text stringlengths 97 665k | id stringlengths 12 12 | source listlengths 2 5 |
|---|---|---|
21 Eylül 2016 Çarşamba
Le Soleil Şampuan
5 Bitki + 5 Mineral içeren özel formülüyle hem güneş görmeyen saçların ihtiyacını karşılayan,hem saç dökülmesi ile savaşan,hem de saçları yumuş yumuş yapıp yüzde gevrek bir gülümsemeye sebep olan Le Soleil Şampuan son dönem favorilerimden...Üç şişe bitirdim şimdiye kadar :)
Şampuanın üretiminin çıkış noktası yeterince güneş ışığı alamayan ve havasız kalan saçlar.Her ne sebepten olursa olsun,kapalı olan saçlar yeterince güneş ışığı ve oksijen alamaz.Bu da saç dökülmesine,kepeğe,kaşıntıya,kuruluğa ve kırılmalara neden olabilir.Le Soleil Şampuan'ın amacı; özel olarak geliştirilmiş " 5 Bitki+5 Mineral Serum Etkisi" ile kapalı kalan saçlara bakım yapıp,ihtiyacı karşılamak..
Peki sadece kapalı saçlar mı faydalanacak?
Elbette hayır..Saçlarınız her şekilde gerek içten,gerekse dıştan bakım ve desteğe ihtiyaç duyar.Özellikle mevsim geçişlerinde...Bir de sıkıntı yaşıyorsanız,bu şampuan size çözüm odaklı etkiler gösterecek..Ben kullandığım süre zarfında hiçbir olumsuz etkisini görmedim.Aksine saçlarım yumuşadı ve kolay şekil alır hale geldi,uzama hızı arttı,daha da güçlendi ve en önemlisi dökülmede azalma meydana geldi.
Bu olumlu etkileri tetikleyen 5 Bitki+5 Mineral nedir,kısaca açıklayıp yazımı sonlandırayım...
5 BİTKİ
- Çörek Otu : Saç tellerini kuvvetlendirir.
- Aloe Vera : Saç köklerini besler.
- Bezelye : Saç tellerini kalınlaştırır.
- Isırgan Otu : Yağ dengesini sağlar.
- Biberiye : Saç derisini temizler.
5 MİNERAL
- Çinko : Saçların nem dengesini sağlar.
- Magnezyum : Saç köklerini güçlendirir.
- Bakır : Saç rengindeki bozulmaları engeller.
- Silis : Saç kaybını önlemeye yardımcı olur.
- Demir : Saç derisindeki kan oranını dengeler.
adresine göz atabilirsiniz..
E.
Kaydol: Kayıt Yorumları (Atom) | 3c4e859ce755 | [
"fineweb2",
"hplt2"
] |
Bir tarif paylaşırsınız hiç gitmediğiniz, hiç tanımadığınız bir insanın evinde o sofrada manevi olarak yer alırsınız. Bu yüzden yemek sadece karın doyurmaz... Bir insanı hatırlar, kalplere dokunur ve zamansız yolculuklar yaparsınız...ve bir yemek yaparsınız "Aslında bu yemeği o çok iyi yapar. Şimdi onun elinden yemek vardı" dersiniz...Ne zaman kestaneli pilav düşse aklıma Nilüfer yengemi hatırlar ve şimdi onun elinden yemek vardı derim :)
Kestaneli pilavın ailedeki tarihçesine inince Giritli bir ailenin meşhur yemeklerinden biri. Çocukluğumun ve gençliğimin idolü dediği Yıldız teyzesinden bu leziz pilavı öğrenen Nilüfer yengem, yeni evlendiği zaman 1994 yılında bu pilavı yapmaya başlamış. Bende bu aileye gelin gelmemle birlikte bu leziz pilavda, benim dikkatimi çeken güzel yemeklerden biri oldu. Yıldız teyzeye Allahtan rahmet diliyorum. Nurlar içinde yatsın inşallah. Yıldız teyzenin Nilüfer yengeye bu leziz pilavı öğretmesi sayesinde, bende bu pilavı tatma şansına sahip oldum. Bu pilavı yapmak isteyen herkesle, bu tarifin tüm detaylarını paylaşmak istedim. Çünkü böyle güzel yemekler sonraki nesillere aktarılmalı...
Nilüfer yengemden videolu anlatım ile kestaneli pilav tarifini sunarım. Videoyu pilav yapımı için, pişme ve demlenme olacak şekilde 2 bölüm yaptık. Tarifin sonunda 2 bölümü de izleyebilirsiniz...
KESTANELİ PİLAV
- 4 su bardağı baldo pirinç
- 125gr tereyağ
- 1 yemek kaşığı margarin
- 2 paket kuş üzümü
- 1 avuç arpa şehriyesi
- 1 paket fıstık
- yarım tatlı kaşığı tarçın (isteğe bağlı olarak bu oran artıp, azalabilir)
- 1 avuç kestane
- 2 buçuk bardak su
- 2 bardak tavuk suyu
- 4-5 adet kesme şeker
- tuz
Pirinçleri yıkayın ve derin bir kaseye koyun. Pirinclerin üstünü örtüp, iki parmak geçecek kadar kaynar suya koyun ve bir avuç içi kadar tuz atın. Bu suda en az yarım saat pirinçleri bekletin.
Pirinçler suda beklerken kestaneleri hazırlamaya başlayın. Suda bekletilen kestanelere çentik atıp, ocağın üzerinde arkalı önlü pişirin. Pişen kestaneleri soyup, iri iri doğrayın.
Yayvan pilav tenceresine 1 yemek kaşığı margarin atıp, eritin. (Tereyağı bu aşamada kullanmamamızın sebebi çabuk yanmasıdır. Kavuracağımız malzemeler tam kavrulmadan tereyağ yanar. Bu yüzden transyağ içermeyen margarin kullanıyoruz.) Arpa şehriyesini kavururken, rengi kahverengiye dönmeye başladığı anda fıstığı ilave ederek kavurmaya devam edin. Fıstığın rengi pembeleştiğinde, önceden pişirip iri doğradığımız kestaneleri ilave edin ve kavurmaya devam edin. Kuş üzümünü de ekleyerek hafif kavurun, kuş üzümleri şişince 2 buçuk bardak su ile 2 bardak tavuk suyunu kavrulan tüm malzemenin üzerine ilave edebilirsiniz. Ardından 4-5 adet kesme şeker ve bir avuç içi kadar tuzu ilave edip karıştırın ve suyun kaynamasını bekleyin. Su kaynayınca, suda beklemekte olan pirinçleri süzüp, yıkayın ve bu kaynar suya ilave edin ve tencereyi karıştırıp, kapağını kapatın. Ocağı en kısağa alıp, pilav suyunu çekene kadar pişirin.
Ayrı bir tavada tereyağını eritin ve rengi açık kahverengiye dönüşene kadar pişirin. Pişen pilavın içine bu tereyağını dökün ve homejen bir şekilde dağılmasını sağlamak için karıştırın. Yarım tatlı kaşığı tarçını da ilave edip, karıştırmaya devam edin. Ocağın altını kapatıp, pilavın demlenmesini bekledikten sonra servise hazırdır.
Sofranızdan bereket, muhabbet ve sevdikleriniz eksik olmasın. Afiyet olsun...
KESTANELİ PİLAV YAPIMI ( 1. BÖLÜM VİDEO ) | c36e9743db27 | [
"c4",
"culturax",
"fineweb2",
"hplt2",
"vngrs"
] |
Sanal ağ (virtual network veya virtual switch) yapıları, herhangi bir sanallaştırma platformu üzerinde çalışan sanal makinelerin (VM) gerek duyduğu ağ iletişimini, gerek duyulan şekilde sağlamak amaçlı kullanılır. Bu sanal ağları sanal switch’ler gibi düşünebilirsiniz. Mesela fiziksel bir switch’i belirli bir iç subnet’e hizmet vermek üzere tamamen izole bir şekilde konumlandırabileceğiniz gibi, aynı fiziksel switch üzerinden diğer subnet’lere veya doğrudan WAN’a routing yapabilecek bir hop ile dışarı da çıkartabilirsiniz. Virtual switch’ler de benzer şekilde çalışır ve hangi virtual switch’in ne şekilde davranış sergileyeceğini belirleyen şey ise türüdür.
Ağ üzerinden diğer sistemlerle, kullanıcılarla veya en azından sanallaştırma sunucusu (host) ile konuşamayan bir sanal makine, tek başına odaya kapatılmış bir çalışan gibidir :) Sanal ağlar, sanal makinelerin ortamla konuşabilmesi için önemli ve gereklidir. Marka bağımsız olarak tüm sunucu sanallaştırma platformları sanal ağ yeteneklerine sahiptir ve neredeyse tamamı aşağıdaki 3 sanal ağ türünü kullanır. Ancak ifade ediliş şekilleri veya yapılandırma yöntemleri farklılık gösterebilir.
Hyper-V Virtual Switch Türleri (Sanal Switch)
Windows Server 2008’in 64bit sürümleriyle piyasaya sunulan Hyper-V sunucu sanallaştırma platformunda ilk sürümden itibaren çeşitli ihtiyaçları karşılamak üzere kullanılabilen 3 farklı sanal ağ türü vardır. Bir dönem Virtual Network olarak anılan bu bileşenler yeni sürümlerde Virtual Network Switch olarak anılır. Virtual Network türleri ise bu Virtual Network Switch’lerin bağlantı şeklini (connection type) temsil eder.
Bu arada 5-6 sene önce şöyle iki yazı yazmışım: virtual network yapısı ve virtual network bandwidth konusu. Benzer konuların ele alındığı bu yazılara da göz atabilirsiniz.
External Virtual Switch (Network)
Fiziksel ağ üzerindeki sistemlerle konuşması gereken sanal makineler için kullanılır. Fiziksel ağ üzerindeki bu sistemler, ortamdaki fiziksel sunucular olabileceği gibi diğer Hyper-V sunucuları üzerinde çalışan sanal makineler veya WAN üzerindeki çeşitli servisler olabilir. External türdeki Virtual Switch‘ler dış dünya ile konuşması gereken sanal makineler için kullanılır.
Oluşturulan bir External Virtual Switch’in fiziksel ağ ile konuşabilmesi için haliyle fiziksel bir ağ portuna (ağ kartı & network adapter & nic) bind edilmiş olması şarttır. Zaten bu türde virtual switch oluştururken bind edilecek uygun bir fiziksel ağ portunu seçmeniz gerekir, aksi durumda oluşturma işlemi gerçekleşemez.
Aşağıdaki External Virtual Switch yapısını açıklayan diyagramda yer alan VM1, VM2 ve VM3 sanal makineleri kendi aralarında, üzerinde bulundukları host ile, ortamdaki diğer fiziksel sunucular ve uzak sanal makineler ile konuşabilir.
Bu virtual switch türüne bağlı sanal makineler, virtual switch’e bind edilen fiziksel ağ portunu paylaşırlar ve fiziksel ağa çıkarken toplamda en fazla o fiziksel hattın izin verdiği bant genişliği kadar trafik oluşturulabilirler.
Internal Virtual Switch (Network)
Belirli bir sanallaştırma sunucusu (host) üzerinde yalnızca kendi aralarında ve aynı zamanda sadece o host ile konuşması gereken sanal makineler için kullanılır. Internal Virtual Switch’lere bağlı sanal makineler fiziksel ağa çıkamazlar. Haliyle Internal Virtual Switch oluştururken bind edilecek bir fiziksel ağ portu da gerekmez. Bu ağlar dış dünya ile konuşamayan izole ağlar gibidir. Bu izole ağa sadece o sanal makinelerin üzerinde çalıştığı host dahil olabilir. Tam da bu amaçla, bir Internal Virtual Switch oluşturulurken aynı zamanda o Hyper-V host üzerine bu Internal Switch’e bağlı bir sanal ağ kartı da eklenir.
Aşağıdaki Internal Virtual Switch yapısını açıklayan diyagramda yer alan VM1, VM2 ve VM3 sanal makineleri kendi aralarında ve üzerinde bulundukları host ile konuşabilir. Ortamdaki diğer fiziksel sunucular ve uzak sanal makineler ile konuşamazlar. VM4 ise bir External Switch’e bağlı olduğu için fiziksel ağa çıkabilir.
Bu virtual switch türüne bağlı sanal makineler teoride 10Gbps hızında çalışabilir çünkü iletişim sentetik (memory-based) VMBus protokolü ile sağlanır. Fiziksel ağ donanımından bağımsız olarak yazılım tabanlı sunulur.
Private Virtual Switch (Network)
Belirli bir sanallaştırma sunucusu (host) üzerinde yalnızca kendi arasında konuşması gereken sanal makineler için kullanılır. Private Virtual Switch’leri tamamen izole bir ağ olarak düşünebilirsiniz. Internal Switch’lerde olduğu gibi yine fiziksel bir ağ portu gerekmez. Bu ağa bağlı sanal makineler fiziksel ağa çıkamaz, host ve uzak sanal makineler ile konuşamaz, sadece aynı host üzerinde bu ağa bağlı diğer sanal makinelerle konuşabilir.
Aşağıdaki Private Virtual Switch yapısını açıklayan diyagramda yer alan VM1, VM2 ve VM3 sanal makineleri sadece kendi aralarında konuşabilir. Üzerinde bulundukları host, ortamdaki diğer fiziksel sunucular ve uzak sanal makineler ile konuşamazlar. VM4 ise bir External Switch’e bağlı olduğu için fiziksel ağa çıkabilir.
Bu virtual switch türünde sanal makineler teoride 10Gbps hızında çalışabilir çünkü iletişim sentetik (memory-based) VMBus protokolü ile sağlanır. Yani aslında fiziksel ağ donanımından bağımsız olarak yazılım tabanlı sunulur.
Hyper-V Virtual Network’ler Hakkında
Hyper-V sanal ağlarıyla çalışırken aşağıdaki birkaç bilgi de aklınızda bulunsun.
- Belirli bir sanal makine aynı anda birden fazla sanal ağa (virtual switch) bağlı olabilir.
- Bir Virtual Switch’in bağlantı türünü (connection type) Switch’i silmeden değiştirebilirsiniz. Böylece bağlı sanal makine ayarlarını yeniden yapmak zorunda kalmazsınız.
- Virtual Switch’ler ve sanal makinelere bağlı virtual network adapter’ler VLAN destekler.
- Yeni Hyper-V sürümlerindeki Virtual Switch’ler ayrıca çeşitli Extension’lar ile desteklenir. Bu sayede o switch üzerinde capture, filtering, routing gibi çeşitli işler yapılabilir.
- Sanal ağlar bir de ağ sanallaştırması (network virtualization) ile desteklenirse işler çok acayip noktalara varabilir :)
hyper v neden kullanılır , hyper v nedir . Emre ÇETİNKAN
Hyper-V Sanal Ağ Türleri (Virtual Network Switch)
Kaydol: Kayıtlar ( Atom ) | d49e32858f92 | [
"fineweb2",
"hplt2"
] |
Ağustos 2014’te, sıkı koleksiyoner Hüseyin Can Yücel ile adalar kültürü ve Marmara (Mermer) Adası üzerine söyleştik.
Zafer Yalçınpınar: Adalar kültürü, özelde de Marmara Adası üzerine çesitli basılı materyalleri toplayarak bu konudaki en geniş koleksiyonu -belki de araştırma faaliyetini- gerçekleştiriyorsun. Nasıl başladı bu serüven?
H. Can Yücel: Haluk Cecan’ın çekimlerini yapmış olduğu 1989 tarihli “Marmara Adaları” adında bir belgesel vardır. 13 hafta boyunca TRT’de yarım saatlik bölümler halinde yayınlanmıştı. İnternet aracılığı ile izlediğim “Derindeki Sırlar” (1997) adlı başka bir belgeselinde Haluk Cecan, Gökçeada’daki kılıç balığı avcılarını konu edinmişti. Oradaki anlatımlar esnasında şu sözler dikkatimi çekti: “Hava gerçekten çok güzel ve kıpırtısız. Tıpkı Yaman Koray’ın anlattığı gibi… Yaman Koray, Marmara Adası’nda kılıç balığı avcılığı yapan insanları anlattığı ‘Deniz Ağacı’ adlı romanında şöyle der; ‘Güneş tam tepelerindeydi. Deniz dümdüzdü, pırıl pırıl yanıyordu. Maviden çok beyazdı. Parlak hareketsiz bir beyaz. Güneşe dönmüş kocaman bir aynaydı deniz… Senenin bu ilk gününde ısınmak için serilmiş yatıyordu sanki.” Bu satırlar zihnime mıhlandı. Hemen romanın ismini not aldım ve araştırmaya başladım. İnternette pek bir şey bulamadım. Beyoğlu sahaflarını tek tek dolaştım ve sonunda unutulmuş bir rafta tek basım yapmış olan 1962 tarihli ‘Deniz Ağacı’nı satın aldım. Araştırmaya ve arşive başlarken satın almış olduğum ilk kitap buydu. Romanı okudum ve içimdeki “ada özlemi” duygusunun sürekli yükseldiğini hissettim. O dakikada karar verdim. Ada ile ilgili yazılı bütün belgeleri toplayıp güzel bir arşiv oluşturmalıydım.
Z.Y.: Koleksiyonun başlangıcında, yani bu serüvenin ilk ânında Yaman Koray’dan kaynaklanan önemli bir metafor ya da şiirsellik var: “gökyüzünün altında, bir ayna gibi uzanışı denizin”. Bu noktada denize olan bağlılığın üzerine bir soru sormak istiyorum. Bu bir tutku mu, yoksa mecburiyet mi? Adaların tecrit faktörünü de göz önüne alarak, ada insanının denizle olan bağından bahseder misin biraz? En azından senin bağından…
H. C. Y.: Adalarda yaşam elbette zordur. Anakarada mevcut birçok olanaktan ada sakinleri tam anlamıyla yararlanamaz. Özellikle de eğitim ve sağlık konuları buna örnektir. Kimi zaman doğumlar bile karşı sahildeki hastaneye yetişme çabası içinde teknelerde gerçekleşmiştir. Yaz aylarında artan nüfusla canlanan ekonomi kış aylarında yine durgunlaşır. Adalarda işlenen ve imâl edilen ürünler de deniz taşımacılığı ile komşu il ve ilçelere ulaştırılır. Ayrıca, balıkçılığın adalarda önemli bir geçim kaynağı olduğunu düşünürsek senin de ifade ettiğin gibi denizin “büyük bir mecburiyet” olmasından söz edebiliriz. Ancak, bütün bu olumsuzluklardan yakınan ada sakinleri bir işleri çıkıp da şehre inmeleri gerektiğinde veya gezinti maksadıyla gittikleri kalabalık yerleşim yerlerinde, bir müddet sonra sıkılıp adeta kaçarcasına adaya geri dönmektedir. Çünkü alışmıştır her sabah yolda karşılaştıkları dostlarına “Günaydın!” veya “Ne haber?” demeye… Çınarların altında demli çay içmeye, kahvehanede birbirini çekiştiren, şakalaşan, dertleşen ahbaplarla sohbet etmeye, ağzı dolu dolu küfür edebilme özgürlüğüne… Kısacası, adapte olamaz şehrin kaosuna… Bir aidiyet duygusudur benliğini saran ve hemen adaya atmalıdır kendini… Benim gibi çocukluğu adada, bütün öğrenim hayatı da büyükşehirde geçmiş, şehirde alınteri dökerek çalışan, stres ve hayat koşullarının ağırlığı sonucunda bunalmış, yorulmuş adalılar için ise bu bağlılık bir tutku seviyesindedir. Öyle bir tutkudur ki bu, her tatili fırsat bilip tek başına da olsa her türlü hava koşuluna ve ulaşım zorluğuna rağmen yollara düşürmektedir insanı. Sosyal hayat doğrultusunda baktığımızda: Akşam üzeri ailece çıkılan çaparilerde balık tutulmaktadır, kimi zaman düğün alayları tekneler aracılığıyla düzenlenmektedir. Alışılmışın dışında bir tekne veya gemi geldiğinde adaya, o tekne günün konusu olur… Uzaklara gitmenin hayalleri kurulur. Denizcilik önemli geçim kaynaklarındandır. Yurtdışı ve yurtiçinde çeşitli vasıflarla çalışan birçok denizci, seferi sona erdiğinde adaya mutlaka geri döner. Hatta, seyir rotası adaya yakın olanlar var ise köylerin önünden geçerken düdük çalarak selamlar sevdiklerini. Nedendir bilinmez, gençlerin dışında denize giren-yüzen pek nadirdir. Hatta, sık kullanılan bir espri de olsa söylemeden geçemeyeceğim; ‘Adalılar ancak kazara düşerlerse denize girerler…’ Çünkü adada yaşamak, denizi yaşamaktır.
Z.Y.: Ailenizin adalı olduğunu düşünüyorum, yanılıyor muyum?
H. C. Y.: Babam 1965 yılında Marmara Adası’na gelmiş ve adaya aşık olmuş.. İmkânlarının elverdiği kadarıyla bir arsa satın alıp üzerine bugün yaşamakta olduğumuz evi yapmış. Annemler çocukluk yıllarından beri -ailece- adaya yaz tatillerini geçirmek için gelirlermiş… Yine böyle bir yaz döneminde annem ve babam tanışmışlar. 1972 yılında evlenmişler. O yıllarda çeşitli ticari faaliyetleri olan babam, 1976’da eski adı “Sarıgöl Otel” olan oteli satın alarak ismini “Marmara Otel” olarak değişitirmiş. Annem ise İngilizce branş öğretmenliğini Marmara Lisesi’nde devam ettirmiş. Ve yaklaşık 14 yıl hizmet vermiş. Esasında adalı olmayışımız aşikâr.. Ancak “ada sevgisi” aile oluşumuzu sağladığı için ve benliğimize, karakterimize işlediği için “adalılığı” kalbimizde yaşıyoruz. Aslında çok farklı coğrafyalardan gelmiş farklı kültürlere sahip insanlardan oluşuyor ailem. Ancak bir cevap vermem gerekli ise size sadece şunu söyleyebilirim: Adalı olduğumu hissediyorum ve evet; adalıyım…
Z.Y.: Ada yaşamının bireyleri “sahici insan” kılan bir yönü var; en yalın haliyle “kafayı dinlemek” diyoruz buna sanırım. İnsanları adaya çeken, adayı keşfetmeye çeken unsurlar sence nelerdir? Adada “kafayı dinlemek” dediğimizde aklına neler geliyor?
H. C. Y.: Benim için “kafayı dinlemek” adayla, doğayla bütünleşmekten geçiyor. Hava koşulları ve zamanım uygun ise çantamı hazırlar dağa uzun yürüyüşler yapar, bol bol fotoğraf çekerim. İnsanların olmadığı veya az olduğu bir sahilde oturup uzun uzun denizi izlerim. Ufuktan geçen gemileri, martıların semadaki süzülüşlerini izlerim. Ve o sessizlik… Adeta kulaklarınızı uğuldatan o sessizlik! Her akşam üzeri farklı güzellikte batan güneş… Özellikle yaz sezonu dışında… Kışın giderseniz, adadaki plajlar boş, sokaklar boş, ada bomboş… Tarifi zor bir sessizlik! Sobayı tutuşturup, bir kadeh şarap doldurup salondan denizi izlemenin keyfine doyamıyorum. Sahile vuran dalgaların çıkarmış olduğu ses ile sobadan çıkan çıtırtıların dışında hiçbir şey tırmalamıyor kulaklarımı. İlkbahar, sonbahar herbiri ayrı güzel.. Sonbaharda, Eylül ve Ekim sonuna kadar boşalan plaj ve koylarda dolaşmak, yüzmek… Akşamları, avdan dönen balıkçı teknelerini izlemek, fotoğraflamak… Bilgisayar yok, telefon yok, hatta gazete de yok. Hafiften çalan bir müzik yeterlidir, dinlenmek için.
Z.Y.: Koleksiyonun kapsamı nasıl, hangi eserler var?
H. C. Y.: Koleksiyonumda roman, anı, araştırma ve şiir kitapları yer almakta. Ayrıca adada çekilmiş eski filmleri de toplamaya çalışıyorum… Bir tür bibliyografya oluştursun diye önemli bir kitleyi sıralayayım: Yaman Koray-Deniz Ağacı, Reşit Mazhar Ertüzün-Kapıdağı ve Çevresindeki Adalar, Prof. Dr. Necdet Tunçdilek-Marmara Adaları, Fikret Arıt-Hep Bu Topraklar İçin, Erol Toy-Iğrıp, Ahmet Enön-Marmara Adası’nda 8000 Yıl, Apostolos Domvros-Petrokarava’ya Dönüş, Osman Sami Öngör-Birkaç İnsan, Şahap Sıtkı-Acı, Neslihan Acu-Kuzgunun Şarkısı, Samih Rifat-Ada, Tomris Uyar-Yaza Yolculuk, İsmet Değirmenci-Gemi Ne Zaman Gelecek… Başlıca filmler de şöyle; Gelin (1986), Kanlı Deniz (Deniz Ağacı’ndan uyarlama, 1972), Ben Bir Sokak Kadınıyım (1965) ,Gemileri Yakmak (1988), Deniz Yıldızı(1986).
Z.Y.: Kitap ya da film gibi eser bütünlüğü olmayan bir gazete kupürü, bir şiir, bir makale ya da bir gemi bileti, kartpostal veya afiş gibi efemeratik ilgiler koleksiyonun kapsamına giriyor mu? Bu tip çekirdek buluntular için bir tasnifin, önem sıran var mı?
C. Y.: Evet, genelde toplamaya çalışıyorum. Örneğin, Marmara Adası için basılmış olan eski kartpostallar, eski gazete kupürleri… Çeşitli dergilerde çıkan haberler, turistik broşürler, harita, poster ve çok sayıda fotoğraf… Benim için, eğer içinde “Marmara Adası” ibaresi geçiyor ise her şey önemlidir. Ancak hazırlamakta olduğum kitapta da kullanmayı düşündüğüm ada-gemi ilişkisi üzerine ne bulabilirsem topluyorum öncelikle…
Z.Y.: Anladığım kadarıyla adanın büyüsünü keşfetmeye ve anlamaya çalışan insanların tarihini ve hikâyelerini birincil önemde tutuyorsun. Bu insanların ortak bir özellikleri var mı?
H. C. Y.: Ada hakkında kitap yazanlara ve sanatçılara bakarsak, birçoğunun ortak noktasının adaya tatillerini geçirmek maksadı ile gelmiş olduklarını görürüz… İçlerinden çok azı adalıdır. 1960’lı yıllardan başlayarak Marmara Adası turizmde Ege ve Akdeniz kıyılarına nazaran daha aktifti. İstanbul’a yakın oluşu, bunda önemli etkendir. İnsanlar adaya geldiklerinde bir nebze de olsa şehrin kaosundan, zevksizliğinden ve gürültüsünden uzak kalabiliyorlardı. Turizm gelişmeye çabalasa da, adada yaşam her zaman zordu. Ve birçok lüksten yoksundu. Geceleri elektrik kesilir, sokaklar tenhalaşırdı. Yerleşim iki-üç katlı ahşap ve taş duvarlı evlerden oluşuyordu. Hatta 1965 yılı öncesinde gemilerin yanaşabileceği tam teçhizatlı bir iskele dahi yoktu. Edebiyatçı, yazar ve diğer ada müdavimlerinin bu salaş balıkçı kasabasında huzur bulmaya, ruhlarını dinlendirmeye geldikleri açıktır. Yazarlar ve sanatçılar şehre bu kadar yakın ve henüz bozulmamış, yapılaşmaya geçmemiş, herkesin birbirini tanıdığı bu sahil kasabasını yazları mesken edinmişlerdi. Ancak sanatçılar, sonradan, bozulmaya yüz tutan insan ilişkilerini fark etmişler ve biçimsiz yapılaşmanın da artması ile birer birer bu cennet adadan vazgeçmişlerdir. Aslında, eski kitaplara olan ilgim adanın eski hâline olan merakımla doğrudan ilgili. Sahil şeridindeki ve köy merkezindeki değişim, o yıllarda yaşamış eski adalılarla ilgili anılar… Bunların hepsi çok kıymetli. Çünkü yıllar geçtikçe her yer eski güzelliğini yitiriyor. Kültürü, tarihi yok oluyor. Örneğin; Sami Öngör’ün Veli Yakar (Veli Kaptan) ile ilgili anıları çok kıymetlidir. Hazırlamakta olduğum kitabımda da bu konuya değineceğim. Kurtuluş Savaşı yıllarında adada yaşayan Türkler ile Rum çetelerin çatışması ve bugün caminin yanındaki şehitlikte yatanların kim olduklarını ancak Fikret Arıt’tan öğreniyoruz… Bu insanlar ve bizlere aktardıkları tarihsel olaylar çok önemlidir.
Z.Y.: Sözlerine dayanarak soruyorum; adadaki sanatsal terklerin ya da azalmanın nedenini bariz bir “kapitalist yozlaşma” olarak değerlendirebilir miyiz?
H.C.Y.: Sadece Marmara Adaları’nda değil, Türkiye’nin her yerinde bir yozlaşma söz konusu. Adaya gelecek olursak, 1935 yılına kadar Marmara Adaları’na düzenli gemi seferleri yapılmamaktaydı. Ada halkı bütün ihtiyaçlarını sandal ve muhtelif çapta ahşap teknelerle en yakın sahil olan Erdek’ten karşılamaktaydı. Turizmden bahsetmek söz konusu bile değildi. Ancak 1935 sonrası genişleyen ve gençleştirilen şimdiki ismi ile Denizcilik İşletmeleri, 2005 yılına kadar kesintisiz seferleri ile adanın anakara ile bağlantı kurmasında çok büyük önem taşır. Henüz 1960’ların sonunda birkaç pansiyon ile başlayan turizm, 1980’lerde tavan noktasına ulaşmıştır. Sonrasında, Sami Öngör’ün de “Geçen Yılları düşündükçe” adlı eserinde vurguladığı gibi, adalar, güzellik-çirkinlik, temizlik-kirlilik, yenilik ve gösteriş ile ilkelliğin bir arada göründüğü tuhaf bir yer hâlini almıştır. Birkaç örnek vereyim; özellikle 1980 sonrası dönemde Kole Burnu’ndaki kilise kalıntısı ve zemindeki büyük güneş saati dozerler vasıtası ile parçalanıp yok edilmiş, sahil düzenlemesi nedeni ile aynı burun üzerindeki tarihi liman kalıntısı da ortadan kaldırılmıştır. Yıllar içerisinde artan turizm talebini karşılamak için, para hırsı ile tek tek o güzel ahşap yapılar, ada evleri yıkılarak şehrin ruhsuz yüksek apartmanlarına benzer binalar inşa edilmiştir. Doğa da zarar görmüş, en son yüzyıllık çınar ağaçları, budama gerekçesi ile kesilmiş bir daha da toparlanamamıştır. Buna benzer bir ağaç kıyımı ise Mestanağa Mevkii’nde yapılmış, adalıların piknik yaptığı, içinden dere akan bir koru, futbol sahası yapılmak için yok edilmiştir. Eski ada fotoğrafları incelendiğinde gerçekleşen yıkım ve talan gözler önüne serilir. Bunun yanında, insan ilişkileri de bozulmuştur. Özellikle “müdavim” denebilecek nitelikteki adaseverler tek tek küstürülmüştür. Yolunacak kaz gözü ile bakılan yabancılar ve müşteriler, tatilleri için bugün ulaşımı çok daha kolay ve olanakları çok daha iyi görünen Ege ve Akdeniz sahillerini tercih etmektedirler. Marmara Adası’nı dünyada rutubeti olamayan iki adadan biri kılan mermer de tehlikededir. Giderek artan ocaklar vasıtası ile adanın Tekirdağ’a bakan yüzü adeta köstebek yuvasını andırır bir durumdadır. Sürekli olarak bir betonlaşma ve denizin kademe kademe doldurulması sonucunda Asmalı köyünde neredeyse kum kalmamıştır. Bu şekilde devam edildiği sürece beton, adaları rehin alacak gibi görünüyor. Kimse kusura bakmasın; Yunan Adaları’na gıpta ile bakıyoruz şu günlerde. Oysa gerçekten istenilseydi aynı durumda olunabilirdi bugün. Gündelik hesaplar, kısa vadeli çıkar ilişkileri, rant ve garaz teslim almış durumdadır adalarımızı. Her gelen yönetim bir öncekinin icraatlarını ortadan kaldırmak için uğraşmış. Göstermelik hizmetlerle esas ihtiyaçlar göz ardı edilmiştir. Yazık ki her geçen gün de değerlerimiz yok olmaktadır.
Z.Y.: Ben bunu bir kıyam olarak görüyorum. Tarihsel bir kıyam… Bunun önüne geçmek için gereken en temel bakış açısı “sanatsal bir özen ve farkındalık sağlamak” olsa gerek. Adayı ve tarihsel dokusunu, adadaki yaşayışı bilen birkaç hakiki ve sıkı mimar yok mu yahu… Yani, nasıl kuracağız bu sanatsal ve sahici özeni? Samimiyetle soruyorum bunu; mimari anlamda ne yapmak, nerden, nasıl başlamak gerekir sence? Adada böylesi bir dayanışma yok mu?
H.C.Y.: Bireysel çabalar tabiî ki çok önemli. Ancak, devlet tarafından koruma gerekiyor ve restorasyon imkânları için çaba sarf edilmeli. Kültür ve Turizm Bakanlığı, hatta Anıtlar Yüsek Kurulu ile yerel yönetimin çaba sarf eden birincil kurumlar olması gerekir. “Tarihi eser” olarak tescillemek yetmiyor. Bu yapıları kaderlerine terk etmemek, bu yapıları yok olmaktan kurtarmak gerekiyor hemen… İlk önce bütün tarihi yapılar tespit edilmeli. Bunlar balık tuzlamada kullanılan imâlathaneler, zeytinyağı imâlathaneleri, mesken olarak kullanılan ahşap ve taş evler, kilise ve sinegog kalıntıları, değirmenler, çeşmeler…. Yıkılmak üzere olanlar koruma altına alınmalı. Marmara Adaları Merkez İlçesi’nde bile kıyıda köşede kalmış o kadar çok taş ve ahşap yapı var ki… Birçoğu virâne halinde kaderine terk edilmiş durumda. Bunlara örnek vermek gerekirse; Sultan II. Abdülhamit dönemi Baruthane amirlerinden Cin İzzetin Paşa’ya ait köşk yarım kalmış bir konak olarak dört duvar halinde, asfalt yolun hemen üzerinde yüzü Kıble’ye dönük bir vaziyette göze çarpacaktır. Bir dönem bar olarak işletilmiş, şimdilerde ise daha çok hayvan barınağı olarak kullanılmakta… Yaşı bugün 70 ve üzeri olanlar ile sohbet edilmeli, bu insanlardan “eski ada”yı anlatmaları istenmelidir. Bir çeşit bilirkişi, ihtiyar heyeti gibi.. Böylece eserler kayıt altına alınabilir, kaybedilmiş değerler belki biraz bulunur. Daha sonra, koruma altına alınan bu yapılar müze haline getirilip turizme kazandırılabilir. Yok edilen üzüm bağları yeniden canlandırılabilir mesela…
Z.Y.: Son olarak, koleksiyonuna, araştırmalarına geri dönelim istiyorum. Elde ettiğin buluntuların adalar kültürüne ve Marmara Adası’na tezahürü nasıl? Bir kitap ya da tarihsel albüm çalışman var mı?
H.C.Y.: Gün geçtikçe bulunması zorlaşan ve en kalıcı bilgileri taşıyan kitapları toplayıp koruyarak bizden sonraki kuşaklara bir tür bilgi bankası oluşturmamız gerektiğine inanıyorum. Çocuklar adanın tarihini ve eski hâlini hiç bilmeden büyüyorlar. Oysa tarihi, coğrafi özellikleri ve kültürü ile -önceki sorularınıza cevaben sıraladığım olumsuzluklara rağmen- Marmara Adaları bulunmaz bir nimettir. Önceleri verilmesi gereken önem verilmiş olsaydı bugün yok olmuş olan birçok şey hâlâ hayatta olacaktı. Kiliseleri, eski ahşap evleri, kaleleri ve birçok tarihi kalıntısı ile bir hatta birkaç müzeye sahip olunabilirdi. Marmara Adaları Belediyesi’nin armasındaki kancabaş tipi teknelerden hiçbiri bugün yok. Fotoğraflardan başka hiçbir şey kalmamıştır. Bu konunun dışında eski fotoğraflardan bir arşiv hatta bir sergi oluşturmalı. Son 10 yıldaki karşılaştırmalardan bile olumsuz ve kötüye değişim fark edilecektir. Adaya sahip çıkmak için ilk önce tarihine, doğasına ve kültürüne sahip çıkılmalı. Ne kurtarırsak kârdır. Biraz vicdanlı davranırsak gelecek kuşaklara elle tutulur bir şeyler bırakabileceğimizi düşünüyorum. Bu nedenle, eski fotoğraf, harita, yazılı doküman, çekilmiş video ve filmler başta olmak üzere bir bilgi bankası oluşturulmalı. Yabancı kaynaklardan da faydalanılmalı. Bir kütüphane oluşturulabilir. Ben, naçizane, kendi olanaklarımla toplayabildiğim kadar materyal toplamaya çalışıyorum. Bu doğrultuda mesleğimle de ilgili olduğu için, yüz yıllık zaman dilimini kapsayan, Marmara Adaları ile anakara arasındaki deniz ulaşımını anlatacağım bir kitap hazırlığı içerisindeyim. 1908’den 2014’e uzanan düşsel bir yolculuğun kitabı…
Z.Y.: Verdiğin bilgiler ve aydınlık yaklaşımın için çok teşekkür ederim… Umarım koleksiyonun hiçbir zaman bitmez, tamamlanmaz ve sen de Marmara Adası üzerine yaşayan bir “müze-insan” olursun…
H. C. Y.: (Gülüyor) Eyvallah, sağolasın…
(Ağustos 2014, Marmara Adası)
Hamiş: EVV3L kapsamında yayımlanan “Adalar Kültürü” başlıklı ilgilerin tümüne http://evvel.org/ilgi/mermer-adasi adresinden ulaşabilirsiniz. | 7673caefd91b | [
"c4",
"culturax",
"fineweb2",
"hplt2",
"vngrs"
] |
İÜ'de 22 kişi açığa alında
İnönü Üniversitesinde 22 Kişi FETÖ ile mücade kapsamında açığa alındığı kamuoyuna bildirildi.
İnönü Üniversitesi Kurumsal İletişim Biriminin kamuyoyunu bilgilendirmek için yaptığı açıklama şöyle:
"Devletimize, demokrasimize, aziz milletimize, milletimizin seçimle işbaşına getirdiği mevcut siyasi iradeye karşı 15 Temmuz 2016 tarihinde darbe teşebbüsünde bulunan Fetullahçı Terör Örgütü FETÖ/PDY’nin bütün devlet kurumlarından temizlenmesi bağlamında İnönü Üniversitesinde de açığa almalar başladı. İnönü Üniversitesinde ilk aşamada 11’i öğretim elemanı ve 11’i idari personel olmak üzere toplam 22 kişi açığa alınmış bulunuyor. Diğerleri ile ilgili araştırma ve inceleme çalışmaları devam etmekte olup, FETÖ ile mücadele süreci Üniversitemiz tarafından da kararlılıkla sürdürülmektedir.
Daha önce diğer tüm üniversitelerde olduğu gibi Üniversitemizde de 14 fakülte dekanının istifaları istenmiş ve Türkiye’deki bütün dekanların istifaları gibi Üniversitemiz dekanlarının da istifaları YÖK tarafından kabul edilmişti."
Kamuoyunun bilgisine saygı ile duyurulur. | 04e45112f66b | [
"c4",
"fineweb2",
"hplt2",
"vngrs"
] |
Rapozof verse : odan karanlıktı odam her zaman soğuktu beni anlayan bi ses vardı belkide yoktu sonda her satır tamam ölümün adını ağzına alma hani tamam yani olurda zaman geriye sararsa geride bıraktıklarım; aşklarım, anılarım benimle olurmu yoksa çokmu geç oldu yarınlar yok! yarenleri ...? aldı eyvah dikkat et gözlerim karardı. sanırım periyodik olarak korku dönemlerindesin susmak en büyük tepkiydi halbuki bu üç adam susarsa sende canına susarsın psikopatlık ölümünü katalogdan seçenmi ? gideri geliri gideri ileri yada geri yapanmı yapar? sirene bilene dille bilenen mermilere gasp atıp tutanın dillerine sniperle vasp kaz konuş yok kaskon kaz kafalıya kask U.l.a.ş verse: Haydi toplanın önünde putların bunları siz yaptınız eğilip tapının ama sıktı rapleri tek tarz aynı olasılık bebekleri hep farz saydı geri verin biletleri bağırma baydı sağırmı sandın çığırma duydum sığır (: çağırma kankanı lirikten baltanı cidden bi baltasın (..?.)mi çalıntı rap bilinsin lakin en birinci sen değilsin sen bilirsin ama kankam değilsin arkan delinsin tez parkan yerlerde markam gözükmez spot tutma yüzüme atla track ön yargıma kanda oldu kalktı patla fren kanka gövden duvarda kaldı rapi matem yenecektin beni madem vuracaktımda tutukluk yaptı farem... Sansar verse: Delik deşik vücudun, arap saçıydı ruhun haramdır her kelamın helaldir her bi verse'ün körsün göremedin görsün köpeklerin pop tuttu reenkarne oldu janet jackson kilit vurdum zindanına gitmiyosun aletini cebine sok la keskin nişancılarla vurdu bam aldı yol kaçtı uykum öldü gecem gecem öldü vurdu bam yol aldı kaçtı uykum nişancılar keskin aletini cebine sok gidemessin hiçbiyere kilit vurdum zindanına reenkarne oldu malcolm x. rap tutuldu ! köpeklerin görsün göremedinki körsün verse'üm helaldir oğlum kelamın hep haramdır ruhun arap saçına dönmüş delik deşik vücudun baştan al bu versü bidaha çünkü anlamıyosun!..
14 Şubat 2010 Pazar
Sansar Salvo - Rus Ruleti Şarkı Sözü
Etiketler: Sansar Salvo - Rus Ruleti Şarkı Sözü, SANSAR SALVO ŞARKI SÖZLERI, SANSAR SALVO ŞARKI SÖZÜ, SANSAR ŞARKI SÖZLERI, SANSAR ŞARKI SÖZÜ
Kaydol: Kayıt Yorumları (Atom) | 21b94d19a706 | [
"fineweb2",
"hplt2"
] |
DELUX MOTORS
RENT A CAR
FİYATLAR AYLIK ÜZERİNDEN GÜNLÜK FİYATLARIDIR.
FİYATLARIMIZ KDV HARİÇ FİYATLARDIR.
Kredi Kartı Geçerlidir.
ARAÇLARIMIZIN TAMAMI RENT A CAR KASKOLUDUR!
ARAÇ KİRALAMA’NIN GÜVENİLİRLİĞİNİ
VE KEYFİNİ
DELUX MOTORS
İLE YASAYIN
DİĞER ARAÇ ÇEŞİTLERİMİZ VE DETAYLAR İÇİN ARAYINIZ…
*ATATÜRK VE SABİHA GÖKÇEN HAVALİMANI TESLİMATI YAPILIR.
*EKONOMİK VE LÜKS ARAÇ KİRALAMADA HİZMETİNİZDEYİZ.
*AYLIK VE GÜNLÜK OTO KİRALAMA
*ŞİRKETLERE & KİŞİYE ÖZEL FİYATLAR.
*ARAÇLARIMIZ FULL KASKOLUDUR.
DETAYLI BİLGİ İÇİN BİZE ULAŞIN.
Kiralayın, karlı çıkın...
Günümüz şartlarında özellikle tüm araçları satın almak yerine kiralamak çok daha avantajlı ve karlıdır.
Aracınızı kiraladığınız zaman:
- Araç ile ilgili tüm ödemenizi gider gösterebilirsiniz.
- Araç faturanızı KDV den düşersiniz.
- Aracın sigorta, kasko, vergi, bandrol ve doğabilecek diğer tüm vergileri sizi ilgilendirmez.
- Periyodik bakımlara ve arıza bakımlarına para ödemezsiniz.
- Aracınız bozulduğu zaman ya da kaza durumunda araçsız kalmazsınız.
- Aracın değer düşüşünden dolayı amortisman kaybı yaşamazsınız.
- Ödediğiniz tüm yakıt parasını şirketiniz için masraf gösterebilirsiniz.
- Aracınızın her türlü riskinden kurtulmuş olursunuz.
- Her yıl daha yeni model bir araca binebilirsiniz.
Kısacası siz sadece aracınızın keyfini çıkartırsınız. Gerisi bizim işimizdir.
Spor & Lüks & Jeep
24 SAAT ACİL YOL YARDIMI
YETKİLİ SERVİS GARANTİLİ
GÜVENCELİ ARAÇLAR. | 66180825fac6 | [
"fineweb2",
"hplt2"
] |
8 Nisan 2009 Çarşamba
Günler Geçerken
2009 yılının 4. ayını ortaladık.. Yılın 1/4'ü bitti. Yılbaşı gecesini düşündüğünüzde size de çok yakın gelmiyor mu? Bazen düşünüyorum, yapmak istediğim o kadar şey vardı ama bu kadar zaman hangi arada derede geçti hiç anlamadım. İş dışında ne yaptım 3 ay boyunca? Mesela, bir tane kitap okudum. Kenizé Mourad'ın Saraydan Sürgüne adlı kitabı. Kenizé Hanım kitapta hayat hikayesi anlatılan Selma Sultan'ın kızı. Selma Sultan, Osmanlı İmparatorluğu'nun son dönemlerinde dünyaya geliyor ve maalesef tam da çocukluktan gençliğe geçiş döneminde Kurtuluş Savaşı'nı ve Cumhuriyet'in ilanını birebir yaşıyor. Savaşın kazanılması ve Cumhuriyet'e geçilmesiyle de ailesiyle birlikte sürgüne gönderiliyor. Önceki cümlede "maalesef" demiş olmam yanlış anlaşılmasın, bu olayları "çocukluktan gençliğe geçiş döneminde" yaşaması bir talihsizliktir; çünkü bu dönemde yaşadığı bunalım ve sonrasındaki tatminsizlik tüm ömrüne etki ediyor. 10 yaşı civarında Lübnan'a "taşınıyorlar". İlk gençlik dönemlerini, ilk arkadaşlıklarını, ilk aşklarını, ilk hayal kırıklıklarını burada yaşıyor. Hayatın bir kısmını burada tanıyor diyebiliriz. Fakat hala annesinin koruması altında ve şımartıldıkca şımartılıyor - biraz hepimizin olduğu gibi. Yirmi küsur yaşında gelin olarak Hindistan'a gittiğindeyse çok daha farklı bir dünyayla karşılaşıyor ve bence ne kendini oraya ait hissedebiliyor ne de orada olması gereken konumu anlayıp ona uygun davranabiliyor. Şans eseri çok tatlı bir eşe sahip oluyor; fakat kendisi bunu anladığında herşey için çooook çok geç oluyor. Neyse ben kitabın tamamını anlatmayayım; yalnızca çok farklı bir bakış açısı kazandığımı, birçok ülke hakkında birçok şey öğrendiğimi söyleyebilirim ve MUTLAKA okumanızı tavsiye edebilirim. Ben bu kitabı sabahları otobüste işe giderken okudum ve otobüste kitap okumaya başladığımdan beri yıllardır okumadığım kadar çok kitap bitirdim. Hadi hadi midem bulanıyor bahanelerini geçiiiinn ve bunu bir alışkanlık haline getirin :)
Saraydan Sürgüne'nin üzerine, biri Aziz Nesin olmak üzere, 2 kitap daha okudum. Bu işten çoook keyif aldığımı söylemeliyim.
Eveet, sorumuz 3 ay boyunca iş dışında ne yaptığımdı. Sevgilimin dönüşüne bugün itibariyle 32 gün kaldı. 32 benim çok sevdiğim bir sayı, neden bilmiyorum. Sempatik geliyor :) Daha önce bahsetmedim sanırım, Biriciğim için ufak bir sürpriz hazırlıyorum. Aslında pek ufak değil, epey el emeği göz nuru birşey. Yemin törenine gittiğimiz sırada birlikte çekilmiş bir fotoğrafımız vardı. O resmimizi etamine bastırdım ve şu sıralar onu işliyorum. Benim üzerimde lacivert bir mont ve kot pantolon var. Onun üzerindeyse asker kamuflajı! İş kendimi yapmakla başladım, renk az olduğu için daha çabuk biter diye düşündüm. Fakat öyle düşünüp yaptığımda lego gibi, hiç estetiği olmayan birşey çıktı ortaya. Ondan sonra başladım gölgelemeye.. Şu an kendimi tamamen bitirdim ve sevimli göründüğünü itiraf etmeliyim :) Böylece alışma evresini de geçirmiş oldum. Yine hız kazanmak amacıyla şimdi cevreyi yapıyorum. Ondan sonra da kamuflaja başlayacağım. Umarım biriciğim dönene kadar onu da en azından yarılamış olurum.. Bu noktada 2. tavsiyem ETAMİN olacak. Çok keyifli, çok kafa boşaltıcı, ışığa göre biraz göz yorucu, çok emekli ama kesinlikle herşeye değen bir el uğraşı. İleride evimin duvarlarına çeşit çeşit etamin asmayı çok istiyorum.. Bir örneğini resim olarak ekledim.
Hımmm, başka başka neler yaptımm.. Çok istememe rağmen kesinlikle spor yapmadım, Fransızca çalışmadım. ama umudumu da kesmedim :) Bir gün mutlaka yapacağım!! Amaa çok güzel bir pilates CD'si buldum, tam istediğim gibi. Hem hareketli, hem rahatlatıcı, hem sıkılaştırıcı.. Yine de beni sabah 6:30 da yataktan kaldırabilmeyi başaramadı henüz!
Sanırım 2009'un ilk 3 ayı hep böyle geçti. Sabah kitap, tüm gün iş, akşam etamin.. Nasıl bir düzen sizce?? Bir ömür geçer mi böyle???
Gönderen birco zaman: 18:20 2 yorum
Kaydol: Kayıtlar (Atom) | ec1ed78e6fd6 | [
"c4",
"culturax",
"fineweb2",
"hplt2",
"vngrs"
] |
Yazar: melihcalikoglu
Hürriyet Kasidesi
Siyasi kimliğimiz nasıl oluşur?
“Hikmet-i hükümetten sual olunmaz” inancının doğuşu
İdealist kamu görevlisi nasıl olunur ve bu yolda nelerden vaz geçilebilir!
Yazarın Notu: Bu yazı daha önce 17 Şubat 2015 tarihinde Linkedin profilimde paylaştığım bir yazıdır. 15 Temmuz 2016 tarihli meşum darbe girişimi sonrasında ülkenin içine sürüklendiği karanlık ortam sonucunda ülkeme ve milletime sadakatle ve bağlılıkla hizmet verdiğim 17 yılın ardından devlet görevimden kopartılmamın ardından, yeniden gözden geçirilmiş, içinde yazan ve bireysel anayasamı oluşturan prensiplere bağlılığım bir kez daha duyurulması ve geride kalan kamu personeli ile devlet görevlisi olmanın ne demek olduğunu tam olarak bilemeyen toplumumuzun diğer üyelerine ders olması ve tarihe kayıt düşülmesi amacıyla, iki üç cümlelik ekleme ve düzeltme dışında özüne dokunulmadan yeniden yayınlanmıştır. Konunun siyasetdüşünüyoruz başlıklı sitemiz için kullandığım ünlü düşünürlerin sözlerini önemli gördüğüm sözlerini paylaştığım kısa formatla uyumlu olmamakla birlikte güncelliği, siyaset başlığı ile doğrudan ilgisi ve liyakat tartışmalarına katkı yapabileceği ümidiyle burada yayınlama gereği duydum. Varın bunu bir manifeston, bir deklerasyon olarak görün. Ülkemin daha güzel günlere uyanabilmesi ümidiyle.
En iyileri işe alın, hak ettiklerini ödeyin, sık iletişim kurun, heyecanlandırın ve ödüllendirin, onlara inanın, yollarından çekilin; ayaklarınızı yerden keseceklerdir. M.A. Allison
Sahibine ilişkin bilgiye ulaşamazsam da ilham veren güzel bir söz. Anlaşılacağı üzere liderlik ve yönetim metodu ile ilgili bir söz. Malumunuz yönetim bilimine ilişkin bilgi ister insan kaynakları, ister iç iletişim, isterse yönetim stratejileri ile ilgili olsun başta Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere Batı’da üretiliyor. Ve yine bu bilgi liberalizmin beşiği olan bu ülkelerde genellikle özel sektör tecrübesine dayalı olarak üretiliyor.
Bu sebeple Batı’da ve özelikle özel sektör kaynaklı bu tür bilgileri bizim biraz yaşlı, biraz geleneksel, biraz Batılı ve biraz da oryantal karma bir çalışma kültürüne sahip kamu sektörümüze tercüme etme ihtiyacı duydum. Gelin birlikte Alison’ın sözlerini bizim anlayabileceğimiz dile tercüme edelim:
- Kamuda personel seçemezsiniz. Dolayısıyla yönetici konumuna geldiğinizde size en iyilerinin denk gelmesi için dua edin. Kamuda en iyiler kolaylıkla bulunabilir. Mutlaka ama mutlaka oradadırlar ancak ilk başta kendilerini belli etmezler. Zira genellikle her kamu kurumunda ve birimindeki en iyiler iş arkadaşları, eski amirleri veya sistem tarafından baskılanıp, sindirilmişlerdir. Onları bulup, çıkarmanız gerekecektir. Onları bulduğunuzda potansiyeli olduğunu gördüklerinizin yollarından çekilmeyin, onların yanında aynı yönde yürüyün. Omuzlarından tutarak desteklemeye devam edin. Öte yandan hak ettiklerini ödeyemezsiniz zira iyi veya kötü çalışsın herkes aynı ödemeyi almaktadır. Kamuda asıl ödül her şeyden önce saygı, biraz tebessüm, bir kaç küçük şaka ve teşekkürden ibarettir. Bunları bol bol yapın.
