text
stringlengths
97
665k
id
stringlengths
12
12
source
listlengths
2
5
Gökyüzü bugün deneyimleyeceğiniz her konunun sizi maddi manevi zenginleştireceğine dikkat çekmekte. Olgunlaşırken gençleşmenin kendinizi yeniden keşfedebilmenin gücünü ele alacağınız güçlü enerjilerin olduğu keyifli bir gün. İş hayatınızda umudunuzu yitirmek üzere olduğunuz bir konu ile ilgili yaşanacak olumlu gelişmelerle kariyer hayatınız bambaşka ve başarılı bir yöne doğru hızla ilerleyebilir. Özel yaşamınızda ise cesur tavrınız duygularınızı daha iyi ve net bir şekilde ifade etmenize yardımcı olacak. Astrolog Şenay YANGEL Etiketler:burç yorumları, günlük burç yorumları, koç burç yorumları, koç burcu
8745f972078f
[ "c4", "culturax", "fineweb2", "hplt2", "vngrs" ]
WordPress Android web sitesi sahiplerinin seveceği bir uygulamadır. WordPress içerik üretmede yardımcı olan uygulama ile tarayıcı kullanmadan daha kolay bir şekilde yeni sayfalar yayınlayabilirsiniz. WordPress birçok web masterın kullandığı google dostu kolay arayüzlü bir web arabirimidir. Bugün bir çok site wordpress alt yapısı kullanarak çalışmaktadır. Eklentiler ile zenginleşitirelebiliyor olması ve yeni başlayan kullanıcılar tarafından bile kolaylıkla kurulabilir ve kullanılabilir olması bu konuda çok tercih edilmesine sebep olmaktadır. İşte bu uygulama tam bu noktada cep telefonunuz ve tabletinizden tarayıcı kullanmadan kendi wordpress sitenize bağlanarak içerik girmenize yeni sayfalar yayınlamanıza imkan veriyor. Bir bilgisayardan ne yapıyorsanız aynısını bu uygulama ile çok kolay bir şekilde yabileceksiniz. WordPress altyapısıyla kurulan bir web siteniz var ise cep telefonunuzdan bu uygulamayı eksik etmeyin.
f10ecdbd1352
[ "culturax", "fineweb2", "hplt2" ]
İk politikası Supark İnşaat olarak, şirketimizin vizyon, strateji ve hedefleri doğrultusunda bizimle birlikte hareket edecek, sonuç odaklı düşünebilen, kendini ve çalışma arkadaşlarını geliştirme azim ve isteğine sahip kişilerin bize eşlik etmesini istiyoruz. Çalışanlarımızın memnuniyet düzeyinin ölçülmesine ve bu veriler doğrultusunda çalışan bağlılığının artırılmasına önem veriyoruz. Personelimizin dinamik, katma değer üreten, ekip çalışmasına yatkın, müşteri odaklı ve çevreye duyarlı olarak etkinliğini ve verimliliğini ilke edinmiş bireylerden oluşmasına özellikle dikkat ediyoruz.
b9e6f754dde9
[ "fineweb2", "hplt2" ]
İlçeleri Merkez ilçe dahil 9 ilçesi ile 406 köyü vardır. Besni Çelikhan Gerger Gölbaşı Kahta Samsat Sincik Tut Besni, Adıyaman Besni, Adıyaman ilinin batı kesiminde yer alan ve il merkezine 44 km uzaklıkta bulunan bir ilçesidir. Deniz seviyesinden 1050 m yüksekte yer alan Besni’nin nüfusu yaklaşık 36.000′dir. Emeviler devrinde müslümanların idaresine giren Besni, Yavuz Sultan Selim devrinde Osmanlı topraklarına katıldı. 19. yüzyılın sonlarında Malatya’ya bağlı bir kaza olan Besni Cumhuriyetin ilk yıllarında Gaziantep iline bağlandı. 1933′te tekrar Malatya’ya bağlanan ilçe 1954′te yeni kurulan Adıyaman ilinin bir ilçesi oldu. 1330 km² yüzölçüme sahip Besni ilçesinin, 8 belde belediyesi ve 63 köyü bulunmaktadır. İlçe halkının önemli bir bölümü geçimini tarım ve hayvancılıktan sağlamaktadır. Besni’de Gaziantep Üniversitesine bağlı, Besni Meslek Yüksek Okulu bulunmaktadır. Besni Ulu Camii ve Besni Kalesi ilçenin önemli tarihi eserleri arasında yer alır. Kâhta, Adıyaman Kâhta, Adıyaman ilinin bir ilçesidir. 2000 yılı itibarıyla nüfusu 114.994 olup Adıyaman’ın en kalabalık ilçesidir. Kâhta adının nereden geldiği ile ilgili olarak pek fazla bilgi bulunmamakla beraber, Pers dilinde “Dağın Eteği” anlamına geldiği ve bunun da Nemrut Dağının eteklerinde yer almasından kaynaklandığı ileri sürülmektedir. Kâhta ilçesi, tarih boyunca Asur, Pers, Makedon ve Seleukos medeniyetlerine ev sahipliği yapmış bir yerleşim yeridir. Bu konumunun doğal sonucu olarak yörede önemli tarihi eserler yer almaktadır. Daha sonra Arap, Ermeni, Artuklular, ve Haçlı seferlerinin ardından Selçuklular, Babiller, Moğollar, Memlükler ve Dulkadiroğulları hakimiyetinde kalmış, Yavuz Sultan Selim zamanında Osmanlı hakimiyetine girmiş ve Kanuni zamanında da sancak merkezi haline getirilmiştir. Kâhta, Cumhuriyet döneminde Malatya’ya bağlı bir ilçe iken 1954 yılında Adıyaman’ın il olmasıyla birlikte Adıyaman’a bağlanmıştır. UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesinde yer alan Nemrut Dağı’nın tepesinde bulunan Kommagene Kralı Antiochus Theos’un anıt mezarı, yöredeki en önemli tarihi eserlerdendir Coğrafi yapı İlçenin kuzeyi dağlık olup bölgedeki köyler yamaçlara kurulmuştur. Kuzeydeki en yüksek nokta Nemrut dağıdır (2.206 m). Güneydeki köyler ise ovadadır. Kâhta’nın denizden yüksekliği 750 m dir. İlçe 1490 km² yüzölçümündedir. Adıyaman ilinin 33 km doğusundadır. Kâhta, doğuda Gerger ilçesi, güney ve güneydoğuda Şanlıurfa, güneybatıda Samsat ilçesi, batıda Adıyaman, kuzeyde Sincik ilçesi ve Malatya ile çevrilidir. İlçenin doğu ve güneydoğu kesiminde Atatürk Baraj Gölü yer almaktadır. İlçenin en önemli akarsuları Kâhta çayı ve Kalburcu çayı olup çevrelerinde fasulye, tütün, susam, çeltik ve pamuk yetiştirilir Adıyaman Tut Adıyaman ın kuzey batısında,güneydogu torosların bir uzantısı olan “hacı muhammed dağı”nın eteklerinde,”yeşillikler beldesi”olarak bilinen ilçe.Tut yolu dağlar arasından gitmekde olup oldukça virajlıdır.Fakat yolun sağındaki ve solundaki manzaraya diyecek söz yoktur. Gölbaşı, Adıyaman Gölbaşı, Adıyaman ilinin bir ilçesidir. Adıyaman ın Batısında yer alır. Kuzeyinde Malatya, doğusunda Besni ve Tut İlçeleri, güneyinde Gaziantep, batısında Kahramanmaraş İli ile çevrilidir. Deniz seviyesinden yüksekliği 860 metre civarındadır. 1958 yılında 700 nüfusu ile İlçe olmuş ve hızla gelişerek bugün merkez nüfusu 40000’ e ulaşmıştır. Gölbaşı İlçesi Karadeniz ve Doğu Anadolu Bölgesini , Akdenize bağlayan Devlet Karayolu ile DD’nin geçtiği bir güzergahta kurulduğundan, Malatya, Adıyaman, Gaziantep ve Kahramanmaraş illerini birbirine bağlayan bir kavşak konumundadır. Bu yönüyle doğu ile batı arasında köprü konumundadır. Programda olan Kapıdere Yolu açıldığında Şanlıurfa ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nin Ankara’ ya olan uzaklıgı 183 km.daha azalacaktır. 30 Köyü, 3 Beldesi ile toplam nüfusu 70000 olan Gölbaşı, adını biri İlçe merkezinde, ikisi çevre Köylerde bulunan toplam 3 gölden almaktadır. İlçe Merkezinde bulunan göl çevresinde turizme yönelik tesisler , geniş ormanlık ve yeşil alan ile İlçe kenarından geçen Göksu Çayı bu cazibeyi artırmaktadır. Bu yönüyle de bölgenin mesire alanı durumundadır.Zaten GAP İdaresi de İlçeyi GAP Mesire Alanı ilan etmiştir. GAP Projesinin bir parçası olan Çatal Tepe Barajı’nın etüt çalışmaları devam etmektedir. Göksu Çayı’ndan pompalanarak göle akıtılan su Gaziantep’e içme suyu olarak verilmektedir. Samsat, Adıyaman Eski adı SAMUSAT-SUMAYSAT olan SAMSAT, yörede tarihi en eski olan yerleşim yerlrinden birisidir. Bazı kaynaklardan milattan önce 6000 yılında Orta Asya’dan gelen Türklerden PROHİTİTLER tarafından kurulduğu belirtilmektedir. Fırat’ın Batı ve Doğu kesimleri arasında en elverişli geçit yerindee bulunduğundan SAMSAT tarih boyunca önem kanmıştır. Sümerler zamanında SEMİATA adı erilen SAMSAT’ın Demir çağında Hitit krallığının merkezi olduğu sanılmaktadır. Bölge M.Ö. 708 11. Sargon tarafından zapt edilerek Asur’a bağlı bir eyalet durumuna gelir. M.Ö 605 yılında Babilleri eline geçer. Daha sonra sırasıyla Medlerin, Perslerin (M.Ö. 533), Makedonya krallığının (M.Ö.333) e Selevkosların hakimiyeti altına girer. Samsat M.Ö. 69’da Kommagene krallığının merkezi olur. Kommagene kralları Antichos sanıyla anılır. 150 yıllık süre içinde 4 kral tahta geçti. Bunlardan Kral Antichos III’nün Romalılara yenilgisi üerine Kommagene Devletinin egemeliği sona erdi. M.S. 72 yılında bir Roma eyaleti haline getirilen Samsat bir ilim merkezi haline geldi. Ülü bilgin Lukianus bu dönemde Samsat’ta doğar. Bu arada Samsat birkaç kez Perslerle Romalılar arasında el değiştirir.M.S 271’de tekrar Romalıların eline geçer bu dönemde nüfusu 50.000’i geçer. Daha sonra Bians’ın ve sonrada Arapların eline geçer. Samsat’a Hz. Ömer zamanında Şimşat, Şümişat denir. 1085’te Melikşah, 1114’deZenginler, 1180’de Selahattin Eyyubi, 1203’de Anadolu Selçuklularında Rüknettin Süleyman II Samsat’a hakim olur. 1237’de Harzemşahlar tarafından yağma edilen Samsat 1240’da Moğol İmparatoru Hülagü Han tarafından sonrada Dulkadiroğulları tarafından istila edilir. 1392’de Yıldırm Beyazıt Tarafından Osmanlı Devleti’ne bağlanır. 1401’de Timur tarafından tahrip edilir. 1516’da Yavuz Sultan Selim tarafından tekrar Osmanlılara katılır. Osmanlı yönetiminde eski önemini kaybeder ve sancak merkezi olur. Cumhuriyet dönemimde daha da küçülerek bucak merkezi durumuna girer. Samsat 1960’da ilçe merkezi haline getirilir ve Adıyaman iline bağlanır. Samsat ilçesi Atatürk Barajı göl suları altında kalmasıda dolayı 05.03.1988 tarihinde eski yerleşim yeriden tahliye edilmiş ve 21.04.1988 tarihli3433 sayılı kanunla merkezi değiştirilerek bugünkü yerine taşınmıştır. Günümüzde yapılan Arkeolojik araştırma ve kaılarla eski Samsat ve civarında o dönemlere ait saraylar, su kemerleri, kaleler, v.b. yapılar, kıymetli eşyalar bulunmuştur. Bu eserlerden bir kısmı Adıyaman müzesinde sergilenmektedir. COĞRAFİ YAPISI: İlçemiz Güneydoğu Anadolu Bölgesinde Adıyaman ilinin Güney-Doğu kesiminde yer almakta olup, yüzölçümü 338 km2 ve km2’ye 35 kişi düşmektedir. Batısında Atatürk Baraj Gölü Kuzeyinde Kahta İlçesi Doğusunda Atatürk Baraj Gölü Güneyide Atatürk Baraj Gölü (karşı kıyıda Şanlıurfa ili Bozova ilçesi) bulunmaktadır. Yeni Samsat ilçesi Atatürk Baraj Gölünün kıyısında üç yandan baraj gölü ile çevrili bir yarımada görüntüsü almıştır. Denizde yüksekliği 610 m. Olan ilçemizin il merkezie uzaklığı 47 km.dir. Arazi Yapısı: İlçemiz güneye doğru eğilimlerle alçalan bir ova görünümündedir. Bitki örtüsü olarak ekilen hububat ve tütünden ibarettir. İklim: Yazları oldukça sıcak ve kurak kışları ise ılık ve yağışlı geçen Akdeniz iklimi göze çarpsa da nispi nemin düşük olmasuı nedeniyle Güney Doğu Anadolu iklimine benzemektedir. Ancak son yıllarda Atatürk Baraj Gölü nedeniyle nem oranı nispetten artmıştır.
66951f26ee14
[ "c4", "culturax", "fineweb2", "hplt2", "vngrs" ]
Taç yatak örtü modelleri kesinlikle çok özel tasarımlar ile çok beğenilen modelleri bu sezonda karşımıza çıkmaktadır. Taç markası ev tekstil ürünleri ile bir ev için gerekli olan bütün ev tekril ürünlerini barındırmaktadır. Taç markası kalitesnden dolyı aynı zamanda ürün çeşitliliğinden dolayı tercih edilen bir marka olmaktadır. Taç markasının dagıtım kanalları kesinlikle çok fazla olduğundan dolayı ulaşım açısında da çok kolay olmaktadır. Ev tekstil ürünü denince kesinlikle taç markası imzasını atmaktadır. Yatak örtüleri yataklarımızda kullandığımız ev tektiil ürünü olmaktadır. Sabah uyandığımızda yataklarınızı toplamanız şart olduğundan dolayı daha toplu gözükmesi için yatak örtü modellerinden de olması gerekmektedir. Misafirler için daha süslü olan yatak örtü modellerinden biriside tercih edilemketdir. Evlenecek olan bayanlar aylarca belkide yatak örtüsü seçimlerindne yapmak istemektedirler. Dolayısıla eşyalarına ve evyaarına uygun olan taç yatak örtü modellerini tercih edilmesinden kaynaklanmaktadır. Taç yatak örtü modellerindne normal günlerde tercih edilecek olan yatak örtü modellerinden bej rengi kabartmalı olan yatak örtü modeli tam sizlere göre olan modellerden olmaktadır. Sadelikten hoşlanan bayanlar kesinlikle beyaz ve kendisinden kabartmalı olan yatak örtü modelleri kesinlikle hem sade hemde modern olan yatak örtü modellerinden olmaktadır. [php snippet=1] Fırfırlı olan yatak örtü modelleri taç markasının tasarımları arasında yer alırken kesinlikle özel günler için tercih edilen modellerden olmaktadır. Beyaz yatak örtü modellerinde bordo çiçek detayları ile kesinlikle çok modern ve çiçeklerin zarafetini sizlere sunmuş olduğumuz tasarımlardan olmaktadır. Gri seven bayanlar taç yatak örtü modellerinden payet detaylı olan taç yatak örtü örnekleri ışıltısı ile göz alıcı bir güzelliği olmaktadır. Lila renk severler için lila rengin ve pembe ile kombinlenen yatak örtü tasarımları ile çok renkli bir yatak örtü tasarımları arasında yer alan modeller arasında yer alan tasarımlar arasında yer almaktadır. Pembe ,mor ve beyaz rengin şerit şeklinde olan taç yatak örtü tasarımı bu sezonun gözde tasarımlarından olmaktadır.
40d09e796c36
[ "c4", "fineweb2", "hplt2", "vngrs" ]
Dünyanın İlk Akıllı Kulaklığı Parrot Zik by Starck Kablosuz iletişim teknolojisini yaşamın her alanına ulaştırmayı hedefleyen Parrot, ünlü tasarımcıların imzasını taşıyan prestij ürünleri, Parrot Designer Collection (tasarımcı koleksiyonu) serisine son olarak Parrot Zik kablosuz kulaklığı kattı. Özellikle akıllı telefon kullanıcıları düşünülerek, Philippe Starck tarafından tasarlanan Zik by Starck, kusursuz tasarımının yanı sıra mükemmel ses kalitesi ve yeni teknolojileri ile de dünyanın ilk akıllı kulaklığı oldu. Akıllı telefonlara Bluetooth sayesinde kablosuz bağlanabilen Zik by Starck kulaklıklar istenirse tüm müzikçalarlarda kablolu olarak da kullanılabiliyor. Üzerinde hiç düğme bulunmayan kulaklıkları yumuşak hareketlerle dokunularak ses ayarı, şarkı geçişi, müzik durdurma/başlatma ve çağrı cevaplama/sonlandırma gibi fonksiyonları kumanda etmek mümkün. NFC teknolojisi ile uyumlu telefonun Zik by Starck’a değmesiyle otomatik olarak kulaklık da açılıyor ve iki cihaz birbirine kablosuz bağlanıyor. Kulaklık üzerindeki sensörler sayesinde ürün kulaktan çıkartıldığında müzik otomatik olarak duruyor ve takıldığında da tekrar başlıyor. Özel gürültü giderici mikrofon çene kemiğinden aldığı sesi ileterek en gürültülü ortamlarda dahi rahatça telefonda konuşulmasına imkan veriyor. Telefon görüşmesi yaparken kulaklık çıkarıldığında ise otomatik olarak görüşme telefona aktarılıyor. Zik’in en etkileyici yönlerinden bir diğeri ise Hi-Fi kalitesindeki mükemmel sesi. ‘Parrot Active Noise Cancelation’ teknolojisi seyesinde dış sesleri elimine ederek sessiz bir ortamda müzik dinleme zevki sağlayan Zik by Starck kulaklıklar aynı zamanda ‘Parrot Concert Hall’ teknolojisi sayesinde de ses efektlerini seçerek müziğin geliş yönünü ayarlayabiliyor. Böylece kişiye konser salonunda dinlenilen müzik kadar net bir ses ortamı sağlıyor.
daaf80a5f7f7
[ "c4", "fineweb2", "hplt2", "vngrs" ]
Bu bursla ilgili en çok merak edilen şeylerden biri de üniversitelere başvuru süreci. Ve tabii ki en önemli süreçlerden biri de bu. Bu nedenle bu süreci sizler için biraz aydınlatmak istedik. Daha önce yayınladığımız üniversitelere başvuru için püf noktalar ve kabaca başvuru takvimi yazısına BURADAN ulaşabilirsiniz. Bu süreçte dikkat edilmesi gereken ilk nokta başvuracağınız üniversitenin ilk 500 listesinde olup olmadığıdır. Listeler için TIKLAYINIZ. Sonrasında ise önemli olan başvuracağınız üniversitenin şartları ve başvuru için istenilen belgelerdir. Bunlar her üniversiteye göre değişiklik göstermekle birlikte genel olarak şu şekilde sayılabilir; Başvuru şartları; – 4 yıllık üniversite mezunu olma – TOEFL’dan 80 ya da IELTS’ten 6,5/7 puana sahip olma – GRE’den Verbal + Quantative 300 puan ve Analytical Writing’ten 3,5/4 puana sahip olma – Okul masraflarınızı ve geçiminizi sağlayacak bir finansal kaynağa sahip olma Başvuru için istenen evraklar; – Kapalı ve mühürlü zarfta İngilizce transkript – TOEFL/IELTS ve GRE sonuçları (TOEFL ve GRE, ETS tarafından, IELTS de sınava girdiğiniz kurum (British Council, IDP vs.) tarafından gönderilmeli) – Resume/CV – Statement of Purpose – Referans mektupları – Başvuru ücreti Bu evrakları hazırladıktan sonra şartlarını sağladığınız üniversite için başvuruya hazırsınız demektir. Öncelikle yapmanız gereken başvurmayı düşündüğünüz üniversitenin “Admission” sayfasına girerek “Graduate Admission” sekmesine tıklamak, şartları ve istenen evrakları gözden geçirmektir. Graduate Admission sayfasına girdikten sonra karşınıza gelen sayfada Future Students ya da Prospective Students sekmesine tıklayarak şartlara ulaşabilirsiniz. Burada en önemli kısımlardan biri de “Deadline”lar yani son başvuru tarihleridir. Başvurunuzun değerlendirmeye alınabilmesi için son başvuru tarihinden önce en azından online başvuruyu sisteme yüklemiş olmanız gerekmektedir. Bütün araştırmaları yaptınız, şartları sağlıyorsunuz, evraklarınız hazır, son başvuru tarihi de henüz geçmemiş, bu durumda başvurunuzu yapmak için yine aynı sayfada yer alan “Apply Online” sekmesine tıklıyorsunuz. Tıkladığınızda başvurduğunuz okulun başvuru arayüzü çıkıyor. İlk defa başvuru yapıyor olduğunuz için bu arayüzde yeni üyelik açıyorsunuz. Her okulun başvuru arayüzü farklı olabilir ama mantık hepsinde aynıdır. Üyelik oluşturduktan sonra istenen bilgileri dolduruyorsunuz. Bu bilgiler genel olarak; – Ad, Soyad – Doğum tarihi – Adres – Telefon – Vatandaşlık – Vize türüdür. Burada unutmamanız gereken vize türünün “J-1” olması gerektiğidir. Gelelim Statement of Purpose’a. SoP yani niyet mektubu başvurunuzun en önemli parçası. Statement of Purpose’unuzda neden o okulu istediğinizi, o bölümün size okumak istediğiniz alanda ne kazandıracağını çok iyi açıklamanız ve sizin o bölüm için ne kadar istekli ve uygun olduğunuzu en iyi şekilde göstermeniz gerekiyor. Bunun için de başvuru yapmadan önce bölümü ve hocaları araştırmanız, yaptıkları çalışmalardan haberdar olmanız ve nasıl bir çalışmaya dahil olmak istediğinizi seçmeniz çok önemli. Ayrıca geçmişteki deneyimlerinizden bahsederek bu deneyimleri okuldaki çalışmalarla nasıl birleştirebileceğinizi göstermeniz de size artı puan kazandıracaktır. SoP’unuzu sisteme pdf olarak yükleyebilir ya da size verilen kutucukların içine yazabilirsiniz. Bu durum da üniversiteden üniversiteye değişmektedir. Amerika’daki üniversiteler referans mektuplarını online olarak istemektedir bu nedenle referanslarınızın bilgilerini ve mail adreslerini belirtmeniz yeterli olacaktır. Ancak referanslarınıza gelen maili doldurup göndermeleri gerektiğini hatırlatmayı unutmayın. Son olarak başvuru ücretini ödüyorsunuz ve arayüzdeki “Submit” butonu aktif oluyor. Unutmayın; submit butonuna basıp başvurunuzu onayladıktan sonra verdiğiniz bilgiler üzerinde değişiklik yapamazsınız. Birçok okul sınav sonuçlarınızı deadline geçtikten sonra yollamanıza müsaade ediyor ancak bunun süresi ile ilgili olarak okulla görüşmeniz gerekiyor. Ve sonuçları sonradan gönderebilmek için online başvurunuzu mutlaka son başvuru tarihinden önce yollamış olmanız gerekiyor. Hepinize başvurularınızda kolaylıklar.
3c87022d2079
[ "fineweb2", "hplt2" ]
Hepimizin bildiği üzere aslında dil puanı hem Türkiye’deki dil kursu ile hem de MEB’in sağladığı yurt dışı dil kursu bir şekilde alınabilmektedir, fakat asıl kafa karıştıran kısım üniversitelerden nasıl kabul alabiliriz? Üniversite kabul sürecini hızlandırmak, tamamen öğrencinin elinde olan bir durum. Ne kadar hızlı davranırsanız o kadar şansınızı da arttırmış oluyorsunuz. Yurt dışında master ve doktora yapmak isterseniz üniversitelerle birebir de muhatap olmak zorunda değilsiniz. Bu süreci sizler için büyük metropollerimizde yapan aracı firmalar mevcut ve size ücretsiz danışmanlık yapmaktadırlar. Bu süreci biraz daha yumuşak atlatmanın birkaç yolunu sunmaya çalışacağım. Öncelikle İstanbul, Ankara ve İzmir’de yurt dışı eğitim danışmanlığı yapan şirketleri detaylı bir şekilde araştırın. Bu şirketler sizlere oldukça hızlı geri dönüş yapacaklar ve arzu ettiğiniz bilgiyi en sağlıklı yoldan size ileteceklerdir. Ben bu araştırmalarım sonucunda Ankara’da Atec Yurt dışı Eğitim Danışmanlığı’nı seçtim. Kendileriyle önce e-mail aracılığıyla sonra da yüz yüze görüşmelerde bulundum. Şirketlerle görüşmeye gittiğiniz zaman yapmanız gereken ilk iş ne alanda master veya doktora yapmak istediğinizi net bir şekilde karşı tarafa aktarmanız. Bu hem şirketin araştırma süresini en aza indirecek hem de size daha kalifiye seçenekler sunacaktır. Benim bölümümün de İran Çalışmaları olması sebebiyle araştırmalarımızı İran Çalışmaları ve Ortadoğu Alanında ki üniversiteleri araştırmakla geçirdik. Şirketten 2 gün içerisinde İngiltere’de hangi üniversitelerin bu alanda çalıştığını (şirketin de danışmanlık yapabileceği) ve dil yeterlilik kriterlerini belirten bir e-mail aldım. Bu verilerle beraber kendimde üniversitelerin sayfalarında araştırmalarda bulunarak, okulun yerleşim yerinden, büyük metropollere uzaklığına, akademik kadrosundan, sunduğu olanaklara kadar araştırmalarda bulundum. Burada bir durmak istiyorum. Bu çalışmanın ardından sıra öğrencinin çalışmasına geliyor. Bir üniversiteye başvuruda bulunurken sizden istenen belli başlı belgeler var arkadaşlar. Kısaca sıralamak gerekirse, Mezuniyet Diploması ve Transkript (Mümkünse İngilizce), Başarılarınız ve Ödülleriniz, Katılmış olduğunuz seminerler, konferanslar, projelerle ilgili katılım veya teşekkür belgeleri (Mümkünse İngilizce), 2 Adet Akademik Referans Mektubu (İngilizce, Referans mektubu antetli kağıda yazılmalı ya da zarf antetli olmalı arkadaşlar, bu çok ÖNEMLİ, ayrıca imza ve mühürde önem arz ediyor. ), Üniversiteye hitaben niyet mektubu (İngilizce), Üniversiteye sunabileceğiniz dil yeterlilik belgesi IELTS, TOEFL, vs. ( Başvuru yaparken olmazsa olmaz bir şart değil). Bu belgeler arasında eğer mezuniyet belgeniz ve transkriptiniz İngilizce değil ise dert etmeyin şirketler sizlerin yerine bu çeviri işlemini resmi kanallarla ücretsiz olarak hallediyor. Bu işlemleri eğer elinizi çabuk tutarsanız 10 gün içerisinde bitirmeniz mümkündür. Bu işlerin de tamamlanmasından sonra artık sıra üniversiteler başvuru aşamalarına geliyor. Ben Atec ile görüşmeye gittiğimde 4 üniversitede kesin karar kıldık. (Bu arada şirketler şu sayıya kadar başvuru yaparız diye ölçüt genelde sunmuyor ama sizinde fazla başvuru yaparak kafa karışıklığının önüne geçmeniz önemli) Bu üniversiteler; Exeter, Durham, SOAS ve King’s College. Başvurularımızı 28 Mart 2014 tarihinde gerçekleştirdik ve ardından beklemeye başladık. Şirket üniversiteye başvuru yaptığı an, üniversiten de size başvurunuz yapılmıştır içerikli bir e-mail geliyor. Yapmanız gereken bu e-maili anında aracı firmanıza yönlendirmeniz. Bu şirketin de ileriki adımlarda izleyeceği yol için önemli. Üniversiteler size ortalama 4-6 hafta arasında geri dönüş sağlıyor arkadaşlar. Başvurumuzu yaptıktan 5 gün sonra ise Durham Üniversite’sinden ve ardından Exeter Üniversitesi’nden gelen şartlı kabuller ise gerçekten aracı firmaların burada üstlendiği hızlandırıcılığın bir etkisi. Dil puanım şu anda bulunmadığı için bu kabuller şartlı olarak bana ulaştı. Şartlı kabul şu anlama geliyor, kabul aldığınız üniversitenin dil yeterlilik puanını yerine getirdiğinizde, eğitiminize başlayabilirsinizin kısa versiyonu yani puanım yok hakkım yanar mı diye panik yapacağınız bir durum yok. IELTS ya da TOEFL ile aldığınız sonuçları şirketle paylaştıktan sonra şirket yine sizin yerinize bu yazışmayı yapıyor ve size geri dönüş sağlıyor. Dil puanımı alabildiğim an tekrar sizlere bilgilendirmeler konusunda yardımcı olmak isterim. Herhangi bir sorunuz olursa ahmetfozyakar@gmail.com adresine her zaman e-mail gönderebilirsiniz. İyi günler, iyi çalışmalar Ahmet Furkan Özyakar
737bc7b3f85c
[ "fineweb2", "hplt2" ]
Centiyane (Yılanotu)nu Tanıyalım Centiyane diğer bir adı olan Yılanotu olarak da bilinmektedir. Yılanotu bitkisi 1 metre boyuna kadar uzayabilen, Genellikle yol kenarlarında, tarlalarda, mezarlık köşelerinde veya dere ve rutubetli olanlarda kendini rahatlıkla göstermektedir. Temmuz ve Ağustos aylarında daha çok çiçek açan yılanotu sarı renkte olan çiçekleri sayesinde etrafa doğal ve güzel görüntü sağlamasından ziyade verdiği şifalar sayesinde de en değerli bitkilerden biridir. Centiyane bitkisi yapı olarak geniş ve iri yapraklı, kökleri kalın ve oldukça dayanaklıdır. Yaprakları ceviz yaprağına da benzetilmektedir. Meyvesinin ise uç tarafı çanak şeklindedir. İçi sarı, dışı ise esmer renktedir. Aynı zamanda yılanotu güzel kokusu, tatlımsı acı tadı ile de dikkat çekerek ön plana çıkmaktadır. Bu özelliğini içerisinde bulundurduğu pektin, çeşitli alkolitler, tanen, yağ ve şeker sayesinde elde etmektedir. Yılanotu ülkemizde Doğu Karadeniz ve Uludağ’da sıklıkla görülmektedir. Hekimlikte ise en yararlı yeri olan kökü çeşitli ilaç ve şifa verici alanlarda kullanılmaktadır. YılanOtunun Faydaları - Yılanotunu bir litre suyun içerisine 10 gram atıp bir süre beklettikten sonra süzerek içtiğimiz taktirde karaciğer ve dalak hastalıklarının oluşumunu engeller özellikle karaciğer ve dalak olan tutukları sökerek tedavi eder. - Sindirim sistemimizdeki sinirlerimizi uyararak tükürük ve mide salgılarını artırır. - Kan ve idrar sökücü özelliği de vardır. - Vücudumuzda enfeksiyonlardan dolayı meydana gelen ateşi düşürür ve kuvvet verir. - İştah açar, hazmı kolaylaştırır. - Gut, alkolizm, sıtma ve bağırsak da meydana gelen solucanlaşmalara karşı oldukça etkilidir. - Ayrıca yılanotunun en etkili yeri olan kökü takatsızlığa, kansızlığa ve kalp rahatsızlığına karşı çok iyi bir deva olduğu da bilinmektedir.
8075f798fc15
[ "c4", "culturax", "fineweb2", "hplt2", "vngrs" ]
15 Nisan 2012 Pazar HOLOFİRA'DAN MARİA DESPİNA'YA, OSMANLI'NIN "KURULUŞ DEVRİ"NİN HANIM SULTANLARI Derleyen ve Yazan: Türkan GENÇ Osmanlı Devleti'nin ilk yıllarına ait kaynaklar yetersizdir. Konular, tarihler ve isimler yazarına göre değişiklik göstermektedir. Bunun başka nedenleri olmakla birlikte, asıl nedenin "Kuruluş Devri"ne ait olayların en erken 100-150 yıl sonra yazıya geçirilmiş olmasıdır. Hanım sultanların ve şehzadelerin doğum, ölüm tarihleri ile adları ve kimlikleri konusunda çelişkili bilgiler vardır. Bu durum zaman zaman bizi de güç durumda bırakmıştır! Neyi, nasıl yazacağımızı şaşırdık! Adeta samanlıkta iğne arıyor gibiydik. Eski dönem Osmanlı tarihçilerinin yazdıkları ile "Padişah Anaları" adlı eserin yazarı Ali Kemal Meram arasındaki çelişkiler daha da belirgindir. Resmi Osmanlı tarihçilerinin bazı bilgileri gizledikleri veya değiştirdikleri öteden beri bilinen bir gerçektir. Bu kitapta değişik tezleri yan yana koyarak, gerçekleri ortaya çıkarmaya çalıştık. "Kuruluş Devri"nde ülkeyi uğraştıran en önemli sorunlar arasında; sık sık başkaldıran Anadolu beylikleri, şehzadelerin taht kavgaları, Bizans entrikaları ve Haçlılarla savaşları sayabiliriz. Savaşlar, padişahların asıl işleri olmuştur. Başka işlere pek zamanları kalmamıştır. Hiç durmadan Anadolu ve Rumeli'nde seferlere çıkılmıştır. Yeni fetihlerde bulunulmuştur. Bu nedenle hayır hasenat işleriyle daha çok hanım sultanlar uğraşırdı. Anadolu ve Rumeli'ndeki savaşlar sırasında pek çok kız ve kadın ganimet olarak tutsak alınmıştır. Bunların içinden, güzel ve zeki olanlar saraya alınmış, bazıları padişah hanımı olmuşlardır. Devşirme kızlardan da padişah hanımı olanlar vardır. Osmanlı'ya komşu beyler, krallar ve prensler de kızlarını ve kız kardeşlerini Osmanlı padişahlarına verip, akrabalık kurarak, ülkelerini ve kendilerini korumaya çalışmışlardır. Bu şekilde saraya alınan veya padişah hanımı olanlara birer Türk / Müslüman adı verilirdi. Yukarıda açıklanan nedenlerle padişahlar, pek çok hanımla evlenmek zorunda kalmışlardır. O kadar çok evlilik olunca da bunların adları ve sayıları konusunda çelişkili bilgiler ortaya çıkmıştır. Fatih'le evlenmiş olan 17 kadından söz edilir. Ama bunlardan kaçının adı belli? II. Bayezit'in eşlerinden Şirin ve Gülruh hatunlar ile Fatih Sultan Mehmet'in eşlerinden olan Gülşah ve Mükrime hatunların türbeleri Muradiye Külliyesi içindedir. Yine Fatih'in ebesi Gülbahar Hatun'un türbesi de buradadır. Osmanlı tarihinde kadınlar hep olumsuz yönleriyle ele alınmış, Osmanlı'yı batıran faktörlerden biri olarak gösterilmiştir. Oysa bu hiç de böyle değildir. Birçoğu iyiliksever ve hayırsever kadınlardır. Ülkesinin kalkınması ve bütünlüğü için canla başla çalışmışlardır. Sadece 1566 ile 1656 yılları arasında sınırlı bir kadınlar saltanatından söz edilebilir. Osmanlı saraylarındaki kadınlar saltanatı, her dönem için söz konusu olamaz. Kuruluş döneminin hanım sultanları içinde; Nilüfer Hatun, I. Murat'ın eşi Gülçiçek, Yıldırım'ın eşi Hafsa Hatun gibi birçok eserler yaptırmış iyiliksever ve hayırsever olanlar da vardır. Daha sonraki yıllarda Fatih'in hanımlarından Sitti Hatun, II. Bayezit'in eşi Bülbül Hatun, Yavuz Sultan Selim'in eşi Hafsa Sultan, Kanuni Sultan Süleyman'ın eşi Hürrem Sultan da iyiliksever ve hayırsever sultanlar olarak ün salmışlar ve cami, imaret, darüşşifa gibi birçok eserler yaptırmışlardır. Burada önce "Kuruluş Devri" padişah eşlerinin adlarını ve milliyetlerini sunacağız. Sonra da sadece padişah annelerinin yaşamlarından kısa kesitler anlatacağız... Padişahların, değişik milliyetlerden gayr-i Müslim kadınlarla evlenmelerinin, yadırganacak bir durum yaratmaması gerekir. Bunlar, saraya alındıktan ya da padişah hanımı olduktan sonra Türk / Müslüman adı verilmekte ve eğitimden geçirilmekte idi. Günümüzde de bazı devlet adamlarının yabancı kadınlarla evlendiklerini görüyoruz, biliyoruz. Arada pek bir fark yok. Birçok ulusa ve birçok dine / mezhebe mensup insanları bir arada yaşatan Osmanlı'nın; bu engin hoşgörüsünün altında, padişahlarla evlenmiş olan yabancı kadınların da bir rolünün olduğu düşünülmelidir!. Türkiye'nin; çevresindeki Müslüman ülkelere göre, daha hoşgörülü ve demokrat olmasının kökeninde belki de bu durum yatıyor. Başka milletlerden Hıristiyan kadınlarla evlenen kişilerin ve Hıristiyan ülkelerden anavatana göç etmiş olan soydaşlarımızın da hoşgörülü ve demokrat oldukları bilinen bir gerçektir. Hanım sultanların hiç mi yararı olmamıştır bu ülkeye? HOLOFİRA'DAN MARİA DESPİNA'YA "KURULUŞ DEVRİ"NİN HANIM SULTANLARI OSMAN GAZİ'NİN HANIMLARI: Balâ Hatun: Şeyh Edebali'nin kızı, Şehzade Alâaddin'in annesi. Mal Hatun: Türkmen Ömer Bey'in kızı. Orhan Gazi'nin annesi. Kimi kaynaklarda her ikisinin de Şeyh Edebali'nin kızları, kimi kaynaklarda ise ikisinin aynı kadın olduğu yazılıdır. ORHAN GAZİ'NİN HANIMLARI: Nilüfer (Holofira): Yarhisar Tekfuru'nun kızı. Orhan'la evlendiğinde 17 yaşındaydı. Şehzade Süleyman ve Murat'ın (I) anneleri. İyiliksever ve hayırsever olarak tanınır. Padişah annesidir. Mezarı Orhan Gazi türbesi içindedir. Asporçe: Bizans İmparatoru III. Andronikos Paleologos'un kızı. 15 yaşında iken Orhan'la evlenmiştir. İbrahim ve Fatma adlarında çocukları olmuştur. Kabri Osman Gazi türbesinin içindedir. Teodora: Bizans İmparatoru VI. Yoannis Paleologos Kantakuzinos'un kızı. Annesinin adı İren'dir. Orhan Gazi ile evlendiğinde 18 yaşındaydı. Orhan Gazi ise 60'ını aşmıştı. Düğünü Silivri'de yapılmıştır. Sonra Bursa'ya götürülmüştür. Halil adında bir oğlu olmuştur. Hıristiyan olarak öldüğü iddia edilir. Eftandise: Bazı kaynaklarda Mahmut Alp'in kızı olduğu, bazılarında ise Bizanslı bir Rum kızı olduğu belirtilir. Hakkında fazla bilgi yoktur. I. MURAT'IN HANIMLARI: Gülçiçek (Marya): Bulgar Kralı İvan Aleksandr'ın Yahudi karısından olan kızı. Rum asıllı olduğunu ileri sürenler de vardır. 16 yaşında iken Murat'la evlenmiştir. Adı sonradan Gülçiçek olarak değiştirilmiştir. Yıldırım Bayezit'in annesidir. Türbesi, diğer oğlunun adıyla anılan, Yahşi Bey Mahallesi'nde, onun kabrinin yanındadır. Maria: Bulgar kralı İvan Şişman'ın kız kardeşidir. Tamara: Bulgar kralı Sasmanos'un (Şişman İvan), Despot Konstantin Dragaç'tan dul kalan kızı. 4 çocuk doğurmuştur. Bunlardan 1'i kızdır. YILDIRIM BAYEZİT'İN HANIMLARI: Devlet Hatun: Germiyan Beyi Süleyman Şah'ın kızıdır. Çelebi Mehmet'in annesidir. Türbesi Meydancık Mahallesi'ndedir. İlk valide sultan olarak kabul edilir. Olga: Köstendil Bulgar prensi Konstantin'in kızı. Musa, Mustafa ve Kasım adlarında oğulları olmuştur. Çelebi Mehmet'in annesi olduğu iddialar arasındadır. Olivera: Sırp kralı Lazar'ın kızı. (Kosova Savaşı'nda öldürülen kral). Kardeşleri Vuk ve Stefan'ın istekleri ile Yıldırım'la evlenmiştir. Ankara Savaşı'nda eşi ile birlikte Timur'a tutsak düşmüş ve hakarete uğramıştır. Yıldırım'ın en çok sevdiği eşi olarak bilinir. Yanından hiç ayırmazdı. Maria: Solona kontu Louse Fadrigue'nin kızı. Yıldırım'ın ilk eşi olduğunu yazan kaynaklar da vardır. Angelina: Bizans İmparatoru S. John Paleologos'un kızı. Yıldırım'ın ikinci eşi olduğu sanılıyor. Mari: John adındaki bir Macar'ın kızı. Anita: Konstantin'in kızı. Hafsa: Aydın Beyi İsa'nın kızı. ÇELEBİ MEHMET'İN HANIMLARI: Şeh-zade Kumru Hatun: Amasyalı bir paşanın torunu. Hakkında fazla bilgi yoktur. Emine Hatun: Dulkadiroğlu Mehmet Bey'in kızı. II. Murat'ın annesi olduğu kabul edilir. Veronika: Hıristiyan bir cariye. Ahmet ve Yusuf adlı şehzadeler ile II. Murat'ın annesi olduğu ileri sürülür. Sofia: Hıristiyan cariye. Şehzade Kasım'ın annesi. Anna: Bunun da Hıristiyan bir cariye olduğu sanılıyor. Mahmut adında bir oğlu ile Hatice, Sultan, Ayşe, Selçuk, Hafsa ve Fatma adlarında kızları olduğu tarihi kayıtlara geçmiştir. II. MURAT'IN HANIMLARI: Alime Hatun: Dulkadiroğullarından bir kız Hundi (Yeni) Hatun: Amasyalı Mahmut Bey'in kızı. Hüma Hatun: Abdullah isimli bir şahsın kızı. Fatih'in annesi olduğu kabul edilir. Türbesi Muradiye Külliyesi içindedir. Tacünnisa Hatice Halime Hatun: Candaroğlu İsfendiyar Bey'in kızı. Nache de la Bazory: Bir Fransız tutsak kız. (Cariye) Mar(i)a Despina: Sırp kralı Bronkoviç'in kızı. Murat'la evlendirildiğinde 14 yaşındaydı. Adının, sonradan Hüma Hatun olarak değiştirildiği sanılıyor! Fatih'in annesinin bu kadın olduğu iddia edilir. Yıldırım'ın eşi Olivera ile akrabadır. II. Murat bu kadını yanından hiç ayırmazdı. Ava giderken bile yanında götürürdü. Çocuksuz ve Ortodoks olarak öldüğü de iddialar arasındadır. Stella: Bir İtalyan kızı. (Cariye) Zenci sevgilisiyle saraydan kaçarken yakalanmış ve öldürülmüştür. Zenci sevgilisi ise çengele asılarak idam edilmiştir. II. BAYEZİT'İN eşlerinden Şirin ve Gülruh hatunların türbeleri ile FATİH SULTAN MEHMET'İN eşleri Gülşah ve Mükrime hatunların türbeleri de Muradiye Külliyesi içindedir. Yine Fatih'in ebesi Gülbahar Hatun'un türbesi de buradadır. MAL (HATUN) SULTAN (İki kız kardeş, bir padişah) Ertuğrul Gazi'nin beyliği sırasında Sultanönü'ne (Eskişehir) bağlı İtburnu Köyü'nde yaşayan ve çevresinde sevilen, sayılan, hürmet edilen, dürüst bir insan olan Şeyh Edebali adında bir zat yaşıyordu. Sultanönü sancağının bilgili, alim insanlarından biriydi. Çevrede bir çeşit İslam misyonerliği yapıyordu. Aynı zamanda yerel "Ahi " lik örgütünün de başkanıydı. Kendisinin Moğol asıllı olduğunu ileri süren tarih yazarları vardır. Kökeni hakkında tam ve kesin bir bilgi yoktur. Şeyh Edebali'nin gerçek adı Edepli Ali'dir. Sonradan adının başına İslam'ı çağrıştıran şeyh sözcüğü eklenerek, Şeyh Edebali olarak anılmaya başlanmıştır. Şeyh Edebali alim, bilgili bir adam olduğu için, kendisini ziyarete pek çok gelen giden olurdu. Her konuda kendisine akıl danışılırdı. Edebali'nin bir de dillere destan, güzel mi güzel, şirin mi şirin, Balâ adında bir kızı vardı. Çevrede yaşayan ağalar, beyler bu kızı kendilerine eş olarak almak için birbirleriyle yarış halindeydiler. Kızın güzelliği, Ertuğrul oğlu Osman'ın kulağına kadar gider. Osman o sıralarda bıyıkları yeni terleyen, yeni yetme bir delikanlıydı. Güzelliğini duyduğu bu kıza talip olur. Ancak şeyhin gözü tutmaz Osman'ı. O, kızını gerçek bir beye vermek istemektedir. Bu nedenle isteği geri çevirir. Gel zaman git zaman.. Osman biraz daha büyüyüp gelişir. Kahramanlıkları da dört bir yana yayılır.. İlk bölümde anlattığımız gibi, Osman bir gün Şeyh Edebali'nin evine konuk olur. Sohbet ederler. Yiyip içerler. Gece yatma vakti gelince Şeyh Edebali, kendisine odasını gösterir. Bu sırada yatağın yanında bulunan bir kitabı yüksekçe bir yere kaldırır. Osman bunun ne olduğunu sorar. Şeyh de : "Bu Kur'an" der. Osman, okuma-yazma bilmemesine karşın o gece huşu içinde durmadan Kur'an okur. Sabaha karşı kendinden geçerek uyuyakalır. Rüyasında; Şeyh'in göğsünden bir ay çıkıp, kendi bedenine girdiğini, sonra da göbeğinden ulu bir ağacın yeşerip çıktığını, ağacının gölgesinin dağları, ovaları ve denizleri kapladığını, insanların bu ağacın gölgesinden yararlanıp, mutlu olduklarını.. İstanbul kentinin bir yüzük olarak önüne geldiğini Şeyh'e anlatır. Bunun üzerine Şeyh: "Müjdeler olsun ey Osman! Tanrı sana ve senin evladına saltanat verdi. Ülkeni, ulusunu ve dinini yücelteceksin. İstanbul kenti senin ülkene katılacak. Bütün dünya oğlunun himayesine girecek. Gazalarını hak dini bulunmayan topraklar üzerine yapacaksın. Kafirlere aman vermeyeceksin" der. Şeyh Edebali, Tanrı tarafından Osman'a verilen mesajı almıştır. O zamanlar henüz daha Müslümanlığı tam olarak bilmeyen Osman'a Müslümanlığı öğretir. Ona bir Müslüman adı koyar. (Osman) Kızı Balâ Hatun'u da ona eş olarak verir. Osman'ın Balâ Hatun'dan Alâaddin adında bir oğlu olur. Bilecik kalesi fethedilince Osman burayı kayınpederi Şeyh Edebali'ye ve oğlu Alâaddin'e yurtluk olarak verir. Dede-torun uzun süre burada yaşadılar. Araştırmacı-yazar Ali Kemal Meram'a göre; Şeyh Edebali, terbiyeli oluşundan ve efendiliğinden dolayı çevresinde Edepli Ali olarak tanınan Moğol asıllı biridir. Balâ ve Mal adında iki kızı vardır. Sonra isimlerdeki "a"lar üzerine ^ (inceltme) işareti konularak isimlerin daha ince okunması sağlanmıştır. Şeyh bu kızlarının ikisini de Osman'a verir. Balâ'dan Alâaddin, Mal Hatun'dan da Orhan (Gazi) adlı oğulları olur. Mal Hatun ve Şeyh Edebali'nin türbeleri Bilecik'tedir. Aynı yazar; Bizans tarihlerini kaynak göstererek, Osmanlı devletinin kurucusu sayılan Osman Gazi'nin Perslerin soyundan geldiğini ileri sürmektedir. NİLÜFER HATUN (HOLOFİRA / HOLOPHİRA) Kesin doğum tarihi bilinmiyor. Ancak XIII. yüzyılın ikinci yarısı ile XIV. yüzyılın ilk yarısında yaşamış olduğu, tarihi olayların incelenmesinden anlaşılmaktadır. I. Murat'ın annesi Nilüfer Hatun adına yaptırdığı, İznik'teki imaretin yapılış tarihi 1388'dir. Bu nedenle bu tarihten önce ölmüş olabileceğini söylemek mümkündür. Neşri Tarihi'nde; adı Nilüfer, Lulufer ve Ulufer olarak değişik şekillerde ifade edilmiştir. Bu ifade şekillerinin 3'ünün de kullanılıp kullanılmadığı tam olarak bilinmiyor. Ancak bunda bir doğruluk payı olsa gerek! Zira Orhaneli'ne bağlı bazı köylerde bugün bile Nilüfer çayının adı Ulufer olarak telaffuz edilmektedir. Hammer; Nilüfer adının "Olivera"nın değişikliğe uğramış söylenişi olabileceğini ileri sürmektedir. İbni Batuta, "Seyahatnamesi"nde; İznik'i ziyarete gittiğinde, kendisini huzuruna kabul ettiği Nilüfer'den "Büyun Hatun" diye bahseder. Ancak bunun bir başkası olabileceği de düşünülmelidir. Osmanlı beyliğinin çevresinde yer alan Bizans tekfurları; Osman Gazi'nin ve beyliğinin güçlenmesini istemiyorlardı. İleride sıranın kendilerine geleceğini düşünüyorlardı. Açıkçası ondan çekiniyorlardı. Bu nedenle aralarında anlaşarak, pusu kurup kendisini öldürmeyi kararlaştırdılar. Bilecik (Belokome) Tekfuru (ya da oğlu) Yarhisar Tekfuru'nun kızı olan nişanlısı Holofira (Nilüfer) ile evlenme hazırlıkları içindeydi. Eski dostu Osman Gazi de düğüne çağırılacak ve pusuya düşürülüp öldürülecekti. Osman Gazi'nin gerçek dostu olan Harmankaya Tekfuru Köse Mihal, bu haince planı haber verir. Osman Gazi bunun üzerine, onlara karşı bir plan ve pusu hazırlar. Kadın kılığına soktuğu 40 yiğidi ile önce Bilecik kalesini ele geçirir. Sonra düğün alayını Kaldırak denilen yerde kıstırarak tutsak eder. Bunların arasında gelin Holofira da vardı. Güzel bir kızdı ve soylu bir aileden geliyordu. Adını Nilüfer olarak değiştirdiler. Osman Gazi, O'nu oğlu Orhan'la evlendirdi. Bu evlilikten Süleyman (Paşa) ve Murat (I. Murat) adında iki erkek çocukları oldu. Gayrı müslimlerden alınan ilk padişah hanımıdır. Nilüfer Hatun iyiliksever ve hayır işlerine düşkünlüğü ile bilinir. Bursa'nın batısından geçen çayın üzerine kendi adıyla anılan köprüyü yaptırmıştır. Bu çaya da "Nilüfer Çayı" denmiştir. Bursa hisarının "kaplıcakapı" denilen kısmında bir tekke ve "Darphane" Mahallesi'nde de bir mescit yaptırmıştır. Bu mescidin Orhan Gazi'nin aynı adı taşıyan kızına ait olabileceğini ileri sürenler de vardır. Öldüğünde Tophane semtinde eşi Orhan Gazi'nin kabrinin bulunduğu türbeye defnedilmiştir. GÜLÇİÇEK (MARYA) SULTAN I. Murat'ın eşi, I. Bayezit'in (Yıldırım) annesi. XIV. yüzyılın ikinci yarısı ile XV. yüzyılın ilk yarısında yaşamıştır. I. Murat zamanında Osmanlı ordusu Trakya'ya geçmiş, Edirne ve Filibe'yi alarak, Balkan dağlarına dek ilerlemişti. Bu akınlar sırasında Bulgaristan'ın büyük bölümü ele geçirilmişti. Kral İvan Aleksandr, Yahudi asıllı eşi ve kızı Marya , bu seferler sırasında tutsak edilmişlerdi. I. Murat'ın huzuruna getirilen tutsaklar, korku içinde haklarında verilecek kararı bekliyorlardı. Ne zaman ve ne şekilde öleceklerini düşünüyorlardı. Kralın kızı bir içim suydu. Murat, mavi gözlü, sarı saçlı bu kızı görür görmez vurulmuştu. Bu nedenle de müstakbel kayınvalidesi ve kayınpederine de iyi davranır. Kızın saçlarını okşar. Okşadıkça içi gıcıklanır. Ne yapıp ne edip bu kızı kendisine eş olarak almak ister. Kız korkudan tir tir titremektedir. Uzun boylu, ince belli, endamlı bir kızdı ve henüz 16 yaşındaydı. Murat tercümanı aracılığı ile kızı kendine eş olarak ister. Ölümlerini düşünen kral ve kraliçe bu teklifi hemen kabul ederler. Kabul etmeyip de ne yapsınlar? Canlarından mı olsunlar? Bir yandan da ölümden kurtulacakları için gizli bir sevinç duyuyorlardı. İşte Murat'ın ilk karısı bu Bulgar prensesi oldu. Adını Gülçiçek olarak değiştirdiler. Sarayda Osmanlı dilini ve adetlerini öğrettiler. Evliliklerinin yılı dolmadan bir erkek çocukları oldu. Adını Bayezit koydular. Bu, geleceğin padişahı Yıldırım'dı. Tarihçi Mükremin Halil İnanç; Marya'nın Rum asıllı olduğunu yazar. Bir başka Osmanlı tarihçisi de Maria'nın Karesi Beyi Aclan'ın karısı olduğunu, I. Murat tarafından tutsak alınarak Bursa'ya getirilmiş olduğunu ve oğlu Bayezit'e savaş ganimeti olarak verdiğini yazar. Gülçiçek Sultan'ın türbesi Altıparmak ile Muradiye arasında yer alan Yahşi Bey Mahallesi'nde oğlu Yahşi Bey'in kabrine yakın bir yerde bulunmaktadır. Sağlığında kendi adına vakfiyeler kurdurmuştur. Altıparmak'ta bir medrese ile Yahşi Bey Mahallesi'nde bir cami yaptırmıştır. 'Acımasız Yıldırım'ı doğuran nazlı anne' diye nitelendirilir. Onu azize olarak kabul edenler olduğu gibi, II. Bulgar Krallığı'nın yıkılışını bunun uğursuzluğuna bağlayanlar da olmuştur. Kara yazgılı diye kabul edilmiştir. Bulgaristan'da adına birçok türkü yakılmıştır. Bu türkülerden bazıları doğu Bulgaristan'da hala dillerdedir. İşte iki örnek: Al beni güzel Mara. İki dine inanalım, İki çeşit yemek pişirelim, İki ayrı yerde tapınalım, Sen kilisede, ben camide. Ey Mara, ey beyaz Bulgar kadını! Haydi Mara'cığım gel beni dinle, Hemen vazgeç bu Bulgarlığından, Gel Murad'ın güçlü kollarına. Bir kaynakta türbesinin Muradiye Külliyesi içinde şehzade Mustafa ile Bayezit'in oğlu Mahmut'un kabirleri arasında olduğu ve II. Murat'ın türbesi gibi üzerinin açık bırakıldığı geçmektedir. Ancak bu türbede yatan mevtanın Sırbistan Kralı Georgi Brankoviç'in; 1433'te değerli çeyiziyle birlikte II. Murat'a (1421-1451) verdiği kızı prenses Maria olduğu ifade edilmektedir. Bu evlilik resmi kayıtlara da girmiştir. Bu Sırp prensesi ölünceye dek Ortodoks kalmış ve Aynaros yarımadasındaki manastırlarına yardımda bulunmuştur. Bulgar kralı Aleksandr'ın kızı Mara'nın (Gülçiçek) türbesi Muradiye Külliyesi'nin 500 m kadar doğusunda, Osmangazi Kaymakamlığı'nın arkasında oğlu Yahşi Bey ile yanyanadır. Burası Yahşibey Mahallesi olarak anılmaktadır. Türbenin çevresi yeniden düzenlenerek turistik bir mekan haline getirilebilir, Türkiye ve Bursa'yı ziyaret eden Bulgar turistler buraya çekilebilir. DEVLET HATUN (Olga mı, Devlet Hatun mu?) I. Murat'ın ordusuyla Rumeli'nde bulunmasını fırsat bilen Anadolu beyliklerinden bazıları Osmanlı topraklarına tecavüz etmişlerdi. Her Rumeli seferinde hemen hemen aynı durumlar yaşanıyordu. Savaş yahut başka yöntemlerle Anadolu birliğini sağlamak gerekiyordu. Bu düşünce ile ilk adım atıldı. Şehzade Bayezit'in Germiyanlı Süleyman Şah'ın kızı Devlet Hatun'la evlendirilmesinin Osmanlı'ya güç ve itibar kazandıracağı düşünülüyordu!.. Murat, adamları vasıtasıyla şöyle bir nabız yoklattı. Germiyanlı, kızını vermekten yanaydı. İlgili bölümde söz edilmişti. Dilerseniz yeniden anımsayalım. Murat; Germiyanoğlu'na teklifi bildirmek üzere Bursa Kadısı Koca Efendi'yi, sancaktarı Aksungur'u, Samsa Çavuş'un oğlu Timurhan'ı, kadı efendi ile sancaktarının eşlerini, Bayezit'in süt ninesini dünürcü olarak gönderdi ve bunlara 3000 kişilik bir kafile eşlik etti. Dünürcüler yanlarında birçok hediye ve eşya da götürdüler. Germiyan Beyi I. Murat'ın elçilerini çok iyi karşıladı. Onları gayet güzel ağırladı. Kızını gelin olarak gönderirken, emirahurunu da kızının beraberinde giderek, atının üzengisini tutmakla görevlendirdi. Bahsi geçen kişi sonradan Murat'ın sarayında kalarak emirahurluk görevini sürdürmüş, ölünce de ailesinde biri bu görevi devam ettirmiştir. Evlenme töreni, o güne dek Bursa'da görülmeyen, duyulmayan bir debdebe içinde yapılmıştır. Büyük bir ziyafet hazırlanmıştır. Düğünde Aydın, Menteşe, Kastamonu, Karaman beylerinin, Suriye ve Mısır sultanlarının elçileri de bulunmuşlardır. O dönemde adet olduğu üzere; Arap atlarından, İskenderiye kumaşlarından, Rum tutsaklardan oluşan armağanlar sunuldu. Sadece Evrenos Bey; en yakışıklı Rum delikanlıları ile en güzel Rum kızlarından oluşan 100 tutsak sunmuştur. Bunlardan 10'u duka altınlarla, 10'u da gümüş paralarla dolu tabaklar taşıyorlardı. Ötekiler ise altın ve gümüşten 10 leğen, mineli bardak ve taşlar, değerli taşlarla süslenmiş şişe ve kadehler taşıyorlardı. Bunlardan başka prenseslerin evlenmelerinde adet olduğu üzere, başlarından aşağıya avuç avuç "saçı" denilen altın hediyeler atılırdı. Bu tür hediyeler Murat'ın katına sunuldu. O da Mısır atları ile Mısır kumaşlarını Evrenos'a, Rum esirlerini de Mısır Sultanı'na verdi. Asya beylerinin göndermiş olduğu armağanları da bilginlere ve şeyhlere sundu. Böylece cömertliğini göstermiş oldu. Gelin çeyiz olarak Eğrigöz, Tavşanlı, Simav ve Kütahya şehirlerinin anahtarlarını getirdi. Bayezit'in bu evliliği Osmanlı Devleti'ne geniş ve zengin topraklar kazandırdı. Selçuklu Devleti'nin topraklarını paylaşan 12 beylikten 5'i büyük ölçüde ortadan kalkmıştı. Bir taşla iki kuş vurulmuştu. Osmanlı Devleti Anadolu'da güçleniyordu. Çelebi Mehmet, Devlet Hatun'un oğlu olarak bilinir. Yıldırım Bayezit, Devlet Hatun'dan sonra Köstendil Bulgar Prensi Konstantin'in kızı Olga ile evlenir. Ali Kemal Meram; birtakım kaynaklar göstererek, Çelebi Mehmet'in annesinin, Köstendil Bulgar Prensi Konstantin'in kızı Olga olduğunu ileri sürmektedir. Devlet Hatun'un Olga'ya hizmetçilik ettiğini anlatır. Babası gibi o da bir Bulgar prensesinden doğmuştu. Devlet Hatun'un türbesi Meydancık camii yakınlarındadır. Devlet Hatun'un kabrini örten sandukanın başucundaki yazıt şöyledir: Türbetü'ş-şerifetü'ş-seyyideti'l muhaddere Sultanü'l havatin Devlet Hatun Ve hiye valyidetü'l-Sultanü'l-azam Sultan Mehmet bin Bayezid Han halledallahü mülkehu''. EMİNE (HATUN) SULTAN (Veronika mı, Emine mi?) Çelebi Mehmet'in eşlerinden biri de Dulkadiroğlu Süli Bey'in kızı Emine Hatun'dur. Bu hanım II. Murat'ın da annesi olarak gösterilir. Ali Kemal Meram'ın "Padişah Anaları" adlı kitabında anlattıklarına bakılacak olursa, Çelebi Mehmet sarayı dolduran birçok tutsak kız arasından Veronika, Sofia ve Anna adlarında birbirinden güzel 3 Hıristiyan cariyeyi kendine eş olarak seçmiştir. Ve bunlar ona birçok oğlan ve kız doğurdular. Şehzade Murat, Ahmet ve Yusuf adlı oğulları Veronika adlı eşinden doğmuşlardır. Bunların içinde en büyükleri olan Murat, kendisinden sonra Osmanlı padişahı olacaktı. Osmanlı tarihçileri daha öncekilerde yapıldığı gibi, Murat için de uydurma bir soy kütüğü yaptılar ve annesinin bir Türk beyinin kızı olduğunu kanıtlamaya çalıştılar. Bunun Dulkadiroğlu Mehmet Bey'in kızı olduğunu söylediler. Kitaplara bu şekilde geçirdiler. Akıllarınca Murat'ın hükümdarlığına gölge düşürmemeye çalıştılar. Bir görüşe göre; Mehmet'e Çelebi lakabı Mevlevi tarikatına mensup olduğu için verilmiştir. Çelebi Mehmet 32 yaşında öldüğünde; geride Veronika'dan olan Murat, Ahmet ve Yusuf'la, Anna'dan olan Mahmut ve Sofia'dan doğan Kasım adlarında oğulları ile Hatice, Sultan, Ayşe, Selçuk, Hafsa ve Fatma adlarını taşıyan kızları kalmıştı. Şimdi hükümdarlık sırası Veronika'dan doğan Murat'taydı. (II. Murat) Murat II, 6. Osmanlı padişahı olarak tahta çıktı. HÛMA (HATUN) SULTAN (Hûma Hatun mu, Maria Despina mı?) II. Murat birçok kadınla evlenmiştir. Bunlardan biri de Sırp kralı Despot Curac Brankoviç'in kızı prenses Maria Despina idi. Vaktiyle Yıldırım'ın eşlerinden prenses Olivera'nın prens kardeşleri Stefan ve Vuk, kardeşlerini Yıldırım'a vererek tahtlarını sağlama almışlardı. Şimdi o tahtta Brankoviç oturuyordu. O da aynı yolu izleyerek, tahtını ve canını emniyete almak için henüz daha 14 yaşında olan kızını bir armağan olarak II. Murat'a sunmaya karar verdi. Kız Osmanlıca'yı da biliyordu.Yüzlerce kişiden oluşan düğün alayı ile güzel kızını Murat'a gönderdi. Sokaklar, Osmanlı ve Sırp bayrakları ile donatıldı. Osmanlı tarafında da sokaklar taklarla süslenmişti. Gece fener alayları düzenlendi. Gelinin geçeceği yollara halılar serildi. Develer kurban edildi. Maria Despina, II. Murat'a birçok çocuk doğurdu. Bunlardan biri de Mehmet adını taşıyordu. Bu ileride Osmanlı tahtına oturacak ve İstanbul'u fethedecek olan II. Mehmet yani Fatih'ti. Murat'ın öteki Hıristiyan eşlerinden de kızlı erkekli birçok çocuğu olmuştur. Bunlar; Ahmet, Alâaddin, Orhan, Hasan adlarındaki erkek çocuklar ile 6 kızdır. Devşirme Osmanlı tarihçileri II. Mehmet'in (Fatih), Mar(i)a Despina'dan doğmuş olmasını, onun yüceliğine gölge düşüreceğini düşünerek, bu kadına Hûma Hatun adını verirler. Bunun Sırp kralının kızı olduğunu söylemeye dilleri varmaz. II. Murat tahta oturur oturmaz amcası Mustafa Çelebi'yi öldürttü. Ardından da kardeşleri Ahmet, Mahmut ve Yusuf'un gözlerine mil çektirdi. Geride kalan şehzade Mustafa'yı da İznik'te hamamda yıkanırken yakalatıp öldürttü ve sur dışında bir incir ağacına astırdı. Osmanlı'da şehzade olarak doğmak, ölüme davetiye çıkarmak gibi bir şeydi. Anaların ne denli acılar çektiğini varın siz düşünün. İPEK YOLU’NDA DERBENTÇİ KÖY: AKSU Fevzi Şen / Bursa Kent Tarihi Araştırmacısı Tarihi ve kültürel dokusu ile dimdik dik ayakta duran az sayıdaki köylerimizden biri olan Aksu, son günlerde kent gündeminde… Bursa Valisi Sn. Şahabettin Harput, Kestel Kaymakamı Sn. Erhan Özdemir ile birlikte, Köy Muhtarı Nihat Koştur’un daveti üzerine köyü ziyaret edip incelemelerde bulunmuş. Köylülerin, Aksu’nun tarihi dokusunun elden geçirilip, turizme açılması konusundaki taleplerine: “Geçmişten miras eski evleri ve tarihi yapıları ayağa kaldırıp, gelecek nesillere aktarmalıyız” diyerek, olumlu cevaplar vermiş. Bir grup Bursa Kent Konseyi üyesi çevre ve tarih dostu ile birlikte, bizler de, gündemdeki köyü tanımak, gönüllü katkısı sağlamak adına, 13 Mart 2010’da Aksu’yu ziyaret ettik. Günlerdir yağışlı geçen hava o gün şansımıza açıktı. Baharın habercisi kızılcıklar ve erik ağaçları çiçek açmıştı. Geleceğimizden önceden haberdar olan muhtar, bizleri köy meydanında karşıladı. Köyü hakkında ilk bilgileri verdi. Şunları söyledi: “Aksu; Bursa’nın güney doğusunda, eski Bursa Ankara Yolu üzerinde, Uludağ eteğinde Kazancı yokuşunda, Göksu Deresi etrafında kurulmuş 600-650 yıllık bir Osmanlı köyüdür. Doğusunda Kazancı, güneyinde Turanköy- Erdoğan (Dimboz), kuzeyinde Lütfiye, kuzeybatısında Gözede ve Alaçam köyleri bulunmaktadır. XIV. yüzyılda Horasan erenlerinden Çiçek Dede tarafından kurulan köyümüz, Bursa’ya 24 km uzaklıkta olup Kestel’e bağlıdır. 2010 yılı itibariyle köyümüzde 600 kişi civarında nüfus var, 130 hanedir. 1908’de 121 hanenin yaşamış olduğu tarihi kayıtlardan anlaşılmaktadır. 1927’de ise nüfusu 676 kişi imiş. Aksu; İpek Yolu üzerindedir. Derbentçi köyü olarak bilinmektedir.” AKSU’YU KÖŞE BUCAK GEZDİK Bu ilk bilgileri aldıktan sonra, Muhtarla birlikte köyü gezdik, tarihi mekanları ve sivil mimarlık örneği evleri tek tek gördük. Zamanımıza ulaşabilen yapılara bakıp, Aksu’nun özgün kalabilmiş nadir köylerimizden biri olduğu kanaatine vardık. Benimle birlikte, bir kısım arkadaşımız gördükleri güzellikleri fotoğrafladılar. Bozulmamış sivil mimarlık yapısı binaları dikkatimizi çekti. Çoğunlukla iki katlı evlere, iki kanatlı ahşap kapılı avludan geçilerek girilmektedir. Evlerinin alt katları ahşap hatıllı taş duvarlı olup, üst katlar ahşap karkas tekniği uygun kerpiç dolguludur. Bu özellikleri ile Aksu köyü evleri bizlere, aynı dönemde kurulduğu sanılan yöre köylerinden,- yalnız Bursa’da değil Türkiye’de tanınan- Cumalıkızık’ı hatırlattı. Cumbalı, çivit mavisi, beyaz, yeşil, pembe boyalı evleri ile, çok azı günümüze gelebilen kadim Bursa evlerinin benzerlerini Aksu’da görmüş olduk.. Avlusunda, mabedi yaptıran şahsın kabri bulunan, tarihi Köy Mescidi yıllar içinde gördüğü onarımlarla halen ibadete açık iken, hemen güney doğusundaki küçücük hamam, taş ve tuğladan tonozlu kubbeli olarak yapılmıştı, ama bazı kısımları yıkıldı, yıkılacak konumda idi. İçine girdim; soyunmalık kısmı ahşap çatılı olduğu için zamana dayanamayıp çürümüş. Kararmış tavan tahtaları yere doğru sarkmış, payandalarla ayakta zor duruyordu. Buradan, ılıklık ve sıcaklığa geçip yıkanma yerlerine vardım. Kurna başı denilen yerlere dikkatlice baktım. Oradan, halvet adı verilen, yalnız başına yıkanma hücrelerine geçtim.. Tarihi doku yerli yerinde bozulmadan duruyordu. Künk borular kullanılamadığı için, son yıllarında, zaruretten olsa gerek, duvar üstlerinden plastik borular döşenerek, güneş enerjisi ile ısıtılarak kullanılmış. Çirkin bir görüntüsü vardı… Hamamın külhanı çoktan çökmüştü. Odun ateşinden çıkan alev ve duman, tüteklik adı verilen, duvarların içlerinden geçip, bacadan çıkarak hamamı ısıtırdı. Külhandaki kazandan çıkan sıcak su ise, künk borularla kurnalara gelirdi. Burada taslara dolarak bol köpüklü sabun ile, hamamcıları ak-pak yapar, dinlendirdi. Muhtar Nihat Bey, çıkışta bana, hamamın dışından geçen künk boru yerlerini gösterdi: “Nasıl bir teknik uygulandıysa, kaloriferli gibi bir hamamdı.”dedi. Hamam gezisinin bende uyandırdığı ilk izlenim; son yıkananı sanki biraz evvel ayrılmış gibiydi… Hâl dilince kulağıma, “Kimler yıkanmadı ki bende!” diye adeta fısıldıyordu. “İpek yolunun yorgun yolcularını da yüzyıllarca yıkadım”, diyordu… Köyle yaşıt olduğu söylenen tarihi köy konağı da yılların yorgunuydu, mahzundu. Kendisine dokunacak, yeniden hayatiyet kazandıracak bir el beklemekteydi. İki handan büyüğünü, İstanbullu Tüccar Mehmed oğlu Hoca Dursun yaptırmış. Bu hanın, yalnızca kuzey kısmındaki duvarı, taç kapısı, kitabesi ile birlikte günümüze kadar ulaşabilmişti. İlk yapılan Küçük Hanın ise yarıya kadar yıkık güney duvarı mevcuttu. Bu duvar zaman içinde bazı Aksulular tarafından değerlendirilmiş, üzerine komşu binanın duvarı kondurulmuş vaziyetteydi.. Aksu’nun tarihi çeşmesi, ulu çınarın gölgesinde hâlen gürül gürül akmaktadır. 