezinin kireçlenmesi de yer alır. Epifiz bezi tümörleri çok nadir olsa da bazı kişilerde görülebilir. Epifiz bezi tümörlerinin çocukları ve 40 yaş altı yetişkinleri etkileme olasılıkları daha yüksektir. Bu tümörler, her zaman kanser olarak değerlendirilmez. Ancak tümörler büyüdükçe beynin farklı bölgelerine baskı yaparak çeşitli sorunlara yol açabilir. Beyin omurilik sıvısının normal akışını engelleyebilir. Bu akışın engellenmesi kafatasının içindeki basıncı artırıp kişinin sağlığı açısından tehlikeli bir durum oluşturabilir. Bu noktada düzenli doktor kontrolleri oldukça önemlidir. Görüntüleme testleriyle epifiz bezine bakılıp herhangi bir epifiz kisti ya da tümörünün olup olmadığı belirlenebilir. Epifiz bezi kisti ya da tümörü kişide şu semptomların görülmesine sebep olabilir: - Bellek sorunları, - Hormonal dengesizlikler, - Çok uyumak ve uykulu hissetmek, - Denge sorunları, - Yürümede zorlanma, - Görüşte değişiklik ve göz hareketlerinde sorunlar, - Baş ağrısı, - Mide bulantısıve kusma. Bu belirtiler karşısında bir doktora başvurmak ve doktor kontrollerini aksatmamak sağlık açısından büyük bir önem taşır. Epifiz Bezi Kireçlenmesi Belirtileri Epifiz bezi kireçlenmesi ileri yaşlarda görülebilen bir durumdur. Kalsiyum birikintileri epifiz gövdesinin röntgende görünür olmasını sağlar. Epifiz bezi kireçlenmesine yol açan kalsiyum ve fosfat birikimlerinin yaşla doğrudan bir ilişkisi bulunur. Epifiz bezinde bir miktar kireçlenme normal olarak kabul edilse de fazla kireçlenme durumunda epifiz bezi normal olarak çalışmaya devam edemeyebilir. Epifiz bezi kireçlenmesinin küme baş ağrısı ve migrenle de bir bağlantısı olabileceği düşünülür. Epifiz bezi kireçlenmesiyle ilgili yapılan bazı çalışmalar alzheimer hastalığından muzdarip kişilerde epifiz bezinin kireçlenme derecesinin daha yüksek olduğunu ortaya koymuştur. Ancak epifiz bezi kireçlenmesinin kesin etkilerinin belirlenebilmesi için daha fazla araştırmaya ihtiyaç olduğu söyleniyor. Epifiz Bezi Hakkında Sıkça Sorulan Sorular Epifiz Bezi Nasıl Açılır? Birçok kaynakta üçüncü göz çakrası olarak da bilinen epifiz bezini açmak için meditasyon ve görselleştirme yapmak, farkındalığı geliştirmek, sağlıklı bir yaşam tarzı belirlemek ve yaratıcı faaliyetlere katılmak faydalı olabilir. Üçüncü gözün açılmasının bazı işlevlere hizmet ettiği de söylenir. İç huzuru bulma, yaratıcılığın artması, bilinçaltıyla bağlantı kurma, sezgilerin güçlenmesi, kişisel farkındalığın gelişmesi, duygusal dengeyi sağlama, hayal gücünün gelişmesi, net kararlar verebilme ve problem çözme yeteneklerinin gelişmesi bu işlevler arasında yer alabilir. Epifiz Bezinin Açıldığını Nasıl Aanlarız? Epifiz bezinin nasıl açıldığına dair belirtiler kişiden kişiye değişebilir. Titreşim ve basınç hissetme, canlı rüyalar görme, sezgilere karşı bağlılık bu belirtiler arasında yer alabilir. Epifiz Bezi Hangi Hormonu Salgılar? Epifiz bezinin temel görevi melatonin hormonu salgılamaktır. Bunun yanı sıra epifiz bezi mutluluk hormonu olarak da bilinen serotonin hormonunu da salgılar. Epifiz Bezini Etkileyen Yaralanmalar Nelerdir? Kafaya alınan sert darbeler veya sarsıntılar travmatik beyin hasarına sebep olabilir. Bu tür yaralanmalar epifiz bezinin çalışmasını olumsuz yönde etkileyebilir. Travmatik beyin hasarı yaşayan kişilerin yaklaşık %30 ila %50'sinde epifiz bezi ve hipofiz bezini de içeren en az bir endokrin beziyle alakalı sorunlar görülür. Epifiz Bezi Sağlığını Kontrol Etmek İçin Kullanılan Testler Nelerdir? Epifiz bezi kontrolleri MRI (Manyetik Rezonans Görüntüleme) taraması, CT (Bilgisayarlı Tomografi) taraması gibi testlerle yapılır. Bu görüntüleme testleri, epifiz bezinde herhangi bir kist veya tümör olup olmadığını belirlemeye yardımcı olur. X ışınları kullanılarak epifiz kalsifikasyonunun olup olmadığı da incelenebilir. Ayrıca kan testi yapılarak melatonin hormonu seviyesi kontrol edilebilir. Bunun yanı sıra kan testi sayesinde epifiz tümörlerinin biyokimyasal belirteçleri incelenebilir. Beyin omurilik sıvısı örneği alınabilir. Epifiz tümörlerinin tipini ve derecesini belirlemek için biyopsi örneği de alınabilir. Epifiz Bezi Tümörleri Nasıl Tedavi Edilir? Epifiz bezi tümörlerinin tedavisi için uygulanabilecek yöntemler şu şekildedir: - Cerrahi operasyon, - Radyasyon tedavisi, - Kemoterapi.