- Çevrenizdekilerle sık iletişim kurun zira çatışma, kıskançlık ve gruplaşma üzerinden oluşmuş kamu çalışma kültürünü başka türlü kontrol altına alamazsınız. İnsanlara inanın zira geleneksel çalışma kültürü, hata yapanı en ağır şekilde cezalandırıp, gerçek kötü niyetlileri sıklıkla ıskalandığından güven kamuda az bulunur bir mücevherdir. Güven ilişkisini ancak ekip arkadaşlarınıza inanarak ve zamanla kurabilirsiniz. Öte yandan siz onlara ne kadar destek verip, güven sergileniz bile sizi arkanızdan vuracak iş arkadaşlarınız hep olacaktır. Zira vefasızlık, çatışma ve bireyselciliğin doruk yaptığı kamusal çalışma ortamının ürettiği kültür de yırtıcılık doğal bir sonuçtur ve sizin için de risk oluşturmaktadır.
- Unutmayın ki devlet çalışanları birbirlerine karşı yaygın bir güvensizlik duygusu içindedirler. Sizin üzerinize düşen bir yandan bu riskin farkında olup bir yandan da davranışlarınıza korkunun hakim olmasına izin vermemektir. Güven ortamını kaybettiğiniz anda oluşturmaya çalıştığınız paylaşımcı ve üretken atmosfer bir anda dağılıverir. İnsanlar tahmin edemeyeceğiniz bir hızla hep alıştıkları gibi birbirlerine karşı önemli veya önemsiz sebeplerle pozisyon alıverirler. Türk olmanın gereği olarak içlerinde taşıdıkları kabile aidiyetlerini devreye sokarlar ve biriminiz geleneksel bir devlet dairesine dönüşür. Bu riskleri üstlenirken bilinçli olarak göğüslediğinizi ve insanların arasına girip birbirlerine karşı onlara perde olduğunuzu arkadaşlarınıza da hissettirin. Bunu yapabilmek için etnik, inançsal veya politik kabile aidiyetlerinin farkında olduğunuzu ancak bu farklılıkları önemsemediğinizi hissettirin. Farklılıklarına bakmaksızın ortak çalışma grupları oluşturun ve kendilerini açıkça ifade etme fırsatı verin. Bu onları güçlendirir. İş arkadaşlarınızı güçlendirmekten korkmayın.
- İş hayatı paylaştıkça zenginleşir. Ekip üzerinde etki doğuran her duyguyu ama özellikle başarıyı paylaşın. Bundan daha önemlisi ekibinize ait olan veya öyle gösterilmek istenen her türlü başarısızlıkta öne çıkın ve üstlenin. Ekiple baş başa kaldığınızda başarıyı veya başarısızlığı hem paylaşın ve hem de analiz edin. Sözlerinizde ve eleştirileriniz de açık olun ve imalardan, iğnelemelerden uzak kalmaya özen gösterin. Unutmayın ki kimse hatasız değildir.
- Ekip arkadaşlarınıza amir pozisyonunuzu kullanarak içi boş bir üstünlük kurma çabasına girmeyin. Kendinizi komik duruma düşürürsünüz. İş arkadaşlarınız zayıflıklarınızı zaten bilirler. Bu sebeple olmadığınız bir şeymiş gibi görünmeye çalışmayın. Zira içi boş teneke çok kötü ses çıkarır. Bu nedenle bir konuyu bilmediğinizi söylemekten çekinmeyin ve çevrenizdekilerin kendi bildiklerini paylaşmasına fırsat tanıyın. Öte yandan bir şeyleri iş arkadaşlarınızdan daha iyi biliyor olsanız bile içinizden gelen öne çıkma ve kendini gösterme dürtüsünü bastırarak sessiz kalmaya çalışın. Böylece aynı sonuca bir başka arkadaşınızın ulaşmasına ve bunu paylaşmasına fırsat tanıyın. Unutmayın ki ekip arkadaşlarınız, sizin bilmişliklerinizi tek taraflı paylaştığınız öğrencileriniz değil, birlikte ürettiklerinde daha iyi sonuçlar üretebilecek bir ekiptir. Kendinizin grubun üyelerinden sadece birisi olduğunuzu unutmayın ve kendinizi gereğinden fazla önemsemeyin. O ünlü sözü unutmayın “Devlet, kişilerle kaim değildir.”
- Ekibinizdekileri kesinlikle üst mercilere şikayet etmeyin. Bu ne sizi başarısızlıkların sorumluluğundan kurtarır, ne yöneticilik becerilerinizi geliştirir ve özellikle ne de üstleriniz karşısında puanınızı artırır. Böyle yapmak yerine üst makamlarla ekibinizin arasında perde olmaya çalışın. İlk tehlike de ekibinizi terk edip, onları sonuçlarla baş başa bırakmayın. Yetersiz üst yöneticilerin sıklıkla görüldüğü bürokraside, üstlerinizden korkup kendi iş arkadaşlarınızı parçalamaları için onların önüne atmayın. Üstlerinizin sizi aşarak ekip arkadaşlarınız üzerinde doğrudan hegemonya kurmasına izin vermeyin.
- Unutmamanız gereken bir gerçek de bilgi merdiveninin basamaklarının tırmandıkça kısaldığıdır. En altta yüzlerce sayfadan oluşan ve onlarca saat süren, bütün bir ekip olarak ter döktüğünüz bir çalışma en üst seviyeye çıktığında en fazla üç cümle ve toplam yarım dakikalık bir zaman aralığında sunulabilecek, benzeri onlarca çalışma arasında sıradanlaşma eğilimine sahiptir. Hiyerarşik iletişimin özündeki bu sakatlık sebebiyle sıklıkla en üst ve en alt arasında sık sık iletişim bozuklukları oluşur. Bu sebeble oluşabilecek iletişim kazalarında hiyerarşik basamaklar arasındaki sorunları tamir etmeye ve düzeltmeye çalışın.
- Seni ayakta tutan ve ilerlemeni sağlayan ideallerin mutlaka vardır. Ama yine gerçekçiliğin gereği olarak hedeflerini saplantı haline getirme. Çevrendekilere saygılı ol, onları güçlendir ve ilerletmeye çalış ama sakın herkesi değiştirebileceğin zannına kapılma. Kamudaki kurumlar ve çalışma grupları dahil bütün sosyal gruplar ve hatta bütün bir toplumlar, kendi geçmişleri ve kapasitelerinin çizdiği sınırlarla bağlıdırlar. Ne kadar hayal kursan, ne kadar çabalasan da basit bir birey olarak bütün bir kurumu ve onu tanımlayan kültürü üreten bütün bir toplumu kurtaramazsın. İdealin ve gerçeklik arasında bir anlam dengesi kuramazsan varoluş krizine girer ve sıradanlaşıp, kendini kaybedebilirsin. Benim için bu denge çalışmak benden, sonuç Allan’tan şeklindeki inancımla çözümlenmiştir. Sen kendi düşünce sistemine göre başka bir dengeleyici düşünce kullanabilir ve geliştirebilirsin.
Bütün bunları başarabilirseniz birlikte çalıştığ kamu çalışanları yasaların ve karakter edindikleri devlet geleneğinin bir gereği olarak sadece saygı göstermeyecek, aynı zamanda seninle birlikte çalışmaktan keyif almaya başlayacaklardır. Eğer böylece ekip ruhu oluşturmayı başarırsanız arkadaşlarınız ve iş çevreniz ortaya çıkan pozitif sosyal enerji ile sosyalleşmeye ve birbirleri arasında sinerji üretmeye başlar ki işte o zaman çalıştığınız birimin, ekibinizin ve belki de zamanla tüm kurumun ayakları yerden kesilebilir.
Size gelince sevgili dostum gerçekçilikle idealizmi hep kol kola tutmak zorundasınız. Sonuç olarak her bir kamu görevlisi başardıkları ile değil, tozlu dosyalarda yıllanan imzaları ile hatırlanır. Bütün yukarıdakileri samimiyetle yapsan ve gerçekten pozitif değişimi sağlasan bile sizin de bir gün mutlaka ayaklarınız yerden kesiliverebilir. Ama bu göğe yükselme başardıkların yüzünden değil detaylarını hiç bir zaman bilemeyeceğin halde her gün onlarca kere tekrarladığın ve bir iki gün içinde ne olduğunu bile unutacağın imzaların sayesinde olacaktır. Üstüne üstlük bürokrasinin kirli yollarında kifayetsiz muhterisler mebzul miktarda bulunduğundan hiç bilmediğiniz platformlarda arkanızdan konuşulacağından, durumunuzu ve pozisyonunuzu kendi kabile gözlükleri üzerinden anlamlandıramayanlar tarafından kategorize edilecek ve mümkün olan en kısa zamanda hal edilmeniz için her türlü kirli oyun sergilenecektir. Bu da bu yolda taşıman gereken en büyük risktir. Eğer başkalarının takdir duygusu ve övgüsüyle motive olan birisiyseniz, enerjiniz içinizden ve özünüzden gelmiyorsa, bir koltuğu dolduruyor ve iki metre geriden bakıldığında masada güzel durduğunuzu düşünüyor olma gibi adiyattan sayılabilecek motivasyonlarınız sizi “vasat bürokratlar” çöplüğünden başka bir yere götürmeyecektir. Bu tür hevesleriniz varsa kamuda yönetici olmaya özenmeyin. Zira cüssesi hafif olanın, fiyatı da ucuz olur. İdealist yöneticinin ise yüreği ağır olmalıdır. Ömrünüz kısa bile olsa, yarattığınız etki çok daha büyük olacaktır.
Sonuç olarak şunu unutmayın ki devlet kendi etrafında çok ama çok yavaş dönen kocaman bir file benzer. Ağırdır, güçlüdür, çok yük taşır ve iyi bir eğitimci ile sayısız engeli aşabilir. Hele bir de optimum sinerji noktasını yakalayabilirsen o devi hiç kimse durduramaz. Ancak aynı fil dikkatsiz eğitimcisini, memnun etmeye çalışırken bir ayak hareketi ile ezip, öldürebilir.
Bütün bunlara rağmen her şeyden önce insanı seviyor ve hayatını tüm bir topluma ve başkalarına adayabiliyorsan, kamu için yöneticilik görevini bir rehber ve yol gösterici olarak kabul ediyorsan daha tatminkar bir iş arama. Bedeli ne olursa olsun, günün sonunda duyduğun tatmin hissini başka bir yerde bulamazsın.
Sen kendi ruhunda huzurlu olduktan, varoluşunun anlam dengesini kurduktan sonra ne üstüne atılan pislik yapışır, ne gelip geçici siyasi heveslerin oyuncağı olursun, ne cahilin senin için biçtiği kategorilerle sınırlanırsın, ne de üstünde öbür tarafa götüreceğin bir kul hakkı taşırsın. | 67dfd3b72fa4 | [
"c4",
"culturax",
"fineweb2",
"hplt2",
"vngrs"
] |
21 Temmuz 2013 Pazar
Büyük gelen penis ağzına sığmıyor
12:51 Kamil burhanlı No comments
Evde duran çift ya yana televizyon izlerler. Türk Porno daha sonra televizyonda bir porno kanalı açılır ve ikiside göz göze gelir. Uzun süredir seks yapmayan çift bi anda ateşlenir ve deliler gibi sevişmeye başlarlar. bu siyah saçlı seksi kız hemen kanepeye uzanır. erkekte yanına uzanır daha sonra pantolonlar çıkar. Kız daha önce ağzına sığdıramadığı erkeğin penisini yine zar zor ağzına almaya çalışır ve erkek bundan inanılmaz zevk alarak kızın memelerini mıncırır. Erkek bu dev gibi penisini karını vajinasına sokar ve karıdan inanılmaz bağırma sesleri gelir. Türk Pornoları zevk alarak zıplayan karı erkeğin boşalmasına yakın iner ve hemen sakso çekmeye başlar karının suratı ve kanepe inanılmaz bir şekilde döle boğanır.. | 275e9eb84481 | [
"culturax",
"hplt2"
] |
Video Metni
Video Metni
Sevk-i İlahî delili
İnsanı hayalen bir şehir kadar büyütseniz, herhâlde damarları bir yol kadar geniş olurdu. Şimdi sizi bu vücuda soksalar ve kulağa ya da herhangi bir organa gitmenizi isteseler, acaba yolunuzu bulabilir miydiniz?
Girdiği büyük bir binadan çıkmak için çıkış kapısını bulamayan ve kendi semtindeki bir adresi bulmak için bile onlarca insana adres soran biz, herhâlde asla kulağa ulaşamazdık.
Hâlbuki vücudumuza ilk defa giren maddeler -akılsız, iradesiz, şuursuz, kudretsiz, hayatsız… olmalarına rağmen- yollarını hem de kimseye sormadan buluyorlar. Göze gereken elementler göze, kalbe gerekenler kalbe gidiyor. Hiçbiri yolunu şaşırmıyor, iyi ama nasıl?
Bizim bu kadar zekâmızla yapamadığımız bu seyahati bu zerreler nasıl yapıyor? Bu sorunun iki cevabı olabilir:
1-Bu elementler çok akıllı olduklarından dolayı yollarını kimseye sormadan bulabiliyorlar.
2-Onları Allah-u Teâlâ idare ve sevk ediyor. Hepsi Allah’ın bir memurudur ve O’nun sevkiyle hareket ediyorlar.
Cevabını sen seç. Ve bil ki vereceğin cevaba göre bir makama oturacaksın. Eğer Allah’ı tanırsan, O’na cennet bahçelerinde misafir olacaksın. Yok, “İnat ederim tanımam.” dersen, bu sefer de zebanilere misafir olacaksın. Hiçbir akıllı, zebanileri cennet bahçelerine tercih etmez!
Şimdi de sevk-i İlahî delilinin başka numunelerine bakalım:
Göç mevsimi geldiğinde kuşların başka memleketlere göçtüklerini görürüz. Vızvız, bıldırcın, sığırcık gibi kuşlar 7.000 km’lik bir göç yaparlar. Orta Avrupa leyleği ise 10.000 km’lik bir göç yapar ve günde 150 km yol alır. Göç şampiyonu ise Deniz kırlangıcı denilen bir kuştur ki 25.000 km’lik bir seyahat yapar. Evet, yanlış okumadınız, tam 25.000 km’lik bir seyahat!
Şimdi şunu düşünün:Arabanızla bir seyahate çıktınız. Size 25.000 km uzaklıkta, neredeyse dünyanın diğer bir ucunda bir adres verildi ve siz oraya gideceksiniz. Haritanız yok, pusulanız yok, yol levhaları yok ve kimseye yolu sormak da yok… Ve siz en kısa yolu bulup gitmelisiniz. Hadi boş verin kısa yolu, en uzun yol da kabulümüz. Acaba bu kadar aklınızla, bilginizle, sözün özü insan olmanızla beraber, bu seyahati tamamlamanız ve size verilen adresi bulmanız mümkün müdür? Nereden mümkün olacak! Girdiği büyük bir binadan çıkış kapısını bulamayan insan, 25.000 km’lik bir seyahati nasıl tamamlayabilir?
Peki, insanın yapamadığı bu seyahati, bir kuş olan Deniz kırlangıcı nasıl yapmaktadır? İki tane seçenek var:
1-Ya bu kuş insandan daha akıllı, daha zeki ve daha becerikli.
2-Ya da bu kuş, bu seyahati kendi başına yapmıyor ve ona ilham ediliyor. İlham dediğimiz bu sevk-i İlahî sayesinde yolunu buluyor.
Hangi seçenek doğru olabilir? Eğer bu göçü kuşun kendi başına yaptığını kabul edersek, o zaman bu kuşu insandan daha akıllı kabul etmemiz gerekecektir. Zira insanın yapamadığı bir işi yapan, elbette insandan daha akıllı olmalıdır.
Bir mağaradan bir yarasa alınmış ve ışık geçirmez bir kafese konularak 300 km uzaktan bırakılmış. Daha sonra bu yarasanın mağarasına döndüğü tespit edilmiş.Burada da sorumuz aynı:
Eğer bu, sevk-i İlahî değilse nedir? Yarasa kendi başına 300 km uzaklıktaki mağarasını nasıl bulabilir? Sizlerin gözünü bağlasalar ve evinize 300 km uzakta sizleri bıraksalar, kimseye yol sormadan ve yol levhalarına da bakmadan evinizin yolunu bulabilir miydiniz?
Yine hiç göç yapmamış bir leylek, kafes içerisinde İtalya’ya götürülmüş ve göç mevsimi serbest bırakılmış. Görülmüş ki bu leylek, en kısa yolu takip ederek 125 gün sonra neslinin göç ettiği memlekete varmış.
Şimdi, kuşları bir kenara bırakalım da kendimize bakalım: Elimize bir adres verilse bile çoğu zaman gideceğimiz yeri bulamayız, kayboluruz. Hatta bir hastaneye girsek, çıkış kapısını bulmakta zorlanırız. Bir de yollardaki işaret levhalarını kaldırsalar ve bizden İstanbul’dan Kars’a gitmemizi isteseler, herhâlde ömrümüzün sonuna kadar oraya ulaşamazdık.
Acaba kuşlar bizden daha mı akıllı? Yoksa onlara ilham eden birimi var? Demek Allah’ı inkâr etmek, kuştan daha ahmak olduğunu kabul etmek ile mümkündür.
Sevk-i İlahî delilinin misalleri saymakla bitmez. Bizler son olarak, çok ilginç olduğuna inandığımız ve sizi de hayrete düşürecek bir hadiseyi nakledip bu delili tamamlayacağız.
Yılan balıklarının nasıl ürediğini araştıran bilim adamları son derece ilginç bir şey keşfetmişlerdir.
Yumurtlama zamanı geldiğinde anne yılan balıkları Kuzey Atlantik Okyanusu’nda Bermuda’nın güneyinde bulunan Sargasso Denizine doğru bir göç yapıyorlar ve oraya ulaştıklarında yumurtlayarak orada ölüyorlar.
Yılan balıklarının göçü en açıklanamaz ve en hayret verici göçlerden biridir. Yılan balıkları, Atlas Okyanusu’ndaki Sargasso Denizi’nde doğsalar da, yetişkin hiçbir yılan balığı orada yakalanmamıştır. Çünkü balıklar doğduktan bir süre sonra hızla burayı terk edip Avrupa ve Amerika’da ebeveynlerinin yaşadıkları nehirlere doğru yüzerler.
Yaklaşık 6000 kilometrelik yolculuklarında onlara yol gösterecek kimse yoktur; yeni doğmuş olmalarına rağmen yine de yollarını şaşırmazlar. Sonunda yaşamlarını sürdürecekleri nehirlere ulaşırlar. Burada yaşayıp, erişkinliğe ulaştıklarında hepsi aynı anda sözleşmişcesine nehirlerden okyanusa doğru yüzmeye, doğdukları ve yumurtlayacakları yer olan Sargasso’ya doğru yolculuğa çıkarlar. Bu döngü bu şekilde devam eder.
Burada ilginç olan şu: Anne yılan balığı hangi denizden gelmiş ise yavrusu o denize dönüyor ve asla başka bir denize gitmiyor.
Eğer bu seyahatin Allah’ın ilhamı ile gerçekleştiğini kabul etmezsek şu sorulara makul cevaplar bulmamız gerekecektir:
1-Anne yılan balıkları bu kadar yorucu, uzun ve kendilerinin ölümü ile sonuçlanacak bir seyahate niçin katlanıyorlar?
2-Doğmuş oldukları Sargasso Denizine niçin gidiyorlar ve yollarını nasıl buluyorlar yoksa ellerinde pusulaları mı var?
3-Yavru yılan balığı, annesinin geldiği denizi ve yolunu nereden biliyor?
4-Hadi “Annesinin geldiği denizi biliyor ve yolunu da buluyor.” diyelim. Ama niçin daha yakın bir denize gidip gününü gün etmiyor da o meşakkatli yola katlanıyor. Annesinin geldiği denize dönmek onun için, niçin bu kadar önemli? Bu derece baskın bir sılaya hasret duygusunu nereden almış?
Bizler şimdiye kadar, cami avlusuna bırakılan bir çocuğun, büyüdüğünde ana evine döndüğünü hiç duymadık. Mahlûkatın en zekisi ve akıllısı olan insanın yapamadığını, yavru yılan balıkları nasıl yapıyor olabilir?
Ey kâfirler, artık hadi gelin ve “Allah” deyin! Yok, hâlâ “Allah” demiyor ve bu sevkin, bir sevk-i İlahî olduğunu kabul etmiyorsanız, o zaman yukarıdaki mezkûr sorularımızı cevaplayın da dinleyelim! | 63466363d2af | [
"c4",
"culturax",
"fineweb2",
"hplt2",
"vngrs"
] |
Taşdelen Evden Eve Nakliyat
Bu zamana kadar evden eve nakliyat hizmeti aldığınız tüm firmaları unutun. Bambaşka bir hizmet anlayışı ile sizlere hizmet edecek olan firmamızı değerlendirin. Biz müşteri memnuniyeti odaklı çalışıp, profesyonelliğin gerektirdiği tüm çalışmaları eksiksiz yaparız. Taşdelen evden eve nakliyat hizmetinde bir numara olan firmamız eşyalarınızı düşündüğü kadar cebinizide düşünmektedir. Taşdelen evden eve nakliyat fiyatını uygun fiyatlarda almak için bizimle iletişime geçebilirsiniz.
444 71 43
Siz bize Taşdelen evden eve nakliyat hizmeti almak için ulaştığınızda eşyalarınız hakkında detaylı bilgi alıp size vereceğimiz hizmetin fiyatını sunmaktayız. Anlaşma sağlandıktan sonra profesyonel ekibimiz hemen işe koyulmaktadır. Öncelik eşyalarınızın taşınacağı yeri ücretsiz olarak keşfe gidiyoruz. Taşıma sırasında herhangi bir problem olmaması için ücretsiz ekspert hizmetini vermekteyiz. Eşyalarınızı taşımadan önce sigortalıyoruz. Sigortalanan eşyalarınız ile asla hiç bir kaybınız olmamaktadır. Firmamız oldukça titiz ve dikkatli çalışmaktadır. Eşyalarınızın taşınırken ve yüklenirken hiç bir zarar görmemesi için kaliteli paketleme malzemeleri ile paketlenir. Paketleme yapılan eşyalar sırasıyla eşya çokluğunuza göre gönderilmiş olan aracımıza yüklenir. Eşyalar araca tamamen yüklendikten sonra eşyaların nakledileceği yere doğru yola çıkılır. Eşyalar indirilecek yere geldiğinde indilir ve belirtilen daireye taşınır. Montaj gerektiren eşyalarınız taşınmadan önce demonte edilir. Yeni evinize taşınan eşyalarınız arasından monte edilmesi gereken eşyalarınız istediğiniz yere monte edilir. Baştan sonra uygun fiyatlı, kaliteli ve güleryüzlü Taşdelen evden eve nakliyat hizmeti almak istiyorsanız bizimle irtibata geçebilirsiniz. Bir önceki yazımızda Soğanlık evden eve nakliyat hizmetimizden bahsetmiştik. | 0d4c7888be15 | [
"c4",
"culturax",
"hplt2",
"vngrs"
] |
Video Metni
Video Metni
Demir, Kur’an’da kendisine dikkat çekilen elementlerden biridir. Hatta bir sureye “Hadid” ismi verilmiştir ki, “demir” manasına gelmektedir.
Hadid suresinin 25. ayet-i kerimesinde şöyle buyrulmuştur:
“Biz demiri indirdik ki, onda çetin bir sertlik ve insanlar için faydalar vardır.” (Hadid Suresi 25)
Ayet-i kerimede, demirin oluşumu için kullanılan “enzelna” tabiri, “Biz indirdik” manasına gelmektedir. Hâlbuki bizim bildiğimiz şey, demirin yer altından çıkarılmasıdır. Yani bize göre, “Demiri indirdik.” yerine “Demiri çıkarttık.” denilmeliydi. Ancak durum hiç de öyle değildir. Ayet-i kerimedeki “indirdik” tabiriyle çok önemli bir bilimsel mucizeye dikkat çekilmiştir.
Şöyle ki: Demir madeninin oluşabilmesi için bir sıcaklığa ihtiyaç vardır. İhtiyaç duyulan bu sıcaklık, Dünya’da olmadığı gibi Güneş’te de mevcut değildir. Güneş’in 6000 santigratlık bir yüzey ısısı ve 15 milyon santigratlık bir çekirdek ısısı vardır. Bu ise demirin oluşumu için yeterli bir sıcaklık değildir. Demir ancak Güneş’ten çok daha büyük yıldızlarda, birkaç yüz milyon dereceye varan sıcaklıklarda oluşabilmektedir. Nova veya Süpernova olarak adlandırılan bu yıldızlardaki demir miktarı belli bir oranı geçince, artık yıldız bunu taşıyamaz hale gelir ve patlar. Demirin uzaya dağılması da işte bu patlamalar sonucunda mümkün olur. Bütün astronomik bulgular, Dünya’daki demir madeninin dış uzaydaki dev yıldızlardan geldiğini ortaya koymuştur.
Sadece Dünya’daki demir de değil, tüm Güneş Sistemi’ndeki demir, dış uzaydan elde edilmiştir. Çünkü ifade ettiğimiz gibi, Güneş’in sıcaklığı demir elementinin meydana gelmesi için yeterli değildir. Tüm bunlardan anlaşılacağı üzere, demir madeni dünyada oluşmamış, Süpernovalardan taşınarak, aynı ayet-i kerimede bildirildiği şekilde indirilmiştir.
Bu bilginin Kur’an’ın indirilmiş olduğu asırda yani bundan 1400 sene önce bilinmesi mümkün değildir. Madem mümkün değildir, o halde bu bilginin Kur’an’da var olması ne ile izah edilebilir?
Kur’an’ın Allah’ın kitabı olmasından başka bir izah var mıdır?
Ayrıca ayet-i kerimede demirin insanlar için çok faydaları olduğundan bahsedilmektedir. Hâlbuki bu ayet-i kerimenin indiği dönemde insanlar demirden sadece kılıç yapıyorlardı ve demirin başka faydalarını bilmiyorlardı. Buna rağmen Kur’an, “onda insanlar için çok faydalar vardır.” buyuruyordu. Şimdi gelin, demir ile ilgili son bilimsel verilere bakalım:
Demir atomu olmaksızın evrende karbona bağlı yaşam olması mümkün değildir.
Yani süpernovalar olmaz, Dünya’nın ilk dönemlerinde ısınması gerçekleşmez, atmosfer ya da hidrosfer olmaz, koruyucu manyetik alan olmaz, Van Allen radyasyon kuşakları oluşmaz, Ozon tabakası olmaz, insan kanındaki hemoglobini meydana getirecek hiçbir metal bulunmaz, oksijenin reaktifliğini yatıştıracak metal oluşmaz ve oksidasyona dayanan bir metabolizma meydana gelmezdi. Demir atomunun önemi, herhalde bu açıklamalarla kolayca anlaşılmıştır.
İşte Kur’an’da özellikle demire dikkat çekilmesi ve “Onda insanlar için çok faydalar vardır.” buyrulması son derece manidar ve son derece hikmetlidir.
Tüm bunların yanı sıra mezkûr ayet-i kerimede bir sır daha vardır.
O sır da şudur: Demirden bahseden ayet-i kerime, Hadid suresinin 25. ayetidir. Bu ayet-i kerime oldukça ilginç iki matematiksel şifreyi içermektedir.
Şöyle ki: Hadid suresi, Kur’an’ın 57. suresidir. Surenin ismi, lâmı tarifle söylendiğinde “El-hadid” şeklinde olur ki, bu kelimenin Arapçadaki sayısal değeri, yani ebcedi hesaplandığında karşımıza çıkan rakam 57’dir. Bu, surenin Kur’an’daki sırasıyla aynıdır. Hadid suresi, Kur’an’ın 57. suresidir. Eğer lâmı tarifli değil de kelimeyi nekra olarak alırsak, yani sadece “hadid” kelimesinin sayısal değerine baksak, bu da 26’dır. 26 sayısı ise demirin atom numarasıdır. Yani “El-hadid” olarak baktığımızda sayısal değeri 57 oluyor. Bu, Hadid suresinin Kur’an’daki sıra numarasıdır. “Hadid” olarak baktığımızda ise sayısal değeri 26 oluyor. Bu da demir atomunun numarasıdır.
Şimdi insaf ile düşünelim: 1400 sene evvel, bilimin ve tekniğin isminin bile olmadığı bir asırda, çölde yaşayan ve okuma-yazma bilmeyen bir beşerin, demirin gökten indirildiğini ve onda çok faydaların olduğunu bilmesi; ve bunu bir kitaba yazdırırken de belirttiğimiz rakamsal uygunlukları gözetmesi hiç mümkün müdür? Hangi akıl sahibi bunu kabul eder? Ve bunu kabul edene akıllı denilir mi?
Hal böyle iken Kur’an’a beşer kelamı demek, Dünya’yı aydınlatan Güneş’e gözünü kapamak gibi bir hezeyandır. Gözünü kapayan sadece kendine gece yapar. Bizi gecede bırakmayan ve Kur’an’ın nuruyla gecemizi gündüz yapan Rabbimize sonsuz hamdü sena olsun! | dcc267ac666d | [
"c4",
"culturax",
"fineweb2",
"hplt2",
"vngrs"
] |
Video Metni
Video Metni
İnsanın bir yaşındaki elbisesi beş yaşında, beş yaşındaki elbisesi on yaşında, on yaşındaki elbisesi yirmi yaşında kendisine olmaz. Yani insan büyüdükçe elbiseler küçülür.Fakat insan büyüdükçe küçülmeyen bir elbisesi vardır ki o da vücut elbisesidir.
Peki o vücut büyüdükçe vücut elbisesini büyüten, şişmanladıkça genişleten, zayıfladıkça küçülten, ne dar ne de geniş bir şekilde diken terzi kimdir?
Aynı misâli hayvanlara ve bitkilere tatbik edin. O varlıklara da mükemmel bir surette bu elbise ve suretlerin giydirildiğini göreceksiniz.
Evet tüm bu varlıklara en güzel elbiseler giydiren ve onlara en güzel şekiller ve suretler veren ve onları halden hale değiştiren Allah’tan başka kimi gösterebilirsiniz? | c3755bf55d59 | [
"fineweb2",
"hplt2",
"vngrs"
] |
Simit pizza tarifi
Simit pizza nasıl yapılır
Artan simitlerle ne yapılır
Kahvaltılık tarifler
Hafta sonu kahvaltılarında siz de bizim gibi simit yemeyi sevenlerdenseniz, hem simit hem pizza lezzetinde ki bu tarifi seveceğinizi umuyorum.Yeni aldığınız simitle de yapabileceğiniz bu tarifi, ben genellikle evde önceden kalmış simit parçaları varsa onları değerlendirmek için yapıyorum.Malzeme ölçüleri ve çeşitliliğini damak zevkinize göre arttırıp, azaltabileceğiniz simit pizzanın içine siz isterseniz sucuk, sosis gibi ürünlerde ekleyebilirsiniz.
Malzemeler:
Yapılışı:
- 1 adet simit
- 3 adet yumurta
- Yarım çay bardağı süt
- 100 gram kaşar peyniri
- 100 gram beyaz peynir
- 8-10 adet kiraz domates
- 5-6 adet minik biber
- Bir tutam maydanoz
- Zeytinyağı
- Karabiber
- Simitler ince halkalar halinde doğranır.
- Yumurtalar ile süt derin bir kap içinde çırpılır.
- Simitler bayatlık derecesine göre bu karışım içinde biraz yumuşayana kadar bekletilir.
- Kiraz domatesler ortadan ikiye veya dörde bölünür.
- Biberler doğranır.
- Yumuşamış simitlere doğranmış beyaz peynir ve kaşar peyniri de eklenir.
- İnce kıyılmış maydanoz, baharatlar, malzemelerin hepsi birlikte karıştırılır.
- Çok az yağlanmış yapışmaz tavaya karışım kaşığın tersi ile yayılır.
- Yayvan bir kapak yardımı ile ters yüz edilerek iki tarafı da pişirilir.
- Sıcak olarak servis edilir. | a2f0fc14ec6e | [
"fineweb2",
"hplt2"
] |
.: AİLENİZİN PSİKOLOJİK REHBER KİTABI :.
ŞOFÖRLERİN PSİKOLOJİSİ
İnsanla çalışan mesleklerde insan psikolojisi ön plana çıkar özellikle hizmet sektöründe çalışan kişilerin ekonomik ve psikolojik durumları ilişkilerine direkt yansımaktadır. Taksi sürücüleri yaptıkları mesleğin gereğinden dolayı özellikle giyimlerine, dış görünüşlerine, konuşmalarına, ilişki ve iletişimlerine çok dikkat etmelidirler.
Farklı bir ülkeden gelmiş olan kişilerin mutlaka karşılaşacağı kişilerin başında taksi şoförleri gelmektedir. Yapılan çalışmalar turistlerin taksi şoförleri ile ilgili şikâyetleri olduğu yolundadır. Turist hiç Türkiye'de kalmadan transit geçmek durumunda olsa bile bir taksi şoförüyle karşılaşmak ve hizmet almak durumunda olabilir. Türk insanının görünen yüzü taksi şoförleri olabilmektedir. Böyle durumlarda yabancı kişi Türk insanı ve misafirperverliği konusundaki bilgilerini ya pekiştirecek ya da hayal kırıklığına uğrayacaktır.
Ekonomik krizli durumlarda bir şoförün çalışma süresi insanın kaldırabileceği normal sınırları aşabilmektedir. Bu durum şoförlerin evlerine, ailelerine, çocuklarına yeteri kadar vakit ayıramamalarını getirebilmektedir. Bu durumun sonucunda da aile içi iletişim azalmakta, kişisel doyum eksilmektedir. Şoförün ailesinden de kızgın ve kırgın tepkiler gelebilmektedir. Bu tepkiler şoförü üzmekte, çaresiz bırakabilmektedir. Gündüz yorgun çalışmak, akşam geç saatlerde yorgun gelmek aile iletişimini zorlayan etkenlerdendir. Bazen gece, bazen gündüz çalışmak da aile iletişimini güçleştirmektedir. Yine akşam çalışmak, gündüz uyumak zorunda olmak ailesiyle birlikteliğini olumsuz etkileyebilecek zorluklardandır. Çocuklar evde babaları uyuduğu için sessiz kalmak zorundadırlar. Trafikte o kadar dolaşmış bir taksi sürücüsüne eşi, çocukları hadi gezmeye gidelim dediğinde inanılmaz bir isteksizlik tepkisi verebilmektedir.
Şoförlük mesleğinin önemli bir zorluğu ise geceli, gündüzlü çalışma durumudur. Çalışan kişinin vücut ritmi bu değişimden olumsuz etkilenebilmektedir. Vücut ritmini bazen gece, bazen gündüz şeklinde değişken çalışma bozabilmektedir. Gece çalışma yada bazen gündüz, bazen gece çalışma şoförün uyku düzenini ve bununla birlikte sinirlerini de yıpratabilmektedir. Bu durumun sonucunda şoförler çabuk kızmak, ani tepki vermek gibi davranışlar gösterebilmektedirler. Bu duruma çalışma şartlarının olumsuz olması da eklendiğinde yoğun stres ortaya çıkabilmektedir. Saldırı, gasp gibi olumsuz şartlarla yüz yüze gelebilmek işleri daha da zorlaştırmaktadır. En fazla stresli mesleklerden birisi olan taksi şoförlerine eğitim, psikolojik destek verme ve şatlarının düzeltilmesi için çalışmaların biran önce başlanması gerekmektedir. Bu kişiler turizm de bizim görünen yüzümüzdür. En fazla insanla iletişimde olan mesleklerin başında taksi şoförlüğü yer almaktadır. | 0c454c2f2058 | [
"c4",
"culturax",
"fineweb2",
"hplt2",
"vngrs"
] |
.: Köşe Yazıları :.
Ofisteki Ölüm
Çalışma bağımlılığı ile çok çalışmak arasındaki farkı anlamak zor. Ancak bu farkı işkolikler iyi biliyor.
Emilie Filou
Oscar Wilde, bir zamanlar hiçbir iş yapmamanın çok zor bir iş olduğunu söylemişti.İşkoliklerin çoğu için bundan daha doğru bir söz yoktur. Genellikle bir etiket olarak kullanılmasına rağmen, bir işkolik için fiziksel ve zihinsel olarak "iş bağımlısıdır" denilebilir. İşkolik ABD'de obsesif-kompulsif bir davranış bozukluğu olarak kabul ediliyor. Japonya'da da "karoshi" (aşırı çalışmaktan ölüm) nedeniyle yılda yaklaşık bin kişi ölüyor. Japon Çalışma Bakanlığı, 1987'den beri yıllık karoshi istatistikleri yayımlıyor. Hatta karoshi kurbanları için bir ulusal konsey ve telefon yardım hattı da kuruldu. Faaliyete geçtiği ilk üç yılda bu telefon hattı, çoğunlukla kocalarını kaybeden eşlerden gelen 2 bin 500'ün üzerinde çağrı aldı. Ancak, ülkede aşırı çalışmaya bağlı intiharların sayısı da artmaya devam ediyor.
Hem Çin'de, hem de Kore'de "aşırı çalışmaktan ölüm" anlamına gelen "guolaosi" ve "gwarose" olmak üzere iki kelime bulunuyor. Brezilya'da da işkoliklik resmen bir sorun olarak kabul ediliyor. Avrupa'da stres ve strese bağlı hastalıklar, en önemli sağlık ve güvenlik konularının başında geliyor. Hollandalı bilim adamları da, işkoliklerin çalışmadıklarında stres seviyelerinde bir yükselme sendromu gösterdiklerini teşhis ettiler ve nüfusun yüzde 3'ünün bu "boş vakit hastalığından" etkilendiğini söylüyorlar.
Buradaki en hassas nokta, işkoliklik ile gerçek anlamda çok çalışmayı birbirinden ayırmanın güç olması. World Business tarafından yapılan küresel bir incelemede sorulara cevap verenlerin yüzde 49'u kendi şirketlerinde çok çalışmanın teşvik edildiğini ve alkışlandığını söyledi.
Gece geç saatlere kadar çalışanlar, terfiler ve primler alıyorlar. Başarılı kariyeri ve mutlu aileyi aynı anda gerçekleştirebilen kadınlar da toplumda taktir görüyorlar. Bir işkolik kültüründe yaşıyoruz; işkoliklik, üstüne leke sürülmeyen tek bağımlılık halini aldı. Elbette kabul edilen bir tanımın olmamasından da dolayı bu konuda somut kanıt çok az; ama bu, işkoliklikten aşırı çekenler olduğu gerçeğini de ortadan kaldırmıyor.
Çok çalışanlar ise aynı zamanda iyi eğlenmeyi ve nasıl rahatlanacağını bilir. Oysa işkolikler bu konudan bihaberdir. Kasten sürekli meşgul bir hayat tarzı peşinden koşarlar. Koşuşturmayı, adrenalinin yükselmesini, heyecanı severler. Hayır demeyi bilmezler. İşkolikler için iş, her şeyden önemlidir. Düsturları rahatlıkla "Çalışıyorum öyleyse varım" olabilir.
Beklendiği üzere işkolikler özellikle iyi işçiler değillerdir. Genellikle zayıf yöneticilerdir, çünkü yetki dağıtmazlar ve kendileri gibi çok çalışmaya hazır olmayan iş arkadaşlarını eleştirerek takım ruhunu öldürürler.
İşkoliklerin iş dışında bir hayatları, arkadaşları, küçük de olsa aileleri ve elbette boş vakitlerini değerlendirdikleri faaliyetleri yoktur. Robinson, onlar için "İnsanlarla iletişim kurarken zorlanıyorlar. Onların duyguları yoktur. Onlar için çalışmak daha kolaydır. Sosyal yaşama önem vermediklerinden bu onlar için bir tehdit unsuru değildir" şeklinde konuşuyor.
Bağımlı olduklarını bir kez kabul ettiklerinde -ki bu genellikle yıllar alır - işkolikler "ayıltılmaya" ihtiyaç duyarlar. Ama perhiz belirsiz bir kavramdır. Alkol ve uyuşturucu bağımlılığında daha belirgin bir çizgi çekilebilir, ama çoğu insan çalışmak zorundadır. Başka bir seçenek yoktur. Bu nedenle oluşturulan sınırlar kişiseldir ve duruma göre değişir.
Teknolojik gelişmeler, işinize istediğinizde haftanın 7 günü 24 saat boyunca bağlanabilmenizi olanaklı kılıyor. Bu durum özellikle işkoliklere bağımlılıklarını gerçekleştirme fırsatı sunarak sinsi bir tuzak hazırlıyor.
Ücretli yıllık izin ve doğum izni gibi son yüzyılın en önemli sosyal ilerlemelerinin yaşandığı Batı'da, daha üstü kapalı bir mesaj veriliyor. "Eğer haftada 90 saat çalışan ve hiç tatil almayan bir kişi terfi ettiriliyorsa insanların alacağı mesaj ortadadır" diyor Gayle Porter. Şirketlerin daha tutarlı olmaları ve doğum izni ya da yıllık izin almanın kariyerlere zarar vermeyeceği konusunda daha açık olmaları gerektiğine inanıyor. İronik olan şey ise, çok çalışmanın her zaman başarının bir ifadesi olmadığı.
Bu tükenişler, psikolojik ve ekonomik açıdan oldukça maliyetli. Bir çok şirket, günümüzde stres seviyelerini iyi yönetmenin kendi karlarına olduğunu fark etti. Stres konusunda bir çok çalışma yürüten ve işe bağlı stres konusunda Avrupa Birliği Kararnamesi metninin baş yazarı olan Levi şöyle diyor: "Yönetmelik Ekim 2004'te imzalandı. Zorunlu değildi ama 25 ülkenin tümü de bunu imzaladı ve bu şimdi yasal olarak bağlayıcı nitelikte. Ülkeler üç yıl içinde rapor vermek zorunda."
Çalışma hayatının dengesini daha sağlıklı bir düzeye getirmek için şirketler ve hükümetler de benzer imzalar atıyorlar. Fransa'da bu trend, yasal çalışma süresinin haftalık 35 saat olarak ilan edilmesiyle kendini gösterdi. İngiliz hükümeti esnek çalışma saatlerinin benimsenmesini sağlamak amacıyla WorkWiseUK adlı bir girişim başlattı.
Bütün bu çabalara rağmen uzun çalışma süreleri için insanlar ödüllendirilmeye devam ettiği sürece işkoliklik sadece yanlış anlaşılır değil, aynı zamanda teşhis edilemeyen bir bağımlılık olarak kalacak.
Köşe yazıları | 72e199a996a7 | [
"c4",
"culturax",
"fineweb2",
"hplt2",
"vngrs"
] |
TEDBİR ÜLKESİ İÇİN PASAPORT
BİR OYUN
Tedbir ülkesinde büyükler ve küçükler mutluluk içinde yaşarlar. Herkes diğerinin sahip olduğu hakları bilir ve onlara saygı gösterir.
Sen de bu ülkeye gitmek ve orada bir tedbir kahramanı olmak ister misin?
Oraya varmak için kendini koruyabilmen lazım. Bunun için de tehlikeli durumların neler olduğunu bilip onlardan sakınmalısın. Zaten tedbir ülkesinin adı da buradan geliyor, önceden önlem almak ve hazırlanmak anlamına geliyor.
Yoluna çıkan tuzakları atlatmak için yanında ne götüreceksin? Gitmeden önce, daha güçlü olmak için sırlarını anlatabileceğin ve sana yardım edebilecek ailenden yetişkin bir yol arkadaşı bul.
Oynama sırası sende. Kurallar basit. Tüm uzak ülkeler gibi, vize ve pasaporta ihtiyacın var. Bunun için her bölümde, "a , b ve c" vizesini işaretlemelisin. Yolculuğun sonunda yolda elde etmiş olduğun vizelere göre, değişik ülkelere ulaşacaksın. Ve belki de Tedbir Ülkesi'nin kahramanı olabilirsin!
1. Kibar görünen bir bey, ona yardım etmen için onunla birlikte gitmeni istiyor?
a)Hiç düşünmeden ona eşlik edersin.
b)Yardım etmeyi istersin, fakat tereddüt edersin.
c)Kibarca reddedersin ve yetişkin birine sormasını söylersin.
2. Arkadaşınla oynuyorsun. Bir komşu, size yeni bilgisayar oyunu göstermek için sizi evine davet ediyor.
b) Çok istersin. Arkadaşlarınla konuşup oraya gidersiniz.
c) Annenlerle konuşup izin alırsın.
a) Merak ettiğin için oraya gidersin.
3. Çok sevdiğin bir büyük, senin canını sıkan bir şeklide seni okşuyor ve sır olarak saklamanı söylüyor.
c) "Hayır" dersin ve hemen seni koruyacak bir yetişkine konuyu anlatırsın.
a) Korkarsın veya utanırsın ve bu konuyu hiç kimseyle konuşamazsın.
b) Kaba olmamak için ondan hoşlanmasan bile kabul edersin.
4. Yolda giderken takip edildiğin hissine kapılıyorsun.
c) Bir dükkana gidersin veya yakındaki bir büyüğe durumu anlatırsın.
b) korkarsın ve adımlarını hızlandırırsın.
a) Ne istediğini anlamak için durursun.
5. Büyük biri sana, soyunman ve onu okşaman için para veya hediye teklif ediyor.
a) Hediyeleri seversin onun için kabul edersin.
b) Tereddüt edersin, fakat neden olduğunu çok iyi bilmeden alırsın.
c) Herhangi birinden hediye kabul edilmez. Reddedersin ve oradan uzaklaşırsın
6. Bir büyük seni korkutuyor ve istediğini yapman veya vermen için seni tehdit ediyor.
b)Yalnız veya arkadaşlarınla kendini savunursun
a) Canın sıkılır, keyfin kaçar, susarsın ve onun söylediklerini yaparsın
c) Sana yardım edebilecek bir büyüğe söylemek için hemen koşmaya başlarsın
7. Büyüklerine senin için önemli olan bir şey anlatıyorsun fakat sana inanmıyorlar.
c) Seni gerçekten anlayabileceğini düşündüğün birilerine anlatırsın
a) Bir daha hiç kimseye anlatmazsın
b) Biraz ısrar edersin, sonra kendine saklarsın
8. Parkta, caddede bir adam sana cinsel organını gösteriyor.
a) O kadar korku ve utanç duyarsın ki, yerinden kımıldayamazsın
b) Ondan sıyrılmaya ve kaçmaya çalışırsın
c) "Durun" diye çok yüksek sesle bağırırsın ve "İmdat" diye yardım çağırırsın
9. Eve geç kaldın tanımadığın bir bayan: senin evinin yakınında oturduğunu söylüyor ve seni eve götürmeyi teklif ediyor.
b) Çok emin değilsin ama gidersin
c) Kibarca reddedip, başka insanların bulunduğu yere doğru yönelirsin
a) Kabul edip arabaya binersin
10. Apartmanın bodrum katındaki bisikletini almaya gideceksin. Tanımadığın biri sana yardım etmek için beraber inmeyi teklif ediyor.
a) Bisiklet ağırdır! Memnuniyetle kabul edersin
b) Bodrumun nerede olduğunu bilip bilmediğini sorarsın
c) Kesinlikle reddedersin ve kapıcıya ya da anne babana haber verirsin.
11. Bir arkadaşın sana seni şok eden çıplak insan resimleriyle ilgili fotoğraflar ya da filmler gösteriyor. Ve televizyona çıkmak için aynısını yapmanı söylüyor
b) Ne yapacağını bilemezsin ve donup kalırsın
c) "İstemiyorum" dersin ve bu konuyu bir büyüğüne anlatırsın.
a) Bu konu seni sıkar utanırsın fakat kabul edersin
12. Dışarıda tek başınasın büyük biri senin fotoğraflarını çekmek istiyor. Onunla gidersen sana fotoğraflarını vereceğini söylüyor.
a) Kabul edersin çünkü bu sana çok önemli bir şey gibi gözükmüyor
b) Pek istemezsin fakat o kişiyi tanıdığın için kabul edersin
c) Reddedersin ve başka bir büyüğe bunu anlatırsın
HANGİ VİZELERİ ELDE ETTİN?
EN ÇOK "a" VİZESİNDEN VARSA:
Dikkat! Tehlikeler Ülkesine gittin.
Güvende olmak istiyorsan, kendini korumayı öğrenmelisin. Sana yardım edebilecek büyüklerle konuş. Beklerken tekrar yolculuğuna başla ve niye tehlikelerin ortasına düştüğünü araştır.
EN ÇOK "b" VİZESİNDEN VARSA:
Tedbirsizlik Ülkesindesin.
Kendinden her zaman emin değilsin! Kendine güven. Seni seven ve güven duyduğun biriyle konuş ve yolculuğuna yeniden başla.Tedbir Ülkesine ulaşabilirsin.
EN ÇOK "c" VİZESİNDEN VARSA:
İşte Tedbir Ülkesindesin.
Genelde haklarının neler olduğunu ve onları nasıl koruyacağını biliyorsun. Fakat bazen tehlikeleri fark etmeden geçtin. Çok uzakta değilsin! Tekrar başla ve nerelerde şaşırdığını bul!
12 ADET "c" VİZESİNDEN VARSA:
İşte bir Tedbir Ülkesi kahramanısın.
Kendini korumayı biliyorsun, kime güveneceğini de biliyorsun ve senin canını sıkan şeyleri söylemekten ne korkuyorsun, ne de çekiniyorsun.
PASAPORTUNU KAZANDIN!
TEDBİR ÜLKESİ'NİN KAHRAMANLIK PASAPORTUNU BİLGİSAYARINIZA İNDİRMEK İÇİN TIKLAYIN
"KENDİNİ KORUMAYI BİLME" KONSUNDA
ÖNEMLİ BİR HATIRLATMA!...
Neleri sevip, neleri sevmediğini yalnızca sen bilirsin. Eğer seni sıkıntıya sokan teklifler yapılıyorsa, karar vermene yardımcı olması için, kendine şu soruları sor:
- Annem veya babam bunu onaylar mı?
- Anne-babamı haberdar etmeye veya polisi / güvenliği aramaya imkanım var mı?
- Risk almadan bu yerlere yalnız başıma gidebilir miyim?
- Eğer ihtiyacım olursa birisi bana yardıma gelecek mi?
Eğer, kafanda bu sorulardan herhangi birine "HAYIR" cevabı verirsen, sana yapılan teklifi kabul etmemelisin! | 9c85216086e0 | [
"fineweb2",
"hplt2"
] |
Devrimci Gençlik Hareketi Sûr dibinde ilan edildi
AMED (DİHA) - Devlet ve AKP terörüne karşı "Çok büyük direneceğiz, çok büyük kazanacağız" diyerek örgütlenen gençler, tarihi Amed surlarının dibinde Devrimci Gençlik Hareketi (DGH) ve Devrimci Genç Kadın Hareketi'nin (DGKH)kuruluşlarını ilan etti.
AKP hükümetinin 15 Temmuz darbe girişimi ardından Kürdistan'da arttırdığı saldırılara karşı örgütlenen gençler, Devrimci Gençlik Hareketi (DGH) ve Devrimci Genç Kadın Hareketi'nin (DGKH) ilanlarını gerçekleştirdi. ANF'nin haberine göre, Amed'in (Diyarbakır) tarihi Sûr ve Hevsel bahçelerinin kenarındaki Fiskaya semtinde ilan edilen yeni oluşumun açıklamasına yüzü kapalı çok sayıda genç, üzerinde PKK Lideri Abdullah Öcalan'ın fotoğrafının bulunduğu tişörtlerle katıldı.
Kürdistan'daki sömürgeci politikalara ve bu politikalara karşı gençliğin devrimci mücadelesinin önemine dikkat çekilen açıklamada, şu hususlara vurgu yapıldı:
"Önderliğimiz de devrimimizin gençlik devrimi olduğunu, devrim mücadelemizin de gençlik önderliğinde başladığını ve gençlik önderliğinde zafere yürüyeceğini her fırsatta belirtmektedir. 'Genç başladık genç başaracağız' derken bu gerçeklik dile getirilmektedir. Bu gerçeklik tüm gençliğe ve elbette örgütlü gençlik hareketine ciddi görevler yüklemektedir. Hem geride bıraktığımız tarihsel miras ve değerlerimiz bizlere ciddi sorumluluklar yüklemekte hem de güncel devrimci gelişmeler gençliğin devrim öncülüğü yapmayı zorunlu kılmaktadır."
'Tüm alanlarda eyleme geçme iddiasındayız'
Kürdistan gençliğinin yeni bir dönem ile karşı karşıya olduğu belirtilen Devrimci Gençlik Hareketi açıklamasında, "Bilindiği gibi YDG-H, tarihsel misyonunu yerine getirmiş, rolünü oynamış ve kendisini feshetmiştir. Bizler devrimci yurtsever gençliğin tarihsel gelişimini kendimize miras ve güç kaynağı yaparak yeni bir döneme giriyoruz. Bu yeni dönem üzerimize yeni görev ve sorumluluklar yüklemektedir. Gençlik hareketi olarak, devrimin güncel görev sorumluluklarına yanıt olmak için kendimizi yeniden örgütleme ihtiyacı ortaya çıkmıştır. Yeni bir örgütlülük ile serhildanı direnişin merkezine koyan bir mücadelenin startını veriyoruz. Bu çerçevede bir süredir kendimizi Devrimci Gençlik ve Devrimci Genç Kadın İnisiyatifleri adı ile yerel inisiyatiflere dayalı olarak örgütledik. Gelinen aşamada inisiyatiflerimizin ulaştığı örgütlülük düzeyi mücadelemizin ihtiyaçları doğrultusunda kendimizi daha sistematik bir biçimde örgütlenmemizi gerekliliği doğmuştur" denildi.
'Andok ve Axin yoldaşların bayrağını zafere taşıyacağız'
Türk devletinin Kürdistan'daki sömürgeci politikalarına dikkat çekilen açıklamada devamla şunlar kaydedildi:
"Bizler Devrimci Gençlik ve Devrimci Genç Kadın Hareketi olarak gençliğin fedailiği ile mücadelemize dört elle sarılacağız. Sonuna kadar direneceğiz ve mutlaka kazanacağız. Taze kanları ile Kürdistan toprağını sulayan şehitlerimizi unutmayacağız. Andok Özgür ve Axin Dicle yoldaşlar şahsında özyönetim direniş şehitlerinim mücadele bayrağını bir adım daha yükseltecek, zafere taşıyacağız. Onların özlemlerini gerçekleştirmek ve mücadelelerini başarıyla sonuçlandırmak yaşam gerekçemizdir.