1896’da Sultan Abdülhamid döneminde, Bursa valisi Münir Paşa tarafından, yollar açılırken yaptırılan bu çeşmenin, tuğra kitabesi kem gözlerden, uğursuz ellerden sakınılmış, kafes içinde korunmaktadır.. Tarihi çınarı da görülmeğe değer. Bursa Orman İşletmesi Müdürlüğü Mühendislerinin yaptırdığı inceleme sonucu ağacın, 420 yıllık olduğu 1590’da dikildiği tespit edilmiş. Dallarının birbirlerine doğru uzandığı, zaman içersinde bazılarının birleşerek lehim gibi kaynaştığı, dikkatlice bakıldığında görülebilmektedir. Muhtarın verdiği bilgiye göre, Türkiye Cumhuriyeti’nin Kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Cumhuriyetin ilk yıllarında, bir Bursa ziyareti dönüşünde, o çınarın altında serinleyip, huzur bulmuş… Kendisine ikram edilen çayı içip, Aksulu ve çevre köylülerle sohbet etmiş. Köyün kurucusu Çiçek Dedenin kabrinin de bulunduğu, tarihi Çiçek Dede Mezarlığı eski Bursa Ankara Yolu üzerinde bulunmaktadır. Burası köyün ilk mezarlığıdır. Bu mezarlıkta yatmakta olan, Kurtuluş Savaşı şehitlerinden kahraman üsteğmen Mustafa Şefik Bey ve kimlikleri hakkında bilgi bulunmayan altı şehit eri, muhtarla birlikte ziyaret ettik. Köyü tanıtan broşürde, üsteğmen Mustafa Bey hakkında şunlar yazılmaktadır: Mustafa Şefik Bey, Bursa’nın işgal yıllarında Acıelma (Şadan) köyündeki Yunan karakoluna bir gece baskını düzenlemiş. Nöbetçiyi öldürmüş. İçeri attığı bomba ile on dört Yunan askerini havaya uçurmuş. Attığı ikinci bomba talihsizlik sonucu patlamamış. Sağ kalan bir Yunan askeri bombayı üsteğmenimizin üzerine fırlatıp şehit etmiş. Köyün yaşlılarından Halil Lafçı (D.1932) “Şehitlikte, üsteğmen Şefik Beyin yanında, 1922’de Alay mızıkacısı olarak görev yaparken şehit düşen altı erimiz daha yatmaktadır” dedi. Köyünü tanıtma adına, sözlerini şöyle sürdürdü: “1930’lu 40’lı yılarda köyümüzde gülcülük yapılırdı. Köylümüz geçimini gülcülükle sağlardı Gül bahçeleri çoktu, Aksu gül kokardı. Ardından, ipek böceği yetiştiriciliği yaptık. Zirai ilaçla tanıştık. Zehir kullanılması yaygınlaştı. Bu durum dut yapraklarını etkiledi, ipekçiliği bitirdi. Dutlukları kestik. Meyveciliğe başladık. Şeftalicilik yaptık. Bir kısım insanlarımız, yine geçimini sağlayamadı. Gençlerin bir kısmı köyden şehre göçtü.” Muhtar Nihat Koştur, Aksu, İpek Yolu üzerinde, Derbentçi köy derken, köyün eski misyonu gözümün önünde canlandı. Şöyle hafızamı yokladım “İpek Yolu” ve “Derbent-Derbentçi” bilgilerimi hatırladım. Arz edeyim: İPEK YOLU İpek Yolu; Çin'in en uç noktasından başlayarak, Orta Asya’yı baştan başa kat ederek Avrupa içlerine, hatta, Britanya Adalarına kadar ulaşan binlerce kilometrelik bir yoldu. Bu tarihi kervan yolu, yüzyıllarca, kervan yolcularını varacakları yerlere güvenle iletti. Kervanlarla taşınan malının ağırlıklı olarak ipek ve ipekli mamullerden oluşması nedeniyle de bu tarihi yol, İpek Yolu olarak adlandırıldı. İpek Yolu’nun zaman zaman güzergah değiştiren ana ve tali yolları vardı. Dönemin siyasi, sosyal, ekonomik koşulları etkili olurdu, güzergah tayininde… Anadolu, İpek Yolunda önemli bir güzergahtı. İpek Yolu’nda, kervanlarla, ipek ve ipek ürünleri yanında, Uzakdoğu’nun maddi değeri yüksek taşları, porselen, kâğıt, baharat..gibi değerli malları da taşınırdı. Dinî ve kültürel kitaplar, her türlü sanat eserleri… Yine bu ticarî yollarla satandan alana ulaştırılırdı. Yani, kültürler arası fikir alışverişte de bulunulurdu. Evet, Kervancılar bu kâdim yolla, değerli mallarla birlikte, kültür, sevgi, hasret de taşırlardı İLK ADIM OLARAK KERVANSARAYLAR KURULDU Selçuklular ve Osmanlılar zamanında, Anadolu’nun Türklerin eline geçmesi ile birlikte, İpek Yolu’nun Anadolu güzergahlarının ticareti elimize geçti. Atalarımız, hakimiyetimiz altındaki güzergahlarda ticari faaliyetleri artırmak adına iki önemli adım attılar: Bunlardan biri “Kervansaray” yapıları, diğeri de “Derbent” teşkilatıdır. Anadolu’da ticaret yolları boyunca, XII. yüzyıldan itibaren “Kervansaraylar” yaptırıldı. Yaya yürüyüşü ile bir günlük mesafelere, deve yürüyüşü ile de, otuz kırk kilometreyi geçmeyen aralıklarla yapılan Kervansaraylarda; yolcuların kalabileceği odalar, eşyaların konabileceği depolar, hayvanlarının barınabileceği ahırlar… gibi bölümler bulunurdu. Kervansarayların inşası ile, kervanların eskisi gibi ıssız yollarda, harami saldırılarına açık bir biçimde, çadırlarda gecelemeleri dönemleri sona erdi. Tüccarların, hem can ve mal güvenliği sağlandı, hem de çağına göre konfor ortamı oluştu. Irk, din, milliyet ayrımı gözetmeksizin tüm kervanlar misafir kabul edildi. Ayrıca, bu kervansaraylarda, üç günlük süre ile sınırlı olmak üzere parasız yiyecek, yatak, sağlık ve hayvanlara ahır hizmetleri de verildi. Her türlü giderleri karşılamak amacı ile, Kervansarayların vakıfları da bulunurdu. Ve, vakıfların çalışma prensipleri vakfiyelerinde açıkça ifade edilirdi. . Kervansarayda bir olay ihbarı yapıldığında gereği yapılırdı. Yolcunun malı kaybolursa, zararı ziyanı ödenirdi. Can kaybından derbent görevlisi sorumlu tutulurlardı. Yolcular, sabah uğurlanırken kervansaray görevlisi, yolcuklara şöyle seslenirdi: "Canınız, malınız tamam mıdır?" Yolcular da: "Cümlesi tamamdır, Allah, hayrat sahibine rahmet eylesin! ” diye dua ederek karşılık vererek, ayrılırlardı İKİNCİ ADIM DERBENT TEŞKİLATI OLDU Kervanların güvenliğinin sağlanması, ıssız ve sahipsiz yerlerin tarıma açılıp şenlendirilmesi adına, Anadolu’da ticaret yollarının üzerinde ikinci bir adım daha atıldı, “Derbent Teşkilatları” kuruldu. Kervansaraylar, hanlar, geçitler, köprü başları, derbentlerin kurulduğu belli başlı yerler oldu. XIV. yüzyılın sonlarından itibaren de Derbent teşkilatı yaygınlaştı. Güvenilir kişiler derbent görevlisi yapıldı. Onlardan, kervanların korunması, güvenliklerin sağlanması, bozulan yolların onarılması, talepte bulunan kervanlara kılavuzluk etmeleri, istendi; ama, tüm bu hizmetlerinin karşılığında, kendilerinden vergi alınmadı. . İpek Yolu’nda yapılan adeta devrim gibi bu yeniliklerle, ve alınan tedbirlerin başarılı bir biçimde uygulamaya konması ile Anadolu, dünya ticaretinin merkezi konumuna geldi. Ta ki, Avrupa ülkelerinde de yerli ipek üretilmeye başlayıncaya, XVII. yüzyılın başlarına kadar. Bu tarihi bilgilerden sonra şimdi gelelim Aksu Köyünün tarihteki rolüne.. Kâmil Kepecioğlu’nu kaleme aldığı,Bursa Kütüğü adlı kitabın, I.cildinde, Aksu hakkında şu bilgiler mevcuttur: “XIV. asırda Sâmit (Sıyâmi) Dedeye padişah hükmi şerif verip Aksu’da oturmasını sağlamış, ayrıca haymane evlerde kalanlardan ve hiçbir kimseye reaya kaydolunmamış kimselerden getirilip Aksu şenlendirilmiştir. Bu kimselerin avarız-ı divaniyeden emin olup burasını gözetip ve buradaki kervansarayı tamir edip ve yolları açıp cemi tekâlif-i örfiyeden de müsellem olmalarına dair hükm-i şerif verilmiştir. Köyün ilk mutasarrıfı Yahya Fakih idi. Sıyami Dedenin ölümünden sonra Aksu, ulemadan Mevlânâ Şeyh Muslihuddin Efendiye, oğluna, oğlunun oğluna temlik edildi. Malikâne mutasarrıfı iken bu da vefat etmiş oğlu Mevlânâ Şemseddin Efendiye intikal etmiştir. Beylik Han da denilen büyük kervansarayı 1498’de, iki dönümden fazla yerde, İstanbullu Tüccar Mehmed oğlu Hoca Dursun yaptırdı. Mevcut bir fermanda göre, Aksu köyü 1609 senesinde, eski Rumeli Beylerbeyi Nişancı Mehmet Paşanın mülki imiş…1656 senesine ait bir kayda göre de, Aksu Köyü has odabaşı Hasan Ağaya hatt-ı hümayun ile temlik buyurulmuş. O da, Haremeyn (Mekke-Merdine) fukarasına ve bazı hayratına vakfeylemiş… 1660’da Celâlî Hasan istilasında Aksu’daki Han ve karşısındaki dükkanlar kısmen yanmış, kısmen yıkılmış, üzerindeki kurşun zayi ve telef olmuş. Hayırseverlerden Sûfi Hacı Mehmed, Hanı, kendi parası ile tamir ve ihya etmiş… 1743’de Muallimzâde Kazasker Ahmed Efendi, bir mektep ve bir zaviye bina eylemiş ve idaresi için de Bursa’da Zeyniler Mahallesinde bir çifte hamam bina edip vakfeylemiş… Şeyhülislâm Kara Çelebizâde Hüsameddin Efendi, Aksu’daki büyük ve küçük hanları Kozluören’deki camiye vakfeylemiş.” ADIM ADIM AKSU GELİŞTİ Aksu’yu tanıtan bir broşürde;Küçük Han’ın, Hamamın ve Mescid’in 1460’da vakıf olarak yaptırıldığı tahmin edilmektedir, denilmektedir.. Ayrıca, Mescidin mülkiyetinin Karçelibizâde Hüsameddin Vakfı’na ait olduğu ifade edilmektedir. Yukarıdaki satırlarda ifade ettiğim, Kervansaray ve Derbentçi bilgilerinden yola çıkarak, Aksu’daki tarihi yapılarla ilgili olarak şunları söyleyebiliriz: İlk Han’a, Küçük Kervansaray’a bir kurucu derbentçi atandı. Han, hamam, mescit ve mektep için: Vakıf mütevellileri, mescidin imamı, müezzini, mektebin muallimi… ilk görevlendirilenler oldu. Aksu geliştikçe ihtiyaca göre, dükkânlar, değirmenler hizmete girdi. Derbentçi ölünce, bu görevi oğlu, torunu yaptı. Ya da görevlendirilen bir başkası. Bu konuda bilgi yok Bu Kervansaraylarda; nalbant, baytar, tabip… gibi kervan yolcularına ve hayvanlarına sağlık hizmeti veren görevliler bulunduruldu. Ayrıca, araba ve koşum takımları onarımı yapan, arabacı, demirci, semerci, saraç… gibi ustalar da vardı. Aksu’daki bu tarihi yapılar, yüzyıllarca İpek Yolu yolcularına, barınma, yeme içme, yıkanma, sağlık hizmetleri sundular. Hatta bu Kervansaraylar, hacca giden ya da hacdan dönen yolculara da kucak açtı. Belki de bazı Bursalı hacılar Aksu’da yakınları tarafından hüzünle uğurlandı, sevinçle karşılandı... Nihat Bey bu konuda şunları söyledi: “Evet, benim çocukluğumda bile bazı hacılar köyde karşılanırdı. Hacı yakınları biz çocuklara krep verip sevindirirlerdi. Onları boynumuza sevinçle sarardık. Aksu Köyü, tarihi İpek Yolu’nda bir duraktı, küçücük bir noktaydı. Bu köyün veya benzer köylerin bu misyonlarının unutulmaması adına, yeni nesillere hatırlatmak istedim… Gezip gördük ki Aksu, turizme kazandırma adına, Bursa’da ikinci bir Cumalıkızık olmaya aday bir köy… Aksu köyü ziyareti bana bu duygu ve düşünceleri hatırlattı. DUAÇINARI YA DA SEMAYA YAPRAK AÇMAK Neslihan BOSTAN Binlerce yıl öncesine uzanan tarihi ile Bursa, 1326’da Orhan Bey tarafından alınmış, yaklaşık kırk sene Osmanlı’nın başkenti olarak kalmıştır. Özellikle ilk yüzyıl içinde şehre yaptırılan ve cami, medrese, hamam vb. ünitelerden oluşan külliyeleriyle devrin en mükemmel yerleşim merkezlerinden biri olmuştur. Zaman zaman dış saldırılara, şehzadelerin birbirileriyle mücadelelerine ve bazı doğal afetlere tanıklık etse de her defasında kendini toparlamış ve eskisinden daha iyi bir konuma gelmeyi başarmıştır. Günümüzde de önemli bir ticaret, ilim ve kültür merkezi olarak canlılığını sürdürmektedir. Osmanlı’nın kıtalara yayılan görkeminin sırrını Hisar’ın surlarının arkasında aramak gerekir. “Bursa, keşfedilmeyi bekleyen, Osmanlı kudretinin sırrını muhafaza eden bir ‘kara kutu’, kuruluş devrinin saflığını, enerjisini, heyecan ve coşkusunu kubbe ve minarelerine içirmiş bir iç deniz gibi, insanlara tarihte mühürlenen mektupları açacakmış hissini veren bir şehir”. Geçmişten hatıralar ile hem tarihi ayakta tutan, hem de taşlarına kazınan anılarla ayakta kalmayı başaran bu topraklarda “beş yüz sene evvel dikilen çınarlar olduğu gibi, altı yüz senedir aşkla şevkle okunan mevlidler, yedi yüz senedir ziyaret edilen türbeler”de vardır. Kimisi taştan kimisi yürekten beslenen her şehir gibi Bursa da kilitli kapılara, aşılmaz surlara, aziz hemşerilere sahiptir. Bu kentin de saklı zamanlarda yazılmamış tarihi, huzurun bekçisi dostları vardır. Aynı zamanda Bursa, gönül sultanlarının dualarına mahzar olmuş önemli bir mekândır. İlim irfan sahibi pek çok kişiye ev sahipliği yapmakla birlikte onları güzellikleriyle kendine hayran bırakmış ve ismini dualara katmıştır. Nitekim Ankara yolu üzerindeki “Duaçınarı” olarak bilinen semtin ismini Somuncu Baba’nın hikâyesinde aramak gerekir. Kaynaklarda farklı anlatımlar olsa da ortak bir olaydan bahsedilir. Yıldırım Bayezid, Ulucami’in inşası bittiğinde ilk namazı damadı Emir Sultan’ın kıldırmasını arzu eder. Toplanan halk da içten içe bu temenniye katılır. Fakat bundan bir süre önce, halk arasında ekmek yapıp satmasıyla tanınan Somuncu Baba’nın ilmî derinliğinden haberdar olan Emir Sultan, imamlık için kendisinden daha üstün birinin olduğunu ifade eder. Buna padişah da dâhil bütün ahali oldukça şaşırır. Somuncu Baba sırrının ifşa edilmesinden mahzun, teklife rıza gösterir, namazı kıldırır. Fatiha sûresini yedi ayrı şekilde tefsir etmesiyle cemaati oldukça etkiler. Bu olaydan sonra insanların ilgi ve iltifatlarından mahcup olan ve huzuru kaçan Allah dostu Bursa’dan ayrılmaya karar verir. Molla Fenarî, Emir Sultan ve devrin diğer âlimleri bu duruma çok üzülür. Onu vazgeçirmeye çalışırlar, fakat ikna edemezler. Ondan son bir iyilik olarak, Osmanlı’nın başkenti bu güzel şehir için dua etmesini isterler. Somuncu Baba toprağa bir çınar diker ve yüreğini semaya açar. İşte, bu duaya ev sahipliği yapan semt bugün de “Duaçınarı” olarak bilinir. Bilindiği gibi, dua insana en çaresiz anlarında yüreğine su serpen bir haber gibi gelir. Kişi çoğu zaman kendisi ve sevdikleri için Allah’a yalvarır. Mekke’den sonra Bursa da dualara mazhar olmuştur. Kendinden çok ümmeti için semaya el açan Peygamberin (sav) yine ümmetinin geleceğini düşünerek kutlu şehir Mekke’ye dua ettiği bilinmektedir. Böyle bir bereket çağrısı, bir millete hayır, huzur ve mutluluk dilemektir. Kıyamet kopacak olsa bile eldeki fidanın dikilmesini işaret eden bir hadis-i şerife binaen insan nasıl topraktan yaratıldıysa, hayatının devamında da ona muhtaçtır. Sema ile arz arasındaki bu sırrı bilen Allah dostu bu yüzden ağaç dikmiştir. Toprak gökyüzüne varsın, çınar semaya yaprak açsın istemiştir. Bütün adımları hikmetli bu insanlardan asırlardır süren bir bereket emanet alınmıştır. Osmanlı Devleti’nin sembolü sayılan çınar, kökleri kuvvetli, gölgesi geniş ve çok değerli bir ağaçtır. Bugün İnkaya, Kavaklı ve Kovuk çınarlarında izlerini bulabildiğimiz Duaçınarı’nın cismi gitmiş, fakat ismi hâlâ varlığını sürdürmektedir. Böyle güzel bir anıyla beslenen Duaçınarı’nın artık var olmaması, tarihî motifleriyle ünlü Bursa’nın geleceği için önemli bir kayıp olsa gerekir. Bursa’ya dair yazılan bunca şehrengizin kendisini ne kadar tavsif ettiği ve aslında tam manasıyla ifade edilemeyen nice güzelliğinin varlığı her karış toprağında daha iyi anlaşılan Bursa, meraklıları için köklerinde hâlâ birçok masal ve gizem taşıyor. Keşfedilmeyi bekleyen bu şehir, tükenmez hazineleriyle -tarihten konuşan bir ayna mesabesinde- evliya dualarında gezinmeye devam ediyor. Kaydol: Kayıtlar (Atom)
b31fe1a3f3e3
[ "c4", "culturax", "fineweb2", "hplt2", "vngrs" ]
Bildiğiniz gibi Yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’de toplam 114 sure bulunmaktadır. Rüyasında sure gördüğünü belirten kişi ilgili sureyi uyandığında hatırlıyor ise rüyanın tabiri için sure adını belirterek de yorumlara bakması gerekmektedir. Her sure kendi içinde ayrı bir anlam taşıdığı gibi ortak bir özellikleri de hayırlı olmalarıdır. Rüyayı gören kişinin kurtuluş yollarına ulaşacağına, rahata ereceğine, ferahlayacağına, sağlığını geri kazanacağına, keyfe kavuşacağına ve afiyette yaşayacağına alamet eder. Dileklerinin ve dualarının kabul olacağına, tövbelerinin Allah’a ulaşacağına ve bu sayede sıkıntılarının, sorunlarının, yaşadığı zorlukların kısaca çektiği zahmetin sona ereceğine, işlerinin yoluna gireceğine, başarılarının ve kazancının artacağı şeklinde yorumlanabilir.
39b8b76c5cf5
[ "fineweb2", "hplt2" ]
Bugatti Veyron ailesinin sayısız özel üretim modeline bir yenisi eklendi. Bu yıl Pebble Beach'te tanıtılan otomobil adından da anlaşılacağı gibi tek örnek bir çalışma. Type 41 Royale, Type 55 ve Type 44 gibi klasik Bugatti modellerinde kullanılan siyah-sarı gövde rengine sahip olan otomobilin ön panjurunda alıcısının isminin baş harfleri olan PL görülebiliyor. 200 adam-saate mal olan bu parçanın haricinde spoilerin alt kısmına da Bugatti logosunun işlenmesi otomobili farklı kılan detaylar arasında. İç mekanda siyah renkli deri döşeme ve piyano siyahı kaplamalar görülebilirken dış mekanda olduğu gibi yaşam alanında da detaylarda sarı renk kullanılmış. Kapı eşikleri ve vites konsolunun yanına "one of one" grafikleri işlenirken koltuklarda da Bugatti logoları bulunuyor. Koltuk aralarına da özel bir işleme yerleştiren Bugatti asıl ilginç özelliğiyse kapı içlerinde sunuyor. Çift katlı deri döşemeye sahip olan bölümde siyah renkli üst kısımda laser kullanılarak delikler açılmış. Bu deliklerden görülen sarı renkli döşemeyse Grand Sport Vitesse şeklini almış.
a0b79fbcb208
[ "fineweb2", "hplt2" ]
Warning: ini_set() has been disabled for security reasons in /var/www/vhosts/kizoyun.biz/httpdocs/connect.php on line 6 Bu oyunda gün boyu annesiyle oyun oynayan hazel bebeğin saçları kirlenmiştir ve yıkanması gerekmektedir. Annesi bebeği üzmeden saçlarını yıkamak ve bakım yapmak istemektedir. Saç bakımı için annesi hazel bebeği hazırlamıştır. Hazel bebek saçlarını yıkıyor oyununda Hazel bebeğin istediği tüm malzemeleri ona vermeniz gerekmektedir. Hazel bebek üzülürse bakım tam yapılmaz. Saç bakımı bittikten sonra saçların taranması gerekmektedir. Hazel Bebek hayvanlarla çok iyi dost oldu Hazel Bebek Temizlenme Zamanı adlı oyunda macerasever dostumuz Hazel ile birlikte parkta kedimizi de alarak oyunlar oynayacağız Hazel Bebek bu gece çok aksiyonlu anlar yaşayacak :) Korkunç bir rüya görecek olan Hazel 'i bu korkunç zamanda yalnız bırakmayın Hazel Bebek demeye utanır hale geldik bu kıza Hazel Bebek arkadaşları ile oynarken dengesini kaybedip kolunun üstüne düşüyor Hazel Bebek bu oyunda, yüzünde çıkan alerji sivilcelerinden kurtulmaya çalışacak
de5b0644cf93
[ "fineweb2", "hplt2" ]
Yöntem sorununda da uzunca üzerinde durmaya çalıştığım konu, toplumsal gerçekliklerin insan eliyle ‘inşa edilmiş gerçekler’ olduğudur. Bu konu o kadar önemlidir ki, Bu başlık altında büyük bir önemle açıklamaya çalıştığım husus, belli bir toplumsal zaman ve mekân boyutunun belli bir yaşam tarzı üzerindeki etkisine ilişkindir. Yöntem sorununda da uzunca üzerinde durmaya çalıştığım konu, toplumsal gerçekliklerin insan eliyle ‘inşa edilmiş gerçekler’ olduğudur. Bu konu o kadar önemlidir ki, tam anlamını bulmadan girişilecek her tür bilinçlenme faaliyeti ‘öğrenmeyi’, ‘anlamı’ cehaletin ve anlamsızlığın konusuna dönüştürülebilir. İddiam odur ki, kapitalist modernitedeki cehalet, büyük dinlerin çıkış koşullarında eleştirip lanetledikleri ‘Ebucehil’ cehaletinden daha büyüktür. Bunun da en temel nedeni, belki de en sığ materyalizm çıkışlı din olan pozitivizmdir. ‘Olguculuk’ olarak tercüme edebileceğimiz bu din, bizzat insan zihniyetinin ürünü olma karakterinden ötürü zaten metafiziktir. İnsanın zihniyet itibariyle metafizik karakterli bir varlık olduğunu bu amaçla yöntem bölümünde uzunca işlemiştim. Pozitivizm, farkında olmadan, bu olguculuğun eski dönemin en sığ ‘putçuluğu’ olduğunu göremiyor. Olguculuk = putçuluk ideamı önemle ileri sürüyorum. Olguculuk bir gerçeği yorumlayış biçimi değildir. Ne kadar tersini iddia etse de, olgulara dayalı bilimin felsefesi de değildir. Çünkü böyle bir felsefe olamaz. Göze çarpan, kulağı titreten her görüntü ve ses olgudur. Her hissediş de olgudur. Evren gerçekliğinin bunlardan ibaret olduğunu hangi çılgın veya cahil idea edebilir? Eflatun’un görüşüyle olgular görüntü bile sayılmaz. Olsa olsa Nietzsche bakışıyla basit birer algı olabilirler. Algı-olgu ilişkisi üzerinde durulabilir. Tıpkı nesne-özne üzerinde durduğumuz gibi. Ne yazık ki, modernite olguculuk üzerine inşa edilmiş bir yaşamın resmidir. Bilinçli olarak ‘resmidir’ kelimesini kullanıyorum. Çünkü modernite yaşamın özüyle değil, en yüzeysel biçimiyle ilgilidir. Adorno’nun dile getirip de çözemediği “Yanlış hayat doğru yaşanmaz” deyimi, Yahudi soykırımı karşısında duyduğu büyük hayal kırıklığının sonucudur. Bu aslında kilit bir deyimdir. Ama açıklamasızdır. Hayatın temel yanlışlığı nerededir? Yanlış hayattan kim sorumludur? Nasıl inşa edilmiştir? Hâkim toplum sistemiyle ilişkisi nedir? Benzer bu tip soruların cevabı yoktur. Sadece kökenlerini Aydınlanma ve rasyonalite sürecine dayandırmakla yetinmişlerdir. Konu, yani yanlış olan hayat biçimi muğlâk bırakılmıştır. Benzer çaba Michel Foucault’da da vardır. Foucault, “Modernite insanın ölümüdür” der ve bırakır. Bu kadar ünlü bir filozof nasıl da insanın ölümü gibi çok hayati bir konuyu bir cümleye sığdırıp bırakabilir? Açıklayacakken, erken ölümden bahsetmek fazla anlam taşımaz. Önemli bir hakikat, yorum son nefeste de olsa açıklanmayı gerektirir. Kopernik ölüm döşeğindeyken, ‘Dünyanın güneş etrafında döndüğünü’ açıklayan eserini yayınlatmayı ihmal etmez. Benzer birçok hakikat yorumlayıcısı hem Batıda, hem Doğuda vardır. Postmodernite eleştiricileri modernitenin yaşam suçuna çok bulaştıkları için, biraz da utanarak gerçekleri kadınca dile getirirler. Yani köleliğe, iktidara bulaşmış, onun bilgi sistematiğinden şerbetlenmiş, bulaşmış olanların ortak üslubunu kullanırlar. Biraz da Ezop üslubu! Açıklamaya çalıştığımız husus, tekrar edelim ki, doğru ve yanlış hayat kurgulamalarıdır. Sadece modernitenin (kapitalist) değil, diğer eski uygarlıkların dayattığı hayat doğru kurgulanmış olabilir mi? Sümer rahiplerinden tanrı-krallarına, Mısır tanrı-krallarından İran Kisralarına, İskender’den Roma imparatorlarına, İslam sultanlarından Avrupa monarklarına kadar hayatı resmen temellendiren sistemleri de hayatı yanlış temellendirmede en az kapitalist modernite kadar sorumlu tutulamazlar mı? Bir zincirin halkaları misali toplumsal gelişmenin boynuna taktıkları bu halkalarla yanlış yaşam gittikçe temellendirilmiş olmuyor mu? Yanlış hayat tarzından yalnız moderniteyi ve onun savaş ve soykırım düzenini sorumlu tutmak yetmez. Sorunun kökü kadar cevabı da derindedir. Verimli Hilal’deki büyük kültürel devrim ve yol açtığı yaşam tarzı üzerinde dururken, tüm bu sorunların kaynağına inmek istedik. Şüphesiz kültürle toplumu tamamen izah edemeyiz. Birçok öğeyi buna eklemek gerekecektir. Ama temelin kültür olduğu da çok az yadsınabilir. Geçerken ‘kültür’ kavramına yüklediğimiz anlamı da açıklamalıyız. Bununla anlamlı bir ‘uzun süre’ tarihle toplumun yaşamasında vazgeçilmez özelliklere sahip bir mekânı, coğrafyayı kastediyoruz. Toplumu sıfırdan bu süreli tarih ve coğrafyayla anlamlandırmıyoruz. Fakat çok sayıda olan inşa edilmiş toplumsal yaşam biçimlenmesinde temel rol oynadıklarını belirtmek istiyoruz. Toplumların zaman ve mekânla kayıtlı yaşam halkalarından oluştuğunu, her halkanın diğerine bağlılığı kadar kendine özgü bir farkı olduğunu da bu açıklamanın gereği saymaktayız. Semitik ve Çin toplumlarının on bin yıl önceki temellere dayalı yaşam farklılıkları günümüzdeki yaşamlarını belirleyici ölçüde anlamlandırmaktadır. Aryenik yaşam kültürü için de aynı husus belirtilebilir. Öte yandan temeldeki bu yaşam kültürünü, hiyerarşide ve devlette, kendi maskeli veya maskesiz, örtük ve çıplak krallar yönetiminde resmileştirerek büyük anlam çarpıtmalarına, saptırmalara uğratıp her türlü çirkinliğe, savaşlara ve soykırımlara açık hale getirdiklerini ‘anlambiliminden’ çıkarabilmekteyiz. Dikey olarak resmi-gayri resmi yaşamlar kadar, yatay olarak da farklı halkalar halinde yaşamlar söz konusu olabilmektedir. Yine de ana kaynaktaki toplumsal yaşam tüm bu halkalardaki biçimleri belirleyen öz niteliğindedir. Kültür kavramının içeriğini biraz daha açalım. Şüphesiz klan toplumu da bir kültüre, dolayısıyla yaşama sahiptir. İnsan toplumunda evrensel bir özellik gösteren klan toplumundaki yaşamın anlamı benzerdir. Dil ve düşünce yapısı işaretlerle yürütülmektedir. Primatlarla, dolayısıyla hayvanlarla arasındaki mesafe fazla açılmamıştır. Bir klan yaşamını hikâye etmek, hepsini anlatmak gibidir. Zorunlu ihtiyaçlar, güvenlik ve çoğalma, canlıların neredeyse tümünü bağlayan üçgendir. Bunun sınırlı zihniyetle bağını yorumlamıştık. Yaşamda farkın gelişmesi demek, zihniyetin esnekliğinin gelişmesi, dilde simgesel anlatıma geçiş ve bunun mümkün kıldığı maddi yapılanmalara daha çok erişim demektir. O halde kültürel gelişme, zihnin esnekliği ve simgesel dilin gelişmesiyle birlikte artan maddi nesnelerin toplam ifadesidir. Dar anlamda kültür bir toplumun zihniyetini, düşünme kalıplarını, dilini ifadelendirirken, geniş anlamda buna maddi birikimlerinin de (ihtiyaçları gideren tüm araç gereçler, besinle besin üretme, saklama, dönüştürme biçimleri, ulaşım, savunma, tapınma, güzellik araçlarının toplamı) eklenmesini ifade eder. Kültür zihniyeti ve araçlarındaki benzerlik ve farklılıklarla yoksullukları ve zenginlikleri arasındaki eşitsizlikler, farklı ve benzer yaşam düzeylerini belirler. Zihinsel ve maddi birikimlerin bizzat insan yeteneğiyle inşa edildiklerini, bu anlamda toplumsal gerçeklik halinde ifadeye kavuştuklarını yine tekrar belirtmeliyiz. Bu durumda tüm eski taş devrinde milyonlarca yıl sürmüş klan-toplum yaşamının benzerliğini ve özgün farklılıklara pek sahip olmadıklarını belirtmek ciddi bir anlam kaybına yol açmayacaktır. Büyük kültürel kuşakların ortaya çıkışına bu nedenle yüksek anlam biçtik. Zira her büyük kültür kuşağı, büyük ve farklı bir yaşamın gelişmesi demektir. Toplumsal gelişmeyi bu anlamda kültürel gelişmeyle özdeşleştirmek mümkündür. Formülleştirirsek, ne kadar zihin esnekliği, özgürlüğü, o kadar simgesel dil anlamcılığı, düşünce zenginliği, buradan da daha çok maddi kültür araçlarına sahip olmak o denli toplumsal yaşamın gelişmesi demektir. Bu bölümün temel varsayımı olan inşa edilmiş gerçeklik olarak toplumsallık, esas olarak insan yaratımı demektir. Şüphesiz ondaki madde miktarı, biyolojik gelişim göz ardı edilmiyor. Bunların fizik, kimya ve biyoloji gerçekleri olarak araştırıldıklarını biliyoruz. Ayrıca insanı tür ve zihin olarak inceleyen antropoloji ve psikoloji kendi alanlarında anlam üretmektedirler. Eleştirilerimiz de olsa, bilimin parçalanmış halinden öğrenebildiklerimiz vardır. Toplumsal gerçekliğin farklı bir algılama düzeyi olduğunu sıkça belirtmemiz, diğer bilimlerle aradaki farkı iyi kavramak içindir. Bu farkı yakalamadan, pozitivistlerin düştüğü büyük hataya düşüp ‘bilimcilik’ hastalığından kurtulamayız. Bunun sonucu ise, kapitalist modernitede sonuçlanan soykırımdır. Soykırım, tekrar vurgulamalıyım ki, Adorno’yu dehşete düşüren ve olmasını hiçbir tanrısal ve insani yaklaşımın izah edemeyeceği, bütün kitapların bir anlamda ateşe atılması gerektiğini düşündüğü ve hayatın yanlış kurulmasına dayandırdığı büyük suçtur. Soykırım mazlumlarının bunun dışında bir anlamla anılamayacağı önemli bir tespittir. Modern yaşam, pozitivizm bu gerçeği kabul etmemekte direniyor. Sanki yine de soykırımlara rağmen toplumsal yaşamın yaşanabileceğini sanıyor. Veya bu suçu temel dayanaklarıyla yok etmeden, o suça yol açan zihniyet çarpıtmaları ve maddi uygarlık değerleriyle birlikte yaşanabileceğine cüret ediyor. Adorno hiçbir kitapta, dolayısıyla zihinde yer bulmaması gereken bu cüretten dolayı irkiliyor, kabuğuna çekiliyor ve ölüyor. Benim yapmaya çalıştığım, bu ‘CÜRET’in kaynaklarını ve olası aşılma biçimlerini sorunsallaştırıp cevap verme yeteneklerimizi açığa çıkararak anlam ve eyleme kavuşturmaktır. Sürüp giden modernitenin gittikçe kurumlaşmış soykırım odaklarına yol açtığını hiç göz ardı edemeyiz. Gözümüzün önündeki Irak gerçeği, açık veya örtük, Ortadoğu’nun tüm rejimlerinin soykırımsal niteliğini ve suç ortaklığını gayet açık ve dehşet içinde, sadece içerisinde yanarak eriyenlere değil, gözlemleyenlere de hissettirmektedir. Ama diğer yandan muazzam bir özgür yaşam arayışı da vardır. Ya özgür yaşam, ya soykırım asla birlikte yaşanacak bir ikilem olamaz. Böyle yaşayarak bu suça asla ortak olamayız. Nasıl oldu da yaşamın en zengin anlamına yol açan bu topraklar, bu tarih bu hale geldi? Bir tarafında yaşamın ilk anlamına yol açmış etnisitelerin savaşı, diğer yandan modernitenin son büyük tanrısının önderliğindeki savaşlar? Demek ki, konuya döne dolaşa yüklenmekten, cevabını vermek ve eylemini gerçekleştirmekten kaçınılamaz. Verimli Hilal’deki yaşamın tadını biraz da edebi dille anlatmalıyım. Sözüme Diyarbakır-Çayönü kazılarını başlatan Bradway’ın bir gözlemiyle başlayayım. Bradway, “Yaşam dünyanın hiçbir yerinde Zagros-Toros dağ silsilelerinin kavisli eteklerindeki kadar anlamlı olamaz” der. Acaba çok uzak bir kültürde yetişmiş bu insana, bu sözü neler hissettirdi? Uygarlığı iyi tanıyan bir arkeolog, tarihçi olarak, neden en anlamlı yaşamı bu kültürel sahada görüyor? Hâlbuki buraların bugünkü yaşayanları Avrupa’daki en düşük bir ücrete bile kırk takla atıp vebadan kaçar gibi bu topraklardan kaçmak istiyorlar. Hiçbir kutsalları ve estetik değerleri kalmamış, bir daha elde edilemeyecekmiş gibi, göçü kader gibi karşılıyorlar. İtiraf etmeliyim ki, bir dönem ben de modernite hastalığına tutularak, ana-baba dahil, bu toprakların her şeyinden kaçmak istedim. Hayatta en büyük yanılgımın bu olduğunu kendime sıkça itiraf ederim. Ama Bradway’in gözleminden tümüyle kopmadığımı biliyorum; o eteklerin çocuğu olarak, dağların başını tanrı ve tanrıçaların kutsal tahtı, eteklerini ise bolca yarattıkları cennetin köşe parçaları olarak görüp hep dolaşmak istedim. Adım daha çocukken ‘dağ delisi’ olarak çıkmıştı. Bu yaşamın daha çok tanrı Dionysos’a ait olduğunu sonradan öğrendim. Dionysos, peşinde ve paş’ında (Kürtçe, önünde ve arkasında) Bakha’lar adlı özgür ve sanatkâr kızlar grubuyla dolaşırmış. Birlikte yiyip içip eğlenirlermiş. Bu tanrısal yaşamı sevmiştim. Filozof Nietzsche de bu tanrıyı Zeus’a tercih etmiş. Hatta birçok özdeyişinin altına ‘Dionysos’un Çömezi’ unvanını atarmış. Köydeyken ve dinin gereklerine pek uymasa da, kızlarla nişan, baş göz oyunlarından çok, birlikte oynamaya çok istekliydim. Doğalı da bana göre böyle olmalıydı. Hâkim kültürün kadını kapatmasına asla hoşgörü göstermedim. Namus dedikleri kanunu tanımadım. Halen kadınla sınırsız özgür tartışmaya, oynamaya, yaşamın diğer tüm kutsallarını paylaşmaya yanıtım evet, ama birbiriyle adına ne dersek diyelim, gerekçesi ne olursa olsun, güç temelinde ve mülkiyet kokan köleliklere bağlılıklara ise yanıtım sonuna kadar hayırdır. Bu dağlarda özgür kadın gruplarını hep tanrıça esiniyle selamlayıp öyle ‘anlamlaşmaya’ çalıştım. Sıkça haberlerde geçen “Kamyon ve traktör kasalarına doldurulmuş bir grup Güneydoğulu kadın filan bölgede ırgatçılığa giderken yol kazasında öldüler” cümlesini duydukça, sözde bu kadınların sahibi erkek, aile, hiyerarşi ve devletine olan öfkemi hiçbir olaya daha göstermediğimi de sıkça hatırlarım. Tanrıça soyundan geriye bu kadar düşüş nasıl olabilir? Aklımın, ruhumun kesinlikle kabullenmediği bu düşüşü zihnime asla yedirmedim. Benim için kadın ya tanrıça kutsallığı içinde olacak, ya da hiç olmayacaktı. Şu sözün doğruluğunu hep düşünürüm: “Bir toplumun kadınlarının yaşam düzeyi, o toplumun tanımında esas ölçüttür.” Anam için neolitiğin ‘ana tanrıça kültüründen kalma’ sözünü kullanmıştım. Onlar gibi şişmandı. Modernitenin yapay ana inşası ondaki kutsallığı görmemi engellemişti. Hayatımda büyük acılar yaşamama rağmen, hiçbir olaya ciddi olarak ağlamadım. Fakat modernite kalıplarını yıktıktan sonra, başta anam ve onun şahsında tüm bölge (Ortadoğu) analarını hep içim burkularak ve gözlerim yaşararak hatırlarım, bakarım. Anamın zorbela taşıdığı kuyu satılından (bakracından) daha yarı yoldayken yere indirip yudumladığım suyun anlamına, en seçkin ve yürek burkucu hatıralarım olarak bakarım. Herkesin yaşadığı ana-baba ilişkilerine, moderniteyi tüm zihin kalıplarında yıktıktan sonra bakmalarını tavsiye ederim. Aynı bakış açılarını tüm neolitikten kalma ‘köyün ilişkilerine’ de yansıtmalarını isterim. Modernitenin en büyük zaferi, şüphesiz on beş bin yıllık inşa edilmiş kültür bakışımızı yıkması ve hiçe indirgemesini başarmasıdır. Bu kadar yıkılmış ve hiçe indirgenmiş birey ve topluluklarından soylu, özgür bir bakış, direniş ve yaşam tutkusu beklenemeyeceği anlaşılırdır. Kavisin dağ eteklerindeki her bitki ve hayvan canlısı benim için bir tutku nesnesiydi. Onlarda sanki kutsal bir mana varmış gibi bakardım. Onlar benim için, ben onlar için yaratılmış birer arkadaştık. Peşlerinden çok koştum. Aşkla. Benim aşkım biraz böyleydi. Halen bu konuda en affetmediğim hareketim, avladığım kuşların başını hiçbir acıma hissi duymadan koparmamdı. Özne-nesne anlayışı altındaki derin tehlikeyi görmemde bu olaylar kadar hiçbir anlatım beni etkilemedi. Ekolojik tercihim çocukluğumun bu tutku ve suçunun itirafıyla yakından bağlantılıdır. Avcılık kültüründen kalma bu büyük ruh tehlikesini birer avcılıktan ibaret olan ‘güçlü sömürgen, buyurgan adamın’ sanatı olan iktidar ve savaşlarının maskesini düşürmekle (maskeli ve maskesiz tanrılarla örtük ve çıplak krallar) ancak giderebilecektim. Bitki ve hayvanların dilini anlamadıkça ne kendimizi anlayabilecek, ne de ekolojik toplumcu olabilecektik. Beni bırakmayan bitki ve hayvanlarımın anılarına böyle anlam verecektim. Dağların eteklerinden hemen başlayan ovaların bahar açılışından güz kapanışına kadar üretime hazırlanmasını, ürünlerin derlenmesini, harmanlanmasını, tanelerin toplanmasını babamın çiftçiliğinden hatırladıkça, hiçbir romanın vermediği duygu yüklenimlerimi zor tutarım. Büyük hayıflanmam var: Neden o tanrı yolcularını tam anlayıp arkadaş olamadık? Gerçi tüm ilişkilerim arkadaşlık içindeydi. Ama o korkunç modernite ilişkileri yüzünden, babamın ölümünün bile büyük yasını tutamamayı halen affedemiyorum. Babam belki de babaların en güçsüz, ama saf, temiz tanrı kullarından biriydi. Fakat bana göre çiftçi babalar en değerlisidir yine. Tüm köy ilişkileri bana vaktini doldurmuş, bilinmeyen bir dönemin ölgün çabaları gibi gelmiştir. Köyden kaçarcasına kente sığınmayı da bir suç gibi görüyorum. İnsan için ideal yaşamın modernitenin (tüm uygarlığın) kanserli kent yapısında değil, ekolojik köylerinde sağlanacağından kuşku duymuyorum. Kent ancak ekolojik köylerle tam uyumlu olduğunda izin verilecek bir mekân olabilir. Amanoslardan Zagroslara kadar bu silsileler altında yaşamış ve halen yaşayan halkları, dağların zirvesindeki tahtlarında oturan tanrı ve tanrıçaların kutsal yolcuları olarak değerlendiririm. Moderniteye göre gerilik suçlamasının artık kesinlikle tersinin doğru olduğuna inanıyorum. İlerilik-gerilik bir ideolojik yargı olup, sadece geri değil, insanlık düşmanı olan kapitalist-modernite zihniyetini iyi çözmek, gerçek insani temellere inmek olduğundan, özgürlüğe büyük dönüş sağladığıma inanıyorum. KÂRCILIK, ENDÜSTRİYALİZM ve ULUS-DEVLETÇİLİK’ten ibaret modernite cehenneminden kurtulmakla her şey daha iyi anlaşılıyor ve yaşamın anlam zenginliğine yol açıyor. Neolitikten kalma bir höyüğe gösterdiğim ilgiyi ve tutkuyu Newyork’la değişmem. İçinde hiçbir anlam barındırmayan, bütün kapılarını daha ‘kârlı yaşam’a, insanın ‘demir kafes’ altına alınmasına ve yaşam katili ‘endüstriyalizm canavar’larına açmış kent; hiç kimsenin birbirinden bir şey anlamadığı ‘yetmiş iki dilli Babil’in daha da anlamsız kopyalarından başka anlama sahip değildir. İnsanlığın kurtuluşunun bu kentizmin kanserli yapısının yıkılmasından geçtiğine dair kuşkum yoktur. Bu kısa öyküyü hangi yaşam kültüründen geldiğimize ilişkin bir çağrıştırma yapmak için anlattım. İnşa edilen toplumsal gerçekliğin bir üretimi olan bu yaşam tarzını yetkince anlayamazsak, ‘modernitenin aptallarını’ oynamaktan kurtulamayız. Dağdaki çobana kadar herkesi esir alan, özünde yaşamın bitmesi anlamına geldiğini en yetkin filozofların ağzından çıkan sözlerle vermeye çalıştığımız ve hepsinden çok kendimin de öyle olduğundan kuşku duymadığım kanserli modernite yaşamından kurtulmadıkça, zihniyet ve irademizle (düşünce-örgüt-eylem) mümkün kıldığımız özgür yaşamı, kaynağıyla birlikte edindiği tüm zenginlikleri içinde yaşayamayız. Er veya geç ‘yanlış kurgulanmış hayatlarımızın doğru yaşanmayacağını’ anlayacağız. Bilimsel dille öykümüzü biraz daha açalım. Verimli Hilal’de inşa edilen toplumsal gerçeklikler ana hatlarıyla bugünkü yaşamın sürdürülmesinde de varlıklarını sürdürmektedir. Hem zihniyet hem maddi kültür unsurları bazı nicel ve nitel değişikliklere rağmen özde benzerdirler. Dil temel yapısında ortaktır. Düşünce biçimleri bilimsel, dinsel ve sanatsal alanlarda ayrımlanmış olarak sürmektedir. Savunma ve saldırı savaşları dün de, bugün de vardır. Temel kurum olarak aile, gerçekliğini sürdürmektedir. Aradaki farklar devlet kurumunun büyümesine dayalı olarak gelişmiştir. Toplumun aleyhine sürekli alanını genişleten devlet, ihtiyaçları temelinde toplumsal zihniyet ve maddi kültür birikimlerini mülkiyetine geçirdikçe, sürekli nicel ve nitel değişime uğratmıştır. Sanıldığının aksine, toplumsal gelişmeler devlete rağmen sürdürülmüştür. Sümer rahip devletinden kapitalist modernitenin ulus-devletine kadar devlet oluşumlarının toplumsal sonuçlarını ve yol açtıkları uygarlık denilen kent kültürünün esas işlevini anlamlaştırmaya çalışacağız. Özellikle sınıfsallaşmanın devleti değil, daha çok devletin sınıflaşmayı dalbudak halinde yaydığını göreceğiz. Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan Demokratik Uygarlık Manifestosu’ndan Kürdistan Stratejik Araştırmalar Merkezi www.lekolin.org - www.lekolin.net – www.lekolin.info
6623d9f8d0bb
[ "c4", "culturax", "fineweb2", "hplt2", "vngrs" ]
Warning: ini_set() has been disabled for security reasons in /var/www/vhosts/kizoyun.biz/httpdocs/connect.php on line 6 Elsa ve eşi ikinci çocuklarını bekliyor. Elsa 'nın bir anda doğum sancısı tutuyor ve sizin doktor olduğunuz hastahaneye getiriliyor. Göreviniz Elsa ve doğacak bebeğinin sağlığını bozmadan doğum ameliyatı gerçekleştirmek. Farenizin sol tuşunu kullanarak ameliyat işlemlerini gerçekleştireceksiniz. Eğer ne yapacağınızı bilmiyorsanız merak etmenize gerek yok çünkü oyunda size sırası ile ne işlemler uygulamanız gerektiği gösteriliyor. Kizoyun.biz iyi eğlenceler diler! Elsa 'nın bugün doğum günü ve odasına en kısa zamanda temizlik yapmalı Güzeller güzeli Elsa bebek bugün banyo yapmak istiyor Barbie 'ye arkadaşları tarafından sürpriz doğum günü partisi hazırlamak çok doğal gibi gelebilir Dostumuz Elsa ile kurabiye yapmaya hazırlanın Doğum Günü Partisi younunda güzel kız bu akşam mükemmel bir doğum günü partisi düzenleyecek ve bu partide herkesten çok daha güzel görünmek istiyor Güzel prenses Aurora için büyük bir doğum günü kutlaması düzenleniyor
ca53231719d1
[ "fineweb2", "hplt2" ]
8 Nisan 2012 Pazar BURSA 36 BİN NÜFUSLU KÜÇÜK BİR ŞEHİRDİ Röportaj: Türkan GENÇ Operatör Dr. Avni Domaniç, asırlık bir çınar. Dünya ve Balkan savaşlarına tanıklık etti. 2 Osmanlı padişahı, 11 Cumhurbaşkanı ve 28 Başbakan ile NATO’nun kuruluşu, Çanakkale ve Kurtuluş Savaşları, Bursa’nın Yunanlılar tarafından işgali, TBMM’nin açılışı, Türk alfabesinin kabulünü gördü. 100. doğum günü, mezun olduğu Erkek Lisesi Mezunları Derneği tarafından düzenlenen partiyle kutlandı. Uzun yaşamı, ilginç olaylar ve anılarla dolu, adeta canlı bir tarih Domaniç'in hayatından kesitler ilginizi çekecek... Avni Bey sizi tanıyabilir miyiz? Ben Gemlik’in Muratoba köyündenim. Babamı maalesef göremedim. 1. Cihan Harbi’nde Çanakkale’de şehit olmuş. Dedem vardı, Halil Ağa derlerdi. İlkokulu bitirdim, liseye gideceğim. O vakit Bursa’da orta mektep, yalnız Erkek Lisesi vardı. Dedem beni okutmak istemiyor, kurdukları düzenin başına beni geçirmek istiyordu. Fakat “Mutlaka tahsil yap, sakın bırakma” diyen Murat adlı hocamın teşvik etmesiyle dedem beni Erkek Lisesi’ne yazdırdı. Liseyi bitirince çalışmaya başlayacaktım. Paraya ihtiyacımız vardı. Umurbey köyü bize 3 kilometredir. O zaman Başbakan olan Celal Bayar’ın oğlu Refik Bayar, İstanbul’da bir şirketin müdürüydü. Onun aracılığıyla İstanbul’da bir bankada işe başlayacaktım. Devam mecburiyeti olmadığı için de Ticari İlimler Akademisi’ne yazıldım. Gemlik’e eşyalarımı almaya geldiğimde, sonradan kayınpederim olacak kişi, seçtiğim yolun yanlış olduğunu, kendime bir meslek seçmem gerektiğini söyledi. Bunun üzerine tıbbiyeye yazıldım. Başarıyla da mezun oldum. Celal Bayar ile nasıl tanıştınız? Ben köylüyüm. Muratobalı’yım. Bizim köyümüzde okur-yazar diye kimse yokmuş. Tıbbiyenin ikinci sınıfındaydım, Gemlik’e izne geldim. Dr. Ziya Bey dedi ki, “Bana bak sen bugün köye gitme, Celal Bayar gelecek Umurbey’e, seni onunla tanıştırayım”. Bekledim, hakikaten de öyle. O vakit Umurbey’e tekerlekli vasıta çıkmıyor. Yol yok. Patika yol var. Ondan sonra doktor bey, belediye reisi atlar hazırlattı. Geldi Celal Bayar, Müsteşarı, bir de Bursa Valisi beraber. Beni tanıştırdı, “Muratoba köyünden tıbbiye ikinci sınıfta” deyince Bayar şaşırdı, böyle bir acayip falan oldu. “Ben Umurbey’de Rüştiyeye devam ederken, Muratoba Köyü’nde bir tek okur-yazar kimse yoktu. Mektuplarını bize getirirlerdi, biz okurduk. Şaşkınlığım bundandır” dedi. Hiç unutmam onu. “CELAL BAYAR'IN 'ADAMI' DİYE ALMANYA'YA GÖNDERMEDİLER” Öğrenciyken Sağlık Bakanlığı'nın yurtlarında kaldık bedava. Onun karşılığı mecburi hizmet vardı. Tuttular beni, o zamanlar harekat bölgesi olan Tunceli’nin Ovacık kazasına atadılar. Kimsem de yoktu. Celal Bayar’ı tanıyoruz ya, kendisini ziyarete gittim. Mezuniyetimi tebrik etti. Ne yapmayı düşündüğümü sordu, derken bu sırada yanına gelen kalem müdürü, “Doktor bey Avrupa’da ihtisas yapmak istiyor, kendisi söyleyemiyor” dedi. Aslında böyle bir şey ne konuştuk, ne de adamı tanıyordum. O anda gelişen bir şeydi. Celal Bayar da hemen “Doktor Avni Bey 5 sene müddetle Almanya'ya gidecek ihtisas yapacak” diye talimat verdi. Ooooo ben uçuyorum artık. Ama öyle bir hal oldu ki, Atatürk vefat etti. Olaylar karıştı, kıyametler kopuyor. Beni de Ovacık’a gönderdiler. Almanya' ya ‘Celal Bayar'ın adamı’ diye gidemedim. “MARAŞ'TA ŞANSIM DÖNDÜ, AMERİKA'DA ÜÇ YIL KALDIM” İkinci Cihan Harbi devam ediyor. Sonra mecburi hizmeti bitirdik. İzmir Devlet Hastanesi'ne asistan olarak atandım. İhtisasımı bitirdim, operatör oldum. Buradan beni yine kimsemiz olmadığı için Maraş Devlet Hastanesi başhekimliğine tayin ettiler. Maraş'a gittim, orada şansım döndü. Maraş Mebusu Kemal Beyazıd Sağlık Bakanı oldu. Maraş’a geldi, benim çalışmalarımı gördü. Çok beğendi, takdirname gönderdi. Bir gün bana dedi ki, “Bakın doktor bey, ben Maraşlıyım. Maraş’ı da çok iyi bilirim. Maraşlılar sizi çok seviyorlar, ama sizin Maraş’ı sevmenize imkan, ihtimal yok. Size bir şeyler yapayım ki, sevgi karşılıklı olsun, tek taraflı sevgi oluca zaten bir şey ifade etmez. Bunun için maaşınızı iki derece üst yapabilirim.” Ben de kendisine, “Sayın Bakanım benim paraya pek düşkünlüğüm yok, ama bir şeyim var, Amerika’ya gitmek istiyorum” dedim. “O kolay” dedi ve beni Amerika'ya gönderdi. 3 sene Amerika da kaldım. İhtisas yaptım. Amerika dönüşünde Bursa Devlet Hastanesi cerrahi kısmına şef olarak tayin edildim. 1955- 60 yıllarında zannedersem. İbrahim Öktem adındaki bir operatör, Demokrat Parti mebusu olup gitmişti, onun yerine tayin ettiler. 15 sene kaldım cerrahi kısmının başında. Eski Bursa’dan kalan neler var aklınızda? Ben lise talebesiyken, Bursa Valisi Fatım Bey idi. Bir onun otomobili var, başka ne özel ne resmi araba var. Gemlik-Bursa arasında postaları, atlı arabalar yapıyor. Arabalarda şilteler var, yolcular bağdaş kurup oturuyor. Gemlik’ten araba kalkıyor, öğleye kadar tangır tungur. Tepederbent denilen yerde -Selçukgazi köyünün yanında- orada duruyorlar, atlarını boşaltıyor, sularını içiriyor, yemlerini veriyor, yolcular da iniyor, ne varsa bir şeyler yiyor, içiyor tekrar arabaya biniyoruz. Akşam üzeri Bursa’dayız. Bunlar çok enteresan. Bursa’da o zamanlar faytonlar var. Ben o zaman 12-14 yaşındayım. Bir de yaysız arabalar var, adına tarika mı diyorlardı ne, basit arabalar. Faytonlar çok pahalıydı binemiyorduk. Şehirde tatil günleri birkaç arkadaş çıkıyorduk, o yaysız arabalara biniyorduk. 45 dakikada Çekirge'ye gidiyorduk. Kaplıcalarda falan banyo yapıyorduk. Yine biniyorduk, 45 dakikada liseye dönüyorduk. SANAYİ GELDİ, NAYLON ÇIKTI, HER ŞEY DEĞİŞTİ! 36 bin nüfuslu küçük bir şehirdi. Eskiden kozacılık çok ilerdeydi. Bütün köylerde kozacılık vardı. Koza Han var ya, küfelerle koza dolardı, köylüler getirirdi. Kapalı Çarşı baştan aşağıya hep koza dolardı. Naylon çıkınca bitti, kalmadı. Parkın karşısı, Ziraat Bankası’nın olduğu yerler, evler falan yapıldı, orası baştan aşağı mezarlıktı. Satışlar çok enteresandı. Adamlar omuzlarında şerbet dağıtırlardı. Çok enteresan günler yaşadık. Sanayi gelince her şey değişti. Kültürpark çiftlikti. Eski evler çok güzeldi. İki deresi vardı. Pınarbaşı suyu diye bir su vardı. Havuzlar vardı, bahçeli evlerdi hep. Şimdi hepsi değişti gitti. Altıparmak’a başlamadan, şimdi SSK Müdürlüğü var ya, orada bir zatın konağı vardı ahşap. Çok muazzam bir konaktı. ESKİ BURSA'DA İNSANLAR BİRBİRİNE KARŞI GAYET NAZİKTİ... Tayyare Sineması diye bir sinema vardı. Başka bir şey yoktu. Şark sonradan oldu. İnsanlar birbirine karşı gayet iyiydi, nazikti, herkes birbirini tanırdı. Biz çıkardık Yeşil’e giderdik, saçlarımızı briyantinle tarardık. Yeşil tarafına yürürdük. Atatürk Caddesi yoktu, yani ben geldiğimde. Altıparmak’ın daracık bir yolu vardı, çok Yahudi vardı orada. Yahudilik derlerdi, kimse de giremezdi. Çocukları, Yahudilik denilen yerde ‘sizi fıçıya atarlar’ diye korkuturlardı. “BÜTÜN KÖYLÜ DAĞA ÇIKTIK” Kurtuluş Savaşı yıllarından ne gibi olaylar hatırlıyorsunuz? Bizde kiraz ağacı çoktur. Dedem Gemlik’e kiraz satmaya gidiyor, fakat kirazlarla beraber döndü geldi bir gün. İki gözü iki çeşme. “Yandık, bittik, mahvolduk” diyor. İngilizler Gemlik’i işgal etmiş. Ondan sonra 15-20 gün falan kaldı İngilizler Gemlik’te. Sonra Yunanlılara devrediyor. Kayınpederim Dr. Ziya Kaya Bey’den dinlediğim şey o. İngiliz donanmasından bir kısmı gelmiş Gemlik’e bir filikayla. Bir de yanlarında Yunan tercüman. Bizim kayınpeder Belediye reisiymiş, “Gemlik’i işgal edeceğiz, sakın en küçük bir hareket olmasın. Yoksa Gemlik’i yakarız” demişler. Bizimkiler de demiş ki, “Sakın böyle bir şeye tenezzül etmeyin, çeteler var. Biz anlatamadık, çetelere. En küçük bir hareket ederseniz -hepsi Rum zaten Gemlik’in- bütün Rumları yakacaklar. Donanma bırakıp geri gidiyor. Bir hafta sonra blöf olduğunu öğreniyor, tekrar geliyor işgal ediyorlar. Gemlik jandarma kumandanı, Gemlik Belediye Dr. Ziya Kaya Bey ve bazı kimseler Katırlı köyü var, buradan yaya olarak Yenişehir’e geçmek istiyorlar. Yenişehir’de Milli Kuvvetler var. Katırlı Köyü’nü geçiyorlar, Sultancılar bunları çeviriyor, ellerinde ne varsa alıyor ve çok enteresandır, kendilerini bırakıyorlar, bunlar da milli kuvvetlerin tarafına geçiyorlar. TAVUKLARINI BİLE YANINA ALAN VARDI Son zafer kazanılmadan evvel, bizim köye herhalde bir haber gelmiş olacak ki, bütün köylü karşıki dağa geçtik. Ooo bir rezalet ki, görseniz… Tavuklarını bile alan vardı yanına. Orada bir akşam falan kalındı. Ertesi akşam dendi ki, dağ aşılacak, arka tarafta Yenişehir var, Milli Kuvvetlere kavuşulacak. Gece yarısı hareket ettik. Gece oldu, dediler ki; yerimiz belli, yerimizi değiştirmemiz lazım, baskın yaparlar. Kalktık biz yer değiştireceğiz. Bizim köyde bir kadın var, 120-130 kiloluk Hürmüz Ana diyorlar, çok şişman. Köyün ileri gelenlerinden, zenginlerinden falandı. Onu da ata bindirdiler. Yerimizi değiştiriyoruz biz. Birden silahlar patlamaya başladı. Herkes çil yavrusu gibi dağıldı. Bu kadıncağız da atın üstünde kaldı. Düştü, ayağının birisi bağlı kalmış, böyle duruyor, at da durmuş. Herkes kaçtı saklandı. Ondan sonra o kadının sesi duyulmaya başladı. “Gelin, kaçmayın, bizimkiler geldi, bunlar bizim askerlerimiz” diye bağırıyor. Ama ileri gelenler, yaşlılar konuşuyorlar, “İnanmayın bunlar Çerkezlerdir” diye. Çünkü Çerkezler, Yunan işgali zamanında Halifelerin ordusu, yani padişahın ordusundandı. Hiç unutmam Halil Ağa diye bir adam vardı, o dedi ki, “Bakın arkadaşlar, ben gideceğim ama ne olursa olsun, hakikati bağıracağım. Ama beni öldürürler bilmem.” Ondan sonra bu adam gitti, baktık Hürmüz Ana ve bizim askerler, beraber hoop çıkageldiler. O geceyi hiç unutmayız. Asker tabii bizi bıraktı ve Mudanya'ya devam etti. Hayme Ana’nın türbesini onartan ve geleneksel Söğüt Şenlikleri’ni de başlatan kişisiniz. Bunu anlatır mısınız? Büyüklerimden dinledim hep Hayme Ana’yı, Domaniç’i falan... 1934 yılında tıbbiye de tahsilimi yapıyorum, Soyadı Kanunu çıktı. Anlatılanlar, Hayme Ana’nın hikayesi bana o kadar tesir etmiş ki, hiç düşünmeden, hatta görmeden Domaniç soyadını aldım. Bizimkiler oradan gelmişler zaten. 1982 yılında, soyadı aldıktan tam yarım asır sonra gördüm Domaniç’i. Görmeye gitmiştim Domaniç’i. Belediye Reisi Rasim Karakoç, beni Domaniç'in Çarşamba Köyü'nde Hayme Ana’nın türbesine götürdü. Türbeyi görünce inanın ki çarpılmışa döndüm. Bir bahçe içersinde yapılmış türbe, bir tarafında okul, bir tarafında konukevi var. Türbe taştan olduğu için pek fazla yıkılmamış. Konukevinin ve okulun çatıları içeri çökmüş, kapıları devrilmiş, cam çerçeve kırılmış, bahçe duvarı yıkılmış. Bahçenin bir tarafında hayvanlar oturuyor, bir tarafında köylüler oturmuş. Kimsenin haberi yok, bilgisi, ilgisi yok. İlk dikkatimi çeken şey, bir camileri var, yine milyarlar sarf ederek ikinci bir cami yaptırıyorlar. Tuttum bu harap olmuş ecdada ait binaların 16 poz resmini çektim ve bu resimleri birer yazıyla bu binaların restorasyonu için ait oldukları yere, mercilere gönderdim. Bu konuda yıllarca çalıştım. Dosyası vardır. Nihayet 10 sene sonunda restore edildi, pırıl pırıl oldu türbe. Türbenin restorasyonundan sonra ne gibi gelişmeler oldu? Sonrasında Domaniç’e bağlı Domur köyün muhtarı geldi bana ve “Bizim köyde 5 dekarlık arazi çamlık. Bütün çamlar kesildi, ama bir çam ağacı var ki, kimse dokunamıyor. Hatta iki sene önce bir adam geldi, kollarından çıra yapacakmış düştü öldü” dedi. Kalktım gittim o köye, muhtarı gördüm, ağaç bir fırtına sonu devrilmiş yatıyordu. Ağacın yaşının tespiti için İstanbul Üniversitesi Orman Fakültesi'ne müracaat ettim. Orman Fakültesi dekanı, botanik kürsüsü direktörü Prof. Burhan Aytuğ diye birisini gönderdi. Oradan ağacın gövdesini buldular, aldı gitti. Bir hafta sonra rapor geldi, ağaç 750 yaşında. Yani Hayme Ana Osmangazi’yi sallamış dedik ya, işte o ağaçtı bu. Bunun üzerine ağacın koruma altına alınması için yazı yazdım. Kültür Bakanlığı ağacı koruma altına aldı. Size tavsiye ederim, gidin görün oraları. Ağacın kökünün olduğu yere bir çam fidanı diktirildi, adı Cumhuriyet Fidanı koyuldu. Söğüt şenlikleri nasıl başladı? Türbenin restorasyon ve ağacın tespit edilip koruma altına alınmasından sonra Söğüt'e gittim. Kaymakam Kemal bey ve reis vardı Eser bey, onlarla görüştüm. Büyüklerimden dinlediklerimi anlattım. Beraber karar aldık, eylülün birinci pazar günü merasime Domaniç’ten başlayacağız ve Hayme Ana türbesinin orada obalar kuracağız, çadırlar kuracağız, günün manasını ifade eden konuşmalar yapılacak. İkinci pazar günü de Söğüt’te merasime devam edilecek ve 1985 yılından beri de böyle devam ediyor. Plaketler de aldık. Bunlar benim hayatımda büyük mutluluk kaynağı. Uzun ömrünüzün, sağlığınızın sırrı nedir? Gençken belki bir iki duble rakı içerdik. Ama sonra bıraktım. Sigara da hiç içmedim. Sonra bir şeyim vardır, benim talebelikte bile, mesela yarın imtihana gireceğiz değil mi, arkadaşlarım uyumazlar, çalışırlar falan. Ben zamanım doldu mu, yatar uyurdum. Düzenli bir hayatım var. 98 yaşındayım. Her gün bir saat yürürüm. Kış aylarında evimin içinde yürüyüş yaparım. Hayatta neyi istediysem hep başardım, hep karşılığını da gördüm. Tanrı’ya teşekkür ediyorum. (Bu röportajdan 2 yıl sonra, 2010 yılında 100 yaşındayken hayatını kaybeden Dr. Avni Domaniç’i rahmetle anıyoruz.) Gönderen tg zaman: 08:24 Etiketler: Avni Domaniç, Bursa, Celal Bayar, Çekirge, Gemlik, Hayme Ana, Muratoba, Söğüt, Türkan Genç, Yeşil Kaydol: Kayıt Yorumları (Atom)
aec9db95d4b8
[ "c4", "culturax", "fineweb2", "hplt2", "vngrs" ]
Yeniçağ Gazetesi Yazarı Yavuz Selim Demirağ, Darbe Girişimi Araştırma Komisyonu'na çarpıcı açıklamalarda bulundu. FETÖ evlerinde kalan öğrencilerin cinsel istismara uğradığına değinen Demirağ, "Bu örgüt sadece terör örgütü değil. O kadar çok cinsel istismar var ki. Karaman'da Ensar Vakfı meselesinin üstü hemen kapatılmaya çalışıldı. Ama bu örgütün içindeki cinsel istismar konusunun önemle yalvarıyorum size bu çetenin ağına düşmüş ortaokullu, ilkokullu çocuklarımız var. Bu çocukları kurtarmak için bu konunun üzerine ısrarla gidilmesi düşüncesindeyim" ifadelerini kullandı. 1982'den beri FETÖ ile mücadele ettiğini belirten Demirağ, eylül ayında, FETÖ adına bir siyasi partiye sızmaktan gözaltına alındığını ve daha sonra serbest bırakıldığını söyledi. Öldüğü 8 ay sonra fark edildi 1982 yılında Kuleli Askeri Lisesinde okurken yaşadıklarını anlatan Demirağ, şöyle devam etti: "Benim devrem yaklaşık 600 öğrenciydik. Bunların 150 tanesinin ancak İstanbul'da evi ya da evci çıkabileceği birinci derecede yakını vardı. Geri kalanları hafta sonları evlere götürülüyorlardı. Anne baba hasreti çeken, ev yemeği özleyen arkadaşlarımızı evlere davet ettiler, onlar da gittiler. Önce yemek, arkasından dua, sonra iş risalelere kadar gelmeye başlıyordu. Ben itiraz ettim, gitmedim, bunlarla kavga ettim. Hatta birkaçını da bir güzel dövdüm, 'arkadaşlarımızdan elinizi çekin' dedik; o zaman genciz, elimiz fazla kaçmış fazla dövmüşüz. O zaman bu öğrenciler tespit edilince, rahmetli komutan Doğu Aktulga, son derece titiz bir çalışma yaparak talimat verdi; MİT ve emniyetten uzmanlar geldi ve araştırma yaptı. Yapılan araştırma neticesinde Kuleli Askeri Lisesinde 136 öğrenci tespit edildi. Çevrede de 240 ev tespit edildi. Yüzlerce kişi gözaltına alındı. Kulelide 2 ay devam eden soruşturma süresince gözaltına alınan kişilere psikologlar eşliğinde özel dersler verildi. Onları atmak yerine kazanmak için çabalandı. 134 kişiden 86'sı atıldı, geri kalanları atılmadı. 15 Temmuz gecesinde, bu atılmayanlardan 11 general vardı." Demirağ, bu örgütün ne kadar tehlikeli olabileceğini lisede keşfettiğini belirterek, "Çünkü iki önemli kurumu, TSK ve emniyeti hedef almışlardı. Ben daha lisede bu iki kuruma sızmaya çalışan örgütün, ileride mutlak surette darbe yapmaya kalkışacağını düşünüyordum da şimdi TSK'nın ve devletin tepesinde olanların bunu öngörememesi hazin bir olay." dedi. "Komutanlara Brüksel'e gittiklerinde bir hal oluyor Emekli Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök'ün o dönem Kara Harp Okulu Alay Komutanı olduğunu belirten Demirağ, "Özkök benim de komutanımdı, hatta beni Menteş kampından atılırken kurtarmıştı. O da diğer komutanlar gibi bir süre Brüksel'de görev yaptı. Komutanlara Brüksel'e gittiklerinde bir hal oluyor. Bu, Hilmi Özkök için de Necdet Özel için de ve diğer komutanlar için de geçerlidir." sözlerini sarf etti. Gazeteci Demirağ, harp okulundan ayrıldıktan sonra gazeteciliğe başladığını, FETÖ'yü takip altına almaya başladığını söyledi. İmamların Öcü kitabını yazdı FETÖ'nün geçmişte herkese kumpaslar kurduğunu ve bu yönde davalar açtığını ifade eden Demirağ, kendisi hakkında da "konuşmaması ve yazmaması" için bir çok dava açtıklarını ve ceza verdiklerini belirtti. Demirağ, "İmamların Öcü" kitabı çıktığı zaman, Genelkurmay Başkanlığı'nın, kitabı hakkında suç duyurusunda bulunduğunu kaydederek, "Suç duyurusunda bulunan, şimdi cezaevinde tutuklu olan Genelkurmay Adli Müşaviri Muharrem Köse. Köse, kitabımı 10-15 savcıya dağıtıyor ve 'okuyun ve hemen fezleke hazırlayın' diyor. O yüzden de çok salakça bir fezleke hazırlıyorlar. Suç duyurusunda bulundular, gittim adliyeye ifade verdim, 'kovuşturmaya gerek yok' kararı çıktı." sözlerini sarf etti. FETÖ evlerinde tecavüz FETÖ evlerinde kalan öğrencilerin cinsel istismara maruz kaldığını iddia eden Demirağ, sözlerini şöyle sürdürdü: "Bu örgüt sadece terör örgütü değil. Cinsel istismar olayı da var. Ergenekon davasında bir gizli tanık vardı, bu kişi hem tanık hem sanık. Silivri'de verdiği ifadelerde ilginç şeyler ortaya çıktı. O tutanakları mutlaka komisyonun okumasını arzu ediyorum. Diyor ki 'ortaokul talebesiydim, abilerin evlerine giderken orada cinsel istismara, tecavüze uğradım. Daha sonra ben büyüdüm, ben de abi oldum. 24 kişiydi bilinen'. Yüz küsür sene hapis cezası var. Zekeriya Öz diyor ki gel gizli tanık ol, ceza indirimi yapacağım. Özellikle bu konunun araştırılmasını, bunlarla mücadeledeki psikoloji olarak çok önemsiyorum. O kadar çok cinsel istismar var ki. Ensest ilişkiler gibi bunlar da saklanıyor. Bunlarla ilgili de keşke farklı bir araştırma yapılsa, farklı bir komisyon kurulsa. Benim bildiğim, tespit edebildiğim 40-50 hadise var. Bunun Türkiye genelini bir düşünün. Bu örgütün içindeki cinsel istismar konusunun, önemle yalvarıyorum size... Bu çetenin ağına düşmüş çocuklarımız var. Bu çocukları kurtarmak için bu konunun üzerine ısrarla gidilmesi düşüncesindeyim." Yavuz Selim Demirağ, FETÖ'nün, örgütle irtibatı kesenlere çok ağır cezalar verdiğini, tehditler, şantajlar yaptığını ifade etti. "Öğrencinin adı 'cem' diye, Alevi olabilir endişesiyle okuldan attılar" Hava Kuvvetleri Komutanlığında son 3 yılda 3 bin personelin "ahlaksız" diye atıldığını belirten Demirağ, "Balkonda şort giydiği, bira içtiği için, ahlaksız diye attılar. Harp okulundan 3. 4. sınıfta kolay kolay kimse atılmaz ama son 5 yılda 3. sınıftan atılan oldu. Öğrencinin adı 'cem' diye, Alevi olabilir endişesiyle okuldan attılar. Allah adına aldatan bu alçakların yüzünden Sünni olan meşrebimi değiştirdim, Alevi oldum. Değişmez diyorlar ama kendi adıma değiştirdim." değerlendirmesini yaptı. FETÖ'nün hala tehlikeli olduğunu belirten Demirağ, "Bu belirlenen, buzdağının görünen tarafı. Askeriyede hala varlar, gizlenmiş çok kişi var. Umarım 15 Temmuz Darbe Girişimini Araştırma Komisyonu, tarihin kendisine yüklediği bu tarihi misyonda, inşallah gözleri kapalı çıkmaz." dedi.