medical-article
Epifiz Nedir? Epifiz Bezi Ne İşe Yarar? I Acıbadem
- EKG (Elektrokardiyografi) Nedir? - EKG (Elektrokardiyografi) Nasıl Yapılır? - EKG (Elektrokardiyografi) Ne İşe Yarar? - EKG ( Elektrokardiyografi) Kalp Damar Tıkanıklığı Belli Olur Mu? - Kalp EKG ( Elektrokardiyografisi) Nasıl Çekilir? - EKG ( Elektrokardiyografi) ve Hastalıkların Tanısı - Eforlu EKG ( Elektrokardiyografi) Testi - Eforlu EKG ( Elektrokardiyografi) Neden Çekilir? - EKG ( Elektrokardiyografi) Hakkında Sık Sorulan Sorular EKG (Elektrokardiyografi) Nedir? Elektrokardiyografi (EKG), kalbin elektriksel aktivitesini ölçmek ve kaydetmek için kullanılan bir testtir. Cilt üzerine yerleştirilen elektrotlar aracılığıyla kalp atışlarının ritmi, hızı ve düzeni grafik olarak kaydedilir, bu da kalp ritim bozuklukları, kalp krizi, kalp yetmezliği gibi hastalıkların teşhisi ve takibini mümkün kılar. Göğüs ağrısı veya nefes darlığı gibi semptomlar olduğunda ya da rutin sağlık kontrollerinde kullanılan EKG, uzmanlar tarafından analiz edilerek kalp sağlığı hakkında önemli bilgiler sağlar. Kalbin elektriksel aktivitesini ölçerek kalp ritmi ve fonksiyonlarını değerlendiren EKG,check up paketlerikapsamında da yapılabilir. EKG sayesinde kalp krizi, aritmi, kalp bloğu ve diğerkardiyovasküler sorunlarınerken teşhisinde önemli bir rol oynar. EKG sırasında, elektrotlar göğüs ve uzuvlara yerleştirilerek kalbin elektriksel sinyalleri kaydedilir. Test, ağrısız ve hızlı bir şekilde uygulanır ve genellikle kardiyolojik muayene ile birlikte gerçekleştirilir. Düzenli EKG taramaları, özellikle kalp hastalığı riski taşıyan bireylerde erken teşhis sağlayarak yaşam kalitesini artırır ve ciddi komplikasyonların önlenmesine yardımcı olur. EKG (Elektrokardiyografi) Nasıl Yapılır? EKG (Elektrokardiyografi), vücuda yerleştirilen elektrotlar aracılığıyla kalbin elektriksel aktivitelerinin kaydedilmesiyle gerçekleştirilir. İşlem sırasında hasta genellikle sırt üstü yatar ve göğüs, bilek ve ayak bileklerine küçük elektrot pedleri yapıştırılır. Bu elektrotlar, kalbin elektrik sinyallerini algılar ve bir cihaza ileterek grafik şeklinde bir çıktı oluşturur. EKG çekimi ağrısız ve hızlı bir işlemdir, genellikle birkaç dakika sürer ve herhangi bir hazırlık gerektirmez. İşlem, kalp ritmi, hızı ve elektriksel aktivite düzenini değerlendirmek için yapılır ve herhangi bir kardiyovasküler anormalliğin tespitine olanak tanır. EKG (Elektrokardiyografi) Ne İşe Yarar? Elektrokardiyografi (EKG) testi, kalbin elektriksel aktivitesini ölçmek ve kaydetmek için kullanılır. Bu testte, çeşitli kalp fonksiyonları ve anormallikler değerlendirilir. Temel olarak, EKG ile incelenen durumlar aşağıdaki gibidir. EKG kullanım amaçları arasında şunlar yer alır: - Kalp ritmi ve kalp atış hızının değerlendirilmesi, - Aritmi (düzensiz kalp atışı) teşhisi, - Kalp kasının kan akışıyla ilgili sorunlarının (iskemi) tespit edilmesi, - Geçirilmiş veya aktif bir kalp krizinin belirlenmesi, - Kalp kası kalınlaşması (hipertrofi) gibi yapısal bozuklukların tanısı, - Elektrolit dengesizliklerinin (örneğin potasyum veya kalsiyum seviyeleri) etkilerinin tespit edilmesi, - Kalp pili fonksiyonunun değerlendirilmesi, - Göğüs ağrısının kalp kaynaklı olup olmadığının incelenmesi, - Bazı ilaçların kalp üzerindeki etkilerinin izlenmesi, - Genel kardiyovasküler sağlık durumunun taranması. EKG, kalp atışlarının düzenini ve ritmini değerlendirir. Normal bir EKG'de, kalp atışlarının düzenli ve ritmik olduğu görülürken, anormal bir EKG'de ritim bozuklukları veya aritmi gözlemlenebilir. EKG, kalp atışlarının hızını ölçer. Bu, dakikada kaç kez kalbin atış yaptığını belirlemek için kullanılır. Normal bir yetişkinde, kalp atış hızı genellikle 60 ila 100 atım arasında olmalıdır. EKG, kalp atışlarının iletim sisteminin işlevini değerlendirir. Bu sistem, kalp atışlarını düzenlemek ve koordine etmek için elektrik sinyallerini ileten bir ağdır. EKG ile iletim sistemi üzerindeki anormallikler tespit edilebilir. EKG,kalp kasıhasarını gösterebilir.Kalp kriziveya diğerkalp hastalıklarıgibi durumlarda, EKG'de belirli değişiklikler meydana gelebilir. Bu değişiklikler, kalp kasının hasar gördüğünü ve kan dolaşımının etkilendiğini gösterebilir. Elektrokardiyografi (EKG), kalp odacıkları arasındaki iletiyi (P-R aralığı), kalp atışlarının gücünü (QRS kompleksi) ve kalp kasının yeniden polarizasyonunu (T dalgası) da değerlendirir. EKG testi, kalp hastalıklarının teşhisi, tedavisi ve takibi için önemli bir araçtır ve birçok klinik durumda kullanılır. EKG ( Elektrokardiyografi) Kalp Damar Tıkanıklığı Belli Olur Mu? Ekg testi, kalbin elektriksel aktivitesini ölçerek kalp ritmi ve herhangi bir anormalliği değerlendirmeye yardımcı olur. EKG kalp kasının kasılma aktiviteleri ile oluşan bir grafidir. Kalp kaslarına giden kan akımı azaldığı veya durduğu zaman kalbin kasılma gücü ve ritmi değişerek EKG’de belirti verir ve hekimi kalp damar tıkanıklıkları açısından ileri tetkik istemeye yönlendirir. Dolayısıyla elektrokardiyografide (EKG) doğrudan kalp damar tıkanıklığının teşhisi konulamaz, ancak hekimde şüphe oluşturabilir. Elektrokardiyografi, kalp ritmi, kalp atışı düzeni ve bazı kalp problemlerini tespit etme yeteneğiyle önemli bir cihazdır. Ancak, EKG,koroner arterlerin tıkanıklığınıdoğrudan göstermez. Kalp damar tıkanıklığıgenellikle anjiyografi gibi testler kullanılarak