Önderliğimizin özgürlüğü ve sömürgeciliğin bitirilmesi için radikal eylem hattı oluşturacağız. Temel hedefimiz her çeşit direniş yöntemiyle sömürgeci Türk devletine devrimci intikamla mutlaka darbe vurmaktır. Bu yeni süreç Önderliğimizin fiziki özgürlüğünün sağlanması sürecidir. Önderliğimizin özgürlüğü temelinde Kürdistan'da demokratik özerklik devrimini gerçekleştirme sürecidir. Bunu gerçekleştirecek olan tek şey ise her yerde yayılan gençlik eylemciliği olacaktır. Şunu herkes bilmelidir ki bundan sonra, Önderliğimiz özgürleşene kadar her yerde her türlü aracı kullanarak sürekli direniş ve saldırı pozisyonuna geçmek gençlik hareketi olarak stratejik hedefimizdir. Önderliğimize uygulanan ağır tecridi kırmak ve İmralı zincirlerini parçalayarak, dur durak bilmeden direnmek en temel amacımızdır."
'Çok büyük direneceğiz, çok büyük kazanacağız'
Tecridi kıracak olan birleşik direnişin gücüdür. İşçi, köylü, öğrenci, tüm gençlik kesimlerini ve genç kadınlara sesleniyoruz. Kürdistan gençliği Kürdistan devrimi seni çağırmaktadır. Devrim elimizi uzatıp yakalayabileceğimiz kadar yakınımızdadır. Yurtsever gençliği Önder Apo'nun Amed'deki büyük buluşmasını yakınlaştırmaya, özgürlük için eyleme, harekete geçmeye çağırıyoruz. Gelecek bizim ellerimizdedir. Çok büyük direneceğiz ve çok büyük kazanacağız. Devrimci intikamla sömürgeciliği parçalayacağız."
(fç/öç) | 04e2bad4d4b4 | [
"c4",
"culturax",
"fineweb2",
"hplt2",
"vngrs"
] |
38. Gebelik Haftası
38. gebelik haftasındasınız doğuma sayılı günleriniz kaldı. Kadınların en çok merak ettiği soru şu “Bebeğim içimden nasıl çıkacak” Doğa size bebeğinizi doğurma yetisi vermiş merak etmeyin. Sizde annenizden aynı yolla çıktınız.
Doğum yaklaştıkça daha çok şüpheci olacaksınız her hissettiğiniz her ağrıyı doğum sancısı sanacaksınız, doğum sancılarınız başlayabilir vücut doğuma hazırlık yapıyordur. Birkaç gün içerisinde serviksteki mukoz yapı kaybolacaktır. Bu doğum süresinin başladığı anlamına gelir.
Gebeliğin 38. Haftasında Anne
Gebeliğinizin 38. haftasında, uyumak işkence haline dönüşmüştür. Yüz üstü veya sırt üstü yatmanız söz konusu olamaz. Size uyumanız için önerilecek en iyi pozisyon sol tarafınıza yatınız.
Gebeliğin son haftalarında hastalanmamaya bakın kalabalık yerlerde takılmayın hastanelerde gereksiz yere zaman geçirmeyin. Bebeğinizi sağlıklı doğurabilmeniz için öncelikle sizin sağlıklı olmanız gerekli.
Göğüsleriniz büyümüş ve kolostrum sıvısı üretebilmektedir.
Doğuma hazır hale gelebilmek için sizi sakinleştirecek şeyler yapmaya çalışın gece uyumadan önce kitap okumayı deneyin hafif bir masaj yoga ve kısa yürüyüşler sizi sakinleştirecektir.
Başka çocuklarınız varsa onlara yeni gelecek arkadaşlarını anlatın, Onunla konuşmalarını ve onun kardeşlerine ihtiyaçları olduğunu söyleyin
38. Gebelik Haftasında Bebeğiniz
Bebeğinizin yaklaşık olarak boyu 50 cm. 3090 gr.
Bebeğinizin hareketlerinin artık yavaşladığını fark edebilirsiniz. Hareket etmek için pek fazla yer kalmamıştır ve şimdi uyuma ve dinlenme zamanıdır. Ayrıca bebeğinizin zorlu doğum süreci için enerji depolaması gerekir. Ara sıra güçlü kuvvetli hareket çıkışları yaptığını fark edeceksiniz. Bebeğinizin hareketlerinde önemli bir yavaşlama varsa ya da bir şeylerin doğru gitmediğini hissediyorsanız içgüdülerinize güvenin ve kontrol için doktora gidin.
38. Gebelik Haftası Tavsiyeleri
Yakın zamanda anne baba olmuşlardan doğum ve doğum sonrası gereksinimlere dair bilgiler alın.
Doğum provaları yapın doğum provası yapın, doğumun başlaması durumunda hastaneye nasıl ulaşacaksınız hangi yoldan gelecek arabanız varsa nereye park edeceksiniz doktorunuzla nasıl iletişime nasıl geçeceksiniz, doğuma gelirken yanınıza neler alacaksınız bu soruları cevaplamaya çalışın.
Arabanız varsa bebeğiniz güvenliği için araba koltuğu edinmelisiniz zaten yeni düzenlemeyle arabalarda bebek koltuğu zorunluluğu var. | d1885684722a | [
"fineweb2",
"hplt2"
] |
EPOS 7 VE İSTANBUL ARKEOLOJİ MÜZESİ ÇOCUKLAR İÇİN HAZIRLADIĞI “YAPRAK VE TOPRAK İZ PEŞİNDE” KİTAPÇIĞINI TANITTI
EPOS 7’DEN ÇOCUKLARA ARKEOLOJİ KİTABI
Kültür mirasımızın gelecek nesillere aktarılması amacı ile kurulan EPOS 7 Derneği, İstanbul Arkeoloji Müzesi’nde “Yaprak Ve Toprak İz Peşinde” kitapçığını tanıttı.
Tarihe ve kültüre yaptıkları katkılar ile adından söz ettiren EPOS 7 Derneği, böylece kültür sanat bilincinin gelişmesi amacıyla gerçekleştirdiği etkinliklere bir yenisini daha ekledi. EPOS 7 Derneği kalıcı bir işe daha imza atarak, çocukların arkeoloji konusunda eğlenerek bilgi edinmelerini sağlayan Yaprak Ve Toprak İz Peşinde kitapçığını tanıttı.
Tanıtımda konuşma yapan EPOS 7 Derneği Başkanı Zafer Kozanoğlu, Kültür Müdürü Nedret Apaydın ve Kütüphane Müdürü Zeynep Kızıltan, “Daha önce çocuklar için bir çalışma yapmamıştık. Özenerek hazırladığımız bu kitapçığın örnek olmasını umuyoruz.” dedi.
Yoğun bir katılımın gerçekleştiği davette, misafirler Yaprak ve Toprak İz Peşinde kitapçığıyla yakından ilgilendiler.
İstanbul Arkeoloji Müzesi ile işbirliği yapan EPOS 7 Derneği, ilk etapta 5-9 yaş çocuklar için 20 sayfalık 1500 adet kitapçık hazırladı. İstanbul Arkeoloji Eski Şark Eserleri Müzesi için Türkçe-İngilizce olarak hazırlanan kitapçık, aile ve okul ziyaretleri için doyurucu ve keyifli bir içeriğe sahip. Kitapçıkta çocuklar, yapıştırma, boyama, nokta birleştirme gibi faaliyetlerde bulunabilecekler. Müzeyi gezecek çocuklara boya kalemi seti ile birlikte kitapçık ücretsiz olarak dağıtılacak.
EPOS7 Hakkında
EPOS7 2012 yılında 7 kadın tarafından kurulan tarihi değerlerimizi ve kültür mirasımızı gelecek nesillere aktarmayı amaçlayan bir sivil toplum örgütüdür. Derneğimiz, kültürel mirasın korunmasında evrensel sorumlulukları yüksek tamamiyle gönüllülük esası ile çalışan bireylerden oluşmaktadır. Zafer Kozanoğlu başkanlığında faaliyetlerini yürüten derneğimiz Topkapı Sarayı Babüsselam Kapısı Konferans Salonu Restorasyonu ile antik kentlerimiz Sagalassos ve Stratonikeia’nın tanıtımını üstelenmiştir. Stratonikeia UNESCO Kültür Mirası Listesine 2015 yılında aday olarak girmiştir. | 739a76d3082a | [
"fineweb2",
"hplt2"
] |
Peri meşesi açılımı bir sorun ya da kaygının kökenini bulmak istediğinizde kullanılır ve bu nedenle ortaya çıkan olayların ve koşulların nasıl geliştiğini belirler.
1. Birinci kart fiziksel dünya ve maddi konularla ilgilidir.
2. İkinci kart, fal baktıranın kişiliğinin ve yaklaşımlarının kökenlerini, üzerindeki bilinçdıı etkileri gösterir.
3. Üçüncü kart, sorunun zihinsel kökeni üzerinde durur ve duruma içgörüyle bakılmasını sağlar.
4. Dördüncü kart, duygusal konular, ilişkiler ve aşkla ilgilidir.
5. Beşinci kart, fal baktıranın dengelemek istediği meselelerle ilgilidir.
6. Altıncı kart, gelişmek ve ileri doğru hamle yapmak için ne gibi dersler alınması gerektiği üzerinde durur.
7. Yedinci kart, fal baktıranın enerjilerini en olumlu nasıl yönlendireceğini gösterir.
8. Sekizinci kart, fal baktıranın sezgisel olarak bildikleridir.
9. Dokuzuncu kart, fal baktıranın eyleme geçmesi gereken noktaları gösterir.
10. Onuncu kart, meselenin tam merkezini işaret eder. | 4bdb7380d6c6 | [
"fineweb2",
"hplt2"
] |
TÜP BEBEK
AŞILAMA VE TÜP BEBEK ÜCRETLERİ
Aşılama Uygulaması Ücreti 750 TL + ilaçlar (ilaçlar da takribi 500 TL tutacaktır.
Tüp Bebek Uygulama Ücreti
- İlk deneme için 3500 TL + ilaçlar (takribi 1000-1500 TL)
- İkinci deneme 3000 + ilaçlar (takribi 1000-1500 TL)
- Üçüncü deneme 2500 + ilaçlar (takribi 1000-1500 TL)
Tüp Bebek'te Risk Paylaşım Modeli
Kadın hastalıkları ve doğum uzmanı Doç.Dr.Murat Arslan' ın resmi web sitesi olan www.jineplus.com adresi yenilenen yüzü ve zengin içeriği ile her an ulaşabileceğiniz,
Tüp Bebek Aşamaları
Tüp bebek tedavisine karar verildiğinde ilk olarak hastanın ultrason değerlendirmesi ile yumurtalık ve rahim incelemesi yapılır. Bu incelemede hastaya hangi ilaç protokolünün uygulanacağına karar verilir. Yumurtalıklarında kist olan hastalarda tüp bebek tedavisi başlamadan
İn Vitro Maturasyon (IVM)
Günümüzde tüp bebek denemesinin başarı şansını arttırabilmek için fazla sayıda oosit (yumurta) elde etmek amaçlanmaktadır. Bu amaçla uygulanan kontrollü over hiperstimülasyonu (KOH) ile hormon preparatları kullanarak, normalde her
Ko – Kültür (Yapay Rahim)
Rahim içi doku kültürü tüp bebek uygulamasındaki tüm hastalara uygulanmaz. 40 yaş üzerinde, daha önce başarısız tüp bebek denemeleri olan hastalarda,embriyoları yavaş veya kötü gelişim gösteren çiftlerde, FSH yüksek hastalarda ve ilaç tedavilerinde düşük cevaplı hastalarda uygundur.
OHSS (Ovarian Hiperstimülasyon Sendromu)
Ovulasyon indüksiyon (yumurtlama için verilen haplar ve iğneler) tedavilerine verilmiş bir aşırı cevaptır. Gonadotropinlerin uygunsuz kullanımı sonrasında ortaya çıkabilir.
Preimplantasyon Genetik Tanı (PGT)
Preimplantasyon genetik tanı tüp bebek uygulaması sırasında embriyonun anne rahmine yerleştirilmeden önce (implantasyon öncesi) genetik olarak bazı hastalıkların varlığını araştırmak amaçlı incelenmesidir.
SGK Desteği ve Gerekli Koşullar
Çocuk sahibi olmak isteyen ancak doğal yollar ile bunu gerçekleştiremeyen sosyal güvenceye sahip anne, baba adayları; Tıbbi olarak bu durumun tespiti ve diğer koşulların da sağlanması halinde devletin desteğinden yararlanabilmektedirler.
Tüp Bebeğin Tarihçesi
İnfertilite araştırmaları aslında onlarca yıldır sürmektedir. Ancak vücut dışında insan yumurtasının döllenebilmesi 1960"ların sonlarında başarılabilmiştir.
Tüp Bebek Tedavisine Başlangıç
Hazırlık aşamasında bir takım kan tetkiklerini, kültürleri, histerosalpingografiyi (HSG), hormonal incelemeleri, hekim muayenesini ve maliyet açıklamalarını içerir. İlk görüşmeye eşlerin birlikte gelmeleri uygundur.
Yumurtaların Geliştirilmesi (Ovulasyon İndüksiyonu)
(Kontrollü Ovarian Hiperstimulasyon) (COH)
Tüp bebek uygulamalarında başarı şansını artırmak için, her sağlıklı kadında normalde ayda bir tane olan yumurta sayısını arttırmak gereklidir.
Yumurtaların Toplanması (Oocyte pick-up,OPU) ve Embriyo Transferi (ET)
Yumurta toplama işlemlerinin tamamına yakını vajinal yoldan yapılan ultrasonografi yardımıyla (transvajinal ultrasonografi) gerçekleştirilir.
TÜP BEBEK (IVF) (ICSI)
Tüp bebek klasik yöntemler ile gebe kalamayan kadınlarda uygulanan bir tedavi şeklidir. Erkek (sperm) ve dişi (yumurta) döl hücrelerinin laboratuvar koşullarında birleştirilmesi sonucunda oluşan embriyoların rahime transferi ilkesine dayanır. | 6a7ef026e7aa | [
"fineweb2",
"hplt2"
] |
Axtamara Film Festivali sona erdi
WAN (DİHA) - Wan'da düzenlenen 3'üncü Axtamara Film Festivali, Koma Heray'ın verdiği konserle sona erdi.
Wan Büyükşehir Belediyesi ve Ortadoğu Sinema Akademisi'nin "Doğadan ses, tarihten ışık, yaşamdan hakikatle" sloganıyla düzenlediği 3'üncü Axtamara Film Festivali sona erdi. 7-15 Ekim tarihleri arasında Nûda Kültür Merkezi'nde düzenlenen film festivali kapsamında 9 uzun ve 29 kısa metrajlı film ile 11 belgeselin gösterimi yapıldı.
Kapanış konuşmasını festival komitesi adına yapan Mir Mustafa Baydemir, festival programının Kürdistan, Ortadoğu ve dünyada olup bitenleri bir nebze de olsa perdeye yansıttıkları inandıklarını belirterek, "Kayyım adı altında kıyıp politikalarının devrede olduğu ve halkın belediyelerine dönük saldırıların yoğun olduğu bir dönemde kurumlarımızın bu etkinliği gerçekleştirmesi aynı zamanda imha ve inkar politikalarına da bir cevap olmaktadır" diye konuştu.
Konuşmalar ardından Yaşar Kemal Film Fonu Desteği kapsamında projeleriyle ödül alan yönetmelere plaket verildi.
Film festivali, İran Müzik grubu olan Koma Heray'ın verdiği konserle sona erdi.
(svd/rp) | 8f96c82e7708 | [
"fineweb2",
"hplt2"
] |
Suudi Arabistan Kralı Selman bin Abdulaziz’in davetiyle kutsal topraklara gelen hacılar arasında gerçekleştirilen Kur’an-ı Kerim’i güzel okuma yarışmasında Türk hafız Selman Okumuş birinci seçildi.
Kral Selman’ın davetiyle hac farizasını yerine getirmek için kutsal topraklara davet edilen bin 450 kişi arasında bulunan 5 hafız Kur’an-ı Kerim’i güzel okuma yarışmasına katıldı.
Yaklaşık 100 civarında davetli karşısında Fatiha ve Bakara Suresi’nin ilk ayetlerinin okunduğu yarışmada, Türkiye’den gelen hafız Okumuş, jüri üyeleri tarafından birinciliğe layık görüldü.
Her yıl İslam aleminden bin 500 civarında farklı meslek grubundan kişi Kral’ın davetlisi olarak kutsal topraklara gelip hac ibadetini yerine getiriyor. Hac ibadeti esnasında farklı ülkelerden gelen meslektaşlar arasında yarışmalar ve müsabakalar düzenleniyor. Bu yıl da bin 450 kişi Kral’ın davetiyle Kutsal topraklara gelerek hacı olma imkanına kavuştu. | b8f6891c3f20 | [
"c4",
"culturax",
"fineweb2",
"hplt2",
"vngrs"
] |
30 Kasım 2014 Pazar
karımın koca götlü ablasıyla
ismim ali yaş.40 mühendislik yapıyorum. nişanlandığımızdan beri bana gıcıklık yapan eşimin ablası ayşe diyelim adını ayşe 14 yıllık evli olmama rağmen hala lafımızı eder beni eleştirir. kendisi 40 yaşında çocuğu olmamış 85 veya 90 kilo tombiş kocaman göğüslü kocaman kalçalı ama güzel biridir.birgün eşim geldi sen dedi bayanlara gidiyormuşsun öyle böyle canımı sıktı bende kim söyledi dedim söylemedi ama ben anlamıştım ablası ayşe demişti kocası ara sıra kaçamaklarımı anlardı karısına yetiştirmiş oda bizimkine. neyse hanım hastalanmıştı hastaneye yatırdım yanında birinin refakatcı kalması gerekiyordu.( ) en uygun kişi ablası aklına geldi neyse 4 gün kaldıktan sonra yorulmuş hanım eve göndermiş yarı gelirsin baya iyiyim demiş arkadaşlarla biraz içki içtik eve geldim evde birsesler var banyodan geliyor kapı ardına kadar açık banyo yapıyordu baldız inanın bir kalçaları var yemede yanında yat biraz baktım giderken farketti kapıyı kapattı bende üzerimi değiştim oturuyordum banyodan geldi enden yana bakmıyordu yüz ifadeside kırmızı idi utanıyordu neyse hal hatır sohbet drken birden bayonun kapısında kaç dakika kaldığımı sordu bende baktım kapı açık yürüdüm dedim yemine çekti bende olmaz dedim baya bakmıştım çünki. ama içimdeki ona karşı hırsım çoktu yaptığı dedikoduları birgün yedirecektimona başladık sohbetten kavgaya dedikodu eder etmez baktım kaçacak yer arıyor neyse biraz anlaşır gibi ettik içkin varmı dedi bende alır gelirim dedim gittim viski getirdim bana bu akşam bir itirafta bulunacağını syledi üçüncü kadehte açıldı ben ablası (sekshikayesi1.blogspot.com) dururken eşimi almıştım
beni sevdiğini.( ) ama benim kardeşini tercih ettiğini yaşantısının hiç iyi olmadığını anlattı anlattı başladı ağlamaya kızgınlığım geçmiş teselli ediyordumben zaten sarhoş olmuştum oda olmuştu başını dizime koydum özür diledim ve nasıl oldu bilmiyorum eli benim ufaklığa doğru gitti ses çıkarmadım derken ben onu o beni soyunduk yatak odasına geçtik ve sevişmeye başladık ben o kadar bayanla birlikte oldum ama hiç tombul kadınla birlikte olmamıştım sevişmesini pek bilmiyordu sürekli benim ufaklığa bakıp bu çok kocaman değilmi diyordu meğer kocasınınki 5 santim hiç erkeklik yokmuş birazseviştik ağzına almasını bile bilmiyordu ve az sonra bacak arasına geçtim 15,,,20 dakika yaladım sürekli beli geliyor deliler gibi haykırıyordu ve yerimi aldım yavaş yavaş içine sokmaya başladım birden çığlık attı ve ben içine girdim ağlıyor( ) ne olursun çıkar diyordu ve çıkardım benimki kan olmuştu her yanı ay halimisin dedim yok kızlığım bozuldu dedi ben şaşırıp kaldım bu yaşta kızlık duruyor evet işte benim hayatım dedi ve az sonra neti açtım birkaç porno seyrettik başladık sevişmeye o ne sevişme heryerimi morartmış ve beni silindir gib ezmişti ve sabaha kadar kaç posa seviştik boşaldık hatırlamıyorum sıra arkaya gelmişti o önün acısının geçmediğini söyledive şimdi fırsat buldukca buluşuyoruz ikinci karım oldu çocuğuda olmuyor basıyorum içine rkadan nasıl siktiğimi sonra yazarım şimdilik bu kadar. şişman bayanlara bitiyorum varsada böyle şişmanlar beklerim tombişlerim öpüyorum tombiş bayanları görüşmek üzere,,,
Kaydol: Kayıt Yorumları (Atom) | a212e9075739 | [
"c4",
"hplt2"
] |
Deri modası yaz-kış tercih edilen parçalar arasındadır.
Yaz aylarında gece kullanımı olarak mini deri şortlar ve etekler olarak tercih edilmektedirler. Kot gömleklerin altında bile hoş bir hava katan deri parçalar, modasını hiçbir zaman kaybetmemektedir. Şık bir hava katarken, aynı zamanda da asi bir görünümde yaratabilmektedir.
Kış ve sonbahar mevsimlerinde ise basic tişörtler altında tercih edilen deri pantolonlar, genel olarak farklı modeller de deri ceketlerle beraber kombin oluşturmaktadır.
Deri işlemeler her şekilde kıyafetler ile beraber kullanılıp, farklı bir hava yaratmak isteyen kişilerin kombinleri üzerinde hareketlenmeler yaratmaktadır.
Deri sandaletler ise her zaman tercih çeşitleri arasında bulunmaktadır. Kısa ve gladyatör modeller tek renk gömlek elbiselerin altında oldukça tercih edilmektedir. | 32903dc74489 | [
"fineweb2",
"hplt2"
] |
bebek cicileri paylaşmaya devam.. bu postta da başlıkta belirttiğim gibi karışık bebek cicileri var.. hem benim aldıklarım hem daha önce cinsiyeti açıkladığım zaman paylaşacağım dediğim hediyelerimizden..
hepsi burada değil tabii "hani benim hediyelerim" demeyin :) baktım böyle tek tek fotoğraflamakla başedemiyorum zaten 2 rafı ancak fotoğraflayabildim şimdiye kadar..birbirinden habersiz bi araya gelen ciciler güzel kombinler oluşturdu..bende bazılarını kombinler şeklinde fotoğrafladım..o şekilde yayınlayacağım..
başlayalım cicilerimize..
hep mavi ya da kırmızı giyemeyeceğiz tabii pembe cicilerimizde var :)
üstteki 3'li body takımını e-bebek kampanyasından almıştım.. günlük kampanyalar oluyor güzel indirimli galiba 4,90 gibi bi fiyata almıştım bu üçünü..hatta face sayfamızda duyurmuştum kampanyayı..
altta sol 2 uzun kollu bodyi Forum İstanbul'da alt kattaki bebek mağazalarından almıştım.. ama ismini hatırlamıyorum mağazanın.. çok güzel bi yerdi.. bodylerin etiketinde "Cool Club" yazıyor bu olabilir mağaza ismi ama emin değilim.. yalnız o alt kattaki tüm mağazaları gezin bence bebek hazırlığındaysanız çok cici şeyler var..
alt sağdaki bodyi de bizim burda "Miniço" diye bi mağaza var ordan almıştım..hatta o gün Emin'i parka götürdüm terleyince sırtına koymuştum bunu yanımda bişey olmadığından.. önce abisi kullanmış oldu :)
pijamalarımızın sol taraftaki tavşan figürlü olanları teyzemizden yani ablamdan hediye :) bir valiz dolusu ciciyle sürpriz yapıp gelmişti hani Antalya'dan..o valizden çıkanlardan bunlar.. yavaş yavaş paylaşacağım inşallah hepsini..
sağdakileri ben aldım..en üstteki yine Miniço' dan..diğerlerini yine Forum İstanbul C&A'nın bebek bölümünden almıştım.. hani dedim ya puanlı cicilere takmışız farkında olmadan onlardan biri de bu işte :)
bir başka bayıldığım puanlı cicimiz..
bu da babaannemizin hediyesi fiyonklu, çizgili elbisemiz..
aslında 2 yaş için.. büyük yani ama fiyonklu olduğunu görünce benim fiyonk sevdamdan dolayı kaçırmamış almış :)
bunlarda yeleklerimiz..
sağ üstteki takımı taaa Emin'in bebek mevlüdünde annemin 75-80 yaşlarında çok yaşlı bi komşusu getirmişti hediye olarak..kız bebek takımı ama canım benim ya ayırd edemedi ya da evde hazır bu vardı bunu getirmişti.. çok sevmiştim bunu sakladım..Fiyonk bebeğe kısmetmiş :)
diğer yeleklerimizde hani Zeynep ablamız bir sürü hediye göndermişti..annesiyle birlikte el emeği ciciler örmüşler demiştim..işte onlar bunlar.. yelekleri sevgili Zeynep örmüş düğmelerini annesi hazırlamış ellerine sağlık tekrardan..hep onları anacağım inşallah kısmet olup ta giydirdiğim zaman..
burda da sağ üstteki tulumu e-bebek'ten aldım yine Forum İstanbul mağazasından..net çıkmamış ama kol kısmında bi atraksiyon var içe doğru kıvırıyorsun giydirdiğinde eldiven işlevi görüyor.. rengine de bayılmıştım pembe-kahve birbirine çok yakıştırğım renklerden..
sağ üstteki yine teyzemizin yani ablamın hediyelerinden..
alttaki ise C&A'dan yine..
alma anımız çok komikti ama :) ben herşeye atlıyorum Yasin beni frenliyo "aşkım büyüyecek hemen giydiremeyeceksin üzüleceksin biraz büyüsün o zaman istediğini al" diye..çünkü Emin'in koca bi çanta kıyafeti var hala duran hiç giydiremedim sıra gelmedi..hepsini birer kez giydirip fotoğraf çektim o kadar..hatta biçok fotoğrafta alt çıtçıtları açık kapanmıyordu çünkü.. çabuk büyüdü sıpa :)
sonra işte böyle derken Yasin bu bodyi gördü elimde hemen çarketti "bunu al ama " diye.. kendinden bahsediyor ya üstünde :)
dedim bunun annelisi yok mu onu da alıcam ama yokmuş :)
şimdilik bu kadar ama devam edecek..
Hoşçakalın :)
İletişim : catikatiilkay@gmail.com | f81eae6c8a2e | [
"fineweb2",
"hplt2"
] |
Vizyonumuz:
İnsanların ihtiyaçları doğrultusunda, kaliteli ve nitelikli ürünleri ile kendi sektöründe farklılıklar yaratarak lider mobilya üreticisi olmak ve bu alanda dünya çapında adı geçen bir firma olmaktır.
Misyonumuz:
Seperasyon ve kişisel ofis sistemleri üretmek, ihtiyaçlara yönelik modern ve kaliteli mobilya tasarımları yapmak, farkındalık yaratmak için ofislere nitelik kazandırmak ve yaptığı tasarımların devamlılığını sağlayarak yön belirleyici bir firma olmaktır.
Temel Değerlerimiz:
Çalışanların memnuniyetini devam ettirirken, sürdürülebilir olmak, etkin ve verimli olmak, fark yaratabilmektir. | 0e2184356686 | [
"culturax",
"fineweb2",
"hplt2"
] |
Ayasofya Müzesi Müdürü Hayrullah Cengiz, Ayasofya Müzesi Hünkar Kasrı'nda ilk kez bayram namazı kılındığını söyledi.
Cengiz, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Ayasofya Müzesi'nin içindeki Hünkar Kasrı'nda 1991'den beri namaz kılındığını belirtti.
Cengiz, 'Bu bölümde 1933 yılından beri hiç bayram namazı kılınmadı. İlk kez bu Kurban Bayramı'nda Ayasofya'nın Hünkar Kasrı bölümünde bayram namazı kılındı. Namaza yaklaşık 100 kişi katıldı.' dedi. | 3387bb465d25 | [
"fineweb2",
"hplt2"
] |
Dostlarım... Bu tatlımı misafirlerime yaptım, şimdi sizlerle paylaşmak istiyorum. Ramazan'da, Bayram'da
misafirlerinize yaparsınız diye düşünüyorum ,harika bir tatlı, agızda eriyor kıyır ,kıyır, şık görünümlü bir tatlı
GEREKLİ OLANLAR:
HAMUR MALZEMESİ:
3 Yumurta
1paket margarin (erit içine koy)
1 Su bardağı süt
1 çay kaşığı kabartma tozu:(üzerine yarım limon sık)
1 Çorba kaşığı sirke
Aldığı kadar un(hamur kulak memesi yumuşaklığında olacak)
ÜZERİNE DÖKMEK İÇİN :
1 Paket margarin veya aynı miktarda tere yağı
İÇ MALZEME
3 Su bardağı ceviz içi
AÇMAK İÇİN NİŞASTA:
ŞERBETİ:
5 Su bardağı şeker
5 Su bardağı su
yarım limonun suyu
şeker ve suyu tencerye koy. kaynamaya başlayınca
yarım limonu sık 15 dk kaynat soğumaya bırak.
HAZIRLANIŞI:
Yoğurma kabımıza hamur malzemelerimizi sırayla koyup yoğuralım .Hamurdan ceviden büyük parçalar koparıp bezeleri hazırlayalım.15 beze hazırlayalım
açma tahtamızı bolca nişasta alıp bezeleri tabak
büyüklüğünde merdaneyle açalım aralarınada bolca
nişasta serpelim.15 tanesini üst üste dizelim .
merdaneyle açabildiğimiz kadar açalım.
sonra bir bardak yardımıyla resimdede görüldüğü
gibi yuvarlaklar keselim.
İçlerine ceviz doldurup
ikiye katlayıp tepsiye dizelim.kalan hamurada aynı
işlemleri uygulayalım.
1 paket margarini veya aynı ölçüde tereyağını eritip
kızgın halde dilberdudaklarının üzerine gezdirelim.
(yağ her tarafa gelmeli)
orta dereceli fırında yavaş yavaş kızartalım.
tatlımız kızarınca ılımasını bekleyelim .soğuyunca ılık şerbeti üzerine gezdirelim . | ce81189f5c2c | [
"fineweb2",
"hplt2"
] |
Denizli’de, uzay araştırmaları hakkında yapılan bir konferansa katıldıkları sonra tanışan Denizli Anadolu Lisesi’nden Mustafa Fikret Uğur(16), Fevzi Enes Baytemir(16), Hüseyin Akyol(16), Mehmet Ali Kaspanoğlu (16), Oğuzhan İbrahimoğlu (17), Sarp Gökdağ (13) 6 öğrenci, maddi imkansızlar içinde kendi yaptıkları yazılımla ‘Vezir Tonyukuk’ adında bir robot yaparak, Avrupa’nın en büyük robotik yarışması ‘European Rover Challenge’ katılmayı başardı. NASA’da görevli Türk Hoca Umut Yıldız’ın verdiği bir konferanstan sonra bir araya gelen gençler, üzerinde 7 ay çalışarak kendi imkanlarıyla 25 dakika çalışan bir robot üretti. ‘Vezir Tonyukuk’u geliştirerek Amerika’da yapılacak üniversiteler arası robot yarışmasına katılmak isteyen 6 lise öğrencisi, maddi imkansızlar yüzünden yarışmaya katılamama endişesi taşıdıklarını belirtti.
Üretim sürecinde maddi sıkıntı yaşadıklarını ve projelerini eski Bakan Sema Ramazanoğlu’na sunduklarını belirten Mustafa Fikret Uğur, maddi imkansızlıklar yüzünden NASA’dan kazandığım bir haftalık eğitim bursuna bile gidemediğini söyledi.
Çocukluktan gelen robotiye merakının olduğunu artık bir şeyleri yapması gerektiğini için bu işe başladığını belirten 16 yaşındaki lise öğrencisi Mustafa Fikret Uğur, “Küçüklükten beri zaten bu işlere, uzaya, robotiye ve yazılımla ilgileniyorduk. Geçen sene bugünlerde NASA’da görevli bir hocamız olan Umut Yıldız’ın bir konferansına katıldıktan sonra ekip arkadaşları edindim. Bu ekip arkadaşları yani 6 kişilik ekiple beraber hem uzay sanayisinde, hem de teknoloji sanayisinde kullanılmak üzere Mars robotu yapmaya karar verdik. Bu hedef şeklinde çalışmaya başladık. Sonra yarışmaları araştırdık. Baktık ki, Avrupa’nın en büyük robotik yarışması varmış. Bu yarışmaya gitmek için başvuru yaptık, fakat üniversiteler arası bir yarışmaydı. Sonra dünyanın en geç takımı olarak oraya kabul edildik. Polonya’da sergici görevlisi olarak gittik. Türkiye’den buraya katılan bir üniversite var ama dünyada lise düzeyinde katılan hiç lise yok” dedi.
Yarışmaya katıldıktan sonra en geç takım oldukları için çok sıcak karşılandıklarını, oraya gelenlerin robota ve kendilerine baktıktan bunu siz mi yaptınız tepkileriyle karşılaştıklarını belirten Uğur, “Tabi çok güzel, Türkiye’yi temsil etmek çok onur vericiydi. Çok kompleks bir sistem yaptık. Bu sistemi yaparken, bir bütçeye ihtiyacımız vardı. Eski bakanımız sayın Sema Ramazanoğlu’na projemizi sunduk. Beğenildi ve bize 15 bin TL kadar bir bütçe verildi.
Tüm takımın maliyeti yaklaşık 30 bin TL ediyordu, biz de kendi cebimizden 15 bin TL harcama yaparak, bir şekilde Türkiye’yi temsil etmeye gittik. Önümüzde bir ‘University Rover Challenge’ yarışması var Amerika’da, bu yarışmaya gitmek istiyoruz ama elimizde hiçbir bütçe kalmadı. Destekleri bekliyoruz” şeklinde konuştu.
“MADDİ SIKINTI YÜZÜNDEN YARIŞMAYA 2 KİŞİ GİTTİK"
Çalışmalarda zaman zaman maddi imkan sıkıntısı çektiklerini belirten lise 3 öğrencisi Uğur, “Tabi lise öğrencisiyiz, arkamızda gelen, bize verilen bir bütçe, para yoktu. Paramız kalmadığı zamanlarda bir şekilde biriktirdiğimiz paraları harcayarak bir şeyler yapmaya çalıştık. Zaten son zamanlarda bizde para kalmadığı için Polonya’ya da uçak bileti alacak paramız olmadığı için 6 kişilik bir ekipten 2 kişi gitmek zorunda kaldık. Ama ne oldu kendi imkanlarımızla bir şekilde Polonya’ya gitmeyi başardık” diye konuştu.
“NASA’DAN BURSU KAZANDIM, GİDEMİYORUM"
NASA’dan kendisine bir haftalık astronotluk eğitim bursu çıktığını ve çok gitmeyi istemesine rağmen maddi sıkıntılar yüzünden gidemediğini anlatan Uğur, “Geçen sene NASA ile ortak olan dünyanın en büyük uzay kampına için bursa başvuru yaptım. Uzay kampından burs kazanan tek kişi bendim. Bir haftalık astronotluk eğitimi alacaktım. Fakat yol masrafları biraz maliyetli olduğu için ne yazık ki gidemedim. Ama hala NASA’dan bir hocamız olan Umut Yıldız’la iletişimimiz devam ediyor. Bizi başka bölümde çalışan Oktay Arslan hocamıza yönlendirdi. Bu hocalarımızla robotlar hakkında istişareler yapıyoruz. Bursum 30 Mart 2017’ye kadar devam ediyor fakat maddi imkan sıkıntısı çektiğim için ne yazık ki, gidemiyorum” ifadelerini kullandı.
“ROKET VE FÜZE ALANLARINDA YAĞUNLAŞMAK İSTİYORUZ"
Ekiplerinin ileriye dönük hedeflerini ve robota neden Vezir Tonyukuk ismini verdiklerini anlatan 16 yaşındaki Fevzi Enes Baytemir, “Öncelikle Amerika’da olacak ‘University Rover Challenge’ yarışmasına Vezir Tonyukuk’u geliştirerek ve dünyanın en geç takımı olarak katılmayı planlıyoruz. Ardından roket ve füze alanlarında yoğunlaşmak istiyoruz. Tonyukuk Göktürklerde bir vezirin ismi ve dişi kurt anlamına geliyor. Bu bizi çok etkiledi. Türklerin gücünü göstermek için Tonyukuk ismini kullandık. Türkiye’de uzay araştırmaları kısıtlı ama ilerleyeceğini düşünüyoruz. Yapacağımız projelerle buna destek olmak istiyoruz” diye konuştu.
“7 AY BOYUNCA ÜZERİNDE ÇALIŞTIK"
Robot hakkında teknik bilgileri veren ve takımla nasıl tanıştıklarını anlatan 16 yaşındaki Hüseyin Akyol, “Öncelikle Fikret ile tanıştık. Bize böyle böyle projelerimiz var dedi.
Bize anlattı ve biz de inanıyoruz, bunları yapabiliriz dedik. Bu roverda eksik malzemelerimiz olduğunda, 3 boyutlu mekanik kısmımız, 3 boyutlu yazıcılarla, bunları temin etti ve üzerinde iki tane geliştirici kart bulunuyor. Robot, 25 dakika boyunca durmadan çalışabiliyor. Herkesin düzenli ve programlı çalışabilmesi için ilk önce gruplara ayrıldık. Herkesin kendine göre departmanı vardı. Mekanik departmanız, eksik malzeme bulunduğunda 3 boyutlu yazıcılarla temin ediyordu. İki tane geliştirici ana kart kullandık. Roverımız için 7 ay boyunca çalıştık. Yazılımını da kendimiz yaptık. Bunun için hiçbir yerden yardım almadık, kendimiz başardık” şeklinde konuştu.
“HİÇ KİMSE BİZE İNANMADI"
Robotu ilk yapmaya çalıştıklarında kimsenin kendilerine inanmadıklarını belirten Akyol, “Hiç kimse inanmadı, yapamazsınız dediler. Orası Avrupa’nın en büyük yarışması gidemezsiniz gibi cümleler sarf ettiler. Tabi biz bunun üzerine daha da hırs kazandık. Bunun için çalıştık, hatta bazen sınavlarımıza bile çalışmadık, bu Rover üzerine çalıştık ve sonunda başardık. Sonra herkes de bize hayretle baktı, herkes tebrik etti” dedi. | bc644dbf5b15 | [
"c4",
"culturax",
"fineweb2",
"hplt2",
"vngrs"
] |
Sakarya Büyükşehir Belediyesi Faik Baysal Kütüphanesi 2016-2017 eğitim öğretim döneminin başlamasıyla öğrencilerin buluşma noktası oldu.
İlk, orta, lise ve üniversiteden her yaştan öğrenciyi misafir eden kütüphanede birçok disipline ait 21 bin kitap Sakaryalıların kullanımına sunuluyor.
- 'Amacımız yaşayan bir kütüphane oluşturmak'
Faik Baysal Kütüphanesi Sorumlusu Çetin Şahin, gazetecilere yaptığı açıklamada, eğitim öğretim döneminin başlamasıyla öğrencilerin kütüphaneye olan ilgisinin arttığını söyledi.
Kütüphaneye her yaş kategorisinden yaklaşık 8 bin civarında üye olduğunu dile getiren Şahin, şöyle konuştu:
'Üyelerimizin büyük çoğunluğunu ise genç öğrenciler oluşturuyor. Kütüphane olarak öğrencilere kitap okuma sevgisi aşılamanın yanında onların eğitimine katkı sağlamak ve kültürel entelektüel ihtiyaçlarını karşılamak gibi misyonlarımız var. Kütüphaneye üye olan misafirlerimiz 15 gün süreyle 2 kitabı ödünç alabiliyor. Ayrıca kütüphanemizde sunulan ücretsiz internet erişiminden de faydalanabiliyor. Amacımız yaşayan bir kütüphane oluşturmak. Kütüphanemizin yanında bulunan Divan Kitap Cafe ile sosyo-kültürel bir ortam oluşturmak istiyoruz.'
Şahin, kütüphanede her yaştan öğrenci ve yetişkine hitap eden kitapların bulunduğunu belirterek, şu ifadeleri kullandı:
'Yeni dönemde çeşitli kültürel etkinlikleri Faik Baysal Kütüphanesi'nde düzenleyeceğiz. Türkiye'nin her yerinden yazarlar kütüphanemize gelerek söyleşiler ve imza günleri düzenleyecek. Bu tür etkinliklerle okurları yazarlarla buluşturarak Sakarya'nın kültürel hayatına katkı yapmayı hedefliyoruz. Şimdiden programlarımıza tüm kültür sanat dostlarını bekliyoruz.' | dac5175b490b | [
"culturax",
"fineweb2",
"hplt2"
] |
ŞİMDİYE KADAR GÖRDÜĞÜNÜZ EN İYİ YAZILIM
Playanka projesi Softanka Yazılım Ltd. Şti
. tarafından geliştirilen (epin sitesi scripti) online oyun satış sitesi yazılımıdır. Sektörün gerektirdiği özelliklere göre hazırlanmış olup, sunduğu ayrıcalıklarla benzersiz bir üründür.
3 farklı Playanka lisanslamasından bütçenize ve hedeflerinize en uygun olanı seçerek sektöre doğru bir başlangıç yapabilirsiniz. Sadece reklamlara ve satışlara odaklanarak kazanmaya başlayın.
FARK YARATAN ÖZELLİKLERİMİZ
BİLGİ TALEP & SATIN ALMA
Sektörün rakipsiz yazılımı Playanka ile online oyun satış ürünleri satmak hiç olmadığı kadar hızlı. Bilgi talep ve satın alma için aşağıdaki bilgilerden bize ulaşmanız yeterli.
Mail: info@softanka.com
- Tanıtım Sitesi: https://www.playanka.com/
- İletişim:
+90 850 532 76 38 | d4328bcb6a54 | [
"c4",
"hplt2"
] |
Kiraya Verirken Nelere Dikkat Etmeliyiz ?
Kaynak: yapirehberi.net
Kesinlikle her iki tarafın da çıkarlarını koruyan bir kontrat yapılmalıdır.
Kira sözleşmeleri yazılı olabileceği gibi sözlü de olabilir.Ancak kanunlarda düzenlenmiş bazı haklardan yararlanmak açısından sözleşmelerin yazılı olması özellikle de tarafların önünde imzalanması en doğru yoldur. Kira sözleşmelerinde, kiraya veren kişinin her zaman gayrimenkulün maliki olması gibi bir zorunluluk yoktur. Bir kimse başkasına ait bir gayrimenkulü mal sahibinin rızası ile kiraya verebilir.
Taraflar kira bedelini Türk Lirası olarak gösterebilecekleri gibi döviz olarak da gösterebilirler.
Kira bedellerinin hangi oranlarda arttırılacağı hususunda isterlerse belirli bir oran yada yeni dönemdeki kira artış oranının tüketici veya toptan eşya endekslerine bağlandığını yazabilirler.
Kira sözleşmeleri düzenlenirken borçlardan kiracı ile birlikte kefilin de müşterek ve müteselsil olarak sorumlu olduğunun ve sözleşmenin her yenilendiği dönemde kefilinde sorumluluğunun devam edeceğinin belirtilmesi gerekir.
Depozit bedelinin tesbiti ve iadesi ile ilgili hükümlerin de sözleşmeye konulması gerekir. Depozit bedelinin döviz olarak belirlenmesi halinde iadesinde kiracı için herhangi bir kayıp olmamaktadır. Ancak depozit bedelinin Türk Lirası olarak belirlenmesi halinde tahliye tarihinde iade edilen depozit bedelinin aşırı enflasyon nedeni ile hiçbir değeri kalmayacaktır. Bunu önlemek için sözleşme tarihinde verilen depozit bedelinin kaç aylık kira karşılığı olduğu belirtilerek tahliyesinde de bu kadar aylık kira bedelinin depozit olarak iade edileceği hükmünün konulmasında büyük yarar vardır.
Kira müddeti belirtilmelidir.
Kiracının devir ve ciro edemeyeceği, ortak alamayacağı belirtilmelidir.
Kullanımdan doğan elektirik,su,yakıt gibi masrafların kiracıya ait olduğu, kullanımdan doğmayan binaya ve daireye ait demirbaş giderlerinin mal sahibine ait olduğu belirtilmelidir.
Kira bedelinin her ayın kaçıncı günü akşamına kadar ödeneceği belirtilmelidir.
Kiracının mal sahibinin yazılı izni olmadan tadilat yapamayacağı belirtilmelidir.
İhtilaf vukuunda hangi mahkeme ve icra dairelerinin selahiyetli olduğu belirtilmelidir.
Bütün bu açıklamalara rağmen kira kontratınızı düzenlerken uzman bir avukata danışmanızda fayda vardır. | c55ee64c3e2c | [
"c4",
"fineweb2",
"hplt2",
"vngrs"
] |
Bir Mesaj Yaz
Mesajlarınız onaylandıktan sonra yayınlanacaktır...
Çarşamba, 08 Ağustos 2012 20:54 | MEGlksNP
Çarşamba, 08 Ağustos 2012 13:02 | ggpyTIfSspZqw
sayfanızın renkleride çok güzel, tasarlsdığınız arayüzlerde muhteşem, yalnız B harfini hep merak ediyorum lütfen bana yazınız.
Çarşamba, 08 Ağustos 2012 08:39 | GstAthVYnkmCHKva
Pinar Develioglu10/09/2008Merhabalar,Ben Pinar Develioglu, Koc Universitesi isletme 3. sinif ogsiicirnyem. Okulda internetdeki en cok ziyaret edilen siteler, en cok okunan bloglar ve bunlarin tuketici davranislarina olan etkisi ile ilgili bir proje hazirlamaktayim. Projenin ilk asamasinda tuketicilerle yaptigim gorusmelere gore Pazarlamaciyiz.biz blogunuz alaninda oldukca seviliyor. Projenin bir sonraki asamasi icin bazi sorularim olucakti. Bunlari size ve Ufuk Beye yoneltebilecegim birer e-posta adresi var mi acaba? Saygilar,Pinar Develioglu | cbe618c4e89b | [
"fineweb2",
"hplt2"
] |
Mersin Medyum
Mersin Medyum
Mersin ve çevresinde yaşayan kişiler özellikle medyumluk işleri olduğunda daima kendilerini şanslı hissetmektedirler. Çünkü bu bölgede hizmet vermekte olan medyumların tamamı işlerine hakim ve her zaman için insanlar yardımcı olmaktan başka bir şey düşünmeyen kişilerdir. Verdikleri kaliteli hizmetler birle birçok kişini sorunlarından kurtulmalarına yardımcı olan Mersin medyumları, sadece yaşadıkları bölgenin değil aynı zamanda çok geniş bir bölgenin de dikkatini çekmiştir.
Medyumluk işlemleri ile alakalı her türlü konuda yüksek bilgi ve birikimleri ile insanların taleplerini eksiksiz bir şekilde karşılama konusundaki yeterliliklerini daima kanıtlamış olan bu kişiler ile çalışmak için birçok farklı yerden gelen ve sorunlarını hiç çekinmeden kendilerine anlatan insanlar kısa zaman içinde çareler bulmanın keyfini de yaşamaktadırlar.
Her türlü soruna getirdikleri kalıcı çözümler ile artık en çok tanınan medyum grubu olarak karşımıza çıkan Mersin medyumlarının tek amaçları kendilerine güvenerek taleplerde bulunan insanlara ilk seferde tam olarak yardımcı olmaktır. Sahip oldukları birçok özellikle ile karşılarındaki kişilere daima tam bir güven hissi veren Mersin medyumları ile çalışmak, özellikle sorunlarına çözüm bulmakta zorlanan kişiler için her zaman büyük bir zevk olmuştur. Zaman zaman insanların medyum seçimleri konusunda ne kadar zorlandıklarını ve seçecekleri kişilerde ne gibi özellikler aramaları gerektiğini bilmediğini görüyoruz.
Bu gibi durumlarda yapılacak en mantıklı hareket Mersin medyumları gibi kalitelerini kanıtlamış olan kişiler ile çalışan insanları dinlemek ve kendilerin verdikleri önerilere kulak kabartmaktır. Çünkü bu bölgede hizmet evren medyumlar, ülkemizin ve dünyanın birçok farklı yerinden çok sayıda kişiye yardımcı olup sorunlarından kurtulmalarını sağlamışlardır. Çok farklı medyumluk işlemlerini büyük bir başarı ortalaması ile yapabildikleri için daima ilk tercihler arasında yer alan Mersin medyumlarının namını duyan herkes, kendileri ile tanışıp çalışabilmek için soluğu hemen yanlarında almaktadırlar.
Özellikle birçok medyum büyülerle ilgili talepler aldıklarında çekinir hatta yapmak istemezler. Çünkü bu işlemler medyumların yaptıkları en özel ve en riskli işlemlerdir. Yanlış veya eksik yapılan işlemlerde konu ile alakalı herkesin büyük risk altına giriyor olmaları medyumların bu işlemlerden uzak durmalarının nedenlerinden biridir. Ancak Mersin medyumları, sadece büyü değil aynı zamanda çok zor uygulamalar olan yıldız name haritası çıkarmak veya vefk işlemleri yapmak gibi konularda da oldukça başarılı işler çıkarmaktadırlar.
Bu özel medyumlar ile çalışırken kendilerini her zaman rahat hisseden ve doğru sonucu alacaklarına dair her zaman içlerinin rahat olduğunu söyleyen birçok kişi, zaman zaman sorunlar yaşayan kişiler olduğunu bilseler bile Mersin medyumları ile çalışarak kesinlikle güvende olduklarını bilmektedirler.
Kendileri ile çalışan kişilerin daha sonraki zamanlarda yeniden kendilerine gelmeleri veya kendilerini çevrelerindeki kişilere de önermeleri, bu bölgenin medyum hizmeti almak isteyen kişilerin akınına uğramasına neden olmuştur. Medyumluk işlemlerini yaparken her zaman son derece dikkatli ve titiz davranan Mersin medyumları, özellikle insanların istedikleri sonucu en hızlı şekilde alabilmelerini sağlamak için ellerinden gelenin en iyisini yapmaktadırlar.
Hiçbir zaman sıradan bir meslek olmayan ve özellikle yapılan işlemler ile tarihin her döneminde çok özel bir meslek olarak kabul edilen medyumluğu, bu kadar başarı ile icra edebilmek herkesin yapabileceği bir iş değildir. Ancak Mersin medyumları, çok uzun zamandan bu yana insanların sorunlarını çözecek başarılı çalışmaları ve mesleklerine olan bağlılıkları ile bu mesleğin en başarılı temsilcileri olarak görülmektedirler. Birçok kişi gibi sizde hemen kendiler ile iletişim kurarak Mersin medyumlarının sizlere verecekleri özel hizmetler ile her türlü sorununuzdan anında kurtulabilirsiniz.
Benzer Konular
Mayıs 29, 2015
Mardin Medyum
Mayıs 28, 2015
İstanbul Medyum
Mayıs 23, 2015 | 98c69909b85c | [
"c4",
"culturax",
"fineweb2",
"hplt2",
"vngrs"
] |
Dergide hem "seyahat özgürlüğü" hareketinin nasıl başladığına, hem yürüttüğümüz kampanyalara hem de Türkiye'de ve dünyada pasaport ücretleri, vize ve diğer engeller açısından yurttaşlarımızın durumuna ayrıntılı olarak yer verildi.
Özçelebi söyleşide şu görüşlere yer verdi: "Dünya’daki hiçbir ülkede pasaport ‘değerli kağıt’ olarak tanımlanmıyor. Bizim değerli kağıtlar kanunu diye bir yasamız var. Bir de harçlar yasası var. Her yıl değerli kağıtlar Eylül ya da Ekim ayındaki endekse bakılarak o endeks oranında zam görür diye bir ibare var. Bu nedenle de her yıl pasaportun fiyatı artıyor. Dünyanın hiçbir ülkesinde böyle bir şey yok. Pasaport basit bir kimlik belgesi, sadece devletin kişiye vermekle yükümlü olduğu bir kimlik belgesi. Yani daha yurtdışına çıkmadan vatandaş önce devlete vize ücreti öder gibi yüklüce ücretler ödüyor."
Özçelebi söyleşinin sonunda şunları dile getirdi: "Yıllardır söylüyoruz, devlet vatandaşlarına vermek zorunda olduğu bir kimlik belgesini, onlara fahiş bir ücretle satarak "müşteri" muamelesi yapamaz."
4 sayfalık söyleşiyi, maalesef internet linki olmadığı için sizlere tümüyle aktaramıyorum. Dergiye İzmir'de tüm bayilerden ulaşabilirsiniz.
İzmir Life'ın internet sitesi için lütfen TIKLAYIN! | 09ac030d7120 | [
"fineweb2",
"hplt2"
] |
ESİR ASLAN
Güneşin altın ışıkları zaman zaman bulutlar arasından süzülüp yerde siyah beyaz motifler oluşturuyordu. Ara sıra esen rüzgar zaten serin olan havayı daha da soğutuyordu. Esirler duvarın kenarına oturmuşlar o kaybolup görünen ışık parçalarından nasibine ne düşerse onunla ısınmaya çalışıyorlardı. Dondurucu bir gecenin sessizliğinde dağlarda ateş yakıp ısınmaya çalışan çobanları hatırlatıyorlardı her biri. Gözler hüzünden buğulu , esaretin derin ızdırabı yüzlerdeki keder çizgilerinde yer yer kendini gösteriyordu. Birkaçı zorla tebessüm etmek istiyordu ama iyice dikkat eden bir kişi onların gözbebeklerinde ızdırap dolu siste Moskof ‘ a duyulan kini ve öfkeyi kolaylıkla okuyabilirdi. Zoraki gülmeler örtemiyordu yürek acısını , kalp ve gönül yorgunluğunu , hürriyete hasretle çarpan gönüllerin eninli ağlayışlarını..