081fb74a75f9
[ "c4", "culturax", "fineweb2", "hplt2", "vngrs" ]
Felat BOZARSLAN / DİYARBAKIR, (DHA) - DİYARBAKIR'da kendini subay olarak tanıtıp, 14 yaşındaki 3 kızı evine götürdüğü, esrar içirdiği ve porno film izletip cinsel istismarda bulunduğu iddiasıyla 150 yıl hapis istemiyle tutuklu yargılanan U.Ç., yeni gelişmelerin ortaya çıkmasıyla tahliye edildi ve hakkında istenen ceza da 3.5 ile 10 yıl hapse düşürüldü. Bir ortaöğretim kurumunda okuyan kız öğrenciler G.D., R.A. ve N.K., 2014 yılında öğretmenlerine, Facebook'ta tanıştıkları bir subayın İngilizce ders için kendilerini eve götürdükten sonra içki ve esrar içirdiğini, porno film izletip cinsel istismarda bulunduğunu anlattı. Okul yönetiminin polise bilgi vermesi üzerine yapılan araştırmada, şüphelinin sahte isimle 2 ayrı Facebook hesabı olduğunu belirlendi. Polis, subay değil Tercüman olduğu belirlenen 42 yaşındaki U.Ç.'yi gözaltına aldı. U.Ç.'nin evinde askeri elbise, gaz tabancası ve mermi bulunurken, bilgisayarında çok sayıda porno film ve öğrencilerle yazışma tespit edildi. TUTUKLANDI, 150 YIL HAPİS İSTENDİ Adliyeye sevk edilen U.Ç. tutuklanırken, hazırlanan iddianamede şüphelinin 'Çocuğun cinsel istismarı', 'Kişiyi hürriyetinden yoksun kılma', 'Uyuşturucu madde sağlama', 'Ateşli silah ve mermi bulundurma', 'Çocuğu müstehcen yayınları seyretmeye teşvik' suçlarından 150 yıla kadar hapis istemiyle yargılanması istendi. 7 AY SONRA TAHLİYE EDİLDİ 2014 yılı Ağustos ayında 6'ncı Ağır Ceza Mahkemesi'nde yargılanmasına başlanan U.Ç. ifadesinde, mağdurların evine İngilizce ders almak için geldiğini belirterek, "Facebook'ta benden sigara, alkol ve esrar istiyorlardı, ben vermiyordum. Öğrencilere gerçek ismimi söyledim. Bu olayda asıl mağdur benim" dedi. Davanın ikinci celsesinde uzun tutukluluk süresinin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin ihlali olduğunu belirten mahkeme, U.Ç.'nin tahliyesine karar verdi. Bilgisayarında bulunan bir videoda ise U.Ç.'nin 14 yaşındaki başka bir kız çocuğuna cinsel istismarda bulunduğu ortaya çıktı. Raporda U.Ç.'nin 14 yaşındaki G. isimli kız çocuğu ile cinsel ilişkiye girdiği ve bunu gizli kameraya kaydettiği belirtildi. 3'ÜNCÜ RAPOR: RUH SAĞLIĞI BOZULMADI Soruşturma sırasında iki ayrı hastaneye sevk edilen mağdurların 'ruh sağlığının bozulduğu' raporu verildi. Savcının raporları yeterli görmemesi üzerine çocuklar Dicle Üniversitesi'ne sevk edildi. Dicle Üniversitesi raporunda mağdurların ruh sağlığının bozulmadığı belirtildi. Rapora itiraz eden mağdur avukatı çocukların Adli Tıp Kurumu'na sevk edilmesini istedi. Savcı'nın yeni rapora gerek olmadığı yönündeki görüşü nedeniyle mahkeme talebi reddetti. Daha sonra mahkemeye dilekçe veren Avukat Ercan Yılmaz, sanığın evinde 40 adet pornografik CD ve gizli kamera görüntüsü ele geçirdiğini belirterek, "Sanık tehdit ettiği için çocuklar sürekli evine gitmek zorunda kalmış. Sanığın 14 yaşındaki çocuk ile ilişkiye girdiği görüntüler ortaya çıktı. Tutuklanmasını istiyoruz" dedi. SAVCI: RIZASI VARDI Davanın son celsesinde görüşünü açıklayan savcı sanığın mağdurlara uyuşturucu içerdiği iddiasıyla açılan davadan beraatini istedi. Sanığın 'Cinsel amaçlı kişiyi hürriyetinden yoksun kılma' ile suçlandığını belirten savcı, mağdurların kendi rızaları olduğunu ve suçun yasal unsurlarının oluşmadığını söyleyerek U.Ç.'nin bu suçtan da beraatini istedi. Savcı R.A.'ya yönelik 'cinsel saldırı' suçunun 15 yaşında olan mağdurun kendi rızası doğrultusunda gerçekleştiğini belirterek, U.Ç.'nin bu suçtan da beraatini istedi. 'BASİT CİNSEL İSTİSMAR' Savcı, iddianamede hakkında 150 yıl hapis cezası istenen sanığın, 14 yaşındaki mağdurlar G.D. ve N.K.'ya yönelik suçlarını da 'Basit cinsel istismar' olarak değerlendirdi. U.Ç.'nin 'Basit cinsel istismar', 'Çocukları müstehcen yayınları seyretmeye teşvik' ve 'Mermi bulundurmak' suçlarını işlediğini belirten savcı, 3.5 yıldan 10 yıla kadar hapisle cezalandırılmasıni istedi. Duruşma ertelendi.
912481592f85
[ "c4", "culturax", "fineweb2", "hplt2", "vngrs" ]
Çember – Circle 2015 Türkçe Altyazılı izle 50 yabancı insan kendilerini nasıl geldiklerini hatırlamadıkları büyük gizemli bir odada kapalı bulur. Hareket etmelerini kısıtlayan birbirlerine dönük oldukları bir çemberde her 2 dakikada bir birisinin odanın ortasındaki garip cihazla ölmesi gerektiğini öğrenirler. Başlarda saldırılar rastgele görünse de zaman geçmeden bir grup olarak sıradaki ölecek kişinin kim olduğunu belirleyebileceklerini fark ederler. Oylama. Makineyi kontrol etme şansı. Fakat kimin ölmeyi hak ettiğine nasıl karar verebilirler ve geriye bir kişi kaldığında ne olacak? Circle insanların birbirine nasıl değer verdiğini ve olabilecek en kötü durumlarda neler yaptıklarını gösteren bir film. Psikolojik – Korku filmi türündeki bu yapımı sizlere sunuyor ve film hakkındaki yorumlarınızı bekliyoruz. İyi seyirler, Ultrafilmizle.Com Yapım: 2015 Tür: 2015 Filmleri, 2015 Yabancı, Bilim Kurgu Filmleri, Dram Filmleri, Korku Filmleri, Psikolojik Filmler, Türkçe Altyazılı Filmler, Yabancı Filmler Yapım: 2015 IMDB Puanı: 6.0 Yönetmen: Aaron Hann, Mario Miscione Oyuncular: Julie Benz, Mercy Malick, Carter Jenkins Açıkcası seyrettiriyor ancak , filmin sonunda zaman kaybıymış diyorsunuz Evet benzer eliminasyon konulu filmler var ancak bu filmin sonunu çoğu kişi anlamamış, tatlı bir spoiler verebilirim ama emin olun hiç bir şekilde filme etkisi olmayacak, sadece en sonunda jeton düşücek 😉 -elemeyi geçecek kadar akıllı değiliz. ama meraklıyız. aynı türde diğer film(linkler kırık): buna benzer filmler izlemiştim bu sondan 4.5. olabilir buna benzer film önerisi olan varsa alabiliriz şuraya
1985cb439410
[ "c4", "hplt2" ]
Ümit KOZAN/ TİRAN,(Arnavutluk),(DHA) - ARNAVUTLUK’un Başkenti Tiran’a bağlı Preza'da köyünde açılan Tarihi Kaleiçi Camisinin açılışında Aziz Mahmut Vakfı İşkodra İmam Hatip Okulu öğrencileri tarafından seslendirilen 'Biz kısık sesleriz' şiiri ve ilahiler nedeniyle Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, eşi Emine Erdoğan ile Aile Sosyal Politikalar Bakanı Ayşenur İslam gözyaşlarına hakim olamadı. Miting havasında yapılan Preza’da Tarihi Kaleiçi Camisi’nin açılışında yaklaşık 8 bin kişi katıldı. Başbakan Yardımcısı Numan Kurtulmuş'un selamlama konuşması da yaptığı törende, açılış kurdelası kesilmeden önce Emine Erdoğan engelli bir çocuğun yanına giderek bir süre sohbet etti. Törende, Tiran Müftüsü Ülli Gurra günün anlamına Erdoğan'a Preza camisinin fotoğrafı olan bir tablo hediye etti. 'Yiğit adam İşkodra sizinle gurur duyuyor', 'Müslüman'ların gururu Recep Tayyip Erdoğan', 'Yeni Türkiye Balkanlar'a ümit ve cesaret verdi' yazılı pankartlar dikkat çekerken Prezadalılar Erdoğan’a sevgi gösterisinde bulundu. Törende, Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez dua ettirirken, Dünya Bektaşi Liderliği Başdede Hacı Dede Edmond Brahimaj da açılış kurdelası kesenler arasında yeraldı.
fb69c4526757
[ "c4", "fineweb2", "hplt2" ]
O SAAT, … ŞEHRİNİN, …MAHALLESİNDE BÜYÜMENİN ÖNEMİ Müfit Günay “Mahalle” deyince aklıma hemen kendi çocukluğum ve ilk gençliğimin geçtiği bir doğu kentindeki mahallem gelir. Bir de Orhan Kemal’in “Arkadaş Islıkları” romanındaki mahalle… Onlar, şimdikilerden farklı olarak 12–13 yaşından sonra da kapı önüne çıkılan mahallelerdi. Büyük kentlerde artık mahallelerin yerini siteler, sonu “evleri” takısıyla biten konut projeleri almaya başladı. İnsanlar gruplar halinde başkalarından, bireyler olarak da birbirlerinden uzaklaşıyor. Ülkeler arasında sınırlar kalkarken ve en uzak mesafeler bile kısalırken biz en yakınımızdakilerden uzaklaşmaya başladık. Bu hep yinelenen ve yinelendikçe kendini hem yaşatan hem de sorgulattıran “Eski bayramlar başkaydı!” masalı gibi de değil, gerçekten uzaklaşıyoruz. Yıllar önce Ankara’da, halen oturduğumuz apartmanda, pencereden beni şaşkınlığa uğratan bir olaya tanık olmuştum. Karşımızdaki dairede oturan aile tatile çıkıyordu. Valizlerini arabaya koymuşlardı ve kendileri de arabaya yerleştiler. Karı koca, bir genç kız ve ondan birkaç yaş küçük kız kardeşi. Hareket edeceklerini sanıyordum ki, küçük kız arabadan indi, elindeki bir tas suyu arabanın arkasına boca ettikten sonra koşarak tekrar arabadaki yerini aldı ve yola koyuldular. Arkalarından su dökme işini de kendileri üstlenmişlerdi. Oysa eski mahallelerde böyle bir sahneyle karşılaşabilir miydiniz? Bir kere mahallenin kendine has bir havası olurdu. Birbirine çok daha yakın olan komşuları olurdu, güzeli olurdu, yakışıklısı olurdu; kabadayısı, kırıkçısı, çıkıkçısı, iğnecisi, evde kalmışı, bazen delisi, iyi top oynayanı, bir de genellikle en namussuzlar tarafından savunulan bir namusu olurdu. Benim evim iki mahalleye birden bakıyordu. Kapımızın hemen karşısında küçük fıskiyeli havuzu, caddeye paralel duran, menekşelerle bezenmiş uzunlamasına bahçesiyle karakol vardı. Yanında Ziya Gökalp İlkokulu, onun yanında Kız Meslek Lisesi -o zamanki adıyla Kız Enstitüsü-, biraz arkasında Atatürk Ortaokulu ve okulun karşısında Verem Savaş Dispanseri… Kız Enstitüsünün karşısında askerlik şubesi, biraz ilerisinde Göğüs Hastalıkları Hastanesi… Yan komşumuz nikâh memuru Hacı Rahmi Efendi’ydi. Diğer yanda nüfus müdürü, biraz yukarda bir avukat, daha sonra bir başka avukat vardı. Evimizin üç ev ötesinde hala görüştüğüm arkadaşım Doğanların evi vardı. Hacı Rahmi’nin yanındaki evde de Erhan ve Gürhan kardeşler oturuyordu. Doğan ODTÜ’yü bitirdi, inşaat mühendisi oldu. Erhan’ın kaymakam olduğunu duymuştum, Gürhan’ın da eczacı… ERMENİLER: ŞU ESKİ KOMŞULAR… Bir de arka mahallemiz vardı. Ermeni yapısı üç katlı cumbalı evimizin taşlığı büyükçeydi -ya da çocuk gözüyle bana öyle gelirdi- bir bahçeye açılırdı. Ev yapılırken güvenlik kaygısıyla olsa gerek, evin katları arasında gizli geçişler ve alt kata -örneğin kömürlükle banyo arasına- dehlizler eklenmişti. Kardeşimle buraları ilk keşfettiğimizde çok eğlenmiş sonra alışmıştık. Bahçe kapısı ise dar bir sokak üzerinde biçimsiz yamuk yumuk evlerin sıralandığı arka mahalleye bakardı. Saten önlüğünü zorlayan kalçalarıyla her adım atışında insanı yüreğini hoplatan Fatma’nın babası uzatmalı çavuş; en samimi arkadaşlarımdan biri olan Osman’ın babası temizlik işçisi -o zamanki adıyla çöpçü- Ragıp Efendi; mesleği babadan oğula sürdüren su tesisatçısı Ermeni aile; inşaat işçisi Ömer Usta ve ailesi; Bekçi Ziya ve ailesi burada oturuyordu. Arka mahallede oturanlardan Ermeni ailenin dışındakilerin hepsi aslen rençberdi. Belki bu nedenle de kentteki zanaatkârların çoğunun Ermeni olması hiç de şaşırtıcı değildi. O dönemde Seran Teyze gibi; arkadaşlarım Sirop, Kirkor, Dikran, Hırant gibi Ermeni hemşerilerimin Fransa’ya, Amerika’ya ya da başka dış ülkelere hızlı göçü de başlamamıştı. Öylesine iç içe bir yaşam vardı ki, mahalleli; Hacı İhsan Emmi’nin oğlu Tevfik’le Ermeni kızı Alis’in aşkı konusunda, belki sonunun gelmeyeceğini bilmenin hüznüyle de karışık değerli bir kristal eşyayı kollar gibi bir tavır içindeydi. Ancak bu hoşgörü ne yazık daha sonra devam etmedi. Komşu kentin takımıyla yapılan bir futbol karşılaşmasının ardından onlarca kişinin ölmesi üzerine kentte başlayan protesto gösterileri, fırsatçıların ve tahrikçilerin de çabasıyla, kısa sürede Kayseri asıllı esnafla beraber bu vatandaşlarımızdan bazılarının da dükkânlarının yağmalanmasına dönüşmüştü. İKİ MAHALLE, İKİ DÜNYA Ben iki mahalle ile de ilişkiliydim, ancak tahsil hayatım içerisinde ön mahallenin ağırlığı elbette tartışılmazdı. Burası birçok kurumuyla sanki Cumhuriyeti temsil ediyordu. Sokaktan gelip geçen insanları seyretme imkânı da bir başka avantajlı tarafıydı. “Sokaktan gelip geçenler” dediysem, öylesine değil. Bir kere bu sokak cadde gibi bir sokaktı. Kentin asıl yerleşim bölgesiyle çarşı tabir edilen ekonomik faaliyet alanı ve resmi daireler bölgesini bağlayan bir geçiş yeriydi ve öğrencilerle memurların ana güzergâhlarından biriydi. İşçi sendikaları güçlenmeye başlamış olsa da memur olmak o zaman hâlâ itibarını koruyordu. O nedenle memurlar biraz havalı olurdu. Babaların bir derece yükselmiş olması- Şimdi sanırım bir sinema bileti parasına bile tekabül etmiyor- çocuklar arasında övünç vesilesi olarak anlatılmaya değer bir konuydu. Ama bu memurlardan bir tanesi vardı ki unutmak mümkün değil. Bu gelin adayı genç bir öğretmendi. Evinden okuluna yürüdüğünde o bölgede hayat sanki sekteye uğrardı. Kuşkusuz talibi çoktu, ancak muhtemelen ailesi tarafından tespit edilmiş bir başlık parası vardı ve anlaşılan bu miktar bu havalı hanımın daha uzun yıllar tek başına yürümesine neden olacak kadar yüksekti. O zaman kentteki başlıca sanayi kuruluşu sayılabilecek demiryolları işletmesine (cer atölyesi) gidecek işçileri sabahın beşinde çalan ve tüm kentte duyulan bir siren sesi uyarırdı. Halk arasında bu sirenin adı “atölye borusu” idi. Demiryolcular: Demiryolları işletmesinde çalışan işçilerin halk arasındaki adı da buydu, her zaman aceleciydiler. Geç kalanlara yevmiye kesintisi cezası verildiğinden sabahın köründe sigaralarından hızlı nefesler çekiştirerek işe koşuştururlardı. Onların çocukları bir yandan babalarının devlette çalışmasının güvencesi içindeydi ki bu duyguyu, daha çok annelerinin mahallede komşu kadınlar arasında hayat pahalılığından yakınır gibi yaparken, “Ya maaşı, belli bir işi olmayanlar ne yapsın kardeş, Allah onlara yardım etsin!” yollu övünmelerinden almış olmaları büyük olasılıktı. Diğer yandan da nihayetinde cer atölyesindeki işçilerin çocukları olmanın ezikliğindeydiler. Bu durum yansımasını özellikle ilkokuldaki okul sıralarında da bulur, işçi çocukları işsiz ya da seyyar satıcı ve küçük esnaf çocuklarından yukarda, memur ve tüccar çocuklarından aşağıda bir yerde olduklarını hissederlerdi. CAMLARI TAŞLANMAYA EN UYGUN EVDE OTURAN ADAMIN OĞLU OLMAK… Bir de benim gibi babası gazeteci olan nadir örnekler vardı. Kente yayın yaşamını değişik isimler altında, ancak aşağı yukarı aynı patronlar yönetiminde uzun yıllardır sürdüren biri sağ diğeri sol eğilimli iki yerel gazete vardı. O zamanki yasaya göre-belki hâlâ da öyledir- bir gazetenin yayın yaşamına son verdikten sonra tekrar çıktığında yeniden ilan alabilmesi için iki yıl kesintisiz olarak yayımlanması zorunluluğu vardı. Gazete sahiplerinin bozulan ortaklıklarıyla sona eren ve aynı isimlerin birkaçının tekrar bir araya gelmesiyle yayın yaşamlarına yeniden başlamak durumundaki gazetelerden sağ eğilimli olan, gerekli yerlerden her türlü kolaylığı görürken diğer gazete için bunun tam tersi söz konusuydu. Babam da sola meyilli olduğundan Türkiye’de her zaman ve her yerde olduğu gibi orada da zor durumda kalan ve bir gazeteci olarak devlet ricalinin soğuk; hala azımsanamayacak yoğunluktaki Alevi kesimin ise sıcak baktığı, kentte camları taşlanmaya en uygun evde oturan bir Anadolu aydınıydı. Babamla ayaküstü sohbetlerine tanık olduğum doktor, avukat arkadaşlarının hiçbirinin onun sayısı on bini bulan kitaplarına dair bir şey sormamasına, ancak hemen hepsinin babamın Erdek’teki evini hatırlamasına şaşırırdım. Yıllar sonra yüksek eğitimimi tamamlayıp kentte döndüğümde kısa bir süre ben de bu sol eğilimli gazetede sorumlu müdür olarak çalışmış ve gazete manşetindeki dizgiden kaynaklandığı zor eğitilen bir insan tarafından bile kolayca anlaşılabilecek bir harf hatası yüzünden yargılanmış, ertelense de üç aylık bir cezaya çarptırılmış, “Yargı bağımsızdır ve saygı duyulmalıdır!” gibi cümlelere fazlaca güvenilmemesi gerektiğini de öğrenmiştim. Savunma yapmama bile izin verilmemişti. Altmışlı yıllarda Çetin Altan İşçi Partisi temsilcisi olarak kente gelip konuşma yaptığında, “Bir meşin top 60 papel, işçi kardeş sen bunu alabilir misin?” diye bağırırken dinleyenler arasında atölye işçilerinden ve çocuklarından kaç tanesi vardı, bilemem. Ama o zamanın köhnemiş yöntemleriyle aç, gerçekten sefil üç beş kişiye, “Yuuhh, komünist!” diye bağırttıklarını ve küçük taş parçacıkları attırdıklarını dün gibi hatırlıyorum. Birkaç yıl sonra komşu ilde yapılan ve öğretmen sendika örgütlerinin birleşmesine yönelik toplantı sırasında bir caminin ve bazı derneklerin bombalanması ve bir sinemanın ateşe verilmesiyle yöntemlerin hızla geliştiğine tanık olacak, yıllar sonra da bu yakma geleneğinin acısını kentimizin bizzat yaşadığını görecektik. Çetin Altan konuşmasını bitirip giriş katındaki bir odadan ibaret olan parti binasına döndüğünde ondan imza almak isterken küçük bedenim kalabalıkta az kalsın eziliyordu. Yani seveni de çoktu doğrusu. 15 milletvekili çıkarmışlardı zaten. NE YIKABİLDİLER, NE DE… Mahalleden kabadayılar da geçerdi. Bazılarının yeni yetme oğulları da, şimdi “bodyguard” denilen o zamanki adıyla “fedailer” eşliğinde kız gezdirirdi. Bir gün sokakta “O gazinoyu açarsak oluk şeklinde para kazanırız.” diyen bir külhanbeyin bunları söylerken iki eliyle de bir oluk oluşturmaya çalıştığına tanık olmuştum. Komikti. Bu insanlar geceleri iki atın çektiği faytonlarda rakı içerek kenti turladıklarında âlem yaptıklarını anlardınız. 70’li yılların başında bu faytonların yerini yan sanayileriyle birlikte Murat124 taksileri aldı. Faytonlar kadar havadar olmasa da en azından taksiye binmiş oluyordu âlemciler. Murat 124 şoförüyle birlikte kiralanır; şoför de âleme katılır ve şaşmaz biçimde bütün şoförler, içtikten sonra daha iyi araba kullandıklarını söylerdi. Kabadayı ve külhanbeyi geçinenlerin çoğunluğu daha sonra kaba kuvvete ve yok etme dürtüsüne kahramanlık payeleri biçen akımlara kapılarak savrulup gittiler. Sevgisini bile “Senin için dünyanın en güzel romanını yazarım!” ya da “ En güzel bestesini yaparım!” vaadiyle değil de “Dünyayı yıkarım, her şeyi yakarım!” tehditkârlığıyla dile getirmeye koşullandırılmış bireylerin toplumunda bu tür insanların gidecekleri adres başka neresi olabilirdi ki?.. “PATLICAN KAÇAYMIŞ, FASULYA KAÇAYMIŞ?..” Mahallenin olmazsa olmazı ise kuşkusuz seyyar satıcılardı. Bir demir çubuğa dizilmiş koyun ayaklarını “Davar paçaları var davar, davar!” diye satan kör paçacı, üst üste söylendiğinde başka çağrışımlara yol açan “Kilin eyisi!” cıngılıyla geçen kil satıcısı, yine “Eskici!” diye bağıran eskici, yün yatak-yorgan çırpıcısı, sırtında çember biçiminde sarılmış dikenli tellerle “Çekem geldiii çekem!” diye ünleyen lağım açıcısı, yere düşen bir sebze ya da bozuk parayı almak üzere eğildiğinde arabasını bağladığı kara eşeğiyle ayırmakta güçlük çekeceğiniz kadar benzeşen sebze satıcısı mahallenin devamlı seyyarları arasındaydı. Ancak bunların en ilgi çekici olanı kuşkusuz eşeğiyle büyük benzerlik gösteren sebze satıcısıydı. Bir gün bir teyzenin paranın üzerini vermedi diye eşeğe çıkıştığını, bir başka zaman da bir amcanın eşekle “Na’pacaksın işte hayat gailesi…” diye dertleştiğini hayal meyal hatırlıyorum. Kara eşeğinin çektiği basit arabaya mevsim sebzelerini dolduran bu sebzeci neredeyse her zaman aynı, “Hadi zebzeler, zebzeler, taze sebzeler, biber var, batlıcan var, fasulye var üzüm vaar!” cümlesini bağırarak geçerdi. Sokağın bir yerinde durduğunda başına üşüşen arka mahalleli kadınlar onunla asla doğrudan muhatap olmaz, “Patlıcan kaçaymış, fasulye kaçaymış?” gibi soruları gözlerini kaçırarak havaya sorarlardı. Ayda ya da iki ayda bir gittikleri hamama verdikleri paranın tam karşılığını almak için ne kadar çok keselenir ve sabunlanırlarsa o kadar geç kirleneceklermiş gibi saatlerce hamamda kalmaktan yılmayan ve pancar gibi suratlarla hamamdan çıkan bu kadınlara mal satmak da kolay değildi kuşkusuz. Bir kilo patates için bile kıran kırana pazarlık kaçınılmazdı. “HELE ŞU AMCANA BİR SÖV BAKAYIM OĞLUM!” Ancak mahallesiz yetişenleri şansız bulduğumu söylemeliyim. Şimdi büyük kentlerdeki yüksek apartmanlarda yıllarca birbirlerini tanımadan dip dibe yaşayan ailelerdeki çocuklar herhalde bizim annemizin babamızın komşulara, mahalle sakinlerine, onların çocuklarına ve yakınlarına ilişkin görüşlerini dinlerken hayata dair gerçek düşüncelerini öğrendiğimiz bir sahneden yoksundurlar. Zenginlik, fakirlik, asalet, sonradan görmelik, kabalık, incelik, güzellik gibi konularda denetimsiz bir heyecanla ve hazırlıksız konuşmak, nutuk çeker gibi konuşmaktan farklıdır ne de olsa. Bütün yakası açılmamış küfürleri, aşık oyununu, bilye oyunlarının tümünü, dik duvar, kuyu vb. hep arka mahallede öğrendim. Hâlâ küfürlü konuşurum. Çocukluk zamanımızda altı yedi yaşındaki oğlunu mahallede gezdirirken arkadaşıyla karşılaşan genç bir babayla arkadaşı arasında neredeyse değişmez bir diyalog gerçekleşirdi. Babanın oğluna,“Şu amcana bir söv bakalım.” talimatıyla alttan alttan bakan çocuk, ağız dolusu küfürleri peş peşe sıralar; iki genç adamın kaba gülüşlerinin ardından sövülen amcanın, çocuğu harçlıkla ödüllendirmesiyle ritüel sona ererdi. Çocukların, “ ‘Kulhuyu’, ‘süphanekeyi’ biliyor musun, akşam namazı kaç rekât, mesh etmek ne demek?” gibi sorularla din bilgisi konusunda birbirlerini imtihan ettikleri yer de yine mahalleydi. Yeşile boyalı bir kapı görürseniz orada hacca gitmiş biri var, demekti. Ön mahallede giderek yok olmaya başlayan adetler arka mahallede aynen sürüyordu. Çocuklar ellerindeki çubuklara taktıkları “giliklere” yenilerini eklemek, şeker ya da mendil, hatta para toplamak üzere kapı kapı dolaşırdı. İnsanların çalınan kapıları açma gelenekleri vardı. Kurban Bayramları burada daha şenlikli olur, gerçekten bayram gibi yaşanırdı. Bir Kurban Bayramı’nda Osmanların evindeydim. Kerpiç, iki göz, yıkıldı yıkılacak bir ev… Tabanı toprak, bazı yerlere ucuz kilimler atılmış, eşya denilebilecek bir şeye rastlamanın zor olduğu, oturma odasında sadece kilimli bir sedirin, diğer odada bir tel dolapla gazocağı ve toplanıp üstüne konulmuş yer yataklarıyla eski, büyücek bir sandığın bulunduğu yer, ne kadar olursa işte öyle bir ev… Yemek masası yere serili eprimiş kirli bir örtüden ibaret… Kurban kesen mahalleliden gelen etleri sobanın üzerine yapıştırıp, pişenleri büyük bir iştahla yiyorlardı. Osman sevinçli bir sesle, “Yesene!” diye bana da bir parça uzatmıştı. “Ben sevmem, yemek istemiyorum.” demiştim. Büyük bir şaşkınlıkla, “Et yenmez mi la!” deyişini dün gibi hatırlıyorum. RUHUMUN GİTTİĞİ YER Eski zaman mahalleleri biraz da insanların birbirini denetlediği, dedikodusunu yaptığı, gıpta ettiği, örnek aldığı, bazen de desteklediği dev bir podyum gibiydi. “Sonra millet ne der? ya da âleme rezil oluruz.” kaygılarındaki “millet”, “âlem” kuşkusuz mahalleydi. O zamanlar mahallede iyi bilinmek evlenme adayı bir genç kız için bir referanstı. Keza damat adayı için de. Ancak, iyi aile çocuklarının kapıcı çocuklarıyla tanışmaya başladığı Ankara, İstanbul gibi kentlerdekinden farklı olarak mahalle sakinlerinin ekonomik ve toplumsal konumları arasında öyle pek büyük uçurumlar açılmadığından mahallenin, örneğin benim üzerimde, dışardan ortaokul bitirme sınavına gireceği zaman ders verdiğim ve ders aldığım Meliha ablanın, sözünde durmaya çalışmanın, biraz alıngan ve ayrıca edepli olmanın ve vefa duygusu taşımanın dışında, çok önemli bir etkisi oldu mu bilemem. Yine de bir kokuda, bir seste, bir gölgede, bir ışıkta, bir rüzgârda, bir tipide, bir gazel yığınında, ruhumun süratle oraya gittiğini biliyorum. Ama bu, başka bir şey. Oradaki arkadaşlarımla sık olmasa da hâlâ görüşüyorum ve onları çok seviyorum. Zamanı 30 sene geriye almak mümkün olsa, bazen tıraş olmak için de gittiğimiz gençlik berberimiz Murat’ın dükkânında olmayı ve Ahmet’le, Salih’le Sabahattin’le, Kaptan’la çaylarımızı içip siyasetten, futboldan ve kızlardan konuşmayı çok isterdim. Son gittiğimde kentteki üniversitenin görünürde büyük değişiklikler yarattığına tanık oldum. Üniversitenin etkisi alttaki kent dokusuna nüfuz etmese de günlük yaşam fotoğrafı eskisi gibi değil. Daha renkli ve kalabalık bir fotoğraf, diyelim. Türkiye’deki en çok göç veren illerden birinde yer alan eski mahallemin yıllar önce ortadan kalktığını biliyorum. Önce evler yıkılıp yerine yenileri yapıldı. Ön mahalle de yurt dışından gelen biraz paralı köylülerle doldu. Eğitim ve ekonomik olanaklar için İstanbul, Ankara ve Antalya başta olmak üzere daha büyük kentlere gidenlerin dışındakiler kentin gelişim istikametindeki yeni yapılara, bilmem ne sitelerine taşındı. Merkezi ve yerel iktidardan nemalananlar böylelikle gerekli maddi önkoşulları sağladıklarından, şimdi yine bu iktidar odaklarının da marifetiyle onlarca fabrika açılmasına önayak oldular. Büyük kentlerdeki “mersedesliler” kadar sık görülmese de çok şık giyimli, başörtülü mutaassıp bir kesim peyda oldu. Ancak bu kesimin kazandıklarının giyinip gösterdiklerinden çok saklayıp biriktirdiklerinde olduğunu bilmek çok da zor değil. Geleceğe de yol döşüyorlar. Orada kalan, hâlâ görüştüğüm arkadaşlarım birbirlerinden çok gidenlerden etkilenmiş gibi. Herkesi idare eden, yönlendiren görünmez bir el varmış gibi davranıyorlar. Çocuklarını eğitim arenasında yarışa sokmak, sabahları eşleriyle yürümek, rejim yapmak bu görünmez elin onlara yaptırdıklarından bazıları sanki. “Korudukları neler?” derseniz, hemen “Arkadaşlıkları” diyebilirim. Onlar yerleşik. Birbirlerini yıllardır tanıyorlar, birlikte pikniğe gidiyorlar ve banka kredisi için birbirlerine kefil oluyorlar. Bu da az şey değil ki… Hayat Ağacı dergisi 6. Sayı, 2006
6fbb3463a55a
[ "c4", "culturax", "fineweb2", "hplt2", "vngrs" ]
Bahri KARATAŞ/İZMİR, (DHA) - İZMİR'de Konak Belediyesi'nde görevli zabıta memurları Yücel Gürbüz ve Murat Haydaroğlu'na, tezgahlarını kaldırmak istedikleri için sopalarla vurup yaraladıkları öne sürülen seyyar satıcılar Dergah Bitkin 3 yıl 4 ay, kardeşi Veysel Bitkin ise 4 yıl 7 ay hapis cezası verildi. Yargıtay sanıkların 'Adam öldürmeye teşebbüs' suçundan ağırlaştırılmış ömür boyu hapis cezası istemiyle ağır ceza mahkemesinde yargılanmaları gerektiğini bildirdi. Olay, 2009 yılı Aralık ayında Kemeraltı Başdurak Camii önünde meydana geldi. Zabıta memurları Yücel Gürbüz ile Murat Haydaroğlu, tezgahları kaldırmaları konusunda Dergah Bitkin ve kardeşi Veysel Bitkin'i uyardı. İki kardeş, zabıta memurlarına sözlü daha sonra yumruklu ve sopalı saldırıda bulundu. Zabıta memurlarından Haydaroğlu, başına aldığı sopa darbesiyle yaralanıp hastaneye kaldırıldı. Polis tarafından yakalanıp adliyeye sevkedilen Bitkin kardeşler tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı. İki sanık hakkında, İzmir 7'nci Asliye Ceza Mahkemesi'nde, 'Görevi yaptırmamak için direnme, görevli memura hakaret' suçlarından dava açıldı. Daha önceki duruşmada ifade veren zabıta memuru Murat Haydaroğlu, şöyle konuştu: "Cadde üzerinde kurulan seyyar tezgahların kaldırılması için denetim yapıyorduk. Tezgahı kaldırmaları için uyardık. Tehdit ettiler. Sanıklardan Dergah Bitkin, 'Sen de kaldıramassın devlet de kaldıramaz' diyerek küfredip saldırdı, yumruk attı. Veysel Bitkin de tezgahın altına sakladığı sopaları çıkartıp ikimize de saldırdı. Başıma gelen darbeyle yaralandım. Veysel Bitkin, daha sonra tekrar olay yerine elinde silah ile geldi. Ölümle tehdit edip, silahı bize doğrultup ateşlemek istedi. Ancak silah ateş almadı. Eğer ateş alsaydı şimdi yaşıyor olmazdım. Sanıklardan şikayetçiyim." Diğer mağdur, zabıta amiri Yücel Gürbüz de aynı yönde ifade verip, sanıklardan şikayetçi olduğunu söyledi. Sanıklar Dergah Bitkin ile Veysel Bitkin ise daha önce verdikleri ifadelerinde, suçlamaları kabul etmediklerini belirterek, zabıta memurlarının diğer tezgahları kaldırtmayıp, kasıtlı olarak kendilerine baskı yaptıklarını öne sürdü. Hakim Orhan Yüksel, sanıkların kamu görevlisi zabıta memurlarına karşı görevlerini yapmalarını engellemek için sopa ve silah kullandıklarının, dinlenen tanık ve delilere göre kanıtlandığını belirtti. Hakim Yüksel, suçun işleniş özellikleri, suç işleme kasıtlarının yoğunluğu, işleniş şekli, meydana gelen zarar ve tehlikenin ağırlığı konularını dikkate alarak, sanıkları 'Görevi yaptırmamak için direnme' suçundan 3 yıl 4'er ay hapis cezasına çarptırdı. Ayrıca sanıklardan Veysel Bitkin, 'hakaret' suçundan 1 yıl 3 ay hapis cezasına da çarptırıldı. Böylece Veysel Bitkin'in toplam 4 yıl 7 ay hapis cezası verdi. Sanıkların avukatı kararı temyiz etti. Dosyayı inceleyen Yargıtay 4. Ceza Dairesi, sanıkların suçunun “Kamu görevi nedeni ile kasten öldürmeye teşebbüs" suçunu oluşturduğunu ve sanıkların bu nedenle ağır ceza mahkemesi'nde yargılanmaları gerektiğini belirtip, görevsizlik kararı verilmesi yönünde bozdu. Yargıtay'ın bozma ilamı ardından tekrar görülen davaya, zabıta memuru Murat Haydaroğlu ile avukatı Erdal Durak katıldı. Sanıkların avukatının istifa ettiğini belirten dilekçesini mahkemeye sunduğunu belirten hakim Orhan Yüksel, Yargıtay'ın bozma ilamına uyulmasına karar verdi. Yüksel, başka suçtan cezaevinde hükümlü bulunan sanıklar Dergah Bitkin ve Veysel Bitkin'in, “Kamu görevi nedeni ile kasten öldürmeye teşebbüs" suçunu işlediklerini ve ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası istemiyle ağır ceza mahkemelerinde yargılanmaları gerektiğini belirtip görevsizlik kararı verdi. İki sanık önümüzdeki günlerde ağır ceza mahkemesinde yeniden hakim önüne çıkacak. Zabıta memurlarının avukatı Erdal Durak, Yargıtay'ın örnek bir karar verdiğini söyledi. Durak, "Önüne gelen herkes zabıtaya saldırıyor. Onlar da kanun ne derse onu uyguluyor. Kasıtlı olarak kimse kimseye müdahale etmez. Müvekillerimin üzerinde kendilerini koruyacak herhangi bir silah yok. Kelle koltukta görev yapıyorlar. Bundan sonra seyyar satıcılar zabıtalara karşı daha dikkatli haraket eder" dedi.
5104b1126556
[ "culturax", "fineweb2", "hplt2" ]
ROTASYON SÜRGÜNDÜR, SÜRGÜNE HAYIR! 27 Mayıs 2016 23:13 | 1844 kez okundu BÜRO İŞ SENDİKAMIZ "ROTASYON SÜRGÜNDÜR, SÜRGÜNE HAYIR!" EYLEMİ YAPTI Büro İş Sendikamız, Adalet Bakanlığı'nın Memur Sınav, Atama ve Nakil Yönetmeliğinde yaptığı değişiklikler ile, Adalet Bakanlığı Personeline rotasyon uygulaması başlatmasına tepki olarak Ankara, İzmir ve Bursa'da eş zamanlı Adliye Sarayının önünde basın açıklaması yaptı. Büro İş Ankara Şube, Yönetmelikle ilgili Danıştay'a dava açtı ve bunu takiben Ankara Adliyesi'nin önünde bir basın açıklaması yaptı. İzmir ve Bursa Şubeleri de aynı zamanda illerinde Adliye önünde basın açıklaması yaptılar. Yapılan basın açıklamasında ; "Aldığı her karar ve uygulamalar ile çalışma yaşamını kökten değiştirmeye çalışan ve kamu çalışanlarının yılların birikimiyle elde ettiği özlük haklarını gasp eden Adalet Bakanlığı; Memur Sınav, Atama ve Nakil Yönetmeliğinde yaptığı değişiklikle, Adalet Bakanlığı Personeline rotasyon uygulamasını başlatmıştır. Değişiklikle 2 yıldan az hizmet süresi bulunanlar 2 yılını tamamlamaları halinde üçüncü, dördüncü veya beşinci bölgeye; 2 yıldan fazla 5 yıldan az hizmet süresi bulunanlar ikinci veya üçüncü bölgeye; 5 yıldan fazla 9 yıldan az hizmet süresi bulunanlar birinci veya ikinci bölgeye; 9 yıldan fazla hizmet süresi bulunanlar birinci bölgeye, bunlardan birinci bölgede bulunanların ise başka bir birinci bölgeye atanacakları öngörülmektedir. Adalet Bakanlığı yaptığı bu değişiklikle, modern kölelik sistemine bir adım daha yaklaşmaya hazırlanmaktadır. Yönetmelikte yapılan bu düzenleme, hizmetin gereği yerleşik kurallar ve bu güne kadar uygulanan çalışma şeklini değiştirmekle birlikte, onlarca çalışanın mağdur olmasına yol açacaktır. Çalışanların isteği dışında rotasyona tabi tutulmasının adı, kabul edilsin veya edilmesin,sürgündür. Bu yönetmeliğin uygulanması, büyük bir karmaşa ve mağduriyeti de beraberinde getirecektir. Ayrıca bu yönetmelik; bugüne kadar uygulanmakta olan hakları ortadan kaldırarak, kazanılmış hakları yok ettiği gibi temel hak ve özgürlüklerimizden olan çalışma hakkını engelleyecek ve zora sokacak bir içerik taşımaktadır. Yönetmelikte bahsi geçen kadroları zorunlu rotasyona tabi tutmanın somut bir gerekçesi bulunmamaktadır. Öte yandan her yıl komisyonlar arası nakiller yolu ile ihtiyaçları gözeten gönüllülük ve tercih esasına dayalı tayinler yapılabilmektedir. Bu düzenleme; Kamu Emekçilerinin Anayasal güvence altında olan kadro güvencelerini ortadan kaldıracak, çalışanların çalışma isteğini ve iş barışını olumsuz etkileyecektir. Çalışanların isteği dışında rotasyona tabi tutulması, aile düzenlerini bozacak, çocuklarının eğitimi ve öğretiminin kesintiye uğratacak ve bunların sonucunda, bozulan moral ve motivasyon iş verimliliğini de düşürecektir. Ayrıca Yönetmelik Anayasa da düzenlenen temel haklara ve temel hukuk kurallarına da aykırıdır. Bu Yönetmelik, bahsi geçen kadrolarla ve yargı emekçilerle sınırlı kalmayacak, bütün Adalet Bakanlığı Personeline ve diğer kamu emekçilerine de sirayet edecektir. Eğer; “sadece Müdürleri kapsıyor, sadece Yargı Çalışanlarını kapsıyor bizi ilgilendirmez” yaklaşımı sergilenirse, kısacası sarı öküz verilirse, Alman Papazın olayında olduğu gibi diğer kadrolar ve Kamu Emekçileri sürgüne uğradığında karşı çıkacak bir emekçi kalmayacaktır. Bu yönetmelikle aslında Emekçilerinin mücadelesi sınanıyor. Buradan tüm Kamu Emekçilerinin bu sınavdan alınlarının akıyla çıkması, bu yönetmeliğe birlikte karşı mücadeleyi yükseltip, Bakanlığa geri adım attırması gerekiyor. Sözkonusu yönetmeliklere karşı sendikamız BÜRO-İŞ tarafından Danıştay nezdinde dava açılmış olup; hem zorunlu rotasyon uygulamasına ve hem de Bakanlığın kadrolaşma arayışına hizmet eden sözlü sınav ısrarına karşı yargı yoluna gidilmiştir. Sendikamız BÜRO-İŞ; her zaman olduğu gibi bugün de Yargı Emekçilerinin Anayasal hak ve özgürlüklerini, ekonomik ve sosyal kazanımlarını korumak ve bunları artırmak için; emekten ve alınterinden aldığı güçle; var gücüyle çalışmaya devam edecektir. Hak ve adalet, eşitlik ve hürriyet emekçilerin omuzları üzerinde yükselecektir. Yaşasın Adalet! Yaşasın BÜRO-İŞ!" denilerek tepkilerini dile getirdiler.
a19f3d52de93
[ "c4", "culturax", "fineweb2", "hplt2", "vngrs" ]
İlk bakışta barbut ya da diğer adıyla craps oynayabileceğiniz o kadar çok farklı bahis çeşidi bulundurmasından dolayı biraz göz korkutucu olabilir ancak aslında oyunun kendisi oldukça basittir bu yüzden bahis mevzusuna girmeden size ilk başta oyunu anlatayım. Barbut masasındaki herkes sırayla zar atar ama eğer atmak istemiyorsanız sıranızı savabilirsiniz. Zar elden ele saat yönünde ilerler ve eğer sıra sizdeyse yapmanız gereken tek şey iki zarı alıp masanın karşısına doğru atmaktır. Bu atış ilk atışınızdır ve buna ‘’ giriş ( come – out ) ‘’ denir. Eğer 7 ya da 11 atarsanız bu zar direk kazanan bir zar olduğundan hem bahsinizi kazanır hem de bir kez daha zar atma hakkı kazanırsınız. Eğer 2, 3 ya da 12 atarsanız bunlar ‘ craps ‘ olur ve kaybederseniz ama yine de tekrar zar atma hakkı kazanırsınız. Casino Milyon99 Atabileceğiniz diğer sayılar ise 4, 5, 6, 8, 9 ve 10’ dur ve eğer bunlardan birini atarsanız bu sizin ‘ sayı ‘ nız olur ve oyunun amacı da bir 7 atmadan önce bu sayıyı tekrar atmaktır. Eğer sayınız atılmadan önce bir 7 atılırsa kaybedersiniz ve zar bir sonraki atıcıya geçer. Eğer bir 7’ den önce sayınız denk gelirse o zaman bir ‘ pas ‘ yapmış olursunuz. Bahsinizi kazanmış olur ve zarı tekrar atma şansı elde edersiniz. İşte barbut denilen oyun aslında bu kadar. Artık oyunun nasıl oynandığını bildiğinize göre yapabileceğiniz farklı bahis çeşitlerini öğrenmenin vakti geldi. Barbut masasında bulabileceğiniz en iyi 2 bahis ‘ pas ‘ ve ‘ pas değil ‘ bahsidir. ‘ Pas ‘ çizgisine bahis oynadığınızda zarı atan kişinin yani atıcının kazanacağına bahis oynarsınız. Bu bahsi yapmak için yapmanız gereken tek şey tam önünüzde bulunan ‘ pas ‘ satırına çiplerinizi koymaktır. Pas satırına oynanan bahisler 1’ e 2 verir ve bu bahislerde kasa avantajı % 1.41’ dir. Ayrıca isterseniz pas değil bahside oynayabilirsiniz ve bu bahsi oynayarak atıcının kazanamayacağı üzerine bahis oynamış olursunuz. http://www. canli rulet pro.com Pas değil bahsi yapmak için tam önünüzde bulunan ‘ Pas Değil ‘ alanına çiplerinizi koymanız yeterli olacaktır. Pas değil bahisleri de pas bahisleriyle aynı miktarda kazandırır ancak bu bahislerde kasa avantajı % 1.40’ tır. Aslına bakacak olursanız atıcıya karşı oynanan bahislerin hepsinin kasa avantajı % 1.40 olur ve Pas Değil bahsinde de bahisçiye karşı casinonun avantajı aynı miktardadır. Tabi eğer Pas Değil bahsi oynadıysanız casino size bir avantaj vermek istemediğinden Pas Değil bahislerinde geçerli olan bir kuralları vardır ve bu kural atıcı 12 atarsa kazanamayacağınız yönündedir. 12 atılırsa kaybetmezsiniz de. Bahsiniz ‘ push ‘ olur ve paranızı aynen geri alırsınız. Bazı casinolarda ‘ push ‘ olan sayıyı 12 değilde 2 yaparlar. Bu sayının ne olduğunu anlamak için Pas Değil alanına bakın ve ‘ bar ‘ kelimesi göreceksinizdir. Bu kelimenin yanında casinonun push olarak saydığı sayıyı görebilirsiniz. Şimdi örneklendirecek olursak Pas satırına 10 dolar koydunuz ve zarı attınız. Eğer 7 ya da 11 atarsanız 10 dolar kazanırsınız ve eğer 2, 3 ya da 12 atarsanız 10 dolar kaybedersiniz. Peki ya başka bir sayı atarsanız ? Bu sayı daha öncede söylediğim gibi sizin sayınız olur ve Pas bahsinizi kazanabilmek için bir 7 atana kadar bu sayıyı tekrar denk getirmeniz gerekir. Sayınız belli olduktan sonra kurpiyer sizin sayınıza tekabül eden kutuya küçük bir kağıt koyacaktır. Bu kağıdın iki tarafı vardır ve bir tarafı siyahken diğer tarafı beyazdır. Siyah tarafta kapalı beyaz tarafta ise açık yazar. http:// dunyacasino .com/ Sayınız belli olduktan sonra siyah tarafı yukarı bakacak şekilde kurpiyerin yanında duran bu kart alınır ve beyaz tarafı çevrilerek sizin sayınızın denk geldiği kutuya konulur. Bu şekilde herkese o sayının sizin sayınız olduğu gösterilir ve kaç kez atmış olursanız olun siz 4 atıp kazanana ya da 7 atıp kaybedene kadar zar atarsınız. Sayınız bir kez belli olduktan sonra Pas satırında duran bahsinizi sayınızı atıp kazanana ya da 7 atıp kaybedene kadar çekemeyeceğinizi unutmayın. Bunun nedeni de giriş atışında Pas bahsine oynayan bahisçilerin kazanması için 8 yolları ( 7 ya da 11 atarak ) ama kaybetmesi içinse sadece 4 yolları ( 2, 3 ya da 12 atarak ) olmasıdır. Eğer bir bahisçi kendi sayısını belirlerse o sayı ne olursa olsun kazanmanın yolu kaybetmeninkinden azdır işte bu nedenle de bahsin kaldırılmasına izin verilmez. Eğer bahsinizi kaldırmanıza izin verilseydi herkes giriş atışını bekler ve eğer kazanamazlarsa bahislerini çekerlerdi ve bu da onlara casinoya karşı çok ciddi bir avantaj kazandırır. Bildiğiniz gibi casinolar bu durumdan pek hoşnut olmayacağından böyle bir şeyin önünü kesmek için bu kuralı koyarlar.
7173bce82673
[ "c4", "culturax", "hplt2", "vngrs" ]
Futbol üzerine bahis yapmak dünyanın geniş çapta en çok izlenen sporu olması ve bahis yaparak heyecanını katlama özelliği ile en popüler bahis seçeneklerinden biridir . Eğer hiç futbol üzerine bahis yapmadıysanız o zaman bu heyecana akın etmek için ve potansiyel olarak çok karlı bir dünyaya girebileceğiniz bütün bilgilere sahip olduğumuzdan burası başlamak için mükemmel bir yerdir. Online Olarak Nasıl Bahis Yapılır Seçtiğiniz maçı yönlendirmek kolaydır ve ülke ve lig ile , tarih ve hatta dahil olan bir ya da iki takımı araştırarak bile yapılabilir. Çok fazla seçenek mevcuttur. Aşağıda detaylandırılmıştır. Ancak neye bahis yapacağınıza karar verdiğiniz zaman para miktarınıza karar vermelisiniz. Bu ne kadar riske girdiğiniz anlamına gelir ve oranlarla katlanan bu miktar futbol bilginiz ve öngörü yetenekleriniz yeteri kadar iyiyse kazanacağınız miktar anlamına gelir Bahis miktarınızı bahis sekmenize ekleyin ve ‘ place Bet ‘ , ‘ Confirm ‘ veya bununla alakalı ne seçenek varsa ona basmadan önce bütün detayların doğru olduğundan emin olun. Bahisiniz yapıldı gibi bir mesaj aldığınızdan emin olun çünkü bazı siteler bahisinizi onaylamadan önce birden fazla kontrol etme penceresi açarlar. Temel Futbol Bahisi Marketleri Futbol maçları, turnuvalar, ve müsabaka bahisine ev sahipliği yapan marketler vardır ve bu husustaki daha ayrıntılı bilgiler bizim bahis marketi özelliğimizde ulaşılabilir durumdadır. sporbahisleri1. net Üst düzey bir çok futbol bahis şirketi standart olarak Premier Lig maçlarında 100 den fazla farklı bahis sunar. Bu yüzden seçim yapma konusunda kendiniz kısıtlanmış hissetmezsiniz. Maç Oranları – En popüler futbol bahisi şuradadır : hangi tarafın kazanacağı üzerine babasit bir bahis ( veya beraberlik üzerine ) Karşılıklı Gol Var ( BTTS ) – Bu yeni bir bahis türü diyebiliriz. Maç içinde her iki takımında gol atacağını gösteren bahistir. Tam Skor – bu futbol bahislerinin çoğu ile isminin de kendini belli ettiği gibi : Maçın bitiş skoru ne olur ? İlk Golü Kim Atar – bir diğer popüler bahis ise ilk gol perdesini kimin aralayacığıdır. Favori ile oranlar genelde 4/1 den 7/1 arası olur. Kendi kalesine atılan goller sayılmaz ve ayrıca son gol atana veya bir kişi için herhangi bir zamanda gol atar şeklinde de bahis yapabilirsiniz. Futbol Bahis Kuralları Futbol üzerine bahis yapmak oldukça basittir ve düzdür. Bazı durumlarda yakalamanız gereken noktalar olsa da genel anlamda kontrol etmeniz gereken veya tetikte olmanız gereken bir durum yoktur. Erteleme veya iptal gibi şeyler ortaya çıkabilir ve bu gibi durumlarda kurallar şirketten şirkete değişiklik gösterebilir ancak bu çok sıklıkla olur bu yüzden endişe edecek pek bir şey yoktur. Bir ya da iki tane farkında olmanız gereken kurallar da mevcuttur ve en önemlisi çoğu bahisler 90 dakika içerisinde geçerlidir. Ekstra süreler veya penaltılar bahisin geçerlilik süresi içinde sayılmaz. http://canlibahissimdi. com/ Özellikle belirtilmemiş ise bu bütün bahis şirketlerinde bütün bahislerde geçerlidir. Yani örneğin eğer bir FA Kupası maçı 00 lık bir skor ile uzatmalara giderse ve sizin ilk golü atar seçiminiz uzatmalarda gol atarse bu bahsi kaybettiğiniz anlamına gelir çünkü normal 90 dakikalık süre içerisinde bunun gerçekleşmesi gerekirdi . Bir diğer farkında olunması gereken kural ise yukarıda da bahsettiğimiz gibi kendi kalesine atılan gollerin gol atar bahislerine dahil olmamasıdır. Bu yüzden kendi kalesine atılan 1 – 0 biten bir maçta kazanan bahis gol atan olmaz olur skor bahis marketinde. Maç sonucu ve tam skor tahmini bahisleri gibi bahislerde kendi kalesine atılan goller tabi ki sayılır. Tüyolar ve Strateji Futbol bahisi oldukça heyecan vericidir, eğlencelidir ve bazen gezegenin en popüler oyununa ekstra farklılık katan karlı bir hobidir. Eğer kazanma garantili bir yöntem olsaydı bu yazıyı şu an Bahamalardan yazıyor olurdum veya en azıdnan ben Bahamalarda kokteylimi içerken işe aldığım birinin bunu yazışını izliyor olurdum. Bu yüzden çoğu insana tavsiyemiz bahis yapmayı bir eğlence olarak görmesidir. Kaybetmeyi göze alabileceğiniz bahisleri yapmak en iyi tüyodur. Kayıplarınızın peşine asla düşmeyin. http://bahisyap1. net Sarhoşken veya sadece sıkıldığınız için bahis yapmakta zayıf bir stratejidir. Söylediğimiz gibi küçük ama temel stratejileri takip ederek kazanma şansınızı artırabilirsiniz. İyi Bir Bahis Şirketi Seçin – Bizim çalıştığımız bütün şirketler güvenlidir, adildir ve paranız için güvenebilirsiniz. Eğer ödeme alamayacaksanız kazanmanızın bir anlamı yoktur. Ücretsiz Bahislerin Avantajını Sağlayın – Ücretsiz bahisler oranları sizin tarafınıza çevirir ve eğer sadece ücretsiz bahislerle oynuyorsanız teorik olarak her zaman kazanan olursunuz. En iyi Oranları Yakalayın – birden fazla yerde hesabınızın olması farklı yerleri kontrol edip en iyi oranları elde etmeniz anlamına gelir. Araştırma – Bahisten kar geçirmekten söz ediyorsak hiçbir şey iyi bir araştırmayı geçemez. Formları, istatistikleri ve sakatlıkları kontrol edin.