doğrulanır. Anjiyografi, kontrast madde enjekte edilerek ve X-ışınları kullanılarak kalp damarlarının detaylı görüntülerini sağlar. Yine de, EKG'nin kalp damar tıkanıklığına dolaylı işaretler sağlayabilir. Kalp damar tıkanıklığını doğrulamak için daha ileri görüntüleme testlerine ihtiyaç duyulabilir. Kalp EKG ( Elektrokardiyografisi) Nasıl Çekilir? Kalp EKG'si, kalbin elektriksel aktivitesini kaydeden önemli bir tanı yöntemidir. Ekg testi, kalp sağlığını değerlendirmek ve potansiyel anormallikleri tespit etmek için kullanılır. EKG çekme işlemi sırasında izlenmesi gereken belirli adımlar bulunur. Hazırlık aşamasında ilk olarak, hastanın göğsü, kolları ve bacakları temizlenir ve kurulanır. Testin yapıldığı aşamada, hasta genellikle EKG makinesinin önünde oturur veya yatar pozisyonda durur. Elektrotlar, cilt yüzeyine yapıştırılmadan önce cilt, alkollü bir solüsyonla silinir. Bu adım, elektrotların cilde sağlam bir şekilde yapışmasını sağlar ve verilerin doğru bir şekilde kaydedilmesini sağlar. Elektrotlar, göğsün farklı noktalarına, kolların ve bacakların belirli bölgelerine yerleştirilir. Bu elektrotlar, kalp aktivitesini farklı açılardan kaydederek bir ana makineye bilgi gönderir. Elektrotlar, kalp atışlarının elektriksel aktivitesini algılar ve grafik olarak görüntülenir. EKG testi birkaç dakika sürer ve hasta için herhangi bir acı ya da rahatsızlık hissi oluşturmaz. EKG sonuçları, bir doktor tarafından dikkatlice incelenir. Sonuçlar, kalp ritmi, hızı, iletim sistemi işlevi ve olası anormallikler hakkında bilgi sağlar. Bu bilgiler, kalp hastalıklarının teşhisi ve takibi için önemli bir rol oynar. EKG ( Elektrokardiyografi) ve Hastalıkların Tanısı EKG (Elektrokardiyografi), kalbin elektriksel aktivitelerini kaydederek birçok kardiyovasküler hastalığın tanısında önemli bir rol oynar. Test,kalp ritmi bozuklukları (aritmiler), kalp krizi, kalp yetmezliği, kalp kası hastalıkları ve elektrolit dengesizliklerini tespit etmek için kullanılır. EKG'de görülen dalga desenleri ve anormallikler, kalbin ritmi, hızı ve elektriksel iletim sistemi hakkında bilgi verir. Örneğin, ST segmenti değişiklikleri genellikle kalp kriziyle ilişkilendirilirken, genişlemiş QRS kompleksleri kalp kası veya iletim sorunlarını gösterebilir. Rutin kontroller veya göğüs ağrısı, çarpıntı gibi belirtiler durumunda EKG, erken teşhis ve etkili tedavi planlamasında kritik bir araçtır. Eforlu EKG ( Elektrokardiyografi) Testi Koşu bandı üzerinde sistemli ve belirli bir uygulama eşliğinde yapılan egzersiz testidir. Egzersiz sırasında göğse yapıştırılmış olan elektrotlardan elde edilen veriler, anlık olarak kayıtların yorumlanmasına dayanıyor. Eforlu EKG’de, hastanın koşu bandındaki yürüme süresi ve kalp hızı, hastanın yaşına göre ayarlanıyor. Testin uygulama süresi genellikle 5 ila 10 dakika arasında değişse de, hastanın yaşına ve kondisyonuna göre ayarlanabiliyor. Eforlu EKG ( Elektrokardiyografi) Neden Çekilir? Eforlu ekg, kalbin rutin dışında herhangi bir efor altındayken çalışmasını inceler. Normal günlük işlevler sırasında semptom vermeyen damar tıkanıklıklarının araştırılmasında kullanılır. Kalp hızı arttıkça ve egzersizle birlikte kalbin çalışma hızı da artar. İstirahat ederken yeterli olan kan akışı, herhangi bir efor sırasında yetersiz kalıyor. Bu nedenle günlük rutin içinde semptrom göstermeyen bazı kalp hastalıkları eforlu EKG’de gözlemlenebiliyor. EKG ( Elektrokardiyografi) Hakkında Sık Sorulan Sorular Elektrokardiyografi (EKG), kalbin elektriksel aktivitesini ölçmek ve kaydetmek için kullanılan bir tıbbi testtir. Elektrokardiyografi testi, hastanın göğsüne, kollarına ve bacaklarına elektrotlar yerleştirilerek gerçekleştirilir. Bu elektrotlar, kalbin elektriksel aktivitesini ölçer ve bir EKG makinesine aktarır. Kalp hastalıklarıyla ilgili semptomlar varsa veya rutin sağlık kontrolünde hekim tarafından istenebilir. Hayır, elektrokardiyografi testi genellikle ağrısızdır ve hastalar için rahatsız edici bir durum yaratmaz. Genellikle, elektrokardiyografi testinin yan etkileri yoktur. Ancak, nadir durumlarda ciltte hafif kızarıklık veya tahriş olabilir. Birimin Tüm İlgi Alanları - Kardiyoloji
medical-article
EKG (Elektrokardiyografi) Nedir? EKG Neden Çekilir?
Endometrial Kanser Nedir? Endometrium, rahmin iç yüzeyini kaplayan, her adet döneminde bir tabakası dökülerek her ay muhtemel bir gebelik için tekrar hazırlanan, gebelik olması halinde bebeğin eşinin (plasenta) tutunduğu bir yapıdır. Bu yapıdan kaynaklanankansertürleriendometrialkanserveyaendometrium kanseriadı verilir. Endometrial Kanserin Nedenleri Nelerdir? Kanser hastalığındahücrelerin mutasyona uğramasıyla, sağlıklı olan hücreler anormal hücrelere döner. Sağlıklı hücreler görevlerini yerine getirdikten belli bir süre sonra ölerek, yerlerine yeni sağlıklı hücrelerin gelmesine izin verirler. Anormal hücrelerde ise durum tamamen vücudun kontrolü dışında gelişir. Anormal hücreler büyür, çoğalır ve belirli bir süre sonra daha da çoğalarak kontrolden çıkarlar. Kadın vücudunun en önemli iki hormonuprogesteronveöstrojenhormonlarında meydana gelen dengesizlikler, endometriyumu da yakından etkilemektedir ve değişikliklere sebep olmaktadır. Vücuttaprogesteronveyaöstrojendüzeyinde dengesizliğe yol açan bir hastalık ya dadiyebet, polikistik over, adet düzensizliği, obezite ve geç menopoza girmekgibi hormon düzeylerini doğrudan etkileyebilecek