İşte bir subay hasret gözyaşlarını içine akıtan bu esirlerin önünden onların üzerine titrek koyu gölgesini düşürerek geçiriyordu. Esirlerin bazıları onu gördü bazıları da ani olarak kesilip görünen güneş ışığındaki değişiklikten dolayı kafalarını kaldırıp farkına vardılar geçenin . Buna müteakip birden bire aralarında bir kıpırdanma oldu. Hepsi ayağa kalktı esirlerin . Rus Çarının dayısı Nikolo Nikoloviç’ti geçen... Bütün esirler ayaktaydı. Zoraki de olsa bir saygı göstergesi için ayağa kalkmışlardı. Fakat esirlerden biri buğulu gözleriyle ufukları seyrediyordu. Yüz çizgilerinden derin bir üzüntü içinde olduğu anlaşılıyordu. Fakat o çizgileri yine bir tevekkül aydınlığı örmüştü ışık ışık bu nurani çehrede. Kasvetli değildi bakışları. Hüzünlü fakat hicran yüklüydü. Hilal gibi kavisli biraz gür kaşlar kara geceleri kıskandıracak kadar siyahtı. Şahin gibi sert fakat bu bakışlar içinde bir şefkat ummanı gizleyen kara gözler , kavisli ve heybetli bir burun , ne geniş nede ince olan bir yüz , vakur bir çene onu ilk gören üzerinde sevgi ve saygı hisleri uyandırıyordu. İhtiyar subayın bütün esirler içinde bu umursamadan oturan adam dikkatini çekti. Geriye dönüp bir daha geçti esirler önünden. Fakat büyük bir derdi ruhunda taşıdığı her halinden belli olan esirde hiçbir kımıldanma yoktu. O hâlâ ufukları seyrediyordu. Belkide ruhundaki idealin âti şafaklarına panoramasını çiziyordu çileli bakışlarıyla. Esirdeki umursamazlığa şaşıran Nikoloviç tam onun hizasına gelince durdu ve tercüman vasıtasıyla sordu : “ Niçin ayağa kalkmıyor , yoksa beni tanımıyor mu? “ esir gayet sakin cevap verdi : “ Hayır tanıyorum. Ben bir islam alimiyim. Bir müslüman ise kâfirin karşısında hürmet için ayağa kalkmaz . onun için kalkmadım .” Nikoloviç öfkeden kıpkırmızı olmuştu. Ve hiddetle yanındakilere emretti : “ Derhal divan-ı harbe verilsin. “ Diğer esirler koşarak bu yiğit kişinin yanına geldiler ve hemen özür dilemezse bu işin sonunun idam olduğunu söylediler. Hatta birkaçı yalvardı Nikoloviç ‘ten özür dilemesi için. O ise zalimin zulmüne korkusuzca eğilmeyeceğini söyledi ve bu özür dileme tekliflerini reddetti. “ Bana ahirete gitmek için pasaport gerekiyordu. Eğer öldürülürsem cana minnet. İdamım ahirette ki dostlarıma kavuşmak için bir vesilem olur “ dedi. Esirler ne kadar uğraşsalar da ikna edemediler onu. Havada bir ürpermemi oldu. Güneyden bir meltem rüzgarımı esti o an . Türk ilinden bir sıcak hasret türküsü mü taşıdı rüzgâr bu perişan ülkenin soğuk ve kirli iklimine kimbilir.Karşı yamaçlarda ki ağaçlar bile ürperir gibi titreştirdi dallarını...Esir yerinden kalktı ve yanındaki arkadaşları ile beraber hazin bir günün hüzünlü iklimine dem tutan sessizlik içinde koğuşa doğru yürüyüp gözden kayboldu. Fakat giderken içinde hiçbir korku belirtisi yoktu. Sadece daha da heybet almış çehresinde ayağa kalkması için yapılan cüretli teklife karşı beliren öfke çizgileri tam silinmemişti. Fakat bunu tevekkülün tatlı aydınlığı eritip yavaş yavaş yok ediyordu işte. Koğuşa girdiklerinde, güneş , kanlı gözyaşları akıtır gibi gruba meyletmişti. Sanki o da üzülüyordu bu olaya. Işıklarıysa aynı hüzne bulaşmışçasına sisli ve griydi. Yoksa o Rabbani lambada insanlara altın hüzmelerini serpiştirmemek için yemin mi etmişti nedir?....
Gece sessiz ve sakin geçti. Teheccüt vaktinde ranzaların arasında seccadesini sermiş esirin her zamanki iniltili dualarından başka ses yoktu ortalıkta.. Gözlerindeki yaş belkide vuslat sevinciyle dökülen hasret çiğleriydi. Zaten geleceğe gebe bu şafak hasreti taşıyan şebnemler değilmiydi atinin yasemen gönüllü nesillerini besleyen ve büyüten. Onunla beraber dua eden birkaç esirde vardı. Onlarda aynı çığlığın rengini düşürmüşlerdi dualarına.. Aynı acının ritmiyle nota nota örülmüşlerdi serenatlarını....
“ Ya Rab bizi bu kahir esaretten kurtar “ diyorlardı herbiri . Fakat o gün dualarının odak noktası çok sevdikleri bu yiğit kişinin kurtuluşuydu. Onun divan-ı harbte üzüntü veren cezaya çarptırılmamasıydı tek arzuları.. Bir ara birbirlerine baktılar ve gözler buğu ve sis kelimeleri ile konuştu o an. Yüzlerindeki aydınlık ise “ Allah’tan (c.c) ümit kesilmez “ cümlesini sanki koğuşun loş havasın bir mahya şeklinde sessizce nakşediyordu...
Diğer gün divan-ı harbe çıkartılan esir bir celsede idama mahkum edildi. “ Yok esarette bir kişinin böylesine bir cüret göstermesi hukuk kurallarına zıtmış. Yok kim olursa olsun rütbeli bir askere karşı saygılı olmalıymış “ gibi bahanelerle mahkumiyet mühürlenip imzalandı . Öbür gün kararın infaz edilmesi kararlaştırıldı. Esir sanık sandalyesinde alınan karar için sanki seviniyomuş gibiydi. Dudaklarında tatlı bir tebessüm vardı. Belli ki terhis tezkeresini eline geçiren bir askerin sevinciydi bu. Hummalı bakışları bir sevinç ışığı ile aydınlanmıştı işte. “ Ah ölüm nerdesin . Ah Resuller Resulune beni kavuşturacak ilanname , ebed menzilinden Hakk’a ulaştıracak burak , refref nerdesin “ diyen bir gönlün sevinciydi şimdi bu çehrede okunan. Şeb-i arus özlemini yıllar yılı yüreğinin en derin köşelerinde taşımış bu dertlinin yüzünün güldüğünü gören diğer esirler ve Rus subayları şaşkınlıktan donup kalmışlardı. Fakat arkadaşları onun nasıl bir metafizik gerilime sahip olduklarını bildiklerinden bu sevince hiç şaşmadılar. Esirler yine onun etrafını sarıp özür dilemesi için defalarca dil döktüler. Hatta biraz dini bilgisi olan bir ikisi ikna için bunun bir intihar olduğunu , Ammar bin Yasir’ in başından geçen olayları hatırlattı ama hiçbiri fayda vermedi . O Rus emperyasına karşı tek başına çekilmiş bir kılıcı simgeliyordu şimdi. Zirvesine ulaşılmaz bir cesaret everestini abideleştirmişti bu davranışıyla . Hem de Rus diyarında. ALLAH (c.c) ve Kitap düşmanlarının tam göbeğinde. “ Cesaret bütün silahlardan üstündür “ kutsi sözünün canlı misali şimdi sanık sandalyesinde oturuyordu. Askerler onu diğer esirlerin arasından alıp koğuşun biraz ilerisinde dar bir hücreye hapsettiler. Diğer günün sabahında karar infaz edilecekti.
O gece bir matem havasında geçti. Sık sık esen rüzgârın uğultusu gece bülbüllerinin hazin ağlayışlarına dem tutuyordu. Ara sıra boğuk boğuk öten baykuşlar küfür baykuşlarının boğulmuş ruhlarının yakın bir zamanda nasıl perişan olacağının işaretini fısıldamaktaydı rüzgâra. Esir gayet mutluydu. Fakat yüreğinin bir noktası yaralıydı. “ Davam davam “ diye kan sızıyordu bu yaradan . Ölmek kolaydı ama ya İslam davası. Hakkın sancağını cihanın burçlarına dikme ideali. Hz. Muhammed (s.a.v)‘in ses ve soluğunu deniz aşırı ülkelere ulaştırma vazifesi. Yoksa o, bu idealinden kaçan bir korkak mıydı ? Böylesine çetin ve zor bir ideal yükünün altından , gelecek nesiller için dayanılması gereken çileli bir ömürden çıkıp ölümün sis ve dumanlı örtüsü ardında kaybolup gitmek bir kaçış mıydı ? Bir gece boyu düşündü esir. Öfkesini atideki nesillere feda etmeyi belkide milletinin selameti için af dilemeyi bile geçirdi aklından. Fakat müslüman türkün ezeli düşmanına karşı böyle bir af dileği onların daha da iştahlarını kabartan bir hareket olurdu. Zalim ve dinsiz Rus’a bu lezzeti tattırmayacaktı. Sabah horozlar öterken o kesin kararını vermişti. Ne olursa olsun kararını değiştirmeyecekti. ALLAH (c.c) bir Said’i alırsa yerine bin Said getirirdi. O yüce zatın kudretine bu ağır değildi. Hem insanlık için bazen mertçe bir ölüm binlerce ışık ve nur tohumuna fiske konduran bahar rüzgarı gibi diriltici olurdu. Sabah serinliği hücrenin küflü ve kirli duvarlarını üşütürken abasına bürünmüş seccadesinde ebedi kurtuluşu için dua dua yalvaran abide insanın gözlerinde şimdi vuslat sevincinin damlaları vardı. Bir ara hücresine yaklaşan ayak sesleri duydu. Yüreğine tatlı bir kavuşma hazzının ılıklığı bir cemre gibi düşüverdi. Fakat ayak sesleri yavaş yavaş uzaklaşıp biraz sonrada hiç duyulmaz oldular. Esir bir fecr-i kazip acılığını hissetti yüreğinde. “ Her halde devriyeye çıkan askerlerin ayak sesleriydi “ diye geçirdi içinden . Yüreğinden binbir selam gönderiyordu vatanına , dostlarına, dindaşlarına... “ Acaba arasıra uğultulu bir sesle esen saba rüzgarı şu gurbet ilden benim selamımı sıladaki dostlarıma ulaştırır mı? “ diye geçirdi içinden. Belki birkaç saat sonra ölmüş olacaktı. “ Elveda “ diyemeden göçecekti bu diyardan. Helalleşemeden geçecekti ebed menzillerine...
Bir müddet sonra yine ayak sesleri duydu. Sesler yaklaştı yaklaştı ve tam kapının önünde durdu. Sonra büyük bir hışımla kapı açıldı. Hatta subay tam açılması için bir tekme indirmişti kapıya. Sonra Rusça “ Haydi yürü “ dediler. Esir onların ne dediklerini anlamamıştı ama niçin geldiklerini biliyordu askerlerin. Ayağa kalktı ve seccadesini dürdü rutubetli yatağının üzerine koydu. Sonra subayın elindeki kelepçelere elini uzattı. Soğuk kelepçeler nurani bileklere geçti. Askerler onu birazda itekleyerek hücreden dışarıya çıkardılar. Sabahın erken saatinde infazın olacağını bilen esirler hepside dışarıdaydı. Çoğunun yüzünde üzüntü ifadesi keder çizgileri oluşmuştu. Hele dostları gözlerinden akan kanlı gözyaşları ile seyrediyorlardı infazı. Birkaç tanesi ona doğru koşarak “ ne olur af dile şu zalimden de kurtul “ dediler .. Rus askerler esirin etrafına toplanan insanları zorla dağıttı. O sadece bakışlarıyla konuşuyordu şimdi. Kararı kesindi. Zalim Rus’a boyun eğmeyecekti. Dostlarına sadece bir kelime ile karşılık verdi. “ Elveda “ .
Askerler yerlerini aldılar . Esire son arzusu soruldu. “ İki rekat namaz “ dedi esir. Serbest bıraktılar onu. Dostlarından biri eski bir seccadeyi getirdi ve serdi yere. Esir şimdi bir arslanı hatırlatıyordu. Namazdaki duruşu sonsuzluğa arzu ve iştiyakla yanıp kavrulduğunun en belirgin ifadesi idi. Namazını fazla uzatmadı. En son ellerini yücelere açıp dua etti. Kusurlarının, günahlarının bağışlanması için ALLAH (c.c) ‘a yalvardı. “ Sana geliyorum Rabbim “ diye noktalandı , yakarış. Dostları onun için inleyen bir ney olmuşlardı. Hıçkıra hıçkıra ağlıyorlardı. Esirlerin hepsinin gözlerinde bir çiğ damlası oluşmuştu. Mahsun gözler hüzün çizgilerinin en derinini gizliyordu özünde. Rus subayı namaz bitince tercüman vasıtası ile sordu. “ Niçin ibadetini uzatmadın? ” Esirin cevabı gayet sert ve netti : “ Ölümden korktu namazını uzattı dersiniz diye. “ Yeniden ellerini bağladılar. Yaftayı astılar boynuna . Duvar kenarına götürdüler. Gözlerini bağlamak istediler. “ Hayır! dedi, ben dostlarıma baka baka ölmek istiyorum. “ Esirlerin ağlayışları bir inilti , bir çağıltı , bir çığlık senfonisi şeklinde sabahın serin rüzgarlarına karışıp uzaklara gidiyordu.
Askerler “ Nişan vaziyeti al! “ komutuyla tüfekleri omuzlarına yerleştirip namlularını hedefteki nur abidesine çevirdiler . Manga subayı elindeki kırbacı kaldırıp tam havaya kaldırıp ateş emri verecekti ki birden bir ses duyuldu. “ Durun durun ...“ Askeri binadan koşa koşa gelen bir taraftan “ Durun “ diye bağıran bir kişi Çarın dayısı Nikolo Nikoloviç’ten başkası değildi. Nikoloviç’in sesini duyan manga subayı hemen askerlere “Dikkat! “ komutu vererek selama durdu. Nikoloviç infaz yerine gelince tekrar “ durun “ dedi heyecanla. Sonra duvar kenarında ölüm anını sabırsızlıkla bekleyen korkusuz , cesaret abidesi zata doğru yaklaştı . “ Fazilet odur ki düşmanlar dahi onu takdir etsin “ ata sözünün bir yansıması şeklinde şöyle dedi : “ siz dininizin hatırı ve inandığınız değerler için bana tazimde bulunmadınız. Ben sizin bu asilce hareketinizden dolayı çok duygulandım . Sizi dava etmekten vazgeçiyorum. Beni affediniz ,efendim !” Esirler arasında bir sevinç tufanı oluştu. Tatlı tatlı esen rüzgar şimdi bir kurtuluş bestesini dokuyordu. Sabah güneşi altın ışıklarıyla ufuktan süzerek ağaç dallarında bir sevincin ışıklı motifini örüyordu. Kuş sesleri “ her matemli gecenin bir huzur yüklü gündüzü vardır “der gibi şarkılar mırıldanıyordu güne. Herşey sevinçliydi . Hatta rus askerlerinin bile infazın durdurulmasından mutlu oldukları yüzlerinden okunuyordu. Fakat bir kişi vardı yeniden ebed illerinden ayrı düşmüş . Ebed menzilindeki dostlarına kavuşmak için bir fırsatı kaçırmış olduğunu düşünen biri vardı, yüreği buruk , kalbi firak ateşiyle yanan biri. Ölüm tezkeresini kader kuşuna bir kez daha kaptırmış ve elinden kaçırmış biri... “ Esir arslan ! “
Gelecek nesiller o aslanı cesaret yelelerinden ışık , korkusuz kükreyişinden ümit , yüreğindeki ideal ateşinden âti meşalesini tutuşturacak kıvılcımlar devşirecekti.... | f090b71bf5ad | [
"fineweb2",
"hplt2"
] |
Fukuşima nükleer kazasının üzerinden iki yıl geçti. Kaza, nükleer teknoloji açısından dünyanın en güvenilir ülkesinde, Türkiye gibi deprem kuşağında, hükümet yetkililerinin yerinde gidip incelediği ve tam not verdikleri santralde, 11 Mart 2011’de gerçekleşti. Bu telafisi mümkün olmayan kazanın yıldönümünde, bir kez daha “Nükleer mi? Hayır teşekkürler! Biz nükleer santral istemiyoruz” diyoruz.
Nükleer santrallerin risklerini, tehlikelerini küçültmeye çalışan, her bir nükleer kazanın ardından kazaları saklayan, nükleer kazaları “tüp gaz patlamasına” indirgeyen, korkmayın nükleer santral “arka bahçenize bile kurulabilecek” güvenlikte diyerek “modern dünyanın” turistik tesislerini açtıklarını söyleyenler: Tek kelimeyle YALAN söylüyorsunuz.
Bakın çok güvenilir dediğiniz teknolojinin saniyeler içinde yarattığı sonuçlar:
-160 bin kişi evlerini terk etti.
- Kaza sonrası santralin 20 km’lik çevresi girilemez bölge olarak ilan edildi.
-Şimdiye kadar 22 milyon ton radyasyonlu molozun ancak yüzde 6’sı kaldırılabildi.
- Kazanın maliyetinin ilk on yıl için 250 milyon doları bulması tahmin ediliyor.
-Denizdeki radyasyon seviyesi normalin binlerce katına ulaştı. Balıklarda yasal seviyenin 2.500 kat üzerinde radyasyon tespit edildi.
- 24 bin yıl boyunca tehlike saçmaya devam edecek plütonyum-239 Fukuşima’da kullanılan yakıtın bir bölümüydü. Reaktörün soğutulması sırasında kullanılan binlerce ton su ile radyoaktif madde denize aktı, toprağa, havaya karıştı.
- Kaza bölgesinde yaşayan 95 bin çocuğun yüzde 44’ünde tiroid bezlerinde anormallikler olduğu tespit edildi.
İşte saklamaya, önemsizleştirmeye çalıştığınız gerçek bu:
Nükleer santraller tarihinin etkisi yıllarca süren ve ölümcül kazalarla dolu olduğu, sadece sınırlı bir bölge ya da insan grubunu değil çok geniş bir bölgeyi ve milyonlarca insanı, canlıyı etkilediği, dünyanın hiçbir yerinde tehlikeli radyoaktif atıkları güvenli saklama koşullarının bulunmadığı… Ne acıdır ki bu gerçek yine bir kaza ile bir kez daha gözler önüne serildi.
Nükleer sevdasından bir türlü vazgeçemeyenler- bir türlü kabul etmek istemeseler de- bugün dünya, bir nükleer atılım içinde değil. Fukuşima felaketinin ardından nükleer tesisleri olanlar kapatma kararı alırken, kurmayı planlayanlar bu kararlarından vazgeçtiler.
-Elektrik ihtiyacının yarısını 7 nükleer reaktörle karşılayan Belçika, 2025’e kadar tümünü kapatma kararı aldı.
-Elektrik ihtiyacının yüzde 28’ini 17 nükleer reaktörden karşılayan Almanya, 8 reaktörünü hemen kapattı. 9 reaktörü 2022’ye kadar kapatma kararı aldı.
-Elektrik ihtiyacının yüzde 38’ini 5 nükleer reaktörden karşılayan İsviçre, 2034’e kadar hepsini kapatma kararı alırken, yeni yapmayı planladığı 3 reaktörden vazgeçti.
Tüm canlı yaşamını tehdit eden bu teknolojiye karşı Avusturya, Yunanistan, İrlanda, Letonya, Lihtenştayn, Lüksemburg, Malta ve Portekiz ortak bir bildiri imzalarken; Avusturya inşaatı biten tek reaktörünü halk istemediği için çalıştırmadan kapattı. Çek Cumhuriyeti var olan nükleer planlarını rafa kaldırdı. Tüm dünyada nükleer karşıtlarının verdiği mücadeleler sonucu hükümetler nükleer projelerinden bir bir vazgeçiyorlar. İtalya’da yapılan referandumda halk yüzde 95’le nükleere hayır derken, Polonya’da Mielno yakınlarına yapılması planlanan santral referandumunda da yüzde 94 hayır dendi. Ve Türkiye halklarının yüzde 80’e yakını nükleer santral istemiyor. İşte gerçek olan bu!
Bir kez daha, nükleer maceracıların kâr hırsının bedelini yaşamlarımızla ödemeyeceğimizi dile getiriyoruz. Fukuşima felaketi nükleer planlarınızı erteledi diye şimdiden hayıflanmayın, zaten sonsuza dek bu planlarınızı hayata geçiremeyeceksiniz.
Akkuyu'da, Sinop'ta, İğneada'da, Türkiye'nin, ya da dünyanın hiçbir yerinde nükleer santral kurulmasına izin vermeyeceğiz.
Ne kömür, ne petrol, ne de nükleer! Güneş, rüzgâr bize yeter!"
Küresel Eylem Grubu | 7b75330a6809 | [
"c4",
"culturax",
"fineweb2",
"hplt2",
"vngrs"
] |
Sabah erkenden gitarını alıp evden çıktı... Posta kutusu boştu yine. Yoo, hayır. Beyaz bir şeyler vardı. Kalbi hızla çarparken, kutuyu açıverdi. Elektrik faturası gelmişti... Hem de her zamankinden "hoş" bir miktarda... Başka bir şey olmadığını bildiği halde, yine kutunun içine baktı... Boş...
Dışarısı, ne soğuk ne de sıcak... Kapalı bir havaydı. Yağmur yağmaması için dua etti... Şemsiyesi evde kalmıştı ne de olsa... Karşıya geçmek için trafik lambalarının yanında durdu... Önünden son sürat geçen araba, bütün çamuru sıçrattı... En sevdiği siyah pardösüsü de batmıştı... Karşıya geçti.
Karnı açtı... Her pazar sabahı uğradığı cafe'ye gitti...
"Tadilat nedeniyle kapalıyız" yazısını okurken, gülümsedi... Aklına mezar taşına yazılabilecek bir şey geldi "Tadilat nedeniyle öldü...açlıktan".
Neyse dedi kendi kendine "O kadar da aç değildim".
Sonra bir yerlerde yerim diye düşünerek yürümeye başladı. Derken yanından geçen bir grup çocuk, ona sertçe çarptı. Yere yığılmıştı. Karşısında, evin balkonunda oturan bir grup genç kız, gülüyorlardı... Ona gülüyorlardı... Ayağa kalkarken, cebindeki bozuklukların düştüğünü fark etti. Her biri ayrı bir yöne yuvarlanıyor... Çatlaklardan, deliklerden düşüp kayboluyordu. Parası da gitmişti. Bir gitarı, bir de canı vardı... Yemek yiyecek, eve gidecek parası kalmamıştı... Yorgundu. Mektup yazmayan, arayıp sormayan, çok sevdiği o kızla bir zamanlar gittikleri parkı hatırladı... Orada küçük çocuklar bileklik, kolye gibi hediyelik eşya satarlar... Müzisyenler maharetlerini gösterir, para kazanır, kızlara hava atarlardı... Parktaki o eski neşe kalmamıştı. Yolun kenarına geçti. Elindeki gitar çantasını yere koydu. Gitarını çıkarıp, o "en" hüzünlü besteyi çaldı... Sonra, o kıza bestelediği parçayı... Ve bir başkasını... Ve bir başkasını... çaldı... çaldı.
Ne zordu hayat! Yağmur altında yürümeyi severdi... Ama yalnızken değil. Yalnızken, daha bir ağır yağıyordu sanki yağmur... Daha bir soğuk... Eve vardığında, kuşu öterek karşılamadı onu... Sessizlik dolu ev, o an ürpertti... kafesin yanına gittiğinde, minik kuşu kafesin tabanında yatıyordu hiç kıpırdamadan... öylece... "ölüm" dedi..."sürprizleri seviyor"
Islak giysilerini çıkardı... kuş gibi o da ölecekti, bu sefil hayatta. Gitar çantasını açtı, kalan bozuklukları almak için. Arada beyaz bir kağıt gördü... Açar açmaz, yazı tanıdık geldi... O beyaz ellerin yazdığı notu okurken, önce heyecanlandı, sonra üzüldü...
Notta: Demek hala bizim parçamızı çalıyorsun...ve yine çok hüzünlü bir şekilde. Beraber aldığımız kuşları hatırlıyor musun? Bendeki bu sabah öldü... Ayrılığa dayanamadı herhalde... Ama, biz insanız, dayanabiliriz değil mi?Yarın gidiyorum bu şehirden... Kendine iyi bak... Hoşça kal!
Anladı o an, işlediği hatayı... Ne kadar da bencil olmuştu bugüne kadar. O bu şehirdeydi... Ve hiç aramamıştı... O arar diye. Şimdi aynı şehirde bile olamayacaklardı. Gün batışını aynı anda izleyemeyecek, aynı ortamda aynı havayı solumayacaklardı... Ama, o da affetmezdi ki... yoksa eder miydi? Dal rüzgarı affeder, ama kırılmıştır bir kere, diye geçirdi içinden... Kapı çalındı... Ne de çok istedi o an için, kapıdakinin o olmasını... Bu nedenle açmadı kapıyı... O umudu taşımak istedi hep içinde... Sonra uykuya daldı... uyanmamak üzere... | 2650e71dba3d | [
"c4",
"culturax",
"hplt2"
] |
20-21 Eylül Karşı İklim Zirvesi çağrı videosu
Liderlerin bir araya gelecekleri tarihten bir önceki hafta sonu yani 20- 21 Eylül de tüm dünyada küresel eylem günü olarak ilan edildi. Dünyanın dört bir yanındaki iklim aktivistleri ise uluslararası bir anlaşmanın tüm canlı yaşamı için zorunlu olduğunu dile getirmek için bir araya gelecek. Amerika'dan Hindistan'a, Filipinler'den İngiltere'ye milyonlarca insan 20 - 21 Eylül tarihlerinde iklim adaleti için sokağa çıkacak. Biz de bu uluslararası hareketin bir parçası olarak; insanın ve doğanın sömürülmediği bir dünya için; ne iklimi değiştiren fosil yakıtlara dayalı bir geleceğe ne de ekosistemi yıkıma sürükleyen; nükleer, HES, kentsel dönüşüm ve benzeri çılgın projelerin yapılmasına izin vermeyeceğimizi dile getireceğimiz etkinlikler ve yürüyüş düzenleyeceğiz.
Öngörülenden bile hızlı gerçekleşen iklim değişikliliğine karşı “harekete geçmek için” bir aradayız. Gelin 20-21 Eylül’de İstanbul’da nasıl bir dünya istediğimizi konuşacağımız “İklimi değil sistemi değiştireceğiz!, Onlar bir avuç biz milyarlarız” zirvesini birlikte inşa edelim. | e57aee948c11 | [
"culturax",
"hplt2"
] |
Küresel Eylem Grubu Manifestosu
Bugün dünyanın üzerinde bir hayalet dolaşıyor - Aktivizm hayaleti.
Yirminci yüzyıl küresel kapitalizmin kurumlarına karşı küresel hareketin güçlendiği büyük eylemlerle kapandı.
Küresel aktivizm geçtiğimiz on yılda Seattle'dan Kopenhag'a kadar sokakları doldurarak, yaratıcı kampanyalar örgütleyerek, dünyanın dört bir köşesinde aynı anda harekete geçmeyi başararak yeni bir mücadele biçimi yarattı. Küresel eylem günlerinden sosyal forumlara, internet üzerindeki yeni örgütlenme biçimlerinden herkesin katılımına açık hareketli yapılara kadar farklı alanlara ve özelliklere sahip yeni bir aktivizm doğdu.
Bugün bu küresel aktivizme katılarak onu büyütmekle, ekolojik ve sosyal krizin daha da derinleşip hepimizi mutlak bir yıkıma sürüklediği bir geleceği kabullenmek arasında nihai bir seçimle karşı karşıyayız.
Küresel yıkımların yaşandığı bugünün dünyasında mücadele de sorunlar gibi sınır tanımıyor. Çoğu ekolojik sorun yerelde yaşanıyor. Termik santrallar, barajlar, HES'ler, kirletici sanayiler, madenler, orman yangınları, yok edililen tarım alanları, kuruyan göller, yaşanmaz hale gelen kentler o yerelde yaşayan insanların hayatına ve geleceğine zarar veriyor.
Bu sorunların nedenleri ve bunlara karşı verilen mücadele ise küresel düzeyde. Yani bugün yerelle küresel arasında bir ulusal hareket alanı bulunmuyor. Artık ulusal sınırlar içinde mücadele de, çözüm de mümkün değil. Irkçılığa, milliyetçiliğe ve ayrımcılığa karşı verdiğimiz mücadele bu yüzden de küresel ısınmaya ve gezegenin yıkımına karşı verdiğimiz mücadeleden ayrılamaz.
Küresel ısınmanın, nükleer tehlikenin, ekolojik krizin, savaşların ve işgallerin, sosyal eşitsizliklerin, mülteci akınının ve yayılan şiddetin ortak bir nedeni var: Dünyanın sınırlarını çoktan aşmamıza sebep olan büyüme ve ilerleme saplantısını sürdüren, kendi krizlerini yıkıcı tüketimi körükleyerek aşmaya çalışan ve dünyayı ya da insanları değil, sadece şirket kârlarıyla özel çıkarları kollayan küresel kapitalist sistem.
Şirketlerin güdümündeki politikacılarla bürokratların ve doğrudan şirketler için çalışan lobicilerin denetimindeki bu sistem demokrasi açığını da büyütüyor. Halkın karar süreçlerinden uzak tutulduğu, medya manipülasyonuyla gerçeklerin insanlardan gizlendiği bu sistem demokrasi eksiğini derinleştiriyor.
Gerçekler gizlenip, yapay gündemler dayatılırken, sistemi ayakta tutmak için en yalın bilimsel gerçeklere karşı kuşku yaratılmaya, çözümün basitliği gözlerden gizlenmeye çalışılıyor. Oysa gerçekler çok açık.
Küresel ısınmanın durdurulması için sera gazlarının salımını azaltmak, bunun için de kömür, petrol gibi fosil yakıtlardan hızla uzaklaşmak, enerji tüketimini azaltmak, motorlu ulaşımı, uçakla seyahatleri ve mantıksız bir mal dolaşımına neden olan küresel ticareti sınırlamak gerekiyor.
Nükleer enerjinin nükleer silahlanmayla, tüketim toplumuyla ve merkezi denetimle olan bağını kavramak hayati öneme sahip. Yeni Çernobilleri önlemek ve gelecek kuşaklara yüz binlerce yıl radyasyon yayan nükleer atıklar bırakmamak için nükleer teknolojiye karşı çıkmamız, yenilenebilir enerjiye dayalı sürdürülebilir bir ekonomik sistemin önünü açmamız gerekiyor.
Ekolojik yıkımı önlemek için doğaya saygılı bir yaşam biçimine geçmemiz, paranın değil tüm canlıların ve insanın yaşam haklarının ön planda olduğu bir sistem için mücadele etmemiz ve henüz canlılığını ve çeşitliliğini sürdürebilen doğal yaşam alanlarını her ne pahasına olursa olsun korumamız gerekiyor.
Savaşın ve şiddetin olmadığı bir dünya için yalnız insan haklarına ve barışın diline saygılı politik çözümler için mücadele etmek artık yetmiyor. Günümüzde savaşların, şiddetin ve soykırımların en önemli gerekçesi olan petrole olan bağımlılıktan uzaklaşmak, küresel ısınmayı ve kuraklığı durdurmak, suyun, temiz havanın ve toprağın tüm canlıların ortak zenginliği olduğunu kavramak gerekiyor.
Sosyal eşitsizliklerin ve ekolojik yıkımın, doğanın ve insanın sömürüsünün, kadınlara ve farklı kimliklere yönelik ayrımcılığın, savaşların ve küresel ısınmanın aynı zincirin halkaları olduğunu kavramak, alternatifi olmadığına inandırılmaya çalıştığımız bu sistemi bizim, insanların, halkların gücünden başka hiçbir gücün değiştiremeyeceğini anlamak zorundayız.
Başka bir dünya sadece bizim ortak aklımız ve ortak eylemimizle mümkün.
Başka bir dünya küresel aktivizmi büyütmemiz ve her yere yaymamızla mümkün.
Başka bir dünya istiyoruz. Ve onu kendi ellerimizle kuracağız.
Sadece insanlığı değil, üzerinde yaşadığımız gezegeni ve kader ortağımız olan canlıları da kaybediyoruz. Kazancağımız şey ise yeni bir dünyadır.
Küresel Eylem Grubu
- Salı, 28 May 2013 17:33 tarihinde oluşturuldu
KÜRESEL EYLEM GRUBU, Biz Kimiz?
KÜRESEL EYLEM GRUBU, Biz Kimiz?
Küresel Eylem Grubu olarak ilk kez 3 Aralık 2005’te “Küresel Isınmaya Karşı Küresel Eylem Günü” için bir araya geldik. 3 Aralık’ın ardından, savaşlara, militarizme ve çokuluslu şirketlerin yarattığı tahribata karşı bir kampanya birliği olarak çalışmalarımızı sürdürdük. Bugünün enerji sistemi, büyük ölçekte fosil yakıtlar ve çok küçük bir paya sahip olsa da nükleer enerji kullanımına dayanıyor. Dünyamızı tehdit eden bugünün enerji sistemini topluca değiştirmenin zamanı geldiğine ve bunu zorlamak için bir araya gelip sesimizi yükseltirsek, geleceğimizi ve gezegenimizi kurtaracağımıza inanıyoruz. Enerjinin verimli ve tasarruflu kullanılmasıyla birlikte bugün teknolojik olarak kendini kanıtlamış olan rüzgar, güneş, dalga, jeotermal gibi yenilenebilir enerjilerle yeni bir enerji sistemi inşa etmenin mümkün olduğunu biliyoruz.
- Çarşamba, 03 Nisan 2013 19:11 tarihinde oluşturuldu
İKLİMİ DEĞİL, SİSTEMİ DEĞİŞTİRELİM!
İKLİMİ DEĞİL, SİSTEMİ DEĞİŞTİRELİM!
Küresel iklim değişikliğinin yarattığı sonuçlar günlük yaşamda gün geçtikçe etkisini arttırmakta. Seller, kuraklık, ani hava olayları, aşırı ısı dalgaları, orman yangınları bunlardan etkilenen, yaşamlarını yitiren, göç eden, açlık çeken yüz binlerce insan, türleri tehlikede olan hayvan ve bitkiler. İnsanlık ve gezegenimiz şimdiye kadar yaşamadığı bir felaketle karşı karşıya kalmış durumda. Bu yaşananlar doğal değil, bir kader hiç değil.
- Çarşamba, 03 Nisan 2013 19:04 tarihinde oluşturuldu
KEG'e Katılmak ve Dünyayı Değiştirmek istiyorum diyorsanız...
Küresel Eylem Grubu aktivistleri eylem ve etkinlikleri organize etmek için bir araya geliyor.
kureseleylemgrubu@gmail adresinden bizimle iletişime geçebilirsiniz.
- Cuma, 24 Temmuz 2009 00:28 tarihinde oluşturuldu | 3400f02ac7ee | [
"fineweb2",
"hplt2"
] |
Bilim insanları ve iklim uzmanları, artık atmosferdeki karbondioksit miktarının güvenli üst sınırının milyonda 350 parçacık olması gerektiğini söylüyor.
Atmosferdeki mevcut karbondioksit miktarı milyonda 392 parçacık. Bu oran güvenli sınırın çok üzerinde. Şu an uçurumun kenarında bulunuyoruz, atmosferdeki karbondioksit miktarı hızlı bir şekilde milyonda 350 parçacığa inmezse Grönland Adası'ndaki buzların erimesi ve donmuş toprak tabakalarının altından yüksek miktarda metan gazı salımları gibi geri döndürülemez etkiler yaşanabilir.
275, 392 ve 350
200 yıl öncesine kadar, atmosferde bulunan karbondioksit miktarı milyonda 275 parçacıktı. Milyondaki parçacık sayısı (ppm), atmosferde bulunan gazların yoğunluğunu hesaplama yoludur ve bir milyon gaz molekülü içinde kaç tane karbondioksit molekülü olduğunu belirtir. 275 ppm gezegenimiz için ideal karbondioksit miktarıdır, eğer hiç karbondioksit olmasaydı gezegenimiz yaşamak için çok soğuk olurdu.
Karbondioksite ihtiyacımız var, ama ne kadarına?
18. yüzyılda insanlar enerji ve üretim için kömür ve petrol kullanmaya başladılar. Bu noktada atmosferdeki karbondioksit miktarı artmaya başladı. Günlük işlerimizin pek çoğunda kömürle üretilen enerjiyi kullanıyoruz. Yeryüzündeki milyonlarca yıllık fosil yakıtları atmosfere karbondioksit olarak salıyoruz. Günümüzde, karbondioksit miktarı 392 ppm ve her yıl yaklaşık 2 ppm artıyor.
Bilim insanları, 392 ppm'in gezegen tarihinin en yüksek değeri olduğunu söylüyor. Bu yüksek değerin etkilerini yaşamaya başladık bile, yüzlerce milyon insanın içme suyu kaynağı olan dağ buzulları çok hızlı erimeye hatta yok olmaya başladı. Sıcak havayı seven sivrisinekler artık her yere yayılıyor ve sıtma, deng humması gibi hastalıklar taşıyorlar. Toprakların verimi önemli ölçüde düştü. Deniz seviyesi yükselmeye başladı, bilim insanları bu yüzyılda birkaç metrelik yükselmeler yaşayabileceğimizi söylüyor. Eğer bu gerçekleşirse, pek çok şehir ve ada sular altında kalacak. Artık okyanuslar soğurdukları karbondioksit miktarı yüzünden çok daha asitli, bu ise bazı deniz canlılarının yaşamını zorlaştırıyor. Eğer karbondioksit miktarı 450-500 ppm seviyelerine ulaşırsa mercan kayalıkları yok olmaya başlar ve bu zaten kötü olan koşulları yaşanmaz hale getirir.
İlkim değişikliğinin hızlandığının belki de en açık göstergesi buzullar. 2007 yazındaki deniz buzu miktarı, 1979-2000 yaz ortalamasından yaklaşık %39 daha az. Kayıp alanın büyüklüğü neredeyse Britanya kadar.
Hızlanarak artan etkiler sonucunda ilklim uzmanları, güvenli karbondioksit üst sınırını 350 ppm olarak belirlediler. 350, gezegenin sağlığı açısından çok önemli bir sayı.
350 ppm mücadelesini kazanmak zor bir iş, ama imkansız değil. Karbon salımını acilen durdurmalıyız. Kömür yakmayı durdurmalı ve gerekli olan enerjiyi güneş ve rüzgar gibi yenilebilir kaynaklardan üretmeliyiz. Eğer karbon salımını durdurabilirsek, ormanlar fazla karbondioksit miktarını soğurmayı başarabilir. Bilim insanları fosil yakıtların kullanımının azaltılması ve ormanların çoğaltılmasıyla bu yüzyılın ortalarında karbondioksit miktarının 350 ppm seviyesine düşürülebileceğini düşünüyorlar. Zamanımız az, 350 ppm'in üzerinde kaldığımız her gün yıkıcı ve geri dönülmez iklim etkilerini görme ihtimalimiz artıyor. | bcaa848bc6e0 | [
"culturax",
"hplt2"
] |
Mehmet ÇINAR/ANTALYA, (DHA)- KIYILARI 3 kıtaya yayılan Akdeniz etrafındaki 22 ülkede örgütlenen 'Let's Do It (Haydi yapalım) Grubu' üyeleri, 9 Mayıs'ta aynı anda tüm bu ülkelerde 1 milyon gönüllüyle hem kıyı, hem dip temizliği yapacak. Türkiye'de ise Edirne'den Hatay'a 10 ilde 160 bin gönüllü hedefleniyor.
'Let's Do It' hareketi, 2008 yılında Baltık ülkesi Estonya'da 50 bin gönüllünün bir araya gelerek 5 saatte 10 bin ton atık toplayarak ülkeyi temizlemesiyle başladı. Uluslararası çevre hareketi, 9 Mayıs günü 22 ülkede kıyısı bulunan Akdeniz'in temizlenmesini gündeme getirecek bir etkinlik hazırladı. 22 ülkede aynı anda başlayacak etkinlikle 1 milyon gönüllünün katılımıyla Akdeniz'de hem dip hem de kıyı temizliği yapılacak.
TÜRKİYE'DE 10 İL
Akdeniz'in temizliği için bütün tarafların sorumluluk alması gerektiğine inandıklarını belirten Let's Do It Akdeniz Koordinatörü Emre Ustaoğlu, Akdeniz'in 3 kıtada kıyısı bulunan tek deniz olduğunu söyledi. Ustaoğlu, Let's Do It Akdeniz'in Türkiye'de Edirne, Çanakkale, Balıkesir, İzmir, Aydın, Muğla, Antalya, Mersin, Adana ve Hatay'da faaliyet gösterdiğini, bu illerdeki her yaştan kişinin gönüllü olabileceğini dile getirdi.
TÜRKİYE'DE 160 BİN GÖNÜLLÜ
Türkiye'de ilk kez geçen yıl yapılan etkinliğe yağmura rağmen 4 bin gönüllünün katıldığı ve 12 ton kıyı ve dip temizliği yapılarak çöp toplandığını belirten Ustaoğlu, bu yıl 22 ülke hedefinin 1 milyon, Türkiye'deki 10 ilin hedefininse 160 bin gönüllü olduğunu söyledi. 9 Mayıs Cumartesi günü belirlenecek 40'ın üzerindeki noktada etkinlik yapılacağını belirten Ustaoğlu, “Bütün insanları sahalara davet ediyoruz" dedi.
SURİYE'DEN YUNANİSTAN SINIRINA
Türkiye'de temizliğin Suriye'den Yunanistan sınırına kadar süreceğini belirten Emre Ustaoğlu, "Edirne'den başlayıp Hatay kıyılarına kadar sualtı ve kıyı temizliği planlıyoruz. Dünyanın en büyük iç denizi özelliği taşıyan Akdeniz, 46 bin kilometrelik kıyı şeridiyle Asya, Avrupa ve Afrika'yı birbirine bağlamaktadır. Dünyada, yaklaşık 100 milyon ton atık bulunduğu düşünülüyor. Bu sadece estetik bir sorun değil, aynı zamanda sağlık, doğal hayat, dayanışma ve sorumlulukla alakalı bir durum. Sadece 1 günde kapımızın önünü süpürerek, dünyayı temizleyebileceğimize inanıyoruz" dedi.
AKDENİZ BÜYÜK TEHDİT ALTINDA
Akdeniz'in tehlike sinyali verdiğini anlatan Ustaoğlu, şöyle konuştu:
“Akdeniz yüzyıllardır insan medeniyetinin pek de şirin olmayan işgali altında. Akdeniz Deniz ve Kıyı Durum Raporu'na göre, Akdeniz'in barındırdığı ve yüzde 30'u sadece kendine özgü olan türler ile biyolojik çeşitliliğin tehlike altında bulunduğu belirtiliyor. İklim değişikliğinin etkisiyle sıcaklığın artması istilacı türleri de artırıyor. Bunların bazıları önemli balıkçılık kaynağı olarak değerlendirilirken, bazıları da ekosistemi risk altına sokuyor. Aşırı balıkçılık, tesadüfi avlanma veya yan avlar, deniz dibi yapısını bozan dip trolü ve diğer yöntemler ekolojik süreçleri ve ekosistem hizmetlerini etkileyerek Akdeniz üzerinde büyük baskı oluşturuyor. Ayrıca kıyı yerleşimlerinin yüzde 37'sinde kanalizasyon arıtılmadan denize deşarj ediliyor, atık su arıtım tesislerinin yüzde 18'i ise yetersiz. Ayrıca dünya deniz trafiğinin yüzde 15'i Akdeniz'de gerçekleşiyor ve kazalardan kaynaklı petrol kirliliği artıyor."
"BÜTÜN KURUMLAR DESTEK VERİYOR"
Let's Do It Akdeniz'in etkinliğine 10 il ve ilçelerinde valilikler, kaymakamlıklar, sahil güvenlik komutanlıkları, belediyeler, ticaret ve sanayi odaları, emniyet müdürlüklerinin dalış ekipleri, can kurtarma merkezleri, dalış kulüpleri, kent konseyleri, bisiklet toplulukları, öğrenci toplulukları, doğa sporları toplulukları, sivil toplum örgütleri, siyasi partiler gibi çok sayıda taraf destek veriyor. | 93f9ec34a415 | [
"c4",
"culturax",
"fineweb2",
"hplt2",
"vngrs"
] |
Egemen Sekmen Affet Sözleri
Gün geçmiyor ki pop müzik dünyasında yeni bir isimle karşılaşmayalım. Egemen Sekmen yeni isimler arasından güçlü sesi ve yorumuyla sıyrılmayı başaran bir şarkıcı. Sanatçı geçtiğimiz günlerde İda & Seyhan Müzik etiketi ile piyasaya sürülen tekli çalışması Affet ile büyük sükse yapmış durumda. Affet sözleri ile olduğu kadar müziği ve harika video klibi ile de dikkat çekiyor. Eğer sizde müzik dünyasındaki yenilikleri takip etmekten hoşlanıyorsanız ve Egemen Sekmen şarkılarının yanı sıra sevdiğiniz tüm şarkıları sorunsuz bir şekilde dinlemek istiyorsanız sitemiz sizin için en doğru adres.
Ahmet Kaya Ağladıkça şarkısından Arda Balkay’ın Şükür Olsun şarkısına kadar çok sayıda seçenek şarkı sözleri sitemizde siz değerli müzik severleirn beğenisine sunulmuş durumda.
Egemen Sekmen Affet Sözleri
Egemen Sekmen Affet Şarkısı Dinle | 92e6a3861d3e | [
"fineweb2",
"hplt2"
] |
Akustik Yanmaz Labiret Viyol Tipi Ses İzolasyonu Süngerleri
Adındanda anlaşılmış olduğu gibi labirente benzeyen şekilde estetik görünüme sahip ses yalıtım ve ses izolasyon malzemesidir.Yanmaya karşı dayanıklı çok tercih edilen ses yalıtım malzemesidir. Akustik Ses Yalıtımı ve izolasyonu evinizde, iş yerinizde, stüdyolarda, müzik kayıt, toplantı odaları, konferans salonları, tiyatro salonlarında, klima jeneratör odaları vb. gibi kullanım alanı çok geniştir.Bu Ses yalıtım ürün grubunda Akustik Yanmaz piramit, spesiyal,labirent,yumurta ve düz sünger çeşitleri mevcuttur.Bu süngerleri kolaylıkla uygulayabilirsiniz veya bizim tarafımızdan ses yalıtım, izolasyon uygulaması yaptırabilirsiniz.Aşağıda Akustik Yanmaz Labirent süngerlerle ilgili daha detaylı bilgi resimler bulabilirsiniz.Daha detaylı bilgi için bizimle irtibata geçebilirsiz.
AKUSTİK LABİRENT SÜNGER 50 30 MM 1M2 14 TL + KDV
AKUSTİK LABİRENT SÜNGER 50 40 MM 1M2 16 TL + KDV
AKUSTİK LABİRENT SÜNGER 50 50 MM 1M2 18 TL + KDV
Akustik Yanmaz Sünger Dayanıklıgı :Yanmaya karşı yüksek direnç sağlayan ve mükemmel ses yutum değerlerine sahip, yüksek performanslı akustik köpüktür. Ses yutma performansı çok iyi olan bu ürün, yüksek hava hızlarında bile herhangi bir aşınmaya maruz kalmaz. Hava içerisinde parçacıklar halinde yayılmaz. Orta ve yüksek frekans aralığında maksimum performansta çalışan yanmaz akustik süngerler, kurşun&pvc bariyer gibi malzemelerin eklenmesi ile sesin akustik düzenlemesinde ve sesin yalıtımında yüksek performans gösterirler. İçeriğindeki kimyasallar zararlı atık ihtiva etmez ve yanma sonucunda zehirli gaz çıkarmamaktadırlar.
Ses Yalıtım Süngeri Kullanma Alanları :
Akustik Labirent Sünger - AkustikSünger Fiyatları - İstanbul - Akustik Düzenleme Süngeri - Kompresör Kabin ses yalıtımı - jeneratör odası ses Yalıtım -
Labirent Sünger - Müzik Odası Ses Yalıtımı -Yumurta Sünger Fiyatları - Konferans Salonu Ses İzolasyonu - Akustik Tavan Ses Yalıtım - Akustik Duvar Ses Yaltım - Akustik Kumaş Kaplı Panel - Tavan ses Yalıtım - Ses Yalıtım Süngeri - Makine Dairesi Ses Yalıtımı-ses yalıtım süngeri - ses izolasyon süngeri- ses yalıtım sünger çeşitleri - sünger çeşitleri - ucuz ses süngeri - ses yalitim malzemeleri - Yanmaz Sünger - Akustik Yanmaz Sünger - Yanmaz sünger fiyatları.
Akustik Yanmaz Ağır Kurşun Bariyerli Labirent Viyol Tipi Ses İzolasyonu Süngeri
Normal Akustik Ses Yalıtım Süngerlerine Ağır Kurşun Bariyerli Sünger eklenirse gerçekten çok güçlü ve etkili sonuçlar alınabilir akustik ses düzenlemenin yanı sıra güçlü bir ses yalıtımı ses emme sağlar.Alttaki resimde normal iki akustik süngerin arasındaki malzemedir.
Ağır kurşun bariyer fiyatı : 50mm 1 m2 = 71 tl + KDV
Daha detaylı bilgi için bizimle irtibata geçebilirsiz.
0216 693 15 25 KAVACIK Şube
0216 592 72 79 SULTANBEYLİ Şube telefon numaralarımız.
Mail adresimiz info@aksaakustik.com | 83e49af6ffd2 | [
"c4",
"culturax",
"hplt2"
] |
Ürünlerimiz – minimal invaziv tedavide kullanıma hazır
biolitec® çeşitli tedavi alanlarında öncü lazer teknolojisi ve uygun aksesuarlar geliştirmektedir. Ürünlerimizle hastalarınıza modern minimal invaziv lazer tedavisinin tüm mevcut avantajlarını sunabilirsiniz.
biolitec® Lazerler
Tedavi uygulamaları ve klinik sonuçlar açısından yepyeni bir dünya – yeni LEONARDO® Lazerimiz. Bugün piyasada bulunan en çok yönlü ve evrensel tıbbi lazerdir.
Özel dalga boyu sayesinde Ceralas® HPD lazer sistemimiz mükemmel lazer-doku etkileşimi sunar. Tek uygulama alanlarının gereksinimlerini karşılamak üzere farklı tasarımlarda mevcuttur.
biolitec® Fiberler
En gelişmiş lazerlerin yanı sıra biolitec® size çok geniş bir yelpazede yer alan aksesuarlar sunar. Sürekli geliştirmeye bağlı olarak biolitec® tedavi alanınızla ve ilgili uygulama ile mükemmel derecede uyumlu olan spesifik özelliklere sahip fiberler sunar.
XCAVATOR® ilk gerçek Lazer-TURP olup ürolojide emniyetli ve etkili tedavi sunmaktadır.
Yeni MyoFiber™ ve PolyFiber™ ürünlerimiz miyomların HOLA™ ile zarar vermeden eksizyonu için özel olarak tasarlanmıştır.
Müteri Servisi
Ürünleri telefonl
sipariş etmek için,
+49 (0) 3641 519 53 0
numaralı telefonu arayınız. | 6931e4ea2e87 | [
"c4",
"fineweb2",
"hplt2",
"vngrs"
] |
Farelerin Toplantısı Masalı Dinle
Farelerin Toplantısı Masalı
Sevgili çocuklar, yeni masalımızın adı Farelerin Toplantısı masalı. Bu masalın sesli ve yazılı sunumu masal dinleme sitemiz üzerinden ücretsiz yapılmaktadır.
Farelerin Toplantısı Masalını dinlemek için aşağıdaki PLAY tuşuna basınız.
Farelerin Toplantısı
“Belalı” adında bir kedi varmış. Bu kedi bütün fareleri canından bezdirmiş. Onlara göz açtırmıyormuş. Fareler açlıktan nerdeyse tahtaları kemirmeye başlayacaklarmış. Fareler ne yapacaklarını şaşırmışlar. Belalı’ nın evde olmadığı bir gün toplanarak ne yapacaklarını konuşmaya başlamışlar. Her kafadan bir ses çıkıyormuş. Akıllı ve tecrübeli başkanları bir öneri getirmiş:
“Belalının boynuna bir çıngırak asalım, size ve bize yaklaştığında çıngırağın sesini duyar deliklerimize saklanırız. Onun üstesinden başka türlü gelemeyiz.” Herkes bu öneriyi çok beğenmiş. Başkanı alkışlamışlar “Yaşa !” diye çığlıklar atmışlar. Başkan sözlerine devam etmiş. “Ancak bir sorun var” demiş.
“Çıngırağı Belalının boynuna kim asacak?”. Birden sessizlik olmuş. Az önce alkış tufanı koparan fareler, bu söz üzerine geri çekilmeye başlamışlar.
Her biri bir bahane uydurarak ya da “Ben yapamam” diyerek toplantıyı terk etmiş. Böylece baş belası Belalı onlara göz açtırmamaya devam etmiş. Önemli olan konuşmak, alkışlamak değil iş yapmaktır. Bunu hiç anlamamışlar. | 9de365a6b49f | [
"fineweb2",
"hplt2"
] |
10 Eylül 2013 Salı
BRABUS 850 Shooting Brake 6.0 Biturbo 4MATIC
Bu yıl Frankfurt'a iyi hazırlanmış firmalardan birisi de BRABUS. Alman modifikasyon firması S ve 6X6 G Serisi'nin ardından CLS 63 AMG Shooting Brake temelli çalışmasını da sergiledi.
Geniş hava girişleriyle donatılan yeni ön tampon üzerine hava çıkışları ve LED aydınlatmalar ekleyen firma kendi logosunu eklediği ön panjur üzerine de hava girişleri eklemiş. Yer ışıklandırmalarına sahip yeni yan etekler, 20 inç çaplı jantlar ve farklı bir difüzörle donatılan aracın ön çamurlukları arkasına ve yan aynalara karbon fiber uygulanmış.
Egzoz, fren ve süspansiyon sistemleri de elden geçirilen aracın iç mekanında metal pedal seti, farklı deri döşemeler, yeni paspaslar, ışıklandırmalı kapı eşik kaplamaları ve BRABUS 850 logoları yer alırken direksiyon arkasında bulunan vites değiştirme kulakçıkları da alüminyumdan üretilmiş.