0a2bde03ac8b
[ "c4", "hplt2", "vngrs" ]
Cihangir Cafe & Restaurant Tabela Yapımı Cihangir Cafe & Restaurant Kompozit zemin üzerine İzmir silüeti görseli routerde kesilerek zemin aydınlatmalı les sistemi kullanıldı. Plexi kutu harf içten aydınlatma yapıldı. Digital Baskı Sektörde yaptığımız iş ile müşterilerimize çözüm ortağı olup geleceğe taşıyan adres olabilmektir. Müşteri memnuniyeti için özverili çalışma disiplinini yerleşik hale getirebilmektir. İşletmelerin en önemli kaynağı "İnsan" odaklı çalışmak ve "İnsana" yatırım yapabilmek. Çözümlerimizde inovatif olmak.
9948bd17fe8c
[ "fineweb2", "hplt2" ]
Dünyada kalbi besleyen damarların tıkanması, kalp krizi ve kalp yetmezliği gibi kalp ve damar hastalıkları, insanların ölüm nedenlerinin başında gelmektedir. Bu durum, kliniklerde; yüksek teknoloji, bilimsellik ve deneyimli bir ekiple çalışmayı zorunlu kılmaktadır. Kalp Damar cerrahisi günümüz tıbbının dinamik ve sürekli gelişen alanlarından birisidir. Bu alandaki yeniliklerin ve ileri teknolojinin referans kliniklerinden biri olan Defne Hastanesi Kalp ve Damar Cerrahisi Kliniği, kardiyak ve vasküler cerrahi alanında kaliteli, deneyimli ve özellikli tanı ve tedavi hizmeti sağlamaktadır. Kliniğimiz, hastalarını mümkün olan en kısa sürede normal yaşantılarına döndürmek için çalışmaktadır. Tüm dünyada, kalp ve damar cerrahisinin önde gelen merkezlerinde açık kalp cerrahisi ölüm oranı hastaların taşıdığı riske göre %1'in altında bir oranda değişmektedir. Kliniğimizde bu oranlar dünyanın önde gelen merkezleri ile benzerdir. Uluslararası düzeyde üniversitelerde eğitimlerini tamamlamış, en seçkin hastanelerde görev almış akademisyen hekimlerden kurulmuş olan ekibimiz, özel eğitim görmüş hemşire, teknisyen, fizyoterapist ve diğer çalışanlarımız ile, olası durumlara en hızlı ve en doğru şekilde müdahale edebilmektedir Hastanemizde özellikli kalp ameliyatları da dahil olmak üzere tüm açık ve kapalı kalp-damar ameliyatlarının yapılabilmesi için gelişmiş teknik alt yapı ve donanım mevcuttur. Kalp damar cerrahisi bölümü; tüm dahili bölümler ve yoğun bakımın tam bir koordinasyonu ile çalışmaktadır. Kliniğimize 24 saat acil şartlar altında dahi başvuran hastalarımıza anında müdahale edilebilmekte, invaziv kardiyolojik girişimler (anjio-anjioplasti-stent) veya tüm kalp damar cerrahisi ameliyatları yapılabilmektedir. Defne Hastanesi Kalp damar Cerrahisi Kliniği hekimleri, birçok bilimsel toplantı ve konferansa davet edilmekte ve önemli özellikli cerrahi konularda geliştirdikleri tekniklerle ilgili eğitimler vermektedir. Defne Hastanesi Kalp damar Cerrahisi Kliniği'nde hastanemiz 3. katında bulunan servis ünitesinde, toplam 10adet yatak kapasitesi vardır. 2 adet süit oda olup, tüm odalarımız tek hasta yatışı alt yapısına sahiptir. Her yatak başında merkezi sistem oksijen, vakum, çağrı zili vardır. Kalp ve Damar cerrahisi Kliniği, sorumlu hemşireler başkanlığında, ayrı kadrolarla 24 saat kesintisiz hizmet veren, deneyimli hemşire ve 2 s fizyoterapisti ile çalışmalarını yürütmektedir. Kalp Damar Cerrahisi Kliniğimizde, yılda ortalama 500 kalp ve 200 periferik damar ameliyatı yapılmaktadır. İki oda şeklinde organize olmuş ameliyathanelerimiz, Kalp Damar Cerrahisine özel, açık kalp cerrahisine uygun yapılandırılmıştır. Yoğun bakımla entegre yapıda ve aynı katta yer almaktadır. Ameliyat odalarındaki monitörlerden gerekirse yoğun bakımdaki hasta verileri de izlenebilmektedir. Özellikli ünite halinde organize olmuş, içerisinde özel ayrı bir üniteyi de içeren toplam 9 adet yoğun bakım yatak kapasitemiz vardır. Yoğun bakım ünitemiz, bir bölüm sorumlusu hemşire, 1 adet denetleyici hemşire, 8 adet sorumlu hemşire denetiminde 4 adet yardımcı sağlık personeli ve 1 solunum fizyoterapisti ile iki vardiya halinde hizmet yürütmektedir. Yoğun bakımda ameliyat sonrası hastaların normal bakım tedavileri, acil hastaların kabul, tanı ve tedavi işlemleri, kardiyak rehabilitasyon işlemleri, uzun süreli yatan ve bakım gerektiren kronik hastaların takipleri yapılmaktadır. Yoğun bakım ünitelerinde merkezi sisteme bağlı modern monitörizasyon sistemi her yatak başında mevcut olup, iki adet merkezi konsoldan da takip ve kayıtları yapılmaktadır. Monitörizasyon sistemi açık kalp cerrahisi sonrasında takip edilebilecek tüm standart özelliklere sahiptir, ayrıca ihtiyaç halinde ek modül alınarak genişleyebilme yeteneğine sahiptir. Kalp ve Damar Cerrahisi Kliniğimizde, kalp ve damar hastalıklarının tedavisinde, hastalar yüksek teknoloji ile donatılmış ameliyathanede ortalama 3-4 saat süren bir operasyon sonrasında, 1 veya 2 gün yoğun bakımda misafirimiz olup , ameliyattan sonra ortalama 5-7 gün içinde taburcu edilmektedir. Defne Hastanesi Kalp Damar Cerrahisi Kliniği hasta profili; erişkin koroner arter hastalığı, kapak hastalığı, abdominal aorta ve ekstremitelerin tıkayıcı arter hastalıkları, hemodiyaliz amaçlı a-v fistüller, assendan aort, abdominal aort ve periferik anevrizmalar, karotis arter tıkanıklığı ve iskemik diyabetik ayak ülserli hastalardan oluşmaktadır. Kliniğimizde; küçük yara ile endoskopik ameliyatlar, çalışan kalpde koroner baypass ameliyatları, anevrizmalarda endovaskülerstent yerleştirilmesi, büyük damar cerrahisi (Torakal/torakoabdominal aort anevrizması ), küçük yara ile anevrizma ameliyatı (EVAR,TEVAR) gibi özellikli ameliyatlar çok yüksek başarı oranı ile yapılabilmektedir. Kliniğimizde sosyal güvenlik sistemlerine tabi olan her hastanın kalp ve damar hastalıkları için cerrahi tedavisi yapılmaktadır. Bunun yanı sıra özel sağlık sigortası olan hastalar da sorunsuz bir şekilde tedavi edilebilmektedir.
306f4d2693e0
[ "c4", "culturax", "fineweb2", "hplt2", "vngrs" ]
İş sağlığı ve güvenliği hizmetleri veren şirketlerin fiyat politikaları verdikleri hizmetin kalitesine, kullanılan ekipmanlara, çalışma stratejilerine ve süreye göre farklılık gösterir. Her şey dahil (gürültü, aydınlatma, risk analizi periyodik kontrol v.s.) hizmet verecekse: 650-750tl arasında değişebilmektedir. Sadece uzmanlık yapılacaksa: 400-500 TL civarında hizmet bedeli alınır. OSGB firmaları, sözleşmeyi bakanlığa göndermeyip sadece danışmanlık çalışmaları yürütülmesi halinde 400 ile1000 TL’ arası fiyat talebinde bulunurlar. Unutulmaması gereken nokta önceden kurulmuş birçok danışmanlık firması (bugünün OSGB' leri) hep danışmanlık üzerine çalışmalar yürüttüler. Bu uygulamada iş sağlığı ve güvenliğinin yeterli düzeyde sağlanamadığı gibi düşük ücretlere hizmet verildiğinden sektörde gelişmeyi yavaşlatmıştır. Gerekli yasaların düzenlenmesi ve firmalar bilinçlenmesiyle iş sağlığı ve güvenliği hizmeti uzmanlık isteyen bir sektör haline gelmekte bu da maliyeti arttırmaktadır. Yukarıda belirtilen ücret aralıkları kesinlik içermeyip sektörün ortalama fiyatlarıdır.
51f569fddedf
[ "c4", "culturax", "hplt2", "vngrs" ]
Ozon gazı suya bir in-line venturi sistemiyle uygulanır. Ozonun maksimum düzeyde karışması için venturiyle ozonu alan su reaksiyon tankında ozonla ihtiyaç duyduğu temas süresini tamamlar. Ozonun Bakteriler Üzerindeki Etkisi - Bilgisayar ortamında bakteri hücresi görüntüsü. - Ozon molekülünün bakteri duvarı ile temasa geçişinin yakınlaştırılmış görüntüsü. - Ozonun bakteri duvarının kırıp delmesi . - Ozonun bakteri duvarına etkisi. - Birkaç ozon molekülü ile bakteri hücresi (temas ettikten sonra). - Ozonlama sonrası hücrenin parçalanması. Ozon, oksidasyon gücü çok yüksek olan bir gaz ve bilinen en kuvvetli dezenfektandır. Yüksek oksidasyon kuvveti, ozonun bakterilerin tahribatında tam etkin bir rol oynamasına sebep olur. Spor kist ve virüslere karşı ozon klordan daha etkilidir. Bakteri içeren sular hemen daima erimiş organik maddeleri de içermektedir ki bu maddeler de bir miktar ozon tüketirler. Çok nadir hallerde inorganik maddelere dahi ozon gerekebilir. Başlangıçta yeterli miktarda ozon verildiğinde dezenfeksiyon sürati nisbeten yavaşlar. Organik madde içeren suya ozon verildiğinde ozon öncelikle sudaki cansız organik maddelerle reaksiyona girer. Bu arada bakterilerin ancak bir kısmını öldürür. Organik maddelerle reaksiyon bitince bakterileri öldürme oranı süratle artar. Bu yüzden, filtre edilmiş ve granül-aktive karbondan geçirilmiş sularda dezenfeksiyon için gerekli olan ozon miktarı, işlem görmemiş sulara nazaran daha azdır. Ozonun Virüsler Üzerindeki Etkisi Virüsler son derece küçük boyutlarıyla parazitik bir biyolojik yapılar grubu oluşturmaktadırlar. Virüslerin, bakteri filtreleri ile tutulmaları mümkün olmadığı gibi santrifüjle çökeltilmeleri de mümkün olmamaktadır. Örneğin; en küçük bakteri grubundan birisi olan Thiobacillus thermophilus (spores) 0.5 x 0.9 mikron (1mikron: 0.001mm) boyutunda iken virüslerin boyutları ise 0.008 - 0.12 mikrona kadar inebilmektedir. Virüs hastalıklarının yayılmasında, suların virüslerle kirlenmesinin büyük payı olduğu kesindir. Mevcut su arıtma yöntemleri, virüslerin su şebekesine taşınmasını engellemede etkili olmayabilir. Bu güne kadar tespit edilmiş 100 farklı bağırsak virüsü vardır ve bunların tamamı insanlar için patojeniktir. Virüslerin atık sulardaki konsantrasyonu 10.000 - 100.000 ad/lt ye kadar ulaşabilir ve virüsler suda ve toprakta aylarca kalabilirler. Bazen tek bir bulaşıcı birimin sindirim yoluyla alınması, infeksiyonu şüpheli insanlara taşıyabilir. Bir çok olayda Viral hepatit A salgınları sulardan ve bir çoğu, kanalizasyonla kirlenmiş sularda büyüyen kabukluların yenmesinden kaynaklanmaktadır. İçme suyu şebekesinin emniyetini değerlendirmek için klasik indikatör olarak kullanılan bakteriler, çevresel faktörlere ve su, atıksu arıtma proseslerine, virüslerden daha az dayanıklıdırlar. Sonuç olarak suda bulunabilecek bağırsak virüsleri, bakteriyel kirlilik bakımından çok az veya hiç belirti göstermezler. Dünya Sağlık Teşkilatı'nın 1979 yılında yayınlanan bir raporunda ( SU, ATIKSU VE TOPRAKTA İNSAN VİRÜSLERİ WHO Scientific Group Technical Report Series 639 Geneva, 1979) virüsler ve virüslerin su ve atık sulardan uzaklaştırılma yöntemleri incelenmiştir. Raporda yer alan öneriler arasında arıtımla ilgili olarak: Bir çok bağırsak virüsünün, kirlilik indikatörü olarak kullanılan bakterilere nazaran arıtım sistemlerine karşı daha dayanıklı oldukları vurgulanmış, ve arıtım prosesleri dizayn edilirken, sadece bakteri değil, virüs uzaklaştırma veya etkisiz hale getirme etkinliği kanıtlanmış metodlara da yer verilmesi gerektiği vurgulanmıştır. Önerilen dezenfeksiyon dozları ise; 30 – 60 dakika temas süresi için 0.5 mg/lt serbest kalıcı klor veya 4 dakikalık temas süresi için 0.2 - 0.4 mg/lt kalıcı ozondur. Ozonlanmış sularda hijyenik açıdan su kalitesi, otomatik redox ölçümü sayesinde kontrol edilir. Normal suyun redox potansiyeli +240 - +250 civarındadır. Ozonlanmış suyun redox potansiyeli +600 - 900 mV’a ayarlanır. Suyun redox potansiyel değeri bu değerin altına indiğinde, sistem suyun tüketime verilmesini engeller.
a4f86c2d5e1b
[ "c4", "culturax", "hplt2" ]
Gazi Üniversitesi (GÜ) Non-İyonizan Radyasyondan Korunma Merkezi (GNRK) Sorumlusu Arzu Fırlarer, AA muhabirine yaptığı açıklamada, insanların evlerinde de elektromanyetik alanlara maruz kaldığını belirtti. Elektromanyetik alanların oluşturduğu radyasyondan uzun süreli etkilenilmesinin psikolojik rahatsızlıklara, üreme ve görme fonksiyonlarında olumsuzluklara, bağışıklık sisteminde zayıflamalara neden olabileceği uyarısında bulunan Fırlarer, bazı önlemlerle evlerdeki elektromanyetik alanların azaltılabileceğini söyledi. Fırlarer, 'Birçok hastalık bağışıklık sisteminin çökmesiyle insan vücudunda etkili oluyor. Bu nedenle bağışıklık sistemimizi güçlü tutmamız gerekir. Sağlıklı bir yaşam için yaşam alanlarımızın kalitesini yükseltmeliyiz' dedi. Arzu Fırlarer, evlerde oluşan elektromanyetik alanların azaltılması için alınacak önlemleri ise şöyle sıraladı: - 'İlk olarak kablosuz internet kullanıyorsak bundan vazgeçmemiz lazım. Komşumuzun kullandığı kablosuz internet de evimizi etkileyebilir. Komşularımızı da bu konuda uyarmalıyız. - Mikrodalga fırını mümkün olduğunca az kullanmalıyız. Eğer kullanıyorsak çalıştırdığımız süre içinde mutfakta bulunmamamız, çocuklarımızı bu alandan uzak tutmamız gerekir. - Evimizde tüplü televizyon varsa arka tarafının yaşam alanımıza dönük olmamasına özen göstermeliyiz. LCD televizyonlar tüplü ve plazma televizyonlara oranla daha az elektromanyetik alan oluşturur. - Bilgisayar monitörlerinde ve televizyonlarda LCD ekranların tercih edilmesi gerekir. - Evlerde tasarruflu ampul ve floresanların yerine sarı ışık yayan ampulleri kullanmalıyız. Sarı ışığın oluşturduğu elektromanyetik alan floresan ve tasarruflu ampullere oranla daha azdır. - Komşularımızın evlerindeki buzdolabı, çamaşır makinesi, televizyon gibi cihazların arkalarının da bizim yaşadığımız odalara dönük olmaması sağlanmalıdır. - İnfrared ısıtıcılar da en az iki metre uzaktan ve bir yere asılı olarak kullanılmalıdır.' 'BEBEK TELSİZİ KULLANILMAMALI' Bebek telsizlerinin de elektromanyetik alan yarattığına dikkati çeken GÜ Non-İyonizan Radyasyondan Korunma Merkezi (GNRK) Sorumlusu Fırlarer, 'Bebek telsizleri mikrodalga fırın kadar elektromanyetik alan oluşturuyor. Bu nedenle bebek telsizlerinin kullanılmaması gerekir' diye konuştu. Fırlarer, açık cep telefonlarının bebeklerin yakınına bırakılmasının da 'yanlış' olduğunu söyledi. Gece uyurken odaların elektromanyetik alanlara karşı 'güvenli' duruma getirilmesi gerektiğini anlatan Fırlarer, şöyle konuştu: 'Vücut geceleri melatonin hormonu salgılıyor. Bu hormon vücudun biyolojik ritmini düzenliyor. Eğer gece boyunca elektromanyetik alan etkisi yoğun olursa söz konusu hormonun salgılanması azalıyor. Bu durum da asabiyete, bağışıklık sisteminin etkilenmesine neden oluyor. Bu nedenle gece uyumadan önce mutlaka yatak odalarımızdaki televizyonları düğmesinden kapatıp fişini çekmemiz, kablosuz interneti fişinden çekmemiz, cep telefonunu kapatmamız gerekiyor. Bazı çocuklar telefonlarını yastıklarının altına koyuyor. Bu çok sakıncalı bir davranıştır.' CEP TELEFONU İLE KONUŞMA SÜRESİ Arzu Fırlarer, tıbbi görüntüleme merkezlerinde de hastaların yoğun radyasyona maruz kaldığını dile getirerek, çok zorunlu olmadıkça vatandaşların MR çektirmekten kaçınmaları gerektiğini sözlerine ekledi.
af2c24491d68
[ "c4", "culturax", "fineweb2", "hplt2", "vngrs" ]
Suni deri,%100 yerli üretim,alt tabanı kauçuk taban (hafif,kaymaz,sıcak-soğuk geçirmez,yaz-kış giyilebilir),iç taban (gizli topuk) poliüretan malzemeden üretilmiş olup rahat,hafif,dayanıklı (yıllarca aynı ölçüde kalacak kadar) ve sağlıklı olduğu tescillidir. Ayakkabılarımızın boy uzatan ayakkabı olduğu,sizden başka kimse tarafından farkedilemez (normal bir ayakkabı görünümündedir). 2 veya 3 günlük alışma süresinden sonra asla vazgeçemeyeceksiniz. Not : Normalde kaç numara ayakkabı kullanıyorsanız o numarayı sipariş ediniz.
22d151ae37a9
[ "culturax", "hplt2" ]
Hitit Üniversitesi’nde Çorum İl Gıda Tarım ve Hayvancılık Müdürlüğü ve Çorum Arı Yetiştiricileri Birliği iş birliğiyle Rektörlük Konferans Salonu’nda “Çorum Arıcılık Çalıştayı” düzenlendi. Bu çalıştayda “Bal ve Diğer Ürünlerin Tıbbi Kullanımı” isimli bir sunumumuz oldu. Apiterapi konusundaki sunumumuzun olduğu çalıştay ile ilgili detaylı bilgi burada. Aksesuar meme lezyonlarının dijital mikroskopisi ile ilgili bir yazımız Anais Brasileiros de Dermatologia dergisinde yayımlandı. Tam metin okumak isteyen için burada. Referans/How to cite: Senel E. Cleft-like appearance of accessory nipple in digital microscopy. An. Bras. Dermatol. [online]. 2015, vol.90, n.3, pp. 434-435. Epub June 2015. ISSN 1806-4841. Seboreik keratozların dijital mikroskopisi ile ilgili bir yazımız International Journal of Dermatology’de yayımlandı. Tam metin burada. Referans/How to cite: Şenel, E. (2015), Digital microscopy of seborrheic keratosis. International Journal of Dermatology, 54: e56–e57. doi: 10.1111/ijd.12735 Leflunomid Tedavisine Bağlı Onikomikoz Benzeri Tırnak Değişikliği isimli olgu sunumumuz Türkiye Klinikleri Dermatoloji Dergisi’nde yayınlandı. Okumak isteyen buradan buyurabilir. ÖZET Leflunomid, romatoid artrit tedavisinde kullanılan antiproliferatif, antiinflamatuar ve immünmodülatör etkili oral olarak alınan yeni bir ilaçtır. Romatoid artrit tedavisinde hastalık modifiye edici antiromatizmal ilaç grubunda yer almaktadır. Romatoid artrit dışında birçok otoimmün hastalıkta da kullanıldığı… Read More » Her ne kadar dermatolojinin teledermatoloji adında uzaktan tanı koymayı kolaylaştırıcı bazı yöntemleri olsa da bu yöntemler mecburi durumlarda uygulanır. Örneğin ilk uzaktan tanı koyma deneyimleri NASA tarafından uzaydaki astronotların tıbbi sorunlarına deva olmak için ya da kırsal kesimde uzman doktora ulaşmakta zorluk çeken halk için Amerika Birleşik Devletleri’nde uygulanmış. İsveç, 1998’de denizde, İngiltere de aynı… Read More »
bb40c919396a
[ "fineweb2", "hplt2" ]
İlk tiyatro oyunu: Oto Gargara İlk dizisi: Şaban Askerde İlk sinema filmi: GORA Bir şey nasıl başlarsa öyle gider ya da bir terslik oldu mu devamı öylece gelir cümlelerinin doğrulandığı bir İstanbul akşamında buluştuk Özge Özberk ile. Aslında önce her şey yolundaydı yani en azından ben öyle düşünüyordum. Özge Hanım, kasım ayı itibariyle oynayacakları “Sinek Kadar Kocam Olsun Başımda Bulunsun” oyundan çıkıp röportajımızı yapacağımız yere gelecekti. Bu sırada yeri bulma aşamasında yarım saatimizi kaybettik ki zaman sıkıntımızda vardı. Neyse ikimizde gülerek “sonunda buluşabildik” cümlesini kurarak başladık röportajımıza… Kayıt cihazımın pilinin bitmesinden ya da kaydederken başka bir terslik olmasından her röportaj öncesi tedirginlik yaşar umarım bir şey olmaz cümlesini kurarım. Bu seferde aynı şeyi söylemiştim aslında… Gözüm ara ara cihazdaydı, röportajımız çok keyifli geçtiğinde çokta bakmadım sonlara doğru. Teşekkür ettiğim bir anda da makinenin kapalı olduğunu gördüm. Şaka gibiydi yani. Neyseki gelir gelmez hemen yazdım ama arada atladıklarım oldu elbette ki… Buluşmada yaşadığımız gecikme, kayıt cihazının süprizi ile devam edince resimlerde bari bir sıkıntı olmasın dedim ki olmadı da… Röportajımız çok keyifli geçti,oğlundan bahsetmeyi çok seven bir anne, eşine aşık bir eş, iyi işler çıkacağına inandığında ekranlarda karşımızda olmayı düşünen biri aynı zamanda. Neler konuştuğumuz bir sonraki postumda ya da Anne Bebek Dergi'mizin sayfalarında. Bu sıcacık sohbet için kendisine teşekkür ederiz.
16b78268bcc9
[ "fineweb2", "hplt2" ]
İnelli Plastik’ten AIRBUS ve BOEING’e Üretim Otomotiv, beyaz eşya dahil önemli sektörlere yönelik yaptığı üretimlerle dikkat çeken İnelli Plastik, Airbus ve Boeing uçaklarında kullanılan yeni nesil LED aydınlatma unsurlarının plastik kutu ve kapaklarını üretti. Sektörün en deneyimli imalatçılarından olan ve 60 yılı geride bırakan İnelli Plastik, 2006’dan bu yana uyguladığı ürün çeşitlendirme programıyla, otomotiv, beyaz eşya, iklimlendirme, market ve hijyen sektörlerine yönelik imalatını havacılık sektörüne taşıdı. İnelli Plastik’ten yapılan açıklamada, Airbus ve Boeing uçaklarında kullanılan LED aydınlatma sistemlerinin plastik kutu ve kapaklarının üretimine başlandığı belirtildi. Alican İnelli, yaptığı değerlendirmede, üretimleriyle başta Almanya olmak üzere çok sayıda ülkeye ihracat yaptıklarını vurgulayarak, Almanya’da dünyanın en önemli uçak yan sanayii firmalarından biriyle işbirliği yaptıklarını, kalıp siparişi alarak üretime başlandığını ve ön onay sürecinin geçildiğini, seri üretim için hazırlıklarını sürdürdüklerini belirten İnelli, bu yılın sonuna kadar seri üretimin de başlayacağını ifade etti. Yeni nesil uçakların LED aydınlatma kullandığını belirten İnelli, Almanya’daki yan sanayii firmasının, İnelli Plastik ürünü kutu ve kapaklara elektronik devreleri yerleştirdiğini ve aydınlatma sisteminin uçaklarda kullanılacağını belirtti. Alican İnelli, yeni LED sistemlerin, yeni nesil uçaklar yanında, bazı uçakların yenilenmesinde de kullanılacağını ifade etti. Alican İnelli, üzerinde her türlü desen, rakam, şekil yapılabilen plastik fitil makaraları, ring masuraları, konik ve silindirik bobinlerin imalatına başlayacaklarını belirterek, üretim şekli dahil bütün yeni ürünlerine yönelik patentlerini almak için başvurduklarını kaydetti. Şirketlerinin hızlı büyüme döneminde olduğunu belirten Alican İnelli, 2013’te yüzde 27 büyümeyi hedefl ediklerini belirterek, ürün çeşitlendirmesini sürdüreceklerini kaydetti. Otomotiv sektöründe metal ve camdan üretilen bazı parçaların yenilikçi plastik ürünlerle ucuza ve sağlam olarak ürettiklerini belirten Alican İnelli, geçen yıl otomotiv yan sanayinde bir Alman devi olan Hydac ile çalışmaya başladıklarını, yeni 3 büyük şirket ile de anlaşma aşamasında olduklarını ifade etti. Haberin Kaynağı : PLASFED DERGİSİ
be5391373cc2
[ "c4", "culturax", "hplt2", "vngrs" ]
"An"da Var Olmalı İnsan Yakup DÖĞER Yaşı elliyi bulmuş bir insanın, geçen günlerini düşündüğünde sanki geçmişini bir anda tüketmiş gibi hissetmesi zamanın an’da tükenmişliğinin en somut göstergesidir. Saatin saniyelerinin sürekli raks ederek ilerlemesi de aynı manada düşünülebilir, ama an’a ait değerin tükendiğinin ancak geçince anlaşıldığını da her kes bilir. Rahmetlik anam seksen beşine geldiğinde, “Dün gibi oğlanım” derdi, demek ki insanın bazı serzenişleri ve zamana dair yemini anlaması için çok uzun zamanın geçmesi gerektiği bir gerçekmiş.Yukarı Dön Bir insanın seksen yıl öncesinden bir şeyler anlatması ile kırk yıl öncesinden bir şeyler hatırlaması ya da birkaç yıl öncesinden hatıralarını yad etmesi mahiyet olarak aynı şeydir, uzun bir geçmişe ait olanın biraz öncesi gibi hissedilmesidir. Geleceğin hiç geçmeyecekmiş gibi görünmesi, geçmişin hiç yaşanmamış gibi tezahürüdür aynı zamanda. An’ın tarifsiz değeri de bu noktada asıl anlamına kavuşmaktadır. Dedi ki: "Yıl sayısı olarak yeryüzünde ne kadar kaldınız?"Dediler ki: "Bir gün ya da bir günün birazı kadar kaldık, sayanlara sor."(Mü’minun 23/ 112-113) Her şeyin yitip tükendiği bir dünyada, zamanın da akıl almaz bir hızla ve pervasızca aktığının en yakın şahitliğini, her akşam başımızı yastığa koyuşumuzda, geçen akşamın adeta her saniye önceymiş gibi hissettiğimizde anlıyoruz. Günün bir saatinden başka hiçbir ömür sürmediğini de (10 Yunus/45) insan bu hal üzere olduğunda daha iyi anlamakta ve idrak etmektedir. İnsan, geçip giden uzun bir ömrün sonunda dünyada zamanın göz açıp kapayıncaya kadar geçtiğinden dolayı pek az bir süre kaldığını sanmaktadır.(İsra Suresi 17/52) Fahruddini Razi, Asr Suresini tefsir etmeye başladığında, zamanı nasıl anlatacağını, nasıl etkili bir tefsir yapacağını, uzun zaman düşünmesine rağmen nereden başlayacağını bilememiş, karar verememiş. Bu düşüncelerle bir gün pazara çıkmış dolaşıyor, kafasında zaman mefhumu derin düşüncelerle ilerliyor. Bir satıcının yanık yanık bağırtısını duyunca dikkat kesiliyor ve ne dediğini anlamaya çalışıyor. Satıcı pazarda buz satıyor ve şöyle sesleniyor etrafa; “Sermayesi eriyen bu adama merhamet edin.”“İşte” diyor Razi, “işte, zamana yemin olsun ki ancak bu kadar güzel ve net anlatılabilir.”Zamanda aynı buzun güneşte eridiği gibi erimektedir insanın avuçlarında ve aynanın karşısında sürekli değişen şakaklarına baktığında, geçen günlerine yanıkırken, gözlerinin dolmaması elinde midir acaba? İnsan için kalan ömrünün kıymeti yoktur diyor Razi, çünkü geçmişin, zikrinden de anlaşıldığı gibi geçtiği alenen bellidir, lakin bulunduğun andan sonrasının geleceği asla belli değildir, o yüzden insan için yaşadığı an vardır. “Ansızın gelecektir” diyor Rabbimiz ve ekliyor ardından, “Lakin insanların çoğu bilmezler”(Araf 7/187) diye. Ansızın gelecek olanın haberi, geleceğin garanti kapsamına girmediğinin işareti olmakla birlikte, geçmişin tüketildiğinin de haberini vermektedir aynı zamanda. Ünlü bir şarkıcının kendisine, yaş gününü nerede ve nasıl kutlayacağını soran medya görevlisine, şarkıcının İslami bir kaygısı olmamasına rağmen verdiği cevap çok manidar gelmişti bana, “İnsan tükenen ömrünü hangi mantıkla kutlar ki! ” diyordu şarkıcı. Eğer bir gün insanlık, "Eyvahlar bize, bu kitaba ne oluyor ki, küçük büyük bırakmayıp her şeyi sayıp döküyor?" (Kehf 18/49)diyecekse ki, mutlaka diyecek, bu pişmanlık tamamen geçmişle, zamanın hüsrana sebep olan tüketim tercihiyle alakalıdır. Ve yine insanlık, “Hamd, bizden hüznü gideren Allah’a mahsustur. Şüphesiz Rabbimiz çok bağışlayandır, şükrün karşılığını verendir.”(Fatır 35/34) diyecekse ki, mutlaka diyecek, bu sevinç ve mutluluğun kaynağı da geçmişe ait olan zamandır. Sevince sebep de zamanın aslına uygun sarfının tercih edilmesinden kaynaklanmaktadır. İnsanların çoğu kendilerinin sermayesi sürekli eriyen bir tüccar olduklarını farkında değildir ve çoğu zaman geçmişiyle öğünür durur merhamete muhtaç acınası haliyle. Ansızın gelecek olan insanın kıyametidir aslında, insanın kıyameti kendi ölümüyle gerçekleşir, her gün ölüp giden insanlara bakar da, bir gün ansızın sıranın kendisine geleceğini aklına getirmez. Aslında bilmediği şey, kıymetli olanın yaşadığı an olması durumudur, anın kıymetinin idrakinden uzak olunca an’ın da hoyratça harcanması kaçınılmaz oluyor bu durumda. Her gün, boy boy reklamlarla yeni şehirler kurduklarını iftiharla insanlığa sunan dünyevi zihniyet, mezarlığı olmayan şehirlerin mimarisini, ölümü unutan insanların rahat yaşaması için dizayn eder durur. Sosyal bir kent kurduklarını, yaşam alanları oluşturduklarını, her türlü eğlencenin, alış veriş merkezinin, yeşil alanların varlığından bahsederken, devasa gökdelenlerde yaşayanların hiç ölmeyecekleri üzerine hesap yaparlar ve oralarda yaşayanlarda hiç ölmeyeceklermiş gibi bir hayat yaşarlar. Çünkü hiç ölmeyecekmiş gibi yaşayanlar, hiç ölmeyecekmiş gibi tüketirler, nasılsa ölenlerin gömüleceği bir yer mutlaka bulunacaktır, Zincirli Kuyu Mezarlığı, bir şehri gömsen alacak kapasiteye sahiptir neticede. Yaşam alanlarının alabildiğine tanıtımının reklamsal boyutu, insanı, geçmişini nasıl tükettiğinin idrakinden uzaklaştırırken, an’ın değerini de etkisiz hale getirerek, olmaması mümkün olan yarınların üzerine uzun hesaplar yapmasına neden olmaktadır. İnsan yarınlar için de hesap yapacaktır mutlaka, ama gerçek yarınlarını hayatının merkezinde tutarak yapmalıdır. “Ey iman edenler! Allah'tan sakının ve herkes yarına ne hazırladığına baksın.”(59 Haşr/18) Artık modern insanın yaşam alanları, mezarlıkların olmadığı, mezarlıkların görünmeyeceği şekilde dizayn edilerek kurulmakta, insanın ölebileceğini düşünmesinin önüne geçilmeye çalışılmaktadır. Çağın kapitalist projesi kentsel dönüşüm, aynı zamanda, mezarlıksız kentler kurmanın da bir çabasını yansıtmaktadır. İnsanlar, geçmişinden pişman, an’ında israfçı, geleceğinden kaygılı ruh haliyle, kayıp bir dünyayı keşfetmek için sürekli didinmekteler. Her şeyin güvenlik ve huzur üzerine planlandığı, avemelerin içindeki bodrum katlarına ibadethanelerin sıkıştırıldığı kentlerde yaşayan insanların ise, öldüklerinde gömülecek yerlerinin nerede olduğunu sormamaları da ayrı bir düşünülesi durumdur. Sessiz kalış, ifsadın filizlenmesi ve boy salarak salınmasına en büyük yardımdır aslında. Sessiz kalışın, bilerek ve idrak edildiği halde kabullenişi ise ifsadın yayılmasına daha büyük bir yardımdır, yardımdan öte manalarda içerir. Geçen zaman ömrün kısaldığının delilidir, geleceği olmayanın geçmişle hemhal olacağı bir hayata her an hazır olması, asla aklından çıkarmaması gereken bir durumdur, geçmişin geri gelme ihtimali olmadığı gibi, yarına çıkma ihtimalide yoktur. O yüzden, “İnsan hüsrandadır”, “Hiç şüphesiz, göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır. O, diriltir de, öldürür de. Size O'ndan başka ne bir dost vardır, ne de bir yardımcı.” (Tevbe 9/116) Atlanılan nokta, önceliklerin sırasıdır, öncelik sırasına göre hayata düzen vermektir, önceliğin ne olduğunun insan hayatında mana bulmasıdır. İnsanın öncelediği ne ise, değerli olan da o dur. Bu durum öncelediğini ne kadar diğerlerinden daha anlamlı kılıyorsa, diğerleri de o kadar anlamsızlaşıyor demektir. Bu mistik bir anlayış dahilinde bir hırka bir lokmaya razı olmak değildir, hayatı kurgulamakta belirlenecek stratejinin usulüne dair düşünülmesi gerekendir. İnsanın hayatında “Keşke” ler hep olmuştur ve bunların tamamı geçmişin mirasıdır ve çoğu zaman yürek yakan türdendir, hatırlandığında derin düşüncelere insanı gark eder. Bütün geçmişini onarmak, yaşadığı an’da mümkündür, biraz sonra onarmak için imkanı olup olmayacağı kesin değildir. Var olduğu an’ı değerlendiremiyorsa, “Zamana and olsun ki insan hüsrandadır.” Yaşadığı müddetçe an be an geçen zamana, dünyası ve ukbası için hayati ve ebedi olarak ihtiyacı vardır. An’ı ıskalayanlar, an’ı yitirenler, an’ı kaybedenler aslında bin yılda yaşasalar bütünü kaybetmiş gibi olurlar. Sonra şöyle derler: “Eyvah halimize! Yattığımız yerden bizi kim kaldırdı?”(Yasin 36/52) İnsan her gece ölür, sonra sabah hayata devam edecek ömrü varsa tekrar dirilir ama her gece öldüğünün hiç farkına varmadan sabahlar aslında. Tıpkı güneşin her gün sabah doğduğu akşam battığı gibi, gece ve gündüzün ardı ardına geldiği gibi, bütün olağan üstü şeyler alışılmışlığın verdiği vurdumduymazlıkla olağan geldiği gibi, her gece ölümümüz de olağan gelmektedir. Resulullah(s.a.v.) her sabah uyandığında “Bizi, öldükten sonra dirilten Allah'a hamdolsun. Yeniden diriltip huzurunda toplayacak olan da O'dur.” Diye dua ederken, uykudan sonra uyanmanın yeniden dirilmek olduğunu söyleyerek çok önemli bir duruma işaret etmektedir. Her sabah yeniden dirilmek, kaldığımız yerden yeni bir günle başladığımız hayatı, geçecek her an’ıyla değerlendirmemiz ve an’da kurtulmamız için paha biçilmez bir imkandır. Her şeyi kaybedişin bir telafisi olabilir ama zamanı kaybedişin ve dolayısıyla da hayatı kaybedişin telafisi mümkün değildir. An’ı kaybedenlerin "Rabbimiz, bizi çıkar, yaptığımızdan başka salih bir amelde bulunalım." Diye feryatları ortalığı çınlatırken, Rabbimizin, “Size orda (dünyada), öğüt alabilecek olanın öğüt alabileceği kadar ömür vermedik mi?” hitabı yüzlerine tokat gibi çarpılacaktır. An’da var olmalı insan, bulunduğu an’da, geçmişin tükenmişliği, geleceğin mümkünsüzlüğü an’ın alternatifsiz tercih olduğunun kanıtıdır. An’sızın gelecek olana karşı her daim korunmak için, an’a sahiplenmenin şuurunu kuşanmanın mecburiyetini hissetmeli insan. An’ını değerlendirmeyenler, “Eyvahlar bize, bu kitaba ne oluyor ki, küçük büyük bırakmayıp her şeyi sayıp döküyor?”(Kehf 18/49) "Rabbimiz, gördük ve işittik; şimdi bizi (bir kere daha dünyaya) geri çevir, salih bir amelde bulunalım.” (Secde 32/12)diyeceklerdir, an’ını ihya edenler de, “Hidayetiyle bizi (bu nimete) kavuşturan Allah'a hamdolsun!”(Araf 7/43. “Daha önce biz, aile çevremiz içinde bile (ilâhî azaptan) korkardık.”(Tur 52/26) diyeceklerdir. An’ın kıymetini bilenlerden olmak duasıyla, biri Müslüman olarak yaşatan Allah’a hamd olsun. Yazarın Diğer Yazıları
c16c0874ea32
[ "c4", "culturax", "fineweb2", "hplt2", "vngrs" ]
Diğer bebeklere göre acelecidir. Çabuk konuşup çabuk yürürler. İnatçı kişiliğini küçüklüğünden itibaren gösterir. Sevgi gösterilerini çok sever. Cömert olduğundan paylaşmakta zorluk çekmez. Kitaplara düşkündür. Hayal gücü kuvvetlidir sert pratik ve idealisttir. Ona bütün şefkatinizi ve sevginizi verin asi karekteriyle baş etmenin tek yolu onu sevgiye boğmaktır. Boğa (21 nisan-21 mayıs): İnatçı bir bebek olmasına rağmen onu yetiştirmek zevklidir. Genelde güçlü ve sağlıklıdır. inatçıdır. Çabuk kırılıp gücenmez saldırganlık yapmaz. Kendi kendine oynamayı sever üzerine varırsanız kavgacı olur. Smirlere karşı çıkabilir. Makul açıklamalar yapılmasını bekler. Müziğe karşı yeteneklidir. Okul hayatında başarılı ve düzenlidir. Ev işlerinede yardımcı olur. İkizler (22 mayıs-21 haziran): Çok hareketlidir. Yürümeyi ve konuşmayı çabuk öğrenir. Emeklemeye başladığında anne ve babası yorgun düşer. Özgürlüğünün kısıtlanmasından hoşlanmaz. Zekidir hafızası kuvvetlidir. El becerisi isteyen işlere yatkındır. Taklit yeteneği vardır. Çabuk öğrenir aynı iş üzerinde devam isteği yoktur. Küçük yaşta yabancı dil eğitimi alması iyi olur. Yengeç (22 haziran-23 temmuz): Huyu sıkça değişen bu bebek yemeyi içmeyi değişik tatlar almayı değişik renkler görmeyi sever. Çekingendir ama kucaklanmayı ve sevilmeyi ister. Kendi kendine saatlerce oynar. Ama yanlız kalmamaya ihtiyacı vardır; çünkü pek çok şeyden korkar. Sözel derslerde başarılıdır. Tutumludur verilen harçlığı biriktirir. Aslan (24 temmuz-21 ağustos): Kendi kendine bırakıldığında neşeli ve keyifli; bırakılmadığı taktirde ise öfkeli saldırgan olur. Kendisiyle ilgilenilmesi hoşuna gider hatta bazen kendini bir kral zannedip etrafında uşak gibi dolanılmasını ister. Çabuk öğrenir zekidir. Sempatik ve sevimliliğiyle insanların ilgisini hemen çeker. Para konusunda cömerttir. Verdiğiniz emirleri genelde reddeder. Başak (22 ağustos-23 eylül): Huzurlu ve sakin bir bebektir ama acelecidir de. Yabancıların yanında ağırbaşlı ve sakindir. Aile içinde ise fişek gibidir. Söyleneni yapar problem çıkarmaz. Okulda başarılıdır. Arkadaş canlısı ve güvenilirdir. Sanatsal çalışmalar küçük yaşlarda onu çeker. Araştırmayı sever. Kendisine gösterilen ilgiden şımarmaz. Terazi (24 eylül-23 ekim): İyi kalpli ve adildir. Kararsızdır yanlış karar vermekten korkar. Huzur ve sessizlik ister. Çok sevimli olması genelde şımartılmasını sağlar. Şımarık olduğu içinde okulda ve arkadaşlarının yanında denge kurmakta zorlanabilir. Zeki ve mantıklıdır. Tartışmayı sever. Temiz ve düzenlidir. Sanat yeteneği vardır. Akrep (24 ekim-23 kasım): Savaşmayı sever. İstediği olmadığı zaman çabuk öfkelenir. Ona patronun kim olduğunu şefkatle şımartmadan göstermek gerek. Sevdiklerine ve arkadaşlarına bağlıdır. Hoşlanmadığı insanlara ise soğuk davranır. Çok kolay kavrayan zekası vardır. Mesleği ne olursa olsun başarılı olur. Enerjisini sarf etmesi için ona ortam hazırlayın. Azarlamalar ve bazı şakalar onda olumsuz etki yapabilir. Yay (24 kasım-22 aralık): Neşeli sevecen ve arkadaş canlısıdır. Yanlızlığa dayanamaz. Dürüsttür. Rahat hareket etmeyi ve bağımsız olmayı sever. Çok meraklıdır herşeyi bilmek ister. Kendisine güven duyulduğunda yanıltmaz her işin üstesinden gelir. Onurlandırılmayı çok sever. Oğlak (23 aralık-20 ocak): İnatçı azimli ve ısrarlı yapısı ile bıktırabilir. İstediğini mutlaka elde eder. Kendisine bir düzen oluşturmaya oyuncaklarından başlar ve o düzeni bozmaz. Dışarıda gezmek yerine evde vakit geçirmeyi ve anne ve babasının dizinizin dibinde oturmayı tercih eder. Derslerinde sorumluluk sahibidir. Başarısını göstermek için yaygara koparmaz hatta başarılarını başkalarından duyabilirsiniz. Kova (21 ocak-19 şubat): İnatçı ve bağımsız bir çocuktur. Bir an bile yerinde duramaz. Kısıtlanmaktan nefret eder. Mantığına uymayan herşeyi tartışmak ister. Okulu sevmese bile arkadaşları sayesinde alışır. Konuşmak ve arkadaşlık yapmak onun için zavkli bir uğraştır. Ona dikkatini toplamayı uyumluluğu ve kendini bir konuya verebilmeyi öğretmek gerekir. Balık (20 şubat-20 mart): İstediğini yaptırmayı çok iyi bilirler. Bunu tatlı sözler ve gülücüklerle yapar. Yetenekleri konusunda teşvik edilmediği zaman kendini çok kötü hisseder. Ona güven verin ki kendini keşfetsin. Hassas ve duygusal olduğu için sert davranışlarınız kırılmasına be gözyaşı dökmesine neden olabilir. Çok sempatik ve zekidir. Çok yalan söylemez onun sadece hayal gücü çok kuvvetlidir...
bf778c10ac7e
[ "c4", "culturax", "hplt2", "vngrs" ]
Banu AVAR : AB Kürt Konferansı'nda Öten Bülbüller! AB – KÜRT KONFERANSI SONUÇ BİLDİRGESİNDEN: "Kürt Baharı kaçınılmaz!" "İsrail PKK'ya desteğini sürdürecektir!" "Türkiye için yeni bir Anayasa yapılacaktır" "Türk hükümeti Öcalan'la müzakereye devam edecektir!" "Tüm ülkeler PKK'yı terörist listesinden çıkarmalıdır!" AB konferansında "bölünmeyi" en çok savunanlar "Türkiyeli" gazeteciler! 5-6 Aralık'ta Brüksel'de Avrupa Parlamentosu'nda toplanan Kürt Konferansı katılımcıları ve açıklamaları kör gözleri açacak nitelikteydi! "AB, Türkiye ve Kürtler" adlı 9.uluslararası konferansa Türkiye'den AKP milletvekili Galip Ensarioğlu, CHP'den Rıza Türmen, BDP'den Aysel Tuğluk ve Selahattin Demirtaş, gazeteci olarak Hasan Cemal, Cengiz Çandar, Serdar Akinan, Ahmet Şık, Nuray Mert, Diyarbakır İnsan Hakları Derneği'nden Raci Bilici ve Kocaeli Üniversitesi'nden Profesör Sevtap yokuş katıldılar. 'Türk' gazetecilerin, İsrail / MOSSAD mensubu konuşmacılar ile hemfikir olarak 'Sıra Kürt Baharı'nda! ' demeleri ilgi çekti.. İsrailli akademisyen Ofra Bengio, "Son yıllarda PKK bölgede güçlendi, İsrail'in geleceği için bu çok önemli. Bu süreçte Kürtler bölgede stratejik bir rol kaptı ve İsrail'in buna desteği sürecektir" şeklinde konuştu.. Gazeteci Cengiz Çandar ise İsrail görüşlerine tam destek vererek "Kürt Baharı'nın zamanının geldiğini" savundu ve "Türkiye'nin terör örgütü PKK'yı tanımak zorunda kalacağını" belirtti"Türkiye, PKK'yı ve onun temsilcilerini tanımak zorunda kalacak. Biz bunun için çalışacağız. İsrailli dostum Ofra Bengio da bunun için çaba harcayacak"dedi. Gazeteci Serdar Akinan da Kandil'e ve orada yerleşik terör örgütüne övgüler düzdü! Kürt Konferansı sonuç bildirgesinde 2012 sonunda Türkiye'nin 'demokratik' ve 'yeni bir anayasa'ya kavuşacağının altı çizildi. Konferansta, Türk hükümetinin Suriye'deki savaşa yaklaşımının, Kürtlerin kazanımlarını yok sayma ve anti kürt eksen yaratmaya yönelik olduğuna değinildi. Türkiye ve Suriye'deki diğer 'taraf'ların, bir diyalog ortamının hazırlanmasında girişken olmaları gereğinin altı da çizildi! Ve konferansta Türkiye hükümetinin Abdullah Öcalan ile 'diyaloğunun' ŞART olduğuna da değinildi. Konferans ayrıca tüm ülkelere, PKK'nın Terör örgütü olarak listelenmesine son verilmesi çağrısı yaptı! Türkiye'nin 'BÖLÜNME' konferansı düzenleyicileri arasında Nobel Barış Ödülü sahibi Güney Afrikalı Papaz Desmond Tutu, ve İranlı 'muhalif' Şirin Abadi, Avrupa Konseyi iyi niyet elçisi Bianca Jagger, Türkiye'den Yaşar Kemal, ve Vedat Türkali, ve Avrupa'dan ödüllü Leyla Zana ve Amerikalı yazar Naom Chomsky de bulunutyor. Amerikan Kongresinden, İngiltere Almanya ve Hollanda istihbaratından ve Suriyeli Kürtlerden temsilcilerin katıldığı konferansta 'bölünmeye' en iştahlı konuşmaları yapanlar 'Türkiyeli' gazetecilerdi! Banu AVAR, 13 Aralık 2012 banuavar@superonline.com.
7c1dc0b813d8
[ "c4", "culturax", "fineweb2", "hplt2", "vngrs" ]
ATIK TÜRLERİ VE ÇEVREYE ETKİLERİ A. KATI ATIKLAR Günümüzde şehirleşmenin artmasıyla birlikte özellikle büyük yerleşim birimlerinden insanların karşılaştığı en büyük çevre sorunu çöplerdir. Evsel katı atıkların bir bölümü organik atıklar oluştururken, kalan kısmını ise kâğıt, karton, tekstil, plastik, deri, metal, ağaç, cam ve kül gibi katı atıklar oluşturmaktadır. Katı atıkların türü şehirlerin ekonomik düzeyine göre değişebilmektedir. Dünya'da katı atıkların yönetiminin üç temel ilkesi vardır. Bunlar az atık üretilmesi, atıkların geri kazanılması ve atıkların çevreye zarar vermeden yok edilmesidir. Çöplerin toplanması, depolanması veya yok edilmesine kadar tüm hizmetlerin bir plan çerçevesinde ele alınması ve öncelikle bu atıkların değerlendirilmesi veya geri kazanılmasına, çevre ile uyumlu atık yönetimi denilmektedir. Uygun şekilde depolanmamışçöpler yer altı ve yüzeysel su kirliliğine, haşerelerin üremesine, çevreye kötü kokuların yayılmasına, görüntü kirliliğine ve çeşitli hayvanlar vasıtasıyla taşıyıcı mikropların yayılmasına neden olmaktadır. Katı atıkların yok olma süresi ve çevreye olan zararları türlerine göre değişebilmektedir. Örneğin; plastik şişeler 1000 yıl, alüminyum kutular 10 - 100 yıl, portakal kabuğu 6 ay, piller 100 yıl, kâğıt 2 - 5 ay ve cam şişe 4 bin yılda ayrışarak doğaya geri dönmektedir. Bu maddeler içinde özellikle atık pillerin çevreye ve insan sağlığına olan zararıçok büyüktür. Pillerin bileşiminde bulunan cıva, kadmiyum, kurşun, çinko, lityum ve nikel gibi kimyasal maddeler, pillerin çöplere gelişigüzel atılması sonucunda toprağa ve yer altı sularına karışmaktadır. Bunun sonucunda toprak zehirlenir ve kullanılama hâle gelir. Sulardaki ekosistemler etkilenir. Örneğin, bir kalem pil yaklaşık 4 m2 toprağı kirletebil-mektedir. Atık pillerin neden olduğu başlıca hastalıklar sinir sistemi hastalıkları, kanser, böbrek ve karaciğer hastalıklarıdır. B. SIVI ATIKLAR Sıvı atıkların büyük bölümünün atık sular oluşturmaktadır. Bu sular; evsel, endüstriyel, tarımsal ve diğer kullanımlar sonucunda kirlenmiş sular, maden ocakları ve cevher hazırlama tesislerinden kaynaklanan sular ile şehir bölgelerinden gelen kanalizasyon sularıdır. Sıvı atıkların sularda oluşturduğu kirlilik ve etkileri fiziksel, kimyasal ve biyolojik olmak üzere üç grupta görülür. Fiziksel etkiler; suyun sıcaklık, tat, koku özelliklerinin değişmesidir. Kimyasal etkiler; çeşitli ağır metallerin (kurşun, cıva vb.), organik ve inorganik maddelerin suda birikmesidir. Biyolojik etkiler ise organik atıkların etkisiyle suda, oksijeni tüketen algler, bakteriler ve küflerin oluşmasıdır. Sulara karışan cıvanın insan ve çevre sağlığına olan etkileri oldukça fazladır. Suya bağlı besin zehirlenmelerinin önemli bölümü cıvadan kaynaklanan zehirlenmelerdir. Örneğin, 1951 yılında Japonya'daki Minamata Körfezi yakınlarında kurulan plastik fabrikasının atık sularının körfeze karışmasından bir süre sonra yüzlerce insan ciddi hastalıklara yakalanmıştır. Bu hastalıkların başlı-caları; kısmi felç, şuur kaybı ve körlüktür. Atık sulara karışan cıva tabana çöker ve burada bakteriler tarafından çözülür. Daha sonra sudaki planktonlar cıvayı bünyelerine alır. Planktonlarla beslenen balıklara oradan da bu balıklarla beslenen insanlara geçer. C. GAZ ATIKLAR Gaz atıklar; sanayi tesislerinden, konutlardan, taşıtlardan, yangınlardan, çöp depolama alanlarından kay-naklanmaktadır. Gaz atıkların çevre ve insan sağlığına etkileri küresel çevre sorunlarında işlenecektir. Sayfayı Yazdır Coğrafya>>Lise 3 Coğrafya 06.07.2013 05:37 5604 Okunma
b4ff4e81467d
[ "fineweb2", "hplt2" ]
Değerli Gönül Dostlarımız! Kainatın Efendisi, Sevgili Peygamberimiz, Hz.Muhammed Mustafa’nın (S.A.V.), mübarek bedeni ile alemi şerflendirişinin 1444. yıldönümünü, Konferans ve Tasavvuf Musıkîsi Konseri ile kutladık. Derneğimizin Onursal Başkanı Sayın Ahmed COŞAR Beyefendinin, Muhammed’i (S.A.V) Ahlak’ı anlattığı ve misafirlerimiz Tarafından Gözyaşları içerisinde dinlenen Konferans ile başlayan tören, Mersin Büyükşehir Belediyesi Başkanı Sayın Burhaneddin KOCAMAZ beyefendinin Sevgili Peygamberimiz’e ithafen yazdığı Şiirin dernek üyemiz sayın Osman ŞENSOY Tarafından seslendirilmesiyle devam ederek, Genel Sanat Yönetmenimiz, solist Sayın Cavit ÖZKELEŞ Beyefendinin yönetimindeki Dernek Koromuzun verdiği Tasavvuf Musıkîsi Konseri son buldu. Bu kutlu geceye katılarak bizleri şereflendiren, tüm misafirlerimize şükranlarımızı sunuyoruz, yakında tören ile ilgili en güzide fotoğraflara sitemizden ulaşabileceksiniz.
6363d979f429
[ "culturax", "fineweb2", "hplt2" ]
Alevilerin Talepleri ve Diyanet’in Kırmızıçizgileri Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez geçtiğimiz günlerde temsil ettiği resmi devlet ideolojisinin Alevilere ve Alevilerin ibadethaneleri olan cemevlerine bakışını yansıtan bir açıklama yaptı. Görmez’in çelişkilerle, tutarsızlıklarla ve Sünni devletin kibriyle bezeli açıklaması devletin Alevisi olmayacaklarını defalarca dile getiren Alevilerin ve tutarlı demokratların haklı tepkisini çekti. “Biz dini statü veremeyiz, statüyü ancak bu yolun bizatihi sahipleri belirleyebilirler” diyen Görmez’in sözlerinin devamı şöyle: “Alevilik meselesini teolojik bir tartışma zeminine çekmeden, sadece sosyal, hukuki zeminde konunun ele alınması gerektiğini hep ifade etmişimdir. Bizim daima iki kırmızıçizgimiz olmuştur, bundan hiçbir zaman vazgeçmedik. Bir tanesi; Aleviliğin İslamın dışında bir yol olarak tarif edilmesi. Çünkü bin yıllık tarih bunu yalanlıyor, doğru olmadığını ortaya koyuyor. İkincisi de; cemevlerinin caminin alternatifi, başka bir inancın mabedi gibi gösterilmesi. Ama kendi tarihinde var olduğu şekliyle ocakların talepleri doğrultusunda özgürce kendi geleneklerini, kendi kültürlerini, kendi inançlarını yaşamalarının da hem İslamın, hem hukukun onlara verdiği bir hak olduğunu düşünüyorum.” Cemevlerini geleneksel Sünni İslam bakışına göre yorumlayan bu sözler, AKP’nin başından beri sürdürdüğü asimilasyon odaklı politikanın bir kez daha dile gelmiş ve billurlaşmış halidir. Görmez, son derece muğlak bir ifadeyle, dini statünün ancak bizatihi bu yolun sahipleri tarafından belirlenebileceğini söylüyor. Ancak temsil ettiği devlet yüzyıllardır ezilen “bu yolun sahiplerinin” demokratik taleplerine ve inanca saygı isteklerine kulaklarını tıkıyor. Alevilerin kendi inançları hakındaki görüşlerini, inançlarını, ibadethanelerini itibarsızlaştırmaya çalışıyor. Osmanlı İmparatorluğu zamanından bu yana ezdiği, sürdüğü, katlettiği Alevilerin neye inanacağını, nereyi ibadethane olarak göreceğini, kültürel ihtiyaçlarını nerede karşılayacağını tayin etmeye çalışıyor. Bu en âlâsından bir “statü belirleme”dir ve üstelik Alevilerin aleyhinde bir statü belirlemedir. Buna göre Aleviler, Sünni İslama ve dolayısıyla devlete yakın olmalı. Taleplerde bulunmamalı, devletin inayet ve hoşgörüsüne sığınmalı. İslamın içinde bir yol olarak İslama uygun davranmalı. Yani Alevilerin devletin resmi dini dışında bir dine veya inanışa bağlı insanlar olarak eşit yurttaşlık hakları olmamalı! Alevilik meselesi gerçekten teolojik bir zemine çekilmeyecekse, Aleviler dışında hiçkimsenin Aleviliğin İslamın içinde ya da dışında bir yol olup olmadığı konusunda konuşma hakkı yoktur. Ama devletin Diyanet İşleri Başkanı tam da bunu yapıyor. Aleviliğin İslamın dışında bir yol olarak tarif edilmesinin kendilerinin kırmızıçizgisi olduğunu ifade ediyor. Alevilerin bile bu konuda kırmızıçizgiler dayatmadığı, bazı Alevilerin Aleviliği İslamın bir parçası, bazılarının İslamın dışında bir inanış, bazılarınınsa sadece kültürel-geleneksel bir çerçeve, bir öğreti olarak tanımladığı durumda, Alevilikle ilgisi olmayan birinin Aleviliğin İslamın içinde olduğunu dile getirmesi despotça bir zihniyetin ürünüdür. Ancak din işlerinden sorumlu bu zat sadece görüş bildirmekle kalmıyor, bunun kendileri için kırmızıçizgi olduğunu buyuruyor. Üstelik Aleviliğin Sünni devlet egemenliği altında ezildiği bin yıllık tarihi buna kanıt olarak göstermekten çekinmiyor. Görüldüğü gibi, Diyanet İşleri Başkanı “mesele sosyal ve hukuki zeminde ele alınmalı” diyor ama sorunu dönüp dolaşıp teolojik alana getiriyor. “Hukuki zeminde” ise, hükümet, Alevi dedelerine maaş bağlamak, cemevlerini ibadethane statüsü vermeksizin kültür merkezleri olarak tanımak gibi uyduruk düzenlemeler dışında hiçbir adım atmaya yanaşmıyor. Resmi devlet politikasının, AKP’nin sözde Alevi açılımlarının ve Diyanet İşleri Başkanının açıklamalarının Alevilerin bu denli tepkisini çekmesinin nedeni işte tam da budur. Daha önce de dile getirdiğimiz gibi, bu sorunun özü siyasaldır ve çözme yükümlülüğü de hükümettedir: “Alevilerin «eşit yurttaşlık ilkesi» temelinde ileri sürdüğü bu demokratik ve siyasal taleplerin çözüm alanı siyaset alanıdır ve bu noktada muhatap da devleti temsilen hükümettir. Oysa AKP hükümeti, Alevilerin karşısına Sünni ulemayı muhatap olarak çıkartarak, sorunu ilahiyat alanına transfer etmiş, sorun bir anlamda mezhepler arasında dinsel bir uzlaşma sağlama sorununa dönüştürülmüştür. Böylelikle Alevilerin talepleri Sünni ulemanın insafına ve onayına bırakılmıştır. AKP, sorunu Sünni ve Alevi kesimler arasındaki karşılıklı önyargıların ortadan kaldırılması, karşılıklı birbirini daha iyi tanıma ve geçimsizliğin sona erdirilmesi olarak takdim etmekte, adeta karı-koca geçimsizliğini gidererek onları uzlaştırmaya çalışan tarafsız hakem görüntüsü sergilemek istemektedir. Hâlbuki devlet ve onu temsilen hükümet, sorunun doğrudan ve tek muhatabıdır, tarafsız hakem olmadığı gibi, sorunun açıkça ezen-egemen tarafıdır. Sorun, karı-koca geçimsizliği değil, bunların yasalar karşısındaki eşitsiz konumudur. Sünniliğin devletin fiilen resmi dini olarak örgütlenmiş olması ve Alevilerin hem yasal çerçevede hem de fiilen baskı ve asimilasyona tâbi tutulması sorunudur.” (Oktay Baran, Alevi Çalıştayları ve Laiklik Sorunu, MT, Mart 2010) Geçmişten bu yana devlet tüm olanaklarını Sünni inancını tüm topluma kabul ettirmek, Sünniliği tek meşru ve makbul inanış kılmak için kullanıyor. Bu despotik, dayatmacı ve asimilasyoncu zihniyet, bir yandan sorunun kaynağını beslerken bir yandan kitlelerden bu sorunları yok saymalarını, biat etmelerini, devlete sığınmalarını istemektedir. Kitleleri bu yolda ayrıştırmaya ve düşmanlaştırmaya çalışmaktadır. İnkâr üzerine kurulu resmi politikanın ayrıcalıklı temsilcisi Görmez’in “kırmızıçizgimiz” olarak tabir ettiği ikinci konu cemevlerinin caminin alternatifi, başka bir inancın mabedi olarak gösterilmesiymiş. Alevi örgütlerinin ve Alevilerin tüm tepkilerine rağmen, devletin onların ibadethanelerini cami olarak görme tutumu devam ediyor. Az buçuk demokrat olanlar, dinler, inançlar ve o inançların gerekleri söz konusuysa, o inançlara sahip olanların beyanlarını esas alır. “Senin ibadethanen cemevi değil, camidir” demek hiçbir kişinin, kurumun ve devletin haddine değildir. Görmez, bu sınırı fazlasıyla aştığı yetmiyormuş, devlet Alevilere olmadık zulümler yapmıyormuş gibi, Alevilerin kendi tarihlerine uygun şekilde, ocaklarının talepleri doğrultusunda özgürce kendi geleneklerini, kendi kültürlerini, kendi inançlarını yaşayabileceklerini söylüyor. Sanki lütufmuş gibi, üstten bir dille hem İslamın hem de hukukun onlara bu hakkı tanıdığını dile getiriyor. Oysa bu koca bir yalandır. Devlet Alevilerin inanç ve kültürlerine her fırsatta müdahale ettiği gibi, en temel demokratik taleplerini bile karşılamaktan uzak durmaktadır. En basitinden, zorunlu din dersi tahakkümü devam etmektedir; Alevilerin inanç ve ibadet merkezi olarak gördükleri cemevlerinin halen yasal statüsü yoktur vb. Devletin dümenini eline alan, bu sözleri eden Diyanet İşleri Başkanına astronomik fiyatlı Mercedesleri layık gören AKP-Erdoğan devleti, Alevi açılımı yapacağını, sorunu çözeceğini iddia etmişti. Zaten AKP ve şefi Erdoğan, sorunu çözecekmiş gibi yapma, yanılsamalar yaratma ama hiçbir somut adım atmama konusunda hep ustaydı. AKP zihniyetinin bu tutumu şaşırtıcı değildir. Bu durum biriken sorunlar ve keskinleşen çelişkiler yaratıyor. Bu açıklamalar, bu zihniyet açıkça ayrımcılık yapıyor, kin ve düşmanlık yaratıyor. Alevi sorununu daha da büyütüyor. Alevi kitleler, zorunlu din derslerinin kaldırılmasını, Diyanet İşleri Başkanlığının tasfiyesini, Alevi köylerine cami yapılmasına ve imam atanmasına son verilmesini, atanan imamların geri çekilmesini, çocuklarının imam-hatip liselerine zorlanmamasını, karma eğitimin tartışma konusu yapılmamasını, cemevlerinin yasal bir güvenceye kavuşturulmasını, toplumsal yaşamda ayrımcı uygulamalara son verilmesini, Alevilere dönük katliamların dosyalarının yeniden açılıp tüm sorumluların yargılanmasını ve Madımak Otelinin müzeye dönüştürülmesini istiyorlar. Oysa devlet ve Sünni entelijensiya ne yapıyor? Aleviliği kültürel ve sosyal bir mefhuma indirgemeye çalışıyor, Aleviliğin de Sünniliğe eşit düzeyde bir inanç olduğunu kabul etmiyor. Diyanet İşleri Başkanlığının kaldırılması talebini din düşmanlığı olarak göstermeye, Sünni halkı bu kurumun kalkanı haline getirmeye çalışıyor. Diyanet İşleri Başkanlığına devasa bir bütçe ayırıyor. Okullarda zorunlu din derslerinde ısrar ediyor. Eğitim sistemindeki değişikliklerle çocuklarının din dersi almasını istemeyen ailelere bile imam-hatipleri dayatıyor. Karma eğitimin gayri ahlâkî sonuçlar doğuracağı yalanlarını yayıyor. Alevilere dönük pogromlardan biri olan Maraş katliamının yıldönümünde protestocuların Maraş’a girmesine izin vermiyor. O günleri hatırlatırcasına Alevilerin evlerinin işaretlendiği provokasyonlara imza atıyor. Madımak Oteli ile ilgili taleplerle açıkça dalga geçiyor. Alevi örgütleri Diyanet İşleri Başkanının açıklaması üzerine tepkilerini eylemlerle, suç duyurularıyla göstermeye çalışırken ayrımcı politikalar tam gaz devam ediyor. Diyanet’e bağlı Din İşleri Başkanlığı internet sitesinden Alevilerle evlenilip evlenilmeyeceği üzerine gelen sorular üzerine Müslüman olmayanla evlenilmeyeceği şeklinde fetva veriyor. Alevi toplumunun sorunları, böyle samimiyetsiz ve anti-demokratik tutumlarla çözülemez. Asimilasyoncu-dayatmacı yaklaşım Alevileri kendi talepleri etrafında daha sıkı kenetliyor. Alevi kitleler “devletin Alevisi olmayacağız” diyerek, demokratik hakları için, geçmiştekine göre çok daha güçlü ve örgütlü bir mücadele yürütüyorlar. Demokratik hak ve özgürlükler için yürütülen bu mücadelenin gelişmesi, hiç kuşkusuz Diyanet’in ve devletin dayatmalarını boşa çıkarmanın da güvencesi olacaktır. - Diyanetin Prestiji --- 31 Mayıs 2015 - Din İstismarı ile Oy Toplamaya Çalışmak --- 19 Mayıs 2015 - İslamofobi, Batı Düşmanlığı ve Emperyalist Savaş --- 3 Şubat 2015 - Charlie Hebdo Saldırısı --- 14 Ocak 2015 - Müslümanların Birliği mi, İşçilerin Birliği mi? --- 3 Ocak 2015 - Diyanet’in İtibarı Mercedes --- 6 Ocak 2015 - TC’nin Sahte Laikliği ve Diyanet İşleri Başkanlığı --- Nisan 2014 - Burjuvazi Nasıl Bir Din İstiyor? --- 1 Ekim 2013 - Tek Tip Kıyafet, Başörtüsü ve Laiklik --- Ocak 2013 - İslamofobik Provokasyonlar Sürüyor --- Ekim 2012 - Diyanet İşleri Başkanlığı, Cemevleri ve TC’nin Laikliği --- Eylül 2012 - Anti-Kapitalist Müslümanlar ve Sol --- Haziran 2012 - TBMM’de Türban Krizinin Gösterdikleri --- 2 Kasım 2011 - İslami Harekette Yaşanan Ayrışma Süreci /3 --- Nisan 2011 - İslami Harekette Yaşanan Ayrışma Süreci /2 --- Mart 2011
850724eaee46
[ "c4", "culturax", "fineweb2", "hplt2", "vngrs" ]
Samsung, dünyanın ilk 1 Terabyte veri depolayabilen katı hal sürücüsünü tanıttı. Yüksek kapasitesinin yanı sıra inceliği ile de sınıfının en iyisi olan mSATA SSD'nin ayrıntıları haberimizde. Günümüz teknolojik cihazlardan en verimli biçimde yararlanmamızı sağlayan katı hal sürücüler yani SSD'ler, gerek kapasite, gerek tasarım açısından hızlı bir şekilde gelişiyor. Piyasaya sunuldukları ilk vakit oldukça az depolama alanı sunan, cihazlarımızın gücüne güç katan SSD'ler, artık 1 terabyte'a kadar depolama imkanı sunabiliyor. Bunun ilk örneği ise Samsung'un ince tasarımlı mSATA SSD'si 840EVO oldu. Ortalama bir sabit sürücüden %60 daha ince ve %92 daha hafif olan 840EVO, sadece 3.85 mm kalınlığı ve 8.5 gr ağırlığı ile sınıfının en iyisi olarak gösteriliyor. Saniyede 540MB okuma, 520MB yazma hızına ulaşan sürücünün 120GB, 250GB ve 500GB kapasiteli modelleri de bulunuyor. Tüm modeller 128GB NAND flash bellek çipini ve Samsung'un kendi TurboWrite kontrol birimini kullanıyor. Samsung'un yüksek kapasitesi ve tasarımı ile kullanıcıyı etkileyen yeni SSD'si 840EVO, bu ay dünya genelinde satışa sunulacak. Fiyatı ise henüz belli değil.
d4375ce32390
[ "c4", "fineweb2", "hplt2" ]
Günde 100 kere okuyana Rabbimizin önünde Resulullah tarafından şefaat edilmesi ve devam edenin Resulullahı rüyasında görülmesine vesile olan salavat Allâhümme salli alâ rûhi Muhammedin fil ervâh, Ve salli alâ cesedi Muhammedin fil ecsâd, Ve salli alâ kabri Muhammedin fil kubûr Allahım (c.c); Peygamberin Muhammmed aleyhisselamın ruhuna ruhlar içinde, bedenine bedenler içinde, kabrine kabirler içinde(arasında) salatü selam et. ***Bir kimse günde 100 kere şu salavatı verirse, inşallah ahirette Rabb’imizin önünde o kimseye Resulullah sav şefaat edecektir. ***Her kim bu salâvât-ı şerîfeyi devamlı olarak okursa rüyasında Resulullah Sallallahu Aleyhi Vesellem’i görür. Ezhar adlı kitabdan alınmıştır. Peygamber Efendimiz (sav) buyurdular ki; Bir kimse bana günde 100 kere şu sûretle salavat verirse, inşallah ahirette Rabb’im önünde o kimseye şefaat eylerim. Ayrıca; Hadis Hafızı Celâleddin Suyutî “Amelül-leyli vel-leyl” isimli eserinde Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)in : Her kim bu salâvât-ı şerîfeyi devamlı olarak okursa rüyasında beni görür, buyurduğunu bildirmiştir. Bu hususta başka hadisler de mevcûddur. İmam Muhammed İslam tercüme etmiştir
91e1a3405634
[ "c4", "fineweb2", "hplt2", "vngrs" ]
1999 yılında İzmir merkezli bir şirket olarak ticari hayatına başlayan şirketimiz, ilk kuruluş yıllarında çeşitli temizlik, gıda ve kozmetik şirketlerinin Ege ve Akdeniz distribütörlüklerini yapmaktaydı. 2004 yılında ıslak mendil ve kozmetik gruplarında üretime geçmek amacı ile şirket merkezini İstanbula taşımıştır. Şu anda 4.000 metre kare kapalı alanlı fabrikamızda Islak mendil başta olmak üzere çeşitli kozmetik ürünlerinin üretimini yapmaktadır.Üretimini yapmakta olduğumuz bu ürünleri yurt içinde İstanbul, İzmir, Ankara, Samsun ve Adana bölge müdürlükleri aracılığı ile tüm Türkiye’ye satmaktadır. Bir Adım Önde Olmak.. Günümüzde teknoloji, bilgi, iletişim ve endüstriyel anlamda çok büyük gelişmelere neden olmuştur.Dünya çapında ve türkiye içerisinde sektörel olarak temizlik ürünleri wet towel, wet wipes, private label (ıslak mendil, ıslak havlu, özel markalı ürün) dünya ticaretinin giderek küreselleşmesi rekabet çıtasını çok daha üst bir seviyeye taşımış bulunmaktadır. Bur-iş olarak bu rekabetin içinde yer almak için her zaman daha kaliteli ve daha üstün ürünleri pazara sunmak amacımızdır. Pazarda bulunan müşteriler artık çok daha bilgili ve bilinçlidir.Bu sebeple müşteri beklentilerinin her zaman bir adım önünde olmayı hedef aldık. Endüstriyel alanda daha önceleri hayal bile edilemeyen bir teknolojiye sahip olarak üretim yapmak artık mümkün..