faktörlerendometrium kanserineneden olabilmektedir. Bunların yanı sıra, aşağıdaki faktörler de endometrial kanserlerin oluşumunda etkilidir: - İlk reglin (menarş) 12 yaşından önce olması - Adet düzensizlikleri - Doğum yapmamak - Obezite - Hipertansiyon - Meme kanseri öyküsü - Over kanseri öyküsü - Mide kanseri öyküsü - İnce bağırsak kanseri öyküsü - Kolon kanseri öyküsü - Bazı tip cilt kanserleri öyküsü - Ailede kanser öyküsü - Karaciğer veyasafra kesesi kanseri Endometrial Kanserin Belirtileri Nelerdir? Endometrial kansergenellikle adet düzeni dışında veya menopoz sonrası kanamalarla ortaya çıkarlar ve erken teşhis ile birlikte tedaviye imkan tanır. Özelliklemenopozdönemindeki kadınların takibinin iyi yapılması ve anormal bir kanamada en kısa sürede bir uzmana gözükmesi gerekmektedir. - Menopoz sonrası vajinal kanama - İki adet (regl) dönemi arasında kanama - Vajinada anormal veya kanlı akıntı - Pelvik ağrı - Cinsel ilişki esnasında ağrı Endometrial Kanser Nasıl Teşhis Edilir? Endometrial kanserlererken evrede teşhis edilebilenkanserlerdir. Genellikle regl dönemi dışındaki anormal kanamalarla kendini belli eder. Regl dönemi dışında veya menopoz sonrasında kanamaları olan, karnın alt bölgesinde ağrıları olan veya cinsel ilişki sırasında ağrı şikayetleri olan kadınlar kadın hastalıkları ve doğum uzmanlarınca değerlendirilmelidir. Hekiminiz aile öykünüzle beraber tıbbi öykünüzü alacak ve muayene edecektir. Bunun sonucunda elde ettiği bulgulara göre aşağıdaki tetkikleri isteyebilir. Endometrial kanserlerde dokudan örnek alınarak hastayabiyopsiyöntemi uygulanır. Endometrial kanserlerde kullanılan bazı tanı yöntemleri ise şunlardır: Genellikle muayenenin bir parçası olarak uygulanan bu yöntemde vajina içerisine yerleştirilen ultrasonografi cihazıyla rahmin içine dair görüntüleme yapılır. Rahim içinden alınan doku örneğidir. Kimi hastalarda muayenehane koşullarında dahi yapılması uygun olabilir. Rahim içerisine vajen yoluyla bir kamera yerleştirilerek incelenmesi işlemidir. Biyopsi, bu işlem esnasında da yapılabilir. Endometrial kanserin teşhis edilmesinde kullanılabileceği gibi, tedavi seyrinin değerlendirilmesinde de kullanılan bir kan tetkikidir. Endometrial Kanser Nasıl Tedavi Edilir? Endometrial kanserlerin cerrahi, radyoterapi, kemoterapi ve hormon tedavisi gibi farklı tedavi seçenekleri kullanılarak yapılır. Cerrahi tedavi, endometrial kanserlerin tedavisinin temelini oluşturur. Açık olarak yapılabileceği gibi, laparoskopik yöntemlerle kapalı olarak da gerçekleştirilebilen cerrahi tedavinin kapsamı rahmin çıkarılmasından, karın zarından biyopsi alınmasına kadar çeşitlilik gösterebilmektedir. Cerrahi öncesinde kitlelerin küçültülmesinde, cerrahi sonrasında veya cerrahi yöntemin gerçekleştirilemeyeceği, kanserin yayıldığı durumlarda kullanılabilen bir tedavi çeşididir. Cerrahi tedaviyi desteklemek veya cerrahi yöntemin gerçekleştirilemeyeceği, kanserin yayıldığı durumlarda kullanılabilen bir tedavi çeşididir. Ayrıca hastaya uygulanan ilk tedavi sonrasında hastalığın yayılmasını engellemeye yardımcı olur Yapılan tetkikler sonucunda hormon reseptörleri (algılayıcıları) bulunduğu tespit edilen tümörler için kullanılabilecek bir tedavi yöntemidir. Endometrial kanserlerin cerrahi, radyoterapi, kemoterapi ve hormon tedavisi gibi farklı tedavi seçenekleri kullanılarak yapılır. Medikal Teknolojiler - MR Linac - PET-CT - Trilogy - Işıklı Tarama Yöntemi Birimin Tüm İlgi Alanları - Hasta Yakınlarına Öneriler - Jinekolojik Onkoloji - Kadın Hastalıkları ve Doğum - Kanser - Kanser (Onkoloji) - Kanser Tedavisinde Beslenme - Kanserde Psikolojik Destek - Onkolojik Cerrahi - Radyasyon Onkolojisi - Tıbbi Onkoloji
medical-article
Endometrial Kanser Nedir? Endometrial Kanser Belirtileri ve Tedavisi
- Estradiol Nedir? - Estradiol Yüksekliği Nedir? - Estradiol Değeri Neyi Gösterir? - Normal Estradiol Seviyeleri - Estradiol Testinin Önemi - Estradiol Seviyelerinin Önemi - Estradiol Ne İşe Yarar? - Estradiol Kaç Olmalı? - Estradiol Eksikliği Neden Olur? - Yaşa Göre Estradiol Değerleri Estradiol Nedir? Estradiol,kadınlarda en yaygın olarak bulunanöstrojentürüdür. Estradiol hormonu, yumurtalıklar tarafından üretilir ve kadın üreme sistemi, menstrüasyon döngüsü, kemik sağlığı ve diğer vücut işlevlerinin düzenlenmesinde önemli bir rol oynar. Estradiol seviyeleri,ergenlik dönemiylebirlikte yükselirken, üreme yılları boyunca yüksek kalır vemenopozla birlikte düşer.Estradiol seviyeleri, kadınların yaş evrelerine göre değişir. Estradiol Yüksekliği Nedir? Estradiol yüksekliği, kandaki estradiol seviyelerinin normalin üzerine çıkması durumudur. Kadınlarda bu durum, östrojen üreten tümörler, hormon tedavileri veya bazı sağlık koşulları nedeniyle ortaya çıkabilir. Erkeklerde ise genellikle hormon dengesizlikleri veya karaciğer fonksiyon bozuklukları gibi durumlar estradiol yüksekliğine neden olabilir. Kadınlarda estradiol yüksekliği,adet düzensizlikleri, kilo alımı, meme hassasiyeti, duygusal dalgalanmalar ve cilt sorunları gibi belirtilere neden olabilir. Uzun vadede, yüksek estradiol seviyeleri endometrial hiperplazi ve endometrial kanser riskini artırabilir. Bu nedenle, estradiol seviyelerinin düzenli olarak izlenmesi ve gerekli durumlarda tıbbi müdahale yapılması önemlidir. Estradiol yüksekliği,hormon tedavisigören kadınlarda da dikkatle izlenmelidir. Tedavi