Kaputu altında hacmi 5.9 litreye yükseltilen çift turbo beslemeye sahip bir v8 saklayan otomobil 850 beygir güç, 1.450 Nm tork üretebiliyor. Tork değerini 1.150 Nm'de sınırlayan firma dört tekerlekten çekiş sistemi sayesinde aracın 0'dan 100 km/s sürate 3.1 saniyede ulaşabildiğini belirtirken maksimum süratin de 370 km/s'in üzerinde olduğu açıklandı.
Kaydol: Kayıt Yorumları (Atom) | 0c40f8e5858a | [
"fineweb2",
"hplt2"
] |
Okyanusta Bir Su Damlası Gibi, her sene okyanusu geçen kuşlar misali, daha iyi bir hayat için denizi geçmek isteyen beş adam hakkındaki traji-komik, sözsüz bir performanstır. Fakat her zamanki gibi, işler planlanan şekilde yürümez ve geçirdikleri bir kaza sonucu kendilerini ıssız bir adada, belanın içinde, yalnız ve yardımsız bir halde bulurlar. Bu zor durumda birbirlerine yardım etmek ve destek olmaktan başka çareleri yoktur, ancak birbirinden farklı beş karakterin bunu yapması çok da kolay olmayacaktır.
Oyun Süresi : 50 dakika / Tek Perde | a4699abe3d4d | [
"fineweb2",
"hplt2"
] |
Kategori:Zayıflama Ürünleri
Zayıflama ürünleri kategorisinde, kilo vermek ve diyet sürecini desteklemek isteyenler için, farklı ihtiyaçlara yönelik ürün alternatifleri bulunmaktadır.
Diyet ve sporla kilo vermeye çalışanlar, kalıcı kilolarından rahatsız olanlar, bölgesel kilolarından şikâyet edenler, siz de zayıflama ürünleri kategorimize göz atabilirsiniz.
Zayıflama ürünleri, yağ yakımını hızlandırma, metabolizma hızını arttırma, haricen vücut şekillendirmeyi destekleme, düşük kalorili içeriklerle beslenmeyi destekleme ve daha pek çok farklı biçimde kullanılabilir. Burada önemli olan, kişisel ihtiyaçlar ve öncelikler doğrultusunda, uygun ürün seçiminin yapılmasıdır. Bu platformda, ürünleri , içeriklerini, kullanma biçimlerini, etki ve işlevlerini inceleyerek, siz de kendiniz için en uygun ürünü seçmenizde yardımcı olabiliriz. | cd285a3480af | [
"c4",
"culturax",
"fineweb2",
"hplt2"
] |
Söz konusu reklam olunca hakikate lüzum yoktur. Reklamın ve onun alacalı dünyasının hikâye edildiği bir senaryonun oturduğu zemin de işte bu hakikatsizliktir. Bu sayede her şeyin çok sağlam bir dramatik yapı üzerine inşa edildiğini daha en başından görmek mümkün.
2007’de ilk sezonu yayınlanan, 2012’de yayınlanacak 5. Sezonu bizde de heyecanla beklenen, Altın Küre ödüllü Mad Men, tüketimin vitrinini en iyi hale getirmeye çalışan bir sektörde, reklam dünyasında mesleki kabiliyetleri ve vazgeçilmez erkeklikleriyle hayatlarını sürdüren adamların ve onların karısı, sekreteri, bakıcısı olan kadınların hikâyesini anlatır. Ve her sekreterin bir hayali vardır: Banliyöde lady olmak.
Ergenliğinin bir kısmı Cesur ve Güzel, Yalan Rüzgarı’na kurban verilmiş bir kuşağın insanı olarak o dizilerde dikkatimi çeken bir durum vardı. Belli bir mesleğe mensup insanların işlerinin derinliğinden (neyin derinliği vardı ki dediğinizi duyar gibiyim) hiç söz edilmemesi sinir bozucu gelirdi. Moda sektöründe çalışan bu insanlar aşktan meşkten başka şey konuşmazlardı. Rich tam yeni tasarımından söz edecekken içeri Brook girer ve yine mevzu aile içi şehvete sarardı. Çok şükür zaman geçti ve biz o yılları atlattık. Mad Men izlerken en çok hoşuma giden durumlardan biri de işleri ortada olan bu adamların, sektöre dair her türlü vaziyeti en incelikli biçimde seyirciye aktarabilmesi. Nerden nereye?
Yok sayılanlar mutlu olmazlar
Günümüzde de mantığını çok değiştirmemiş reklam sektörünün 1960’lar Amerika’sında nasıl işlediğini, müşteri temsilcisi – yaratıcı ekip çekişmesini, müşteri – ajans çatışmasının sahte uzlaşmasını detaylarıyla gözler önüne seren, icra edilen meslekten çokça bahsedilen bir dizi Mad Men. Dönem atmosferi, karakter derinlikleri, fiziksel göstergeleri (beden, sigara, içki, ambalaj, …) en iyi şekilde tasarlanmış, fotoğrafı da hikâyesi de güçlü bir yapım. Siyasal ve tarihsel bir fon her bölüme eşlik etmekte. Irkçılık, cinsiyetçilik, kapitalizm. Bu noktada en çok dikkat çeken durumlardan biri de 60’larda ‘kadın olma’ hali. Don Draper ve ahalisi erkeklerin dünyasında varoluşlarını sağlamlaştırmaya çalışırken, görünmezliğiyle yokoluş içinde debelenen kadınların vaziyetlerine dair durumlar çok etkili bir biçimde anlatılıyor.
Belirlenmiş yaşamlar
O yıllar sekreter, eş ve yardımcı elemandan öte konumlandırılmayan kadınlar var New York’un göbeğinde. Bireyselliğini fark etmesine izin verilmeyen kadınlar, erkekler için ‘en iyi’ olma yarışı içine girerken gün gelir benliklerine de uyanırlar fakat kazınmış bir anlayışın üstesinden gelmek o kadar da kolay olmaz. Yaratıcı fikirlerin dünyasında yeteneğiyle varolan bir kadın olmak için yaratıcı zekaya katkı yapmasına izin verilmiş tek kadın Peggy Olson olmak gerekmektedir. Tabii oyunun eşit uygulanmayan kuralları içinde cinsiyet yenilgisini de göze alarak. Tabir yerindeyse ağzıyla kuş bile tutsa kadın kadındır yerleşik bakış açısı içinde. Güzel giyinmeli, mis kokmalı, çocuklara iyi anne, kocaya iyi eş olmalı. Her koşulda her şeye hazır beklemeli, beyaz, burjuva kadının temsilcisi Betty Draper gibi. İtaatkar, kendini dinlemeyen, erkeğin sesiyle yönünü belirleyeni makbul olanı. Erkeğin dışarıdaki ‘zorlu’ çabasının karşılığı evdeki ‘uzlaşmacı’ kadın olunca hayatın dengesi sağlanır adeta. İşler tersine gittiği noktada düzen de altüst olur. Çalışan kadın için de işler pek yolunda değildir. İşinizi istediğiniz kadar iyi yapın yine de iyi bir kalçanın söylediklerine üstün gelemezsiniz. Bu noktada güzel olmanın etkisi fazlasıyla büyüktür. Bu etkiyi yakalamak arzusundaki kadınlar daha güzel görünmek için yorucu bir efor sarfederler. Yürüyüşleri de bu çabanın süsü niteliğindedir. Joan Holloway’in endamı da bu yorucu eforun görünür kılındığı bir salınış içindedir. Joan, sürekli altı çizilen ‘beden’ vurgusu içine sıkıştırılması sağlanmış bir karakterdir. İşindeki yeteneği, tavrı bir yana güzel kalçaları bir yanadır.
Çift kişilikler
Karşılığı ödenen ‘emek’ alanlarını işgal eden erkeklerin, kadınları sıkıştırdıkları alanda mutlu kılma çabaları huzursuz bir eviçi ortamı da yaratır çoğu zaman. Kontrollü olmaya çalışan çiftlerin sınırları da gittikçe daralır. Dar alan her iki taraf içinde sıkıştırılmışlık duygusu yaratır. Temelde kontrol yine erkektedir elbette. Dizideki bütün erkekler bu sınarları dışarıda genişletme imkanı ararlar. Bu davranışsal olarak da görünür kılınır. Don Draper’ın, karısı ve diğer kadınlarla sevişme tarzı arasındaki fark da bu durumun bir sonucu olarak ele alınabilir. Evdeki ‘sıkıcı’ ve steril düzen yerini dışarıdaki daha özgür ve dağınık alana bıraktığında kimlikler de kendini salar. Şiddet de şefkat de başka türlü yansır. Bu ikili karşıtlık sektördeki çarpıklığa da karşılık gelir. Ambalaja ve reklama bürünmüş her ürün içindekinin gerçek kimliğini yitirmesine sebebiyet verir. Çünkü önemli olan görünendir. Dizideki dünyada da işler görünür olanla ilerler. Görevler doğru yapılıp, çark düzgün döndürüldüğü sürece sırların, çarpıklıkların ifşasının gereği yoktur. Önemli olan pazarlamak her şeyden önce iyi pazarlanmaktır. En iyi şekilde pazarlanan beşinci sezonu da heyecanla beklemekteyiz! | be68b3190307 | [
"c4",
"culturax",
"fineweb2",
"hplt2",
"vngrs"
] |
(Haber Merkezi)-11. Akbank Kısa Film Festivali’nin ödüllü filmleri, 30 Mart- 20 Mayıs tarihlerinde Türkiye genelindeki üniversitelerde gençlerle buluşmaya devam ediyor.
Ödüllü filmler 8 Mayıs’ta Adana’da gösterilecek.
Türkiye’de kısa film alanında platform oluşturma hedefiyle yola çıkan ve 11 yıldır alanında öncü etkinliklerden biri haline gelen Akbank Kısa Film Festivali’nin ödüllü filmleri, 30 Mart - 20 Mayıs tarihleri arasında Kocaeli, İzmir, Denizli, Edirne, Tekirdağ, Erzurum, Çanakkale, Balıkesir, Bursa, Eskişehir, Ankara, İstanbul, Gaziantep, Zonguldak, Bolu, Kastamonu, Sakarya, Mersin, Konya, Adana ve Kayseri’de üniversitelilerle buluşmaya devam ediyor.
11. Akbank Kısa Film Festivali üniversite turunda; 37 ülkeden toplam 712 kısa filmin katıldığı Festival’in yarışmalı bölümüne başvuran eserler arasından “EN İYİ ULUSAL FİLM ÖDÜLÜ”nü kazanan Orhan İnce’nin yönetmenliğini üstlendiği Adem Başaran filmi, “EN İYİ ULUSLARARASI FİLM ÖDÜLÜ”nü kazanan Avusturya doğumlu yönetmen Mark Gerstorfer’in Erlösung (Kaçış) filminin yanı sıra mansiyon ödülünü kazanan Altın Kızlar, Mükemmel Bir Gün, Roadtrip (Yolculuk) ve La Llamada (Çağrı) ile seyirci özel ödülü sahibi Yabani Ot filmleri 8 Mayıs 2015, Cuma günü Çukurova Üniversitesi’nde sinema tutkunlarıyla buluşacak.
Bu yıl 16 - 26 Mart tarihleri arasında gerçekleştirilen Akbank 11. Kısa Film Festivali, 10 gün boyunca sinemaseverlere yine dopdolu bir program sundu. 23 ülkeden toplam 86 kısa film ve iki uzun metraj filmin gösterildiği Festival, söyleşi ve atölye çalışmaları ile Türk ve dünya sinemasının ünlü isimlerini seyirci ile buluşturdu. | e035999de7cd | [
"c4",
"hplt2"
] |
Yunus Emre ve Tabduk Emre
»
Tabduk Emre
Yunus Emre’nin Hocası olan Tabduk Emre’nin Türbesi, Kula’nın Emre Köyündedir. Büyük bir Türk mutasavvıfı olan, Tabduk Emre hakkında yazılı kaynaklar; O’nu Barak Baba, Sarı Saltuk gibi Hacı Bektaş-ı velinin halifesi olarak göstermektedir.
Tabduk Emre miladi 1200’lü yıllarda Manisa ili Kula ilçesi Emre köyünde yaşamıştır ve Hoca Ahmet Yesevi’nin müritlerinden olduğu bilinmektedir. Bir gün Hacı Bektaş Anadolu’daki erenleri yanına çağırır. Tabduk Emre ben nasibimi aldım deyip davete uymaz. Fakat Hacı Bektaş’ın ısrarı üzerine dergâhına varır. Kendisine gelmeyişinin sebebi sorulur; şöyle cevap verir. “ Erenler meclisinde bir gün perde aralığında el uzandı ve bize nasibimizi verdi.” dedi.
Hacı Bektaş; “O eli görsen tanır mısın?” der.
Tabduk Emre: “Elbette tanırım. Ayasında yeşil bir ben vardı, o eli bir ordunun içinde görsem tanırım.” der.
O zaman Hacı Bektaş sağ elini Emre’ye uzatır.
Emre o yeşil beni burada görünce, heyecanlanır ve “TABDUK SULTANIM, TABDUK SULTANIM.” diye bağırır. Aradığı kişinin karşısında olduğunu anlar ve o günden sonra Ermem Şeyhin adı “Tabduk Emre” olur. Tabduk aradığımı buldum demektir.
Yine bir rivayete göre: Tabduk Emre, Saruhan Beyinin kızı Fatma Sultanı istetmek için, annesini Emre köyünden, Saruhan beyinin konağına yollar. Tabduk Emre’nin annesi, Saruhan beyinin kızı Fatma Sultanı oğlu Tabduk Emre’ye ister. Saruhan Beyi, Tabduk Emre’nin annesine oğlu kırk yük altın getirirse ancak o zaman kızını vereceğini söyler. Annesi boynu bükük olarak Emre köyüne dönüp, durumu Tabduk Emre’ye anlatır. Tabduk, annesini tekrar Saruhan beyine göndererek, beyin şartlarını kabul ettiğini bildirir. Tabduk Emre Saruhan Beyi’nin Emre köyüne gönderdiği kırk deveye, çuvallar içinde kum ve çakıl doldurarak Saruhan Beyine geri gönderir. Çuvallar Sultanın hazinesine boşaltılırken içindeki kum ve çakıllar altın olur. Bunun üzerine hayretler içinde kalan Saruhan Beyi de sözünde durarak kızı Fatma Sultanı Tabduk Emre’ye verir.
Günümüzde Tabduk Emre Türbesi olarak anılan yapı mimari unsurlar bakımından Manisa’daki Saruhan Bey Türbesi ile büyük benzerlikler taşımaktadır. Türbe içinde ortadaki Tabduk Emre’ye, diğerleri ise aile fertlerine ait olduğu söylenen 10 mezar bulunmaktadır. Türbe kapısının hemen önünde, taşında balta tasviri bulunan mezarın ise Yunus Emre’ye ait olduğuna inanılmakta ve her yıl binlerce kişi tarafından ziyaret edilmektedir. | 369faa542354 | [
"c4",
"culturax",
"fineweb2",
"hplt2"
] |
E-ticaret paketi satın alarak çok kısa sürede online mağazanızı oluşturabilirsiniz.
E-ticaret tasarımı olarak size özel tasarımlar çıkartıyor, diğer e-ticaret sitelerinden farklılaşmanıza imkan sunuyoruz. Ayrıca mobil uyumlu ve HTML5 Standartlarında e-ticaret sitesine sahip olarak, google ve diğer arama motorlarında üst sıralara çıkma durumunuz artıyor ve ayrıca responsive tasarım sayesinde, mobil kullanıcıların da sitenizi mobil cihazlardan kolaylıkla kullanmasını sağlıyoruz.
Siz karar verin, gerisini bize bırakın!
E-ticaret sitesi yaptırmaya karar verdiyseniz, bir an önce isim bulmaya çalışın. Çünkü işin en zor kısmı bu! Online mağazanız, siz isminizi oluşturana kadar hazır hale gelecektir!
Sanal Pos kurulumu ve Ödemeler
Ürünlerinizi yüklediniz ve sıra ödemelere geldi.
Ödemelerinizi isterseniz banka havalesi ile, isterseniz kapıda ödeme imkanı ile de isterseniz kredi kartına 9 taksite kadar taksitli olarak da alabilirsiniz. Sanal Posunuz 1 hafta içerisinde hazır olacaktır.
E-Ticaret ile ilgili merak ettikleriniz için e-ticaret makalelerimize göz atabilirsiniz. | eef491f44d45 | [
"fineweb2",
"hplt2"
] |
ALİAĞA’DA ETKİLİ İLETİŞİM SEMİNERİNE BÜYÜK İLGİ
Aliağa Ticaret Odası’nda(ALTO) yoğun ilginin gösterildiği, ABİGEM eğitmenlerinden Prof. Dr. Gaye Özdemir’in, iletişim tekniklerini anlattığı “Etkili İletişim Semineri” gerçekleşti.
Seminerde konusuna hakim olduğu gözlenen Prof Dr. Gaye Özdemir’in katılımcılarla kurduğu diyalog dikkatlerden kaçmadı. Katılımcılara devamlı sorular sorarak ilgilerini çekmeyi başaran Özdemir, kısa video görüntülerini de kullanarak yapmış olduğu neşeli anlatımıyla katılımcıların beğenisini kazandı.
Adnan Saka:”Seminere gösterilen ilgi, üyelerle ve ilçe halkı ile etkili iletişim kurduğumuzu gösteriyor”
113 kişinin katıldığı seminerde iletişimin hayatın her aşamasına etki ettiğini söyleyen ALTO Başkanı Adnan Saka iletişim kurmaktan çok, iletişimde etkili olabilmenin önemine dikkat çekti. Saka Oda olarak üyeleri ve ilçe halkı ile etkili iletişim kurabilmek için devamlı arayış içinde olduklarını, gerçekleşen bu seminerin de üyelerle iletişim kurdukları en önemli yöntemlerden biri olduğunu vurguladı.
Prof. Dr. Gaye Özdemir:”İletişim yöntemleri kişilerin başarı ya da başarısızlığında belirleyicidir”
ABİGEM eğitmenlerinden Prof. Dr. Gaye Özdemir iletişimin çok dikkatli ve hassas bir şekilde irdelenmesi gerektiğini belirtirken kişilerin aile, sosyal çevre ya da iş dünyasında kurdukları iletişim yöntemleri ile başarılı ya da başarısız olduklarını gösteren örnekler olduğunu söyledi. Özdemir seminerde etkili iletişim ile ilgili bilgiler verirken insanları okumanın temelleri, dört iletişim kodu, beden dili ve konuşma kodu ile analizi, sözel sızıntılar, kendini ifade ve ileti yöntemi, algı yönetimi ve bütünü keşfetme, yalan söyleme ve aldatma belirtileri, ilişkilerde ikna stratejileri gibi konularda açıklamalarda bulundu.
Saka’dan Özdemir’e teşekkür ve hediye
Seminer sonunda ALTO Başkanı Adnan Saka, Özdemir’e katkılarından dolayı teşekkür ederken doğal taşlar kullanılarak yapılan bir kolye hediye etti.
Haber fotoğrafları: | a75c13f48c0d | [
"c4",
"culturax",
"hplt2",
"vngrs"
] |
Kalıcı Oje Uygulamaları
Kalıcı oje, özel jel malzemeden üretilmiş Uv teknolojisi kullanan ojelerdir. Kullanım süresi ortalama 2 hafta ila 3 hafta arası değişmektedir. Alt kat base coat ile üst kat top coat arasına sürülen ojeler işlem sonrasında çizilme ve soyulmadan kullanım imkanı tanıyor. Kalıcı ojeler özel uv lamba cihazında kurumaktadır. Bu teknoloji ojeyi tırnak üzerine yapıştırmakla birlikte kurumasınıda sağlıyor. Kalıcı oje uygulaması yapılabilmesi için base coat,top coat,bir renk oje,cleanser ve uv lamba cihazı olmazsa olmazdır. | 0d8c36c839e3 | [
"fineweb2",
"hplt2",
"vngrs"
] |
Efendum, Feridun Encels’le birlukte insanluk tarihi üzerinde yaptuğumuz araşturmalar
soninda şunu cördüm. İnsan hayvandan türemiştur.
Evet, buna bir itirazum yok ama o hayvan hangisidur? Darwin’un ileri sürdüğü gibi maymun
midur? Değildur. Değerli bilim adami Darwin burada yanılmaktadır. İnsan maymundan değil hamsiden türemiştur. İdris uşağum sen hemen “Peki niye şimdi de hamsiden insan türemeyi?” diye soracaksun. Güzel evladum, o hamsinun uzaktan akrabasi olan özel bir türdi. Evrimini geçurdi ve sözi fazla uzatmadan tarih sahnesinden indi. Şimdi artuk hamsiden insan türemez, hamsinun ayarlariyla oynama. Hamsiden artuk çok güzel buğulama olur.
Hamsiden insana geçişte emeğun roli
Karadenuz’de nazli nazli yuzen hamsinun cani sıkılınca, “Haçan karaya çikup insan evladinun tarihini başlatayim” dedi ve karaya çikti. Uzatmiyayim, önce hamsinun eli – ayağindan ayrildi. Sonra dik yürüyuş sağlandi. (O zamanki hamsiler çok gururliydi, 7 yil Fenere’e yenilmemişlerdi.) Ve he-ce-li ko-niş-ma baş-la-di. Son olarak da beynun gelişimi hamsiyle insan arasinda aşilmaz bir boşluk yaratti. İnsan artuk 4 katli piramit yapan bir canliydi. Alet yapabilen, doğa üzerinde bilinçli dönuşum sağlayan insan evladi, hamsiyi tanimamazluktan geliyidi.
Doğanun diyalektuği
Dikkat edun, doğada herşey basitten karmaşuğa gider. Sudaki tek hücreli canlıdan Şakil
O’Niyıl’a, hamsiden balinaya, takadan titaniğe, Fener’den Barcelona’ya... Gelişim boyle bir
süreç izler.
Diyalektuk süreç; karşutlarun sürekli çatişmasi (Bakunuz; Tirabizon – Fener çatişmasi) ve bunlarun birbirlerine ya da daha yüksek biçimlere dönuşmeleridur.
Poliyandriden komparsitaya
Bugünkü tek eşli aile yapisina gelene kadar insanoğli ve insankizi, yabanıllık ve barbarluk
döneminde kuralsuz cinsel ilişki içinde yaşamiştur. Buna “Kör Tuttuğunu Öper Çağı” diyoruz. Aslında çok eskiye gitmenuze gerek yok. Layla’ya gidun yeter. Bu sosyetik mekanda seviyeli poliandri ve poligami ilişkiler gırla gideyi. Ula İdris, kikirdeyip durma, burada bilimsel bir gerçekten bahsedeyirum.
Şili’deki Kukular’da ve Punalua Ailesi’nde bile Layla’daki kadar karişuk ilişkiler görmedum.
Fakat bu çok melanetli bir durum değildur. Böyle herçesun birbiriyle halvet olduği ortamlarda herkes birbirinun akrabasi gibi olur, özel mülçiyet azalur, paylaşum ve sosyal adalet gelişur.
Üvey devlet baba
Devlet’e celince; Devlet, parayi verenun çalduği düdük gibi bir enstrümandır.
Mülk sahibi sınıfun, mülk sahibi olmayan sınıflar üzerindeki egemenliğini garanti altina
almak içun icat ettuği bir kurumdur.
Devleti incelerken en önemli ipucu ‘cop’tur. Copi takip edun. Devletun copi kime kalkayi? Bankayi hüpleyene mi yoksa bankanun önünde ‘Ula paramuz nerede’ diye feryat figan eden halka mi? “Harç paralarini arturmayun ula” diye yürüyen öğrencilere mi? Hakkini arayan işçilere mi? Devletun copi, ezilen geniş halk yiğinlarina karşu ‘erekte’ olmakta hiç zorluk çekmeyi ama kompradora sira gelince tıs!.. | 8d2dab2aa198 | [
"fineweb2",
"hplt2"
] |
Ferzan Özpetek’in ikinci kitabı “Sen Benim Hayatımsın”
adındaki gibi çift anlamlı, çift boyutlu bir anlatı. Bir yandan kitabın
anlatıcısı roman boyunca sevgilisine hitap ederek onun yaşamına neler
kattığını, onunla olmanın önemini, aşkının ne kadar değerli ve derin olduğunu
anlatıyor. Diğer yandan da hayatının büyük bir bölümünü geçirdiği Roma’daki
yaşamını, orada kurduğu dostlukları, “ailem” dediği insanların öykülerini
kaleme alıyor.
Ferzan Özpetek’in 2014’de Türkçede yayımlanan ilk kitabı
“İstanbul Kırmızısı” (Can yay.) sinema eğitimi için İtalya'ya gidişine kadarki
İstanbul yaşantısından kaynaklanıyordu. “Sen Benim Hayatımsın” da (Kasım 2015,
çev. Şemsa Gezgin, Can yay.) 40 yıl önce İtalya’ya gidişinden başlayarak
yaşadıklarını aşk ve dostluk temalarını esas alarak anlatıyor.
Sinemacı olmak arzusu ile Türkiye’den İtalya’ya gelmiş olan
gencin Roma’da kalabalık ve eski bir semtte, asansörsüz eski bir binada
yaşamaya başlaması ile birlikte yaşamı yeni bir evreye girecektir. “Yaşamöyküm
işte burada başlıyor” diye anlatıyor. Yıl 1976. Henüz 17 yaşında Roma’ya
geldiğinde.
Ostiense Caddesi’ndeki bu beş katlı apartmanın terasında her
Pazar günü buluşup öğle yemeği yiyenler kitabın anlatıcısının, açık seçik
anlaşıldığı gibi Ferzan Özpetek’in önce dostları, sonra ailesi olacaktır.
Bunlar “değişik, harika insanlar”dır. “Bunlar, dünyanın büyük kısmı için o
zamanlar toplum dışına itilmiş nonoş, travesti ve aykırı kişilerdi. Ama benim ‘ailem’
olacaklardı” diye anlatıyor.
“Aşkın ve cinselliğin sansürsüz olduğunu ve sınırları
insanın kendisinin belirleyeceğini bilirdik” diye düşünüyor. 70’li yılların
sonları, 80’li yılların başı. İnsanlar kendi kimliklerini, cinsel tercihlerini
açıkca ifade ediyor. Bu tercihlerinin öngördüğü hayatı limitlerine kadar
yaşıyorlar. Kitabın anlatıcısı olan genç sinemacı adayı da bu insanlar arasında
kendi kimliğini, tercih ettiği yaşam biçimini özgürce yaşıyor. Diğer yanda da
sinemacı olarak var olma mücadelesi var. Roma’da kalacak, hayatını kazanacak ve
orada kendi filmlerini çekecektir. Sinema dünyasına girmek, en alt basamaktan
yönetmenlik koltuğuna kadar tırmanmak kolay bir iş değil. Bunu yabancısı olduğu
bir ülkede yapmak daha zor. Ama söylediğim gibi “Sen Benim Hayatımsın”ın esas
konusu bu değil. Ferzan Özpetek esas olarak filmlerinin alameti farikası olan
ve bir terasta yemek yiyip tatlı tatlı sohbet ederken anımsadığımız o “değişik,
harika insanlar”ın öykülerini anlatıyor.
Ferzan Özpetek’in biraz da masalsı bir ortamda anlattığı
“değişik, harika insanlar”ın öykülerinin satır aralarını, masaldan gerçeğe
dönüştükleri zamanları da düşünmek gerekiyor. Ferzan Özpetek onlara pek
değinmiyor. Sadece kendi deneyiminde annesinin hoşgörülü bakışını ve dayısının
Roma ziyaretinde her şeyi önce hoş görüp İstanbul’a dönüşünde trajediye
çevirmesini esprili ve yine neşeli bir dille anlatıyor.
Dinin, devletin dayattığı cisel kimlikler yerine ya da
onlarla birlikte farklı kimlikleri ifade etmek, kabul ettirmek kolay olmadı.
Özpetek’in özgürlük yılları diye anlattığı 70’lerin cinsel kimliklerin ifade
edilmesi ve genel kabul görmesinin sağlanması açısından önemli mücadele yılları
olduğunu da biliyoruz. Ferzan Özpetek bunlara değinse de ayrıntılara girmemeyi,
filmlerindeki masalsı hava içinde kalmayı yeğlemiş. Kendi aşk yaşamını ise oldukça
dobra bir dille anlattığını da belirtmeliyim. Bu açık yüreklilik Türk
edebiyatında pek rastlanan bir şey değildir. Herhalde İtalyanca yazdığını da
dikkate alarak Ferzan Özpetek’i de İtalyan Edebiyatı içinde değerlendirmek
gerekir.
Ferzan Özpetek kitabın yapısını sevgili ile çıkılmış bir
yolculuk boyunca ona anlattıkları olarak kurmuş. Hayatının aşkını bulmuştur,
mutludur, aşkla doludur. Baştan anlatılmasa da bu yolculukta bir sır olduğunu
hissederiz. Aşkla dolududur ama canını sıkan bir şeyler de vardır. Bu
yolculuğun hedefi ve sıkıntının nedeni kitaba okuyucuyu bağlayacak ana merak
unsuru olarak sonuna kadar açıklanmaz. Ama küçük parçalar halinde bu ilişkinin
nasıl başladığı, nasıl aşk dönüştüğü, nasıl kalıcılaştığı ve kitabın adı olacak
olan “Sen Benim Hayatımsın” duygusuna nasıl varıldığı anlatılır.
Bu ana yapının içinde “değişik, harika insanlar”ı tanır,
onların esas olarak aşk ve dostlukla yoğrulmuş öykülerini okur, anlatıcının,
Ferzan Özpetek’in yaşamındaki yerlerini, nasıl ailesine dahil olduklarını
öğreniriz. Ama kitabın sonuna geldiğinizde hemen tüm öykülerin ortak bir
özelliği olduğunu fark ederiz. Öyküleri anlatılan herkes kendi kimliği ve
cinsel tercihi ile varolma savaşı veriyor, kazanıyor. Bu mücadele sırasında
aşklar yaşıyorlar. Bu öykülerin tamamı kırık aşk öyküleri. En mutlu gibi
görünenleri bile trajedi ile bitiyor. Ölümler, ölümlere ekleniyor. Anlatıcını
ve dostlarının çevresini ölümler sarıyor yavaş yavaş. Ferzan Özpetek her şeyi
filmlerinden bildiğimiz neşeli-hüzünlü dille anlatıyor. Ana öyküde de bir
trajedi, büyük bir olasılıkla ölüm yaşanacağını düşünmeden edemiyoruz.
Ferzan Özpetek’in filmlerinde olduğu gibi anlatıda da
Roma’nın önemli bir yeri var. 70’li -80’li yılları, cinsel özgürlük
zamanlarını, gençliğin o tatlı başıboşluğunu, umursamazlığını, gözüpekliğini
tatlı tatlı anlatırken Roma’yı, oradaki günlük yaşamı da ustalıkla resmediyor.
Ama kitabın başında da belirttiği gibi bu tatlı hayat uzun sürmeyecektir. Her
şey yavaş yavaş ve müdahale edilemez bir biçimde değişiyor. AIDS salgını, onun
getirdiği ölümler değişimi hızlandırıyor. Ölüm korkusu bir gecelik ilişkileri
engelliyor. Daha temkinli davranmaya başlıyorlar. Muhafazakarlaşıyorlar. Zaten
yaşlar da büyümektedir. Eskisi gibi nerede akşam orada sabah bir yaşamı
sürdürmek de mümkün değildir. Sabah kalkıp gidilecek işler vardır.
Sorumluluklar vardır. Onlar da ağır basıyor. Ve geriye özlemle anılan, öyküleri
anlatılan anılar kalıyor.
Ferzan Özpetek’in iyi bir anlatıcı olduğunu filmlerinden
biliyorduk. Bu “iyi anlatıcı”lığını yazdıklarına, kitaplarına da yansıtmayı
başarmış. Filmlerindeki tadı yakalamış. Tabii bunda filmlerinden aklımızda
kalan görüntülerin, imgelerin önemli bir payı var. Anlattığı öykülere de
öykülerin “değişik” kahramanlarına da yabancı değiliz. Örneğin Ferzan Özpetek o
eski apartmanı, binanın tepesindeki terası, terastaki masada buluşanları
anlatmaya başladığında bizim belleğimizde hemen filmlerden görüntüler
canlanmaya başlıyor. Bu da anlatı ile okurun özdeşleşmesini
kolaylaştırıyor.
Ferzan Özpetek’in akıcı, insanı saran anlatımının yanında
şiirsel bir dili de var. Filmlerindeki üslubu da anlatısına yansıtmayı
başarmış. İyi bir çevirmenin, Şemsa Gezgin’in katkısı ile bu tadı aynen
Türkçede de alıyoruz.
Aşkın cinsiyeti, yaşı, çağı, şusu busu olmaz diyor esas
olarak Ferzan Özpetek “Sen Benim Hayatımsın”da. Ama’ları düşünmeden bir
ilişkiye girebiliyorsan o aşktır. Bir başkasını kendinden daha çok
sevebiliyorsan o aşktır. | 9f43dd41a629 | [
"c4",
"culturax",
"fineweb2",
"hplt2",
"vngrs"
] |
Acele Hürriyet’e Vefat ilanı Vermek
Acele Hürriyet’e vefat ilanı vermek işlemleri için 7 gün 24 saat ilan vereceğiniz gazete vefat ilanı merkezimiz ile son derece kolay yollar ile vefat ilanı verebilirsiniz. Hürriyet gazetesine Türkiye geneli baskısında (tüm illerde) vefat ilanı verebilir veya bölgesel olarak Ankara, İstanbul, İzmir veya diğer iller için vefat ilanı verebilirsiniz. Gazete vefat ilanı ajansımız sayesinde tek adımda vefat ilanı ver işlemlerini yapabilirsiniz.
Acele Hürriyet’e vefat ilanı vermek istiyorum diyorsanız ilan hattımızdan günün her saati bizi arayabilirsiniz. Gazete vefat ilanı işlemleri günün her saatinde tarafımızı aramanız durumunda yapılır. İstediğiniz tasarımlarda, istediğiniz ölçü ve boyutlarda tam sayfa veya yarım sayfa, diğer tüm boyut seçeneklerinde vefat ilanı Hürriyet gazetesinde yayınlanır.
Acele Hürriyet’e vefat ilanı vermek için İstanbul, Ankara, Bursa, İzmir ve diğer tüm illerden, bulunduğunuz her yerden bize vefat ilanı telefonlarından https://www.gazeteilanvermek.com/iletisim/ ulaşabilirsiniz. Günün her saati bizi arayabilir ve vefat ilanı teklifi alabilirsiniz.
Acele Hürriyet Gazetesi’ne vefat ilanı vermek
Hürriyet’e acele vefat ilanı vermek için her saat açık vefat ilanı merkezimiz sizlere uzun yıllardır ilan sektöründe hizmet sunmaktadır. Çeşitli vefat ilanı tasarımları ve uygun fiyat avantajlarından, indirimlerden yararlanmak için bizi aramanız yeterlidir. Yayınlanmış vefat ilanı örnekleri ile sizlere en uygun vefat metinleri isterseniz tarafımızdan hazırlanmakta ve en uygun şekilde sizlere sunulmaktadır.
Bir telefon ile acele Hürriyet’e vefat ilanı vermek için bize iletişim telefonlarımızdan ulaşın.
Hürriyet Vefat ilanı Departmanıhttps://www.gazeteilanvermek.com | cb6bb2651488 | [
"c4",
"fineweb2",
"hplt2"
] |
Misafir Sayacı
IP'niz :207.241.229.51
Misafir : 2
GENÇLİK KOLLARI YÖNERGE
GENÇLİK KOLLARI ÇALIŞMA USUL ve ESASLARI YÖNERGESİ
A)KURULUŞ ve AMAÇ
Madde 1: Bu yönerge, Türk Ocakları Tüzüğü ve Genel Merkez Gençlik Kolları Yönergesi ile ilgili hükümlere göre Türk Ocakları ….. Şubesi Gençlik Kolları Çalışma Usul ve Esasları’nı düzenler.
Madde 2:Türk Ocakları Derneği ….. Şubesi Gençlik Kolları Kuruluşu’nu,
görevlerini, çalışma usullerini ve organlarını bu yönergeye göre düzenler.
B)YÖNETİM ORGANLARI VE TEŞEKKÜLÜ
Madde 3:Türk Ocakları ….. Şubesi’ne üye olunabilmesi için;
Önlisans lisans ve yüksek lisans öğrenimi gören,
25 yaşını aşmamış,
Türk Milliyetçiliği ölçüsüne bağlı,
Ülkücü anlayışa haiz,
Çevresinde saygın, haysiyet kırıcı bir suç işlememiş,
Türk Ocaklılara sevgi ve saygı ile bağlı,
Türk Ocağı’nın şerefine ocaklılar arasında birliğin korunmasına özen gösteren, bir menfaat beklemeksizin çalışmanın asıl olduğuna inanan, her Türk genci gençlik kolları üyeliğine başvurabilir.
Başvurular en az altı aydır kayıtlı bulunan iki üyenin referansı,Şube Gençlik Kolları Kurulu’nun kararı ile kabul edilir
Gençlik Kolları üye kayıtları üye kayıt defterine işlenir, asılları şubelerde saklanarak, listenin bir örneği her yıl nisan ayında genel merkeze gönderilir.
Yapılacak olan bütün seçimlerde gönderilen bu listelerdeki üyeler oy kullanma hakkına sahiptir.
.Üyeliğin Sona Ermesi:
Gençlik Kolları üyeliği, istifa veya ihraçla sona erer. Aşağıdaki haller üyelikten çıkarılma sebebidir:
a)Dernek ülküsüne ve programına aykırı hareketlerde bulunulması ve 3.maddedeki niteliklerin kaybedilmesi,
b)Derneğin kişisel çıkar ve siyasete alet edilmesi,
c)Dernek dışında, Türk Ocakları Derneği ve Organları aleyhine propaganda yapılması, hakarette bulunulup, karalamaya başvurulması,
ç)Dernek üyelerinin aleyhinde yorum ve yayında bulunulması,
d)İkametini bulunduğu şehirden başka bir şehre götürmesi.
Üyelikten çıkarılması gerektiği yolunda bilgi bulunan üyenin savunması alınarak hakkında Şube Gençlik Kolları Yürütme Kurulu’nca soruşturma yapılır. Soruşturma sonunda Yürütme Kurulu ilgiliye daimi olarak üyelikten çıkarma cezası verdiği takdirde durumu üye kayıt defterine kaydederek, Gençlik Kolları Genel Merkezi’ne bilgi verir.
Daimi çıkarılma cezalarına karşı ilgilinin, kararın kendisine tebliğinden itibaren bir ay içerisinde Merkez genel Kurulu’na itiraz hakkı vardır. Bu konuda Gençlik Kolları merkez yürütme Kurulu’nun vereceği karar kesindir.
Madde 4:
Yürütme Kurulu:
Gençlik Kolları üyeleri arasından açık oy usulü ile seçilecek yedi kişi Şube Gençlik Kolları Yürütme Kurulu’nu oluşturur. Yürütme Kurulu seçilmesini takip eden ilk toplantısında, kendi üyeleri arasından ekseriyetin oyu ile bir başkan, bir başkan yardımcısı, bir şube sekreteri, bir muhasip seçerek diğer üyelerinde görevlerini belirler.
Kurul üye tam sayısının ekseriyeti ile toplanır. Kararları da ekseriyetin oyu ile alır.
Yönetim Kurulu başkan, başkan yardımcısı, sekreter ve muhasip dışındaki diğer üç üye arasında Türk Dünyası faaliyetlerinden sorumlu, teşkilatlanmalardan sorumlu ve basın-yayın sosyal faaliyetlerden sorumlu olacak şekilde görev bölümünü yapar.
Madde 5:
Danışma Kurulu Delegeleri:
Türk Ocakları Derneği Bursa Şubesi Gençlik Kolları üyeleri her yıl oluşturulacak olan Genel merkez Danışma Kurulu’nda kendisini temsil etmek üzere Genel Merkez Yürütme Kurulu tarafından belirlenecek sayıda delegeyi seçer ve isimlerini her yıl 15 Eylül tarihine kadar bildirir.
Madde 6:
Türk ocakları Derneği … Şubesi Gençlik Kolları Yürütme Kurulu’nun belirlenmesi için yapılacak seçim her yıl 1 Eylül- 8 Eylül tarihleri arasında gerçekleştirilir.
Madde 7:
Şube Gençlik Kolları yürütme Kurulu en az haftalık olarak kendi içinde aylık olarak da şube kuruluyla toplanır. Mazeret göstermeksizin üst üste iki hafta toplantıya katılmayan üye uyarılır, tekrarı halinde görevi düşer.
Madde 8:
Şube Gençlik Kolları Yürütme Kurulu her yıl Eylül ayında başlamak üzere üçer aylık periyotlar halinde hazırlayacağı faaliyet raporlarını Genel Merkez Yürütme Kurulu’na sunar. | b66defea9742 | [
"fineweb2",
"hplt2"
] |
Blog Yazarlarına Öneriler
Merhaba Blogumun Pagerank ve Alexa değerlerindeki iyileşme nedeniyle demek ki doğru yoldayım deyip size yaptığım şeyleri anlatmaya çalışacağım. Tabii ki sadece benim yaptıklarım değil. İnternette başarılı bir çok blogcunun verdiği öğütlerle birlikte bir derleme yapacağım. Eminim ki iyi yerlere gelmek için elinden geleni yapanlara çok yararlı bir kaynak olacak. Nasıl yükseliriz? Google Hoca bizi nasıl kanka sayar? Özgün içerik mi? Tema seçimi önemli mi? Okuyucu kitlesi nasıl artırılır, Alexa Pr gibi değerler.. gibi bir sürü başlığı ayrıntısıyla inceleyeceğiz
1. Blogumu yeni açtım, ilk olarak ne yapmalıyım?
Amacın Ne:
Öncelikle dereyi görmeden paçaları sıvamamalısın. Blogunun sloganını bilerlemelisin. Sitenizden gelir elde edin, Bilmem Kimin kişisel günlüğü, gibi..
Satılık ilanlar.. içerikli bir blog için hayatnasilgidiyor.com gibi bir domain çok saçma olur. Bazen bidusun.comun blogla alakası olmadığını düşünüyorlar ama, bu alan adını seçme nedenim Bi Düşün Bakalım cümlesini çok seviyor olmam. Okurken düşündürmeyi seviyorum, ya da düşünürken okutmayı. Evet sonuncusu saçmaydı
Link değişimi:
Sizin için oldukça yararlı olacaktır. Fakat çapraz link değişimi denen olay ile ücretli reklam vermiş gibi sitenizin değerlerinde artış sağlayabilirsiniz. Bunun için iki adet sitesi olan bir kişiyi düşünelim. Size çapraz link isteği gönderdi. Sen benim 1. sitemin linkini ekleyeceksin, ben senin blogunu 2. siteme ekleyeceğim.. gibi bir olay. Karşılıklı yapılmadığı için google bunu karşı taraftan backlink gelmiş gibi anlayacaktır ve oldukça işinize yarayacaktır.
Sitenize 32×32, 30×30 logo değişimleri bulundurun:
Çünkü çoğu blogcu (ben de dahil) bu şekilde olan logoları gezerek takip edeceği blogları belirler, can sıkıntısı için gezintiye çıkar. Bidusun.comun 32×32 logo bölümüne bakan bir kişi ya ilk sıradakini ya da en dikkat çekici logoya sahip olan blogu açar.. Bu nedenle logo değişimi önemlidir.
Blogunuz oldukça ilerledi, tanınıyor.
Artık bir sınır koyma vakti geldi. Çünkü düşük değerli olan blogların logolarını yayınlarsanız fazla link çıkışı olduğu için size ters etki yapacaktır. Bu nedenle okuyucuya itici gelmeyecek tarzda sınırlara başvurabilirsiniz. Örneğin; bidusun.com/reklam sayfasındaki sınırlara bakabilirsin.
Eklentilerinizi kontrol edin:
Eklentiler blogunuzu kurduğunuz andan itibaren büyük önem taşır. Özellikle blogunuzu spamdan koruma, SEO ayarları gibi önemli eklentiler kesinlikle bulunması gerekenlerdendir. Bu eklentileri burada sıralamaktansa daha önce yazdığım bir yazıya link vermeyi tercih ederim. Bu yazıda en popüler, en önemli eklentileri görebilirsiniz. Bir kaç ay önce yazdığım bir yazıydı. İşinize yarayacağına eminim.
Reklam Vermek:
Eğer bütçeniz ve gönlünüz el verirse reklam vermelisiniz. Zaten bunu herkes bilir ama tekrar etmek istedim. Reklamın tık getirisinin yanında değer olarak getirisi çok büyüktür. Logo değişimi olayını Google çakar. Karşılıklı olarak yapıldığı için kendini kandırma olarak algıladığı için getirisi olmaz, sadece değişimi yapılan blog sahibi tarafından ve gezintiye çıkanlar tarafından tanınırsın. Ama reklam Alexaya, Backlinke Pageranka büyük oranda etki eder.
2. Alexada yükselmek istiyorum, ne yapmalıyım?
Hırs yaptım, hemen şimdi hızlıca yükselmek istiyorum yöntem önemli değil:
Bu çok saçma bir düşüncedir. Bu gibi düşünceler genelde hile ile sonuçlanır ve oldukça zarar görmenize yol açar. Bir sürü site veya blog sahibi hazır scriptler kullanmak gibi hilekar bir yöntemle hızını alamadan ilerlemeye çalışır. Bu da aşağıdaki sonuçları doğuracaktır.
- Google sizi hiç düşünmeden banlayabilir. Çünkü içeriğiniz sürekli güncelleniyor olarak göründüğü için Googleı ping manyağı yapacaksınız. O da sıkılıp sizi terk edecek.
- Alexa bu gibi betikleri anlayabilir. Zaten çoğunu da etkisiz hale getirebiliyor. Eğer böyle biryanlışa düşerseniz size küser ve kendinizi zor affettirirsiniz.
- Son olarak siz artık zararlı içerik gönderen bir sitenin/blogun yöneticisisiniz! Çok acıklı, ama oh olsun
Tamam kabul ettim, yukarıdaki çok saçmaydı yavaş yavaş ama anlımın teriyle yükselsem:
- Heh! Böyle yola gel işte
- Öncelikle hemen Alexa Toolbar kurmalısın, çünkü Alexa puanlamayı ölçerken bu toolbarı kullanır.
- Ziyaretçilerine Alexa Toolbar kullanmalarını önereceksin. Çünkü yukarıdaki maddede dediğim gibi, bütün ziyaretçilerinin Alexa Toolbar kullandığını düşünürsek yükselmemen neredeyse imkansız.
- Alexa pulu önemlidir. Onu blogunun ıvır zıvır bölümüne yerleştirebilirsin. Önemliyse ıvır zıvırda ne işi var dersen, yani araç -gereç bölümü işte
- Bildiğiniz bir konu üzerine yoğunlaşın ve ortaya güzel işler çıkartın. Kendi yaptığınız bir arkaplan, uygulama, kod ilk sizde olduğu için değer görecektir.
- Özgün içerik! Kopyala yapıştır ile karın doymaz derdi babannem. Aslında o oyun oynamaktan bahsederdi ama kopyalayıp yapıştırmak oyun oynamak gibi bir şey, zaman kaybı yani.
- RSS ile ziyaretçilerinizi okumaya, takip etmeye teşvik edin.
- En önemli madde. Sabırlı olmak. Bu gün değerim -1000 oldu niye diye üzülürken, yarın bir bakarsın +5000 olmuşsun. O yüzden tek yapman gereken yukarıdakileri uygulamak.
Blogum Görünüş olarak çekici olmalı mı?
Tema seçimi:
Tema seçimi yaparken sadelik her zaman ön planda olmalıdır. Fakat kafanızda renkli bir blog canlandırdıysanız sadelik arka planda kalabilir. Ama bu ikisini başarabilen de çok vardır tabi ki. Bana sorarsanız bir blog sade olduğu kadar da çekici olmalıdır. Gerek renk, gerek yazı tipi rengine kadar Oku Beni! dedirtmeli ziyaretçiye Bu nedenle tema aşırı derecede önemlidir.
Kendine göre İşte bu benim istediğim tema! diyen blogcu çok azdır. Çünkü üst kısmı beğenirsin footer sorun çıkarır, yan menüyü beğenirsin orası neden kıvrıktır, arkaplanı beğenirsin çok kasar.. böyle abuk subuk bir sürü sorun çıkar. Bazen de sadece tek kişide olan bir temayı aşırma yolunu seçerler. Bunu yapmamlısınız, çünkü tema sahibi yaptığı temayı paylaşmamışsa, paylaşılmasını istemiyorsa çok emek vermiştir ya da tek olmak istiyordur. Bu hakkı onun elinden almak bencilliktir.
Bu nedenle temanızı bulup: Bunu hiç değiştirmeyeceğim diyene kadar içerik girmemenizi tavsiye ederim. Çünkü karar kıldığınız temada eski temanızdaki önemli bir özellik yoksa bu hataya neden olacaktır ve orada burada sorunlar çıkıp canın sıkılacaktır. O yüzden önce tema, sonra içerik demişimdir
Twitter, Facebook, FriendFeed.. v.b sosyal ağların size geri dönüşü gayet iyi olabilir. Bu nedenle dikkat çekici ikonlar kullanmanızda fayda var. Bak şurada benim yaptığım ikonlar var. He ya kendim yaptım Neyse şunlar daha profesyonel
Blogcular arasında nasıl tanınabilirim?
Yazıyorum, yetmez mi: | aec31a5e8d86 | [
"c4",
"culturax",
"fineweb2",
"hplt2",
"vngrs"
] |
Kimin Annesisin?
Oyun oynamayi sevmiyorsun mesela ama bir de bakiyorsun ki herkes oyuncu anne oluvermis. Cocugunla parka gitmek oyle cok sevdigin bir sey degil ama bir bakiyorsun ki anne olmanin kurallari icinde parka gitmek de var.
Yemek yapmayi ezelden beri sevmemis birisin ama oyle ya cocuguna ev yogurdu yedirmen gerek her gun sebzesi eti meyvesi tam olmali. Olmayinca gece uyumadan once kendine ahh sen anne olacak kadin miydin beceremiyorsun bu isi diyorsun
Sonra en yakinlarin kendi annen ailen akrabalarin bizim zamanimizda diye basliyor ahh o cocugi birlokte yaptigin adamin da bir anne profili var ki sorma ona da hic uymuyorsun sen.
Sınırlarınızı Bilen Yetişkinlerden Misiniz?
Ebeveyn olduğunuzda duyduğunuz önemli kavramlardan biridir sınırlarını bilen çocuk yetiştirmek. Evet çocukların sınırlarını bilmesi gerçekten de önemlidir. Söylendiği üzere; sınırlarını bilen çocuklar daha mutlu olurlar ve büyüyüp birer yetişkin olduklarında özgür bireyler olurlar.
Peki siz yetişkin olarak ne kadar sınırlarını bilenlerdensiniz. Her işi yapar mısınız? Veya daima mükemmel mi yapmak istersiniz? Hem kariyer hem çocuk yapmak gibi, hem mutfakta çok iyisinizdir mesela akşam yemeğinde 3 çeşit yemek olmazsa olmazdır, çocuğunuz her gün et protein ve sağlıklı karbonhidrat almalıdır, meyvesi de eksik olmaz, öyle yıkayıp vermezsiniz meyveyi eline. Kesersiniz süslersiniz ve öyle sunarsınız. Sonta her gün evi temizlersiniz, üstüne üstlük bakımlısınızdır. Bir de tabii eşe dosta yetişmek gerekiyor, hepsine de yetişiverirsiniz bir şekilde.
Bu iyi gibi gözüken şey aslında sınırlarını bilmeyen yetişkin demektir; her şeye yetişen her şeyi mükemmel yapma çabasında olan bir insanın çoğu zaman iç dünyası eksiklerle doludur. Sınırlarını bilen yetişkin olmak demek neyi yapıp yapamacağını bilmek, yapamadıklarıyla barışık yapabildikleriyle tatmin olabilendir.
Tıpkı çocuklar gibi sınırlarını bilen yetişkinler de kendilierini mutlu ve özgür hissederler.
Bırakın süper woman olmayı, sınırlarını bilen yetişkinlerden olun yeter! Üstelik bu sadece size değil tüm ailenize yeter!
Duygularına mı Davranışlarına mı Sınır Koyuyorsunuz?
Biz ebeveynlerin genel sorunlarından biridir sınır koymak. Peki farkıda mısınız, çocuğunuzun davranışlarına mı sınır koyuyorsunuz yoksa duygularına mı?
Çocuklar duygularını gösterme ve yaşama anlamında sınırsız olmalılar ama davranışları konusunda sınırları olmalı. Örneğin; canları acıdığında veya sinirli hissettiklerinde uzunca bir süre bağıra bağıra ağlayabilmeliler ama canları acıdı diye başkasının canını acıtmamalılar. Ağlarken tamam artık çok ağladın biraz sus diyor musunuz mesela? Veya bunda ağlanacak ne var? Veya buna bu kadar ağlanmaz? Bu cümleler duygularına sınır koymak oluyor. Oysa ağlarken bir yandan size vurmaya çalışıyor ise ve etrafındaki her şeyi atıyor ise ve siz ağlayabilirsin ama bana vuramazsın diyorsanız, davranışına sınır koyuyorsunuz ki bu da aslında çocuğunuza yapabileceğiniz en iyi şeylerden biri.
Çocukların duygularına sınır koymak, onların üzülmesine ve üzgün hissetmesine engel değil. Aksine çocuk şu mesajı alıyor; yanlış bir şey yapıyorum ve bu yüzden kabul görmüyorum; şimdi hemen bu duygumu baskılamam gerek. Duygular baskılandığında bilinçin bu duygular üzerinde hiçbir etkisi kalmıyor; bu nedenle regule olmamış bir biçimde ortaya çıkıyorlar ve bir süre sonra otomatikleşmiş hale geliyorlar. Çünkü duyguların da bir enerjisi var ve akıp gitmek istiyor; oysa baskılanan duygular bloke olup kalıverir insanın içersinde.