5d285ba37b1e
[ "culturax", "hplt2", "vngrs" ]
6 Temmuz 2011 ÇARŞAMBA Resmî Gazete Sayı : 27986 Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu Genel Müdürlüğünden: ÖZEL KREŞ VE GÜNDÜZ BAKIMEVLERİ İLE ÖZEL ÇOCUK KULÜPLERİ KURULUŞ VE İŞLEYİŞ ESASLARI HAKKINDA YÖNETMELİKTE DEĞİŞİKLİK YAPILMASINA DAİR YÖNETMELİK MADDE 1 – 8/10/1996 tarihli ve 22781 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Özel Kreş ve Gündüz Bakımevleri ile Özel Çocuk Kulüpleri Kuruluş ve İşleyiş Esasları Hakkında Yönetmeliğin 4 üncü maddesinin birinci fıkrasının (d) bendi aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir. “d) Kurucu: Özel Kreş ve Gündüz Bakımevi ve Özel Çocuk Kulübü veya her ikisini bir arada açmak isteyen gerçek kişi veya tüzel kişiyi,” MADDE 2 – Aynı Yönetmeliğin 5 inci maddesinin birinci fıkrasına “meslek elemanları tarafından” ibaresinden sonra gelmek üzere “8/A maddesine uygunluk açısından” ibaresi eklenmiş, aynı maddenin (c) ve (ç) bentleri aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir. “c) Bulaşıcı hastalığı bulunmadığı ve görevini yürütmesine engel bir durumun olmadığını belirten sağlık raporu, ç) Özel hukuk tüzel kişileri için, özel kreş ve gündüz bakımevi ve çocuk kulübü açılacağına dair ticaret sicil gazetesinde yayımlanmış veya noterlikçe onaylanmış, tüzük, vakıf senedi veya ana sözleşme ile kurucu temsilcilerine yetki verildiğine dair yönetim kurulu kararı” MADDE 3 – Aynı Yönetmeliğin 7 nci maddesi başlığı ile birlikte aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir. “Kurucu yetki belgesi MADDE 7 – Kuruluş açmak isteyen kişinin ve tüzel kişilik temsilcisinin 5 inci maddede belirtilen belgeleri eksiksiz sunması ve 6 ncı maddede belirtilen şartlara sahip olması halinde, İl Müdürlüğünce Ek-1’deki Kurucu Yetki Belgesi verilir. Bu belge, kişinin kuruluş açabilmek için gerekli şartlara sahip olduğunu belgeler. Bu belgeye dayanarak kuruluş işletmeye açılamaz ancak, tefriş ve donanım çalışmalarına başlanabilir.” MADDE 4 – Aynı Yönetmeliğin 8 inci maddesinin birinci fıkrasının (a) bendinin (1) ve (3) numaralı alt bentleri aşağıdaki şekilde değiştirilmiş, (a) bendine aşağıdaki (4) numaralı alt bent eklenmiş, (c) bendinin (1) ve (2) numaralı alt bentleri aşağıdaki şekilde değiştirilmiş, (c) bendinin (6) numaralı alt bendi yürürlükten kaldırılmış, (ç) bendindeki “Ek’teki” ifadesi “EK-2” olarak değiştirilmiş ve maddenin sonuna aşağıdaki fıkra eklenmiştir. “1) Öğrenim durumunu gösterir belgenin aslı veya aslının İl Müdürlüğünce görülmesi kaydıyla fotokopisi,” “3) Bulaşıcı hastalığı bulunmadığı ve görevini yürütmesine engel bir durumun olmadığını belirten sağlık raporu,” “4) İş sözleşmesi,” “1) Binanın genel yapısını, bölüm ve odaların büyüklüğünü, kapasite hesaplamasını ve binanın bütün bölümlerini gösterir Bayındırlık ve İskan İl Müdürlüğünden alınacak tasdikli plan ile uygunluğunu gösteren rapor, 2) Binanın tapu senedi veya kira sözleşmesi,” “Kurucunun bina ile ilgili belgeleri teslim etmesinden sonra, belgelerin uygun olup olmadığı İl Müdürlüğünce incelenir. Belgelerin uygun olduğunun tespit edilmesi halinde, kurucudan kuruluşun tefrişinin yapılması istenir. Tefriş yapıldıktan sonra İl Müdürlüğü meslek elemanlarınca yerinde inceleme yapılır ve inceleme sonucunda binanın fiziki şartları ile bulunması gereken araç ve gereçlerin kuruluşa uygunluğunu gösterir inceleme raporu düzenlenir.” MADDE 5 – Aynı Yönetmeliğe 8 inci maddesinden sonra gelmek üzere aşağıdaki maddeler eklenmiştir. “Kuruluş binası ve yeri MADDE 8/A – Kuruluş olarak kullanılacak binanın ve yerinin seçimi aşağıdaki hususlara uygun olarak yapılır. a) Kuruluş çocuklar için tehlike yaratmayacak ve ulaşıma elverişli bir yerde kurulur. Binanın bulunduğu yer, çocukların geliş ve gidişlerinde trafik yönünden uygun ve emniyetli olmalıdır. b) Kuruluşun kapasitesine uygun yeterli büyüklükte bahçesi bulunur. Bahçenin alanı her çocuk için en az 1,5 m2 alan düşecek şekilde olmalıdır. Bahçe alanı hesaplamasında 0-2 yaş grubu çocuk sayısı dikkate alınmaz. Binaların teras katları bahçe olarak kullanılamaz. 0-2 yaş grubuna hizmet verecek bir kuruluş, bahçesi olma şartı aranmaksızın çok katlı bir binanın herhangi bir bölümünde uygunluğu saptandığı takdirde hizmete açılabilir. c) Kuruluş müstakil veya çok katlı bir binada zemin katta veya zeminle bağlantılı üst katlarda açılabilir. ç) Kuruluşun çok katlı bir binada hizmete açılması halinde, söz konusu binada veya bitişiğinde çocuklar için tehlike yaratabilecek fırın veya patlayıcı ve yanıcı madde satan veya depolayan bir işletmenin bulunmaması gerekir. Kuruluş binası çevresinde patlayıcı ve yanıcı madde satan veya depolayan kuruluşlar bulunması hâlinde, 27/11/2007 tarihli ve 2007/12937 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile yürürlüğe konulan Binaların Yangından Korunması Hakkında Yönetmelik hükümlerine uygun mesafelerin korunması ve tedbirlerin alınması sağlanır. Yönetmelikte belirtilen mesafelerin korunup korunmadığına dair rapor, çalışma ruhsatı vermeye yetkili birimlerden alınır. d) Özel kreş ve gündüz bakımevi ile özel çocuk kulübünün aynı binada veya aynı bahçe içerisinde bir arada bulunması halinde, her kuruluşun bağımsız bölüm ve dairelerden oluşması, giriş ve çıkış kapılarının ayrı olması şartı aranır. e) Kuruluşlarda herhangi bir tehlike anında çocukların binadan kolaylıkla ayrılabilmelerine yönelik çıkış kapısı, tahliye sistemi veya yangın merdiveni bulunur. f) Kuruluş ile meyhane, kahvehane, kıraathane, bar, elektronik oyun merkezleri gibi umuma açık yerler, alkollü içki satılan yerler ile genel ahlak kurallarına uygun olmayan mekânların varsa bahçe kapıları, yoksa bina kapıları arasında en az 100 metre mesafe bulunması zorunludur. Binaların birden fazla kapısı varsa en yakın kapı esas alınır.” “Personel belgeleri MADDE 8/B – Kurucu, sorumlu müdür ve grup sorumlusu dışındaki diğer personelden T.C. Kimlik Numarası ile birlikte aşağıdaki belgeler istenir; a) Öğrenim durumunu gösterir belge, b) Adli sicil kaydının bulunmadığına ilişkin yazılı beyan, c) Bulaşıcı hastalığı bulunmadığı ve görevini yürütmesine engel bir durumun olmadığını belirten sağlık raporu, ç) İş Sözleşmesi.” MADDE 6 – Aynı Yönetmeliğin 9 uncu maddesinin birinci fıkrasının (b) ve (c) bentleri aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir. “b) İki dosya olarak düzenlenen tüm belgelerin belirlenen esaslara uygun olması halinde, kuruluşun hizmete açılabilmesi, İl Müdürlüğünün teklifi ve Valiliğin Onayı ile gerçekleşir. Tüm belgeleri tasdik edilen dosyalardan biri İl Müdürlüğünde kalır, diğeri ise Ek-3’teki Açılış İzin Belgesi düzenledikten ve imzaladıktan sonra kurucuya imza karşılığında verilir. c) Açılış İzin Belgesi verilen, devir ve nakil edilen her kuruluşun işveren ve işyerinin ismi ve yaptığı işin çeşidi, bir ay içinde İl Müdürlüğünce o yerin bağlı bulunduğu ilin Sosyal Güvenlik Kurumu İl Müdürlüğü’ne ve Defterdarlığa/Vergi Dairesi’ne bildirilir." MADDE 7 – Aynı Yönetmeliğin 11 inci maddesinin birinci fıkrasının (a), (c) ve (e) bentleri aşağıdaki şekilde değiştirilmiş ve aynı fıkraya aşağıdaki (f) bendi eklenmiştir. “a) Açılış izin belgesi verilen kuruluşun kurucusu veya sorumlu müdürü, açılış izin belgesini aldığı tarihten itibaren en geç bir ay içinde, kuruluşta istihdam edilecek personel için 8/B maddesinde belirtilen belgeleri ikişer nüsha halinde düzenleyerek İl Müdürlüğüne teslim eder. c) Personelin kuruluşta çalışabilmesi İl Müdürlüğünün onayı ile gerçekleşir. Personelin belgeleri ve çalışma onayının birinci nüshası İl Müdürlüğünde, ikinci nüshası ise kuruluşta muhafaza edilir. İl Müdürlüğünce tasdik edilmeyen personel kuruluşta çalışamaz. e) Sorumlu müdürün çeşitli nedenlerle izine ayrılması halinde, yerine kuruluşta bulunan, bu Yönetmeliğin 12 nci maddesinin (A) veya (B) bentlerindeki özelliklere sahip en kıdemli mesleki personel vekil bırakılır. Sorumlu müdür izine ayrılmadan önce kullanılacak izin süresi ve sorumlu müdürlüğe vekâlet edecek mesleki personel il müdürlüğüne bildirilir.” “f) Personelin görevden ayrılması veya görevine son verilmesi halinde, durum en geç 5 iş günü içinde İl Müdürlüğüne bildirilir. İl Müdürlüğünce görevinden ayrılan veya görevine son verilen personelin çalışma onayı iptal edilir. İl Müdürlüğünce kuruluşa verilen en fazla bir aylık süre içinde yeni personelin kuruluşa başlatılması sağlanır.” MADDE 8 – Aynı Yönetmeliğin 12 nci maddesi aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir. “Kuruluşpersonelinin nitelik ve sorumlulukları MADDE 12 – Kuruluş personelinin nitelik ve sorumlulukları ile personelde aranacak şartlar aşağıda düzenlenmiştir. A) Sorumlu Müdür: Kuruluşun amacına uygun olarak işleyişi ile ilgili idari konularda her türlü işlemden, kuruluştaki çocukların eğitim, bakım ve beslenmelerinin sağlık kurallarına uygun, sevgi ve ilgiye dayalı bir ortamda sağlanmasından, çocukların fiziksel, zihinsel, duygusal ve sosyal gelişimlerine yardımcı olunmasından, onlara temel değer ve alışkanlıkların kazandırılmasından, birinci derecede sorumlu olan sorumlu müdürün taşıması gereken nitelikler şunlardır: a) Kreş ve gündüz bakımevlerinde; 1) Sosyal Hizmet, Psikoloji, Çocuk Gelişimi ve Eğitimi, Okul Öncesi Eğitimi, Anaokulu Öğretmenliği, Rehber Öğretmen/Psikolojik Danışman yetiştiren alanlardan birinde 4 yıllık yüksek öğrenim yapmış olmak, 2) Sosyal Hizmet, Çocuk Gelişimi, Anaokulu Öğretmenliği önlisans mezunu olup, en az iki yıl resmi/özel okul öncesi eğitim kuruluşlarında görev yapmış olmak, 3) Resmi/özel okul öncesi, ilk ve ortaöğretim kurumlarında müdür olarak en az iki yıl görev yapmış olmak. b) Çocuk Kulüplerinde; 1) Sosyal Hizmet, Psikoloji, Çocuk Gelişimi ve Eğitimi, Okul Öncesi Eğitimi, Anaokulu Öğretmenliği, Rehber Öğretmen/Psikolojik Danışman yetiştiren alanlardan birinde 4 yıllık yüksek öğrenim yapmış olmak, 2) Sınıf Öğretmeni unvanına sahip olmak, 3) Sosyal Hizmet, Çocuk Gelişimi, Anaokulu Öğretmenliği önlisans mezunu olup, en az iki yıl resmi/özel okul öncesi eğitim kuruluşlarında görev yapmış olmak, 4) Resmi/özel okul öncesi, ilk ve ortaöğretim kurumlarında müdür olarak en az iki yıl görev yapmış olmak. c) Kreş ve Gündüz Bakımevleri ile Çocuk Kulüplerinin bir arada açılması halinde; 1) Sosyal Hizmet, Psikoloji, Çocuk Gelişimi ve Eğitimi, Okul Öncesi Eğitimi, Anaokulu Öğretmenliği, Rehber Öğretmen/Psikolojik Danışman yetiştiren alanlardan birinde 4 yıllık yüksek öğrenim yapmış olmak, 2) Sınıf Öğretmeni unvanına sahip olmak, 3) Sosyal Hizmet, Çocuk Gelişimi, Anaokulu Öğretmenliği önlisans mezunu olup, en az iki yıl resmi/özel okul öncesi eğitim kuruluşlarında görev yapmış olmak, 4) Resmi/özel okul öncesi, ilk ve ortaöğretim kurumlarında müdür olarak en az iki yıl görev yapmış olmak. ç) Yukarıdaki şartlara sahip bulunan kurucular aynı zamanda kuruluşun sorumlu müdürü de olabilirler. d) Bir kişi, birden fazla kuruluşun sorumlu müdürü olamaz, grup sorumlusu olarak görev yapamaz ve çalışma saatleri içinde başka bir işte çalışamaz. B) Grup Sorumlusu: Grubundaki çocukların fiziksel, zihinsel, duygusal, sosyal gelişimlerini sağlamak, onlara temel değer ve alışkanlıkları kazandırmak üzere gerekli faaliyetleri bir program dahilinde uygulamak, eğitim, bakım ve temizliklerinin sağlık kurallarına uygun, sevgi ve ilgiye dayalı bir ortamda yerine getirilmesine yardımcı olmakla yükümlü olan Grup Sorumlusunun taşıması gereken nitelikler şunlardır: a) Kreş ve Gündüz Bakımevlerinde; 1) Yüksek öğrenim kurumlarının Sosyal Hizmet, Psikoloji, Çocuk Gelişimi, Okul Öncesi Eğitimi, Anaokulu Öğretmenliği, Rehber Öğretmen/Psikolojik Danışman yetiştiren alanlarında lisans veya önlisans mezunu olmak, 2) Bu bölüm mezunlarının bulunamaması durumunda, kız meslek liselerinin çocuk gelişimi ve eğitimi bölümü mezunu olmak, 3) 0-2 yaş grubundaki çocuklar için hemşire unvanına sahip kişiler de görevlendirilebilir. b) Çocuk Kulüplerinde; 1) Yüksek öğrenim kurumlarının Sosyal Hizmet, Psikoloji, Çocuk Gelişimi, Rehber Öğretmen/Psikolojik Danışman yetiştiren alanlarında lisans veya önlisans mezunu olmak, 2) Sınıf Öğretmeni unvanına sahip olmak, 3) Yüksek Öğrenim Kurumlarının Fizik, Kimya, Fen Bilgisi, Biyoloji, Matematik, Türk Dili ve Edebiyatı, Tarih ve Coğrafya, Sosyal Bilgiler Öğretmenliği bölümlerinden mezun olmak. C) Çocuk bakıcılarında tercihen lise mezunu olmak, çocuk gelişimi ve eğitimi/çocuk bakımı konusunda sertifika sahibi olmak şartı aranır. Ç) Ayrıca kuruluşta iş hacmine göre büro, yemek, temizlik ve diğer hizmetler için yeterli sayıda personel istihdam edilir. Bu personel için en az ilkokul/ilköğretim diploması veya okuryazarlık belgesi almış olma şartı aranır. D) Kuruluşlar kendi çalışma saat ve düzenleri açısından gerekli gördükleri takdirde, yönetim ve grup sorumluluğu dışında; kendi branş dallarında istihdam edilmek üzere Sosyal Hizmetler, Psikoloji, Çocuk Gelişimi ve Eğitimi, Özel Eğitim Öğretmeni, Doktor, Diyetisyen, Hemşire, Müzik, Resim, Bilgisayar, Yabancı Dil ve benzeri bölüm mezunu elemanları da görevlendirebilirler. Söz konusu şahısların branşları ve görevlendirilme şekillerinin İl Müdürlüklerine bildirilmesi zorunludur. E) Kuruluşlarda görev alacak personel evrakının onaya sunulduğu tarihte, sorumlu müdür hariç tüm personelde kadınlarda 55, erkeklerde 60 yaşından gün almamış olma şartı aranır.” MADDE 9 – Aynı Yönetmeliğin 12 nci maddesinden sonra gelmek üzere aşağıdaki madde eklenmiştir. “Personel eğitimi MADDE 12/A – Kuruluş istihdam ettiği personele göreve başladığı tarihten itibaren ilk üç ay içinde bir kez ve göreve başladıktan sonra da yılda en az bir kez olmak üzere her defasında en az onar saatlik hizmet içi eğitim verir.” MADDE 10 – Aynı Yönetmeliğin 15 inci, 16 ncı ve 17 nci maddeleri yürürlükten kaldırılmıştır. MADDE 11 – Aynı Yönetmeliğin 18 inci maddesinin başlığı ile birlikte birinci fıkrasının ilk cümlesi ve (ı), (i), (j), (k), (o) ve (s) bentleri aşağıdaki şekilde değiştirilmiş, aynı maddeye (t), (u), (ü), (v), (y) ve (z) bentleri eklenmiştir. “Kuruluş binasında aranacak özellikler” “Kuruluş binasında olması gereken özellikler şunlardır:” “ı) Kuruluştaki tüm merdivenlerde çocukların güvenliğini sağlayabilecek nitelikte emniyet korkulukları bulunur. Merdiven ve balkon aralarından çocukların düşmelerini engellemek için koruyucu düzenlemeler getirilir. i) Kuruluşta ısıtma kaloriferle yapılır. Ancak, bölgesel farklılıklar göz önüne alınarak ısıtma, çocuklarda risk oluşturmayacak şekilde klima veya benzeri sistem ile yapılabilir. Isıtmanın elektrikli araçlarla yapılması hâlinde, il elektrik idaresinden elektrik tesisatının uygunluğuna dair belge alınır. Kalorifer ve diğer ısınma araçları çocuklar için tehlike oluşturmayacak şekilde korunaklı hale getirilir. j) Çocuk karyolaları en az bir kişinin rahatlıkla geçebileceği aralıkla düzenlenir ve emniyet altına alınır. Kuruluşta ranza kullanılmaz. Zeminin ahşap olması ve yalıtımın iyi yapılması halinde 25-30 cm yüksekliğinde yaylı yer yatağı, 0-2 yaş grubunda ise sabit karyola kullanılır. Sabit bebek karyolalarında bebeklerin düşmesini engelleyici kenar koruyucuları bulunur. k) Kuruluşta, her 10 çocuğa bir tuvalet ve lavabo bulunur ve bunlar çocukların rahatlıkla kullanabilecekleri büyüklük ve yükseklikte olur. Lavaboların güvenliği sağlanır ve düşmeyecek şekilde iyice sabitlenir. 2 yaşına kadar olan çocuklar için adaptör kullanılır ancak, portatif tuvalet kullanılmaz. Çocuk kulüpleri için, yaş grubuna uygun olarak tuvaletler bölmelere ayrılır veya kız ve erkek çocuklar için ayrı tuvaletler kullanılır.” “o) 0-2 yaş grubu için ayrı bir alt değiştirme bölümü bulunur. Bu bölümde kirli, temiz bez ve çamaşırlar için ayrı dolaplar bulundurulur.” “s) Kuruluşun bahçesinde çocukların dinlenme ve oyunları için gerekli araç ve gereçler bulunur. Bahçenin zemininin yumuşak malzemeden olması sağlanır, yeterli toprak ve çim alanın bulundurulmasına özen gösterilir. Bahçede çocukların mevsimlerin ve bitkilerin değişimlerini izleyebileceği uygulama bahçeleri de oluşturulabilir. Bahçe oyuncakları yerine iyice sabitlenerek korunaklı hale getirilir. Bahçe oyuncaklarının kırık, sivri uçlu, keskin, paslı kenarları bulunmaz.” “t) Kuruluştaki tüm dolaplar, dolap kapakları, çekmeceler, mobilyalar, raflar, panolar, ayakkabılık, portmanto, çocukların özel eşyalarını koyacağı dolaplar ve diğer eşyalar çocukların üzerine düşmeyecek şekilde duvara iyice sabitlenir ve güvenliği sağlanır. u) Çocukların yaralanmasını önlemek için mobilyalarda kenar koruyucuları bulunur. ü) Kuruluştaki tüm pencereler ve balkon kapıları çocukların düşmelerini engelleyecek şekilde korunaklı hale getirilir ve güvenlik kilitleri bulunur. v) Elektrik düğme, prizleri, kabloları çocuklar için tehlike oluşturmaması bakımından gerekli önlemler alınarak güvenli hale getirilir, prizlerde koruma kapağı bulunur. y) Kuruluşta, yangından korunmak için yeterli sayıda yangın söndürme cihazı ve malzemesi ile sesli ve ışıklı uyarı sistemi, duman ve gaz detektörü bulunur. z) Servis aracının iç düzenini sağlamak, çocukların servise inme ve binmeleri sırasında yardımcı olmak üzere serviste bir personel bulunur.” MADDE 12 – Aynı Yönetmeliğin 18 inci maddesinden sonra gelmek üzere aşağıdaki madde eklenmiştir. “Çocuk kulüpleri MADDE 18/A – Çocuk kulüplerinde çocukların derslerini çalışmalarına, ödevlerini yapmalarına yardımcı olunur, ilgi ve yetenekleri doğrultusunda sosyal, kültürel ve sportif etkinlikler düzenlenir. Bu doğrultuda grup sorumlularınca düzenlenen etkinlikler EK-4’teki belge ile kayıt altına alınır ve denetimde gösterilmek üzere saklanır.” MADDE 13 – Aynı Yönetmeliğin 20 nci maddesi aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir. “MADDE 20 – Kuruluşa çocuk kabulünde, velinin dilekçesi, çocuğun Türkiye Cumhuriyeti Kimlik Numarası, sağlık raporu, yeteri kadar fotoğraf istenir. Bulaşıcı hastalığı, ağır ruhsal, zihinsel engeli olan çocuklar kuruluşa alınmaz. Ancak; ilgili kuruluşlardan alınmış raporda belirtilmek kaydıyla hafif zihinsel, görme, işitme, konuşma ve bedensel engelli olan çocuklar kuruluşa kabul edilir. Hafif zihinsel, görme, işitme, konuşma ve bedensel engelli olan çocukları kabul eden kuruluşlarda özel eğitim öğretmeni bulunur, çocukların ihtiyacına göre gerekli araç ve gereçler sağlanır. Gruplarda kaynaştırma eğitimi alacak çocuk sayısı birden fazla olamaz.” MADDE 14 – Aynı Yönetmeliğin 21 inci maddesinin birinci fıkrasının ikinci cümlesi aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir. “Hafta içi mesai saatlerine ilave olarak gece saatleri, hafta sonu tatilleri, resmi tatiller, milli ve dini bayramlar ve diğer günlerde de faaliyetlerini sürdürmek isteyen kurucular, bir dilekçe ile İl Müdürlüklerine başvururlar.” MADDE 15 – Aynı Yönetmeliğin 22 nci maddesinin birinci fıkrasına “Bu süre içinde velilerden ücret alınmaz.” cümlesi; ikinci fıkrasına ise “Kuruluşun tatil olduğu süre içinde çocukların kuruluşta olmadığı zamanlarda, yılda en az iki defa dezenfektanlarla kuruluşun genel temizliği yapılır.” cümlesi eklenmiştir. MADDE 16 – Aynı Yönetmeliğin 24 üncü maddesinin birinci fıkrasının (a) ve (h) bentleri aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir. “a) Açılış izni almış olan kuruluşlarda velilerden alınacak aylık ücret miktarları her yıl Aralık ayında il düzeyinde kurulacak bir komisyonca tespit edilir. Komisyonda belirlenen ücretler Valiliğin onayı ile yürürlüğe girer. Yeni ücretler takip eden Ocak ayından itibaren uygulanır. Ücretler gerek görüldüğünde yıl içinde günün şartlarına bağlı olarak Komisyonca bir kere daha düzenlenir. Uygulanacak ücretler, kuruluşun velilerce görülebilecek bir yerine asılır. h) Belirlenen miktarın üzerinde ücret aldıkları tespit edilen kuruluşlar hakkında 28 inci madde hükümleri çerçevesinde işlem yapılır.” MADDE 17 – Aynı Yönetmeliğin 27 nci maddesinin ikinci fıkrasının (b), (d) ve (e) bentleri aşağıdaki şekilde değiştirilmiş, (c) bendi yürürlükten kaldırılmış, aynı fıkraya aşağıdaki (g), (h) ve (ı) bentleri eklenmiştir. “b) Ekonomik gücü yeterli olmayan, anne ve babası ölü olup, bir yakını tarafından bakılan çocuklar,” “d) Ekonomik gücü yeterli olmayan tek ebeveyni ile yaşayan çocuklar,” “e) Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu Kadın Konukevlerinde bulunan kadınların çocukları,” “g) Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumunda korunma altında bulunan çocuklar, h) Şehit ve malûl gazi çocukları, ı) Ekonomik gücü yeterli olmayan engelli ebeveyni olan çocuklar.” MADDE 18 – Aynı Yönetmeliğin 28 inci maddesi aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir. “MADDE 28 – Kuruluşların teftiş ve denetimleri aşağıdaki esaslara göre yapılır: a) Kuruluşlar İl Müdürlüklerince yılda en az bir kere denetlenir. Gerektiğinde Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu Genel Müdürlüğü müfettiş ve yetkili elemanlarınca da denetlenir ve teftişe tabi tutulur. Teftiş ve denetim esnasında istendiği takdirde, kuruluş yetkilileri denetleyicilere her türlü belgeyi sunmak ve kolaylık göstermekle yükümlüdür. b) Kuruluş aşağıda belirtilen durumlarda uyarılır; 1) Denetim ve teftiş sonucu tespit edilen mevzuat hükümlerine aykırı eksiklikler, İl Müdürlüğünce yazılı olarak kuruluşa bildirilir. 2) Kuruluş bildirilen eksiklikleri bir ay içinde düzeltmek ve gidermek zorundadır. 3) Kuruluş yapmış olduğu işlemleri İl Müdürlüğüne yazılı olarak bildirir. 4) İl Müdürlüğü belirlenen eksiklik ve aykırılıkların giderilip giderilmediğini yerinde tespit eder. c) Kuruluşun geçici olarak durdurulması aşağıda belirtilen eksikliklerden birinin tespiti halinde ve uyarıya rağmen verilen süre içinde gerekli düzenleme yapılmadığında yerine getirilir; 1) Mevzuat hükümlerine aykırı harekette bulunulması ve mevzuat hükümlerine aykırı görülen eksikliklerin verilen süre içerisinde düzeltilmemesi ve giderilmemesi. 2) Kuruluşa açılış izin belgesinde belirtilen yaş grubu dışında çocuk kabul edilmesi. 3) Belirlenen kapasitenin üstünde hizmet verilmesi. 4) Onaysız personel çalıştırılması. 5) Eksik personel çalıştırılması. 6) Belirlenen ücretten fazla ücret aldığı tespit edilmesi. 7) Bakılması gereken oranda ücretsiz çocuğa bakılmaması. 8) Genel ahlak kuralarına aykırı harekette bulunulması. ç) Kuruluşun faaliyetinin geçici olarak durdurulması aşağıda belirtilen esaslar çerçevesinde yapılır; 1) Kuruluşların faaliyetlerinin geçici olarak durdurulması, İl Müdürlüğünün teklifi ve Valilik onayı ile Kolluk Kuvvetleri nezaretinde gerçekleştirilir. 2) Kuruluşların faaliyetlerinin geçici olarak durdurulma süresi üç iş günüdür. 3) Kuruluşun geçici olarak durdurulması kararı en az beş iş günü öncesinden kuruluşa bildirilerek velilere bilgi verilmesi sağlanır. 4) Geçici durdurulma süresi bitiminde kuruluş kendiliğinden açılmış sayılır. Açılmış olan kuruluşa verilecek on iş günü ek sürenin sonunda, eksikliklerin giderilmediği ve geçici kapatmayı gerektiren fiilin devamının tespiti halinde, kuruluşun faaliyeti beş iş günü geçici olarak durdurulur. d) Kuruluşun faaliyetinin sürekli olarak durdurulması aşağıda belirtilen durumların gerçekleşmesi halinde yapılır; 1) Uyarılara rağmen tespit edilen eksikliklerin giderilmemesi ve iki kez geçici olarak faaliyetinin durdurulmasına rağmen aynı konularda eksiklik tespit edilmesi. 2) Açılış onayı olmadan hizmete başlanması. 3) İzinsiz devir ve nakil işlemi yapılması. e) Kuruluşun faaliyetlerinin sürekli olarak durdurulması aşağıda belirtilen esaslar çerçevesinde gerçekleştirilir; 1) Kuruluşların faaliyetlerinin sürekli durdurulması, İl Müdürlüğünün teklifi ve Valilik Onayı ile Kolluk Kuvvetleri nezaretinde gerçekleştirilir. 2) Faaliyeti sürekli durdurulan kuruluşlar, İl Müdürlüğünce o kuruluşun bağlı bulunduğu ilin sosyal güvenlik kurumu İl Müdürlüğü’ne, Defterdarlığa/ Vergi Dairesi’ne bildirilir. 3) Kuruluşun faaliyetlerinin sürekli durdurulması kararı en az on beş gün öncesinden kuruluşa bildirilerek velilere bilgi verilmesi sağlanır. 4) Kuruluş açılış izin onayı, açılış izin belgesi aslı ve ilgili diğer belgeleri on beş gün içinde İl Müdürlüğüne teslim eder. 5) Kuruluşların faaliyeti durdurulduğunda peşin alınan ücretten kuruluşun faaliyette bulunmadığı günlere düşen pay velilere geri verilir. f) Bakımları ve sorumlulukları altında bulunan çocuklara karşı ihmali görülen veya herhangi bir suç işleyen kuruluş görevlileri hakkında, Türk Ceza Kanunu hükümlerine ve 2828 sayılı Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu Kanununun 27 nci maddesine göre işlem yapılır.” MADDE 19 – Aynı Yönetmeliğin 29 uncu maddesi başlığı ile birlikte aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir. “Kuruluşun devir, nakil, ad değişikliği, tüzel kişilik temsilci değişikliği ile binanın fiziki koşulları ve yaş grubu değişikliği işlemleri MADDE 29 – Kuruluşun devir, nakil, ad değişikliği, tüzel kişilik temsilci değişikliği ile binanın fiziki koşulları ve yaş grubu değişikliği ile ilgili işlemler aşağıdaki esaslar çerçevesinde yapılır: a) Kuruluşun başka bir gerçek veya özel hukuk tüzel kişiliğe devri için aşağıda belirtilen belgeler İl Müdürlüğüne sunulur; 1) Kuruluşu devir etmek ve devir almak isteyen kişilere ait dilekçe, 2) Kuruluşun diğer bir gerçek kişi veya özel hukuk tüzel kişisine devrinde yeni kurucular adına düzenlenecek Kurucu Yetki Belgesi verilebilmesi için gerekli belgeler, 3) Yeni kurucu adına Kurucu Yetki Belgesi verildikten sonra tarafların noterden alacakları Devir Senedi, 4) Kira Sözleşmesi veya tapu senedi, 5) Kuruluşta yeni görev alacak personele ilişkin belgeler ve iş sözleşmesi. Söz konusu belgelerin İl Müdürlüğünce tasdik edilmesinden sonra, kurucu değişikliği için Valilik Onayı alınır ve Ek-5’teki Değişiklik İzin Belgesi düzenlenir. İl Müdürlüğüne müracaat edilmeden kuruluşun devir edilmesi halinde, açılış izin belgesi ve açılış onayı iptal edilerek kuruluşun faaliyeti sürekli durdurulur. İzinsiz olarak devir yapan, devir alan kişi veya tüzel kişiliğin, yeni bir kuruluş açmak için İl Müdürlüğüne başvuruda bulunması durumunda müracaatları reddedilir. b) Kuruluşun nakil işlemleri aşağıda belirtilen esaslar çerçevesinde yürütülür; 1) Kurucu veya temsilci tarafından nakil edilecek binanın adresini belirten dilekçe İl Müdürlüğüne verilir, 2) Kuruluşun yeni bir binaya nakil edilmesi için, İl Müdürlüğünce en geç on beş iş günü içinde belirtilen adrese gidilerek yerinde inceleme yapılır. Binanın uygun bir yapıya sahip olduğunun belirlenmesi halinde, kurucudan yeni binaya ait yapı kullanım izin belgesi/iskân raporu ile birlikte, 8 inci maddenin (c) bendinde belirtilen bina ile ilgili belgeler istenir. Üç ay içinde açılış izni için gerekli belgeleri tamamlamayan kuruluşun nakil işlemi iptal edilir. Söz konusu belgelerin İl Müdürlüğünce tasdik edilmesinden sonra, nakil için Valilik Onayı alınır ve Değişiklik İzin Belgesi düzenlenir. Valilik Onayı ve Değişiklik İzin Belgesi alınmadan yeni binada hizmete başlanamaz, çocuk kabul edilemez. İl Müdürlüğüne müracaat edilmeden kuruluşun nakil edilmesi halinde, açılış izin belgesi ve açılış onayı iptal edilerek kuruluşun sürekli faaliyeti durdurulur. İzinsiz nakil yapmış olan kişi veya tüzel kişiliğin, yeni bir kuruluş açmak için İl Müdürlüğüne başvuruda bulunması durumunda müracaatları reddedilir. c) Kuruluş adının değiştirilmesi aşağıda belirtilen esaslar çerçevesinde yürütülür; 1) Kurucudan ve temsilciden ad değişikliği talep dilekçesi alınarak, kuruluşa verilecek yeni adın uygunluğu incelenir. 2) Kuruluş adının uygun görülmesi halinde, Valilik Onayı alınır ve kuruluşun yeni adının yer aldığı Değişiklik İzin Belgesi düzenlenir. ç) Özel hukuk tüzel kişilerinde kurucu temsilcisi değişikliği aşağıda belirtilen esaslar çerçevesinde yürütülür; 1) Temsilci değişikliğine ait yönetim kurulu kararı, 2) Temsilciye Kurucu Yetki Belgesi verebilmek için gerekli koşullar ve belgeler (Vakıf veya dernek tüzüğü ile şirket sözleşmesi hariç) istenir. İl Müdürlüğünce belgelerin uygun olduğunun belirlenmesi halinde, özel hukuk tüzel kişiliği temsil eden yeni kurucuya Kurucu Yetki Belgesi verilir, Değişiklik İzin Belgesi düzenlenir. d) Kuruluşun fiziki koşulları ile yaş grubu değişikliği işlemleri aşağıda belirtilen esaslar çerçevesinde yürütülür; 1) Kurucu değişikliği içeren dilekçe ve yapmak istedikleri değişikliklerin yer aldığı yerleşim planıyla İl Müdürlüğüne başvuruda bulunur. 2) İl Müdürlüğü meslek elemanlarınca bina yerinde bu Yönetmeliğe uygunluk açısından incelenir ve inceleme raporu hazırlanır. 3) Bu Yönetmeliğin 8 inci maddesinin (c) bendinde belirtilen bina ile ilgili belgelerden değişikliğe ilişkin gerekli belgeler istenir. 4) Bina ile ilgili şartların sağlanması ve binanın uygunluğunun belirlenmesi halinde Valilik Onayı alınır ve Değişiklik İzin Belgesi düzenlenir. MADDE 20 – Aynı Yönetmeliğe 29 uncu maddesinden sonra gelmek üzere aşağıdaki madde eklenmiştir. “Kuruluşla ilgili yapılan değişiklik işlemlerinin bildirilmesi MADDE 29/A – İl Müdürlüklerince kuruluşların açılış, kapanış, devir, nakil, ad değişikliği, tüzel kişilik temsilci değişikliği, kapasite ve yaş grubu değişikliklerinin olması durumunda, altı ayda bir Ek-6’daki form düzenlenerek Genel Müdürlüğe gönderilir.” MADDE 21 – Aynı Yönetmeliğin 30 uncu maddesinin birinci fıkrasının (a) ve (b) bentleri aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir. “a) Kurucular en az bir ay önceden İl Müdürlüğüne, personel ve velilere yazılı olarak kuruluşu kapatma isteğinde olduklarını bildirir. Kapanan kuruluşlar İl Müdürlüğünce o kuruluşun bağlı bulunduğu ilin Sosyal Güvenlik Kurumu İl Müdürlüğü’ne ve Defterdarlığa/ Vergi Dairesine bildirilir. b) Kapanan kuruluş açılış izin onayı, açılış izin belgesi aslı ve ilgili diğer belgeleri on beş gün içinde İl Müdürlüğüne teslim eder.” MADDE 22 – Aynı Yönetmeliğin 31 inci maddesi başlığı ile birlikte aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir. “Kuruluş tarafından İl Müdürlüğüne gönderilecek belgeler MADDE 31 – Kuruluşlarca her ayın ilk haftasında; a) Bakılan çocukların gruplarına göre sayısında ve personel listesinde değişiklik olması durumunda ilgili belgeler ve aylık ücret bordrosunun bir örneği İl Müdürlüğüne gönderilir. b) Kuruluşlar, eğitim programlarına göre yıllık ve aylık faaliyet programlarını düzenleyerek denetimde gösterilmek üzere dosyada saklar. Yıllık faaliyet programının bir örneği her yıl Eylül ayının ilk haftasında İl Müdürlüğüne gönderilir. c) Tüm belgeler iki nüsha hazırlanır. Bir nüshası kuruluşta kalır, diğer nüsha denetim için İl Müdürlüğüne gönderilir. Uyarılara rağmen istenilen belgeleri göndermeyen kuruluşlar hakkında, bu Yönetmeliğin 28 inci maddesine göre işlem yapılır.” MADDE 23 – Aynı Yönetmeliğin 34 üncü maddesine aşağıdaki fıkra eklenmiştir. “Kuruluşta verilen yemek numuneleri uygun saklama ortamında yirmi dört saat süre ile saklanır.” MADDE 24 – Aynı Yönetmeliğin 35 inci maddesinin birinci fıkrasının (d) bendine “(EK-7)” ibaresi ve aynı fıkraya (h), (ı) ve (i) bentleri eklenmiştir. “h) Çocuklar için ilaç defteri (EK-8), ı) Sivil savunma planlarının bulunduğu dosya, i) Personel eğitim planı (EK-9)” MADDE 25 – Aynı Yönetmeliğin geçici 3 üncü maddesi yürürlükten kaldırılmıştır. MADDE 26 – Aynı Yönetmeliğe aşağıdaki geçici 4 üncü madde eklenmiştir. “GEÇİCİ MADDE 4 – Bu Yönetmelik yürürlüğe girmeden önce açılmış olan kuruluşlar, binalarının fiziki koşullarını bir yıl içinde bu Yönetmelik hükümlerine uygun hale getirir.” MADDE 27 – Bu Yönetmelik yayımı tarihinde yürürlüğe girer. MADDE 28 – Bu Yönetmelik hükümlerini Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu Genel Müdürü yürütür. Güncellenme Tarihi : 10 Temmuz 2011 Pazar
08d23d438401
[ "fineweb2", "hplt2" ]
15 Kasım 2012 Perşembe "Biz Nasıl Seviyoruz?" & Bir Erkeğin Penceresinden Birkaç gün önce takipçilerimden biri bana çok güzel bir mail yollamış.Mailinde bir erkek olarak ilişkilere bakış açısını, ilişkide sevgi adı altında düştüğümüz yanlışları, sadece sevgilinizle olan ilişkinizde değil anne-baba-çocuk ve arkadaşlık ilişkileri dahil olmak üzere çok güzel bir şekilde yorumlamış. Ben de sizlerle bu güzel yazıyı paylaşmak ve bloğum aracılığıyla takipçime teşekkürlerimi sunmak istedim. Biz Nasıl Seviyoruz ? “Hayatınızda biri varsa onu özgürce sevin, köleleştirmeyin. Eğer karşımdaki insanı kendi doğrum için değiştireceksem beni sevdiği için değişecektir, ben de öyle. Çünkü onu seviyorum, ama ben onun esiri olmamalıyım. Karşımdakini o olduğu için her şeyi ile kabullenip sevmeliyim.” “Bu dönemde kimse sizin yakışıklılığınıza, evinize, arabanıza bakmıyor. Sizin yarattığınız enerjiye ve ağzınızdan çıkan bilgi dolu sözlere bakıyorlar. Eskidendi boş insanlar. Şimdi sevgi dolu insanların zamanı, şimdi uyanma zamanı, birbirinizi özgürce sevin, özgür bırakın zaten yanınızdadır.” Evet, ilginç bir konu; biz nasıl seviyoruz?! Biz nasıl seviyoruz insanları, bir düşünün bakalım, gelin ilişkilerinize. Karı koca ilişkileri; anne baba –çocuk ilişkileri; arkadaş ilişkileri; sevgili ilişkileri. Nasıl seviyoruz? Eskiden ben sırılsıklam aşık olurdum, severdim, çok severdim ve o kişiyi hayatımda köleleştirirdim. Yani o benim kız arkadaşım! Hiçbir yere gidemez, benim dışımda bir hareket yapamaz, benim bilgim olmadan hiçbir şey yapamaz, edemez, konuşamaz. Bugüne kadar yüzlerce binlerce kişiyle yaptığım görüşmelerde hep şunu gördüm: “Ama ben onu çok sevdim!” Tamam güzel ama, biz öyle bir seviyoruz ki karşımızdaki insanı köleleştiriyoruz kendimize. Karşımızdaki insanı kendi çizdiğimiz sınırlar içine alıyoruz ve ona özgürlük alanı vermiyoruz. Ben eskiden kıskançtım, paylaşmazdım. Ben onu seviyorum ve eğer seviyorsam benimdir. Ne haddine onun başkalarıyla yemeğe gitmesi, sohbet etmesi. ‘Ondan ben sorumluyum, ben erkek adamım’ deyip karşımdaki kişinin özgürlük alanını kısıtlıyordum. ‘Yapamazsın, edemezsin, gidemezsin.’ Daha sonra binlerce insanla görüşünce (ve bunların çoğu kadındı), bana söyledikleri şuydu: “Bülent bey, kocam çok kıskanç, bana nefes aldırmıyor. Hiçbir aktivitem yok. Eve kapandım. Ben zaten kocamı seviyorum, ona sadığım. Ben zaten onun hayatındayım. Ama beni öyle sıkıyor ki hareket edemiyorum. O zaman da hayatımdaki insan bana batmaya başlıyor. Çünkü sen beni köleleştiriyorsun, sen beni bastırıyorsun, sen beni kıskançlıklarınla rencide ediyorsun.” Evet ben bu konuda oturup düşündükten sonra kadınların haklı olduğunu anladım. Eğer benim hayatımda birisi varsa, ben ona güvenmeliyim. Eğer bir şey varsa, o zaten benim hayatımdan gidecek. Evren artık frekansları öyle ince ayarlıyor ki sana yanlış yapan biri zaten hayatından gidiyor. Senin hayatında duramıyor. Özgür bırakın. Özgür bırakmak demek, “Bana ne?” demek değildir. Yine sevdiğinizi söyleyin, yine merak edin ama sıkmayın. Biz karşı tarafı sıktıkça, onun sınırlarını çizdikçe, karşı taraf da bizim sınırlarımızı çizer. Birbirinizi daha özgür sevin. Daha anlayışlı ve sevgi dolu sevin. Ben şunu söylüyorum, “Eğer hayatımda biri varsa ben onu özgürce sevebilmeliyim.” Zaten güveniyorum, gittiği yerde yanlış yapmadığını biliyorum. Biz kıskançlıklarla birbirimizi boğuyoruz, eziyoruz. Küçük kapalı bir kafese kapatıyoruz. Açın kafesin kapaklarını, benim hayatımdaki kişi bir kuş gibi özgür olsun, özgürce uçsun. Zaten gelip konacağı yer benim dalımdır. Benim konacağım dal hayat arkadaşımın dalıdır. Artık bu dönemde 2010 ve sonrasında de kişilerin birbirlerini yeniden sevmeleri, yine aşık olmaları gerekecek. Fakat eski usül kıskançlık ve güvensizliklerle entrikalarla birbirlerini hapsetmeleri değil. Hayatınızda biri varsa onu özgürce sevin, köleleştirmeyin. Eğer karşımdaki insanı kendi doğrum için değiştireceksem beni sevdiği için değişecektir, ben de öyle. Çünkü onu seviyorum, ama ben onun esiri olmamalıyım. Karşımdakini o olduğu için her şeyi ile kabullenip sevmeliyim. Niye bir araya geliyoruz? Eşleşmek için, birbirimize farkındalıklar yaratmak için. Birbirinizi değiştirmekten vazgeçin. Birlikte anlayış içinde olalım, kimseyi değiştirmeye çalışmayalım. Karşımızdakini eleştirip değiştirmeye çalışıp da kendimizi doğru görmekten vazgeçelim. Herkes kendisine göre doğrudur. O kişiyi hayatında tutuyorsan onu olduğu gibi kabullen. Değiştirmeden özgür bırak zaten seviyorsa senindir. Kıskançlık nedir biliyor musunuz? Çünkü ben de yaşadım. Kendine güvensizlik ve yetersizlik korkusu. Kendimi yeterli görmüyor, kendime güvenmiyordum. Başka bir erkeğin onu benden alacağını düşünüyordum. Ben yeterli ve güçlü bir erkeğim, şimdi buna inanıyorum. Ben bilinçaltımı buna programladım. Kıskançsanız kendinizi değerli görmüyorsunuz, bir başka insandan daha aşağıda görüyorsunuz. Hepimiz eşitiz. Bedenimiz ikinci planda, birinci planda yarattığımız enerjidir. Bu dönemde kimse sizin yakışıklılığınıza, evinize, arabanıza bakmıyor. Sizin yarattığınız enerjiye ve ağzınızdan çıkan bilgi dolu sözlere bakıyorlar. Eskidendi boş insanlar. Şimdi sevgi dolu insanların zamanı, şimdi uyanma zamanı, birbirinizi özgürce sevin, özgür bırakın zaten yanınızdadır. Sevgi ve Işıkla Sevgili takipçim "mutlu1insan"a benimle paylaştığı bu güzel yazısı için çok teşekkür ediyorum. Peki ya siz nasıl seviyorsunuz??? Aşkla kalın... :) Kaydol: Kayıt Yorumları (Atom)
23d49917e76f
[ "fineweb2", "hplt2" ]
31 Mayıs 2008 Cumartesi İyi bir seks hayatı Her konuda olduğu gibi bu konuda da iki farklı görüş söz konusu... Seksin çok önemli olduğunu iddia edenlerin görüşleriyle, önemli olmadığını savunanların görüşlerini araştırdık. İşte sonuçlar... Seks önemli çünkü... Seks, ilişkinizdeki sorunlarınızın en basit nedeni. Hayata bakış açınızı değiştirme gücüne bile sahip olan seks, mutluluğunuzun ya da asabiyetin de kaynağı aynı zamanda... “En son ne zaman seks yaptığımı hatırlamıyorum. Hayatta seksten başka zevkler de var” diyebilirsiniz. Evet, gerçekten de hayatta zevk alabileceğiniz başka şeyler de var. Özellikle sıradan bir ilişkiniz varsa, “başka şeyleri” seksten daha önemli görebilirsiniz. İyi birer arkadaş olabilir ve iki arkadaşın yaptıklarını yaparak mutlu olabilirsiniz. Ancak gerçek cinsel birlikteliğiniz yoksa, “sevgili” olduğunuzu iddia edemezsiniz. Bir düşünün.... Her gece aynı yatağı paylaştığınız eşinizle seks yapmıyorsunuz. Ya da seks yapma sıklığınız yok denecek kadar az. Bu durum, eşinizin ya da sevgilinizin cinsel anlamda, sizi isteyip istemediği şüphesini uyandıracaktır doğal olarak. Sonuç olarak, sıradan, mutsuz, özgüveni sarsılmış bir ruh haline sahip olacaksınız. Gelelim seksi önemli kılan diğer tezlere... Seksi, sadece çocuk sahibi olmak için geçilen sıradan bir yol olarak görmemek gerekiyor. Çünkü mükemmel bir seks hayatı olan çiftler, aynı zamanda birbirlerini çok iyi tanıyan çiftlerdir. Yatakta birbirlerini “yakinen” tanıma fırsatı bulan partnerler, ünlük hayattaki sorunlarının üstesinden gelme konusunda daha pratiktirler. Eğer seksi yok sayarak yaşamaya devam edersiniz, ilişkinizde “zorlanmalar” olduğunun farkına varacaksınız. Bu sorunu görmezden gelip, bu şekilde ilişkinize devam ederseniz de yapacağınız tek şey, “Hayattan zevk alacak başka şeyler de var” demek olacaktır. Aslında bu telkin, yavaş yavaş birlikte yaşayan iki arkadaşa dönüştüğünüzü, artık bir sevgli hayatı yaşamadığınızın en önemli göstergesi. Çünkü seks, iletişimin en genel yoludur! Seksin olmadığı bir hayat, sizi bir süre sonra bunalıma sürükleyebilir. Uzun süreli bir ilişkide hep aynı kişiyle birlikte olmak, sizi sıkmış olabilir. Eğer gerçek sebep buysa, ayrılıp yeni biriyle gizli kalmış tutkularınızı ortaya çıkartmak isteyebilirsiniz. Önemli değil çünkü... Herkes seks hakkında yalan yanlış bir şeyler konuşuyor. Peki seks gerçekten bu kadar önemli mi? Hayır! Yeni biriyle birlikte olmak, heyecan dolu olduğu kadar, sizin sekste ne kadar iyi olduğunuzun bir kanıtı da olabilir. Ama uzun süreli bir ilişkide her defasında daha iyi olmak zorundasınız. Ancak repertuarınız aynı olduğu sürece yeni parçalar çalamazsınız. “Seks iyidir, daha çok seks ise daha iyidir” türü bir mantık bir süre sonra monoton ve sıkıcı bir hayata dönüşecek ve seksten zevk almamaya başlamanıza yol açacaktır. Uzun süreli bir ilişkide seks, yıllar önce aldığınız bir elbiseyi her gün giymek zorunda kalmaya benzer! Elbise aynıdır, giyme şekliniz aynıdır. Yeni olan, heyecan verici olan hiçbir şey yoktur. Eğer iyi bir seksin hayatınızda olmasını istiyorsanız, iki tercihiniz var: Ya yeni bir ilişkiye başlarsınız, ya da daha az ama daha iyi seks yapmayı tercih edersiniz. Birçok çift ikinci yöntemi uyguladıklarını ve faydasını gördüklerini anlatıyor. Sürekli ve monoton olmayan, zorunluluk ve alışkanlık haline gelmeyen seks, sizi heyecanlandırmaya devam edecektir. 1 yorum:
340fe43924bb
[ "c4", "hplt2", "vngrs" ]
Özellikle bets10 bahis sitesine üye olanların hesaplarından kazandıkları parayı çekmek için en fazla kullandıkları yöntemlerden bir tanesi Transfercard ile para çekme yöntemidir. Peki bu Transfercard nedir, nasıl alınır, nerelerde kullanılır, para çekme limitleri ve masrafları nelerdir, hesap bakiyemi nasıl öğrenebilirim gibi soruların cevabını biliyor musunuz? İşte bu konuda bilgi sahibi olmayan arkadaşların aydınlanması adına bu detaylı anlatımı takipçilerimize sunuyoruz.. Transfercard Nedir? Bu kart ile Bets10 hesabınızdan dilediğiniz zaman para çekebilirsiniz. Paranız en geç 24 saat içerisinde kartınıza aktarılmış olacaktır. İşin güzel tarafı ise hesabınızdaki parayı istediğiniz ATM cihazından çekebilirsiniz. Üstelik dilerseniz dolar veya Euro olarak çekebileceğiniz gibi, dilerseniz TL olarakta çekim yapabilirsiniz. Transfercard nasıl alınır? Transfercard nerelerde kullanılır? Transfercard ile kredi kartının geçerli olduğu market, petrol istasyonu, mağaza vb tüm iş yerlerinden alışveriş yapabiliyorsunuz. Ancak her çekim işleminde 1.5 TL gibi bir masraf kartınızdan ekstradan çekilir. Daha çok hesabınızda bulunan parayı nakit olarak çekip, bu şekilde değerlendirmeniz daha doğru olacaktır. Tabii para sizin paranız. 🙂 Transfercard limitler ve masraflar Üst tarafta belirttiğimiz gibi bu karta sahip olabilmek için eğer kampanyaya denk gelmediyseniz 30 TL ücret ödemeniz gerekir. Ancak Transfercard ile yapacağınız her para çekme işleminde bonus kazanırsınız. Bu bonuslar bets10 hesabınıza bir ay sonra nakit olarak yüklenmektedir. Bununla birlikte ATM’den her para çekme işleminiz için 3.5 TL kesinti olmaktadır. Para çekim işlemlerinde bu masrafları göz önünde bulundurmanız gerekir. Tek seferde ve aynı günde 2.500 Euro para çekimi yapabilirsiniz. Sonraki çekim işlemi için 24 saat beklemeniz gerekmektedir. Transfercard bakiyemi nasıl öğrenebilirim? Transfercard’ınızın beraberinde posta ile gelen evraklarda da belirtildiği gibi, Transfercard bakiyenizi Card.marimune.eu adresinden öğrenebilirsiniz. Kartınıza ait id bilgilerini bu adreste bulunan forma yazdığınızda, son yaptığınız işlemleri, para çekme işlemlerinin hangi ATM’den yapıldığını ve güncel hesap bakiyenizi öğrenebilirsiniz.
222112e61f10
[ "fineweb2", "hplt2" ]
Kokain taş Kokain beyaz renkli, toz şeklinde bir maddedir. Çoğunlukla buruna çekilerek kullanılır. Buharının içe çekilmesi, sigara ya da enjeksiyon tarzında da kullanılabilir. Piyasa fiyatı oldukça yüksek olduğu için, genellikle ekonomik durumu iyi olanların kullandığı bir maddedir. Bağımlılık yapıcı etkisi çok fazladır. Tek bir kullanımdan sonra bile bağımlılık yapabilir. Kokain alındığında kişiyi uyarır, canlandırır, keyif verir. Ancak bu etkileri kısa sürelidir ve bir saat içinde sonlanır. Etkileri sonlandıktan sonra 15-16 saat süre yoksunluk belirtileri ortaya çıkar. Yoksunluk belirtileri arasında ruhsal çöküntü, halsizlik güçsüzlük, çok uyuma, mutsuzluk hali sayılabilir. Eğer bu madde uzun süredir kullanılıyorsa bu etkiler bir hafta sürer. Uzun süreli kokain kullanımı birçok ciddi ve istenmeyen etkilere neden olabilir. Bunlar aşağıda belirtilmiştir. - Burun kanamaları - Beyin damarlarında tıkanma - Beyin kanaması - Cinsel iktidarsızlık - Migren tipi başağrıları - Kuşkuculuk, psikoz
ae96b3f6c53a
[ "fineweb2", "hplt2" ]
Schmidt, Google'un ABD yasalarına tabi olduğunu da belirterek, "Google, hükümetle paylaşıma gerekçeler yasaya uygun olduğu taktirde izin verecektir" diye konuştu. Sydney yolculuğu sırasında uçakta ZDnet.au web sitesinin "Eğer ABD hükümeti bilgilerin paylaşımınız isterse yönetiminiz bunu onaylayacak mı?" şeklindeki sorusunu yanıtlayan Schmidt, "Bu iyi bir soru, ABD hükümeti bizden bilgi almak için başvurabilir ancak ABD'nin çok güçlü bir yasa sistemi var ve bu çok önemli. Çünkü hükümetlerin istedikleri gibi davranmalarını engelliyor. Hükümetler normal iş seyrini izlemiyorsa onlarla işbirliği yapmamız ve teknik bir yanıt verebilmemiz olanaksız. Onlar prosedürleri takip etmek zorundalar" diye konuştu. ZNNet.com.au'nun "Peki ya, bu prosedürleri düzenleyen yasalarda değişiklik yapılırsa?" sorusunu ise Schmidt, "Bir yasa düzenlense bile, ikinci, üçüncü yasalar var. Bu konuları düzenleyen çok sayıda yasa ve kısıtlama var" şeklinde yanıtladı ve ekledi "Bu konuda çok sertiz ve yasal olmayan hiçbir isteği kabul etmemekte kararlıyız." ABD hükümeti 2006 yılında Google aleyhine "kullanıcı bilgilerini vermediği" gerekçesiyle dava açmış ve kazanmıştı.