sırasında doktorlar, hormon seviyelerini düzenli olarak kontrol ederek uygun doz ayarlamaları yaparlar. Bu, tedavinin etkinliğini maksimize ederken yan etkileri minimize etmek için kritik öneme sahiptir Estradiol Değeri Neyi Gösterir? Estradiol, bir kadının üreme sağlığı hakkında bilgi veren bir östrojen hormonu türüdür. Estradiol seviyelerinin ölçülmesi, çeşitli sağlık durumlarının teşhisi ve tedavisi için önemlidir. Normal estradiol seviyeleri, yaş, menstrüasyon döngüsü ve genel sağlık koşullarına bağlı olarak değişir. Bu hormonun seviyeleri, özellikle fertilite değerlendirmeleri, menopoz durumu ve hormon dengesizliklerinin tespiti için değerli bilgiler sunar. Normal Estradiol Seviyeleri Estradiol seviyeleri kadınların yaşına göre değişiklik gösterir. Üreme çağındaki kadınlarda, estradiol seviyeleri menstrüasyon döngüsü boyunca farklılık gösterebilir. foliküler fazda (döngünün ilk yarısı) estradiol seviyeleri genellikle 19 - 144.2 pikogram/mililitre (pg/mL) arasında seyreder. Ovulasyon döneminde bu seviyeler 63.9 - 356.7 pg/mL'ye kadar yükselir. Döngünün luteal fazında ise seviyeler 55.8 - 214.2 pg/mL arasında olur. Menopoz sonrası kadınlarda estradiol seviyeleri genellikle <32.2 pg/mL'nin altına düşer. Estradiol Seviyelerinin Ölçülmesi ve Değerlendirilmesi Doktorlar hormonal dengesizliklerin teşhisinde estradiol seviyelerini öçlmek için test isteyebilir. Düşük estradiol seviyeleri yumurtalık yetmezliği, erken menopoz veya hipotalamik-hipofizer disfonksiyona nedeniyle olabilir. Yüksek estradiol seviyeleri ise polikistik over sendromu, östrojen üreten tümörler veya hormon tedavisinin bir sonucu olabilir. Yüksek estradiol seviyeleri adet düzensizlikleri, kilo alımı, meme hassasiyeti ve duygusal dalgalanmalar gibi belirtilere yol açabilir. Uzun vadede, bu durum endometrial hiperplazi ve endometrial kanser riskini artırabilir. Bu nedenle, yüksek estradiol seviyelerinin yönetimi dikkatle yapılmalıdır. Estradiol Testinin Önemi Estradiol testi,fertilite sorunlarının değerlendirilmesi, menopoz belirtilerinin yönetimi ve hormonal dengesizliklerin tespiti için yaygın olarak kullanılır. Örneğin, çocuk sahibi olmayı planlayan kadınlarda estradiol seviyelerinin izlenmesi, yumurtlama döngüsünün belirlenmesine ve başarılı bir gebelik için gerekli olan hormonal dengeyi sağlamaya yardımcı olur. Menopozdaki kadınlar için ise estradiol testi, hormon replasman tedavisinin etkinliğini izlemek ve olası yan etkileri minimize etmek için önemlidir. Estradiol seviyelerinin düzenli olarak izlenmesi, kadın sağlığı için kritik bir rol oynar. Doktorlar, bireyin genel sağlık durumuna göre uygun tedavi planlarını belirleyerek, hormon dengesizliklerinin neden olabileceği durumları önlemeye yardımcı olabilir. Kadınların, hormon seviyelerini düzenli olarak kontrol ettirmesi, üreme sağlığı ve genel sağlık durumları açısında oldukça önemlidir. Estradiol Seviyelerinin Önemi Estradiol seviyelerinin ölçülmesi, çeşitli sağlık durumlarının teşhis ve yönetiminde hayati bir rol oynar. Örneğin, düşük estradiol seviyeleri, yumurtalık yetmezliği, erken menopoz veya hipotalamik-hipofizer disfonksiyon gibi durumların göstergesi olabilir. Yumurtalık yetmezliği, yumurtalıkların normal işlevini yerine getirememesi durumudur ve bu, estradiol üretiminde azalmaya neden olabilir. Erken menopoz, genellikle 40 yaşından önce menopoz belirtilerinin başlamasıyla kendini gösterir ve estradiol seviyelerinde belirgin bir düşüşe yol açar. Estradiol Ne İşe Yarar? Estradiol, sadece kadın üreme sisteminde değil, aynı zamanda kemik yoğunluğunu koruma, kardiyovasküler sağlığı destekleme ve cilt sağlığını iyileştirme gibi çeşitli durumlarda da rol oynar. Estradiol, osteoporoz riskini azaltarak kemik sağlığını destekler ve kardiyovasküler sistem üzerinde koruyucu bir etkiye sahip olabilir. Ayrıca, cildin elastikiyetini korur, cilt kuruluğunu azaltır ve cilt dokusunu iyileştirir. Bu hormon, aynı zamanda nörolojik işlevleri destekler ve beyin sağlığı üzerinde olumlu etkileri olabilir. Estradiol Kaç Olmalı? Estradiol seviyeleri, yaş, cinsiyet ve hormonal duruma bağlı olarak değişir. Kadınlarda estradiol seviyeleri genellikle menstrüasyon döngüsüne bağlı olarak dalgalanır. Ergenlik Dönemi Foliküler Faz: 30-400 pg/mL Luteal Faz: 100-200 pg/mL Üreme Dönemi Foliküler Faz: 30-400 pg/mL Luteal Faz: 100-200 pg/mL Ovulasyon: 100-500 pg/mL Menopoz Postmenopozal Dönem 10 pg/mL'nin altı[İD1] Ergenlik döneminde, estradiol seviyeleri hızla yükselir ve düzenli menstrüasyon döngüsüne sahip kadınlarda belirgin dalgalanmalar gösterir. Üreme yıllarında, estradiol seviyeleri genellikle düzenlidir ve döngünün farklı aşamalarında değişir. Menopoz sonrası dönemde ise estradiol seviyeleri belirgin şekilde düşer ve düşük kalır. Estradiol Eksikliği Neden Olur? Estradiol eksikliği,çeşitli nedenlerden dolayı ortaya çıkabilir. Yaygın nedenler arasında aşağıdakiler yer alır. Menopoz:Menopoz döneminde, yumurtalıkların estradiol üretimi durur ve bu da estradiol seviyelerinde belirgin bir düşüşe neden olur. Ooforektomi:Yumurtalıkların cerrahi olarak çıkarılması (ooforektomi), estradiol üretimini durdurur ve bu hormonun eksikliğine yol açar. Hipotalamik-hipofizer disfonksiyon:Hipotalamus veya hipofiz bezinin düzgün çalışmaması, estradiol üretimini azaltabilir. Turner Sendromu:Genetik bir durum olan Turner sendromu, yumurtalıkların düzgün