Çocuğunuza bu konuda yapabileceğiniz ne güzel şey; ona duygularını tanımlaması için fırsat vermeniz sonra da bu duyguları yaşamasına izin vermeniz. Delirip ağladığı bir zaman ona şuan üzgün hissediyorsun farkındayım demeniz ve üzgünken insanların ağlamasının doğal olduğunu söylemeniz ve ağlamasına izin vermeniz; işte bu bir ebeveynin çocuğuna verebileceği en iyi şeylerden biri. Duyguların iyisi kötüsü yoktur, duyguların hepsi insan olmanın parçası. Hislerimize engel olamayız biz bastırmak istesek de bir şekilde bastırılan her şey gibi ortaya çıkacaklardır; ama nasıl davranabileceğimizi seçebiliriz.
İzin verelim de çocuklarımız hislerini değil davranışlarını seçebilsinler; onlara nasıl hissetmeleri gerektiğini değil nasıl davranmaları gerektiğini öğretelim.
Çocuğum Bütün mü Olsun İyi mi?
Her ebeveyn çocuğunun iyi bir çocuk olmasını ister. Hatta çoğu insanın hayat amaçlarından biri de iyi insan olmaktır, bu yönüyle anılmak, nasıl bilirdiniz sorusuna, iyi biliriz denmesini istemek...
Sevgili Carl Jung ise diyor ki; "Bütün olmayı iyi olmaya yeğlerim".
Hiçbir insan sadece iyi veya sadece kötü olamaz. Çocuklarımızın da sadece iyi olmasını istememiz ve onlara sürekli iyi insan ol dememiz aslında onlara farkında olmadan yaptığımız bir kötülük. İnsan yaradılışı gereği hem ilahi yanlara hem de insani yanlara sahip. Yani herkesin içinde olumsuz ve kötü olarak etiketlenmiş duygular ve özellikler var. Ve bu duygular aslında sadece duygu, yeri geldiğinde gerekli ve hayat kurtarıcıda.
Çocukluktan itibaren gerek ebeveynlerimiz gerekse toplum tarafından davranışlarımız kategorize ediliyor ve hissettiğimiz bazı duygularımızı ve gösterdiğimiz bazı davranışlarımızı bastırmamız isteniyor. Oysa yapılması gereken tek şey farketmek! Dedim ya sadece iyi insan olmak beyhude bir çaba.
Bir kızılderili reisi bir gün torununu alıyor ve ormana götürüyor; oturuyorlar bir ağacın dibine; dede diyor ki; Evladım bugun hayatta olan her insanoğlunun kafasının ve kalbinin içinde bir savaş vardır. Benim de var. içimizde bir beyaz bir de siyah kurt var. İçindeki bu 2 kurtla birlikte yaşamak insana bazen zor gelir; çünkü ikisi de ruhuna hükmetmek için var gücüyle çalışır. Çocuk, peki dedeciğim savaşı hangi kurt kazanır diye sorar. Dedesi de her ikisi de der. Çocuk nasıl yani dedecim der; sadece beyaz kurtu beslersem, siyah kurt ilk fırsatta ona saldırır ve hepimizin başına iş açar, oysa ben onları iki yanıma alırım ve ikisini de beslerim böylece ikisi de gerektiği zaman bana yardım eder der. Ve her ikisini beslediğimde içimdeki o savaşa son verir bilgeliğimin sesini duyabilirim.
Siyah kurda ne zaman mı ihtiyacımız var? İnsanın kötü diye sıfatlandırılmış yanından nasıl fayda sağlayabilir ki öyle değil mi? Siyah kurt pes etmez, uyanık ve tetiktedir ve kendini korumaya almayı bilir; insan bu özelliklerini gerektiği zaman ortaya çıkarması bazı koşullar altında hayat kurtarıcı olur.
Gelelim çocuk dünyasına; çocuklar bazen paylaşmayı sevmezler ve hemen ebeveynleri veya çevreden bencil sıfatıyla yargılanırlar; bunun doğru olmadığını söylenir çocuğa; ama paylaşmalısın canım, iyi çocuklar paylaşır. Çocuk dile getiremese de içinden çıkan bu insani duyguyla "iyi" olmadığını, olduğu gibi kabul göremeyeceğini, dahası kendinde bir terslik olduğunu düşünmeye başlar. İşte böyle zamanlarda duygularını yadsıma, duygularını göstermeme tohumları ekilir; kişinin içindeki savaş tam orada, çocuklukta başlar.
Halbuki paylaşmamak, bencil olmak bazı durumlarda gereklidir. Arkadaşınla oyuncağı paylaşmak konusunda gerekli olmayabilir elbette, ama hayatın içinde öyle zamanlar olacaktır ki keşke çocuğum bencil olmayı öğrenebilseydi diyebilirsiniz.
Yapılması gereken tek şey; duyguların ve insani yönlerin farkına varılması, kabul edilmesi ve ne zaman kullanılması gerektiğini öğrenmek.
Çocuğunuz, çocuklarımız sadece iyi olmasınlar! Çocuklarımız bir bütün olsunlar.
Okul mu Ayrılık Endişesi mi?
Çocukları ilk defa okula gidecek olan ebeveynler genel olarak hep aynı duygularla baş etmek zorunda kalırlar. Ve yine genel olarak ilk zamanlarda çocuklarının okula alışamadıklarını düşünürler. Oysaki okula alışmayan çocuk sayısı az ama ayrılığa alışmayan çocuk sayısı fazladır.
Sorun çoğu zaman okula başlaması değil annesinden veya ona bakan kişiden ayrılıyor olması. Çocuk sizden ayrı kalmak istemiyorum; çünkü orada adını bile bilmediğim garip duygular yaşıyorum diyemez de kısaca okula gitmek istemiyorum diye ağlar. Aynı zamanda çocuk bebekliğinden beri en çok ilgili, sevgiyi ve tabir-i caiz ise ebeveynlerin yelkenleri suya indirdiği zamanları ağladıktan sonra yaşadıysa, okula başladığı ilk zamanlarda ağlamanın en iyi çözüm olacağını da bilir.
Aileyi de alır bir telaş çocuğum okula gitmek istemiyor; ve arkasından endişe, kaygı ve korku yaşamaya başlar. Bu çocuk hiç okula alışmamayacak mı, okula nasıl gidecek, doğru olan nedir? Bu kaygılar ebeveynlerin zihninde gibi durur ama tüm duygu ve düşüncelerin bir enerjisi vardır ve yarattığı enerji alanı; çocuklarda bu enerji alanlarını farketmekte ustadırlar. Ebeveynin bu kaygılı, endişeli ve yüksek stresli halleri çocukta da stres, kaygı, uyum bozukluğu, uyku bozukluğu ve nicesi olarak kendini gösterir.
Ebeveynler bu gibi durumlarla karşılaştığında kendi duygu durumunun çocuğa yansımış olma olasılığından çok yine konuyu okula bağlar.
Okula başlayan ve ayrılık endişesiyle ilk kez tanışan çocuklar için ebeveynleri ne yapabilir:
1-Ritueller oluşturun.
Çocuğunuza okulla ilgili bilgi verin ve ona anlatın. Her sabah seninle uyanıp kahvaltı edeceğiz sonra seni arabayla okula bırakacağım ve ben de oradan işe gideceğim; sonra saat 15:00 gelip seni alacağım ve eve döneceğiz. Okulda arkadaşların olacak, öğretmenlerin olacak; okul da hem oyun oynayacak hem yeni şeyler öğreneceksin ve orası güvenli bir yer tatlım.
Okula vardığınızda; çocuğunuz için en zor kısım size hoşça kal diyeceği kısım olacaktır. Burada seni seviyorum saat 15:00'de görüşmek üzere canım gibi hep söylediğiniz ve söyleyeceğiniz bir cümleyi söylemek, kısa ve net konuşmanız aynı zamanda sarılmanız oldukça önemli. Bu ritueli uzatmanız değil kısa tutmanız gerekli.
2. Duygularınızı Farkedin ve İfade Edin.
Ebeveyn olarak görevimiz çocuğumuzun güvenliğinden emin olmak. Elbette çocuğunuzdan ayrılmak bizim için de kolay değil; doğal olarak bizde endişe hissedeceğiz, bu endişeyi doğal karşılarsak, çocuğumuzun duygularını da doğal buluruz. Ve bunu ona ifade edebiliriz. "Canım şu an endişe hissettiğini biliyorum, bunu ben de hissediyorum, benden ayrılmak sana zor geliyor bunu farkediyorum, ama burada güvenlisin" "Burada ağlayabilirsin ve öğretmenine sarılabilirsin ağlarken tıpkı bana sarıldığın gibi. Öğretmenin iyi biri canım"
Sizin endişeli olduğunuz yerde ve durumda çocuklarınızın hiçbir şey yokmuş gibi hareket etmesini bekleyemezsiniz.
4. Öğretmenine Güvenin.
Daima hatırlayın sizin güvenmediğiniz birine çocuğunuz da güvenemez. Siz çocuğunuzu öğretmenine rahat bir biçimde teslim ederseniz, çocuğunuz kendini daha güvende hissedecektir. Hatırlayın; çocuğunuz ayrılık endişesi taşıyor, güven bu endişeyi en aza indirmeye yarayacak en önemli araç.
Seni burada bekleyeceğim, hiçbir yere gitmiyorum gibi söylemleriniz; çocuğunuzun öğretmeniyle sağlıklı bağ kurmasını ve sınıfta durmasını zorlaştıracaktır; okulda bir süre durabilir ve gözlemleyebilirsiniz ama bunu çocuğunuzun bilmemesi gerekir.
En önemlisi çocuğunuz için doğru bir şey yaptığınızdan emin olun; ayrılık becerisinin gelişmesine ve sizden başka insanlarla sağlıklı bir bağ kurmasına fırsat tanıyorsunuz. Bu beceriler çocuğunuzun bir yetişkin olduğunda kendine yetebilmesine, başkalarıyla sağlıklı bağ kurabilmesine yarayacak beceriler olacak.
Ozgur Cocuk Olsunlar Serbest Degil
Ozgur olma ile serbest olma birbirine sık sık karistirilan kavramlar.
Cocuklarimiz ozgur olsunlar ama serbest olmasinlar.
Duygularini ozgurce ifade edebilsinler; uzgun hissederken uzgunum diyebilsinler, aci hissettiklerinde icim aciyor desinler, neseliyken neseli olduklarini ve keyifliyken keyifli olduklarinin farkina varabilsinler.
Uzgun olduklarinda bagirip hakaret edecek kadar serbest olmasinlar; acilariyla hareket edip vurup kiracak kadar da serbest olmasinlar. Neseliyken ve keyifliyken dunya yansa umrum olmaz diyecek kadar da serbest olmasinlar.
Birini icleri kabul etmediginde o insani ayip olmasin diye hayatlarinda tutmama karari alabilecek kadar ozgur olsunlar ama herhangi bir insana sevmediklerine bile merhaba gecmis olsun iyi aksamlar demeyecek kadar serbest olmasinlar.
Istemedikleri dile getirecek kadar ozgur olsunlar ama istemedikleri seyler olunca delirecek kadar serbest olmasinlar.
Yani cocuklarimizi ozgur yetistirelim ozgurlugun bir zihin durumu oldugunu ozgurlugun kisinin icinde basladigini ogretelim ogretirken ornek olalim, sınirlarini bilen ama daha da onemlisi kendini bilen insanlar olsunlar.
Özür Dilerim Oğlum
Canım Oğlum,
4 yaşına az bir süre kaldı. Hamile olduğumu öğrendiğim o günü dün gibi hatırlıyorum. Senden önce kaybettiğim bebeğimin duygusal yükünü hala taşırken kalbimde, babandan bile habersiz doktor yolunu tutmuş, kafamda acaba bir daha bebeğim olur mu sorusuyla bekliyordum.
Doktor ekrana bakıp sanıyorum buradaki bir bebek dediğinde hafifçe doğrulup gerçekten mi demiştim? Gerçekten o bir bebek mi? Gidip kan vermiş sonra da senin geleceğinin müjdesini almıştım. Babana telefonda söyleyişim, o çoşkum o çoşkumuz hala canlı bir anı, üzerini tozlanmamış bile.
Sonraki süreci hatırlamıyorsun ama biliyorum ki her bir hücren, ve içimde oluşmaya başlayan bedenin biliyor. Kolay değildi di mi Aren; korkularım, ümitsizliklerim, endişelerim, babanla yaşadığımız stres ve birbirimizi duygusal olarak hırpalayışlarımız, benim sessiz ama içten içe ağlayışlarım. Hepsini biliyorsun öyle değil mi?
Bir türlü doğmak istemeyişin, babana gelmek istemiyor bu çocuk bizi istemiyor Güray diye ağlayışım o an kafanı döndürmen gelmek istemen ama benim doğumhane de seni çıkarmaya yetmeyen gücüm ve nefesim.... Ve sonra doktorun gözlerimin ta içine bakıp bebeği kaybederiz seni de deyişi, tüm gücümle seni babanla birlikte itmemiz ve gelişin... Gelir gelmez seni kalbimin üzerine koyuşları, bu anımın bile üzerine tek bir toz tanesi düşmemiş Aren... Öyle canlı öyle sahici duruyor orada hala....
Sonrası ise tozlanmış, kirlenmiş, bürüştürüp atılmış eski fotoğraflar gibi duruyor öyle değil mi? Hiç uyumayışın, mememden hiç ayrılmak istemeyişin, gaz sorunu yaşaman, ağlamalarının hiç bitmemesi, bir türlü huzur bulamayışın, evde başkaları varken nadiren huzurlu anlar yaşayışın ve evde senle başbaşa kaldığımızda birden bire değişmen...
Tüm bunlar neticesinde sana zor sıfatını takışımız. Ve şimdi 4 senenin sonunda özür dilerim oğlum; zor olan sen değildin, sen sadece bebektin; zor olan zor gelen bendimi kendime zor geliyordum. İtiraf edemediğim korkularım, itiraf edemediğim duygularımın her birinin enerjisi senin üzerineydi. Senin ağlayışların, senin gaz sancın, senin bir türlü uyumayışın, hepsi benim zihnimin aynasıydı. Ve ben o aynadakinin kendim olduğunu göremedim!
Senden özür dilerken kendimden de diliyorum Aren. Kendime sımsıkı sarılıyorum; tüm bu yaşadıklarımız hem seni hem beni hem de bizi bir yere taşıdı, ve o taşındığımız yer bizim serüvenimizin en yüksel mevkiisi oldu. Bizi öldürmeyen şey bizi güçlendirdi.
O çok zor geçen günler benim ruhsal gelişimimin bir parçası oldu; tüm o ruhsal acılar beni bambaşka bir yere taşıdı. Bugün Farkındalık adına çalışıyorsam ve bunu aşk ile yapıyorsam, bugün kendimle yüzleşebiliyorsam o günler iyi ki yaşanmış diyebiliyorsam sebebi sensin! Şükürler olsun bizi acılarımızdan şifalandırmaya götüren sürece. Şükürler olsun bizden elini hiç çekmeyen Yaradan'a....
Özür diliyorum oğlum ve seni çok seviyorum.
Çocuğunun Karşısında Kimsin?
Çocuğunun karşısında adınla yaşınla ve daha önceden kendine yapıştırdığın veya sana yapıştırılmış bir çok kimlikle duruyorsun ama kendine kısaca anne diyorsun.
Çocuğun ağlıyor, mızmızlık ediyor, inat ediyor ve sen kendini artık bunları duymak istemiyorum diye bağırırken buluyorsun, bunu söylemek seni rahatsız ediyor bazen sırf bu söylemekten rahatsız olmadığını farkediyorsun seni rahatsız eden derinlerde başka bir şey; bu cümle senin kendi kulaklarını da tırmalıyor aslında. Sonra bir anda gözünün önüne annen geliyor ve sesi kulağında artık bunları duymak istemiyorum. Sonra hayat öyle bir akıyor ki sen de öyle bir kapılmışsın ki bir daha bir cümleyi söyleyene kadar bunu unutuyorsun, üzerinde bile durmuyorsun.
Oysa o anın içinde müthiş bir armağan saklı sana; o an şifalanman için yaşandı. Çocuğunun karşısında o anda sen yoksun annen var, aynı annen gibi davranıyorsun ve bunu otomatik olarak yapıyorsun. Otomatik yaşadıkça bataklığa saplanıyor insan!
Evi dağıtıyor kızıyorsun, üstüste söylediği anne sözlerine tahammülün kalmamış; azcık nefes alma fırsatın olduğunda aslında neden tahammül edemiyorum ki çocuk da bir şey yapmamıştı diyorsun; yine hayat çok hızlı akıyor bunu düşündüğün dakikaların yerini saatler günler alıyor ve durup düşünmüyorsun farketmiyorsun ki asıl tahammül gösteremediğin kendinsin.
Velhasıl kelam; çocuğunun karşısında çoğu zaman annensin, kendi çocukluğunsun ve içindeki o yersin; bunları farkettiğinde büyük bir dönüşümü başlatabilirsin, bu dönüşümün adımı önce sana sonra evladına şifa oluyor.
Çocuk ve Yol
Çocuğunla birlikte aynı yolları yeniden yürümeye başlarsın. Sen ben bu yollardan geçtim dersin, tekrar aynı yolu yürüdüğünü sanırsın ama aslında yolcuda, yoldakilerde çok farklıdır artık. Öyle duraklar vardır ki o yolda; bazen oturursun yol kenarına, gülümsersin bu yol sahi böyle miydi dersin bazen de hüzün çöker üzerine, o ayağının takıldığı taş hala oradadır. Bir anda çocuğun da takılacak sanırsın o taşa; alıp atmak istersin taşı çok uzağa ama taş yerinden kıpırdamaz, sonra çocuğunun hızlıca koşarak geldiğini görürsün; dur demek istersin; takılacaksın, düşeceksin. Ama ne ağzından tek bir kelime çıkar ne de elini uzatıp tutabilirsin çocuğunu. O da takılır o da düşer ve senin canın daha çok acır; sızlar aynı yer yeniden. Çocuğun sana bakar, gözlerine, sen bilirsin ki geçecek acısı; bu kez kolların uzanır ve sarılısın ona sımsıkı; geçecek dersin,geçecek.... Kollarında tutarken onu ve o yüzünü göremezken senin, yaşların süzülür ince ince; kendi sızına mı daha çok ağlıyorsundur yoksa çocuğunun acısına mı birbirine karışır.
Çocuğun seni o yola döndürür; o yolda tekrardan yürümek zorundasındır, ebeveyn olabilmek için, büyüyebilmek için. Yol tektir çünkü! Aynı yolda yürür insan, yol değişmez ama insan değişir ve değişebilmenin parçasıdır aynı yolda yürümek.
Aynı yolda yürüdüğü için telaşlıdır ebeveynler evlatları adına; lakin ne var ki evlatları da aynı yolu yürümelilerdir. Ne bir taşın yerini değiştirebilirsin, ne çocuğuna müdahale edebilirsin sadece eşlik edebilirsin. Aynı yolu yürüdüğünüz için birlikte büyürsünüz...
Ebeveynlik yolu kendinden kendine yürümektir yeniden; her ne yaşıyorsan çocuğunla, her neye seviniyorsan, her neye kızıyorsan, her neye tahammül edemiyorsan; dur yolun o kısmında; bir bak etrafına, çocukken başına gelenlerden sormlu değilsin ama artık bir yetişkinsin ve davranışlarından sorumlusun; tekrardan aynı yolu yürüyorsun çünkü başına gelenleri farkedebilecek ve kendini dönüştürebileceksin.
Haydi bakalım yolcu yolunda gerek!
37'imde Hayat
Bazı yaşlar dönüm noktası olur insana, 37'de bana öyle.... Öğrenciyken azimli ve çalışkan değildim ama iş hayatımda ki,üniversitedeyken çalışmaya başladım, daima çalışkan, sebatkar ve azimli oldum. Yıllarca çalışmayan veya çalışmayı tercih etmeyen insanları anlayamadım. 18 yılda sadece 3 ay çalışmadım onda da ağır depresyona girdim.
Spritual konularla ilgilenmeye başlayıp bilinçaltının nasıl bir güç olduğunu ve nasıl çalıştığını öğrendiğimde anladımki; çalışmak, hatta çok çalışmak benim bilinçaltıma yerleşmiş bir inanç. Babam, annem ve hatta onların babaları ve anneleri tüm ailem hep çalışkan ve çalışmaktan yana insanlar olmuş. Babaannem, anneannem döneminin üniversite okuyan, çalışan ve işlerinde çok başarılı olan kadınlarından olmuşlar. Dedelerim isimlerini tarihe yazdırmış insanlardan olmuşlar.
Annem kendimi bildim bileli çalışmamı öğütler bana; benimle ilgili en çok gurur duyduğu şey çalışıyor olmamdır belkide; bazen işi bırakacağımı söylerim, annem çok ciddi bir biçimde üzülür ve üzülmesinin sebebi para kazanmayacak olmam değil, çalışmıyor olacak olmam. Kendisi gençken çalışmamış lakin 35'inden sonra tam zamanlı çalışmaya başladı çok uzun bir sürede çalıştı.
Spritual konularla ilgilenmeye başlayıp bilinçaltının nasıl bir güç olduğunu ve nasıl çalıştığını öğrendiğimde anladımki; çalışmak, hatta çok çalışmak benim bilinçaltıma yerleşmiş bir inanç. Babam, annem ve hatta onların babaları ve anneleri tüm ailem hep çalışkan ve çalışmaktan yana insanlar olmuş. Babaannem, anneannem döneminin üniversite okuyan, çalışan ve işlerinde çok başarılı olan kadınlarından olmuşlar. Dedelerim isimlerini tarihe yazdırmış insanlardan olmuşlar.
Annem kendimi bildim bileli çalışmamı öğütler bana; benimle ilgili en çok gurur duyduğu şey çalışıyor olmamdır belkide; bazen işi bırakacağımı söylerim, annem çok ciddi bir biçimde üzülür ve üzülmesinin sebebi para kazanmayacak olmam değil, çalışmıyor olacak olmam. Kendisi gençken çalışmamış lakin 35'inden sonra tam zamanlı çalışmaya başladı çok uzun bir sürede çalıştı.
Şimdi 37'imde en çok sorguladığım şey; kurumsal hayatın içinde olmalı, olmamalı mı ? İş hayatı, kurumsal hayatta bulunmak, tıpkı o ağır ateşte kaynayan kurbağa hikayesine benziyor, farketmiyorsun, farkına bile varmıyorsun sana ne olduğunun ama yavaş yavaş kaynıyorsun işte. Hala üretmekten yanayım ama hayatımın geri kalanını dün şöyle özetledim;
"Cocugu okula gonul rahatligi ile biraktiysam; annecim seni seviyorum kendine iyi bak gorusuruz dediyse bana ve bugun 19 Mayis Genclik&Spor bayrami ise yuruyusumu, sporumu,cimlerde yogami yapar evime doner yemegimi hazirlar gidip okuldan cocugumu alirim.... Aslinda hayatimin bundan sonrasinin boyle gecmesini istiyorum; arada da cok sevdigim hatta yaparken zamani mekani kendimi unuttugu farkindalik ve ilk yardim egitimlerini yaparsam ne ala♡ O yavas yavas isinan kurbaga halinden plaza hayatindan emekli olmak istiyorum"
Son zamanlarda gerçekten hayatı yaşayıp yaşamadığımı farkında olup olmadığımı sorgulamaya başladım ve şundan emin oldum; iş hayatının içindeyken gerçekten yaşamıyorsun, kaçırıyorsun asıl amacını hayatın. Ama ben yine de hedefleri, kariyer planları olan insanlara bunu gerçekleştirmelerini dilerim, çok uzun surmesin lakin :) Hem aynı hedefleri olan gençlere de yer açmak lazım.
Kendi evladımın için hiçbir zaman kariyer hayallerim olmadı; ama daima mutlu olacağı, üreteceği, başkalarına da yarari katkı ve mutluluk katacağı bir insan olmasını diliyorum.
İnsanın hayallerine doğru planlarla ve kendini sabote etmediği sürece ulaşabileceğine inanıyorum. Planlarım ve dualarım var.
Anne Olmadan ve Olduktan Sonra Yapman Gereken Tek Şey
Kitapçığa girdiğinde artık bakacağın yeni bir bölüm vardır; Anne & çocuk bölümü. Alırsın, okursun, altını çizersin, eşine zorla okutursun. Hatta ve hatta kendine bir blog açar hamilelik günceni ve sonrasını tutarsın. Bunları nereden mi biliyorum; çünkü benzelerini ben de yaptım :)
Bunlar yapman gereken şeyler değil, yapılması hoş şeyler sadece, hatta muhtemelen hiç yapmasan da olabilecek şeyler. Peki ne yapmalısın. Hamileyken oturup, hamilelik ile ilgili bildiğin ama en çok inandığın ve olması gerektiğini düşündüğün şeyleri yazmalısın. Mesela;
"Hamilelik bir kadının en güzel sürecidir".
Hımm bu gerçekten böyle mi? Benim hayatımın en kötü süreciydi diyebilirim; 6 ay boyunca kustum, 9 ay boyunca riskli gebelik kategorisindeydim, 9 ay boyunca gebelik diyabetiyle yaşadım ve aç gezdim, aç uyudum.
"Doğal doğum kolaydır ve/ veya zordur"
Bu tamamen senin başına gelecek bir şey; senin deneyimin, benimki 24 saat sürdü çok zordu, ama yine olsa yine yaparım. Başkasınınki de çok kolayı girdi ay demeden çocuk çıkıverdi.
"Bebeğin doğduğu anda aşk başlar"
Olabilir elbette ama illa görür görmez aşık olacaksın diye bir şey yok; muhtemelen neye uğradığını şaşıracaksın.
Ve daha nice cümle kurabilirsin; üşemeyip yazmalı bunları sonra da bunların sadece düşünce ve başkalarının deneyimlerini olduğunu yazmalı ve kendine tekrarlamalısın.
Benzer cümleler anne olmak ile ilgili de kurulabilir. Anne şöyle olmalıdır, anne olmak şu demektir. Bir uzaktan bak kendine, bunlar gerçekten senin düşüncelerin mi, yoksa yıllardır inandırıldıkların ve gereklilik gibi gösterilenler mi sana?
Hepsini yaz ve altına bunlar annelik hakkındaki düşünceler ve her düşünceye inanmamalı da yaz!....
Anne olunca hatta hamile kalınca yapman gereken şey zihnini annelik ve hamilelik hakkında bildiğin her şeyden arındırmak ve olanı yaşamak sadece yaşamak!.... Yaşadığın her şey senin deneyimin olacak, başkasının deneyimi üzerinden yaşama bu süreçleri.
Annelik başlı başına bir sıfat, seni tanımlamaz, seni anlatmaz ve seni sen yapmaz!
Özetle; yapman gereken tek şey bu süreci yaşamak, yaşamaya çalışmak değil!
Çocuğunu Korumak Yerine Ne Yapmalısın?
Bilinçlenmeye ve farkındalık sahibi olmaya baslayan anneler özellikle de Türk anneler bir yandan çocuk gelişimi konusunda güçlenirken bir yandan da fazlaca korumacı oluyorlar. Doğası gereği her memeli anne evladını koruyor, bu içgüdüsel bir nimet aslında.
Ne yapiyor bilinçli anne; biliyor ki çocukla konuşma biçimi çok önemli, bu bilince sahip olmayan daha önceki kuşaklar ise şüphesiz ki sadece bilinçsizlikten çocukla konuşurken "çirkin şey seni" diye sevebiliyor mesela veya çok ayıp bir daha duymamayayım ay kiz çocuk gibi bu, annenler kardeşini daha çok sever simdi pabucun dama atılır senin ve daha nice nice örnek.
Bilinçli ama farkındalık yolunun çok başındaki ebeveynler öfkelenip sinirlenip karşı tarafa çocuk eğitimi vermeye başlıyor oysaki karşındaki ne o bilinç ne de farkındalık düzeyinde ve kötü niyetle değil bildiği yolla otomatik olarak konuşuyor.
Çocuğun gururunu şahsiyetini ve kendisini korumak için yapabileceğin şey böyle konuşanları değiştirmek o insanlara ders vermek değil; çocuğunu bilinçlendirmek ve farkındalık sahibi yapmak.
Nasil mi? Sürekli onunla konuşarak zaman zaman doğrudan zaman zaman dolaylı yoldan farketmesini sağlamak...
Örnek vermek gerekirse; Aren'i sıklıkla ne güzel kız diye severler, 2 yaşından beri dönüp anne ben kız değilim di miiii diyor? Geçen gün markette kısacık saçlı bir teyze yine Aren'i kız diye sevdi, Güray da o erkek dedi; kadında ama saçı da uzun dedi; güray da sizin de saçınız kısacık erkek gibi ama erkek değilsiniz değil mi dedi. Kadın oradan anında utanarak uzaklaştı, sanırım cinsiyet üzerinden konuşmaya o an itibariyle son vermiştir :) Eminim aydınlanma yaşadı.
Bu konuşmaların ardından Aren'e bir insanı kadın ya da erkek yapanın ne giyimi ne saçı ne başı olduğundan bahsediyoruz, bu ayrımın sadece ve sadece özel yerlerle yapılabileceğini söylüyoruz.
Aren'e insanları 2'ye ayırabileceğini söyledim. Bilinçli insanlar ve bilinçsiz insanlar. Ne zaman böyle na-hoş durumlarla karşılaşsak tek verdiği cevap anne bilinçsiz insan di miiii? Evet canım demek ki daha bilinçlenememiş diyorum o kadar.
Bir gün annem Aren'e sen salak mısın dedi? Aren'in yanında annemle hiç tartışmadım, Aren de ne bilinçsiz anneannesin sen dedi ve bence gereken cevabı vermiş oldu :)
Parkta ve benzeri yerlerde de artık hiç kimseye karışmıyorum. Örneğin parkta al çocuğum al da sen de ye diye şeker uzatıldığında hiçbir şey söylemiyorum Aren bazen alıp yiyor bazen ben yemem, anne zararlı di miiii diyor, elbette ki şekere bayılıyor ve kaçırmaz, o an canı istemediği için öyle söylüyor. Ama parktan eve yürürken teyzenin bilinçsiz insan olması üzerine konuşuyoruz :)
Örnekler çoğaltılabilir hele de Türkiye'de yaşıyorsan. Ama yazının başlığında da söylediğim üzere, çocuğunu korumak yerine ona farkındalık ve bilinçli olma halini öğretirsen, o kendini korumayı, insanları sadece bilinç düzeyinde değerlendirebileceğini çok erken yaşta öğrenmiş oluyor.
Bir Ebeveyn Olarak Neleri Taşıdığının Farkında mısın?
Önce içinde taşırsın, bazen rahminde bazen yüreğinde; sonra kucağında taşırsın. Öyle alışmışsındır ki taşımaya bebeğini; zamanla fiziki olarak taşımamaya başlarsın, ama yüreğinde ve zihninde daima çocuğunu taşır hale gelirsin.
Çocuğunun her derdi senin derdin olur; çocuğun her sıkıntısı senin sıkıntın haline gelir. Ve bunu doğal bulursun, sorgulamazsın bile; çünkü sen çocuğunu taşımaya çok alışıksındır. Bebeklikten başlar bu; biraz gazımız var dersin, kakamızı yapamadık dersin, dişimiz çok ağrıyor da dersin. Özdeşleşirsin çocuğunun her derdiyle. Acısı acın haline gelir; çocuğunun derdi geçer, senin yüreğindeki sıkıntıi, aklındaki dert geçmez. Taşımaya devam edersin.
Biraz büyür çocuğun, sosyalleşmeye başlar, arkadaşlarıyla her türlü geçimsizliğinde, üzerine alınırsın, sanki sen geçinemiyormuşssun gibi. Ahh vah dersin bu çocuk arkadaşsız mı kalacak acaba diye düşünürsün. Sorgularsın neden geçinemediğini, uyumsuz sıfatını da yapıştırı verirsin.
Okul dönemi başlar; arkadaşlarıyla yine geçinemez, dersleri kötüye gider; ve taşıdıklarına yenileri de eklenir. Bu yüzden çocuk büyüdükçe derdi de büyüyor dersin; oysa büyümekten çok büyütüyorsundur. Artık yerin daralmıştır, taşı taşı taşı koy zihnine koy yüreğine yer mi kalır geriye.
Şimdi bir çalışma yapmanı isteyeceğim senden; çocuğuna dair zihninde yüreğindeki taşıdığın 5 sıkıntını belirle. Ve git kilerden, mutfaktan 5 tane patates al, her bir patatesin üzerine bu sıkıntıyı yaz; ve gün boyu elinde, dışarıya çıkacaksan çantanda taşı. Yatana kadar bırakmak yok.
Altı üstü 5 patates öyle değil mi? Ama nasıl da ağır geldi tüm gün taşımak ? Şimdi dur düşün; zihninde ve yüreğinde taşıdıklarını, şimdi çocuğun doğduğundan ve hatta doğmadan önceden beri taşıdıklarını. Nasıl ağırlaşmazsın ki, nasıl çocuğunun büyüdükçe dertlerinin de büyüdüğünü düşünmezsin ki?
Peki sen bunca şeyi taşırken çocuğun ne yapar? Ne yapacak; sorumluluk almak nedir pek bilemez, her şeyi taşıyan ebeveynleri varken, dert mi o ne der? Acı mı o ne der? Aslında çocuk bilinmezlikler içinde kalır; neyi nasıl karşılayacağını, neyle nasıl başa çıkacağını bilemez, ve kendini tanıyamaz çocuk. Çocuğunu kucağına alıp onun yürümesi gereken yolu onun adına yürürsen çocuğun yürümeyi öğrenemez ve bir gün çocuğunda sana ağır gelmeye başlar, indirirsin kucağından haydi bakalım yürü dersin; ama yolun yarısından fazlasını kucağında gitmiş olan çocuğun bir köşeye oturur ve öylece durur; yürüyemez, kalır öylece!
Şimdi bir daha düşün; çocuğunun dertlerini, sıkıntılarını aklında zihninde taşıyıp, sen mi çözüm bulacaksın; yoksa çocuğunun yürüdüğü yolda yorulduğunda dinlendiği bir mola yeri mi olacaksın, tekrardan güç toplayıp yürümeye devam edeceği!
Kaydol: Kayıtlar (Atom) | 5f8460f485de | [
"fineweb2",
"hplt2"
] |
Kırlareli’nde bulunan Başbakan Erdoğan, Cuma namazını kılmak üzere tarihi Hızırbey Camii’ne geldi. Erdoğan’a cami çıkışında vatandaşlar yoğun ilgi gösterdi. Geniş güvenlik önlemleri altında Başbakanlık otobüsüne geçen Erdoğan, halka hitap etmek ve toplu açılış yapmak üzere vilayet meydanına geçti. Başbakanın geçtiği güzergah üzerinde caddenin her iki yanında toplanan vatandaşlar Başbakan’a sevgi gösterisinde bulundu. Başbakan, yanında getirdiği hediye paketlerini kendisini karşılamaya gelen vatandaşlara attı.Hediyeleri kapmak isteyen vatandaşlar arasında, zaman zaman izdiham yaşandı. Haşim Peksöz Caddesi üzerinde vilayet meydanına ulaşan Başbakan, il merkezindeki programını tamamladıktan sonra Kırklareli’nin Lüleburgaz ilçesine geçti. | 9b88d500af89 | [
"hplt2",
"vngrs"
] |
Göz Tembelliği Ampliyopi
Ambliyopi Nedir?
Ambliyopi’de gözlerde saptanan herhangi bir bozukluk yoktur. Gözler anatomik olarak tamamı ile normal görünür. Ambliyopi 7 yaşına kadar olan çocuklarda gelişir ve çocukluk çağında en sık görülen görme bozukluğudur. Bu durum yaklaşık her 100 çocuktan 2-3 tanesini etkilemektedir. Eğer çocukluk çağında uygun şekilde tedavi edilmezse sebat eder ve genellikle genç erişkinlerde en sık görülen görme sorunu olarak karşımıza çıkar.
Ambliyopi Nedenleri ?
1.) Şaşılık
2.) Anizometropi( İki göz arasındaki kırma kusurunun farklı olması)
3.) Doğuştan Katarakt
4.) Her iki gözde yüksek kırma kusuru
Ambliyopide Risk Faktörleri Nedir?
1.) Prematürite( Erken oğum)
2.) Düşük Doğum Ağırlığı
3.) Mental Reterdasyon
4.) Aile bireylerinde şaşılık olması
5.) Annenin alkol ve sigara kullanması
Ambliyopiden Korunma Yolları?
Ambliyopi tedavisi çocukluk çağında yapılabilmektedir, bu nedenle erken tanı tedavinin en önemli parçasıdır. Çocuklar görmelerinin azlığı dolayısıyla her zaman yakınmayabilirler. Bunun nedeni çocukların herkesi o seviyede gördüğünü sanmalarıdır.
Bu nedenle çocuklar ilk 3 yaş içerisinde görme keskinliği muayenesinden geçmelidir. Yeni çıkan özel aletlerle çok küçük çocukların bile( 1 yaş altı) gözlük dereceleri ölçülmektedir.
Özellikle göz tembelliğinin en sık nedenlerinden olan şaşılık için çocukların erken dönemde muayene edilmeleri gerekmektedir.
Ambliyopinin Tedavisi
Tedaviye ne kadar erken başlanırsa sonuçlar o kadar iyidir. Bu nedenle erken tanı çok önemlidir. Öncelikle göz tembelliğine neden olan sorunu çözmek lazımdır. Yani şaşılığı veya gözlük kusuru varsa düzeltilmelidir. Klasik olarak tedavi 7 yaşına kadar yapılıyorsa da 9 yaşına kadar yapılan tedavilerden de netice alınmaktadır. 9 yaşın altında tedavi günümüzde iki kısma ayrılmaktadır.
1.) Kapama Tedavisi: Kapama tedavisinde amaç sağlam gözü kapatıp tembel olan gözü çalıştırmaktır. Klinik deneyimlerimize göre en iyi ve uyumlu sonuç günde 2 saat özellikli kapamada alınmaktadır. Burada 2 saat sabah ve akşam birer sa
at olarak yapılmalı ve çocuğun tedaviden sıkılması önlenmelidir. Bu kapama esnasında çocuk açık olan gözü ile yakın aktivasyon gerektiren işler yapmalıdır. Mesela; yakından televizyon izleme veya renkli resim yapmak gibi. Aşağıda kapama tedavisi görülmektedir. Sağlam göz kapatılmış olup tembel göz çalıştırılmaktadır.
2.) Cam Tedavisi:
Bu tedavinin amacı görme fonksiyonunu kaybeden hücrelere tekrar
fonksiyon kazandırmaktır. Her çeşit ambliyopide etkilidir. Tedavi için
hastanın haftada bir kere kliniğe gelmesi gerekmektedir. Bu tedavide
hasta siyah beyaz çizgilerden oluşmuş diskleri tembel olan gözü ile
takip eder.
Bizim klinik deneyimlerimiz ev ortamında yapılan 2 saat özellikli kapamanın daha faydalı olduğu yönün-dedir. Ama kapama ile sonuç alınamıyorsa veya çocuk tedaviye uyum sağlayamıyorsa CAM tedavisine geçilebilir.
9 Yaşından Sonra Ambliyopi Tedavisi Mümkün mü?
Eskiden bu sorunun cevabı hayırdı. Ama son teknoloji olan NeuroVision tedavisi ile artık 9-55 yaşlarında dahi göz tembelliği tedavi edilmektedir.
Nörovizyon ve Ambliyopi?
Göz Tembelliği’ne yönelik NeuroVision™ tedavisi, klinik deneylerle kanıtlanmış, cerrahî müdahele olmayan risksiz bir tedavidir. Yetişkinlerde göz tembelliğinin tedavisine yönelik, Amerika Birleşik Devletleri Gıda ve İlaç İdaresi FDA tarafından bugüne kadar onaylanmış tek tedavidir. Söz konusu teknoloji, görsel işlemlerden sorumlu beyin hücrelerini (birincil görme merkezi) etkileyen özel ve hassas görsel stimülasyon yoluyla görmeyi iyileştirir. Bu etkili stimülasyon beyindeki görsel işlemlemeyi çoğaltarak, görmede keskinliği ve kaliteyi arttırır
Göz Tembelliği Ampliyopi | 849d75e3d197 | [
"c4",
"culturax",
"fineweb2",
"hplt2"
] |
Star GAZETESİ
Ergenekon sanıklarının devam eden tahliyeleri paralel medyayı zevkten dört köşe yapmış durumda. Her konuyu AK Parti’ye karşı yürüttükleri kirli savaşta kullanılacak bir mermi gibi gören bu anlayış bu olayı da çarpıtarak kullanmakta beis görmüyor. ‘AK Parti kaybetsin de isterse Türkiye batsın’ yaklaşımının yeni temsilcileri için bu sıradan bir durum...
Pompalanan tezler şöyle: GüyaAK Parti bu süreçte Ergenekoncularla ittifak arayışına girmiş. Ergenekon’u tamamen sıfırlamaya, suçu ve suçluları tamamen temize çıkarmaya çalışıyormuş. Devam eden tahliyeler de bu işbirliğinin bir tezahürüymüş...
Defalarca söylediklerimizi tekrar edelim: AK Parti’nin darbeci anlayış karşısındaki siyasi duruşu değişmemiştir ve değişmeyecektir. Darbeci ve vesayetçi anlayışla mücadele eden, demokratikleşmeyi sağlamaya çalışan baş aktör AK Parti’dir. Devam eden davaların bir kısmında müdahil de olan AK Parti, kendisine ve Türk siyasetine yönelen saldırıları bertaraf etmiş ve milletin emanetine sahip çıkmıştır. Sorun darbeci anlayışla hukuki mücadeleyi sulandıran, çorbaya çeviren ve başka hesaplara alet eden anlayıştadır. Kamu vicdanı darbecilerin giriştikleri vahim olaylardan da rahatsızdır, masum insanların bu işlere karıştırılmasından da rahatsızdır, büyük suçlar isnat edilen kişilerin salıverilmesinden de rahatsızdır.
Darbecilerle mücadelenin gerekliliğine inanan AK Parti ve kamu vicdanı sapla samanın birbirine karıştırılmasından, yaşın yanında kurunun yanmasından, suyu çıkarılan davaların bir an önce neticeye varmamasından rahatsızdır.
Davaların yıllarca sürmesi, büyük itiraz ve şikayetlerin karşılık bulmaması, gerekçeli kararın bir türlü yazılmaması, suçunu itiraf edenlerin bile bir bir tahliye edilmesi kamu vicdanını yaralamıştır.Bunun müsebbibi ise hükümet değildir.
İnsanların yargıya duydukları güven sarsılırsa bunun telafisi çok zordur. Eğer yargının adaleti sağlamak yerine başka mücadelelere hizmet ettiği algısı oluşursa çok yanlış olur. İşini zamanında yapmak yerine devlete meydan okurcasına açıklama yapanlar bu güvenin sarsılmasına sebep oldukları oranda vebaldedirler.
Malum tahliyeler iki sebebe dayandırılıyor, birincisi tutukluluk süresinin 5 yıla indirilmesi, ikincisi mahkumiyetle ilgili gerekçeli kararın 7 aydır yazılmaması üzerine AYM’nin verdiği Başbuğ kararı... Adalet Bakanı Bozdağ, hükmen tutuklu sanıkların birinci sebeple tahliye edilemeyeceklerini söylüyor.
Bozdağ’a göre tahliye edilenlerin çoğu tutuklu değil hükmen tutukludur, yani haklarında mahkumiyet kararı verilmiş ancak temyiz aşaması tamamlanmamıştır. Bu yüzden de hükmen tutuklu oldukları süre normal tutukluluk süresi olarak değerlendirilemez.
Nöbetçi ağır ceza mahkemesi tarafından tahliye taleplerinin diğer ağır ceza mahkemelerine dağıtılması sebebiyle tahliye kararlarının farklı mahkemelerce farklı gerekçelerle verildiği anlaşılıyor.
Yargıtay Ceza Genel Kurulu 2011’de verdiği bir kararda, “Tutukluluk sürelerinin hesabında yerel mahkeme tarafından hüküm verilinceye kadar geçen süre dikkate alınmalı, buna karşın yerel mahkeme tarafından hükmün verilmesinden sonra tutuklu sanığın hükmen tutuklu hale gelmesi nedeniyle temyizde geçen süre hesaba katılmamalıdır” diyor. AİHM de tutukluluk süresiyle ilgili ilk derece mahkemesinin mahkumiyet kararına kadar geçen süreyi esas alıyor. Böyle bakınca hakkında hüküm verilen kişilerle ilgili ‘hükmen tutuklu’ muamelesinin yapılması gerektiği anlaşılıyor.
AYM’nin gerekçeli karar yazılmaması sebebiyle tahliye kapısını açmasının faturasını hükümete yüklemeye çalışmak sadece şark kurnazlığı olur.
Tahliyeleri ‘beraat’ gibi algılamak ne kadar yanlışsa, ortada hiçbir suç ve suçlu yokmuş gibi kategorik davranmak da yanlıştır. ‘Cezaevindeki son kişi çıkana kadar mücadele edeceklerini’ söyleyenler sadece siyasi değerlendirme yapmış olurlar. Mesele adalet istemekse, bunun gereği suçluların hak ettikleri cezayı almalarını, masumların ise bunlardan tefrik edilmesini istemek olmalıdır.
Ergenekon’a hayal muamelesi yapanlar şunu bilmeli: Ortada mağdur varsa hayal falan yoktur. | 6717c3876dbd | [
"c4",
"fineweb2",
"hplt2",
"vngrs"
] |
Büyük iddia :)
Yaz aylarında yaşadığımız şehir çok sıkıcı olur.Bizde yapacak birşey bulamadığımızdan film kiralamaya karar vermiştik.Sertaç`lara gittik.Bu arada ben Emre Sertaç da orta okuldan beri arkadaşım.Biz 87`liyiz.Filmin adı Elim Belim Bağlı idi.Bu filmde bir iddia söz konusuydu.
Bende Sertaç`ın ne kabar iddiacı olduğunu bildiğimden iddiaya girmiştik.20 gün sex yok,mastürbasyon yok,ısırmak,ömek,yalamak ve ona benzer hiç birşey yok.Kaybeden kazanana nokia 6600 alacaktı.Anlıyacağınız iddia büyüktü.
İddianın ilk günü ikimizde dayanacağımıza emindik.Ama nerden bilirdim bu kadar zor | 7299fa474b1d | [
"fineweb2",
"hplt2"
] |
|Merhaba adım zuhal 47 yaşındayım eşimi kaybedeli yıllar oldu anlayacağınız bekarım dul da deniliyor bir değişle.
Arkadaşlar arasında bilirsiniz kadınlar bir araya geldikleri zaman açık saçık muhabbetleri çok severler bizde bir gün bir arkadaşta toplanmıştık, dedi kodu, şamata, gırgır derken konu erkeklere geldi orada herkes bir şeyler anlatıyordu yaşadıkları yada hep arzuladıkları şeyleri derken, bir arkadaş 40 yaşlarında falan o da biz kadınlar olgun yaşlara geldikçe sekse doyamıyoruz artık en ateşli dönemlerimiz başlıyor, bir nevi dedi. o yüzden bizim yaşıtlarımız erkeklerde artık bu i | 11971fee84c3 | [
"fineweb2",
"hplt2"
] |
Ben cuma günleri çetin emeç blv beklerim, genellikle saat onbirde, önüme gelenin ayağını öpüp yalamam Bir kere,öpeceğim ayağın çok bakımlı olmasını isterim. Çok olmuştur,ayaklarına bakım yapmasın isteyerek geri çevirdiğim hanım sayısı ..Başta da söylediğim gibi, lakabım wwano 30 yasındayım, dalgalı saçlı, yakışıklı bir delikanlıyım. Beni tanıyanlar "W" derler bana... Mekânım, simdi çetin emeç. Cuma günleri saat onbirde orada beklerim, çünkü telefonum yok.almakta istemiyorum Çok ünlü kişi tanır beni... Mesela, bunlardan biri, 60 yasında olmasına rağmen yılların eskitemediği bir kanto sanatçısı. | 39fa68783ec1 | [
"fineweb2",
"hplt2"
] |
Hatice`nin Çorapları
Merhaba ben istanbul bakırkoyden ozgur. Size anlatacagım olay 2002 nin yaz tatilinden başımdan gecti. Hatice fizikli götü memeleri manyak güzel bir kadındı, hele ayakları, onları hiç sormayın onlara bitiyorum, likrali ince corap giydimi hep onun hayaliyle boşlıyorum. Hatice dul 35 yasında birisiydi. Onların evinin oldugu apartmana gidip onun ayakkabıları terliklerini botlarını yalayıp içine boşaltırdım tüm döllerimi. Hatice yine bir gün bize geldi, mini bir etek altında siyah ince çorap.
Ben bu görüntüyü kaçırmamak için tam karşısına oturdum. Onun frikik vermesini bek | 73785fbc6670 | [
"fineweb2",
"hplt2"
] |
İddia ediyorum, Tarkan bu hain dünyada bir simülasyondur.
Ve Tarkan, yalnızca kurtarılmayı bekleyen Türklerin görebileceği epik – mitolojik bir efsane ise; o hâlde sorumuzu soruyorum: Kim attı bu oku?
Ok yönü itibarıyla yukarıdan düşüyor. ‘Yukarı’ ise ‘yer’ in dışındakilerin asla idrakinin alamayacağı gök katlarındandır. Arzı da kapsamına alır.
Aşağıdaki topluluk da, tahtada ortadan ikiye bölünen okun sahibi hakkında çeşitli şüpheler ve sorular içerisinde kalmaktadırlar.
Aslında atılan ok Platon’un mağarasındaki adamların, gördükleri gölgeden başka bir şey değildir.
Tarkan’ın yanındaki kurt görünümlü köpek ise bir yanılsama.
Gerçekte Tarkan var olmayan bir ‘şey’ e kurt diye seslenerek neyi anlatmak istiyor öyleyse?
Bu, bir ‘hero’ – Antik Yunan’da hḗrōs/kahraman- olan Tarkan’ın kendini hakikat sayan gafillere yaptığı bir cilvedir. Zira hakikatte leke yoktur.
Hakikatte hata yoksa o hâlde Tarkan yalnız bir görüngüden ibarettir.
Topluluk içindekilerin
– Tarkan!
– Tarkan!
söyleyişleri ise bir kurtarıcıya olan özlemin dile getirilmesi, insanın her sıfatta umuda sarılmasını gösterir.
Ok mu?
Ok, bu büyük sahnede demir bir oyuncaktır.
Abdullah Karaca | 010a9160f968 | [
"fineweb2",
"hplt2"
] |
|Ben 26 yaşında,1.68 boyunda,sarışın,oldukça güzel bir kızım.Üniversiteyi bitirdikten sonra,iyi bir ücretle bir ihracat şirketinde,tabi güzelliğimden dolayı, genel müdür sekreterliğine başladım.Çok memnundum.Asılmalar,sarkmalar çok oluyordu ama tavrımı ortaya koyunca,kös kös geri gidiyorlardı.Ailemden uzakta olduğum için,3 kız Arkadaşımla beraber kiraladığımız evde kalıyorduk.Hep ölçülü davranmışımdır ve güzel bir arkadaşlık/flört, mutlu bir evlilik ve bakireliğimi kesinlikle kocama vermeliydim.Ta ki o acı geceye kadar.
Bir akşam,şirketimizin,yönetim kurulu toplantısı vardı ve ben de not tutm | 6d6adbf65c3e | [
"fineweb2",
"hplt2"
] |
Em.Öğrt.Atilla Korkmaz
Bir doğal afetle karşılaştığımızda; önce, böyle bir olay ilk kez olmuş, daha önce benzerleri yaşanmamış gibi şaşkınlık gösteririz. Ortaya çıkan can ve mal kayıplarında kendi kusur, ihmal ve sorumluluklarımızı asla sorgulamadan, ilgili-ilgisiz başka kişi, kurum ve kuruluşları suçlarız. Yaşanan afetin iz ve kalıntıları ortadan kalktıktan sonra da, bir daha bu tür olaylar hiç olamazmış gibi eski yanlış alışkanlıklarımızla birlikte yaşamaya devam edip gideriz çoğunlukla.
Her depremde, selde, heyelanda, büyük çaplı yangınlarda, olay daha taze iken, toplum olarak yaşadığımız “ruhsal teyakkuz” hali bir süre sonra tavsamaya başlar, ilgi, dikkat ve heyecanımız azalır ve kısa bir sürede unutur gideriz o olayı. Bu ve benzeri olaylardan dersler çıkarmak; daha sonraki olası afetlere hazırlık amacıyla önlemler düşünmek ve uygulamaya koymak; yaşantımızın her alanını karşılaşabileceğimiz can ve mal kayıplarını en aza indirecek şekilde düzenlemek, bize pek uyan davranış biçimleri değildir.
Son olarak, Beşikdüzü ve komşu ilçeleri etkileyen su taşkını, sel ve heyelanlarla gelen afetten sonra da durum, neresinden bakarsak bakalım eskisinden pek farklı değil.
Sık aralıklarla tekrarlayan seller, günümüzde de kimi aileler için ara sıra açılan bir ganimet kapısı olmaya devam ediyor. Gelmekte olduğunu bugünlerde iyiden iyiye hissettiren kış soğuklarını iyi ısıtılmış ortamlarda geçirebilmek amacıyla, daha denizin öfkesi yatışıp bitmeden; azgın dalgaların patladığı yerlerden ölümüne bir ağaç, dal, odun kapma yarışına girdi insanlar; kadın, çoluk-çocuk. Selin, yerinden sökerek, taşıyıp, denizin kucağına bıraktıklarını kıyıda öbekler halinde istiflediler. Sonra, sırta sararak, omuzlar üzerinde veya motorlu araçlarla evlere taşıdılar. Alışılmış, bir büyük yağış ve sel sonrası görüntüsüydü bu.
Öte yandan sel, çarşı-pazarda da insanların ortak sohbet konusu oldu, hala olmaya devam ediyor pek doğal olarak. Gelip-giden demli çaylarla dolu bardaklar ve çay kaşıklarının çarpışma sesleri asla bölemiyor o çok yüksek sesli, ateşli tartışmaları. Herkesin ayrı bir doğrusu var. Herkes, gerçek doğru olan sel felaketinin küçücük bir bölümünden tutunarak, kendi mutlak doğrusunu savunurken siyasi ve sosyal konumlanmasına göre, rakip, hasım gördüğü kişi, kurum ve kuruluşları suçlayan çıkarımların keyfini sürmeye çabalıyor. Belki, somut olay ve olgulara dayandırmadan, bilimsel bulgularla desteklemeden, o anda aklına gelenleri söyleyivermek, gerçekten çok keyif verici, söz sahiplerinin içini ferahlatıcı olabilir de, doğru mudur?