0ccb84298329
[ "c4", "hplt2" ]
Sünnî Şîî kardeşliğini bozmak, Ehl-i Beyt inancının içini boşaltmak, toplumun kafasını karıştırmak, Mekteb'i dünya nezdinde küçük düşürmek... gibi bir çok zararı bulunan bu ucube mahlukların bazı alametleri şunlardır: 1- Gulat'ın sohbetinde birinci sırada Hz. Resûlullah değil Hz. İmam Ali (a.s) vardır. Sürekli İmam Ali'yi Peygamber'den (s) yukarı çıkarma arzuları vardır. Ki bu eğilim İmam Ali (a.s.) tarafından zaten lanetlenmiştir. Bu eğilimi açıkça dile getirmezler. İlk başta İmam Ali'nin de Peygamber'imizle aynı derecede olduğunu söylerler. Ama siz her hallerinden aslında buna da razı olmadıklarını ve daha üste çıkarmak istediklerini anlarsınız. 2- Gulat'ın sohbetine katıldığınızda Ehl-i Beyt'i yeni yeni tanımaya başladığınızı ve bugüne kadar diğer alimlerin size Ehl-i Beyt'i yeterince tanıtmadığını düşünürsünüz. 3- Kur'an'da Ehl-i Beyt'e yapılan övgüleri küçük görürler. Onlara göre, Allah'ın Ehl-i Beyt hakkında Kur'an'da yer verdiği övgüler yetersizdir. Allah'ın övdüğü, sadaka vermek, oruç tutmak, namaz kılmak gibi faziletler Ehl-i Beyt için hiç bir şey sayılmaz. 4- Gulat'ın sohbetleri gençlerin diğer alimlere, müçtehidlere saygısını azaltır. Onların Ehl-i Beyt'e vefalı olmadığı düşüncesini uyandırır. 5- Gulat'ın sohbetlerinde Allah korkusu, takva, insanlara sevgi ve saygı, ibadete ihtimam gibi ... Ehl-i Beyt ahlakından pek bahsedilmez, böyle şeylere sıra gelmez. 6- Gulat, Ehl-i Beyt İmamlarını (a.s.) açıkça Allah olarak nitelendirmez. Ama öyle şeyler söyler ki, dinleyen sanki öyle bir şey var gibi hisseder. Ehl-i Beyt'in Allah değilse de Allah gibi bir şey olduğu düşüncesi inceden inceye hissedilir. 7- Gulat'ın EN BÜYÜK SİLAHI, UYDURMA HADİSLERDİR. İŞLERİNE GELEN HADİSLERİ SENET SUBUT SORGULAMADAN NAKLEDERLER. Ve dinleyici de sanki bu hadisleri kabul etmezse dinden çıkacak gibi bir korku duyduğu için yavaşça siner ve bu bâtıl düşünceler karşısında pes etmek zorunda kalır. 8- Gulat düşüncesinde sürekli bir gizem havası vardır. Çekmek istedikleri kişilere sürekli çok özel oldukları ve seçildikleri gibi bir telkin verirler. Bu etki altında kalan gençler zamanla çevrelerini küçümser ve kendileri hakkında vehimlere kapılmaya başlarlar. 9- Kur'an ayetlerinden, Kur'an ahlakından pek bahsedilmez. Bahsedilse de olduk olmadık ayetleri zayıf hadislerle güya Ehl-i Beyt'e yormak için bahsedilir. 10- Gulat düşüncesi bir hastalık gibidir. Normal inançlardan, normal meşru bilgilerden tatmin olmayan, mutlaka bir farklılık, bir olağanüstülük arayan gençlerin aslında arayıp da bulamadıkları, bulunca da hemen sarıldıkları şeydir. 11- Düşüncelerinde merkez Kur'an değildir, hoşlandıkları bir takım hadislerdir. Bu hadislere göre de Kur'an'ı eğip bükmeye çalışırlar. 12- İçine kapanık ve bir takım boşluklar yaşayan gençleri çok çabuk elde ederler. Çünkü onlarda yepyeni bir ufuk ve yücelik hissi uyandırırlar. Dolayısıyla Gulat'a yem olanların çoğu bu tür tiplerdir. Yani analitik düşüncesi zayıf, sosyalleşme becerisi az gençler. PEKİ! “ÇÖZÜMÜ NEDİR BU DÜŞÜNCENİN?” DİYE SORARSANIZ: Tek bir şey: SÖYLEDİKLERİ HER HADİSİN KAYNAĞINI VE SENEDİNİ İSTEYİN. HADİS İLMİNİN UZMANLARI O HADİSLERİN DOĞRULUĞUNU ONAYLIYORLAR MI? YANİ İMAMLARIMIZ GERÇEKTEN O SÖZLERİ SÖYLEMİŞ Mİ? VE O HADİSLER KUR'AN'IN GENEL MANTIĞINA UYGUN MU? Bunu sorduğunuzda dut yemiş bülbül gibi olurlar ve çıkmaza girerler. Zira kullandıkları hadisler kendilerinden önceki Gulat'ların uydurmalarından veya farklı anlamları bulunan ve ehlinin anlayacağı hadislerden başka bir şey değildir. Ersan Baydemir
4a26e97f3426
[ "c4", "culturax", "hplt2", "vngrs" ]
Misafir 1 yıl önce Klonlama nedir? Klonlama eşeysiz üreme yöntemiyle genetik yapısı birbirinin aynı canlıların oluşturulması anlamına gelmektedir. İlk klonlama çalışmaları embriyonun bölünmesi ve bir embriyodan birden fazla canlının oluşturulması ile 1980 yıllarının başlarında başlamış ancak 1997 yılında erişkin bir koyunun genetik kopyasının yapılmasıyla büyük bir ivme kazanmıştır. Son yıllarda içinde sığırların da bulunduğu çiftlik hayvanlarının klonlanması üzerine birçok çalışma yapılmıştır. Klonlama teknolojisinin tarımda ve tıpta çok büyük bir uygulama alanı bulacağı gerek bilim adamlarının gerekse özel sektörün ortak görüşüdür. Bu teknolojinin çeşitli uygulama alanları vardır. Üstün genetik yapıya sahip ancak herhangi bir sebeple döl veremeyen veya ölmek üzere olan bir çiftlik hayvanı klonlanarak çoğaltılabilir. Bir başka uygulama alanı nesli tükenmekte olan ve az sayıda kaldığı için üretilemiyen hayvanların bu teknoloji kullanılarak çoğaltılmasıdır. Bunlara ilaveten genetik olarak değiştirilmiş klonlarda üretilebilir. Bu sayede özellikle hayvancılıkta genetik ıslahın çok kısa bir sürede tamamlanacağı, kaybolmakta olan genetik kaynakların koruma altına alınabileceği ve tedavi amaçlı olarak kullanılan birçok ilacın transgenik klon hayvanlardan büyük miktarlarda elde edilebileceği düşünülmektedir. Klonlama'nın yararları Nesli Tükenen Canlı Türleri ve Klonlama Nesli tükenmekte olan türlerin klonlanması herkese çok çekici gelmiştir. Avusturalya'dan bir proje 153 yıldır alkol şişesinde kalan bir örnekten ‘Tasmanya Kaplanı'nı klonlamayı amaçlamaktadır. Bir başka arştırma grubu Sibirya buzullarında bulunan 20 000 sene yaşlı bir dokudan mamut klonlamayı amaçlıyor. Fakat bu örneklerde DNA parçalar halindedir ve tam genomu tekrar bir araya getirmek imkansızdır. Üstelik çekirdek transferi tekniği tam bir çekirdeği ve fonksiyonel kromozomları gerektirmektedir. Bundan dolayı da sadece DNA yeterli olamamaktadır. Klonlama için bariz gerekli diğer nesnelerden uygun oositler ve implante edilecek ana rahmidir. Nesli tükenmekte olan türlerin klonlanması akraba olan ve daha sık rastlanan hayvanların yumurta hücreleri ve rahimleri kullanılarak yapılabilir. Fakat bu durumlarda da yumurta hücrelerinin ve rahimlerin daha yakın akraba olan türlerden alınması hamileliğin sonuna kadar başarılı olması için gereklidir. Mesela pandayı klonlamakla ‘kurtarmak' bu açıdan çok zor olacaktır, çünkü uygun yumurta hücreleri ve uygun rahim bulunabilmesi için yakın akrabası yok. 2. Çiftlik Hayvanları Üretiminde Klonlama Çekirdek transferi prensip olarak en iyi çiftlik hayvanlarının sonsuz miktarda kopyasını yapmak için kullanılabilir. Pratikte sadece sığır ve domuzların klonlanması yapılacaktır çünkü sadece bu hayvanların klonlanması karlı olacaktır. Klonlanmış elit inekler ABD'de her biri 40 000$' dan fazla fiyata alıcı bulmaktadırlar. Fakat bu onların gerçek fiyatından ziyade yenilik oldukları için çıkan fiyattır. Etkili olabilmesi için klonlamanın üretim programına entegre olması gerekir ve genetik çeşitliliği korumaya gerekli dikkatin gösterilmesi de zorunludur. Klonların sağlıklı olduğunu ve hakiketen beklenen faydayı ve başarıyı gösterdiklerini ispatlamaları gerekir. Buna ilave olarak tekniğin hayvanların refahını bozmadığı gösterilmelidir. 3. İnsan Tedavi Edici Proteinlerinin Üretimi İçin Klonlama İnsan proteinlerine bir çok hastalığın tedavisi için çok büyük gerek duyulmaktadır. Bazıları kandan izole edilebilirken bu işlem hem çok pahalı ve hem de AIDS veya Hepatit C bulaşma riski de söz konusudur. Proteinler hücre kültür ortamında üretilebilir, fakat bu yöntem de çok pahalı ve verimi çok düşüktür. Çok büyük verimle proteinler bakteri veya mayada üretilebilir. Fakat bunlarda da proteinlerin saflaştırılması çok zor, proteinlerin gerekli post-translasyon değişimleri de yoktur ve dolayısıyla gerekli olan in vivo etkileri olmayabilir. Bunlara karşın düzgün post-translasyon değişimleri olan insan proteinleri transgenik koyun, keçi ve ineklerin sütünden 40gr/L miktarında ve nispeten daha ucuz bir şekilde üretilebilir. PPL Therapeutics firması, alfa-1-antitripsini, sistik fibrosis ve amfisemanın tedavi edilmesi için 3 klinik deneme gerçekleştirmiş ve sonunda üretebilmişlerdir. Alfa-1-antitripsin geni koyunun zigot hücresine aktarılarak transgenik koyun üretilmiştir. Daha sonra bu koyun veya diğer transgenik süt hayvanları kopyalanarak genin yeni kopyalarda devam etmesi sonucu istenilen proteini üreten tek tip canlılar yaratılabilmiştir. Çekirdek transferi tekniği insan genlerinin genomda anlam kazanmasını arttıran spesifik bir noktaya sokulmasına izin verir. Çekirdek transferiyle transgenik hayvan oluşturulmasının pronükleer enjeksiyonun üzerinde diğer büyük avantajı, denek hayvanlarının yarısından azının kullanılmasıdır. Ayrıca, dölün cinsiyetini de belirleyebilmek, üretim stokunun oluşturulması için gerekli zamanı önemli derecede azaltmaktadır. Günümüzde, transgenik hayvanlar, kendi süt proteinleriyle beraber insan proteinlerini de üretiyorlar. Bu verimi kısıtlıyor ve bazı proteinlerin durumunda birkaç süte has proteinin çıkarılması da büyük avantaj sağlayabilir. Bu durum için örnek olarak serum albumini verilebilir, yanıkların ve diğer yaraların tedavisi için senelik talep 600 tondur. Bu proteinin üretimi sığırda olabilir ve amaç, sığır albumin genini insan albumin geniyle değiştirmektir. 4. Ksenotransplantasyon ve Klonlama (ayrı cinslerden olan organizmalar arasında doku nakli) Organ nakli için gereken organların kıtlığı nedeniyle genetiksel olarak değiştirilmiş domuzlar birkaç firma tarafından üretilmeye başlanmıştır. Şimdiye kadar sadece gen aktarımı yapılarak transgenik hayvanlar elde edilmiştir. Şu anda alfa-galaktozil transferaz geninin domuz genlerinden yok edilmesi ile uğraşılmaktadır. Çünkü bu enzimin aktivitesi domuz dokularını insan bağışıklık sistemine de tanıtan karbohidrat gruplarını taşımasıdır. Nükleus tarnsferi yapıldığında domuzun kendi genleri tabir yerinde ise silinecektir. Genleri silmek imkanı bu tür kseno nakillerin başarılarını arttırmaktadır. Şaşırtıcı olarak, vücudumuzda bulunan ve domuz organlarına karşı tepki veren antikorların çoğu sadece tek bir karbonhidrat bağını tanır; galaktoz alfa (1,3) galaktoz. Bu şeker grubunun işlevsel olarak önemli olmadığı düşünülüyor çünkü ne maymunlarda, ne de insanlarda bu grup bulunmamaktadır. Bu şeker grubunu ekleyen enzim glikoziltransferazı domuzlarda sildikten sonra, nakledilmiş organların reddedilmesinin önemli derecede düşeceği beklentisi bulunmaktadır. 5. Hücre Üzerinde Terapiler ve Klonlama Hücre transplantları lösemi ve Parkinson hastalığı, kalp krizi, felç ve diabet dahil bir çok hastalığın tedavisinde kullanılmaktadır. Çoğu zaman bağışıklık sisteminin tepkisini önlemek için hücre nakli yakın akrabadan yapılmaktadır. 6. Besin Elementleri ve Klonlama Sütün besin içeriğini değiştirmek için bir çok potansiyel fırsat var. Mesela, inek sütü danalar için çok uygun fakat vaktinden evvel doğan bebekler için değil. Nükleus transferi kullanarak gen eklenmesi, üretilen sütün içerisindeki bir veya birkaç inek proteinleri yerine insan proteinleri içermesini sağlayacak ve dolayısıyla bu tür özel tüketiciler için de besin kalitesi artmış olacaktır. Bazı insanlar inek sütündeki spesifik proteinler için bağışıklık sistemi reaksiyonu veriyorlar veya laktoz şekerine tolerant değillerdir. Gen eklenmesiyle böyle bir problem çıkaran bileşenleri içermeyen süt üreten inekleri oluşturmak mümkün olacaktır. 7. Hayvan Hastalıklarından Modeller ve Klonlama Nükleus transferi tekniğiyle, gen eklenmesi uygulanabilir türlerin sayısı artacak ve insan hastalıklarının tedavisi için daha iyi modeller denenebilecektir. Koyun ve insanda akciğer fizyolojisi çok benzer ve dolayısıyla sistik fibrosis mutasyonuna uğratılmış ve bu mutasyonu homozigot olarak taşıyan koyunlar, insan sistik fibrosis fenotipine benzer bir fenotip göstereceklerdir. Bir hayvanda kasıtlı olarak mutasyon oluşturulması kamuda sorun çıkarmıştır. Dolayısıyla böyle bir model oluşturulmadan önce, etik konularda haklı çıkılması gerekmektedir. Spesifik mutasyonlar yaptırılmış fareler insan hastalıklarını öğrenmek için kullanışlı model olduklarını ispat ettiler. Bazı durumlarda insan ve fareler arasındaki fark, fareye yapılan mutasyonun etkisi insandaki gibi olmayacağının anlamına gelmesidir. Bu durum sistik fibrosis mutasyonu için de geçerlidir. Farelerde bu genin mutasyona uğratılması sonucunda klorür kanallarındaki fark akciğer fizyolojisindeki farkla pek alakalı değildir. 8. Yaşlanma ve Kanser Araştırmaları'nda Klonlama Ayrıca, çekirdek transferi, milyonlarca hücreyi aynı anda yönetebilmek, bize homolog rekombinasyonlarla daha spesifik genetik değişiklikler yapmamıza imkan vermektedir. Bunların arasında, genlerin silinmesi, yeni genlerin eklenmesi ve tek baz eklenerek veya çıkarılarak tüm genetik kodun değiştirilmesi gibi aynen insan genetik hastalıklarındaki işlemler yapılabilir. Klonlama'nın zararları Klonlama teknolojisi insanların tedavisinde kullanılacak embriyonik kök hücrelerin üretiminde kullanılabilir. Kök hücreler bugün mücizevi hücreler olarak görülüyor. Ancak bu hücrelerin tedavi amaçlı kullanılmasını zorlaştıran ve çözümlenmesi gereken sorunlar vardır. Bugün birçok ülkede insan klonlama üzerine araştırma yapmak yasak. Çünkü, başka canlılar üzerinde yapılan çalışmalar, klonlanmış canlıların kontrol edilmesi olanaksız birçok sağlık sorunu olduğunu gösteriyor. Hızlı yaşlanmaları ve anne karnındayken çok fazla büyümeleri bunlardan bazıları. Öte yandan, bedensel hücre çekirdek transferi teknolojisinin, bir canlının tam bir kopyasını değil, o canlıdan klonlanmış embriyolar yaratmaya yaradığını da belirtmek gerekiyor. Yani, bu yolla doğacak canlılar da başkalarının geçtiği büyüme süreçlerinden geçecek. Her ne kadar kapasitelerimizin ve nasıl bir insan olacağımızın sınırlarını genlerimiz belirliyorsa da, döllenmeden itibaren, genlerimizin kendisini nasıl göstereceği çevresel etkenlerce şekillendiriliyor. Her bireyin yaşadığı ona özgü deneyimlerin, biyolojik ve toplumsal gelişim süreçlerindeki şans etkenlerinin, onun nasıl bir insan olacağını belirlemedeki etkisini unutmamak gerekiyor.
006dedbb95e3
[ "c4", "culturax", "fineweb2", "hplt2", "vngrs" ]
30 Ağustos Zafer Bayramı dolayısıyla Ereğli İlçesi’ndeki tören de, Atatürk Anıtı’nd asaat 09.00’da çelenklerin sulunmasıyla başlayacak, saygı duruşunda bulunulup, İstiklal Marşı’nın okunmasıyla sona erecek. Günün diğer etkinliği olan Devrim Bulvarı’ndaki geçit töreninde ise Kaymakam İbrahim Çay, Karadeniz Bölge ve Garnizon Komutanı Tuğamiral Hasan Doğan, Ereğli Belediye Başkanı Hüseyin Uysal ile birlikte askeri araç üzerinden halkı selamlayacaklar. İstiklal Marşı’nın okunması sonrası günün anlam ve önemini belirten konuşma, Karadeniz Bölge komutanlığı’nca belirlenecek subay tarafından yapılacak. Nurdan ve Ahmet Orhan Oğuz İlköğretim Okulu’ndan belirlenen bir öğrencinin şiir 30 Ağustos’u anlatan şiir okuyacağı tören, Ereğli belediyesi Folklor ekibinin gösterisi ve geçit töreni ile sona erecek. 30 Ağustos Zafer Başramı’nın son etkinilği ise saat 21.00’de Bağlık Polis Merkezi’nde başlayacak Fener Alayı ile tamamlanacak. AK PARTİ ZONGULDAK MİLLETVEKİLİ ERCAN CANDAN'IN KUTLAMASI Ak Parti Zonguldak Milletvekili Prof.Dr.Ercan Candan, 30 Ağustos Zafer Bayramı nedeniyle kutlama mesajı yayınladı. AK Parti Zonguldak Milletvekili Prof.Dr.Candan yaptığı açıklamada şunları söyledi: "Ağustos ayı Türk milleti için tarihte çok önemli gelişmelere sahne olmuştur. 26 Ağustos 1071’de Malazgirt Ovası'nda Alparslan komutanlığındaki orduyla kazanılan büyük zaferle Anadolu’nun kapıları açılmış, 30 Ağustos 1922 de Başkomutan Mustafa Kemal Atatürk komutanlığındaki orduyla kazanılan büyük zaferle de Anadolu’nun kapıları düşmana kapatılmıştır. Bu zaferle Anadolu’nun ilelebet Türk yurdu olarak kalacağı dünyaya duyurulmuştur. Bu zaferlerin hepsinin özünde milletimizin üstlendiği tarihi misyonun etkileri vardır. Birlik ve beraberliğimizin de teminatı bu misyondur. 30 Ağustos Zaferi, Çanakkale’de olduğu gibi, genciyle yaşlısıyla, kadınıyla erkeğiyle, ülkemizin her bölgesinden gelen kişilerle kazanılmıştır. Bu birliktelik ilelebet devam edecek, kimsenin de bozmaya gücü yetmeyecektir. 30 Ağustos Zafer Bayramı'nın 92. yıldönümünü en içten duygularımla kutluyor, başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşları olmak üzere tüm şehit ve gazilerimizi rahmetle, minnetle ve dualarla yad ediyorum. " KDZ. EREĞLİ KAYMAKAMI İBRAHİM ÇAY'IN KUTLAMASI Kdz. Ereğli Kaymakamı İbrahim Çay “30 Ağustos Zafer Bayramı” ile ilgili olarak yaptığı yazılı açıklamada , "30 Ağustos Zaferi, Kocatepe’de 26 Ağustos 1922’de başlatılan Başkomutanlık Meydan Muhaberesinin ardından 9 Eylül’de İzmir’de Yunan ordularının denize dökülmesiyle noktalanan Büyük Taarruz sonucunda kazanılmış, bağımsızlık tutkumuzun destanı ve istiklal mücadelemizin son halkasıdır. Türkiye’yi bölüp parçalamak isteyen egemen güçlere büyük ders olmuştur. Gösterdiği mücadele ile tüm dünyaya örnek olan Türk ulusunun, vatanının işgal edildiği bir dönemde bu güçlere karşı verdiği onurlu mücadeleyi zafer ile taçlandırışının bugün 92’nci yıldönümünü kutlamanın coşkusunu yaşıyoruz. Bağımsız, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunu, düşman işgalinden kurtuluş mücadelesini, başta Ulu Önder Mustafa Kemal ATATÜRK olmak üzere, O’nun silah arkadaşları, ve tüm şehitlerimizi anıyor bu büyük zaferin 92. yıldönümünde Karadeniz Ereğli Halkının 30 Ağustos Zafer Bayramını kutluyorum.” AK PARTİ İLÇE BAŞKANI FATİH ÇAKIR'IN KUTLAMASI AK Parti Kdz. Ereğli İlçe Başkanı M. Fatih Çakır, 92. yıldönümünü yaşadığımız 30 Ağustos Zafer Bayramı nedeniyle bir kutlama mesajı yayınladı. Çakır yaptığı yazılı açıklamada, Türk Milleti ve kahraman ordusunun, 26 Ağustos 1922’de başlayıp, 30 Ağustos’ta biten Başkomutanlık Meydan Muharebesi ile ülkenin Yunan işgalinden kurtulması amacıyla başlattığı ve zaferle sonuçlandırdığı 30 Ağustos zafer bayramının 92. yıldönümü coşkusunun hep birlikte yaşandığını hatırlatarak şu görüşlere yer verdi: “Büyük şanlı ordumuz o dönem ülkemizi işgal kuvvetlerinden temizleyerek tarih adına çok büyük zaferlerden birini yaşatmıştır. O zorlu koşullarda ordumuzu kurtuluşa inandıran ve “Ya İstiklal Ya Ölüm!” parolasıyla bu yolda eşsiz bir komutan olduğunu tüm dünyaya gösteren Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşlarının sayesinde Kurtuluş Savaşı destansı bir zaferle neticelenmiştir. Türkiye Cumhuriyetinin kurulmasının önemli kilometre taşlarından biri olan bu zaferin Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün bizlere hedef gösterdiği çağdaş uygarlık yolunda sonsuza kadar yükselmeye ve ilerlemeye devam ettiği bu zaferin 92. Yıldönümünde bir kez daha, tanık olmanın mutluğu içerisindeyiz. Başkomutan Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün cepheden cepheye koştuğu o zorlu günlerde tüm imkânsızlıklara rağmen halkın ve milletin yeninden dirilişini sağlaması bizlere örnek olmalıdır.Bu toprakların hangi şartlar altında ve hangi güçlüklerle kurulduğunun hatırlatmak bizlerin görevidir. Nitekim gençlerini bu mili değerlerin bilinci ile yetiştiren milletler ancak geleceğe güvenle bakabilirler. Bu güzel gün vesilesiyle, 30 Ağustos Zafer Bayramını en içten dileklerimle kutluyor, başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere, Kurtuluş Savaşı kahramanlarını gönül borcu içersinde, saygı ve rahmetle anıyor, tüm Kdz. Ereğlili hemşerilerimin bu anlamlı bayramını yürekten kutluyorum." CHP KDZ. EREĞLİ İLÇE BAŞKANLIĞI'NIN KUTLAMASI Cumhuriyet Halk Partisi Kdz. Ereğli İlçe Yönetim Kurulu bir mesaj yayımlayarak 30 Ağustos Zafer Bayramını kutladı. Kutama mesaj şöyle: " 30 Ağustos Zafer Bayramını coşkuyla kutluyoruz. 30 Ağustos 1922, Türk Ulusunu esir ederek Anadolu’yu paylaşmak isteyen emperyalist işgalcilere karşı verilen kurtuluş savaşının zafere giden dönüm noktasıdır. 30 Ağustos kadını- erkeği, genci-yaşlısı, askeri- sivili, köylüsü- kentlisi tüm yurtsever halkımızın omuz omuza verdiği bir bağımsızlık destanıdır. 30 Ağustos aynı zamanda bir sürü yokluk ve olanaksızlıklar içindeki bir ulusun, vatan ve bağımsızlık söz konusu olduğunda her türlü fedakarlığı gözünü kırpmadan yapabileceği, mucizeler yaratabileceğinin kanıtlandığı bir gündür. Partimizin ve Cumhuriyetimizin kurucusu büyük önder Mustafa Kemal ATATÜRK’ün başkomutanlığında kazanılan bu zafer, aynı zamanda dünyanın tüm ezilen uluslarına, mazlum halklarına da yol göstererek yeni bir çığır açmıştır. Bugün de yoğun bir terör, ekonomik- politik bir sürü iç-dış sorunla boğuşan ülkemizde, 30 Ağustos’ları anmak ve genç kuşaklara öğreterek unutturmamak büyük önem taşıyor. CHP Kdz.Ereğli İlçe Örgütü olarak bu bilinçle 30 Ağustos zafer bayramını kutlarken bu şanlı zaferin baş komutanı Atatürk ve silah arkadaşlarını rahmet ve minnetle anıyoruz." BELEDİYE BAŞKANI HÜSEYİN UYSAL'IN KUTLAMASI Karadeniz Ereğli Belediye Başkanı Hüseyin Uysal, 30 Ağustos Zafer Bayramı’nı yayınladığı bir mesajla kutladı. Yüce Türk milletinin kısıtlı imkanlarla, canı pahasına verdiği onur mücadelesinin sonunda, zaferle sonuçlanan ve Gazi Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde tüm dünyaya Türk ulusunun iman dolu ruhunun nelere kadir olabileceğini kanıtlayan 30 Ağustos Zafer Bayramının 92. Yıldönümünü milletçe coşkuyla kutladıklarını belirterek şu açıklamayı yaptı: Genciyle-yaşlısıyla, kadınıyla-erkeğiyle, ülkemizin her bölgesinden birlik-beraberlik içerisinde milletimizin bağrından çıkan kahraman ordumuz, bu savaşta Türk Milletinin gücünü ve cesaretini kanıtlamış, kazandığı bu büyük zaferle tarihe geçmiştir. Bu büyük zafer yeni neslimize çok iyi anlatılmalı aziz milletimizin 30 Ağustos ruhu gençlerimize örnek olmalıdır. 30 Ağustos Zafer Bayramı'nın 92. yıldönümünü en kalbi duygularımla kutlar, başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşları olmak üzere tüm şehit ve gazilerimizi rahmet ve minnetle anıyorum EREĞLİ TSO BAŞKANI YAŞAR TETİKER'İN MESAJI Karadeniz Ereğli Ticaret ve Sanayi Odası Yönetim Kurulu Başkanı Yaşar Tetiker, 30 Ağustos Zafer Bayramı nedeniyle bir kutlama mesjı yayımladı. Tetiker'in mesajı şöyle: 30 Ağustos 1922 yılında Mustafa Kemal’in Başkomutanlığında Ülkemiz büyük bir zafer kazanmış ve bu zaferin gerçekleştiği Başkomutanlık Meydan Muharebesi sadece askeri bir başarıdan ibaret değil, aynı zamanda milletin yeniden doğuşunun ve çağdaş bir devlet kurulmasının başlangıcıdır. Millet olarak birlik, beraberlik ve kardeşlik anlayışı içerisinde güç ve cesaretle, demokratik, laik, sosyal bir hukuk devleti olan Cumhuriyetimizi korumaya devam etmeliyiz. 30 Ağustos Zafer Bayramı’nın 92. yıldönümü dolayısıyla;Başta Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşlarını rahmetle anar, Tüm Ereğli halkının ve üyelerimizin bu anlamlı gününü kutlarım. ALAPLI BELEDİYE BAŞKANI NURİ TEKİN'İN KUTLAMASI Alaplı Belediye Başkanı Nuri Tekin 30 Ağustos Zafer Bayramı ile ilgili bir mesaj yayımladı. Tekin'in mesajı şöyle: "Cumhuriyetimizin kurucusu Ulu Önder Atatürk’ün 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkışıyla başlayan ülkemizin Kurtuluş Savaşı, 26 Ağustos 1922’de başlayıp 30 Ağustos’ta biten Başkomutanlık Meydan Muharebesi’yle zaferle sonuçlanmış ve ülkemiz işgal kuvvetlerinden temizlenmiştir. 30 Ağustos 1922, esaret altında yaşayamayacağımızın, bağımsızlığımız için canımızı hiçe sayacağımızın tüm dünyaya gösterildiği, her aşaması kahramanlık ve vatanseverlik destanıyla dolu bir sürecin mutlu sonudur. Bu mutlu son, milletimizin sarsılmaz azminin, yüksek iradesinin, vatanseverliğinin ve kahramanlığının göstergesi ; bağımsızlık isteyen birçok ulusun da temel rehberi olmuştur. Bu büyük mücadeleyi vermiş kahraman ecdadımızla ne kadar övünsek, ne kadar gurur duysak azdır. Onlar hiçbir zaman unutulmayacak ve her zaman rahmetle ve şükranla anılacaktır. Ülkeler arasında çıkar savaşının gittikçe arttığı, her bir ulusun diğerinin kazanımlarına göz diktiği günümüz dünyasında, Kurtuluş Savaşı ile ortaya konulan milli birlik ve beraberlik şuurumuzu, hür ve bağımsız yaşama azim ve kararlığımızı nesilden nesile taşıma zorunluluğumuz daha da önem kazanmaktadır. Bugün için görevimiz, cumhuriyetimize ve kazanımlarına sahip çıkarak, uygarlık yarışından geri kalmamak ve bu ruhu sürekli canlı tutarak nesilden nesile taşımaktır. Bu duygu ve düşüncelerle, bu zaferi bizlere armağan eden İstiklal mücadelemizin bütün kahramanlarını, ülkemizin ve milletimizin bölünmez bütünlüğü için canlarını seve seve veren tüm aziz şehitlerimizi, kahraman gazilerimizi rahmet ve minnetle anıyor; ulusumuzun, değerli hemşehrilerimizin ve şanlı ordumuzun tüm mensuplarının Zafer Bayramı’nı en içten duygularımla kutluyorum."
5ed56c0cf922
[ "c4", "culturax", "fineweb2", "hplt2" ]
Memleket- Karadeniz Ereğli Devlet Hastanesi'nin kalite denetlemelerinde Zonguldak'ta birinci olduğunu söyleyen Başhekim Muharrem Erdem, 2013 yılında bir ilçe nüfusu kadar yatılı hastaya baktıklarını söyledi. Toplantıdaki amacın 2013 yılına ilişkin hastaneyle ilgili özet bir değerlendirme yapmak olduğunu söyleyen Erdem; “Öncelikle Ocak 2014'te kalite denetlemeleri çerçevesinde tüm Türkiye ve ilimizde yapılan hastaneler denetlemesinde, yani kalite denetlemelerinde hastanemiz Zonguldak ilinde en yüksek puanı aldı. Yüz üzerinden 0,92 puan aldı. Ben bundan dolayı başta yönetici arkadaşlarımıza, kalite birimimize ve şu an burada bulunan kalite birim sorumlusu arkadaşlarıma, ekip arkadaşlarıma, hemşire arkadaşlarıma, hizmetli arkadaşlarıma, yani hastanedeki tüm kademedeki arkadaşlarıma teşekkür ve şükranlarımı sunuyorum. Çünkü bu bir ekip işidir. Ekip çalışması olmazsa bu başarılamaz. Bu fiziki imkanlarımıza göre 92 puan çok iyi bir puandır. Bu da Zonguldak çapında hastaneler bazında gerçekleşti. Tekrar kendilerini kutluyor teşekkürlerimi sunuyorum” dedi. Başhekim Muharrem Erdem, kalite ödülü hakkındaki değerlendirmelerinin ardından, yakında başlayacak gebe okulu hakkında da bilgiler verdi. Erdem şöyle konuştu: “Bu eğitimlerimizde daha rahat ve sağlıklı doğum, bebek, kaliteli bir doğum sürecini gerçekleştirmek gibi amaçlarla gebe eğitimleri sürdürülecek. Şubatın 20'sinde başlayacak bu eğitimlerimize tüm hamileleri davet ediyoruz. Eğitimler hafta içi Perşembe günleri düzenlenecektir. Hastalarımıza bununla ilgili broşürlerimizi vereceğiz. Bu da tüm Türkiye'de başlayan yeni bir uygulamadır. Şu ana kadar 46 kayıt gerçekleşti. Gebelerimize güzel ve kaliteli bir hizmet vermek için bu hizmetimizi başlatacağız.” 2013 yılında Kamu Hastaneleri Birliği adı altında yaşanan yenilik çerçevesinde hastane hizmetlerinin de revize edildiğini belirten Erdem, 2013 yılının istatistik rakamları hakkında da şu bilgileri verdi: “2013 yılında poliklinik sayımız toplam 661 bin 186 olarak gerçekleşti. Bunun 167 bin 206'sı acilde hizmet gören hastalarımız. Yatan hastamız 19 bin 930. Gördüğünüz üzere neredeyse bir ilçe nüfusuna tekabül ediyor. 18 bin 489 ameliyat gerçekleştirildi. 1343 de doğum gerçekleştirildi. Diğer teferruat bilgileriyle sizleri boğmak istemiyorum. Bunların yanısıra yeni hastane binamızın inşaatı halen devam ediyor. 17 Mayıs 2014'de teslim süresi bitiyor ve bize teslim edecek. Bu konuda bizim çalışmalarımız da devam ediyor. Hastanenin mefruşatına ilişkin 6 milyon liralık bir ihtiyaç tespiti yaptık. Bu ödeneğin temini için gerekli işlemler sürüyor ve ihale aşamasına gelindi. Yine hastaneyi ana yola bağlayacak kavşağın yapımı da ihale aşamasında. Yani hayati açıdan bu kadar elzem olan bir yatırımın yolu da mutlaka yapılacak. Zemin etütleri de sürmektedir. 2013'de mevcut hastanemizle ilgili iyileştirmelerimiz de devam etti. Bunun en başında hizmete açılan yeni doğan bakım ünitesi var. Bunu daha önce kamuoyuyla paylaşmıştık. Yeni doğan bebeklerimizin bakıma ihtiyaç duyanlarının dışarıya sevk edilme durumu vardı. Bu hizmet artık hastanemizde sürmekte. Diğer hastanenin donanımına ilişkin tıbbi ve teknik araçlar dışında buradan başka Hiçbir şey götürmeyeceğiz. Çünkü buradaki cihazlarımızın büyük çoğunluğu yeni. Orada ayrıca ilave edilmesi gerekenler sağlanacaktır. Yatak ve yorgan türü şeyleri götürmeyeceğiz. Diğer cihazlarımız dediğim gibi son model ve yeni cihazlar. 2013 yılında 38 tane cihaz ve tıbbi cihaz alımı gerçekleştirdik. Bunun toplam meblağı 565 bin 684 liradır. Bunlar hasta bakım monitörleri, yoğun bakım monitörleri, yoğun bakım karyolaları, hemodiyaliz makinaları, ikinci EKO cihazı, ikinci efor cihazı gibi cihazlardan oluşuyor. 2014'ün ikinci döneminde yenilenmeler ve takviyeler gerçekleşecektir.” Toplantıda, Devlet Hastanesi Müdürü Yusuf Yalçınkaya, Müdür Yardımcısı Nilüfer Uzun, hastane doktorları ve hemşireler hazır bulundu.
b0bd93f3540e
[ "c4", "culturax", "fineweb2", "hplt2", "vngrs" ]
tekrar geri dönelim asıl kırmızının hadd-ı zatına. bakalım hangisinin asıl kırmızı, hangisi gerçek kanın testlerde çıkan sonucu... kırmızının asıl hikayesi düşünen FKH on 6 Aralık 2009 Pazar Etiketler: bunun bu resimle ne alakası var / Comments: (1) kırmızının tonları konusunda çeşitli araştırmalar yapılıyor bilimadamaları tarafından. hangisinin daha canlı hangisinin asıl kırmızı olduğuna dair.. şimdi bunların hepsini bir kenara bırakıp asıl olanın insan olduğu hiç ama hiç el değmemiş bir asilliğin metabolizmasına beraber bakalım. efendim, malumunuz heraklitostan beri insanoğlu savaşır. kimi kazanmak için savaşır, kimi mecbur olduğundan dem vurur. ama eninde sonunda dökülen kandır! rengi ise malum.. mantığını aradığım için değil sadece merakımdan ötürü yazıyorum bunları. bakıldığında hiç bir vakit kan dökülmeden elde edilmemiş üzerine bastığımız toprak, aslında hep kazanan da o olmuş. biten savaşın sonunda o içmiş hep akan kanı, o çekmiş içine... şimdi bir kez daha düşünmek lazım zannımca nerede bunun kazananı?? hangisi galip bu savaşta?? tekrar geri dönelim asıl kırmızının hadd-ı zatına. bakalım hangisinin asıl kırmızı, hangisi gerçek kanın testlerde çıkan sonucu... zamanın behrine adamın biri camiden içeri girmiş. geçmesine az bir süre kalmış namazını kılmak için geçmiş caminin bir köşesine almış tekbiri.. namaz vakit olmadığından camii boş, kimsecikler yok. adam tekribi aldıktan sonra kılmış akşam namazının farzını kısacık bir sürede. toplasan üç rekat, işide acele neredeyse bir dakika bile sürmemiş namaz. adam selamını vermiş kalkmış giderken yanı başında kur'an okuyan yaşlı amca seslenmiş bizimkine; - sen ne yaptın az önce? + namaz kıldım amca, allah kabul ederse.. - cahil cahil konuşma! öyle namaz mı olur yatıp kalktın alelacele.. kıllınmaz öyle namaz otur adam gibi tekrar kıl!.. bizimki artık yaşlı adama saygısında mıdır nedir bilinmez tekrar dönmüş kıbleye almış tekbiri, durmuş namaza.. bu sefer sakin, yavaş bir halde kılmış namazını. ilk kıldığının neredeyse üç katı sürede.. vermiş selamı, etmiş duayı kalkıp giderken bizim yaşlı amca sormuş tekrardan; - allah kabul etsin delikanlı.. söyle bakalım hangisinden daha çok zevk aldın kıldığın namazların, ilkinden mi yoksa ikincisinden mi? bizimki kendinden emin tok bir sesle; "tabiki ilkinden" demiş.. yaşlı amca kızgın bir sesle, hafiften de bağırarak; "dalga mı geçersin bire deyyus! öyle hızlı namaz mı olur. birde ısrar edersin yanlışında!" demiş.. bizimki kendinden daha da emin sakin bir ses tonuyla; "ey amcacım, ilk kıldığım namazı allah rızası için kıldım, ikincisini ise senin için. işte bu yüzden daha güzeldi.." demiş.. asıl kırmızının hangisi olduğuna gelince; eğer varsa içinde rengini verdiği kandan bir damla bile, asıl kırmızı o değildir.! gerisini inanın ki bilmem...
5eaf7aedec06
[ "culturax", "fineweb2", "hplt2" ]
böyle buyurdu ev ahalisi düşünen FKH on 21 Ağustos 2009 Cuma Etiketler: bunun bu resimle ne alakası var / Comments: (1) eda'yı northcamp'a götürüyorum abi, seni de istediğin yere... nasıl insanlarsınız siz yaa, bir tatlı alıp gelmediniz. abi bildik sizi.. kaç gündür dolapta boş şey tabağı var, biriniz de çıkarıp şeyapmadınız.. yalan dolan bir kaç resim kaldı. aşk seni bulabilir de.. kabak tadı verdi bu sertap. kabağın bile bir haysiyeti var.. annem belki yarın iskenderun'a gidecek.. az daha sodaları 110 santimetrekarede patlatıyorduk yani.. sancılı süreçlerden geçerken kadın, acısını adam çekmeye başladı. pazardan aldığı patatesleri kadın, erkeğin sırtında haşladı!
128ba9cf4067
[ "c4", "fineweb2", "hplt2", "vngrs" ]
pazar çantasının tribal yalnızlığı düşünen FKH on 28 Mayıs 2009 Perşembe Etiketler: yakaladıklarım / Comments: (11) kaynayan çaydanlığın ucundan atlamaya çalışan su gibi geldim bu sefer. bütün gücünü yanan ateşten alan, ödenmeyen doğalgaz faturasından muzdarip bir şekilde geldim... susam sokağı sakinleri için yapılan kermese katıldım geçen, görseniz ne kadar yardıma muhtaç durumdalar. hepsi birbirinden acayip, gıcı gıcı durumda. yakasına kırmızı kurdela takılmış ilkokul veledinin yaşadığı utangaçlık gibi biraz, sanırım filozofik bir olgu olsa gerek. dikkat ettiğim bir kadınsal tavrı sezdim efendim. yani aslında hep sezerim bunu ama söylemek bu güne nasipmiş. kadınların alışveriş yapma olgusu ve bunu meşrulaştırma girişimlerinden bahsediyorum. normalde sahip oldukları bir hödöyü nasıl olurda sahip olmadığını gösterip onu alabiliyorlar anlamış değilim. - ben alışverişe çıkıcam hayatım. - sevgilim zaten bir sürü şeyin var daha ne alıcaksın ki ? - aşkım saçmalama ya giyecek hiçbir şeyim yok! işte can alıcı kelime; "giyecek hiçbir şeyim yok!" tamam olmasa anlarım; ancak bunu meşrulaştırma kelimesi bu olmasın bari. ha anlamadığım diğer bir nokta her daim bu bahanenin kullanılması. başka bir şey bul, onu söyle, onunla kandır erkeği... sanırım bunu anlatmak sadece akıllara mıhlanmış düşüncenin iştirakına sebep olur. oldu bile... boş akbil sesinin kulak tırmalayan mırıltısından gelen edit: bu alışveriş çılgınlığı sanırım insanoğlunun yaşama belirtisi, yoksa nasıl olurda buna karşı koyarız diye düşünenler çıkardı!
9a8fd3e8e285
[ "culturax", "fineweb2", "hplt2" ]
21 Eylül 2009 Gözyaşı sel olup aktı (!) Türkiye böyle bir ülke işte. Ne kadar ajitasyon, o kadar popülarite. Ekranlarda görünmediğin zamanlarda bir-iki damla gözyaşı, halkı zayıflıklarından yakalayıp sarfettiğin birkaç cümle ve işte yeniden televizyonlardasın, gazete sayfalarındasın ve hatta bu bloğun bile içindesin. Gözyaşlarıma hakim olamadım. Çünkü ben o otobüsteki insanların ne düşündüğünü çok iyi biliyorum. Ben de otobüse biniyordum. Dragos'tan binip, Mecidiyeköy'e geçiyordum ve bir saat sürüyordu. O yüzden obüstekilerin ne hissettiğini iyi biliyorum." demiş ve gözyaşlarını bırakıvermiş oracıkta. Daha iki yıl öncesine kadar birkaç milyar alırken, aylık 125 bin TL'ye kadar yükselen maaşını beğenmeyip 250 bin TL isteyeceksin, sonra cipte giderken otobüsteki insanlar için ağlayacaksın. Ulan, bu kadar mı kolaydır, ajitasyon ve duygu sömürüsü yapmak bu ülkede. Bu kadar mı geçerli bir yöntemdir? Cipinde giderken hiç düşündün mü Esra, senin beğenmediğin parayla, bir yılda 138 işçi ailesi, açlık sınırı altında yaşıyor? Senin bindiğin o cipin parasıyla kaç memur geçiniyor, hiç düşündün mü? Birkaç yıl önce içinde bulunduğun otobüstekiler, hâlâ o otobüste giderken, 125 bin TL'yi beğenmediğin an aklına düştü mü hiç Esra? Ağlaman gereken o kadar çok şey varken, buna mı ağladın? Ne kadar gözyaşı o kadar halka yakın insan imajı değil mi? Zaten senin başbakanın da, bu ülkede milyonlarca kişinin anası ağlarken, bir şiire ağlıyor değil mi Esra? En kolayı nasılsa duygu sömürüsü. Sana önerim Esra, gliserin kullan ağlamak için, yandaki otobüse bakmadan gitmek için de kapkara camlı daha büyük bir cip al. Boşver sen otobüstekileri de; kendi haline, tavrına bak. Ağlanacak durumu daha iyi anlarsın o vakit. Share | Gönderen koala zaman: 16:51 7 sözüm var diyen Kaydol: Kayıtlar (Atom)
f3eef1169392
[ "c4", "hplt2", "vngrs" ]
ESET Smart Security, bulutun gücü ile birden fazla tespit katmanını birleştirerek tehditleri sizden uzak tutar ve çalışırken, oyun oynarken, sosyal ağ sayfalarında gezinirken ve hatta çıkarılabilir medyalar ile veri transferi yaparken sizi en iyi şekilde korur. Hepsi Bir Arada Çözüm ESET Smart Security 5 antivirus, antispyware, güvenlik duvarı, anti-rootkit ve antispam yetenekleri ile bütünleşen akıllı çok katmanlı koruması sayesinde bilgisayarınızı ya da laptopunuzu güvende tutar. Yeni Nesil Güvenlik Yeni nesil güvenlik çözümü bir çok yeni özelliği, kullanım kolaylığı ve iyileştirilmiş tarama teknolojisi sayesinde çevrimiçi yaşamınızı çok daha iyi koruyor. Korumanızı Arttırıyoruz Tüm internet tehditlerine karşı sizi savunan ve kişisel bilgilerinizi ve hassas verilerinizi çevrimiçi ya da çevrimdışı koruyan güçlü bir güvenlik çözümü geliştirdik. Bilgisayar güvenliğinizi yeni bir boyuta taşıyın. DİĞER ESET ANTİ-VİRÜS YAZILIM PROGRAM SÜRÜMLERİ: ESET NOD32 Antivirus 7 ESET Cyber Security Pro Türkçe(Mac OS X) ESET Mobile Security for Android ESET Mobile Security for Windows MobileMicrosoft Mobile 5.0 İndir Türkçe Microsoft Mobile 6.0-6.1-6.5 İndir Türkçe ESET Mobile Security for Symbian ESET NOD32 Antivirus 4 for Linux Desktop © by bilgicafem61 Aşağıdan Yorum ve Sorularınızı Bırakın.
ae3d1688aee6
[ "fineweb2", "hplt2" ]
Android için WiFi File Transfer uygulaması, dosyaları Android telefonunuzdan ya da tabletinizden wireless aracılığı ile başka bir Android telefona ya da tablete aktarmanızı sağlar. WiFi File Transfer uygulaması, kullanımı kolay, yenilikçi bir web arayüzüne ve basit bir tasarıma sahiptir. Ayrıca dosyalarınızı başka bir Android cihaza aktarmanız için USB kablosu da gerektirmez. Sadece Wi-Fİ ağı gerektiren bu uygulamanın kullanımı kolaydır. Başlıca özellikleri: - Çok sayıda dosyayı bir seferde yükleyin ya da indirin - Tüm klasörü tek seferde yükleyin (sadece Google Chrome tarayıcısında) - Dosya yönetici arayüzü kullanarak dosyalarda zip ve unzip işlemleri yapın, dosyaları silin, yeniden adlandırın ya da kopyalayın - Parola doğrulamasını destekler ve bu özelliği kullanmak sizin seçiminize bağlıdır - Fotoğraf, video ve müzik dosyalarına kısa yol seçenekleri mevcuttur - Arka plan hizmeti gibi çalışabilme - Fotoğrafları doğrudan web tarayıcınızda görüntüleyin (küçük fotoğraf galerisi entegredir) - Ev ağına bağlandığında sizin seçiminize bağlı olarak otomatik başlatma hizmeti mevcuttur - Harici SD kartları ve USB yığın aygıtlarına erişim sağlama - Cihaz hotspot modunda iken çalışabilme Blogumuza Abone Olun Yeni Yazılar E-posta Adresinize Gelsin
ca54f4aa1b41
[ "c4", "fineweb2", "hplt2" ]
Ofislerin tasarımı ve dizaynı için beton yerine rahatlıkla kullanılan modüler sistemler bir çok konuda avantaj sunmaktadır. Bu avantajları şu şekilde sıralayabiliriz: – Beton yerine kullanılacak modüler sistemler bina üzerindeki ağırlığı azaltacak ve binanın statik hesaba uygun kalarak depreme karşı olan dayanıklılığına zarar vermeyecektir. – Ofis içinde bilgisayarlar, ısıtma ve soğutma cihazları, yazıcı, internet gibi ihtiyaçların çalışmasını sağlayan elektrik, bakır boru gibi önemli bağlantı elemanlarının estetik olarak, duvar kırmadan gizlenmesini sağlar. Ofisi kablo çöplüğü olmaktan kurtarır. – Modüler bölme sistemleri, ahşap, metal, cam, plastik, plastik kaplanmış metal, ağaç deseni verilmiş alüminyum gibi malzemelerden üretildiği için ofisinizin hem estetik görünmesini sağlar hem de karo, fayans, yalıtım malzemeleri gibi bir çok malzeme ile kolayca kaplanarak istenilen bir ofis kolaylıkla dekore edilebilir. – Beton ve tuğla duvarlara göre hem ekonomik açıdan daha ucuzdur hem de imalatı veya demontajı çok kısa süreler alır. – Ofis olarak kullanılacak alanlarda köşelerde kalan, beton bölmelerle kullanıma uygun olmayan, beton bölmeler nedeniyle aydınlatılması ve ferah bir ortam kazandırılması zor olan ölü alanları dekoratif modüler cam bölmeler ile çok rahatça kullanılabilir bir ofis haline getirebilirsiniz. – Beton bölme duvarlar çalışanlar ile aranıza bir set oluştururken, cam ve alüminyum bölmeler çalışanlarınız olan ilişkilerinizin iyileşmesini sağlar. – Beton bölme duvarlar, sadece bir çeşitte imal edilirken, modüler ofis bölme sistemleri size dekoratif, estetik ve görsel olarak geniş bir ürün yelpazesi sunar. – Beton duvarlar dekore edilirken bir çok zorluk çıkarırken modüler sistemler sizin istek ve ihtiyaçlarınıza göre, ofis alanınızın genişlik, büyüklük ve tasarımına göre çok kolay bir şekilde ofis bölümlendirmesi ve dekorasyon yapılabilmektedir. Görüldüğü üzere modüler ofis bölme sistemleri, yapıldığı malzeme çeşidine, tasarım ve uygulama kolaylığına göre beton duvarlara göre çok fazla artılara sahip olduğu gibi ekonomik olmasıyla da çok tercih edilen ofis bölme sistemleri olmuştur. Modüler Ofis Bölme 1 Modüler Ofis Bölme 2 Modüler Ofis Bölme 3 Modüler Ofis Bölme 4 Modüler Ofis Bölme 5 Modüler Ofis Bölme 6 Modüler Ofis Bölme 7 Modüler Ofis Bölme 8 Modüler Ofis Bölme 9 Aluminyum kapı kasalarımız, hafifliği ölçüsünde kolay kullanım imkanı verirken sanat eseri tabloların yalnızca duvarlarınızı süslediği düşünmek yetersiz olur. Doğal metalik renginde kalabileceğiniz gibi sınırsız hayal gücünün sanatla ifade ediliş biçimi. Kasa, cam, ahşap gibi diğer kapı hammaddeleri ile birleşebiliyor. Bazen en güzel modellerimiz, soyut tablo çalışması olarak komşularınız, misafirleriniz ve en çok da evinize her geldiğinizde yaratıcı yönünüzü tetikleyen, mutluluk verici objeler olarak size ilham bahşediyor. Popüler olarak kullanılan aluminyum kasa ve kapılarımız için her konuda uzman keşfi, kurulum ve sonrası bakım hizmetleriyle içiniz rahat ediyor. Hayal gücünüz kadar zengin eserlerimiz için ayrıntı çok mühim. Ancak detaylar iyi düşünülüp tamamlandığında gerçek sanat çalışmalarını görebilirsiniz. Bu amaçla kapı kolu modellerimiz birbirinden değerli modelleriyle yüksek segmentte bir zevke hitap ediyorlar. Matematiksel tüm çizgilerin her ne kadar küçük ebatlı olsa da dekor yaratıcılığı için önemi büyük. Ezber bozan form ve stillerle şaşırtırken mükemmel dengeyi yakalayabilirsiniz. Tüm kapı, kasa modellerine zevkli bir dokunuş da menteşelerden gelir. Sağlam ve uzun ömürleri, zahmetle yarattığınız zevki, yıllar boyu yaşamanızı bir anahtar güvenliği ile sunar size. Kapıya boydan boya veya tek tutuşla sardığı için paslanmaması, uzun ömürlü olması, küçük bir parçanın tüm güzelliği mahvetmemesi elzemdir. Bu hedefle size ürün kalite garantisi sunabilecek derecede kıymetli hizmet verme anlayışını başarıyoruz. Detaylar, ana düşünceyi destekler, büsbütün bir temanın incelikleri detaylarda gizlidir. Eğer detayları önemsiz olduğu gerekçesiyle kullanmazsınız eksiklik hemen fark edilecektir. Gerekli detayları yerleştirilmiş ürün ve fikirler, bilinçaltına her şeyin yolunda olduğu mesajını veren olumlu sonuçlar yaratır. Uzmanlığın incelikleri detaylarla kendini gösterir. Yalnızca minik ayrıntılar neticesinde kendi ekolünüzü kurar, eşsiz stilinizle göz doldurursunuz. Kalite ve estetiğin her alanda olması gerektiğine inanan firmamız, hizmet vermiş olduğu, ofis dekorasyonu konusunda da, bu düşüncesini hayata geçirebilmek adına son derece titizlikle çalışmaktadır. Bu sayede sektörde hizmetleri ile beğeni kazanmış olan firmamız Maurer Yapı, hareketli bölme duvar alanında dünya markası olan Trimline ana bayisi olarak hizmet vermektedir. Hareketli Bölme Sistemleri Şirketimizin yerli ve yabancı müşterileri için yapmış olduğu ofis duvar çözümleri, mimari açıdan da pratik çözümler sunmaktadır. Örneğin kısıtlı alan problemi olan mekanlarda kullanılan hareketli bölme duvar sistemleri sayesinde, gerekli görüldüğü zamanlarda, geniş alan oluşturabilmenin mümkün olması, pek çok firma tarafından tercih edilmesinin sebebidir. Veya şekil değişiklikleri yapılmak istendiğinde de bu sistem sayesinde, istenilen iç dizayn değişimleri yapılabilmektedir. Pek çok alternatif mimari projenin, isteğiniz ve ihtiyacınız doğrultusunda, projelendirilen sistem, en kaliteli şekli ve büyük bir titizlikle firmamız tarafından uygulanabilmektedir. Maurer ile Estetik Bölme Duvar Sistemleri Dilerseniz, yaptığımız işler hakkında daha detaylı bilgi alabilmek ve çalışmalarımızı görmek için, www.bolmeduvarlar.com adresinden sitemizi ziyaret edebilirsiniz. Yaptığımız işleri ve kalitesini daha detaylı inceleme fırsatı bulup, ihtiyacınız olan konular içinde fikir alabilirsiniz. Sosyal ağ uygulamaları ve diğer iletişim yolları ile bize ulaştığınızda proje ve teknik ekibimiz, size her konuda yardımcı olacaktır. Hayal ettiğiniz ya da uygulamak istediğiniz sistem hakkında kesin bilgiler alabilir dilerseniz, bu isteğinizi hayata geçirebilirsiniz. Bu konuda size yardımcı olmaktan mutluluk duyarız. Özellikle estetik görünümü, kalitesi ve ferah alanlar sağlayan cam bölme duvar uygulamalarımız, müşterilerimiz tarafından çok dikkat çekmektedir. İsteğiniz doğrultusunda cam ile diğer malzemeler ile değişik konseptlerde uygulayabileceğimiz bu çalışmaları tamamen markanıza ve imajınıza doğrultusunda, projelendirip hazırlayabiliriz. Tüm duvar bölme işleriniz için bizi arayabilirsiniz. Size en iyi hizmeti vermekten, mutluluk duyarız. Mimari konseptlerde bölme duvarların kullanılması, bu sektörde ihtiyacı da doğurmuştur. On yılı aşkın bir süredir sektörde hizmet veren firmamız Maurer Yapı ise, yaptığı projeler ve kalitesi ile lider firmalardan biri olarak hizmet vermeye devam etmektedir. Aynı zamanda bu sektörde dünya markalarından biri olan Trimline ana bayisi olan firmamız, kalitesinden ve dünya standartlarında olan projelerinden, asla ödün vermemektedir. Amacımız, en iyi hizmeti olabilecek en uygun şartlarda sunabilmek ve müşterilerimizin memnuniyetinin devamını sağlayabilmektir. Ofis dekorasyonu ve tasarımlarımızda kullanılan tüm teknolojik aksesuarları, dilerseniz sitemizi ziyaret ederek görebilirsiniz. www.bolmeduvar.com adresinden sitemizi ziyaret ettiğinizde bu güne kadar yaptığımız tüm çalışma ve projeler hakkında bilgi sahibi olabilirsiniz. Bu güne kadar yerli ve yabancı firmalar için yapmış olduğumuz bütün çalışmalar, sitemizde mevcuttur ve bu işler sayesinde kazanmış olduğumuz müşteri memnuniyetimiz ise en büyük referansımızdır. Hareketli Bölme Duvar, Cam Bölme Duvar Alanında lider konumda olmayı hedefleyen firmamız, tüm hareketli bölme duvar ve yaptığı duvar bölme işlerinde, ihtiyaca ve isteye uygun en iyi projeleri hayata geçirmek için titizlikle çalışmaktadır. Bu çalışmaları tecrübeli, eğitimli ve uzman kadrosu sayesinde kolaylıkla yapabilen firmamız, her zaman siz müşterilerimize hizmet vermekten mutluluk duymaktadır. Cam bölme duvar uygulamalarında da estetiği ve kalitesi ile ilgi çeken çalışmalarımızı, dilerseniz sizin istediğiniz doğrultuda, projelendirip uygulayabiliriz. Hayallerinizi hayata geçirmek, bizi memnun edecektir. Tüm sistemleri, ofis yapı dekorasyonu ile ilgili tüm uygulamaları, markanıza uygun olacak şekilde oluşturabilir ve bu uygulamaları size özel olan uygulamalarla, hayata geçirebiliriz. Bunun için ve merak ettiğiniz tüm sorularınızda cevap alabilmek için bizi arayabilirsiniz. Sizin ihtiyacınıza göre yapılan proje çalışmaları ve daha sonrasında isteğe uygun montaj ile memnuniyetinizi garanti altına alarak çalışmak, bizim için önemlidir.
d4d7f3b9fbe4
[ "culturax", "hplt2" ]
250 gr tuzsuz künefe peyniri Şerbeti İçin 2 su bardağı şeker 1 su bardağı su Künefe Malzemeleri 300 gr yaş kadayıf200 gr tereyağ 250 gr tuzsuz künefe peyniri Şerbeti İçin 2 su bardağı şeker 1 su bardağı su Yaş kadayıf fırın tepsisinin içinde elle küçük küçük parçalanır. Tereyağı tavada eritilir. Parçalanan kadayıfların üzerine dökülür. El yardımıyla tereyağ kadayıfın heryerine ulaşıcak şekilde bulanır. Kızartılacak teflon tavaya tereyağ sürülür. Kadayıfın yarısı incecik tabaka halinde teflon tavanın tabanına döşenir. Kalan kadayıf peynirin üzerine incecik döşenir. Hazırlanan künefenin üzerine bir ebat küçük boş tepsi ile bastırılarak biraz daha sıkışması sağlanır. Ocak üstüne alınan künefe orta ateşte her iki tarafı kızartılır. Bu arada şerbeti fazla ağdalaşmadan kaynatılır. Pişen Künefenin üzerine sıcak sıcak dökülür. Şerbetini çeken künefe kaymak veya antepfıstığı ile servise sunulur.
7ef9aad93b93
[ "fineweb2", "hplt2" ]
Rabbinize Tövbe Edin ve O’ndan Bağışlanma Dileyin Rabbimiz, bizi en güzel şekilde yaratmış ve bizden de kendisine kullukta bulunmamızı istemiştir. Ancak bizler insan olmamız nedeniyle zaman zaman Rabbimize kullukta kusur eder ve yanlışlıklar yaparız. Çünkü biz insanlar iyilik yapmayada kötülük yapmaya da mütemayil bir yapıdayız. Bu yapımız gereği zaman zaman unutur, yanılır ve hata edebiliriz. Ancak bize düşen, “Rabbinizden bağışlanma dileyin, sonra O’na tövbe edin.” emrini dikkate alarak hatada ve günahta ısrar etmemek ve O’ndan bağışlanma dilemektir. Yüce Rabbimiz bizlere olan rahmeti, acıması ve sevgisinin sonucu olarak bizleri hemen cezalandırmamakta, tövbe etmemiz için zaman tanımaktadır. Hatta günah işlediğimizde nasıl davranmamız gerektiğini ve günahta ısrar etmememizi bizlere öğütlemektedir. Bu konuda bir ayet-i kerimede şöyle buyurmaktadır:
0bf2d386d216
[ "fineweb2", "hplt2" ]
“Doğamızdaki Huzurdan Yaşamımızdaki Sağlığa” sloganıyla yola çıkarak Türkiye’nin ilk Sağlıklı Yaşam Köyü AFRODİT GROUP çatısı altında Kazdağlarının eteğinde oksijen cenneti olan Altınoluk’ta Clup Afrodit(Afrodit Yapı Tasarım ve Turizm A.Ş.) işletmeciliğin'de hizmetinizdeyiz. Sağlıklı Yaşam Köyümüz 3 ana kolda hizmet vermektedir. *Sağlıklı Yaşam Köyü *Huzur ve Bakımevi *Özel Bakım ve Destek Ünitesi Yaşam Köyümüz zeytin ağaçlarının arasında denize nazır odalarımız, renklerin insan psikolojisi ve sağlığına etkili düşünülerek düzenlenen yaşam alanlarında huzur ve mutluluk kaynağı olan yeşil ve mavinin en güzel tonlarına sahiptir. Aynı zaman da Astım, Koah, İnme, Demans, Parkinson, MS gibi rahatsızlıkların tedavisinde de güler yüzlü profesyonel kadromuzla yanınızdayız. Sizleri de, hastalanmayı veya yaşlanmayı beklemeden Sağlıklı Yaşam Köyümüze bekliyoruz. Clup Afrodit Tatil Köyü 1995 yılından bugüne kadar, Turizm sektöründe yıllardır süren müşteri devamlılığı bakımından Körfezin gözde tesislerindendir. 2013 yılı itibari ile mevcut işleyişinin (Tatil Köyü) yanı sıra bünyesine Afrodit Sağlıklı Yaşam Köyü, Yaşlı Bakımevi ve Huzurevini de ekleyerek Türkiye de bir ilke imza atmış hayat boyu tatil olanağı sağlamıştır. Temel prensibimiz yalnızlıktan sıkılan sağlıklı yaşlılarımızın, bakıma ihtiyaç duyan ve sağlık desteği arayan yaşlılarımızın yaşam kalitelerini yükseltmek, yaşamlarındaki geride kalan süreyi rahat ve aktif geçirmelerini sağlamak, Afrodit’in yemyeşil doğası, denizi, bol oksijenli havası ile evinizin sıcaklığını otel kalitesiyle buluşturarak sizlere konforlu, stresten uzak bir hayat sunmaktır. Bu amaçla yola çıkarak sizleri de Yaş Aldıkça Gençleşmeye AFRODİT’e davet ediyoruz. Web Tasarım by İLTAWEB
c443e5c6840b
[ "fineweb2", "hplt2" ]
MAYALI POĞAÇA NASIL YAPILIR TARİFİ Mayalı poğaça, hem pofuduk yapısı hem de lezzetli içeriğiyle evde kesinlikle yapmak isteyebileceğiniz yemekler arasında yer alıyor. Dilerseniz atıştırmalık olarak kendi ailenize, dilerseniz de eve gelen misafirlerinize çayınızın yanında sunabileceğiniz güçlü bir alternatif olan mayalı poğaça, yapımının kolay olması ve çabucak pişmesi sayesinde tariflerimiz arasında özel bir yere sahip. Dilerseniz çok konuşmadan hemen mayalı poğaça nasıl yapılır tarifimize geçiş yapalım. Mayalı poğaça malzemeleri - Margarin (yarım paket) - Toz maya (iki çay kaşığı) - Süt (bir su bardağı) - Tuz (bir tatlı kaşığı) - Şeker (iki çay kaşığı) - Un (aldığı kadar) - Yumurta akı (bir adet) - Yumurta sarısı - Peynir (yahut kendi malzemeniz) Mayalı poğaça tarifi Mayalı poğaçamızı yapmak için ilk olarak oda sıcaklığındaki sütümüzü bir kaba boşaltıyoruz ve içerisine hem şekerimizi hem de toz mayamızı döküyoruz. Döktükten sonra birazcık karıştırıp on dakika kadar beklersek mayamız köpüklenmeye başlayacaktır. Bunun ardından başka bir kap alıyoruz ve bu kabın içerisine margarinimizi, tuzumuzu ve ardından da yumurta akımızı boşaltıyoruz. Oluşturduğumuz bu yeni karışımın içerisine mayalandırdığımız karışımımızı da ekliyoruz ve onun da üzerine bir miktar un ekliyoruz. Bir yandan un eklerken bir yandan da hamurumuzu yoğurmaya devam etmemiz gerekiyor. Artık hamur elimize yapışmayan bir hale geldiğinde un eklemeyi bırakabilir ve direkt olarak hamuru yoğurmaya devam edebiliriz. Çok fazla un eklersek sert olacağı için bu ayarı iyi yapmayı ve yumuşacık bir hamur kıvamı elde etmeyi unutmamalısınız. Yoğurduğumuz hamurun üzerini örtüyor ve hatta kalın bir battaniyeye sararak kırk beş dakika boyunca mayalanmasını sağlıyoruz. Poğaçamıza istediğimiz şekli verebileceğimiz için bu konuda sizlere karışmıyoruz ancak peynirleri tercihen patlamayacak ve dışarı dökülmeyecek şekilde poğaçanın içerisine sokmanızı öneriyoruz. Poğaçalarımızın şekli ve içleri tamam olduktan sonra üzerlerine kenarda bekleyen yumurta sarımızdan sürüyoruz ve yüz seksen derecelik fırınımızda yarım saat kadar pişiriyoruz. Ancak üstleri erken kızarır ve poğaçalar fazla yanacak gibi olursa biraz daha erken fırını kapatarak poğaçaları alabilirsiniz. Sıcak sıcak yanında çayla birlikte misafirlerinize sunabileceğiniz poğaçalar şimdiden sizlere afiyet olsun.
b710841edcde
[ "c4", "culturax", "fineweb2", "hplt2", "vngrs" ]
TEPSİ BÖREĞİ NASIL YAPILIR TARİFİ Tepsi böreğinin her ne kadar pek çok farklı yapım tarifi olsa da bugünkü tarifimizde sizlere kıymalı tepsi böreğinin nasıl yapılacağını biraz anlatmaya karar verdik. Ancak kıymalı böreklerden hoşlanmıyor ve kendi malzemelerinizi kullanmak istiyorsanız çok büyük farklar bulunmadığı için doğaçlama gitmekten de çekinmeyin. Hem aileniz hem de misafirleriniz yanına demli bir çay koyup servis edeceğiniz tepsi böreğine elbette ki hayır demeyeceklerdir. Tepsi böreği malzemeleri - Un (altı su bardağı) - Su (iki buçuk su bardağı) - Tuz (bir tatlı kaşığı) - Kıyma (beş yüz gram) - Soğan (bir adet) - Sıvı yağ (iki ila üç yemek kaşığı) - Baharatlar (biber veya diğer istediğiniz baharatlar) Tepsi böreği tarifi Tepsi böreğimizi yapmaya başlarken ilk olarak bir kap içerisine unumuzu ve tuzumuzu koyuyoruz. Hamurumuzu yaparken suyu tek seferde değil de yavaş yavaş kabın içerisine dökmemiz gerekiyor ve bu esnada yoğurmaya başlarsanız kıvamı daha güzel olacaktır. Dileyenler hamuru biraz daha hafif veya ağır yapmak için su miktarıyla da oynayabilirler. Hamurumuz hazır olduktan sonra üzerini kapatarak bir on beş dakika kadar dinlenmeye bırakacağız. Hamurumuz hazır olduktan sonra onu ikiye ayırıyoruz ve büyük bir şekilde açıyoruz. Açtığımız hamurların üzerine biraz sıvı yağ sürüyoruz ve daha sonra çok yapraklı bir yonca gibi kesiyoruz. Fakat tam ortasına kadar değil ortası bitişik yani kesilmemiş kalacak bir şekilde kesmemiz ve sadece yaprakları oluşturmamız gerekiyor. Yapraklar hazır olduktan sonra ortaya koydu hepsini tutup kapatıyoruz ve ortada birleşmiş bir hamur olmasını sağlıyoruz. İkinci hamur topumuza da aynı işlemleri uyguladıktan sonra birinci hamurumuzu alıyor ve bir oklava kullanarak yeniden tepsimize uyacak şekilde açıyoruz. Yaprak olarak kesme işlemi sayesinde yağımızın hamura güzelce işlemesini sağladık. Açtığımız hamuru yine yağladığımız tepsimize yerleştiriyoruz ve üzerine iç harcımızı döküyoruz. İkinci hamuru da bir daha açtıktan sonra iç harcının üzerine yerleştiriyoruz. Kenarlarında sarkmalar ve fazlalar olduysa bunu da düzeltiyoruz. En sonunda böreğimizin üzerine yumurta sürüyoruz ve pişmeden önce güzelce kare kare dilimliyoruz. Fırınımız yüz seksen derecede olmalı ve böreğimizin üzeri kızardığında pişme işlemi hazır olacaktır. Şimdiden herkese afiyet olsun.