çalışmamasına ve düşük estradiol seviyelerine neden olabilir. Polikistik Over Sendromu:hormon dengesizliklerine ve estradiol seviyelerinde düşüklüğe yol açabilir. Yaşa Göre Estradiol Değerleri Estradiol seviyeleri yaşa ve menstrüasyon döngüsüne bağlı olarak değişiklik gösterir. İşte yaşa göre genel estradiol değerleri: Estradiol seviyeleri, kadınların yaşına ve hormonal durumlarına bağlı olarak değişir. Üreme çağındaki kadınlarda estradiol seviyeleri menstrüasyon döngüsü boyunca dalgalanır. Döngünün foliküler fazında (ilk yarısı) estradiol seviyeleri 30-400 pikogram/mililitre (pg/mL) arasında değişirken, ovulasyon sırasında bu seviyeler 100-500 pg/mL'ye kadar çıkabilir. Luteal fazda (döngünün ikinci yarısı) ise genellikle 100-200 pg/mL aralığındadır. Menopoz sonrası kadınlarda estradiol seviyeleri genellikle 30 pg/mL'nin altındadır ve bu seviyeler hormonal değişikliklerin bir göstergesi olarak kabul edilir.[İD1] Estradiol seviyeleri, doktorlar tarafından hormon dengesizlikleri ve üreme sağlığı değerlendirmeleri için sıkça kullanılır. Özellikle fertilite sorunları, menopoz semptomları ve hormon tedavisi kararlarında bu ölçümler önemli rol oynar. Hormonal değişikliklerin düzenli olarak izlenmesi, sağlık sorunlarının erken teşhis edilmesi ve tedavi sürecinin optimize edilmesi açısından kritiktir. Erkeklerde estradiol seviyeleri genellikle 10-50 pg/mL arasında değişir. Estradiol, erkeklerde de önemli fizyolojik rollere sahip olsa da, seviyelerinin normal aralığın üzerine çıkması bazı sağlık sorunlarına işaret edebilir. Erkeklerde estradiol yüksekliği,jinekomasti (erkeklerde meme büyümesi), libido kaybı, infertilite ve duygusal değişiklikler gibi semptomlara yol açabilir. Ayrıca, estradiol yüksekliği prostat sağlığını da etkileyebilir ve bazı durumlarda prostat kanseri riskini artırabilir. Bu nedenle, erkeklerde hormonal dengenin korunması ve düzenli kontrollerin yapılması önemlidir.
medical-article
Estradiol Nedir? Estradiol Kaç Olmalı?
E Vitamini Nedir? E vitamini, dördü tokoferol ve dördü tocotrienol olmak üzere yağda çözünen sekiz farklı bileşiğin oluşan bir gruba verilen isimdir.E vitamini,beyin, cilt, göz, ve dolaşım sistemi sağlığının yanı sıra görme için de önemli bir besin bileşiğidir. E Vitamininin Faydaları Nelerdir? E vitamini, insan vücudundaki hücre zarlarını çeşitli reaktif oksijen tiplerinden koruyan ve yağda çözünen bir antioksidandır. Antioksidanlar, bireyin vücudundaki sağlıklı hücreleri yani vücut yiyecekleri parçaladığında, ya da tütün dumanı veya radyasyona maruz kaldığında üretilen zararlı moleküller serbest radikallerin etkilerine karşı koruyabilen maddelerdir. Serbest radikaller kalp hastalığı, kanser ve diğer hastalıkların gelişiminde rol oynayabilir.E vitamininitakviye olarak alan kişiler,E vitaminininantioksidan özellikleri nedeniyle gıdalardan doğal olarak bulunan antioksidanlarla aynı faydaları her zaman sağlamadığını unutmamalıdır. Hem doğal hem de sentetik tokoferoller oksidasyona tabidir. Bu nedenle diyet takviyelerinde esterleştirilir ve stabilite amacıyla tokoferil asetat oluşturulur. E Vitamini Eksikliği Nelere Yol Açar? Tıp uzmanları genel olarak yetişkinlerin günde 7 ila 15 mg aralığındaE vitaminitüketmelerini tavsiye edilmektedir.E vitamini eksikliğinadir görülen bir durumdur ve sinir sistemi üzerinde sinir ağrısı, yani nöropati gibi sorunlara neden olabilir. E vitamini eklikliğigenellikle E vitamini açısından düşük bir diyetten ziyade diyet yağının sindirilmesi sürecinde ortaya çıkan bir sorun nedeniyle oluşur. E Vitamini Fazlalığı Nelere Yol Açar? Uygun dozlarda alındığında, oral olarak E vitamini kullanımı genellikle güvenli kabul edilir. Nadir vakalardaE vitaminininağızdan takviye olarak alınması, bulantı, ishal, bağırsakta kramplar, yorgunluk, zayıflık, baş ağrısı, bulanık görme, döküntü, gonadal işlev bozukluğu, ve idrarda kreatin konsantrasyonunun artışı yani creatinuriaya sebep olabilir. Yapılan çalışmalarE vitaminigünlük ihtiyacın çok üzerinde alınmasının kardiyovasküler hastalıklar, kanser, demans ve diğer hastalıkların ortaya çıkma olasılığını düşürse bile tüm nedenlere bağlı ölüm oranlarında da mütevazı bir artışla ilişkili olduğuna dair bazı göstergeler olduğuna işaret etmektedir.E vitaminiiçeren cilt bakım ürünlerinin kullanımının etkili olduğuna dair klinik bir kanıt yoktur. Bazı araştırmalar, yüksek dozE vitamininin, hafif ya da orta derecede Alzheimer hastalığı teşhisi konan kişilerdeAlzheimer hastalığınınilerlemesini geciktirebileceğine işaret etse bile, gerçekleştirilen diğer çalışmalarda bu yarar ölçülememiştir.E vitamini takviyelerinin, hafif bilişsel bozukluğu olan kişilerinAlzheimer hastalığınageçişini engellemesi üzerinde hiçbir etkisi yoktur. Yapılan tıbbi araştırmalar sonucunda,E vitaminininalkolsüz yağlı karaciğer hastalığı semptomlarını iyileştirebileceği gözlemlenmiştir. Bununla birlikte, bu araştırmalarda ortaya çıkan bazı kanıtlar, bu amaç için iki yıl boyunca ağız yoluylaE vitamini takviyesialmanıninsülin direncigeliştirilmesi ile alakalı olabileceğini göstermektedir. E vitaminialımını artırmanın, gebelik sürecinde kan basıncını etkileyen ve preeklampsi adı verilen durumu önlediğine dair kesin bir kanıt elde edilememiştir. Yapılan çeşitli tıbbi araştırmalar sonucunda, yaygın inanışın aksineE vitaminive selenyum takviyelerinin prostat kanserini önlemediği gözlemlenmiştir. Bunun