Elbette hayır.
“Öyleyse, doğru olan nedir” biçiminde bir soru gelir akıllara, bu noktada ister-istemez. Doğru olan; bu ve benzeri olaylarda sebep-sonuç ilişkisini belirlerken akıl ve bilimi rehber alıp, duygusallıktan ve önyargılarımızdan uzaklaşarak var olan o tek gerçekliği dillendirmeye çabalamaktır.
Bu bakış açısıyla bakarak ilk olarak şu söylenmelidir; “Yaşadığımız bu büyük afetin nedeni olağanüstü bir ‘büyüklük’ ve ‘çabukluk’ la yağan yağmurdur.” Afetin yıkıcı etkilerini kat kat artıran da, insan eliyle doğada, çevrede ve yerleşim alanlarında yapılan yanlış uygulamalardır.
Burada “büyüklük” sözü, yağış miktarını belirtmek için kullanılmıştır. Eğer doğruysa, ölçüm sonuçları gerçekten inanılmaz bir büyüklüğe işaret ediyor. Trabzon Meteoroloji Bölge Müdürlüğü kayıtlarına göre, olay günü “iki saatlik sürede, metrekareye 270 kilograma yakın yağış düşmüştür.” Bu, yöremize bir yılda düşen yağışın ¼ ine karşılık gelmektedir. Kuzey yarımkürede, benzerlerine ancak Muson iklim kuşağında rastladığımız böylesi çok anormal yağışlar, dünyanın her yerinde büyük su taşkınlarına ve büyük sellere, bu arada büyük can kayıplarına neden olabilmektedir. Bu arada, bölgemiz yağış rejiminin giderek Muson iklim kuşağı ile benzeşmeye başlaması da, gelecek için düşleyebileceğimiz olumlu beklentilerimizin önündeki en önemli engeli oluşturmaktadır.
Bir yıllık yağışın çeyreği kadar yağmurun üç günlük bir sürede yağması, sel ve su baskınları açısından belki hiçbir sorun yaratmayabilir. Ancak, aynı miktarda yağışın iki saatlik sürede gerçekleşmesinin, inanılmaz sonuçlara yol açtığını hep birlikte yaşayarak gördük. Buradan yola çıkarak, yağış miktarı değişmese bile yağış süresinin kısalmasıyla yıkım gücü arasında bir orantı olduğunu söyleyebiliriz. Bunu da “çabukluk” sözcüğüyle tanımladık.
Bu temel sebebin dışında;
-Bölgemizin engebeli ve yer yer eğimin çok fazla oluşu,
-Beşikdüzü’nün sel ve su baskınlarına çok elverişli, çok özel topoğrafyası. (arkasında bulunan Beşikdağı, Takazlı, Nefsişarlı tepe ve sırtlarından büyük bir hızla akıp gelen, büyüklü küçüklü altı dere ile veya yüzey suyu halinde bir biçimde şehir yerleşim alanı içinden geçmek zorunda olan yağmur sularının, düz araziye gelindiğinde akış hızlarının birden azalması, hatta yer yer akışın durması)
-Taşkınlara, su baskınlarına ve sellere neden oldukları besbelli olan, şehir yerleşim alanı içinden geçen derelerin, çarpık ve kontrolsüz yapılaşma nedeniyle değirmen bendinden biraz daha büyük bentlere sıkıştırılma çabaları, büyük yağışlarda toplanan suların bu bentlere sığmayarak taşması,
-Eski sahil yolunun, çok ciddi kot farkı nedeniyle suların denize akış yollarını kesen ilk set olması, her büyük yağışta Beşikdüzü çarşısını bir göle dönüştürmesi,
-Daracık bentlere sıkıştırılan derelerin, eski sahil yolundan başlayarak denize ulaşıncaya kadar üstleri de kapatılarak, menfezlere bağlanması, sellerin taşıdığı ağaç, dal ve kütüklerin bu menfezleri tıkaması sonucu sel sularının geri tepmesi,
-Neredeyse Çamlık deresinden Ağasar deresine kadar, Şimdi iç yol olarak kullanılan eski sahil yolunun deniz tarafının dolgu ile yükseltilerek parklar, sosyal tesisler ve yapılaşma alanı olarak kullanılıp yağmur sularının denize doğal akış yollarının tümüyle kapatılması,
-Zemin suyunu hızlı bir şekilde tahliye etmesi gereken alt yapının yetersizliği gibi gerçekler, afetin tahrip ve yıkım gücünü artıran etkenlerdir, bunların birini veya birkaçını selin nedeni olarak göstermek de doğru değildir. Üstelik böyle bir yaklaşım, köylerde, köy yollarında, tarım arazileri ve fındıklıklarda meydana gelen yaygın ve olağanüstü büyük yıkımı açıklayamaz.
DOĞU KARADENİZ’DE RİSK HEP VARDI
Tablo, bize bölgemizde aşırı yağışa bağlı afet riskinin hep var olduğunu, afetlerin de sık sık kapıyı çaldığını gösteriyor. Çok eski tarihli olan bir tanesi dışında kalan afetlerin büyük çoğunluğu, benim kuşağımdan olan insanlar tarafından hatırlanabilecektir.
Her iki camiyi yaptıranlarla, yapan ustaların bildiği gerçekleri gelmiş-geçmiş merkezi ve yerel yönetim görevlilerinin bilmedikleri düşünülebilir mi? Su taşkını ve sel gerçeği biline biline çarpık yapılaşmada ısrar etmek, böyle bir yapılaşmaya izin, ruhsat vermek de yalnızca aymazlıkla, ihmalle açıklanabilir mi? Bu soruların cevaplarını da size bırakıyorum.
Diğer yandan, Beşikdüzü Köy Enstitüsü’nün kurucu Müdürü Hürrem Arman, köy enstitülerini anlattığı “Piramidin Tabanı” adlı eserinin birinci cildinde, Beşikdüzü ile ilgili ilk izlenimlerini anlatırken: “Beşikdüzü dolayları bataklıklarla, durgun sularla dolu idi…” diyor. Bu bataklık ve durgun suların, yer yüzeyinin yağmur sularını denize ulaştırabilecek yeterli eğime sahip olmamasından kaynaklandığını söyleyebiliriz. Sözü edilen bataklık ve durgun suları kurutarak, o yıllarda yaygın ölümlere neden olan sıtma hastalığı ile mücadele amacıyla dikilen Okaliptüs ağaçlarından kesilmeyen çok şanslıları, 75 yılı geride bırakarak günümüze kadar varlıklarını sürdürebildiler.
Sözün özü, yapılaşmanın çok az olduğu, karayolu ulaşımının içteki eski Samsun yolundan yapıldığı yıllarda, hatta daha da eski yıllarda ilçemizde son yaşadığımız ölçekte olmasa da su baskınları ve seller yaşanmaktaydı.
ÖNLEM ALINABİLİR MİYDİ?
“Her sele bir taşkın sebep olmaz! Yani sel olması için mutlaka bir derenin taşması gerekmiyor. Bu nedenle dünyada seller ile mücadele, sadece akarsu yatağını düzeltmek, setler ve barajlar gibi yapısal önlemlerle yapılmıyor. Meteoroloji sebepli afetleri, deprem gibi diğer doğal afetlerden ayıran en önemli özellik, önceden tahmin edilerek erken uyarıların yapılabilmesidir. Bu özellikten yararlanarak, gelişmiş ülkelerin afet yönetim programlarının bir parçası olan meteorolojik tahmin ve erken uyarı, planlama ve eğitim ile can kayıplarında önemli miktarda azalma ve ekonomik kayıplarda da önemli düşüşler sağlanmıştır.
Dünyada meteorolojinin yağış tahminindeki başarısı, tahmin edilen yağış ile ölçülen yağış miktarları arasındaki farka göre hesaplanıyor. Yani marifet, metrekareye düşecek olan yağışın miktarını ve zamanını doğru bir şekilde önceden bildirebilmekte.
Bizde ise temel sorun yağacak yağmurun miktarını ve zamanını doğru dürüst tahmin edememektir. Peki, yağan yağmurun miktarını biliyor muyuz?
Meteoroloji Mühendisleri Odası şunları söylüyor: “Sel nedeniyle meydana gelen ölümler, gelişmiş ülkelerde bireysel hatalar nedeniyle oluşurken ülkemizde kamu ve yerel yönetimlerin yetersizliği, denetim eksikliği, ihmaller, çarpık yapılaşma, tahmin ve erken uyarı sistemlerinin mevcut olmaması sonucu oluşmakta‟…” (1)
Önlem alınabilirmiş. Ülkemizin meteoroloji alanında yetiştirdiği en yetkin bilim insanlarından biri, bunları yıllarca önce söylemişti.
Tam bu noktada, bugüne kadar sorula gelen diğer haklı ve doğru sorulara ek olarak, farklı sorular sormak isterim:
Trabzon Meteoroloji Bölge Müdürlüğü yetkilileri olaydan önce, selin meydana geldiği gün, iki saatlik bir sürede Beşikdüzü ve çevresinde metrekareye 270 kilogram yağış düşeceğini biliyorlar mıydı? Bu büyüklükteki yağışın ne anlama geldiğini, olası yıkıcı sonuçlarını onlardan daha iyi değerlendirebilecek durumda değiliz. Sorduğum soruya verilen cevap olumlu ise çok vahim, olumuz ise daha da vahim. Olumlu ise çok vahim, çünkü bu, adı geçen kurum yetkililerinin felaketi yalnızca izledikleri ve görevlerinde yetersiz kaldıkları anlamına gelir. Verilen cevap olumsuz ise çok daha vahim, çünkü bu da bizi elde olan tüm teknolojik donanımlara karşın doğru tahmin yapılamadığı sonucuna götürür ki, bu da yetersizliğin katmerli itirafından başka bir şey değildir.
Adı geçen kurum yetkilileri, bu bilgiyi merkezi ve yerel yönetim yetkilileri ile paylaşıp, gelmekte olan tehlikenin boyutlarına dikkat çekmişler miydi, yoksa her zaman yapılan “etkili yağış, su baskını ve sel” uyarılarından biri miydi yapılan. Bu da ikinci soru.
Bu soruların cevaplarını bilmiyoruz, belki de hiçbir zaman öğrenemeyeceğiz.
Ancak, selden bir gün önce Beşikdüzü Belediyesi’nin anons sistemi yoluyla yaptığı “aşırı yağış ve sel” uyarısı, daha önce yapılan uyarılardan hiç de farklı değildi. Çok büyük bir felakete yol açan bu olağandışı yağışa dikkat çeken, olağandışı bir uyarı yoktu hatırladığım kadarıyla.
ÇÖZÜM VAR MI?
21 Eylül günü yaşadığımız sel, su baskını ve çok geniş bir alanda etkili olan büyük heyelanlar ilçemiz için ilk değildi, son olmayacağını da bilmek durumundayız. Önümüzdeki ilk büyük yağışlarda benzer tabloların, belki daha da ağırlarının yaşanması kaçınılmaz.
İnsanoğlunun bilim ve teknolojide ulaştığı nokta, ona doğa olaylarının yıkım gücü karşısında hiçbir avantaj sağlamıyor. Ama doğal afetlerde ortaya çıkabilecek can ve mal kayıplarını azaltma, ya da tümüyle ortadan kaldırmayı sağlayacak olanakları sunuyor. Doğal afetlere sebep olan olayların, bu arada meteorolojik olayların akışını, yönünü, zamanını değiştirmemiz mümkün değildir. Ancak şunlar elbette mümkündür;
-Yapılaşma ve kentleşme planlarını, çevresel koşulları ve o yörede beklenen doğal afetleri dikkate alarak hazırlamak ve uygulamak.
-Geçmişten bu yana su baskını, sel ve heyelan gibi meteorolojik kaynaklı afetler yaşanan yağış havzalarına tahmin, erken uyarı ve ölçüm istasyonları kurmak.
-Yapacağı güvenilir tahminler ve bu tahminlere dayanarak yapacağı uyarılarla halkın can ve mal güvenliğini korumakla görevli kurumlardan biri olan Meteoroloji teşkilatının, çalışan ve araç- gereç standardını yükselterek, yağışların zamanını ve miktarını doğru tahmin edebilir ayrıca gerçekleşen yağış miktarını da doğru ve güvenilir şekilde ölçebilir bir noktaya getirmek.
-Toplumun tüm bireylerini olası afetler konusunda eğitmek, bilinçlendirmek, doğal afetler sırasında ortaya çıkabilecek her türlü kayıpları en aza indirecek bilgi, davranış ve alışkanlıklar edinmelerini sağlamak.
-Doğal hayatı ve doğal dengeleri bozan her türlü kentleşme, yapılaşma ve ulaşım projesini hemen durdurmak. Daha önce yapılan ve yanlış olduklarını yaşayarak gördüğümüz projelerde insan eliyle yapılan bozulma ve değişiklikleri ortadan kaldırılmak, böylece doğaya ve çevreye kendini onarma fırsatı vermek.
Bunlar yaparsak; her doğal afetten sonra siyasiler, devlet ve hükümet yetkililerinin bölgeyi ziyaret ederek geçmiş olsun dilekleri ekinde verdikleri ve hiçbir zaman gerçekleşmeyen bol keseden vaatleri. O yerin “afet bölgesi” kapsamına alınması; afetten zarar görenlerin oluşturulan kriz masalarına yaptıkları gerçek üstü, ilgisiz zarar beyanları; maddi zarara uğrayanlara yapılan, çerez parası gibi güya afet yardımları kısır döngüsünden çıkarak, sorunlarıyla yüzleşmeyi ve onları çözmeyi bilen, geleceğine daha güvenle bakan insanlardan oluşan bir toplum haline gelmemiz mümkün olabilir.
Doğu Karadeniz bölgesinde, yıllar geçtikçe anormalleşen yağış rejimi nedeniyle bundan sonra da benzer afetler yaşanacağını bilmek ve bu gerçeğe uygun yapılaşma, kentleşme ve yaşama modelleri geliştirmek zorunda olduğumuz çok açık.
Gerçeğin farkında mıyız? Ne dersiniz
(1)Prof.Dr. Mikdat KADIOĞLU, Doğu Karadeniz insanının sel ve heyelanla imtihanı, Hürriyet 2010 | 25225a7c1315 | [
"c4",
"culturax",
"hplt2",
"vngrs"
] |
Dün anlattığım seks hikayesinde sevgilimle çılgınlar gibi sevişirken annemin bizi bastığından bahsetmiştim ve konunun devamını bir sonraki yazımda anlatacağımı belirtmiştim. Buyurun bu seks hikayemi zevk ile okuyacağınıza eminim..
Annem sinirli bir şekilde içeriye girdi ve sevgilime ve bana hakaretler ediyordu. Ben battaniyeyi üzerime kapatmıştım. Utancımdan yerin dibine giriyordum. Aynı şekilde sevgilimde elleriyle penisini kapatmaya çalışıyordu. İkimizde kıpkırmızı olmuştuk. Annem bağırışlarına devam ediyordu ama bir yandan da gözlerini sevgilimin penisinden alamıyordu. Daha sonra bu olayın burada kalacağını babama söylemeyeceğini ama açık açık kendisininde bize katılmak istediğini söyledi. Bir süredir kapının arkasından bizi izlediğini çok tahrik olduğunu söyledi.
Ben hala utanıyordum. Göz ucuyla sevgilime baktığımda şaşkınlık içerisindeydi ama biraz rahatlamış bir hali vardı. En azından artık elleri ile penisini saklama gereği duymuyordu. Sanırım gelişmelerden memnun olmuştu. Çıtır bir kızı becermenin yanında şimdi olgun bir bayanın da tadına bakacaktı.
Annem sevgilimi elinden tuttu ve önüne çekti. Penisini avuçlarına aldı ve aşağı yukarı hareket ettirmeye başladı. Bana bakarak gülümsüyordu. Şaka yollu bu kocaman penisi nasıl içime aldığımı soruyordu. Beni de tutup yanına aldı. Saçlarımdan tutup penisi yalamam için işaret yaptı. Hemen dediğini yaptım. Zaten yeterince vakit kaybetmiştim. O kocaman şeyi içimde hissetmek için can atıyordum. Tek sorun bu kez onu paylaşmam gerekecekti. Hemde öz annemle. Sorun değildi. Çok farklı bir tecrübe olacağı kesindi.
Sevgilim penisi annemin elinde benim ise ağzımdaydı. Annem bir eliyle sevgilimin penisini tutarken diğeri ile saçlarımdan tutmuş bastırıyordu. Kocaman şeyi boğazıma kadar sokuyor bir süre öylece kalıyordu. Nefes almakta zorlanıyordum. Ağzımın suyu akıyordu. Nefessiz kalmaktan rengim kızarmıştı resmen dağılmış hareket etmekte zorlanıyordum. Sanırım annem sinirini benden böyle çıkarıyordu. Sonra kendisi sakso çekmeye başladı. Çok tecrübeli olduğu her halinden belli oluyordu. Penisi boğazına kadar sokuyor. Diğer eli ile testisleri tutup yukarı çekiyordu. O kocaman penis resmen annemin ağzında kayboluyordu.
Sevgilime karyolanın başına geçmesi için işaret yaptı. Beni de oraya yatırdı. Vajinası ağzıma gelecek şekilde pozisyon aldı ve yalamamı söyledi. Annem bir yandan bana kendisini yalatıyor diğer yandan sevgilime oral seks yapmaya devam ediyordu. Annemin nefes alış verişi değilmişti. Zevkten inliyor arada bir kafasını geri doğru atıp parmaklarını vajinasına sokuyordu. Aynı pozisyonu koltuğun diğer tarafına aldik. Ancak sevgilim bu kez annemin arkasına geçti. Ben gene altlarında kalmıştım. Sevgilim penisini tekrar ağzıma sokmuştu. Eğilip annemin vajinasını yalamaya başladı. Annemin o kadar zevk alıyordu ki gözlerini bile açmıyordu. Artık hazırdı. Sevgilim penisini bir kaç kez daha ağzımda ileri geri yaptıktan sonra annemin vajinasına dayamıştı. Sevgilim yavaş yavaş annemin içine girerken bende vajinasının üst kısımlarını yalıyordum. Bir süre sonra sevgilim ve annem hızlanmış bir birlerine paralel olarak ileri geri yapıyorlardı. Ben altta sürekli annemin vajinasını yalıyordum. Sevgilim arada bir penisini çıkarıp ağzıma sokuyor o esnada annemin vajinasını yalıyordu.
Dayanamıyordum, sevgilime bir işaret yaptım ve birazda beni becermesini söyledim. Sevgilim annemin içinden çıktı. Beni yerimden hiç kaldırmadan üzerime uzandı. Annem gene vajinası ağzıma gelecek şekilde üzerime yattı. Sevgilim vajinamı biraz yaladıktan sonra, penisini üzerine koydu. Annem sevgilim içime girmeden önce ağzına aldı ve penisin biraz daha ıslanmasını sağladı. Çok fazla ıslanmış, o kocaman penisi içime alırken hiç zorlanmamıştım. Sevgilim artık içimde daha sert gidip geliyor, hırıltılı sesler çıkartıyordu. Arada bir içimden çıkıyor penisini annem ağzına sokuyor annemin ağzını beceriyordu sonra tekrar içime giriyordu. Her giriş çıkışında daha da zevk alıyordum. Artık dayanamıyordum ve boşalmak istiyordum. Annem sevgilim içimde gidip gelirken annem vajinamın üst kısmını yalıyordu.
Sonunda titreyerek boşaldım sevgilim hala içimdeydi. Kalçalarımdan tutmuş sert şekilde içimde gidip geliyordu. Dizlerinin titrediğini hissediyordum. O da boşalmak üzereydi. Sonunda içimden çıktı ve penisini annemin ağzına soktu. Hızlı hızlı ileri geri yapıyordu ve bir kaç gidiş gelişten sonra annemin suratına boşaldı. Bende kalktım ve annemle beraber penisi yalamaya bir süre daha devam ettik. Hepimiz halimizden memnunduk. Artık ara ara buluş farklı fanteziler deniyorduk. 4 kişi ile grup yaptığımız zamanlarda oldu. Merak etmeyin, hepsini anlatacağım. Şimdilik hoşçakalın… | 245b11f79e8e | [
"c4",
"fineweb2",
"hplt2"
] |
KUZEY IRAK GÜNCESİ
Kim ne dedi? Ne yaptı? Ne anlama geliyor?
16 EKİM 2011 SAAT: 18.00
KCK Siyasi Komite Üyesi Hüseyin Mahir, Kürt halkının büyük tehlikelerle karşı karşıya olduğunu ve sürecin herkese tarihi görevler yüklediğini söyledi. Fırat Haber Ajansı’nın dünkü haberine göre Mahir, bu tarihi görevin yerine getirilmemesi durumunda saldırıların ve tutuklamaların muhtemelen devam edeceğini ileri sürdü. Yakında tek taraflı bazı önemli kararlar alabileceklerinin mesajını veren Mahir şöyle konuştu: “Seçim sonrası devletin ve AKP’nin niyeti iyice açığa çıktı. Tek taraflı bazı kararlar alacağız, almak zorunda kalacağız. Tek taraflı alınan kararlar gerek bizim tarafımızdan gerekse devlet tarafından olsun, büyük bir savaşa götürecektir. Tercihimiz olmamasına rağmen böylesi bir karar ve pratik sürece giriyoruz. Giderek daha da kitleselleşerek milyonları bulan büyük protesto yürüyüşleri, bir günle sınırlı olmayan, gece-gündüz devam edecek ve birkaç günü bulacak eylemler gelişecektir.”
GELİŞMELER NEYE İŞARET EDİYOR
KCK gözaltılarıyla siyasi kanadın iyice etkisizleşmesinden duyulan kaygıyı yansıtan Mahir’in açıklamaları, bu sürecin önünü kesmek için PKK’nın Ankara’ya karşı atağa kalkma kararı aldığını hissettiriyor.
Mahir’in sözleri PKK’nın önümüzdeki dönemde hem kitlesel hem askeri eylemlerini üst boyuta sıçratacağına işaret ediyor.
Bu çerçevede bir sivil itaatsizlik dönemini açmayı planladığı anlaşılan örgütün Tahrir Meydanı’nı çağrıştıracak boyutta kitleleri seferber etmeye çalışacağı fark ediliyor.
Böylelikle tarihinin en büyük uluslararası kuşatması altında olduğunu Mahir’in sözleriyle de kabul eden örgütün, yine uluslararası yankı uyandıracak eylemlerle bu kuşatmayı kırmayı deneyeceği anlaşılıyor.
YAZARIN NOTU:
Ekim 2007’de Referans gazetesinde başlayan Ekim 2010’dan itibaren de radikal.com.tr sitesinde devam eden Kuzey Irak Güncesi yazılarında, esas itibariyle, “Kim ne dedi? Ne yaptı? Ne anlama geliyor?” temel felsefesi gereği verili anın ‘fotoğrafı’ çekilerek geleceğe dönük kestirimler yapılır. Yazar, Türkiye’de Kürt sorunu ve PKK konusunda herkese açık olan kaynakların taranmasından çıkan anlamlı verileri kullanır. Bu nedenle herhangi bir kaynaktan nispeten fazla alıntı yapılması somut durumun sonucudur. Konunun çok dinamik olması nedeniyle yeni bir gelişmenin ortaya çıkması halinde farklı bir kestirimin yapılabileceğinin bilincinde olan yazar, analize dahil edilen verilerin tarih ve saat ile sınırlandırılmasını zorunlu görür. Yazarın objektifliği temel kriter olarak alması, sorunun nasıl çözüleceğine dair bir fikrinin olmadığı anlamına gelmez. Bununla birlikte yazar ‘sürüden ayrı düşmeyi’ göze alır ve konuyla ilgilenenlere derli toplu bir kaynak da sunan farklı formatını korumaya özen gösterir. | da7021b1213d | [
"fineweb2",
"hplt2"
] |
Star GAZETESİ
AK Parti merkez siyasetin pragmatist, popülist, fırsatçı, çıkarcı partilerinden biri değildir. AK Parti bir ‘çıkar birlikteliği’ne değil, bir ‘değer birlikteliği’ne dayanıyor. Dava şuuru, hizmet aşkı, gönül kazanma gayreti, medeniyet ufku AK Partililerin siyaset yapma amacını da, tarz ve yöntemini de belirliyor.
Büyük kitle partilerinde farklı amaçlarda olanlar, yanlış yapanlar, kişisel hesap güdenler elbette olabilir. Ancak AK Parti gibi değer yüklü bir siyasi harekette kişisellik, hesapçılık, menfaatçilik yer bulamaz.
AK Parti’nin felsefesinde kişisel kariyer planlaması, şan-şöhret sevdası, koltuk hırsı veya maddi çıkarı için partiyi bir araç gibi görmek yoktur. Tayyip Erdoğan liderliğindeki bu hareketin temel vasfı ahlaki siyaseti ve insana hizmeti esas almasıdır.
Amacı ve hedefi insanın tavrını, davranışını, ilişki biçimini de belirler. Maddi ve süfli amaçlar peşinde koşanların davranışları da, tavırları da, ilişki biçimleri de sorunlu olur. Kin, hırs, ayak oyunu, yalan, gıybet ulvi amaç taşıyan bir kişinin karakterinde yer bulamaz. Kardeşlik, muhabbet, samimiyet, gönül alma, tevazu, hoş görme, kendini öne çıkarmama ulvi amaç taşıyan dava adamlarının temel özelliklerindendir.
AK Partinin her bir neferi siyaseti ahlakla, erdemle, edep ve nezaketle yapmaya gayret gösterir. Gerektiğinde susmayı, ihtiyaç olduğunda kükremeyi bilen AK Parti neferleri bugüne kadar bu çizginin hadimi olmuşlardır. Nitekim AK Parti bu kadar badirelere, zorluklara, meşakkatlere göğüs gerebildiyse; bu kadar darbeleri, müdahaleleri, kirli tezgahları ve saldırıları püskürtebildiyse bunda bu dava bilincinin büyük rolü vardır. Hiçbir güç, parti bütünlüğünü sarsamamış, bu büyük hareket içine fitne düşürememiştir. Bunu dışarıdan da içeriden de başaramamışlardır.
Bu büyük mücadeleyi ortaya koyan, bu sessiz devrimleri yapan, bu tarihi hizmetleri gerçekleştiren AK kadrolar her yönüyle rüştünü ispat etmiştir.
13 yıldır bu hareketin hangi kademesinde olursa olsun her bir partili, isterse mahalle/sokak temsilcisi olsun bu büyük hareketin geleceğinde söz sahibidir, bu partinin herkes kadar gerçek sahibidir. Ana kademedekiler de, kadın veya gençlik kollarındakiler de bu partinin asli unsurudur.
AK Partililer yaşa, tecrübeye, makama, geçmişe saygıda kusur etmemekle birlikte kimsenin iradelerine ipotek koymasını veya kendilerini küçümsemesini kabul etmemişlerdir. Bu başarının altında yatan sır parti disiplinine, parti ahlakına, parti hiyerarşisine herkesin uyması, herkesin birbirine hürmet ve saygı göstermesidir.
AK Parti’de kimse kimseye büyüklük, efendilik, patronluk taslamaz.
Kimse kimseye had bildirmeye yeltenmez.
Kimse kimseyi küçümsemez, hor görmez, aşağılamaz.
Herkes birbirinin yanlışını telafi etmeye, eksiğini gidermeye, yükünü paylaşmaya çalışır. Herhangi bir AK Partili’ye yönelen saldırı topyekün göğüslenir, herkes birbirini Allah için sever ve savunur.
Senlik-benlik kavgası AK Parti içine girmemiştir, bundan sonra da giremez.
AK Parti içinde lobicilik, kulisçilik, ekipçilik yapılmaz, yapan kendi kaybeder.
AK Parti içinde kast sistemi, ağabeylik sistemi, ağalık sistemi yoktur. En son üye, ilk günkü üye kadar AK Partilidir. En düşük makamdaki kişi, yüksek makamdaki kişi kadar, en genci en yaşlısı kadar değerlidir, saygındır.
AK Partinin ahlak dokusu çok güçlü bir şekilde örülmüştür. Davası için nefsini ayaklar altına almayı başaran bu kutlu kadro her türlü nifakı boşa çıkarmıştır. AK Parti’nin bağışıklık sistemi parti bütünlüğünü en güçlü şekilde muhafaza etmeyi başarmıştır.
Önümüzdeki süreçte de AK Parti ailesi iç bütünlüğünü, parti disiplinini, dava ahlakını koruyarak; sevgiyle, hürmetle, muhabbet ve samimiyetle kutlu yolculuğuna emin adımlarla devam edecektir. | f0f686aecf2d | [
"c4",
"culturax",
"fineweb2",
"hplt2"
] |
Star GAZETESİ
Uludere’de yaşanan acı olay, tüm Türkiye’yi derinden üzdü. Çoğu çocuk sivillerin yaşamını kaybetmesi karşısında üzüntüye garkolduk. Üzülürken çocukların etnik kökenini düşünmedik, yaptıkları işin yasal olup olmadığını umursamadık, Herhangi bir örgütle ilişkili olup olmadıklarını da didiklemedik. Kaybettiğimiz canları, kendi canımızdan bir parça olarak gördük. Devletin varlık sebebi ‘yaşatmak’tır. Toplumsal vicdan, ocakların sönmesinden, nefeslerin kesilmesinden, canların solmasından büyük ıstırap çeker. Devlet, suçluyu cezalandırmayı, ıslah etmeyi, topluma kazandırmayı hedefler, yok etmeyi değil... Bugünkü devlet yapısı da bu felsefeyle hareket etmektedir. Bu süreç, hangi örgütten, hangi etnik kökenden, hangi mezhepten olursa olsun aynı işler, adil bir şekilde işlemelidir. Birilerinin ölenlerin etnik kökenini vurgulaması ırkçı faşizmin yansımasıdır. Birilerin ölenlerin yaptığı işi, kaçakçılığı mazeret gibi takdim etmesi de büyük bir yanlıştır.
Onlar bizim ölülerimiz
Ortada istenmeyen trajik bir olay vardır, çünkü ne Kürtlük böyle bir muameleyi hak eder, ne kaçakçılık öldürülmeyi gerektirir. BDP’nin devletin Kürtleri katlettiğini vurgulaması, etnik ayrımcılığın tipik örneğidir. Ölenlerin kaçakçı olduğunu vurgulayarak acıları tahfif etmeye çalışanlar da çirkin ve adil olmayan bir davranış içindedir. Uludere’de yaşananlar kimisine göre ‘ölümcül bir hata’dır, kimisine göre ‘operasyon kazası’, kimisine göre vahim bir hata... Böyle bir olaydan kasıt çıkarmaya çalışmak, kastı mahsusa ile Kürtlerin öldürüldüğünü vurgulamak ise büyük bir vicdansızlıktır. Bu olay için ‘kasten yapıldı’ demek, karşısındakine doğrudan ‘katil’ demektir. Bu olayı ‘etnik nefret ve katliam’ olarak takdim etmek, açıkça ‘bir arada yaşayamayız, biz düşmanız’ demektir. Peki durum bu mudur? Ortada etnik temizliğe susamış bir katil mi, bir cinayet şebekesi mi var? Böyle olduğunu iddia etmek insafsızlık değil midir? PKK ve BDP’nin böyle bir algı üretmeye çalışması, ‘ayrıştırma’ politikasının gereğidir. Toplum ayrışsın ki, bir arada yaşama ihtimali kalmasın...
Evet, Uludere’de çok talihsiz, istenmeyen ve bütün Türkiye’yi gözyaşına boğan bir olay yaşanmıştır. Devlet ne vatandaşını bilerek ve isteyerek öldürmüştür, ne de bir etnik gruba yönelik kıyım politikası uygulamaktadır.
Uludere olayının nasıl gerçekleştiği adli ve idari inceleme sonrası aydınlığa kavuşacaktır. Bu tür olayların, genel gidişata nasıl bir etki yapacağı üzerinde durmamız gerekiyor. Nasıl Habur’dan sonra yaşananlar bir süreci havaya uçurduysa, nasıl Silvan saldırısı yeni süreçleri tetiklediyse, Uludere’nin de yeni bir süreci başlatıp başlatmayacağı irdelenebilir. Habur’da bir siyasi sürecin akamete uğratılması gibi, Uludere’de de bir mücadele sürecinin boşa çıkarılması istenmektedir. Olayın kendisini tartışmak kadar önemli olan, muhtemel sonuçlarını değerlendirmektir.
Öncelikle şu hususu vurgulamamız gerekiyor: Son dönemde büyük bir çöküntü yaşayan PKK, bu olay üzerinden nefes almaya çalışmaktadır. Kuzey Irak’taki operasyonlar uluslararası meşruiyeti yüksek operasyonlar olduğu için, PKK kimseyi kendi lehine kanalize edememiştir. Türkiye kırsalında gerçekleşen nokta operasyonlar sonrasında da, şehirlerdeki KCK operasyonları sonrasında da BDP kitleyi peşinden sürükleyememiştir. Parti kapatma tartışmaları ise beklenen etkiyi yapmamıştır. Uludere, can simidi gibi yetişmiş, yeni bir çıkış kapısı olarak görülmüştür. Bu sürecin iyi yönetilmesi, istismar kanallarının kapatılması, BDP’nin hamlelerini elbette boşa çıkarabilir. Nitekim Van depremi sonrasında hükümetin attığı adımlar, istismar zeminini ortadan kaldırmıştır.
Uludere’nin sonuçları
Uludere olayı üzerinden devam etmekte olan terörle mücadele akamete uğratılmak istenmektedir. Güvenlik güçlerinin motivasyonunu kırmak, hükümetin güvenlik politikalarındaki azmi zayıflatmak... Anketlere göre terörle mücadele her geçen gün daha yüksek oranlarda halk desteği bulmaktadır. Hükümetin icraat ve politikalarında başarı skalasının sonlarında yer alan ‘terörle mücadele’ son aylarda üst sıralara tırmanmıştır. Elbette bu mücadeleden rahatsızlık duyan farklı çevreler var. Bunların başında baskıyla oluşturduğu etki gücünün bu mücadeleyle kırılmasından rahatsız olan PKK ve BDP var. Rahatsızlar kervanına Kuzey Irak’a yönelen operasyonlar sebebiyle Irak merkezi yönetimi ve Kuzey Irak yerel yönetimi ekleniyor. Suriye ve İsrail, Türkiye’nin son dönemdeki politikalarından oldukça rahatsızlar. Bir de iyi niyetli olarak güvenlik politikalarının öne çıkmasından endişe eden demokrat kesimler var. Hükümet sanki güvenlikçi bakışa esir oldu, sadece güvenlik güçleri üzerinden bu meseleyi çözeceğine inanıyor gibi bir hava estiriliyor. Bu noktada şunu vurgulamamız gerekiyor: Bugünkü terörle mücadele yaklaşımını 90’lı yıllarla örtüştürmek haksızlık olur.
Bugün nizami, hukuk içinde, insani perspektifi kaybetmeyen bir mücadele stratejisi izleniyor. Canlı yakalanan örgüt üyeleri görüntüleri, askerin ve polisin örgüt mensuplarını ikna çabaları, şefkat ve merhametin kaybolmadığı operasyon görüntüleri farklı bir durum olduğunu ortaya koyuyor. Rahatsızlığın bir kaynağı da budur. Güvenlik politikalarının öne çıkmasını kendi lehine çevirmek isteyenlerin başında PKK gelmektedir. Çünkü 90’lı yıllarda devlet vurdukça PKK büyümüştür. Ama bu kez öyle olmamaktadır. Ne faili meçhuller yaşanıyor, ne köy boşaltmalar, ne yok etmeye endeksli operasyonlar... Son yaşanan operasyon kazası üzerinden yeni güvenlik konsepti de boşa çıkarılmaya çalışılıyor. Güvenlikle bu iş olmaz diyen arkadaşlara hep şunu söylüyorum.
Elbette sadece güvenlik politikalarıyla bu iş olmaz, zaten bu inançla hükümet çok boyutlu çalışmalar başlattı. Ama görüldü ki, bu alanda etkisiz kalmak hem sorunu derinleştiriyor, hem çözüm süreçlerini sabotaja açık hale getiriyor. Teröristin karakol basmasına, şehirde haraç toplamasına, parti temsilcilerini ve kamu görevlilerini dağa kaldırmasına, kurtarılmış bölgeler oluşturma girişimlerine karşı ne yapılabilir? Devletin güvenlik politikalarını öne çıkarması yaşananlar sebebiyle kaçınılmaz bir durumdur. Burada her yolu deneyen ama terörist dayatmalardan başka bir karşılık bulamayan devlete laf söylemek çok anlamlı görünmüyor.
Uludere olayından sonra bazı kesimlerin PKK’nın üretmeye çalıştığı ‘düşman devlet’ söylemine çanak tutması, meseleyi etnik zeminde kaşıması ayrı bir yanlış olmuştur. Devlet aygıtını ontolojik olarak kötü gören anlayışın, PKK’nın ‘düşman devlet’ argümanına güç vermesi, çözüme katkı sağlamadığı gibi, varolan gerçeklikle de örtüşmemektedir. AK Parti’yi ‘devletleşme’yle suçlayanlar da benzer bir hata yapıyorlar. AK Parti, devlet aygıtını savunmaktan ziyade yürütülen terörle mücadeleye yönelik bir duruş ortaya koyuyor. Sivilleşme denilen olgu zaten, sivil iradenin, yani siyasi iktidarın her türlü süreçlerde belirleyici olması demek değil midir? Elbette terörle mücadele de bunun bir parçasıdır. Bugüne kadar sivil yönetimin terörle mücadeleyi dışarıdan izlediği, hiçbir dahlinin olmadığı söylenir, mücadelede yapılan yanlışlıklar da buna bağlanırdı.
Türkiye’deki sivilleşmeye paralel olarak AK parti iktidarı da ilgili tüm süreçlerin kendi kontrolünde ve denetiminde yaşanmasını sağlamaya çalışmaktadır. Terörle mücadeledeki hataları gidererek daha şeffaf ve hukuki bir süreç haline getirmeye çalışan hükümet, elbette ne hataları halının altına süpürecektir, ne de ‘ben bilmem’ diyip sorumluluğu başkasına atacaktır. Bu bir geçiş sürecidir ve sivil iradenin hakim olmasını isteyenler de yeni durumu doğru algılamalıdır. Bu sivilleşmenin neticesidir ki, olaylar örtbas edilmemekte, hesap sorulmakta, kapsamlı ve objektif inceleme raporları ortaya çıkmaktadır. Bugün hem medya yapılan yanlışların üzerine gitmektedir, hem siyasi iktidar meseleleri tribünden izlemek yerine süreçlere müdahale etmekte ve hesap sormaktadır. Sivilleşmeye inanıyorsak, artık soyut devlet algısının buharlaşmasını, siyasi iktidarın ve millete hesap veren somut tüzel kişiliklerin sahne almasını sağlamak durumundayız. Bundan rahatsız olan derin devlet kalıntıları elbette varlığını koruma veya süreçleri sabote etme gayretine girebilir.
Ama sivilleşmenin, şeffaflaşmanın, hesap sorulabilirliğin, kurumlar arası uyumun bu kadar olumlu seyrettiği bir süreçte klasik jargonlarla bir itiş kakış temenni etmek kimseye fayda sağlamaz. Uludere, değişen devlet algısını da, değişen terörle mücadele algısını da sekteye uğratma girişimine dönüşmemelidir. Terörle mücadeleyi güç çekişmesine kurban etmek, ancak PKK’nın işine yarar.
BDP’nin Uludere’yi basamak yaparak farklı siyasi projelere zemin hazırlamaya çalışması hiç de iyi niyetli bir durum değildir. Karayılan’ın bir hafta önce ‘göbekten bağlı değiliz’ diyerek bağımsızlık düşüncesini tartışmaya açması, bir hafta sonra Leyla Zana’nın ‘özerklik yetmez’ demesi ayrılıkçı/bölücü projelerin tekrar sahne almasını sağlamıştır. Uludere’nin bu siyasi projeksiyonun değirmenine su taşımak için kullanılmaya çalışılması, dikkatlerden kaçmamaktadır. Ölen zavallı sivillerin taziye günlerinde kaçakçılık sorgulaması yapmak tabii ki hoş olmazdı. Ama kaçakçılık olgusunun çok boyutlu olarak ele alınması da mutlak gerekliliktir. Ekmek parası için tehlikeye sürülen çocuklar sadece işin görünen kısmıdır. Bunun arkasında milyarlarca dolarlara hükmeden kaçakçılık patronlarının ve bundan bir şekilde istifade eden terör baronlarının olduğu söylenmektedir.
Terör ortamında yaşanan istenmeyen durumların faturasını öncelikle bu ortamı üreten terör örgütüne kesmek gerekir. Yaşanan acı olaydan dersler çıkarmak, olanları tüm boyutlarıyla açıklığa kavuşturmak, ayrışmayı tetikleyen gerilimi yükseltmek yerine düşürmeye çalışmak temel sorumluluğumuz olmalıdır. | 313eb74c5d3f | [
"c4",
"culturax",
"fineweb2",
"hplt2",
"vngrs"
] |
Otobüste başladık
Merhaba ben Tolga.Size başımdan geçmiş, herşeyiyle gerçek bir hikaye anlatıcam.
Geçen ay Mersine gitmiştim.Slifke minibüsüne binmiştim.Bir süre sonra minibüse bir bayan bindi ve gelip benim yanıma oturuverdi.Muavin yanımıza geldi ve kızı hemen uyardı; ``arka tarafta boşyer var , oraya geç istersen hanım``dedi, ama o;``yok, burası iyi`` dedi ve bana gülümsedi. Beklemiyordum bunu hiç.Aklımın ucundan geçmezdi böylesi.
Adı Zeynep imiş, tanıştık. Sağdan soldan konuşuyorduk. Devamlı hafif hafif gülümsüyordu. Kocası minibüs şöförüymüş, 2 yaşında bir bebeği varmış, kendisi m | 3809e047bdc4 | [
"fineweb2",
"hplt2"
] |
Niyetimizde Grup Seks Yoktu
Yıllardır sakladığım bu sırrımı sizlerle paylaşmak aslında zor benim için.Ancak yeter kahrolduğum.Okudukça üzülecek ancak bir o kadarda şehvet duyacaksınız , boşalacaksınız.
Beş yıl kadar önceydi. Gülsüm`le birlikte yine o pazar sabahı erkenden arabamla Bolu Gölcük` e gittik. Gülsüm muhteşem bir kızdı. Enfes göğüsleri , daracık amı , seksi yürüyüşü ancak bir geyşada olabilirdi. Onun için sex sadece yatak değildi.
Araba , Sinema , Ormanlık , olabilecek her yer onun için seks sanatını gösterme mekanı idi.
Bolu Gölcük` ü bilirsiniz. Romantizmin doruklarına | fbbbe5109b91 | [
"fineweb2",
"hplt2"
] |
Çadırda Sinanla
Ben 22 yaşında üniversite öğrencisiyim,,,Boy 178,,,Kilo 65,,,esmer yakışıklı sayılan bir gencim:),,,Hobilerim arasında doğa sporları ve extrem sporları vardır,,,
Bu hikayemde hobilerim sayesinde yaşadığım ilişkiyi anlatacağım,,,Geçen yaz Haziran aylarında olan bir olay,,,okulun dağcılık klübünde kurucu pozisyonda bir vatandaş olarak organize edilen bir tırmanış aktivitesinde Sinan isimli biriyle tanıştım.Klübün üyesi olmadığını ama geziye katılmak istediğini söyledi bende Sinan`ı da aktiviteye dahil ettim.
Sinan da 20 yaşında 170 boylarında,hafif dolgun,beyaz tenli | edcc0ef8d1ae | [
"fineweb2",
"hplt2"
] |
ÜNİVERSİTE TOPLUM DERNEĞİ
Proje Geliştirme Birimi Yönergesi
Madde 1: Bu yönergenin amacı Üniversite Toplum Derneği Proje Geliştirme Birimi görev ve sorumluluklarının esaslarını düzenlemektir.
Madde 2: (1)Bu yönerge Üniversite Toplum Derneği Çalışma Yönetmeliği’nin Proje Geliştirme Birimi’nden sorumlu yönetim kurulu üyesine verdiği yetkiye dayanılarak hazırlanmıştır.
Madde 3: Bu yönergede ve tüm yönergelerde yer alan tanımlardan;
a) Dernek: Üniversite Toplum Derneği’ni,
b) Birim Sorumlusu: Üniversite Toplum Derneği Proje Geliştirme Birim Sorumlusu’nu,
c) Birim Danışmanı: Üniversite Toplum Derneği Proje Geliştirme Birim Danışmanı’nı,
ç) Birim Üyesi: Üniversite Toplum Derneği’ne üye olan ve Proje geliştirme biriminde aktif olarak çalışan kimseyi ifade eder.
Birim İçi Sorumluluklar
Madde 4: (1) Proje Geliştirme Birimi’nin sorumlulukları aşağıda sıralanmıştır;
a) Derneğin proje sayısını artırıcı düşünsel ve eylemsel çalışmalar yapmak,
b) Proje önerilerini dernek bünyesindeki karar verici birime sunmak,
c) Projelerin fikir aşamasından başlayarak, uygulanma tarihine kadar geçen sürede projenin uygulama süreçlerini planlamak,
ç) Proje işleyişin takip ve kontrolünü yapmak, sürekli çözümlemeleri (Periyodik analizleri) dernek bünyesindeki karar verici ve denetleyici birimlere sunmak,
d) Proje ve faaliyetlerde gönüllü görev alacak üyeler arasındaki görev paylaşımına yardımcı olmak,
e) Proje fikirleri ve uygulamaları aşaması ile ilgili belgeleri dernek bünyesinde hazırlamak,
f) Projelerin etkinliğini artırıcı eylemler planlamak,
g) Yürütülen bir projenin, derneğin amaç ve esaslarına uygunluğunu derneğin diğer birimleriyle birlikte sağlamaya çalışmak,
h) Her bir proje için tek olan proje önderinin belirlenmesi için adaylıkları almak, genişletilmiş yönetim kuruluna duyurmak ve oylamaya sunmak,
ı) Proje ve faaliyetler için ortak aramak,
i) Proje ve Faaliyetlerde edinilen gizlilik dereceli bilgilerin ilgisiz kimselerin eline ulaşmasını engellemek.
(2) Proje Geliştirme ve Uygulama Birimi Sorumlusu’nun görevleri aşağıda sıralanmıştır;
a) Dernek ile kurumlar bazında yapılacak proje geliştirmeye yönelik tüm görüşmelerde olmak,
b) Kendisinin bulunamadığı görüşmelerde Birim Danışmanı’nı görevlendirmek ve YK üyelerinden birinin görev almasını sağlamak,
c) Yapılacak tüm görüşmeleri YK kararı ile başlatmak,
ç) Yapılan görüşmeleri raporlamak
(3) Proje Geliştirme ve Uygulama Birimi Danışmanı’nın görevleri aşağıda sıralanmıştır;
a) Proje geliştirme Birimi kapsamında yapılacak bütün işlere Birim Sorumlusu ile birlikte karar verir ve uygulamalarda görev alır.
b) Proje Geliştirme Sorumlusu ile birlikte yapılan toplantıların raporunu hazırlar ve GYK’ya sunar.
Proje Başvuru Koşulları ve Görev Alan Kişilerin Sorumlulukları
Proje Başvuru Koşulları
Madde 5:
a) Proje başvuruları her ayın 1’inden 10’una kadar kabul edilir.
b) Proje başvurusu yapacak olan kişi/kişiler bu yönergeye ek olarak hazırlanan proje öneri formunu doldurmak ve Proje Geliştirme Birimi’ne iletmekle yükümlüdür.
c) Projenin kabul görüp görmediğiyle ilgili geri dönüş, başvuruyu yapan kimseye en geç başvuru yaptığı ayın sonunda gerekçeli olarak bildirilir.
ç) İsteyen herkes derneğe yeni proje önerisinde bulunabilir ancak proje kabul edildiği takdirde derneğe projede aktif görev alabilmek için derneğe üye olmak zorundadır.
d) Yeni projelerin uygulanıp uygulanmayacağına Genişletilmiş Yönetim Kurulu oylama ile karar verir.
e) Proje önderi, projenin kabulünden uygulamasına kadar geçen sürede belirlenmek zorundadır. Proje önderliği için başvuruda bulunan kişi, projede etkin görev almak zorunda, dolayısıyla dernek üyesi olmak durumundadır.
Madde 6: Proje önderinin görevleri aşağıdaki gibidir.
a) Proje önderi projede görev alan üyelerle düzenli toplantılar yapar, ve toplantı raporlarını Proje Geliştirme Birimi’ne sunar.
b) Proje bütçesini Mali İşler Birimi’ne bildirir ve proje uygulaması için gereken maddi ihtiyaçları Mali İşler Birimi’yle ortak çalışarak karşılar.
c) Projeyle ilgili belgeleri Bilgi Belge Yönetimi Birimi’ne bildirerek arşivlenmelerini sağlar.
ç) Her proje önderinin projede görev alan üyelerden belirlenen en az bir danışmanı vardır. Bu danışman, proje önderi belirlendikten sonra en çok 2 hafta içinde proje önderinin GYK’ya önerdiği en az 2 kişi arasından, GYK tarafından belirlenir. Proje danışmanı, proje önderi ile birlikte proje işleyişini yürütmekle yükümlüdür.
Madde 7: Bu yönerge internet sitesinde yayımı tarihinde yürürlüğe girer.
Madde 8: Bu yönerge hükümlerini Üniversite Toplum Derneği Proje Geliştirme Birimi Sorumlusu eliyle yürütülür. | ae9ee803ca12 | [
"c4",
"culturax",
"fineweb2",
"hplt2"
] |
Bakırköy 14. Ağır Ceza Mahkemesi'nde görülen 60 sanıklı dosyaya giren kamera kayıtları, 15 Nisan'daki duruşmada izlenecek.
Fotoğraflarda ilk olarak Engin Çeber'in cezaevine gelişi görülüyor.Fotoğraflarda, savcının aldığı notlar da bulunuyor. Notlarda, Çeber'in konulduğu odada kameranın bulunmadığı belirtiliyor.
Kapıda copla bekleyen görevlinin içeri girdiği, sonra copla çıkıp diğer tarafa gittiği görüntüde yer alıyor.
Elinde cop bulunan görevliler ok işareti ile gösteriliyor. Olay günü, 7 Ekim 2008 tarihinde koğuşta sayım yapılmasının ardından Engin Çeber rahatsız diye koğuştan çıkartılıyor.
Çeber'in önce revire götürülüp sonra geri getirildiği ve jandarma tarafından hastaneye sevk edilmesi kayıtlarda yer alıyor | 10ec3333240a | [
"fineweb2",
"hplt2"
] |
Rüyalar Gerçek, Kelebekler Sonsuz Artık
“Şiir” der Yahya Kemal Beyatlı “Nesirden bambaşka bir kimliktedir. Musikiden başka türlü bir musikidir. Şiirde 'nefes' ve 'ses' iki temel öğedir. Dizenin ayakları yerden kopmazsa ve uçmazsa ya da ister en hafif perdeden olsun, ister İsrafil'in sûru kadar gür olsun, kulağı bir ses gibi doldurmazsa halis şiir değildir.”
Ondandır belki de şiire olan mesafeli duruşu insanların. Çok emek ister, çok can taşır yazılan bir şiir. Edebiyatın “ağır abisi” halleri vardır. Kuralları çok, etkisi derindir. Hani hayranlık uyandıran işler vardır yapmak isteyip de yapamadığımız, çok başarılı kişiler vardır ulaşamadığımız, ya da gitmek istediğimiz yerler vardır gidemedikçe daha gizemli ve uzak gelen... Şiir de öyledir işte. Herkes şair olamayacağı için, çekim alanından kurtulamadığımız bi soğukluk vardır sanki hep. Düz yazıda sayfalarca anlattığın tek bir “söz”, şiirde önce zihinde yazılır. Kağıda döktüğünde bile kullandığın kelimeler zihnindeki gibi betimleyemeyebilir o “söz”ü. Yazarken bu kadar zahmet gerektiren bir iş, okurken de olduğu gibi anlatmaz, göstermez kendini sana... Bir şiiri iç sesinle okuduğunda farklı, yüksek sesle okuduğunda farklı, iki dizeyi yan yana koyduğunda farklı alt alta dizdiğinde farklı... Kendine has koreografisi var gibidir şiirin. Herkes şiir okur ama kaçı yanına yaklaşmaya cesaret eder bilinmez...
Ve gün gelir, başka bir sanat dalı, sinema yaklaşır en yakınına şiirin. Kaç şaire ilham olmuş bu topraklarda ilk defa şiir üzerine bir film yapılır ve adlarını bu zamana kadar duymamış olduğumuza utandığımız iki harika şair Rüştü Onur ve Muzaffer Tayyip Uslu’nun mutluluğu ve acıyı aynı anda yaratan yazma tutkuları anlatılır bizlere. Bu filmle birlikte şiir artık çok sevdiğimiz ama yanında rahat edemediğimiz bir adam değil, “Sana sandığından daha yakınım. Sendenim... Sendeyim...” diyen sıcacık bir rüyadır. Ömrü kısa olsa da güzelliği baki olan bir Kelebeğin Rüyası’dır.
Bir filme verdiğiniz paranın son kuruşuna kadar değdiğini ilk sahneden anlamanız çok nadir olacak bir şeydir. Kelebeğin Rüyası’nın açılış sahnesindeki her detay öyle gerçek ki, Mükellefiyet Kanunu sonrası Zonguldak’ta bir maden ocağında çalıştırılan insanların sefaleti, çelimsiz vücutları, yorgunluklarını taşıyan yüz çizgileri, sahnenin baskın rengi grinin başka hiçbir yerde göremeyeceğiniz tonu ve o griye inat zengin kodamanların takım elbiselerinin ve fötr şapkalarının beyazı sarıveriyor etrafınızı bir anda.