4960692e7988
[ "culturax", "fineweb2", "hplt2", "vngrs" ]
26 Ağustos 2014 Salı Tatil Günlüğü-3 Marmaris-Bafa Gölü-Kuşadası Datça'daki tatilimizi sonlandırdıktan sonra, İzmir'e doğru yola çıktık. Tabi İzmir'e gidene kadar uğramak istediğimiz, tekrar gezip özlem gidermek istediğimiz yerler vardı. Datça'ya sırtımızı verdik. İlk istikamet Marmaris :) Marmaris benim için çok önemli. Balayı için gelmiştik buraya. Muhtemelen kimsenin geçirmediği kadar güzel bir balayı geçirmişizdir. Yalnız değildik. Eser Abim ve arkadaşları Aytuğ Abi, Nihal Abla ve Cem Abi, eşimin kuzeni Demet ve eşi Deniz. Hiç unutamayacağımız çok güzel ve eğlenceli bir tatil geçirdik. Tekrar bir Marmaris'e uğrayalım istedik. Çok gezmedik bu sefer. Sadece İçmelere gittik. Oranın sahili ve denizi muhteşem. Havuz gibi deniz. İnsan girmeye kıyamıyor, girince de o güzelliğe hasret kalacak diye çıkmak istemiyor. Daha önceki tecrübelerime dayanarak söylüyorum, Marmaris'e gittiyseniz mutlaka gidilmesi gereken yerler var; Bedir Adası, Keçi Adası, Güvercin Adası, Dalaman, Beldibi, Turunç, Hisarönü, Bozburun, Serçe Limanı, Selimiye. Aklıma isimleri gelmiyor. Daha çok yer var. Mutlaka birkaç değişik yat turuna katılın. Marmaris'te insan sıkılmaz hiç. Belki sakinliği sevenler bazen kalabalıktan sıkılabilir.Ama tenha yer bulmakta zor değil. Yağız Datça'dan sonra ilk kez kumla oynadı. Kumların içinden Yağız'ı söküp almak çok zor oldu :) Denizi çok seven oğlum artık kumla da tanışınca hangisine önce gitsin bilemedi :) Marmaris'te kalmadık bu sefer. Günübirlik uğradık. Bütün günümüzü sahilde geçirdik. Altın gibi kum, dibi görünen bir deniz... Bu sefer yat turuna vakit ayırmadığımız için kızdım kendime. O kadar gezdik oğlumu bir yat turuna götürmedik. Aslında gitmek istediğimizde yat kaptanı çok rüzgar olduğu için bizi uyardı. Çocuk çok zorlanır dedi. Bizde vazgeçtik. Ama Marmaris'te bir yat turuna gidebilirdik :( Kısmetse seneye artık... Aklıma gelmişken mutlaka ama mutlaka gitmeniz gereken bir yer var.Orası, Sedir Adası'nda ki "Kleopatra Plajı" Burası altın sarısı kumsalı ve denizi ile meşhur. Cedrae antik kentine ait şehir duvarları, plaj ve antik tiyatro kalıntıları da burada bulunmakta. Bölgede, Kleopatra'nın da burada yüzdüğüne inanılan çok orjinal ve muhteşem bir plaj mevcut. Bu plaja bayılacaksınız. Rüya gibi bir yer. Efsaneye göre, Kleopatra ve Antonius burada yüzmüşler ve plajın altın kumları özel olarak Kuzey Afrika'dan buraya gemilerle getirtilmiş. Bu çeşit altın sarısı kum sadece Mısır'da bulunmaktaymış. Hayran kalacaksınız, emin olun. Marmaris'ten çıktıktan sonra İzmir'e gitmeden önce Kuşadası'na uğrarız diye düşünüyorduk. Aslında aklımızda Bafa Gölü hiç yoktu. Navigasyonu çok nadir kullanıyoruz. Biz hala Türkiye haritasını kullanıyoruz. Tavsiye ederim çok zevkli oluyor. Gittiğimiz yerleri çiziyorum. Orada ne yedik ne aldık nesi meşhur yazıyorum. Bir sonraki sene yine o haritayı kullanıyoruz. Gitmediğimiz yerleri tercih ediyoruz :) Haritada Bafa Gölü'nü görünce hadi girelim dedik. Bolu'dan göllere alışığız. Ama farklı bir göl görelim dedik :) Bafa Gölü Ege Bölgesi'nin en büyük gölü. Çevresinde yemek yiyebileceğiniz restaurantlar var. Çok güzel bir göl. Bafa Gölü'nün bir kısmı Aydın bir kısmı Muğla il sınırları içerisinde. Gölün kıyıları Ege Denizi gibi girintili çıkıntılı. Böyle olması insana Ege Denizi'ndeymiş havasını veriyor. Hayvanları çok seven oğlum gölde kendine göre çok tatlı kazlar ve ördekler buldu. Uzun bir süre onların peşindeydik :) Ayrıca Bafa Gölü Türkiye'nin önemli kuş cennetlerinden biriymiş. Ben bilmiyordum. Gezen de öğreniyor okuyan da ;)Daha sonra araştırdım. Bafa Gölü'nün Balat Ovasına bakan batı kıyısı, sonbahar ve ilkbaharda göçmen kuşların konaklayıp üredikleri sığ bir alandır. Bafa Gölü, 1994 yılında Tabiatı Koruma Alanı ilan edilmiş. Buna karşın, göle dökülen nehir sularının azaltılması ve kirletilmesiyle değişen kimyasal içeriği ve azalan oksijen miktarı yüz binlerce balığın ölmesine ve ekosistemin geri dönülmez bir kavşağa sürüklenmesine neden olmuş. Bunun dışında, gölle bağlantısı bulunan Büyük Menderes nehrinin bağlantısının gölden tamamen koparılması ve gölün çevresine kurulmuş zeytinyağı fabrikalarının atıklarının arıtılmadan göle dökülmesine göz yumulması felakete davetiye çıkarmış. Anlayamadığım tabiat parkı ilan edilen doğal güzelliğe sahip bir yere nasıl sahip çıkılmaz. Biz millet olarak topraklarımıza hiçbir zaman sahip çıkmadık ki zaten! Bafa Gölü'nden çıktıktan sonra Aydın'ın bir kaç ilçesini dolaştık. Özellikle Milas'ı çok beğendim. Dolaşa dolaşa gittiğimiz için Kuşadası'na ancak akşam üstü varabildik. Akşam üstü denize girelim diye düşündük. Az da olsa Kuşadası'nı gezeriz dedik. Ama o kadar çok dalga vardı ki denizde maalesef giremedim.Bende aldım elime makinamı gün batımını çekmeye başladım. Son anda, Yağız bebek arabasında önümde, bir taraftan rüzgar diğer taraftan güneşi kaçırma telaşı hızla fotoğraf çekmeye başladım. Kendimce güzel olanları seçtim :) Şimdi istikamet İzmir ;) Kaydol: Kayıtlar (Atom)
5d3c487f5cda
[ "c4", "hplt2", "vngrs" ]
Alfemo Escuda Multi Köşe Yaşam Üniteleri HAYATA GÜLÜMSETEN FİKİRLER Escuda Multi Köşe Yaşam Üniteleri şık ve modern bir evin hayalini kuranlar için çok güzel Tv ünitelerini yaşam alanlarına dönüştürüyor. Aslında çokta zor değildir bir evi dekore etmek ve hatta çokta keyiflidir. Tabii ki bunları yapmaya başlamadan önce Alfemo dan haberiniz olursa. İnternetin getirisi olan sanal mağazaları sayesinde yorulmadan çok sayıda mobilya ve ev tekstili ürünleri seçebilir, evinizi işte bu diyeceğiniz atmosfere kavuşturabilirsiniz. Alfemo gerek mobilya gerekse ev ürünleri konusunda kendisini dünyaya kanıtlamış bir markadır. Her yıl farklı modeller ile çok sayıda mobilya tasarımına imza atan alfemo evleri gerçekten yeniliyor. Oturma grupları ayrı şık, yatak odası takımları bir başka şıklıkta temek odalarında farklılığı evlere taşıyan alfemonun her ürünü diğerinden bir adım öndedir. Sizlerde aynı fikre sahip olmak isterseniz buyurun gezintiye. Fiyatı Ne kadar? Tüm bileşenleri ile escuda Tv ünitelerine sahip olmak için ayırmanız gereken bütçeniz yaklaşık olarak 4.900,00 Tl civarındadır. Ama belirli dönemlerdeki kampanları takip ederek daha iyi fiyatlara bu muhteşem tv ünitesi setine sahip olabilirsiniz. Alfemo Escuda Tv Ünitesi Modelleri Resim Galerisinindeki birbirinden güzel modelleri görmek için galerimizi ziyaret ediniz.
394de6d19522
[ "fineweb2", "hplt2" ]
Yatak Odası Asma Tavan Modelleri Yatak odanızda uygulayabilmeniz için rengarenk birbirinden şık ve güzel tasarımlardan oluşan Yatak odası için asma tavan örnekleri derledik. Renkli ve modern tasarımları seçtiğimiz bu Yatak odası asma tavan modelleri galerisinden istediğiniz asma tavanı seçmekte çok zorlanacağınıza eminiz. Uygulama konusunda kaliteli işçilik ve usta ellerle yatak odanız en güzel dekorasyon modellerine ev sahipliği yapacak. Misafirleriniz bu asma tavan modellerine bayılacak. Şıklığı ve zerafeti bir arada yaşayacağınız muhteşem renk kombinasyonları ile katlanmış güzelliğe ulaşacaksınız. Her bütçeye uygun lüks yapılar için tasarlanan bu önerileri yatak odanızda uygulayıp uygulamak size kalmış ama bir fikir oluşturması açısından galerimizi ziyaret etmenizi öneririz. Yatak odası için asma tavan örnekleri arayanlar için en güzel yatak odası modellerini içeren galerimizi incelemenizi tavsiye ederiz.
38c0b1a0759f
[ "culturax", "hplt2" ]
Kosova’da, kış mevsimi nedeniyle Kosova Güvenlik Gücü’nün ara verdiği mayınlı arazi temizleme çalışmalarına bugün yeniden başlandı.Kosova’da, kış mevsimi nedeniyle Kosova... Kosova Bağımsız Profesyonel Sporcuları Derneği tarafından başkent Priştine’de düzenlenen “TEŞEKKÜRLER TÜRKİYE SİZİ SEVİYORUZ-THANK YOU ERDOĞAN ” başlığı altında uluslararası boks... Kosova’da 3 yıl önce ortaya çıkan yasadışı organ nakli davasında mahkeme suçlu bulduğu 5 kişiye 1 ile 8 yıl arasında... Kosova’da organ ticareti davası olarak bilinen “Medicus” davasında sanıklar toplam 21 yıl hapis cezasına çarptırıldı.Kosova’da organ ticareti davası olarak bilinen... Kosova Anayasa Mahkemesi, illegal organ nakli ticareti yaptıkları gerekçesiyle 5 kişinin tutuklanarak cezaevine gönderilmesine karar verdi.Kosova Anayasa Mahkemesi, illegal organ... Kosova Savaşı sırasında kaybolan ve hala akıbetleri belli olmayan bin 750 kişi, başkent Priştine’de düzenlenen ilginç eylemle anıldı.1998-1999 yılları arasındaki... Kosova ile Sırbistan arasında imzalanan ve iki ülke arasındaki ilişkilerin normalleştirilmesini öngören anlaşma Sırbistan Meclisi’nden geçti.Kosova ile Sırbistan arasında imzalanan... Kosova’da faal olan Türk İşbirliği ve Kalkınma İdaresi Başkanlığı (TİKA), İHH ve Kosova İnsani Yardım Örgütü Derneği’nin belirlediği 150 yetim... Elektrik faturalarının çok yüksek gelmesi nedeniyle Priştineliler’in sokaklara dökülmesi ardından Kosova genelinde protesto gösterileri yapılmaya başlandı.Elektrik faturalarının çok yüksek gelmesi... Kosova’nın başkenti Priştine’de Örgütlü Vatandaşlar Grubu tarafından organize edilen protesto gösterilerinde, “Soyguna hayır, kalkınmaya evet” sloganı atan kalabalık hükümeti istifaya... Chat Odaları Mynet Arkadaş Chat Sohbet üyesiz Arkadaşlık Kanalı çhat Muhabbet Siteleri Chat Sohbet çet Sitesi Bedava Chat Odalari
2d6549209b46
[ "c4", "hplt2" ]
26 Ekim Pazartesi günü Baltalı Çiftliği’nin sahibi Funda Özer Baltalı le bir araya geldik. Funda Özer Baltalı tarafından, 2009 yılında İzmir Seferihisar Düzce köyünde kurulan Baltalı Çiftliği tamamen Saanen cins keçilerden oluşmakta. Bu keçilerden sağılan sütlerin işlenmesi için yine 2010 yılında tesise eklenen mandıra günde 10 ton süt işleme kapasitesine sahip. Yüksek süt verimi olan, 365 gün sağım yapılabilen cins keçilerden oluşan Baltalı Çiftliği, bugün Avrupa’nın en büyük ve modern keçi çiftliklerinden biri olarak gösteriliyor. %100 keçi sütü ve keçi sütü ürünleri üreten Baltalı Çiftliği, inek sütü alerjisi olup keçi sütünü tolere edebilen alerjik çocuklar için büyük önem taşıyor. Ben de Alerji ile Yaşam Platformu olarak kafamızdaki tüm sorularımızı bizzat Funda Özer Baltalı’ya yönlendirdim ve kendisinden aşağıdaki detaylı yanıtları aldım. AA: Baltalı Çiftliği’nde keçi hariç herhangi bir hayvan besleniyor mu? FB: Hayır, tesiste sadece keçi besliyoruz. Herhangi bir bulaşıcı hastalık riskine karşı çiftlikte tavuk, kedi, köpek gibi hayvanlar dahi bulunmuyor. Dışarıdan giren sokak hayvanlarını canlarını incitmeden tesisten uzaklaştırıyoruz. AA: Baltalı ürünleri sadece kendi çiftliğindeki keçilerin sütünden mi üretiliyor? FB: Hem kendi çiftliğimizdeki keçilerin sütünü hem de anlaşmalı olduğumuz, sıkı denetim uyguladığımız çiftliklerden topladığımız sütleri kullanıyoruz. Bu çiftliklerde de herhangi bir süt bulaşması olmaması açısından inek beslenmiyor. Hatta herhangi bir diğer cins hayvan beslenmemesi kuralı koyuyoruz. AA: Bu çiftliklerin denetimi nasıl yapılıyor? FB: Her gün bu çiftliklerden süt toplamaya giden ekibimiz önce yurtdışından temin ettiğimiz bir hızlı kit sayesinde sütleri denetliyor. İlk testten geçen sütler araçlara bindirilip tesise getiriliyor. Herhangi bir ihtimale karşı burada ikinci bir test uygulanıyor ve ikinci test sonucu da güvenilir çıkarsa sütler tesise sokulabiliyor. Bu testlerde antibiyotik, koyun ve inek sütünü ayırt etme, pH kontrolü yapılıyor. Süt topladığımız çiftliklerle yaptığımız sözleşme gereği testler güvenilir çıkmazsa sütü teslim almıyoruz ve o çiftliğe tek bir hak daha veriyoruz. İkinci kez sütü testten geçemeyen çiftlik ile sözleşmemizi feshediyoruz. Şüphe duyduğumuz sonuçlar için de süt örneğini Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesi’ne gönderip kontrol ettiriyoruz. AA: Keçiler yıl boyunca ne ile besleniyorlar? FB: Yıl boyunca yonca, saman ve kaba yem tabir edilen şekilde besleniyorlar. Yoncayı temin ettiğimiz belli başlı güvenilir çiftçiler var. Yonca ile beraber flake adı verilen pancar-yulaf-fesleğen-kekik karışımı da tüketiyorlar. Zaten doğada serbest gezen keçiler de bu tip bir beslenme şekline sahip. AA: Keçiler serbest olarak gezip güneş ışınlarından yararlanıyor mu? FB: Keçilerin serbest dolaşması için çiftlikte sınırlı bir alan kullanıyoruz. Aksi takdirde keçiler kontrolsüz bir bölgede yememeleri gereken bir şeyi yiyerek hastalık kapabilir ve süt kalitesi bozulabilir. AA: Keçilere herhangi bir aşamada antibiyotik tedavisi uygulanıyor mu? FB: Biz keçilere herhangi bir hastalık söz konusu olmadıkça antibiyotik vermiyoruz. Topladığımız sütleri de antibiyotik kontrolünden geçirmeden tesise kabul etmiyoruz. Eğer bir hayvan hastalık nedeni ile antibiyotik tedavisi görecekse önce tecrit ediyoruz, tedavi sonrası da yasal zorunluluk süresi olan 30 gün geçse dahi sütü antibiyotikten arınana kadar üretime eklemiyoruz. Çünkü kendi yaptığımız testlerde bu sürenin 92 günü bile bulabileceğini tespit ettik. Keçilerin herhangi bir kimyasala maruz kalmaması için tesisimizde yazın sinek ilacı dahi kullanmıyoruz. AA: UHT süt için Dimes’in tesislerini kullanıyorsunuz. Peki Dimes kendisi inek sütü üretiyor. Bu sütlerde bulaşma ihtimali söz konusu olabilir mi? FB: Dimes ile anlaşmamız gereği kendi keçi sütümüz tesise girmeden önce UHT cihazı çok sıcak buhar ile iki kez dezenfekte ediliyor. Aksi takdirde hem süt bulaşması hem de bakteri üremesi söz konusu olabilir. Yine üretimin başından ve sonundan numuneler alınarak analiz yapılıyor. AA: Sizce anneler çiftçilerden temin ettikleri çiğ sütü mü, homojenize edilmiş cam şişelerdeki günlük sütü mü yoksa tetrapak kutularda satılan UHT sütü mü tercih etmeli? FB: Ülkemizde maalesef kontrolsüz çiğ süt satımı yapılıyor. Bu sütlere baktığımızda hem Brusella gibi bulaşıcı hastalıklar hem de hayvana verilen yem/ilaç konusunda riskler var. Mesela biz süt topladığımız çiftliklerde sıkı denetim uyguluyoruz. Diyelim ki sütte antibiyotik tespit ettik ve bu sütü kabul etmedik, çiftçi o sütü dökmüyor ve başka kanallar aracılığı ile satıyor olabilir. Bu nedenle her zaman denetimden geçtiğine emin olduğumuz sütleri tercih etmeliyiz. Daha doğal olsun diye çiftliklerden temin edeceğiniz süt hangi hayvanlardan sağılıyor, bu hayvanlar ne ile besleniyor mesela yol kenarında üzerine egzoz dumanı yapışmış otlarla mı besleniyor emin olmanız mümkün değil. Öte yandan cam şişedeki günlük sütler ile UHT tekniği ile kutulanmış sütler arasında besin değeri açısından fark var. Bu nedenle birinci öncelik cam şişedeki günlük sütler olmalıdır, bulunamadığı takdirde UHT sütler tercih edilebilir. AA: Keçilerin belli bir çiftleşme ve yavrulama süresi oluyor. Bu süre dışında süt üretimi nasıl kesintisiz olarak sağlanabiliyor? FB: Bizim tesisimizde erkek keçi Tekeler dişilerden ayrı bir bölümde tutuluyor. Süt ihtiyacına göre tekeler dişilerle buluşturulup kontrollü çiftleşme ve yavrulama sağlanıyor. Doğada tekeler dağa tırmanıp dişilerden uzaklaştığı için çiftleşme zamanı daha kısıtlı oluyor. Çiftlik koşullarında bu süreci hayvanların doğal yaşantısını bozmadan kontrollü olarak sağlayabiliyoruz. Bir dişi keçi 24 ay süt verebiliyor. Kışın süt azalması yaşanabiliyor, mesela peynirlerimizi kış aylarından ziyade yaz aylarında üretiyoruz. AA: Beyaz peynir bazen yumuşak, bazense sert oluyor. Tuzunun çıkması için suda beklettiğimizde yumuşak kıvamdaki peynir iyice dağılabiliyor. Bunun nedeni nedir? FB: Öncelikle peynirlerimizde koruyucu katkı maddesi kullanmıyoruz. Bu nedenle tuzu koruyucu olarak ekliyoruz. Dediğiniz gibi anneler bir gece önceden peyniri suda bekletip tuzunun azalmasını sağlayabilir. Peynirin yumuşak veya sert olmasının nedeni ise tamamen eski usul elle yapımı tercih etmemizden. Mayalanan peynir Fransa’dan gelen özel paslanmaz çelik kalıplara elle bastırılıyor. Bu işlem esnasında her bir çalışanın eşit kuvvet uygulaması, her kalıptan suyun eşit miktar süzülmesi mümkün değil. Bu nedenle tamamen doğal yolla üretim yaptığımız için partiler arası farklılıklar oluşabiliyor. AA: Cam şişedeki sütlerin dibinde bazen çökelti ile karşılaşıyoruz. Bunun nedeni nedir? FB: Bunun nedeni keçi sütünün içindeki yağın mevsimsel olarak değişiklik göstermesidir. Bu bir bozulma belirtisi değildir. Ayrıca tüm pastörize sütler tekrar kaynatılınca kesilme gözlenebilir. AA: Peki sütün bozulduğunu nasıl anlayabiliriz? FB: Keçi sütü bozulduğunda kokusu çok ağırlaşır. Zaten kullanıcı ağır kokuyu mutlaka hissedecektir. AA: Keçi tereyağında da ağır bir koku olduğunu düşünen anneler mevcut. Bu kokunun nedeni keçi sütünün karakteristik özelliğinden mi kaynaklanmaktadır? FB: Aslında bizim beslediğimiz keçilerin sütü ve bu sütten elde edilen ürünler çok ağır kokmaz. Hatta ağır kokmadığı için %100 keçi sütü kullanmadığımıza inananlar da oldu. Özelikle Halep keçilerinin sütü daha yağlı ve ağır olur. Süt temin ettiğimiz tek bir çiftlikte Halep keçisi bulunuyor ancak önümüzdeki sezon Halep keçisi sütü kullanmamayı düşünüyoruz. AA: Organik süt üretmeyi düşünüyor musunuz? FB: Organik süt üretmek dediğinizde bu maalesef günümüz koşullarında gerçekleştirmesi oldukça güç bir durum. Çünkü hayvanın yediği yoncanın ekildiği tarlanın tüm yan tarlaları dahi belli bir süre boyunca sadece organik tarım yapıyor olmalı. Öte yandan yoncayı organik olarak ekip yetiştirsek dahi üzerine yağan yağmurun asit oranı dahi çok önemli. Birçok üretici kolay yollardan organik sertifika temin edebiliyor ancak biz inanmadığımız bir şeyi sadece belge alarak yapıyormuşuz gibi göstermek istemiyoruz. Hayvanlarımızı güvenilir yemle besleyip üretimin her aşamasında sıkı kontrol uyguluyoruz. AA: Laktozsuz keçi sütü üretmeyi düşünüyor musunuz? FB: Keçi sütünün laktoz oranı zaten inek sütüne oranla çok daha düşük. Bu nedenle inek sütündeki laktozu tolere edemeyen kişiler keçi sütünü tolere edebiliyor. Bu nedenle laktozsuz keçi sütü üretmeye ihtiyaç duymuyoruz. AA: Baltalı kolay yoğurdu mayalamakta güçlük çeken annelerimiz var. %100 keçi yoğurdu üretmeyi düşünüyor musunuz? FB: Evet keçi yoğurdu üretmeyi düşünüyoruz ancak keçi yoğurdu taşıma esnasında sallandıkça sulanır. Bu yoğurt nihai kullanıcıya ulaşana kadar ayran kıvamına gelebilir. Yoğurdu katılaştırmak için içine herhangi bir katkı maddesi eklemek de istemiyoruz. Bu nedenle kese yoğurdu kıvamında bir yoğurt üretmeyi düşünüyoruz. Böylece tüketici yoğurdu kendisi sulandırarak dilediği kıvamda tüketebilecek. AA: Çocuklar için minik paketlerde yoğurt üretimi yapmayı da planlıyor musunuz? FB: Evet böyle bir proje de planlarımız içerisinde mevcut. Aç/bitir tarzında. Hatta daha önce okul kantinlerine keçi sütü satılması konusunda da girişimlerimiz olmuştu. Talepte bulunan okul kantinlerine keçi sütü ve süt ürünlerimizden kendimiz gönderi yapabiliriz. AA: Peki meyveli yoğurt hakkında ne düşünüyorsunuz? FB: Meyveli yoğurt üretmeyi de düşündük ancak bugün piyasada meyveli yoğurt diye satılan ürünlerde meyve değil suni aromalar kullanılıyor. Suni bir aroma kullanmayı tercih etmiyoruz. Gerçek meyve eklenmesi taraftarıyız. Bu durumda meyvenin oksitlenip kararma ihtimali var. Yurt dışında satılan bir muz püresi mevcut ancak içeriğini iyice incelemeden böyle bir üretime girmemiz söz konusu değil. Daha önce çikolatalı süt üretmiştik, içindeki çikolata marine edilmiş gerçek çikolataydı. Talep geldiği müddetçe tekrar üretim gerçekleştirebiliriz. AA: Yaz ayları için keçi dondurması üretmeyi düşünüyor musunuz? FB: Keçi dondurmasının hem nakliye zorluğu hem de sadece 21 günlük raf ömrü olması nedeni ile ancak çok kısıtlı miktarda üretebiliriz. AA: Daha önceki röportajlarınızdan keçi maması yapmak gibi bir planınız olduğunu biliyorum. Bu projeniz ile ilgili gelişmeler nelerdir? FB: Evet doğal bir yöntemle keçi sütü tozu üretmeyi planlıyoruz. Bu yöntemde keçi sütü çok sıcak bir plakaya püskürtülerek yüksek ısıda kurutulup toz haline dönüştürülüyor. Bu süt tozu da sulandırılarak ya da sıvı gıdalara karıştırılarak kullanılabiliyor. Bu proje üzerinde çalışmalarımız devam ediyor. AA: Süt ve süt ürünlerinin özellikle yaz aylarında soğuk zincirde taşınması çok önemli. Bu konuda nelere dikkat ediyorsunuz? FB: Teslimat yaptığımız her noktaya ürünlerimiz kuru buz ve köpüklü muhafaza ile taşınıyor. Ancak satış noktasında da soğuk zincirin korunması çok önemli. Şu an İstanbul, Ankara ve Bursa illeri için Tazedirekt üzerinden online satışlarımız başladı. Kendi online satış sitemizi de en kısa sürede aktif hale getirip Türkiye’nin her yerindeki kullanıcılara ulaşmayı hedefliyoruz. AA: Biz Alerjik Annelere zaman ayırıp sorularımızı içtenlikle cevapladığınız için teşekkür ederiz. FB: Alerjik çocuklar için bizim ürünlerimizin önemini çok iyi biliyoruz, bu nedenle hem ürün kalitemiz konusunda taviz vermiyor hem de ürün gamımızı zenginleştirmek için yeni projeler üzerinde çalışıyoruz. Çocuklarımızın sağlıklı büyümesi bizlerin de her zaman önceliği olacaktır.
cc958b765f08
[ "culturax", "fineweb2", "hplt2" ]
İSMAİL YK DOĞUM GÜNÜN HARAM OLSUN ŞARKI SÖZLERİ - İSMAİL YK YENİ 2014 ALBÜMÜ - Reklamlar - Yaptığı her şarkılar ile büyük yankı oluşturan ve dillere dolayan başarılı sanatçı İsmail YK yine bu yaza bomba gibi girecek bir single albüm ile adından söz ettirecek. Başarılı sanatçı İsmail YK doğum günün haram olsun adlı yeni şarkısı ile şimdiden çok beğenilmeye ve dikkat çekmeye başladı. Daha önceki Bas Gaza Aşkım, Şappur Şuppur, Bombabomba.com, Facebook gibi efsane olan şarkılara imza atan ve yediden yetmişe herkesin diline dolamayı başarmıştır. Başarılı sanatçı İsmail YK 2014 yeni şarkısı Doğum Günün Haram Olsun şarkısı ile yine aynı başarıyı yakalayacağa benziyor. Sizlere bu yazımızda İsmail YK Doğum Günün Haram Olsun şarkısının sözlerini paylaşacağız. İsmail YK Doğum Günün Haram Olsun Şarkı Sözleri İsmail YK - Doğum Günün Haram Olsun Bugün senin doğum günün mü değil mi Tüm sevdiklerin mi yanında mutlu musun O sahte dostlarınla yeni sevgilinle el ele göz göze Bir zamanlar benim de gözlerimin içine bakarak Seni seviyorum demiştin Bir zamanlar benimle de aynı şeyleri paylaşıp Benden vazgeçemiyeceğini söylemiştin Bırakır mı seven nedensiz sevdiğini Kaybeder mi özleyen bilerek hasretini Ben de kandırmışım ya kendimi Bir anda telefon başında bıraktın beni Doğum Günün Haram Olsun Şarkı Sözleri Verdiğin acılar unutulmadı Katlanan yüreğim dayanmadı Kahroldum inan bitmişim Bunu sen istedin Bugün senin doğum günün Gözlerinde yok hiç gözüm Sana mutluluklar dilerim sanma Doğum günün haram olsun Göz yaşların zehir olsun Her günün işkenceyle dertlerle dolsun Bu sözlerim yalan sana Bırakıpta ağlatana Hayat seni yerlerden yerlere vursun Hayatım mutsuz gözlerim uykusuz Bedenim ruhsuz kalır Yüreğime koyduğun acıları besledim ayrı ayrı Bugün bugün benim ölüm günüm ben bu acılar için mi yaratıldım be gülüm Duygularına inandım meğerse hepsi sahte bir de kendine iyi bak diyorsun Yok ulan vurdun be zaten kahpe ne olduysa seni sevdim beni bıraktın öyle bir başıma Ben de seni günahlarımla baş başa bıraktım bir daha bir daha çıkma karşıma ismail yk, ismail yk yeni albümü dinle, ismail yk 2014 albüm şarkıları, ismail yk resimleri, ismail yk yeni albümü dinle, ismail yk doğum günün haram olsun, ismail yk doğum günün haram olsun şarkı sözleri, doğum günün haram olsun ismail yk, ismail yk şarkıları, ismail yk doğum günün haram olsun indir dinle, ismail yk mp3 indir doğum günün, ismail yk doğum günü şarkısı Kategori: albüm indir dinle, ismail yk, ismail yk doğum günün haram olsun şarkı sözleri, müzik, şarkı sözleri, yeni çıkan albümler
033f7bf0ac02
[ "fineweb2", "hplt2" ]
Milli Eğitim Komisyonu üyesi CHP Bursa Milletvekili Dr. Ceyhun İrgil: Cumhuriyet Halk Partisi Bursa Milletvekili Ceyhun İrgil, "Eğitim kalitesi yoksa, her kentte üniversitenin anlamı yok” dedi. Milli Eğitim Komisyonu üyesi CHP Bursa Milletvekili Dr. Ceyhun İrgil, TBMM’de düzenlediği basın toplantısında üniversitelerde yaşanan sorunları dile getirerek rektörlerin keyfi tutumlarına dikkat çekti. "Yüksek düzeyde eğitim, öğretim ve bilimsel araştırma ortamının en üst makamında oturan ama husumet güderek öğretim üyelerine iftira atan rektörleri, akrabalarını işe yerleştiren çiftlik kahyası zihniyetiyle görev yapan rektörleri kınıyorum” diyen İrgil, bazı üniversiteleri de kamuoyuna şikayet etti. İrgil, “Kapatılan vakıf üniversitelerindeki mağduriyetlere ilişkin çalışmalarımız sırasında gördük ki, öyle bazı üniversiteler ve öyle rektörler var ki, Türkiye’deki üniversite eğitiminin utanç tablosu. Kapılarında üniversite yazıyor ama yönetimler lise düzeyinde” diye konuştu. “Cumhurbaşkanı da kalitesizliğin farkında” Cumhurbaşkanının akademik yılın açılış törenindeki konuşmasına dikkat çeken İrgil, “Sayın Cumhurbaşkanı, YÖK’ten bağımsız bir kalite kurulu kurulmasını istiyorum dedi. Ne demek bu? ‘Çok kalitesizsiniz’ demek. O da farkında kalitesizliğin her kente üniversite kuruyorsunuz, ‘öğrencinin ayağına üniversiteyi getiriyoruz’ diyorsunuz. Her mahallede ilköğretim okulları olması gereklidir ama kampüs hayatı geçirenler, üniversite atmosferini bilenler üniversitelere aynı izanla yaklaşmamalıdır. Bu yaklaşımın millete hizmetle uzaktan yakından ilgisi yoktur. Ama bu iktidarın millete hizmetten anladığı iki çimento bir harç al sana yol, köprü, baraj. İki gün sonra yol çöker, köprünün ayağında hasar olur, baraja su dolmaz ama yaptık mı yaptık. Kaliteye, niteliğe bakan yok. Tıpkı senelerdir devlet içinde liyakata bakılmadığı gibi” dedi. “Bu üniversiteler kötü örnek” "Abdullah Gül Üniversitesi, 65 bin öğrencinin YÖK kararıyla yerleştirilmeleri sürecinde, bu çocukların çatıları altında olmasından duydukları rahatsızlığı ‘Daha düşük eğitim veren okullara gidin, burada okursanız zaten derslerden geçemezsiniz sözleriyle ifade eden bir rektör yardımcısına sahip" diye konuşan İrgil, “Ağrı İbrahim Çeçen Üniversitesi keyfi tutuma, husumet duygularına esir olan bir yönetime sahiptir. Uludağ Üniversitesi’nde ve Bursa Teknik Üniversitesi’nde sıkıntılar vardır. Soruşturma kapsamında özel hayatı sorgulamak doğru değildir, kabul edilemez. Yine çocuklara türlü zorluklar çıkaran Gaziantep Üniversitenin yöneticileri de ayrıştırıcı bir yaklaşıma sahipler. Harran, Pamukkale ve Bolu Üniversiteleri de statüleri 33A’dan 50 D’ye dönüştürülen ÖYP araştırma görevlilerinin geri çağrılma işlemlerini YÖK tarafından çıkarılan genelgeleri işleme koymuyor, ‘YÖK ve genelgeleri bizi bağlamaz diyor” şeklinde konuştu.
cf6ac9309c32
[ "c4", "culturax", "fineweb2", "hplt2", "vngrs" ]
Blog yazmaya başladığımda tanıdığım ilk bloggerlardan biriydi Deep. Bloğuna şöyle bir göz attığımda blog yazmayı gerçekten de ciddiye aldığını farketmiştim. Yeni tanıdığı bloggerları tanıtması, her gün en az bir yazı yazması,yorumlarına düzenli şekilde cevap yazması ve okuduğu blogları yorumsuz bırakmaması blogla severek ilgilendiğini gösteriyordu zaten. Başlarda bir kitabı olduğunu bilmiyordum. Öğrendiğimde aldım alacağım, dur elimdeki kitapları bitireyim derken zaman geçiverdi. Burada baktığım kitapçılarda da bulamamıştım. Ve sonunda internetten aldığım kitapların içine SADE VE DERİN'i de kattım. Deep'in bloğunu elimden geldiğince takip etmeye çalışıyorum. Her ne kadar yüzyüze bir tanışma olayımız olmasa da insan bir süre sonra tanıyormuş gibi hissediyor işte :) O yüzden kitaba merakla başladım. Acaba blogda yazdığı yazılardan farklı bir tarzda mı yazmıştır diye merak etmiştim hep. Aslında Deep gayet olduğu gibi yazıyor. Kitabında da bloğunda da tarzı aynı ve çok severek okudum Sade Ve Derin'i. Farklı bir tarzda yazsa belki de yadırgayabilirdim :) Kitap 8 bölümden oluşuyor.Sanat,Aşk,İnsan,Yaşam,Gelişim,Mevsimler,Tarih ve Denemeler. Her bölümde de birer ikişer sayfalık yazılar var.Belki de beni sıkmamasının en önemli sebebi buydu. Bahsettiği konular oldukça "bizden"di. Sanki sohbet edermiş gibi bir dili var ve tıpkı bloğundaki gibi samimi Sevgili Deep :) Aslında ben bu tür kitapları fazla okuyamam.Yani farklı farklı bölümler, farklı konular barındıran birden çok şeyden bahseden kitapları okuyamıyorum pek.Bana olaylar,kurgular,kahramanlar olacak :) Gereksiz bir önyargıya sahibim bu konuda. Bunun sebebi de Elif Şafak Medcezir kitabı. Ondan sonra bu tür kitaplardan uzak durdum nedense. Onu okurken çok sıkılmıştım çünkü. Zar zor bitirmiştim. Ama Deep takip ettiğim bir blogger olunca merak duygusuyla bu önyargımı bir kenara bıraktım. Hiç sıkılmadan, bazen gülümseyerek bazen de haklı olduğunu düşenerek severek okudum Sade Ve Derin'i. Belki de Deep sayesinde önyargımdan kurtulmuş oldum. Demek ki bir yazı tarzını sevdirmek de yazana bağlı :) Bence SADE VE DERİN en yakın zamanda kitaplıkta yanında duracak bir arkadaşı hakediyor :)) Evet Deep artık ikinciyi bekliyoruz :) Bu arada kitap kapakları benim için oldukça önemli. İster istemez okuduğum kitapları ona göre seçiyorum bazen. Bu yüzden hayal kırıklığına uğradığım da oluyor ama olsun. Sade Ve Derin'in kitap kapağı da çok hoş. Sanki 3 boyutlu gibi hissediyorum fazla bakınca :D Deep'in kitaptaki en sevdiğim, kendimi bulduğum yazıları şunlar oldu: *Hayat Sen Git Ben Geliyorum *Ya 100 Yıl Önce 1-2-3 (Favorim kesinlikle :)) *Sahildeki Yağmurlu Ayak İzleri *Dünyanın Gözüne Vuruyoruz *Sahildeki Kuşlar Ve Konserve Açacağı. Bunlar da okunma sırasını bekleyen bebeklerim :)) Sevdalinka'yı hep okumak istemiştim ama ertelediğim romanlardan biriydi. Kapalı Gişe Yalnızlık çok satanlar listesinde dikkatimi çekmişti ve içerik olarak hiç bilmeden aldım internetten. Biraz hayal kırıklığı oldu benim için Ahmet Batman tarzı sanırım biraz. Kuyucaklı Yusuf ve İçimizdeki Şeytan hep ağır romanlar gibi hissettirmişti bana. Bu yüzden sürekli erteliyordum. Ama çok satanlar listesinde sık sık karşılaşınca artık görmezden gelemedim. İçimizdeki Şeytan'a başladım ve gayet iyi gidiyor şimdilik. Mutlu Olma Sanatı ile de şöyle tanıştım. Sabahları Fox'ta Çalar Saat diye bir program var İsmail Küçükkaya sunuyor. Hıh işte orada zaman zaman bu kitaptan bazı alıntılar okuyordu ve çok hoşuma gitti. Okumalıyım diye düşündüm.Mavi Saçlı Kız ben ortaokul dönemindeyken arkadaşlarımın okuduğu bir kitaptı yanlış hatırlamıyorsam. Tamamen gerçek olması beni çeken yanı oldu. Yabancı da hep aklımda olan bir kitaptı onu da edindim sonunda. Ve son zamanlarda bayıldığım bir yazar olan Sarah Jio'nun okumadığım tek romanı Son Kamelya'yı da almış oldum. Son kitap alışverişim böyleydi. Tüyap'a gidemeyen zavallının tesellisi de böyle internet sitelerinden olur işte :) Şaka bir yana İdefix ve Kitapsihirbazı bu konuda çok iyiler. Arada göz atabilirsiniz bence :) İyi geceleeer :)
dc75507143f0
[ "c4", "fineweb2", "hplt2" ]
20 Mart 2014 Perşembe Yatağına uzandı, üzerini örtmeden.. Perdeyi araladı ve gökyüzünde kocaman cüssesiyle onu karşılayan dolunayı gördü. Kalktı perdeyi sonuna kadar açtı. Oda apaydınlık oldu. Etraftaki cisimleri rahatça seçebiliyordu gözleri. Mahalledeki evleri izledi bir süre. Kiminin ışıkları hala açıktı, kimileri ise çoktan uykuya dalmıştı. Dışarıyı izleyerek uzun zaman geçirdi. Mahallede uyanık olanların sayısı azaldıkça penceredeki ışıklar da azaldı. İşte şimdi yalnızdı. Dolunayla başbaşa. Başını yastığa koydu. Gökyüzünü, dolunayı izlemeye devam etti. O kadar yakın ve parlıktıki uzansa dokunacaktı sanki. İki damla yaş süzüldü gözlerinden yastığa. Sonra hıçkırıklara boğularak ağlamaya başladı. Evdekiler duymasın diye hıçkırıklarını boğmak istercesine ağzını kapatarak ağlıyordu. Ama neden? Canını bu kadar acıtan neydi? Bilmiyordu yada bilmek, anlamak istemiyordu. Ağlamaktan gözleri şişmiş, yastığın belli bölgeleri gözyaşlarıyla ıslanmıştı. Dolunayı suçladı. Belki perdeyi araladığında onu görmeseydi yatıp uyumuş olabilirdi. Onun yüzünden, onun düşündürdükleri yüzünden bu hale gelmişti. Kimsenin yanında böyle ağlayamazdı. Zayıf görünürdü yoksa kadın, güçsüz, acınası... Bir tek dolunay bilirdi bu halini. İçini nasıl döktüğünü sessizce izlerdi. Teselli de etmezdi, ağlama hiç demezdi. Sadece öylece bakardı. Göz kapakları hem yorgunluktan hem de ağlamaktan ağırlaşmıştı. Kapanmamak için mücadele eder gibiydi. Saatin tik takları dolunayın kaybolacağının habercisi gibi şiddetini artırırdı sanki. Hadi yeter artık sabah yapacak işlerin var. Yat artık kapat perdeyi derdi sanki akreple yelkovan. Alarm çaldığında yataktan fırladı kadın. Perde hala sonuna kadar açıktı. Ama dolunay yerine parlak bir güneş ve masmavi gökyüzü onu bekliyordu. Şimdi güçlü görünen maskesini takıp kendini sokağa atıp rutin işlerin peşinde koşma vaktiydi. İyiyim iyi, kendime geldim diye düşünerek hayatın içine bıraktı kendini. Oysa gece tekrar dolunayı bekleyeceğini biliyordu pencerede. Gelir miydi ki ? Tabi ki gelecekti.... Gönderen Dördüncü Tekil Şahıs zaman: 15:11 14 yorum: Kaydol: Kayıtlar (Atom)
fe96b66737c3
[ "fineweb2", "hplt2" ]
Bee'nin en yakın arkadaşı Evleyn'le tanışır. Jack adında genç bir adamla ve Henry ile tanıştığında Bee'nin bu durumdan hoşnut olmadığını farkeder ancak nedenini sorduğunda bir cevap alamaz. Bu arada Jackla aşka yeniden adım atmaya çalışır. Belki bu sefer olur yada olmaz burada ipucu vermiyorum tabi ki :) Emily Bee yengesinin evinde kaldığı odada komodinin çekmecesinde bir günlük bulur. 1943 yılından kalma eski bir günlük. Bir kaç sayfa okuduktan sonra kendini suçlu hissetmeye başlasa da okumaktan alıkoyamaz kendini. İşte bu günlükle beraber Emily için aile sırlarına ve gerçek bir aşk hikayesine yolculuk başlar. Bainbridge Adası onu birçok insanla bir araya getirirken kendini bulmasını da sağlar. İşte bu günlükle beraber Emily için aile sırlarına ve gerçek bir aşk hikayesine yolculuk başlar. Bainbridge Adası onu birçok insanla bir araya getirirken kendini bulmasını da sağlar. Emily, Bee'nin en yakın arkadaşı Evelyn'e günlükten bahseder.Evelyn onu sonuna kadar okumasını ve bu günlüğün kendisini de ilgilendirdiğini söyler. Bee yengesine belli etmeden günlüğü okumaya devam eder. Okudukları Esther ve Elliot adında iki kişi arasında yaşanan bir aşk hikayesidir. Önce bunun bir günlük mü yoksa yazılmaya başlanmış ama yarım kalmış bir kitap mı olduğuna anlam veremez. Ancak onların yaşadığı aşk Emily'i o kadar etkiler ki sonuna kadar okuyup bitirir. Emily günlükte okuduğu isimlerin gerçekten var olup olmadığı konusunda bazı araştırmalar yapar. Elliot ve Esther'in hayali değil gerçek kişiler olduğu bilgisine ulaştığında hiç bilmediği gerçeklere de ulaşır. Günlüğün neden kendisini bu kadar ilgilendirdiğini artık anlamıştır. Orada okuduğu her ismin aslında gerçek hayatta birinin karşılığı olduğunu anlar. Ve tabi ki Bee yengesinin Henry ile tanışmasından neden memnun olmadığını da çözmüş olur. Emily adadan evine döndüğünde Esther'in hayatını yazmaya başlar. Düşündüğü gibi ada kendisine iyi gelmiş ve yeniden eskisi gibi yazmaya başlamıştır. Ancak okuduğu günlükte Esther'in hayatı yarım kalmıştır. Onu nasıl tamamlaması gerektiğini düşünürken adadan bir telefon gelir.Tekrar adaya gittiğinde artık Esther'in hayatını yazdığı kitabını tamamlayacak şeyler olmuştur.Emily için kitabını ve Esther'ın hayat hikayesini tamamlama zamanıdır... Mart Menekşelerini alırken tereddüt etmiştim aslında. Çünkü bu ara bu tür kitap kapakları moda.Her yer birbirine benzer romanlarla dolu.Sanki boş bir kitapmış hissi veriyor bana bazen bu tür renkli kapaklar. Ama kesinlikle yanıldım.Gerçekten severek ve keyifle okudum.Merak duygusu hiç peşinizi bırakmıyor zaten. Bir sonraki sayfanın merakıyla bir günde sayfalarca okuyabilirsiniz. Romanda Esther karakteri nedense bana Audrey Hepburn'ü anımsatıyor.Sanki ona benzeyen bir kadınmış gibi hissediyorum. Okurken zihnimde o rolü üstlenen kişi oldu kendisi :) Şimdi sırada Böğürtlen Kışı ve Yağmur Sonrası var. Hemen aldım tabi ki. Sarah Jio artık favori yazarlarımdan biri. Sanki Jojo Moyes ile benziyor tarzları. Sonuç olarak sevdiğim romanlar arasında yerini aldı Mart Menekşeleri :)
d51699c8c6e4
[ "fineweb2", "hplt2" ]
1962 yılında Ankara`da doğdum. TED Ankara Koleji’nde ilk-orta-lise eğitimimi tamamladıktan sonra 1980 yılında Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesine girdim. Fakültede oldukça parlak ve ilk 10 öğrenci içerisinde mezun olacakken; girdiğim bir devlet sınavında Yunanistan`ın Preveze kentinde bir aylık cerrahi stajına hak kazandım ve gittim. Ancak dönüşte fakülte bu stajı saymayarak bana bir aylık cerrahi stajını Üniversitemde tekrarlatma ödülü verdi. Böylece mezuniyetim bir ay uzamış oldu ve benim dereceye girerek mezun olma özelliğim de kayboldu. Böylece mesleki açıdan hayatımın ilk tuhaf ? acı tecrübesini yaşadım. Mezuniyet sonrası ; Isparta, Eğridir, Sarıidris beldesinde mecburi hizmete başladım. Bu zaman diliminde pek çok sınav kazanıp İzmir`de KBB ihtisasında karar kıldım. Mecburi hizmet yaptığım köyü çok güzel anılar ile terk edip İzmir`e geldim. Günde 18 saat çalışarak geçirdiğim KBB ihtisası sırasında Ultrasonografi ile tanıştım ve Ultrasonografi uzmanı olmak için bölüm değiştirmem gerekiyordu. Bu amaçla yeniden sınava girip Radyoloji ihtisasına başladım. 1991 yılında Radyoloji Uzmanı olarak İzmir Göğüs Hastalıkları hastahanesinde kalan mecburi hizmetimi “Röntgen Şefi” olarak tamamladım (zaten tek doktordum ? ). Daha sonra istifa ederek 1992 yılından bu yana kendime ait SONODİS ULTRASONOGRAFİ MERKEZİ `nde serbest hekim olarak çalışmaktayım. Geçtiğimiz yıllarda İzmir Tabip Odası Yönetim Kurulunda bir dönem görev yaptım. İzmir Ticaret Odası Sağlık meslek Komitesi başkan yardımcılığı , meclis üyeliği ve İzmir Sağlık Kuruluşları Derneği yönetiminde genel sekreter olarak sivil toplum çalışmaları adına hizmet ettim. Lise yıllarından beri müzik çalışmalarım mevcut olup o yıllarda "üç telli gitarımla" başladığım bu çalışmalar sürecinde, son yıllarda gitarımın tellerini tamamlayarak 45 dolayında beste ve şarkı sözüne imza attım. Sesimin "oktav derinliği" yeterli olsa idi bambaşka bir web sitem olabilirdi. ? Çalışmalarımı bir albümde topladım. "BU BİR AŞK HİKAYESİ" adını verdiğim projede bir kaç çok değerli arkadaşım ile benzeri pek olmayan "şiirsel" bir müzikal hazırladık.Erhan Doğan, Figen Akdenizoğlu Can , Almila Tuncer ve emeği geçen sayısız kahraman bana yardım etti. Bu sitenin "sanatsal aktiviteler" bölümünü ziyaret ettiğinizde bu çalışmalarımdan küçük bölümler göreceksiniz. Sevgilerimle... Rad.Dr.İnanç ÇAĞLAYAN
21efbc7632b6
[ "culturax", "fineweb2", "hplt2" ]
Askeri rütbelerde yıldız en önemli semboldür. Rütbe yükseldikçe omuzlardaki yıldız sayısı artar. Yıldızın rütbe sembolü olması doğru bir tercihtir ve hakikate dayanmaktadır. Bunun ilahi yasalarda yeri vardır. Zira Hak Teâlâ “ant olsun indiği zaman yıldıza”(Necm:1) buyurur. Bu manada Kur'an-ı Kerim'de Necm suresi vardır. Kur'an ayetlerine(Necm:1), yeryüzünde biten otlara(Rahman:6) ve parlak fikirlere de(Saffat:88) “necm” denilmiştir. Necm suresi inen yıldıza omuz verilmesini buyuruyor. Değerli bir şey yukarıdan aşağıya inecek veya düşecek olursa bunun yere düşmeden yakalanması ve en değerli yerde bir nişan olarak kullanılması gerekir. Belki farkında olunmadan askeri rütbelerde yıldızın kullanılmasının böyle ilginç bir izahı vardır. Ota da yıldıza da “necm” denilmiştir. Oysa ot yerde; yıldız göklerdedir. İnsan, Necm(yıldız) diye yerde biten ota bakarsa “müneccim” olamaz. Geleceğe dair öngörüde bulunamaz. Asker omuzunda yıldız taşıyarak kurmay zekâya sahip olacağını hesap ediyor. Fakat bu yıldız yerden mi bitmiştir yoksa gökten inen bir yıldız mıdır? Ona göre bunu değerlendirmek gerekir. Askeri erkân “kurmay zekâ” diye kendine has bir zekâdan bahsediyor. Siyasi, askeri, felsefi bütünlük arz eden, şartlara göre en isabetli kararları almayı ifade eden özel askeri bir zekâ olarak tanımlanıyor. Unutmamak gerekir ki omuzlardaki her yıldız bu özelliğe sahip değildir. Yerden çıkan yıldız kurmay zekâ kazandırmaz. Seküler anlayış kurmay zekâ vermez. Zekâ ve duygu birlikte olmalıdır. Estetik ve heybet birlikte olmalıdır. Sırf seküler akıl yerden biten ottur. Gökten inen yıldızlara omuz verilmesi gerekiyor. Kurmay zekâ müneccim olmalıdır. Astrolojik olarak, manevi olarak yıldızların konumunu iyi bilmelidir. Ancak bu şekilde kurmay zekâya, sağlam duyguya sahip olunabilir. Fakat bunun için gökten inen yıldızı nişan olarak almak gerekir. Seküler zekâ sadece yerden biten yıldızı esas alır. Oysa bu, Rahman suresinde buyrulduğu üzere secde eden bir yıldızdır(Rahman:6). Bu yıldız sadece ve daima yeryüzü şartlarını esas alır. Maddi verilere göre hareket eder. Reel politiğe göre siyasetini belirler. Yerdeki yıldız secde eder. Yerdeki yıldız hep boyun eğer, gökteki yıldız ise azizdir. Şeytanları kovucudur. Geleceğin işaretlerini verir. Asker omuzundaki yıldızın manasını ve konumunu iyi bildiğinde gerçek manada kudret ve kıymet sahibi olur. Müslüman Milletin ahlâkına, mukaddesatına ve değerlerine sahip çıkar. Gökten inen yıldıza omuz veren kurmay akıl, yeryüzünde aktör olur. Neyi koruyacağını, neyi kollaması gerektiğini gayet iyi bilir. Eski sistemin ürünü olan askeri okulların kökten kapatılması son derece yerinde olmuştur. Bu Türkiye için büyük bir kazanım olacaktır. Fakat asker yetiştirecek yeni okullar rütbelerini yıldız sistemi gökten inen yıldızdan(vahiy) almalıdırlar. O zaman yıldız ona yol gösterici olur. Yıldızlara omuz vermek sadece askerlerin işi değildir. Hak ilkelerin her biri bir yıldızdır ve kim bunlara omuz verirse o bu yıldızlarla makam sahibi olur. Rütbe ve derece elde eder. Kurmay zekâya sahip olur. Bugün tekrar parlatılmaya çalışılan seküler-laik akıl kurmay bir zekâya sahip olamaz. Çünkü onun yıldızları yerden biter. Reel politikçidir. Maddi şartlara göre tavır belirler. Duygusu ve özgüveni zayıftır. Bu nedenle hakiki manada kurmay zekâ ancak gökten omuzlara ve tabi zihinlere inen yıldızlarla kazanılır. Ancak bu yıldızlara omuz verenler rütbelidir. Gerisinin tertibi yoktur. Devresi yoktur. Onun devri gelmez.
86e0a41c0e98
[ "c4", "culturax", "fineweb2", "hplt2", "vngrs" ]
Yaylatepe köyünde yaşayanlar, 10 kilometre uzaklıktaki Harmancık köyüne gittiler. Yangının, rüzgarın etkisiyle Harmancık köyüne doğru ilerlediği belirtildi. Jandarma ekipleri, köyün yakınında güvenlik şeridi oluşturarak, köylüleri, yanan Yaylatepe köyüne göndermemeye çalışıyor. Yangında şu ana dek kesin olmamakla birlikte 250 hektarın üzerinde Karaçam ormanının yandığı ifade edildi. Yaylatepe Köyü Muhtarı Osman Akkaya, köyde bir tek evin bile kurtulmadığını, 2 vatandaşın da kaybolduğunu söyledi. Akkaya, çok sayıda hayvanın da telef olduğunu bildirdi. 2 KÖY DAHA BOŞALTILDI Kastamonu’nun Araç ilçesi Bahçecik köyü ve Bayramören ilçesi Çayırcık köyünde 30, Evkadı mahallesinde de 20 hane, yangının hızlı bir biçimde ilerlemesi nedeniyle boşaltıldı. Orman yangının Bayramören ilçesine 35, Araç’ın Boyalı yerleşim merkezine de 30 kilometre uzaklıkta olması, bölgenin en yüksek tepesinde bulunması ve yolların bozuk olması nedeniyle müdahaleyi zorlaştırıyor. Kastamonu, Araç, Samatlar, Çankırı, Çerkeş ve Bayramören ilçe belediyelerine ve orman işletmelerine ait arazözlerin yangını söndürmek için çalıştıkları, ancak havanın kararmasıyla birlikte müdahalede zorlandıkları öğrenildi. Öte yandan Orman Genel Müdürlüğü’ne ait C-130 tipi 2 adet tanker uçak, Kayseri’den yangın bölgesine gelerek havadan müdahale etti, ancak yangının ilerlemesini önleyemedi. Yangına Karabük’te konuşlandırılan Orman Genel Müdürlüğünün yangın söndürme helikopteri de müdahale etti. YARDIM EKİPLERİNE SALDIRILDI Evleri yanan ve sinir krizleri geçirerek gözyaşlarını tutamayan köylüler, yangın yerine ekiplerin geç ulaştığını iddia etti. Köy sakinleri, yardım getiren ekip araçlarına saldırdı. Jandarma ekipleri müdahale ederek olayların büyümesini engelledi. Ekiplerin ihmali yüzünden köyün yandığını iddia eden Yaylatepe köyü azalarından Halil Çam, şunları söyledi: “Çankırı ile Kastamonu arasında çıkan yangını ekiplerin kontrol altına alındığı söylenmişti. Ancak tam anlamıyla çalışmadıkları için yangın rüzgarın etkisiyle köye sıçradı. Çok sayıda büyük ve küçük baş hayvanımız telef oldu. Ekipler evlerimizi söndürmek için hiç uğraşmadı. Gazeteciler geldikten sonra kül olmuş evlerimizin kalan alevlerine su tuttu.'' Çam, devletin yangına müdahale etmekte geciktiğini ileri sürdü ve "yangın söndü" diyerek bırakılmasının hata olduğunu savundu. 72 yaşındaki Mustafa Baltaş ise "Biz nereye gideriz, nereye sığarız. Hayvanlarım yandı. Traktörüm köyde kaldı" dedi. Ormanda kaybolan hayvanlarını traktörle toplamaya çalışan 20 yaşındaki Mustafa Topaloğlu ise, "Herşeyimiz yandı. İneklerimiz yandı, evimiz yandı. Hiçbir şey kurtaramadık" diyerek yakınmada bulundu. ÇANKIRI VALİSİ: YAYLATEPESİ KÖYÜ, AFET BÖLGESİ İLAN EDİLECEK Çankırı Valisi Ali Haydar Öner, Bayramören ilçesinde çıkan orman yangınından zarar gören Yaylatepesi köyünün "Afet Bölgesi" ilan edileceğini bildirdi. Vali Öner, AA muhabirine yaptığı açıklamada, 79 haneli köyde 50 evin tamamen yandığını belirterek, 14 büyükbaş hayvanın da telef olduğunu söyledi. Yangında, yaklaşık 65 hektarlık bir alanın yandığını ifade eden Öner, "11 Ağustos günü 15.30 sıralarında Bayramören ilçesi Yaylatepesi köyünde çıkan yangına ilk gün 2 helikopter ve 2 uçakla müdahale edildi. Bugün yapılan çalışmalara ise 4 helikopter katıldı. Şu an yangın kontrol altına alındı. Ancak herhangi bir ters bir rüzgar halinde yangının tekrar başlamasını önlemek için soğutma çalışmalarını aralıksız olarak sürdürüyoruz." "48 SAATTİR UYUMADIM" Olaydan sonra yangın bölgesine gelerek, çalışmaları bizzat takip ettiğini bildiren Vali Ali Haydar Öner, 48 saattir uyumadığını belirterek, "Ama benim rekorum bu değil. 1985'de Aydın'ın Germencik ilçesinde çıkan bir yangında 3 gün boyunca hiç uyumadım. Şimdi de hiç uyumayı düşünmüyorum. Mağdur vatandaşlarımız rahat eden kadar bana da uyku yok" dedi. Vali Öner daha sonra, vatandaşların sorunlarını dinledi. Olaydan sonra 24 saat içinde BEDAŞ ekiplerinin köye elektrik verdiğini, Çankırı Telekom Müdürlüğü ekiplerinin ise köyle telefon bağlantısını yeniden sağladığını vurgulayan Öner, yürütülen çalışmalara çok sayıda Sivil Savunma Müdürlüğü ekiplerinin yanı sıra Çankırı'dan gelen 240 askerin de katıldığını bildirdi. Bolu, Karabük, Kastamonu, Ankara, Çankırı, Ilgaz ve Çerkez itfaiye ekiplerinin yangına müdahale ettiğini ve hala çalışmalarını sürdürdüğünü dile getiren Öner, "Şu anda köye Kızılay'ın gönderdiği 60 çadır kuruldu. Yangından etkilenen Yaylatepesi köyü "Afet Bölgesi" ilan edilecek" dedi. "KÖYE AFET KONUTLARI YAPTIRILACAK" Öte yandan Yaylatepesi köyüne gelen Afet İşleri Genel Müdürü Mustafa Taymaz da incelemelerde bulunarak, yetkililerden bilgi aldı. Taymaz, yaptığı açıklamada, Bayındırlık İl Müdürlüğü ekiplerinin hasar tespit çalışmalarını 2 gün içinde bitireceğini dile getirerek, devletin tüm kurumlarının burada görev başında olduğunu kaydetti. Kızılay ekiplerinin bölgeye 1000 battaniye, 60 çadır, 60 portatif seyyar mutfak getirdiğini ve vatandaşlara yemek dağıtımına başladığını belirten Taymaz, "Köye afet konutları yapmak için çalışmalara başladık. Bu süre içerisinde evleri yanan vatandaşlara aylık 150 YTL kira yardımında bulunacağız. Yanan köye çok daha modern ve imarlı yeni evler yaptıracağız" dedi. KÖYDEN DUMANLAR YÜKSELMEYE DEVAM EDİYOR < Bu arada yangında zarar gören evlerden, dumanlar yükselmeye devam ediyor. Yanan evlerin enkazında değerli eşyalarını arayan vatandaşlar, gözyaşları içinde yaşadıklarını anlatarak, canlarını kurtarmanın mutluluğunu paylaşıyor. Yaylatepe Köyü Muhtarı Osman Akkaya, yangının aniden rüzgarla birlikte evlerine doğru geldiğini, vatandaşların eşyalarını bile alamadan canlarını zor kurtardıkları söyledi. Akkaya, 24 saat içinde devletin kendilerine yardım eli uzatmasından dolayı da memnuniyetine dile getirdi. Çankırı Valiliği ekipleri, Yaylatepesi köyü ilkokulunun önüne kurdukları başvuru merkezine müracaat eden vatandaşlara ilk etapta 100'er YTL yardım dağıtmaya başladı. Bazı vatandaşlar ise Kızılay ekiplerinin kurduğu çadırlara yerleşti. Yetkililer, gece yaşanan panik sırasında 2 vatandaşın kaybolduğu yönünde bir ihbarın yapıldığını ancak yapılan çalışmalar sonucunda da bu vatandaşlara ulaşıldığını kaydetti. Kaynak : Milliyet
598c21bfd085
[ "c4", "culturax", "hplt2", "vngrs" ]
SERDİVAN BELEDİYE BAŞKANLIĞIN’DAN 1-: Sakarya ili Serdivan İlçesi Belediye Encümeninin 10.06.2014 tarih ve 182 sayılı kararı ile; Mülkiyetleri Belediyemize ait aşağıdaki listede bilgileri mevcut taşınmazların(arsaların) satışı sırası ile, 2886 sayılı Devlet ihale Kanununun 45.nci maddesine (açık teklif usulüne) göre yapılacaktır. 2-:İhale, Belediye Encümeni huzurunda 01 TEMMUZ 2014 Salı günü saat 14.30’da Serdivan Belediyesi Encümen toplantı salonunda yapılacaktır, İsteklilerin belirtilen gün ve saatte hazır bulunmaları gerekir. 3-: Satılacak taşınmazların(arsaların) listesi ve durumları; 4-: Taşınmazların(arsaların) tahmin edilen (Muhammen) bedelleri yukarıda belirtilmiştir. Geçici teminat miktarı belirtilen her arsa için bedelin %5 (yüzde beş)’i kadardır. İhaleye katılmak isteyenler geçici teminatını 01 TEMMUZ 2014 Salı günü saat 14.00’e kadar banka teminat mektubu veya nakit olarak Belediyemiz veznelerine yatırması gerekmektedir. 5- İhaleye katılmak isteyen isteklilerden aranacak belgeler; 5.1- Kanuni ikametgah sahibi olması. 5.2- Mevzuatı gereği kayıtlı olduğu Ticaret ve/veya Sanayi odası belgesi, 5.2.1-Gerçek kişi olması halinde ikametgah, nüfus sureti ve T.C.kimlik nosu. 5.2.2-Tüzel kişi olması halinde tüzel kişiliğin idare merkezinin bulunduğu yer mahkemesinden veya siciline kayıtlı bulunduğu Ticaret ve Sanayi odasından veya benzeri bir makamdan ihalenin yapıldığı yıl içinde alınmış tüzel kişiliğin siciline kayıtlı olduğuna dair belge, 5.3- Teklif vermeye yetkili olduğunu gösteren imza beyannamesi veya imza sirküleri. 5.3.1-Gerçek kişi olması halinde noter tasdikli imza sirküleri vermesi. 5.3.2-Tüzel kişi olması halinde tüzel kişiliğin noter tasdikli imza sirküleri, istekliler adına vekaleten iştirak ediliyor ise istekli adına teklifte bulunacak kimselerin vekaletnameleri ile vekaleten iştirak edenin noter tasdikli imza sirküleri vermesi. 5.4- İsteklinin, ihale şartnamesini ve eklerini okuyup aynen kabul ettiğine dair beyanı. 5.5-2886 Sayılı Devlet İhale Kanununun 6.maddesinde yazılı kimseler ile 83.maddesinde belirtilen şahıslar gerek doğrudan gerekse bir vasıta ile ihaleye giremezler. Bu yasa hükümlerini ihlal ederek ihaleye girenler arttırmaya girmiş ve ihale yapılmış bulunursa geçici teminatı, mukavele yapılmış ise mukavele fesih edilerek kati teminatı irat(gelir) kaydedilir. 6- İhaleye ilişkin şartname ve ekleri, Belediyemiz Gelirler Servisinden 500,00 TL.sı karşılığında temin edilebilir. İhaleye katılacak isteklilerin, ihale şartname ve eklerini almaları zorunludur. 7- İstekli, ihale kararının kendisine tebliğinden itibaren, ihale bedelinin tamamını Belediye veznesine veya Belediyenin çalıştığı banka hesabına yatırmasına müteakip şartı ile taşınmaz ile ilgili tapuda ferağ verilecektir. İhale bedelinin ve diğer harçların tamamını 30(otuz) gün içerisinde ödemek zorundadır. 8-İhaleye katılmak için gerekli belgeleri kapsayan ihale dosyasını 01.07.2014 Salı günü saat 14:00’e kadar Belediye Gelirler Servisine teslim etmeleri gerekmektedir. 9-:Taşınmazların(arsaların) ihalesine ilişkin her türlü ilan bedeli, harç, pul vs. masraflar istekliye aittir. 10-İhale Komisyonu 2886 sayılı kanunun 29’ uncu maddesi uyarınca, ihaleyi yapıp yapmamakta serbesttir. 11-:Telgraf veya faksla yapılacak müracaat ve postada meydana gelebilecek gecikmeler kabul edilmeyecektir. 12-: Gerektiğinde ihtilafların hal mercii Sakarya icra daireleri ve mahkemeleridir. 13-:2886 sayılı Devlet İhale Kanunun ilgili 17’nci maddesi gereğince ilan olunur.