yanı sıraE vitamini takviyelerininkullanımının prostat kanseri riskini artırabileceği endişesi de vardır. K vitamini eksikliğiolan, retinitis pigmentosa adı verilen göz sorunu olan, kanama bozuklukları olan, diyabet olan, geçmiştekalp kriziveya inme geçirmiş, baş ve boyun kanseri olan ya da karaciğer hastalığından muzdarip bireylerE vitamini takviyesialmadan önce uzman bir doktor ile durumları hakkında konuşmalıdır. Günlük E Vitamini İhtiyacı Nasıl Karşılanır? Çoğu insan için dengeli bir diyet yeterliE vitaminisağlar. E vitamini açısından zengin gıdalar arasında avokado, ayçiçeği ve soya yağı, ayçiçeği çekirdeği, badem, buğday tohumu yağı, fıstık, fıstık ezmesi, ıspanak, kabak, kanola yağı, kara lahana, kırmızı biber, kuşkonmaz, mango pancar yeşillikleri, yer fıstığı ve zeytinyağı bulunur. Ayrıca et, süt, yapraklı yeşillikler ve güçlendirilmiş tahıllardanE vitaminialınması mümkündür. E vitamini, oral bir takviye olarakE vitamini kapsülüveya E vitamini ampül damlası olarak alınabilir. Ameliyat olacak bireyler, ameliyattan iki hafta önce E vitamini takviyesi almayı bırakmalıdır. E Vitamini Başka İlaçlar ile Nasıl Etkileşir? Bazı ilaçların kullanımı bireyinE vitamini seviyesinietkileyebilir. Bu olası etkileşimler arasında öncelikle alkilleyici ajanlar ve anti-tümör antibiyotikleri gelir. Tıp uzmanları yüksek dozda E vitamininin bu kemoterapi ilaçlarının kullanımını etkileyebileceğini düşünmektedir. Kan pıhtılaşmasını azaltmak için kullanılan antikoagülanlar ve anti-trombosit ilaçları, otlar ve takviyeler ile birlikteE vitaminikullanılması bireyde kanama riskini artırabilir. Sitokrom P450 3A4 (CYP3A4) substratlarını alan bireylerE vitaminikullanırken dikkatli olmalıdır. Yüksek kolesterolü olan insanlara fayda sağlayabilecek statinler veya niasin ileE vitaminialmak, bunların etkisini azaltabilir. Benzer şekilde K vitamini ile birlikte E vitamini almak, K vitamininin etkilerini azaltabilir.
medical-article
E Vitamini Nedir? E Vitamininin Faydaları Nelerdir?
- Femur Kırığı Nedir? - Femur Kırığının Neden Olur? - Femur Kırığının Belirtileri - Femur Kırığında Tanı Yöntemleri - Femur Kırığının Tedavi Seçenekleri - Femur Kırığının İyileşme Süreci Femur Kırığı Nedir? Femur kırığı, uyluk kemiği olarak bilinen femurun bütünlüğünün bozulması durumudur. Bu tür kırıklar genellikle yüksek enerjili travmalar sonucu meydana gelir ve ciddi yaralanmalara neden olabilir. Otomobil kazaları, yüksekten düşme veya ağır bir darbe alma gibi durumlar femur kırıklarına yol açabilir. Femur kırıkları, kişinin yaşam kalitesini önemli ölçüde etkileyebilir ve genellikle cerrahi müdahale gerektirir. Femur Kırığının Neden Olur? Femur kırıkları, çeşitli nedenlerle meydana gelebilir ve genellikle yüksek enerjili travmaların sonucudur. En sık görülen nedenlerden biri trafik kazalarıdır. Yüksek hızda meydana gelen çarpışmalar, uyluk kemiğine büyük bir kuvvet uygulayarak kırılmasına yol açabilir. Özellikle araç içi kazalarda, dizin direksiyon veya ön panele çarpması sonucu femur kırığı oluşabilir. Yüksekten düşme de femur kırıklarına neden olabilen başka bir yaygın sebeptir. Özellikle yaşlı bireylerde, düşmeler kemiklerin zayıflaması nedeniyle kırıklarla sonuçlanabilir. Osteoporoz gibi kemik yoğunluğunun azaldığı durumlar, düşme sonrasında femur kırığı riskini artırır. Genç bireylerde ise, spor yaparken veya iş kazaları sırasında yüksekten düşmeler bu tür kırıklara yol açabilir. Şiddetli darbelere maruz kalma, femur kırıklarının başka bir nedenidir. Spor kazaları, endüstriyel kazalar veya fiziksel saldırılar gibi durumlar, uyluk kemiğine doğrudan kuvvet uygulanmasına ve dolayısıyla kırılmasına sebep olabilir. Özellikle temas sporları yapan sporcularda femur kırıkları görülebilir. Nadiren de olsa, kemik hastalıkları veya tümörler de femur kırıklarına neden olabilir. Kemik kanseri gibi durumlar, kemiğin zayıflamasına ve normalde dayanıklı olması gereken kuvvetlere karşı kırılgan hale gelmesine yol açabilir. Ayrıca, bazı genetik hastalıklar veya kemik yapısını etkileyen metabolik bozukluklar da femur kırığı riskini artırabilir. Femur Kırığının Belirtileri Femur kırığının belirtileri genellikle oldukça belirgindir ve kırığın ciddiyetine göre değişiklik gösterebilir. En yaygın belirti, şiddetli ağrıdır. Femur kırığı yaşayan kişi, uyluk bölgesinde yoğun bir ağrı hisseder ve bu ağrı genellikle hareketle birlikte artar. Ağrı, kırığın olduğu bölgeye bastırıldığında daha da şiddetlenir. Femur kırığı olan bir kişi, genellikle yaralanan bacağını hareket ettirememe veya üzerinde ağırlık taşıyamama durumu ile karşı karşıya kalır. Kırık, bacağın normal hareketlerini engeller ve bu nedenle kişinin yürümesi veya ayağa kalkması neredeyse imkansız hale gelir. Ayrıca, kırık bölgesinde şişlik ve morarma gözlemlenebilir. Bu belirtiler, kırığın neden olduğu iç kanama ve dokulardaki hasarın bir sonucu olarak ortaya çıkar. Bacağın anormal bir şekilde pozisyon alması, femur kırığının diğer bir belirtisidir. Kırık, kemiğin düzgün hizalanmasını bozabilir ve bu durum, bacağın doğal olmayan bir açıyla durmasına neden olabilir. Bu anormal pozisyon, kırığın tipine ve yerleşimine bağlı olarak değişir. Kırık bölgesinde deformasyon veya açık yara da görülebilir. Açık kırık durumlarında, kemik parçaları deriden dışarı çıkabilir ve bu tür yaralanmalar acil tıbbi müdahale gerektirir. Ayrıca, femur kırığına bağlı olarak