Dönemi bu kadar etkili anlatan bir girişi olsa da film, politik mesaj verme çabasında değil. İkinci Dünya Savaşı zamanlarında henüz 18 yaşında olan Türkiye Cumhuriyeti’nin fakir yüzü, mutluluğa bahane yaratan şairlerin umutlarıyla dengelenmiş. Cumhuriyet’in modern yüzü gençlerin vals yaptığı balo salonlarında yan yana asılan “Vatan Borcu Çalışma ile Ödenir” tabelası ve İnönü resimlerinin mesajı ise seyirciyi rahatsız etmeden kadraja giriyor zaman zaman.
Aşkı Şiire, Şiiri Hayata Bahane Etmek
Arka planı bu kadar başarılı oluşturulan filmin kalbi, verem hastası ve “şiir sıtması” iki genç şair Rüştü Onur ile Muzaffer Tayyip Uslu'nun hayata olan tutkularında atıyor. Seyirci, onca melankolinin arasında şairlerin kağıdı olmasa da yazmaya devam etmelerine, daktiloyu görünce yüzlerinde oluşan sevince, okuma yazması olmayana şiir kitabı satmalarına, iki dize şiirleri yayınlanınca “Başladık Muzaffer gerisi gelir” derkenki umutlarına gülümsüyor farkında olmadan. Yaşadıkları dönem mükellefiyet yılları diye geçiyor. Onlarsa yazmakla mükellef, sevmekle mükellef hep... Aşkı ve acıyı şiire, şiiri hayata bahane edip yaşıyorlar. Muzaffer ve Rüştü’nün tatlı çekişmeyle devam eden sıcacık dostlukları ve yokluk içinde dağ gibi büyüyen tutkuları ders veriyor en ufak zorlukta hemen pes eden bizlere. Karısı Mediha’nın gözlerinin içine bakarak “Varlığın her şeyin tam manasıyla kötü olmasına mani oluyor” diyen Rüştü’nün aşkı ve Suzan’ına “Tokalaşınca verem bulaşmaz, sevgi bulaşır. O da unutunca geçer” diyen Muzaffer’in naifliği, kaybettiğimiz inançları geri getiriyor adeta.
Bir dönem filmi olduğu için film atmosferinin 1940’lı yıllara uyarlanması, kostümler ve Zonguldak’ta kurulan dev film platosu büyük bir özveriyle hazırlanmış. Bu emeğe son derece gerçekçi olan oyunculuklar ve Zonguldak’ın doğal güzellikleri eklenince tam bir görsel şölen oluşturulmuş. Kariyerindeki ilk başrolde Muzaffer Tayyip Uslu’yu canlandıran Kıvanç Tatlıtuğ, sesini, vücudunu, ruhunu karaktere tamamıyla teslim ederek çıtayı çok üst bir seviyeye çıkartıyor. Yıllardır kendini birçok filmle kanıtlamış olan Mert Fırat’ın oyunculuğu ise Rüştü Onur’un bitmeyen enerjisini, tutkusunu, fırlama hallerini şairin kendisi seyircilerin arasındaymış kadar hissettiriyor.
Türk sinemasının mihenk taşlarından biri olması muhtemel bu filmin arkasındaki en önemli isim ise, filmde de Rüştü ve Muzaffer’in hocaları Behçet Necatigil’i en az ve öz şekliyle canlandıran, Yılmaz Erdoğan. Bu proje için yedi senedir çalışan ve kendisi de şair olan usta oyuncu, yönetmen koltuğunda olmasaydı başka kim bir şairi bu kadar iyi anlayabilir ve anlatabilirdi bilemiyorum.
Ve Başrol Şiir’in
Film bittiğinde yanınızdakine sorduğunuz “Nasıl, beğendin mi?” sorusuna cevap bu filmde “Evet” ya da “Hayır”ın ötesine geçiyor. Hissettiğiniz, mutluluk ve hüznün boğazınızdan geçerken yan yana sıkışması gibi bir şey. İzlediğiniz rüya mutlu uyanmanıza sebep oluyor ama bir yandan da “keşke” diyorsunuz, “keşke rüyalardan uyanılmasa ve ömürleri kelebek ömrü kadar olmasa”
Kelebeğin Rüyası, bu iki şairin rüyasını, ölümlerinden 70 yıl sonra gerçek kılan bir film. Her ikisi de artık özgür. Biliniyor ve seviliyorlar. Şiirleri basılıyor kitaplarca ve herkese ulaşıyor dizeleri. Rüştü Onur da, Muzaffer Tayyip Uslu da aramızda olmayanlarımız arasında en değerli varlıklarımız oluyor tarih 22 Şubat 2013’ü gösterdiğinde.
Konuk Yazar: http://www.sehirblogu.com / Gökçen Tuncer | 95733e686a28 | [
"c4",
"fineweb2",
"hplt2",
"vngrs"
] |
Haftanın son saatlerine girmişken size bir kıyak yaparak son içkiyi de ısmarlayayım artık. Ben hafta sonunda da çalışıyor olacağım, aslında bu cuma bana bir şey ifade etmiyor. Yine de iyi bir insan olmaktan ötürü bencillik yapmıyor ve sizin cuma keyfinize ortak olmaya çabalıyorum.
Sizin haftanız nasıl geçti bilemiyorum, keza kendi haftamın da nasıl geçtiği konusunda pek fikrim yok. Uyuşuk bir haftaydı herhalde. Uyuşuktan kasıt… yani böyle otomatiğe bağlanmış, yarı uykulu bir hal… in sebebi havalar olsa gerek. Hafta ortasında akşamüstü evin önünde arabadan inerken bir anlığına burnuma hanımeli kokusu çarptı, şu öğleden sonra sıcağın iyice bastırdığı gün olmalı. Neyse, elbette hanımelleri çocukluğumdaki gibi kokmuyor artık…
Efenim Perfect Manhattan için malzemeler:
- 1 ¾ oz (50 ml) Gentleman Jack viski
- ¾ oz (25 ml) tatlı vermut
- ¾ oz (25 ml) sek vermut
- 1 damla Angostura bitters
Denilen o ki, New York City!den çıkmıştır. 1870’lerde Lady Randolph Churchill (Winston’ın annesi) başkanlığı umut vadeden Samuel j. Tilden onuruna bir şölen düzenlemiş ve Dr. Iain Marshall da buna uyacak bir içecek yapmıştır. Bu içeceğin gerçekten ne zaman ilk ortaya çıktığı önemli değildir, hiçbir şey onun ebediyen çekeceği ilgiyi göz ardı edemez.
Bu Cuma günü sizin için unutulmayacak bir gün olur mu … ? Umalım öyle olsun ya da siz bir müdahalede bulunarak kendinize benden en azından bir Perfect Manhattan söyleyin.
Off ya… Bitsin şu uyuşuk hafta artık… Öyle yani… | 715436319f41 | [
"c4",
"culturax",
"fineweb2",
"hplt2",
"vngrs"
] |
Teslimat ve İade
SİPARİŞ TEMİN SÜRESİ
Tüm siparişleriniz en geç 2 iş günü içerisinde kargoya teslim edilmektedir. 2 iş günü içerisinde gönderilmeyen ürün hakkında müşteriye mail ya da telefon yolu ile ilgili bilgi verilmektedir.
Genel olarak anlaşmalı olduğumuz kargo firması Türkiye'nin tüm noktalarında ürün teslimatı yapabilmektedir. Eğer bulunduğunuz yerde kargo acentesi mevcut değil ise Mobil Bölge olarak tabir edilir ve haftanın belirli günlerinde size ürün teslimi yapılır. Söz konusu ücretler ve tedarik süreleri il, ilçe merkezleri için geçerlidir. İl/ ilçe merkezlerimiz ve mobil bölge dışında kalan bölgelere (köy, mezra,askeri birlikler v.b) ürün teslimatı yapılamamaktadır yada ekstra bir kargo ücreti talep edilerek yapılabilmektedir.
Kargo firmasından kaynaklanan aksaklıklardan dolayı şirketimiz sorumlu değildir.
YURT DIŞI GÖNDERİM YOKTUR
TESLİMATTA DİKKAT EDİLMESİ GEREKEN HUSUSLAR
Verilen siparişler engeç 48 saat içerisinde kargoya teslim edilmektedir. Müşteri, paketi teslim alırken bazı hususlara özellikle dikkat etmelidir. Dikkat edilmemesi halinde paket size layıkıyla ulaştırıldığı kabul edilir.
Paket Kontrolü : Paket size ulaştığında fiziksel olarak zarar görüp görmediğini kontrol edin. Ezilmiş, yırtılmış, açılmış paketleri mutlaka kargo yetkilisi eşliğinde açarak kontrol edin. Beklenmedik bir durum oluştuysa paketi teslim almayıp kargo yetkilisine tutanak tutturarak tarafımıza iade edilmesini sağlayın.
Hasarsız Görünen Paketler : Bazı durumlarda paket dışarıdan bakıldığında zarar görmemiş olsa bile içindeki ürünler her hangi bir sebepten dolayı zarar görmüş olabilir. Pakette bir hasar belirtisi olmasa bile paketi kargo yetkilisi eşliğinde kontrol edin.
Ücret Talebi : Kargo yetkilisi veya bu kılıkta herhangi bir şahıs sizden ücret talep ediyorsa kesinlikle ödeme yapmayın. Bu tür talepleri lütfen bize bildirin. Yalnızca kargo ücreti müşteriye ait gönderilerde kargo şirketi ücret tahsil edebilir. Gönderi ücreti ödemeniz gerektiğinde bebekal.com sipariş sayfasında kargo ücreti gözükmektedir. | 886bda4184ed | [
"fineweb2",
"hplt2"
] |
Devletle Tanışma – Fragman
Çekimlerinin büyük bölümü Afyonkarahisar’ın Bayat ilçesine bağlı Derbent Köyü’nde gerçekleştirilen ve yönetmenliğini Yavuz Özer’in yaptığı “Devletle Tanışma” adlı filmin fragmanı.
03 Ağustos 2015 Pazartesi 01:59
“First Encounter With Authority” Official Trailer from yavuz özer on Vimeo.
Çekimlerinin büyük bölümü Afyonkarahisar’ın Bayat ilçesine bağlı Derbent Köyü’nde gerçekleştirilen ve yönetmenliğini Afyon Kocatepe Üniversitesi Sinema ve Televizyon Bölümü’nde öğretim üyesi olan Yrd.Doç.Dr.Yavuz Özer’in yaptığı “Devletle Tanışma” adlı filmin fragmanı yayınlandı.
İnsan ve otorite/devlet arasındaki ilişkiyi konu edinen filmin asıl sorusu: “Devlet neden var?”. Filmin; üniformalı, çatık kaşlı devletle tanışmak zorunda kalan tüm dünya çocuklarına ithaf edildiği bildirildi.
Ses kurgusu, renk düzenleme, İngilizce ve Rusça altyazıları da tamamlanan film, uluslararası ve ulusal festivallere de gönderilecek. Halen afiş ve dvd kapağı gibi çalışmaları devam eden filmin fragmanını sizlere sunuyoruz.
Filmin künyesi:
Yapım: Polen Film
Yönetmen: Yavuz Özer
Görüntü Yönetmeni: Manas Khaldrov
Yönetmen Yardımcısı: Ayzat Madikova
Ses: Yunus Sağdıç
Işık: Yasin Sağlam, Elif Önal
Ses Efekt/Kurgu: Yavuz Özer, Manas Khaldrov
Kostüm/Makyaj: Elif Önal
Oyuncular: Zeynep Özkan, Seyhun Sertan, Hanife Çakır, Mehmet Yetere, Yasin Sağlam, Arif Derbent, Ahmet Derbent | c61ee637d41b | [
"c4",
"culturax",
"hplt2"
] |
Ben 10 Omniverse çizgi filminin Yeni 8.Sezon 77. Bölümünü Türkçe Bedava izle. Ben 10 Omniverse çizgi filmini Malgax Saldırılar bölümünü en hızlı seyret. Cartoon Networkten sonra hemen burada Türkçe izle.
Çizgi Film Tanıtımı
Ben 10: Ultimate Alien adlı serisinin devamıdır. Ama seri artık daha farklıdır, Küçük Ben 10 ve Büyük Ben 10 artık birbirlerini tanıyordur. Diğer bir farklılık artık karakterlerin hepsinin görünüşü farklıdır birçok yeni karakter ve uzaylı eklenmiştir. İlk 2 Arc Storynin kötüleri Kyhber, Malware ve Dr Psychobostur. Kyhber, iskeletimsi yeni bir uzaylı ırkı; Malware, yozlaşmış bir Galvanic Mechamorp; Dr Psychobos ise bir Fırtına beyindir. Omniverse serisinde dikkat çeken diğer bir unsur ise Nemetrix tir. Nemetrix, Omnitrixin bir türevidir ve Kyberin uzaylı köpeğini Ben 10nin uzaylılarının avcılarına dönüştürür.Bu durumda Kybher ve Anubian Baskurr türüne ait uzaylı köpeği Benin ve Dünyanın başına bela olur. | 1fb160c7afe9 | [
"fineweb2",
"hplt2"
] |
Limango’nun Türkiye operasyonunu kuran ve ilk gününden beri yöneten Gülfem Toygar, geçtiğimiz yıl başında görevinden ayrılarak Gittigidiyor CEO’su olmuştu. O tarihten itibaren adı satış haberleriyle anılan Limango’nun aralarında Hepsiburada, n11.com ve Markafoni’nin olduğu farklı şirketlerle olası bir çıkış için görüşmeler yaptığı konuşulmuştu. Bugün kapanışı resmileşen Limango, Türkiye’de e-ticaretin yükseldiği yıllarda “internette satmaz” denilen birçok ürünü satışa sunmuş ve başarılı olmuştu.
Son bir yıl içinde kapanan e-ticaret şirketlerinin arasına katılan Limango’dan sonra Türkiye e-ticaretinin nasıl bir yön izleyeceğini izlemeye devam edeceğiz.
Limango’nun veda metni şöyle;
Sevgili Müşterilerimiz,
30 Mart 2015 tarihi itibariyle limango.com.tr sitemizde yürütmekte olduğumuz faaliyetlerimize üzülerek son veriyoruz.
Kurulmuş olduğumuz 19 Şubat 2009 tarihinden itibaren bize göstermiş olduğunuz destek ve güven için hepinize teşekkür ederiz.
Sevkiyatlarımız devam etmektedir. Sevk edilmemiş siparişleriniz standart işleyişimiz çerçevesinde sizlere teslim edilecektir.
Siparişlerinizin takibi ile ilgili işlemlerinizi “Siparişiniz ile ilgili işlemler” sayfasından yapabilir, her türlü soru, öneri, görüşlerinizi info@limango.com.tr adresine mail atarak müşteri hizmetlerimize iletebilirsiniz.
limango ekibi | fe181a4f1e9b | [
"fineweb2",
"hplt2"
] |
Eduard Bernstein’la birlikte modern sosyal demokrasinin iki büyük kurucusundan biri kabul edilen Alman Sosyal Demokrat Partisi (SPD) üyesi düşünür ve siyasetçi Karl Kautsky (1854-1938) Prag’da doğmuş ve Viyana'da felsefe ve tarih öğrenimi görmüştür. Siyasi yaşamına Avusturya Sosyal Demokrat Partisi’nde başlayan Kautsky, zaman içinde Alman sosyal demokratları içinde sivrilmiş ve 1895’te Friedrich Engels’in ölümüyle birlikte hareketin önde gelen otoritesi durumuna gelmiştir. Her ne kadar Kautsky Bernstein revizyonizmine daima karşı çıkmış ve kendisini Ortodoks Marksist olarak tanımlamışsa da, yaptıkları, yazdıkları ve SPD içerisinde Rosa Lüksemburg ve diğer Ortodoks Marksistlere karşı mücadelesiyle, Kautsky sosyal demokrasinin yolunu açan bir düşünürdü. Bu yazıda Kautsky’in sosyal demokrasinin gelişmesine yol açan fikirlerini kısaca özetleyeceğim.
Sonuçta Kautsky, Ortodoks ve devrimci Marksizm’i evrimci ve parlamenter sisteme dayalı bir Marksist yorumla revize ederek sosyal demokrasiye giden yolu açmış önemli bir düşünürdü. Kautsky’nin fikirlerini sosyal demokrasi alanında daha ileri aşamaya taşıyan ise Eduard Bernstein olmuştu.
- Cem, İsmail. 1998. Sosyal Demokrasi Ya Da Demokratik Sosyalizm Nedir, Ne Değildir. İstanbul: Can Yayınları.
- Kavukçuoğlu, Deniz. 2003. Sosyal Demokraside Temel Eğilimler. İstanbul: Cumhuriyet Kitapları.
Ozan Örmeci | 43c79baccace | [
"fineweb2",
"hplt2"
] |
Arkadaşlar ösym tarafından tercih klavuzları yayınlandı.Klavuzları edinmek için osym.gov.tr adresini ziyaret ediniz. Klavuzları açmak için bilgisayarınızda "adobe reader "yüklü olması gerekmektedir. bilgisayarların %98 inde yüklüdür.Yüklü olmayanlar , googledan adobe reader aratarak ,yada inndir.com gibi bilindik 1 siteden yüklesinler...
A rkadaşlar bu başlıktan lise mezunları yada ortaöğretim mezunlarının kpss tercihleri ni nasıl yapacağını açıklayacağız.
*Öncelikle tercihler 24 aralık 2008 ile 5 ocak 2008 tarihleri arasında yapılacaktır. 5 ocak gecesi 00.00 da tercihler bitecektir.
*Tercihler için KPSSP94 , puanına göre sıralanacaktır. O yüzden sizden yüksek alan birisi ile aynı yeri yazdısanız öncelik yüksek alanındır
*Tercihlerinizi Tablo 1 deki kontenjanlara göre ve yanlarında yazan tüm özelliklere sahip olmanız gerekmektedir.
Öğreğin : 2001(ortaöğretim kurumlarından mezun olmak ) , 6003(askerlik çağına gelmemiş , yada gelmişse yapmış yada muaf olmuş yada ertelemiş olmak) , 1101 (erkek cinsiyet ) , 1103(kadın cinsiyet) gibi.
Eğer uygun değilseniz , ilgili kurum tarafından atanmanız yapılmayacaktır.Yandaki grafikte hem lisans ,hem önlisans hemde ortaöğretim için cinsiyet ve diğer bilgiler için aranan niteliklerden örnektir. Sadece ortaöğretim için aranan krterlerin kodları için tıklayınız.
*Sadece internetten kpss tercihlerini yapabileceksiniz. Tercihlerinizi kayıt ettikten sonra geri dönüşü olmayacaktır.
*Tc kimlik numaranız vede size başvuru sırasında verilen şifre ile tercih yapacaksınız. Eğer şifreniz yoksa , Bizzat nufus cüzzanını ile ösym sınav merkezi ne giderek ,temin edebileceksiniz. Kaybettiseniz son güne bırakmayınız. Son gün kalabalık olma ihtimali yüksektir
*15 adet tercih yapacaksınız. Tercihlerinizi istek sırasına göre yapınız.
*İsteyen adaylar 3 ytl ile ÖSYM sınav merkezinden tercihlerini yaptırabilirler.
*Sınav tarihi itibari ile 18 yaşını doldurmuş olmanız gerekmektedir.
Bu yazıyı vede klavuzu okudukdan sonra anlamadığınız yerleri sorabilirsiniz...
(lütfen kaynak göstermeden yayınlamayınız)
2008 kpss tercihleri / Ayrintilar
Arkadaşlar ösym tarafından tercih klavuzları yayınlandı.Klavuzları edinmek için osym.gov.tr adresini ziyaret ediniz. Klavuzları açmak için bilgisayarınızda "adobe reader "yüklü olması gerekmektedir. bilgisayarların %98 inde yüklüdür.Yüklü olmayanlar , googledan adobe reader aratarak ,yada inndir.com gibi bilindik 1 siteden yüklesinler...
KPSSP94 nedir
bu yılki kpss lise mezunları için belirlenen puanlama kodunun adıdır.
2008 kpss ortaöğretim yerleştirmeleri bu puan türü baz alınarak yapılacaktır. Aynı yeri yazanlar bu puana göre sıralanıp yerleştirilecektir.
örnek resim :
2008 kpss tercihleri basliyor
2008 kpss lisans,önlisans ve ortaöğretim için beklenen tercihler başlıyor,..
Bugün yapılan resmi açıklamaya göre ;
Ösym tarafından yapılan resmi açıklamaya göre , "24 Aralık 2008 – 5 Ocak 2009" tarihleri arasında sadece İNTERNETTEN yani osym.gov.tr adresinden yapılacaktır...posta ,faks ile yapılamayacaktır.
Tercih yapabilecek kişiler
ortaöğretim için yani lise mezunları için KPSSP94
önlisans mezunları için KPSSP93
lisans mezunları KPSSP3
puanı almış olmak zorundalar.
Tercih klavuzları ise , 24 aralık ile 5 0cak tarihleri arasında yayınlanacaktır.
sorunlarınızı yorum yazarak sorabilirsiniz
15 aralık memur alımları
15 aralıkta memur alımları olacak diye 1 haber ajanslara geçmişti ve bizde bunu sitemizden bildirdik.
kpss e giren çoğu kişi bu memur alımlarını vede tercih klavuzlarını sabırsızlıkla bekliyor.
Fakat ; şu an için tüm araştırmalarımız doğrultusunda henüz ne tercih klavuzları nede 15 aralıkda alınacağı söylenenen 15bin memur hakkında hiçbir resmi veya yetkili açıklaması yok.
Neden geciktiği hakkında Bbyük ihtimallerden 2sini söylemek istiyorum.
1.si 9 günlük bayram tatili dolayısı ile klavuzlar yetişmedi,ve bu yüzden bayram sonrasına sarkmalar oldu
2.si büyük ihtimal ise ;kriz ve ekonomik paketler yüzünden memur alımlarının azalacağı bildirilmişti.Hükümet bu doğrultusunda memur alımları ile ilgili bütçenin tasarımı bitmediği için , memur alımı ve kadroların bildirilmesi gecikti.
Bu 2 muhtemel sebepden dolayı ; 2008 kpss memur alımları gecikiyor.
Ve son not olarak 13 aralık 2008 cumartesi günü , memur alımları ile ilgili hiçbir resmi veya yetkili açıklaması bulunmamaktadır.
Memur alımları başladığı zaman , sitemizde geniş ayrıntı ve memur başvuruları ile ilgili geniş ayrıntıyı bulabileceksiniz.
kaynak : 2008-kpss.blogspot.com | 7efed91f4a1d | [
"c4",
"fineweb2",
"hplt2"
] |
İş yerinde 4 arkadaş hem felekten bir akşam geçirmek hemde bizi fazla sarsmaması amacıyla günde 2 TL biriktirerek , 1 ay sonrasında şimdi size tanıtacağım bir mekana gittik. Tabi gideli tam bir ay oldu ve şu sıralarda üzerine yazma tembelliği çökmüş olan ben ancak yazabiliyorum :-) Birlikte o geceyi yaşadığımız arkadaşlarımdan da çok geç yazdığım için çok özür diliyorum , söz öğlen çaylar benden :-))
Doğa Balık'ı daha önce duymamıştım , bizden bir kaç yaş genç olan arkadaşımız Banu'nun tavsiye üzerine gittik , aslında hayli genç ama bizimle birlikte olduğu için aynı yaşta hissediyoruz :-)) . Cihangir her zaman hoşma giden semtlerden bir tanesi olmuştur ,oranın samimi havası sanki bana sayfiye yerinde geziniyormuş havasını verir.
Zürih Otel'in üst katında bulunan bu restaurant yemekleriyle bana tümüyle Ege'nin havasını hatırlattı.
Manzara tek kelime ile mükemmel. Vardığımızda hava açık ve İstanbul'un muhteşem yarım adası pırıl pırıl karşımızda duruyordu , hele Banu'nun "ay inanmıyorum" gözlüklerini takınca :-)) İşte gözlüğü takdıktan sonra anladımki benin gözümde azda olsa bozuk ama kondurmadığım için hiç gözlük alma taraftarı değilim , ihtiyaç olunca "ay inanmıyorum " gözlüğünü takarım:-)) "Ay inanmıyorum" adlandırmasıda , ben gözlüğü takıpta daha net görmeye başladığımda söylediğim ilk cümle , artık aramızda benimle özdeşleşen bir cümle oldu :-))
Bu manzaranın karşısında ilk kadehlerimizi tokuşturup 4 bayan olarak akşamımıza başladık.
İç dekoru son derece sade , sandalyeler bile kıyı şeridinde bulunan balıkçı lokantalarının sandalyelerinden. Ama bu sadeliğini yemeklerinin lezzeti zenginleştiriyor.
Söylenene göre bir çok müzisyen , yazar ve tanınmışların mekanıymış. Nitekim beğendiğimi söyleyemeceğim ama bizimle aynı zamanda mekanda Orhan Pamuk'ta vardı ve garsonun söylediğine göre kendisi sürekli müşterilerindenmiş.
İşte sizleri bu güzel yemeklerin hazırlanmasıyle tek tek ilgilenen restaurant sahibi İbrahim Soğukdağ ile tanıştırayım.Kendisi bir doktor edası ile pırıl pırıl temiz klinik kıyafeti ile masaları dolaşıp hal hatır soruyor ve sohbet ediyor. Bizim masımıza gelip " bayanlar eğer sizin için mahsuru yoksa röportaja gelen gazeteciler fotoğraf çekecekler , olabilirmi " diye sorunca bende " eğer sizin fotoğrafınızı çekmeme izin verirseniz bizim için hiç mahsuru yok" dedim, bende yukarıdaki fotoğrafı bir fotoğrafçı edası ile çektim :-))
İbrahim Bey , küçük yaştan beri balıkla haşır neşir olan birisi , ilk olarak Eminönü'nde balık ekmek satarak bu işe başlamış.Böyle başlangıçları duyupta gelinen yerleri görünce boşuna okudum diye düşünüyorm :-))
Tüm malzemelerin alımıyla bizzat kendisi ilgileniyormuş , özellikle Ege otları Balıkesir Havran'dan geliyormuş , diğerleri ise Beykoz,Polonezköy ve Karadeniz'den. Balıklar ise kesinlikle günlükmüş , ertesi güne kalan balıklar kullanılmıyormuş " ben onların yalancıyım".
Fotoğrafta görünen kısım otlar , zeytinyağlılar ve balık salatalarının sergilendiği bölüm. Buradan gidip tabaklarınıza istediğiniz kadar koyup kendi tabağınızı kendiniz hazırlıyorsunuz.Ama itiraf edeyim fiyatlandırmayı nasıl yapıyorlar hala çözmedim , neyse genel fiyat konusunda sonunda deyineceğim.
Tabaklarımızdan örnekleri sıralacağım.Bu benim tabağım, içindekiler ; ahtapot salatası , kalkan salatası , havuç otu, şevketi bostan , roka sapı , kereviz ezmesi , deniz börülcesi,patlıcan bayıldı , beyaz peynir ve kavun. Özellikle en ilginç gelen kereviz ezmesi , sadece bana değil hepimize çok ilginç ve lezzetli geldi.
Nursen'in tabağı , maalesef uzun zaman geçtiği için otları hatırlayamadım , ama bir kaçının tadını bakmıştım ve lezzetliydi.
Banu'nun tabağı , yeşilliğin sadece rezene olarak uğradığı bir tabak , ayrıca içinde sarımsak var kokacak diye hem severek hem de söylenerek yediği semizotu salatası :-),diğerleri ise balık salataları. Ve ayrıca " ay inanmıyorum " gözlüğü :-)))
Ve son olarakta bitirmesine ramak kala fotoğrafını çekebildiğim Nur'un tabağı :-))Yeşillikler konusunda maalesef bilgi veremeyeceğim ama peynir ve karidesin varlığından eminim :-))
Tatlılar özellikle seven biri olarak Nur tarafından pek kuvvetli bulunmadı , çünkü kendisi için tatlı çikolatalı olmalı , eşimde aynı düşünce :-)) Bu konuda ikisi çok iyi anlaşıyor :-))Kendimizin seçerek bir tabak hazırladığımız tatlılar ; şekerpare , elma , kivi ve kayısı tatlısı . Kivi tatlısı bence olmasada olur tatlılardan , elma ise tam ev işi , kayısı konusunda birşey diyemeceğim tatmadım , şekerpareyi Nur yemişti ama yorumunu unuttum :-))
İşte bu kadar ot ve balık salatasından sonra bir porsiyon kızarmış ızgara halka kalamar daha alarak siparişimizi bitirdik. İçtiğimiz ise 1 büyük şişe rakıdan 2 duble kadar arttı denebilir.Balık yemedik , doydunuzmu derseniz evet doyduk .Bu menüye kişi başı 65 TL verdik , pahalımı diye sorarsanız evet pahalı.
Ama mekan ve manzara güzel , mezeler , otlar ve balık salataları lezzetli . Bir kere olsun kişi kendinin uygun anını ayarlayıp ( maddi olarak :-) ) gidip lezzetlerin tadına bakıp manzaranın keyfini çıkartabilir.
Bu gecenin sonunda kahkalarımızla çınlattığımız Cihangir göbekteki kahvede çaylarımızı içtikten sonra her birimiz evlerimize dağıldık.
Bakalım önümüzdeki 4 bayan toplantısı nerede olacak .
Sağlıcakla kalın.
31 Mayıs 2009 Pazar
Doğa Balık'ta Güzel Bir Akşam Yemeği
İş yerinde 4 arkadaş hem felekten bir akşam geçirmek hemde bizi fazla sarsmaması amacıyla günde 2 TL biriktirerek , 1 ay sonrasında şimdi size tanıtacağım bir mekana gittik. Tabi gideli tam bir ay oldu ve şu sıralarda üzerine yazma tembelliği çökmüş olan ben ancak yazabiliyorum :-) Birlikte o geceyi yaşadığımız arkadaşlarımdan da çok geç yazdığım için çok özür diliyorum , söz öğlen çaylar benden :-))
8 yorum:
- birdutmasali dedi ki...
harikadır.... !!!
hepinize afiyet olsun..
çok iyi bir tercih- eçim yapmışsınız neşeciğim..
sevgiler- iyi haftalar canım.
- 31 Mayıs 2009 21:38
- Keskinli,Ikizlerinannesi dedi ki...
süper bir yemek olmus oh yiyenlere
afiyet bal seker olsun sevgiler iyi haftalar canim
- 1 Haziran 2009 02:17
- sarı mutfak dedi ki...
offfff harika yemekler varmış afiyetolsun size cnm
- 1 Haziran 2009 03:20
- aslan dedi ki...
Neşe hanım,
Güzel bir gün geçirmişsiniz.
Bu mekanı sizden duydum.
Günde 4 TL biriktirerek,
kısmetse eşimle ay sonu
gideyim.Meze çeşiti bol ve
doyurucu ise,gerçekten balığa
gerek kalmıyor.Afiyet olsun.
Müsadenizle 2 sorum olacak:
-Güveçte kalamaris var mı?
-Fonda dinlendirici müzik var mı?
Cevabınız için şimdiden
teşekkür ederim.
Ali Aslan
- 1 Haziran 2009 05:43
- Tijen dedi ki...
Evet ucuz değil yedikleriniz Neşe ama malum, balık lokantası olunca fiyatlar fahiş oluyor İstanbul'da (ya da şöyle diyeyim, Türkiye'de). Fiyatı falan bir kenara bırak, kız kıza eğlenmişsiniz ya buna paha biçilebilir mi?
- 1 Haziran 2009 22:11
- lezzetyolculugu dedi ki...
harika bir fikir.Günde 2 lira nereye vermiyoruz ki.Hemen İş arkadaşlarımla bu konuyu konuşmalıyım.
- 9 Haziran 2009 03:13
- TAZE NANE dedi ki...
Çok güzelmiş.
Ne güzel bir mekan.
Çok sağol.
Sevgiler.
- 16 Haziran 2009 03:33
- Özlem dedi ki...
Nerelerdesin, merak ettim, adres değişikliği yok di mi?
- 16 Haziran 2009 22:17 | fd466e3b20df | [
"culturax",
"fineweb2",
"hplt2"
] |
Kızıma Not
Bundan çok uzun yıllar önce ülkemizi düşmanlar sarmış, halka zulüm etmeye başlamış. Padişah da korkup kaçmış. İşte bu sırada kimse bu dev düşmana karşı çıkacak cesareti gösterememiş. Kendini her alim sanan, canını kurtarma derdindeymiş. Kimsenin çocukları ve diğer insanları düşündüğü yokmuş. Fakat Atatürk dayanamamış ve harekete geçmiş, gece gündüz demeden çalışmış, savaşmış hatta bu yüzden hasta olmuş ama tüm düşmanları kovmayı başarmış. Bunun için öyle uzun yıllar çabalamış ki, düşmanlar gittikten sonra bile yeter ben dinleneyim dememiş, halk daha iyi koşullarda yaşasın diye Cumhuriyeti kurmuş, devrimler yapmış, fabrikalar açmış...
O zamanda Atatürk'ün kurtardığı insanlar onu öyle çok sevmişler ki, öldüğü zaman çok ama çok üzülmüşler. Ancak Atatürk ölmeden önce onlara, üzülmeyin, beni mutlu etmek istiyorsanız çok çalışıp ilerleyin demiş.
Biz Atatürk'ü çok seviyoruz kızım. Ona her zaman teşekkür ediyoruz. Sen de onu çok sev, baban kadar sev. Çünkü onun yaptığı fedakarlıklar, anne babanın çocuğuna yaptığı fedakarlık kadar çok ve malesef artık kimse kimseye bu kadar fedakarlık yapmıyor. | 6b3fb9c1e841 | [
"culturax",
"fineweb2",
"hplt2"
] |
Myanmar, Birmanya, Burma.
Yerel adı Pyidaungzu Myanma Naingngandaw,
Komşuları; Bangladeş, Hindistan, Çin Halk Cumhuriyeti, Laos ve Tayland' dır.
Myanmar, Güney Asyada bulunur. Hint Okyanusunda Bengal körfezine hakim bir noktada, Andaman denizi kıyısında 50 milyon nüfuslu bir ülkedir. Çin hindinin kuzey batısında yer alır. Himalayalardan doğan ve ülkenin atardamarı olan İrrawaddy nehridir. Myanmar safir, zümrüt, topaz, opal gibi değerli taşların bolca çıkarıldığı bir ülke.
Başkent ve önemli şehirleri;
Yangon(Eski başkent), Nay Pyi Daw (Yeni Başkent), Mandalay, Bagan, Ava, Sagar, Sagaing, Mingun.
1962 yılından 2010 yılına kadar askeri cunta idaresi ile yönetilmiştir. Dünyada 1988 yılında askeri bir darbe ile adından çok bahsedilir olmuştur. 1990 yılında yapılan seçimleri Ulusal Birlik partisi kazanmış, ancak askeri yönetim bu partinin iktidarına onay vermemiştir. Dünyanın 10. büyük petrol rezervine sahip olan bu ülkede 2007 yılından sonra Budist rahiplerin önderliğinde halk ve öğrenci protestoları şeklinde başlayan ayaklanmalar, askeri cuntaya karşı bir harekete dönüşmüştür. Safran devrimi adı ile anılan bu hareketler zaman zaman devam etmekte olup Askeri Cunta, yönetimi ısrarla devam etmektedir.
Bu ülkeye İngilizler tarafından, önceleri Burma veya Birmanya adı verilmiştir. Ancak Askeri idare bu ülkede başka halkların yaşadığı gerekçesiyle Myanmar olarak değiştirmiş ve Myanmar Birliği Cumhuriyeti (The Republic of the Union of Myanmar) olarak kabul edilmiştir. Ülkede Buda uygarlığı vardır.
Meşhur Shwedagon Temple (yüz metreden daha yüksek, altın kaplı stupasıyla ülkenin en tanınmış pagodası olan mistik Shwedagon), bu ülkededir. | eb0261650c25 | [
"c4",
"culturax",
"hplt2"
] |
Volvo Ocean Race’te üçüncü ayağın da tamamlanmasıyla yarışçılar dinlenmeye çekilirken şimdi görev teknik ekipte. Bir sonraki ayağın startına kadar tüm bakım onarım işlerini yetiştirmeye çalışan teknik ekip için her saniye çok önemli. Zamana karşı yarışan ekipler şimdi karaya çekilen teknelerdeki zararları araştırarak, bu hız makinalarını bir sonraki zorlu etap için kusursuz hale getirmeye çalışıyor.
Fotoğraf: Ian Roman
İlk üç ayağı da birincilikle bitirerek “üçte üç” yapan Telefonica, bir haftalığına karaya çekildi. Ekipten Horacio Carabelli, bu kez tüm sorunları gidermek için yeterli zamanlarının olduğunu söyledi. İspanyol takım üçüncü ayakta flok ve bumbada sorun yaşamıştı. Carabelli, “Ancak ekip bu sorunlara rağmen harika bir iş çıkardı ve yarış esnasında tüm problemleri çözmeyi başardı” dedi. Tekne şu an baştan aşağı bakımdan geçiriliyor. Ekip, bir sonraki ayağın startından birkaç gün önce denize açılarak tüm sorunların giderilip giderilmediğinden emin olacak.
Fotoğraf: Ian Roman
Üçüncü ayağı Telefonica’yla neredeyse başa baş bitiren Groupama ise ser verip sır vermiyor. Takımdan Ben Wright, çalışmalarının ve planlarının “çok gizli” olduğunu söylüyor ve yuvarlak yanıtlar veriyor: “Kara ekibinin rolü en az teknedekiler kadar önemli. Tekneyi daha da hafifletmek, vinç sistemlerini verimli hale getirmek, donanımdaki tüm sorunları gidererek mürettebatın daha rahat yarışmasını sağlamak bizim görevimiz. Daha iyi olmalıyız. Bu da yarışın doğası.”
Fotoğraf: Ian Roman
Gelen bilgilere göre en şanslı takım Camper. Overall’da ikinci sırada yer alan takımın teknik ekibinden Guy Endean, ciddi bir problem olmadığını, küçük tamiratlar ve teknenin daha hızlı hale getirilmesi için gövdenin boyanması gibi bazı “kozmetik” işlerin halledilmesi gerektiğini belirtti.
Fotoğraf: Ian Roman
Dördüncü sıradaki Puma’dan Murray McDonnel da, halen, Malaka Kanalı geçişi sırasında zarar gören salmayı tamir ettiklerini söyledi. Şaşırtıcı bir şekilde çelik salmanın karbon kanatlara göre daha çok zarar gördüğünü söyleyen McDonnel, bunun balıkçı ağı haya da halat dolanmasından kaynaklanmış olabileceğini kaydetti. Mc Donnel. “Şimdi bunu temizleyip boyayarak pürüzsüz hale getirmeliyiz ki teknenin hızı daha da artsın.”
Fotoğraf: Ian Roman
Üçüncü ayağı son sırada tamamlayan yarışın en şanssız takımlarından Sanya'nın skipper'ı Mike Sanderson da tekneyi nihayet bu kez tam anlamıyla bakımdan geçirebileceklerini söyledi. Birinci ayakta gövdesi yırtılarak startın verildiği Alicante’ye geri dönen, ikinci ayakta da D2 diyagonelindeki sorun nedeniyle Madagaskar’da mola vermek zorunda kalan Sanya, üçüncü ayakta da finişe az bir süre kala iki vincini kırdı. Tekne şu an karada. Sanya’nın teknik ekibinden David Duff, bakım onarım işlerinin beş güne tadar tamamlanmasını beklediklerini söyledi.
Ekipler, 18 Şubat’ta Sanya’da yapılacak liman içi yarışın ardından 18 Şubat’ta Auckland’a doğru yola çıkacak.
Volvo Ocean Race’te son sıralama ve puan durumu şöyle:
1. Team Telefonica (Iker Martinez), 95 puan
2. Camper with Emirates Team New Zealand (Chris Nicholson), 80 puan
3. Sailing Team Groupama (Franck Cammas), 71 puan
4. Puma powered by Berg (Ken Read), 48 puan
5. Abu Dhabi Ocean Racing (Ian Walker), 39 puan
6. Sanya Team (Mike Sanderson), 16 puan | acbdac5a6885 | [
"c4",
"culturax",
"fineweb2",
"hplt2"
] |
Bilimin kapıları Arsuz’da açıldı
24-04-2016 09:37:08
Arsuz Belediyesi’nin ev sahipliğinde, bu yıl ilk kez Arsuz’da düzenlenen Astronomi Öğretmen Seminerleri(AÖS) serisinin bölgesel buluşmalarından birisi olan AÖS-8 Arsuz Çalıştayı başladı. Akdeniz Üniversitesi Kimya Eğitimi Anabilim Dalı tarafından düzenlenen, İstanbul Kültür Üniversitesi, Anadolu Üniversitesi, Çukurova Üniversitesi ve TÜBİTAK Ulusal Gözlem Evi tarafından desteklenen çalıştaya Arsuz Belediye Başkanvekili Hasan Eker, Başkan Yardımcısı Ali Yavuz, Türkiye’de astronominin adeta kılavuzu sayılabilecek önemli akademisyenler ve gökbilimciler ile çok sayıda öğretmen katıldı.
Gümüş Otel’de gerçekleşen seminerin açılış konuşmasını Akdeniz Üniversitesi Eğitim Fakültesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Memduh Sami Taner yaptı. Arsuz’a ilk defa geldiğini söyleyen Taner, ilçeyi çok beğendiğini belirterek, astronomi öğretmen seminerlerinin hızla popüler olan, öğretmeler arasında değer bulan ve ilgi gören bir etkinlik olduğuna dikkat çekti.
“Bilimin birleştirici gücüyle bir aradayız”
Daha sonra söz alan Arsuz Belediye Başkan yardımcısı Ali Yavuz da katılımcılara Arsuz hakkında bilgiler verdikten sonra, “Arsuz Belediyesi olarak, Akdeniz Üniversitesi Kimya Eğitimi Anabilim Dalı tarafından geleneksel olarak düzenlenen, İstanbul Kültür Üniversitesi, Anadolu Üniversitesi, Çukurova Üniversitesi ve TÜBİTAK Ulusal Gözlem Evi tarafından desteklenen Astronomi Öğretmen Seminerleri(AÖS) serisinin bölgesel buluşmalarından birisi olan AÖS-8 Çalıştayı’na ev sahipliği yapmaktan çok mutluyuz. Sosyal sorumluluk projelerine önem veren, ilklere imza atan ve ilkleri halkıyla paylaşan bir belediye anlayışıyla yola çıkan ve henüz iki yılını geride bırakmış yeni bir ilçe belediyesi olarak, siz duayen gökbilimciler ile Arsuz’da yeni bir ilke daha imza atmanın gururu ve onurunu yaşıyoruz. Bilimin birleştirici gücüyle bir araya geldiğimiz AÖS – 8 seminerinin oldukça verimli geçmesini diler, bizlere bilimin kapılarını açan siz değerli hocalarımıza teşekkür ederken, bilimsel bakış açısının sadece eğitimde değil her alanda hâkim olmasını temenni ederim” dedi.
“Bir galakside 100 milyar yıldız var”
Türkiye’nin “Gök dedesi” olarak bilinen Ankara Üniversitesi Emekli Öğretim Üyesi ve Kongre Başkanı Prof. Dr. Ethem Derman da astronomiyi sevdirmek ve doğru öğretmek için seminerlerinin hız kesmeden devam edeceğini belirterek, çeşitli illerden gelen 103 farklı branş öğretmeni ile tecrübelerini paylaştı.
2009 yılının tüm dünyada astronomi yılı olarak kutlandığını hatırlatan Derman, “Gökbilimi için, astronomi öğrenmek için mutlaka matematik ve fizik bilmek gerekir. Eğer yaşamda başarılı olmak istiyorsanız, hangi alan, hangi meslek olursa olsun matematiği çok iyi bilmeniz lazım. Çünkü, matematik bence bir dil. Bilimin dili. Onu öğrendiğiniz zaman, problem çözme yeteneğini çözdüğünüz zaman yaşamınızdaki her türlü problemi de çözebilirsiniz” diyerek matematiğin önemine dikkat çekti.
7 rakamının kutsallığının, haftanın yedi gününün de isimlerinin yıldızlar arasında bulunan yedi gök cismi Merkür, Venüs, Mars, Jüpiter, Saturn, ay ve güneşten geldiğini belirten Ethem Derman, Galaksi’nin de bir gökada olduğunu ve bir galakside ortalama yüz milyar yıldız olduğuna değindi. | 766dfcd8b1e9 | [
"fineweb2",
"hplt2"
] |
Pazartesi, Aralık 11, 2006
aslı astarı olan post *
herşey mağazalardan alınıcak diye bir kuralmı var * insan giydiği şeylere birazda kendi yaratıcılığını katmalı *
sizlerde dergilerde gördüğünüz o çok çok pahalı şeylerin aynısını yaptırabilirsiniz * hemde çeyrek fiyatına * kumaşlar çok kaliteli ve çeşitli * ikinci nokta ise günenilir bir terzi bulmaya kalıyor *
enjoy the fabrics!
NOT : senin blog benim blog gibi olmuş ne iş * sende özgür ve çılgın bılogır olmuşsun * günün bombası budur * küpeler ve ayakkabı * demekki kimseyi eleştirmiycekmişsin * veya eleştirdiğin şeyi sonra kendin yapıp komik olmıycakmışsın * dimi * | 27013ecd6b3d | [
"fineweb2",
"hplt2"
] |
Şu yaşıma geldim aklım hala şu gençlerin yerinde olmakta o çoşkunun içinde yer almakta.
Ben aynı bu gençler gibi yaşadım bayram çoşkumu okul yıllarında.Hep içinde oldum ,hiç seyirci kalmadım.Hangi bayram olursa olsun hep bir görevim vardı.Ya şiir okur ya konuşma yapar ya da resmi geçitte okulumun flamısını taşırdım.Biraz fazla çoşkuluydum öyle kenarda seyrederek geçmiyordu heyecanım.Bilmiyorum o zaman ki halimi belki hocalarım da destekledi.Çünkü hitabet gücün var Bahar derlerdi seçmeden önce ben de o gazla iyice havaya giriyordum demek ki.Ama severdim edebiyat dersini.Edebiyat kolundaydım şiir okumak ,okuyanı dinlemek hoş hoşuma giderdi.Koro ,halkoyunu ne varsa içinde yer aldım yılarca hiç pişman olmadım.Kimi zaman şiir okudum okulum adına,kimi zaman konuşma yaptım gençlik adına.19 mayısta gösteride de vardım,Atamın huzuruna konulacak çelenk taşınırken de
Hatta 23 Nisan da Başsavcı koltuğuna otumuşluğum bile var:)
Yani o çoşkuyu iliklerime kadar yaşamadan geçirmedim hiç bir bayramı.
Hele bir bayramda (sanırım 19Mayıstı) gençlik adına konuşma yapıyorum ,biraz yazı biraz şiir karışımı duygu yüklü bir konuşma.Nasıl kaptırdıysam kendimi kürsüden inince farketmiştim gözlerimdeki ıslaklığı.Sonra bayram sonunda annemlerin yanına gittim nasıl okuduğumu sormak için baktım bizimkilerin hepsi ağlıyor.Hiç unutmam o günü.
O yüzden bayramlar güzel ve çoşkulu yaşanmalı bence.Neyi kutluyorsak heyecanı iliklerimize kadar duymalıyız.Göğsümüz kabarmalı ,başımız dik olmalı ,ayaklarımız yere sağlam basmalı.
Hele ki bu en anlamlı en büyük bayramda.
Cumhuriyet Bayramımız kutlu ve mutlu olsun.
Nice 91 yıllara Cumhuriyetim. | 2f950a99f890 | [
"fineweb2",
"hplt2"
] |
‘Soykırımı Tanıma’ Kararı da İptal Yolunda
Türk-Fransız ilişkilerinin tarihi üzerine çalışmalarıyla tanınan Uluslararası Stratejik Araştırmalar Kurumu (USAK) uzmanı Maxime Gauin Anayasa Konseyi’nin yasayı iptal edeceğine kesin gözüyle bakıyor. Gauin, “Senatonun kabul ettiği yasa, 2001 tarihinde kabul edilen ‘1915 olaylarının soykırım olduğunu’ tanıyan yasayı reddedenlerin cezalandırılmasını öngörüyor. Anayasa Konseyi bunu incelemeye başladığında doğal olarak 2001 kararını da inceleyecek. 1915 olaylarını ’soykırım’ olarak tanımlayan o kararın da hukuki meşruiyeti yok. Çünkü bu yönde ne Fransız ne de uluslararası mahkemelerde verilmiş karar yok. Ayrıca olaylar 1948 Uluslararası Soykırım Sözleşmesi’nin kapsama alanına da girmiyor. O nedenle 2001 kararı çok büyük ihtimalle iptal edilecek.”
Fransız senatörler ve miletvekillerinin, soykırım iddialarının reddinin cezalandırılmasını öngören Fransız senatosunun çıkardığı yasayı Fransa Anayasa Konseyi’ne götürmesi, hem Türk Dışişleri hem de ilişkilerin bozulmasını istemeyen Türk ve Fransız siyaset, ekonomi ve kültür adamlarının hanesine yazılması gereken önemli bir başarıdır.
Senatörlerle ‘sessizlik mutabakatı’
Kulislerden edindiğimiz kadarıyla başvuru için yeterli sayı olan 60 rakamına aslında cuma günü ulaşıldı. Ancak Fransa Cumhurbaşkanı Nikolas Sarkozy ve Ermeni lobisinin hafta sonu parlamenterler üzerinde baskı kurarak imzalarını çekmelerini önlemek için, başvuru dün teslim edilene kadar Paris ve Ankara’dan en ufak bir açıklama dahi yapılmadı. İmzacı senatörlerden gelen bu “sessizlik” ricasına, başta Başbakan ve Dışişleri Bakanı olmak üzere Ankara’daki tüm birimler büyük titizlikle uydu.
Ermeniler de iptal bekliyor
Süreci Ankara’da yakından takip eden isimlerden, Türk-Fransız ilişkilerinin tarihi üzerine çalışmalarıyla tanınan Uluslararası Stratejik Araştırmalar Kurumu (USAK) uzmanı Maxime Gauin Anayasa Konseyi’nin yasayı iptal edeceğine kesin gözüyle bakıyor. Gauin, “Yasa hem ifade özgürlüğüne aykırı olduğu hem de hukuki altyapısı eksik olduğu için iptal edilecek. Zaten daha önce Senato Kanunlar Komitesi de aynı yönde karar almış ama genel kurulda bu karar siyasi nedenlerle dikkate alınmamıştı. Anayasa Konseyi günlük siyasetten uzak olduğu için aynı kararı verecektir” değerlendirmesini yapıyor.
Bu süreçte Fransız basınını yakından takip eden Gauin, Ermenilerin de aslında Anayasa Konseyi’nden ne karar çıkacağını bildiklerini ve bu yüzden son dakika manevraları için çabaladıklarını vurguluyor:
“Yasayı savunanların başında gelen Phillippe Krikorian cuma günü Sarkozy’ye bir mektup göndererek imzalar toplanmadan yasayı onaylamasını istedi. Mektubunda yasanın onaylanmaması ve Anayasa Konseyi’ne götürülmesi durumunda, iptal kararının kesin olduğunu açıkça yazdı.”
Mahkemeden sürpriz çıkabilir
Krikorian’ın Türk basınında çok dikkat çekmeyen bu mektubunda, Anayasa Konseyi’ne yapılan başvuruya ilişkin çok önemli bir ayrıntı daha var. Gauin, Ermeniler için asıl kaygı nedeni olduğunu belirttiği bu ayrıntıyı şöyle aktardı:
“Senatonun kabul ettiği yasa, 2001 tarihinde kabul edilen ‘1915 olaylarının soykırım olduğunu’ tanıyan yasayı reddedenlerin cezalandırılmasını öngörüyor. Anayasa Konseyi bunu incelemeye başladığında doğal olarak 2001 kararını da inceleyecek. 1915 olaylarını ’soykırım’ olarak tanımlayan o kararın da hukuki meşruiyeti yok. Çünkü bu yönde ne Fransız ne de uluslararası mahkemelerde verilmiş karar yok. Ayrıca olaylar 1948 Uluslararası Soykırım Sözleşmesi’nin kapsama alanına da girmiyor. O nedenle 2001 kararı çok büyük ihtimalle iptal edilecek.”
Nitekim Sarkozy’yi yasayı bir an önce onaylamasına ikna için mektup yazan Krikorian da bu yorumu doğruluyor ve “Anayasa Konseyi’nin, Fransa’nın 2001’de aldığı ‘soykırımı tanıma’ kararını da iptal edeceğinden kaygı duyduğunu” yazıyor.
Ellerindeki de gidecek
Fransız tarihçi Gauin’in verdiği bilgilerden çıkan sonuç şu:
1. Soykırım iddiasını reddedenlerin cezalandırılmasını öngören yasa kesin iptal yolunda.
2. Anayasa Konseyi iptal ettiği yasaya zemin teşkil eden 2001 tarihli “1915 olaylarını soykırım olarak tanıyan” yasayı da çok büyük olasılıkla iptal edebilir.
Öyle görünüyor ki Fransız parlamenterlerin dün yaptığı başvuru, Fransa’daki Ermeni lobisini, Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olma tehlikesiyle karşı karşıya bırakacak.
Kaydol: Kayıt Yorumları (Atom) | 40ee40b24c48 | [
"culturax",
"fineweb2",
"hplt2"
] |
YEMEK EĞİTİMİ
Yeni başlayan çocuklarımızın cansu ailesinin tüm fertleri tarafından özel ilgi ile yemek yeme alışkanlıklarının oluşturulması sağlanmaktadır.Yemeklerini bitirmelerine ve masadan aç kalkmamalarına özen gösterilmektedir. Yemekler kendi mutfağımızda yapılmaktadır.Kullandığımız tüm malzemeleri velilerimiz görebilirler.Kilerimizi gezebilirler.Yemeklerimiz sebze ağırlıklıdır. Parça et kullanmıyoruz. Tüm yemeklerde özel etten çekilmiş kıyma kullanmaktayız. Haftada en az iki gün çocuklarımıza yoğurt vermekteyiz.İkindi kahvaltılarını yine kendi mutfağımızda hazırlamaktayız.İçecek olarak ıhlamur veriyoruz. İsteyen çocuklarımız istekleri doğrultusunda içecek getirebilirler. | c022fd7733d9 | [
"culturax",
"hplt2",
"vngrs"
] |