848e9fffe1fd
[ "fineweb2", "hplt2" ]
Orta ve büyük çaplı tüm işletmeler, dosya takibinin gerçekleştiği her türlü ortam ve sistemde iyi bir yönetim sistemine ihtiyaç vardır. Bu artık günümüzde bir zorunluluk halini aldı. Profesyonel bir yönetim sistemi edinmek isteyenler için de bu alanda en iyi sistemlerden biri olan Docsvault. Docsvault doküman yönetim sistemleri ofislerinizde, işyerlerinizde yer kaplamakta olan tüm evrak ve dosyaları bilgisayarınıza taşıyacak. Sadece taşımakla kalmayıp size aradığınızı birkaç saniye içerisinde bulma kolaylığı da verecek. Bu ise zaman tasarrufu ve beraberinde de iş verimi sağlayacak bir kolaylık. Böylece tüm evrak ve dosyalarınızı güvenli bir yere yerleştirmiş olacaksınız. Vereceğiniz yetkiler ile de hesapların evraklara ulaşımını daha rahat denetleme ve kısıtlama şansı elde edeceksiniz. Bir evrak yönetim yazılımı ile sadece pratik çözümlere kavuşmuş olmakla kalmıyorsunuz. Aynı zamanda da sisteminizi, dolayısıyla şirketinizi güvene almış oluyorsunuz. Sanıldığının aksine bu sistemleri edinmek kurulum açısından çok sıkıntılı ya da çok maliyetli değil. Hele ki Docsvault indirimli satış fiyatlarını takip edebilirseniz uygun fiyatlara sahip olabilirsiniz. Docsvault kapmanya fiyatları dönemsel olarak yapılıyor ve birçok şirket, işletme bu fiyatlardan yararlanma şansı elde ediyor. Tek yapmanız gereken şey yazılım ve yönetim sistemine sahip olmak için kampanya ve güncellemelerden haberdar olmak. Uygun fiyatlara, kurulum ve adaptasyon süreci hizmeti ile şirketinizin ufkunu genişletin.
d19658744719
[ "c4", "culturax", "hplt2", "vngrs" ]
yolsuzluk... gazetelerin her biri kendi dilince konuyu yazdı, çizdi, değerlendirdi. düne kadar gazetelerimiz diye varsaydıklarımız örneğin; bugün, zaman; düne kadar televizyonlarımız diye saydıklarımız stv,bugün hiç de alışık olmadığımız bir dille karşımızda duruyorlardı. bu zamana kadar kullandıkları üsluplar dışına çıkmış, alışık olmadığımız bir dil ile saldırıyorlardı. kime mi? hükümete! halk bankasının müdürü, 2-3 bakanın çocukları bir yolsuzluk operasyonunun içinde bulunuyor gözüktüğü için. KİMSE YOLSUZLUK YAPANI SAVUNACAK DEĞİL. ancak, akparti ve lideri başka bir yerde duruyor, başka bir dil sergiliyor -medyada yer almayan başka şeyler var,bunlara itibar etmeyin- diyordu. konu farklı bir tarafa birden kaydı. halk bankası devlet için çok önemli bir noktadaydı(özellikle şu günler içinde). BİRİLERİ BİR HALT YEDİ İSE BURUNLARINDAN FİTİL FİTİL GETİRİLSİN. bunlar farklı bir mevzuu. bir de cemaat dediğimiz kardeş,arkadaş,dostlarımız; onların ağabeyleri ve cemaatin bir de lideri var. liderinin hakkında bugüne kadar ağzımdan negatif hiç bir şey çıkmadı. cemaate mensup olduğuna inanan insanların da yüzde doksanının samimiyetinden şüphem yok. ancak, şu son dönemeçte gördük ki; bazı cemaat mensupları ya da mensubu gibi gözükenler farklı telden çalıyor. hani -beraber yürümüştük biz bu yollarda- diye insan sormadan edemiyor. 28 şubatçı şerefsizlere demediklerini akpartiye dediler, 28 şubatçılar için yazmadıklarını akparti ve mensuplarına yazdılar. bugün tvnin halktv edasında yayınını kafam basmıyor. demek ki; birlikte yürünecek yol bitmiş... fethullah gülenin beddua resitali evlere şenlikti, söylemeden geçmeyeyim. twitter aleminde destek verdiğim hashtaglar (konu hakkındaki düşüncelerimin ortalamasıdır)
a245d05466de
[ "culturax", "fineweb2", "hplt2" ]
24 Aralık 2012 Pazartesi 1 YAŞ DOĞUM GÜNÜ PARTİSİ Bebeğimiz doğdu, dişi çıktı ve şimdi de 1 yaşına giriyor !! her anına şahit olmak öylesine güzel ki !! Hele ki aynı dili konuştuğunuz bir anne varsa karşınızda kendinize yaparmış gibi hazırlanıyorsunuz her defasında !! evet evet hani şuu doğumunu arabalarla süslediğimiz , ve diş buğdayında sevimli hediyeler dağıttığımız ahmet egemizden bahsediyorum :) Kermit seçtim ben konsepti:) Erkek çocukları artık maviden biraz uzaklaşssın istedim. Yeşil mor olsun dedik. Doğum günü çubukları, hediyelik minik bonibonlu kavanozlar ve gelen bebişlere dağıtılmak üzere balon köpük şişeleri hazırladık :) Ve ortaya bu parti paketi çıktı :) A.ege'nin yeni yaşının öncelikle sağlık dolu olmasını diliyorum!!! Yepyeni özel günlerine ortak olmaya devam ! :) 2 yorum:
55dfa42958f6
[ "culturax", "fineweb2", "hplt2" ]
10 Mayıs 2014 Cumartesi Annem Annem Bu ay çok yağmur yağmış oralara yeşile bürünmüştür her yer... Sen artık çocukluğunda oynadığın yerleri, fındık toplamak için dallarını eğdiğin ağaçların altını mesken tuttun kendine... Benimse aklımda,rüyalarımda hala o kızıl saçların,pembe rujun ve mavi farınla elinde kahve fincanın üstünde kadife sabahlıklı halin... Kahvaltıyı yine çok özel konuklar gelecek gibi özenle hazırlamışsın... Günün yemeklerini çoktan kafanda proglamışsındır,kahvaltıdan sonra hemen yemeği yaparsın... Öğlden sonra mutlaka dışarı çıkacaksındır. Babam yine siparişlerini Ahmet'e havale etmiş , O da siparişe göre değil kafasına göre almıştır. Ahmet'e rastladım geçen yıl,ben tanımadım tabi boyu iki metre olmuş neredeyse,evlenmiş ve iki çocuğu olmuş. Adınız Lale mi? diye sordu ve ben olduğumu öğrenince nasıl sarıldı bana... Yürüdüğün yollardan yürüyüp,bastığın taşlara basıyorum, yemek yediğin tabaklarda yemek yiyorum. Bazen dolabın taaa arkalarına sakladığım cüzdanın pat diye önüme düşüyor. İçindeki not defterini okuyorum,dolabın önüne oturup. Terzide elbisen varmış, prova günün yazılı,günlerinin tarhi var. İç ceplerinde de bizim resimlerimiz. Her güzel şeyde sen de ol,her yaptığım hatayı düzelt istiyorum.Kızların bu kadar büyüdüğünü gör istiyorum.Arkadaşlarıma bugün gelemem,Anneme gideceğim demek istiyorum.Kızlara akşam okuldan çıkınca anneannize gelin akşam yemekte orada olacağız diyebilmek istiyorum.Anne diye seslenmek istiyorum...Boğazımdaki bu yumru gitsin istiyorum. Seni çok seviyorum.Anneler günün kutlu olsun ama ben anneler gününü hiç sevmiyorum. Gönderen laleninbahcesi zaman: 23:57 19 yorum: Kaydol: Kayıtlar (Atom)
26156797993b
[ "c4", "culturax", "hplt2", "vngrs" ]
Jumbo Balonlar adından anlaşılacağı gibi boyutları büyük hatta devasa olabilen balonlardır. Bu balonlar dekorasyonun tamamlayıcı unsurlarıdır. Ayrıca süsleme sırasında vurgulanmak istenen yere ve konuya göre uygun kullanılması halinde çok çarpıcı görünmektedir. Jumbo Balonlar diğer tüm balonları gibi en kaliteli lateks (kauçuk) ten ve en kaliteli pigmentten üretilirler. kesinlikle insan sağlığına zararsız ve çevreye duyarlıdır. Jumbo Balonlar kullanıldıkları dekorasyon ve süslemelerde alanın ihtişamını artırır ve kullanıldıkları yerin olduğundan daha büyük ve geniş görünmesini sağlar. Jumbo Balonlar istinasız tüm organizasyonlarda, dekorasyonlarda ve süslemelerde kullanılabilir. Aynı zamanda diğer küçük boy balonlarla da renk olarak tam bir uyum içinde görünür. Jumbo Balonlar canlı renklerde ve pastel renklerde üretilir. Bu da her türlü organizasyonda kullanılabilmelerini sağlar. Balonların toplamda 13 ayrı rengi mevcuttur. Jumbo Balonlar şişirildiklerinde çaplarının ölçüsü: 27 inç ile 45 inç arasında değişmektedir. yani balonlar şişirildiğinde 70 cm den 115 cm. ye kadar büyüklüklere ulaşabilmektedir. Balonların boyutlarına göre kullanıldıkları yerler de farklılıkla gösterebilmekle beraber çoğunlukla organizasyonda neresi ve hangi bölüm vurgulanmak isteniyorsa oralarda kullanılarak vurgulama yapılabilmektedir.
712457eb90d9
[ "fineweb2", "hplt2" ]
Mehmed Hakkı ÖZBAYIR/ MANİSA, (DHA)- MANİSA merkezli olarak 43 ilde düzenlenen Fethullahçı Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapılanması (FETÖ/PDY) soruşturması kapsamında gözaltına alınan ve işlemlerinin ardından adliyeye sevk edilen 25 polisten 13'ü tutuklandı. Geçen çarşamba günü tutuklanan 10 kişiyle birlikte tutulanan polis sayısı 23'e yükseldi. FETÖ/PDY'ye yönelik geçen 24 Eylül'de, Manisa merkezli 43 kentte düzenlenen ve aralıklarla süren operasyonda gözaltına alınan 82 polisten, aralarında 2 komiserin de bulunduğu 25 polis, dün sabah adliyeye sevk edildi. Nöbetçi sulh ceza hakimliği Adnan G., Ahmet B., Çetin O., Emrah G., Erol T., Hüseyin B., Mahmut P., Nihat Ç., Reşat Y., Sadullah P., Sabahaddin O., Veli T. ve Rasim U. hakkında tutuklama kararı verdi. 12 polis ise adli kontrol şartıyla salıverildi. Geçen çarşamba günü tutuklanan 10 kişiyle birlikte, bu operasyonda tutulanan polis sayısı 23'e ulaştı. Toplam 24 polis ise adli kontrol şartıyla serbest kalmış oldu. Diğer polislerin gözaltındaki işlemlerinin sürdüğü belirtildi. Manisa'da FETÖ-PDY soruşturmaları kapsamında bugüne kadar 116 polisin tutuklandığı belirtildi.
592195e21b51
[ "c4", "culturax", "fineweb2", "hplt2" ]
Filmin ismi Annie Tekpart HD Full ve Turkce Dublaj izleyin. Annie, kendisine derin bir nefret besleyen zalim üvey annesi Bayan Hannigan’ın gazabı altında yaşayan yetim bir çocuktur. Yaşının ötesinde bir dayanıklılıkla ve iyimser doğası gereği yetim olmanın getirdiği tüm zorluklara karşı savaşan Annie’nin talihi Benjamin Stacks adlı genç bir politikacıyla tanıştıktan sonra dönmeye başlar. New York belediye başkanlığı seçimlerinin güçlü adaylarından biri olan Stacks, Annie’yi evlat edinmeye karar verir. Bu karar, kampanyasını olumlu yönde etkileme ihtimalini de sahiptir. Stacks, zamanla bu hayat dolu küçük kızı daha iyi tanıyacak ve kariyerine yaptığı pozitif etkiyi birebir hissetmeye başlayacaktır. Friends with Benefits ve Easy A gibi filmlerin yönetmeni Will Gluck’ın yönetmenliğini üstlendiği filmde başkarakter Annie’yi son dönemin dikkat çeken genç ismi Quvenzhané Wallis canlandırıyor. Filmin diğer önemli rollerindeyse Jamie Foxx, Rose Byrne ve Cameron Diaz gibi isimler bulunuyor. Annie – Full Hd Turkce Dublaj Film izle
1b7f2333f020
[ "c4", "culturax", "fineweb2", "hplt2", "vngrs" ]
arkadaşlarım okadar çok anlattılar ki izmir çiglideki doğal yaşam parkını koştura koştura gittik çünkü 7de kapanıyormuş insanlar tam sıcaklardan fırsat bulup gezecekken kapanıyor!.. aman allahım ben hayal kırıklığına ugradım şahsen oanlatımlarla süper muhteşem demişlerdi.. neden hayal kırıklığına ugradım?? yürüdügün yol boyunca ağaç var gelgelelim her çeşit hayvan var hayvanların bulunduğu yerde ağaç yok dımdızlak güneşin yakıp kavurduğu bir alan hem kardeşim sen bu hayvanlar ne yer ne içer hadi ondanda geçtim hangi iklim koşullarında yaşarlar hanği iklime alışkındırlar araştırdın bildinde aldın koydun .akbaba ,şahin bütün hayvanlar kafesin içinde doğal yaşam parkından ziyade bana hayvanlara cezaevi gibi geldi..en son resimdeki filler uzak olduğundan pek gözükmüyor ama kendine gölge arıyor orada bir kapı var hortumuyla oraya vuruyordu.. aşkoşun ablasının kızı ipek konu mankenim oldu burdada buldum bir konu mankeni:)) kafeteryasıda var anne ve ipek
81c834eeac48
[ "fineweb2", "hplt2" ]
30 Eylül 2009 Çarşamba ÇİÇEKLİ MİNİ ÇANTA Gönderen Selma Tozan zaman: 11:49 15 yorum: Bu yayına verilen bağlantılar Etiketler: çanta, el işi, el örgüsü, el yapımı, knitting, knitting bag, mini çanta, tığ işi 7 Eylül 2009 Pazartesi ÇİÇEK YAPIMI Çantalarımdaki çiçekler hem benim hem de sizlerin hoşuna gitti, sevgili ebrulikedi nasıl yapıldığını açıklamamı istemişti, netten biryerlerden bulup fotoğrafı ve şemayı kaydetmişim linki epey aradım ama bulamadım fotoğrafları da kaynak göstermeden paylaşmak istemedim.. Ben de kendim yaparak anlatmaya karar verdim, umarım açıklayıcı olur... Önce 75 zincir çekiyoruz, geriye dönüp bir tane sık iğne yapıyoruz ondan sonraki zincire iki trabzan yapıyoruz, sonrakine bir trabzan bu şekilde dört tane zincir kalana kadar devam ediyoruz.. sıra bittiğinde kıvrımını da almış oluyor böylece.. . İkinci sırada yine bir tane sık iğneyle başlıyoruz, İlk yaprak: Bir tane trabzan yapıp sonra her ilmeğe iki trabzan şeklinde 5 kere tekrar ediyoruz, İkinci yaprak: Bir tane trabzan, bir sık iğne, 6 kere aynı ilmeğe iki trabzan yapıp sık iğneyle yaprağı tamamlıyoruz, Devam eden yapraklar: Aynı ilmeğe iki trabzan, bir trabzan, 4 kere aynı ilmeğe iki trabzan, bir tarbzan, aynı ilmeğe iki trabzan, sık iğne.. Sıranın sonuna kadar son yapraktaki gibi devam ediyoruz sık iğneyle kapatıyoruz. Son olarak da örgüyü yuvarlayarak dikip çiçek şeklini veriyoruz.. Biraz karmaşık gibi görünse de aslında çok basit, yapmak isteyen arkadaşlara şimdiden kolay gelsin:) Gönderen Selma Tozan zaman: 14:16 32 yorum: Bu yayına verilen bağlantılar Etiketler: anlatımlı örgü, çiçek, çiçek yapılışı, çiçek yapımı, elişi, knitting, örgü çiçek, tığ işi, yapım aşamaları 1 Eylül 2009 Salı NERDE KALMIŞTIK:)) Herkese merhabalar; çok uzun zamandır yazı eklemiyorum, boş durduğum için değil de yaza uygun şeyler yapmıyordum o yüzden bu kadar uzaklaştım. Millet sıcaktan neredeyse pişerken tutup da patik çorap modeli paylaşmak istemedim.. Bu minik çantacıklar da o yaptığım çoraplardan kalan iplerle örüldü, hem çok kolay, hem çok çabuk bitti.. Benim çok hoşuma gittiler bakalım siz de beğenecek misiniz? Kaydol: Kayıtlar (Atom)
bb5a330cc095
[ "c4", "hplt2" ]
Salı, Aralık 13, 2011 Türk Romanında Yazar ve Başkalaşım Jale Parla, Türk Romanında Yazar ve Başkalaşım’da (2011, İletişim yay.) kahramanları şair ya da yazarlar olan romanları inceliyor. Künstlerroman (sanatçı romanları) olarak adlandırılan bu türde romanın kahramanı şair ya da yazar olduğu gibi esas meselesi de sanattır. Türk Romanında ise durum biraz farklıdır. Bizde yazarın hem toplumsal hem de sanatsal bir misyonu vardır. Yazar aynı zamanda bir aydın olarak görülür, tanımlanır. Yazar karakterlerinin iki tür altında toplanabileceğini yazıyor Parla, hem edebi hem de entelektüel açıdan önderlik vasıfları olan başarılı olan yazarlar ve “edebi alanda istediklerini gerçekleştirememiş, toplumun dışına itilmiş, yabancılaşmış, aciz ve yetersiz yazarlar. Jale Parla bu ikinci tür yazarları, anti-kahramanları incelemeyi yeğlemiş. Parla, marjinal, aciz ve yenik olan bu kahramanların egemen değerleri ters yüz eden, bu değerleri oluşturan siyasi ve ideolojik yapıları irdeleyip yadsıyan ve aynı anda da estetik alanın sınırlarını zorlayan kahramanlar oldukları tespitinde bulunuyor. Başarısızlıklarının nedenleri de “kendi çıtalarını yüksek tutmaları”, toplumsal ve siyasal baskı, sansür ve engellemeler, maddi koşulların yetersizliği, gecikmişlik duygusu, köksüzlük duygusu, babayla çatışma, kimlik çatışması ve kendilik saplantısı, etkilenme endişesi, kayıp tarih ve bastırılmış bellek, yaralı dil ve yaralı benlik olarak sıralanıyor. Türk romanında kahramanı yazar olan “künstler” romanlar Ahmet Mithat’la başlıyor. Halit Ziya, Yakup Kadri, Tanpınar, Peyami Safa, Sabahattin Ali gibi Türk romanının kurucu adlarından başlayıp günümüz romanınından Atilla Birkiye, İbrahim Yıldırım, Şebnem İşigüzel’e dek uzanan 29 yazarlık/romanlık bir liste oluşturmuş Parla (bkz. s.10 dipnot 1). Her yıl ortalama 500 roman üretildiğini gözönüne alırsak bu listenin çok daha uzun olması gerektiğini düşünmeliyiz kuşkusuz. “İçinde yazar, ‘yazan’ figürasyonu bulunan romanlar bulunumayanlardan çoktur” diyen Jale Parla, kuşkusuz kendince önem verdiği yazarlardan oluşan bir şeçme yapmış ama inceleme aşamasında bu liste daha da kısalıyor. Jale Parla Türk Romanında Yazar ve Başkalaşım’da Ahmet Mithat, Tanpınar, Oğuz Atay, Bilge Karasu, Latife Tekin, Sevim Burak, Hasan Ali Toptaş ve Orhan Pamuk’un romanlarını inceliyor esas olarak. Başlığın (Türk Romanında) kapsayıcılığı ile çelişen bir durum. Ahmet Mithat, Türk Romanı üzerine çalışma yapanların kaçınılmaz başlangıç noktası. Ahmet Mithat’tan başlamazsanız incelemeniz temelsiz kalıyor. Ahmet Hamdi Tanpınar ise en önemli durağı. Tanpınar’sız bir Çağdaş Türk Edebiyatı incelemesi, eleştirisi düşünülemiyor sanki. Tanpınar’ı da yine kaçınılmaz olarak Oğuz Atay ve Orhan Pamuk izliyor. Bu yazarların eserleri üzerinde çok çalışılmış olması incelemecilere bir kolaylık sağlıyordur kuşkusuz. Ama zaten çok az olan nitelikli eleştiri, inceleme kitaplarının hep bu yazarlarla sınırlı kalması üzerinde tartışmaya değer bir yaklaşım. Cumhuriyetin kurucularının öngördüğü ülkülere bağlı yazarların, “Milli Edebiyat” sonrasında köy edebiyatının, toplumcu anlayışın Çağdaş Türk Romanının gelişimine nasıl bir etkide bulunduğuna bakmadan tekil örneklere gelmenin incelenen konuyu eksik bıraktığını düşünüyorum. Türk romanı okumaları kaçınılmaz olarak cumhuriyetin gelişimi ve değişimi ile bağlantılar kurmayı gerektiriyor. Parla’nın belirttiği gibi ülkenin siyasi gelişiminde rol alması öngörülerek aydın olmaya da zorlanıyor hep yazarlarımız. Jale Parla, Türk Romanında Yazar ve Başkalaşım’da “eksik yazar” olarak adlandırdığı anti-kahramanların değişim karşında değişimi ele alıp yönetmek yerine başkalaşım’ı yeğlediklerini ve böylelikle o değişime karıştıklarını söylüyor. Siyasi ve ideolojik yapıları sorgulayan da estetik alanın sınırlarını zorlayan da bu tür kahramanlar. Jale Parla’nın Türk Romanında Yazar ve Başkalaşım’ı üzerinde düşünülüp tartışılması gereken nadir bulunur, önemli bir çalışma. Etiketler: iletişim yayınları, jale parla << Home
9b0bad78bd0a
[ "c4", "culturax", "fineweb2", "hplt2", "vngrs" ]
çalışan engelli memurlarla ilgili ekpss yönetmeliğinde bir madde var: MADDE 14- (1) Halen memur olarak çalışmakta olanlar, başka hizmet sınıfı kapsamındaki kadrolar ile bulundukları kadrolardan farklı olmak kaydıyla mezunu oldukları eğitim programları itibarıyla ihraz etmiş oldukları unvanlara ilişkin kadrolar hariç olmak üzere bu Yönetmelik kapsamında yerleştirme işlemlerine başvuramaz, yerleştirilseler dahi atamaları yapılamaz. ekpss yönetmeliği bu ibare engelli öğretmenleride kapsıyormu orası hakkında açıklık yok.
3ad1a5062f8d
[ "culturax", "hplt2" ]
BALIKESİR ŞEMSİYE İster yere sabit isterseniz tekerlekli olarak imal edilebilir. Avrupa akrilik yada yerli akrilik kumaştan üretim yapılmaktadır. Ahşap yada ahşap görünümlü modellerimiz mevcuttur. Komple alüminyum profillerden ve aksesuarlardan oluştmaktadır. Klasik ipli , ip kumandalı teleskopik, kollu teleskopik olarak imal edilir. Kaslanmaz inox pimler kullanılmaktadır. İstenilen renge ve kumaş seçeneğine göre imal edilebilir. Bahçelerinizde gölgenin yanısıra çok güzel bir estetik sağlar. Sizlerde Şemsiye Yaptırmak İstiyorsanız Bir Telefon Kadar Yakınız.
09c62a0c2c1b
[ "culturax", "hplt2" ]
- Anasayfaya Dön » - Fenerbahçe » - Çubuklunun Ağırlığını Kaldıramayanlar Fenerbahçe yerli bir transfer yaptığında taraftarın ilk olarak düşündüğü şey; kutsal çubukluya layık olup olamayacağıdır.102 yıllık Fenerbahçe tarihinde bu formayı layığıyla taşıyanların yanısıra, bu formanın ağırlığını kaldıramayan futbolcular da mevcuttur. Bu konuda aklıma gelen ilk fiyasko isim ; Hakan Bayraktar.Gaziantepspor'un şampiyonluğa oynadığı dönemlerde dikkatleri üzerine çeken bir isimdi.Orta Sahada bitmek tükenmek bilmeyen bir enerji sarfeder,takım içinde çok önemli rol üstlenirdi.Sürekli Fenerbahçe'ye transferi gündemdeydi.Nihayet transferi gerçekleşmişti.Çok uğraş verilmişti ve beklentiler büyüktü Fenerbahçe'ye gelen her futbolcu gibi.Hakan Bayraktar bırakın beklentilere karşılık vermeyi bir tane bile iyi maç çıkardı mı hatırlamıyorum.Zaten çok fazla da forma şansı bulamadan Anadolu'ya dönmüştü.Birçok takımın formasını giyen Hakan Bayraktar, Gaziantepspor dışında hiçbir takımda üst düzey performans gösteremedi.Fenerbahçe'nin ağırlığını kaldıramadı.Geçtiğimiz sezon Kadıköy'de 1-1 biten Fenerbahçe-Gaziantepspor maçındaki performansı oldukça iyiydi.Hala futbol oynadığını göstermiş oldu en azından... Gaziantepspor'da patlama yapıp Fenerbahçe'nin yolunu tutanlardan birisi de Erhan Albayrak'tı.Gurbetçi oyuncu,Türk futbolunda az sayıda iyi oyuncu çıkan bir mevkiinin adamı olması nedeniyle oldukça gözde bir isimdi.Büyük takımların peşinde olduğu Erhan Albayrak soluğu Fenerbahçe'de aldı.Fenerbahçe'ye geldiğinde takımda çok iyi bir kadro vardı.Ortega gibi bir yıldızla oynamanın nimetlerinden faydalanamadı Erhan Albayrak da...Takımın kötü olduğu bir dönemde gelmiş olması da önemli bir etken olabilir.Oldukça yetenekli olduğuna inandığım bir oyuncuydu.Türk Futbolu'nun gezgin oyuncularından birisi oldu daha sonra.Fenerbahçe'deyken alemci olduğu yazılıp çizilirdi.Bu sezon Konyaspor'dayken,bir takım olayları yüzünden başı derde girdi.Konyaspor'un küme düşen kadrosunda yer aldı.Fenerbahçe formasının ağırlığını kaldıramayanlar arasında kesinlikle başlarda yazılması gereken bir isim. Gelelim çocukluktan Beşiktaşlı Yusuf Şimşek'e...Denizlispor'dan Fenerbahçe'ye gelen Yusuf Şimşek,ilk sezon Mustafa Denizli'den epey forma şansı bulmuş ve bu şansları iyi değerlendirmişti.Attığı enfes çalımların yanı sıra Galatasaray'ı 2-1 yenip şampiyonluğa gittiğimiz derbide attığı golle taraftara kendisini sevdirmiş,kabul ettirmişti.İstanbul yaşantısına uyum sağlayamayan Yusuf,o bar senin bu bar benim tavırları yüzünden Fenerbahçe'den koptu.Esra Balamir'le olan ilişkisinin sürekli magazin gündeminde yer almasının payı büyüktü.Türk futbolunun en yetenekli isimlerinden biri olduğu kuşkusuzdu.Fenerbahçe formasını da 3 sezon taşıdı.Bu formanın değerini ise Anadolu'ya döndüğünde anladı.Denizlispor'da oynarken bile Fenerbahçelilerin bir çoğunun sevdiği bir futbolcuydu.Fenerbahçeli olduğunu iddia ediyordu ki; Beşiktaş'a gitmesiyle bu iddiası da değişti.Yıllar Yusuf'un yeteneğinden,çalımlarından hiç birşey kaybettirmemiş olsa da Yusuf da bu formanın ağırlığını kaldıramayanlardan birisi olarak anılmakta. Sakaryaspor'da Tuncay ile birlikte parlayan,Tuncay'dan bir sezon sonra takımımıza katılan Mahmut Hanefi'den çok umutluydum.Ümit milli takımın kaptanlığı yapıyordu ve dönemin en iyi sol beki Roberto Carlos'a benzetiliyordu.Kelliğinin yanı sıra şutları da Carlos'u andırıyordu.Daum'un zaman zaman şans verdiği ve iyi maçlar çıkardığı zamanlar oldu.Türk Futbolu'nda nihayet iyi bir sol bek yetişecek diye beklerken ne olup ne bittiyse Mahmut Hanefi Fenerbahçe'den koptu.Fenerbahçe'den ayrıldığından beri 1 maçını bile izleyemediğim Mahmut Hanefi, kayıp giden önemli yıldız adaylarından birisiydi. Ali Akdeniz de Fenerbahçe'nin şampiyonluğunu ilan ettiği 2000-2001 sezonunda Samsunspor formasıyla bize attığı gol ile dikkat çekmişti.Oldukça hızlı ve atletik bir yapısı olan,sol kanatta oynayan Ali Akdeniz büyük beklentiler karşılığı Fenerbahçe'ye getirilmiş,bir türlü beklenen performansı gösterememişti.Anadolu takımı oyuncusu olduğunu düşündüğüm Ali Akdeniz'in Fenerbahçe formasının ağırlığı altında kalması diğerlerine göre çok büyük bir sürpriz sayılmazdı. Fenerbahçe'de bekleneni veremeyen bir başka isim de Cem Karaca'ydı.Cem Karaca'yı da yazınca farkettim ki ; genelde sol ayaklı oyunculardan beklenen performansı alamamışız.Yozgatspor'dan alınan Cem Karaca sadece sürati olan,çok fazla bir özelliği olmayan bir futbolcuydu.Çubuklunun kendisi için çok lüks olduğunu düşünüyordum.Ne yazık ki,öyle olmadığını kanıtlayamadan Fenerbahçe'den ayrılanlardan birisi oldu. 21 yaşında Mustafa Denizli'den kaptığı formayı elinden geldiğince taşıyordu ki; Mustafa Denizli'nin yabancı oyuncu hatasına düştüğü maçtaki etkisiz performansı yüzünden bir daha formayı göremedi.Beşiktaş derbisinde savunmanın sağında Ömer Karabacak'a forma veren Mustafa Denizli,medya tarafından eleştirilirken Ömer Karabacak da medyanın kurbanı olup Fenerbahçe'den koptu.Genç yaşın da verdiği etkiyle çubuklunun altında kalanlardan birisi oldu Ömer Karabacak.Birçok kişiye ismini sorsanız bile hatırlamaz üstelik.Geçtiğimiz sezon Tepecik Belediyespor'da forma giydi.Gelecek vaad eden bir oyuncuyken vasatın altında bir oyuncu olarak futbol yaşantısını sürdürdü. Bir de Murat Hacıoğlu var ki, hazırlık kampındaki performansıyla takımda yeri banko gözüyle bakılıyordu.Birçok taraftarımızı şaşırttığı gibi beni de epey şaşırtmıştı.Fakat lig başladığında beklenen form grafiğini göstermesini bir yana bırakalım,forma şansı bile bulamadı.Anadolu'da her takımda oynayabilecek kapasitede bir futbolcudur Murat Hacıoğlu.Fenerbahçe formasıyla çok büyük başarılar beklemek ise hayalcilikten öteye gitmezdi.Efendi kişiliğiyle daima hatırladığımız bir isim olacak en azından... One Response so far. Fenerlig says: Flash transfer olarak gelenlerin hiç biri iş yapmadı fenerbahçede
fa90a8556efd
[ "c4", "culturax", "fineweb2", "hplt2" ]
3 Mayıs 2010 Pazartesi Nazar Kuşları Sünnet Seti Geçtiğimiz hafta çalıştığım sünnet hediyesi kuşlu anahtarlıklar, altın yastığı ve maşallah bandından oluşan sünnet seti. Yiyorum Büyüyorum' un annesi :) Zümrüt'ün oğlu, Alex Kaan için özel olarak tasarladım. Sünnet süslemeleri ne yazık ki, çoğunlukla satenler, simler, parıltılar içinde, annelerin kadınsı zevklerine göre (ki ben kadın ve anne olarak ta simli, şatafatlı takımları, havluları, vs... eşyaları kendim de kullanmam) yapılır. Ben buna çok karşıyım. Bu hazırlıklarda çocukların çocuk olduğunu unutmadan, onlara hitap edecek süslemeler kullanmaktan, hatta sadelikten yanayım. Zümrüt' le de aynı zevkte olunca ortaya bunlar çıktı. Kumaşçıya gidip sünnet sepeti süslemek için kumaş arıyorum, deyince saten kumaşların olduğu bölüme aldı beni. Bense kafamda pötikare düşüncesiyle girmiştim ve öyle de çıktım. Aynı tema renklerle oynanarak kız ya da erkek bebek doğum mevlütlerinde de kullanılabilir.Konu hakkındaki daha önceki yazımı ve kendi oğlum için 8 yıl önce diktiğim Winnie The Pooh temalı sünnet pikesini buradan görebilirsiniz... Gönderen Unknown zaman: 01:34:00 Kaydol: Kayıt Yorumları (Atom)
77b626e64130
[ "fineweb2", "hplt2" ]
Baldan tatlı mı gerçekten de Balmain? Görünüşe göre, Hollywood yıldızları için öyle. Son birkaç aydır bahar aylarını fırsat bilen ünlüler dünyası, ünlü modaevine ait kıyafetler içerisinde çıkıyorlar karşımıza. Christophe Decarnin'in sihirli dokunuşlarıyla tekrar canlanan bu marka, özellikle glam-rockvari çizgileriyle büyük beğeni topluyor. Yaz koleksiyonunda, 1980'lerde Micheal Jackson'un hit ettiği bandocu ceketlerini öne çıkaran Decarnin, Beyonce, Victoria Beckham, Rihanna ve Lindsay Lohan gibi yıldızların çekim alanına çoktan girmeyi başardı bile. Beyonce'nin kristal işlemeli bandocu ceketi, Victoria'nın iri vatkalı deri ceketi en çok ilgiyi hak eden parçalardan.Balmain'in ceketleri bu yaz gerçekten de çok moda. Markaya ait ceketlerle birer rock yıldızına dönüşüveren ünlüler, rock-chic görünümlerini tamamlamak için yine Balmain'den, markanın ağartılmış skinny(dar) denim pantolonlarından faydalanıyorlar.Markanın ceket ve pantolonları kadar elbiseleri de göz kamaştırıcı. Baştan aşağı 80'ler kokan yaz koleksiyonunda ultra-mini, metal işlemelerle süslü elbiseler Kate Moss, Lindsay Lohan, Celine Dion, Jennifer Connelly ve Julia Restoin-Roitfeld gibi isimlerin vücudunda hayat buluyor. Resimler için kaynak: RedCarpet-FashionAwards
2e3acdccfc6a
[ "fineweb2", "hplt2" ]
En önemli amacı, ihracatçının ürününün bu fatura ile ithalatçıya teklif edilmesidir. Proforma fatura, alıcı ile satıcı arasında gerçekleşen anlaşmanın en pratik kanıtıdır. Bu fatura, satıcı tarafından alıcı adına düzenlenen ve yapılan anlaşma ile ilgili her türlü detayı gösteren ön faturadır. Malın cinsi, miktarı, birim fiyatı, toplam tutarı, döviz cinsi, son yükleme tarihi, teslim şekli, ödeme şekli gibi her türlü detay gösterebilir. Alıcının ön hazırlık yapabilmesi için önemli olan bu faturalar, kesin fatura niteliği taşımaz. Satış akreditifli yapılacaksa, ihracatçı proforma fatura düzenlemek zorundadır. Ayrıca yurt dışında düzenlenen sergi ve fuarlarda sergilenmek üzere Türkiye Gümrük Bölgesinden geçici olarak çıkarılacak eşyaya ilişkin kesin saüş faturası aranmayarak, proforma fatura ile çıkış işlemi yapılabilmektedir. Proforma fatura, iş sonunda kesilecek kesin satış faturasının (Ticari Fatura) bir ön taslağıdır. Teklif yapmak isteyen firma kendi başlıklı kâğıdına hazırlayacağı proforma fatura üzerinde en azından; alıcının adı, adresi, proforma fatura tarih ve numarası, "Proforma Fatura" ibaresi, takribi mal miktarı, detaylı açıklaması, paketleme özellikleri, nakliye özellikleri, sevkiyat periyodu, tahmini yükleme ve boşaltma limanları, malın menşei, birim ve toplam fiyat ile ilgili bilgileri mutlaka belirtmelidir. Proforma faturada belirtilen satış koşullarının alıcı tarafından uygun bulunması durumunda, alıcının verdiği sipariş üzerine proforma fatura kesin satış faturasına dönüştürülür. Proforma faturanın bir diğer kullanıldığı yer ise, ithalatçı tarafından akreditif açılması aşamasıdır. İthalatçı, ihracatçının kendisine göndermiş olduğu proforma faturayı akreditifi açacak olan Amir Bankaya ibraz ederek küşat mektubunun hazırlanmasını sağlar. PROFORMA FATURADA BULUNMASI GEREKEN ŞARTLAR NELERDİR? 1- Faturanın tarihi, 2- Mal / hizmet cinsi, 3- Satıcının ve alıcının isim/unvan, adresleri, 4- Ödeme şekli, 5- Malların menşei, 6- Teslim şekli, 7- Mal veya hizmetin birim fiyatı/miktarı/tutarı, 8- Malların ağırlığı, ebatları, miktarı, 9- Sevkiyatın şekli, 10- Mallara ilişkin ambalaj özellikleri, numara v.b. detay açıklamalar, 11- Navlun ve sigorta prim tutarları, 12- Düzenleyenin imzası bulunması gerekir. UCP 600'ün (Akreditiflere İlişkin Yeknesak Usuller ve Uygulama) 18. maddesi gereğince faturaların imza zorunluluğu olmamakla birlikte, ülkemiz yasaları gereği söz konusu belgelerin orijinal imzalı (Elle atılmış/Islak imzalı) olması zorunludur. PROFORMA FATURANIN ÖZELLİKLERİ NELERDİR? Ticari hayatın oldukça çeşitlendiği günümüz piyasalarında birçok satış yöntemleriyle karşılaşılabilmektedir. Müşteriler için iyi bir hizmet sunmak yanında onların anlayabileceği şekillerde ve şartlarda anlaşma yapılabilmesi için bir takım belgeler düzenlenebilmektedir. Bu belgeler; fatura, teklifname, sözleşme ve fatura benzeri belgeler şeklinde karşımıza çıkmaktadır. Çoğu zaman piyasada fatura benzeri belgeler düzenlenip alınabilmektedir. İşte bu belgelerden bir tanesi de proforma faturalardır Bir mai veya hizmetin hangi fiyat bedel ve şartlarla satılabileceğini gösteren teklifname niteliğindeki ticari mektup Proforma Fatura olarak tanımlanmaktadır. Proforma faturalar bu şekilde tarif edilmiş olmalarına rağmen vergi kanunları yönünden düzenlenmesi gereken bir belge olup olmadığı, damga vergisine tabi olup olmadığı yönlerinden özellik arz etmektedir. Vergi kanunlarımızda, proforma faturalara ilişkin bir hükme yer verilmemiştir. Ayrıca proforma faturalar damga vergisine tabi olmamaktadır. Yukarıdaki açıklamalardan da anlaşılacağı üzere, fatura; satılan emtia veya yapılan iş karşılığında müşterinin borçlandığı meblağı göstermek üzere, emtiayı satan veya işi yapan tüccar tarafından müşteriye verilen bir belgedir. Anlaşılıyor ki, fatura satılan bir mal veya yapılan bir hizmeti temsil etmek üzere düzenlenmektedir. Bu özellikleriyle proforma faturadan ayrılabilmektedir. Çünkü fatura düzenlendiği anda bir mal satılmış veya hizmet yapılmış olmaktadır. Oysa yukarıda da belirtildiği üzere proforma fatura, bir mal veya hizmetin hangi fiyat, bedel veya şartlarla satılabileceğini gösteren teklifname niteliğindeki bir mektuptur. Yani proforma fatura bir nevi mektuptur. Proforma konusu olmaz iken, ticari faturaya dayalı muhasebe kaydı ve hâsılat teşekkülü her durumda olmaktadır. Sonuç olarak, proforma fatura Maliye Bakanlığı tarafından düzenlenen, belge basımı ile ilgili usullere tabi değildir. Proforma fatura; satılacak malın fiyatı, malın özellikleri ve satış şartları hakkında alıcıya bilgi vermek için tanzim edilen faturadır. Fatura üzerine, fiyatların ne zamana kadar geçerli olduğu, malın teslimi gibi satış ile ilgili şartlar yazılır. Proforma faturayı bir ön anlaşma belgesi olarak düşünebiliriz. Proforma fatura, şekil itibari ile ticari faturaya benzer. Fakat üzerinde mutlaka "Proforma Fatura" ibaresi bulunmalıdır. Firma, matbu bir proforma fatura bastırabileceği gibi kendi başlıklı kâğıdıyla da faturayı düzenleyebilir. Proforma fatura genellikle dış ticaret işlemlerinde düzenlenmektedir. Proforma faturalar, ticari faturalar gibi "olmazsa olmaz" faturalar değildir. Kullanılmaları talebe bağlıdır. (Orta Anadolu Makine ve Aksamları İhracatçıları Birliği'nin Aylık makine ihracatı ve ticari dergisi moment - expo edrgisinden alınmıştır)
768a5d8a9903
[ "fineweb2", "hplt2" ]
Beklentim kesinlikle böyle bir olayın bir daha yaşanmayacağı yönündedir. Yaşanacak herhangi bir olay, müttefiklerin gündeminde olacak. Gelişmeleri yakından takip ediyoruz, gerekirse tekrar bir toplantı düzenleyip neler yapılabileceğini tartışırız” Askeri keşif uçağımızın Suriye tarafından düşürülmesinin ardından kapıkulu olduğumuz NATO’nun verdiği “kuvvetli desteği” gördünüz mü? Bu sözler taraftar basının “şiddetli kınama” (kınamanın şiddetlisi nasıl oluyorsa), “NATO’dan güçlü destek” başlıklarıyla bize yutturulmaya çalışılan NATO Genel Sekreteri Anders Fogh Rasmussen’in sözleri. Türkiye’nin talebi üzerine Brüksel’de toplanan NATO’dan yapılan yazılı açıklamaya ve de Rasmussen’in sözlerine çeşitli kaynaklardan defaten baktım. Hiçbir askeri ifadeye rastlamadım. Burada da Türkiye’ye ince ve de nazik (!) bir mesaj var ama anlayabilene... Toplu savunmaya davet eden 5. madde gündeme gelmemiş. Neden? “Türkiye talep etmemiş” de, ondan. Her şeyi Tayyip Erdoğan’dan bekliyorlar herhalde!.. Müttefik değil misiniz?.. Siz kendiliğinizden gündeme getirin.. Rasmussen’in diğer sözlerine dikkatle bakın; “Güçlü dayanışma ruhu ile Türkiye’nin yanındayız”. Bu ruh nasıl bir ruhsa!.. “Gerilimin tırmanmaması gibi bir beklentim var”. Adamın bir, “barış elçisi olayım da aranızı düzelteyim” demediği kalmış. Rasmussen, tüm dünyaya “Türkiye nasıl satılır”ı bir kez daha gösterdi. Bizim anlı şanlı AKP’liler köseleye dönmüş zihinleri ile yine almaza yatarak, “Beraber yürüdük biz bu yollarda” şarkısını söylemeye devam edecekler. Kısaca NATO’ya ve Rasmussen’e hiç güvenilmeyeceğini anlatmaya çalışıyorum ama meramımı daha iyi izah edebilmek için 2002 yılında görevim gereği başımdan geçen bir olayı aktarayım. AB’den tarih için tarih alabilmek adına Başbakan Abdullah Gül ile Danimarka’ya gitmiştik. O zaman Danimarka Başbakanı ve AB Dönem Başkanı olan Rasmussen her türlü diplomatik girişime rağmen Abdullah Gül’e randevu vermedi. Gül’ün bu duruma canı çok sıkıldı. İngiltere Başbakanı Tony Blair’ı aradı. Blair, Gül’ün telefonuna ertesi gün döndü. Abdullah Gül, Rasmussen’den şikayetçi oldu, randevu için devreye girmesini istedi. İkindi vakti cevap geldi; Blair,Gül’e “Rasmussen’in programı çok sıkışıkmış hemen git seninle görüşecek” dedi. Abdullah Gül’e 20 dakikalık süre verildi. Apar topar gittik randevuya. Rasmussen bizi buz gibi karşıladı ve aynı soğuklukla da uğurladı. Bunu size niye anlattığıma gelince; Tayyip Erdoğan’ın, sert çizikler alan karizmasını kurtarmak için galiba İngiliz Başbakanı’nı devreye sokması lazım. Yoksa Rasmussen bildiğiniz Rasmussen. Bir yol daha var; Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül’den de devreye girmesini isteyebilir. Ama Hakkari’deki şehitlerimizin acısıyla kavrulurken, Suriye’nin uçağımızı düşürdüğü gün Kayseri’de turistik gezisini kesmeyip Ankara’ya gelmeyen Gül ne eder? Bilemem.. Daha açık yazmama gerek kaldı mı? (Elektronik posta adresim yukarıda.) NATO’nun son tutumunu konunun uzmanlarına yorumlattık. Emekli Büyükelçi Onur Öymen: Emekli Büyükelçi İnal Batu: “Rutin bir açıklama olarak gördüm ben. 5. maddeyi sunamazlardı zaten. Çünkü hiç kimse NATO’da şu anda 5. maddeyi harekete geçirmez. Hükümet bunu bilmiyor idiyse gaflet içindedir. Bu münferit bir hadise. Böyle bir durumda 5. maddeyi istese de harekete geçiremezdi, böyle bir talebi de olmadı. Dünkü toplantıda 5. maddenin gündeme gelmesi de dikkat çekicidir. Birileri hemen böyle NATO’ya sarılmak eğiliminde. Kilis’te ateş açıldı Suriye kuvvetleri tarafından Türk sınırlarına, o zaman dahi hükümet çevreleri çıktı 5. maddeyi harekete geçiririz diye tehdit ettiler. Bunlar bilgisizce yapılan çıkışlardı. 5. maddenin olması çok farklı şartlarda mümkündür. O şartların çok şükür yakınına bile gelinmedi, gelinmesin de çünkü çok vahim.” Yancılık keyfi!.. Hep siyaset yazacak değiliz ya!.. Nargile bağımlısıyım. Çok keyif alırım nargile içerken dostlarla sohbet etmekten. Nargilenin kendine has da bir kültürü vardır. Bu biraz bozulmuş durumda. Taş ’okey’i yüzünden. Arkadaşlar ’taş okey’i oynarken de nargile içiyorlar. Benim öyle fazlaca kahvehane kültürüm yoktur. Arkadaşlar okey oynarken “yancılık” diye bir müesseseyi öğrendim. İtiraf etmeliyim ki; çok keyifli. Oyun kuran karenin yanına çekiyorsunuz sandalyeyi. Hiç kazanacaktım, kaybedecektim stresine girmiyorsunuz. Çay, kahve ve de tüm ikramlar beleş. Oyunu seyrettiğiniz sürece herkes size hürmet edip sık sık garsona sesleniyorlar; “yancıya bakın ne emrediyor” diye.. Bir de yenen ikiliyi tuttunuz mu daha da keyifli oluyor. “Bana şans getirdin sakın ha yanımdan kalkma” diyorlar. Sen de; “Teşekkür ederim ağabey” diye karşılık veriyorsun... O da sana; “Esas ben teşekkür ederim” diyor. Hatta bir ara sesleniyorlar; “Yancıya ekmek arası köfte. Bize yazın..” Yancılığın en keyifli yanı nedir, bilir misiniz? Bedavadan yer içersiniz. Ama oturduğunuz sandalye ve yeri hiç değişmez. Tek şartla; Hep kazananı destekleyeceksiniz. Yoksa sandalyenizi kaldırıverirler.
07be02c7cb01
[ "c4", "culturax", "hplt2" ]
Yorum Listesi. 01-04-2014 saat:16:04:35 Bilal abi merhaba. Oncelikle bu site icin sizlere tesekkurlerimi iletirim. Ben damat hasanin oglu mehmet gencin ogluyum. Adim ali genc 25-02-70 koln/almanya esim svetlana 31-01-75 aleksin/rusya oglum Mehmet Sahan genc 28-05-97 nazran/inguşhetya Rusyaya bagli Kizim Melisa Genc 29-04-2005 aleksin/rusya. Babam Mehmet genc D.39 O.92 Tesekkur ederim. ferdi sinan dağlı 06-06-2013 saat:01:25:19 selamunaleyküm bilal abi ben erzinden alifakılardanım ali fakı dedemin dedesi olup cebel-i bereketten gelip kuzuculunun üstündeki bülke yaylasına yerleştiklerini ve 7 kardeş olduklarını bilmekteyiz bunlardan sadece 1 kardeşinin kırıkhan tarafına gittiği bilnmektedir ve geri kalan kardeşlerin yeri bilinmemektedir Dr.Taşkın Atılgan abinin anlattıklarıyla babamın anlattıkları hemen hemen birbirine yakın sayılmaktadır.ozamanın paşası musullu yada muslu paşa bizimkilere yer vermek vaadiyle erzinin üstü kızlarçayına indirirler ve oradanda erzine inerler oymağım hakkında ve nerden geldikleri hakkında beni aydınlatırsanız çok sevinirim yardımınız için şimdiden teşekkürler. Bilal Yıldırım 12-03-2013 saat:09:54:47 Bakırlar Ailesinden Adil Bakır , 12 Mart 2013 Salı günü Bartın'da vefat etmiştir. Merhuma Allah'tan rahmet, ailesine, yakınlarına ve sevenlerine de sabr-ı cemil, ihsan eylemesini niyaz ederiz. adnan bakır 25-06-2012 saat:14:09:02 Günay ailesine başsağlığı dilerim. Ayşe halamızın mekanı cennet olsun.Adnan Bakır mahmut kemal günay 21-06-2012 saat:11:39:55 20 Haziran 2012 günü Sevgili Halam Ayşe ULUÇ(GÜNAY) hakkın Rahmetine kavuşmuştur. Allahtan Rahmet diliyorum.Mekanı cennet olur İnşaallah. mahmut kemal günay 21-06-2012 saat:11:21:28 20 Haziran 2012 günü Sevgili Halam Ayşe ULUÇ(GÜNAY) hakkın rahmetine kavuşmuştur. Dün Aile efradının ve sevenlerinin başı sağolsun. Allah Rahmet Eylesin.Mekanı Cennet Olsun. Bilal Yıldırım 28-05-2012 saat:10:42:26 Dr.Taşkın Atılgan ailesini arıyor. Ben, Dr. Taşkın Atılgan, İslahiye'ye bağlı İntili köyü yakınlarında bulunan Dünek Köyüne yerleşmiş Ali Fakı'nın oğlu Kaşıkçı Mehmet Fakı'nın (doğumu: 1879) oğlu Ali (Koca) Atılgan'ın oğluyum. Babam sağken dedesi Ali Fakı'nın kardeşlerinin İntili'den ayrılıp Kırıkhan taraflarına göçtüklerini söylemişti. Bunlardan bazılarıyla biz Fevzipaşa'da otururken tanıştık, görüştük. Şimdi bu akrabalarımı arıyorum. Umarım yardım edebilirsiniz. Teşekkürler! Taşkın Atılgan Merhaba Bilal Bey, Cevabınız için çok teşekkürler. Sizin de belirttiğiniz gibi bugün kullanılan Cumhuriyet dönemi soyadları soyağacı için fazla anlam ifade etmeyebilir. Atılgan soyadı, başka soyadları gibi, çok yaygın kullanılan ve hiç ilgisi olmayan ailelere verilmiş bir soyadı; buradan ümit yok, çünkü aynı babanın çocukları bile farklı soyadı almış olabiliyorlar; benim bir öz amcamın soyadı dedeminkinden farklı. Osmanlı zamanında benim dedelerim Fakı aile ismini(lakabını) kullanmışlar; bunlar arasında Ali Fakı ismi nesilden nesile geçmiş. Mesela Ali Fakı dedemin babasının ismi, dedemin ismi ise Kaşıkçı Mehmet Fakı ve Babama da Ali Koca (=Hoca) denilirdi. Fakı, genellikle medresede okumuş fıkıh bilenlere verilen bir lakap. Anladığım kadarıyla, bir ailede bir şahıs okuyup bir ünvan kazandığında, ondan sonra gelen nesiller bu ünvanı veya lakabı bir şeref ünvanı olarak, nesilden nesile devam ettiriyorlar. Ali Fakılar ismine Dülkadirli Beyliği ve Osmanlı Devleti tapu kayıtlarında rastlanıyor. Maraşta ve bazı köylerinde oturuyorlarmış ve Dülkadirli Beyliğine asker besleyip komutanlık yapıyorlarmış. Bunlara Maraşla ilgili tarih kitaplarında rastladım ve bu kitaplar bende var. 16. yüz yılda Osmanlılar Dülkadirli Beyliğini ortadan kaldırınca, Beyliğin yönetici ailesini, İran seferine davet etme bahanesi ile verdikleri bir davette, çoluk çocuk, tamamen ortadan kaldırıyorlar ve Beyliğe bağlı ileri gelen ailelerin bir kısmını Rakka ve Menbüç'e sürüyorlar. Bu sürgünlerden çok türkmen aşireti kırılıyor ve ancak 1800'lü yıllarda, küçük aile grupları halinde eski topraklarına, kaçak olarak, dönmeye başlıyorlar. Benim Dedem, Kaşıkçı Fakı, 1879 doğumlu. Onun babası Ali Fakı da, tahminen 1840-1850 yılları arasında doğmuştur. Tahminim, Ali Fakı ve kardeşleri ve aileleri 1850 yılı civarında İntilli köyü (Gavurdağları eteklerinde) yakınında kara kıl çadırlarında, sürüleriyle kışlıyorlardı (yılını tam olarak bilmemekle beraber bu gerçeği büyüklerimden dinledim). Buralara gelmeden önce bulundukları yerler Kuzey Suriye (Menbüç?) ve daha sonra da, Kilis yakınlarında bulunan Ağriganni (?) ve Bulamaçlı köyleriymiş (bunları babamdan dinlemiştim). Ali Fakı ile iki kardeşi, ki bunlardan birinin adı da Ali Fakı'dır, İntillide birbirlerinden ayrılırlar. Ali Fakı, İntilli yakınlarında bulunan Dünek Köyüne yerleşir ev, tarla, bağ ve bahçe yapar, yerleşir. Diğer Ali Fakı ve kardeşi ise Gavurdağları eteklerini takip edip İslahiye'nin güneyine göçerler. Babam 1912 doğumlu ve askerliğini yaptıktan sonra Devlet Demir Yollarına girer. 1950 yıllarını Fevzipaşa'da geçirdik ve ben ilk okulu orada bitirdim. Bu yıllarda, Kırıkhan civarlarına ve güney Gavurdağlarına göçüp yerleşen büyük amca çocukları bizi ziyarete gelirlerdi, görüşürdük ve hatta birisi Fevzipaşa'da, Demirci Ali'nin oğlu İsmet abiyle bir sinema açmıştı; bir kaç yıl önce Fevzipaşa'ya uğradığımda İsmet abinin vefat ettiğini öğrendim ve aradığım bilgiye (akrabamın ismi ve beldesi bilgisine) ulaşamadım. O bölgeden (Güney Gavurdağı, Kırıkhan?) başka bir akrabamızın kızı da o yıllarda (1958 olabilir) Fevzipaşa İlk Okuluna öğretmen olarak gelmişti ve misafir etmiştik. Bu öğretmen hanım şimdi 70-75 yaşlarındadır. Sizin Aile Ağaçları sayfalarınızda 1830-1850 yılları arasında doğmuş Ali Fakı isimli bir şahsa rastladım. Bu Ali Fakı, benim dedemin babası olan Ali Fakı'nın kardeşi olabilir. Takip edebildiğim kadarıyla bu Ali Fakı'nın torunlarının şimdi kullandıkları soyadları Sönmez'ler, Dönmez'ler, Veli'ler olabilir. Elimizde çok sağlam iki gerçek var: birincisi, benim dedemin babası Ali Fakı'nın iki kardeşi, ki birinin de adı Ali Fakı'dır (bunu bilyoruz), Kırıkhan'la İskenderun arasına Gavurdağlarına yerleşiyorlar, ikincisi, o taraflara göç eden Ali Fakı'nın torunlarıyla biz Fevzipaşa'da otururken tanıştık, görüştük ve babam, bu akrabalarımdan biriyle tanıştırdığında, "bu yakın akrabalrımızı asla unutma ilişkini kesme" demişti. Ben İngiltere'de üniversitede okudum, ODTÜ'de ve daha sonra da Amerika'da öğretim üyeliği yaptım. Şimdi ise emekli oldum ve Bodrum yakınlarında ve İstanbul'da oturuyorum. Bu yaz Gavurdağlarını ziyaret etmeyi (İntilli ve Dünek (yeni ismi Gökçedere) köylerinde akrabalarımız var) düşünüyorum. Oralardaki akrabalarımı bulabilirsem onlarla da tekrar tanışmaktan mutlu olurun. Bu yazıyı ilgili yerlere de koyabilirsiniz. Çok teşekkür ederim. Taşkın Atılgan Bilal Yıldırım 24-05-2012 saat:13:19:54 Rasûlullah (sav) buyurdular: “Beş gece vardır ki, onlarda yapılan dualar geri çevrilmez: Bunlar: Recebin ilk Cuma gecesi, Şabanın on beşinci gecesi, Cuma geceleri, Ramazan Bayramı gecesi, Kurban bayramı gecesi.” (Camiu’s-Sagîr, c. III, s. 454.) Regaib kandili, dini literatürümüzde “üç aylar” olarak bilinen rahmeti, bereketi ve mağfireti bol olan manevîyât mevsimine girdiğimizin habercisidir. Regaib, elde edilmesi arzu edilen değerler, ihsanı bol, arzu edilen büyük sevap anlamlarına gelir. Receb ayının ilk Cuma gecesine “Leyle-i Regâib” denir. bu gece, Allah’ın rahmet ve bağışlamasının bol olduğu, duaların kabul edildiği bir mübarek gecedir. Peygamber Efendimiz, bazı gecelerde duaların reddedilmeyeceğine dair şöyle buyurmuştur: ““Beş gece vardır ki, onlarda yapılan dualar geri çevrilmez: Bunlar: Recebin ilk Cuma gecesi, Şabanın on beşinci gecesi, Cuma geceleri, Ramazan Bayramı gecesi, Kurban bayramı gecesi.” (Camiu’s-Sagîr, c. III, s. 454.) Regaib Kandiliniz Mübarek Olsun.
dfa052db74f7
[ "c4", "culturax", "fineweb2", "hplt2" ]
7 Ekim 2008 Salı Sazan balığı Boğaz balığına alışmış eski İstanbulluların pek tersten baktıkları bir balık olduğundan balıkçılarda pek boy göstermezdi. Şimdilerde istavrit ve Norveç uskumrusuna talim edildiğinden yurdumuzun henüz kurutulamamış göl ve nehirlerinden yakalanıp piyasada arz-ı endam ediyor. Boyları 1 hatta 2 metreye (avlamayıp kendi haline bırakılırsa tabii ki) ulaşabilen sazan balığı Cyprinidae familyasından bir yaratık. Esas vatanı uzakdoğu olan sazan 10. yy dan itibaren batıya taşınmış, ilk defa çiftlik balığı olarak yetiştirilen sazan balığı özellikle uzakdoğuda pek makbul. Tatlı su balığı olduğundan mıdır, börtü böcekle beslendiğinden midir nedir bilmem ama tadı tuzu pek yoktur. İyi pişmediği zaman vıcık vıcık bir et yapısı olduğundan adam akıllı vede bol malzemeli yapmaktan başka çare bulamazsınız. Bu yüzden bizim mutfağa biraz ters kaçar, bilindiği gibi Türk mutfağı fazla malzeme karıştırmak yerine yenilecek nesnenin sade ve katışıksız tadını öne çıkartan bir mutfaktır. Bu samansal balığı alınca evde temizlemeye kalkmayın pullarının her biri pavyon şarkıcısını payetleri gibi yapıştığı yerden çıkmaz. Temizletin, fileto yaptırın sonrada basın tereyağını. Gönderen Son Efendi zaman: 17:02 Hiç yorum yok: Kaydol: Kayıt Yorumları (Atom)
40691988de56
[ "fineweb2", "hplt2" ]
Araç Modelleri Araçlarımız 2014-2015 model olup,bakımları yapılarak hazır bir şekilde müşterilerimize kiraya verilir. Ehliyet Yaş Kiracının kira sözleşmesi sırasında tüm araçlar için yerli veya geçerli uluslararası ehliyete sahip olması ve 20 yaşını doldurmuş olması gerekmektedir. Kiralama Süresi En az 1 gündür. Aylık veya yıllık kiralamalar için özel fiyatlar tarafımızdan uygulanır. Fiyatlara yağlama, bakım, üçüncü şahıslara karşı (yasal poliçe sınırları içinde) kasko dahildir. % 18 KDV (KDV) dahildir. Yakıt kiralayana aittir. Şoförlü servis ve tercüman rehber istek üzerine temin edilir.. 48 saat önceden bildirmek şartıyla bebek koltuğu ve navigasyon kiralanabilir. BEBEK KOLTUĞU ÜCRETİ GÜNLÜK 5 € EURO NAVİGASYON ÜCRETİ GÜNLÜK 5 € EURO Ödeme ve Depozit Araç tesliminde ücret nakit veya kredi kartı olarak ödenir. Tüm araçlarımızın modelleri yeni olup Full kaskoludur. Sitemizde belirtilen fiyatlara Kasko ücreti dahildir. Teslim ve Bırakma Yaptığınız rezervasyonun tarafımızdan onaylanması durumunda rezervasyon formunuzda belirttiğiniz yerde ve zamanda Belek Rent A Car sizi karşılamak ve aracı teslim etmek mecburiyetindedir. Belek Rent A Car bürolarının bulunduğu yerlerde teslim bırakma belirli ücret karşılığında gerçekleşebilir. Bu kentlerde teslim bırakma, önceden haber vermek koşulu ile; otel, havalimanı vb. yerlere yapılabilir. Belek Antalya Rent A Car bürolarının bulunmadığı Şehirlerdeki araç teslim ve iadelerinde ek masraf olarak teslim ücreti uygulanır. Trafik Cezaları Trafik cezaları kiralayana aittir. Araçlarımız yurtdışına çıkartılamaz.
da7b339026c8
[ "c4", "culturax", "fineweb2", "hplt2", "vngrs" ]
Yüzde 15 ciro Pazar payı ile ambalajlanmış su pazarının lideri konumda olan Danone Hayat A.Ş, bayi giriş bedeli almıyor. Faaliyetine, Mart 1997’de Hayat Su ile başlamış, ürün gamını Haziran 1999’da Akmina maden suyu lansmanı ile genişletmiş, Nisan 2000’de Flora suyu satın almış, ardından damacana pazarına girmiş ve en son 2003 yılında Şaşal’ı marka portföyüne katmak ve 2005 yılında Hayat Levite lansmanını gerçekleştirmek suretiyle bu pazardaki öncü konumunu güçlendirmiştir. Danone Türkiye şirketleri, tüm bu ürün gamını Türk tüketicisine sunarken, en üstün kalitede, ultra-hijyenik, sağlıklı ve lezzetli olması prensipleriyle üretmek için, üretim ve tedarik zincirinde Groupe Danone’nin uluslararası standartlarında teknolojik yatırımlar yapmıştır. Yerli üretime odaklanarak, tedarik stratejisini bu zemin üzerine kurmuş olan Danone Türkiye, toplam 6 fabrikası ile Türkiye’deki faaliyetlerini başarı ile sürdürmektedir. Ayakli Rehber
edb99ecdca77
[ "fineweb2", "hplt2" ]