bacakta kısalma hissedilebilir. Kırık nedeniyle kemiğin parçalanması, bacağın normal uzunluğunu kaybetmesine yol açabilir. Femur kırığının belirtileri arasında hissizlik veya karıncalanma da bulunabilir. Bu belirtiler, kırığın sinirleri zedelemesi sonucu ortaya çıkar. Sinir hasarı, bacağın belirli bölgelerinde duyu kaybına neden olabilir ve bu durum, tıbbi müdahale gerektirir. Femur Kırığında Tanı Yöntemleri Femur kırığında tanı koyma süreci, detaylı bir fizik muayene ve görüntüleme yöntemlerini içerir. İlk olarak, doktor hastanın tıbbi geçmişini ve yaralanma öyküsünü dinler. Hastanın yaşadığı semptomlar, kaza veya travmanın niteliği gibi bilgiler tanı sürecinde önemli ipuçları sağlar. Fizik muayene sırasında, doktor kırık şüphesi olan bölgeyi dikkatlice inceler. Bacakta anormal şekil, şişlik, morarma ve hassasiyet gibi belirtiler kontrol edilir. Ayrıca, doktor bacağın hareket ettirilmesi ve belirli noktalara baskı uygulanması ile hastanın ağrı seviyesini değerlendirir. Femur kırığının kesin tanısı için en yaygın kullanılan görüntüleme yöntemi röntgendir. Röntgen, kemik yapısının net bir görüntüsünü sağlayarak kırığın yerini, tipini ve ciddiyetini belirlemeye yardımcı olur. Kırığın pozisyonu, parçalanma durumu ve olası ek yaralanmalar röntgen ile kolayca tespit edilebilir. Bazı durumlarda, özellikle kırığın karmaşık yapısını veya yumuşak doku hasarını değerlendirmek için bilgisayarlı tomografi (BT) taraması gerekebilir. BT taraması, kemik ve çevresindeki dokuların daha detaylı ve kesitli görüntülerini sunar. Bu yöntem, cerrahi müdahale planlamasında da önemli bilgiler sağlar. Manyetik rezonans görüntüleme (MRG), femur kırıklarının tanısında daha az yaygın olarak kullanılır, ancak özellikle yumuşak doku yaralanmalarını ve kemik iliği hasarını değerlendirmek için faydalı olabilir. MRG, kaslar, bağlar ve sinirler gibi yumuşak dokuların detaylı görüntülerini sunarak ek yaralanmaları tespit etmeye yardımcı olur. Ultrasonografi, kırık tanısında yaygın bir yöntem olmasa da bazı durumlarda kullanılabilir. Özellikle çocuklarda veya hamile kadınlarda, radyasyondan kaçınılması gereken durumlarda ultrasonografi tercih edilebilir. Ultrason, kemik yüzeyinin ve çevresindeki yumuşak dokuların görüntülenmesini sağlar. Tanı sürecinde, laboratuvar testleri genellikle gerekli olmasa da, bazı durumlarda enfeksiyon veya kemik hastalıkları gibi ek sorunları değerlendirmek için kan testleri istenebilir. Bu testler, hastanın genel sağlık durumu hakkında ek bilgi sağlar. Femur Kırığının Tedavi Seçenekleri Femur kırığının tedavi seçenekleri, kırığın türüne, yerleşimine, hastanın yaşına ve genel sağlık durumuna bağlı olarak değişir. Temel tedavi seçenekleri arasında cerrahi müdahale ve konservatif (cerrahisiz) yöntemler bulunur. Cerrahi müdahale, femur kırıklarının tedavisinde en yaygın kullanılan yöntemdir. Cerrahi operasyonlar, kırığın türüne ve ciddiyetine göre farklı teknikler içerir. En sık kullanılan cerrahi yöntemlerden biri intramedüller çivilemedir. Bu teknikte, kırık kemik parçalarını hizalamak ve sabitlemek için femur içine metal bir çivi yerleştirilir. Çivi, kemiğin içinden geçirilir ve kırık bölgesinin stabilize olmasına yardımcı olur. Bir diğer cerrahi yöntem ise plak ve vida kullanımıdır. Bu teknikte, kırık kemik parçaları metal plaklar ve vidalarla sabitlenir. Plaklar, kemiğin dış yüzeyine yerleştirilir ve vidalarla sabitlenir. Bu yöntem, özellikle kırık kemik parçalarının bir arada tutulması ve doğru hizalanması gerektiğinde tercih edilir. Bazı durumlarda, özellikle eklem içi kırıklarda, eksternal fiksasyon adı verilen bir yöntem kullanılır. Bu teknikte, kırık kemik parçalarını sabitlemek için deri dışından geçirilen metal çubuklar ve halkalar kullanılır. Eksternal fiksatörler, kemiği dıştan stabilize eder ve iyileşme sürecinde kemik parçalarının doğru pozisyonda kalmasını sağlar. Konservatif tedavi yöntemleri, femur kırıklarının daha az ciddi olduğu veya cerrahi müdahalenin mümkün olmadığı durumlarda kullanılır. Bu yöntemler arasında alçı veya atel uygulamaları bulunur. Alçı veya atel, kırık bölgesini sabit tutarak kemiğin doğal iyileşme sürecini destekler. Ancak, femur gibi büyük ve ağırlık taşıyan kemiklerde konservatif tedavi yöntemleri genellikle yeterli olmayabilir. Femur Kırığının İyileşme Süreci Tedavi sürecinde fizik tedavi ve rehabilitasyon da önemli bir rol oynar. Cerrahi veya konservatif tedavi sonrası, hastanın kas gücünü geri kazanması, eklem hareketliliğini artırması ve günlük aktivitelerine dönmesi için fizik tedavi programı uygulanır. Rehabilitasyon süreci, hastanın bireysel ihtiyaçlarına göre planlanır ve genellikle fizyoterapistler tarafından yönlendirilir. Ağrı yönetimi, femur kırığı tedavisinin bir diğer önemli bileşenidir. Cerrahi sonrası veya konservatif tedavi sırasında, hastanın ağrısını hafifletmek için ağrı kesici ilaçlar reçete edilir. Ayrıca, soğuk kompres uygulamaları ve dinlenme de ağrının azaltılmasına yardımcı olabilir. Femur kırığının tedavi süreci genellikle uzun ve sabır gerektiren bir süreçtir. Kırığın türüne ve tedavi yöntemine bağlı olarak, tam iyileşme süresi birkaç ay sürebilir. Bu dönemde hastaların doktorlarının tavsiyelerine uymaları, düzenli kontrollerini aksatmamaları ve rehabilitasyon programlarını takip etmeleri önemlidir.
medical-article
Femur Kırığı Nedir? Belirtileri ve Tedavi Yöntemleri Nelerdir?